{"url": "https://www.kozmikanafor.com/1-uzaydan-bilim-kongresi-19-20-aralikta-gerceklestirilecek/", "text": "Gönüllü astronomi tutkunlarının kurduğu Uzaydan Bilim Platformu, ilk bilim kongresini online olarak 19-20 Aralık 2020 tarihlerinde, alanında uzman 10 isim ile uzay, astronomi, kozmoloji, astrofotografi ve astrofizik temelinde Instagram canlı yayınları şeklinde gerçekleştirecek. Kahvelerinizi hazırlayın ve keyifle 1. Uzaydan Bilim Kongresi'ni Instagram'dan canlı yayın olarak izlemenin keyfini çıkarın. 20 Aralık 2018 tarihinde, İzmir Dok... Kozmik Anafor Söyleşileri, Etkinlik ve Panel Davetleri Hakkında... 8 Aralık 2018 Cumartesi günü, İstan..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/11-kasim-2019-merkur-gecisi-nerede-ve-nasil-izlenebilir/", "text": "11 Kasım 2019 tarihinde dünyadaki bir çok insan Merkür'ün Güneş'in önünden geçişini yakalayabilecek. Ki bu nadir olay Dünya'dan bir daha 2032 yılında görülebilecek. Merkür, Güneş sistemimizin en küçük gezegenidir ve aynı zamanda Güneş'e en yakın gezegendir. Aslında Merkür, bizim görüş açımızdan zaman zaman Güneş'in parlak diskinin önünden geçmektedir. En son gerçekleşen geçiş 2016 yılındaydı ama 11 Kasım 2019 tarihindeki geçişten sonra bir daha izleyebilmek için 13 yıl beklemek gerekecek. Gezegen, geçiş esnasında Dünya'dan Güneş'in önünden geçip yol alan ufacık bir leke gibi görünecek. Merkür geçerken o kadar ufak görünecek ki izleyenler onu görmek için koruyucu Güneş filtresine sahip dürbün veya teleskoplar gibi özel ekipmanlar kullanmak durumundalar. Merkür ve Venüs, Güneş'in önünden geçerken görebildiğimiz tek gezegenlerdir çünkü yörüngeleri Güneş ve Dünya arasındadır. Merkür'ün Güneş'e uzaklığı, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığının yaklaşık %30'u kadardır yani yaklaşık 57,909,175 km'dir. Geçişler ise nadir olaylardır. Merkür'ün Güneş'in önünden geçmesi Dünya'dan ortalama her yüzyılda 13 kere görülebilir. Geçişin ortaya çıkması için de Merkür'ün doğru zamanda doğru yerde olması gerekmekte. Bunu gözümüzün önüne daha rahat getirmek için kahvaltı örneğini kullanalım. Güneş sistemimizi kozmik bir sahanda yumurta olarak düşünelim. Güneş, yumurtanın sarısı olsun ve gezegenler de yumurtanın beyazındaki düzlemde dönüyor olsunlar. Merkür ve Dünya, birbirlerine hafif eğimli yörüngelerde hareket ediyorlar bunun sonucunda da eğer bu yörüngeleri yumurtanın beyazının üstüne üç boyutlu olarak çizersek ve kenardan yumurtanın ortasına doğru bakarsak, Merkür'ün ve Dünya'nın yörüngelerinin çakıştığı iki nokta olduğunu görürdük. Halihazırda bu iki nokta mayıs ve kasım aylarının başlarında ortaya çıkar ve bu zaman aralıklarında Merkür geçişi Dünya'dan görülebilir hale gelir. Ancak Dünya'dan Merkür'ün geçişini her yıl göremeyiz çünkü iki gezegen de Güneş'in etrafında farklı uzaklıklarda yörüngede döner ve bu yüzden Merkür ve Dünya her zaman aynı anda bu iki kesişme noktasında karşılaşmazlar. Merkür geçişi; Kuzey Amerika'nın büyük bir kısmında, Güney Amerika ve Afrika'nın her yerinde, Avrupa, Asya ve Antarktika'nın bazı kısımlarında izlenebilecek. Time and Date sitesinin hazırladığı haritaya göre New York, Montreal ve Sao Paulo'da yasayan insanlar bütün geçişi izleyebilecek iken Honolulu, Roma ve Kahire'dekiler sadece bir kısmını yakalayabilecekler. Ayrıca geçişi izlemek için bolca süre de olacak, çünkü geçiş 5 saat 28 dakika 47 saniye sürecek. Merkür geçişini dikkatli izleyen kişiler oldukça ilginç görüntüler elde edebilir. Mesela, hızlandırılmış fotoğraf veya videolar Merkür'ün Güneş'in üzerinde kavisli bir çizgide gittiğini ve gezegenin yolunun insanların Dünya'daki konumlarına göre değişiklik gösterdiğini ortaya çıkaracaktır. Örneğin New York'ta Güneş'in sol alt kısmından görünmeye başlayacak daha sonra sağa doğru yükselip sonunda da yavaş yavaş bitecek. Ancak Şili'deki Santiago'da sağ alttan başlayıp aşağıya doğru kıvrılmadan önce Güneş diskinin merkezine doğru yaklaşacak. Ayrıca Merkür'ün Güneş diskinin kenarına yaklaştığında uzayın karanlığı ile bağlantılı olarak gözyaşı damlasına benzer şekilde küçük bir gölge gibi göründüğü kara damla etkisi de söz konusudur. Astronomlar, bu etkinin Merkür'ün kenarlarında ışık dalgalarının bükülmesinden dolayı oluşan ışık kırılmasından ortaya çıktığına inanıyor. Geçişi bire bir izlemek istiyorsanız teleskoplarınızda veya dürbünlerinizde özel güneş filtreleri olması gerekiyor. Güneş gözlükleri veya hafif boyalı gölgelikler ise gözlerinizi kalıcı hasarlardan korumayacaktır. Güneş'e filtre kullanmadan direkt olarak sakın bakmayın. Ayrıca dürbünlere veya teleskoplara iliştirilen tutulma gözlükleri de sağlıklı değildir. Hatta bu tarz kombinasyonlar, çıplak gözle Güneş'e bakmaktan çok daha tehlikeli olabilir çünkü kalıcı körlüğe sebep olabilirler. Bunun sebebi ise lensler, gözünüze gelen gün ışığını büyüten bir büyüteç olarak hareket ederler. Sonuç olarak, geçişi güvenli bir şekilde gözlemlemek için ya teleskop veya dürbünlerinize güneş filtreleri takın ya da önceden buna sahip olan teleskop ve dürbünlerle Güneş'e bakın. Yine, Türkiye'nin bir çok şehrinde üniversitelerin astronomi kulüpleri ve bilim merkezlerinde teleskoplu gözlem etkinlikleri düzenleniyor. Bu etkinliklere katılıp geçişi canlı olarak izleyebilirsiniz. Gözlem ekipmanlarınız yoksa veya gözlem etkinliklerine katılma imkanına sahip değilseniz eğer, Tübitak Ulusal Gözlemevi'nin Youtube kanalından yapacağı canlı yayını kaçırmamanızı tavsiye ederiz. Parker Güneş Sondası İlk Rekorunu Kırdı! Parker Güneş Sondası (Parker Solar ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/11886-2/", "text": "NASA ve ESA ortak kullanımında olan Hubble Uzay Teleskobu'ndan alınan bu görüntü, Sh 2-106 veya S106 olarak adlandırılan, galaksimiz Samanyolu içindeki bir bölgeyi gösteriyor. Burası, Cygnus takım yıldızı yönündeki yoğun bir yıldız oluşum bölgesidir. S106 IR adındaki yeni oluşmuş bir yıldız, görüntünün merkezinde tozla gizlenmiştir ve çevresini saran gaz bulutunun kum saati şeklinden ve görüntüdeki farkedilebilen türbülanstan sorumludur. Yeni oluşan dev yıldızın yüksek enerji saçımı nedeniyle yüklenip ışıma yapan hidrojen gazından kaynaklanan ışık, bu görüntüde yapay biçimde mavi olarak renklendirilmiştir. Fotoğrafın çekimi ile ilgili öncelikle şu yazımızı okumanız gerekir. Yıldız oluşumu ile ilgili bu yazımızı, yıldız oluşum bölgeleri ile ilgili de bu yazımızı okuyarak daha detaylı bilgi alabilirsiniz. Nebula kavramı ile ilgili de ilgili yazımızı okumanızı öneririz. Artık görevi biten ve 2020'nin Ocak... \"Plazma\"ların Yeni Görevi; Mutfaktaki Kötü Kokular!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/12-mayis-2018-kirsehir-seyfe-golu-ii-ulusal-gokyuzu-gozlem-senligi/", "text": "Geleceğin bilim insanlarına ve amatör astronomlarına yol göstermek için Kırşehir'de kurulan Ulusal Astronomi ve Bilim Topluluğu tarafınca organize edilen, 12 Mayıs 2018 Kırşehir Seyfe Gölü II.Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği ve Bilim Buluşması Etkinliği, 12 Mayıs 2018'de gerçekleştirilecek. Bugüne değin Kırşehir'de yapılan en büyük gökyüzü gözlem şenliği olması bakımından büyük öneme sahip bu etkinlik, gerek Kırşehir içinden, gerekse Kırşehir dışından herkese açık. Detaylı bilgi ve katılım için bu linkten Kırşehir Ulusal Astronomi ve Bilim Topluluğu ile iletişime geçebilirsiniz. 15 Mart 2017 tarihinde, İzmir Bahçe... Ali Kuşçu Uzay Evi, gökyüzünde nele..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/12-subat-2018-iss-gecisi/", "text": "Soyut matematiğin gerçek hayatta beden bulmuş halini görmeniz için sizi balkona davet ediyoruz. ISS geçişi çocuklarınız için de farklı bir deneyim olabilir. Gösterin onlara! Detaylara geçmeden önce hemen söyleyelim, ISS üzerimizden ilk defa geçmiyor! Dünya çevresinde bir günde 15,5 tur atıyor ve çoğu kez de üzerimizden geçiyor. Ancak bu geçişler sırasında; zamanlama, bakış açısı, yön, ışık kirliliği, bulutlar... gibi faktörlerin yetersizliğinden dolayı göremiyoruz. Bazen de ufo gördük deyip masallar uyduruyoruz. ISS, boyutları nedeniyle (110m x 100m x 30m), çok miktarda güneş ışığını yansıtır. Böylece çıplak gözle kolaylıkla fark edilebilir. ISS'yi gözlemlemek için en iyi zaman, bulunduğunuz yerde gece olduğunda ve Uzay İstasyonu güneşli olduğunda ortaya çıkar. Genellikle böyle bir görüntüleme durumu gün doğumundan önce veya gün batımından sonra gerçekleşir. 12 Şubat Pazartesi günü, saat 18:03'te haritadaki rotayı takip ederek yaklaşık 430 km yukarıdan geçecek. Bizler de çıplak gözle görebileceğiz. Tabii ki bulutlar ve ışık kirliliği engel olmaz ise... Kütlesi yaklaşık 400-450 ton olan, futbol sahası büyüklüğündeki UUİ, saatte ortalama 28.000 kilometre gibi baş döndürücü bir hıza sahip olacak. En tepe noktada 63 derecelik açı ile noktasal bir ışık kaynağı gibi görülecek. Geçiş bulunduğunuz yerin özelliklerine göre değişmekle beraber ISS geçişi yaklaşık 7 dakika sürecek. Size tavsiyemiz; bir bardak çay alıp balkona çıkın, Android cep telefonunuza ISS Detector adlı uygulamayı indirip program içindeki radardan takip edin . Size ne taraftan saat kaçta ortaya çıkacağını, parlaklık derecesini, hızını, açısını, yüksekliğini, kaç dakika-saniye görebileceğinizi gösterecek. Bir İngiliz amatör radyo tutkunu, U..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/14-subat-soluk-mavi-noktanin-yildonumu/", "text": "14 Şubat 1990 tarihinde Güneş Sistemi'nin uzak sınırlarına doğru yol alan Voyager 1 uzay aracı, gezegenimiz Dünya'nın kardeşleriyle birlikte ilk aile portresini çekmişti. Voyager 1, aşağıda gördüğünüz bu fotoğrafı aldığında, Güneş Sistemi'ndeki büyük turunu bitirip yıldızlararası uzaya doğru yol almaya başlamıştı. Ünlü astronom Carl Sagan, Voyager 1'in dönüp bu fotoğrafı çekmesi için yıllarca NASA'yı ikna etmeye çalıştı. Uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık. Eğer bu resme dikkatlice bakarsanız, orada bir nokta göreceksiniz. O noktaya tekrar bakın. İşte o nokta burası; evimiz... O nokta biziz. Sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz; her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kaşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir yıldız, her bir yüce önder, her aziz ve her günahkar işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde. Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün... Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün... Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun! Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur. Dünya... Şu ana kadar, yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğensek de beğenmesek de, Dünya şu an için yaşadığımız yegane yer."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/15-kasimda-dunya-kararacak-mi/", "text": "Gün geçmiyor ki, koca koca gazetelerin ve basın kuruluşlarının, masa başlarında bir takım ergenler veya hınzırlar tarafından eğlenmek için üretilen kolpa haberleri gerçekmiş gibi yayınlamasına rastlamayalım. Gazetelerde, Dünya'nın 15-30 Kasım tarihleri arasında karanlığa gömüleceği, bunun nedeninin de Venüs ve Jüpiter gezegenlerinin gerçekleştireceği bazı astronomik olaylar olduğu yazılıp çiziliyor. Hayatında olağanüstü hiçbir şey görmemiş olan ve olağanüstü bir şey olsa da görsek diye bekleyen saf insanlar da bunun olabileceğini düşünüp panikliyor. Evrende bildiğimiz hiçbir fenomen, Güneş'i veya bir yıldızı belli tarihler içerisinde aniden karartamaz, ışığını azaltamaz, söndüremez. Yıldızlar, hele ki çapı 1,4 milyon km olan Güneş çok büyük yapılardır ve parlaklığında değişim olabilmesi için onlarca Jüpiter kütlesinde gazın yıldızın çevresini sarması gerekir. Ancak, Güneş'in güçlü yıldız rüzgarları ve ışınım basıncı böyle bir gaz birikimine izin vermez. Yine de, -olması mümkün değil ama- bu bir şekilde gerçekleşse bile, parlaklık değişimi Dünya gökyüzünü karartabilecek kadar fazla olamaz. Yine tekrar edelim; gazetelerde ve internette okuduğunuz bilimsel haberlere kuşkuyla yaklaşın. Hele ki olağanüstü bir olayın gerçekleşeceğinden bahsediyorlarsa, gülün geçin... Kafanızı karıştıran durumlar olduğunda güvenilir kaynaklara, yani: Kozmik Anafor'a, Bilimfili'ne, Evrim Ağacı'na sorun. Haber metinlerinde detaylı biçimde anlatılan 15 Kasım'da Dünya kararacak konulu saçma senaryonun hiçbir biçimde gerçekleşme ihtimali yok. Çünkü, tümüyle masa başında bilimsel görünümlü olacak biçimde uydurulmuş saçmalıklardan ibaret. Unutmayın, yeterli kütleye sahip bir karadeliğin bile Güneş'i söndürebilmesi ancak yüzyıllar, hatta binyıllar sürecek yavaş bir süreçte gerçekleşebilir. Adı ne olursa olsun, gazeteler ve haber siteleri bilimsel haberler konusunda güvenilir kaynak değildir. Sadece sizin birşeylerden ama yalan, ama doğru haberdar olmanızı sağlarlar. Bir gazetenin güvenilir bilimsel haber kaynağı olabilmesi için, bilim insanlarına danışarak çalışıyor olması gerekir. Ülkemizde ve Dünya'nın genelinde basın bu şekilde çalışmadığı için, hiçbir güvenilirliği yoktur. Kozmik Anafor, bu gece (11 Ocak Çar... NASA'nın son Mars yüzey aracı Perse... SSCB'nin uzaya fırlattığı ilk uydu ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2-5-dakikada-nebilim-odulleri-erciyes-universitesinde-dagitildi/", "text": "Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi ile, ülkemizin en büyük astronomi platformu Kozmik Anafor tarafından düzenlenen; ödül sponsorluğunu Meade ve Bresser teleskopları Türkiye distribütörü Astromed'in yaptığı 2.5 Dakikada NeBilim 2017 isimli ülkemizin ilk online astronomi yarışmasının finali, 18 Mayıs 2017'de Erciyes Üniversitesi'nde gerçekleştirildi. İletişim Fakültesi Konferans Salonu'nda gerçekleştirilen Kozmik Söyleşi ve 2,5 Dakikada NeBilim Yarışması Ödül Töreni etkinliğine; Fen Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlhan Öztürk, Genel Sekreter Yardımcısı Fikret Kara, ERÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. İbrahim Küçük, jüri üyeleri Yrd. Doç. Dr. Nurten Filiz Ak, Dr. Kürşad Yıldız, Astromed temsilcisi astronom Tamer Akın, astrofizik yüksek lisans öğrencisi Merve Yorgancı, fen bilimleri öğretmeni Erdal Taşgın ve Kozmik Anafor astronomi platformunun kurucusu amatör astronom Zafer Emecan'ın yanı sıra, akademisyenler, öğrenciler ve Kayseri Bil-fen Koleji ve Erciyes Koleji öğrencileri katıldı. Açılış konuşmasını yapan ERÜ Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nurten Filiz Ak, keşfetme ve bilme arzusunun beraberinde bilgiyi paylaşma heyecanını getirdiğini söyledi. Yrd. Doç. Dr. Nurten Filiz Ak, 10 yılı aşkın süredir 3 farklı kıtada çok sayıda ülkede astronomiyi anlattım. Halen öğrencilere, arkadaşlarıma ve ilgisi olan herkese bilimi ve astronomiyi anlatmaya devam ediyorum. Keşfetme ve bilme arzusu beraberinde bilgiyi paylaşma heyecanı da getiriyor. Ben de bu heyecanımı yıllarca başka insanlarla paylaştım. Bir gün oturduğum yerden kalkıp sizin yerinize geçip astronomiyi bir de sizden dinlemek istedim. İşte 2.5 Dakikada NeBilim Yarışması da temel olarak bu düşünceden doğdu. Bu yarışmada roller değişiyor. Bu sefer siz anlatıyorsunuz, biz dinliyoruz. Bu yarışma bir nevi sözlü sınav niteliğinde. Fakat bu çok eğlenceli bir sözlü sınav ve aldığınız notlar size hediye getiriyor dedi. ERÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. İbrahim Küçük ise konuşmasında, bilimin çok önemli bir kavram olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Küçük, Bir astronomun, bir astrofizikçinin gözlem aracı teleskopudur. Teleskopa bir kamera benzetmesi yapabiliriz. Biz uzaya tek bir kamerayla baktığımız zaman belli bir bölgeyi belli bir bilgiyi alabiliyoruz. Bundan dolayı bizim çok farklı kameralara ihtiyacımız var. Bugün burada UZAYBİMER olarak bir nevi öğrencilerimizi sözlü yapıyoruz. Fakat bunun karşılığı not değil buradaki teleskoplar. Yarışmamız sonunda dereceye girenler olacak. Aslında bu yarışmaya katılan herkesin bu ödülleri hak ettiğini söylemem gerekir. Hepiniz çok değerlisiniz. Çünkü bu vesileyle bilime hizmet ediyorsunuz. diye konuştu. Etkinlik, DAG projesinin yürütücüsü Doç. Dr. Cahit Yeşilyaprak'ın Türkiye'nin en büyük teleskobu haline gelecek olan DAG projesini ve gözlemevlerinin bilimsel çalışmalarını anlattığı ve izleyicilerin ilgiyle dinlediği Kozmik Söyleşi ile devam etti. Daha sonra etkinlikte söz alan, Kozmik Anafor astronomi platformunun kurucusu Zafer Emecan, amatör asronominin önemi hakkında konuştu. Bir ülkenin astronomi ve uzay bilimleri alanında gelişmesi için amatör astronominin toplum tabanına yayılması gerekli diyen Zafer Emecan, Amatör astronominin yaygınlaşmadığı hiçbir ülke, astronomi ve uzay bilimleri alanında bilimsel anlamda gelişmiş düzeye erişemiştir. Bu alanda öncü ülkeleri incelediğinizde, amatör astronominin çok yaygın olduğunu ve profesyonel astronomlarla ortak çalışmalar içine girdiğini görebilirsiniz diyerek konuşmasını tamamladı. Daha sonra yaklaşık 40 kişinin uzayla ilgili 2,5 dakikalık video yükleyerek katıldığı NeBilim yarışmasında finale katılmaya hak kazanan yarışmacıların canlı performanslarına geçildi. Yarışmacılar, daha önce video çekerek anlattıkları konuları bu kez jüri ve seyirciler önünde sundular. Canlı performanslar sonucunda Antalya Anadolu Lisesi'nden katılan İrem Sezdi ve Beyza Atasever birinci olurken, İzmir Konak Anadolu Lisesi öğrencisi Merve Peker ikinci, Mersin Tarsus Abdülkerim Bengi Anadolu Lisesi öğrencisi İpek Yılmaz ise üçüncü olarak, Astromed sponsorluğunda temin edilen teleskop hediyelerini törenle teslim aldılar. Jüri özel ödülüne layık görülen Serik Çandır Şehit Öğretmen Mustafa Saadettin Küçük Ortaokulu öğrencisi Berivan Can'a ise, amatör astronom Mehmet Ergün tarafından temin edilen teleskop hediyesi takdim edildi. Ayrıca, final etkinliğine katılan tüm yarışmacılara Erciyes Üniversitesi tarafından bir başarı belgesi takdim edildi. 2.5 Dakikada NeBilim final etkinliği, finale kalan tüm yarışmacılarla birlikte yenilen akşam yemeğinin ardından, hava karardıktan sonra Astromed'in ve astronom Tamer Akın'ın katkılarıyla gerçekleştirilen; çok sayıda astronomi tutkununun katıldığı, Jüpiter ve uydularının gözlemlendiği keyifli bir gökyüzü gözlemi ile nihayetlendi. #NeBilim Yarışması Halk Oylaması Sona Eriyor! Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2022 Kayıtları Açıldı! 7 yıldır Kozmik Anafor Astronomi Pl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/20-ocak-10-subat-tum-gezegenler-gokyuzunde/", "text": "Bu gökyüzü olayı, 2016 yılında gerçekleşti. 2016, 2016, 2016... Yani, şu an 2021'de olduğumuza göre böyle bir olay yok. 2021 yılında böyle birşey söz konusu değil, boşuna arayıp bulup bu yazıyı okumayın. İlla ki okuyorsanız astronomi bilimi ile ilgili birisinizdir, o zaman okumaya devam edin. Ama bu yıl böyle birşey yok, 2016'da, yani 5 yıl önce olmuş bitmiş bir astronomik olayı okuyorsunuz! Yeryüzünden çıplak gözle sadece beş tane gezegen görebiliyoruz. Bunlar Güneş'e yakınlık sıralamalarına göre; Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn'dür. Bu gezegenler, çok eski çağlardan beri biliniyor ve insanlar tarafından gözlemleniyorlar. Diğer daha uzak gezegenler olan Uranüs ve Neptün ise, ancak teleskopların yeterince gelişmiş hale gelmesi sonucu son birkaç yüzyılda keşfedilebildi. Tüm bu beş gezegen, her zaman gökyüzünde gözlemlenemez. Her biri ancak yılın belli zamanlarında rahatça görünebilecek konumda olurlar ve her gece gökyüzündeki konumları değişir. Zaten, bu yüzden isimleri gezegendir. Kimi zaman sadece biri, kimi zaman ikisi, kimi zaman ise üçü aynı gece gökyüzünde yer alırlar. Bazı geceler ise hiçbirini göremeyebiliriz. Bununla beraber, kimi özel zamanlarda kısa süreliğine olsa da bu beş gezegenin hepsi aynı anda gökyüzünde yerini alır. Oldukça nadir görülen bu durum, uzun yıl aralıklarıyla gerçekleşiyor. En son 10 yıl önce, 2004 yılı sonu ile 2005 yılı başı arasında bu güzel gök olayına şahit olabilmiştik. Gezegenlerin tümünün aynı gece gökyüzünde görülemeyişinin nedeni, her gezegenin Güneş çevresinde farklı bir hızda ve konumda dönüyor olmaları. Bu nedenle örneğin Satürn'ün gökyüzünde rahatça görülebildiği bir tarihte, Mars Güneş'in bize göre arka tarafında kaldığı için görülemeyebiliyor. Ya da Mars, Jüpiter ve Satürn gökyüzünde iken, Merkür ve Venüs görüş açımıza girmeyebiliyor. Özellikle Merkür ve Venüs gezegeni, iç gezegenler olarak adlandırılırlar. Yani, Güneş'e gezegenimizden daha yakındadırlar. Bu da, bizden çok daha hızlı yörünge hareketi sergiledikleri anlamına gelir. Ayrıca, Güneş'e yakın oldukları için sadece Güneş'in doğuş ve batışı sırasında kısa süreliğine gökyüzünde görülebilirler. Özellikle Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür, Dünya'dan bakıldığında Güneş ile birbirine açısal olarak çok yakındır ve yıldızımızın parlak ışığı altında kolayca gözden kaybolur. Yalnızca yılın belli zamanlarında kısa süreler boyunca gün batımı veya gün doğumlarında rahatça gözlemlenebilecek konuma gelir. İşte bu nedenle, gökyüzünde tüm gezegenlerin aynı anda görülebilmesi, gezegenlerin Güneş çevresindeki yörünge düzlemlerinde nadir rastlanan bir sıralamaya girmesi ile mümkün olur. Bu yıl 20 Ocak'ta Merkür'ün de gün doğumu sırasında görünür açısal yüksekliğe ulaşmasıyla başlayacak olan bu nadir yörünge dizilişi, 10 Şubat tarihine kadar tüm gezegenleri bir arada görebilmemiz açısından ömrümüzde elimize geçebilecek 5-10 fırsattan biri. O nedenle, bu gök olayına şahit olmak istiyorsanız, havanın açık olduğu bir gün sabah gün doğmadan hemen önce kalkıp doğu ufkunda gezegenleri gözlemlemeye çalışabilirsiniz. Bu gözlemi, ışık kirliliği olan şehirlerde de gerçekleştirmeniz rahatlıkla mümkün. Merkür dahil tüm gezegenler oldukça parlak olacağı için, hiçbir gezegeni gözden kaçırmazsınız. Bu arada, Venüs gezegeninin parlaklığı sizi hayretler içinde bırakabilir, şaşırmayın. Venüs işte bu kadar parlaktır ve çoğu insanın sabahları Venüs'ü gördüğünde UFO gördüm sanması da bu yüzdendir. Dikkat etmeniz gereken bir konu var; Merkür her ne kadar rahatlıkla görülebilecek kadar gökyüzünde ufkun üzerine çıkıyor olsa da, dağlık, tepelik veya binaların ufku kapattığı bir yerde görüş açınıza giremeyebilir. O nedenle, ufkun alabildiğine açık olduğu bir alanda, yahut yüksek bir binanın üzerinden gözlem yapmanız yerinde olur. Son olarak, tarihler 15 Şubat'a yaklaştıkça, Merkür sabahları çok güçlükle seçilebilecek biçimde Güneş'e yakın konumda olmaya başlayacak. Yeterince yükseldiğinde ise Güneş gökyüzünü fazlasıyla aydınlatmış olacağı için, çıplak gözle Merkür'ü farkedebilmeniz çok zor olacak. Bu da, eğer gözlem yapmak istiyorsanız 20 Ocak'tan sonra Şubat ayının ilk birkaç gününe kadar vaktiniz olduğu anlamına geliyor. Not: Birçok bilim sitesi, sayfa ve gazetede bu olayın son izlenme tarihi olarak 15 veya 20 Şubat dendiğini görebilirsiniz. Bu verilen tarih yanlış. Çıplak gözle, Merkür en son 10 Şubat'ta görülebilir. O yüzden bize itibar edin, basına ve diğer bilim sitelerine değil. Boşuna 10 Şubat'tan sonra soğukta ayazda Merkür'ü görmeye çalışmayın, iyi bir dürbün veya teleskop olmadan göremezsiniz. Bir gök cismi yahut bir gök olayı d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/20-yuzyilin-savas-bitiren-dahisi-alan-turing-ve-turing-odulleri/", "text": "Bilgisayar Mühendisi: Sahip olduğunuzu dahi bilmediğiniz problemleri sizin anlamadığınız yollarla çözen kişi. Anlam ayrımları için bakınız: büyücü, sihirbaz. Not: Hayır, bilgisayarınıza format atamam, eski sevgilinizin Facebook sayfasını da hacklemeyeceğim. Yazımda Alan Turing isimli bir dahiden bahsedeceğim. Kafanızı bilgisayardan kaldırın, etrafınıza bakın. Her gün her saniye bilgisayarlarla iç içesiniz. Bu yazıyı okuduğunuz dizüstü veya masaüstü bilgisayarınız, elinizdeki telefon, şarjdaki tablet, garajınızdaki araba, hatta belki de yaşadığınız ev... Hepsinin içinde işlemciler, işletim sistemleri, milyarlarca satır kodlar, yazılımcının siz farkına bile varmadan düzelttiği buglar var. Hayır özel bir teşekkür beklemiyoruz, elinizde olan tüm teknolojiyi bilgisayar bilimciler, hackerlar ve yazılımcılar sadece bu işi sevdikleri için ve bu konuda merak duydukları için yapıyorlar. Hepiniz Alan Turing'in adını duymuşsunuzdur. Yaptıklarını ve ödediği bedeli az çok bildiğinizi düşünüyorum. O yüzden bugün Turing'den ve Turing Ödülleri'nden genel olarak bahsetmeyi düşünüyorum. Tam adı Alan Mathison Turing olan Alan Turing 1912 doğumlu İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimci ve kriptologdur. Bahsi geçen bu üç alan matematik, bilgisayar bilimleri ve kriptoloji baktığınızda neredeyse iç içe geçmiş ve birbirini destekleyen üç büyük bilim dalıdır. Klişe bir tabirle, sizin bugün kullanırken bizim ise kodlarken büyülendiğimiz bilgisayarın babasıdır Turing. Bu alanın kurucusudur. Aynı zamanda da bir savaş kahramanıdır. Bildiğiniz savaş kahramanları gibi gazi nişanı veya komuta ettiği çok büyük orduları yoktur belki. II. Dünya Savaşı'nda Alman şifrelerini kırarak savaşın süresini kısaltmış ve belki de Almanya'nın yenilen taraf olmasının en büyük sebebi olmuştur. Hindistan kökenli bir aileden İngiltere'de doğan Turing, matematik ve bilime doğal bir eğilim gösteriyordu. 16 yaşındayken Einstein ile tanıştı. Okuldaki çok yakın arkadaşı Christopher Morcom'un okulun bitmesine birkaç hafta kala tüberküloz nedeniyle hayatını kaybetmesi, Turing'in dini inancının yıkılmasına sebep oldu. 28 Mayıs 1936'da yayınladığı Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması isimli makalesinde 20. Yüzyılın en büyük tartışmalarından biri olan karmaşık hesaplar belirli bir düzenek tarafından yapılabilir mi sorusuna kendi adıyla anılan Turing Makineleri'yle cevap verdi. Makale özet olarak problem bir algoritmayla temsil edilebiliyorsa, bir düzenek tarafından da çözülebilir demektedir. Ayrıca Sonlanma Problemi'ni kendi makineleri için de kanıtlamıştır Turing. Sonlanma problemini de en basit şekliyle algoritmayla çözülemeyecek problemlerin de olması şeklinde tanımlayabiliriz. Eylül 1936 ile Temmuz 1938 yılları arasında Princeton'da Lambda Yüksek Matematiği'nin kurucusu olarak bilinen Alonzo Church ile çalışan Turing, soyut matematik ve kriptoloji üzerine çalışarak 1938'de Princeton'dan Felsefe Doktoru ünvanını aldı. Eylül 1939'da savaşın başlamasının ertesi günü askeri hizmete katıldı. Alman şifrelerinin kırılması için kriptoloji üzerine devlet için çalıştı. Hayatının bu bölümü The Immitation Game isimli filmde Benedict Cumberbatch tarafından başarıyla canlandırıldı. Savaşın bitiminden sonra üniversiteye dönen Turing, Ekim 1950'de Hesaplama Mekanizması ve Zeka isimli makalesinde yapay zekadan bahsetti, bir makine için zeki denmesini sağlayacak bir standart olan Turing Testi'ni ortaya koydu. 1952'de Oscar Wilde gibi homoseksüel olduğu gerekçesiyle hüküm giydi. Hapisten kurtulmak için östrojen tedavisini kabul etti. Devletle ilgili tüm bağlantı ve danışmanlıkları kesildi. 1966'dan beri Bilgisayar Bilimleri'nin Nobeli olarak bilinen Turing Ödülleri, Bilgisayar Mekanizmaları Birliği tarafından verilmektedir. 2007 2013 yılları arasında maddi desteğini Intel ve Google'ın sağladığı ödüller 2013 yılından beri yalnızca Google tarafından desteklenmektedir. 1966'da ilk ödül ileri bilgisayar programlama üzerindeki çalışmaları için Carnegie Üniversitesi'nden Alan J. Perlis'e verilmiş olan ödüllerin ilk kadın kazananı IBM'den Frances E. Allen olmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2015-yilinda-kozmik-anaforda-en-cok-okunan-20-yazi/", "text": "Evet biliyoruz, üç yıldır sosyal medyada var olsak bile, sitemiz sadece bir yıldır yayın hayatında ve doğal olarak 2015 yılı içinde en fazla okunan yazılarımız derken, sitemiz açıldığı tarihten beri en fazla okunan yazılarımızı kastedeceğiz. Bir kısmınız için güzel, bir kısmınız için ise berbat geçen bu 2015 yılı sonrası, yeni gelecek yılın hepinize mutluluk ve sağlık getirmesini diliyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2016-yilinda-bir-supernova-patlamasi-gozlemlenecek/", "text": "Normalde süpernova patlamalarını önceden öngörmek mümkün değildir. Diğer tüm yıldızlardan gelen ışık gibi, süpernovaları görmemizi sağlayan ışık da ışık hızının sınırlı olmasından ötürü bize gecikmeli bir zamanla ulaşır. Yani orada bir süpernova patlaması gerçekleşse dahi bunu görebilmemiz ancak o patlamadan gelen ışığın bize ulaşmasıyla mümkün olur. Bu durumda nasıl oluyor da 2016 yılında olabilecek bir patlamayı bilebiliyoruz? Yıldız ölümün eşiğinde mi? Aslında evet, fakat bu yeterli bir tespit değil. Tıpkı bir insanın durumunda olduğu gibi, yaşlı da olsa tam olarak ömrünün ne zaman sona ereceğini bilemiyoruz. Hubble Uzay Teleskobu ile çalışan astronomlar, aynı fotoğrafta birkaç görüntüsü olan gökadadaki bir süpernova patlamasını ilk olarak 2014 yılında gözlemlediler. Fakat diğer görüntüde henüz bir patlama görünmüyordu. Çünkü ışık, kütle çekimsel merceğin etrafından dolanırken farklı uzunlukta yollar kat eder. Merceğin bir tarafından kırılarak gelen ışık daha erken bize ulaşırken, diğer tarafından gelen ışık uzay-zaman dokusunda daha uzun mesafe katetmesi gerektiği için bize daha geç ulaşır. Bu durumu hesaplayan astronomlar, diğer süpernova patlamasının 2016 yılında olacağını söylediler. Aslında göreceğimiz bu patlama 2014 yılında gerçekleşen süpernova patlamasının tekrarı olacak. Tıpkı videolarda geri sararak yaptığımız gibi. Kozmik bir replay tuşu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2016da-kozmik-anaforda-en-cok-okunan-26-makale/", "text": "2012 yılının Ağustos ayında açılan bir Facebook sayfasından, Türkiye'nin açık ara en fazla ziyaret edilen, başvuru kaynağı olarak kullanılan astronomi platforumuna dönüşen kısa maceramızda, bir yılı daha geride bıraktık. 2016 yılı Kozmik Anafor açısından, acısıyla tatlısıyla hızlı ve çalkantılı bir dönem oldu. Bizler, tüm yaşananlara rağmen özgün içerik üretimini bırakmadık, kalitemizi düşürmedik. Yine, tek bir makale veya tek bir kısa yazı için kılı kırk yarıp bazen saatlerimizi, bazen günlerimizi harcayarak; ülkemiz insanlarının güvenilir bir başvuru kaynağı olarak kullanabileceği astronomi külliyatını büyütmeye çalıştık. 2016 yılı boyunca Kozmik Anafor'u okuyup bizlere destek verdiğiniz için hepinize teşekkür eder, mutlu bir yıl geçirmenizi dileriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2016da-rakamlarla-kozmik-anafor/", "text": "En karmaşık konuları bile elinden geldiğince eğitimli eğitimsiz herkesin anlayabileceği biçimde anlatmayı, ülkemizde astronomi bilimini halkımızın her kesimine ulaştırmayı amaç edinmiş olan Kozmik Anafor,çıraklık dönemini atlatarak 2016 yılında kalfalık dönemi eserlerini vermeye başladı. 2016 boyunca en fazla okunan makalelerimiz ve içeriklerimizi görmek için bu linki ziyaret edebilirsiniz. En karmaşık konuları bile elinden ... En karmaşık konuları bile elinden ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2017-taslak-fen-bilimleri-egitim-ogretim-programi-astronomi/", "text": "2017 Taslak Fen Bilimleri Dersi Eğitim Öğretim Programı ve Astronomi T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü'nün 2017 yılının başlarında yayınladığı eğitim ve öğretim taslağı medyada çokça tartışıldı. Taslak program okullara ve yetkin kurumlara yollanılarak Şubat ayına kadar dönüşler alındı, görüşler değerlendirilerek yeniden güncelleneceği bildirildi. Biz ise mevcut taslak programını, Astronomi ve Uzay Bilimlerinin ne kadar yer aldığına bakmak için inceledik. Son hali açıklanınca da yine bu gözle inceleme yapacağız. Taslakta Fen Bilimleri Dersi Eğitim Öğretim Programı kısmında ilk başlık olarak yer alan, Öğretim Programının Temel Felsefesi başlığında, bu programla eğitim gören bireylerin Astronomi, Biyoloji, Fizik, Kimya ve Yer Bilimleri alanına ilişkin temel bilgilere, doğal çevrenin keşfedilmesine ve uyum içinde yaşanmasına yönelik becerilere sahip olmalarının hedeflendiği belirtilmiştir. Bu bireylerin, kendilerini toplumsal sorunlarla ilgili problemlerin çözümü konusunda sorumlu hissetmesi, yaratıcı ve analitik düşünme becerileri yardımıyla, bireysel ya da işbirliğine dayalı alternatif çözüm önerileri üretebilmesi hedeflendiğinin altı çizilmiştir. 3. Sınıf Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı, Gezegenimizi Tanıyalım ünite başlığı ile bir Astronomi kazanımıyla başlıyor. 9 ders saati ayrılmış bu ünitenin kazanımlarına, Dünya'nın Şekli Küre ve Dünya'nın Yapısı Kara, Hava, Su Tabakaları kavramları yerleştirilmiş. Özellikle Dünya'nın Yapısı kazanımları Astronomi'den daha çok Coğrafya / Yer Bilimleri sınırlarında ama Dünya'nın Şekli kazanımı Astronomi ile ilişkilendirilebilir. 3. Sınıfların 5. Ünite adı ise Işık ve Sesler, ünitenin 2. Konu başlığı Işık Kaynakları. Bu konu, kazanımlarından biri olan Doğal Işık kaynaklarında yıldızlara yer vermeden geçilmeyecek bir konu. 4. Sınıf Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı yine Astronomi ile ilişkili. Yer Kabuğu ve Dünya'mızın Hareketleri ünite başlığı olan 15 saatlik ders dizisinde, 2. Konu başlığı Dünyamızın Hareketleri üzerine planlanmış. Konu / Kavramlar, Dünya'nın dönme ve dolanma harekelerinin sonuçları, gün-yıl, gece-gündüz olarak belirlenmiş. Bu kazanımlar belki 4. Sınıf öğrencileri için basit olabilir. 5. Sınıf Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programının yine 1. ünitesi Dünya, Güneş ve Ay adında bir Astronomi ünitesi. Ve sıkı durun, ders saati süresi 28 saat. Güneş ve Ay'ın Yapısı ve Özellikleri, Ay'ın Hareketleri ve Evreleri, Güneş, Dünya ve Ay'ın birbirlerine göre hareketleri konu ve kazanımları ile dopdolu bir ünite. 6. Sınıf Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı 1. Ünitesi Güneş Sistemi ve Tutulmalar adında. Ünitenin 1. Konusu olan Güneş Sistemi kısmının kazanımlarında küçüklü büyüklü Güneş Sistemi elemanlarının tanımı var. 2. Konu Güneş ve Ay Tutulmaları kavramları ile Güneş, Dünya ve Ay'ın birbirlerine göre hareketleri, Ay'ın evreleri bir daha gündeme geliyor. 7. Sınıf Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı 1. Ünitesi Güneş Sistemi ve Ötesi adında, ders saati 16. Konu başlıkları, Uzay Araştırmaları ve Güneş Sistemi Ötesi: Gökcisimleri. Kazanımı bol, Astronomi paketi tadında, yapay uydulardan gözlemevlerine, yıldızlardan karadeliklere tanımlayan bir ünite. Yukarıda gördüğünüz gibi aslında 5. Sınıf ve 6. Sınıf kazanımları çok paralel ve birbirlerinden bağımsız anlatılması zor kazanımlardan oluşuyorlar. Belki 5 ve 6. Sınıfların kazanımları birleştirilip 7. Sınıfların bu ünitesinin ikinci kısmı Güneş Sistemi Ötesi, 6. Sınıfta yerleştirilebilir. Çünkü, çocuklar şayet internete ya da çocuk bilim dergilerine kolay ulaşacak ortamda yaşıyorlarsa bu bilgileri çok hızlı öğreniyorlar ve bu tanımlar aslında gelişimlerinin gerisinde kalıyor. Mesela, anaokulu eğitimi görme şansı olan öğrenciler daha anaokulu sıralarında yıldız, gezegen tanımlarını yapabiliyorlar. Tabi maalesef her öğrenci de bu şanslara sahip değil. Bu yüzden yorum yapmak çok zor ama sanırım, bu görüşleri almak için zaten taslak programı açmışlardı. Son olarak, 8. Sınıf Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı 1. Ünitesi, Mevsimler ve İklim, ders saati 20. Konu başlıkları, Mevsimlerin Oluşumu, İklim ve Hava Hareketleri, Yıkıcı Doğa Olayları ile yine daha çok Yer Bilimleri / Coğrafya bilimi sınırlarında ama Astronomi'ye dokunulabilecek kazanımlarla planlanmış. Gördüğünüz gibi her seviyenin ilk ünitesinin dolaylı ya da doğrudan Astronomi kazanımlı konulara ayrılmış olması sevindirici. Programın son halini merakla bekliyoruz. Astronomi ve diğer temel, doğa bilimleri konularının, eğitim-öğretim programlarında daha da artmasını ve her öğrencinin bu konuların hakkını verebilecek öğretmenlerle karşılaşmasını dileriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2017-yilinda-uzay-hakkinda-heyecanlanmaya-deger-sebepler/", "text": "Takvimleri hazırlayın, 2017 yılı yıldızlar için büyük bir yıl. Göktaşı yağmurlarından tutulmalara, efsane uzay görevlerine ve dahasına kadar, 2017 yukarıya bakmaya ve ayrıca dört gözle beklemeye layık. 2003 EH1 göktaşından gelen döküntü kuyruğu sayesinde, Yeni Yılı 3/4 Ocak gecesi bir meteor yağmuru ile başladı. Dünya, döküntü tozu ve küçük döküntü parçalarının içine daldı ve sonra bunlar, atmosferimizde kayan yıldızlar halinde yandılar. Göktaşı yağmuru, Kuzey'den, Büyük Ayı takım yıldızından geliyor gibi göründü, yani bunun keyfini en iyi Kuzey Yarımküre gözlemcileri çıkardılar. Güneş Sistemi'nin en tehlikeli bölgelerinden birini araştırmak yeterince tutkulu bir şey fakat bunu yapmak 37 kat daha çılgın görünüyor, ancak NASA'nın Juno görevi bu sene tam da buna el atıyor. Jüpiter'in etrafındaki yörüngeye 4 Temmuz 2016'da girdi ve yılın sonunda, Gaz Devi'ni oluşturan bulutların altında ne yattığını çoktan ortaya çıkarmaya başladı bile. Kendisi, Jüpiter'in çevresindeki tehlikeli radyasyon kemerlerinin altından geçerken ve bulut tepelerinin sadece 5.000 km üstünde gezerken, gezegenin kimyasal bileşiminin ve yapısının yakın mesafeden çekilen eşsiz fotoğraflarına sahip olacağız. Junocam sayesinde bu yakın çekimlere bakmak, bilim için değerli oldukları kadar güzel olacak. 2016 yılında SpaceX, Falcon 9 ilk aşama roketini uzaya uydu fırlattıktan sonra yere kondurarak tarih yazdı. Bu durum, bir roket fırlatma rampasında patladığı zaman son buldu. Bu, astronotları Uluslararası Uzay İstasyonu'na taşımak için insanlı uçuş testlerine yaklaşan bir sistem için endişe verici bir başarısızlıktı. İnsanlığın uzayı araştırması ve uzaya yerleşmesinin diğer taraftarlarıyla beraber, 'anormalliğin' düzeltilip düzeltilmediğini görmek için 2017'de yeniden devam eden fırlatışları gergin bir şekilde izliyor olacağız. Eğer SpaceX roketlerini atmak yerine, bir uçağın gideceği havaalanına varırken yeniden yakıt almasıyla aynı şekilde yeniden kullanabilirse, bu durum yeni ve daha ucuz bir uzay yolculuğu çağının habercisi olabilir. SpaceX'in okyanustaki bir mavnaya görünüşte konduğu 2016'daki iyi zamanlar görünürde rahattı. 2017'deki deneme fırlatışlarının devam etmesi, bütün dünyanın şans dilemesiyle birlikte hevesle beklenecek. Bu Güneş Tutulması Ağustos'un 21'inde olacak ve tam tutulma , Amerika kıtası boyunca uzanan dar bir şeritte görünür halde olacak. NASA, olayın öncesinde tutulma yörüngesi için süper isabetli bir Ay modeli oluşturdu. Ay'ın sarp ve kraterli yüzeyi, parazitli güneş ışıklarının Dünya'ya ulaşmasıyla sonuçlanıyor, bu yüzden gölge bölgesi normalde oval kalıpta değil. Bölgenizdeki en iyi gözlem zamanları için NASA'yı kontrol edin. TESS, gökyüzü boyunca 200.000 parlak yıldızı hedef alarak, bizim aramızdan kısa bir süreliğine geçen ve yıldız ışığını sönükleştiren 500 adet Dünya boyutlu gezegen bulmayı umuyor. Çok önemli bir şekilde, bu yabancı dünyalar Kepler tarafından bulunan gezegenlerden bize daha yakın olacak, yani Dünya temelli teleskoplar, bunların atmosferlerinin içeriklerini muhtemel olarak ölçebilir ve bildiğimiz şekliyle yaşam için şartların uygun olup olmadığını görebilir. Çin, hızla gelişen uzay yeteneğini, Ay'dan bir taş ve toprak örneği getirilmesi ile geliştirmeye devam edecek. İnsansız Chang'e 5, konma ve 2 kg Ay regolitini Dünya'ya getirme hedefiyle 2017'de fırlatılacak. Eğer bu gayret başarılı olursa, Gene Cernan ile Apollo 17'nin 45 yıl önce son kez Ay'dan ayrıldığından beri komşumuzdan ilk defa madde getirilmiş olacak. 15 Eylül'de Satürn'ün yakınında bulunan Cassini uzay aracı, neredeyse yirmi yıl uzunluğundaki görevini, gaz devinin atmosferinde yanarak tamamlayacak. Bu durum, müthiş şekilde değerli bir bilim görevinin sonu anlamına gelecek. Araç, 2016'nın sonunda Satürn'ün en içteki halkalarında bir Büyük Final turuna kalkıştığı zaman, görev yeni zirvelere ulaşacak. Daha önce hiç araştırılmamış bir bölgede, halka ile gezegenin üst bulutları arasında yapılacak 20'den fazla dalışla birlikte, bu halkaların nasıl oluştuğu hakkında bir şeyler öğrenmenin yanında, gizemli gezegenin sahip olduğu bazı sırları ortaya çıkaracağız. Alevli son, uzay aracındaki dayanıklı mikropların, Cassini'nin uzay bilimine yaptığı son ve nihai katkılar olan ve muhtemelen yaşanabilir Enceladus ile Titan'a bulaşamayacağını garantiye alacak. 2017 yılında, Cassini'nin Satürn'ün etrafında yaptığı son gösteri dalışının bilgisayarla oluşturulmuş canlandırmalarına bel bağlamak zorunda kalmayacağız ve aracın Büyük Final'inin parçası olarak gerçek şeyleri elde edeceğiz. Meteor yağmuru ile başlayan yılı, 14 Aralık'ın ilk saatlerinde zirvesine ulaşan 3200 Phaeton göktaşından gelen bir meteor yağmuru ile bitireceğiz (13 Aralık geceyarısından sonra herhangi bir zamanda görülebilir). İkizler takımyıldızında olan bu olay, dünyanın çoğu yerinde görülebilir. Bir Yeni Ay'ın ancak günler sonra gerçekleşecek olması daha da iyi olacak ve kayan 120 yıldızın neredeyse hepsinin her saat görülebilir olmasını garantiye almak için hava yeterince karanlık olacak. Çok daha fazla görev ve uzay olayı var, fakat bu olayların bazılarını bile tecrübe ederseniz, o zaman 2017 yılı gerçekten kutlamaya değmiş olacak. Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2018de-rakamlarla-kozmik-anafor/", "text": "En karmaşık konuları bile elinden geldiğince eğitimli eğitimsiz herkesin anlayabileceği biçimde anlatmayı, ülkemizde astronomi bilimini halkımızın her kesimine ulaştırmayı ve amatör astronomiyi yaygınlaştırmayı amaç edinmiş olan Kozmik Anafor, 2018 yılında da ustalık dönemi eserlerini vermeye devam ediyor. 2018 yılı içinde 7 milyondan fazla okunan ve bizi güvenilir bir başvuru kaynağı haline getiren, binden fazla popüler astronomi makalesi barındıran dev astronomi içeriğimizi genişletmeyi sürdürmenin yanısıra, ülkemizin en geniş katılıma sahip astronomi etkinliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'nin üçüncüsünü 371 yatılı katılımcı ile gerçekleştirdik. Verilen tüm rakamlar, Google Analytics istatistiklerine dayanmaktadır. Ülkemizin en büyük ve en geniş astr... Yardıma Muhtaç Çocuklarımıza Astronomi İle Destek Olun!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2019da-astronomi-alaninda-gerceklesen-10-buyuk-olay-1/", "text": "Bir kara deliğin olay ufkunun ilk defa fotoğraflanmasından tutun da Hubble Uzay Teleskobu'nun keşfettiği futbol topu şeklindeki gezegene kadar geçen sene astronomi dünyasında bir çok gelişme oldu. Biz de bu iki bölümlük yazı dizimizde 2019'un önemli astronomi olaylarını toparlayıp sizlere anlatmaya karar verdik. O zaman daha fazla vakit geçmeden başlayalım. 1) Yaşanabilir bölgede bulunan bir süper dünyanın atmosferinde ilk defa su bulunması. Astronomlar, nihayet yıldızının yaşanabilir bölgesinde bulunan bir ötegezegenin atmosferinde su buharı bulunduğunu ortaya çıkardılar. Bu keşif, kayalık gezegenin yüzeyinde de suyun olduğu ve hatta bu suyun küresel bir okyanus oluşturma potansiyelinin olduğu anlamına geliyor. NASA'nın Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan bu keşif, ayrıca böyle bir gezegenin atmosferindeki su buharının ilk kez ortaya çıkarılması da demek oluyor. K2-18 b adı verilen bu gezegenin muhtemelen dünya ile benzer bir sıcaklığa sahip olması ve bulunan bu su buharı, gezegenin yeni nesil uzay teleskopları ile incelenecek en ümit verici cisim olduğunu ortaya koydu. 2) Enceladus'un kaplan desenlerinin gizeminin aralanması. İngiliz astronom William Herschel tarafından 1789 yılında keşfedilmesinden sonra, Cassini uzay aracının Satürn'ün yörüngesinde dolanmaya başlamasına kadar gizemli kalan Enceladus hakkında ilginç bilgilere ulaşıldı. Cassini görevine kadar bu uyduda su bulunabileceğine dair hiçbir fikrimiz yoktu. Ancak Cassini göreve başladıktan bir yıl sonra aracın manyetometresi Enceladus yakınlarındaki Satürn'ün manyetik alanında tuhaf bir şey algıladı. Ve birbiri ardına yapılan geçişler ile uydunun güney kutbunun merkezinde yer alan sıcak bir noktada şu anda kaplan desenide denilen dört adet devasa çatlak tespit edildi. Ve bu çatlaklardan su buharı ile buz parçacıklarının oluşturduğu devasa su sütunları çıkıyordu. Bu çatlakların araştırılması sırasında Satürn etrafındaki alışılmamış yörüngesinden kaynaklanan yer çekimsel değişikliklerin uyduyu hafifçe esnetmesinden dolayı onun donmuş katı bir cisim olmadığı ortaya çıktı. Ayrıca araştırmacılar, uydudaki bu şekil bozukluğunun uydunun kutuplarının daha ince olmasına neden olduğunu ve bu yüzden de kırılmaya karşı bu bölgelerin çok daha hassas olduklarını düşündüler. Bu yüzden de benzer desenlerin uydunun kuzey kutbunda da ortaya çıkabileceğini ancak ilk önce güney kutbunun çatladığı kararına vardılar. 3) Yeni Ufuklar Uzay Aracı'nın Ultima Thule geçişini başarı ile gerçekleştirmesi. 2018 yılının 2019 yılına yol verdiği yeni yıl gecesinde NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracı çok uzaklarda bulunan bir uzay taşı olan Ultima Thule'ye olan yakın geçişini başarılı bir şekilde gerçekleştirdi. Ve bu sayede bu uzay taşı, bir uzay aracının bu zamana kadar ziyaret ettiği en uzak cisim oldu. Araçtan gelen ilk görüntülerde ise cisim, dönen bir bowling labutu şeklinde gözüküyordu. 4) Voyager 2 Uzay Aracı'nın yıldızlararası serüvenini sürdürebilmesi için bazı sistemlerini kapatması. 1977 yılında fırlatıldığından beri Voyager 2 aracı, uzayda en uzun süreli seyahat eden araçtır çünkü evden 11 milyar km uzakta ve asıl görevi olan dış güneş sistemi gezegenlerini incelemeyi bitirdikten on yıllar sonra bile yoluna devam ediyor. Yolculuğuna devam etmek için gerekli olan gücü hala senelerdir olduğu gibi aynı üç radyoizotop termoelektirik jeneratörlerinden alıyor. Ancak bu jeneratörler, her yıl daha az güç üretiyorlar ve araç da bu yüzden gittikçe güçsüzleşiyor. Görev kontroldeki insanlar ise bu sebepten dolayı hangi aygıtlara öncelik verileceği ile ilgili bazı zor kararlar vermek durumunda kaldılar ve sonunda Voyager 2'nin kozmik ışın aygıtını ısıtmayı durdurmaya karar verdiler. Çünkü sadece -49 Fahrenheit derecede çalışması için test edilen bu aygıt hala -79 Fahrenheit derecedeki koşullarda çalışmaya devam ediyor. Bunun dışında aracın derin uzaydaki yolculuğuna devam ederken veri toplayıp Dünya'ya bu verileri aktaracak olan beş tane aygıtı aktif olarak çalışmaya devam ediyor. 5) Geniş bir asteroitin Dünya ve Ay arasından geçip gitmesi. Astronomlar, neredeyse tam tepelerine gelene kadar bu asteroiti fark etmediler ancak bu uzay taşı zararsız bir şekilde uzaklaşıp gitti. 25 Temmuz 2019 sabahı 2019 OK adı verilen bir asteroit Dünya'nın yakınlarından saatte yaklaşık 88,500 km hızla geçti. Dünya'ya güvenli bir uzaklıktan yani yaklaşık 72,500 km'den biraz daha az bir uzaklıktan geçti ancak yine de bu uzaklık Dünya ve Ay arasındaki uzaklıktan azdı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2019da-astronomi-alaninda-gerceklesen-10-buyuk-olay-2/", "text": "Geride bıraktığımız 2019 yılında gerçekleşen önemli astronomi olaylarını derlediğimiz yazı dizimizin ikinci ve son kısmı ile tekrar birlikteyiz. Bakalım daha başka neler olmuş astronomi dünyasında. Yazı dizimizin ilk bölümünü buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. 6) Hubble Uzay Teleskobu'nun uzaya ağır metaller sızdıran yumurta şeklindeki bir gezegen keşfetmesi. Ötegezegen çağının başlamasından bu yana astronomlar güneş sistemi dışında ötegezegenler bulmaya başladılar. Ancak WASP-121b bu gezegenlerden çok daha farklı bir gezegen. Çünkü gezegenin en üst atmosferi şu ana kadar bulunan gezegenlerin atmosferinden 10 kat daha fazla sıcak. Astronomlar, WASP-121b'nin sıcaklığını ölçmek için Hubble uzay teleskobunu kullandılar ve bulgularına göre gezegen o kadar sıcaktı ki sanki gezegen merkezde bulunan yıldızını arkasından kırbaçlıyormuş gibi yıldıza doğru ağır metaller sızdırıyordu. Ve bilim insanları ilk defa böyle bir olay ile karşılaştılar. Wasp-121b, Dünya'dan yaklaşık 900 ışık yılı uzaklıkta ve bizim güneşimizden daha geniş ve daha sıcak bir yıldızın çevresinde dönmektedir. Yakınındaki yıldızı onun bir marşmelov gibi kabarmasına sebep olmak ile beraber bu kabarıklık, gezegenin dış katmanları üzerindeki yer çekimsel kontrolünün daha az olduğunu ve yıldızının da gezegendeki maddeyi sürüklemeye başladığını gösteriyor. Bu sebep ile de WASP-121b yörüngesinde dönerken astronomlar, gezegenin gerilerek yumurta gibi göründüğünü ve aktif bir şekilde madde kaybettiğini görebildiler. 7) Karanlık madde içermeyen ikinci hayalet galaksinin de keşfedildiğinin doğrulanması. 27 Mart'ta The Astrophysical Journal Letters dergisinde yayınlanan bir çalışmada bizden 60 milyon ışık yılı uzaklıkta ve NGC 1052-DF2 (kısaca DF2) adı verilen bir hayalet galaksinin varlığı doğrulandı. Bu galaksinin özelliği ise içerisinde hemen hemen hiç farkedilebilir miktarda karanlık madde olmaması idi. İşin daha da ilginç tarafı, aynı dergide 20 Mart'ta da buna benzer başka bir makale daha yayınlanmış ve burada da DF4 isimli diğer bir sönük ve yine karanlık madde içermeyen başka bir galaksinin varlığı doğrulanmıştı. İki çalışmayı birlikte değerlendirecek olursak DF2'nin yalnız olmadığı, bunun yerine bu iki hayalet galaksinin karanlık madde bağlarından kendilerini kurtarmış gibi görünen daha geniş ve önceden bilinmeyen galaksi gruplarından birinin parçası oldukları sonucunu çıkarabiliriz. Ayrıca bu yeni araştırma, karanlık maddenin gerçek doğasını anlayabilmenin yanında galaksilerin oluşumu ve evrimi konusundaki yaygın teoriler için önemli katkılar yapabilir. 8) Gezegen oluşum disklerini birbirleri etrafında döndüren bebek yıldızların tespit edilmesi. Astronomlar, gezegen oluşum disklerini krakere benzer bir şekilde döndüren ve yer çekimsel olarak birbirlerine bağlı olan iki yıldızın görüntüsünü almayı başardı. Atacama Large Millimeter/submillimeter Array tarafından elde edilen bu görüntü, astronomlara yeni oluşan ikili yıldız sistemlerini inceleyebilmek için eşsiz bir yol açtı. Bu keşif, ikili halde bulunan yıldızların ve gezegenlerinin zamanla nasıl oluştuğu ve nasıl evrimleştiği konusuna ışık tutacak. 9) Yengeç Bulutsusu'ndan gelen çok yüksek enerjili fotonların kaydedilmesi. Tibet AS- gama Deneyi'ni kullanan astronomlar, bu zamana kadar rastlanılmamış en yüksek enerjili ışığı tespit ettiler. Yengeç Bulutsusu'ndan gelen bu fotonların 100 tera-elektronvoltluk bir enerji taşıdığı ölçüldü. Bu enerji miktarı da Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın düzenlediği çarpışmalarda ulaştığı maksimum miktarın tam 10 katıdır. Bilim insanları bu enerjinin kaynağının Yengeç Bulutsusu'nun kalbinin derinliklerinde gizlenen ve yaklaşık bin yıl önce süpernova olarak patlayan bir yıldızdan kalan yoğun ve hızla dönen bir pulsar olduğunu düşünüyor. Aslında bulutsunun bizden 6,500 ışık yılı uzaklıkta olması ve patlamanın da yaklaşık 7,500 yıl önce gerçekleşmesine rağmen, patlamadan çıkan ışık Dünya'ya MS. 1054 yılına kadar ulaşmadı ve patlama gerçekleştiğinde bizim gökyüzümüzde sadece parlak yeni bir yıldız gibi görülebiliyordu. Birkaç hafta sonra süpernovanın ışığı sönükleşti ancak kalıntıları büyüyüp yayılmaya devam etti ve şu anda bile gece gökyüzünde neredeyse her dalga boyunda müthiş bir şekilde parlıyor. Düşük radyo dalgaları, yüksek enerjili gama ve X ışınları yaymakta ve görülebilir dalga boylarında da parlamaktadır. Ancak buna rağmen yeni tespit edilen bu çok yüksek enerjili fotonlar Yengeç Bulutsusu için bile ilk sayılabilir. 10) Olay Ufku Teleskopu'nun ilk defa bir kara deliğin görüntüsünü elde etmesi. 2019 yılının astronomi dünyasında en çok ses getiren olayı kuşkusuz ki bir kara deliğin olay ufkunun on yıllar boyunca yapılan çalışmaların ardından nihayet görüntülenmesiydi. Bu ikonik görüntü, maddenin sonsuza dek yok olduğu bölgenin çevresinde dolanan gaz ve kalıntıların var oluşunun ilk kanıtıydı. Ve bilim kurgunun bu favori cisminin gerçekten neye benzediğini de görmüş olduk. Bu görüntüyü elde etmek için hedef alınan galaksi, M87 galaksisi ve onun sahip olduğu 6,5 milyar güneş kütlesine denk süper kütleli kara delikti. Boyutlarına rağmen bu kara delik dünyadan o kadar uzaktaydı ki (53 milyon ışık yılı kadar) bu görüntüyü elde etmek için gezegenimiz büyüklüğünde bir teleskoba ihtiyacımız vardı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2019da-kozmik-anafor-istatistikleri/", "text": "En karmaşık konuları bile elinden geldiğince eğitimli eğitimsiz herkesin anlayabileceği biçimde anlatmayı, ülkemizde astronomi bilimini halkımızın her kesimine ulaştırmayı ve amatör astronomiyi yaygınlaştırmayı amaç edinmiş olan Kozmik Anafor, 2019 yılında da ustalık dönemi eserlerini baş önde, akıl başta, göz yolda yürüyerek vermeye devam ediyor. 2019 yılı içinde 8.5 milyondan fazla okunan ve bizi öğrenim kurumlarımız için güvenilir bir başvuru kaynağı haline getiren, binin üzerinde popüler astronomi makalesi barındıran dev astronomi içeriğimizi 138 yeni yazı hazırlayarak genişletmeyi sürdürmenin yanısıra, ülkemizin en geniş katılıma sahip astronomi kamp etkinliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'nin dördüncüsünü 362 yatılı katılımcı ile gerçekleştirdik. bazılarını kendimizin düzenlediği, bazılarına ise davetli olarak katıldığımız ücretsiz sunum, söyleşi ve konferanslarla; öğrencilerimize, öğretmenlerimize, astronomi / bilim tutkunlarına gökyüzünü anlatmaya devam ettik, ediyoruz . Bunlar haricinde, Gelecek Bilimde kanalı ile Göğe Bakma Durağı isimli, astronomi ve uzay bilimleri konularını detaylıca konuştuğumuz her biri 1.5 3 saat arası süren 11 bölümlük canlı yayın serisi gerçekleştirdik. Kozmik Anafor'un kendi Youtube kanalında ise Hypatia Bilim işbirliği içinde 53 adet bilgilendirici video hazırladık. Facebook, Instagram ve Twitter sosyal medya hesaplarımızdan 2019 yılı boyunca her gün yaptığımız binlerce bilgi verici paylaşımla milyonlarca kişiyi astronomi üzerine bilgilendirmeye gayret ettik. Gerek düzenlediğimiz kampanyalarla, gerekse doğrudan maddi yardımda bulunarak 4 okulumuza teleskop alabilmeleri için destek olduk. Astronomi astrofizik okuyan maddi durumu yetersiz kimi öğrencilerimizin burs desteği alabilmesini sağladık. 2020 yılında; hepinize mutlu, huzurlu, sağlıklı ve bilim dolu günler diliyoruz. Bizlerle birlikte olduğunuz, bizleri ve ülkemizdeki bilim platformlarını desteklediğiniz için sonsuz teşekkürler. Ülkemizin en büyük ve en geniş astr... En karmaşık konuları bile \"elinden ... Burası neresi, bu insanlar nerden g..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2083-yilinda-yeni-bir-yildiz-dogabilir/", "text": "Eğer 2083 Yılını Beklerseniz, Yeni Bir Yıldızın Doğduğuna Şahit Olabilirsiniz! Bu yüzyılın sonlarında gök bilimciler, Sagitta veya başka bir isimle Okçuk Takımyıldızı'nda yeni bir yıldızın ortaya çıkmasına tanıklık edebilirler. Bizden yaklaşık 7,800 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve ortaklaşa olarak V Sagittae adını verdiğimiz iki yıldız, birbirlerine giderek daha çok yakınlaşıyor. Yıldızlar birbirleri etrafında dönerlerken, daha büyük olan yıldız daha küçük olan eşlikçisine sürekli olarak madde aktarmaktadır. En sonunda ise bu iki yıldız çarpışacak ve birleşecek. Ortaya da yaklaşık bir ay boyunca V Sagittae'yi gökyüzünün en parlak yıldızı konumuna getirecek olan güçlü bir ışık patlaması çıkaracak. Bir yüzyıldan fazla bir süredir devam eden ve kayıt altına alınan gözlem arşivlerine bakan bir grup araştırmacı, bu yıldız sistemindeki iki yıldızın birbirlerinin etrafında dönme hızlarının son zamanlarda giderek arttığını tespit ettiler. Şu anda yıldızlar, birbirleri etrafındaki dönüşlerini yaklaşık 12 saatte tamamlıyorlar. Ve daha da yakınlaşmaya devam ederlerse, 16 yıllık bir yanılma payı bırakılmasına rağmen 2083 yılına gelindiğinde bu iki yıldızın tamamen birbirleri ile birleşecekleri düşünülüyor. İkili bir yıldız sistemi olan V Sagittae, astronomların Kataklizmik değişen yıldızlar diye adlandırdığı bir kategoriye girmektedir. Bu kategorideki yıldız sistemleri, birbirleri etrafında dönen bir beyaz cüce ve bir de normal yıldızdan oluşur. Bu beyaz cüce, ona eşlik eden normal yıldızın dış katmanlarından belli belirsiz şekilde hidrojen çeker. Bu ele geçirilen madde beyaz cücenin yüzeyine ulaştığında ise yoğun yerçekimi, hidrojenin nükleer füzyon şeklinde patlamasının önünü açar. Bilinen bir çok kataklizmik değişken sistemlerinde beyaz cüceye eşlik eden yıldızın kütlesi ya beyaz cücenin hemen hemen aynısıdır, ya da ondan biraz daha azdır. Ancak V Sagittae bir istisnadır. Sebebi ise beyaz cüceye eşlik eden yıldızın beyaz cüceden dört kat daha fazla bir kütleye sahip olmasıdır. Ve bu durum da V Sagittae sisteminin diğer sistemlere göre 100 kat daha fazla parlamasına yol açar. Bu aşırı kütle oranı da yıldızların yüzeylerinden daha fazla maddenin püskürmesine neden olur ki astronomlar bu fenomene yıldız rüzgarı adını verirler. Schaefer ve ekibi, modern zamanlarda elde edilen veriler ile birlikte 1890'a kadar uzanan daha önceki gözlemleri göz önüne alarak bu sıra dışı sistemi incelediler. Ve bu incelemenin sonucunda V Sagittae'nin on yıllar boyunca hızla parlaklığını arttırdığını buldular. Yıldızların kütlelerine, yörüngesel özelliklerindeki değişikliklere ve parlaklık oranına bakarak araştırmacılar, bu iki yıldızın birleşeceği ve büyük bir parlama ortaya çıkaracağı sonucuna vardılar. Araştırmacıların hesaplamaları, birleşmenin yaklaşık 2083 yılında gerçekleşmesi gerektiğini gösterse de modellerindeki belirsizlikler birleşmenin 2067 öncesinde veya 2099 sonrasında da gerçekleşebileceğini ortaya koyuyor. Ekip, sistemin ne kadar hızlı parlaklaştığı hakkındaki ölçümleri ne kadar hızlı toplarlarsa o kadar bu zaman aralığını daraltabileceğini düşünüyor. Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y... Belki de O Yıldız Çoktan Yok Oldu! Planetary Nebula, ya da Türkçesi \"g..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/21-22-ekim-orion-meteor-yagmuru/", "text": "Kış mevsimine yaklaştıkça, Avcı Takımyıldızı'nın geceleri doğu ufkunda tüm ihtişamıyla yükseldiğini görebilirsiniz. Bu yükselişin başlangıcına, bir meteor yağmuru da eşlik ediyor. Gökyüzünde Mintaka, Alnilam ve Alnitak yıldızlarının birbirlerine yakın, dikey yönde sıralanışıyla hemen tanıyabileceğiniz Avcı Takımyıldızı bölgesinde 21-22 Ekim tarihleri arasında, her ne kadar Perseid Meteor Yağmuru kadar yoğun gözlenemeyecek olsa da, pek çok meteorun atmosferimize girişini izleme şansını bulabilirsiniz. 21-22 Ekim'de maksimum miktarı saat başına 10-20 adet ile zirveye ulaşacak olan bu meteorlar, saçılım noktası Orion Takımyıldızı sayesinde Orionidler'olarak adlandırılıyor. Orionidler'in sebebi ise Güneş'in etrafında 76 yılda bir tam dönüşünü gerçekleştiren Halley Kuyrukluyıldızı'nın ardında bıraktığı irili ufaklı toz parçacıkları. Dünya, her yıl yaklaşık olarak belirttiğimiz tarihlerde Halley Kuyrukluyıldızı'nın ardında bıraktığı bu cisimlerin yoğun olduğu bölgeden geçer. Bu durum her sene Orion Meteor Yağmuru olarak adladırılan gök olayına sebep olur. Aynı zamanda her yılın Mayıs ayında gerçekleşen Eta Aquarid Meteor Yağmuru ise Halley Kuyrukluyıldızı'nın sebep olduğu ikinci meteor yağmurudur. Belirtmiş olduğumuz tarihlerde saat 23.00'den sonra doğu yönüne baktığınızda gökyüzünde birbirlerine yakın, belirgin bir şekilde üst üste dizilmiş üç yıldız doğudan batıya Alnitak, Alnilam ve Mintaka bulunur. Bu yıldızları bulduktan sonra yıldızlardan batı yönüne doğru gökyüzünü taramaya başlayın. Çok geçmeden bu üç yıldızın yakınında, onlardan daha kuvvetli bir şekilde parlayan kızıl bir yıldız göreceksiniz. Bu yıldız Avcı Takımyıldızı'nın en parlak üyesi olan Betelgeuse yıldızıdır. Orionidler'in saçılım noktası yaklaşık olarak Betelgeuse yıldızının bulunduğu bölgedir. Ancak meteorlar bu bölgeden tüm yönlere doğru yayılacağından, gökyüzünün her noktasında Orionidler'i görme şansınızın olduğunu unutmayın. Bu nedenle binaların veya ağaçların ufkunuzu kapatmadığı geniş ve ışık kirliliği düşük, şehir ışıklarından uzak bir alanda Avcı Takımyıldızı'na doğru baktığınızda hava aydınlanana dek saatte 10 ila 20 dilek hakkı elde edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/21-aralik-2020-saturn-jupiter-buyuk-kavusumunu-gormeye-hazir-misiniz/", "text": "Gökyüzünde görebildiğimiz en parlak gezegenlerden olan Jüpiter ve Satürn, 21 Aralık'ta gökyüzünde birbirlerine oldukça yakın görünecekler. İki gezegenin bu denli yakın görünümü, en son 1226 yılında, yani 794 yıl önce gözlemlenebilmişti! Bu yazımızın video versiyonunu aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Eğer izlemek yerine okumayı tercih ediyorsanız, sayfayı kaydırarak yazımızı okumaya devam edebilirsiniz. Gaz devleri Jüpiter ve Satürn gezegenleri; büyüklükleri, dünyaya olan uzaklıkları ve yüzeylerinin yansıtabilirlik oranları sayesinde dünyadan çıplak gözle oldukça rahat biçimde gözlemlenebilen gök cisimleridirler. Bu nedenle, şüphesiz amatör veya profesyonel tüm gözlemcilerin gözlemlemekten en çok hoşlandığı gök cisimleri arasındalar. 21 Aralık 2020 tarihinde ise bu iki parlak gök cismi oldukça yakın konumda yer alacak. Bu da, gökyüzü gözlemcileri ve astrofotoğrafçılar için uzun süre bulunamayacak büyük bir fırsat demek. Öyle ki bu gök cisimleri, bu tarihte gökyüzünde çift gezegen ya da büyük bir yıldız gibi görünecek. Astronomlar, gökyüzünde bir gök cisminin ne kadar alan kapladığını belirlemek için açısal büyüklük ya da açısal çap kavramını kullanırlar. Yani aslında gökyüzünü bir referans noktasından belirli açılara bölerek, bir gök cisminin gökyüzünde ne kadar alan kapladığını söyleriz. Örneğin, Orion Bulutsusu gökyüzünde 10 derecelik alan kaplarken, uydumuz Ay 0.5 derecelik alan kaplar. Gök cisimlerinin açısal büyüklüğünü gözlem sırasında el ve parmaklarımızı kullanarak öğrenebiliriz. Bahsettiğimiz 0.1 derece ise 6 ark dakikaya eşittir. Yani bu açısal büyüklük, gökyüzünde oldukça küçük bir alan kaplamaktadır ve 21 Aralık'ta Jüpiter ile Satürn arasındaki alan da bu denli küçük olacaktır. Dolayısıyla bu kavuşum bölgesine bir dürbün veya teleskopla bakarsanız Jüpiter'in ve Satürn'ün uydularını aynı görüş alanı içerisinde gözlemleyebilirsiniz! Şüphesiz astrofotoğrafçılar bu eşsiz fırsatı oldukça iyi bir biçimde değerlendireceklerdir. Büyük Kavuşum'u Türkiye'de güneş batarken güney batı ufkuna bakarak rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/21-aralik-gundonumu-ve-gundonumleri/", "text": "Öncelikle gündönümünün, astronomide en uzun gece anlamına gelmediğini söyleyelim. Kış gündönümü, en erken gün batımını belirtir. Bütün hesaplamalar, bu saate göre yapılır. Ekinoksun aksine, gündönümlerini kesin olarak hesaplamak oldukça zordur. Güneş'teki değişimler, atmosferde güneş ışınlarının kırılması ve dışmerkezli yörüngenin sabit olmaması geleneksel aletler ile hesaplamayı çok zor hale getirmektedir. Hepimizin, gündönümü hakkında biraz bilgisi var ama, önce dönenceler hakkında biraz bilgi verelim. Kısaca, yeryüzü üzerinde, Güneş ışınlarının, her birine yılda bir kez dik açı ile geldiği, tropikal kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluşturan ve ekvatorun 23 27 kuzey ve güneyinden geçtiği varsayılan iki enlemden her biridir. Kuzeydekine Yengeç Dönencesi, güney yarımküredekine ise Oğlak Dönencesi adı verilir. Yıl deyince hepimiz 365 gün deriz. Modern takvimimize göre öyle olduğunu varsayıyoruz. Her 4 senede bir ise 366 gün. Aslında buna tamamen yanlış diyemeyiz ama olay, Dünya'nın Güneş etrafında bir tur atması ise, işler biraz daha karışık hal alıyor. Bunun için önce, takvim yılı, Güneş Yılı ve Yıldız Yılı arasındaki farkı bilmemiz lazım. Güneş Yılı; Kuzey yarımkürede iki ekinoks arasında kalan zamanı belirtir. 1 Güneş Yılı: 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniyedir. Yıldız Yılı; Dünyanın Güneş etrafında tam bir tur atarak tekrar aynı konuma gelmesini belirtir. 1 Yıldız Yılı: 365 gün, 6 saat, 9 dakika, 10 saniyedir. Ay Yılı dediğimiz bir olgu da var; Ay'ın 12 evresinin tamamlanmasına göre hesaplanır ve 1 Ay Yılı: 354 gün, 8 saattir. Bunların dışında bir de Anomali Yılı var. Dünya'nın Güneş'e en yakın olduğu konumdan , tekrar aynı yere gelene kadar geçen zamanı belirtir. 1 Anomali Yılı 365 gün, 6 saat, 13 dakika ve 53 saniyedir. Görüldüğü gibi yıl hesaplamada birçok yöntem kullanmaktayız ama her nasılsa en uzun gece 21 Aralık tarihine denk gelmektedir. 1 yıl 365 gün 5 saat ise, seneye en uzun gece 5 saat kayacaktır. Hatta artık yılı kullanmadan bir sene önce yaklaşık fark 15 saati geçer. Yani, tam olarak söylemek gerekirse; bize verilen bilgi -yanlış olmasa da- eksiktir. Çünkü çoğumuza bu durum, yalın haliyle anlatıldı hatta birçok kişiye Yıldız Yılı, Ay Yılı hatta Anomali Yılı bilgileri de verilmemiştir. Peki, nedir bu olayın aslı diye sorarsanız, Güneş saati ile kullandığımız saatler arasındaki hafif uyumsuzluk nedeni ile en erken gün batımı, gündönümünde gerçekleşmez. Yılın en kısa günü çoğunlukla 21 Aralık olur, ancak modern takvimimize her 4 yılda 1 gün eklediğimiz için, çıkan sonuç 1 Güneş Yılı'na (365,2422 gün) tekabül etmez ve günbatımı kayar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/23-aralik-ta-uzaydan-gelen-virus-dunyayi-yok-mu-edecek/", "text": "8-10 senedir her yıl sonu yaklaştığında yeni bir Dünya yok olacak! haberi basında büyük puntolarla yer alıyor. Şimdi de 23 Aralık 2017'yi belirlemişler. Biz bıktık, ama basın camiası geleneksel olarak bu manşeti atmaktan bıkmadı. Birkaç gündür; CNN Türk, Sputnik Türkiye, Mynet Haber, T24 ve benzeri güvenilir görülen haber sitelerinde; bilim insanlarının 23 Aralık'ta uzaydan gelen bir virüsün insanlığı yok edeceğini söylediği şeklinde haberler yayınlanıyor. Biliyorsunuz; yerli ve yabancı haber sitelerinin çoğu, haberlerin doğruluğunu denetlemektense, elinde tuzluk tutan biri gördüğünde, salatalıkla peşine düşmeye bayılan yapılardır. Söz konusu basın kuruluşlarının haberine göre; Science Dergisi'nde yayınlanan bir haberde, Hintli bilim insanları uzaydaki bir cisimden gelen ölümcül bir virüsün günler içinde Dünya'ya yayılacağını ve bunun insanlığın sonunu getireceğini söylüyormuş. Tabii ki böyle bir virüs, böyle bir keşif veya söz konusu haberlerde iddia edildiği gibi ciddi bir bilimsel haber kaynağı olan Science Dergisi'nde böyle bir haber yok. Zaten haberde renk katsın diye adından söz edilen Hintli astronom bilim insanlarının böyle bir iddiası da yok. Hatta, bundan haberleri bile yok! Uzayda, Dünya dışında yaşam arayışı uzun yıllardır bilim insanlarının en büyük çaba harcadığı konulardan biri. Ancak, bugüne kadar yapılan tüm araştırmalara rağmen, Dünya dışında aminoasitlerin yapıtaşı olabilecek bazı kompleks moleküller haricinde yaşam olasılığına dair hiçbir iz bulamadık. Araştırmalar elbette yoğun biçimde devam ediyor. Bilim insanları olarak, Dünya dışında canlılığa ait bir kanıt bulabileceğimize dair inancımız ve arayış çabalarımız asla bitmeyecek ve bir gün muhakkak bulacağız. Bir bakteri veya virüs dahi olsa, gezegenimiz haricinde bir yerlerde canlılık keşfedildiğinde, şunu bilin ki; bunu ilk olarak bizlerden; bilim insanlarının kendilerinden duyacaksınız, böylesi uyduruk basın haberlerinden değil. Yine her zamanki gibi bir grup troll'ün veya eğlence düşkününün masa başında ürettiği haberi sayfalarına taşıyan, araştırmaktan yoksun basın söz konusu. Ancak, bu basın kuruluşlarını da kınayamıyoruz, çünkü böylesi haberler ilgi çekiyor ve çok tıklanıyorlar. Biliyorsunuz, internette bir site ne kadar çok tıklanıyorsa, o kadar çok para kazanıyor. Yani, biraz da tamamen duygusal durumlar söz konusu. Sözün özü; 23 Aralık'ta her gün ne yaşıyorsanız, onun dışında birşey gerçekleşmeyecek. Müsterih olunuz, bu tür bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan uydurma haberlere elinde salatalıkla koşturanlar arasına katılmayınız, inanmayınız. Sokakta aylak aylak dolaşıyor veya ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/234-yildizdan-zeki-yasam-sinyali-mi-alindi/", "text": "Uzak yıldızların çevrelerindeki gezegenlerde ikamet eden olası zeki yaşamı keşfedebilmemizin yegane yolu, onlardan yayılan radyo veya çeşitli dalga boylarındaki elektromanyetik spektrumu yakalayabilmekten ve anlamlandırmaktan geçiyor. Gökyüzünü bu amaçla incelemeye başladığımız son 50-60 yıllık süre içerisinde, bu şekilde anlamlandırabileceğimiz çok az sinyalle karşılaştık ve malesef hiçbiri dünya dışı uygarlıklara veya zeki yaşam ihtimaline kanıt olmayı başaramadı. Yakın zamanda bir grup bilim insanı, gözlemledikleri 234 yıldızdan olası bir zeki yaşam işareti sayılabilecek sinyal alındığını iddisında bulundu. Quebec Laval Üniversitesi'nden Ermanno Borra ve yüksek lisans öğrencisi Eric Trottier, milyonlarca yıldızı gözlemlemişler ve bu sonuca ulaşmışlar. Yıldızlardan gelen ışığın tayfını fourier dönüşümü adlı karmaşık matematiksel bir yöntemle incelediklerinde, bir saniyenin trilyonda birinden küçük aralıklarla güçlü ışık atımlarına rastlamışlar. Bu güçlü atımların, gözlemledikleri yıldızların 234 tanesinde çok benzer biçimde görülmesi, şimdiye kadar bazı yıldız türleri için farkında olmadığımız bir fiziksel sürece işaret ediyor olabilir. Başka bir ifade ile; birbirleriyle ilintisi ve yakınlığı olmayan, galaksimize rastgele dağılmış 234 yıldızda sabit, sürekli diyebileceğimiz bir periyotta nanosaniyelik ışık atımları gözlemliyoruz. Her yıldızda çok benzer bir desene sahip bu atımların sebebini henüz bilmiyoruz ama, böylesi bir olayı gözlemleyebilmemiz için bu yıldızlardan bize doğru çok güçlü lazer atımları gönderilmesi, yani zeki yaşam gerekliliği fikrini de yabana atamıyoruz. Aslına bakılırsa, bilim insanları burada yıldız fiziğine dair ilginç bir fenomeni keşfetmiş olabileceklerine hemfikirler. Bununla beraber, yapılan çalışmalara basının ilgisini çekebilmek için evet, bu uzaylılardan bir sinyal olabilir şeklinde açıklama yapmaktan da çekinmiyorlar. Böylelikle, büyük ihtimalle pek üzerinde durulmayacak bu nanosaniyelik ışık atımları Independent gibi bir gazetede bile haber olabiliyor. Bu, dünya dışı medeniyet spekülasyonunun en görünür faydası; iki araştırmacının kıyıda köşede kalmış bulgularının artık ister istemez başka üniversiteler ve bilim insanları tarafından araştırılıp teyit edilmeye çalışılacağının hemen hemen kesinleşmesi. Ermanno F. Borra ve Eric Trottier'ın yayınladığı, sinyalin keşfine dair makaleye bu linkten ulaşabilirsiniz. 51. Bölgeye Giren Türk Bilim İnsanı, Gizli Üssü Anlatıyor. Evet, her ne kadar söylemeye gönlüm..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/243-ida-asteroiti-ve-uydusu-dactyl/", "text": "1989 yılı Ekim ayında, Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni Jüpiter'i incelemek amacı ile Galileo sondası uzaya fırlatılmış, 14 yıllık görev süresinin ardından 21 Eylül 2003'te Jüpiter'e düşürülerek bizlere veda eden bu araç, çok sayıda keşfe imza atmıştı. Jüpiter gezegeni ve uyduları ile ilgili çok önemli keşiflere imza atmış olan bu sonda, Jüpiter'e ulaşana dek rotası gereği bir kez Venüs'ün ve iki kez de Dünya'nın kuvvetli kütle çekim etkisinden hız alarak uzun yolculuğuna başlamış oldu. Yolculuğu sırasında Mars ve Jüpiter arasında yer alan Asteroit Kuşağı'nın da içerisinden geçen Galileo sondası, bu sırada Gaspra ve 243 Ida isimli asteroitlere da yakın ziyaretler gerçekleştirdi. Bu durum, uzaya gönderilen uzay sondaları için de bir ilki oluşturuyordu. En üstte gördüğünüz fotoğraf, Galileo sondası tarafından 28 Ağustos 1993 tarihinde çekildi. Yaklaşık 10.500 km'lik bir uzaklıktan çekilen bu fotoğrafta, 243 Ida asteroitinin yüzey şekilleri ve üzerinde yer alan krater oluşumları açıkça görülebilir bir durumdadır. İlk olarak 29 Eylül 1884 yılında Avusturyalı astronom Johann Palisa tarafından keşfedilen Ida, 58x23 km boyutlara sahip, Asteroit Kuşağı'nın iç kısmında yer alan tipik bir S- Tipi asteroittir. S-Tipi asteroitler, yapıları gereği ağırlıklı olarak Silikat malzemeden oluşmuş asteroitlerdir. S-Tipi denmesinin sebebi de budur aslında yani Silikatın baş harfiyle adlandırılırlar. Ida asteroiti, ortalama 429 milyon km uzaklıkta yer aldığı Güneş çevresindeki bir turunu 4,84 yılda tamamlamaktadır ve kendi ekseni etrafındaki bir tur dönüşü da yaklaşık 4,63 saattir. Galieo sondasının iletmiş olduğu fotoğrafları inceleyen program görevlilerinden Ann Harch, asteroit çevresinde dolanmakta olan 1,4 km çapa sahip Dactyl uydusunu keşfetti. İlk tespit edildiğinde 1993(243)1 ismi ile anılan bu uydu, daha sonrasında Yunan Mitolojisi'nde Kaz Dağı'nda yaşadığına inanılan bir yaratık olan Dactyl'in adını aldı. Dactyl, aynı zamanda bir asteroite ait bilinen ilk uydu olma özelliği taşımaktadır. Dactyl'nin, bilim insanları tarafından çevresinde döndüğü Ida asteroiti ile aynı kökenden geldiği düşünülmektedir. Bu durum, daha önceleri Dactyl in Ida'dan kopmuş bir parça olabileceği ihtimalini ortaya koymaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/250-bin-yillik-aluminyum-zirvaliklari/", "text": "Zeka seviyesi düşük olmayan ama, şunu yayınlayayım da, daha çok tık alalım cebimize para girsin mantığıyla bulduğu her saçmalığı sorgusuz sualsiz mecralarına taşıyanlar tarafından yönetilen basın, hatta ana akım medya gün geçmiyor ki yeni bir zırvalıkla karşımıza çıkmasın. Gazete ve haber sitesi editörlerinin veya yazarlarının çoğunun bilimsel konularla ilgili bir bilene danışayım diyecek kadar dikkat ve iyi niyet sahibi olmadıkları zaten uzun zamandır bilinen bir gerçek. Bu davranış kalıbının doğal getirisi de, gazetelerde ve haber sitelerinde yayınlanan bilimsel haberlerin sıfır güvenilirlik seviyesinin 1 tık üstüne çıkıp 0.1 güvenilirlik düzeyine yükselememeleri. Zaten konu bilim olduğunda güvenilirlik, basının çok da umursadığı bir özellik değil. Özellikle gazetelerin internet siteleri daha çok tık alalım, daha çok tıklanalım, paraa paraa mantığı üzerine işlediğinden, bilimsel güvenilirlik beklentisi içine girmek de anlamsız. Bu kez ortaya atılan ve UFO iddialarına sağlam dayanak gibi fütursuz ve cahilce bir yorumla okurlara iletilen konu; Romanya'da bulunmuş olduğu iddia edilen alüminyum objeler. İddiaya göre, çeşitli boylardaki bu objeler bulunduktan sonra isviçre'ye tarih analizine gönderilmişler ve 250 bin yıllık oldukları ortaya çıkmış. Alüminyum, gezegenimiz var olduğundan beri toprak altında keşfedilip işlenmeyi bekliyor olsa da, bilim insanları tarafından saflaştırılıp ayrıştırılarak kullanılmaya başlanması 1827'de Friedrich Wöhler'in çalışmaları sonucu gerçekleşti. O dönemler hafifliği ve dayanıklılığı ile gözde olan, altından daha değerli bir metal olmasına rağmen, daha sonraları üretimi ucuzlayıp yaygınlaştı ve kullandığımız her eşyada ve cihazda karşımıza çıkmaya başladı. Kola kutuları bile alüminyumdan yapılır hale geldi, düşünün artık; o kadar ucuz ve bol bulunan bir maden. İşlenip kullanılır hale gelmesinden önceki yüzyıllarda, hatta antik Yunan döneminde bile saf olmayan alüminyum biliniyor ve çeşitli amaçlarla kullanılıyordu. Yani, alüminyum öyle hiç bilinmeyen bir maden değildi. Sadece saflaştırma yöntemlerini son 200 yılda geliştirdik, hepsi o. Bu herhangi bilgi içermeyen zırva habere dönersek tekrar, keşfedilen alüminyum objelerin ne formda olduğuna dair bir bilgi göremiyoruz. Bizim elektroliz yoluyla saflaştırabildiğimiz metal olan alüminyum mu, yoksa alüminyum tuzlarından biri kullanılarak yapılmış objeler mi, bu belli değil. 250 bin yıl önceye tarihlendiği iddiası da cevap bekleyen sorular arasında. Bu tarihlemenin hangi yöntemle yapıldığı, hangi laboratuarda gerçekleştirildiği bilgisini haberde göremiyoruz. Bu arada, modern insanlık tarihinin yaklaşık 100 bin yıl geriye gidebildiği düşünülürse, ortaya atılan tarihin modern insandan daha öncesine ait olduğu gerçeği de karşımıza çıkıyor. Bu sallama tarihin 250 bin yıl olarak seçilmesinin nedeni sanırız; bilim insanlarının e alüminyum o zamanlar da insanlarca işlenmiş olabilir, o kadar zor değil ki yorumunu havada bırakmak olsa gerek. Son olarak, hiçbir bilgi vermeyen haberin yine hiçbir kaynak belirtmediğini de söyleyelim. Bizler bilim insanları olarak, yazdığımız bilimsel değer ifade etmeyen popüler bilim makalelerindeki herhangi bir cümle için bile atıf ve kaynak eklemek zorunda hissediyorken, tüm Türkiye'ye saçma sapan bir haberi yayan basın kuruluşları nedense amaaaaan, kim uğraşacak kaynakla bee kafasından kurtulamıyor. Elbette bizler basınımız editörlerinin çoğundan biraz daha fazla ahlak ve prensip sahibi olduğumuz için, haberin kaynaklarına 10 saniye süren basit bir google araması ile ulaştık. Orjinal haberde, parçanın bir inşaat çalışması sırasında 80-100 bin yıl önceye tarihlenen kemiklerle birlikte bulunduğu anlatılıyor. Haberin aslının yer aldığı kaynaklarda, tüm bu yaygaranın aslında Romanya Ufoloji Derneği'nden Gheorghe Cohal'ın başının altından çıktığını da öğreniyoruz. Cohal'a göre bu nesne kesinlikle Dünya dışına ait ve yeryüzünde yapılabilmesi imkansız. Ancak, bölgenin yerel tarihçisine göre bulunan nesneler, 2. Dünya Savaşı sırasında Romanya üzerinde bolca uçmuş ve düşmüş olan Alman Messerschnmitt savaş uçaklarına ait parçalardan ibaret. Tabi hikaye üzerine konuşanlar burada bitmiyor. Bir de, ufo araştırmaları üzerine yazılar yazan Nigel Watson isimli bir ufolog var ki, ona göre parçalar aslında 1973 yılında atmosfere girerek yanmış bir ABD uydusuna ait. Watson'a göre, uydu gizli olduğu için bu parçalar da bulunduğu tarihten beri gizli tutulmuşlar. Gördüğünüz üzere, konuyu sayfalarına taşıyan bizim basın, ne olduğu belli olmayan bir haberi bile yarım yamalak kopyalamış. Büyük ihtimalle bir facebook sayfasından falan almışlardır, kaynağından okuduklarını bile sanmıyoruz. Gerçekte ise, bulunan objeler hakkında açıklama yapan hiçbir bilim insanı yok. Elimizde ne olduğu, nerede yapıldığı belli olmayan bir laboratuar analizi, manyak mısınız, uçak parçası o diyen bir tarihçi, ne uçağı yahu, ABD casus uydusunun enkazı diyen bir başkası var, hepsi o kadar. Haber sitelerinde (ve bilim sitesi ... Çok yaygın bir yanılgı, teorilerin ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/29-30-eylul-2017-bursa-gokyuzu-gozlem-senligi/", "text": "Yaklaşık 3 yıl önce öğretmen Gülhanım Çelik tarafından ilki gerçekleştirilen ve bu yıl Nilüfer İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından hazırlanan Tübitak 4007 projesiyle hayata geçirilen etkinlik, Nilüfer M.Kemal Coşkunöz Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi bahçesi'nde gökyüzü tutkunları ile buluşacak. Gibi saygın isimler ile, astronomi alanında kendini geliştirmiş bazı öğrenciler ve öğretmenler yer alacaklar. Bu katılımı ücretsiz olan önemli etkinliği, Bursa ve yakınında olup da kaçıranların çok şey yitireceğini söylememize gerek olmadığını düşünüyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/29-kasimda-yakinimizdan-gececek-asteroit-tehlike-yaratacak-mi/", "text": "29 Kasım 2020 tarihinde görece büyük bir asteroit dünyanın yakınından geçecek. Ancak endişe etmeyi gerektirecek bir durum yok, çünkü bu asteroit Dünya Ay arası mesafenin yaklaşık 12 katı uzaklıktan geçip gidecek. Çarpışma riski oluşturmayan bu mesafe, gökbilimsel ölçeklerde oldukça yakın olarak değerlendirilebilir. Dünyamızı yakından ziyaret edecek gök cismine gelmeden önce asteroit ya da küçük gezegen olarak isimlendirilen asteroitlerden biraz bahsedelim. Güneş sisteminde asteroitlerin büyük bir kısmı Mars ve Jüpiter arasındaki Asteroit Kuşağı'nda yer alır. Bu kuşakta yaklaşık olarak 600.000 asteroit bulunur. Astreoit kuşağındaki gök cisimlerinin çapı birkaç metreden yaklaşık 1.000 kilometreye kadar geniş bir ölçekte değişiklik gösterir. Örneğin, bugüne dek keşfedilmiş en büyük asteroit olan Ceres, 952 kilometre çapa sahiptir ve boyutunda dolayı aynı zamanda cüce gezegen olarak da sınıflandırılır. Ayrıca Ceres asteroit kuşağının toplam kütlesinin %32'sini oluşturur. En büyük ikinci ve üçüncü asteroitler olan Vesta ve Pallas'ın çapları 500 kilometrenin üzerindedir. Ancak bu saydığımız büyük asteroitler istisna sayılabilir. Çünkü astreoitlerin büyük bir kısmı ancak birkaç yüz metre boyutlarındadırlar. Ayrıca yörüngelerine ya da boyutlarına göre bazı asteroitler, tehlikeli olabilecek gök cisimleri olarak sınıflandırılırlar. Eğer bir gök cismi Dünya'dan 0.05 astronomik birim yakından seyrediyorsa (Dünya Ay arası mesafenin 19.5 katından daha az) ve çapı 140 metrenin üzerindeyse, bu gök cisimleri tehlikeli olabilecek gök cisimleri olarak etiketlenir. Bu sınıflandırma, gelecekte dünyaya tehlike yaratabilecek cisimlerin takibini kolaylaştırır. Ancak sınıflandırma sizi yanıltmasın. PHO kategorisinde olan her gök cismi dünyaya çarpacak diye bir kural yok. Bugüne dek tespit edilen PHO'ların en az %98'inin gelecek 100 yıl içerisinde Dünya'ya çarpma olasılığı bulunmuyor. Dünya'ya küresel ölçekte zarar verebilecek asteroitin en az 400 metre çapında olması gerekir ancak bu tür çarpmalar oldukça nadir gerçekleşir. Kayıtlara göre bu tür çarpmalar ancak her 100.000 yılda bir gerçekleşebilir. 29 Kasım'da dünyanın yakınından geçecek olan asteroit de tehlikeli olabilecek gök cismi kategorisinde bulunuyor. Çünkü boyut olarak 500 metrelik çapa sahip olan bu gök cismi, belirttiğimiz tarihte Dünya Ay arası mesafenin 11.19 katı bir uzaklıktan geçecek. Bu uzaklık dünyamız için güvenli bir mesafe olduğu için endişe etmeyi gerektirecek bir durum söz konusu değil. Saatte yaklaşık 90.000 kilometrelik hızla hareket eden bu gök cismi, dünyaya yakın cisim sınıfında bulunan, Aten tipi bir asteroit. Aten tipi asteroitlerin yörüngeleri Dünya ile çakışır ve çoğunlukla Dünya yörüngesinin içinde hareket ederler. Aten asteroitlerinin en ünlüsü olan Cruithne, Dünya ile neredeyse Dünya ile aynı yörüngeyi takip eder. Bu nedenle Aten tipi asteroitler zaman zaman Dünya'nın görünmeyen uyduları olarak nitelendirilir ancak bu cisimlere uydu demek pek doğru sayılmaz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/2x2-5-etmez/", "text": "2x2'nin matematiksel olarak 5 etmesi, sosyal medyada sıkça dillendirilen oldukça popüler yanlışlardan biridir. Ve (5-5)'leri götürerek >> 5=2x2 sonucuna ulaşıyor. Peki bu doğru mu, elbette hayır. Elinize iki ayrı sepette iki elma alıp, onları birbiri arasına yer değiştirerek 5 tane yapamazsınız. İşin ilginç yanı, yukarıda ihlal edilen matematik ilkesiyle istediğiniz sayıyı istediğinize eşitleyebiliyor olmanıza rağmen bunun genellikle 2x2=5 şeklinde gösterilmesidir. Örneğin ben istersem 18'i 16'ya eşitleyebilirim. Hata en son basamakta (5-5), yani 0'ların birbirini götürmesidir. Yani yapılan işlem görüntü kalabalığını gözardı ettiğinizde 5x0=(2x2)x0 'da 0'ları götürmektir. 5x0 = (2x2)x0 gerçekten de birbirine eşittir, daha basit ifadesiyle 0=0'dır. Fakat matematikte sıfırları bu şekilde götüremezsiniz. Görüldüğü üzere böyle bir şey olsaydı her sayı her sayıya eşit olurdu. Örneğin 16x0=18x0, 0'ları götürün 16=18. Elbette ki bu böyle değil. Bu durum matematikte ilkokuldan beri bize öğretilen bir kuraldır. 0 , yutan eleman olarak adlandırılır. Aslında neden götüremediğimizi biraz daha derinlerde ararsak neden olduğu anlaşılır. Bir sayının sıfıra bölümü, sonsuzu ifade eder. Sonsuz, sanılanın aksine bir sayı değil bir kavramdır. Yani aslında sayısal bir karşılığı değil, bir belirsizliği ifade eder. Peki ne oluyor da 0'a bölünce sonsuz olabiliyor? Yani olmayan bir şeye bölerseniz hiçbir şey olmaması gerekmez mi? Hayır. Bu durumu limit adını verdiğimiz kavramla açıklarız. Eğer elinizdeki sayıyı, her seferinde daha küçük bir sayıya bölerseniz sonuç git gide büyüyecektir. Matematikteki limit kavramı da aşağı yukarı bunu ifade eder. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum, fakat şu şöyle iken sonuç buna gidiyor der. Yani, Sonuç olarak 0'a bölüm sonsuz, yani belirsiz olduğundan bu ifadeleri götüremeyiz. Çünkü ne olduğu belirsizdir. Kaldı ki aksi durumda bütün matematiğin saçmaladığı bir durumla karşılaşırız ki bu da mantıken böyle olmaması gerektiğini bize söyler. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 18 Ağustos 2015 tarihinde yayınlanmıştır. Bir önceki yazımızda bir sarkacın p..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/32-otegezegen-isim-vermenizi-bekliyor/", "text": "Uluslararası Astronomi Birliği, şimdiye kadar Güneş Sistemi dışında keşfedilmiş olan Dünya benzeri kayalık gezegenlere isim verilmesi için bir oylama başlattı. Ancak, isim verilecek gezegenler arasında sadece kayalık gezegenler yok. Geçmişte keşfedilmiş ve ün kazanmış, fakat üzerinde yaşam imkanı bulunmayan aşırı sıcak dev gezegenler veya soğuk Jüpiterler de isim bekleyen gezegenler arasında. Oylamada, 20 yıldız sisteminde keşfedilen 32 gezegen yer alıyor. Her gezegen için birden fazla isim seçeneği var. Uluslararası Astronomi Birliği, birçok ülkenin mitolojik ve kültürel karakterlerinden derlenmiş bu isimler arasında en fazla oy alanları gezegenin nihai ismi olarak belirleyecek. Güneş Sistemi içindeki gezegenlerin her birinin bir ismi bulunuyor. Ancak, sistemimiz dışında keşfedilen gezegenlerin büyük kısmı katalog numaraları ile anılıyorlar. Bu isim verme çalışması sayesinde bir ötegezegen anılırken PSR 1257+12 b gibi katalog tanımlamaları yerine Luianta gibi sade ve güzel isimler kullanabilme şansımız olacak. Oylama, 31 Ekim 2015 tarihine kadar internet üzerindeki şu adreste devam edecek. Siteye girdiğinizde bir yıldız sistemini seçip tıklayacaksınız. Karşınıza yıldızın ve çevresinde keşfedilen gezegenin özelliklerini içeren bir bölüm ve onun altında uygun görülen isimler ve anlamları çıkacak. Buradan, dilediğiniz isme oy verebilirsiniz. Sonuçlar ise Kasım ayı ortalarında açıklanacak. Oylama sistemi, her bilgisayar tablet veya telefondan sadece 1 oy verilebilecek biçimde düzenlenmiş. O nedenle, sevdiğiniz isim için boşuna girip defalarca oy vermeniz yersiz. 11 Kasım 2019 tarihinde dünyadaki b..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/3d-yazici-ile-roket-motoru-yakinda/", "text": "Bilim insanları, 3D yazıcı kullanarak karmaşık motor parçalarını inşa etmeye ve bunları birleştirerek oluşturacakları yüksek performanslı roketin kullanıma geçmesine; 20 bin pound (yaklaşık 1.400 atmosfer) basınç altında kriyojenik sıvı hidrojen ve oksijen ile ateşleme testlerinin uygulanmaya başlamasına bir adım daha yaklaştı. Modüler üretim veya üç boyutlu yazıcı teknolojisi, uzay araçlarının dizaynlarını geliştirmek, daha düşük maliyetli uzay aracı üretimi ve keşif görevlerini sağlayabilmek için anahtar teknoloji konumunda. Bu teknoloji Dünya'dan ayrılmak için inşa edilen uzay araçlarıyla, uzay gemileriyle; diğer varış noktalarına gidip oralara iniş yapmamız için sağlayacağı olanaklarla tüm uzay teknolojisini etkisi altına alma potansiyeline sahip. Bu motorla ilgili gelecek planları içinde, motorun yakıtı olarak sıvı oksijen ve metanla motor testlerinin yapılması var. Mars inişi görevlerinin verilerine göre Kızıl Gezegen'de metan ve oksijen üretmek olası. Eğer bunu yapabilirsek Mars'ta kullanacağımız roket motorlarının bir sorununu daha çözebiliriz. Geçen üç yıl boyunca Marshall takımı; az önce bahsettiğimiz türbin pompaları, enjektörler ve sübapları, üç boyutlu yazıcılar kullanarak üretmek ve onları bireysel olarak gerekli testlerden geçirmek için çalışıyorlardı. Parçaları hep beraber test etmek için birleştikleri zaman gerçek bir roket motoru gibi çalışıp çalışmadığı görülecek. Parçalara en uzunu 10 saniye olan 7 farklı test uygulanıyor. Testler süresince, üç boyutlu yazıcı teknolojisi kullanılarak ortaya çıkarılmış motor, 6 bin derece Fahrenayt'tan (3.315 santigrat dereceye denk geliyor) daha yüksek sıcaklıklarda çalışan bir roket motorunun maruz kalabileceği en ekstrem çevre koşullarına maruz bırakılıyor. Türbin pompaları likit hidrojen formundaki yakıtı 400 derece Fahrenayt'ın (-240 santigrat) altına kadar soğutabiliyor. Testler uzay aracının itki sisteminin ana dayanağı olan roket yakıtında kriyojenik sıvı hidrojen ve oksijen kullanılarak yapılıyordu. Hatta metan ve oksijenin Mars görevlerindeki en iyi yakıt seçimi olacağı kanıtlanırsa, bu kriyojenik likit hidrojen ve oksijen karışımlı roket yakıtı üç boyutlu yazıcı donanımının limitlerini de test edecek. Çünkü bu sefer ürünler daha ekstrem şartlara ve oldukça kırılgan olan kriyojenik sıcaklığa maruz kalacak. Metan testlerinde motora, soğutulmuş bir yanma odası, yağlama fıskiyesi ve bir türbinli pompa eklenmesi düşünülüyor. NASA'nın bu testleri, uzay teknolojileri için kaliteli uçuş parçaları yapmamızı sağlayan görece daha yeni bir teknoloji olan modüler üretim kullanmaya bağlı maliyeti ve riski azaltıyor. NASA'yla daha önce çalışmamış sağlayıcılar, roket motorları için yeteri kadar dirençli parçaları nasıl yapacaklarını öğreniyorlar. Bu projede öğrendiklerimizi Amerikan şirketleriyle ve çalışma ortaklarımızla da paylaşabiliriz diye ekliyor Robertson. Her bir parçanın yapımı için, bir tasarım 3D yazıcı'nın bilgisayarına giriliyor. Daha sonra yazıcı, metal tozunu her bir parçayı oluşturmak için katmanlar halinde diziyor ve bir lazer yardımıyla, -ki bu aşama seçici lazer eritimi olarak biliniyor- hepsini eriterek birbirine kenetliyor. Bu üretimin en karmaşık parçalarından biri olan türbin pompası, geleneksel kaynak ve montaj işlemleriyle yapılan bir türbin pompasından yüzde 45 daha az parçaya sahip. Elde edilen enjektör, geleneksel yollarla elde edilen enjektörden yaklaşık 200 adet daha az parçaya sahip ve yalnızca üç boyutlu yazıcı teknolojisiyle yapılabildiği için daha önce içermediği bir takım parçaları da var. Sübaplar gibi karmaşık parçaların yapımı geleneksel yöntemlerle bir yıl gibi bir süre alırken, üç boyutlu yazıcı teknolojisi bunu yalnızca bir kaç ayda yapabiliyor. Bu durum geleneksel yönteme göre parçaların daha çabuk tamamlanmasını ve test aşamasına daha çabuk gelmesini sağlıyor. Tüm bu parçaların karakteristik özellikleri ve performans verileri NASA'nın Malzeme ve İşlem Teknik Bilgi Sistemi 'nde mevcut. MAPTIS ile ilgili daha çok bilgi edinmek veya erişim sağlayabilmek için maptis.nasa.gov/ adresini ziyaret edebilirsiniz. Bu makalemizi okumadan önce, eğer o... Nedelin Felaketi: Uzay Yarışındaki En Büyük Dram! SSCB ve ABD arasındaki kıyasıya uza... Star Wars Evreni, Gerçeğe O Kadar Uzak Değil! Bu sıralar Star Wars hayranları, St..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/4-boyut-nedir-boyutlar-neyi-ifade-eder/", "text": "4 boyutlu bir uzayda yaşadığımızı söyleyip duruyoruz fakat boyut kavramının kendisi üzerine pek düşünmüyoruz. Boyut derken kastedilen şeyin ne olduğunu bilmediğimiz zaman 4.boyutu veya sicim teorisi gibi teorilerde kullanılan daha çok boyutu tahayyül etmemiz de zorlaşıyor. Fiziksel olarak 3 boyutlu bir ortamın içinde yaşadığımız için, daha doğrusu pratikte hep bu 3 boyutu kullandığımız için bahsedilen diğer boyutları da aynen bu 3 boyut gibi ele alma hatasına düşüyoruz. Boyut kavramı matematikten ayrı olarak ele alındığı zaman anlamsızlaşır. Tanımlamaya kalklarsak; boyut önceden belirlediğimiz bir uzay içinde herhangi bir noktanın nerede olduğunu bilmemiz için gerekli olan değişken yani koordinat sayısıdır. Kısaca 3 boyutlu bir uzayda cismin nerede olduğunu bilmek için XYZ koordinatlarını bilmeliyiz. Yani boyut her şeyden önce matematiksel bir kavram. Tek boyuttan başlayalım. Bunun için örnek olarak genelde bir çizgi veya ip kullanılır. Fakat çizginin kendisi kalınlığa sahip, ipin ise deriniği de var diyenler oluyor. Ama kullandığımız uzay bu bilgileri önemsiz kılmakta. Yani çözeceğimiz soru açısında çizginin kalınlığı veya ipin derinliği sonucu değiştirmiyor. Örneğin ilkokulda hoca tahtaya cetvelle bir doğru çizdiğinde ve bu doğru üzerine doğal sayıları yerleştirdiğinde, bu doğru üzerine konulan herhangi bir noktanın yerini ölçmemiz için gereken koyulan noktanın doğru üzerinde hangi noktaya denk geldiğine bakmak. Yani tek bir koordinat bilmemiz gerekiyor. Bir doğru üzerinde bu noktanın yerini değiştirebiliriz, istediğimiz kadar sağa veya sola kaydırabiliriz, fakat yukarı veya aşağı kaydıramayız. Noktayı yukarı koyarsak nokta artık o doğru üzerinde olmaz, dolayısıyla sorun anlamsızlaşır, başka soru sormak gerekir. Oysa bizim uzayımızı doğrunun kendisi oluşturuyor. Sınırlı bir uzayı ele almışız. Dolayısıyla sadece onun üstünde hareket edebiliyoruz. Bunu şöyle de düşünebilirsiniz. İçi 1 cm çapa sahip bir borumuz olsun. Bu borunun içine 1cm çapa sahip bir bilye atalım. Bilye bu borunun içinde yukarı aşağı veya sağa sola hareket edemeyecek çünkü etrafındaki boru bilyenin bu yönlere hareketini engelliyor. Bilye borunun içinde sadece ileri ve geri gidebilir. Dolayısıyla borunun içinde bilye nerede diye sorarsak, bilmemiz gereken şey ne kadar ileride olduğu. Yani tek bir koordinat yeterli. 2 boyut için ise bir kağıdı veya kara tahtayı örnek verebiliriz. Siz bir kağıda yazı yazdığınızda veya nokta koyduğunuzda kullandığınız yüzey 2 boyutludur. Kağıdın üzerine koyduğunuz noktanın yerini bilmeniz için kağıdın kalınlığını bilmeniz gerekmez. Ders tahtalarında da yazı yazdığımız yüzey ön yüzeyi olduğu için yine 2 boyutlu bir çalışma alanımız yani 2 boyutlu bir uzayımız vardır. Dolayısıyla tahtanın veya kağıdın üzerine koyulacak olan her nokta 2 tane boyut bilgisi taşır. Genişlik ve yükseklik, yani X ve Y koordinatları. Yüzeye koyduğumuz rastgele noktanın yerini bu iki koordinatla hesaplarız. Girişten itibaren 10 metre ileride 5 metre solda denmesi yetmiyor. 10 metre ileri gidip 5 metre sola döndükten sonra karşılaştığımız kitaplıkta hangi rafta olduğununun bilgisi de gerekli. Rafın yerden 2 metre yükseklikte olan rafında gibi bir bilgiye ihtiyacımız var. Yani X=10m, Y=5m, Z=2m denildiğinde kitabı elimizle koymuş gibi bulabiliriz. Yazının başında 4 boyutlu bir uzayda yaşadığımızdan bahsetmiştim. Fakat son verdiğim örnek aslında 3 boyutlu bir uzayda yaşadığımız hissini pekiştiriyor. Neredeyse her şeyi 3 boyutlu uzayda yaşıyormuş gibi düşünerek yapıyoruz. Çünkü bütün bu örneklerde farkında olmadan yaptığımız bir varsayım var. Şimdiki zamanı kullandık. Aslında bir noktanın konumunu belirlemek için zaman bilgisine ihtiyacımız var. Fakat kullandığımız uzayın bunu gerektirmediği durumlarda zamanı dahil etmiyoruz. Burası çok önemli. Hocamız tahtaya doğru çizdiğinde ve üzerine bir nokta koyduğunda, ders sırasında o soruyu çözerken zaman bir değişken olmaktan çıkıyor. Soruyu tek boyutu ele alarak çözüyoruz. Uzayımız, hocanın süre bitti dediği an ile sınırlı. Soru için verilen süre boyunca zaman bir değişken olmadığı için, noktanın yeri değişmediği için, zamanı bir boyut olarak kabul etmiyoruz. Fakat hareket halindeki cisimlerin bizden ne kadar uzakta olduğunu bilmek istiyorsak XYZ koordinatları haricinde zamanı da bilmemiz gerekiyor. Kemal 20 metre ileride 10 metre sağda, 3 metre yukarıda (yani bina içinde bizden 1 kat yukarıda) demek yetmiyor. 3 dakika önce oradaydı veya 5 dakika sonra orada olacak diyoruz. Yani binanın içinde Kemal ile buluşmak isteyen kişinin 4 tane koordinat bilgisine sahip olması gerekiyor. Dolayısıyla yaşadığımız uzayı 4 boyutlu olarak algılıyoruz. 3 tane fiziksel boyutun yanında 1 adet zaman boyutu var. Aslında zamanın cismin kendi yapısıyla bir ilişkisi olmadığnı düşündüğümüz için onu ayrı tutuyoruz, daha doğrusu tutuyorduk fakat Özel Görelilik teorisi gösteriyor ki zaman boyutu cisimlerin yapısıyla ve hareketleriyle oldukça ilgili. Işık hızına yakın hızlara çıktığımızda zamanı bir boyut olarak kabul etmezsek bütün sonuçlar yanlış çıkıyor. Genel Görelilik teorisi ise zamanın diğer boyutlarla ve uzayın yapısıyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Zamanı bir boyut olarak kabul etmediğimizde Merkür'ün yörüngesideki sapmayı açıklayamıyoruz, yani 3 boyut uzayın yapısını açıklamakta yetersiz. Zaman işin içine bir sürelilik de kattığı için 4 boyıtşı uzaya aslında uzay-zaman sürekliliği deniliyor. Çizgi, düzlem ve hacmi olan uzaydaki cisimlerden bahsettik. Peki bir cismin bulunduğu ortamda hareket edeceği hiçbir yer yoksa ne olacak. Buna sıfır fiziksel boyut diyoruz çünkü sınırlarını belirlediğimiz uzay içinde o cismin zaten bulunacağı tek bir yer var, bu uzayın içinde hiçbir koordinatı bilmemize gerek kalmıyor. 20cm XYZ boyutlarına sahip bir kutuyu uzayımız kabul edersek içine koyduğumuz 20cm çapa sahip bir topa sıfır boyutlu diyebiliriz. Veya fizikçiler deney yaparken atomu 3 fiziksel yöne de hareket edemeyecek şekilde hapsederlerse, o atom sıfır boyuta hapsedilmiş denilebiliyor. Matematikte buna nokta denilir. Noktayı minimum kabul ettiğimiz için bir boyutu yoktur. M33 (NGC 598) Yerel Gökada grubunun... 61 Cygni (61 Kuğu, Struve 2758, GJ ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/40-yil-icinde-yildizlara-ulasmamiz-mumkun-mu/", "text": "2016 yılında, ortalık insanlık adına şu an için imkansız görülen bir meydan okuma ile sarsıldı: Rus milyarder Yuri Milner; vatandaşı Yuri Gagarin'in ilk uzay yolculuğunun yıl dönümünde, en yakınımızdaki yıldız sistemi Alpha Centauri'ye bir insan ömrü içinde yapılacak yolculuk için 100 milyon dolarlık hibede bulunacağını ilan etti. Kendisine Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg de maddi olarak destek olacağını belirtiği gibi, yakın zamanda kaybettiğimiz en büyük fizik dehalarından biri olan Stephen Hawking, projenin bir hayal olmadığını, bunu başarabileceğimizi söyledi. Bir uzay aracını, Güneş ışığı veya daha güçlü yapay ışık kaynakları kullanarak uzayda hareket ettirebilmemizin mümkün olduğunu biliyoruz. Bunun daha öncesinde birkaç denemesi yapıldı ve kısmi başarılar elde edilebildi. Yani, ışığı bir geminin yelkenine güç verecek rüzgar olarak kullanabiliyoruz. Kozmik Anafor'da ışık yelkenlilerini ve çalışma prensiplerini şu yazımızda incelemiştik. Fakat, teknolojik yetersizliğimizin getirdiği bazı sorunlar var. Güneş ışığının itici etkisinden optimum ölçüde faydalanabilmesi için ışık yelkenlilerinin oldukça büyük boyutlarda inşa edilmesi gerekiyor. Ancak, bu altından kalkılamayacak kadar büyük bir maliyet ve teknolojik meydan okuma demek. Fakat, üzerinde yeterince çalışırsak, daha küçük ışık yelkenlileri yapıp bunları uzak yıldızlara ulaşabilecek kadar hızlandırabilmemiz, hesaplı biçimde mümkün. Proje; bin kadar küçük boyutlu ışık yelkenlisi tasarlayıp, bunları gerek Güneş ışınları, gerekse bizim yapay olarak oluşturacağımız güçlü lazerler ile hızlandırmayı amaçlıyor. Teoride bunu yapabilmemiz şu anki teknolojik düzeyimizle mümkün görülebilir. Bunu yaparken çok fazla sorunla karşılaşacağımız kesin. Öncelikle uzay araçları gerçekten çok küçük boyutlu olacağından, gerekli olan cihazları bu küçük hacim içine sıkıştırabilmemiz gerekiyor. Neredeyse bir kibrit kutusu büyüklüğündeki alana bilgisayar, kamera, manyetometre, spektograf gibi bilimsel cihazlar, iletişim sistemleri ve tabi ki bir de en az 20 yıl boyunca çalışabilecek güç kaynağı sığdırmak zorundayız. Tüm bu zorluklara ek olarak, araçların uzun yolculukları sırasında yıldızlararası ortamdaki radyasyon, yüklü parçacıklar ve toz zerrelerinden zarar görmeyecek kadar da sağlam imal edilmesi gerekiyor. Tabi ki, Dünya'dan uzaklaşıp hızlanmaları için üzerlerine uygulayacağımız güçlü lazer ışınından da hasar almayacak kadar dayanıklı olmalılar. Şu an için bunlar, çözülmesi gereken ciddi problemlerden bazıları. 20 yıl içinde bu küçük ışık yelkenlilerini imal edebilirsek, araçları uzaya gönderip lazerler yoluyla hızlandırarak ışık hızının %20'sine (saniyede 60 bin km) ulaştırabilmemiz mümkün olacak. Bu hıza erişen araçların 4.4 ışık yılı (ortalama 40 trilyon km) uzağımızdaki Alpha Centauri'ye ulaşması ise yaklaşık 20 yıl sürecek. Yani, her şey yolunda giderse, 40 yıl sonra bu üçlü yıldız sistemine adım atmış, çevrelerindeki gezegenleri incelemeye başlamış, varsa oradaki hayat izlerini arıyor olabileceğiz. Ortaya konulan hedef gerçekten çok büyük ve bu alanda hiçbir deneyimimiz bulunmuyor. Uzay yolculuklarına başladığımız ilk yıllarda, burnumuzun dibindeki Mars'a gitmek için bile yıllar boyu, çoğu hüsranla sonuçlanan denemeler yapmak zorunda kalmıştık. Teknolojimizin zirvesini simgeleyen Plüton'a gönderdiğimiz 400 kilogramlık New Horizons uzay aracının bile 20 yıl boyunca çalışabileceğinden emin değiliz. Dolayısıyla uzayın engin boşluğuna bir başlarına gönderebileceğimiz kibrit kutusu büyüklüğünde araçların 20 yıl boyunca çalışabileceğinden, rotalarından sapmayacaklarından, sağlam kalabileceklerinden de emin olmamızın hiçbir yolu yok. Ve de, her yıl silahlanmaya trilyonlarca dolar ayıran devletlerin böylesi ucu açık bir projeye para yatıracaklarından da kimse emin olamıyor. Yaşanması çok muhtemel teknolojik güçlükler ise cabası... Yani, hadi yapalım dediğimizde, ilk seferde bunu başarabilmemiz oldukça güç. Kişisel olarak, bu projenin önümüzdeki 40 yıl sonunda bizi Alpha Centauri'ye götürmekten uzak bir fikir olduğunu düşünüyorum. İhtimalle başaramayacağız ancak, eğer işe gerçekten girişirsek çok büyük tecrübe kazanacağız. Bunun yanında, insanlığın yıldızlara ulaşabileceğine bu kadar emin olduğu başka bir an da yok insanlık tarihinde. Yani, uçsuz bucaksız uzay boşluğunda bir noktadan farksız olan Güneş Sistemi'nde yaşadığımız bu hapis hayatını bitirme yolunda bir adım sayabiliriz bunu. Başarılı olsun veya olmasın, gerçekten cidden bu işe girişilecek olsun veya olmasın; bu çok büyük bir meydan okuma. Unutmayın; Dünya'dan ayrılıp uzaya çıkabileceğimizi farkettikten sonra, bunu başarmamız 100 yılımızı aldı. Uzaya çıkabileceğimize emin olan binlerce insanın ömrü, Yuri Gagarin'in uzaya çıktığı günü görmeye yetmedi. Bizim de ömrümüz yetmeyebilir. Yine de, ömür sürecimiz içinde yıldızlara ulaşabildiğimizi görme ihtimalimiz var. Eğer 2060 yılına kadar hayatta kalabilirseniz, televizyonun, internetin veya o gün hangi iletişim aracı kullanılıyorsa onun başında Alpha Centauri'den gelen ilk haberleri izlerken, bugünü; bu yazıyı hatırlayın... Ve ben de o gün hayatta isem, sizler için bir yazı daha kaleme almaktan mutlu olurum, emin olun. Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/51-bolgeye-giren-turk-bilim-insani-gizli-ussu-anlatiyor/", "text": "Aslında resmi adı bu olmasa da Nevada eyaletinin çöllerinde 51. Bölge diye bilinen askeri bir test bölgesi mevcut ama bu askeri alanı dünyaca ünlü bir yer haline getiren 1950'lerden beri anlatılan komplo teorileri. Bu komplo teorilerinin en bilineni de 1947'de New Mexico'daki Roswell kasabası civarında düşen sözde bir UFO'nun parçalarının ve kurtarılan uzaylı dostlarımızın gizlice 51. Bölge üssüne getirilip, ABD'li uzmanlarca burada saklanması ve incelenmesi. Bence tamamen hayal ürünü olan bu ve benzeri komplo teorileri özellikle internetin de etkisiyle popüler kültürün odağı olmaya devam ediyor ve bu teorilere gerçekmiş gibi inanan birçok insan var. Hatta geçen aylarda sosyal medya üzerinden meraklıları Storm Area 51 yani 51. Bölgeye baskın adı altında bir kampanya başlatıp binlerce kişiyle bu bölgeye akın etmeyi planlamışlardı. 2 milyona yakın kişi kampanyaya destek sözü vermesine rağmen ancak 150 kişilik küçük bir grup üssün kapısına gelip ET'nin kuzenlerini kurtarmaya çalıştı ama yeşil antenli minik dostlarımıza maalesef ulaşamadılar. Las Vegas'ın yaklaşık 130 kilometre kuzey batısındaki bu bölge 1950'lerde soğuk savaş döneminde yüksek irtifada gözlem yapabilen U-2 keşif uçaklarının üretim ve testlerinin yapılması amacıyla CIA tarafından kurulmuş gizli bir askeri üs. O zamanlar üssün kurulduğu alana Paradise Ranch yani Cennet Çiftliği adı verilmiş ve birçok gizli askeri havacılık projesinin merkezi olmuş. Ayrıca UFO'lar olmasa da çeşitli yollarla soğuk savaş döneminde ele geçirilen Sovyet savaş uçaklarının teknolojileri burada incelenmiş ve bu sayede özellikle F-4 Phantom uçaklarına Sovyet MIG-17 sistemlerine üstünlük sağlayacak birçok modifikasyon yapılmış. Yani soğuk savaş döneminin en aktif askeri alanlarında biri. Orasını bilemeyiz ama ben yıllar önce bir test için bu üsse gittiğimde hiç ET'ye benzer kimseye rastlamadım... Gerçi sağdaki küçük köhne binanın camından bakan sanki pörtlek gözlü bir şey gördüm gibi ama olamaz, yok yok ben yanılıyorumdur kesin. Aman ha, yarın NASA mühendisi, 51. Bölge'de uzaylı gördüm diye açıklama yaptı, flaş flaş diye haber çıkmasın. Dünya bizim, dışarıdan kimseyi almıyoruz şimdilik. Bu yazı, ilk olarak Jineps gazetesinde yayınlanmış, Sırrı Oğuz'un izniyle buraya eklenmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/5g-teknolojisi-ile-covid-19-pandemisi-baglantili-mi/", "text": "Daha başlığı okuyunca yok canım...! dediğinizi duyar gibiyim. Son günlerde bu tür senaryolar yazılıyor. Konunun uzmanları da ancak gülüp geçiyor. Benzer tepkiler acaba 3G ve 4G zamanında niye olmadı? İnsanoğlu yeni şeylere bazen tepki verir ancak 5G için özel bir durum seziyorum. Şunu baştan söyleyelim. 5G bir kablosuz teknolojinin adıdır. Ne demek kablosuz teknoloji? Arada kablo olmadan iki aletin haberleşmesi, konuşması, bilgi aktarması manasına geliyor. Hayatımızda kablosuz teknolojileri uzun süredir zaten kullanıyoruz. 3G, 4G, WiFi, WiMax, Bluetooth, arabaların ve televizyonların uzaktan kumandaları vs. Bunların birbirinden ne farkı var? Protokolleri farklı ama bizim açımızdan veri iletim hızları, download hızları, frekans bantları farklı. Niye G? Kablosuz teknolojileri Generation kelimesi ile ifade ediyorlar. 1G, 2G, 3G, 3.5G hepsi bu teknolojilerin geldiği noktayı ayırt etmek için kullanılan sayılar. Endüstri 1.0, 2.0, 3.0, 4.0 gibi. Covid-19, 5G yüzünden olabilir mi? 5G, bir kere her yerde mevcut değil. Türkiye'de daha yok. Çünkü BTK lisans vermedi. Bu koronavirüs niye var o zaman? İran'da 5G mi var? Koronavirüs'ü yayılmasını buna bağlayanlar tutarlı şeyler söylemiyorlar. Radyasyonu iki sınıfta incelemek daha doğru. İyonlaştıran radyasyon, iyonlaştırmayan radyasyon. 5G, ikinci gruba giriyor. Radyasyon miktarı yeterince düşük güçte olduğu için bizi pişirmesi mümkün değil. Ayrıca radyasyon baz istasyonuna uzaklığımızın karesi ile düşüyor. Dolayısıyla cep telefonundan çıkan sinyal baz istasyonundan gelen sinyalin bir milyon katı desem abartmış olmam. Yani bu da mantıklı değil. Bakalım. Band içinde milimetre dalgası var. 30 GHz ve 60 GHz. Wi-Fi standardının 802.11ad versiyonu 60 GHz kullanıyor. Bazı polis radarları 30 GHz kullanıyor. O zaman onlar da zararlı. Zararı konusunda hücreleri etkilediğine dair çalışmalar var. 3G ve 4G de etkiliyor. Ancak toplamda bu zararlar şuna sebeb oluyor demek çok zor. Daha çok çalışma gerekecek. Hayatımızda herşeyi en ucuza getirmeye çalışırız. Ankara'dan İstanbul'a git, az benzin harca. Tutup Bolu tüneli yerine Bolu dağını tırmanır mısınız? Keyif yapacaksanız başka ama bir yerde enerjimi bitiren birşey varsa ben ondan kaçarım. Çok özel uygulamalar için kullanabilirim. Teknoloji geliştirirken şu iki şeye dikkat ederim. Az enerji kullanayım, fakat çok yüksek hızı yakalayayım. Öbür türlü avantajlı olmaz. Size iki seçenek sunsam, elimde bir teknoloji var, 1 GB film var, senin teknolojin 1 saatte download ediyor, benimkisi 1 dakikada. Servis fiyatları da aynı. Hangisini tercih edersiniz? 5G için kullanılan güç değerleri diğerleri için kullanılandan daha fazla değil. Ama hızı daha fazla. Bir kısım insanlar bu frekansların sağlık açısından inceliyor, bir kısım insanlar da bu frekansları en düşük güç seviyesinde nasıl kullanırım diye çalışıyor. Şöyle bir eleştiri de var. 5G'yi savunanlar genelde bu teknoloji üzerine çalışıyor. Ekmeklerini ilgilendirdiği için yoğurdum ekşi demiyor. Bendeniz bu konular üzerine çalışmıyorum. Bu konuları çalışan bir şirketle anlaşmam da yok. Bu frekansların zararını ispatlamak belki birkaç yüzyıl sürecek. Sigarayı mesela ispatladılar, sonra önlem almaya başladılar. Ama hala biliyoruz ki 100 yaşında sigara içmiş ama sağlıklı insanlar var. Bu tür vakalara bakarak sigara sağlığa zararı yoktur diyemeyiz. Ama istatistiki olarak bakıldığında zararı artık biliniyor. Bununla birlikte insanoğlunun zararını bildiği o kadar çok şey var ki. Mesela gıdalar içine konan ve gıdanın ömrünü uzatan katkı maddeleri. Kullandığımız sabun veya şampuanlardaki katkılar derimize zarar veriyor. Plastikler. Kozmetikler. Mesela fazla kilolar kaliteli yaşamı direk etkileyen faktör. Eklemlere zarar. Dünyada cep telefonundan ölen var mı bilmem ama fazla kilolardan ölen çok. Mesela kanepede öylece yatmak, televizyon izlemek zararlı. Arada bir hareket etmeniz lazım. Düzenli beslenmiyorsanız, o da zararlı. Şekeriniz var ama siz hala baklava yiyorsunuz, zararlı. Şehrin havası kirli, kükürtlü, zararlı. Alkol içiyorsunuz, zararlı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/7649-2/", "text": "Uzun zaman önce çok, çok uzak bir stüdyoda George Lucas fantastik bilimkurgu dünyasını daha sonra uzun süre etkileyecek bir film yarattı. Çoğumuzun bildiği üzere bu yapım Star Wars yada Yıldız Savaşları serisinden başka bir şey değildi. 40 yıl sonra bile filmlerde gösterilen fikirler bugün bilim kurgu türünün yapı taşlarını oluşturmaktadır. Serinin son filmi olan Güç Uyanıyor ile hayranlar ışın kılıçları, uzay ötesi araçları, havada asılı sürülen araçları görmekten aşırı derecede mutlu olacaklardır. Bu markanın ardındaki bilim ve teknoloji; köklerini fanteziden alsa da bunların uzun süregelen çekiciliği birçok bilim insanı ve mühendis için ilham verici olmuştur. Bu yazımızda Star Wars'ı bilim kurgudan gerçek bilime çevirebilecek birkaç önemli örneğe bakacağız. Star Wars konusunun göbeği, geniş gökadada ticaret yollarıyla bağlı ötegezegenlerin varlığından oluşur. Ama 1995'e kadar, ki bu süre ilk filmden neredeyse 20 yıl sonraya dek gelir, Güneş Sistemi ötesinde keşfedilecek ötegezenler hakkında kesinlikle bir şey bilmiyorduk. Şu ana kadar 2000'den fazla ötegezegen keşfedildi ve NASA'nın Kepler Teleskobu 2011 yılında iki yıldız etrafında dönen tıpkı Luke Skywalker'ın memleketi olan gezegen Tatooine'ye benzeyen ilk gezegeni keşfetti. Kepler 16-b olarak sınıflandırılan yaşamsal alanın olmadığı bir gaz devi. Ancak 2012 yılında teleskop, ikili yıldız sistemlerinde yaşama elverişli koşullara sahip alana çok yakın iki gezegen daha keşfetmek için kullanıldı. Yaşama elverişli bölge, gezegen etrafında suyun sıvı halde akabileceği alan olarak isimlendiriliyor. Filmlerde Han Solo'nun Millennium Falcon'u gibi uzay gemileri birbiriyle ışık yılları uzaklıktaki Güneş sistemleri arasında ulaşım yapabiliyor. Star Wars'a göre uzay ötesi itici sistemleri, gökadalar arasında yol alanları gölgesel boyut olan ve uzay ötesi olarak adlandırılan boyuta zıplatıyor ve gerçek uzayda kısayol sağlıyor. Filmler bunun hakkındaki detaylar hakkında belirsiz olsa da uzay ötesi fikri ve ışık hızından öte ulaşım gerçek bilimden temelini alıyor diye ekliyor ışıktan hızlı ulaşım olasılıklarını araştıran Fizikçi Eric Davis. Bu yılın başlarında NASA'nın Johnson Uzay Merkezi yerleşkesinde bulunan Eagle Works adlı laboratuvar göründüğü kadarıyla bu etkiyi açığa çıkararak vakumda bükülmeler yaratan, bir bükme sürücüsü yarattığını ileri sürdü. Ancak bilim kurgu sevenler için üzülerek söylemeliyiz ki, bu laboratuvarın yayımlanmayan buluşları şüpheyle karşılandı. Işıktan hızlı ulaşım optimistiği Davis ise bu buluşları acayip ve sorgulanabilir olarak nitelendiriyor. Bunlar şu an spekülatif konseptler olarak kalıyor çünkü daha ileriye dönük kuramsal çalışmalar altında yer alıyor ve bunları gerçekleştirebileceğimiz teknoloji henüz öngörülemiyor. Ulaşım sağlayan solucan deliklerini ve bükücü sürücülerini ortaya çıkaracak teknolojiyi geliştirmek 50 ila 300 yıl sürebilir. Konseptsel olarak daha az sorun çıkaran Star Wars'da yer alan ulaşım şekli, gerçek olmaya çok daha yakın. Birçok firma filmlerde speeder olarak bilinen havada asılı bir şekilde ulaşım sağlayan araçları geliştirmeye çalışıyor. Kaliforniya'da yer alan Aerofex isimli şirket, havada asılı duran ve motorsiklet gibi kullanılabilen diye tasvir edilen Aero-X aracını geliştirdi. Araç havadayken saatte 72 kilometreye kadar çıkabiliyor. Hız tutkunlarına gelince, Birleşik Krallık'ta bulunan Malloy Havacılık'ın hava motorsikleti aynı irtifada saatte 274 kilometre hıza ulaşmayı planlıyor. Hem Aerofex'in hem de Malloy Havacılık'ın hava motorsikletleri benzin ile çalışıyor. Ancak çevre bilincine sahip Star Wars hayranları yakında fütüristik ulaşım araçlarına sahip olabilir. Macaristan'ın Milli Uygulamalı Bilim Enstitüsü Bay Zoltan Nonprofit Ltd. elektrikle çalışan trikopter Flike'ı geliştirdi. Umutlarınızı söndürmek gibi olmasın ama üç aracın da halen sıkı bir geliştirme aşamasında olduğunu hatırlatmakta fayda var. Star Wars aleminin bir diğer sürekli var olan özelliği droidlerdir. Bunlar kişisel hizmetçiler, pilotlar, teknikerler ve hatta asker olabilen robotlardır. Bugünlerde otomasyonlu askeri dronlardan Google'un sürücüsüz araçlarına ve robotsal ameliyat asistanlarına varan birçok analoji var. Bu yaz robotlar, Birleşik Devletler Savunma İleri Araştırma Proje Ajansı 'nın zorlu robotik finallerinde yarıştı. İnsansı robotlar, araç sürme, kapı açma, basamak çıkmak ve vanayı kapatmak gibi karmaşık engelleri aştı. Robotların çoğu yarışmada başarılı bir performans sergiledi ancak bu makineler yarı-otonomdu yani insan oparatörler robotları kontrol ediyordu. Dolaysıyla mekanik olarak bu robotlar, hantal Star Wars droidlerin yerini tutsa da; robotları onlar kadar zeki yapmaya hala vakit var diye ekliyor, Florida'daki İnsan ve Makine Algılama Enstitüsü takımının liderlerinden Jerry Pratt. Bu takımın yarışmalarda ikinci sırayı aldığını da eklemekte fayda var. Zor kısım yapay zekada'' diyor Pratt. Öyle bir noktaya geliyoruz ki sensörler insan görüşünden iyi olmasa da nerdeyse o kadar iyi. Ancak robotların neye baktılarını anlamak çok zor. Bir kahve fincanınına bakıp onun ne olduğunu ve içine sıvı koyduğun bir şey olduğunu anlamak. Bir insan tarafından el ile kodlanmadıkça hala bu noktada değiliz ve ne olması gerektiğini söylemek çok güç. Star Wars teknolojisinin en simgesel ancak inanılması en zor parçalarından biri ışın kılıçlarıdır. Işığı oluşturan fotonlar her zaman kütlesiz ve birbiriyle etkileşime girmeyen parçacıklar olarak düşünüldü. Bu yüzden efsanevi ikili karşılaşmalarda çarpışan ışınların olma olasılığı bir hayli düşük. Davis, bu etkiyi gerçek hayatta yaratmanın bambaşka bir şey olduğunu söylüyor. Işın kılıçları kurgusal ve hiçbir zaman geliştirilemeyecekler.'' Karmaşık ve kriyojenik ekipmanlar kullanılarak 0,6 metre hapsedilmiş kuantum gazını ışın kılıcının ucundan üretmek pratik değildir. Işın bazlı silahlara gelince bütün bu çalışmalar kaybolmamış oluyor. Bilim insanları Star Wars'taki blaster silahlarına benzer silahlar geliştirmeye çok yakınlar. Hatta, Amerika Birleşik Devletleri Donanması havadaki dronları ve küçük botları etkisiz hale getirebilen gemi bazlı silahın yeteneklerini gösterdi. Bu yaz Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ise donanmanın silahından beş kat daha güçlü, jet ve askeri araçlara sığabilecek lazer bazlı silahı denemeye başladı. Işık ayrıca Star Wars'tan bir diğer ilginç teknolojiyi taklit etmeye yardım edebilir: Çekici ışınlar. Bu ışınlar, görünmeyen ve objeleri kapan, hapseden ve hareket ettiren enerji alanı. 2010'un başlarından beri bilim insanları, ışın yoğunluğundaki küçük partikülleri çekip itmeye yarayan sıradışı lazerler yaratıyorlar. Daha geçen yıl, Avusturalya Ulusal Üniversitesi, simit şeklinde lazer kullanarak içi boş cam küreleri 20 santimetre kadar sürükleyerek, çekici ışınlarla ilgili son rekoru elde etti. Bu uzaklık bir önceki deneyden 100 kat daha fazladır. Daha birkaç ay önce Birleşik Krallık'taki Bristol Üniversitesi'nden bir takım ses dalgalarının, çekici ışın kaynağı için ileride ışığın rakibi olabileceğini gösterdi. Bilim insanları, kütle çekim kuvvetini alt eden ve polyester küçük topların havada kalmasını sağlayan düşük basıncı, bir dizi küçük hoparlörden hassas zamanlanmış ses dalgaları çıkararak yaratmayı başardı. Emperyal Yıldız Parçalayıcısı'nın takip edici ışınlarında hapsolduğunuzda ve kaçınılmaz lanetinizle yüz yüze geldiğinizde, düştüğünüz durumu belirtmek için hologram aracılığıyla mesaj göndermekten başka daha iyi bir yol yoktur. Asırlardır üç boyutlu illüzyonu sağlamak için özel tasarlanmış camlar kullanılsa da, kendiliğinden ayakta duran holografik videolar üretmek zor olmuştur. Geçtiğimiz yıllarda, John Pepper tarafından 19.yy'da icat edilen ve hayalet illüzyonu veren eski bir sahne kandırmacası tekrar gözden geçirildi. Bunun en önemli örneği vefat eden rapçi Tupac Shakur'un 2012'de Coachella Müzik Festivali'nde hayata geri döndürülmüş gibi olması gösterilebilir. Bunu gerçekleştirmenin metodu ise süper ince, çıplak gözle görünmeyen ve projektörden görüntüleri yansıtan bir foilin sahneden 45 derece açıyla asılmasında yatıyor. Eğer sahne önünde durursanız bu hile size üç boyutlu görüntü illüzyonu veriyor. Çıtaya daha yakın olan ise Voxon tarafından yapılan Voxiebox'dur. Üç boyutlu modeller yüzlerce yataysal yüzey alanlarına dilimlendikten sonra çok hızlı bir projektör bunları aşağı ve yukarı hareket eden düz bir ekrana ışınlıyor. İnsan gözü bu görüntüleri birbiriyle harmanlıyor ve hareket edebilen ve herhangi bir açıdan görülebilen üç boyutlu görüntüler oluşturuyor. Bütün Star Wars alemini kenetleyen konsept ise Jedi şövalyelerine sihirsel güçlerini veren ve iyi ile kötü arasındaki savaşa arka plan sunan kuvvettir. Bu yılın başlarında Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda çalışan bilim insanları, bu fenomen için arkada şüphe bırakmayan bir kanıt bulduklarını açıkladılar. Ancak, jedi hayranları için bu 1 Nisan şakasından başka bir şey değildi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/9-mayis-2016-merkur-gecisi/", "text": "2016 yılının en önemli gök olaylarından biri olarak görülen Merkür'ün Güneş'in önünden geçişini 9 Mayıs 2016 Pazartesi günü izleyebileceğiz. 14:10 itibariyle Güneş diskinin doğusundan başlayacak olan geçişin son kısımlarını Güneş'in batacak olmasından dolayı gözlemleyemeyeceğiz. Geçiş sırasında Merkür, tutulma gözlüğüyle izlense dahi teleskopsuz görülemeyecek. Bu noktada, Güneş'e çıplak gözle veya Güneş filtresiz teleskoplarla bakmanın körlüğe neden olabileceği uyarısını da yapmadan geçmeyelim. 8 Kasım 2006 tarihinde ülkemizden gözlemlenemeyen bir önceki Merkür geçişi bu yıl çeşitli illerde düzenlenen etkinliklerle herkes tarafından gözlemlenebilecek. Düzenlenecek etkinliklerle ilgili detaylı bilgilere ulaşmak için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz. Ayrıca düzenlenecek etkinliklere katılma imkanı olmayanlar şuradan canlı yayın ile Merkür geçişini izleyebilirler. Bir sonraki en yakın Merkür geçişi ise 11 Kasım 2019 tarihinde gerçekleşecek. İyi seyirler! Yaz saati, kış saati, saatler ileri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/9509-2/", "text": "Bundle, son dönemin en yenilikçi kişisel mobil haber okuma uygulamalarından biridir sizi dünyanın dört bir yanından en popüler haber mecralarının içerikleriyle buluşturur. Şık tasarımı, kolay kullanımlı arayüzü ve binlerce blog ve web sitesine hızlı ulaşımı sayesinde Bundle size her yönüyle sıradışı bir haber okuma deneyimi sunar. Türkiye dahil 30'dan fazla ülkede kullanıcılarına binlerce haber kaynağı sunan Bundle, sade tasarımı, haberlere hızlı erişimi ve kullanım kolaylığı ile rakiplerinden ayrışıyor ve kullanıcılarına alışılmışın dışında ayrıcalıklı bir okuma deneyimi sunuyor. Kozmik Anafor ve Bundle içerik ortaklığı sayesinde Kozmik Anafor artık Bundle Türkiye'de bilim kategorisinde önerilen kaynaklardan biri oldu. Bundle uygulamasını iPhone ve iPad için App Store'dan, Android telefon ve tabletler için Google Play'den ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Daha önce iki bölüm halinde tanıttı... Dünyada Star Wars, James Bond, Harr..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/abdde-homeopati-urunlerine-uyari-zorunlulugu/", "text": "Biliyorsunuz, homeopati tavşanın suyunun suyu diye tabir edeceğimiz, hiçbir tedavi edici özelliği bulunmayan bir dolandırıcılık, pardon sözde tedavi yöntemi. Ancak, üstteki fotoğrafta gördüğünüz gibi, bilimsel görünsün amacıyla çoğunlukla boynuna steteskop asmış bir doktorun olduğu görsel kullanılarak satışa sunuluyor. Uyduruk homeopatik ilaçların placebo diye tabir edilen sahte ilaçlardan tedavi oranı açısından hiçbir farkının olmadığı biliniyor. Zaten, homeopati ilaçlarının placebo ilaçlardan daha etkili olduğuna dair yapılmış tek bir bilimsel çalışma bile bulunmuyor. Yani, X homeopati ilacı, aspirinden Y kat daha etkilidir şeklinde yapılmış hiçbir bilimsel test, analiz, çalışma vs yok. Homeopatinin tedavi edici özelliği, tümüyle uydurma verilere, bol süslü laflara, new age inanç uydurmalarına dayanıyor. Bir süredir, ülkelerde yer alan yasal boşluklardan faydalanarak uyduruk ilaçlarla insanları kandırarak büyük paralar kazanan homeopati firmaları ve homeopat denilen sözde hekimlerin önüne, artık devletler bazında engeller konulmaya başlandı. Daha öncesinde ingiltere örneğini duyurduğumuz homeopati dolandırıcılığına dur deme girişiminin bir sonucu da ABD'de alındı. Artık, ABD'de homeopati ilacı adı altında satılan şeylerin üzerinde: Bu tedavi yöntemi modern tıp tarafından kabul edilmez ibaresi bulunmak zorunda. ABD Federal Ticaret Komisyonu, üzerinde ek olarak: Tedavi ediciliğine dair hiçbir bilimsel kanıt yoktur ve yüzyıllar öncesinin eski teorilerine dayanır ibaresinin de yer almasını istediği homeopatik ürünlerin, tezgah üzerinde özendirici biçimde satışa sunulmasına, reklamının yapılmasına da sınırlamalar getireceği dile getiriliyor. NASA Uzaylıları Biliyor Ama Halktan Gizliyor! Kimi zaman üstad İlber Ortaylı'nın ... Evrende yaşamın sadece dünya ile sı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/abdnin-ilk-astronotlari-merkur-yedilisi-mercury-seven/", "text": "Merkür Projesi ABD'nin Sovyetler Birliği ile girdiği uzay yarışı yıllarında başlatmış olduğu ilk insanlı uzay uçuşu projesidir. Aşağıdaki toplu fotoğrafta astronotlar üzerlerinde o tarihlerdeki göz kamaştırıcı uzay elbiseleri ile poz veriyorlar. Bu alüminyum folyo ışıltılı elbiseler, daha sonraları güvenlik problemi ve ciddi eksikler barındırıyor olmaları sebebi ile baştan aşağı değiştirildi. Arkada soldan ilk sırada uzaya çıkan ilk Amerikalı olan Alan Shepard. Onun yanında da daha sonraki tarihlerde Apollo 1 testi sırasında kapsülde yanarak hayatını kaybedecek olan Virgil Grissom Onun yanında da uzaya tek başına giden son Amerikalı Gordon Cooper yer alıyor. Önde soldan ilk sırada 6 tam yörünge turu atan Walter Schirra, onun yanında sağlık problemi sebebi ile Merkür görevinden çıkarılan fakat sonrasında Apollo programlarında üst düzey görevler alan ve Apollo-Soyuz işbirliği projesi kapsamında uzaya giden Donald Slayton. Onun yanında Dünya yörüngesindeki ilk Amerikalı olan Albay John Glenn ve yanında 3 tam yörünge turu atan Scott Carpenter."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/acik-yildiz-kumeleri/", "text": "Açık yıldız kümesi, aynı moleküler buluttan doğmuş sayıları binlerce olabilen ve birbirleri arasında zayıf kütle çekimsel etkileşim bulunan yıldız topluluklarıdır. Aynı moleküler bulutta oluştukları için yaşları ve kimyasal bileşenleri hemen hemen aynıdır. Bu sebeple yıldız evrimini anlama konusunda önemli bir rol oynarlar. Yalnızca aktif yıldız oluşum bölgelerine sahip spiral ve düzensiz gökadalarda bulunurlar. Genç açık yıldız kümeleri, çevrelerinde içlerinde oluştukları moleküler bulutunu da barındırabilir. Fakat küme içindeki büyük kütleli yıldızların şiddetli ışıma gücü sebebiyle bu bulut zamanla dağılır. Açık yıldız kümelerinden en bilindik olanı çıplak gözle de görülebilen Pleiades (M45) ya da diğer adıyla Ülker açık yıldız kümesidir. Açık kümeler gökada çevresinde dolanmalarını gerçekleştirirken bazı yakınlaşmalar sonucunda, birbirlerine düşük kütle çekimsel kuvvet ile bağlı olduklarından üye kaybedebilirler. Çoğu açık yıldız kümesi yüz milyonlarca yıl bir arada kalırken, çok fazla yıldız içeren büyük kütleli kümeler için bu süre milyarca yılı bulabilir. Ancak, küme önünde sonunda dağılmaya mahkumdur. Gökyüzünde gördüğünüz hemen her yıldız, geçmişte böylesi bir kümenin üyesi idi; yıldızımız Güneş bile. Gökadamızda bilinen 1.000'in üzerinde açık yıldız kümesi bulunuyor ve bu sayının kat kat daha fazlası olabileceği tahmin ediliyor. Bu açık kümeler, büyük çoğunlukla gökada düzlemi üzerinde yer alırlar. Küresel kümelerin aksine şişim bölgesinde bulunmazlar. Gökada düzleminden 100-200 ışık yılı kadar uzakta, gökada merkezinden ise 50.000-60.000 ışık yılı uzakta yer alabilirler. Açık kümeler çoğunlukla Samanyolu diski üzerinde dağılmışken, küresel kümelerin buranın dışında kaldığını görebiliyoruz. M92, M2, M15 küresel kümeleri gökada düzleminden oldukça uzakta iken açık kümeler gökada düzlemine oldukça yakın. Gökada merkezine yakın bölgede gelgit kuvveti daha fazladır. Gökada merkezinde daha yoğun halde bulunan büyük moleküler bulutlar, kümenin dağılma oranını artırır. Bu da açık kümelerin dağılması üzerinde önemli bir etki yaratır. Kümenin gökada merkezine daha yakın bölgesinde bulunan yıldızlar, bu gelgit etkisiyle erken yaşlarda kümeden kopmaya, kümenin gökada merkezinden uzak bölgesinde bulunan üyelere göre daha yatkındır. Açık yıldız kümelerini HR diyagramında noktaladığımızda yıldızların çoğu ana kol üzerinde yer alır. Daha erken evrilen bazı büyük kütleli yıldızların ana koldan yavaş yavaş ayrılmaya başladığı görülür. Aynı moleküler buluttan yaklaşık aynı zamanda doğdukları için bu ayrılma çizgisi doğrudan kümenin yaşı ile ilişkilidir. Yukarıdaki HR diyagramında M67 ve NGC 188 açık yıldız kümelerinin elemanları noktalanmış. Çoğu üyeleri anakol üzerinde olmasına rağmen anakoldan ayrılma yolu rahatlıkla görülebiliyor. M67'nin ayrılma kolunun ise NGC 188'den farklı bir noktada başladığı görülüyor. M67'de daha sıcak yıldızların bulunduğu bölgeden başlarken NGC 188'de daha soğuk yıldızlardan başlıyor . Bu, M67'nin daha genç bir küme olduğunu gösterir. M67 ilerleyen zamanlarda daha sıcak yıldızlarını evrim yoluna koymuş olacak ve NGC 188 gibi bir hal alacak. Açık kümeler HR diyagramında noktalandıklarında bir anakol çizgisi verirler. Fakat bu çizgi yıldızlararası ortamdan ötürü yolda soğrulmaya uğrayarak bir miktar kızıllaşır. Dolayısıyla kümenin anakolu, gerçek anakol çizgisinden ötelenmiş olarak bulunur. Bu ötelenme miktarı, ışığın ne kadar yoğun bir ortamdan geçtiği ve ne kadar yol boyunca bu ortamda soğrulduğu ile doğrudan ilişkilidir. Eğer kümenin konumundan ortamdaki soğurma katsayısını hesaplayabiliyorsak, kümenin uzaklığını da hesaplayabiliriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/adli-astronomi-nedir-yerel-hukukta-adli-astronomi-kullanimi/", "text": "Neredeyse bütün bilim dalları iç içe olan astronomi en eski ama kendisini sürekli güncellemesiyle en yeni bilim dallarından biridir. Geleceğin meslekleri arasında gösterilen uzay hukuku, uzay mimarisi, asteroid madenciliği gibi alanlarda ülkeler personel yetiştirmek istiyor ise astronomi eğitimine gerekli önemi vermek zorundadır. Adli astronomi de gelişmek için kendisine yatırım bekleyen adli bilim dalıdır. Adli astronomi, gökyüzünün geçmiş zamanlarda olan görünümünü ve gök cisimlerinin konumlarını göstermeye yarayan adli bilimin bir dalıdır. Adli bilimde, edebiyatta, tarihsel olaylarda ve sanat tarihinde adli astronomi kullanılmaktadır. Ülkemizde bazı davalarda astronomi, adaletin sağlanmasında katkı sağlıyor. Bu alanda Kandilli Rasathanesi'ne gerekli davalarda başvurular olmaktadır. Örneğin; 1992 yılında bir asteğmen, bir yüzbaşına fiziksel şiddet uyguluyor. Asteğmen kendisini savunduğunda havanın çok karanlık olduğunu ve kişinin yüzünü göremediğini, bu nedenle onun bir er olduğunu düşünerek dövdüğünü ifade ediyor. Burada astronomi devreye giriyor ve kavganın olduğu gün Ay'ın dolunay evresinde olduğu belirleniyor. Bu bilgiden hareketle o tarihte hiçbir ışık kaynağı olmasa da insanların birbirlerinin yüzünün seçilebileceği anlaşılıyor. Bir trafik kazası olduğunu düşünelim. Bu kazanın davası kazadan 3 ay sonra görüldü diyelim. Eğer kaza yapan kişi; Hava çok karanlıktı, etrafta aydınlatmalar yoktu, bu yüzden göremedim gibi bir ifade kullanıyorsa burada devreye yine adli astronomi giriyor. O dönemde Ay'ın hangi evrede olduğu önemli. Kaza yapan kişi asteğmenin durumuna düşebilir. Van Gogh'un tablosu ile adli astronomi arasında bir bağlantı bulmakta zorlanmış olabilirsiniz. Ancak aslında, Van Gogh'un ünlü eserlerinden birisi olan Evening Landscape with Rising Moon tablosundaki gizem adli astronomi sayesinde çözülmüştür. 2003 yılında SWT fizik profesörleri Donald Olson ve Russell Doescher, İngiliz Profesör Marilynn Olson ile birlikte Sky & Telescope dergisinin Temmuz 2003 sayısında bu ünlü tablo hakkında bir makale yayınladılar. Tablonun tam olarak ne zaman resmedildiği bilinmemekteydi. Bu tabloda ilk zamanlarda dağın arkasından Güneş'in battığı düşünülmüş. Tablonun üzerinde derin bir çalışma yapan bilim insanları; oradaki gök cisminin Güneş değil Ay olduğunu; Ay'ın doğmaya başladığını, tabloda yer alan buğdayın hangi tarihler arasında hasat edileceği, bu tabloda çizilmiş yerin gerçek bir yer olduğunu, Ay'ın resimde yer alan bölgeden tam olarak hangi günde doğacağını ve bazı diğer önemli sonuçları adli astronomi sayesinde bulabilmişlerdir. Benzer biçimde, geçmiş yıllarda oluşmuş meteor olaylarını incelerken de aslında yine adli astronomiye başvurmuş oluyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/akrep-takimyildizi-scorpius/", "text": "Bazı takımyıldızlar farklı kültürlerde çeşitli isimler ile anılırken Akrep Takımyıldızı için bu durum geçerli olmamıştır. İsmi konusunda genel olarak kültürler arası bir söz birliğinden bahsetmek mümkündür. Sadece eski Türkler ''Kuyruklu'' ya da ''Uzun Kuyruklu'' olarak isimlendirmiştir. Ne zaman nereye bakacağımızı bilmek gökyüzü gözlemciliğinin altın kuralıdır. Akrep de Temmuz Ağustos aylarında güneş battıktan hemen sonra güney ufkunda kendini gösterir. Avcı ile olan husumetinden ötürü geç saatlere kadar kalamayacağını tekrar hatırlatalım. - Antares / 1,05 - Shaula Scorpii / 1,60 - Lesath u Scorpii / 2,70 - Acrab Scorpii / 2,60 - Dschubba Scorpii / 2,35 - Sargas Scorpii / 1,85 - Scorpii / 1,85 - Girtab Scorpii / 2,35 - Alniyat t Scorpii / 2,80 - Zubeneschamali Arapça - Zubenelgenubi Arapça - Brachium Latince Akrep Takımyıldızından bahsederken Antares'e değinmeden geçmeyelim. Antares gökyüzünün en parlak 15. yıldızı, takımyıldızının ise en parlak yıldızıdır. Dolayısıyla bu yönde yapılacak gözlemlerde önemli bir referans noktasıdır. Ömrünün son demlerine gelip kırmızı dev aşamasında olan Antares'i bizatihi diğer yıldızlardan ayırt etmek oldukça kolaydır. Kızılımtırak rengi bize Mars gezegenini hatırlatır. Zaten adı da Mars ile bağlantılıdır. Mars gezegeninin eski Grekçede adı Ares iken Antares de ''Anti-Ares'' birleşimiyle isimlendirilerek, isminde hem benzerlik hem de karşıtlık barındıran tek yıldız olmuştur. Antares'in takımyıldızdaki konumu, bildiğimiz akrep hayvanının kalbinin vücudunda bulunduğu anatomik pozisyona benzerlik göstermektedir. Hem bu benzerlik hem de takımyıldızdaki en parlak yıldız olmasından ötürü Antares ''Akrep Kalbi'' olarak unvan almıştır. Bunların yanı sıra Akrep Takmıyıldızı uygun gözlem şartları altında basit bir dürbünle bile gözlemlenebilecek baş kısmında M4 ve M80, iğne/kuyruk kısmında Kelebek Kümesi ve Ptolemy/Batlamyus Kümesi gibi önemli gök yapılarını ihtiva etmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/albedo-beyazlik-nedir/", "text": "Albedo, bir cismin yüzeyine gelen ışığı geri yansıtma kapasitesidir. Teoride, mükemmel yansıtıcıların albedosu 1, ışığı tümüyle soğurup yansıtmayan cisimlerin albedosu 0 değerini alır. Ancak pratikte ne mükemmel bir yansıtıcı, ne de mükemmel bir soğurucu vardır. Bu nedenle her cismin albedosu 0 ile 1 arasında numaralandırılır. Gökbilimde albedo , kendi ışığını üretemeyen gökcisimlerinin başka kaynaktan aldığı ışığı yansıtma gücü olarak tanımlanmaktadır. Bu kaynak, bizim sistemimizde yıldızımız Güneş'tir ve albedo, gökcisimlerinin Güneş ışığını yansıtma kapasitesini belirtmek için kullanılır. Güneş'ten gelen ışınların yüzeye çarpma açısı, yüzeyinin pürüzlü olması, atmosferi, yüzeyinin kimyasal özelliği gibi durumlara bağlı olarak albedo değişiklik göstermektedir. Uydumuz Ay'ın beyazlığı yaklaşık 0.12'dir. Yani yüzeyine çarpan Güneş ışığının yalnızca %12'sini yansıtır. Aslında bu rakam oldukça özeldir, çünkü 0.12'lik albedo değeri o cismin ışığı çok kötü yansıttığını gösterir. Örneğin, taş kömürünün beyazlığı da 0.12 civarındadır. Yani Ay aslında kömür kadar kadar kötü bir yansıtıcıdır. Bir karşılaştırma için, gökyüzünün en parlak gezegeni Venüs'ü ele alabiliriz ki Venüs'ün albedosu 0.75'tir. Gezegenimize hem yakın olması hem de bu yüksek yansıtıcılığı sayesinde gökyüzünde çok parlak biçimde görünür. Bu yüksek yansıtıcılığın sebebi, Venüs'ü tümüyle kaplayan kalın bulutlar nedeniyledir. Ancak, Güneş Sistemi'nin en büyük albedosu Venüs'te değil, Satürn'ün uydusu Enceladus'tadır. Bu değer ise neredeyse üst sınır olan 0.99'dur. Yüzeyi tümüyle su buzu kaplı olan Enceladus, bir kartopu gibi beyazdır ve üzerine düşen ışığın çok büyük bir kısmını geri yansıtır. Eğer Ay, Enceladus kadar iyi bir yansıtıcı olsaydı, geceleri sokak lambası kullanmamıza gerek kalmayacak kadar aydınlık dolunaylar yaşayabilirdik. Dünya yüzeyi, ne tam bulutlu, ne de tam anlamıyla bulutsuzdur. Bu nedenle albedosu da değişiklik gösterir. Ancak ortalama albedosu 0.30 civarında kabul edilir. Jüpiter ve Satürn gezegenleri 0.34'lük albedo oranıyla birbirine oldukça benzerler. Uranüs 0.29, Neptün ise 0.31'lik albedosuyla Dünya'nın yansıtıcılığına eşdeğer bir yapıya sahiptir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/aldebaran/", "text": "Hıristiyan mitolojisindeki baş melek Michael'in adıyla da anılan Aldebaran, Boğa takımyıldızında dünyadan 65 ışık yılı uzaklıkta bir kırmızı dev yıldızdır. 0,87 kadir parlaklığı ile geceleyin gökyüzünün en parlak yıldızlarından biridir. Gece gökyüzünde Pleiades yıldız kümesiyle beraber görülebilir. Adını Arapça'daki El deberan dan alır, takip eden, izleyen demektir. Pleaides'i takip ettiği için bu isim verilmiştir. Zaten Aldeberan kelimesi de dübür kelimesiyle aynı kökten gelir, dübür de arka, kıç, demektir. Boğa takımyıldızının Alfa'sı, Elif'i yani en parlak yıldızıdır. Yön bulmada kullanılmışlığı vardır. Orion Takım Yıldızı'nı ayakları yere basar şekilde düşünürsek yayının sağ üst köşesindeki parlak yıldızdır. Boğa takımyıldızı içinde bulunur. Doğru mu buldum acaba? diye düşünenlerdenseniz bulduğunuz yıldızın etrafına bakın. Eğer 6-7 yıldızdan oluşan üçgen benzeri bir yapı varsa ve bulduğunuz yıldız da bu üçgenin bir parçasıysa doğru buldunuz demektir. Takımyıldızlar sembolize edilirken, Aldebaran kızgın boğanın kırmızı gözüdür. Aldebaran gökyüzünün en parlak 13. yıldızıdır. Bize 65 ışık yılı uzak olmasına rağmen bu denli parlak olmasının sebebi bir kırmızı dev olmasındandır. Dikkatli bakıldığında parlak beyaz renkli gözükmez birçok yıldız gibi. Hafif sarımsı, turuncumsudur. Şu andaki kütlesi, Güneş'in 1.7 katı kadardır ancak, kırmızı dev evresinde olduğu için çapı Güneş'ten yaklaşık 44 kat daha büyüktür. Bu haliyle, Güneş'ten yaklaşık 520 kat daha fazla ısı ve ışık yayar. Aldebaran, yüz milyon yıla yakın bir süre daha yavaş yavaş genişlemeye ve parlaklaşmaya devam edecek. Sonrasında ise usulca dış katmanlarını uzaya saçarak bir gezegenimsi bulutsu oluşturacak. Bulutsunun merkezinde ise şu anki enerji üreten çekirdeği bir beyaz cüce olarak açığa çıkacak. Bunun da ardından geçen birkaç milyon yıl içinde bulutsu dağılacak, hala onbinlerce santigrat derece sıcaklığa sahip olan beyaz cüce tek başına ortada kalacak. Nihayetinde, bu beyaz cüce de milyarlarca yıl boyunca yavaş yavaş soğuyarak gözden kaybolacak, yok olacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ali-kuscu-uzay-evi-super-ay-gozlem-etkinligi/", "text": "68 yıl aradan sonra, Dünya'ya en yakın konumda gözlemlenebilecek olan Dolunay, 25 Kasım 2034 tarihine kadar bir kez daha bu kadar yakın gözlemlenemeyecek. Süper ay, ufka yakın olduğu sürece, yeryüzündeki tüm objelerin arasından doğal olmayan bir büyüklükte görülecek. Gökyüzündeki bu şölene, tanıklık etmek istiyorsanız, 14 Kasım 2016 Pazartesi akşamı İstanbul Eyüp'teki Ali Kuşçu Uzay Evi Dolunay Gözlemi eşsiz bir fırsat sunuyor. Not: Herkese açıktır, kayıt gerekli değildir. Bu poz, dün gece (29 Ağustos 2015) ... Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2022 Kayıtları Açıldı! 7 yıldır Kozmik Anafor Astronomi Pl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/alkolik-kuyrukluyildiz-lovejoy-ask-sevinci/", "text": "Dediysem de sarhoş değil, yoksa yörüngesinde bir o yana bir bu yana sallanırdı. Lovejoy bir kuyruklu yıldız ama, tüm kuyruklu yıldızların aynı kimyasal kompozisyonda olduğu tahmin ediliyor. Geçen yıl benim de bol miktarda fotoğrafını çektiğim yeşil etekli Lovejoy kuyruklu yıldızının 30 metrelik dev radyoteleskop ile mikro dalga boylarında tayfını alan bir grup astronom, içkilerde kullanılan etil alkolün varlığını saptadılar. İstanbul'da 28 kişiyi öldüren kaçak içkilerdeki metil alkol değil, aman dikkat. Yapılan hesaba göre Lovejoy saniyede 500 şişe şarabı uzaya bırakıyor. Şarap değil de rakı üzerinden hesaplasalardı, şişe sayısı doğal olarak düşecekti. Mikro dalga boylarında bir çok frekansa bakanlar başta bildiğimiz şeker olmak üzere 21 adet karmaşık organik molekül buldular. Bir organik molekülün karmaşık sıfatını alması için altı veya daha fazla atomdan oluşması gerekiyor. Yaşamın yapı taşları organik moleküller olduğunu bildiğimize göre yeryüzüne yaşamı yoksa kuyruklu yıldızlar mı getirdi sorusu her zaman sorulur. Araştırmacılar kuyruklu yıldızdan her saniye 20 ton suyun da uzaya bırakıldığını hesapladılar. Yaklaşık 3,8 milyar yıl önce, büyük bombardıman sırasında gezegenimize bol miktarda asteroid ve kuyruklu yıldız çarpmıştı. Yeryüzündeki okyanuslar o çarpışmaların bir sonucu mu diye gökbilimciler tartışırlar. Bu tartışmada, suyun hepsi olmasa da büyük kısmının kuyruklu yıldızlar tarafından getirildiği konusunda bir fikir birliği var."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/als-ve-stephen-hawking/", "text": "ALS, yani Amyotrofik Lateral Skleroz sebebi bilinmeyen üst ve alt motor nöronlarının yapısal bozukluğu ile ortaya çıkan bir bölgeden başka bir bölgeye geçebilen, tedavi edilemez ve hastayı gün geçtikçe güçten düşüren bir hastalıktır. Yani ALS hastalarının gün geçtikçe hareket yetenekleri kısıtlanır. Hiç şüphesiz birçoğumuz ALS hastalığını ünlü fizikçi Stephen Hawking ile tanıdık. Stephen Hawking, 8 Ocak 1942 tarihinde Oxford'da doğmuştur. Oxford Üniversitesi'nden birincilikle mezun olmuş ve Cambridge Üniversitesi'nde kozmoloji alnında doktorasını yapmıştır. Alanında ki başarılarının yanında sportif faaliyetlerde de aktif olmuştur. Ancak genç Hawking'e hayatının en önemli dönüm noktalarından birinde iken evrenin nasıl oluştuğuna ilişkin ilk fikir birikimleri bu dönemde oluşmuştur.- ALS tanısı konuldu. Doktorlar Hawking'e 2-3 yıl aralığında ömür süresi olduğunu söylediler. Ancak durum böyle olmadı Hawking'in hastalığı çok yavaş şekilde seyir aldı. Hawking, henüz 21 yaşında doktora yapan genç bir Fizikçi idi. O umutsuzluğa kapılmak yerine daha çok çalışmayı tercih etti. Çalışmanın önemini tüm insanlığa; Çalışmayı asla bırakmayın. Çalışmak size bir anlam ve amaç verir. Bunlarsız bir hayat boştur. sözleriyle anlatmıştır. 20. yüzyılda Einstein'den sonra gelen en büyük deha olan Stephen Hawking tamamiyle yürüyemez ve konuşamaz hale geldiğinde çalışmalarını ve yazdığı kitapları tüm dünyaya Intel'in tasarlamış olduğu özel bir tablet sayesinde sunmuştur. Intel tarafından tasarlanan özel tableti sayesinde evrenin sırlarını çözmek için çalıştı. O'nun en önemli çalışmlarından biri olan Hawking Işıması, kara deliklerin dalgalanmasıyla ortaya çıkan enerji parçacıklarının etkileştiği ve birbirilerini yok etmesiyle ilgili yaptığı çalışmadır. Ünlü Fizikçi'nin en önemli yeteneklerinden biri ise, çözümleri hesaplama veya deney ihtiyacı olmaksızın göselleştirebilme yetisidir. Ünlü deha, 2007 yılında özel geliştirilmiş bir uçak içinde yer çekimi olmayan ortamı deneyimledi. Bu deneyim ona, yer çekimsiz ortamda bulunan ilk felçli insan niteliğini kazandırdı. Hawking için özel tasarım bir tabletten bahsetmiştik. Şimdi bu tabletin ne tür yazılımlarla nasıl çalıştığını inceleyelim. Hawking, 1997 yılından ölümüne kadar tekerlekli sandalyesinden çalışmalarını sürdürdü. Sandalyenin koluna yerleştirilmiş bir tablet bulunmaktaydı. Bu tablet tekerleri döndüren motorlara güç kaynağı olan pillerle çalışmaktaydı. Hawking, hastalığı sebebi ile geçirdiği bir anomali sonucunda soluk borusundan yapılan ameliyat sebebi ile konuşma yetisini de kaybettiğinden Intel'in oluşturduğu özel bir yazılımla Hawking yanağını oynatarak tabletteki imleci hareket ettirebiliyordu ve konuşmalarını bu tabletten çıkan robotik bir ses ile duyuruyordu. Peki bu sistem yanak hareketlerini nasıl takip ediyordu? Bunun için kızıl ötesi ışınlar kullanılıyordu. Bu kızıl ötesi ışınlar kullanılarak üretilen kızıl ötesi bir göz ünlü dehanın gözlük çerçevesine yerleştirilmişti. Bu özel sisteme Hawking için algoritmalardan oluşan bir yazılım eklenmiştir. Bu yazılıma Hawking'in nasıl konuştuğu eklenmişti. Hawking'e, derslerinde veya konferanslarında yalnızca ilk harfi tabletine yazarak kalan harflerin doğru ve tam manasıyla tamamlanması gibi bir kolaylık sağlıyordu. Onun için özel tasarlanmış tablet, tabletinin bulunduğu elektrikli sandalye ve yazılımlar onun dünyaya çalışmalarını duyurmasını, kitaplarının yazılmasını ve konferans metinlerinin hazırlanmasını sağlıyordu. 14 Mart 2018 tarihinde kaybettiğimiz Stephen Hawking hayatının son günlerine kadar sandalyesinde çalışmalarına devam etti."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/altered-carbon-degistirilmis-karbon/", "text": "Netflix'in yeni dizisi Altered Carbon'un esinlendiği; siberpunk türünün başarılı örneklerinden biri olan Takeshi Kovacs serisinin ilk kitabı Değiştirilmiş Karbon, İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı. Kitap, insanların ışık hızının altında yol alan gemilerle, nesiller süren yolculuklar sonucu başka yıldız sistemlerine gidip kolonileştiği bir zaman diliminde geçiyor. Aslında sürükleyici polisiye bir hikayenin distopik bir toplum yapısı altında bilim kurgu ile harmanlandığı hikayeyi özel kılan; insanlığın bilinç aktarımı yoluyla neredeyse ölümsüzlüğe ulaştığı bir geleceği anlatıyor olması. Hikaye, ölümsüzlüğün bile sınıf farkları üzerinden biraz adaletsizce dağıtıldığı bu dünyada; öldürülen çok zengin bir ölümsüzün kendisini katilini bulması için kahramanımız Takeshi Kovacs'ı kiralamasıyla başlıyor. Kardeş Youtube platformumuz Feza Gezginleri'nden Can Akdağ, bu ses getiren kitap için kapsamlı bir inceleme videosu hazırladı. Yukarıda yer alan videoyu izledikten sonra sizleri bir sürpriz de bekliyor. Yapılacak olan çekilişte, iki kişi kitabı kazanma hakkı elde edecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/altin-gumus-ve-diger-agir-elementler-nasil-olustu/", "text": "Astronomi veya astrofizik konularında genel kültürü yüksek olan herkes, bu soruya şöyle cevap verecektir: Altın dahil olmak üzere, demirden ağır tüm elementler süpernova patlamaları sonucu meydana gelmiştir. Bu cevap doğru evet, ancak eksik kalıyor. Altın ve gümüş, süpernova patlamaları sırasında oluşur. Ancak, bu patlamalar sırasında oluşabilecek altının miktarını hesapladığımızda; evrende gözlemlediğimiz altın ve gümüş gibi ağır elementlerin oranı fazla çıkıyor. Oysa evrende daha az altın, daha az gümüş, daha az platin, tungsten, kurşun veya cıva olması gerekiyordu. Yani ömrünün sonuna gelen yıldızların oluşturduğu süpernovalar, bugün gözlemlediğimiz ağır elementleri oluşturmak için yeterli değiller. O halde, bu altının olması gerekenden fazla olan kısmı, başka bir biçimde oluşuyor olmalı. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, Altın, Gümüş, Cıva gibi ağır elementlerin asıl büyük miktarının oluşum yeri, daha önceden bir süpernova şeklinde patlayarak nötron yıldızına dönüşmüş iki yıldızın tekrar yeni bir süpernova patlamasına yol açacak biçimde çarpışması. Yani, nötron yıldızlarının çarpışması sonucu bu bildiğimiz ağır elementlerin normal süpernova patlamalarıyla oluşamayacak olan gözlemlediğimiz miktarını meydana geliyorlar. Nötron yıldızı çarpışmaları evrende çok nadir görülür. Fakat böylesi ağır iki kütlenin çarpışması o kadar büyük bir enerji açığa çıkarır ki, bir süpernova patlamasında oluşandan çok daha fazla miktarda tungsten, platin, altın, cıva, gümüş ve kurşun açığa çıkar. Bir nötron yıldızı çarpışması çok şiddetli gerçekleştiği için bu elementlerin tümü büyük bir hızla uzay boşluğuna saçılır. Çarpışma sonrasında çoğunlukla iki yıldızdan geriye bir şey kalmaz, tümüyle yok olurlar ve içerdikleri büyük miktarda (3-4 Güneş kütlesi) madde yeni yıldız oluşum bulutsularına karışır. Tüm elementlerin nasıl oluştuğu ve şu anda evrendeki bolluk miktarı ile ilgili bu yazımızı okursanız daha geniş bilgi alabilirsiniz. Not: ilk olarak 2016 yılında yayınlanan bu yazımız, düzenlenip güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/altin-plaklar/", "text": "Hayal etmekte bile zorlandığımız sonsuz uzayın derinliklerinde bir yerde bize benzeyen ya da benzemeyen başka varlıkların yaşıyor olabileceği düşüncesi bizleri daima heyecanlandırdı. Bu düşüncenin bizi mest etmesine engel olamıyoruz. Onlarla bir şekilde iletişime geçmek, yalnız olmadığımızı kesin olarak bilmek ya da onlara sesimizi duyurmak ne kadar da muhteşem olurdu, öyle değil mi? Kimilerine göre öyle, ancak Stephen Hawking gibi kimi bilim insanlarına göre Dünya'mızdan başka diyarlara sesimizi duyurma fikri, risklerini düşününce pek de mantıklı bir hareket olarak görülmüyor. Yine de bazı bilim insanları bunu benimseyerek önemli çalışmalarda bulunmuşlar. Nitekim Carl Sagan'ın öncülük ettiği uzay araçlarına yerleştirilmiş altın ve alüminyum plaklar projeleriyle başka Dünya'lara sesimizi duyurma çabamız çoktan başlamış halde. 1971 yılında NASA, dış gezegenler hakkında bilgisizliğimizi gidermek amacıyla Pioneer Programı'nı başlattı. Pioneer Programı, Pioneer 10 ve Pioneer 11 uzay araçlarını içermekteydi. Pioneer 10 aracı 3 Mart 1972'de Cape Kennedy üssünden fırlatılmadan önce ABD'li gökbilimci Carl Sagan'ın aklına aracın üzerine bir mesaj iliştirme fikri geldi. Çünkü Pioneer 10 uzay aracının Jüpiter'i araştırdıktan sonra onun çekim kuvvetiyle Güneş sisteminin dışına savrulması bekleniyordu. Sagan'a göre yıldızlararası yolculuğa çıkacak bu aracın üzerine konulacak bir mesaj, olası uzaylı bir medeniyet için oldukça değerli olabilirdi. Ancak Pioneer 10 uzay aracı herhangi bir yıldıza doğru ilerlememekteydi. Araç, Avcı ve Boğa Takımyıldızlarının yakınlarında, hiçbir cismin olmadığı bir boşluğa doğru ilerleyecekti. Mesajın herhangi uzaylı bir medeniyetin eline geçmesi, onların ancak aracı yakınlarından geçerken tespit ettikten sonra yanına gidip mesajı teslim almaları durumunda gerçekleşecekti. Carl Sagan bu durumu okyanusta bir kazazedenin şişe içinde okyanusun rastgele bir yerine pusula göndermesine benzetiyor. Aşağıdaki görselde gördüğünüz mesaj, Carl Sagan ve ressam eşi Linda Salzman tarafından tasarlandı. Amaç uzaylılara kendimizi ve gezegenimizi tanıtmak, nerede olduğumuzu söylemekti. Bu yüzden mesajın erkek ve kadın figürleri haricinde kolayca anlaşılabilecek bir yanının bulunduğunu söylemek zor. İçerisinde oldukça kompleks ancak aynı zamanda basit mesajlar içeren bu mesaj, 15 x 23 cm boyutlarında altın ile kaplı alüminyum bir plağa işlendi ve Pioneer 10'un anten taşıyıcıları üzerine yerleştirildi. (Aynı mesaj 1973'te Pioneer 10'un ikizi sayılan Pioneer 11 üzerine de yerleştirilmişti.) Mesajın boşlukta, Dünya'ya oranla daha az aşınmaya uğrayacağı düşünüldüğü için yüz milyonlarca yıl sağlıklı kalabileceği varsayıldı. Mesajın içeriğine ve neler söylediğine özetle bir bakalım. Mesajın sol üst tarafında halter benzeri şekil, nötr hidrojen atomunun paralel ve anti-paralel proton ve elektron dönüşleri arasındaki geçişi temsil ediyor. Evrende en bol bulunan element olduğundan Hidrojenin şematik olarak gösterilmesi tercih edildi. Hidrojen atomunun temsil edildiği şeklin altında ise tuhaf saçılımlı yapı, ikili sistemde Güneş sisteminin 14 pulsara göre uzaklığını ve dönüş sıklığını gösteriyor. Bunun hemen altında Güneş sisteminin temsil edildiğini ve uzay aracının çıkış noktasının gösterildiğini kolayca anlamış olmalısınız. Pioneer 11'in sonradan yönünün değiştirilmesi sonucunda üzerindeki bu şemanın geçersiz kaldığını da söyleyelim. Gezegenlerin alt ve üstlerindeki işaretler ise gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarına gösteriyor. Bütün bu mesajlar ve temsiller arasında en dikkat çeken şeklin erkek ve kadın figürleri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Uzaylıların bulması halinde, onlar için de büyük olasılıkla mesajın en şaşırtıcı ve en ilgi çeken tarafı bu şekil olacaktır. Bu resim Carl Sagan'ın eşi Linda Salzman'ın Yunan heykelleri ve Leonardo da Vinci'nin çizimlerinden esinlenerek tasarlanmıştı. Ancak Sagan ve eşi Salzman, bu çizimden ötürü olumlu yorumlardan çok feministlerden, eşcinsellerden, askerlerden ve sanatçılardan yığınla olumsuz eleştiri almışlardı. Bu sözlerden yalnızca birkaç yıl sonra 1977'de NASA, Pioneer Programı'nın devamı olarak dış Güneş sistemini araştırma amacıyla Voyager Programı'nı başlatacaktı. Pioneer araçlarında olduğu üzere Voyager araçlarının da dış Güneş sistemini araştırdıktan sonra yıldızlararası yolculuğa çıkacakları bilindiğinden Carl Sagan daha önce yaptığını tekrarlamak istedi. Voyager 1 ve Voyager 2'ye de altın plaklar konulacaktı ancak bu yeni plaklar Pioneer plaklarının üst modelleri olacaklardı. Carl Sagan plakların içeriği için geniş bir komite oluşturdu ve plağın içerisine Güneş sistemindeki gezegenlerin, Dünya'mızın, vücut ve vücut yapımızın, DNA'mızın, yeni doğan bebeklerin, ailelerin, hayvanların, ağaçların, yaprakların, böceklerin olmak üzere 115 fotoğraf koyuldu. Ayrıca plak 39 adet gök gürültüsü, rüzgar, balina, kuş, dalga sesleriyle birlikte 55 dilde uzaylılara selam mesajları da içeriyordu. Türkçe kaydedilen selamlama mesajı ise; Sayın Türkçe bilen arkadaşlarımız, sabah-ı şerifleriniz hayır olsun.'' şeklindeydi. Plağa 22 adet de müzik eklendi. Buraya tıklayarak plağın içerisine konulmuş bütün fotoğraflara ulaşabilirsiniz. Voyagerlara yerleştirilmiş olan plağın kapağında fotoğrafta görebileceğiniz üzere daha önce Pioneer araçlarına da çizilmiş olan pulsar haritası bulunmaktadır. Sağ altta, yine Pioneer araçlarında da yer verilmiş olan hidrojen atomunu görebilirsiniz. Pulsar haritasının üzerindeki ve plağın sağındaki çizimler ile plağın nasıl çalıştırılacağı anlatılmıştır. Erkek ve kadın figürlerine ise gelen yoğun eleştiriler sonunda izin verilmemiştir. Altın kaplama bakırdan yapılan plak, yarılanma ömrü 4.46 milyar yıl olan Uranyum-238 ile kaplanmıştır. Voyager 1, bugün Zürafa takımyıldızı yönünde ilerlemekte ve yaklaşık 40.000 yıl sonra Gliese 445 yıldızına 1.5 ışık yılı kadar yakından geçecek. 40.000 yıl insan ömrüyle kıyaslandığında oldukça uzak bir gelecek olarak gözükebilir ancak evrensel ölçeklerde 40.000 yıl yalnızca bir andan ibarettir. 40.000 yılı altın plakların uzun ömrüyle kıyaslarsak aslında herhangi uzaylı bir medeniyetin plağı bulması çok da düşük bir ihtimal değil. Gelişmiş uzaylı bir medeniyetin plağı bulup çalıştırmayı başardıktan sonra seslerimizi dinleyip, fotoğraflarımıza bakacağı anı bir hayal edin. Ya da biz, bugün binlerce hatta milyonlarca yıl önce gönderdikleri mesaj sayesinde evrenin çok uzaklarda bir yerinde yaşadığını bildiğimiz bir medeniyetten böylesi bir mesaj alsaydık, ne yapardık? İnsanlık, neler düşünür ve neler hissederdi? Acaba amaçları Carl Sagan'ın tasvir ettiği üzere bir toz tanesinin geçici bir süreliğine hakimi olmak isteyen o insanlar neler hissederdi? İnsanlık olarak, o saatten sonra Dünya'nın aynı anda hem çok küçük hem de çok büyük olduğunu, aynı anda hem çok değerli hem de çok değersiz olduğumuzu anlayabilir miydik? Belki de gerçekten altın plaklar, sonsuz uzay okyanusunda savrulmakta olan bir mesajdan çok, kendimize gönderdiğimiz anlam dolu mesajlardır. El ele, sınırın ötesine ve yalnız. (4) Sagan, C. (2013) Kozmik Bağlantı. Say Yayınları. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak Mart 2016 tarihinde yayınlanmıştır. 4 Mart 1979 tarihinde Voyager 1 uza... Büyük bilim insanı Carl Sagan, Mars..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ana-hatlariyla-change-projesi-cin-ay-kesif-programi/", "text": "Geçtiğimiz günlerde (16 Aralık 2020) Çin Ulusal Uzay Ajansı'nın Chang'e-5 uzay aracı Ay'dan topladığı 2 kilogramlık taş ve toprak örnekleriyle Dünya'ya döndü. Böylelikle Çin, Amerika ve Sovyetler Birliği arasında geçen Uzay Yarışı (1957-1975) döneminden beri Ay'dan örnek getiren ilk ülke oldu. Bizler de Kozmik Anafor olarak bu vesileyle Chang'e-5'in de dahil olduğu Çin Ay Keşif Programı'nı genel hatları ve detaylarıyla ele almak istedik. Çin'in Ay programını çok detaylı biçimde el aldığımız programımızı aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Eğer izlemeyi değil, okumayı tercih ediyorsanız, sayfayı kaydırıp okumaya devam edebilirsiniz. Chang'e Projesi olarak da bilinen Çin Ay Keşif Programı, Çin Ulusal Uzay Ajansı tarafından yönetilen, Ay'a yörünge sondaları, gezgin araçlar ve örnek toplayıcı araçlar göndererek Ay'dan taş ve toprak örnekleri getirmek üzere oluşturulan bir uzay programıdır. Sürdürülen projenin Ay'ın jeolojisi ya da Güneş Sistemi'nin oluşumu hakkında bilimsel açıdan son derece önemli bir program olduğunu söylemek mümkün. Ancak projenin gerçekleştirmesinin bir diğer sebebi olarak Çin'in uzay teknolojileri alanında deneyim kazanarak, projenin sonrasında Ay'a insanlı yolculuk veya Mars görevleri gibi misyonlara ön hazırlık yapması gösterilebilir. Program, ismini Çin mitolojisindeki Ay Tanrıçası Chang'e'den almaktadır. Chang'e Projesi 2003 yılında başlatılan bir program olmasına rağmen, ilk uçuş 24 Ekim 2007'de gerçekleştirilmişti. Aslında Çin için bir Ay Keşif Programı'nın gerekli olduğu ülkenin bilim insanları ve uzmanları tarafından 1991 yılında dile getirilmeye başlanmıştı. 1998 yılında ise Çin Ulusal Ajansı tarafından resmi olarak tanımlandı ve çalışmalara başlandı. 24 Ekim 2007'de, programın ilk aşamasında Xichang Uydu Fırlatma Merkezinden fırlatılan Ay sondası Chang'e-1, 5 Kasım 2007'de Ay yörüngesine ulaştı ve yaklaşık 1 yıl içerisinde Ay yüzeyinin tamamının haritasını çıkardı ve fotoğraflar gönderdi. Araç aynı zamanda Ay yüzeyinin yüksek çözünürlüklü ve üç boyutlu haritasını da çıkardı. Chang'e-1, daha önceki görevlerde haritalandırma ve analizlere dahil edilmeyen Ay'ın kuzey ve güney kutupları üzerinde de analizler gerçekleştirdi. Chang'e-1 ile ilk defa Ay'daki kimyasal elementleri analiz etmek üzere uzaktan algılamalı mikrodalga radyometresi kullanıldı. Toplam 1 yıl aktif tutulması planlanan Chang'e-1 Ay sondası, 1 yıl 4 ay 4 gün görev yaptıktan sonra kontrollü olarak Ay yüzeyine düşürüldü. Projenin birinci aşaması dahilinde, 1 Ekim 2010 tarihinde fırlatılan Chang'e-2, 100 kilometre yükseklikteki Ay yörüngesinde görev yapmak üzere gönderildi. Tasarım anlamında Chang'e-1 ile büyük oranda benzerlik taşıyan Chang'e-2, bazı teknik iyileştirmelerinin yanı sıra daha gelişmiş bir yerleşik kameraya da sahipti. CNSA, Chang'e-2'yi Ay yörüngesindeki görevlerini başarıyla gerçekleştirdikten sonra 25 Ağustos 2011'de L2 Lagrange noktasına yerleştirerek, NASA ve ESA'dan sonra bu bölgeyi ziyaret eden üçüncü uzay ajansı oldu. Bu bölgede Çin'in daha sonraki aşamalarda kullanmak üzere oluşturduğu uydu izleme ağını test eden sonda, 2 Nisan 2012'de 4179 Toutatis asterotine yakın geçiş yapmak üzere bölgeden ayrıldı. Tehlikeli olabilecek gök cismi kategorisinde olan asteroitin 3.2 kilometre yakınından net fotoğraflarını çeken Chang'e-2, 200 milyon kilometreden fazla mesafe kat ederek Çin'in derin uzay izleme teknolojilerini test etmesine olanak sağladı. CNSA'nın verdiği bilgilere göre 300 milyon kilometre mesafe kat edecek kadar yeterli yakıta sahip Chang'e-2, 2029 yılında Dünya'ya yeniden yaklaşacak. Projenin ikinci aşaması dahilinde 1 Aralık 2013'te fırlatılan Chang'e-3, önceki sondalardan farklı olarak robotik bir iniş aracı olarak tasarlandı. 6 Aralık 2013'de Ay yörüngesine yerleşen araç, 14 Aralık 2013'te ise Ay yüzeyine yumuşak iniş gerçekleştirerek, Sovyetler Birliği'nin Luna 24 aracıyla 1976 yılında gerçekleştirdiği inişten bu yana, Ay'a iniş yapan ilk araç olmuştur. İniş aracı üzerine 50 mm çapında bir teleskop da yer alır. Ay'ın ekzosfer tabakası ince ve oldukça yavaş hareket eden bir yapıda olduğu için, Ay yüzeyinden gözlem yapmak Dünya'ya kıyasla oldukça sağlıklıdır. İniş aracında bulunan teleskop da bu sayede değişken yıldız, kuasar ve blazar gözlemleri yapmak üzere yakın morötesi tayfını algılayacak biçimde donatılmıştı. Teleskop, 13 kadire kadar sönük gök cisimlerini gözlemleyebildi. Chang'e-3 ayrıca Ay toprağında analiz gerçekleştirmeyi mümkün kılan uzatılabilir kola da sahipti. Yüksek enerjili ultraviyole kamerası ile donatılan Chang'e-3, Güneş aktivitelerinin Dünya'nın manyetosferi üzerine olan etkilerini gözlemleyebildi. Spektrometre cihazı, kameraları ve Ay yüzeyinin 100 metre altına kadar araştırma olanağı tanıyan yer altı radar ekipmanları ile daha sonra Ay'dan örnekler alıp Dünya'ya getirecek olan Chang'e-5'in bir benzeriydi. Chang'e-3 ayrıca Ay yüzeyinde daha önce keşfedilmemiş ilmenit bakımında zengin, siyah bir mineral kaya olan bir tür bazalt tespit etti. Chang'e-3, iniş aracıyla beraber bir de Yutu gezgin aracını yanında taşıyordu. Adını Çin mitolojisinde Ay tanrıçasının beslediği Ay tavşanı Yutu'dan alan gezgin araç, 6 tekerlekli ve 1.5 metre ölçüsünde küçük bir yapıdaydı. İniş aracında olduğu gibi enerjisini Güneş panellerinden sağlayan Yutu, aşırı soğukla başa çıkabilmek için plütonyum-238 ile desteklenen radyoizotoplu ısıtıcıya sahiptir. Güneş panelleri ve radyoizitoplu ısıtıcı birimi sayesinde 30 yıl yetecek kadar enerjiye sahip olan Yutu'nun uzun süre Ay yüzeyinde ilerlemesi planlansa da inişinden 42 gün sonra arızalandı ve hareket edemedi. Yine de Dünya'ya veri aktarmaya devam edebildi. Projenin ikinci aşamasının devamında Çin, Chang'e-4 iniş aracını ve yanında taşıdığı Yutu-2 gezgin aracını 3 Ocak 2019'da Ay'ın arka yüzüne indirmeyi başardı. Bu aynı zamanda insanlığın Ay'ın arka yüzüne gerçekleştirdiği ilk başarılı araç inişiydi. Ancak burada bir sorun karşımıza çıkıyor. Çin, Ay'ın arka yüzündeki araçlarıyla nasıl iletişim kuracaktı? İşte bunun için Çin, iniş ve gezgin araçlarını göndermeden aylar öncesinde Queqiao adındaki iletişim uydusunu Lagrange 2 noktasındaki Ay yörüngesine göndermişti. Böylece Ay'ın arka yüzündeki araçlardan veriler önce iletişim uydusuna, daha sonra Dünya'ya aktarabiliyordu. Chang'e-4'ün Ay'ın daha önce incelenmemiş arka yüzüne inmesi, bu bölgenin yapısı hakkındaki detayları öğrenmek açısından son derece önemli. Chang'e-4 görevi ayrıca mikrouyduları da barındırıyor. Ancak bu mikrouydulardan biri Ay yörüngesine yerleşmekte başarısız oldu. Diğeri ise 31 Temmuz 2019'a düşük frekans bandında analiz yapmaya devam etti ve sonrasında Ay yüzeyine düştü. Chang'e-4 görevinin en ilginç ve heyecan verici taraflarından biri de şüphesiz mikro Ay ekosistemi deneyiydi. Chang'e-4 bunu gerçekleştirmek için yanında 18 cm uzunluk ve 16 cm çapında bir silindir götürdü. Silindirin içerisinde bitki tohumları ve böcek yumurtaları yer alıyordu. Planlanan şey, tohumların büyümesi ve böceklerin yumurtaların içinden çıkması sonucu silindir içerisinde bir minik bir ekosistem yaratılmasıydı. Deney pamuk tohumu, patates, kolza tohumu, çiçekli bitki, maya ve meyve sineği yumurtaları olmak üzere 6 tip organizmadan oluşuyordu. Ay'daki bu kapalı sistem düşük kütleçekimi ve radyasyon dışında yaşam için dünya benzeri uygun bir ortam yaratabilirdi. Plana göre sinekler yumurtalardan larva olarak çıkarsa, larvalar karbondioksit üretecek, bitkilerse fotosentez yoluyla oksijen üretip filizlenecekti. Maya ise karbondioksit ve oksijen dengesini koruyacak, sinek artıkları ve ölü bitkilerden kalanları sinekler için besin kaynağına dönüştürecekti. Planlandığı üzere inişten birkaç saat içerisinde silindirdeki sıcaklık 24 santigrat dereceye ayarlandı ve tohumlara su verildi. 12 gün sonra pamuk, kolza ve patates tohumlarının filizlendiği duyuruldu ancak yalnızca pamuğun fotoğrafı paylaşıldı. 100 gün boyunca sürdürülmesi planlanan biyosfer deneyi, başlamasının 9 gün sonrasında Ay'daki -52 santigrat derecelik düşük sıcaklık nedeniyle silindirdeki sıcaklığın korunamaması nedeniyle sonlandırıldı. Yine de bu deney 9 gün boyunca önemli veriler elde edilmesini sağladı. Chang'e-4 görevinin ilginç detaylarından biri ise Amerika ve Çin işbirliği konusunda... Çin'in geçmişte uydu görevlerinin, kıtalararası balistik füze geliştirmek üzere teknolojik altyapı sağlamak için yapıldığının düşünülmesi üzere Amerika, Çin Ulusal Uzay Ajansı'nı NASA'nın diğer ülkelerle gerçekleştirdiği işbirliği politikalarından çıkarmıştı. 2011'deki bu karardan sonra ilk defa Çin, NASA ile işbirliğine olumlu yaklaşarak Chang'e-4'ün enlem, boylam ve iniş zamanı bilgilerini LRO tarafından gözlemlenmesi için paylaştı. Ayrıca Çin, Amerika'nın gerçekleştireceği gelecek Ay görevlerinde Chang'e-4 sondasının ve Queqiao iletişim uydusunun NASA tarafından takip edilmesine izin verdi. 23 Kasım 2020'de fırlatılan Change'5, 1 Aralık'ta Ay'a inişini gerçekleştirmişti. 16 Kasım 2020'de ise Ay toprağından aldığı 2 kilogram ağırlığındaki örneklerle görevini başarıyla tamamladı. Böylece Çin, 1976'da Sovyetler Birliğinin Luna 24 aracından sonra Ay'dan örnek getiren ilk ülke oldu. Servis modülü, iniş aracı, tırmanma modülü ve örnekleri taşıyan geri dönüş modülünden oluşan Chang'e-5'in bütün bu parçaları, misyonun başarılı olması için farklı görevlere sahipti. Servis modülü Ay yörüngesinde dönmeye devam ederken Ay yüzeyindeki iniş aracı Ay toprağından örnekler aldıktan sonra bunları tırmanma modülüne aktardı. Tırmanma modülü ise itki sistemi sayesinde iniş aracından ve dolayısıyla Ay'dan ayrılarak yörüngede bekleyen servis modülüne geri döndü. Tırmanma modülünden servis modülüne aktarılan 2 kilogramlık Ay örnekleri, geri dönüş modülüne aktarıldı. Bu aşamadan sonra ise geri dönüş modülü servis modülünden ayrılarak Dünya'ya olan yolculuğuna başladı. Dünya atmosferine giriş yaptıktan sonra planlanan iniş bölgesine başarılı bir iniş gerçekleştirilen Chang'e-5, görevini başarıyla tamamlamış oldu. Şimdiye dek başarılı ilerleyen Chang'e Projesinin bir sonraki ve üçüncü aşama görevleri Chang'e-6 ve Chang'e-7 ile Ay'ın güney kutup bölgesinden örnek toplayıp Dünya'ya geri getirmek, olacak. 2027'de gerçekleştirilmesi planlanan Chang'e-8 görevinin detayları ise ilerleyen zamanlarda belirli olacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/andromeda-ve-samanyolunun-carpismasi/", "text": "Andromeda galaksisi Andromeda takımyıldızında bulunan, Dünya'dan yaklaşık olarak 2.5 milyon ışık yılı uzaklıkta olan spiral bir galaksidir. Genellikle Büyük Andromeda Nebulası olarak anılır, aynı zamanda Messier 31, M31, NGC 224 olarak da bilinir. Andromeda Galaksisi, galaksimize en yakın spiral galaksidir fakat en yakın galaksi değildir. Andromeda Galaksisi Samanyolu Galaksisi'ne saniyede yaklaşık olarak 68 mille yaklaşıyor (saniyede 110 kilometre). Güneşimize de bağıntılı bir şekilde saniyede yaklaşık 190 mille yaklaştığı ölçülmüştür. Bu durum Andromeda'yı, gözlemlediğimiz ışığı maviye kayan birkaç galaksiden biri yapıyor. Andromedanın teğetsel ya da yüzeysel kısımlarının hızı, galaksinin yaklaşma hızından çok daha küçüktür ve bundan dolayı Samanyolu ile direk olarak yaklaşık 4 milyar yıl içinde çarpışması bekleniyor. Bu çarpışmanın muhtemel sonucu galaksilerin birleşip dev eliptik bir galaksi oluşturması ya da muhtemelen geniş diskli bir galaksi oluşturmasıdır. Böyle olaylar galaksi gruplarında bulunan galaksiler arasında sıkça olmaktadır. Dünyanın ve Güneş sisteminin çarpışmadan sonraki kaderi şimdilik tahmin edilemese de, galaksi birleşmelerinde yıldızların çarpışma olasılığının çok çok düşük olduğunu belirtmekte yarar var. Galaksiler birleşmeden önce, Güneş Sisteminin Samanyolu'ndan dışarı savrulması, ya da daha öncesinde M31'e katılması gibi küçük bir ihtimal söz konusu. Elbette tüm bunların yaşanmama ihtimali, yıldızımızın ve bizim hiçbir şey olmamış gibi birleşen galakside varlığımızı sürdürmemiz de çok büyük bir olasılık. Ancak olasılıklar ne olursa olsun, Güneş Sistemi'nin çok büyük ihtimalle bir arada kalacağını ve zarar görmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Eski bulgular Samanyolunun daha fazla kara madde ve kütle içerdiğini önerse de, Andromeda Galaksisi büyük bir ihtimalle Yerel Grup içinde kütlesi en fazla olan galaksidir. 2006 da Spitzer Uzay Teleskobundan yapılan gözlemler M31'in 1 trilyon yıldız içerdiğini açığa çıkardı: yani, 200-400 milyar yıldız içerdiği tahmin edilen Samanyolu'ndan en az 2 kat daha fazla sayıda yıldız içermektedir. Andromeda Galaksisi 3.4 kadirle Messier nesnelerinin en parlaklarından biridir. Bu da onu aysız gecelerde orta bir ışık kirliliğinde bile çıplak gözle gözlemlenebilir yapmaktadır. Gökyüzünde dolunaydan 6 kat kadar geniş alan kaplamasına rağmen, sadece daha parlak olan merkez bölgesi çıplak göze, dürbünlere ya da küçük teleskoplara görünebilir. Chandra X Işını Gözlemevi'nden ve d... Olası Dünya dışı uygarlık bizi kola... Bir yıldız, ait olduğu galaksiden d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/anne-ben-ufo-gordum-diyorsaniz/", "text": "Sokakta aylak aylak dolaşıyor veya evinizin balkonunda komşuları dumana boğma pahasına arkadaşlarınızla mangal yapıyorsunuz. Birden o da ne? Gökyüzünde bir UFO, yani tanımlayamadığınız bir uçan cisim belirdi. Gördüğünüz şey bir uçak olabilir. Geliş açısına bağlı olarak uçaklar son derece inandırıcı biçimde ufo'lara benzeyebilir. Hele ki akşam üstlerinde iniş hazırlığı sırasında ve farları size dönük olarak geliyorsa, uzun süre boyunca havada asılıyormuş izlenimi yaratır. Dönüş yaptığında ise birden gözden kaybolmuş gibi olur. Uçak olsa sesini duyardım demeyin, çünkü bir yolcu uçağının sesini ancak çok alçaktan geçerken duyabilirsiniz. Çok güçlü motorlara sahip savaş jetleri hariç, 1 km uzağınızdan geçen hiçbir yolcu uçağının sesi duyulmaz. Yukarıdaki videoda inandırıcı bir ufo görüntüsünün nasıl gerçekte bir uçağa ait olduğunu görebilirsiniz. Bazen yere yakın yapay uydular gündüz vakti bile aşırı parlak hale gelebilir. özellikle iridyum uyduları, gökyüzünde birden belirip bir süre hareket ettikten sonra aniden kaybolan çok parlak bir cisimmiş gibi görünebilirler. Amatör astronomların çok sevdiği ve internetten üzerlerinden geçecekleri saati takip edip fotoğraflamaya bayıldığı bu uydular, sıradan insanlar için uçan daire algısı oluşturabilir. Bu fenomeni gördüğümüz gökyüzü parçasından böyle bir uydu geçip geçmediğini kontrol edin. internette yapay uyduların bulunduğunuz bölgeden geçiş saatlerini gösteren çok sayıda site var. Venüs Venüs Venüs... Bu gezegen sandığınızdan çok daha parlaktır. Hava aydınlıkken, ortada tek bir yıldız olmadığında bile çok parlak görünür ve çoğunlukla ufka yakın konumda olduğu için atmosferik etkiler nedeniyle hareket ediyormuş gibi izlenimi yaratır. Son yıllarda moda olan, herkesin bir tane edinmeye başladığı Quadcopter'lar aşırı derece inandırıcı ufo taklidi yapabiliyorlar. Bir ufodan bekleyebileceğiniz havada sabit durma, aniden farklı yönlere çok hızlı hareket edebilme, inanılmaz manevralar yapma, hızla yükselip alçalıp aniden ışıklarını söndürerek kaybolma yetenekleri vardır. İnsanları kandırıp eğlenmek için 8-10 tane dronu sürü halinde senkronize uçurarak sizle kafa bulmaya bayılan bir sürü insan var. Uyanık olun, kandırılmayın. Bilgisayarlar ve video yazılımları çok gelişti. Artık amatörler bile olağanüstü gerçekçiliğe sahip videolar hazırlayabiliyorlar. Hatta çoğu amatör bu videolarında ikna edici bir kurgu ile gerçeğinden ayırd edilemez yapımlar ortaya koyabiliyor. Bunların bir kısmının ufocularla ilgisi olmasa da, bazıları ilgi çekmek ve ünlü olmak için yaptıkları kurguları gerçekmiş gibi internete yüklüyor, basına veriyor. Asla cisme zoom yapmayın. hele digital zoom hiç yapmayın. Görüntü netleşmeyecek, aksine bulanıklaşacak ve anlaşılmaz hale gelecektir. Eğer cep telefonu ile çekim yapıyorsanız, bizim uçan dairecilerin televizyonlarda üzerinde tartıştığı hiçbir şey anlaşılmayan yamru yumru bulanak görüntülerden fazlasını elde etmeniz pek mümkün olmayacaktır. Kameranızın otomatik odaklama sistemi varsa iptal edin, netlik ayarını elle manuel olarak kendiniz yapın. Kameralar gökyüzünde boşlukta duran minicik cisimlere otomatik netlik ayarı yapmakta çok zorlanırlar, elinize bulanık bir videodan başka birşey geçmez. Kamerayı elinizde olabildiğince sabit tutmaya gayret edin. Cismi takip etmeye çalışmayın. mümkünse kamerayı sabit bir yere koyup o şekilde çekim yapın. Eğer bunu yapmazsanız, yine o meşhur titrek ve bulanık görüntülerden başka bir şey elde edemezsiniz. Cisim ufka yakınsa, görüntünün bir kısmına yeryüzündeki sabit bir nesneyi de almaya çalışın. Böylelikle kaydınızı izleyecek uzmanların cismin hareketlerini takip edebileği sabit bir referansları olur. Çekim yaparken bulunduğunuz yeri , hangi yöne baktığınızı, tarihini ve saatini dile getirin. Böylelikle o gün, o saat, o semtte, o yönde olabilecek ufo harici fenomenler ile sizin çekiminiz karşılaştırılabilir. Eğer bulunduğunuz yerde çok fazla ufo görüyorsanız ve bunu sizden başka pek gören yoksa, en yakın psikiyatristten randevu alın. Zihin rahatsızlıkları, kalp böbrek akciğer rahatsızlıkları kadar normaldir, utanılacak gizlenecek şeyler değildir. Psikolojik destek almaktan utanmayın."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antalya-anadolu-lisesi-astronomi-panelimizden-kareler/", "text": "10 Nisan 2017 tarihinde, Antalya Anadolu Lisesi Fizik Kulübü'nün davetlisi olarak katıldığımız panelde, kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan'ın anlatımı ile yaklaşık 2.5 saat süren bir sunum ve söyleşi etkinliği gerçekleştirdik. Son dönemlerde sıkça keşfedilmeye başlanan ve ilgi uyandıran ötegezegen türlerini, keşif yöntemlerini ve bu gezegenlerde yaşam ihtimalini anlattık. Ardından, gelecekteki ikinci yuvamız olacak Mars'a yolculuğu ve orada nasıl bir koloni kurabileceğimizi konuştuk. Bu sunumlarımızın ardından gerçekleştirdiğimiz soru cevap söyleşisinde ise, öğrencilerimizin uzay, evren ve astronomi bilimi alanındaki merak ettikleri soruları cevaplandırdık. Antalya Anadolu Lisesi fizik kulübüne, okul yönetimine, öğretmenlerimize ve yoğun ilgi gösteren tüm öğrencilerimize, astronomi bilimine verdikleri değer ve misafirperverlikleri için çok teşekkür ederiz. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017 Etkinlik Takvimi Güncellendi! 25 Aralık Cuma günü, Saat 16:00-17:... Ali Kuşçu Uzay Evi, gökyüzünde nele..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antalya-anadolu-lisesi-panelimizden-kareler/", "text": "22 Kasım 2017 tarihinde, Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, ülkemizin en başarılı liselerinden biri olan Antalya Anadolu Lisesi'nde bir panel ve söyleşi etkinliği düzenledik. Antalya Anadolu Lisesi Fizik Topluluğu'nun davetlisi olarak katıldığımız panel etkinliğinde, kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan ve Tübitak Ulusal Gözlemevi uzman astronomu Kadir Uluç yer aldı. Kadir Uluç, Türkiye'nin şu an için tek gözlemevi konumunda bulunan Tübitak Ulusal Gözlemevi'nin kuruluş aşamaları ve faliyet gösteren dev teleskoplarımız hakkında bilgi verip, içinde yaşadığımız evreni mikro düzeyden makro boyutlara kadar anlattıktan sonra söz alan Zafer Emecan, Güneş Sistemi dışında keşfedilen ötegezegenleri, dünya dışı yaşam ihtimalini ve bilim insanlarının kullandığı ötegezegen keşif yöntemlerini örnekledi. 21 Şubat 2017 tarihinde, Rize Fatma... Son iki yıldır, resmi olarak davet ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antalya-ankara-bursa-istanbul-izmir-bilimseverler-bulusmasi/", "text": "Evrim Ağacı'nın kadim yazarlarından Arsel Berkat Acar'ın öncülüğü ile gerçekleştirilen Bilimseverler Buluşması etkinliği, ilk kez 5 büyük şehirde birden gerçekleştiriliyor. Not: Kapak fotoğrafı, birinci Antalya bilimseverler buluşmasında bir araya gelen Evrim Ağacı'ndan Arsel Berkat Acar, Burak Çankaya, Kozmik Anafor'dan Zafer Emecan ve çoğunluğu Antalya Anadolu Lisesi öğrencilerinden oluşan bilim tutkunu okurlara aittir. Türkiye Uzay Ajansı , Milli Uzay Programı Açıklandı! Türkiye Uzay Ajansı , 9 Şubat ... 25 Aralık Cuma günü, Saat 16:00-17:... 10 Nisan 2017 tarihinde, Antalya ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antalya-has-okullari-panel-gozlem-etkinligimiz/", "text": "24 Mart 2017 tarihinde, Antalya Has Okulları'nın davetlisi olarak; ekibimizden Merve Yorgancı, Zafer Emecan ve Erdal Taşgın'ın katılımıyla 7 saat süren bir panel ve gözlem etkinliği düzenledik. Öğrencilerin, velilerinin ve Antalyalı gökbilim tutkunlarının yoğun katılımı ile gerçekleşen etkinliğimizde, Güneş Sistemi dışında keşfedilen ötegezegenler, yaşam ihtimali ve Mars'taki geleceğimiz üzerine konuştuk, merak edilen sorulara yanıt vermeye çalıştık. Akşam olduğunda ise, beraberimizde getirdiğimiz iki profesyonel teleskobumuzla öğrenci ve velilerimizle birlikte gökyüzünü gözlemledik. 30 Mart 2018 Cuma günü, Çanakkale B..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antalyada-turk-bilim-insanlari-100-yeni-galaksi-kesfetti/", "text": "Şu aralar basın ve sosyal medyada, ABD'de doktorasını yapan bir Türk öğrencinin yeni bir galaksi keşfettiği ve adının galaksiye verildiği haberleri yayınlanıyor. Bu konuyu, şu linkten ulaşacağınız yazımızda doğru biçimde işlemiştik. Ancak, ortada gerçek bir keşif ve isim vermenin söz konusu olmadığını belirtmemiz; nedensiz yere bazı okurlarımızdan keşfi küçümsediniz yorumları almamıza neden oldu. Oysa biz bir bilim platformuyuz ve hiçbir başarılı çalışmayı küçümsemeyiz, kıymet veririz. Bizler, bilimsel çalışmaların halka doğru biçimde iletilmesi ile görevliyiz. Bununla beraber, ilgili haberlerde dile getirilen çalışma saygıyı hakediyor. Ancak, benzerine ülkemizde de sıklıkla rastlanan ve bizce normal ve sıradan bir gözlem çalışmasından ibaretti. Sebebini bilmediğimiz bir biçimde, ülkemiz sınırları içinde aynı çalışmaları ve başarıları elde eden çok fazla bilim insanı varken, bazı kişiler şanslı biçimde basında, hatta Dünya basınında yer alıp büyük bir şöhret yakalayabiliyorlar. Bu yazımızda, bir süre önce Antalya'daki Tübitak Ulusal Gözlemevi'nde gerçekleştirilen ama basında hiç görmediğiniz, ulusal medyanın, hatta sosyal medyanın görmezden geldiği çok daha büyük ve önemli iki keşif haberini vermek istiyoruz. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nde konuşlandırılmış RTT150 teleskobundan yapılan tayf gözlemlerinde bir süpernova kalıntısı içerisinde sıcak bir kaçan yıldız keşfedildi. Ayrıca, önceden bilinmeyen 47 tane galaksi kümesinin tanısı yapıldı. 65 galaksi kümesinin de kırmızıya kaymaları tayfsal yöntemle ölçüldü. TUG'un keşifleri Dünya'nın saygın bilimsel dergilerinde yayınlandı ve atıflar almaya başladı. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nde konuşlandırılmış RTT150 teleskopundan 9 ve 10 Ağustos 2013 tarihlerinde yapılan tayf gözlemlerinden, S147 isimli süpernova atığında yer alan, HD 37424 numaralı, yüksek uzay hızına sahip B0.5 tayf türünde bir anakol yıldızı keşfedildi . Keşif yıldızın geçmişe götürülen yörünge izlerinden, 30 bin yıl önceki yerinde PSR J0538+2817 isimli bir atarca yani pulsar vardı. Buna göre, ömrünü süpernova patlamasıyla tamamlayan isimsiz bir çift yıldızın bileşenlerinden biri şimdi gördüğümüz atarca ve diğeri de bu keşif yıldızıdır. TÜBİTAK TUG' da yürütülen proje gözlemlerinden elde edilen kaçan yıldızın keşif çalışması Discovery of an OB Runaway Star Inside SNR S147 başlıklı makale ile Dünya'ya duyuruldu. Türkiye'den , Almanya ve Amerika'dan başta Baha Dinçel ve arkadaşlarının bu çalışması çok okunan astronomi ve astrofizik dergisi Monthly Notices of the Royal Astronomical Societyde Nisan 2015 tarihinde yayımlandı. Keşif makalesi, çok kısa süre içinde atıflar almaya başladı. TUG Müdürü Prof. Kırbıyık, Galaksi kümesi keşfi ile ilgili olarak şu açıklamayı yaptı: Galaksi kümesi, kütle çekimi sayesinde birbirlerine bağlı 100'den fazla galaksinin oluşturduğu kümedir. 10 milyar yıl önce oluştukları sanılmaktadır. Galaksi kümelerinin evrendeki dağılımı homojen değildir, kimi bölgelerde sıklık gösterirken kimi bölgelerde seyrektir. Galaksi kümeleri, 10-100 milyon Kelvin sıcaklığında değişen, yoğunluğu çok düşük olan ve X ışını yayan gaz içerirler. X-ışın uydularının yakaladığı veya başka yöntemlerle bulunan bu kaynaklar TUG RTT150 gibi yer teleskopları gözlemleri ile desteklenmektedir. TÜBİTAK TUG'un galaksi kümeleri keşif çalışması Planck Intermediate Results. XXVI. Optical Identification and Redshifts of Planck Clusters With the RTT150 Telescope başlıklı makale ile Dünya'ya duyuruldu. TÜBİTAK TUG'dan Dr. İrek Hamitoğlu ve arkadaşlarının bu çalışması çok okunan astronomi ve astrofizik dergileri arasında yer alan Astronomy & Astrophysicsde Ekim 2015 tarihinde yayımlandı. Keşif makalesi, yayınlandığı sadece ilk ay içinde bile sekiz atıf almayı başardı. 31 Aralık 2016 - 2 Ocak 2017 tarihl... Türkiye Uzay Ajansı , Milli Uzay Programı Açıklandı! Türkiye Uzay Ajansı , 9 Şubat ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/anten-galaksisi/", "text": "Hayır, bu gördüğünüz tek bir gökada değil. Evrende sıkça görülen çarpışan gökadalara bir örnek. Tam uzaklığını henüz hesaplayamamış olsak da, bizden 45 ila 65 milyon ışık yılı arası bir uzakta olduğunu düşündüğümüz bu ilginç gök cismi, NGC 4039 ve NGC 4038 isimli iki gökadanın birleşmesinin ileri safhadaki bir görüntüsüdür. Yapılan tahminler, iki galaksinin yaklaşık bir milyar yıl önce çok yaklaşarak birleşmeye başladıklarını, 500-600 milyon yıl önce ise birbirlerinin içinden geçtikleri ve bünyelerindeki gazlar ile yıldızların böylesine anten biçimli iki uzantı oluşturarak saçılmaya başladıkları şeklinde. Bu galaksiler, önümüzdeki 1-2 milyar yıl boyunca bu şekilde birkaç iç içe geçiş yaşadıktan sonra, momentumlarını kaybedip kütle çekimsel denge aşamasına geçerek tek ve dev bir sarmal galaksi haline gelecekler. Galaksi birleşmelerinin en önemli faydası, iki galaksinin kütle çekiminin içerdikleri gazı sıkıştırarak çok yoğun ve şiddetli bir yıldız oluşumunu tetiklemesidir. Sol üstteki yakın çekim fotoğrafta da bunu net biçimde görüyorsunuz. Bu kaotik birleşme döneminde, her iki galakside de hemen her çeşit yıldız meydana gelir. Milyonlarca kısa ömürlü, 1 ila 15 milyon yıl yaşayabilen dev yıldız oluşur ve bunlar süpernovalar halinde yok olurlar. Bu süpernovalardan saçılan malzeme, yıldızlararası gazı ağır elementler bakımından zenginleştirir ve daha küçük uzun ömürlü yıldızları oluşturacak bulutsularda yıldız oluşumunu tetikler. Buralarda oluşan Güneş benzeri ve daha küçük yıldızların çevrelerinde böylece karasal gezegenlerin oluşumu kolaylaşır, hızlanır. Bu birleşme, belki de milyarlarca hayat dolu yeni yıldız sisteminin oluşmasına neden olacak. Kimbilir, belki bu milyarlarca sistemin yüzbinlercesinde gelişkin, hatta zeki canlılar meydana gelecek. Bizim yıldızımız Güneş de, Samanyolu'nun geçmişte yaşadığı böylesi birleşmelerden birinde oluşmuş olabilir. Merak etmeyin, eğer oralarda yaşayan zeki canlılar varsa, şu an ne olduğunun farkında bile değillerdir. Bu birleşme o kadar yavaş gerçekleşiyor ki, canlıların ömürleri bunları gözlemlemeye yetmez. Onlara göre, galaksileri kendilerini bildiklerinden beri hep böyle: Hiç değişmedi. Zaten galaksi birleşmelerinde yıldız çarpışmaları veya tehlikeli biçimde yakınlaşmalar çok nadir gerçekleştiği için, pek azı hariç herkes hayatından memnun. Kimbilir, belki şanslılarsa; birkaç milyar yıl içinde tekrar yeni oluşacak dev galaksinin çekim gücüne kapılarak yeni galaksi içindeki yine hep buradaydık diyecekleri yerlerine dönerler. Derin Bir Nefes Alın, içimizdeki yı... Bir yıldızın doğumu, çetin ve uzun ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antik-galaksiler-tahmin-edilenden-daha-parlaklar/", "text": "Spitzer Uzay Teleskopu, gökyüzüne 200 saatten fazla bakarak uzaydaki yolculuğu 13 milyar yıl sürüp Dünya'ya ulaşan antik galaksilerin ışığını topladı. Bu antik galaksilerden bize gelen ışık, kaynağını o kadar uzun süre önce terk etmişti ki, görüntü üzerine çalışan araştırmacılar zamanda eski kozmik geçmişe dönmek durumunda kaldılar. Araştırma ekibi, Spitzer verilerini kullanarak 135 tane uzak galaksiyi gözlemlediler ve büyük patlamadan 1 milyar yıl sonra oluşan ve ışığı bize 13 milyar yıl sonrasında ulaşabilen bu cisimlerin tahmin edilenden daha parlak olduğunu buldular. Bu 135 galaksi, özellikle hidrojen ve oksijen gibi galaktik gazlarla haşır neşir olan radyasyon tarafından yaratılan kızıl ötesi ışığın iki dalga boyunda parlaktı. Bu da galaksilerin yüksek derecede iyonlaştırıcı radyasyon yaydığını gösteriyor. Erken dönemdeki evrende, bu tarz radyasyon, bol miktardaki nötr hidrojene çarptığı zaman onu iyonlaştırdı, yüklü parçacıkları açığa çıkarttı ve ilk yıldız oluşumlarıyla örtüşen yeniden iyonlaştırma dönemini başlattı. Evrenin kökenleri üzerine çalışan ve astronominin bir dalı olan gözlemsel kozmolojideki en büyük sorunlardan biri, erken evrende bütün hidrojeni etkileyen bu iyonlaşmış radyasyonu üreten şeyin ne olduğu gizemidir. Bu gözlemlenen antik galaksiler ise, araştırmacıların çalışmalarını doğru yönde ilerletmesine yardımcı olabilirler. Çünkü şu anda gözlemlediğimiz ışıkları, evrenin bugünkü nihai halini almaya başladığı dönemden hemen sonraki zamanlarda yol almaya başladı. Bu yeni bulgular, evrenin bu ilk milyar yıllık dönemde nasıl evrimleştiği hakkında bize bir takım detayları veriyor. Ancak Spitzer'in ulaşabileceği en erken dönemlerde oluşmuş ilk yıldızları anlayabilmek için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Araştırmayı yapan ekip, James Webb Teleskobu fırlatılıp kullanılmaya başladığında, bu olayın eksik parçaları ve evrenin kökeni ile ilgili diğer soruların yanıtlarını vereceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antik-uzayli-kafataslari-safsatasi/", "text": "Tahmin edeceğiniz üzere, görselimizin alt sırasında yer alan kafatasları bizim UFO'cular tarafından uzaylı ziyaretçilere ve başka mistik gizemli sırlara örnek olarak gösteriliyor. Değil mi ki uzun kafatası büyük beyin, büyük beyin yüksek zeka, yüksek zeka da uzaylı demek. Pek büyük bir sır değil aslında. Dünyamızda bazı kültürlerde, kafa uzunluğu güzel, hatta gurur duyulacak, statü kazandıracak bir şey olarak görülür. Hani bizlerin dövme yaptırması, sünnet olması, kaşa göze göbeğe piercing taktırması gibi. İşte bunlar da çeşitli yöntemlerle çok küçük yaşlardan itibaren kafatasını sarıp sarmalayıp sıkıştırarak çocukların uzun kafalara sahip olmaları için uğraşıyorlar. Bu kültürel olgu herkesçe bilinmesine rağmen, geçmiş dönemde yapılan bu uygulamalardan kalma kafatasları uzaylılardan, farklı insan türlerine kadar pek çok mistik hikayeye esin kaynağı olmaya devam ediyor. Çünkü biliyorlar ki, dünya kültürlerine meraklı az sayıda insan dışında kimse bu durumun nedenini araştırmayacak, uydurdukları saçmalıklara inanacak. Bu, tıpkı bazı toplumlarda görülen boyun uzatmak ve eski Japon geleneklerindeki genç kızların ayaklarını küçültmek için uygulanan işlemler gibi kültürel bir olgu. Günümüzde de hala kimi kabile topluluklarında kafatası uzatma geleneği devam ediyor. Bu kabilelerin kafataslarını uzatmak, yani uzun kafalara sahip olmak için uyguladıkları yöntem oldukça basit. Kafatası uzatılmak istenen kişi, bebekliğinden itibaren başı, homojen biçimde değil de, sadece sivri bir yapı oluşturacak şekilde arkaya doğru büyüyebilmesi için sıkıca sarmalanıyor. Bu sıkı sargılar, kişi artık yetişkin yaşa gelene ve kafası yeterince çekici görünen uzunluğa erişinceye kadar uygulanmaya devam ediyor. Yani gördüğünüz gibi, yüzyıllar, binyıllar öncesine ait bulunmuş olan uzun kafataslarının uzaylılarla, farklı insan türleriyle ilgisi yok. Sadece, insanın estetik yargılarından kaynaklanan ve günümüzde de bazı toplumlarda devam ettirilen bir gelenekten ibaret. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antimadde-nedir-antimadde-nasil-ve-nerede-uretilir/", "text": "Antimadde, toplum tarafından ne olduğu tam anlaşılmamış bilimsel bir gerçektir. Bu nedenle sizler için inceleyip sadeleştirerek nedir, ne değildir, nasıl üretilir, ne işe yarar diye anlatmaya karar verdik: Antimadde; sizi, evlerinizi, Dünya'yı, galaksileri, kısacası evreni oluşturan bildiğimiz maddenin zıttı. Tam tersi elektrik yükü taşıyan madde çeşididir. Antimaddenin ne olduğunu detaylı anlatmadan önce, ne olmadığı hakkında bilgi vererek yanlış bilgileri arındırmak istiyoruz. Evrendeki kütlenin yaklaşık olarak %84,5'ini oluşturan ancak dolaylı yollar haricinde henüz gözlemleyemediğimiz ve karanlık madde olarak isimlendirdiğimiz hipotez madde, antimadde değildir. Evrenin genişlemesinden sorumlu bir hipotez olarak kabul edilen ancak doğrudan gözlemi henüz yapılamayan karanlık enerjinin antimadde ile bir ilgisi yoktur. Antimadde negatif kütleye sahip değildir: Bildiğimiz anlamdaki madde, diğer maddeleri kendisine doğru çeken bir kütle çekimi oluştururken, antimadde iter fikri tamamen yanlıştır. Antimadde ters elektrik yüküne sahiptir evet ama, kütle çekimi yük taşımaz. Bu nedenle normal parçacıklar ve anti-parçacıklar aynı çeşit kütleye sahiplerdir. Antimadde negatif enerjiye sahip değildir: Negatif enerji olarak tabi edilen sıfır enerji seviyesinden düşük negatif enerji durumları, sadece belli quantum sistemlerinde geçerlidir. Antimadde, normal madde gibi pozitif enerji değerlerine sahiptir sadece elektrik yükü ve dönüş hareketi yönlerinde farklılıklar içerir. Antimadde bilimkurgu değildir, yeteri kadar üretimini yapabileceğimiz ucuz metotlar geliştirebilirsek bir gün sanayinin ve enerji üretiminin belkemiğini oluşturabilir. Şu anda birçok deneyde ve cihazda antiparçacık ve antimadde türevleri kullanılmaktadır. Sıradan madde ile aynı kütleye sahip ancak farklı elektrik yükü, farklı lepton & baryon sayısı ve farklı quantum spin yönüne sahip antiparçacıklardan oluşmuş materyale antimadde denir. Kısa Bilgi: Parçacık fiziğiyle ilgili terimler kullanmaya başladığımıza göre bazı temel terimlerle ilgili bilgi verelim. SPIN: Spin bir yönü ve değeri olan, neredeyse bütün atomaltı parçacıkların sahip olduğu bir momentumdur. Higgs Bozonu ve bazı kuramsal parçacıklar hariç, bütün parçacıklar spin sahibidir. MESON: Yüksek enerjili çarpışmalarda ortaya çıkan Hadron sınıfından olan, çok kısa ömürlü parçacıklardır. Mesonlar, bir quark ve bir anti quarktan oluşurlar. BARYON: 3 Quarktan oluşan Hadron sınıfı parçacıklardır. Ünlü proton ve nötronlar birer baryon türüdür. Bilinen evrende, gözlemlediğimiz kadarıyla baryonik madde hakimdir. LEPTON: Elektron benzeri parçacıkları içeren bir parçacık ailesidir. Elektronlar, Elektron Nötrinoları, Muonlar, Muon Nötrinoları, Taular ve Tau Nötrinoları lepton ailesini oluşturur. QUARK: Hadronların yapı taşı olan quarklar, asla doğrudan gözlemlenemez ya da izole halde bulunamazlar. Sadece Baryon ve Meson denen Hadron sınıfı parçacıklarda bulunurlar. Elektrik yükü, kütle, renk ve dönüş gibi özellikler quarklardan gelir. Bunlar böyle özellikler taşıyan küçük toplar yerine, matematiksel özellik noktaları olarak düşünülmelidirler. Quarkların oluşturduğu daha büyük parçacıklar içerisindeki quarklar, parçacığın ne olacağını belirler. Quarklar kendi aralarında da 6 tipe ayrılır. Bunlar Up , Down , Strange , Charm , Top , Bottom olarak isimlendirilir. Up ve Down Quarklar evrende en çok bulunan oldukça stabil ve düşük kütleli parçacıklardır. Diğer Quark çeşitleri; kozmik ışın çarpışmaları ya da parçacık hızlandırıcılar gibi yüksek enerjili çarpışmalarda oluşup, hızlı şekilde parçacık bozunumu geçirerek düşük kütleli Up ve Down quarklara bozunurlar. FORCE CARRIER PARÇACIKLAR: Parçacıklar arasında Field denen güçleri taşıyan parçacıklardır. Fotonlar elektromanyetizmayı taşır, Gluonlar güçlü nükleer kuvveti, W ve Z bosonları zayıf nükleer kuvveti ve kuramsal Gravitonlar kütleçekimini taşıyan diğer parçacıklardır. ANTİQUARKLAR: Antimadde ve dolayısıyla antiparçacıkların temel yapı taşları olan quarklar normal quarklara oldukça benzer ve tahmin edebileceğiniz gibi tek farkları eşdeğerlerinin tersi özelliklere sahip olmalarıdır. FERMİON VE BOSON SINIFLANDIRMALARI: Bosonlar yukarıda anlattığımız Mesonların ve force carrier parçacıklar denen parçacıkların bulunduğu ailedir. Spin denen momentumları tam sayılar ile ifade edilir (+1, +2). Fermionlar ise yukarıda geçen Lepton, Quark ve Baryonları kapsayan ailedir. Quantum spinleri tam sayı değildir, 1/2 olarak ifade edilirler. Maddeyi oluşturan atomun çekirdeğinde; nükleüs dediğimiz pozitif yüklü proton ve yüksüz nötron bulunur. Nükleüs çevresinde ise negatif yüklü elektron veya elektronlar, sahip oldukları enerjiye göre çeşitli yörüngelerde yer alırlar. Antimaddede ise antiprotonlar negatif yüklüdür, pozitron denen antielektronlar ise pozitif yüklüdür. Evrenimiz bizim için normal olan maddenin hakimiyetindedir. Eser miktarda antimadde evrende gözlense bile, Big Bang ile ortaya çıkmış olması gereken miktardan çok çok azdır. Big Bang teorilerine göre, antimadde ve madde eşit miktarda oluşmuş olmalıydı. Çoğunlukla çevremizdeki her şeyi oluşturan Baryonik madde gözlemlenebilir evrende bu kadar ağırlıktayken, eser miktardaki antimaddeyi oluşturan antibaryonlar ile ciddi bir eşitsizlik vardır. Genel kabul gören kanıya göre; Big Bang'de parçacıkların ve antiparçacıkların eşit miktarda oluşmuş olması ve bunun sonucunda da bütün parçacıkların birbirlerini imha ederek evreni bütün maddelerden arınmış bir radyasyon denizi olarak bırakmaları gerekirdi. Ancak Baryogenessis olarak isimlendirilen, henüz hipotez olarak kabul edilen bir aşamada normal quark ve leptonlar, antiquark ve antileptonlara baskın gelerek antiparçacıkların sayısını bugünkü evreni oluşturacak şekilde azalttılar. Çeşitli hipotezler bu asimetriye farklı açıklamalar getirse de CP simetrisi ihlali denen açıklama en kabul görenidir. Evrende antimadde yerine neden maddenin baskın olduğu yada Büyük Patlama'dan sonra neden bütün herşeyin birbirini yok etmediğini anlatabilmek için CPT teoreminden bahsetmemiz gerekiyor. CPT simetrisi: C , P , T simetrileri anlamına gelir. Maddenin herhangi bir özelliği bu simetriler yönünden bir değişim geçirdiğinde aynadaki yansıması gibi tersi bir hal almalıdır. Yani madde yük simetrisi yönünden tersinme geçirdiğinde antimadde olur. Uzaysal konumu tersinme geçirdiğinde x, y, z düzlemlerindeki konumu -x, -y, -z düzlemlerinde olur, kısaca aynadaki görüntüsü benzer. Zaman simetrisinde bir tersinme ise temel olarak t değerinin -t olmasıdır. Zaman akışının tersine işlemesi anlamına gelir ve tabiki gözlemlenebilir evrende böyle birşey gerçekleşmediği için şimdilik makro seviyede zaman asimetrik diyebiliriz. Sözün özü C ve P simetrilerine göre antimadde normal maddenin aynadaki bir yansıması gibi olmalıdır, bütün herşey tersi yönde işlemelidir. Ama pratikte bu gerçek değildir, antimadde tam anlamıyla maddenin yansıması gibi değildir. Buna CP violation denir. CP İhlali: CP simetrileri yükü ve uzaydaki konumu tersine dönen bir madde için fizik kanunlarının aynı kalması gerektiğini söyler ancak, bunun doğru olmadığı ortaya çıktı. Bir meson türü olan nötr Kaon parçacıklarının positron ve elektron bozunumları arasındaki eşitsizlik bir CP ihlalidir. Bu ve benzeri bazı parçacıklarda eşitsizlikler, maddenin nasıl antimaddeye baskın geldiğini açıklamakta kullanılabilir. Antimadde terimi ilk olarak ingiliz fizikçi Sir Arthur Schuster tarafından 1898'de Nature dergisi için kaleme alınan bir makalede geçmektedir. Schuster atomların zıt özelliklere sahip eşdeğerleri olabileceğini, normal madde ile birbirlerini iteceklerini, hatta anti atomlardan yıldız sistemleri olabileceğini öne sürmüştür. Öne sürdüğü bu hipotez, eksiklerine rağmen bugünkü antimadde anlayışımızın temelini oluşturmuştur. Modern antimadde teorisi Paul Dirac tarafından 1928'de yazıldı. Dirac, Dirac Denklemi adı verilen teorisi ile quantum mekaniklerini , Einstein'ın özel göreliliği ile birleştirdi. Denklemi aynı zamanda hem elektronlar, hem de elektronların pozitif yüklü versiyonları ile geçerli bir şekilde çalışıyordu. Yani denklem pozitronları öngörüyordu. Böylece bütün parçacıkların karşıt yüklü bir antiparçacığı olabileceği ve antiparçacıkların bir araya gelerek antiatomlar ve antimadde oluşturabileceği hipotezi ortaya çıktı. Dirac denklemi, aynı zamanda daha önce asla gözlemlenmemiş birşeyi öngören ilk denklem ünvanını da taşıyarak Dirac'a 31 yaşında Nobel ödülü kazandırdı. Doğada radyoaktif elementlerin beta bozunumları ve kozmik ışınların atmosferimize çarpışı sonucu ortaya çıkan pozitronları ilk gözlemleyen bilim insanları şunlardır: Sovyet fizikçisi Dmitri Skobeltsyn, 1929'da Wilson çemberi denen bir cihaz ile , kozmik ışınlardan kaynaklanan gamma radyasyonunu tespit etmeye çalışırken, elektronlar gibi hareket eden ancak manyetik bir alanda elektronların izleyeceği yolun tersini izleyen parçacıklar keşfetmişti. Aynı sene Çinli fizikçi Chung-Yao Chang da benzer bir gözlem yaparak elektron benzeri pozitif yüklü parçacıklar tespit etmişti. Ancak araştırmalarını bu konuda sürdürmedi. 1932'de Amerikalı fizikçi Carl D. Anderson benzer yöntemler ile bu parçacığı gözlemleyip tanımlayan ve araştırmalarını bu yönde sürdüren bir diğer bilim insanıdır. Anderson, elektronun tersi yüklü bu parçacığın tam tanımını yaparak Nobel ödülü kazanmıştır. Pozitron, günümüzde beta bozunumlarının yanı sıra, parçacık hızlandırıcılarda ve Lawrance Livermore ulusal laboratuvarında yeni bir yöntem olan milimetre kalınlığında altın hedeflere lazer uygulanarak üretilmektedir. Negatif (-1) yüklü proton parçacıkları 1955'te California üniversitesinde fizikçiler Emilio Segre ve Owen Chamberlain tarafından gözlemlenmiştir. İkiliye Nobel ödülü kazandıran antiprotonların normal protonlardan en büyük farkları, normal protonların tersi olan negatif elektrik yüküne ve tersi manyetik momente sahip olmalarıdır. Normal protonların yapıtaşları iki adet up quark ve bir adet down quarktır. Antiprotonlar CERN ve Fermilab'de rutin olarak üretilmektedirler. Nötron yüksüzdür ve bir adet up quark, iki down quarktan oluşur. Antinötronda ise bu quarkların yerinde antiquarklar vardır. Antinötron, antiprotonun keşfinden bir yıl sonra 1956'da Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarları'nda Bruce Cork tarafından keşfedilmiştir. Elektrik yükü olmadığı için gözlemi zordur ve genellikle nötron-antinötron çarpışmaları sayesinde gözlemlenebilirler. Konu antimade ise, yakın zamandaki keşiflerden bahsetmemek olmaz. Princeton üniversitesinde Ali Yazdani tarafından 1937'de İtalyan fizikçi Ettore Majorana'nın öngördüğü bir parçacık keşfedildi. Kurşundan yapılmış bir süperiletken üzerine demir atomları yerleştirilen deneyde, normal olarak demir atomlarının manyetik alanlarının süperiletkenlere etki etmesi gerekirdi. Ancak deneyde demir atomları da süperiletken bir hal aldı . Böylece elektronlardan biri normal elektron kalırken, diğeri pozitron özellikleri gösterdi. Sonuçta demir atomları Majorana parçacığı denen hem madde hem antimadde özellikleri taşıyan bir hal almış oldu. Bu parçacıklar süper iletkenler yakınında oluşmuş ve varlıklarını süper iletkenlerden uzakta sürdürememişlerdir. İki parçacık birbilerini yok ederek iki parça gamma ışını açığa çıkarırlar. Proton ve Antiproton çarpışması ise biraz daha faklıdır. Kompozit parçacıklar olan protonlardaki karşıt quarkların bir kısmı birbirlerini imha ederken, geri kalanı kararsız mesonlar oluşturarak dağılır. Bu mesonlar da kısa sürede bozunurlar. Vücudunuzda antimadde üretimi yapıldığını biliyormuydunuz? Doğadaki bazı ufak ve bazı muazzam antimadde fabrikaları gibi vücudumuz da antiparçacıklar saçmaktadır. Potasyum-40: Antimadde parçacık hızlandırıcılardan en akla hayale gelmeyen şeylere, örneğin muzlara ve insan vücuduna kadar her yerde açığa çıkabilmektedir. Muzda bulunan Potasyum-40 izotopları, beta bozunumu geçirirken her 75 dakikada bir pozitron açığa çıkarırlar. Aynı potasyum-40 insan vücüdunda da bulunur ve aynı şekilde pozitron açığa çıkarmaktadır. Ancak merak etmeyin bu düşük miktarlar size zarar vermez. Radyoaktif maddeler ve geçirdikleri bozunumlar ile ilgili detaylı bilgi için bu yazımıza göz atabilirsiniz. Fırtınalar: Fırtınalar yağmurlardan, dolulardan, sert rüzgarlardan ve yıldırımlardan daha fazlasını üretmektedir. NASA'nın yörüngedeki Fermi Gamma-Işını teleskobu hergün 500 adet TGF , yani dünyasal gamma ışını parlaması olayı gözlemlemekte. Bunlar güçlü fırtınaların tepelerindeki elektrik sahalarının, ışık hızına yakın hızlarda dikey olarak uzaya gönderdiği elektronların atmosferdeki diğer moleküller ile çarpışması sonucu ürettikleri gamma ışınlarıdır. Bu gamma ışınları o kadar kuvvetlidir ki, uzaya elektron ve pozitronlar saçarlar ve bu parçacıkların bizzat Fermi'ye çaptıkları tespit edilmiştir. Kozmik ışınların atmosferimize çarpışı da çok düşük miktarlarda pozitron ve antiproton açığa çıkarmaktadır. Bunlar normal madde ile karşılaşana kadar Dünya'ya yağarlar. Çarpışmalar sırasında açığa çıkan parçacıkların bir kısmı da uzaya saçılarak manyetik alan tarafından hapsedilip Van Allen radyasyon kuşaklarında toplanırlar. Devasa yıldızların geçirdiği çift-instabilitesi süpernovaları , çekirdekteki elektron ve pozitron çarpışmalarının artışıyla düşen radyasyon basıncının, yıldızın dış katmanlarını taşıyamaz hale gelmesiyle olur. Kendi ağırlığı ile çökmeye başlayan yıldızda füzyon reaksiyonları tepe noktasına ulaşır ve termonükleer bir patlama ile yıldız infilak ederek geriye bir karadelik ya da nötron yıldızı bırakmayacak şekilde dağılır. X-Işını İkilileri : Maddenin bir yıldızdan diğerine düştüğü ikili yıldız sistemlerinde yüksek miktarlarda pozitron açığa çıkıp manyetik alanlar ile ışık hızına yakın hızlarda uzaya saçılmaktadırlar. Antimadde Dünya üzerindeki en nadir, üretimi en zor ve en pahalı materyaldir. Altın ve Elmas gibi nadir ve değerli materyaller, antimadde yanında ancak çakıl taşı kadar değerlidirler. Üretim zorluğu ve yavaşlığı sebebiyle 1 gram antimaddenin şu anki değeri yaklaşık 62.5 trilyon dolara denk gelir. Antimaddeyi ikinci olarak gramı 27 milyon dolar ile Californium-252 elementi takip etmektedir. Eğer antimaddeyle gerçekten kıyaslayacak başka bir materyal arıyorsanız, bazı bilim insanlarının bir kaç karanlık madde parçacığı için Dünyayı teslim edebileceklerini söyleyebiliriz. Antiparçacıklar nanogramdan daha düşük seviyelerde parçacık hızlandırıcılarda üretilebilmektedir. Daha da düşük seviyelerde ise, çeşitli radyoaktif elementlerin bozunum sonucu antiparçacıklar açığa çıkmaktadır. Keşfedilen ilk antiparçacık pozitron da bu şekilde keşfedilmiştir ve günümüzde bozunum sonucu ortaya çıkan pozitronların tıpta önemli bir kullanım alanı mevcuttur. PET taramaları : PET tarayıcıları elektronun karşıt parçacıkları olan pozitronları kullanır. Bu taramalarda dolaşım sistemine enjekte edilen Fluorine-18 gibi kısa ömürlü bir radyoaktif bir izotop, pozitron yayan bir bozunum geçirir. Bu pozitronlar dokuda 1mm gibi kısa bir mesafe kat ederler. Bu sürede kinetik enerjileri azalır ve sonunda bir elektron ile temas ederek birbirlerini yok edip, birbirinin aksi yönünde hareket eden gamma ışınları oluştururlar. PET tarayıcısı aynı anda oluşup birbirlerinin aksi yönünde hareket eden bu gamma ışınlarını tespit ederek taranan bölgenin üç boyutlu bir resmini çıkartır. PAS : Deneysel bir cihaz olan PAS, materyal araştırmalarında kullanılmaktadır. Herhangi bir metal, süperiletken ya da polimer benzeri malzemeye gönderilen pozitronların, elektronlar ile çarpışıp gamma ışını üretmesiyle atomik seviyelerde materyal yapısı ve kusur analizi çalışmaları yapılabilmektedir. Parçacık hızlandırıcıları, elektromanyetik alanlar yoluyla yüklü parçacıkları inanılmaz süratlere hızlandıran makinelerdir. Birçok kullanım alanları olsa da en önemlisi yüksek enerji fiziğidir. Dünya'da irili ufaklı 30.000'den fazla parçacık hızlandırıcı vardır ve bunların sadece 1%'i 1 GeV enerjisi üstündedir. Not: Türkiye'de de bir parçacık hızlandırıcı kurulum çalışması uzun yıllardır devam ediyor. Temel eğitim düzeyinde (1 GeV altı) küçük bir parçacık hızlandırıcısının yapımını öngören projenin gidişatı hakkında bilgi almak için şu linki ziyaret edebilirsiniz. Böylesi hızlandırıcılar çok yüksek yoğunluk ve ısılar ile parçacıkları çarpıştırarak Big Bang'in ilk anlarındaki ortamı oluşturmaya çalırken, maddeyi oluşturan temel parçacıkları açığa çıkarmaktadırlar. Kaba tabirle bir parçacık hızlandırıcısı ne kadar güçlü olursa, o kadar derinlere ineriz. Bazı insanların tanrı parçacığı keşfedildi hala daha neyi arıyorlar dediklerini biliyoruz. Ama daha keşfedecek, öğrenecek ve anlayacak çok fazla şey var. Planck seviyesi denen quantum kütle çekiminin güçlenip bilinen quantum alan teorisini darmadağın ettiği ve evrenin dört büyük gücünün birleştiğinin tahmin edildiği 1.22 x 10^19 GeV'luk enerji seviyelerine inmek için hayal edebileceğimizden güçlü hızlandırıcılar gerekmektedir. Bu enerji seviyeleri öyle güçlüdür ki, gerçektenden bir kara delik oluşturabilirler. Ancak korkmayın, böyle bir hızlandırıcı inşa etmek için Dünya'da yeterince yer yok. Tahmini boyutları Güneş çapının 10 katı (14 milyon km) olacaktır. Bizler, insanoğlu asla uçamaz, uzaya çıkamaz, Ay'a gidemez diyen kişilerin sadece bir nesil sonrasındaki zaman diliminde yaşıyoruz. Bugün imkansız denen şeylerin yarın da imkansız kalacağının garantisi verilemez. Gelecek nesillerin yapamayacağının ya da başka insanlık harici olası uygarlıkların yapamayacağının kesinlikle hiç bir garantisi yok. Bilimsel araştırmalara önem veren bütün uygarlıkların en büyük ortak noktasının, belki de parçacık fiziği olduğunu keşfedebiliriz bir gün. Evrenin yapı taşlarını keşfetmek isteyen bütün zekaların temel yapı taşlarını açığa çıkarıp gözlemleyebilecekleri hızlandırıcılar yapmaları gerekecektir. Bu sebeple evrenin derinliklerini incelerken bizimkilerden daha büyük ve güçlü parçacık hızlandırıcıların açığa çıkarabileceği cinsten yoğun enerjiler keşfedebiliriz. Planck seviyelerini araştıracak bir hızlandırıcının açığa çıkaracağı enerji, zaman zaman bir pulsar gibi parlamasına sebep olacaktır. Parçacık hızlandırıcılarından Fermilab'daki Tevatron, Brookhaven'daki RHIC ve CERN'deki LHC gibi büyük ve güçlü olanlar, hatırı sayılır miktarda antimadde üretebilmektedir. Her yıl Fermilab Tevatron hızlandırıcısı ile 15 nanogram, Alman DESY hızlandırıcısı 2 nanogram ve CERN 1 nanogram miktarlarda üretmektedir. CERN, dünyanın en büyük ve kapsamlı yüksek enerji fiziği araştırma tessislerinden biridir. 6 adet hızlandırıcı ve yavaşlatıcıya ev sahipliği yapar. Birçok farklı deneyin yürütüldüğü CERN'deki antimadde deneylerinden bahsedelim. CERN'ün ana parçalarından Proton Synchroton hızlandırıcısı, proton ışınlarını bir metal bloğa ateşler. Çarpışmalar o kadar şiddetlidir ki, yaklaşık her bir milyon çarpışmada yeni proton ve antiproton çiftleri açığa çıkar. Antiprotonlar ışık hızına yakın hızlarda her yöne doğru saçılırlar. 2002'den beri Antiproton Decelerator denen yavaşlatıcı, bir dakikadan kısa süre içinde antiprotonları manyetik alanlar ile yönlendirip, elektrik alanları ile yavaşlatarak bu antiprotonları ışığın 10% süratlerine kadar düşürür. Bu işlem sonunda deneylerden kullanıma hazır olan antiprotonlar ACE, ATRAP, ASACUSA, ALPHA ve AEGIS deneylerine yönlendirilirler. ACE : Antiprotonların biyolojik etkilerinin araştırıldığı bu projede, Dünya çapında 10 enstitüden gelen bilim insanları antiprotonlar ile kanser tedavisi üzerinde araştırmalar yapıyorlar. Özellikle insan vücuduna büyük hasar veren kemoterapiye kıyasla çok daha az zarar veren ve daha etkili olan tedavi yöntemleri umut vaadediyor. ATRAP : Bu deneyde hidrojen atomları ve antihidrojen atomları arasında karşılaştırmalı gözlemler yapılıyor. Bir antihidrojen atomu yapmak oldukça zorludur. ATRAP ekibi antiprotonları pozitronlara tabi tutarak ikinci bir cooling işlemi uyguluyorlar. Böylece antiprotonlar daha da yavaşlarken bazıları birer pozitron kapıp antihirdojen atomu haline geliyorlar. ASACUSA : Bu deneyde antiproton içeren helyum , ve antihidrojen atomlarının spektroskopi yoluyla eşdeğer madde ile karşılaştırmaları yapılıyor. Bunun yanında madde ve antimaddenin etkileşimleri de gözlemlenip antiprotonların elektronlara ve atom çekirdeklerine olan etkilerinin de gözlemleri yapılıyor. ALPHA: Diğer bir deney takımı olan ALPHA'da antihidrojen atomları sentezleyip bunlar üzerinde yoğunlaşıyor. AEGIS : Son olarak bu deneyde ise, Dünya'nın kütleçekiminin antihidrojen atomları üzerindeki etkisi araştırılıyor. Özellikle bu deneyden biliyoruz ki, antimadde ve normal maddenin kütleçekimsel bir farkı yok. Antimaddede kütleçekimine normal madde gibi maruz kalıyor. Gözlemlenebilir evrendeki neredeyse bütün herşey, bizim için normal olan madde tarafından oluşmuştur. Ancak istisnai durumlar söz konusudur. Antimadde sanıldığı kadar nadir değildir. Hatta antimadde yoğunluğu olan bölgeler tespit edilmiştir. Madde ve antimaddeyi oluşturan parçacıklar çarpıştıklarında gamma ışınları ve değişken birçok parçacık açığa çıkararak birbirlerini yok ederler. Bu gamma ışınlarını tespit ederek, madde ve antimaddenin temas ettiği bu nadir bölgeleri bulabiliyoruz. Antimadde Bulutu: 1970'den beri varlığını bildiğimiz galaksi merkezi yakınlarında bir antimadde bulutu mevcuttur. Ancak terim sizi yanıltmasın burası antimadde dolu bir bölge değildir, sadece eser miktardaki antimadde, evrenin geri kalanına kıyasla bu bölgede biraz daha fazladır. Neredeyse 10.000 ışık yılı boyutlarında bir alana yayılan bu bulut, elektronların pozitronlar ile çarpışması sonucu açığa çıkan gamma ışınları ile tespit edilmiştir. Bu bölge Güneşimizin 10.000 katı kadar bir enerji saçmaktadır. ESA'nın Integral uydusu yakın zamanda bu antimaddenin kaynağını keşfetti. Galaksi merkezi yakınlarında ki X-ışını ikilileri . Madde Antimadde çarpışmaları, sahip olabileceğimiz en yoğun ve en saf enerjiyi üretmektedir doğru. Gelecekte bir gün uzay gemilerinde roket olarak kullanılabilir. Enerji santralleri ile şehirlerimizi ve kolonilerimizi aydınlatabilir, bu da doğru. Ancak böyle şeyler için ihtiyaç duyacağımız antimadde miktarını üretmekten henüz çok uzağız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antimadde-roketleri/", "text": "Bu yazımızla; uzayda pratik uygulamaları bugün ve yakın gelecekte mümkün olan teknolojilerden biraz daha uzağa erişeceğiz. 10 miligram antimadde tabanlı yakıtla Mars'a, birkaç ton yakıtla yıldızlara ulaşmak mümkün. Bugünkü teknolojimiz dahi buna izin veriyor. Yazı dizimizin önceki bölümlerinde bahsettiğimiz çeşitli nükleer roketlerle neredeyse 100 yıl, hatta 50 yıl sürebilecek seyahatler ile Alpha Centauri yıldız sistemine ulaşmak teorik olarak mümkün. Özellikle inşa edilecek geminin gerisinde patlatılacak nükleer bombalarla, yani nuclear pulse propulsion yöntemi ile ışık hızının düşük bir yüzdesine çıkılabilir. Tabi böylesi bir aracın önünde; patlamaların Dünya'ya zarar vermeyeceği uzak bir yörüngede inşa edilmesi, uzayda onlarca yıllık seyahatlere dayanacak bir yapıda olması ve en önemlisi, ödenek gereksinimi gibi sayısız engel mevcut. Kısacası en az 100 yıldan önce Güneş Sistemi'ni terk etmemiz pek mümkün görünmüyor. İnsanları dondurmanın bir yöntemini bulamazsak, ancak Dünya'yı terk eden mürettebatın çocukları hedef yıldıza ulaşabilir. Peki, daha hızlı olmamız mümkün mü? Teorik olarak evet. Bizi Centauri Yıldız Sistemi'ne aşağı yukarı 10 yılda ulaştıracak oldukça verimli bir teknoloji biliyoruz, nasıl çalışacağını biliyoruz, bugün dahi üzerinde deneyler yapılıyor. Ama en büyük sorunu, bu teknoloji için günümüzdeki yöntemlerle yeterince yakıt üretmemiz binlerce yıl sürebilir. Antimadde ile ilgili yazımızda, maddenin bu zıt halinin ne olduğundan ve üzerinde yapılan araştırmalardan bahsettik. Şimdiyse ağızları en çok sulandıran, roket olarak kullanımından bahsedelim. Bu bağlamda 0.002kg x 89.875.517.900.000.000 (yaklaşık 9,0 x 10^16) = 1.8 x 10^14 Joule açığa çıkarır. Bu bildiğimiz diğer herhangi bir yöntemden çok daha yoğun bir enerjidir. Ne yazık ki günümüzde kadar üretilen bütün antimadde parçacıklarını reaksiyona sokabilseydik, açığa çıkan enerji bir ampulü kısa süreliğine yakacak miktarda olacaktı. Tam kapasitede çalışırken CERN bir gram antimaddeyi 100 milyar yılda üretebilir durumda. Yani henüz etkili bir üretim metodumuz yok, ama yakın ve uzak gelecek için günümüzün parçacık hızlandırıcılarından daha verimli fikirler mevcut. Günümüzde antimadde hızlandırıcılarda yan ürün olarak üretilmekte, ancak sadece antimadde üretme amacı taşıyan fabrikalar üretim miktarını arttırabilir. Çeşitli simülasyonlara göre haftada 10 mikrogram üretim kapasiteli fabrikalar yapmak bugün mümkün. Ancak en kabul edilebilir çözüm antimaddeyi uzayda üretmek olacaktır. Yakın gelecekte Dünya yörüngesine yerleştirilecek, süper iletkenler ile manyetik alan üreten istasyonlar sadece bir günde mikrogramlarca antimaddeyi Dünya'nın manyetik alanından toplayabilir. Ancak teorik olarak en işe yarar yöntem, yaklaşık yüz kilometrelik bir alan kaplayan güneş panelleriyle on terawatt enerji üreten bir istasyonun hızlandırıcılar ile sürekli antimadde üretmesi olacaktır. Böyle bir istasyon günde bir gram antimadde üretebilir. Daha ileri gidip benzer bir istasyonun Merkür yakınlarında inşa edilmesi durumunda, hem güneş enerjisinden olabilecek en verimli şekilde faydalanıp hem de güneşten kaynaklanan hızlanmış parçacıklarla hayal edebileceğimizden daha verimli antimadde üretimi yapılabilir. Bunlar tabi ki en az bir yüz yıl göremeyeceğimiz şeyler olsa da, bir gün yapılabilecek olmalarını bilmek güzel. Bu roketler Proton Antiproton reaksiyonları kullanırlar. Reaksiyon sonucu açığa çıkan nötrino ve gamma ışınları yanında yüklü ve yüksüz pion parçacıkları da üretilir. Yüklü pionlar manyetik alan üreten manyetik egzoz yardımıyla yönlendirilerek itki sağlarlar. Pion roketi denen bu yöntem, antimaddenin potansiyeli ile kıyaslandığında pek verimli değildir, açığa çıkan enerjinin küçük bir yüzdesi itki olarak kullanılır. Yine bu pionlardan alınabilecek verimlilikte manyetik egzozun türü ile sınırlıdır. Buna rağmen termal antimadde roketleri ile kıyaslandığında çok daha yüksek bir verimliliğe sahiptir. British Interplanetary Society yaptığı çalışmalarda pion roketleriyle yıldızlararası yolculuğu incelemiş: CERN'de yapılan araştırmalara göre, maksimum egzoz çıkış hızı 0.69c (ışık hızının %69'u) olan pion roketi ile 0.5c sürate kadar hızlanıp, hedefe yaklaşıldıkça yavaşlayacak bir gemiyle Centauri Yıldız Sistemi'ne 9 yılda ulaşmak mümkündür. Tabi ihtiyaç duyulan toplam madde antimadde yakıt geminin yakıt olmayan ağırlığının 5.64 katı olmak zorunda. Not: Işık hızının yarı süratinde 9 yıl sürecek bir yolculuk dedik. Bildiğiniz gibi ışık hızına yaklaşıldıkça zaman yavaşlar, peki ışık hızının yarı hızında seyahat eden gemimizde ne kadar zaman geçer? Şu sitedeki denklemi biraz kurcalarsanız siz de bulabilirsiniz. Bu denklemden yola çıkarak, Dünya'da 9 yıl geçerken gemidekiler için 7.79 yıl geçtiğini buluyoruz. Elektron ve pozitron reaksiyonları sadece gamma ışınları üretir ve gamma ışınlarını direkt itki üretmek için kullanabileceğimiz bir yöntem yoktur. Açığa çıkan gamma ışınlarını soğuracak ve elde edilen enerji ile itki sağlayacak bir yelken fikri de henüz oldukça kuramsaldır. Bunlar tıpkı nükleer termal roketler gibi ikincil bir yakıtın ısıtılıp püskürtülmesi yöntemi ile çalışan roket çeşitleridir. Daha az antimadde gerektirmeleri avantajlarıdır, ancak daha düşük itki ve verimlilikle yıldızlararası görevler yerine gezegenlerarası görevler için idealdir. Temel olarak nükleer termal roketlere, örneğin NERVA'ya benzer. En büyük farkı nükleer reaktör yerine atom numarası büyük, örneğin tungsten gibi bir element alır. Bu elementin yakınlarında gerçekleştirilen proton antiproton reaksiyonlarından kaynaklanan gamma ışınları ve pionlar veya elektron-pozitron reaksiyonlarından kaynaklanan gamma ışınları tungsteni ısıtır. Ardından hidrojen yakıt tungstenin olduğu bölgeye püskürtülerek ısıtılır ve ısınan gaz püskürtülerek itki elde edilir. Yüksek itki üreten bu yöntemin yakıt performansı, materyal kısıtlamaları yüzünden nükleer termal roketlere yakındır. Sadece 10 miligram pozitron, 428 ton TNT veya 23 uzay mekiği harici yakıt tankına denk gelen enerji barındırıyor. Bu miktardaki yakıtın üreteceği enerji, Mars'a bir ayda gidiş ve bir ayda dönüş yolculuğunu mümkün kılıyor. Nükleer termal roketlerden çok daha basit bir yöntem olsa da antimadde üretiminin zorluğu sebebiyle yakın gelecekte nükleer termal yerine tercih edilmesi henüz beklenmiyor. Bu yöntemde mikroskobik seviyelerde antimadde, sıvı veya gaz haldeki su veya hidrojen yakıta püskürtülür. Reaksiyonlar sonucu plazmaya dönüşen yakıt egzozdan püskürtülür. Bu yöntem katı çekirdeğe göre daha yüksek verimlilik ve daha yüksek ısı sağlar. Gaz çekirdeği yöntemine oldukça benzer, ancak daha fazla antimadde kullanılarak yakıt plazmaya dönüştürülür. Katı ve gaz çekirdekli roketlerden çok daha yüksek egzoz hızları ve verimliliğe sahiptir. Bu motor türünde egzozda kurşun tarafından çevrelenmiş materyal pozitron bombardımanına tabi tutulur. Açığa çıkan gamma ışınları çevresindeki kurşun kaplama tarafından emilir ve daha düşük enerjili X-ışınları açığa çıkar. X-ışınları materyalin geri kalanını buharlaştırarak itki sağlar. Orion nükleer darbeli itki yöntemi oldukça kaba kuvvettir, kuramsal ve teorik teknolojiler göz önüne alındığında görece ilkeldir, basittir. Nükleer patlamalar ile itki üretir. Fisyon bombalarının bu konuda en büyük kısıtlaması fizik kanunlarının 10 ton/42 GJ'den düşük enerjiye denk gelen veya 25 kilogramdan daha hafif nükleer patlayıcılara kritik kütle kısıtlaması sebebiyle izin vermemesidir. En küçük patlayıcı birimin kütle olarak büyük olması ve patlamaların şiddeti boyutları arttırmakta ve mühendisliği zorlaştırmaktadır. Ancak birazcık antimadde ile kritik kütle kısıtlamasının üstesinden gelmek mümkündür. ACMF bir nükleer darbe itkisi yöntemidir. Harici nükleer patlamaların yaratacağı itkiyi kullanır ve Orion, Deadelous & Longshot projelerinin mirasıdır. ICAN-II toplamda 625 ton kütlesinde bir araçtır. Bunun 82 tonu mürettebat ve yük için ayrılmış durumda. Bunlar onlarca fırlatma ile yörüngede inşayı gerektiren ve şu anda trilyonlar değerinde antimadde yakıt ihtiyacını temsil eden sayılar. Yani bugün için ve yakın gelecekte (2030 2050) yapılacak Mars görevleri için oldukça absürt ve pahalı sayılar ancak uzak gelecekte günlük hayatın ve uzay görevlerinin bir parçası olabilir. Not: Yakında kullanıma girecek SLS roketleri, alçak Dünya yörüngesine modele göre 70 100 ton arası yük fırlatabilecekler. NASA'nın şu anki Mars görev planı, Orion komuta modülüne eklenecek 16 aylık bir yolculuğa elverişli 20-40 ton aralığında bir derin uzay modülünü, bir sıvı hal roketine veya bir nükleer termal rokete veya bir iyon/plazma iticisine bağlamaya yönelik. Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi, kullanılacak roket teknolojisine göre bu yolculuk sıvı yakıt roketleri ile 16 ay, nükleer termal roketlerle 180 gün veya plazma roketleri ile 39 gün sürebilir. ICAN-II ye güç veren roket şu şekilde çalışıyor; 3 gramlık 9:1 oranında Döteryum-Uranyumdan oluşan ve 200 gramlık küresel bir kurşun kaplama ile çevrelenen nükleer yakıt hücreleri 10^11 kadar antiproton ile bombalanır. Böylece her bir yakıt hücresi 72 ton TNT'ye denk gelen enerji açığa çıkararak 106.000 newton itki üretir ve saniyede 1000 kilometreye yaklaşan egzoz hızı sağlar. ICAN-II bu yöntem ile 0.015g'lik bir hızlanma elde ederek üç günde saniyede 25 kilometrelik bir hıza çıkabilir. Penn State Üniversitesi'nde geliştirilen başka bir fikir olan AIM de, bizzat yıldızlararası uzaya gönderilecek robot bir sondaya güç vermesi amacıyla tasarlanmış. Not: Referans için; Plüton'un şu anda yaklaşık 30 AU mesafede olduğunu ve Proxima Centaurinin 271.900 AU mesafede olduğunu hatırlatırız. Daha önce antimadde bilimkurguda defalarca geçmiştir ancak bugün bilimsel Dünya'nın bir parçası olduğuna göre, gerçekten de nasıl kullanıldığını görebileceğimiz gerçekçi bir örneği incelemekte fayda var. James Cameron'ın Avatar filmi hem bilimkurgu hem de bilim çevrelerince üzerinde en çok düşünülmüş, en gerçekçi yıldız gemisi modellerinden birine sahiptir. ISV Venture Star yıldız gemisini filmin başında görebilirsiniz. Bu gemi gezegen yörüngesine girmekte kullanacağı bir füzyon roketine, iki hibrid antimadde/füzyon roketine ve bir ışık yelkenlisine sahiptir. Venture Star, Güneş sisteminden ayrılırken yakıt kullanmaz, bunun yerine açıldığında kilometrelerce kare alan kaplayan ışık yelkenlisini açar. Bu yelkenli güneşe yakın bir yörüngeye inşa edilmiş ve gücünü güneşten alan çok güçlü bir lazer ile aylar boyunca hızlandırılır. Gerçekten de güneş yelkenlilerinin ve lazer yelkenlilerinin bu şekilde işe yarayacağını biliyoruz. Çok güçlü bir lazerin bu şekilde bir gemiyi ışık hızının 70%'si bir hıza 6 ayda çıkarması artık bilimkurgu değildir, sadece bir mühendislik problemidir. Gemi 0.7c sürat ile 6 yıl seyahat ettikten sonra kendi ekseni etrafında 180 derece döner ve hidrojen/anti-hidrojen reaksiyonları ile çalışmaya başlayıp fazladan hidrojeni füzyon reaksiyonuna sokarak ekstra itki elde eden roketlerini çalıştırır. Aylar içerisinde gemi 0.7c süratten Pandora yörüngesine girebileceği düşük hızlara kadar yavaşlar. Geri dönerken de aynı roketlerini kullanarak kalan yakıtını harcayarak 0.7c sürate çıkar, 6 yıllık seyahatten sonra ışık yelkenlisini açarak Güneş sisteminden ateşlenen lazer yardımı ile yavaşlar ve Dünya yörüngesine girer. Bu gemi bilimkurgudur ama imkansız değil, teorik olarak inşa edilebilecek bir gemidir. Tabi ki antimadde üretimi, antimaddenin muhafaza edilmesi, yüksek güçlü lazer, yaşam destek sistemleri ve daha niceleri gibi sayısız mühendislik problemini barındırsa da, uzak gelecekte gerçekten de benzerlerinin görülebileceği mantıklı bir modeldir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/antropik-ilke-jupiter-ve-saturn-dunyayi-gercekten-koruyor-mu/", "text": "Üzerinde yaşadığımız Dünya da dahil olmak üzere, tüm evrenin ince ayar içerdiğini iddia eden antropik ilke, bizlerin yaşadığımız evreni sadece Samanyolu Galaksisi ve daha öncesinde Güneş Sistemi'nden ibaret sandığımız, temelsiz, yetersiz bilgilere sahip olduğumuz dönemlerden kalan bilgilerle şekillenmiş bir düşüncedir. Bu ilke dahilinde her şeyin insan için var olduğu, insanın her varlığın kalbinde ve merkezinde yer aldığı, var olmuş ve var olacak her şeyin insana hizmet için olduğu iddia edilir. Aynı dönemde insanın yaşadığı gezegen olarak Dünya'nın her şeyin merkezinde olduğu sanılmış, mide bulandırıcı düzeyde bir kibir ve ego ile insan her şeyin biricik merkezi olarak görülmüştü. Bunun etkilerini bugün halen hissediyoruz. Kibir ve içi boş, altı temelsiz bir ego bataklığına bulanmuş bu ilkenin etkileri kimi zaman yer yer azalsa da, kimi zaman eskisinden bile şiddetli olarak görülebiliyor. Bugün biliyoruz ki, bir bütün olarak evren, Samanyolu Galaksisi'nin 100.000 ışık yılı genişliğinden çok ama çok daha büyük, olağanüstü genişlikte bir yer. Görebildiğimiz evrenin çapı 100 milyar ışık yılından büyük ve içeriği 300 milyar büyük galaksi, 7-8 trilyon kadar da cüce galaksiden oluşuyor. Güneş gibi yıldız sayısı katrilyonlarla bile ifade edilemeyecek kadar fazla. Hele ki Dünya benzeri gezegenlerin miktarı tüm Dünya'daki kum tanelerinin sayısının birkaç misli sayıda. Üstelik bugün, -umuyoruz ki herkes tarafından- Dünya'nın Samanyolu Galaksisi'nin ve Evren'in merkezinde yer almadığını tartışılmaz bir netlikte biliniyor. Ve yine umuyoruz ki günümüzde aklı selim sahibi herkes tarafından, insanın da gezegenimizin merkezinde olmadığı, hiçbir şeyin insana hizmet için var olmadığı, tam tersine insan dediğimiz Homo sapiens türünün son derece sıradan bir hayvan türü olarak ekolojik sistemin bir parçası olduğunu ve onun üzerinde olmadığını biliniyor. Dolayısıyla günümüzde Antropik İlke, bilimsel gerçeklerden habersiz, ayakları yere basmayan ve gerçeklere gözlerini yummuş insanların savunmayı sürdürdüğü zayıf ve çok da ciddiye alınmaması gereken bir düşünce. Burada, bu ilkenin kozmolojiyle ilgili tutumlarından birini kısaca ele almak istiyoruz. Antropik İlke savunucularına göre Dünya, Samanyolu Galaksisi'nin en uygun yerindeki, en uygun yıldıza, en uygun uzaklıktaki, en uygun boyutta olan gezegendir. Her şeyin en uygun olduğu yerde bulunan Dünya haricinde, Evren'de başka bir yerde yaşamın gelişmesi mümkün olamaz. Çünkü üst üste bu kadar mükemmel olasılıkların gerçekleşmesi mümkün değildir. Bir kere olmuştur, o da Dünya'dır. Eskiden kalma ve artık pek doğru sayılamayacak bir bilgi, Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin bulundukları konum ve büyüklükleri itibarıyle Dünya'yı göktaşları ve kuyruklu yıldızlardan koruduğu yönündedir. Bu sorunun cevabı üzerinde durmaya bile gerek görmüyoruz, elbette cevap hayırdır. Bu durumda, aklı kurcalayan ikinci soru şu olacaktır: Dünya'nın 'korunmaya' ihtiyacı mı var? Bu kadar hassas dengelerden bahsedeceksek, neden bu hassas dengeler içerisine 'korunma ihtiyacı' dahil edilmiş ve gereksiz bir gerilime neden olunmaktadır? Bu sorular da, ilk ve temel sorumuzun cevabının hayır olmasından ötürü, otomatik olarak elenmektedir. Zira gezegenler, galaksiler ve evren bir bilinç çerçevesinde var olmamaktadır, bu durumda parametrelerin hassas bir şekilde ayarlanmasından söz edilemez. Neyse, bu eksik bilginin daha doğru ifadesi bize göre şöyle olmalıdır: Evet, kimi zaman Jüpiter ve Satürn, normalde Dünya'nın yörüngesiyle çakışabilecek ve çarpmaya neden olabilecek bazı göktaşlarını yörüngelerinden saptırarak engelleyebilirler. Ancak aynı çekim kuvveti sebebiyle, normalde Dünya'ya çarpmayacak göktaşlarını da, Dünya'ya yönlendirebilirler. Zira Jüpiter ve Satürn, meteorları ve kuyruklu yıldızları yörüngelerinden bilinçli bir tercihle saptırmamakta, Evet, sen şuraya git. veya Hmm dur, sen bu tarafa git. gibi bir tercihte bulunamamaktadırlar. Yani, gezegenimize düşen göktaşlarının bir kısmı, Jüpiter'in kütleçekimi nedeniyle kararlı yörüngeleri bozulmuş ve bize yönelmiş gök cisimlerinden oluşur. Sadece engellenenlere dikkat çekip, bu dev gezegenler sebebiyle bize yönlendirilmiş olan gök cisimlerini görmezden gelmek hata olacaktır. Özetle, belki Jüpiter Dünya'ya yönelme ihtimali olan bir kuyruklu yıldızı saptırıp bizi kurtarır ama, aynı zamanda Dünya ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan başka bir kuyruklu yıldızı doğrudan üzerimize yollar. Kaldı ki, çoğu zaman bu tür gezegenlerin koruma görevi yapmaları istatistiki olarak da mantıklıdır. Zira Dünya'nın bir çarpışma noktasında bulunuyor olma ihtimali, bulunmuyor olma ihtimalinden çok çok düşüktür . Dolayısıyla büyük ihtimalle, herhangi bir saptırma işleminin Dünya'yı koruması, ister istemez hedef haline getirmesi olasılığından çok çok daha yüksek olacaktır. Dolayısıyla bu süreci bir koruma olarak değerlendirmek saçmalık ve hata olacaktır. Tabii ki Jüpiter'in ve diğer büyük kütleli gezegenlerin zaman zaman Dünya'yı olası bir çarpışmadan kurtardıklarını inkar etmemekteyiz. Ancak kelimelere, olaylara ve olgulara yüklenen anlamlar, hatalı sonuçlara varmamıza neden olabilecektir. Dolayısıyla gizli koruyucu, sessiz koruyucu veya basitçe, koruyucu gibi kelimeler, bu gezegenlerin kasti bir müdahalede bulunuyormuş zannedilmesine neden olabilmektedir. Örneğin, bu koruyuculuğu test etmek adına International Journal of Astrobiology isimli dergide J. Horner ve B.W. Jones bir seri makale yayınlamış ve simülasyonla bu iddiaları test etmiştir. Yapılan analizlerde, birçok önceki inancın yanlışlandığı görülmüştür. Örneğin, önceki astronomların iddia ettiği herhangi bir Jüpiter-benzeri gezegenin varlığı, Dünya'nın korunabilmesi açısından Jüpiter'in hiç olmamasından iyidir düşüncesinin tamamen hatalı olduğu görülmüştür. Benzer şekilde, yine uzun yıllardır sanılanın aksine, Jüpiter eğer daha ufak olacak olsaydı, daha az sayıda göktaşının bize çarpacağı hesaplanmıştır. Dolayısıyla günümüzde var olan Jüpiter, olabilecek optimum kütleden daha büyüktür ve bu, daha fazla çarpışma anlamına gelir. Aynı simülasyon ana kuşak asteroidler ve kısa dönem kuyrukluyıldızlar için tekrar edildiğinde, aynı sonuçlar elde edilmiştir: Jüpiter, bizi koruduğu kadar, bizi tehlikeye de atmaktadır. Jüpiter'in Dünya'yı koruduğu en temel cisimler ise Oort bulutsusundan gelen cisimlerdir. Ancak yine Jüpiter'in boyutları, en iyi koruma için hassas olarak ayarlanmamıştır; tam tersine, olabilecek en iyi kütleden oldukça uzaktır ."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/apexten-4k-cozunurlukte-samanyolu/", "text": "Şili'de kurulu bulunan ve Avrupa Uzay Ajansı'na ait olan APEX teleskobu, Büyük Galaksi Alan Araştırması çalışmaları sonucunda, gökadamız Samanyolu'nun 4K çözünürlükte bir videosunu yayınladı. Videoda yer alan görüntü, APEX teleskobunun Samanyolu'nu milimetre altı (0.87 mm) dalga boyunda hassas biçimde görüntülenmesi ile oluşturuldu. Görüntü o kadar detaylı ki, galaksimizin görebildiğimiz bölümünü bir uçtan diğerine izlemeniz sekiz dakika sürecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/apollo-15-inis-noktasi/", "text": "26 Temmuz 7 Ağustos 1971 Tarihleri arasında Ay'a gidip gelmiş olan Apollo 15 ekibinin iniş noktası. Bir teleskopla çektiğim bu fotoğrafta tabiki iniş noktasını detaylı biçimde göremiyoruz. Çevredeki diğer küçük kraterlerin de çaplarını yazdım ki boyutların büyüklüğünü rahat farkedelim. Bu görevde Ay'a dördüncü kez ayak basılmış ve ilk defa Ay otomobili kullanılmıştır. Bu sayede kısa zamanda geniş bir alan tarandığı için epeyce faydalı bir projedir. Üç gün Ay'da kalınmış ve bunun 18 saat kadarı Ay modülünün dışında geçmiştir. Ay'da kullanılan otomobil hakkında bilgi almak için şu yazımıza bakabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/apollo-ay-kesfi-goruntuleri-internette/", "text": "NASA, Apollo görevlerinde çekilmiş binlerce fotoyu geçtiğimiz aylarda Flickr'da paylaştı. Ne ilginç bir çağda yaşıyoruz, kuyruklu yıldıza inen bir araç, selfie fotoğrafını Twitter'dan paylaşıyor, biz de beğeniyoruz. 50 sene önceki büyük bir ilerlemenin fotoğraflarına sünnet düğünü fotoğraflarına bakar gibi Flickr'dan bakıyoruz. Ay'a gidilmediğine dair kanıtlar genelde fiziği yarı anlama yüzünden çıkmış ve hepsinin tutarlı bir cevabı var. Burada tekrar etmeye hiç isteğimiz ve enerjimiz yok."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/apollo-ay-modulu/", "text": "Bu üsste görmüş olduğunuz fotoğraf, Ay yolculuklarında kullanılan iniş modülünün Ay yüzeyinde Apollo görevlerinde yer alan astronotlarca çekilmiş bir fotoğrafıdır. Kısa biçimde, insanlığın Ay yüzeyinde yürüyebilmesini sağlayan bu harika aracı tanıyalım. Alt modül, Ay'a inişi sağlamak için gerekli iniş radarı, aküler, motor, yakıt ve manevra iticilerini barındırıyor. 10 tonluk ağırlığının 8.2 tonu Aerozine 50 isimli yakıt ve sıvı oksijenden oluşuyor. Ayrıca soğutucu olarak 20 kilo kadar sıvı helyum ve 150 kilo su taşıyor. Bu bölüm, Ay yüzeyinden hiçbir zaman ayrılmıyor. Üst modül, 2 astronotun rahat edebileceği 7 metrekarelik bir alan ile birlikte, dönüş için gerekli olan yakıtı, iletişim sistemlerini, dönüş motorlarını, manevra iticilerini barındırıyor. 4.7 tonluk toplam ağırlığının 2.3 tonunu yüzeyden ayrılmak için gerekli olan yakıt oluşturuyor. Astronotların içinde bulunduğu bu modülün ısıtıcısı yok. Sürekli Güneş altında olacağı için zaten sıcak kalacağı düşünüldüğünden, sadece soğutucu bir sisteme sahip. Güneş Sistemi içindeyseniz, uzay sandığınız kadar soğuk değil, aşırı sıcak olabilir. Dönüş modülünün motorlarının ürettiği itme gücü, Ay kütle çekimi şartlarında, modülün toplam ağırlığının 2.1 katı kadar. Kıyas yapabilmeniz bir F-16 uçağınının itiş gücünün kendi ağırlığının 1.1'i, ünlü Concorde uçağınının ise 0.4'ü kadar olduğunu söyleyelim. Yani, motorlar ateşlendiğinde araç çok çabuk biçimde hızlanıp, 160 km yukarıdaki Ay yörüngesinde kendisini bekleyen servis modülüne rahatlıkla ulaşabilecek durumda. Ay modülü, 15 ton ağırlığında başladığı yolculuğu sonlandırıp, yörüngedeki servis modülüne tekrar bağlandığında, ağırlığı sadece 2.3 ton'a düşmüş oluyor. Servis modülünün ağırlığı ise 30 ton. Tabi onun 18 tonu yakıttan oluşuyor. Çoğunu zaten Ay'a ulaşma yolunda bitirdi, geri kalanını da dönüşte bitirecek. O halde fazla ağırlığı taşımanın gereği yok. Astronotlar servis modülüne geçtiğinde, artık işe yaramaz olan Ay modülünü atıyorlar. Dünya'ya inişten hemen önce de servis modülünün kendisi gereksiz hale geliyor, kumanda modülü haricinde aracın geri kalanı uzay boşluğuna atılıyor. Dünya'ya 5 tonluk kumanda modülü haricinde hiçbir şey geri dönmemiş oluyor. Apollo 11 Ay Modülü'nün 20 Temmuz 1969'da Ay yüzeyine inişinin kaydı. Ay'a gidilmedi iddiasında bulunanlar ısrarla, bu aracın Ay yüzeyinden kalkmasının ve yörüngeye yükselmesinin mümkün olmadığını dile getirirler. Bunu nasıl bir hesap yaptılar bilmiyoruz, zaten bilimsel bir hesapla, sınanabilir verilerle gelmiyor hiçbiri. Ancak, burada hala bu iddiada olan biri varsa, Ay kütle çekim değerleri içinde, 16 bin Newton'luk itiş gücü sağlayabilen ve 2.3 tonu yakıt olan 4.7 tonluk bir aracın, sürtünmesiz ortamda niçin saniyede 2.3 km'lik hıza ulaşıp 160 km yukarı çıkamayacağını izah etmesini bekleriz. Not: Bilindiği gibi, hiçbir ülkeden hiçbir astronom veya bilim insanı Ay'a gidilmediğini iddia etmez. Bu saçma sapan iddilar, sadece evde oturup Youtube'dan zerre bilimsel değer taşımayan videoları izleyerek fikir sahibi olmuş, bilimsel alanla hiçbir ilişkisi ve bilgisi bulunmayan kişilerce konuşulur. Uzay ne kadar soğuk, veya ne kadar ... Sık sık soru alıyoruz; \"tavsiye ede... Bu Galakside Karanlık Madde Neredeyse Hiç Yok! Gökbilimciler, NGC 1052-DF2 ya da ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/arecibo-mesaji-merhaba-uzaylilar-biz-buradayiz/", "text": "On milyon tane uygarlığa ulaşabilme düşüncesiyle, 1974 yılında Porto Rico'daki Arecibo Radyo Teleskobu'ndan 25.000 ışık yılı uzaklıkta Herkül takım yıldızı yönünde yer alan M13 küresel kümesi doğrultusunda uzaya 2.38 gigahertz frekansında, bugün Arecibo Mesajı olarak adlandırılan bir radyo mesajı gönderildi. Gönderilen mesaj, kendi uygarlığımız boyunca uzaya gönderilen en güçlü bir radyo sinyali olup, gücü 3 trilyon watt değerindeydi. 3 dakika boyunca gönderilen mesaj, saniyede 10 bit veri taşıyacak biçimde organize edilmişti. Şayet kümedeki yıldızların etrafında yer alan gezegenlerde haberleşme yeteneğini geliştirmiş teknolojik açıdan ileri uygarlıklar varsa, bundan tam 25.000 yıl sonra bu radyo mesajını tespit edebilecekler. Mesajı alacak olan uygarlık veya uygarlıklar, o an için Güneş'i Galaksimiz'deki en parlak radyo kaynağı olarak görmüş olacaklar. En üstteki satır , 1 ila 10 arasındaki rakamların ikili sistemdeki kodlarını gösterir. Sonraki satır; 1, 6, 7, 8 ve 15 numaralı sayıları içerir. Bu sayılar, Dünya'da yaşamın var olması için gerekli olan temel elementlerin atom numaralarını gösterir. Söz konusu atomlar, sırasıyla hidrojen, karbon, nitrojen, oksijen ve potasyumdur. Bundan sonraki dört satır, bu atomların oluşturdukları farklı molekül yapılarını gösterir. Bunlar da, DNA molekülünü oluşturan şekerler, fosfatlar gibi temel yapı taşlarıdır. Yuvarlak spiral şekil , DNA'nın yapısını göstermektedir. Bu DNA'nın ortasında yer alan yapı ise, yaklaşık 4 milyon tane DNA'dan ibaret tek bir insan kromozomunu simgelemektedir. Bu yapının hemen altında insan figürü görülmektedir. Bu insan figürünün sol tarafında, Dünya'da yaşayan insan sayısı, sağ tarafta ise gönderilen radyo mesajının dalgaboyu uzunluğu yer almaktadır. Bundan sonraki satırda , Güneş sisteminin şematik bir durumu görülmekte, Güneş'ten sonraki yukarı doğru yönlenmiş üçüncü gezegenin Dünya olduğu ve bu gezgenden radyo mesajının gönderildiği vurgulanmaktadır. En altında ise , bir noktaya odaklanmış radyo teleskobun bir gösterimi ve bunun altında ise radyo teleskobun çapını gösteren sayısal bir ifade yer almaktadır. Tabi biz bu Arecibo Mesajı'nı yorumlarken, 25 bin yıl sonra bunu görebilecek olan uygarlıkların iletişim için gönderdiğimize benzer radyo dalgalarını kullanmayı sürdürdükleri veya bu aralıkta taramalar yaptıklarını farzediyoruz. Oysa biz bile, keşfetmemizin üzerinden henüz 150 yıl bile geçmemiş olmasına rağmen, artık iletişim yöntemi olarak yüksek güçlü radyo dalgalarını kullanmayı terk ediyoruz. Televizyon iletişimimiz, uzaktan tespiti mümkün olmayan dijital uydu ve kablolu yayın sistemlerine geçiş yapıyor. Radyo dalgaları ile haberleşmek yerine, düşük enerjili ve kısa erimli cep telefonu ve uydu sinyalleri kullanmaya başladık. Tüm bu yeni iletişim protokollerinin uzaydan, uzaklardan bizi gözleyen uygarlıklar tarafından görülebilmesi malesef mümkün değil. Eğer biz bile yüksek enerjili ve erimli radyo dalgalarını kullanmaya artık son veriyorsak, yeterince gelişmiş olan Dünya dışı uygarlıklar niçin bunu kullanmayı sürdürsünler? O halde gelişmiş bir uygarlığın 100-200 yıllık bir süre radyo dalgalarını iletişim için kullanacağını, sonrasında ise başka iletişim protokollerine geçeceğini düşünmemek için bir sebep yok. Özetle radyo dalgalarının, sanayi devrimi başındaki uygarlıklar tarafından kullanılan ilkel bir teknoloji olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Yine de tüm bunlara rağmen, oralarda bir yerde olmasını umduğumuz uygarlıklar gönderdiğimiz bu mesajı alabilseler bile, bunun bir mesaj olup olmadığını anlayabilmeleri de ayrı bir tartışmanın konusu. Bu mesajı o an bize bakmadıkları için göremeyebilirler. Görseler bile, özel bir sinyal olduğunu anlamayabilirler. Özel bir sinyal olduğunu anlasalar bile çözemeyebilirler. Öyle ki, M13'e göndermiş olduğumuz Arecibo Mesajı'nı bakalım ne olduğunu anlayabilecekler mi? diye denemek için verdiğimiz bilim insanlarının büyük bir kısmı mesaj içeriğini çözümleyemedi. Bu durum çok ilginç görünebilir. İnsan aklıyla oluşturulmuş ve basit bir yapıya sahip olduğunu düşündüğümüz bu mesajı, yine insanlığın en parlak zihinlerine çözmesi için gösterdiğimizde çözemediklerini görüyoruz. Öyleyse rahatlıkla şunu düşünebiliriz; Güneş Sistemi dışındaki uygarlıklara gönderdiğimiz her mesaj veya onlardan bize gelebilecek olan her mesaj aslında birer bulmacadan ibaret. Tabi bu arada şunu belirtmek gerekiyor; 25 bin yıl çok uzun bir süredir ve bu süre içerisinde M13 kümesi şu anda olduğu yerden çok uzağa gitmiş olacak. Yani mesaj kümeye ulaşamayacak. Ancak mesajımız 25 bin yıllık yolculuğu boyunca yolu üzerine denk gelecek olan binlerce yıldız sistemi tarafından görülebilecek. Arecibo Mesajı'nı alacak olan uygarlığın bulmacayı çözmesi gerekiyor. Ancak uygarlıkların zihinsel ve düşünsel yapıları birbirinden çok farklı olabileceği için bulmacanın bir çözümüne ulaşabileceklerinin garantisi bulunmuyor. Bu yönüyle evrene gönderdiğimiz biz buradayız diye bağıran sinyaller belki de sadece yer tespiti yapmaya çalışan uygarlıkların işine yarayacaktır. Öyle ki, yeterince gelişmiş bir uygarlık eğer mesajı çözümleyemese bile, bunun başka bir uygarlık tarafından gönderilmiş olduğunu rahatlıkla anlayabilir. Bu durumda, eğer mesajı alan bu uygarlık istilacı bir tür ise, mesajın geldiği yeri tespit ederek bir istila girişiminde bulunabilir. Elbette bunun tam tersi de mümkün: Mesajı alan ama çözümleyemediği halde zeki bir ugarlığa ait olduğunu farkeden barışçıl türlerin varlığı da mümkün. Ama barışçıl uygarlıkların mesajı aldıktan sonra bizleri dostça ziyaret edebilmeleri için gerekli motivasyonu sadece bir mesajın sağlayabileceği konusu şüpheli. Oysa istilacı uygarlıklar için bu mesaj yağmalanacak yeni bir gezegen mottosuyla oldukça motive edici olabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/argumentatum-ad-ignorantiam-cehalete-basvurma/", "text": "İspat Yükümlülüğü, tartışma sırasında iddiada bulunan tarafın ispatlaması gereken argümanların tümüne verilen isimdir. Buraya kadar bir mantık hatası yoktur ve İspat Yükü, bilimsel tartışmaların temel ilkelerinden bir tanesidir. Kimi zaman tartışmalarda taraflar, argümanlarını destekleyecek kanıtlara sahip olmazlar. Bu sebeple, argümanlarının geçerli olduğunu ispatlamak için, karşı taraftan argümanlarını çürütecek ispat beklerler. İşte bu, İspat Yükü mantık hatasıdır. Tartışmada, taraflardan kendi argümanlarını ispatlamaları beklenir. Eğer ispatlayamıyorlarsa, karşı taraftan argümanlarının geçersiz olduğunu gösterecek ispat beklemek ve karşı taraf bu ispatı bulamadığında, argümanın geçerli olduğunu iddia etmek, mantık hatasıdır. Çünkü İspat Yükü, her zaman iddia sahibine aittir. Karşı taraf, sizin iddianızı desteklemeyen ispatlar sunmak yükümlülüğünde değildir. Ve bu yükümlülükte olmadığı için, bu ispatları ileri sür mediği zaman, sizin argümanınız ispatlanmış sayılmaz. Bu, tartışmalarda çoğu zaman gözden kaçan ve inatla tartışmaların anlamsız bir şekilde sürmesine sebep olan kritik bir mantık hatasıdır. - X İddiası, A Kişisi tarafından ileri sürüldü. - A Kişisi, X İddiası ile ilgili hiçbir kanıt üretemedi. - A Kişisi, X iddiasının tersini ispatlama yükünü B Kişisi'ne yükledi. - B Kişisi, X İddiası'nın yanlış olduğunu ispatlamaya çalışır. Ancak genellikle bu mantık hatası bir şeyin varlığının iddiası üzerine olan tartışmalarda karşımıza çıkar ve çoğu zaman da fark edilmemesi, tartışmaların gereksiz uzamasına sebep olur. Örneğin Tanrı, Kocaayak, Tuz Gölü Canavarı, Loch Ness Canavarı, Çupakabra, psişik güçler, astral seyahat, UFOlar, astroloji, vb. bu mantık hatasının çok sık görüldüğü tartışma başlıklarıdır ve mantık hatası görülürse, aslında ortada tartışılacak hiçbir konu olmadığı fark edilebilir ve enerji/zaman tasarrufunda bulunulabilir. Kısa bir bölümüne sitemizde yer vermenin uygun olacağını düşündüğümüz, Evrim Ağacı'na ait bu makalenin tümünü buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/arifiye-n-erbakan-fen-lisesi-panelimizden-kareler/", "text": "Sakarya Arifiye Necmettin Erbakan Fen Lisesi'nin davetlisi olarak, 14 Şubat 2018'de bir sunum ve söyleşi etkinliği düzenledik. Lise öğrencilerinden Aynur Efe, Levent Bahçeci ve Şener Aygün'ün çabaları, müdür yardımcısı Bilgin Bil ile okul müdürü Eray Uğur Çam'ın önderliğinde gerçekleştirilen etkinlikte, kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan yer aldı. Yaklaşık 2.5 saat süren sunumunda Emecan; yıldız sistemlerini, galaksileri, evrenimizin temel yapısını, Güneş Sistemi dışında keşfedilen ötegezegenleri, bu gezegenlerin keşif yöntemlerini anlatarak sunumuna başladı. Bu uzak gezegenlerdeki olası yaşam ihtimallerine değinen Emecan, sonrasında ikinci evimiz olacak olan Mars'a insanlı yolculuğu, kolonileşme ihtimalimizi anlatarak sunumuna devam etti. Son olarak gökyüzü gözlemi konusunu ele alıp; gözlemlerin nasıl gerçekleştirilebileceği ve teleskopla gökyüzü gözlemine başlayanların karşılaşacağı sorunlara değinerek sunumunu nihayetlendirdi. Bu güzel etkinliği gerçekleştiren Arifiye Necmettin Erbakan Fen Lisesi öğretmenlerimize ve salonu dolduran 140 öğrencimize teşekkür ederek, sizleri etkinlikten kareler ile baş başa bırakıyoruz. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2021 Kayıtları Başladı! 8 Aralık 2018 Cumartesi günü, İstan..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/arkeoastronomi/", "text": "Bilimsel birikimimiz büyüdükçe, disiplinler arası alanları oluşturan sınırların da yok olmasına ihtiyaç duymaktayız. Bunun en güzel örneklerinden biri de Arkeoloji ve Astronomi disiplinlerinin beraber ilerlediği alan; Arkeoastronomi. Arkeolojide eski çağlarda belirli bir yer ve zaman için, doğa ve çevre koşullarının nasıl olduğunu belirlemek adına her veri çok kıymetlidir. Bu noktada, modern astronomi sayesinde belirli bir yer ve zamanda güneşin, ayın ve yıldızların konumlarını belirlemek, yaşanmış gök olaylarını tespit etmek mümkündür ve bu tespitler bazen arkeolojinin çok işine yarar. Adıyaman ilindeki Nemrut Dağı zirvesinde, 2000 yıl önce var olmuş Kommagene Krallığı kalıntılarından aslan kabartmasının üzerindeki ay ve yıldız figürleri dikkat çekmektedir ve bu kalıntı aslanlı horoskop şeklinde anılmaktadır. Aslanlı horoskobun boynunda bir hilal kabartması ve vücudunda birçok yıldız kabartmaları vardır. Bu kabartmalarda 8 ışınla ifade edilmiş yıldızlardan farklı olarak, 16 ışınlı üç büyük şekil vardır ve bunların, çıplak gözle rahatlıkla görülüp hareketleri izlenebilen Jüpiter, Merkür ve Mars gezegenleri olduğu arkeoastronomlar tarafından belirlenmiştir. Yine modern astronomi teknikleriyle, ayın ve bu 3 gezegenin birbirleriyle yaptığı açılar göz önünde bulundurulmuş, bu gök dizilimine uyan en uygun tarihin M.Ö. 17 Temmuz 98 olduğu hesap edilmiştir. Son yılların en ilgi çekici arkeolojik alanlarından birisi olan Göbeklitepe tapınağı ise Şanlıurfa ilinde yer almaktadır. MÖ. 9600'lü yıllarda inşasına başlandığı ortaya çıkan tapınağın keşfi ile dinin yerleşik hayattan sonra değil, daha önce de olduğunu kanıtlanmıştır. Arkeoastronomlar, Göbeklitepe'yi oluşturan dikili taşların birinde bulunan H ve I harflerine benzeyen kabartmaların aşağısında yer alan sembollerin, Güneş ve Ay sembolleri olduğunu düşünmektedirler. Bu figürlerde Ay hilal halinde, Güneş ise merkezinde bir oyukla betimlenmiştir. Tapınak hakkında çalışan arkeoastronomlar, tapınak dikli taş sayısının 12 olmasından, H'ye benzer figürün Orion takımyıldızına benzemesinden ve benzer astronomik delillerden ürettikleri çeşitli teorileri tartışmaktadırlar. Gündemde olan teorilerden biri de, Göbeklitepe tapınaklarının kış aylarının gelişini müjdeleyen Sirius yıldızının doğumunu kutlamak için inşa edilmiş olabileceği şeklindedir. Bu delillere bakılınca, belki de Göbeklitepe tapınakları ilk dini tapınak ve bir gözlemeviydi... Arkeoastronomi alanındaki gelişmelerle bu soruların cevapları bulunacaktır. - Göbeklitepe hakkında ileri okuma için: GÖBEKLİTEPE'NİN SIRRI: KOZMİK EKİNOKS VE KUTSAL EVLİLİK, Özgür Barış Etli, 2015 - https://www.academia.edu/11848734/GÖBEKLİTEPENİN_SIRRI_KOZMİK_EKİNOKS_VE_KUTSAL_EVLİLİK - En üstteki kapak fotoğrafı: Astronomi bilgileri kullanılarak inşa edilmiş bilinen en eski tapınaklardan biri olan Stonehenge'deki şenliklerden bir görüntü."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/arp-256-birlesmeye-baslayan-iki-galaksi/", "text": "Hubble Uzay Teleskobu, Arp 256 olarak isimlendirilen galaksi çiftinin muhteşem birleşmesini gözlemliyor. ESA , bu kuvvetli patlamaların yıldızların doğduğu gaz ve toz bulutunu ortaya çıkaran büyük kütle çekimsel etkileşimler tarafından tetiklendiğini de açıklamaya ekledi. Birleşmenin henüz daha ilk aşamalarında olduğunu belirten ESA yetkilileri, iki galaksinin nihayetinde tek ve geniş bir yapı ortaya çıkaracak şekilde milyonlarca yıl boyunca bir araya gelmeye devam edeceğini söyledi. Buna benzer galaksi birleşmeleri, evrenin her yanında yaygın olarak yaşanıyor. Kendi galaksimiz Samanyolu'nun bile şu anda birleştiği galaksiler bulunmakta ve yaklaşık 2.5 milyon ışık yılı uzaklıktaki komşumuz Andromeda ile etkileyici bir çarpışmaya doğru yol almakta. Fakat insanlığın uzak akrabalarının eğer hayatta olurlarsa endişelenmelerine gerek yok: Yıldızlar arasındaki mesafe o kadar büyüktür ki, galaksi birleşmeleri sırasında gerçekten birbirleri ile çarpışacak olan yıldızların sayısı çok azdır. Bu Arp 256 görüntüsü, 2008 yılında yayınlanan fotoğrafın yeni bir versiyonu. Fotoğraf, ayrıca iki Hubble Teleskobu cihazı olan; Araştırmalar için Gelişmiş Kamera ve Geniş Alan Kamerası 3 ile toplanmış bilgilerden oluşan bir veri. Hubble Uzay Teleskobu, gezegenimizin yörüngesine 1990 yılının Nisan ayında fırlatıldı. Uzay teleskobunun birincil aynası ilk fırlatıldığında yapım hatasından dolayı iyi görüntü alamayacak durumdaydı ancak, uzay yürüyüşü yapan astronotlar bu sorunu 1993 yılının Aralık ayında çözmeyi başararak onardılar. Astronotlar, 1997 yılından 2009 yılına kadar yapılan dört adet ekstra bakım görevi ile Hubble'ı tamir ettiler, bakımını yaptılar ve görüntü kalitesini yükselttiler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/arrokoth-ultima-thule-gezegenlerin-nasil-olustuguna-isik-tutuyor/", "text": "2019 yılının ilk gününde Yeni Ufuklar uzay aracı, 2014 MU69 adı verilen küçük ve kardan adam şeklindeki bir cismin yakınından geçmişti. Yakın geçiş sırasında bu uzak cismin resmi olmayan adı Ultima Thule iken, daha sonra bu cisme Uluslararası Astronomi Birliği'nin onayı ile yerli bir Amerikan kabilesi olan Powhatan'in dilinde gökyüzü anlamına gelen Arrokoth ismi verildi. Arrokoth, insan yapımı bir aracın ziyaret ettiği en uzak cisimdir çünkü Yeni Ufuklar aracının ona ulaşması 13 yıl aldı. Yakın geçişten bir yıldan bir süre geçti ve aracın gönderdiği veriler artık elimizde. Yeni Ufuklar ekibindeki araştırmacılar, yeni elde ettikleri bulguları 13 Şubat 2020'de Seattle'da gerçekleşen American Association for the Advancement of Science derneğinin yıllık toplantısında sundular. Bu bulgular, geçen yıl araçtan gelen verilerden daha fazlaydı. Verilerin analizinden çıkacak olan sonuçlar bilim insanlarının Güneş Sistemi'nin nasıl oluştuğu ile ilgili fikirlerini değiştirebilir. Astronomlar, Güneş Sistemi'nin belirsiz bir gaz ve toz bulutu ile başlayıp nihayetinde bir şekilde kendini şu an bildiğimiz düzenli bir sisteme dönüştürdüğünü düşünüyorlardı. Ancak, bu oluşum sırasındaki basamaklar tam olarak bilinemiyordu. Neptün'ün ötesindeki Kuiper Kuşağı'nda bulunan bir yörüngede dolanan eski ama mütevazı bir cisim olan Arrokoth, bize cevaplar vermek için hazır bekliyor. Çünkü çok uzaklarda bulunan bu cismin yapısı Güneş Sistemi'nin doğuşundan beri çok az değişmiş haldedir ve bu da bize bir zaman kapsülü gibi o zamanları gösterebilir. İki tane kırmızı renkli çıkıntıdan oluşan ve hafif düzleşmiş bir kardan adama benzeyen Arrokoth'un yüzeyi çok az asteroit çarpma izi olduğundan dolayı oldukça düzdür. Asıl önemli olan şey ise, bu iki çıkıntının daha birleşmeden önce bile birbirleri etrafında hareket edip dönüyor olma olasılığıdır. Bunu iki sevgilinin ulaşıp ele ele tutuşmadan önce birbirlerini çekerek hareket etmeleri gibi hayal edebilirsiniz. Arrokoth'un hikayesi, şu an elimizdeki verilerin farklı yorumlarından kaynaklanan eski kozmik bir bulmacanın çözümünü bulmaya yardım edebilir. Yeni Ufuklar görevinin baş yöneticisi Alan Stern, Discover dergisine verdiği bir röportajda on yıllar boyunca bilgisayar modellerinin arasında bir savaş olduğunu söyledi. Bir tarafta uzun ve şiddetli bir çarpışan araba oyunu içerisinde toz taneciklerinin birbirleri ile çarpışarak önce çakıl taşlarına, sonra kayalara daha sonrasında iri kaya parçalarına dönüştüğü hiyerarşik büyüme modeli varken, diğer tarafta ise yerçekimi kuvveti ile normal toz bulutlarıyla gazın birbiri etrafında girdap yaparak dönerek ve sonrasında doğrudan geniş parçalara bölündüğü bulut çoküşü modeli vardı. Stern, röportajında ayrıca daha önce Arrokoth kadar ilkel ve iyi korunmuş bir cisme ulaşamadığımızı, bu cismin oluşmasından itibaren yaklaşık dört milyar yıldan fazla bir zaman boyunca hiç değişmediğini ve bu durumun Güneş Sistemi'nin derinlerde kalan geçmişi hakkındaki soruların cevaplarına ulaşmak için mükemmel bir fırsat olduğunu söyledi. Yeni Ufuklar aracından geçen yıl gelen ilk veriler, Arrokoth'u oluşturan bu iki çıkıntı arasında meydana gelen hafif çarpışmanın yukarıda bahsettiğimiz çarpışma teorisinin bir kanıtı olduğu ipucunu veriyordu. Ancak Stern, gelen daha fazla veri ve aylar süren bilgisayar modellemelerinden sonra daha farklı bir hikaye gördüklerini söyledi ki bu hikaye Arrokoth'un çok daha uysal bir şekilde oluşmuş olmasıydı. Daha yumuşak bir oluşuma işaret eden beş farklı kanıt sırası vardı ve eğer Arrokoth bu şekilde oluşmuş ise, Güneş sistemimizin diğer yapı taşları da şiddetli çarpışmalardan ziyade bir toz bulutundan ortaya çıkmış olabilir. Dünyaya ulaşan yeni veriler ile birlikte araştırmacılar bu uzak cisim hakkındaki teorilerini yeniden gözden geçiriyorlar. İlk gelen verilerde Arrokoth'un iki adet düzleşmiş ve krepe benzer yapısıyla belirgin bir kardan adam şekli olduğu görülüyordu. Ancak son gelen güncel verilerde bir parçanın oldukça yuvarlak, diğer parçanın kısmen düzleşmiş olduğu görüldü. Ayrıca yeni veriler Arrokoth'un kırmızı renginin diğer uzak Güneş Sistemi cisimleri ile paylaştığı bir özellik olduğunu ortaya çıkardı. Bilim insanları, bu kırmızı rengin yaşamın yapı taşları olduğu düşünülen tholinlere benzer organik moleküllerden dolayı meydana geldiğini de düşünüyor. Arrokoth ile ilgili veriler hala Yeni Ufuklardan bize ulaşmaya devam ediyor ve önümüzdeki bir buçuk yıl daha da gelmeye devam edecek. Ancak uzay aracının sorumluları, verilerin ulaşmasını en yüksek önemliden en düşük önemliye göre gelmesi şeklinde ayarladıkları için resmi çarpıcı şekilde değiştirecek bir veri henüz elimize ulaşmamış olabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/artemis-kitap-incelemesi-kitap-odullu/", "text": "Marslı kitabının yazarı Andy Weir'ın yeni bilimkurgu romanı Artemis, İthaki Yayınları'ndan çıkıp kitabevi raflarındaki yerini aldı. Artemis, bir bilimkurgu yapıtı olmasının yanında, mizahi yönüyle de sıyrılan, eğlenceli bir hikaye. Zaten, özellikle bu yönüyle olsa gerek, Goodreads okurları tarafından 2017 yılının en iyi bilimkurgu romanı olarak seçilmişti. Roman, küçük yaşta Ay'daki bir üsse yerleşip orada yaşamaya başlayan bir kadının, türlü illegal yollarla zengin olma hayalleri üzerinden şekilleniyor ve sürükleyici bir polisiye bilimkurgu romanı olarak devam ediyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/asansorle-uzaya-cikmak-uzay-asansoru/", "text": "Orta vadede (50-100 yıl) gerçekleşmesi en mümkün devrimsel uzay teknolojisi büyük ihtimalle uzay asansörü olacak. Temelde uzay asansörü, jeostatik yörünge denilen bir yörüngeye yerleştirilmiş uzay istasyonudur. Jeostatik yörüngeye yerleştirilmiş bir uydu veya istasyonun Dünya çevresindeki dönüş hızı ile Dünya'nın kendi çevresindeki dönüş hızı eşit olduğundan, her zaman için yeryüzünde aynı nokta üzerinde kalır. Eğer bu istasyonu/uyduyu yeterince sağlam ve hafif bir kablo ile Dünya'ya bağlarsanız, o kablo üzerinden uyduya rahatlıkla gidip gelebilirsiniz. Her zaman aynı yerde kalacak olan büyükce bir uzay istasyonunun yeryüzünden yaklaşık 36 bin km yükseğe yerleştirilmesi gerekiyor. Mesafenin büyüklüğü düşünüldüğünde, bu uzunlukta ve tonlarca yükü uzun yıllar taşıyabilecek sağlamlıkla bir kablo yapılabilir mi sorusu akıllara gelebilir. Şimdilik emin değiliz, ancak son yılların süper hafif ve çelikten daha sağlam karbon nano tüpleri bu iş için biçilmiş kaftan gibi görünüyor. Böyle bir asansör ile uzay istasyonuna çıkmak elbette roket ile uzaya çıkmaktan çok daha yavaş olacak. Fakat, aynı biçimde bir roketten kat kat daha ucuza malolacak. Saatte 200 km hızla hareket edebilecek olan asansörün yeryüzünden istasyona olan yolculuğu yaklaşık 1 hafta sürecek. Belki daha hızlı bir asansör ile süre birkaç güne düşürülebilir, bunu o zaman göreceğiz. Not: Yazımızdaki bir hatayı farkedip düzeltmemize yardımcı olan okurumuz Ata Özdemir'e teşekkür ederiz. Bizler evrende son derece küçük ve ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/asgardia-bir-devlet-olarak-kabul-edilebilir-mi/", "text": "Eski İskandinav mitolojisinde gökyüzünde yer alan Tanrıların ülkesindeki Asgard şehrinden ismini alan ve asli felsefesi insanlığın ebedi rüyasının evrene doğru genişlemesinin gerçekleşmesi olan Asgardia Projesi'nin uluslararası hukuk çerçevesinde egemen bir devlet olabilir mi sorusunu inceliyoruz. Devletler, uluslararası hukukun en temel aktörleridirler. Temel olarak, bir devlete devlet diyebilmek için 4+1 şart gerekir. - İnsan Topluluğu - Ülke - Hükümet - Diplomatik ilişkilere girebilme kapasitesi Bu 4 şart sadece soyut şartlar değil, uluslararası mahkemeler tarafından da uygulanan faktörlerdir. Aşılması gereken ilk engel, kalıcı bir nüfusun olup olmadığıdır. Bu husus Asgardia için sorunludur, çünkü vatandaş olmak için başvuranlar Asgardia için ortak bir vizyona sahip olsalar da, ortak bir kadere sahip değildirler. Daha geniş bir ifade ile, herhangi bir ortak vizyon, ortak bir kader olmaktan çok uzaktır. Asgardia vatandaşları, sanal bir dünyaya bağlı olan ve dünyanın her tarafına dağılmış olan bireylerin bir karışımı olacaktır. İkinci faktör, Asgardia'nın tanımlanmış bir toprak parçası olmadığı ve vatandaşlarının ikamet etmesi için bir bölge planı olmadığı için sorunludur. Asgardia'nın planladığı tek bölge, Asgardia'nın vatandaşları tarafından fiziksel olarak ikamet edilmeyecek olan bir insansız uydudur. Dış Uzay Antlaşması'nın VIII. Maddesi Asgardia Projesine sorun çıkartmaktadır. Maddede özetle, Devletler, gerek hükümetleri tarafından gerek ülkenin sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen tüm ulusal uzay etkinliklerinden bizzat sorumlu olacaktır. denilmektedir. Bu durumda projenin uzaya göndereceği uydu da duruma göre fırlatan devletin hukuki rejimine tabi olacağından ortaya bir bağımsızlık problemi çıkmaktadır. Bu, dünya üzerinde tanınan başka bir ulusun bağımsız bir devlet fikrini tamamlamayan Asgardia'nın toprakları üzerinde yetki sahibi olacağı anlamına gelir. Planlanan insansız uydudan başka, Asgardia'nın vatandaşları ve hükümeti şu anda birlikte çalıştığı tek bölge, sanal oyuncular için yeterli olsa da, gerçek dünyada bir devlet için yasal şartı yerine getirmek için yeterli olmayan bir dünyadır. Üçüncü bir faktör ise Hükümet organizasyonudur. Proje web sitesinde Uzayda sınır yoktur ve Asgardia dünyanın herhangi bir ülkesinde bölgesel hükümetler kurmayacaktır. Bununla birlikte, bölgesel koordinasyon merkezleri kurmamıza yardımcı olacak gönüllü arıyor olacağız, çünkü Asgardia'lılar tüm Dünya'da yaşıyor ve farklı diller konuşuyorlar. Böylece, kendi dilinizde Asgardia hakkında bilgi edinebileceğiniz bölgesel bir hükümet olmayacak ama bir bölgesel merkez olacaktır. ifadesi yer almaktadır. Asgardia'nın gelecekteki hükümeti başka bir hükümet egemenliğine tabi olacak, bu da uluslararası hukuk uyarınca tanınan bir devlet olabilmek için projenin şartı sağlayamadığı anlamına gelecektir. Dünyanın diğer devletleri ile ilişkilere girme kapasitesi olarak tanımlana nihai faktör bağlamında, Asgardia Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmek niyetinde olduğu ifade ediliyor. İkinci Dünya Savaş'ından sonra kurulan BM misakının 2. Bölümünde örgüte üyelik ve tanıma meselesi şu şekilde ele alınmıştır: İş bu Antlaşmanın getirdiği yükümlülükleri kabul eden ve bunları yerine getirme konusunda yetenekli ve istekli olduklarına örgütçe hükmedilen tüm diğer barışsever devletler Birleşmiş Milletlere üye olabilirler. demektdir. Birleşmiş Milletler'in Asgardia'yı bir devlet olarak kabul edip edemeyeceği, belirsiz; zira her şey mümkün. Ama Asgardia bir devlet olabilme yolunda diğer üç temel faktörünü karşılayamadığı için kabulün gerçekleşmesi zor. Bu 4 şartı sağlamak devlet olabilmek için yeterli olmayıp +1 şarta daha ihtiyaç vardır: Diğer devletlerin tanıması. Devlet olma iddiasındaki bir yapı durup dururken hukuki bir kişilik elde etmez. Bir devlet sadece tanınma yoluyla uluslararası hukuk kişiliğini elde eder. Tanımak tek taraflı bir işlemdir. Karşı tarafın rızası aranmaz. Her devletin tanıma işlemi iç hukukunda farklılık gösterir. - Kurucu ve - Açıklayıcı Teori Kurucu teori, tanınmayı diğer devletlerin tanıması şartına bağlar. Bu teoriye göre tanınma, kendiliğinden olamaz, ancak diğer devletlerin takdiri ve onayı ile gerçekleşebilir. Açıklayıcı teoriye göre bir yapının devlet olarak tanınabilmesi için öncelikle yukarıda sayılan dört kriteri yerine getirmesi şarttır. Modern devletin ortaya çıkışı ve giderek yeni özgür devletlerin uluslar ailesine katılma mücadeleleri, bu devletlerin tanınması meselesini gündeme getirdi. Ancak yeni kurulan bir devleti tanımak, tarihteki kimi istisnalar hariç, hiçbir zaman kolay olmadı. Tanıma siyasi bir karardır, ancak bu siyasi yargıya hemen her zaman hukuki bir kılıf da gerekmektedir. Sonuç olarak, Asgardia'nın bir devlet olarak tanınması şu an için imkansizdır denilebilir. Muhtemeldir ki Asgardia Projesi, başka hükümetlerin yetki ve yasalarına tabi olan uluslararası bir tüzel kişilik olarak tanınacaktır. Ancak, Asgardia'nın diğer birçok uzayı mekan seçen projeler adına daha fazla dikkat çekmek için ilham kaynağı olacağı şüphesizdir. Bilindiği gibi büyük veya küçük her..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/asimovun-gecesiz-gezegeni-gercekten-var-olabilir-mi/", "text": "Asimov'un klasik bilim kurgu öyküsü Nightfall- Karanlık Bir Dünya, gecenin sadece 2049 yılda bir gerçekleştiği bir gezegende geçer. Şimdi bir bilim insanı, bir kara deliğin etrafında dönen yıldız çemberinden gelen ışıkla her tarafı aydınlatıldığı için gecenin hiç gelmediği bir gezegenin olabileceğini öne sürüyor. Nightfallda bilim kurgunun büyük ustası Isaac Asimov; her iki bin yılda bir kez hariç olmak üzere sürekli gündüz vakti yaşayan Kalgash gezegeninde gece yaşanmasının potansiyel sonuçlarını hayal etmiştir. Kalgash, yakınında başka beş yıldız daha olmasına rağmen Güneş gibi bir sarı cüce gezegenin yörüngesinde dolanmaktadır ve bütün sistem, Samanyolu galaksisinin yörüngesinde dolaşan bilinen 150 civarı küresel küme gibi, yıldızların sıkı sıkı toplandığı bir kümenin içinde yer almaktadır. Fransa'da bulunan Bordoeaux Gözlemevi'nde bir astrofizikçi olan Sean Raymond Nightfall'ı koleydeyken okumuştum ve hikayeyi çok sevmiştim. Farklı bilim kurgu ortamlarının bilimsel geçerliliğini sorgularken, Nightfall aklıma geldi dedi. Raymond, Kalgash'ın hareket tarzını Nightfall da tarif edildiği gibi hesapladığında, en uzun gündüz uzunluğunun 2,049 yıl değil, sadece iki ay olduğunu buldu. Yine de Raymond, Asimov'un kahramanlarından biri olarak kaldığını söyledi ve bunun sonucunda yazdığı 'Gerçek hayat Bilim Kurgu Dünyaları' köşesinin bir parçası olarak bir gezegenin sürekli gündüz zamanı yaşamasının mümkün olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Araştırmam, gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğu ve geliştiği üzerine kurulu. Güneş sisteminin kökenlerini ve ayrıca hangi süreçlerin ekstra-güneş gezegen sistemlerini şekillendirdiğini anlamaya çalışmak için simülasyonlar yapıyorum diye açıkladı. Bu alandaki problemleri irdelemenin bir yolunun da ya olursa tarzı soruları sormak olduğunu da ekliyor. Herhangi bir zamanda, tek bir yıldızın etrafında dönen bir gezegenin yüzeyinin yarısından fazlası aydınlatılmış olabilir. Örneğin, söz konusu Dünya ise, sadece doğrudan güneşe bakan yüzü aydınlanmaz aynı zamanda alacakaranlık da güneş ufuk çizgisinin 15 derece altına inene kadar Dünya'nın gökyüzünü aydınlık tutabilir. Raymond, bir gezegenin merkez yıldızına dönük olmayan kısmını aydınlatmanın yollarını aradı. Bunun da en az bir tane yıldız çemberi gerektirdiğini gördü. Raymond; eğer çemberde en az yedi yıldız varsa, aynı kütlelere sahiplerse ve aynı yörüngenin üzerinde hizalı bir şekilde dizilmişlerse, Güneş benzeri yıldızların oluşturduğu bu çemberin dengeli olabileceğini hesapladı. Yedi tane Güneş benzeri yıldızın yer aldığı çemberin oluşması için, kara deliğin de en az 1.000 Güneş kütlesi kadar olması gereklidir. Raymond'ın modellediği ve Kalgash 2 adını verdiği Kalgash'ın bir versiyonu, Güneş'in kütlesinin birkaç bin katı olan bir kara deliğe sahipti ve bu kara deliğin çevresinde de sekiz tane Güneş benzeri yıldızdan oluşan 40 astronomik birim genişliğinde bir çember bulunmaktaydı. Bu çemberin ve kara deliğin ortasında Güneş'in kütlesinin yarısına sahip olan bir kırmızı cüce yıldız bulunmakta ve onun çevresinde de Dünya benzeri bir gezegen sadece 0.2 astronomik birimlik bir yörüngede dönmektedir. Gezegen, kütle çekim kilidine yakalanır ; yani bir yüzü sürekli yıldızına bakar, arka tarafı da devamlı olarak Güneş benzeri yıldızlardan oluşan çember tarafından aydınlatılır. Kalgash 3 adı verilen diğer senaryoda ise; bir kaç bin Güneş kütlesi büyüklüğünde bir kara deliğin etrafında 40 astronomik birim uzaklıkta dönen bir düzine güneş benzeri yıldızın oluşturduğu bir çember olduğu farz edildi. Bu 12 yıldızdan birinin etrafında dönen Dünya benzeri bir gezegen de kalıcı gün ışığı alabilir. Kalgash 4 ile birlikte Raymond, 2 astronomik birim genişliğindeki sekiz Güneş benzeri yıldızın oluşturduğu iç çember ve 20 astronomik birim genişliğindeki yine sekiz yıldızın oluşturduğu dış çember halinde olan iki çember arasında bir kara deliğin etrafında yörüngede dolanan Dünya benzeri bir gezegen olduğunu düşündü. Son senaryo olan Kalgash 5'te ise yine iki çember arasında ve bir kara deliğin yörüngesinde dolanan Dünya benzeri bir gezegen modellenmiştir ancak bu versiyonda, dış çember 40 astronomik birim genişliğinde ve bütün gün boyunca gezegenin gökyüzünün renk değişimini sağlayan sekiz adet parlak mavi yıldız içermektedir. Ancak Raymond, bütün bu varyasyonlarda karanlığın nasıl nadiren gezegen üzerine düşeceğini hayal etmenin zorlayıcı olduğunu belirtti. Çoklu yıldız çemberi olması durumunda karanlığın düştüğünü görebilmenin zor olduğunu; tek bir yıldız çemberi olması durumunda ise gezegene bir uydu vererek karanlığın düşmesini sağlayabildiklerini, ancak bunun da nadiren değil sık sık gerçekleştiğini dile getirdi. Çok nadir karanlığa sebep olabilecek bir olasılığın, Kalgash 2 gezegenine iki tane büyük uydu yerleştirmeyi içerdiğini de sözlerine ekledi. Her uydu, ara sıra dış çemberdeki yıldızlarını gölgede bırakacak ancak iki uydunun aynı anda dıştaki en yakın iki yıldızı gölgede bırakması aşırı nadir gerçekleşecekti. Karadul tanımı bir ci... Gördüğünüz gibi çok güzel ve akılda... Bize 11.8 ışık yılı uzaklığı ile ka... Güneş yalnız bir yıldız olmasına ka..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/asiri-aktif-bir-galaksi-centaurus-a/", "text": "Centaurus A (NGC 5128), bildiğimiz en aktif gökadalardan biri. Bize 11 ya da 15 milyon ışık yılı uzakta yer alan bu galaksi çok hızlı ve yoğun yıldız oluşumununun yanısıra, radyo dalga boyunda da aşırı güçlü bir biçimde ışıma yapıyor. Gaz ve toz bakımından da çok zengin olan gökadanın erkezindeki dev kütleli kara delik tarafından çekilen gaz, hızla karadelik çevresindeki yörüngesinde dönerken, kara deliğin dönme ekseni boyunca büyük bir hızla her iki kutuptan da uzaya, onbinlerce ışık yılı uzağa fırlatılıyor. Bu sırada manyetik alanların ve sürtünmenin etkisiyle çok ısınan plazma halindeki gaz, radyo dalga boyunda güçlü bir ışıma yapıyor. Yukarıdaki görselin üst ortasındaki radyoteleskop görüntüsünde, bu fırlayan madde jetini görebilmeniz mümkün. Tüm bu anlattıklarımız, sizleri yanıltıp; cehennem gibi bir galaksi düşüncesine sevketmesin. Centaurus A, büyük boyutlarda ve yüzlerce milyar yıldız barındıran, yaşama ev sahipliği yapma bakımından hemen tüm galaksiler gibi dost canlısı olan bir yer. Merkezindeki bu aşırı aktiflik, gökadanın yıldızlarını olumsuz biçimde etkilemiyor. Üstteki kapak görselinde; soldaki fotoğraf, Hubble Uzay Teleskobu tarafından alınmış ve gökadanın yıldız oluşum bölgeleri ve parlak yıldızları kolayca ayırd edilebilen tozlu diskinin detaylı bir görünümü. Sağdaki fotoğraf ise, Tim Carruthers isimli Avustralyalı amatör bir astronoma ait ve gökadanın genel görünümünü gösteriyor. Belki de O Yıldız Çoktan Yok Oldu!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/askerde-dunya-duzdur-derseniz-ne-olur/", "text": "Üstte gördüğünüz şeyin adı Fırtına Obüsüdür. Türkiye'de bir kısmı yerli olarak üretilen; 40 km menzile sahip bir kundağı motorlu toptur. Doğru hesaplarla ateşlenirse, 35-40 km ötedeki bir hedefi çok az hata payıyla vurursunuz. 2) Menzile göre top namlusunun yerle yaptığı açı. 3) Menzil içerisindeki hava durumu . 4) Yivli merminin kendi çevresindeki dönüşünün, yol boyunca yaratacağı sapma. 6) Dünya'nın bulunduğunuz enleme göre çizgisel DÖNÜŞ HIZI. 7) Atış menzili boyunca Dünya'nın YUVARLAKLIĞINDAN kaynaklanan eğimi. 8) DÜNYA'NIN DÖNÜŞ YÖNÜNE göre, atışı yaptığınız yön. 5, 6, 7 ve 8'inci maddeler Dünya'nın yuvarlaklığını baz alır. Yani, Düz Dünya, Dünya Düzdür gibi bir saçmalığa inanarak topu ateşlerseniz, hedefinizi vuramaz, atış yaptığınız menzile göre yüzlerce metre, hatta birkaç km uzağını hedefleyip ıskalarsanız. Askerde, komutanınıza Dünya zaten düz, boşuna bu hesapları yapmayalım der ve ısrar ederseniz; ihtimalle dayak yersiniz. En iyimser ihtimalle ise, görevden alınıp hücrede birkaç ay yatarak aklınız başınıza getirilir. Dünya'nın herhangi bir ülkesinde, bir topçu birliğinde görev yapan her asker için durum budur. Dünya yuvarlaktır, küre şeklindedir ve kendi çevresinde döner. Düz derseniz, bir savaş esnasında top bataryanız ile düşmanı vuramazsınız. Ve zaten siz Dünya'nın yuvarlak olduğuna ikna olana kadar, düşman topçuları arasındaki daha akıllı biri o yuvarlaklığı hesaba katarak sizi çoktan Valhalla'ya postalamış olur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/asteroid-hukuk/", "text": "Birkaç yıl önce, Dünyamızın yakınlarından UW-158 adında bir asteroit geçti. Bu asteroidin haber değeri taşımasının en büyük sebebi, tahmini 90 milyon tonluk bir Platinyum, Rodyum, Paladyum ve Osmiyum gibi nadir elementler içermesiydi. 5 Trilyon Dolarlık maden kargosu olan asteroidin 2,4 milyon kilometre ötemizden geçip gidecek olması; uzay madenciliği hakkındaki tartışmaları tekrar alevlendirdi. Asteroid madenciliğinin teknik yönü hakkında daha önce yayınladığımız geniş kapsamlı makalemizi buradan okuyabilirsiniz. Madde 2 Yer kabuğunda ve su kaynaklarında tabii olarak bulunan, ekonomik ve ticari değeri olan petrol, doğal gaz, jeotermal ve su kaynakları dışında kalan her türlü madde bu Kanuna göre madendir. Kanunun şu anki haliyle, yer kabuğu ve su kaynakları ifadesine Asteroit veya Gök cisimleri ibaresi eklenmediği sürece asteroitlerden elde edeceğimiz herhangi bir madde maden sayılmayacaktır. - 1. Bu Sözleşme'nin amaçları açısından maden aşağıdaki yerleri kapsar yukarıda maddesinde atıfta bulunulan faaliyetlerle bağlantılı olarak kullanılan her tür makine, donanım, cihaz, şantiye, binalar ve mühendislik yapıları. Asteroid Madenciliğinin ve tanımının hukuksal çerçevesi diğer Uzay Hukuku konuları gibi henüz net şekilde çizilmemiştir. Doktrindeki tartışmalar özellikle konunun MÜLKİYET HAKKI üzerinde yoğunlaşmaktadır. Konu hakkındaki ilk uluslar arası metin, daha önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz 1967 yılında imzalanan ve Türkiye'nin de taraf olduğu Ay Ve Diğer Gök Cisimlerini Dahil, Uzayın Keşif Ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma nam-ı diğer, Dış Uzay Antlaşmasıdır. Birleşmiş Milletler nezdinde tesis edilen bu anlaşma ile getirilen ilkelerden Kullanma Serbestisi uzay ve gök cisimlerinin keşfi ve araştırılmasına ilişkindir. Anlaşmanın bir diğer önemli ilkesi olan İnsanlığı Ortak Malvarlığı prensibi uzayın insanlığın iyiliği için araştırılması ve kullanımını öngörmektedir. Anlaşmanın 2 nci maddesi: Ay ve diğer gök cisimleri dahil olmak üzere Dış uzay egemenlik iddia edilerek, işgal edilerek ya da başka bir tür hareketle hiç bir ulus tarafından sahiplenilemez. hükmü getirmiştir. 1950lerde başlayan Uzay Yarışı'nda Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde hayata geçirilen bu anlaşma ile taraf herhangi bir devlet uzayda egemenlik tesis edemeyecektir. Yarıştaki muhtemel galip devletin Ay ve diğer gök cisimlerinde hak iddiasının önüne geçmek niyetiyle bu girişim başlatılmıştır. İlgili 2 nci madde kapsamındaki yasağın bu yüzden sadece devletleri bağladığı ve egemenlik tesisini yasakladığı, tüzel kişiliği haiz şirket vb.leri kapsamadığı doktrinde öne sürülmektedir. Yani bu görüşe göre; Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak madencilik yapamayacak olmamıza karşın Kozmik Anafor Madencilik Anonim Şirketi olarak madencilik yapabileceğiz. Bu noktadan yola çıkarak ABD'de kurulan Deep Space İndustries isimli şirket 2015 yılında ilk asteroitini yakalamayı, 2016'da Dünya'ya ilk örneklerini getirmeyi ve 2023 yılında aktif asteroit madenciliğine geçmeyi planlıyor. Diğer bir girişim de ilk lansmanını 2015'te yapan, Google'ın kurucusu Larry Page ve CEO'su Eric Schmidt tarafından finanse edilen, yöntemen James Cameron gibi ünlü bilim kurgucular tarafından danışmanlık yapılan, ve Eric Anderson ve Peter Diamandis gibi milyoner uzay girişimcileri tarafından kurulmuş olan Planetary Resources şirketidir. Bu şirketler, Amerikan Anayasası 10 uncu ek madde Anayasa tarafından Birleşik Devletlere verilmeyen, veya Anayasa tarafından eyaletlere yasaklanmayan yetkiler, eyaletlere veya halka aittir. hükmüne istinaden asteroid madenciliği hakları olduklarını iddia etmektedir. Fakat bu görüşte olmayan; Dış Uzay Antlaşmasının 2'nci maddesinin geniş yorumlanarak sadece Devletler değil gerçek ve tüzel kişiler için de kısıtlayıcı olduğunu öne süren hukukçular da mevcut. Amerikan vatandaşı Greg Nemitz 2001 yılında EROS isimli asteroidin kendisi adına tescil edildiğini öne sürerek, EROS'a keşif aracı gönderen NASA'ya Park Ücreti Faturası göndermiştir. Mahkemeye taşınan uyuşmazlıkta Amerikan Mahkemesi tarafından verilen karar Dış Uzay Antlaşmasının 2 nci maddesine atıf da yaparak kimsenin dış uzay objelerini sahiplenemeyeceği ve de davacı Greg Nemitz'in EROS üzerinde mülkiyet hakkını ispatlayamadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Uzay Hukuku, üzerinde konsensus oluşmamış bir alandır. 1400lerde yeni keşfedilen Amerika'da yaşanan ALTINA HÜCUM benzeri bir ASTEROİDE HÜCUM yaşayacağız gelecekte. Ve bu gelecek çok yakında gerçekleşecek. Amerika'nın keşfinden sonra başlayan Portekiz ve İspanyol koloni paylaşımı savaşlarının bir benzerini bu yakın gelecekte ABD ve olası bir diğer uzay gücü devlet arasında da yaşanacaktır. İlk hücum, Papa VI. Alexander'ın araya girmesi sonucunda iki ülke arasında imzalanan 7 Haziran 1494 tarihli Tordesillas Antlaşması ile keşfedilen bölgelerin İspanya ile Portekiz arasında paylaştırılması sureti ile kısmen çözülmüştü. Bu yeni kozmik hücuma da uluslar arası hukuk tarafından yukarıdaki doktrinel tartışmalar ışığında çözüm getirilecektir. Cevaplanması lazım asıl soru, çıkar çatışmalarını bir kenara bırakarak tüm insanlık adına kozmik adımlar atıp atamayacağımız olacaktır. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 27 Ekim 2016 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/asteroid-kusagindan-gecmek-ne-derece-tehlikeli-olabilir/", "text": "Bilim Kurgu filmlerinde genellikle Asteroit Kuşağı'ndan geçen uzay araçları karşısına aniden çıkan devasa gök taşları sebebi ile sürekli ani manevralar yapmak zorunda kalır ve filmi izleyen kişi bu sahneleri soluksuz takip eder. Şu an itibari ile bildiğimiz kadarı ile bu bölgede yaklaşık olarak 500 Binden fazla irili ufaklı asteroit mevcut. Bunlardan yalnızca 200'e yakınının çapı 100 km den daha büyük. Bunların haricindekiler birkaç metre ile 100-200 metre çapları arasında değişiyor. Ancak belirtmemiz gerekir ki, bu 500 bin asteroitin yer aldığı kuşak çok ama çok büyük bir alanı kapsar. Bu kadar büyük bir alan içinde, 500 bin asteroitin her biri, bir çölün ortasına rastgele fırlatılan küçük bir misket kadar yalnızdır. Bu kuşaktaki asteroitlerin tamamını bir araya getirsek Uydumuz Ay'ın toplam kütlesine ulaşamayacak kadar az bir sayıda ve kütledeler diyebiliriz. Kuşak içinde herhangi iki asteroit arasındaki ortalama mesafe Dünya ve Ay arasındaki mesafe ile hemen hemen aynı sayılır. Yani ortalama 400.000 km civarı... O kadar ki, Asteroit Kuşağı'nın Mars'a en yakın kenarında yer alan bir Asteroit, Güneş çevresindeki bir tur dönüşünü 3 yılda tamamlarken kuşağın en dış kenarındaki bir asterotin bir tur dönüşü 6 yılı bulabiliyor. Bu durum aslında Asteroit Kuşağı'nın sanılanın aksine ne kadar boş bir alan olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Tabii ki bu durum kuşağın her yerinde mesafeler bu şekildedir gibi bir kesin olgu da yaratmıyor. Bazılarının Güneş çevresindeki yörüngelerinde dönüşleri sırasında yolları kesişebiliyor ve nadiren de olsa çarpışmalar meydana gelebiliyor. Böyle durumlarda Asteroitler daha küçük parçalara ayrılarak yörüngelerde dönüşlerini sürdürüyorlar. Bilim insanları 70'li yıllardan itibaren günümüze dek birçok uzay aracını bu kuşaktan sorunsuz olarak geçirdiler. Hatta bazı uzay araçlarını Asteroitlerin yüzeylerine indirerek araştırmalar gerçekleştirdiler. En basitinden şu şekilde düşünürsek; Asteroit Kuşağı sanılanın aksine o kadar boştur ki, bir asteroitin üzerinde yaşıyor olsaydık eğer ömrümüzün sonuna gelene dek çevremizdeki bir başka asteroiti hiçbir zaman çok yakından göremeyebilirdik. Aynı durum, Neptün'ün ötesinde yer alan ve büyük miktarda asteroid içeren Kuiper Kuşağı için de geçerlidir. Günümüzde uzay ile ilgili popüler h..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/asteroid-madenciligi-gelecegin-altina-hucumu/", "text": "Dünya dışında asteroid madenciliği, literatürde ilk ortaya çıktığından beri sadece bilim kurgudan aşina olduğumuz, gerçek hayatta ise yakın zamana kadar çok ciddiye alınmayan bir konu olmuştur. Garret P. Servisstarafından 1898'de yazılan Edison's Conquest of Mars romanı tamamen saf altından bir asteroid ile hayalleri süslediğinden bu yana 117 yıl geçti. Bugün hala tamamen saf altından oluşan bir asteroide rastlamamış olsak da, şüphesiz ki asteroidlerde şu ana kadar Dünya'da çıkardığımızdan çok daha fazla hammadde bulunmaktadır. Bunlara bol miktarda altın ve platinyum da dahildir. Günümüzün modern endüstrisini besleyen, günlük hayatta kullandığımız her teknolojinin yapı taşlarını oluşturan, bilgisayarlarımızın, telefonlarımızın çalışmasını sağlayan madenler; altın, gümüş, kobalt, manganez, molibden, demir, nikel, osmiyum, paladyum, platin, renyum, rodyum, rutenyum, tungsten ve nadir toprak elementleri. Hepsi oluşumundan sonra soğumakta olan Dünyamıza meteorlar ile sonradan geldi. Bunun sebebi, Dünya oluşurken merkezde yoğunlaşan kütleçekiminin, ağır elementlerin merkeze çökmesine sebep olmasıdır. Bu da bugün işleyebildiğimiz kabuk tabakasının böylesine değerli elementlerden yoksun kalmasına neden olmuştur. Asteroid kuşağı bilinen asteroidlerin büyük bölümünü içerir. Boyutları 1 kilometreden büyük objelerin sayısının 1.1 ve 1.9 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Truvalılar olarak bilinenler ise gezegenlerin ve uyduların yörüngelerini stabil Lagrangian 4 ve 5 bölgelerinde paylaşırlar. Bu bölgeler gezegenin bulunduğu konuma kıyasla 60 derece ileride ve/veya geride aynı yörüngede bulunurlar. Dünyaya-yakın asteroidler dünya ile kesişen veya yakın yörüngelere sahip olanlardır. Yaklaşık 12.000 tanesini takip etmekteyiz, bunlara boyutları 1 kilometre üzerinde olanların %90'ının keşfedildiği düşünülmektedir. C-tipi asteroidler, en bol olanlarıdır ve bütün asteroidlerin %75ini oluştururlar. Karbon ve su içeren mineraller bakımından zenginlerdir. Ayrıca çok miktarda organik karbon, fosfor ve gübreleme amacıyla kullanılabilecek temel bileşenleri de barındırırlar. S-tipi asteroidler, kayalık yapıya sahiplerdir temel olarak demir ve magnezyum silikatları içerirler. Ayrıca yapılarında nikel, kobalt, altın, platin, rodyum barındırırlar. M-tipi asteroidler, nadir kayalardır ancak S-tipine kıyasla 10 kat daha fazla metal içerirler. Dünya bize bu kadar zenginlik sunarken ve hala burada ki sorunlarımızı çözememişken ne gerek var diye düşünmek çok doğaldır. Ancak gözden kaçırdığımız şey, uygarlığın işlemesini sağlayan madenlerin çıkarılmasının giderek zorlaşması. Erişimi kolay kaynaklar tükenirken, madencilik giderek daha riskli ve daha çok yatırım isteyen bir alan haline gelmektedir. Çok sık duyduğumuz, çevre güzelliklerinin madencilik sebebiyle katledilmesi haberleri de bundandır. Hammaddeye olan talep arttıkça kolay ulaşılabilir madenler bakımından zengin doğal yaşam alanları hedef alınmaktadır. Asteroidlerde ise bu hammaddeler, Güneş Sistemi'nin ilk oluşumundan beri el değmemiş halde durmaktadır. Birkaç örnek ile ele alacak olursak; 33 kilometre uzunluğunda ve 13 kilometre genişliğinde olan, 79.2 trilyon ton kütlesindeki 433 Eros asteroidinde, tahminlere göre Dünya'da şimdiye kadar çıkarılandan daha fazla altın ve platin vardır. İnsanlık tarihi boyunca çıkarılan altın miktarı 2012 yılında yaklaşık olarak 174.000 ton olarak kabul edilirken ve platinin bundan çok çok daha az olduğu bilinirken, bu tahmin oldukça isabetlidir. Üstelik yine Eros'ta bulunan magnezyum, aluminyum, silikon, potasyum ve demir gibi hammaddeler, Dünyada ki ekonomiyi altüst edecek kadar bol olacaktır. Başka bir örnek; boyutları 200 kilometre üzerinde olan metal yüklü 16 Psyche asteroidin de, Dünya ihtiyaçlarına binlerce yıl yetecek nikel-demir bulunduğu tahmin edilmektedir. Sadece 1 km çapında ki bir metalik asteroidin bile hammadde olarak günümüzdeki değeri, trilyon dolarlar ile ifade edilmektedir ve yine sadece 10 metre boyutların S-tipi bir asteroid, 650.000 kilogram kadar metal içerir, bunun 50 kilogramını altın ve platin benzeri nadir metaller oluşturur. Her geçen gün değerli hammadde çıkarmak ve işlemek giderek zorlaşırken, yatırımcıların gökyüzünde ki bu kaya parçalarına yavaş yavaş göz dikmesi ve onları birer servet olarak görmeye başlaması da bu yüzdendir. Bugün uzaya 3 kişilik bir Soyuz uzay aracı fırlatmanın maliyeti 100 milyon doları bulabilirken daha yüksek maliyetli araçlarla uzayda maden kazıp dünyaya getirmek nasıl ve ne zaman ekonomik olacak? Henüz değil! Durum hala yatırımcılar için kazançlı olmaktan uzak ancak önümüzde ki bir kaç on yıl içinde durum değişecek gibi görünmekte. Bu hammaddelerin Dünyaya getirilmesi için öncelikle Dünya yörüngesine pratik ve verimli ulaşımın altyapısı kurulmalı. Bunun için en mantıklı yöntem kısa vade de tekrardan kullanılabilir uzay araçları ve uzay uçakları olacaktır. Örneğin, ESA'nın, 1982den beri geliştirdiği Skylon uçağı. yörüngeye tek aşamada çıkıp dönebilen 15 ton kapasiteli insansız bir uzay uçağı olarak ilk uçuşunu 2019'da gerçekleştirebileceği düşünülüyor. Uluslararası Uzay İstasyonuna ikmal sağlayan Orbital Sciences ve SpaceX gibi şirketlerde gelir elde ettikçe yeniden kullanılabilir teknolojiler üretmeye çalışmaktadırlar. Bu gibi projelerin geliştirilmesi, uzayı daha kolay ulaşılabilir bir yer haline dönüştürecektir. Uzun vadede ise uzayı hayatımızın, ekonominin ve endüstrinin bir parçası yapmak için bir uzay asansörü belki de torunlarımızın hayatlarında gerçek olacaktır. Diyelim ki, başardık. Büyük bir asteroid dolusu kaynağı Dünya'ya getirdik, bunun sonuçları ne olacak? Kesinlikle şu anda alışık olduğumuz ekonomi değişime uğrayacaktır. Örneğin bir anda demir kadar bollaşan altın ve platin değer kaybederek ihtiyaç duyulan her alan için neredeyse sınırsız miktarda bulunacak. Ve bu işe yatırım yapan hangi ülke veya şirket olursa, Dünya'daki herhangi bir ekonomik güçten çok çok daha yüksek gelirler elde edip dengeleri alt üst edecektir. Asteroidlerden, onların Dünya ekonomisine sokmak dışında başka bir şekilde daha faydalanılabilir. Uzayda hazır bulunan madenler ve buz; bizzat uzayda üretim yapılmasına, tamire ve yakıt ikmaline olanak sağlar. Özellikle Mars ve ötesine yapılacak keşif görevlerinin çok daha düşük ücretlere gelmesini ve pratikleşmesini sağlayabilirler. Bir uzay mekiğini dünyadan yörüngeye göndermek ya da bir Apollo uzay aracını Saturn V roketinin tepesinde Aya göndermek mühendislik sınırlarını oldukça zorlamış çalışmalardır. Bugün, ilk defa Saturn V'ten daha güçlü bir roket olan SLS geliştirme ve üretim aşamasındadır. Bu roket, Orion kapsülünü Ay, Asteroidler veya Mars için gerekli görev modüllerini yüksek dünya yörüngesine fırlatacak güçte olacaktır. Fırlatılan modüller uzayda birleştirilerek gemiler tamamlanacaktır. Ama çok daha uzağı ve daha büyük şeyleri hedeflediğimizde gemimizi bir uzay istasyonu gibi Dünya yörüngesinde yapmamız ve yakıtını Asteroidlerdeki buzu, sıvı hidrojen ve sıvı oksijene ayrıştırarak üretip doldurmamız, bu iş için roket fırlatmaktan çok daha mantıklıdır. Üstelik dış gezegenlerin keşfi ve uydularının olası kolonizasyonu için, asteroidleri ve uyduları ikmal noktaları olarak kullanmak tek yoldur. Dünya yörüngesine getirilecek bir asteroidin en çekici yani şüphesiz ki, içerdiği bilimsel veriler, Güneş Sistemi'nin oluşumuna ışık tutması ve astrobiyoloji ile ilgili keşfedeceğimiz şeylerin yanında içeriği ile bizzat uzayda parça ve yakıt üretimine olanak sağlayacak olmasıdır. Böyle bir girişimin ilk yıllarında Ay veya Mars yolculuğundan gelen araçların bakımı, onarımı ve yakıtlarının doldurulması Dünya'dan bağımsız, roket fırlatmaya ihtiyaç olmadan uzayda gerçekleşecektir. Daha uzak gelecekte ise asteroidlerden gelecek hammadde, sıfırdan gemi üreten uzay tersanelerinin ve başlı başına ayrı bir uzay endüstrisinin yolunu açabilir. Şimdilik geleceğe şüpheyle yaklaşıp, günümüzdeki örneklere gelecek olursak; Uluslararası Uzay İstasyonu'na gönderilen üç boyutlu yazıcı daha şimdiden yedek parça ve alet üretimi yaparak gezegenimizden gönderilmesi gereken malzeme ihtiyacını azaltmaya başlamış durumda. UUI ekibi artık temel bir alet veya yedek parça için fırlatmaları arasında aylar bulunan ticari ikmal görevlerini beklemek yerine, ihtiyaç duydukları şeyleri kendileri basabiliyor Haziran 2015'te ESA tarafından UUI'ye gönderilecek yeni bir üç boyutlu yazıcıda bu aygıtların ne kadar gelecek vadettiğini anlatmaya yetiyor. Gerçekten de üç boyutlu yazıcı teknolojisinin çok uç örneklerine artık her yerde rastlamak mümkün. Araba ve uçak parçası, gıda, organ ve hatta yakın zamanda ilaç üretimi dahi yapabilecek çok kapsamlı bir teknoloji olarak, üç boyutlu yazıcılar uzaydaki yerlerini alacaklardır. NASA Gelişmiş Kavramlar Enstitüsü Robotic Asteroid Procpector denen bir proje hazırladı. Eylül 2012'de başlatılan bu proje asteroid madenciliğinin pratik yolları, gereken teknolojiler, görev ve araç tasarımları üzerine bilgiler verirken, bir yandan da 2025'te NASAnın, bütçesinin 5/1'i ile yatırım yapılması halinde ilerleyen yıllarda bu yatırımın nasıl bir geri dönüşünün olacağını öngörüyor. Bu başlı başına ayrı bir yazı konusu olacağından şimdilik size çalışmanın linkini vermekle yetiniyoruz. Kepler Enerji & Uzay Mühendisliği , on yıl içerisinde küçük asteroidlere küçük delgi matkaplı robotlar göndererek dünyaya bir kaç tonun üzerinde maden getirmeyi planlayan bir şirket. Derin Uzay Endüstrileri 2016'da fırlatılacak olan DragonFly isimli bir uyduyu gözlerine kestirdikleri bir asteroide gönderip 150 kilogram materyal geri getirmeyi planlıyorlar. Bu girişimlerden en ilginci ise Gezegen Kaynakları denen şirket. Bizzat yönetmen James Cameron, Larry Page ve Eric Schmidt tarafından yatırım yapılan bu şirket, pastadan en büyük payı almak için kolları sıvıyor. Planları arasında 2020 civarı uzayda bir yakıt tankı kurup asteroidlerden elde edilen buzu burada sıvı oksijen ve sıvı hidrojen olarak ayrıştırıp roket yakıtı haline getirip, ticari uydu ve uzay araçlarına ikmal yapacaklar. Ne yazık ki ilk test uyduları Arkyd 3, 28 Ekim 2014'te fırlatma sırasında patlayan Antares roketindeydi. Bu arada, James Cameron ile ilgili küçük bir ayrıntı; 2009'da çektiği Avatar filminin hikayesinde, Pandora'ya ulaşımı sağlayan yıldız gemisinin sahibi RDA şirketi, böyle bir gemiyi yapabilecek ekonomik güce, Güneş sistemindeki kaynakları sömürerek ulaşmıştı. Gördüğünüz üzere gökyüzünün ötesinde yeni bir endüstrinin emekleme zamanları bunlar ve aynı zamanda hala bilimkurgu kabul edilebilecek bir alan. Bilimkurgu ve gündelik yaşam arasında ki çizgi her geçen gün biraz daha incelirken, asteroid madenciliğinin kurgu olarak mı kalacağını yoksa hayatın bir parçasımı olacağını hep beraber göreceğimize inanıyoruz. II. Asteroit Madenciliği ve Meteor ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/asteroit-tehdidi/", "text": "Güneş Sistemi'nde birden fazla asteroit kuşağı bulunmasına karşın, asteroitlerin ana mekanı olan ve sisteme ilk baktığımızda Mars ve Jüpiter'in arasındaki gözümüzden kaçmayan boşluğu mekan edinen Asteroit Kuşağı hiç kuşkusuz bunlar arasında en büyükleri en göze batanı. Güneş Sistemi'nin sayıca oldukça fazla olan irili ufaklı asteroitleri için, yıldız olamamış, gezegen olamamış, hiçbir şey olmayı becerememiş; bundan ötürü de 'kaya parçaları olarak kalmış yığınlar', 'sistemin; çöpleri, molozları, enkazları isimlerini verebiliriz. Bu kadarını hak etmiyorlar, çok üstlerine gittiniz derseniz de 'minyatür gezegenler' diyebilirsiniz onlar için. Karar sizin. Pekii, bu asteroit denilen cisimlerin her gün arka bahçede ve yolda gördüğümüz kayalardan farkı ne derseniz üç çeşit asteroit tipinden bahsedebiliriz. Karbonlu, silikatlı ve metalik.Bir asteroitin şekli ve bileşimi, ne zaman neyden meydana geldiğiyle ve herhangi bir çarpışma geçirip geçirmediğiyle oldukça bağlantılı. Başlangıçta, Güneş sistemi daha yolun başındayken çoğu asteroit bugün keşfettiklerimizden daha büyük ve değişkendi. Gezegenler oluşma aşamasındayken, daha fazla maddeyi kendine çektiler ve giderek büyüdüler. Tabii burada en büyük payı Jüpiter'in aldığını söylememize bile gerek yok. Jüpiter çevresinden oldukça malzeme çaldı ama hepsini değil, yörüngesinde çok fazla enkaz bıraktı. Bazıları oldukça küçükken, bazıları muhtemelen gezegenlerden daha küçük, orta boyutlarda cisimler oluşturmak için bir araya geldi. Metal gibi ağır maddeler orta kısımda toplanırken, daha hafif maddeler mantoyu ve yer kabuğunu oluşturdu. Güneş sisteminin gençliği gerçekten de çok fırtınalıydı, her yer savaş alanı gibiydi, çarpışmalarla çoğu asteroit parçalara ayrıldı. Bugün bu kadar fazla asteroit görmemizin sebebi de bu olabilir. Büyük ihtimalle milyarlarca yıl önce Mars ve Jüpiter arasında çok daha fazlası vardı ama ya Jüpiter tarafından yalanıp yutuldular ya da gezegenlerin muazzam çekimi onları fırlatarak yörüngelerini değiştirdi. Söylediğimiz gibi çoğu asteroit Mars ile Jüpiter arasındaki kuşakta yaşarken, bir kısmı ise grup olarak gezegenler arasında dolaşmayı tercih eder. Hepsinin aynı yönde gezdikleri gerçeğine rağmen, düşük hızda gerçekleşen çarpışmalar, asteroitlerin sürekli olarak daha küçük parçalara ayrılmasına sebep olur. Kuşağın dışında, Trojan grubu gibi Jüpiter'in yörüngesine kapılan veya Amor ya da Apollo grupları gibi Dünya'nın ve Mars'ın güzergahından geçen veya Aten grubu gibi bizimle neredeyse aynı yörüngede olan bazı gruplar da vardır. Neyse ki aynı yörüngede olmamız her zaman çarpışacağımız anlamına gelmez. Çünkü yörüngeleri saptırılabilir ve Dünya'nın yörüngesiyle çarpışması engellenebilir. Dünya ile etkileşime geçmeleri halinde ise oldukça tehlikeli ve tatmin edilemez olabilirler. Yani, bir asteroit Güneş'in hatta Dünya'nın yörüngesinde binlerce yıl dönse bile bizimle hiç etkileşime geçmeyebilir de ama yörüngedeyken ufak bir kayma, bizim için pek de hoş olmayan şeylere sebep olabilir. Ceres: Teknik olarak cüce gezegen olarak kabul edilen Ceres, adını Romalıların tarım tanrıçasından alır. Açık arayla asteroit kuşağının en ağır olan cismi Ceres diğer komşularıyla kıyasla çok büyük ve kuşağın toplam kütlesinin %32'sini oluşturur. Apollo: Apollo asteroitleri yörüngeleri Dünya'nın yörüngesiyle çakışan asteroit grubudur. Zamanının çoğunu Dünya'nın yörüngesinin dışında geçiren Apollo asteroitleri Dünya'ya çok yakınlaşmaları sonucu potansiyel tehdit oluşturabilirler.2013'de Rusya'nın Chelyabinsk kentinin üzerinde patlayan, camların kırılması, binaların tahrip olmasına ve 1500 kişinin yaralanmasına sebep olan Chelyabinsk meteoru Apollo sınıfı bir asteroittir. Amor: Dünya'nın yörüngesine yaklaşan ama onunla çakışmayan asteroit grubudur. Yörüngeleri Dünya'nın yörüngesine göre Güneş'e daha uzaktır. Çoğunlukla Dünya ve Mars arasında konumlanmışlardır ve Amor grubuna ait olan Eros, yörüngesine uzay aracı gönderilen ilk asteroittir. Aten: Yörüngeleri Dünya ile çakışan asteroitlerdir ama Apollo asteroitlerinin aksine, Aten'ler zamanının çoğunu Dünya'nın yörüngesinin içinde geçirir. Aten asteroitlerinin en ünlüsü olan Cruithne, Dünya ile neredeyse Dünya ile aynı yörüngeyi takip eder. Eros: Eros, onda bir şansla olsa da gelecek bir milyon yıl içinde Mars'a ya da Dünya'ya çarpması muhtemel bir asteroittir. Ayrıca Dünya'ya yakın asteroitler içinde en büyük ve üzerinde en çok çalışılmış olanlardan biridir. Aslına bakarsınız, Eros bir sonda tarafından ziyaret edildi ve üzerinde yapılan araştırmalar sayesinde bu asteroit hakkında oldukça fazla bilgiye sahibiz. İkarus: Apollo asteroid sınıfının bir üyesi olan İkarus, günberi döneminde Güneş'e Merkür'den bile daha yakın olması gibi alışılmadık özelliklere sahiptir. Adını Yunan mitolojisindeki Güneş'e uçan İkarus'dan alan asteroid, Dünya'ya yakın seyreden asteroidler arasında en az tehlikeli olanıdır. 9, 19, 28 yıl arayla Dünya'ya yaklaşan İkarus, Dünya'ya en yakın olduğu zaman 6,355,200 km uzaklıkta bulunabiliyor. Yani, İkarus'un Dünya'ya en yakın olduğu zaman Ay'ın bizden 16 kat uzakta olması gibi. Hidalgo: Hidalgo, asteroid kuşağının dış kısmında yer alan herhangi bir asteroide göre en uzun yörünge süresine sahiptir. Bir tam turunu tamamlaması 13 yıl sürüyor. Eksen eğikliği fazladır. Bu nedenle, Jüpiter ile birlikte yakın bir karşılaşma yaşayayabileceği öngörülüyor. Adonis: Adonis, Apollo asteroidleri sınıfında 1936'da keşfedilen ikinci asteroiddir. Adını Yunan mitolojisindeki bir karakterden alan Adonis'in, içinde bulunduğumuz yüzyılda Dünya'ya 6 kere yakın geçişte bulunması bekleniyor. Neyse, gözünüz korkmadan söyleyelim ki, uzayda geçen aksiyon filmlerinde kötü adamları alt etmeye çalışan ve asteroit kuşağı boyunca uzay gemileriyle oraya buraya saldırıp kaçan insanlar görürsünüz. Fakat gerçekte asteroit kuşağı çoğunlukla boş uzaydan ibaret. Eğer bir asteroitin üzerinde olsaydınız, başka bir asteroidi çıplak gözle görmeyebilirdiniz bile. Ayrıca oldukça çok olmalarına rağmen, ana kuşaktaki tüm asteroitleri tek bir yere toplasaydınız, Ay'ımızdan bile çok daha küçük olurlardı. - Nükleeer Patlama:Bu yöntem asteroitin bir nükleer bombayla yok edilmesini içeriyor.Fakat patlamanın asteroiti sadece daha küçük parçalara bölmesi bir takım sorunlara neden olabilir. - Çoklu Patlama:Asteroit birden fazla nükleer bombayla patlatılarak etkisiz hale getirilebilir, yönü değiştirilebilir. - Kinetik çarpma aygıtı:Yine ikinci seçenekle benzer olmak üzere, bu yöntemde asteroite katı bir çarpma aygıtı yollanarak ivmesi değiştirilebilir başka bir rotaya yollanabilir. - Güneş yelkeni:Bu metot da asteroite 5.000 km genişliğinde bir Güneş yelkeni eklemlenir. Güneş ışığının sürekli basıncı yavaş yavaş asteroitin rotasını değiştirecektir. - Dev matkap:Dev bir uzay matkabı asteroite yollanabilir, asteroiti uzaya saçmadan önce iç kısımlarına girerek kütlesini azaltabilir ve rotasını değiştirebilir. - Boyama:Asteroitin parçaları boyanarak, asteroitin Güneş'e bakan yüzü tarafından yayılan termal radyasyon miktarı arttırılabilir ve yönü değiştirilebilir. Listelenebilen bu yöntemlerin arasında, Rus bilim adamları, asteroidlerin dünyaya çarpmasını veya zarar vermesini önlemenin en etkin yolunun, her ne kadar uzayda kullanımı yasak olsa da, nükleer bir patlama olduğunu düşünüyor. Doğal olarak, Dünya'daki hayata büyük bir zarar verecek veya yok edecek bir asteroidin söz konusu olması halinde de bu yasakların göz ardı edilebileceği düşünülüyor. Birkaç yıl önceye kadar bu mevzuyu, bilim kurgu filmlerinde işlenen bir senaryo olarak düşündüğümüzde bile heyecanlanıyorduk ki, NASA, ESA, JAXA ve RSA gibi dev uzay ajansları Dünya'ya çarpabilecek asteroitleri önceden belirleyebilecek bir ekip kurduklarını duyurdu. Dünya'nın yörüngesinin yakın çevresinde tarama yapacak olan bilim insanları, herhangi bir tehlike halinde, günler içerisinde gerekli mercilere raporlama yapacaklar ve yapıyorlar. Yeni Ufuklar Uzay Aracının Onuncu Yıl Dönümü! On yıl önce Plüton'un son teknoloji... 29 Kasım 2020 tarihinde görece büyü... 1989 yılı Ekim ayında, Güneş Sistem..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrobotanik-egitiminde-stem-uygulamalari/", "text": "Son zamanlarda sıkça duyduğumuz STEM ; fen bilimleri, matematik gibi dersleri ezber sisteminden çıkarıp, bilgilerin gerçek yaşamda uygulanabilirliği ve problem çözme metotlarının geliştirilmesiyle birlikte merak, araştırma ve yaratıcılık özelliklerinin de öne çıkartılmasını hedef alır. Ülkemizde de bazı lise ve ortaokullarda STEM müfredatları yürütülmekte. Birçok ülkede astrobotanik eğitimini ilkokul seviyesindeki öğrencilere vermek için ISSET, DreamUp, Magnitude.io ve MarsFarm gibi kuruluşların katkılarıyla hazırlanan müfredat programları ile sınıflarda online deneyler üzerinden eğitimler yürütülüyor. Bu yazımızda yürütülen deneyleri ve kuruluşlar hakkında çeşitli bilgileri sizler için derledik. Kısaltmalar; Minimum Viable Product , Science Technology Engineering Arts Mathematics , International Space School Educational Trust , New Generation Science Standards , Center for the Advenciment of Science In Space , Commercial Resupply Services , Florida , Virginia , California . Japonya'da Suito Kokusai okullarında Gil Cauthorn'un katkılarıyla astrobotanik müfredatı uygulamaya geçiriliyor. Müfredat, kapsamında bitki büyümesi, gelişimi gibi temel botanik temellerinin yanında bitkinin uzay ortamında yetiştirilmesi için gerekli ortam koşullarına ait çeşitli temel bilgileri içermektedir. MARSfarm, öğretmenlerin STEM ile öğrencilerin katılımını arttırmasına yardımcı olacak eğitim çözümleri sunar. Derin uzay araştırmaları için en uygun mahsulleri belirleme konusunda uzun vadeli bir vizyonla öğrenci kitlesi, yeni nesil problem çözücü olarak yetişirken, bitki fizyolojisinden bilgisayar bilimine kadar her şeyi uygulamalı olarak öğrenme imkanı elde eder. MARSfarm bünyesindeki eğitmenlerin katkılarıyla, Açık Kaynaklı Gıda Bilgisayarı adını verdikleri çoğunlukla öğrencilerin yaptığı bir bitki büyütme ünitesi geliştirilmiştir. Site yöneticilerinden Drew Dubis ve ekibi, bu ve bunun gibi çalışmaları yapan öğrencilerle iletişime geçerek çalışma detaylarıyla ilgili destek veya önerilere her zaman açık olduklarını da belirtiyorlar. Aşağıda MVP yapılışına ait bir video verilmiştir. Tohum Vakfı ve Uluslararası Uzay İstasyonu Ulusal Laboratuvarının katkılarıyla yürütülen Tomatosphere, ISS'e domates tohumu göndererek, tohumların sınıflarda yapılan deneylerde kullanılması üzere Dünya'ya geri getirildiği bir organizasyondur. Tomatosphere'in 2001'de başlamasından bu yana 3.3 milyondan fazla öğrenci bu organizasyona katılmıştır. Her yıl 24.000'den fazla derslik katılmaya devam ediyor. Her sınıfta biri ISS'e gönderilmiş, diğeri dünyada kalan kontrol tohumlarına sahip iki paket domates tohumu gönderilir. Çevrimiçi kaynaklar tarafından yönlendirilen eğitimci, sınıfın iki tohum grubunun çimlenme oranlarını karşılaştırmak için bir plan yapmasına ve deney yapmasına yardımcı olur. Deneyde eğitimciler ve öğrenciler, deney sonuçlarını Tomatosphere'e sunmadan önce hangi tohum gruplarının uzaydan geldiğini bilmezler. Program yakın zamanda, deney boyunca tohumları çevreleyen sıcaklık, basınç ve nemi izledikleri sensörleri içeren yeni bir aşama kaydetti. Yeni müfredat malzemeleri, öğretmenlerin ve öğrencilerin sensör verileriyle çalışmak için hesaplama becerilerini kullanmalarına yardımcı olacak. ISS'de çimlenme ve domates yetiştirme konusundaki gelecekteki girişimler, Tomatosphere deneyimini daha da artıracak. Öğrenciler uzay ortamının bitki büyümesi üzerindeki etkilerini araştırırken, eğitimciler de astronotların ihtiyaçlarını uzun vadeli uzay görevlerinde karşılamanın zorluklarını ve Mars'ta gelecekteki bir misyonun gıda için bitki yetiştirmeye nasıl dayanabileceğini tartışmak için fırsatlar bulacaklar. Sınıfları ve ISS'i, mikro yerçekiminin canlılar üzerindeki etkilerinin araştırıldığı bir platformda bir araya getirir. ExoLab, Yeni Nesil Bilim Standartları 'na dayalı olarak 6.- 8. sınıflar için ders dizisi ile tasarlanmıştır. ISS, akademi ve endüstri için gelişmiş mikro yerçekimi araştırmalarına ev sahipliği yapmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki okul bölgeleri ve Uzayda Bilimi Geliştirme Merkezi ile birlikte çalışan Magnitude.io, kabul edilen bilim standartlarıyla eşleştirilen olağanüstü bir ekzoloji deneyimi sunarken, uzaydaki deneylere erişme maliyetini de önemli ölçüde azaltır. Deneyler ISS'de ikmal görevlerine uygun olarak başlatılır. Bu, sınıftaki denemenin ISS deneyi ile ne zaman koordineli olarak başlayacağına dair seçenekler vererek, yılda çoklu deneylere izin verir. Öğrenciler, mikro yerçekiminin genel olarak canlıların büyümesine etkisi de dahil olmak üzere çevresel koşullar arasındaki ilişkileri sorgularlar. Mikro yerçekimi modüler büyüme odalarında, dört farklı microgreens'in yeşerme morfolojisi ve fizyolojisi incelendiği bu deneyde; tohumlar, başarılı karasal aydınlatmayı simüle eden gündüz ve gece aydınlatma döngüleri sağlamak için otomatik büyüme aydınlatma koşullarına maruz bırakıldı. Görüntüleme ve sayısız çevre sensörü, ISS'deki bitki büyümesinin aşamalı değerlendirmesini sağlarken, karşılaştırma için çoklu karasal kontrol deneyleri yapılmıştır. Microgreens Büyüme deneyleri uzun vadeli uzay uçuşlarında yiyecek, oksijen ve diğer yaşam şartlarının hizmetinde bitki yetiştirme anlayışına katkıda bulunmuştur. Bu deney aynı zamanda olağanüstü koşullarda yetiştirilen bitkiler hakkında da bilgi verir. Ekin bilimini, temel biyolojiyi ve dünyadaki bahçe uygulamaları hakkında bilgi verebilir. Magnitude.IO'nun yönettiği bir eğitim girişimi olan bu projede, Arabidopsis thaliana'nın farklı büyüme aşamalarını incelenirken, mikro yerçekimi ortamından nasıl etkilendiği araştırılmıştır. Bir sonraki deneyde Rhizobium Legumin bitkisi kullanılacak ve bunun için 25 temmuz perşembe 2019'da CRS-18 gönderilmiştir. Siz de okulunuzda ExoLab deney kitini edinmek istiyorsanız tıklayınız. Magnitude.io platformuna katılan öğrencilerin deney sonuçlarını kullanarak yazdıkları proje sergi sunumunun detaylarına buradan ulaşabilirsiniz. Uluslararası Uzay Okulu Eğitim İnancı 1998 yılında kurulan ve her yaştan insana benzersiz öğrenme fırsatları sunmak için dünyanın önde gelen uzay organizasyonlarıyla ortaklaşa çalışan tescilli bir Birleşik Krallık yardım kuruluşudur. Programların her biri, uluslararası bir keşif gezisinde veya denemenizi uzaya gönderebileceğiniz eşsiz Görev Keşif Uzay Kampı ile benzersiz imkanlar sunmaktadır. Farklı havacılık kuruluşları ile yakın çalışma ilişkileri sayesinde ISSET; astronotlar, roket bilimcileri ve lider profesyonellerle en üst düzeyde ekip oluşturmanıza olanak sağlar. SpaceX tarafından Cape Canaveral'dan gönderilen bu eğitici çoklu test kiti, dört öğrencinin tasarladığı deneyleri içeriyor: Biri aleovera'nın antifungal özelliklerini içeren bir deney. Bu deney, Aloevera'nın mikro yerçekimi ortamında bir antifungal olarak etkinliğini gösteren temel ölçümleri yapmaya odaklanmıştır. Bir bisced petri tabağı kullanılarak, mantar Candida Albicans, hem maya malt ağarı hem de aleovera'nın varlığından izole edilir. Bu şekilde, özün Candida büyümesi üzerindeki etkisi daha kolay tespit edilebilir. Bir mikro yerçekimi ortamında gerçekleştirilecek ve değerlendirilecek bir dizi eğitim deneyidir. Öğrenciler uzay ortamının hem yaşam hem de fizik bilimleri deneyleri üzerindeki etkilerini araştırdılar. ISSET Multi-Experimental Modülü üç bağımsız deney içermektedir. Bunlardan biri Hidroprimingin Fesleğen Büyümesi Üzerindeki Etkisi deneyi, fırlatmadan önce hidroprimize edilmiş olan ve bulunmayan mikrobasil tohumlarının büyüme oranlarının araştırılması hedeflenmiştir. Öğretmenlere, yarının problem çözücülerini yetiştirmek için eşsiz STEM deneyimi edinmeleri için fırsatlar sunar. Öğrencilerin, çeşitli etkinliklerle artık STEM'i çok zor olarak algılamasına gerek yok. Uygulamalı deneyimler ile öğrencilere bilim ve teknolojiden daha fazlasını öğretir. Programlar; iletişim, problem çözme, eleştirel düşünme, yaratıcılık ve veri analizinde her seviyedeki öğrenciler için heyecan verici ve ilgi çekici bir şekilde beceriler geliştirir. Şimdiye kadar binlerce öğretmen ve öğrencinin katılımı ile 375'den fazla öğrenci proje yükünü uzaya taşıdılar. Lise ya da ortaokul öğrencisi isen sıradaki neden sen olmayasın? Program; biyoloji ve biyoteknoloji, yer ve uzay bilimleri, insan sağlığı, fiziksel bilimler ve teknoloji olmak üzere 5 ayrı kategoriden başvurulara açıktır. Lakewood lisesi öğrecileri tarafından yapılan, Hydrofuge bitki büyütme sistemi; mikro yerçekimi etkisi altındaki bitki köklerindeki suyun topaklanmaması için geliştirdikleri santrifüj konseptinin detayları için tıklayınız. - Suyun, kaynağından çıkarılmasından hemen sonra davranışını ve daha sonra nasıl hareket ettiğini gözlemlemek. - Örnek bitkinin aeroponik sistem kullanarak nasıl büyüdüğünü gözlemlemektir. Mikrogravite içinde küçük ölçekli aeroponik sistemler kullanmanın fizibilitesini incelemek için, bu deney ultrasonik sisleyici üniteli bir odada gerçekleştirildi. Sis, mikro yeşil tohum içeren malzemeye püskürtülür ve çimlenme ve büyüme gözlemlenir. Toplanan araştırma verileri ISS'de gelecekteki bitki büyüme çalışmaları için yararlı bir model sağlamaktadır. Gıda üretimi uzun süredir devam eden uzay misyonları için endişe verici olmuştur. Bu araştırma, en aza indirilmiş maliyet ve verimi en üst düzeye çıkarmak için büyük sözler veren heyecan verici bir seçenek sunuyor. Küçük ölçekli otomatik aeroponikler, mikro yerçekiminde araştırmaya yönelik ilk adımı temsil ediyor. Mikro yerçekimindeki aeroponik davranış, Dünya'daki aeroponik sistemleri iyileştirmek için benzersiz bilgiler sağlayabilir. Geleceğin bilim insanları, bu günden itibaren sorgulayan, gözlemleyen ve araştıranlar olacaktır. Bu nesili yetiştirmek için de STEM, yöntemlerinin dünya çapında yaygınlaşmasının getirdiği avantaj sayesinde küreselleşen eğitim modelini destekliyor. Bilim, rasyoneldir. Kişisel ilişkilere ve politik görüşlere yer yoktur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrobotanikin-kurucusu-gavriil-adrianovich-tikhov-ve-calismalari/", "text": "Bu Yazımızda sizlere son zamanlarda çok önemli bir yere sahip olan uzayda bitki yetiştirme literatüründen, Astrobotanik'in kuruluşu ve yapılan ilk bilimsel çalışmalardan bahsedeceğiz. Yazımızın baş karakteri Gavriil A. Tikhov'un yaptığı çalışmalar ve günümüze kadar gelen etkilerinden biri, LUCAS projesini ele alacağız. Rus astronom Gavriil Adrianovich Tikhov (1875-1960), astrobiyolojinin öncülerinden biri ve aynı zamanda astrobotani'nin kurucusudur. 1906-1941 yılları arasında Saint Petersburg yakınlarındaki Pulkovo Rasathanesinde astronom olarak çalışmaya başladı. Daha sonra yaşamının sonuna kadar Alma-Ata Gözlemevinde çalışmalarını sürdürdü. Birçok farklı astronomi alanında uzmanlaştı. 1914 gibi erken bir zamanda, Dünya ışığının gözlemlerine dayanarak, uzaydan görülen Dünya'nın soluk mavi bir renkle görülmesi gerektiği sonucuna vardı. Bu çalışması Tikhov'un ana araştırmasının dünya dışı yaşam arayışına odakladı, özellikle Mars'ta bitki örtüsü varlığına dair gözlemeler ve çalışmalar yürütmeye başladı. O yıllarda birçok astronom, Mars yüzeyinde kanalların varlığına inanıyordu. 1947'de Alma Ata Rasathanesi'nde Astrobotani Anabilim dalını kurdu. biyologlar, botanikçiler ve fizikçiler, Mars'ta bulunanlara benzer koşullarda yetişen bitkilerin yansıma spektrumlarını incelemek için bu ekibe katıldılar. Geziler bu amaç doğrultusunda çok soğuk ya da çok kuru yerlerde düzenlendi. Öldükten sonra, Astrobotani bölümü Alma Ata gözlemevinden tasfiye edildi. - İlk yaklaşım, Dünya'nın gözlem uydusu verilerinin, Dünya'nın yapay spektrumunu oluşturmak için kullanılmasıdır. Bununla birlikte, gözlem verileri bir bütün olarak görülen Dünya'dan elde edilen verilerden çok uzaktır: Bitki örtüsü, genellikle dikey olarak algılanır, böylece eğiklik ve uzuv etkileri kaybolur. - Diğer bir yaklaşım, Dünya'yı tek bir nokta olarak görmek için yeterince uzak bir uzay gemisinden gözlemlemektir. Bununla birlikte, mevcut hiçbir Güneş Sistemi görevi , 500 800 nm spektrum aralığında spektrum çözünürlüğü >> 50 olan bir Dünya spektrumunu alma kabiliyetine sahip değildir. Earthshine gözlemleri, fotosentetik pigmentlerin ve atmosferik biyojenik moleküllerin spektral imzasının tespit edilebildiğini gösterdi; bu, prensipte, diğer gezegenlerde yaşamın, geniş çapta ise, küresel ölçekte tespit edilebileceğine dayalı araştırılmalar yaygınlaşmıştır. Dünyaya gelince, kıtalar ve okyanuslardan Ay yüzeyine yansıyan ışınlar, bitkilerde klorofil soğurma özellikleriyle ilgili olan kırmızı bitki indisi ile dünya benzeri gezegenin spektral haritasının mümkün olduğunu kanıtladı. LUCAS projesi çerçevesinde, Earthshine, Dünya'nın Ay'a bakan kısımlarına karşılık gelen varyasyonları gözlemlemek için uzun zaman periyodunda alınan veriler ile Concordia Araştırma İstasyonu'nda ölçülmüştür. Fotosentetik organizmalar; ışık enerjisinden yararlanarak enerjiyi depolayan ve organik bileşikler üretebilen organizmalara verilen genel isimdir. Albedo; Bir yüzeye düşen elektromanyetik enerjinin yüzey tarafından yansıtma kapasitesi yada yüzeyin yansıtma gücüdür. Earthshine; dünyadan yansıyıp ayın gölgede kalan kısımlarını aydınlatan ışık. Sık sık soru alıyoruz; \"tavsiye ede... Evrende her bir cismin, daha önceki..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrobotanikin-tarihcesi-ve-zaman-cizelgesi/", "text": "Bu yazımızda sizlere bitki yaşamının ve uzay ortamlarındaki etkileşimlerinin inceleyen bilim dalı olan Astrobotanik'ten bahsedeceğiz. Astrobotanik, Dünya benzeri gezegenler için bitkinin ortama duyacağı tepkiyi ve yaşama olasılığını araştıran, gelişmekte olan bir bilim dalıdır. 1971 ile 1986 yılları arasında sovyet araştırmacılar tarafından istasyon içerisinde devamlı hareket eden ilk biyolojik yaşam destek ünitelerin olduğu deneyler gerçekleştirildi. 1973'de Epidendrum orkideleri, 110 gün boyunca Salyut 6'da uçan küçük bir büyüme odası olan Malakit'te yetiştirildi. Deney esnasında çiçekler açtıktan kısa bir süre sonra solduğu için tohum üretilemedi. Oasis serisini desteklemek amacıyla 1979'da üretilmiş bir bitki yetiştirme ünitesidir. Yumru kökü olan bitkiler için tasarlanan sistemde Oasis serisinden farklı olarak aydınlatma ve havalandırma sistemi yoktur. 2010 yılında kabak bitkisi sürdürücü bitki olarak yetiştirilmiştir. Kabak farklı olarak aeroponik sistem içinde yetiştirilen ilk bitkidir. Bitkilerin gen düzeyinde uzayda yaşama karşı verdikleri tepkiler 2014 yılında, ISIC Kenedy Uzay Merkezi'nde yer alan BRIC19'da Arabidopsis Thalianan üzerinde, tam RNA dizilişi elde edilmesidir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofizik-nedir-astronomi-ile-arasindaki-fark-nelerdir/", "text": "Astrofizik; fizik ve kimya yasalarını yıldızların, gezegenlerin, galaksilerin, bulutsuların ve evrendeki diğer nesnelerin doğumunu, yaşamını ve ölümünü açıklamak için kullanan bir bilim dalıdır. Astronomi ve kozmoloji adında iki kardeş bilim dalı vardır ve bunları birbirinden ayıran çizgiler çok da net değildir. - Astronomi; gökcisimlerinin pozisyonlarını, parlaklıklarını, hareketlerini ve diğer karakteristik özellikleri ölçer. - Astrofizik, evrendeki küçük ve orta büyüklükte olan yapıların fiziksel teorilerini yaratır. - Kozmoloji ise bunu çok daha büyük yapılar için ve evreni bir bütün şeklinde alarak yapar. Uygulamada bu üç uzmanlık alanı, birbirine sıkıca bağlı bir aile oluşturur. Bir bulutsunun yerini veya ne tür bir ışık yaydığını sorarsanız, buna önce bir astronom cevap verebilir. Bu bulutsunun neyden oluştuğunu ve nasıl oluştuğunu sorarsanız astrofizikçi bunun hakkında konuşacaktır. Bu verilerin evrenin oluşumu ile nasıl uyuştuğunu sorduğunuzda ise muhtemelen kozmoloji uzmanı buna atlayıp cevabını verecektir. Ancak dikkatli olun; bu soruların herhangi birinde, iki veya üç kişi aynı anda konuşmaya başlayabilir! Astrofizikçiler, evreni ve onun içindeki yerimizi anlamaya çalışırlar. NASA'nın web sitesine göre, NASA'da astrofiziğin hedefleri evrenin nasıl işlediğini bulmak, nasıl başlayıp evrimleştiğini keşfetmek ve diğer yıldızların çevresindeki gezegenlerde yaşam aramak olarak belirtilmiştir. - Evren nasıl işler? - Biz buraya nasıl geldik? - Yalnız mıyız? Astronomi, en eski bilim dallarından biri iken teorik astrofizik Isaac Newton ile başlamıştır. Newton'dan önce gök bilimciler, göksel cisimlerin hareketlerini fiziksel bir temel olmadan karmaşık matematiksel modeller kullanarak anlatıyorlardı. Newton, tek bir teorinin uzaydaki uydularla gezegenlerin yörüngelerini ve Dünya'daki bir topun hareketini aynı anda açıklandığını gösterdi. Bu teori, göklerin ve Yeryüzü'nün aynı fizik kanunlarına tabi olması gibi o zamanlar için şaşırtıcı bir sonucu da kanıtlara ekledi. Belki de Newton'ın modelini öncekilerden tamamen ayıran en önemli şey, bu modelin tanımlayıcı olduğu kadar tahminci olmasıdır. Uranüs'ün yörüngesindeki sapmalara dayanarak gök bilimciler, daha sonra Neptün olarak gözlenip adlandırılacak olan yeni bir gezegenin yerini öngördüler. Tanımlayıcı olduğu kadar tahminci olması, olgunlaşmış bir bilimin işaretidir ve astrofizik bu kategorinin içerisinde bulunmaktadır. Uzak nesneler ile etkileşim içinde olmamızın tek yolu yaydıkları radyasyonu gözlemlemek olduğundan dolayı astrofizik, bu radyasyonu üreten mekanizmaları açıklayacak teorilerin çıkarımını yapmak ve bunlardan daha fazla bilgi ortaya çıkarmak için fikirler ortaya koymak zorundadır. Yıldızların doğası hakkındaki ilk fikirler, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren belli maddelerin ısıtıldığında emdiği ve yaydığı ışığın özel sıklıklarını gözlemleme anlamına gelen tayfsal analiz biliminin ortaya çıkması ile başladı. Tayfsal analiz, hem rehberlik hem de yeni teorilerin test edilmesinde bu üç uzay bilimi dalı için de gereklidir. İlk tayf ölçümü, yıldızların Yeryüzü'nde de var olan maddeleri içerdiklerinin ilk kanıtını sağlamıştır. Tayf ölçümü, bazı bulutsuların yıldız içeriyor olmalarına rağmen, bazılarının sadece gazdan oluştuğunu ortaya çıkarmıştır. Bu bilgi, daha sonra bazı bulutsuların bulutsu değil farklı galaksiler olduğu fikrini sağlamlaştırmaya yardımcı olmuştur. 1920'lerin başlarında; Cecilia Payne, tayf ölçümünü kullanarak bu yıldızların büyük oranda hidrojenden oluştuklarını keşfetti. Yıldızların spektrumları, astrofizikçilere ayrıca bunların Dünya'dan ne hızla uzaklaşıp ne hızla Dünya'ya yakınlaştıklarını belirleme imkanı vermiştir. Tıpkı Doppler Kayması sebebiyle araçların yaydığı sesin bize yakınlaşması veya uzaklaşması gibi, yıldızların spektrumları da aynı şekilde değişecektir. 1930'larda; Doppler kayması ve Einstein'ın genel görelilik teorisini birleştiren Edwin Hubble, evrenin genişlediğine dair güçlü kanıtlar sağladı. Bu, Einstein'ın teorisi tarafından da öngörülür ve birlikte Big Bang Teorisinin temelini oluşturur. Ayrıca 19. Yüzyılın ortalarında; fizikçiler Lord Kelvin ve Gustav Von Helmholtz, yerçekimsel çöküşün Güneş'e güç verebileceği üzerine düşünüyorlardı ancak, nihayetinde bu yolla elde edilen enerjinin sadece 100.000 yıl süreceğini fark ettiler. Elli yıl sonra, Einstein'ın ünlü E = mc2 denklemi astrofizikçilere gerçek enerji kaynağının ne olduğunun ilk ipucunu verdi . Nükleer fizik, kuantum mekaniği ve parçacık fiziği 20. yüzyılın ilk yarısında ilerledikçe, nükleer füzyonun yıldızları nasıl güçlendirebileceği teorilerini formüle etmek mümkün oldu. Bu teoriler; yıldızların nasıl oluştuklarını, yaşadıklarını ve öldüklerini tanımlamakla birlikte gözlenen yıldız türlerinin dağılımını, bunların spektrumlarını, parlaklıklarını, yaşlarını ve diğer özelliklerini de başarılı bir şekilde açıklamışlardır. Astrofizik, yıldızların ve evrendeki diğer uzak cisimlerin fiziğidir ancak, evimize de oldukça yaklaşmaktadır. Big Bang Teorisine göre, ilk yıldızlar büyük oranda hidrojenden (%75) oluşmuştur. Onlara enerji veren nükleer füzyon süreci, daha ağır bir element olan helyumu oluşturmak için hidrojen atomlarını birleştirmektedir. 1957'de; karı-koca gök bilimci olan Geoffrey ve Margaret Burbidge ile fizikçiler William Alfred Fowler ve Fred Hoyle, yaşları arttıkça yıldızların daha sonraki nesillerdeki yıldızlara da geçen büyük miktarlardaki ağır elementleri nasıl ürettiklerini gösterdiler. Demir (%32.1), oksijen (%30.1), silisyum (15.1) gibi Dünya'yı oluşturan elementlerin üretilmesi, yeni yıldızların hayatlarının sadece son evresinde ortaya çıkmaktadır. Bu elementlerin bir diğeri olan karbon, oksijenle birlikte bizim de dahil olduğumuz bütün yaşayan varlıkların kütlesinin çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bu nedenle de astrofizik; hepimizin yıldız değil, yıldız tozu olduğumuzu söylemektedir. Astrofizikçi olmak; yıllarca gözlem, eğitim ve çalışma gerektirir. Ancak astronomi kulüplerine katılarak, yerel astronomi etkinliklerinde bulunarak, astronomi ve astrofizikle ilgili ücretsiz çevrimiçi kurslar alarak ve hatta ilkokul ve lisede bile bu gibi küçük yollarla bu işe başlayabilirsiniz. Üniversitede ise öğrenciler, astrofizikte doktoralarını tamamlamayı ve daha sonra astrofizik bölümlerinde doktora sonrası bir konuma gelmeyi hedeflemelidirler. Astrofizikçiler; hükümet, üniversite laboratuarları ve bazen özel kuruluşlar için çalışabilirler. Study.com, sizi astrofizikçi olma yoluna sokabilecek daha fazla öneri sunmaktadır. Bunlar aşağıda verilmiştir. Lise boyunca matematik ve fen derslerini alın. Çok çeşitli fen dersleri aldığınızdan da emin olun. Astronomi ve astrofizik; evrendeki olguları daha iyi anlamak için biyoloji, kimya ve diğer bilimlerin unsurlarını harmanlamaktadır. Ayrıca matematikte veya bilimde herhangi bir yaz tatili işi veya staj için takipte olun. Gönüllü çalışmalar bile özgeçmişinizi güçlendirebilir. Astrofizik lisans derecesi ideal olsa da, bu alana giden bir çok yol bulunmaktadır. Örneğin, verileri analiz etmeniz için önemli olan bilgisayar bilimlerinde lisans eğitimi alabilirsiniz. Hangi programların size yardımcı olacağını öğrenmek için lise rehberlik danışmanınıza veya üniversitenize danışmak en iyisidir. Birçok üniversitede öğrencilerin keşiflere katıldığı programlar vardır hatta bazen bu keşifler yayınlanır. NASA, ESA, RSA gibi ajanslar zaman zaman staj imkanı da sunmaktadır. Doktora yapmak, uzun ve yorucudur ancak, ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu, astrofizikçilerin çoğunun doktora derecesine sahip olduğuna dikkat çekiyor. Geniş bilgi temeline sahip olmak için doktoranızın astronomi, bilgisayar bilimi, matematik, fizik ve istatistik derslerini içerdiğinden emin olun. Arizona State University'de bulunan gezegen astrofizikçisi Natalie Hinkel, 2015 yılında Lifehacker'a verdiği uzun röportajda küçük bir astrofizik araştırmacısı olmanın ödüllerine ve zorluklarına bir göz atmıştı. Araştırmalarını yaparken geçirdiği uzun yılları, sık iş değişikliklerini, iş saatlerini ve rekabetçi bir alanda bir kadın olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmıştı. Gün boyunca neler yaptığına dair ilginç bir bakış açısı da vardı. Zamanının çok az bir kısmı teleskop başında geçiyordu. Zamanımın büyük bir çoğunluğunu programlamaya harcıyorum. Çoğu insan, gökbilimcilerin tüm zamanlarını teleskoplarda geçirdiğini varsayıyorlar ancak bu, işin çok küçük bir kısmı. Bazı gözlemler yapıyorum, ancak son birkaç yılda sadece iki kez toplamda iki hafta gözlem yaptım."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotograf-andromeda-galaksisi/", "text": "Andromeda galaksisinin bu muhteşem fotoğrafı, astrofotoğrafçı Onur Durma tarafından Seferihisar'da çekildi. Mitolojik bir kavram olan Andromeda'nın Türkçedeki karşılığı zincire vurulmuş kız anlamına da gelir. Andromeda, yine aynı isme sahip Andromeda Takımyıldızı'nda bulunan bir sarmal galaksidir. Spitzer Uzay Teleskobundan elde edilen verilere göre bir trilyon yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Bizim galaksimiz Samanyolu ile arasındaki uzaklık yaklaşık olarak 2.2 milyon ışık yılıdır. Andromeda'nın bir diğer özelliği; çıplak göz ile Dünya'dan görülebilen en uzak gök cismi olması. Ayrıca Samanyolu'na en yakın büyük gökadadır. Astrofotoğrafçılık hakkında daha fazla bilgi almak ve teknik detayları öğrenebilmek için sitemizdeki astrofotoğrafçılık makalelerine göz atabilirsiniz. Çok yaygın bir yanılgı, teorilerin ... Arecibo Mesajı: Merhaba Uzaylılar, Biz Buradayız!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotograf-bursa-semalarinda-ay-ve-ucak/", "text": "Bu poz, dün gece (29 Ağustos 2015) Bursa Görükle'de Ozan Karakaş tarafından evinin penceresinden görülen Ay'ı fotoğraflamak isterken tamamen rastlantı sonucu yakalandı. Bazen gökyüzünü fotoğraflarken, güzel sürprizler yaşayabilirsiniz. Birçok astrofotoğrafçı, Ay'ın önünden geçen bir uçağı görüntüleyebilmek için günlerce hazırlık yapar, uygun yer ve zamanda saatlerce bekler. Oysa bu poz, o bahsettiğimiz sürprizlerden biri olmuş. Ekipman: Canon 1100D fotoğraf makinası ve 75x300 lens. Tripod kullanılmadan elle çekim. Fotoğrafın büyük halini görmek için üzerine tıklayabilirsiniz. Büyük boyutlu (12 megapiksel) halini bu linkten indirebilirsiniz. Klimanjaro Dağı, Samanyolu ve uydu ... Hayır, olamazdı. Evet, en baştan bu..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotograf-magellan-bulutlari/", "text": "İranlı ünlü amatör astronom Babak Amin Tafreshi tarafından çekilen bu muazzam fotoğrafın sol tarafında, bulutların arasında galaksimiz Samanyolu boydan boya uzanıyor. Bizden sadece 160 bin ışık yılı uzakta yer alan cüce galaksi Büyük Magellan Bulutu, tam Klimanjaro Dağı'nın üstünde yer alıyor. Daha uzakta, yaklaşık 200 bin ışık yılı ötemizde yer alan diğer uydumuz Küçük Magellan Bulutu ise, dağın sağ tarafında bir ağacın üzerinde kendine yer bulmuş. Magellan bulutları hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız, ilgili yazımızı okuyabilirsiniz. Yazı dizimizin daha önceki iki seri... NASA Uzaylıları Biliyor Ama Halktan Gizliyor! Kimi zaman üstad İlber Ortaylı'nın ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografci-tuncay-kacar-ile-roportaj-video/", "text": "Bilim röportajları serimizin yedinci bölümünde, astrofotoğrafçı Tuncay Kaçar ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Astrofotoğrafçı, amatör astronom ve saygın bir gemi kaptanı olan Tuncay Kaçar ile gerçekleştirdiğimiz bu samimi röportajı aşağıdaki videodan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, görmezden gelir ve tek başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-1-murat-sana/", "text": "Ülkemizde amatör astronomiye yönelik hızla artan ilgi ile beraber, kafamızdaki sorulara cevap bulmak her geçen gün kolaylaşıyor. Özellikle ülkemizde amatör astronomi ve astrofotoğrafi konusundaki Türkçe döküman ve kaynak eksikliği popüler bilim sitelerinin ve kişisel blogların da desteği ile bir nebze de olsun giderilmiş durumda. Günümüzde gerek popüler bilim siteleri gerekse astronomi ve astrofotoğrafi konusunda şahsi bloglar aracılığıyla istediğimiz bilgiye rahatlıkla erişebiliyoruz. Bu konuda ülkemizde büyük emek sarfeden değerli amatör ve akademisyenlerin deneyimlerini ve bilgilerini paylaşması umut verici. Öncelikle kendimden bahsetmek gerekirse amatör astronomiye ve daha sonra astrofotoğrafiye olan ilgim küçük yaşlarda babamın aldığı dürbün ile başlamıştı. O zamanlar geceleri ay gözlemi yaparak başlayan merakım daha sonra manuel kundaklı 8 inçlik aynalı bir teleskop almamla iyice arttı. İlk başlarda evin balkonundan ya da Ankara civarındaki bölgelerden yaptığım gözlemlerimle gökyüzünü daha detaylı bir şekilde tanımaya çalışıyordum. Büyükşehirde yaşadığım için ışık kirliliği çok büyük bir sorun olduğundan iş zamanlarından kalan her fırsatta teleskopu bagaja atıp Ankara'ya 1-2 saat mesafede gözlem yapmaya gitmeye başladım. Tabi bu işi arazide yerleşim birimlerinden uzakta genelde konaklama imkanı olmayan yerlerde yaptığım için tek başıma gitmek biraz riskliydi. Bu sorunu da mangal ve kamp ikilisiyle birleştirerek diğer arkadaşlarımın da eşlik edebileceği bir mutual fayda sağlayan bir aktiviteye çevirdim. Manuel kundaklı bir teleskop tercih etmemin sebebi ilk başta gökyüzünü tanımaya çalışmaktı. İlk başta çok zorlansam da manuel kundak kullanınca insan aradığı gökcisimlerinin yerlerini, diğerlerine göre olan konumlarını, doğuş, batış saatlerini ve dönemsel konum değişikliklerini daha iyi farketmeye başlıyor. Örneğin ilk başlarda Andromeda'yı bulmak için bütün bir gece harcayıp sabaha doğru bulduğunuzda aldığınız hazı ve sevinci daha sonra teleskobun kundağına yanlışlıkla çarparak tekrar kaybedip duyduğunuz hayal kırıklığını GoTo kundaklarla tecrübe etmeniz çok zor. İlk başta GoTo özellikli motorlu bir kundak alsaydım belki de işin kolayına kaçacaktım ve kendimi amatör astronomi konusunda da geliştirmek yerine bulduğum cismin fotoğrafını çekip bırakacaktım. Arkadaşımdan ödünç aldığım Canon DSLR fotoğraf makinesiyle yerini öğrendiğim hedeflerin fotoğrafını çekmeye karar verdim. Ama önümde bir engel vardı. 30-40 saniyelik pozlamalar alıp deklanşöre basıyordum ama çektiğim fotoda Andromeda Galaksisi yerine ince beyaz spagettiler vardı. Oysa teleskopumun polar ayarını yaptığımı düşünüyordum ve bu kadar kısa pozlamalar çok sorun olmamalıydı. Daha sonra bu konuda tecrübeli insanların bloglarını ve yabancı forumları okumaya başladım. Sorun teleskopumun manuel kundak olması sebebiyle Dünya'nın hareketine bağlı olarak gökyüzü cisimlerinin de çektiğim karede hareket ediyor olmasıydı. Teleskopum bu cisimleri eksende sağ açıklık ve dik açıklık eksenlerinde takip edemiyordu. Bir kere manuel kundaklı teleskop almıştım artık. Çözüm yeni bir kundak almaktan geçiyordu. Teleskopu aldığım firmayla iletişime geçtim ve sağolsunlar merkezi de Ankara'da bulunan firma yetkilileri bu konuda bana çok yardımcı oldular ve her iki eksen için kullanabileceğim motor ve kumanda seti tedarik ettiler. Motorları alır almaz çok kolay bir şekilde teleskopa monte ettim. 2 Adet büyük boy pille çalıştığı için arazide elektrik sıkıntısı da yaşamıyordum. Artık her iki eksende teleskopu kumandayla hareket ettirebiliyor, bulduğum cisimleri göz merceğinin görüş alanında yaklaşık 10-15 dakika boyunca tutabiliyordum. Çıplak gözle baktığınızda gökyüzü cisimlerinin hareketini algılamanız imkansız olsa da teleskopla bakarken çok büyük oranlarda büyütme yaptığınız için, kullandığınız gözmerceğinin büyütme gücüne de bağlı olarak hedefteki görüntüyü en fazla 1-2 dakika içinde kaybediyorsunuz. Ama takip motorları kullkanıyorsanız ve düzgün yapılmış bir polar ayarınız varsa uzun süre boyunca aynı gökcismini rahatlıkla takip edebilirsiniz. Motorları monte ettikten sonra Kızılcahamam'da sık sık gittiğim Yayla Camping'e giderek ilk denememi yapmaya karar verdim. Gittiğim tesis yaklaşık 1200 metre yükseklikte D-100 karayolunun hemen yanıbaşında bir mocamp. Işık kirliliği olmaması, işletmecilerin çok canayakın insanlar olması ve konaklama imkanlarının rahatlığı nedeniyle sık sık burayı tercih ediyorum ama havaların soğuması ile birlikte gece yarısından sonra görülen çok yoğun çiğ ve ilerleyen saatlerde havanın iyice soğuması nedeniyle kırağı nedeniyle çok zorlanıyordum. Newtonian tipi bir teleskop kullandığım için açık tüp sistemi olması nedeniyle birincil aynam çiğ ve kırağı nedeniyle işlevini yitirmeye başlıyordu. Soğuk ve kırağı yüzünden kirpiklerim bile donmaya başlamıştı. Bu yüzden gece sık sık optik tüpü söküp kaldığım odada saç kurutma makinesiyle birincil aynayı ve kendimi kurutup tekrar yarım saat daha gözlem yapıyordum. Tam bir eziyet! Sabaha karşı 4 gibi Andromeda uygun konuma gelince ağaçların arasından güzel bir fotoğrafını çekebildim. Bu ilk çektiğim astrofotoğraftı ve beklediğimden de iyi olmuştu. İlk fotoğrafım çok güzel tepkiler almıştı ve elinde soba borusu gibi birşeyle dağda taşta napıyorsun sen? şeklindeki sık sık karşılaştığım sorulara artık verebilecek bir cevabım vardı. Bu beni astrofotoğrafi konusunda daha çok teşvik etti ve iyice bu işe kafa yormaya karar verdim. Astrofotoğrafi normal fotoğrafçılıktan farklı olarak yukarıda anlattığım eziyetlerden başka ikinci bir mesai de gerektiriyor, o da çektiğiniz fotoların işlenmesi. Sakın böyle anlattığıma bakarak gözünüz baştan korkmasın bu eziyetlerin her biri kendi içinde aslında insana zevk veren tatlı sıkıntılar diyebilirim. Her ne kadar yukarıda bahsettiğim fotoğraf tek kare olsa da normalde internette gördüğünüz derin uzay objeleri ya da güneş sistemlerine ait fotoğraflar onlarca hatta bazen binlerce fotoğrafın istiflenmesi ile elde ediliyor. İlk fotoğrafımda şanslıydım çünkü çektiğim hedef nisbeten büyük ve parlak bir hedefti, 8 inçlik teleskopumun çapı da fazla ışık toplamama izin veriyordu ve fotoğrafı çektiğim konum ışık kirliliğinin çok az olduğu bir yerdi. Genelde tek karede bu kadar net görüntü elde etmek bu şartları sağlayamıyorsanız pek mümkün olmuyor. -Ne kadar kare çekeceğiz? -Dark, flat, bias kareler nedir? -Bu kareleri nasıl istifleyeceğiz? Bu soruların cevaplarını detaylı olarak burada uzun uzadıya vermektense kısa olarak değineceğim. Zira teknik olarak konunun detaylarına internette yapacağınız kısa bir araştırmayla kendiniz de ulaşabileceğiniz gibi kendi web sayfamda yazdığım yazıda da bulabilirsiniz. 1. Gökcisminin asıl görüntüsünü içeren LIGHT kareler, 2. Teleskopun kapağı kapalı şekilde light karelerle aynı poz süresi, aynı ISO değerine sahip DARK kareler, 3. Yine teleskopun kapağı kapalı en düşük pozlama süresiyle çekilen BIAS kareler, 4. Optik yolda bulunan kir, leke toz vs. istenmeyen kusurları yok etmek için kullanılan, teleskopun önüne beyaz bir t-shirt koyarak yada laptopta tamamen beyaz bir sayfa açıp teleskopu bu ekrana çevirerek aldığımız FLAT kareler. Bu kareleri Deep Sky Stacker ya da benzeri programlarla istifleyerek, light kareler içinde bulunan ve istenmeyen verileri ayıklayarak nihai görüntüye ulaşıyoruz. Astrofotoğrafları çekmek kadar bu görüntüleri de işlemek başlı başına bir alan oluşturuyor. Genelde insanlar teleskop ile bakarken internette gördükleri fotoğraflar gibi görüntüyle karşılaşacaklarını zannederler. Ama durum çok farklı çünkü gözümüzün ışık toplama kapasitesi, uzun pozlama sonucu CCD ya da CMOS sensörlerin topladığı ışık yanında çok düşük kalıyor. O yüzden en sık karşılaşacağınız teleskopla bu çektiğin fotoğrafın aynısını görebiliyor muyuz sorusuna vereceğiniz en net yanıt hayır olacak. Bir kaç ay boyunca bu soruların cevaplarına yanıt ararken aynı zamanda sık sık gözlem yapma ve fotoğraf çekme fırsatım oldu. Deneme yanılma yöntemiyle kendi yağımda kavruldum diyebilirim çünkü yaşadığım şehirde astrofotoğrafçılıkla uğraşan insanları tanımıyordum. Çok değerli gözlem sürelerinde teknik bilgilerimin eksikliği nedeniyle boşa harcadığım vakitler oldu ama insan en iyi hata yaparak öğreniyor sözünün doğruluğunu bir kez daha anladım."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-ahmet-kahraman/", "text": "Ben Ahmet Kahraman, esas işim elektronik teknisyenliği. Hobi olarak da amatör astronomiyle ilgileniyorum. Bu merakım küçük yaşlarda yıldızları gözlemekle başladı; hep merak ettim acaba yıldızlardan daha uzakta göremediğim neler var. Bu merakım; yirmi sekiz yaşına geldiğimde, 6 cm. çapında bir mercekli teleskop satın almakla bir tutku haline dönüştü. O teleskopla Satürn'ün halkalarını Jüpiter'in uydularını ve bulut kuşaklarını, Venüs ve Merkür'ün evrelerini, Ay'ın kraterlerini ve dağlarını, Güneş'in lekelerini, birçok yıldız kümesi ve de Orion nebulası, Andromeda galaksisini gözledim. Küçük olmasına rağmen kaliteli Japon malı bir teleskop idi bu ilk teleskobum. Hala kullanıyorum ama, basit bir kurgusu vardı ve astrfotoğraf çekmek imkansız idi. Astrofotoğrafçılık için 22 yıl bekledikten sonra, 15 cm çapında Meade Bresser marka lxd 75 Go-To sistemli Newtonian bir teleskop satın aldarak gökyüzü fotoğrafları çekmeye başladım. Ama sonuç maalesef beklediğim gibi değildi. Canon 350D fotoğraf makinemi teleskoba adapte etmeme rağmen, uzun pozlamada dünyanın dönüşünü teleskop takip etse bile, istenen görüntü elde edilmiyordu. Sonuçta uzamış yıldızlar ve bunun sonucu olarak bulanık bir görüntü oluşuyordu . Teleskopu bilgisayara bağlayıp kılavuzlama sistemlerini devreye sokunca, bu sorunları bir nebze aşarak oldukça kaliteli görüntüler elde etmeye başladım."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-alper-gul/", "text": "Hayatın farkına varmak, gerçekliği hissetmek ve anlamlandırmak için yıllardır arayışta olan ben, fotoğraf sanatıyla tanıştım üniversite yıllarında. Eğitimler, asistanlık, ödüller, çekimler, karanık odalar, filmler, baskılar derken nihayetinde dijital dünyanın nimetleri ile tanıştık. Sonra ne oldu? Milenyum çağı ile birlikte hızlıca ilerledik, ürettik! Ürettiklerimizi tükettik ve daha iyi tüketebilmek için daha fazla üretmeye devam ettik. Fotoğraf da bundan ciddi şekilde payını aldı. Nasıl mı? Dijital çağdan önce, analog makineler ile 36 kare fotoğrafı itina ile çekip, hızlı bir şekilde karanlık odaya koşup, heyecanla ve saatlerce ürettiklerimizi beklerdik ve hata yapma lüksümüz yoktu. Kullanılan ekipmanlar sınırlı ve ışığa hükmetme yeteneğimiz azdı. Bir gün cep telefonu furyası başladı ve bir gazete reklamında artık telefonlardan fotoğraf çekebilen dijital bir yenilikten bahsedildi. Aman allahım nasıl yani dedik ve fotoğraf toplumumuzun temeline yerleşti. Kitlesel fotoğrafçılık doğdu, sosyal medya hesapları patladı, fotoğraf bir sektör haline geldi. İnsanların fotoğrafik bakışlarını birden alt üst eden, aslında yüzyıllardır orada duran ve hiç gitmeyen yıldızların, kısmen de olsa gezegenlerin, samanyolunun , kümelerin gösterimi... Belirli çekim teknikleri kompozisyon ve dijital işlemler uygulayarak yapılan görsel şölen! Astrofotoğrafçılık bir kaç evreden oluşmaktadır. Basite indirgemem gerekiyorsa; DSLR aşaması ve teleskop aşaması. Şehirler arası bir yolculuk sırasında sürekli kafamda şu soru vardı; canım ülkemin %30'u fotoğrafçı 🙂 Herkes artık her şeyi çekebiliyor, farklılaşmak için ne yapılmalı? Yorulmuştum, çektim sağa çıktım arabadan dışarı, yaktım bir sigara! Kafamı gökyüzüne çevirmem ile Samanyolu'nun bana bakması bir oldu! Bu nasıl bir güzellik! Bunu neden daha önce fark etmedim! Hızlıca eve gidip araştırmaya başladım. Evren, yıldız, bulutsu, M46, çizgiler, farklı dünyalar, patlamalar, büyüklük küçüklük kuramlar, teoriler, teleskoplar, kara delikler, noluyor ya? Ben ne kadar da küçükmüşüm! Hiçlik içinde varlık gösteren ben, bunları başkalarına göstermeliydim!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-koray-kuloglu/", "text": "Astronomi Fotoğrafçılığı konulu çalışmamı, fotoğraf makinelerinin gelişen teknoloji sayesinde neler yapabildiğini göstermek adına hazırladım. Teleskop ile yapılan astrofotoğrafçılığın yanı sıra sadece fotoğraf makinesi ve ekipmanları ile astronomi fotoğrafları çekilebileceğini vurgulamak, bir çok nedenden dolayı Türkiye'de uygulama alanı gelişmemiş olan bu fotoğraf dalına ait temel bir kaynak oluşturmak bu çalışmayı hazırlamamın diğer bir sebebidir. Çalışmaya başlarken sadece fotoğraf makinesi kullanarak Samanyolu Galaksisi dışında bir astronomi objesi çekebileceğimi bilmiyordum. Dslr ile yapılan astrofotoğrafçılığı Samanyolu fotoğraflarından ibaret sanırken, bir yıllık çalışma sürecinde gördüm ki teleskop kullanmaksızın görünen görünmeyen birçok objenin fotoğrafını çekmek mümkünmüş. Çalışma sürecinde öğrendiğim bilgiler ve deneyimlerim sonucu sadece Samanyolu Galaksisi fotoğrafları ve üç şehir olarak planladığım çalışma, bir sene boyunca yirmiden fazla şehir gezmemle sonuçlandı. Tek başıma, sırt çantası ve çadırla özel araç kullanmadan kamp yaparak gerçekleştirdiğim bu geziler sonucu; derin uzay objeleri, güneş tutulması, meteor yağmuru ve galaksi fotoğrafları çektim. İlk etapta konuyla ilgili makale, tez, internet kaynakları ve kitaplardan genel düzeyde bir araştırma yaptım. Bu konuda çok sınırlı Türkçe kaynak olduğu için yabancı kaynakları Türkçeye çevirdim, kütüphanelerde yıldız ve derin uzay cisimleri ile ilgili katalog taramaları yaptım, aynı zamanda gözleme dayalı olan bu konu için yıldız haritalarını okumayı öğrenerek birçok astronomi objesi ile ilgili bilgi sahibi oldum. Gözlemlere çıkmadan önce bu alanda tecrübe sahibi bir çok astronomi hocası ile iletişim kurdum. Aynı zamanda daha önce hiç kamp tecrübesi olmayan biri olarak, kamp ekipmanlarını araştırıp temin ettim ve doğada hayatta kalmaya yönelik uzun süren araştırmalar yaptım. Yaz ve Kış mevsimlerinde gözlemlenen objeler farklı olduğu için iki mevsimde de kamplar düzenledim ve çekimler yaptım. Aynı zamanda olumsuz etkilerden kurtulmak için bir sene boyunca Ay ve meteoroloji şartlarına göre hareket ettim. Astronomi fotoğrafçılığı araştırmamda edindiklerime göre, Dslr ile astronomi fotoğrafçılığı, kullanılan malzemelerin hafif ve küçük olmasından dolayı teleskop ile yapılan astronomi fotoğrafçılığına göre tercih sebebidir. Aynı zamanda bu çekimlerde kullanılan gözlem bölgelerinin, atmosfer olaylarından etkilenmemek için yüksek kesimlerde yapılması gereksinimi göz önünde bulundurulduğunda teleskopların ağırlığı ve enerji ihtiyacı bir problem oluşturmaktadır. Onlarca kiloluk teleskop ekipmanlarını çoğu zaman yürüyerek çıkmanız gereken dağlara taşımak ve orda gereken enerjiyi temin etmek ciddi bir sorundur. Dslr ile yapılan astrofotoğrafçılık bu konuda kolaylık sağlamaktadır. Aynı zamanda teleskobun kurulması, ayarlanması ve soğutulması gibi işlemlerde Dslr astrofotoğrafçılığında bir gereksinim değildir. Tüm bu artıların yanı sıra astronomi fotoğrafçılığı kullandığımız fotoğraf makinesinin ne kadar önemli ve güçlü bir cihaz olduğunun en büyük kanıtlarını gözler önüne sermektedir. Yaygın anlayış fotoğrafın anı dondurduğu ve sadece gördüğümüz objeleri fotoğrafladığı yönündedir. Astronomi fotoğrafının özel kılan en büyük etkenlerden biri de, fotoğraf makinesinin görülmeyen uzay objelerini görünür kılmasıdır. Uzayda ne kadar ileri bakarsak, zamanda da o kadar geriye gideriz. bu görüşten yola çıkarak değerlendirdiğimizde ise astronomi fotoğrafçılığı, bir nevi geçmişin fotoğrafını çekmek demektir. Bu da izafiyet teorisini fotoğraf aracılığıyla günlük hayatta deneyimlemeyi sağlar. Vücudumuzdaki yapı taşlarından etrafımızda gördüğümüz canlı ve cansız tüm varlıklara kadar her şey astronomiyle ilgilidir. Yaşam için gerekli olan moleküller inanılmaz sıcaklıklardaki yıldızların içinde pişmiştir. Son asrın en önemli bilim insanlarından biri olan Carl Sagan'ın DNA'mızdaki nitrojen, dişlerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir, elmalı turtamızdaki karbon, çöken yıldızların içlerinde yapıldı. Bizler, yıldızların malzemesinden yapıldık. sözü bu konu için en güzel söylemlerden biridir. Gözün görmediği, sınırlı kaldığı bu alan fotoğraf makinesi ile görülmeye başladığından bu yana bilim, hiç olmadığı kadar hızlı gelişmiştir. Bu yönde araştırma veya uygulama yapacak bir kimse karşılaşacağı zorlukları baştan bilmeli ve bir çok konu için önlem almalıdır. Eğer uygulama yapmak istiyor ise, öncelikle zamanı iyi kullanması gerektiğini bilmeli ve gözlem becerisini geliştirmelidir. Astronomi fotoğrafçılığı uygulamaları, zor ulaşılan bölgelerde ve zor şartlarda birçok etkenin bir araya gelmesiyle mümkün kılınır. Doğada oluşabilecek her türlü duruma karşı tedbirli olmak, gökyüzünü takip etmek, ekipmanları iyi seçmek ve korumak, çekim sonrasında gerekecek karışık yazılımsal müdahaleleri gerçekleştirebilecek bilgisayar kullanımı bilgisine sahip olmak en temel gereksinimlerdir. Uygulama düzeyinde ilgilenecek kişi bu zorlukları bilerek yola çıkmalıdır. Konu olarak astronomi fotoğraflığına karar verdikten sonra araştırma yapmaya başladım. Daha önce Samanyolu galaksisini çıplak gözle görmemiş birisi olarak bunun mümkün olduğuna dair bir inancım yoktu. Yine bu araştırmalar sonucu yaptığı bilgi paylaşımıyla bana projemin başlangıcında çok yardımcı olan Mustafa EROL ile tanıştım. Rhythm of Nature... Zaman aralıklı aldığım görüntülerden oluşan bir time lapse çalışmam. 20 Haziran 2015 Cumartesi günü Antalya'da bulunan Ariassos Antik Kent'inde ilk defa Samanyolu galaksisini çıplak gözle gördüm ve Astrofotoğraf alanında ilk fotoğrafımı çektim. Yaptığım ilk çekimin ve projemde attığım ilk adımın rahatlığıyla evime dönüp ikinci ve daha uzun sürecek kampım için hazırlıklara başladım. Ariassos çekimlerinden sonra bir yandan Çıralıda gördüğüm muazzam güzellikte bir ağacın Samanyolu ile nasıl çekilebileceğini düşünürken bir yandan daha karanlık yerleri araştırmaya devam ettim. Bu araştırma sonucu ulaştığım hedef Niğde/Aladağlardı. Fakat profesyonel dağcıların bile kaybolabildiği ve olumsuz durumlarla sonuçlanan kamplar daha önce kazandığım bir deneyim değildi. Sadece iki defa Antalya'da kamp yapmış birisi olarak hiç bilmediğim bir dağa 22 kilo çantayla çıkmak ve dağın zirvesindeki göle ulaşıp astronomi fotoğrafı çekmek oldukça zor görünüyordu. Cevaplanması gereken birçok soru işaretine sahipken yapılacak en güzel şeyin bir bilet almak olduğunu düşünerek Niğde'ye bilet aldım ve böylece inanılmaz dostluklar kazandığım macera dolu bir yolculuk başlamış oldu. Detaylarla dolu bu gezide 1 hafta dağda yaylacılarla kaldıktan sonra 3.000 metre yükseklikte ki Karagöl'e ulaştım. 6 Temmuz 2015 tarihinde hayatımın en siyah gecesi diyebileceğim bir karanlıkta, göl manzaralı çadırımın hemen üzerinde milyonlarca yıldız kadrajımı ayarlamamı beklerken, geyiklerin dağdan aşağı yuvarladıkları taşların gürültüsü ve o anın yaşattığı korkuyla aşağıdaki fotoğrafı çektim. 16 Temmuz 2015 tarihinde Antalya / Çıralı'da farkettiğim bir ağacı Samanyolu ile birlikte fotoğraflamak için tekrar Çıralı'ya geldim. Bu ağacı ilk gördüğümde Samanyolu'nun çıplak gözle görülüp görülmediğinden dahi emin değildim. Fakat Aladağlar'da geçirdiğim süre içinde kazandığım deneyimlerin ardından, hazır bir şekilde tekrar Çıralı'ya giderek bu fotoğrafı çektim. Kamplara ve çekimlere devam ettikçe Samanyolu dışında da çekebileceğim astronomi olayları olduğunu fark ettim. Tam da o dönemlerde Perseid meteor yağmurunun fotoğrafını çekebilmek için Bolu' da Örencik isimli köye gitmek için hazırlıklara başladım. 14 Ağustos 2015 tarihinde, saatte 120 meteorun atmosfere girdiği bu inanılmaz güzellikteki olay bulunduğum konumun zifiri karanlık olmasından dolayı heyecan verici bir hal aldı. Hayatımda ilk defa gecenin gündüze dönüşüne şahit olduğum bu meteor yağmurunda 3 saatlik uğraşın sonucunda yukarıdaki kareyi elde ettim. Bu bilinen bir şey fakat, o an yaşattığı his kamp yerini belirlememde önemli bir etkendi. Bu ifadeden yola çıkarak Burdur'a gitmeye karar verdim. Burdur'da Sagalassos Antik Kenti'nde yeryüzündeki geçmiş ile gökyüzündeki geçmişi fotoğrafta birleştirmek benim için heyecan verici bir düşünce olmaya başladı. Müze müdürlüğünden gerekli izinleri alarak normalde 17:00 a kadar girilen Antik Kent'te iki gece kaldım. Gece etrafta bulunan domuzların çıkardığı sesler ve antik mezarların arasında geçirdiğim korkutucu atmosferde birçok fotoğraf çektim. Sagalassos'un kasvetli ortamından sonra Mars gezegeninin yeryüzü yapısına en çok benzeyen Dünya'daki iki yerden biri olan Salda Gölü'ne gitmeye karar verdim. Dünyada bu niteliklere sahip iki yer olan Salda Gölü ve Maldivler var. Böyle büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen yeterli düzeyde tanıtılamayan Salda Gölü birçok insan tarafından bilinmiyor bile. Yapısındaki magnezyumdan kaynaklanan bembeyaz kumları ve mavinin en güzel tonlarına sahip gölü ile Salda özellikle fotoğrafçılar için bir cennet. Etrafında yerleşim alanı olmayışı burayı Astronomi fotoğrafı içinde elverişli bir bölge haline getiriyor. Üç gün planlayarak gittiğim Salda gölünde yaklaşık on gün kaldım. Kış aylarına denk gelen tarihten dolayı Samanyolu silik olarak görünse de, en ünlü kış objelerinden olan Ülker ve Orion'la bu sayede tanışmış oldum. Kış ayları hızla yaklaşırken artık Samanyolu çekemeyeceğim için elimdeki fotoğraflarla projeyi bitirmeyi düşünüyordum. Fakat gökyüzünün kışın Astronomi Fotoğrafı ve gözlem anlamında daha elverişli olduğunu öğrenince planlarım değişmeye başladı. Üstelik Astronomi fotoğrafçılığının Samanyolu galaksisinden ibaret olmadığını, çok daha gelişmiş tekniklerin olduğunu öğrenmem daha hızlı kararlar almamı sağladı. Birçok araştırmadan sonra tekrar Aladağlara gitmeye karar verdim. Orion nebulasını görmek ve fotoğraflamak için ihtiyacım olan en yüksek ve en karanlık yer oraydı. Kışlık çadır, tulum ve diğer ihtiyaçları temin ettikten sonra Niğde'ye gittim ve Aladağlara çıktım. İlk hafta sürekli yağan kar ve tipi yüzünden pek hareket edemedim. Ay da tekrar doğacağı için havanın bir an evvel düzelmesi gerekiyordu. Çadırın içinde Orion'u nasıl çekebilirim diye düşünürken çekim yapabileceğim diğer uygun objeleri de araştırmaya başladım. Orion'a yakın konumda olan Horsehead Nebulası ile tanışmamda aynı gece oldu. İki derin uzay objesi hedefim vardı ve aramızdaki tek engel hava şartlarıydı. Nihayet birkaç gün sonra düzelen hava, ay gökyüzünde belirmeye başlamadan çekim yapabilmeme imkan verdi. Kadrajımı ayarlayıp Orion'un ilk fotoğraflarını çektim. Daha önce İstanbul/Şile'de yaptığım bir kampta Orion'u silik olarak görmüştüm. Fakat şimdi gördüğüm manzara çok farklıydı. 200mm lens ile 2 f2.8 Iso3200 kombinasyonunda 120 Aydınlık 20 Karanlık 10 Düz 20 Sıfır ile ilk derin uzay objesi çekimim olan Orion Nebulası'nı çektim. Aşağı inip köyde yaptığım ölçümler ve biraz dinlenmeden sonra Horsehead Nebulası için tekrar çıktım. Daha fazla kare ile daha yüksek pozlanmış daha kaliteli bir görüntü almak için yine 2 saniye poz süresiyle 1500 Aydınlık 50 Karanlık 50 Sıfır 20 Düz kare ile Horsehead Nebulası'nı çektim. İstanbul'a döndüğümde uzun zamandır beklediğim Güneş Tutulması için 1 haftalık süre vardı. Horsehead'ı işleme işini Antalya'ya bırakarak Güneş tutulmasını çekebileceğim güzel bir yer aramaya başladım. Tutulma günü hava inanılmaz kapalıydı. Antalya'da ki arkadaşlarım açık havada tutulmayı izlediklerini söylediklerinde Niğde'den direk Antalya'ya gitmediğim için pişman olmuştum. Ama yine de denemek istedim. Sonuç olarak düz gökyüzünde parçalı bir Güneş'tense, bulutların etkisiyle daha etkili olduğunu düşündüğüm bir fotoğraf elde ettim. Çalışmamın teslim süresi yaklaşırken daha fazla gezmeyi bir kenara bırakıp çektiğim fotoğrafları sınıflandırmalı ve işlemeliydim. Aynı zamanda birde gözümde çok büyüttüğüm yazım süreci vardı. Ama hala eksik olan iki fotoğrafım vardı. Onları çekmeden bu projenin eksik olacağını düşünerek Antalya/Saklıkent'e gittim. Samanyolu galaksisi için Antalya'da en ideal yerlerden biri olan Saklıkent'te Samanyolunun en ünlü gök cisimlerinin toplandığı bölgesinin detayını çekmek istiyordum. Samanyolunun merkezi olan bu bölge M6, M7, M8, M20, M22 ve M16 derin uzay objelerini içeriyor. Yıldızlar geçidi ifadesini sonuna kadar hak eden bu fotoğraf bunca önemli gök cisminin tek karede olması açısından önemlidir. Son olarak çok önemli yıldızlardan biri olan Aldebaran'ı çekmek için tekrar Çıralı 'ya gittim. Zaman daraldığı için daha uzak yerlere gitme imkanı yoktu fakat yine de Aldebaran'ı son derece iyi bir şekilde gözlemleme fırsatım oldu. Boğa takımyıldızı yönünde 65 ışık yılı uzaklıkta bir kırmızı dev olan Aldebaran gökyüzünün 13. en büyük yıldızıdır. Boğa takımyıldızının kırmızı gözüdür ve Hristiyan mitolojisindeki baş melek Michael'ın adıyla da anılır. Mitolojideki anlatımıyla 7 kız kardeş (Ülker-M45)'i takip ettiğinden dolayı Aldebaran yani takipçi ismini almıştır. Küçük bir özetini paylaştığım bir yıllık bu süreçte kelimelere sığmayacak kadar çok şey yaşadım. Doğa başta olmak üzere birçok konuya bakış açım değişti. İleriye dönük planlarım, hedeflerim çok farklı boyutlara ulaştı. Her şeyden önce Sanat, bilim ve sporla dolu bir yıl geçirdim. Kendimi ve yeni insanları tanıdım. İlerleyen süreçlerde yapmak istediğim birçok şeyin temellerini attım. Bu yolda ilerlerken 5 yıldır yanımda olan, fikirleri ve yönlendirmeleriyle gelişimime katkıda bulunun tüm hocalarıma teşekkür ederim. Kozmik Anafor ekibinin değerli ve d... Bu poz, dün gece (29 Ağustos 2015) ... Yıldızlar çok çok sönük ışık kaynak..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-levent-aydin/", "text": "Bundan 8 sene önce kızım anaokuluna gidiyordu. Okulda nasıl oldu bilemiyorum artık bir teleskop mevzusu olmuş. benden bir teleskop almamı istedi. Hemen gidip Eminönü'nden bir tane küçük çaplı bir teleskop aldım ve gözlem yapmaya başladık. Kızım o zaman 4-5 yaşlarındaydı. Daha sonra benim merakım daha ağır basmaya başladı. Bir yıl içinde 3 teleskop değiştirdim, daha büyüğünü aldım. Yalnız bu arada benimki meraktan çok aşırı bir tutkuya dönüştü. Sanki içimde bir şeyler uyandı. Şunu söyleyeyim; küçük yaşlarda en cok sevdiğim şey, evimizin terasına çıkıp yıldız ve Ay'ı seyretmekti. Oradan birşeyler vardı anlayacağınız. Zamanla elimdeki mercekli teleskoplar yetmemeye başladı. Banka kredisi çekerek, şu an kullandığım Celestron 235x2350, Bresser mercekli 152x760 ve Lunt Güneş teleskoplarını aldım. Bunlar için aldığım krediyi 2 senede ödedim. Artık gözlem yapmak da yetmemeye başlayınca, resim çekme arzum şahlandı. Bunlar icin gereken filtreler, kameralar, bilgisayar, odaklayıcılar, mercekler, barlovlar ve daha bir sürü ekipman aldım. Yazılımlar dahil, 8 senede ekipmanlarımı tamamladım. Ama hala eksigim var. Yakında bir guiding gelecek. Zafer, işte böyle. Hobiden çok aşka dönüştü, çok seviyorum. İşin aslı benim astronomi temelim yok, normal düz lise mezunuyum. Kaynaklar okuya okuya, izleye izleye bir seyler öğrenmeye çalışıyorum. Asıl işim tartı aletleri üretimi. 5ton, 10 ton, 80 ton vb gibi tartı aletleri ve kalibrasyon ağırlıkları üretmek. İşim çok ağır, çok yoruluyorum. Bu yüzden fazla vakit ayıramıyorum aslında. İnsanlara tavsiyem; herkes sevdiği işi yapmalı. Yaşım 52; astronomiyi çok seviyorum. Dedim ya, küçük yaşlarda en sevdiğim şey Ay'ı ve yıldızları seyretmekti. Kızımın bir teleskop istemesi beni tetikledi ve şu an amatör bir astronom, bir astrofotoğrafçı oldum."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-mehmet-ergun/", "text": "İlk ve ortaokul zamanında en sevdiğim dersler; matematik ve coğrafya idi... Anladım ki; sayıların sonu yok ama, coğrafyada bir zamandan sonra yeni bir şey oğrenemiyordum! Tüm kıtaları, okyanusları, ülkeleri, şehirleri vs ezberledikten sonra yeni bir konu gelmiyordu... Merak ve ilgim ise çok yüksekti. Bu kez kafamı kaldırdım ve yukarı baktım: Uzay o kadar büyük ki, ömrüm yetmez tüm bilgileri ezberlemeye... Yani, o yaşlarımda başladı astronomiye ilgim. Çocuk zamanlarımda maddi imkanım olmadığı için bir teleskop sahibi olamamıştım. 2003 senesinde büyük bir Internet/Online firmada e-ticaret pazarlama müdürlüğü eğitimi aldım ve 2006 senesinde mezun oldum. İlk teleskobumu 2010 yılında, çok yakın Arkadaşım Ahmet'le aldım ve birlikte ilk defa Ay'i ve Jüpiter'i gözlemledik. Bu bahsettiğim ilk teleskobum, çok ucuz ve basit bir mercekli teleskoptu. Yaklaşık bir sene onunla hava açık olduğu zamanlarda ve imkan buldukça gözlem yaptım. Zaman geçtikçe ve çalıştıkça, maddi durumum düzeliyordu ve yeni imkanlar doğuyordu. Almanya'da yaşamanın faydalarını kullanmaya başlayıp, kendime yeni bir teleskop alamaya karar verdim. 2012-13 senesinde fotoğraf hevesi, yani gözlemlediğim gökcisimlerini yakalamak ve başkalarına gösterme arzusu başladı... Teleskobumla resim çekmeye karar verdim ve kamera arayışlarına başladım... Başladım başlamasına ama, anladım ki astrofotoğrafçılık bildiğim fotoğrafçılığa benzemiyormuş! Sadece kamerayla bitmiyor, yanında çok aksesuar gerekiyor ve en önemlisi bilgisayar/yazılım ile işlenmesi şart. Mesleğimin bana getirdiği avantajlar sayesinde bilgisayar/yazılım bilgisini çabucak öğrenebiliyordum ve bu şekilde fotoğraf işlemesini hemen kavrayabiliyordum. 2014 senesinde birkaç yeni teleskop daha almaya karar verdim ve kendime C1100 Schmidt Cassegrain 279mm/2800mm, TS APOCHROMAT 65-mm-f/6,5-Quadruplet-Astrograph, Lunt LS152THa Solar Teleskop'u aldım. Bu zaman içerisinde yaklaşık 8-10 tane değişik CCD ve DSLR kamera değiştirdim. Ayrıca bir sürü astrofotograf aksesuarları aldım ve bir kısmını geri sattım. İlk çektiğim fotoğraf Ay'a aitti ve Ay'ı bilgisayarımın ekranında gördügümde çok heyecanlıydım. Sonrasında gezegenleri çekmeye başladım. Ardından Güneş , Samanyolu ve DeepSky fotoğrafları geldi. 2015 senesinden itibaren, şu an yaşadığım şehirdeki gözlemevinin sorumlu görevlisi olarak, maaşsız biçimde; yetişkinlere ve çocuklara gözlem ve danışma hizmeti veriyorum."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-metin-altundemir/", "text": "Başarılı astrofotoğrafçılarımızı, kendi ağızlarından size tanıttığımız, bu hobiye başlangıçlarını ve deneyimlerini aktardıkları yazı dizimize, Metin Altundemir ile devam ediyoruz. Fotoğrafa ilgim; lise çağlarında fotoğrafçı bir arkadaşımın Rus pazarından aldığı antikalarla yaptığı siyah beyaz çekimleri beğenerek başladı. Karanlık oda, agrandizörler, kartlarda fotoğrafın belirmesi, kesilen çerçevelerle aydınlık yerleri pozlamaya devam ederek parlayan camın dışarısının kartta oluşan görüntüsü. Temel fotoğraf eğitimini arkadaşımdan o dönemde almış oldum. Sonra üniversite sınavı araya girdi ve gitara yönelmemle fotoğraf ilgim rafa kalktı. Arada bir tatillerde basit manzara fotoğrafları çekmenin ötesine geçmedi. Çok yıllar sonra iş hayatının sıkıcılığından bir hobi edinme gereksinimiyle yarı profesyonel bir kamera alarak tekrar çekmeye başladım. Bu dönemlerde internette gezinirken, Royal Museums Greenwich'in her yıl düzenlediği astrofotoğraf yarışmasına denk geldim. 2012 yılında 13 yaşında bir çocuğun California çöllerinde çektiği, en çok konuşulan genç astrofotoğrafçılardan seçilmesine neden olan fotoğrafı gördüm. Astrofotoğraf konusunda merakım bu şekilde ateşlendi. Daha önce kendi gözlerimle Samanyolu'nu sadece bir kere çok düzgün bir şekilde görmüştüm. Bolu'da merkezden uzak bir tepedeki bir köyde. Her yıl en fazla 15 gün zaman geçirebildiğim yazlığımızda yarı profesyonel makinamla denemelere başladım. Tatillerimin en az bir haftasını Perseid Meteor Yağmuru'na denk getiririm. Bu denemeler hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Hem Perseid açısından hem de makinemin gücü açısından istediklerimi yapamamıştım. Elimde sadece bir kaç takımyıldız ve ufak tefek yıldız izi fotoğrafı vardı. Yine de eğlence için çektiğim hayalet fotoğrafları ile uzun pozlama tecrübemi geliştirmeye başladım. Astrofotoğrafçılık çok masraflı bir hobi. O dönem örneklerini internette gördüğüm fotoğrafları çekmek için, en temel ekipman için bile Türkiye'de küçük bir işletme yatırımı olabilecek miktarda paralar harcamak gerekiyordu. Bunu yapamadığımdan, kış aylarında yazın çektiğim fotoğrafları istifleme yöntemiyle işlemeye başladım. Bir kaç kısa yıldız izi time lapse'i yapmayı başarmıştım. Tabii ki çok yetersizdi. İlk fırsatta yine yarı profesyonel ama 1200mm eşdeğerli (50X) zoom gücünde bir makine aldım. Ay fotoğrafları çekmek için bire birdi. Bu kamerayı 4 yıl geçmesine ragmen hala kullanıyorum. Astrofotoğraf adına ilk çekimlerim Ay fotoğrafları olmuştu. Her ne kadar manuel bir zoom halkası olmasa da bazen otomatik odaklaması sayesinde Ay yüzeyinin ayrıntılarını çekebilmeyi başarıyordum. Hatta Jüpiter ve Galilei uydularını nokta şeklinde olsa da ve Satürn'ü halkası belirli olacak şekilde fena bir renk kayması ile çekmeyi başarmıştım. 2013 yazında işten ayrılmamla beraber aldığım tazminatın bir kısmını ilk profesyonel kamerama harcadım. Giriş seviyesinin üstü, kit lensli bir kameraydı. Çektiğim fotoğraflarda Samanyolu'nun ilk ayrıntıları belirmeye başlamıştı. Bu seviyeden sonra ışık kirliliği, Ay'ın etkisi, nem oranı, Dünya'nın dönüşü gibi etkiler karşınıza çıkmaya başlıyor. Yine de Bunu sen mi çektin gerçekten? sorusuna sık sık maruz kalmak doğru yolda gittiğimin göstergesiydi. Bir sonraki yaz da aynı kamerayla geçti. Çektiğim fotoğrafları gören bir arkadaşımın referansıyla emlak ve panorama fotoğrafçısı olarak profesyonel fotoğrafçılık hayatım başladı. Başka türde fotoğraf konularıyla ilgilenmek beni fotoğraf işleme konusunda geliştirdi. Sonunda ucuzlayan fiyatlarla tam kare ilk kameraya da sahip olmuştum. Astrofotoğraf çekim tekniklerini araştırarak ışık kirliliğine karşı çekim yapmanın inceliklerini öğrendim. Tabii ki büyük şehirlerde ışık kirliliğini yenmek mümkün değil. Ama daha az ışık kirliliği olan yerlerde yıldızlardan gelen ışığı yakalamanın yolları var. Üç yıllık kendini geliştirme sürecinin sonucunda tatmin edici fotoğraflar çekebilmeye başladım. Her geçen sene kamera sensörlerini teknolojisi gelişiyor ve astrofotoğraf çekebileceğimiz ekipmanlar ucuzluyor. Bundan 7-8 sene önce yetersiz kalan ilk kamerama harcadığım mikrarlarla çok güzel astrofotoğraflar çekebileceğimiz ekipman piyasada bulunuyor ve giderek ucuzlayacaklar. Astrofotoğrafa yeni merak saranlar bu konuda çok şanslılar. Bazı cep telefonlarıyla bile uygun şartlarda çekim yapabilmek mümkün. Yalnız ekipman fiyatı anlamında oluşan bu kolaylıktan bahsederken astrofotoğrafçılığın hiç de kolay bir uğraş olmadığını belirtmek istiyorum. Bu işe gönül verenlerin arka planda çok fazla zaman ve emek verdiğini bilmeniz gerekiyor. Sadece tripod, kamera ve uygun lensleri kullanarak astrofotoğraf çekiyorum. İstanbul'da yaşayan biri olduğum için tatil zamanlarımda yılda belki bir iki hafta kullanma şansım olacak yıldız takip ekipmanı ya da teleskop için harcama yapmadım. Hayat şartları bu tür ekipmanı sürekli kullanabileceğim bir noktaya gelmeden de böyle bir yatırım yapmayı düşünmüyorum. Hep aynı noktada kalmamak için astrofotoğrafı, ışık boyama tekniğiyle birleştirmek üzerine çalışmaya başladım. Buradakilerin dışındaki örnekleri Instagram hesabımdan görebilirsiniz. Eğer derin uzay cisimlerini fotoğraflamak istiyorsanız teleskop ve yıldız takip sistemleri kullanarak çekim yapan kişileri araştırmalısınız. Sitemizde diğer astrofotoğrafçıların yazılarını da okumanızı tavsiye ederim. Belki sizin için uygun olan ekipman bir DSLR ya da aynasız kamera değil, bir teleskop ve CCD kamera olabilir. Kozmik Anafor Söyleşileri, Etkinlik ve Panel Davetleri Hakkında... M33 (NGC 598) Yerel Gökada grubunun..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-ozgur-cengiz/", "text": "1975 Ankara doğumluyum. İlk ve orta eğitimimi Mimar Kemal İlkokulu ve Lisesi'nde tamamladıktan sonra 1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümüne girdim. Aynı yıl, müzik çalışmalarım ile Ankara'nın seçkin mekanlarında müzisyen sıfatı ile görev aldım. Okulu bitirip ve askerlik hizmetimi tamamladıktan sonra, özellikle Medya firmalarında, Proje Yöneticisi, Genel Yönetmen, Prodüktör, görüntü yönetmeni görevlerinde ve Teknoloji firmalarında koordinatörlük işlerinde çalıştım. Halen, Derin Sanat Akademisi'nde Yönetici ve Eğitmen olarak hizmetimi sürdürüyorum. Hayatta iki büyük aşkım: Birincisi gökyüzü ikincisi ise müzik olmuştur. Müzik ile küçük yaşlarda aile içerisinde tanışmama rağmen, uzaya ilgim daha ileriki yaşlarımda başladı. Uzay ve havacılık merakımı uyandıran kitap, Ortaokul'da elime geçen Carl SAGAN'ın COSMOS kitabı oldu. O tarihten itibaren kendi yaptığım mercekli teleskop ile uzayı keşfetmeye çalıştım. Ankara'nın göbeğinde bir lokasyonda oturmamızın ve ağır hava ve ışık kirliliği ile boğuşmamız neticesinde uzaya çok küçük bir pencereden erişme fırsatım oldu. Zaman içerisinde parça parça ilgilenebildiğim astronomi ile astrofografi alanında yoğunlaşma imkanını 2011 yılında buldum. Bu tarihten itibaren farklı model ve büyüklükte teleskoplarla gözlem ve DSLR makine kullanarak çekim yapmaya başladım. Bu anlamda, ilk ALT-AZ teleskobum meade ETX 125 ile 2 yıl boyunca yaz-kış balkondan gözlem yaparak ciddi anlamda amatör astronomi işinin içine girdiğimi hissettim. Bilgi ve birikimlerimi aktarmak için 2012 yılından itibaren Aylık SOLFASOL gazetesinde astronomi konulu ve Kaldır Kafanıbaşlığında eğitici makaleler yazmaya başladım. Işık kirliliği ve Engelliler için Astronomi konularında araştırmalarım mevcut. Tecrübelerimi farklı platformlarda sunma imkanım da oldu. Amatör Astronomi ve Astrofotoğrafi konulu sunumlarım, Ankara'da değişik mekanlarda astronomi meraklıları ile buluştu. Halen, Murat SANA ve Mustafa AYDIN ile birlikte oluşumunu gerçekleştirdiğimiz, Ankara Astonomi Topluluğu ile beraber çalışmalarıma devam ediyorum. Özellikle Derin Uzay Fotoğrafçılığı ile ilgilenmekteyim. 10 RC optik tüp ve Skywatcher EQ8 kundak'tan oluşan temel ekipmanım ile birlikte özellikle galaksiler üzerine çalışmalar ve fotoğraflamalar yapıyorum."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilarimiz-tolga-gumusayak/", "text": "İki sene önce televizyonda Neil Degrasse Tyson'ın sunduğu Cosmos programını seyrederken bir teleskop almaya karar verdim. Her zaman bir bilim izleyicisi olduğum halde bu zamana kadar uzay ile hiç ilgim olmamıştı. Bizim, yani insanların, esasında bildiğimiz her şeyin ölen yıldızların içinde demlendiğini öğrenip anlamak bana şiir okuyup ilham gelmiş gibi bir his verdi. O gün bir teleskop almaya karar verdim. Biraz araştırma yaptıktan sonra anladım ki, bir teleskop için kendi kendime belirlediğim 200$ bütçe yetmeyecek. Kullanılmış, ikinci el bir teleskop aramaya başladım. Yerel gazetede 254 mm çapında bir Meade LX200 buldum. 2.000$ istiyorlardı. O kadar param olmadığı halde yine de gidip bakmaya karar verdim. Hiç olmazsa bir bilgim olur. Satıcının evi sanki bir malikane gibiydi. Araba ile evin bodrum katında manevra yapılıyor, o kadar büyük. Kapıyı çaldım, mini etekli uzun boylu bir kadın açtı. -Neyse, nerede teleskop? -Aşağıda garajda, gel göstereyim dedi. -Çok güzel bir kutu ama nasıl çalışıyor? diye sorduğumda; -Ben hiç bir şey bilmiyorum. Kocama doğum günü hediyesi aldım ama hiç kullanmıyor. Onun için satıyorum dedi. -Şimdi çalışıp çalışmadığını bilmediğimiz bir alet için sana 2.000$ vermemi istiyorsun? 500$ veririm. Biraz düşündü ve 700$ ver al dedi. Ben de hemen aldım. Kutu 1 metre uzunluğunda koskocaman... Tripodun ayakları camdan sarkarak eve getirdim. O anda teleskopun hangi tarafından bakıldığını bile bilmiyordum. Kitabını okudum, kurdum, çok güzel çalışıyordu. Yaşasın! New York şehirine çok yakın olduğum için ışık kirliliği çok kötü, çıplak göz ile hiç bir şey gözükmüyor Ay ve bazen parlak görülebilen gezegenler hariç. Çok okudum, internet üzerinden araştırmalar yaptım. Gidip en yakındaki astronomi kulübüne üye oldum ve anladım ki; eğer karanlık bir yere gitmezsem bu iş olmayacak. Peki ya kamera kullansam nasıl olurdu? Hikaye işte böyle başladı. İki sene içinde her boş dakikamı adadım, bulabildiğim herkes ile konuştum, her kitabı okudum. Şimdi New Jersey'nin karanlık bir köşesinde kendi rasathanem var ve bütün sistemi evden yönetiyorum ve her gün yeni bir şey öğreniyorum. Son zamanlarda seminerler vermeye başladım. Güzel resim yapmadığım zamanlarda exoplanet arama, küçük çaplı spektroskopi, yeni ekipmanlar piyasaya çıkmadan test, bir kaç rasathanede danışmanlık ve yeni başlayanlara teknik destek veriyorum. Bu, hayatınızdaki her bölüm için geçerli: Bir alanda ne kadar çok öğrenirseniz, tek anladığınız; daha bilmediğiniz ne kadar çok şey olduğu. Astrofotoğrafıçılık çok zor, ama tam bana göre."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilik-alan-donmesi-field-rotation/", "text": "Yazının geri kalanını bu linke tıklayarak Rasyonalist.org üzerinden okuyabilirsiniz. Polaris, ya da ülkemizde bilinen ad... Bresser 70/700, AZ kundağı ve LED i..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilik-aydinlik-kara-duz-ve-sifir-cekimler/", "text": "Yıldızlar çok çok sönük ışık kaynakları olduğundan, onları görünür kılabilmek için olabildiğince fazla foton toplamamız gerekir. Bu iyi bir takip sistemiyle uzun pozlama yaparak mümkün olsa da, çekim yaptığımız kameranın da teknik sınırları vardır. Gerek yaptığımız mekanik sistemin kusursuz olamaması, gerekse bir enerjiyi diğerine dönüştürürken yine bu sistemden ötürü başka enerjilerin söz konusu olması bizi kısıtlar. Fakat buna alternatif çözümler üretebiliyoruz. Başarılı bir astrofotoğraf oluşturmanın en temel işlemlerini bu yazıda ele alacağız. Aynı zamanda bu işlemleri biz bilimsel çalışmalarda da kullanıyoruz. Astrofotoğrafçılık aydınlık kare ile başlar. Çektiğimiz nesneyi barındıran ham görüntüdür. Uzun pozlama yaparak belirli bir ISO ve diyafram değerinde elde edilir. Ham veri olduğu için beraberinde gelen kusurları da barındırır. Biz bu kusurları görüntüden çıkartarak daha temiz bir görüntü elde etmeyi amaçlarız. Bu kusurlar aşağıdaki üç temel kareyle ham görüntüden çıkarılır; karanlık , düz ve sıfır . Kullandığımız kamera aslında bir alıcıdır. Sensörü üzerine düşen ışığı ölçer ve dijital olarak bu değerlere bağlı bir fotoğraf oluşturur. Fakat alıcımız olan kamera kendi yapısından ötürü de sahte değerler üretebilir. Bu, özellikle sıcaklığına bağlı olarak oluşur. Fotoğrafta istenmeyen noktalarda gerçek değerleri vermeyen, görüntüde istemediğimiz gürültü adını verdiğimiz noktalar oluşturur. Bu noktalardan ötürü o bölgeden gelen ışığı elde edememiş oluruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilik-baslangic-kitapcigi-bayilerde/", "text": "Astrofotoğrafçılık hobisine başlamak isteyenler için temel bilgileri içeren Fotookul kitapçığı, bayilerde! Murat Sana, Mustafa Aydın, Özgür Cengiz ve dünyaca ünlü astrofotoğraf üstadımız Mehmet Ergün'ün birlikte hazırladığı bu astrofotoğrafçılık başvuru kaynağı, Foto Atlas dergisinin eki olarak Haziran 2018 sayısında yer aldı. Astrofotoğrafçılık hakkında, temel başlangıç bilgilerini ve temel makina önerileri ile tekniklerini içeren kitapçık, konu hakkında bilgisi olmayan veya daha detaylı bilgilere erişmek isteyenlere özel konuları kapsamlı biçimde ele alıyor. Tükenmeden bir Foto Atlas dergisi alarak bu kaynağa sahip olmanızı tavsiye ediyoruz. Yardıma Muhtaç Çocuklarımıza Astronomi İle Destek Olun!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilik-mozaik-fotograflar/", "text": "Bazen usta astrofotoğrafçıların çektiği devasa çözünürlüklü çok detaylı fotoğraflara rastlarız. Akla ilk gelen yüksek çözünürlüklü kameralar oluyor. Evet birçoğu için bu doğru, günümüzdeki kaliteli bir fotoğraf makinesi 5000-4000 piksele 4000-3000 piksellik karelik bir fotoğraf çekebiliyor. Fakat bu fotoğrafların çözünürlükleri bunun çok çok üstünde olabiliyor. Dolayısıyla bu fotoğrafları çekmek için ya muazzam teknolojik bir kamera olmalı, ya da bu işin bir astrofotoğrafçılık tekniği var. Biz bu tekniğe Mozaik diyoruz. Eğer kameranın gördüğü alan çekmek istenilen bölgeden küçük ise, o bölgeyi parçalara bölüp ayrı ayrı fotoğraflar çekerek bu fotoğrafları en sonunda birleştirerek tam bir görüntü elde ediyoruz. Yani tıpkı Puzzle gibi. Burada kameranızın gördüğü alan her bir puzzle parçası, çekmek istediğiniz alan ise Puzzle'ın kendisidir. Siz bu alanı çekmek için her bir parçayı alıp yerlerine yerleştiriyorsunuz. Böylece yan yana, üst üste eklemeden ötürü de çözünürlük giderek artıyor. Üstteki fotoğrafta, bize en yakın g..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilik-nasil-baslarim/", "text": "Astrofotoğrafçılık , her ne kadar fotoğrafçılığın bir alt dalıymış gibi görünse de fotoğrafçılıktan birçok yönüyle ayrılır. Astrofotoğrafçılık yapan herkes fotoğrafçılıktan anlamalıdır, fakat fotoğrafçılık yapan herkesin astrofotoğrafçılıktan anlamasına gerek yok. Dolayısıyla gökyüzü fotoğrafları çekmek için kullandığınız kameranın teknik detayları hakkında az çok bilgi sahibi olmanız gerekir. Eğer elinize normal bir kamera alıp, otomatik ayarlarda yıldızları çekmeye çalışırsanız muhtemelen hiçbir sonuç alamazsınız. Bunun sebebi kameraların gökyüzünün karanlığına uygun değil, gündüz çekimlerine uygun otomatik ayarlara göre tasarlanmış olmasıdır. Dolayısıyla sizin bu ayarları bilerek farklı şekillerde uygulamanız gerekir. Neyse ki günümüzde birçok fotoğraf makinesi bunu yapabilecek kapasiteye sahip. Geriye sadece bize birkaç ayarlama yapmak kalıyor. Peki gökyüzü fotoğrafları çekmek için özel bir ekipmana sahip olmak zorunda mıyım? Ekipman ihtiyacından yola çıkarak astrofotoğrafçılığı iki gruba ayıralım. 1) Teleskopla yapılan astrofotoğrafçılık . 2) Sadece kamera ile yapılan astrofotoğrafçılık . Bu yazıda işin tekniğini anlatmayı amaçladığımız için sadece kamera ile olana odaklanacağız, bu sırada teleskopla olana da temel atmış olacağız. Ne de olsa kameranın objektifi de basit bir teleskoptur. En basit şekliyle ifade edecek olursak bir DSLR fotoğraf makinesi gereklidir. Aslında temel ihtiyacımız basittir. Yıldızlar çok çok sönük ışık kaynaklarıdır ve onları görebilmek için onlardan fazla sayıda foton almamız gerekir. Bunun için temelde Uzun Pozlama dediğimiz işlemi yapabilmemiz gerekir. Bu çektiğimiz fotoğraftaki yıldızları görünür kılabilmek için yapmamız gereken en temel işlemdir. Dolayısıyla kameramızın bu özelliğe sahip olması gerekir. Unutmayın, astrofotoğrafçılığa yeni başlıyorsunuz ve öğrenmeniz gereken temel anlamda çok şey var. Yani, pahalı bir makinaya bu aşamada ihtiyacınız yok, herhangi bir DSLR makina size her türlü yeterli gelecektir. Astrofotoğrafçıların sıklıkla tercih ettiği modeller Canon EOS serisidir. Bunun en temel sebebi her kameranın yazılımsal olarak çekilen görüntüyü belirli miktarda işlemesidir. Canon EOS serisi genelde bu özellik bakımından bize daha ham veri sunar. Yani görüntü üzerinde fazla oynamamasını ona söyleyebiliyoruz, böylece biz görüntü üzerinde istediğimizi yapabiliyoruz. Buradaki en temel problem, bazı yazılımların yıldızları otomatik olarak silmesidir. Oldukça ufak göründükleri için yazılım bunları gürültü olarak algılar ve görüntü kalitesini iyileştirmek adına yok eder. Tabi ki bu bizim hiç de istemediğimiz bir şey. Ayrıca özel olarak birçok marka astrofotoğrafçılığa uygun modeller üretiyor. Fakat bunlar fiyat bakımından diğerlerine oranla daha pahalı. Eğer zaten elinizde olan iyi bir modeliniz varsa ayrıca böyle bir seçim yapmanıza gerek yok, elde edeceğiniz sonuçlar arasında ciddi bir fark olmayacaktır. Çok istisnai durumlar hariç. Burada belirtmek gerekiyor ki diğer markaların modelleri de bu konularda oldukça başarılı. Yalnızca fiyat/performans açısından Canon EOS serisi daha çok tercih ediliyor. Diyaframı kelime karşılığı olarak perde veya açıklık olarak ifade edebiliriz. İngilizcedeki karşılığı Aperture yani Açıklık anlamına gelir. İçeriye ne kadarlık bir bölgeden, açıdan ışık gireceğini belirler. Burada diyafram bıçakları adını verdiğimiz bir perde vardır ve bu perde ayarlara göre kısılıp açılır. Fotoğrafçılıkta F değeri olarak ifade edilir ve F/3.5, F/5.6, F/11... gibi değerler alabilir. Bu değerler kullandığınız objektife göre değişim gösterir. Bunun sonucunda fotoğraftaki alan derinliği değişir. Aşağıdaki görselde bununla ilgili bir örnek bulunuyor. Her ne kadar yıldızları sonsuz uzaklıkta kabul ettiğimiz için bu özelliğe ihtiyacımız yokmuş gibi görünse de bilinmesi gereken bir detaydır. Bunun temelde iki sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi her objektifin en iyi keskinliğe sahip olduğu bir değer vardır, dolayısıyla bunu bilmek hatta gerekirse deneyerek bulmak önemlidir. Diğeri ise bazı değerlerde yıldızların diyaframdan ötürü + ve x şekillerinde görülmesine sebep olmasıdır. Diyaframda kaç bıçak bulunuyorsa yıldızda da o kadar çizgi varmış gibi görülür. Çekilen her fotoğraf bir zaman aralığını ifade eder. Gördüğünüz her görüntü aslında içerisinde bir süreci barındırır, hiç bir fotoğraf o an değildir, kısa da olsa bir zaman aralığına sahiptir. Biz bu çekim aralığına, pozlama süresi diyoruz. Deklanşöre basarsınız ve makinenin sensörü üzerine ışık düşmeye başlar. Belirlediğiniz pozlama süresi boyunca sensöre ışık düşer, sonra perde kapanır ve fotoğraf işlenir. Bu çekim aralığı çoğunlukla en yüksek hızda saniyenin 4000'de birine kadar düşerken, en uzun pozlamada ise sınırsızdır. Saniyeler hatta dakikalar ile ifade edilebilir. Aşağıdaki fotoğrafta pozlama süresi betimlenmiş. Aynı hızda dönen rüzgar güllerini farklı enstantane hızlarında pozlarsak yukarıdaki gibi bir görüntü elde ederiz. Soldaki rüzgar gülü gayet net bir şekilde görülürken, sağdaki hareketli görünüyor. Bunun sebebi soldaki fotoğrafın daha az bir zaman aralığında çekilmiş olması sebebiyle rüzgar gülünün hareketinin çok az olmasıdır. Sağdaki fotoğrafın çekim süresinde ise rüzgar gülü epeyce bir dönmüştür. Örneğin soldaki karenin enstantane hızı 1/640 iken(saniyenin 640'da 1'i), sağdaki karede 1/25'tir. Hatta işi abartıp belirli bir zaman aralığında rüzgar gülünün ne kadar döndüğünü hesap ederek dönüş hızını bile bulabilirsiniz. Eğer çektiğiniz nesne sabit duruyorsa bu durumda olacak olan şey, aynı noktadan daha fazla ışık almak olacaktır. Dolayısıyla daha uzun pozlayarak aynı nesne daha parlak görülür. İşte aradığımız şey tam olarak da budur. Bu sebeple yıldız fotoğrafları çekerken uzun pozlama yaparız. Fakat burada da bir problem vardır. Dünya'nın dönüşü sebebiyle yavaş da olsa yıldızlar da gökyüzünde hareket ediyor gibi görünürler! Sensörün ışık hassasiyetini belirleyen değerdir. ISO değeri 100-200-400-800-1600-3200-6400 gibi değerlerde olabilir. Değer yükseldikçe alınan ışık miktarı artar, fakat aynı zamanda gürültü de artar. Dolayısıyla görüntü kalitesi bozulur. Yani daha çok ışık toplamak için ISO'yu sonuna kadar artırmak mantıklı bir fikir değildir. Bunun yerine pozlama süresiyle arasında bir denge yakalamaya çalışmak gerekir. Daha çok ışık toplayabilmek için hedefi sabit tutmak gerekliliğinden bahsettik. Dolayısıyla yıldız fotoğraflarını çekerken uzun pozlama sırasında kamera sabit olmalıdır. Bunun için kameranın üzerinde sabit duracağı bir üç ayak gereklidir. Ayrıca deklanşöre basarken makinenin titrememesi için ya zaman ayarlı pozda ya da kumanda ile çekim yapılmalıdır. Bir diğer alternatif ise kamerayı bilgisayara bağlayarak yazılımdan kontrolle fotoğraf çekmektir. Her şey tamam, fotoğrafınızı çektiniz. Fakat burada da bir sorun başlıyor. Eğer standart lens olan 18-55mm lenste 18mm değerinde 30 saniye gibi bir pozlama yaptıysanız, çektiğinizde fotoğrafta yıldızlara yakınlaştığınızda uzadıklarını göreceksiniz. Bunun sebebi gece boyunca Dünya'nın kendi etrafında dönmesinden ötürü yıldızların da görünürde dönüş hareketi yapmasıdır. Ne kadar yakınlaştırma yaparsanız bu hareketin hızı o kadar bariz hale gelir. 18mm değerinde en uygun uzun pozlama süresi 10-13 saniye iken 55mm'de bu 6 saniyelere kadar düşer. Dolayısıyla bir takip sisteminiz yoksa en geniş açıda pozlama yapmak en iyi seçenektir. Ya da yukarıdaki fotoğraftaki gibi bu yıldız hareketinden faydalanarak bir yıldızizi çalışması yapabilirsiniz. Eğer hiçbir takip yapmıyorsanız, yıldızlar uzun pozlamadan ötürü hareketlerini gösterecektir. Burada da işi abartıp yıldızların kaç derecelik dönüş yaptığından poz süresini çıkartabilirsiniz. Bir saatmiş gibi düşünebilirsiniz, yıldızların hareketi akrebin hareketidir. Yukarıdaki fotoğrafta yaklaşık 1 buçuk saatlik pozlama varmış gibi görülüyor. Büyük çoğunlukla tek kare fotoğraf astrofotoğrafçılıkta işe yaramaz. Amaç her zaman daha fazla ışık elde etmek olduğundan bizi zorlayan teknik problemleri farklı şekillerde aşmaya çalışırız. Bunun için aynı bölgenin fotoğrafını üst üste çeker, sonra da bu fotoğrafları birleştiririz. Dolayısıyla ortada daha fazla ışık ve detay barındıran tek bir kare olmuş olur. Örneğin iyi bir takip yaparak 30 saniyelik 10 adet poz aldığımızı varsayalım. Bunu 10x30 (10 tane 30 saniye) olarak ifade ederiz. Bu fotoğrafları bu iş için geliştirilmiş bir yazılım aracılığıyla birleştirerek daha çok yıldızı görmemizi sağlayan tek bir kare elde ederiz. Bu yazılımlar sıklıkla PixInsight, DeepSkyStacker ve ImagePlus'tır. Solda görülen fotoğraf, 60 saniyelik bir poz süresiyle elde edildi. Sağda görülen fotoğraf ise aynı poz süresiyle çekilen aynı bölgeden elde edilmiş 15 fotoğrafın birleştirilmesi sonucu oluşturuldu. Burada işin içerisinde farklı detaylar da bulunuyor, bunları bir sonraki konuda detaylıca ele alacağız. Fakat görüntüdeki değişim çok bariz bir şekilde ortada. Burada şunu belirtmekte de fayda var, soldaki fotoğraf da gözünüzün gördüğünden çok daha iyi bir görüntüdür. 14 Nisan 2017 tarihinde Evrim Ağacı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astrofotografcilikta-dslr-ccd-makina-secimi/", "text": "Astrofotoğrafçılığa başlamayı düşünen herkesin kafasındaki en büyük ortak soru, hangi DSLR kameranın tercih edileceğidir. Bu yazımızda astrofotoğrafçılık alanındaki seçimleriniz ve ihtiyaçlarınız doğrultusunda hangi kameranın daha uygun olduğunu anlatmaya çalışacağız. Field of View : Gözlemlenebilir alan veya kameranın görüş açısı olarak karşılığı olan bu terim, kamera ve optik sistemle birlikte kullandığımız ekipmanın gördüğü alanı belirtir. FOV arttıkça daha geniş alan, azaldıkça daha dar alan görülür. FOV doğrudan optik sistemin odak uzaklığı ve sensör boyutu ile ilişkilidir. SNR : Sinyal/gürültü oranı olarak adlandırılan bu terim, sensörde yer alan piksellerde toplanan sinyal yani foton miktarı ile arka planda oluşan gürültünün birbirine oranı ile açıklanır. İyi bir astrofotoğraf yüksek SNR değerine sahip olmalıdır. Bu da çektiğimiz objeden gelen fotonların oluşturduğu sinyal değerinin zeminde oluşan gürültünün oluşturduğu sinyal değerinden ayrılarak temiz görüntü elde etmesine olanak verir. İyi bir SNR değerine sahip olmak için çok fazla foton toplamak ama bunu gürültüyü arttırmadan yapmak gerekir. Bunun için ise makinenin sensörünün ısınması ve aşırı derecede gürültü üretmesi engellenmelidir. Aynı zamanda ışık kirliliği de arkaplan ışımasını arttırarak SNR değerini düşüren bir faktördür. Sonuç olarak iyi bir SNR için optimum pozlama süresini bulup çok sayıda kare çekmek ve sensör sıcaklığını optimum seviyede tutmak gerekecektir. Tabi ki buradan gürültünün tek kaynağının termal sebepler olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Ancak bu konuya şimdilik değinmeyeceğiz. Quantum Efficiency : Bu terim kaba bir tabirle sensörün fotonlara olan hassasiyetidir. QE sensöre çarpan elektron sayısının proton/amper veya watt cinsinden karşılığıdır. QE arttıkça kameranın ışığa olan hassasiyeti artar dolayısıyla alacağımız kameranın sensörünün QE cinsinden yüksek değere sahip olması tercih nedeni olmalıdır. Sensör Boyutu: Sensör boyutu arttıkça görüş alanınız artacaktır. Eğer derin uzay çalışacaksanız bu size artı olarak dönecektir zira büyük sensörler daha geniş açı çekim yapmanıza olanak verecektir. Tabi burada kullandığınız lensin ya da optik sistemin de doğrudan etkisi olacaktır. Çözünürlük: Astrofotoğrafçılıkta yüksek çözünürlük her zaman daha iyi sonuç demek değildir. Çözünürlük yükseldikçe piksel sayısı artacağından çektiğiniz karenin içerdiği veri ye bağlı olarak dosya boyutu da artacak ve bu dosyaları işlerken zorlanabilirsiniz. Sensör boyutu genellikle çözünürlükle doğru orantılı olmakla birlikte piksel boyutu ile ters orantılıdır. Piksel boyutu: Sayısal makinelerle çekilen fotoğraflara yeterince zoom yaptığınızda görüntünün yüzlerce kareden oluştuğunu göreceksiniz. Bu karelerin her biri görüntüyü oluşturan pikselleri göstermektedir. Piksel sayısı, sensördeki reseptörlerin sayısıdır. Aşağıdaki görselde, aynı sensör boyutu üzerinde oluşan iki görüntüden sağdaki karede düşük piksel boyutu soldakinde ise büyük piksel boyutu olduğunu varsayalım. Sağdaki kare keskinlik olarak ve çözünürlük olarak daha yüksek olacaktır çünkü birim alana düşen piksel sayısı fazladır. Soldakinin ise tam tersine büyük boyutta ancak daha az piksel olduğundan keskinlik ve çözünürlük görece daha düşük olacaktır. Piksel boyutu aynı zamanda sampling ratio denilen ve görüntünün çözünürlüğünü doğrudan etkileyen bir faktör olduğu için çekim yapmak istediğiniz hedeflere göre seçiminizi yapmalısınız. Örneğin gezegen çekimi yapılacaksa, düşük sensöre ve düşük piksel boyutuna sahip kameralar tercih edilmelidir. Öncelikle astrofotoğrafi alanında kullanılan kameralar CCD ve CMOS sensörlü, soğutmalı ve soğutmasız olarak ayrılırlar. CCD sensörlerle ilgili detaylı bilgiler bu yazımızın konusu olmamakla birlikte DSLR makinelerde kullanılan CMOS sensörlü makineler üzerinde karşılaştırmalı olarak yazımızın sonunda yer alan tabloları kullanarak konuyu açıklamaya çalışalım. Astrofotoğrafi alanında ağırlıklı olarak Nikon ve Canon DSLR makineler tercih edilmekte olup, marka ayrımı olmaksızın genel kriterler üzerinden bahsedeceğiz. Astrofotoğrafi için tercih edilmesi gereken kameralar yüksek quantum efficiency değerine, düşük piksel boyutu ve düşük gürültü oranına sahip cihazlar olmalıdır. Sensör boyutuna yönelik tercih yukarıda anlatıldığı üzere çekeceğiniz hedefe göre değişeceği için ve genellikle piyasada sıklıkla bulunan APS-C ve full frame makineler arasında bir tercih yapmanız gerekeceğinden APS-C veya Full Frame DSLR tercihinizi astrofotoğrafçılıkta hedefinize göre seçmeniz gerekir. Kamera seçiminde mutlaka üretinin datasheet adı verilen dökümanlarından ve astrofotoğrafçılık forumlarından kullanılan sensörün modeline göre gürültü oranı, oprtimal ISO aralığı, QE değeri, gibi özelliklerine bakarak seçim yapmalısınız. Ayrıca astrofotoğrafçılık için en çok kullanılan özelliklerden biri olan live view yani canlı önizleme modunun olup olmadığına bakmalısınız. Live view modu özellikle focus, hedefi bulma ve hizalama konularında oldukça işe yarayacaktır. Ayrıca kullanılan LCD ekranın katlanabilir ve dönebilir ekran olmasına dikkat edin zira teleskobun pozisyonuna göre bu özellik de çok işinize yarayacaktır. DSLR makinelerin işlemci gücünün de yüksek olması çektiğiniz karelerin hızlıca işlenerek SD karta veya PC ye aktarılmasına olanak sağlayacak, bulutsuz ve aysız değerli vaktinizin boşa gitmesine engel olacaktır. Bazı üreticiler astrofotoğrafçılığa yönelik Ha spektrumuna hassas cihazlar da üretmiş olup (örneğin Canon60da, Nikond810a gibi) bütçeniz elveriyorsa bu modelleri de tercih edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astroloji-bir-bilim-dali-mi/", "text": "Astroloji nedir peki? Basitçe; yıldızların ve gezegenlerin belli dönemlerdeki konumlarına bakarak geleceği tahmin etmek veya kişilerin karakter yapıları üzerine analizler yürütmektir. Peki bilim nedir? Basitçe; Doğa olaylarını kanıtlara dayanan, kontrollü ve tekrar edilebilen deney ve gözlemler yoluyla açıklamaya çalışmak. Bilim budur, bir sistematiği, kuralları ve sınanabilir çıkarımları vardır. Özetle, astrologların öngörülerinin %90'ı çöptür. Fakat çöp olan %90'ı değil, ara sıra tutan %10'u sürekli öne sürülür. Fakat takdir edersiniz ki, %10'luk tutturma oranını yakalayabilmek için astrolog olmanıza gerek yok. Hatta, eğer gelecekle ilgili öngörülerinizi bilimsel ve istatistiksel verileri kullanarak yaparsanız , bir astrologdan çok daha iyi bir gelecek öngörüsü oranını tutturmanız mümkün. Dolayısıyla, sadece sınanabilirlik açısından ele aldığımızda dahi, astroloji bilimsel kriterleri karşılayamaz. Astroloji, tüm sınamalarda çuvallar. Astrologların en iyi olarak nitelenenlerinin dahi yaptığı; geleceğe ve kişilerin karakter yapılarına dair tüm tahminler sınandığında elle tutulur hiçbir yanının olmadığı açıkça görülür. Hiçbir kontrollü deneyde astrolojinin doğruluğuna dair bir kanıt bulamazsınız. Bir bakıma, astroloji ile kahve falı bakmak arasında tutarlılık yönünden zerre fark bulunmaz. Mabadından sallayan zeki birinin geleceğe ve kişilerin karakter yapılarına yönelik tahminleri ile en fevkalbeşer astroloğun tahminlerinin tutma oranı tümüyle eşittir, hatta bu zeki kişi daha iyi tahminlerde bulunabilir. Bu bakımdan astroloji bilim değil, bir safsatadır. Tarihin en eski dolandırıcılığı, eğlencesi ve inançlarından biridir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astroloji-pluton-ask-ve-para/", "text": "Dostlar, yarenler, Plüton sevenler, astroloji aşıkları ve elbette Roma halkı! Dünyamız, Güneş Sistemi içerisinde bir gezegencik ve bizler de o gezegencikte bulunan akıllı yaşam formlarından biriyiz. Bu gezegendeki en akıllı yaşam formu biz miyiz bilmiyoruz. Belki de The Hitchhiker's Guide to the Galaxy'de şüpheye yer vermeyecek biçimde açıklandığı gibi, en zeki 3. yaşam formuyuzdur. Ama şimdilik en zekisi olduğumuz düşünüp egomuzu güçlü tutalım biz. Güneş Sistemi denen yerin toplam kütlesinin %99.86'sını Güneş oluşturur. Geriye kalan %0.14'lük kütlenin de yarıdan çoğunu Jüpiter gezegeni tek başına sahiplenir. Elimizde kala kala %0.06'lık bir dilim kalır ki, o dilimin de %85'ini Satürn, Uranüs ve Neptün aralarında paylaşır. Ne kaldı şimdi elimizde Güneş Sistemi'nden; %0.01. Bunu da böl geri kalan; Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Astreoid Kuşağı, Kuiper Kuşağı, Oort Bulutu, Plüton, Sedna, Quoar, Eris, Haumea, Varuna, Orcus ve adı henüz konulmayan onlarca Plüton büyüklüğündeki gezegenciğe. Hepsinin kütlesini eşit saysan bile, elinde her biri için %0.0001'den küçük bir değer kalıyor. Tamam, bırakın gezegenleri. Sadece 10 ışık yılı çevrenize bakın; burada doğrudan dünyayı etkileme gücüne Plüton'dan çok daha muktedir 80'in üzerinde yıldız ve her birinin çevrelerinde bir araba dolusu gezegen var. Astroloji diyorsun ya, ekle bu yıldızları da etki çemberine. Ama zor tabi. Çünkü Güneş'in 10 ışık yılı yakınında bulunan yıldızlardan sadece 2-3 tanesini çıplak gözle görebiliyorsun. Yani çoğundan haberin bile yok. Sahi, bize Plüton'dan çok daha yakın ve fiziksel etkisi çok daha fazla olan asteroit kuşağının ne gibi etkileri var? Bu kuşak üzerindeki hangi asteroit nerede hangi burca girip hangi olayları tetikliyor? Hadi canım, küçücük şeyler bunlar deyip geçme, aralarında Ceres denen 1.000 km çapında dana kadar bir gezegen bile var. Gerçi siz 4 Vesta'yı dahi bilmezken, hangi asteroit'i katacaksınız ki sözde hesaplarınıza? Plüton ile bize aynı uzaklıkta gezinen kankası Orcus'tan hiç söz etmesem en iyisi galiba. Bana göre, hayır bana göre değil, bilinen ve bilinmeyen gerçeklere göre; astroloji bir zırvalıktır. Mantıksız veya hatalı bir doktrin değil, tamamıyla bir zırvalıktır. Biraz bilgi sahibi, azıcık gerçeğe meraklı herkes bu zırvalığın farkına zaten varır, varıyor da. Ama ne ben, ne de bir başkası burada sayfalarca dil dökse nafile, çünkü inançlar adı üstünde inançtır, ona inanılır. Neyin ne olduğunun gayet iyi bilindiği bu günlerde bile, tıpkı binlerce yıl öncenin korku dolu toplumları gibi gökte gezen seyyarelerden medet uman, itiraf edemese bile bir anlamda onlara tapan, güçlerine inanan milyarlarca insan hala var. Selamlar, İnternet üzerimdeki gezilerimde sitenizi keyifle inceliyordum. Bu yazıyı okuyunca Astrolojiye dair yaklaşımınıza dair uyarmam gerektiğini düşündüm. Öncelikle Ceres, Vesta, Pallas gibi astroidler çok eskiden bilinir ve yorumlandırılır ancak çok büyük değerler atfedilmez. Kimi astrologlar bunların önemli astroidler olduğunu savunur o başka. Bunun yanında Plüton'a atfedilen önemin bir benzeri Şiron'a da gösterilir, astroloji içerisinde konumu oldukça saygın ve astrologlar arasında her zaman saygın bir yere çıkartılır. Niyetim astrolojiyi savunmak değil, yalnızca bir hatayı düzeltmek istedim. Kaldı ki xxx in astrology gibi bir Google araması ile istediğiniz astroide verilen anlamları okuyabilirsiniz. Merhabalar. Astroloji için Barış İlhan ile iletişim kurarsanız o size doyurucu bilgiyi verecektir. http://www.astrolojidergisi.com adında, 99 senesinden beri faaliyette olan bir sitesi de vardır. Amerika'da eğitim almış, akıllı bir astrologdur. Yıllarının bu alternatif bilime adamıştır. Siteniz çok güzel fakat astroloji konusundaki bu ön yargı beni üzdü. Lütfen kendisiyle iletişim kurun ve bir daha düşünün derim."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronom-nedir-ve-nasil-astronom-olunur/", "text": "Bu yazımızda, astronomlar ve yaptıkları iş hakkında biraz sohbet biraz makale niteliğinde bir şeyler anlatmaya çalıştık. Gelin hep birlikte Astronom nedir, Astronom ne iş yapar ve Astronom nasıl olunur? Bir bakalım. Ne kadar havalı bir bölümden mezun olmuş. Bu adam çok para kazanıyordur. Aynen öyle, astronomlar çok geziyor lakin ayaklarında parmak arası terlik olup denizde sahillerde değil, nerede dağ bayır varsa orada geziyorlar. Evet! Öncelikle bunu öğrenerek başlayalım: Astronom; evrendeki galaksileri, yıldızları, Güneş sistemini ya da diğer gök cisimlerini inceleyen bir bilim insanıdır. Fakat karıştırmayın, astronomlar burçlara bakarak kaderinizi bilemez . Onlar astronom değil, sahtekar sözde bilimci olan astrologlardır. Astrologların amacı insanları manevi olarak kandırıp zengin olmaktır. Size tavsiyem bir astronom gördüğünüzde sakın karıştırıp astrolog demeyin, çok sinirlenir. Ayrıca detaylı olarak astronomi ve astroloji arasındaki farkı öğrenmek için bu yazımıza tıklayabilirsiniz. Eğer akademik olarak bölüme devam ediyorsa ofislerinde çalışırlar, iş için seyahat ederler, bol bol makale yazarlar, üniversitelerde okuyan öğrencilere eğitim verirler ya da gözlemevlerinde teleskoplarla gök cisimlerine bakarak veri elde ederler. Astronomi okuyan bir kişinin matematik, fizik, bilgisayar ve İngilizce'ye çok iyi hakim olması gerekir. Bir astronom ya gözlemsel olarak ya da teorik olarak çalışır. Teorik olarak çalışan astronomlar çok fazla teleskop yüzü görmezler. Onlar genelde elde edilen verileri çözümlemek için uğraşırlar. Gözlemsel olarak çalışan astronomlar ise, dağ başlarında kurulan gözlemevlerinde teleskoplarla gözlem yaparlar. Hava soğukmuş sıcakmış demez, gece gündüz çalışırlar. Bayramlarda dahi çalışırlar. Çünkü yapılan anlaşma sonucu bulundukları gözlemevindeki teleskoplar, her gece bir proje için ayrılmıştır ve ertelenemez. Yani, bugün gözlem yapamadık, yarın yaparız deme şansları yoktur. En çok şaşıran insanlar astronomlardır. Evrenin her köşesini ve nasıl oluştuğunu anlamak için çok çalışırlar. Ama buna rağmen yeni bulunan bir şey için yine en çok onlar şaşırırlar. Çok büyük bir evrende çok küçük bir gezegende yaşadıkları için kafalarına pek fazla bir şey takmazlar, çok üzülmezler ve kendilerinin çok küçücük canlılar olduğunu bildikleri için ego sahibi olmazlar. Çok fazla para da kazanmazlar. Öncelik olarak maddiyatı değil, Evren nasıl oluştu? ya da Bu evrende bilmediğimiz başka neler var? diye düşünürler. Bir hocam, Çok iyi İngilizceye ve çok iyi bilgisayar yazılımına sahibim. Girsem bir şirkete en kötü 15.000 lira maaş alırım. Böyle rahat bir şekilde yaşamak varken ben neden siz öğrencilerle ya da geceleri elde ettiğim verileri çözümlemekle uğraşıyorum, benim derdim ne? demişti. Astronomların derdi; evreni ve varlığımızı anlamak, yeni bir şeyler öğrenmek ve öğrendiklerini insanlıkla paylaşmak... Kısacası bir astronomun en temel görevi bakmak ve baktığını anlamaktır. Bilgiye olan merak ve ihtiyaç, sizi dağın başında ve kimsenin olmadığı bir yerde gökyüzü gözlemi yapmaya iterse buna engel olamazsınız. Covid-19 ile mücadele için tüm insa..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-bilim-uygulamalari/", "text": "Gelişen teknoloji ile birlikte artık cep telefonları ve tabletler hepimizin vazgeçilmezi olmuş durumda. Önceden lüks olarak görülen akıllı telefonlar şimdilerde, bilim dahil hayatımızı her alanda kolaylaştıran uygulamaları bünyesinde barındırıyor. - The Elements Şimdilik sadece IOS için tasarlanmış olan ve Theodore Gray'den ilham alan The Elements, periyodik cetveldeki elementlerin ayrıntılı olarak resmedildiği bir uygulama. Örneklemeli bir periyodik tablo ile açılan uygulama kullanıcılarına, elementlerin üstüne dokunarak haklarında rahatça bilgi alabilmeleri imkanı sunuyor. Uygulama ayrıca, seçilen elementin, insanlık tarihi boyunca nerelerde hangi amaçlarla kullanıldığını da anlatması açısından oldukça dikkat çekici. Eğlenceli bilgiler ve öğrenmeyi kolaylaştırıcı zengin çizimlerle birlikte uygulama $13.99 olan fiyatını da hak ediyor. - Science Journal Google tarafından geliştirilen ve Türkçe dil seçeneği de olan bu uygulama ile yapabileceğiniz bir çok faydalı iş var. Ortam ışığını lüks cinsinden, ortam sesini desibel cinsinden ölçebilirsiniz.Yaptığınız çeşit çeşit gözlemleri kaydedebilir, kaydederken bir taraftan da notlar alabilirsiniz. - Complete Anatomy 3D4Medical isimli firma tarafından yaratılmış olan bu eşsiz uygulama ise anatomi dalında çığır açacak kadar güzel ve kullanışlı. İnsan vücudunun ve sistemlerin etkileyici 3D görüntülerinin yanı sıra notlar, araçlar ve arama fonksiyonlarıyla mükemmel bir mobil kaynak. Kullanımı kolay gezinme sistemi sayesinde daha fazla bilgi almak istedikleri organın üstüne dokunabiliyorlar. Keşfetmek istediğiniz yere kolayca ulaşmanızı sağlayan bir katman sistemi var. Uygulamanın bedava olan kısmı sadece iskelet sistemi ve bağ dokularını keşfetmenize izin veriyor. 4,99 dolara tam sürümü satın aldığınızda ise insan vücudunda keşfedilmedik yer bırakmamak sizin elinizde. Madem o parayı verdiniz, hakkını da verin. Girmedik yer bırakmayın. - Redshift Astronomy Astronomi ile ilgili uygulamalar indirdiyseniz ve daha güçlü daha detaylı bir uygulama arıyorsanız IOS cihazınızı mobil planetaryuma çevirten Redshift Astronomy uygulamasını denemenizde fayda var. Uygulamayı hareketli yıldız haritası olarak da kullanabiliyorsunuz. Buna ek olarak, Red Shift, Yeni Ufuklar görevinden Pluto ve Charon'a ilişkin en son verilerin ve yeni keşfedilmiş gezegenlerin ve uyduların da dahil olduğu Güneş Sistemi etrafında bir üç boyutlu bir geziye çıkarabilir. . Ayrıca uygulama, cüce gezegenler, kuyruklu yıldızlar ve asteroitler kadar, 100.000'den fazla yıldız ve 70.000 derin gökyüzü nesnesinin zengin bir veritabanını içeriyor. Emek verilmiş, güzel de olmuş ama 29,99 TL ödemeye değer mi? İnceleyip siz karar verin. - NASA NASA'nın resmi uygulaması. Bu uygulama ile Amerikan Uzay Ajansı'ndan gelen en yeni uzay haberlerine ve resimlerine en kısa sürede ulaşabilirsiniz. En yeni NASA görevlerini listeleyebilir, detaylarını okuyabilir, NASA TV yayınını izleyebilir hatta kendi platformunuzda yayınlayabilirsiniz. - EarthViewer Earth Viewer, Google Haritalar'dan klonlanan programlardan farklı olarak kullanıcılarına, Dünya'nın jeolojik geçmişini, bugününü ve geleceğini keşfetme imkanı sağlıyor. Kıtaların milyonlarca yıllık hareketlerinin etkileşimli haritalarını ve geçmiş yüzyılın sıcaklık haritalarını keşfetmek de mümkün. Büyük şehirleri bulabilir, kıta kayması hareketleri sebebiyle gelecekte olmaları beklenen pozisyonları bile keşfedebilirsiniz. Sadece tabletler için hazırlanmış bu uygulama, okulda öğretmenlerin kullanması için harika bir kaynaktır. - Plague Inc. Benim de zevkle oynadığım bağımlılık yaratan bir oyun. Farklı bulaşıcı hastalık türlerini, salgın haline getirip havalimanları ve limanları kullanarak ilk görüldüğü ülkeden tüm dünyaya yaymaya ve bununla da kalmayıp bulaşan her insanın ölmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bunu yaparken, yaymaya çalıştığımız virüsü tedavilere karşı güçlendirmeyi de ihmal etmiyoruz. Önce dünyada virüs bulaşmayan kimse kalmıyor daha sonra eğer tedavi çalışmaları tamamlanıp panzehir iğne bilim adamları tarafından bulunmadan dünyadaki herkesin ölmesi için uğraşıyoruz. Gördüğünüz gibi çok ulvi amaçları olan bu oyunu oynamanızı tavsiye ederim. - Stellarium Gökyüzü harita programlarının en gelişmişi, en çok kullanılanı Stellarium. Onu anlatmaya kelimeler yetmez. Gökyüzü meraklısı amatörlerin yanı sıra, profesyonellerin ve astrofotoğrafçıların da en önemli yardımcısı. Belki de keşfedilmiş tüm gök cisimlerini içinde barındıran gerçek zamanlı takip konusunda en işlevsel uygulama. Bu uygulama için 5,59 TL fiyat çok cazip. - ISS Detector Uluslar arası Uzay İstasyonu'nun ve İridyum uydusunun o an nerede olduğunu gösterir. Ayrıca bu ikisinin sizin bulunduğunuz yerden ne zaman geçeceği ve geçerken nereye doğru bakmanız gerektiğini de size söyler. Bulutlu havalarda olan geçişler insanın canını çok sıksa da önümüz yaz, bol bol geçiş izleyeceğimizi umuyoruz. Arecibo Mesajı: Merhaba Uzaylılar, Biz Buradayız!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-biliminin-dogusu/", "text": "Birkaç bin yıl önce günlük yaşamın bugünkü kadar karmaşık olmadığı düşünülürse, insanlar gökyüzüne daha çok bakma imkanı bulabiliyordu. Dikkatlerini çeken her şeyi kafalarında biriktirip, kayalara işlemişlerdi. Bize o günlerden sadece bu şekilde kaydedilen bilgiler ulaşabildi. Belki de tarihsel felaketler yada başka etkenlerle kaydedilenlerin büyük bir kısmı yok olmuş da olabilir. Astronomi biliminin ilk belirtileri ve astronomiye karşı ilginin doğuşu tarım faaliyetlerinin başlamasıyla ilişkilidir. Tarım yapmak; mevsimlerin zamanını önceden bilmeye, yani takvim bilgisine ihtiyaç gösterir. Diğer taraftan takvim, gökcisimlerinin hareketlerinin bilinmesi ve anlaşılması demekti ve bu da çağlar boyunca yaşamsal önem taşıyordu. Özellikle Mısırlılar takvimle yakından ilgileniyordu. Çünkü Nil Nehri onları yaşam kaynağıydı ve her yıl aynı dönemde taşıyordu. Diğer taraftan, toprağın sürülmesi, tohumlama ve ürünün toplanması gibi tarımsal faaliyetler için en elverişli zamanların bilinmesi de takvim çalışmalarına olan önemi artırmıştır. Ancak, gerek Mısır ve gerekse o dönemdeki diğer uygarlıklarda astronomi özellikle dini unsurlarla da iç içeydi. Çünkü o dönemde kervan sahibi tacirlerin geceleri kervanlarına yön bulma, ibadet saatlerini belirleme, kutsal mekanların yönünü bulma, dini günlerin önceden belirlenmesi gibi ihtiyaçları vardı. Antik Yunan, Roma, Maya ve İnka toplumları gökcisimlerinin, yıldızların hareketlerine göre inançlarını şekillendirmişti. Güneş'in hareketleri, Ay'ın evreleri, burçlar dikkatlice takip ediliyor, gökcisimlerine tanrısallık ekleniyordu. Zamanla gökcisimlerinin hareketleri, hemen her inancın temeli haline geldi. Müslümanlarda ibadet zamanlarının ve dini günlerin önceden belirlenmesi Ay takvimine göre yapılıyor ve medreselerde bu eğitim veriliyordu, bu zamanları belirleyecek muakkit adı verilen kişiler yetiştiriliyordu. Çok eski dönemlerde yaşayan insanların gökyüzünde gördükleri önemli olaylar, başlangıçta sadece gece gündüz yaşananlar idi. Daha dikkatli gözlemlerle Güneş'in ve Ay'ın ufukta farklı yerlerden doğup battıkları, Ay'ın yüzeyindeki girinti çıkıntıları ve Ay evrelerinin zamanlamasını farkettiler. Hatta takvim oluşumunun ilk başlangıç çalışmaları, o dönemde ki insanların gözlemledikleri Ay evrelerinin düzenli değişiminden yararlanarak kendilerine göre bir takvim oluşturmalarıyla bile başlamış olabilir. Yıldızların dağılımı dikkatlerini çekmiş onları hayvanlara ve eşyalara benzetmişler. Yıldızların kimisinin parlak, kimisinin sönük olduğunu, birbirlerine göre hareket etmediklerini, toplu halde hepsinin birden geceden geceye hareket ettiklerini izlemiş, yıldızların değişik renkte olduklarını da fark etmişlerdir. Samanyolu da dikkatlerini de çekmiş; eski zamanlarda batıda yaşayan kavimler Sütyolu , doğuda yaşayan kavimler Samanyolu adını vermişlerdir. Toplu halde hareket eden yıldızların arasında bazılarının aykırı davrandığını ve gezindiğini görmüşler, bu yıldızlara ise gezegen demişlerdi. Peşinden de bu gezegenlerin hareketlerinin üzerine mitler geliştirmişler, insanın ve Dünya'nın kaderi ile ilişkilendirmişlerdi. Bunun peşinden yılın belirli zamanlarında, belirli mevsimlerde bazı yıldızların ve takım yıldızların görünmesini de, yıldızların insan kaderi üzerinde etkili olduğuna yormuşlar; gökyüzü olaylarını gelecekten haber alabilmek için izlemeye başlamışlardır. Hatta zamanla yıldızları ve gezegenleri tanrılaştırmışlar, saygı göstermişler ve kokmuşladır. İşte, gökyüzüne gösterilen bu mecburi ilgi, zamanla büyük bir bilgi birikimine neden olmuş, sonuçta ortaya bugün evreni daha iyi anlamamızı ve keşfetmemizi sağlayan astronomi bilimi çıkmıştır. Plüton, en büyük cüce gezegen değil..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-bolumu-tercih-etmeden-once-bilinmesi-gerekenler/", "text": "Küçük yaşlardaki her çocuğun en çok merak ettiği alan şüphesiz uzaydır. Uzaya karşı olan merakını kaybetmeyip üniversitede astronomi bölümünü okumak isteyenler, bu yazı sizler için hazırlandı. Yazımızda, ülkemizdeki üniversitelerde yer alan astronomi, astrofizik ve uzay bilimleri ile ilgili bölümler, akademik alanda çalışılabilecek gözlemevleri, popüler astronomi alanında çalışabileceğiniz kurumların listesi yer almaktadır. Astronomi temel bir bilim olup, evreni, yıldızları, gezegenleri ve diğer gök cisimlerini inceleyen bir bilim dalıdır. Astronomi bölümünde lisans eğitimini tamamladığınızda Astronom unvanı alırsınız. Ülkemizde astronomi bölümü 4 yıllık bir bölümdür ve MF1 puan türünden öğrenci alımı yapmaktadır. Aklınızda olsun ki, bölümü tercih edip kazandığınız zaman yoğun bir şekilde fizik ve matematik derslerini göreceksiniz. Astronomi bölümü, teleskop başında gözlem yapılan sözel bir bölüm değil, yoğun matematik ve fizik çalışmanız gereken bir bölümdür . Lisans seviyesini bitirip akademik alanda devam etmek istiyorsanız iyi bir İngilizce ve bilgisayar yazılım bilgisine sahip olmanız gerekmektedir. Aklınıza şu tarz bir soru gelmiştir; Ben bu bölümü okuduktan sonra ne iş yapacağım? Yazının son bölümünde aradığınız cevabı bulacaksınız. Size küçük bir tavsiyede bulunmak isteriz. İstediğiniz üniversitedeki bölümü tercih etmeden önce, eğer imkanınız varsa bölümü ziyaret edebilirsiniz. Bölümdeki hocalar ile konuşarak gerekli bilgileri onlardan alabilirsiniz. Ziyaret etme imkanınız yoksa bölümlerin internet sitesini ziyaret ederek hocaların iletişim bilgilerini öğrenip onlardan bilgi alabilirsiniz. - Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - Atatürk Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - Akdeniz Üniversitesi Uzay Bilimleri ve Teknolojileri Bölümü - Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Uzay Bilimleri ve Teknolojileri Bölümü - Orta Doğu Teknik Üniversitesi / Fizik Bölümü - Boğaziçi Üniversitesi / Fizik Bölümü - Çukurova Üniversitesi / Fizik Bölümü - Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi / Fizik Bölümü - Sabancı Üniversitesi / Fizik Bölümü - Orta Doğu Teknik Üniversitesi / Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü - İstanbul Teknik Üniversitesi / Uzay Mühendisliği Bölümü - Yıldırım Beyazıt Üniversitesi / Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü - Samsun Üniversitesi / Uçak ve Uzay Mühendisliği Bölümü - Tarsus Üniversitesi / Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü - Türk Hava Kurumu Üniversitesi / Uzay Mühendisliği Bölümü - Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi / Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü - TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi - Akdeniz Üniversitesi TUG Bilim ve Toplum Merkezi - Doğu Anadolu Gözlemevi - Atatürk Üniversitesi Astrofizik Uygulama ve Araştırma Merkezi ATA50 Teleskobu - İstanbul Üniversitesi Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi - Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü - Ege Üniversitesi Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi - Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi - Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Astrofizik Araştırma Merkezi ve Ulupınar Gözlemevi - Çukurova Üniversitesi Uzay Bilimleri ve Güneş Enerjisi Araştırma ve Uygulama Merkezi - Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi - TÜRKSAT Gözlemevi - Adıyaman Üniversitesi Gözlemevi - Ondokuz Mayıs Üniversitesi Gözlemevi - İnönü Üniversitesi Gözlemevi - Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem Uygulama ve Araştırma Merkezi - İstanbul Aydın Üniversitesi Gözlemevi Ülkemizde astronomi ve uzay bilimleri alanında yeterli seviyede çalışmalar yapılmadığından dolayı iş bulma konusunda zorlanabilirsiniz. Aralık 2018 yılında Türkiye Uzay Ajansı'nın kurulması ile uzay çalışmaları alanında önümüzdeki yıllarda gerekli adımların atılacağını umuyoruz. Akademik alanda devam etmek istediğinizde yüksek lisans ve doktoranızı tamamlayıp gerekli şartları taşıdığınızda yukarıda yer alan bölümler ve gözlemevleri için kadro açılması durumunda başvurunuzu yapabilirsiniz. Üniversitelerde bolca makale hazırlar ve öğrencilere ders anlatımı yaparsınız. Gözlemevlerinde ise uzman astronom olarak bilimsel gözlemlerden sorumlu olursunuz. Astronomi eğitimi alanında ise; bilim merkezlerinde, planetaryumlarda, müzelerde, halk etkinlikleri için kurulan gözlemevlerinde, ya da özel okullarda astronom olarak çalışabilirsiniz. Ülkemizde bazı özel okullarda teleskop ve gözlemevleri bulunmaktadır. Böylesi bir özel okullarda astronomi öğretmeni olarak çalışma imkanına sahip olabilirsiniz. Astronomi bölümlerinde okuyan öğrencilere formasyon verilmediği için devlet okullarında astronomi öğretmeni olarak çalışma imkanınız yoktur. Özellikle liselerde seçmeli ders olarak Astronomi ve Uzay Bilimleri dersi bulunmaktadır. Fakat bu derslerin anlatımına ya matematik ya da fizik öğretmenleri girmektedir. - Konya Bilim Merkezi - Kayseri Bilim Merkezi - Eskişehir Bilim Deney Merkezi ve Sabancı Uzay Evi - Feza Gürsey Bilim Merkezi - Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi - Gaziantep Gezegenevi ve Bilim Merkezi - Üsküdar Bilim Merkezi - Kocaeli Bilim Merkezi - Sancaktepe Bilim Merkezi - İstek Belde Okulları Astronomi Müzesi - Elazığ Bilim Merkezi - Ali Kuşçu Uzay Evi - Tuzla Belediyesi Planetaryum ve Gözlemevi - Harran Gözlemevi - Bursa Cacabey Planetaryum Eğitim ve Bilim Merkezi - Bağcılar Fuat Sezgin Bilim Merkezi - İstanbul Bayrampaşa Belediyesi Bilim Merkezi - İstanbul Sultangazi Belediyesi Bilim Merkezi - İzmir Bornova Belediyesi Mevlana Toplum ve Bilim Merkezi - Sakarya Serdivan Belediyesi Planetaryum - Van Edremit Planetaryum - İzmit Belediyesi Planetaryum Sanal Gerçeklik Küresi - Yüreğir Belediyesi Bilim Merkezi - İzmir Uzay Kampı Türkiye - Polatlı Belediyesi Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi - Darüşşafaka Hayalden Gerçeğe Fatin Gökmen Planetaryumu - Rahmi M. Koç Müzesi - Antalya Expo2016 Çocuk Bilim ve Teknoloji Merkezi - Antalya Kepez Bilim Merkezi - Bursa Gökmen Uzay Havacılık Eğitim Merkezi - Aksaray Bilim Merkezi Özellikle astronomiye karşı sevgisi olan lise öğrencileri bu bölümü tercih etmek istediklerinde mezun olunca ne iş yapacağım kaygısına düşmektedir. Astronomi bölümünden mezun olunca ne iş yapacağım sorusu yerine; Ben üniversiteden mezun olunca ne yapacağım? sorusunu sormak daha doğrudur. Ülkemizde son zamanlarda üniversite mezunu kişilerin sayısı artmaktadır. Siz kendinizi geliştirmez ve çabalamazsanız hangi bölümü okursanız okuyun fark etmez, iş bulmada çok zorlanırsınız. Başkalarının istediği değil hayalinizdeki bölümü okumaya çalışın ve yaptığınız işi severek yapın."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-egitimi-neden-onemli/", "text": "Astronomi, bütün gök cisimlerinin ve yıldızlararası maddenin evrimini, fiziksel ve kimyasal yapılarını ve konumlarını inceleyen, bunlarla ilgili açıklamalar sunan bir bilim dalıdır. Biraz astronomi tarihine girecek olur isek; astronomiye karşı merak ilk olarak tarım faaliyetleriyle başlamıştır. Tarım yapabilmek için mevsimlerin zamanını önceden bilmeye yani takvim bilgisine ihtiyaç duyulmaktaydı. Özellikle eski Mısırlılar takvim hazırlamada çok ileriye gitmişlerdir. Takımyıldızlar sayesinde önce yönlerini bulan insanlar sonrasında takvimleri hazırlamışlardır. Astronomi; fizik, kimya, jeoloji, matematik ve diğer bilimlerin tam merkezinde yer alan ve bu bilimleri bünyesinde toplayan bir bilim dalıdır. Astronominin gelişimi ile diğer bilimlerin gelişimi birbiri ile paralellik gösterir. Eğer fizik, matematik, kimya gibi dersleri öğrencilere anlatmak isterseniz temelde astronomiyi kullanabilirsiniz. Örneğin kimya dersinde elementlerin nasıl oluştuğunu yıldız evrimi konusu ile anlatabilir; fizik dersinde Doppler etkisini, evrenin genişlemesi gibi konuları anlatırken astronomiyi fen eğitiminde rahatlıkla kullanabilirsiniz. Nasıl ki insan vücudunu tanımak için anatomi bilimine ihtiyaç var ise evreni anlamak için de astronomi bilimine ihtiyaç vardır. Astronomi, kişiye doğru ve mantıklı düşünmeyi öğreten önemli bilim dallarından birisi olması nedeniyle dünyada fen bilimlerinin sevdirilmesi ve kavram düzeyinde bilgi kazandırılması için kullanılmaktadır. Astronomi; merak, hayal ve keşif duygularını güçlendirir. Merak, hayal ve keşif duygularını güçlendiren, aynı zamanda bilimsel yöntem için alternatif bir yaklaşım sergileyen astronomi, ister gelişmiş ister gelişmemiş olsun tüm ülkelerin kalkınması için gerekli olan fen bilimlerinin anlaşılabilirliği ve yeni neslin fen ve mühendislik çalışmalarına teşviki için araç olarak kullanılmaktadır (Percy, 1998a). Bir bilim dalı olarak astronomi, soyut bilgilerin açıklanabilir somut verilerle gösterilebileceğini, bilimsel bilginin değişebilir olduğunu kanıtlayabilmektedir. Buna ek olarak Avrupa Astronomi Eğitimi Birliği astronomi eğitiminin önemi ile ilgili olarak, astronominin ulusal sınırlarının olmadığını ve gökyüzünün herkes için aynı olduğunu belirtmiş, bu yüzden astronomi eğitiminin uluslararası çalışma ve işbirliğine katkı sağladığını belirtmiştir. Kalp Pili: Uzaya gönderilen uydularla haberleşme için icat edilen uzun ömürlü piller, zaman ilerledikçe kalp yetersizliğinin tedavisinde üretilen kalp pillerinde kullanılmaya başlanmıştır. Kablosuz Aletler: Ay yüzeyinde araştırma yapmakta kullanılmak için geliştirilen aletlerin kablosuz olması, günümüzde kullandığımız kablosuz aletlerin bulunmasını sağlamıştır. Dondurulmuş Gıdalar: Astronot ve kozmonotların uzayda ihtiyaç duydukları uzun ömürlü ve dayanıklı yiyecekler için dondurulmuş gıda teknolojisi geliştirilmiştir. Mikroçip: İlk modern mikroçip, Apollo isimli uzay aracının yönünü bulabilmesi için geliştirilmiştir. Joystick: Bilgisayar oyunlarında kullanılan joystickler ilk olarak Apollo isimli uzay aracında kullanılmak üzere geliştirildi. MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından yayınlanan ve 2017-2018 Öğretim Yılı, güz dönemi itibariyle öncelikle 5. sınıflarda ve peşine 6. 7. ve 8. sınıflarda uygulamaya giren Fen Bilimleri Programında astronomi konuları birinci ünite olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarihe dikkat ettiniz değil mi? 2017-2018 öğretim yılı ile astronomi, fen bilimleri programına birinci ünite olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarihten öncesine gider isek, astronomi konuları fen bilimlerinin son ünite konuları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarihten sonra burada büyük bir sorun ortaya çıkmıştır. Öncelikle, öğretmenlerimizin astronomi alanındaki bilgi eksikliklerini hissetmelerine ve konuya yönelik ihtiyaçlarını hatırlamasına sebep olmuştur. Öğrencilerle yapılan görüşmelerde ise; astronomi konularının eğitim-öğretim yılının sonlarına doğru olması ve yetişmemesi nedeniyle ya hiç işlenmediğini ya da hızlıca geçiştirildiğini ifade etmişlerdir. Buna bağlı olarak konuların işlenmesi sırasında hiç etkinlik yapılmadığını ve konuların düz anlatım yoluyla geçiştirildiğini ifade etmişlerdir. Astronomi eğitimi vermeden önce öğrencilere sorular sorarım ve maalesef gelen cevaplar beni çok üzmektedir. Astronomi ile ilgili konuyu anlatan bir öğretmenin astronomi konusunda bilgi yetersizliği sonucu öğrenciler doğru bilinen yanlış cevaplar vermektedir. - Kutup Yıldızı geceleri gökyüzünün en parlak yıldızı mıdır? Öğrenci Cevabı: Evet! En parlak yıldızdır. Hayır, en parlak değildir. En parlağı Ay ya da Çoban Yıldızı'dır. Doğru Cevap: En parlak yıldız değildir. Geceleri gökyüzünün en parlak 46. yıldızı Kutup Yıldızı'dır. - Teleskop çeşitleri nelerdir? Doğru Cevap: Optik Teleskop, Radyo Teleskobu ve Uzay Teleskobu. - Yüzey sıcaklığı en fazla olan gezegen hangisidir? Öğrenci Cevabı: En yakın Merkür ise en sıcağı da O'dur. - Güneş Sistemi'nde Satürn'den başka diğer gaz gezegenlerin halkası var mıdır? - Dünya Güneş'e en yakın olduğu konumda kuzey yarım kürede hangi mevsim yaşanır? Öğrenci Cevabı: Çok yakın olduğunda biz yanıyorsak, yaz yaşanır. Doğru Cevap: Kış mevsimi yaşanır. Mevsimlerin oluşumu yakınlık uzaklık ile alakalı değil, Güneş'ten gelen ışınların açısı ile alakalıdır. - Burçlar karakterinizi belirleyebilir mi? Öğrenci Cevabı: Evet, belirler ben inanıyorum. Özellikle Akrep burcu çok sinsidir. Doğru Cevap: Çok ama çok uzaklarda yer alan bu yıldızlar ya da gök cisimleri sizin hayatınızı belirleyemez. Örnek verecek olursak; size en yakın olan gezegen Venüs'ün Dünya'ya olan uzaklığı ortalama 40 milyon km'dir. Venüs'ün size uyguladığı çekim kuvveti, elinizdeki telefonun uygulamış çekim kuvvetinden kat ve kat daha azdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-fotograflarindaki-isiltili-yildizlar/", "text": "Çoğu gökyüzü fotoğraflarında, yıldızların dört köşesinden yaldır yaldır ışınlar fışkırdığını görürsünüz. Çoğu insan bu ışıltıyı yıldızın çok parlak olmasının doğal bir sonucu olarak düşünür. Koskoca yıldız, tabii ki parlayacak değil mi? Değil işte! Durum bununla değil, fotoğrafı çektiğiniz teleskopla ilgilidir. Çünkü, eğer ışığı bu şekilde kıracak bir etken yoksa, yıldızların çevresinden ışınlar fışkırır gibi görünmez. Amatör veya profesyonel çoğu astronomun kullandığı aynalı teleskoplarda, ana aynanın hemen üstünde, yansıyan ışığı toplamaya yarayan daha küçük ikincil bir ayna veya kamera bulunur. Bu toplayıcı aynayı/kamerayı oraya tutturabilmek için en üst ve alttaki fotoğraflardaki gibi ince çubuklar kullanılır. Her ne kadar çubuklar yıldızlardan gelen ışığı pek engellemese de, parlak yıldız ışıklarını kırarak, bu şekilde kenarlarından ışınlar çıkıyormuş gibi görünmesine neden olurlar. Böylece yıldızlarımız, Türk filmlerindeki şarkıcının döne döne ışıldayan kolyesi gibi parıldar. Yıldızdan çıkıyormuş gibi görülen ışınların sayısı, ikincil aynayı veya sensörü tutan çubukların sayısı neyse odur. 2, 3, 4, hatta 6 tane bile olabilirler. Ancak, bu sayı genellikle dörttür. Mercekli teleskoplarda ise bu şekilde tutturulan ikincil bir ayna yoktur ve onlarla çekilen fotoğraflarda yıldızlar düzgün yuvarlaklar şeklinde görünürler. Kimi fakir fukara, ya da ışıltı seven mercekli teleskoplara sahip amatör astronom arkadaşlarımız da, fotoğraflarında bu ışıltıyı yakalayabilmek için teleskoplarının önüne çarpı şeklinde ip falan gererek aynı etkiyi yakalamaya çalışır. En üstteki kapak görselinde yer alan Orion Nebulası fotoğrafı, Mehmet Ergün tarafından aynalı bir teleskop kullanılarak La Palma'da çekilmiştir. Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Bu küçük, sadece 15 bin ışık yılı ç... Evet, son birkaç gündür aralıksız P..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-neden-gerekli/", "text": "Gökyüzü herkesi heyecanlandırmayabilir. Herkes gökcisimlerini gözlemlemek, takip etmek için istekli olmak, Astronomi ve Uzay Bilimleri ile ilgili olmak zorunda değildir. Hatta herkes bilimsel gelişmeleri yakinen takip etmek ve bundan zevk almak durumunda da değildir. Ancak, günümüzde kimse bilimi ve bilimsel gelişmeleri yok sayacak lükse sahip değildir. Her bilimsel gelişme, günlük hayatımızı kolaylaştıran, yaşamımızı zenginleştiren birer adım iken, bilim ile ilgilenmek ve bilimsel gelişmeler için zemin hazırlamak zaruri bir durumdur. Bilimsel bir keşfin ya da gelişmenin etkisinin hangi disiplinlere kadar ulaşacağını, ileride hangi teknolojik aletin tasarımında başlangıç olacağını her zaman kestirmek mümkün değildir. Uzay çalışmaları için keşfedilmiş ama günlük hayatta kullandığımız birçok teknoloji vardır. Mesela, astronomlar yıldızların doğum bölgeleri, bulutsuları, derin uzay cisimleri ve nicesi gibi çalışma alanlarındaki cisimleri gözlemleyebilmek ve inceleyebilmek için dünya üzerinde ya da yakın uzayda konumlandırılmış, gelişmiş gözlem aletleri kullanmak durumundadırlar. Radyo, uzun dalga boyu gözlemleri yapabilmek için Radyo Astronomlar, radyo alıcılarının ve uydularının iletişim gelişimine liderlik ettiler ve uydu konumlama, ileri navigasyon teknolojisinin gelişmesine aracı oldular. Günümüzde gelişen uydu sistemleri ile tarım ürün toplam tespitleri, mineral ve su gibi doğal kaynakların tespitleri, deprem fay hatları ve benzer haritalama işlemleri, afet zarar tespitleri yapılabilmektedir. Meteorolojik tahminler, balıkçılık ve WIFI/WLAN internet bağlantı teknolojileri radyo astronomi sayesinde gelişen uydu sistemlerinin günlük hayatımıza yansımalarından bazılarıdır. Yıldızların temel özelliklerine ulaşmanın yolu, onlardan gelen ışığın incelenmesi, tayflarının analizi ile mümkündür. Bu ihtiyaca karşı geliştirilen yüksek çözünürlüklü görüntüleme teknikleri; bugün tıp alanında hücre gelişim gözlemlerinden, bir hastanın iç organlarının görüntülenmesine ve ameliyatsız muayenesine kadar detaylı inceleme için kullanılmaktadır. Yine, Astronot robot teknolojisi ile robotik ameliyatlar paralel ilerlemektedirler. Gökcisimlerinden alınan görüntüleri kaydetmek için geliştirilen CCD alıcılar, video kayıt cihazları, telefonlarımızda ve dijital fotoğraf makinelerimizde kullanılan teknolojilerdir. Diş kaplamalarında kullanılan seramik kaplamalar, kırılmaz-çizilmez camlar uzay araçları için tasarlanan teknolojilerdir. Güvenlik noktalarında kullanılan X-ışın tarayıcıları astronomide özellikle nötron yıldızları, karadelikleri incelemek için kullanılan X-ışın teleskoplarındaki teknolojiye dayanmaktadır. Yukarıda yazılanlara ek, doğrudan ya da dolaylı olarak uzay teknolojileri ile ilişkili örnekleri çoğaltmak mümkündür. Başta da söylediğimiz gibi, bilimsel bir keşfin etkilerini tam olarak öngörmek mümkün değildir. Ülkenizde yapılan her bilimsel keşif, sanayinize üretim olarak dönmektedir. Varlıklı olmak isteyen bir ülke bilime önem vermek zorundadır. Gelecekte bir gün, insanlar Mars üz... Eğer bir çift yıldız sisteminde bil..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-ogreniminde-oncelikler/", "text": "Karanlık enerji, Kara delikler, Kuasarlar, Karanlık madde, paralel evrenler, çoklu evrenler, evrende yaşamın yaygınlığı, uzaylılar gerçekten var mı gibi konular elbette çok ilgi çekici ve insan bu gizemli şeylere karşı çok büyük ilgi duyuyor. Bu büyük ilgiden ve getirdiği reytingden olsa gerek, özellikle National Geographic benzeri ABD kanalları böylesi konularla ilgili bolca ve görkemli efektlerle bezenmiş belgeseller yayınlıyor. Sosyal medyada, basında bu tür ağır fizik bilgisi gerektiren konularla ilgili sıklıkla son derece light haberler, televizyon programları yapılıyor vs vs. Dediğimiz gibi, konunun reytingi büyük; çünkü insanlar gizemli ve akıl alması zor şeylere merak duyarlar. Ama evreni anlamak istiyorsanız, önce, her şeyden önce evreni evren yapan en önemli nesnelere, yıldızlara gereken önceliği vermeniz gerekiyor. Yıldızların doğumu, yaşam süreçleri, geçirdikleri evreler, boyutları, tipleri ve tabi ki ölümleri; öncelikle araştırıp öğrenmeniz ve anlamanız gereken en önemli konular. Yıldızlar, yıldızların özellikleri, yıldız fiziği gibi konular gökbilimin temelini teşkil eder ve evrenle ilgili hemen hemen her şeyin içinde yer alırlar. Çok basit biçimde; yıldız evrimini detaylarıyla iyi biçimde bilmiyorsanız, karadelikleri hiçbir biçimde anlayamazsınız. Ya da çok yanlış anlarsınız ki, çevremiz bu tür insanlarla dolu maalesef. Eğer yıldızlar hakkında yeterli bilgi sahibi değilseniz, evrenin diğer o gizemli yönlerini anlamanız çok ama çok zordur. Evet, bir yıldızın nasıl doğduğu, nasıl parladığı, nasıl bir araya gelip kümeler, galaksiler oluşturduğu belki biraz sıkıcı bir öğrenme süreci gerektirir ama, bunu bilmeden ne karanlık madde, ne kara delikler, ne de evrende zeki yaşamın olabilirliği üzerine sağlıklı bir çıkarım yapamazsınız. Yaptığınız; sadece fragmanını izlediğiniz izlediğiniz bir film hakkında konuşmaktan öteye gidemez. Kozmik Anafor'da sık sık yıldızlar hakkında yazmamızın nedeni de bu durum. Oysa, karadelik, karanlık enerji vs konularda yazmak çok daha kolay oluyor bizim için. Fakat, bunu yaparsak insanlara evreni ve uzayı anlatabilmek konusunda kendimize verdiğimiz sözü tutmamış oluruz. Not: Yazı başlığında kullanılan görsel, 2013 İran yapımı Sepideh Reaching for the Stars isimli filme aittir. Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı'nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-ve-sanat-siir-evreni/", "text": "Yüzünü göklere çevirmiş insanlar parlak yıldızlardan ve aradaki karanlıktan iki türlü etkilenirler: Ya sonsuzlukla büyülenirler ya da karanlıktan korkup kaçarlar. Karanlıkla savaşmayı seçip aydınlık tarafa geçenler, teleskoplarına ve kalemlerine sarılır; başlarlar göklerin gizemini aralamaya. Fakat bunlar arasında çok özel bir grup vardır ki onlar tutkularını geometriye ve matematiğe sığdıramaz. Gördükleri, hissettikleri bambaşkadır. Onlar, aydınlık tarafın en asil savaşçıları, şairlerdir. Eski Yunan'da eğitim 3+4 şeklinde verilirdi. Üçlü eğitimde dilbilgisi, mantık ve söz sanatları öğretilirken, dörtlü eğitimde aritmetik, geometri, müzik ve astronomi öğretilirdi.1 Görünen o ki bu eğitim sisteminden pek çok eğitimci de çıkmıştı. Sanma ki varlıklar, katı gövdelerin basıncıyla, Çünkü onların yapısında da boşluk vardır. Maddenin edimleri: karşı devinim ve engelleme. Bu sürekli devinim gücünden yoksun olacaklar, -İtiliş nereye sürüklerse- Işık yığınağı Sınırsız bir alanı assalar gerek, iki nedenle. Yıllar geçiyor, atomlar ile yıldızlar giderek birbirine yaklaşıyordu. Yıldızlarla büyülenen insanlar maddenin derinliklerinde bile onları arıyordu. Bilim, Aydınlanma ile sıçrarken matematik denklemleri süratle doğayı insanın eline sunuyordu. Senin ışığın daha değerlidir benim için. İspatlar, şekiller, sıra sıra dizildiği zaman önümde sütunlarda, Çizimler ve diyagramlar gösterildiği zaman bana, onları eklemek, bölmek ve ölçmek için, Oturduğum zaman astronomun konferans salonunda, orada ders verdiğini duydum çok alkışla, Anlaşılmaz bir şekilde ne kadar çabuk yoruldum ve hasta oldum, Kalkıp dışarı süzülerek kendi başıma dolaştığım zamana kadar, Gizemli rutubetli gece havasında, ve ara sıra, Dünya birbirine bilimle bağlanırken bu topraklardan da ses çıkacaktı elbet. Hem de atomların içindeki gökyüzünü sezebilen biriydi bu. Parçalanan atomlardan görece sonsuz bir enerji yaratılabileceğini biliyordu. Belki de Bohr'un elektron modelini bile duymuştu. mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yahut ölü bir bulut gibi de değil,"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomi-ve-sanati-bulusturan-yarisma-coronastronomy/", "text": "Covid-19 ile mücadele için tüm insanlara evinizde kalın çağrısı yapılan bu karantina günlerinde, Türkiye'nin en büyük astronomi platformu olan Kozmik Anafor öncülüğünde kozmosa sanatla açılmayı teşvik eden ödüllü bir yarışma etkinliği düzenleniyor. Sosyal medya üzerinden duyurulan ve yürütülen astronomi temalı sanat yarışmasının profesyonel veya amatör her yaştan katılımcıya açık. Herhangi bir teknik sınırlama getirilmeyen bu etkinliğe daha ilk günlerden astronomi temalı illüstrasyon, müzik, resim, çizimler, tasarımlar ve çekilen astrofotoğraflarla yoğun ilgi gösteriliyor. Ülkemizde popüler bilimin yaygınlaşmasına katkıda bulunan kurumsal ve bağımsız astronomi topluluklarından birçok insanın ve üniversite öğrencilerinin, astronomi kulüplerinin desteği ile yürütülen etkinlik, Kosova Astronomi Topluluğu gibi yurtdışı bağlantıları ve profesyonel sanatçıların astronomi kurgulu ürünler vermeye davet edilmesiyle uluslararası bir boyut kazandı. Bu bağlamda Türkiye ve Dünya'nın en iyi kozmik sanatçısı aranıyor sloganıyla 30 Nisan 2020 tarihine kadar katılımcıların ilgisine açık olan etkinlik bitiminde, birçok hediyenin yanında Kozmik Anafor ekibi tarafından bu yıl beşincisi organize edilecek olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali için ücretsiz katılım davetiyeleri de sahibini bulacak. Herhangi bir yaş ve alan farkı güdülmeyen yarışmaya, Kozmik Anafor'un Instagram sayfası üzerinden katılabiliniyor. Yarışmacılar, eserlerini gerek mesaj yoluyla göndererek, gerekse @kozmikanafor veya @coronastronomy etiketiyle Instagram'da paylaşarak katılabilirler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomide-zaman-olcumu-gunes-zamani-yildiz-zamani-ve-gun/", "text": "Yaz saati, kış saati, saatler ileri geri derken, ülkemizde son yıllarda, büyükten küçüğe herkes aslında astronomik bir olguyu konuşuyor. Saat dilimimizin değişmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilemeyiz ama, bu konuya istinaden, Astronomide Yerel Zaman ve değişimleri üzerine sizin için bir yazı hazırlamaya çalıştık. Neden Dünya üzerinde her coğrafi bölgede saat aynı değil, Yerel Zaman ne demek gibi sorulara yanıt olarak aklınıza ilk başta, Dünya'nın yuvarlak olduğu ve döndüğü geliyor ise doğru yoldasınız. Dünya'nın kendi ekseninde dönen yuvarlak bir cisim olması, zamanı ölçmek için temel bir birimdir. Günlük yaşamımızda bu dönmeyi sabit, yani çok uzun zaman sürecinde de olsa değişen temel açısal döneme hızını, değişmez ve bir turu tam olarak 24 saat kabul ederiz. Ama hassas Astronomik ölçümlerde, özellikle dönme süresi önemlidir ve dikkatli hesaplanmazsa karışıklığa sebep olur. Bu sebeple astronomlar, Dünya'nın kendi ekseninde dönme hareketine dayanan ama yörüngedeki hareketini de hesaba katarak ve Güneş'i ya da bir yıldızı referans alarak, üç temel şekilde zaman ölçü birimlerini saptarlar. - Yıldız Zamanı: Bir Yıldız Günü, ilkbahar noktasının bir gözlemcinin göksel meridyeninden peşi sıra geçişi arasındaki zaman aralığı olarak tanımlanır ve 24 Yıldız Zamanı Saatine eşittir. İlkbahar Noktası, Güneş'in görünen yıllık deviniminde gök eşleği ile tutulumun kesim noktalarından biri olarak özetlenebilir. İlkbahar noktası, gözlemcinin görsel meridyeninde bulunduğu zaman o yerdeki yıldız zamanı 0h'dir. Bu tanım, her gözlemcinin Dünya'dan uzaya baktığı konum aynı olmadığı için yani, göksel meridyenleri farklı olduğu için yersel kabul edilir, bu farktan ötürü de bir yıldızın iki gözlem yerine ait saat açıları farkı, bu yerlerin boylam farkına eşittir. Saat açısı kısaca, gözlenen yıldızın saat çemberinin, gözlem yerinin göksel meridyenine göre, batı yönünde yaptığı açı olarak tanımlanabilir. Yıldız günü uzunluğu, ilkbahar noktasının aynı göksel meridyenden peşi sıra geçişindeki sürenin 1/120 saniyelik farkından dolayı, uzun vadede değişiklik gösterir. - Gerçek Güneş Zamanı: Güneş'in, bir gözlem yerine ait saat açısına, o yerdeki Gerçek Gözlem Zamanı denmektedir. Güneş, o yerin göksel meridyeninde bulunduğu anda, o yerde Gerçek Öğle Zamanı olduğu kabul edilir. Temel olarak, Dünya'nın Güneş etrafındaki eliptik yörüngesinde sabit hızla hareket etmemesinden, Gerçek Güneş Gününün uzunluğu sabit olmayıp mevsimden mevsime değişmektedir. Bu değişimler de hesaplamalarda Astronomlar tarafından göz önünde bulundurulmak durumundadır. - Ortalama Güneş Zamanı: Bütün bu bahsedilen düzensiz hareketler Astronomları teorik, gerçekte olmayan, düzenli hareket eden bir Güneş tanımlamaya yöneltmiştir. Ortalama Güneş diye anılan bu sanal Güneş'in, 21 Mart'ta tam İlkbahar Noktasında bulunduğu, gök ekvatoru üzerinde de düzenli hareket ettiği kabul edilir. İşte bu Ortalama Güneş'in saat açısına Ortalama Güneş zamanı denir ve gözlemcinin göksel meridyeninden peşi sıra geçişi arasında kalan zamana bir Ortalama Güneş Günü denir. Ve nihayetinde, Ortalama Güneş ve Ortalama Güneş Zamanı bizi günlük hayatta kullandığımız Takvim Zamanı'na götürür. Takvim Zamanı'nda Ortalama Güneş Zamanı'na göre çalışan bir saat, ortalama gece yarısında 0h'yi gösterir ve bizim için yeni bir takvim günü başlar. Takvimin Zamanı'nın bölgesel olarak özelleşmesi ise coğrafi konumlarla ilişkilidir. Dünya üzerinde, Greenwich başlangıç meridyeninden itibaren, eşit aralıklı, 24 tane standart meridyen ve bunlar yardımı ile de 24 saat dilimi tanımlanmıştır. Buna göre, komşu iki meridyen arasındaki açı 15 derecedir. Bir standart meridyenin 7 dakika 15 derece sağından ve solundan geçen meridyenlerle sınırlanan bölgeye o standart meridyene ait Saat Dilimi denir. Aynı saat diliminde bulunan yerler aynı Ortalama Güneş Zamanı'nı kullanır ve bu zamana Bölge Zamanı denir. Greenwich, başlangıç meridyeni ile tanımlanan bölge zamanı için Genel Zaman terimi kullanılır. Türkiye'den biri İzmit civarından olmak üzere, 30 derecelik doğu standart meridyeni, diğeri de Erzurum civarından olmak üzere, 45 derecelik doğu standart meridyeni geçmektedir. Ülkemizden iki standart meridyen geçtiğinden, 1972 yılından 2016 yılına kadar Türkiye Bölge Zamanı saati, kış ayları için genel saati gösteren saatten 2 saat ileri, yaz ayları için genel saati gösteren saatten 3 saat ileri olacak şekilde kullanılmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomik-bir-dokunus/", "text": "Bir gök cismi yahut bir gök olayı değil de, astronomiyle uzaktan yakından ilgili olmayan bir çocuğa, bir yetişkine nasıl astronomik bir yaklaşım yapabiliriz, onlara astronomik olarak nasıl dokunabiliriz, 'astronomi le tanıştırıp hayallerindeki uzayı nasıl şekillendirebiliriz?' bunu ele almak istedik. Ülkemizde astronomiye verilen değerin istediğimiz kıvama gelmesi için 'kırk fırın ekmek yemek gerek' tabiri oldukça uygun kaçar elbette. Bunu hep söylüyoruz, hep yakınıyoruz ama bizlerin de bu konuda üzerine düşen görev büyük. Bu sitede yapılan paylaşımları takip edelerin arasında, belki mükemmel, belki amatör astronomlar var. Bunların yanı sıra mühendisler, ev hanımları, tarihçiler, çocuklar ve evrene, gökyüzüne bir şekilde merak salmış olanlar, arama butonlarının en başına astronomi sitelerini yerleştirenler, sadece rengarenk ihtişamı ile tebessüm eden bulutsu fotoğraflarından dolayı astronomiye hayran olanlar var. Herkesin bir tanışma hikayesi vardır elbette bilimlerin anası ile. Bizler gök cisimlerini, gök olaylarını biliyoruz, öğrenmeye çalışıyoruz. Hep daha yeni ve anlaşılır formlarda elde etmeye çalışıyoruz bilgiyi. Gelişmelerden bir şekilde haberdar olabiliyoruz. Belki de, evrenin derinliklerini algılarımıza yerleştirmeye çalıştığımız her zaman diliminde, x galaksisinin y gezegeninde beş kulaklı, üç gözlü canlıların olup olmadığını düşünmeden edemiyoruz. Israrla sinyal bekliyoruz onlardan. Bizler tüm bunları akledebilirken, bir yıldızın ömrünü hesaplayıp astral seyahat hayalleri kurarken Güneş'in bir yıldız olduğundan habersiz olan, yer çekimini tarif edemeyen, Dünya'nın içinde yaşadığını iddia edenler var. Neyse ki en azından 'Dünya tepsi şeklinde' söylemi ile karşılaşmamanın verdiği huzur ile yazmaya devam edebilirim. Şaka bir yana, bu durum size gülünç gelebilir fakat bu yazının 'halk düzeyine indirgenmiş astronomik bilgilerin sokratik sorgulama yöntemi eşliğinde verilmesi sonucunda' uzun deneyimler akabinde yazılan bir yazı olduğunu unutmayalım. İnsanların bu tutumunu elbette küçümsemiyoruz. Tabi ki bilmemelerinin altında yatan etkenler var ve tartışmaya oldukça açık. Biz bu kısım ile ilgilenmeden, Türkiye'nin uzay programları konusunda son birkaç yıl içinde eskiye göre hareketlendiğini de göz ardı etmeyerek, astronomide bir düzey ve büyük bir kitle elde edebilmek adına 'herkes' Astronomi ile tanışsın diyoruz. Telaş etmeyiniz, toplu yerlere gidin, seminerler verin demeyeceğiz. Amacımız, gençlerin, çocukların bir dolunay akşamı Ay'a baktıklarında birbirlerine edebilecekleri tek kelamın ''Ay'a baktım seni gördüm, sana baktım ayı gördüm'' esprisinden öte geçmesini sağlamak olacak. Ay'ın Dünya'nın uydusu olduğunu da düşünebilmeleri, onu diğer gezegenlerin uydularıyla kıyaslayabilmeleri, neden Ay'a çok önceden gidilmiş tartışmasını yapabilmeleri. Ne yapacağız? Onlara sorarak düşünmelerini sağlayacağız. Bu hususta ilk hedefimiz çocuklar, daha sonra hiç ilgisiz yetişkinler olmalı. Onlar tanıyıp tanımamanız da önemli değil. Yoldan birisini çevirip de sorabilirsiniz, otobüste karşı koltukta annesinin kucağında oturan bir çocuğa da sorabilirsiniz. Dedenize bile sorabilirsiniz. Çok keyifli. Onların astronomi ile tanıştırabilmemiz için önce gözle görülebilir gök cisimlerini öğrenebilmeleri, sonra da bulutlardan ileri götüremedikleri evren anlayışlarını yavaş yavaş genişletebilmeleri gerekir. Bu durumda astronomiyi hiç bilmeyen birine 'Samanyolu galaksisinde kaç yıldız var?' diye balıklama dalarsanız, hayalinde s3, s4 cep telefonundan, bir türkü isminden ya da geçmişteki bir TV kanalından başka bir şey belirmeyecektir. - Güneş nedir? Bir yıldız mı, gezegen mi? Yıldız cevabını alacaksınız elbette. Fakat gezegen cevabını da alacaksınız. - Güneş bir yıldız olduğuna göre bizim geceleri gökyüzünde gördüğümüz yıldızlardan farkı ne o zaman? En büyük yıldız, en sıcak yıldız çünkü diğer yıldızlar soğuk, Güneş gündüzleri çıkıyor diğer yıldızlar geceleri çıkıyor, Güneş yuvarlak küre şeklinde ama diğer yıldızların köşeleri üçgen üçgen, sivri sivri... gibi cevaplar alacaksınız. - Peki, Güneş bir yıldız, Dünya bir gezegen değil mi? O halde bir yıldızla bir gezegen arasında ne fark var acaba? Yıldızlarda yaşanmaz, gezegenlerde yaşanır cevabını alacaksınız. - Yıldızlar mı büyük olur gezegenler mi? Güneş mi büyük Dünya mı? 'Güneş bir top kadar görünüyor, Dünya daha büyük' cevabını alma şansınız yok değil. - Güneş bizi nasıl ısıtıyor? Neyden oluşuyor Güneş'in maddesi? - Güneş'ten büyük yıldızlar da var mı? Söz konusu hiç astronomi bilmeyen bir kitle olduğu için çoğunlukla Güneş'in en büyük yıldız olduğunu düşünürler. Buradan sonra Güneş Sistemi ve Dünya'ya yönelik sorularla devam edeceksiniz. Bazı soruları okuduğunuzda dalga mı geçiyorsun sen diyebilirsin fakat daha önce hayatında bu soruları hiç ama hiç düşünmeyen insanlar olduğunu unutmayalım. - Güneş Sistemi'ne neden sistem diyoruz? - Güneş Sistemi'nde Dünya ile birlikte kaç gezegen var? - Peki bu gezegenlerin bazılarını da olsa geceleri çıplak gözümüzle görebilir miyiz? - Gezegenler neden düşmüyorlar? - Dünya'nın içinde mi yaşıyoruz yüzeyinde mi? - Dünya'nın yüzeyinde yaşıyorsak insanlar, evler, arabalar, tüm nesneler neden düşmüyor? - Dünya'nın yüzeyinde yaşıyorsak içinde neler var? - Dünya'nın kaç türlü hareketi var? - Bu hareketlerin sonucunda bir şey oluşuyor muydu yoksa boşuna mı hareket ediyor bizim gezegenimiz? - Dünya dönüyorsa biz bu dönüşü neden hissetmiyoruz? - Dünya'nın bu hareketleri sırasında Ay ne yapıyor, sabit mi? - Ay Dünya'nın etrafındaki bir turunu ne kadar sürede tamamlıyor? - Ay Dünya'nın nesidir? - Uydu dediğimde aklına ne geliyor? O halde, Ay'a neden uydu diyoruz? - Diğer gezegenler de Dünya'nın yaptığı bu hareketleri yapıyorlar mı? Yapıyorlarsa aynı sürelerde mi yapıyorlar acaba hiç düşündün mü? - Bizim geceleri gökyüzünde gördüğümüz her yıldızın Güneş gibi bir sistemi var mıdır sence? - Güneş Sistemi'ndeki her gezegenin Ay gibi bir uydusu var mıdır? Yani başka bir gezegende yaşasaydık gökyüzünde ay görür müydük acaba? - Yıldızlar kayar mı? Buradan Güneş Sistemi ve gezegenlerle alakalı oldukça fazla basit soru üretebilirsiniz. Güneş Sistemi'nden, yıldızlardan, Samanyolu Galaksisi'ne oradan diğer galaksilere, galaksi kümelerine, evrenin oluşumuna, genişlemesine vb. değinebilirsiniz. Ne kadar ileriye gidebileceğiniz karşınızdaki kişinin tutumuna ve algılamasına bağlıdır. Bu manada onları etkilerken büyüklük kavramlarını örnek göstermek epeyce etkili oluyor. Güneş ile Dünya'yı kıyaslarken; 'Güneş bir kavanoz olsaydı içine 1 milyondan fazla Dünya sığardı, buna rağmen Güneş'ten büyük yıldızlar var yaaa.' Önemli olan onlarda astronomiye dair bir hayranlık, bir farkındalık oluşturmak. Evet, doğru anladınız. Yalnızca soru sorarak astronomik sohbetler edeceksiniz. Astronominin a sını bilmeyen birisiyle bu tarz bir diyalog kurduğunuzda o kişi için de artık Güneş faklı görünecektir ki sabaha Güneş'le gözünü açan herkesin hakkı olmalıdır bu. Sonuç olarak öğrenirken öğreteceğiz, bilhassa evrenimizin yarınki emanetçilerine; çocuklara."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronomlar-bir-yildizin-etrafinda-tuhaf-dalga-yapilari-gozlemlediler/", "text": "Astronomlar yıldızların etrafında ''disk'' olarak bilinen toz bulutları üzerinde sıklıkla araştırmalar ve gözlemler yaparlar. Diskler üzerinde yapılan bu gözlem ve araştırmalar astronomlara gezegenlerin nerede ve nasıl oluştuklarına dair önemli ipuçları sağlar. Örneğin; toz bulutlarının herhangi bir noktasında bulunan yoğun kümeleşmeler çoğunlukla gezegenlerin nerede olduğu sorusunun cevabıdır. Geçtiğimiz haftalarda Şili'nin Atacama Çölü'nde 2635 metre yükseklikte Cerro Paranal dağında konumlanmış VLT üzerine yerleştirilen SPHERE adındaki yeni bir ekipmanla, Dünya'nın komşusu, AU Mic adıyla bilinen yıldızın etrafında yapılan araştırmayla astronomlar bugüne kadar benzerini dahi görmedikleri bir şeyle karşılaştılar. Karşılaşılan şey, bildiğimiz toz bulutlarından çok daha farklı bir yapıydı. 7 Ekim'de Nature dergisinde yayınlanan araştırmaya göre; toz bulutunda bulunan devasa boyuttaki dalgalar, yüksek bir hızla yıldızın merkezinden uzaklaşmaktaydı. Araştırmada başyazar olarak görev alan Anthony Boccaletti, SPHERE sayesinde alınan görüntülerde bugüne kadar hiç gözlemlenmemiş yay-dalga benzeri oluşumların bulunduğunu söylüyor. Aşağıdaki görselde görüldüğü üzere bu tuhaf dalgalar beş farklı türde bulunuyor. Bocalletti ve ekibi önceki yıllarda alınmış görüntülerle bugünün görüntülerini karşılaştırdıklarında ise çok daha şaşırtıcı bir şey keşfettiler; dalgalar hareket ediyordu. Hem de baş döndürücü bir hızla... Beş tip dalgadan üç tanesi saatte 40.000 km'lik bir hızla yıldızdan uzaklaşıyorlardı. Öyle ki bu hız, dalgaların yıldızın kütleçekiminden kurtulabilmeleri için yeterliydi. Astronomlar şimdilik bu aşırı hıza neyin sebep olduğundan emin değiller. Yine de AU Mic yıldızının yüzeyinden düzenli aralıklarla ve devasa patlamalarla uzaya yıldızsal enerji yayıldığı biliniyor. Bu yüzden yıldızın yarattığı devasa patlamalarla toz bulutu dalgalarının, yüksek hızda yıldızdan uzaklaşıp uzaya yayılması olası. Elbette her şeye rağmen kesin konuşabilmek adına astronomların daha fazla veriye ulaşması gerek. Milton Humason: Katır Sürücüsüydü, Ünlü Bir Astronom Oldu!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronotlar-uzayda-stres-carki-kullanirsa-neler-olur/", "text": "Şu anda stres çarkı çılgınlığının sona erdiğini biliyoruz. Ancak Uluslararası Uzay İstasyonu'nda yaşadığınız zaman, kargo yüklerinin size ulaşması biraz zaman alıyor. Şimdi UUİ'deki astronotlar, evrenin bize ayrılan bölümünde kısa bir süreliğine moda olan bu tuhaf cihazı nihayet ele geçirdiler. Ayrıca yerçekimsiz ortamda onu dönerken izlemek, oyuncağın yeniden havalı görünmesini sağlamak için yeterli. Şu anda Sefer 52/53'ün bir parçası olarak uzay istasyonunda bulunan NASA astronotu Randy Bresnik, kendisi ve iş arkadaşları stres çarkıyla oynarken çekilen bir videoyu paylaştı. Takım, NASA markalı çark ile bir dizi numara gerçekleştirdi; uzay istasyonunun yerçekimsiz ortamı boyunca süzülerek çeşitli yönlerde onunla birlikte dönüyormuş gibi yaptı. Örneğin uçuş mühendisi Mart T. Vande Hei, stres çarkını tutarken yatay bir düzlem boyunca tam dönüşler yaptı; bir diğer ekip üyesi Joe Acaba ise stres çarkını elinde döndürürken baş döndürücü taklalar attı. Fakat izlemesi her ne kadar eğlenceli ve mide bulandırıcı olsa da, en iyi kısmı elbette stres çarkının havada dönmeye devam ederken serbest şekilde süzüldüğünü görmekti. Simgesel oyuncak havada uçarken, uzay aracının yumru penceresinde Dünya'yı da görebilirsiniz. Stres çarklarından bıkmış olsanız bile bunu izlemek epey muhteşem. Üstelik stres çarkı, yerçekiminin olmadığı ortamda farklı davranıyor. Aslında, Bresnik çarkı serbest bıraktığı ve kendi kendine dönmesini sağladığı zaman yakından bakarsanız, NASA logosunun ilk önce sabit durduğunu ancak hemen sonra aletin geri kalanıyla birlikte dönmeye başladığını farkedersiniz. Şimdi burada ilk önce, uzaydaki bir stres çarkının çok daha uzun döneceğini düşünebilirsiniz, ancak ortaya çıktığına göre, orada da merkezdeki bilyeli yatakta bir sürü sürtünme gerçekleşiyor ve sonunda dönüş yavaşlıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/astronotlarin-kirli-donunu-kim-yiyip-iciyor/", "text": "Uluslararası Uzay İstasyonu'na giden astronotlar nasıl çamaşır yıkıyorlar hiç merak ettiniz mi? Uzayda çamaşır makinası yok. Üstelik olsa bile yerçekimi hissedilmediği için suyu çamaşırların üzerine dökseniz bile aşağı akmayacağı için hep elbisede kalacak. Öte yandan Uzay istasyonunda çamaşır yıkamak için yeterli su da yok. Ayrıca astronotlar her gün en az 2 saat kendilerine özel hazırlanan egzersizi yapmalılar. Değilse kemikleri zayıflayacak, sinir sistemleri sarsılacak ve sürekli halsiz hissedecekler. Kemiklerinin üzerine yük binmediği için kalsiyum oranı düşecek ve kemikler çıtkırıldım olacaklar. Ama astronotlar egzersiz yapınca iyice terliyorlar ve kokuyorlar. NASA ise, astronotlara iç çamaşır değiştirme iznini haftalık veriyor. Yani haftada bir iç çamaşırı değiştirebiliyorlar. Öyle her gün rahat rahat don değiştirmek yok, uzaydasınız ve ihtiyacınız olan her şey sayılı... Genellikle aynı elbiseyi aylarca giyerler. Mesela astronot Don Pettit aynı elbiseyi aylarca giymişti. Uzaya gittiği elbiseyle Dünya'ya döndü. Titiz olanlar ise değiştirdikleri kıyafetlerini ISS'de kendilerine ayrılan küçük bir odada toplarlar. Bu arada, yeryüzünden fırlatma anında astronotlar da bebekler gibi altlarına bez bağlarlar ve tuvalet ihtiyaçlarını uzay istasyonuna varana kadar bu bezlere yaparlar ve bezleri de bu odaya koyarlar. Rus Soyuz uzay araçlarının dönüşünde ek bölmeye yerleştirilen kirli ve kokmuş kıyafetler, içinde astronotların bulunduğu kapsül atmosfere girdiğinde ısı kalkanı ile beraber göktaşları gibi yanarak kül olur. New York Planetaryumu eski müdürü R... 12 Ocak 2005 Tarihinde NASA tarafın..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/atarca-pulsar-ve-sesleri/", "text": "Atarcalar ortalama 10-15 km yarıçapa sahip, fakat 700.000 km yarıçapa sahip Güneş'ten daha fazla kütlesi bulunan aşırı yoğun, güçlü manyetik alana sahip nötron yıldızlarıdır. Manyetik kutuplarının dönüş ekseniyle çakışmaması sonucu nötron yıldızı kendi ekseni etrafında dönüş yaparken, manyetik eksenin baktığı doğrultu uzayı bir koni biçiminde tarar. Bu manyetik eksenden saçılan ışıma , tıpkı bir deniz feneri gibi onu belirli zaman aralıklarında yanıp sönüyor olarak görmemize sebep olur. Eğer manyetik eksenini görebiliyorsak, yani bu eksenin bakış doğrultusu, dönüşü sırasında Dünya'ya denk geliyorsa biz bu özel nötron yıldızlarına, her bir kesişmede bir atım yaptığı için atarca diyoruz. İşte biz bu elektromanyetik atımlarını, sese dönüştürüp kaydedebiliyoruz. Onları bu kadar özel yapan şeylerden biri de gerçekten muazzam hızlarda dönmeleri. Dolayısıyla, kaydettiğimiz sesleri de eşsiz! Kuzey yarıküreden görülen en parlak radyo atarcadır. Bunun dışında tipik, 0,714520 saniye periyoda sahip normal bir atarcadır. Yani kendi ekseni etrafında saniyede 1,5 tur atar. Böylesine hızlar Güneş sisteminde göremeyeceğimiz muazzam hızlardır. Fakat dediğimiz üzere, bu son derece tipik olanı. Dönüş hızı sebebiyle sesi tıpkı bir lokomotifin çıkardığı sesi andırır. Bu kayıt Jodrell Bank-Lovell Teleskobu tarafından alınmıştır. Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta... Eğer bir nötron yıldızını alıp İsta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/atbasi-bulutsusu-horsehead-nebula/", "text": "Üstteki amatör bir astrofotoğrafçı tarafından alınmış bu detaylı fotoğraf, ünlü Atbaşı Bulutsusu ve çevresine ait. Atbaşı bulutsusu, Avcı takımyıldızı içinde yer alan devasa bir molekül bulutunun küçük bir parçasını oluşturur. Aslında tam olarak, bu dev yıldız oluşum bölgesindeki küçük yoğun bir gaz çıkıntısından ibarettir. Gerçi küçük dediğimize bakmayın; çapı 13 ışık yılı, toplam kütlesi ise Güneş'in 250 katından fazladır. Bu tür bulutsular %97-99 arası hidrojen ve helyum gazı ile, %1-3 arası diğer maddelerden meydana gelir. Neredeyse tümüyle gazdan oluşan bu bulutsunun içinde olsaydınız eğer, fotoğraftaki halinin aksine saydam olduğunu görecektiniz. Ancak, kalınlığı ışık yılları mertebesinde olduğu için, arkaplanda kalan yıldızların ışıklarını perdeler ve bize sanki karanlık, opak bir sis bulutu gibi görünürler. Dünyamıza kabaca 1.500 ışık yılı uzakta yer atbaşı, tahmin edeceğiniz üzere bir yıldız oluşum bölgesi ve derinliklerinde bu fotoğrafta göremesek de, yüzlerce yıldız oluşum süreçlerini tamamlamaya çalışıyor. Birkaç milyon yıl sonra, oluşan yıldızlar güçlü parlamalarıyla bulutsuyu darmadağın edecekler ve ortaya ışıltılı bir yıldız kümesi çıkacak... Eğer fotoğrafı normal ışıkta değil de, kızılötesi ışıkta çekseydik, oluşma aşamasındaki bebek yıldızların ışıltılarını görebilecektik."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/atmosfer-sahibi-olmanin-sartlari-merkur-dunya-ve-titan/", "text": "Bir gezegenin atmosfer sahibi olabilmesi, onu koruyabilecek büyüklükte bir kütlenin yanında, Güneş'e olan uzaklığı, yani Güneş'ten aldığı enerji ile de ilgilidir. Dünyamız atmosferini, ortalama 150 milyon km uzakta olduğu Güneş'in rüzgarlarından koruyabilmek için oldukça büyük bir kütleye ve buna ek olarak bir manyetik alana sahiptir. Güneş rüzgarları, Dünya'dan bildiğiniz rüzgarlar gibi değildir. Yoğunluğu düşük de olsa elektrik yüklü atomik parçacıklardan oluşur. Bu parçacıklar büyük bir hızla yol alırlar ve bu hızlarını çaptıkları nesnelere iletirler. Eğer bu nesne, bir gezegenin atmosferindeki molekül ise, o molekül Güneş rüzgarının yol aldığı doğrultuda hızlanarak gezegenin kütle çekiminden kurtulup uzay boşluğuna savrulur. Merkür ise hem Güneş'e fazlasıyla yakın (57 milyon km), hem de görece küçük bir kütleye sahip olduğu için o mesafeden maruz kaldığı güçlü Güneş ışınları bir atmosfere sahip olmasına izin vermez. Çünkü, fazlasıyla ısınan gaz molekülleri rahatlıkla Merkür'ün kütle çekimini yenecek enerjiye ve hıza sahip olarak, Güneş rüzgarlarının da etkisiyle uzay boşluğuna savrulur. Eğer Merkür ile Dünya'nın yerini değiştirebilseydik, Dünyamız da atmosferini koruyamaz, Merkür gibi çıplak bir gezegen haline dönüşürdü. Çok sevdiğimiz manyetik alanımız bile o kadar yakın mesafeden Güneş rüzgarlarının atmosferimizi süpürmesini engelleyemezdi. Satürn'ün uydusu Titan ise, Merkür ile hemen hemen aynı büyüklüğe sahiptir ve onun da bir manyetik alanı yoktur. Buna rağmen Güneş'e o kadar uzak (1.5 milyar km) ve soğuktur ki, atmosferindeki gazlar Titan'ın kütle çekimini yenecek enerjiye ulaşabilecek kadar ısınıp enerji yüklenemezler. Ayrıca Titan, Satürn gibi sağlam bir dosta sahiptir. Satürn'ün devasa manyetik alanı, yörünge döneminin %90'ından fazlası boyunca Titan'ı Güneş rüzgarlarına karşı korur. Bu nedenle Titan'ın Dünya'dan bile kalın ve yoğun bir atmosferi vardır. Ama, eğer Titan'ı Dünya'nın bulunduğu yere koyabilseydik, atmosferini Güneş'in etkisinden koruyamayacak ve çıplak bir gezegene dönüşecekti. Satürn'ün koruması bile bunu engellemeye yetmeyecekti, çünkü Titan'ın kütlesi Dünya'nın bulunduğu bölgedeki sıcaklıkta atmosferindeki gazların kaçıp gitmesini engelleyebilecek kadar güçlü bir kütle çekim üretemez."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/atomun-gercek-boyutlari/", "text": "Etrafımızda gördüğümüz her şeyi; yıldızları, ağaçları, cıvıldayan kuşları hatta bizleri oluşturan şey, atom. Oldukça küçük bir madde parçası. Yalnızca bu kadar küçük olmakla kalmayıp, aynı zamanda oldukça ilginç özelliklere de sahip. Aslında öyle değil, en azından göründüğü gibi değil. Eğer bir atomu ders kitabına gerçek oranlarıyla büyüterek çizmeye çalışsaydınız bu muhtemelen imkansız olurdu. Dolayısıyla bu gördüğümüz tamamen temsili, hatalı bir gösterimdir. Atomun gerçek yapısını anlamak için çekirdeğini, yalnızca çekirdeğini, bir bilye boyutunda düşünelim. Bu durumda elektronları nereye koymamız gerekir? Cevap oldukça şaşırtıcıdır. Bilyeyi alıp bir futbol sahasının ortasına koyarsanız, elektronlar bu sahanın etrafında bir yerlerde dolanırlar. Peki aradaki onca mesafede ne var? Hiçbir şey. Tamamen boşluk. Bu yüzden atomaltı dünyası, gerçek dünyamızdan bakıldığında oldukça sıradışı görünür. Çünkü bizim yaşantımızdaki hiçbir yapı, atom boyutlarına indiğimizde karşılaştığımız yapılara benzemez."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/aurora-isinglass/", "text": "Güneşimizde her saniye 600 milyon ton hidrojen 596 milyon ton helyuma dönüşür. Bu sebele Güneş her saniye 4 milyon ton kütle kaybeder. Bu kayıp, uzaya ışınım olarak dağılır. Güneşin ikinci kütle kaybı ise Güneş rüzgarları sayesindedir. Yıldızımız her saniye 1.5 milyon ton daha kütle kaybeder rüzgarlar sebebiyle. Bu rüzgarlarla Güneş'ten ayrılan yüklü ve zararlı radyoaktif parçacıklar saatte milyonlarca kilometreyi bulan hızla 40-50 saat içinde Dünya'mızın manyetosfer tabakasına çarparlar. Dünyamızın merkezinde kor olarak bulunan ve yüzeyde de az miktarda yer alan demir madeninin tamamını çıkarsak Mars kadar büyük demir gezegen yapabiliriz. Yani Dünyamız, Mars kütlesine yakın demir madenlerine sahiptir. Sıvı halde gezegenimizin derinliklerinin dönen bu demir, Dünyamızın etrafında bir manyetik alan oluşturur. Biz bu alana Manyetosfer tabakası deriz. İşte demir madeninin oluşturduğu manyetik alan, aynı bir çatı gibi bizi bu tehlikeli Güneş rüzgarından korur. Gelen parçacıkların büyük kısmının yönlerini değiştirip uzaklara gönderir. Dünyanın manyetik alanından ayrılan yüklü parçacıklar, manyetik alan çizgileri boyunca enerjilerini azaltıp uzun bir yol aldıktan sonra Dünya'ya geri dönerler ve kutup bölgelerinden giriş yaparlar. O sırada onları atmosferde bulunan Hidrojen ve Azot gazları karşılar ve bu parçacıklarla etkileşime geçerek iyonize olurlar enerji seviyeleri yükselir. Bir müddet sonra kararlı hale geçmek isterler ve aldıkları enerjiyi bırakırlar. İşte bu bırakılan enerji, gözle görülebilen foton olarak atmosfere yayılır. Eğer Hidrojen ile etkileşime geçmişse çoğunlukla yeşil ışık, bazen kırmızı ışık, azotla etkileşime geçmişlerse mavi ışık oluşuyor. Auroaları en iyi izleme yeri Alaska veya Norveçtir. Astronomi Dergisi her yıl bu Auroraları izlemek üzere bu iki izleme yerine turlar düzenlemekte ve fotoğraf ve video çekimi yapmaktadır. Norveç'te ise buzulların arasında buzlardan otel odaları vardır ve bu odaların çatıları camdan yapılmıştır. Astronomi meraklıları gece boyunca yattıkları yerden bu muhteşem ışık gösterilerini izleyebilmektedirler. NASA ise Auroraların sırlarını araştırmak üzere 5 uzay aracı tasarladı. Bunlardan ilki 22 Şubat 2017 günü sabahı Alaska'da bulunan Poker Flat Araştırma merkezinden uzaya fırlatıldı. Bu araca Ionospheric Structuring: In Situ and Groundbased Low Altitude StudieS veya ISINGLASS ismi verildi. Görevi ise alçak irtifada Güneş rüzgarlarının iyonosferdeki davranışlarını incelemek. ISINGLASS 2 uzay aracından oluşuyor. Auroraları inceleyecek 5 uzay aracından üçüncüsüne ise PolarNOx ismi verilmiş. Güneş rüzgarlarının azotla tepkimeye girmesinden Azot Oksit oluşuyor. Azot Oksit ise ozon tabakası için zararlı. Bu uzay aracının amacı ise, bu Azot Oksit'i incelemek. İste PolarNOx uzay aracı bu oluşan Azot Oksitlerin nerede toplandığını ve iklime etkisini araştıracak. Dördüncü ve beşinci uzay aracının adı Neutral Jets in Auroral Arcs Yüksek enerjili elektronlar Dünya'nın manyetik alanı içinde nötr gazlarla etkileşerek 20 bin volt elektrik üretiliyor. Bu iki uzay aracı, oluşan elektrik akımını ve Auroraların oluşturduğu yayları inceleyecek. NASA bu 5 uzay aracını Sound Rocketleri ile uzaya fırlatıyor. Bu roketlerin özelliği göreceli olarak daha ucuz olması ve alçak irtifada, bilim maksatlı gönderilen balonların en son çıkabildiği noktadan daha yukarıya ve uyduların gönderildiği kuşaktan daha aşağıya gidebilmesidir. Bu roketlerin bir başka özelliği ise mobil olarak taşınabilir ve her yerden fırlatılabilir olmalarıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/aurora-kutup-isiklari-nedir/", "text": "Aurora denilen görsel şölen, Güneş fırtınalarının uzaya yaymış olduğu yüklü parçacıkların Dünya'nın manyetik alanı ile etkileşmesi sonucu oluşan göz alıcı ışıklardır. Kutup Işıkları da denilen bu parıltılar, tarih boyunca insanları büyülemiş muhteşem ışık şovlarıdır. Kuzey ve Güney kutup noktalarında gözlemleyebildiğimiz Auroralar, Aurora Borealis ve Aurora Australis olarak da bilinirler. Güneş rüzgarlarıyla, yıldızımızdan yaklaşık saatte 1 milyon mil hızla uzaya fırlatılan ve hayli yüksek oranlarda yüklü elektronlardan oluşan parçacıklar, Güneş'ten ayrıldıktan neredeyse 40 saat sonra Dünya'nın çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere ulaşırlar ve atmosferde bulunan elementlerle etkileşime girerler. Bilim insanı Celsius, 1741 yılında Auroraların meydana getirdiği manyetik akımları, manyetik kontrolün kanıtı olarak tanımlamıştır. Kristian Birkeland ise 1908 yılında manyetik akımın Aurora arkı boyunca bu tür partikül hareketlerinin genellikle gün ışığından karanlığa doğru, Doğu-Batı doğrultusunda hareket ettiğini savunmuştur. Bu yönlenme hareketi daha sonra Aurorasal Elektron Hareketi ismini almıştır . 1800'lü yılların sonunda, Alman gökbilimci Hermann Fritz'in katkılarıyla Auroranın çoğunlukla Aurorasal Bölge de görüldüğü saptanmıştır (Aurorasal Bölge Dünya'nın manyetik kutbunun çevresinde yaklaşık 2.500 km çapında halka şeklinde bir bölgedir). Bunun dışında oluşabilecek güçlü bir manyetik fırtına, geçici olarak Aurasal ovali genişlettiğinde, nadiren ılıman enlemlerde de görülebilir. 29 Temmuz 1998 yılında THEMIS uzay sondaları ilk kez Auroralara sebep olan manyetosferik fırtınanın başlangıcını görüntülemeyi başarmıştır. Sonda, Aurorasal yoğunlaşma başlamadan 96 saniye önce manyetik temas fikrini kullanarak ölçüm yapmış ve bunun üzerine astronom Vasilis Angelopoulos Verilerimiz ilk kez açıkça gösteriyor ki manyetik temas bu olayın tetikleyicisidir. ifadesini kullanmıştır. Büyük manyetik fırtınalar, yaklaşık olarak 11 yılda bir gerçekleşen Güneş lekesi döngüsü ile en yoğun noktalara ulaşırlar. Bu fırtınalar, takip eden 3 yıl boyunca da etkisini sürdürebilir. Aurorasal Bölgenin içinde Auroranın meydana gelme olasılığı, genel itibariyle IMF çizgilerinin eğimine, özellikle de güney yönlü olmasına bağlıdır. Solar rüzgar partikülleri çarpışır ve Dünya'nın manyetik alan çizgileri boyunca hızlanırlar. Bu sebeple iyonize olan atmosferin üst kısımlarındaki (80 km den yukarısında) oksijen ve nitrojen atomları, bu parçacıklar tarafından uyarılırlar. Elektron kazanan nitrojen atomları ile, uyarılan oksijen atomlarının temel enerji düzeyine dönüşümüyle foton salınımı ortaya çıkar. İşte gökyüzünde gördüğümüz Auroralar, bu fotonlardır. Tüm bu manyetik ve elektriksel kuvvetler, sürekli kayan kombinasyonlarla birbirleri ile etkileşirler. Bu kaymalar ve akışlar, 50,000 voltta 20,000,000 ampere kadar ulaşabilen atmosferik akımlar boyunca Aurora'nın Dansı şeklinde görülebilmektedir. Oksijen: Yeşil veya kahverengimsi kırmızı, absorbe edilen enerjinin miktarına bağlı olarak 240 km yüksekliğe kadar yeşil, bunun üzerinde ise kırmızı renktedir. Oksijenin başka bir atom veya molekülle çarpışması yüksek enerjisini emecek ve temel hale geçmesine engel olacaktır. Atmosferin üstünde yüksek oranda oksijen bulunur, Bu tür çarpışmalar, seyrek olduğu için oksijen kırmızı ışık yayabilir. 240 km'den aşağıya indikçe, çarpışma olasılığı artar ve böylece kırmızı renk oluşamaz. Bunun temel sebebi, başka bir atom veya molekülle çarpışmaların, temel hale geçmesine engel olacak ve sonunda yeşil ışık yayacak olmasıdır. Nitrojen : Mavi, veya kırmızı. Bunun dışında atom iyonize olduktan sonra tekrar elektron kazanırsa mavi ışık oluşacaktır. Yüksek enerji seviyesinden temel seviyeye geri dönüyorsa kırmızı ışık yayacaktır. 90 km yüksekliğe kadar mavi bunun üzerinde ise kırmızı ışık görülecektir. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 14 Ocak 2018 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/avcinin-kemeri-alnitak-alnilam-ve-mintaka/", "text": "Gezegenimizin, Türkiye'nin yer aldığı kuzey yarımküresinde, gökyüzünün çıplak gözle görülebilen yegane bulutsusu Orion'un yer aldığı Orion takımyıldızı bulunur Avcının Kemeri, bu takımyıldızının en belirgin yıldız örüntüsüdür. Bu takım yıldızı; Alnitak, Alnilam ve Mintaka isimlerine sahip gökyüzünün en ünlü yıldız dizilerinden birini de içinde barındırıyor. Sonbahar ve kış ayları boyunca çıplak gözle oldukça rahat görülebilen bu parlak yıldızlar, antik uygarlıklar ve Roma kültüründe Avcının Kemeri olarak niteleniyordu. Eğer iyi bir gökyüzü gözlemcisi iseniz, Avcı takımyıldızını ve bahsettiğimiz bu üç yıldızı yılın büyük kısmında görebilirsiniz. Ancak, kış aylarında çok daha erken doğup, gökyüzünde oldukça fazla yükseldiğinden, en uygun gözlem zamanı ülkemizde Ekim-Kasım ayı ve sonrasındadır. Eğer Avcının Kemeri'ne doğru, Orion takımyıldızı'nın sarımsı ışıltısıyla en parlık yıldızı olan Betelgeuse yıldızından düz bir hat çekerseniz, kemerin alt kısmındaki Alnitak yıldızına ulaşırsınız. Bu yıldız, aslında üç yıldızın oluşturduğu bir çoklu yıldız sistemidir. Ancak, yeryüzünden çıplak gözle baktığınızda tek bir yıldız gibi görülür. Zeta Orionis veya 50 Orionis şeklinde de adlandırıldığı olur. Bize yaklaşık 1.300 ışık yılı uzaktaki Alnitak sisteminin ana bileşenleri, Güneş'in yaklaşık 28 katı kütleye sahip olan Alnitak Aa ve Güneş'ten 14 kat daha büyük bir kütleye sahip olan Alnitak B isimli O-B tipi dev yıldızlardır. Bu iki yıldızdan ilki Güneş'ten 250 bin kat fazla enerji yayarken, diğeri Güneş'ten yaklaşık 30 bin kat daha fazla enerji üretir. Bu iki yıldız, birbirlerinin çevresinde yaklaşık 1.500 yıl süren bir yörünge periyodunda dolanırlar. Yapılan araştırmalar, Alnitak Aa yıldızının aslında tek bir yıldız olmadığını gösteriyor. Alnitak Ab adı verilen ve 23 Güneş kütlesine sahip yakın bir eşi var. Alnitak Aa ve Alnitak Ab yıldızları çok yakın oldukları için, yaklaşık 8 yıl süren bir yörünge döneminde birbirleri çevresinde dolanırlar. Bu da demek ki, Alnitak B yıldızı aslında bu iki yıldızın oluşturduğu sistemin çevresinde dolanıyor. Her üç yıldız da kısa ömürlü dev yıldızlar sınıfına girdikleri için, birkaç milyon yıl içinde birer kırmızı dev yıldıza dönüşecek, ardından Alnitak Aa ve Alnitak Ab birer süpernova patlaması ile yok olurken, Alnitak B bir gezegenimsi bulutsu ve nihayet bir beyaz cüce halini alacak. Avcının Kemeri'nin ortasında yer alan Alnilam, 35 Güneş kütlesine ve yaklaşık 30 Güneş yarıçapına sahip bir mavi dev yıldızdır. Yüzey sıcaklığı yaklaşık 28 bin santigrat derece olan Alnilam, bu özellikleriyle Güneş'ten yaklaşık 280 bin kat daha fazla enerji yayar. Alnilam, tek başına bir yıldızdır ve herhangi bir yıldız sisteminin üyesi değildir. Epsilon Orionis veya 46 Orionis isimleriyle de anılır. Bizden yaklaşık 1,340 ışık yılı uzaklıktaki Alnilam, 6 milyon yıla yaklaşan yaşı ile, kendi kütlesindeki bir yıldız için oldukça yaşlı sayılır. Önümüzdeki 1 milyon yıl içinde yavaşça bir kırmızı dev yıldıza dönüşeceği, ardından da bir süpernova patlaması ile yok olacağı düşünülüyor. Süpernova patlaması öncesinde var olan kütlesine göre, geride bir nötron yıldızı veya kara delik bırakacak. Delta Orionis A, üçlü bir sistem demiştik. Sistemin Ana bileşeni Delta Orionis Aa1 adı verilen yaklaşık 25 Güneş kütlesinde bir yıldız. Bu yıldız, Delta Orionis Aa2 adı verilen yaklaşık 10 Güneş kütlesinde bir yıldız ile, 5,7 gün süren yörünge döneminde ortak bir kütle çekim merkezi etrafında dolanıyorlar. Bu iki yıldızın çevresinde ise, Delta Orionis Ab adı verilen yaklaşık 22 Güneş kütlesinde başka bir yıldız daha yer alıyor. Sistemdeki tüm yıldızlar O-B tayf türünde mavi dev yıldızlar oldukları için, yaydıkları toplam enerji Güneş'in yüzbinlerce katına ulaşıyor. Bu üçlü sistemin yaklaşık 2,5 trilyon kilometre uzağında, Delta Orionis C yer alıyor. Bu yıldız da iki yıldızdan oluşan çoklu bir sistem. Delta Orionis Ca, yaklaşık 6,5 Güneş kütlesindeki B sınıfı bir dev yıldız iken, Delta Orionis Cb ise yaklaşık 2,5 Güneş kütlesine sahip A sınıfı bir yıldızdır. İki yıldız birbirlerinin çevresinde yaklaşık 30 günlük bir periyotta dolanırlar. Mintaka sisteminde, Delta Orionis B isminde bir yıldız daha bulunuyor. Fakat, sistemin birbirine yakınlığı ve karmaşıklığı nedeniyle, B tayf tipi bir dev yıldız olması haricinde bu yıldızın yapısı hakkında henüz elimizde tatmin edici bilgiler yok. Bu bilgilerden sonra, Avcının Kemeri'ni oluşturan bu üç yıldıza artık baktığınızda, basitçe orada üç yıldız var demeyeceğinize eminiz. Doğduklarından bugüne geçen yaklaşık 6 milyon yıl boyunca birçok kültürü etkilemiş, mitolojilerinde önemli yerler edinmiş bu yıldızlar, oldukça karmaşık sistemler içinde bir arada bulunuyorlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-agaclari/", "text": "Apollo 14, 31 Ocak 1971 günü Ay yüzeyine üçüncü yolculuğunu gerçekleştirdi. Beş gün sonra Alan Shepard ve Edgar Mitchell Ay'a ayak bastılar. Eski bir Amerikan Orman Servisi çalışanı Stuart Roosa, kişisel kitinde küçük kaplarda paketlenmiş, NASA/USFS ortak projesinin bir parçası olan yüzlerce ağaç tohumunu Ay'a götürmüştü. Dünya'ya döndükten sonra tohumlar Orman Servisi tarafından filizlendirildi. Ay Ağaçları olarak bilinen fidanlar, çoğu Amerika Birleşik Devletleri (genellikle 1976'da) olmak üzere birçok dünya ülkesine ekildi. Yazımızda kayıtlı olan ay ağaçlarının yerlerini sizler için derledik. - Loblolly Çam ; Güneydoğu Amerika'ya özgü, Teksas'ın ortasından Florida'ya, kuzeyinden Delaware ve güney New Jersey'e kadar uzanan birkaç çamdan biridir. - Çınar ; Batı çınarı, çınargiller familyasından anavatanı Kuzey Amerika olan bir çınar türü. 30 40 m boyunda uzun ve dolgun gövdeli, yuvarlak tepeli bir ağaçtır. - Redwood ; Sahil Sekoyası, servigiller familyasının Sequoia cinsinden tek bir türle temsil edilen 120 m boy, 7 m çap yapabilen anavatanı Kuzey Amerika olan büyük bir ağaç türü. Her dem yeşil ve dev yapılı ağaçlardır. Oldukça kalın kabukları vardır. Genç sürgünleri önce kırmızı, sonra kahverengidir. - Sweetgum ; Doğu Kuzey Amerika ve tropik ılıman bölgeleri ısınmak için Liquidambar cinsinde yaprak döken bir ağaçtır. - Douglas Fir. ; Çam ailesindeki Pinaceae'de dökmeyen bir kozalaklı türdür. Batı Kuzey Amerika'ya özgüdür ve Douglas köknar, Oregon çamı ve Kolomb çamı olarak bilinir. Tohumlar sınıflandırılmış daha sonra karşılaştırılmak üzere kontrol tohumları Dünya üzerinde tutulmuştur. Roosa, Şubat 1971'de Kitty Hawk komut modülünde Ay'ın yörüngesinde bıraktığı kişisel setinde yaklaşık 400-500 tohum taşıdığı kayıtlara geçmiştir. Tohum tenekeleri dekontaminasyon işlemleri sırasında Dünya'ya döndükten sonra açıldı. Stan Krugman, tohumlarını Gulfport, Mississippi'deki Güney Orman Servis istasyonuna ve çimlenmeyi denemek için California'daki Placerville'deki batı istasyonuna gönderdi. Şaşırtıcı bir şekilde hemen hemen tüm tohumlar başarıyla çimlenmiştir. Orman Servisi birkaç yıl sonra 420 ila 450 fide yetiştirmeyi başardı. Bunların bir kısmı dünyaya bağlı meslektaşları ile kontrollü olarak ekilmiştir. Bu ağaçlar güney ve batı Amerika türü oldukları için farklı iklime sahip ülkelere ağaç verilmedi. Stuart Roosa, 16 Ağustos 1933'te Durango, Colorado'da doğdu. 1950'li yılların başında Orman Servisi'nde çalıştı daha sonra Hava Kuvvetleri'ne katıldı ve bir test pilotu oldu. 1966 astronot sınıfı için seçilen 19 kişiden biriydi ve Apollo 9 için astronot destek ekibinin bir parçasıydı. Apollo 14'ü takip eden Roosa, Apollo'nun 16 ve 17'leri için yedek komuta modülü pilotu oldu. 1976'da birçok ağacının ekildiği zaman Hava Kuvvetlerinde Albay olarak emekli oldu. Stuart Roosa Aralık 1994'te vefat etti. Ay Ağaçları Ay'a ilk ziyaretlerimizin canlı bir anıtı ve Stuart Roosa'ya uygun bir anıt olarak gelişmeye devam ediyor. Bazı Ay Ağaçlarının yerleri aşağıda listelenmiştir, ancak hepsi için kayıt tutulmayıp ve tüm ağaçların düzenlenmesi ile ilgili herhangi bir sistematik takip yapılmamıştır. Loblolly çam , Alabama, Arkansas, Florida, Georgia, Idaho, Louisiana, Maryland, Tennessee ve D.C eyaletlerine ekilmiştir. Çınar , Alabama, Arizona, Florida, Indiana, Kansas, Maryland, Massachusetts, Mississippi, Missouri, New Jersey, Kuzey Carolina, Ohio, Pennsylvania, Tennessee, Texas, Utah, Virginia, Idaho, Michigan Eyaletlerine ekilmiştir. Douglas Fir. ; Oregon, Washington, Arizona, New Mexico eyaletlerine ekilmiştir. Sekoya ; California eyaletine ve Brazilya'da Rio Grande do Sul'e ekilmiştir. Sweetgum ; Virginia, Indiana eyaletlerine ve Brazilya'da Brasilia'ya ekilmiştir. Çınar, sekoya, Douglas Fir ve Loblolly çam 1988 ile 2016 yılları arasında yine çoğu Amerika'ya olmak üzere Ay ağacı vakfı tarafından Arabistan, Rusya, İtalya, İsviçre ve Fransa'ya da ekildi. Amerika'da; Illinois, Iowa, Kentucky, New York gibi daha önce ekilmeyen eyaletlerin yanında ekilmeyen diğer şehirlere de ekilmiştir. İsviçre'deki Lucerne, İtalya'daki Tradate, Fransa'daki Gretz-Armainvilliers ve Arabistan'daki Riyad şehirlerine ekilmiştir. İlk Ay Ağacı koşusu 3 Haziran 1979'da 180'den fazla koşucu katılımı ile gerçekleşti. Neil Branson prömiyerde ilk sırada yer aldı, George Weinzetl 60 +'nın köşesinde ve 14-18 kategorisinde Nancy Reynolds oldu. 1979'dan sonra, Ay Ağacı Koşusu gelecek 20 yıl boyunca yerel bir gelenek haline geldi. 1979-1990 Ay Ağacı Koşusu'nun ilk on bir yılı, Illinois Valley Ticaret Odası tarafından, 1991-1997'deki etkinliğe sponsor olan Illinois Valley Gönüllü İtfaiyeciler Birliği ve sonuncusu için (1998-1999) etkinliğe sponsor olan Illinois Valley Family Koalisyonu ile desteklendi. Dale O'Keefe, 1979-1981 yılları arasında yarış direktörlüğünü yaptı ve ardından Tom Zulliger ile işi paylaşan Chuck Messenger takip etti. Etkinliğin son yılları Zulliger tarafından düzenlendi. Etkinliğe kaydolan en fazla katılımcı sayısı, 6 Haziran 1981'de 400 kişiden fazla katılım gösterdi. Etkinliğin yaş aralığı 3-81 arası değişen katılımcılar tarafından oluşmuştur. En son yapılan ay koşusu 3 Haziran 2017'de Illinois Valley havaalanında gerçekleştirilmiştir. Ekilen ağaçların birkaçı okul bahçelerinde olduğu için okullarda ağacın ekildiği yıl dönümlerinde çocuklar tarafından kutlanıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-antlasmasi-uzay-hukukunun-oksuz-evladi/", "text": "Birleşmiş Milletler bünyesinde kaleme alınan ve Uzay Hukukunun kaynakları arasına giren bu antlaşmanın resmi adı, Devletlerin Ay ve Diğer Gök Cisimleri Üzerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Antlaşmadır. Kısa olarak Ay Antlaşması Moon Treaty adı ile bilinmektedir. Soğuk Savaş'ın gölgesi Dünya üzerinde iken, peş peşe uzaya dair anlaşmalar BM tarafından uluslararası camianın oylarına sunulmuştur. Daha önceki yazılarımızda bu anlaşmaların çoğuna değindik. Ay Antlaşması'nın, bu diğer antlaşmalardan temel farkı, Dünya devletlerinin birçoğu tarafından imza edilmemiş ve kabul edilmemiş olmasıdır. Antlaşma, Aralık 1979'da BM'ye sunulmuştur. Gerekli beş devletin imzasının Temmuz 1984'te toplanması ile de resmen yürürlüğe girmiştir. 2016 tarihi itibarı ile sadece 17 devlet tarafından onanmıştır. Kapsamlı ve tüm insanlığın çıkarlarını gözeterek kaleme alınan antlaşma, 11. maddesi yüzünden uzay yetenekli büyük devletler tarafından rağbet görmemiştir. - Bu antlaşma, Dünya hariç, Ay ve Güneş Sistemindeki tüm gök cisimlerini kapsar. - Ay ve gök cisimleri ve çevrelerindeki yörüngeler münhasıran barışçı amaçlarla kullanılır. Belirtilen bu uzay alanlarında askeri amaçlı çalışma yapılamaz, askeri üs kurulamaz, nükleer ve kitle imha silahları yerleştirilemez, bu sahalar tehdit amaçlı kullanılamaz. Ancak güvenlik ve araştırma amacıyla askeri personel bulundurulabilir. - Ay ve gök cisimleri insanlığın ortak malı olarak tüm devletlerin erişimine, araştırma yapmasına, istasyon kurmasına ve benzeri faaliyetlerde bulunmasına açıktır. Sayılan bu haklar engellenemez. - Ay ve gök cisimlerinde kurulacak üsler, buradaki laboratuvar ve cihazlar, diğer imzacı devletlerin ziyaret ve incelemelerine açık olacaktır. - Ay ve gök cisimlerinde yapılacak olan araştırma ve diğer faaliyetler, bunlardan elde edilen bulgu ve sonuçlar düzenli aralıklar ile BM Genel Sekreterliği'ne bildirilecektir. - Ay ve gök cisimlerinden getirilen örnekler, bu örnekleri getiren devletlerin mülkiyetinde olacaktır. Ancak diğer devletlerin bu örnekleri isteme ve inceleme haklarına saygı göstereceklerdir. Ay Antlaşması bu noktaya kadar, genel geçer kapsamı, barışçıl amaç ilkesi, faaliyetlerin niteliği vb. Uzay Hukuku ilkeleri kapsamında kaleme alınmıştır. Ancak Ay Antlaşması'nın 11. maddesi ABD, Rusya, Çin gibi Uzay Yetenekli devletlerin bu anlaşmadan uzak kalmasına sebep olmuştur. - Bu Anlaşma hükümlerinde yansıtıldığı üzere Ay ve doğal kaynakları insanlığın ortak mirasıdır. Ay'da, kullanım ya da işgal yoluyla ya da herhangi bir başka yolla ulusal egemenlik tesis edilemez. Ay'ın yüzeyi veya alt yüzeyi, herhangi bir kısmı veya doğal kaynakları, herhangi bir Devlet, uluslararası ya da hükümetler arası veya sivil toplum kuruluşu, ulusal organizasyon veya sivil toplum kuruluşu veya herhangi bir gerçek kişinin mülkiyetinde olamaz. Ay'ın yüzeyinde veya yüzey ile bağlantılı yapılar da dahil olmak üzere Ay'ın yüzeyinde veya altındaki sahalara yerleştirilen personelin, uzay araçlarının, ekipmanların, tesislerin, istasyonların ve tesisatların varlığı, Ay üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı tesis etmez. - Ay ve gök cisimlerinden geniş çaplı ekonomik veya diğer sivil amaçlar ile yararlanma söz konusu olursa, bu durum ayrı bir işletme rejimi anlaşması ile düzenlenecektir. Temel ilke, teknik olanakları ve teknolojiyi sağlayan devletlerin haklarına ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına özen gösterilerek, elde edilecek kazançtan BM üyesi her devletin hakkaniyetli bir biçimde yararlanmasını sağlamaktır. Fransa, Hindistan, Romanya ve Guatemala Ay Antlaşması'nı sadece imzalamışlar, fakat henüz onaylamamışlardır. Avusturya, Belçika, Şili, Kazakistan, Kuveyt, Lübnan, Meksika, Fas, Hollanda, Pakistan, Peru, Filipinler, Suudi Arabistan, Uruguay, Venezuela ve TÜRKİYE bu antlaşmayı imza ya da katılma yoluyla onamışlardır ve de antlaşmaya TARAF HALİNE GELMİŞLERDİR."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-aylasi/", "text": "Muhtemelen ismini duyanlarımızın sayısı fazla değildir. Ancak Ay'ı adeta masallardaki periler gibi süsleyen bu değerli tacı, doğanın nasıl meydana getirdiğini merak edenlerimizin sayısı az değildir diye düşünüyoruz. Kendinizi, nispeten sıcak ve temiz gökyüzüne sahip bir kış akşamında, sıcak Kolombiya kahvenizi yudumlayıp, evinizin çatısında gökyüzünü izlerken hayal edin. Ay'ın hali dolunay, yıldızlar açık seçik. Ancak o da ne! Ay'ın etrafını kuşatmış bir ışık çemberi görüyorsunuz... Bunun bir sebebi olmalı: Elbette var. Esasında elimizde hiçbir veri olmadan bunun sebebini düşünmeye koyulduğumuzda, bir yerlerde bir tıkanma yaşayabiliyoruz. Neden çember? sorusu aklımıza gelebiliyor. Ancak iş deney ve gözleme geldiği zaman, herşey açıklığa kavuşuyor. Ay'ın, Güneş'ten gelen ışınları yansıttığını biliyoruz. Peki bu ışıklar yansırken ne oluyor da, Ay'ın etrafında bir çember biçimini alabiliyor? Cevap, biraz da mevsimde saklı: Atmosferimizdeki buz kristalleri. Yükseklerdeki buz kristallerinin dikey altıgen prizma şeklindeki formu, kristalin bir yüzünden giren Ay ışığının 22 derecelik bir kırılmaya uğrayarak diğer yüzünden çıkmasına neden olur. Bunun sonucu da, Ay çevresinde bu yarıçapa sahip bir ayladır. Eğer Ay'dan gelen ışın, 22 derecelik aylayı oluşturan kristallerden uzakta; düşmekte olan başka kristaller tarafından da kırılırsa, bu kez ilk halenin dış çevresinde biraz daha silik 46 derecelik başka bir ayla daha oluşabilir. Bu tür bir ayla, sadece Ay ışığında oluşmaz. Güneş ışığı da benzer ayla oluşumlarına sebep olur. Buz kristalleri hava durumuna bağlı olsa da Sirrus bulutları olduğu sürece aslında her mevsim görülebilir. Bunun için kış olmasına gerek yoktur. Ayrıca bu bulutlar kar yağdırmazlar. Kar kristallerinin şekli ise tamamen farklıdır. Aylaları oluşturan kristaller, genellikle altıgen prizma veya düzlem kristaller şeklindedir. Buradaki 22 derecelik buz aylasının oluşumu rastgele hizalanan altıgen prizma kristaller sayesinde oluşur. Aylalar her zaman çember olacak diye de bir kaide yok. Mesela ayla güneşin yüksekliğine bağlı olarak oval şekilde oluşurken yalancı güneş sadece kenarlarda oluşur. Bunun nedeni de yalancı güneşi oluşturan kristallerin rüzgarla hizalanan düzlem kristaller olmasıdır. Not: Biz bu oluşumu ayla şeklinde isimlendirdik. İngilizcede Halo olarak geçiyor. Türkçe'ye Hale olarak çevirenler de mevcut. Ancak, doğrusu ayla şeklinde olmalı. Hale oluşumu farklı bir mekanizmanın ürünü olabiliyor. M. Raşid Tuğral, bu yazıyı hazırladığımız dönemde parlak bir geleceği olan, ODTÜ mezunu bir bilim insanı adayı olarak görülüyor ve ülkemiz astronomi camiasındaki hemen herkes tarafından tanınıp seviliyordu. Ancak, hiçbirimizin anlayamadığı bir biçimde, yüksek lisans için gittiği Finlandiya'da IŞİD terör örgütü saflarına katılarak Suriye Rakka'ya gitti. Burada, terör örgütü saflarında katliamlara ortak oldu ve nihayetinde yine katliam amaçlı girdiği bir çatışmada öldürüldü. Bu yazıdan ismini silmemiz gerekirdi ancak, terör örgütlerinin parlak zekaları dahi kandırıp saflarına çekebileceğine örnek olması, gençlerimizin ebeveynlerinin çocuklarına dikkat edip göz kulak olması açısından ismini yayınlamaya devam ediyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-delikleri/", "text": "Ay üzerinde milyonlarca kraterin yanında Ay Yörünge Keşif Aracı ile keşfedilen 200'den fazla da delik bulunur. Bu delikler gelecekte astronotlar için birer barınak olabilir. Çapları 5 ile 900 metre arasında değişen bu delikler ilk kez Japonya'nın Kaguya uzay aracı tarafından görüldü. Kaguya ile üç delik keşfedilmişti. Daha sonra LRO'nun Dar Açılı Kamerası'nın ilettiği binlerce fotoğrafın bilgisayarlar yardımıyla taranması sonucunda bunların sayıları oldukça arttı. Arizona State Üniversitesi'nden Robert Wagner: Bu çukurlar Ay üzerinde barınacak insanlara destek olabilir. Yüzeyin birkaç on metre altında yaşam birimleri kurulabilir. Bu çukurlar astronotları yüzeydeki ışınımdan , mikrometre mertebesindeki meteoritlerden ve gece-gündüz arasındaki muazzam sıcaklık farkından koruyabilir diyor. Ay yüzeyindeki büyük kraterlerin bulunduğu koyu görünen 'maria' adı verilen alanlar katılaşmış lavdan oluşmuştur. Mariaların eski dönemlerde lav akıntılarının lav okyanuslarını oluşturduğu düşünülmektedir. Maria kelimesi Latince'den gelmekte olup 'deniz' anlamına gelmektedir. Dünya üzerinde farklı kültürlerde Ay'ın bu koyu yüzeyleri çeşitli imgelere benzetilmiştir. Bir sopayla paket taşıyan tavşan ya da bir çocuk, bir adamın yüzü gibi. Wagner'e göre bir çukur, düşen bir göktaşının oluşturduğu titreşimler sonucunda altı boşalmış yüzeyin çökmesiyle oluşabilir. LRO'nun ilettiği görüntülerle bu çukurların oluşumu hakkında çok az ipucuna rastlanıyor. Yüzey altında akan erimiş kaya zaman içerisinde uzun tüp geçitlere neden olabilir ve bu da herhangi bir nedenle bazı yerlerinde yüzeyin çökmesiyle sonuçlanabilir. Yeryüzünde de bu tip boşluklara rastlanır. Aynı süreç yüzbinlerce yıl alsa da Ay yüzeyinde de gerçekleşmiş olabilir. Yüzeye büyük bir şiddetle çarpan büyük bir krater yüzeyin yukarı savrulmasına ve alttaki lavın dışarı çıkmasına neden olabilir. Bu da yüzey altında farklı yerlerde boşlukların oluşmasını sağlayabilir. Erime etkisiyle oluşmuş çukurların keşfi, bunların ne kadar derin olduklarını da gösterecek. Muhtemelen yükselmiş yerdeki eriyik akıntı bir süre sonra soğumuş ve katılaşmıştır. Darbe etkisiyle oluşan yükseltiden akan maddenin miktarı deliğin derinliğini de belirleyecektir diyor Wagner. Bugüne kadar görülen 200'den fazla delikten 29'u bir milyar yıl yaşından genç olup Kopernik krateri olarak sınıflandırılmıştır. Kaguya'nın keşfettiği üç delik de bunlar arasındadır. Ay yüzeyindeki genel yaş dağılımı ile deliklerin yaş dağılımı birbiriyle uyuşmaktadır. Maria çevresinde erime yoluyla oluşmuş delikler üç milyar yıldan daha büyük yaşa sahipken tepelik kısımlarda daha az değişime uğramış daha genç deliklere rastlıyoruz. Bu deliklerin çevresinin daha genç yaşta oluştuğunu söyleyebiliriz diyor Wagner. LRO ile Ay'ın en az % 40'nın aydınlandığı yerlerin görüntülerine ulaşılabildi. Wagner'e göre deliklerin sayısı kesinlikle daha fazla. Birkaç düzine daha delik olması olasıdır. Wagner'a göre insanın barınması için delik yüzeylerindeki ve altındaki bileşim haritaları, termal ölçümleri, kütle çekimi ölçümleri gibi daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Hint Chandrayaan-2 Ay Görevi, Yıldızlarası Filminden Daha Ucuza Malolacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-disinda-kalici-bir-ikinci-uydumuz-olabilir-mi/", "text": "Bilim insanları, yakın bir zaman önce Dünya yörüngesinde 2020 CD3 adını verdikleri yeni bir Ay keşfettiklerini duyurdular. 2020 Şubat ayında keşfedildiği duyurulan yeni uydu yaklaşık 2-3 metre çapında C tipi bir asteroit. Bunun gibi asteroitler zaman zaman Dünya'nın çekim gücüne kapılıp geçici olarak yörüngemize girebiliyorlar. 2006 yılında keşfedilen 2006 RH120 de bunlardan biriydi ancak, 1.5 yıl dahi geçmeden yörüngeden kopup gitti. Aşağıdaki videoda yörüngesini ve zaman aralıklı alınmış fotoğraflarını gördüğünüz 2020 CD3'ün de kaderinin böyle olacağı, bir süre sonra Dünya yörüngesinden çıkıp Güneş çevresindeki yörüngesine döneceği hemen hemen kesin gibi. Süt Kardeşler filmindeki ünlü repliği hatırlarsınız; Gulyabani diye birşey yoktur! Ama olabilir de. Bu arada hatırlatalım; Türkiye'de yaşayıp da Süt Kardeşler'i izlememiş olanlar, bilimkurgu seviyorum deyip de Star Trek dizilerine burun kıvıranlar bizden değildir. Hatta dombilidir. Neyse, konumuza dönelim. Dünya'nın uydusu Ay, Güneş Sistemi içinde gezegeninin kütlesine oranla en büyük kütleye sahip olan uydudur. Yani, her iki gökcismi de birbirlerine ciddi biçimde kütle çekimsel etkilerde bulunurlar. Ayrıca, Ay Dünya'ya ortalama 380 bin km'lik uzaklığı ile oldukça yakın bir yörüngede döner. Eğer kütlesi küçük bir gezegen ise, Güneş'in kütle çekim alanının uzaklık nedeniyle yeterince zayıf olduğu bir mesafede bulunması . Yakalayacağı gökcisminin açısal momentumunun kendisinin açısal momentumundan küçük olması gerekir. Şimdi gelelim Dünya'ya: Dünya, Güneş'e 150 milyon km uzaklıktadır. Ve bildiğiniz gibi, Güneş muazzam kütleçekimi ile tüm gezegenleri kendi çevresinde tutar. Ancak, Dünya'nın kütlesi, kütle çekim alanının Güneş'ten daha baskın olduğu bir hakimiyet alanı oluşturmasını da sağlar. Dünya'nın kütle çekiminin Güneş'e baskın geldiği bu alanın boyutları, yarıçapı 1.5 milyon km olan bir küre biçimindedir. Buradan şunu anlıyoruz ki, eğer Dünya bir gökcismini yakalayıp uydusu yapacak ise, o gökcisminin gezegenimize 1.5 milyon km'den daha yakından geçmesi gerekir. Ancak bu yeterli değil, çünkü gökcisminin Dünya yakınından geçerken gezegenimizin bir şekilde yörüngesine girebilmek için uygun hızda olması gerekiyor. Eğer gökcismi yavaş ise, Dünya'nın üzerine düşer, hızlı ise yanımızdan geçip gider. Bu geçiş hızı ne kadar uzaktan geçtiğine bağlı olarak yörüngeye girebilmesi için değişir. Örneğin 1 milyon km uzaktan geçiyorsa yavaş, 600 bin km uzaktan geçiyorsa biraz daha hızlı olmalıdır. Aksi halde gezegenimizin kütleçekimine yakalanıp yörüngeye giremez. Dünya yakınında yer alan çoğu gökcisminin hızı, gezegenimizin kütle çekiminin yakalayabileceğinden çok daha fazladır. Yani, ne kadar yakınımızdan geçerse geçsin Dünya kolay kolay bir gökcismini yakalayıp yörüngesine sokacak kütle çekim gücüne sahip değil. Öyle ya da böyle bir gökcismi gezegenimizin yörüngesine girdiğinde de bir başka sorunla karşılaşıyoruz: Ay! Tabi bu sürecin binlerce, hatta milyonlarca yıl alacağını hatırlatalım. Örneğin şu anda böyle zavallı bir uydumuz yörüngeye girse ve gökbilimciler çok durmaz orada dese, emin olun siz, torunlarınız, onların torunları ve onların torunlarının kuşaklarca sonrasına kadar uydu yerinde kalacaktır. İnsanların, devletlerin veya imparatorlukların ömürleri, bu tarz kısa süreli gökbilim olaylarını izlemek için yeterince uzun değildir. Yeni uydumuz; Ay ve Dünya'dan uzakta bir yörüngeye girmiş ise, biraz daha şanslı olabilir. Örneğin yaklaşık 1 milyon km uzakta yörüngeye girmiş Ay'ın dörtte biri kütlesinde ikinci bir uydu, çok daha az gel-git etkisine maruz kalacağı için daha uzun süreler, hatta belki de milyarlarca yıl boyunca Dünya'nın uydusu olmaya devam eder. Tabi, bu kadar uzaktaki bir uydu yeryüzünde kendisini izleyenler için pek keyifli bir seyir sunmaz. Küçük, ancak dikkatle bakıldığında yuvarlak olduğu anlaşılan, aşırı parlak bir yıldız gibi görünecektir gözümüze. Sözün özü, yukarıdaki anlatımımızdan anlamış olmalısınız ki, Dünya'nın kalıcı bir ikinci uydusunun olması önümüzdeki süreçte sayısal lotodan üst üste birkaç kere milyonları kapmanız gibi düşük bir ihtimal. Geçmişte belki, Ay'ın ilk oluşum zamanlarında ikinci, hatta üçüncü uydularımız da olmuş olabilir. Ki şu anda bile zaman zaman küçük asteroidler geçici dönemlerde Dünya'nın yörüngesine girip ikinci uydularımız oluyorlar. Ancak onların Dünya ve Ay arasındaki gel-git savaşının kurbanı olduklarını artık siz de biliyorsunuz. Arada gezegenimizin kütleçekimine yakalanmış meteor büyüklüğünde uydularımız da olmuş olabilir. Fakat, milyon yıllar içinde onların da nihai kaderi yok olmaktan öte olmamış. Not: İlk olarak 1 Ekim 2015 tarihinde yayınlanan bu yazımız, yeni bilimsel gelişmeler eşliğinde güncellenip geliştirilerek tekrar yayına sunulmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-garip-bir-nesne/", "text": "Plüton-Charon ikilisini saymazsak, bir gezegenin kendi kütlesine göre sahip olabileceği en büyük ve en yakın uydu. Aslında uydudan öte; bir eş... Dünya ve Ay, tam olarak öyle olmasa da birer çift gezegen olarak nitelenir bazen, tıpkı Plüton ve Charon gibi. Görece dünyaya çok yakın olması yüzünden Dünya'nın kütleçekim kilidine kapılmış Ay. O yüzden kendi cevresindeki dönüş hızıyla Dünya çevresindeki dönüş hızı aynı. Dolayısıyla bize aynı yüzünü gösteriyor sürekli. Oluşumu icin farklı görüşler mevcut: kimine göre Dünya'nın henüz katılaşmadığı dönemde bir gökcismi ile çarpışması sonucu oluşmuş. Kimine göre ise milyarlarca yıl önce Dünya'nın çekim kuvvetine kapılıp hapsolmuş bir gökcismi. Nedir, ne değildir bilemem... Bildigim Ay'ın güzelliği ve bizim var olmamıza olan katkıları. O kadar uzaktan ne yapıyor demeyin, üzerindeki kraterlere bakarsanız anlayabilirsiniz. Bazen birilerinin kalkan olmasi gerekiyor diğerlerine gelecek tehlikelere karşı... Dahası da var ama anlatmak uzun sürer. Gel-git döngüsünün Dünya'nın içinde yarattığı sürtünmenin gezegenimizin hala jeolojik olarak canlı kalmasına destek olduğunu söyleyip geçeyim. Efendim, deprem ve volkanlar gereklidir yaşam icin; zaman zaman çok can alsalar da geleceğimizi garanti altına da alırlar. Ay iyidir, güzeldir... Yavasca, her yıl 4 santimetre kadar uzaklaşıyor Dünya'dan. Bir gün, uzun yıllar sonra bir gün, çok ama çok uzak olacak bize. Yine de; ne ben, ne o, ne sen, ne de torununun bilmemkaç bin kuşak sonrası Ay'ın yokluğunu göremeyecek. Hatta belki onun gittiğini görecek hiç kimse kalmayacak buralarda. Öyle olsa da, şimdilik bakmakla yetinelim, henüz o ve biz buralardayken."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-gozlemi-nasil-yapilir/", "text": "Ay, yakınlığı nedeniyle amatör astronomlar için en rahat gözlemlenebilen gök cismidir. Basit bir dürbünle, hatta çıplak gözle dahi Ay gözlemi gerçekleştirilebilir. Bu da, Ay gözlemini amatör astronominin en önemli uğraş alanlarından biri haline getiriyor. Bununla birlikte, Ay çok büyük ve karmaşık yüzey şekilleri olan bir gökcismi olduğu için, inceleyebileceğiniz binlerce yapıya da sahip. Bu da Ay gözlemlerini, sistematik ve bilinçli bir şekilde yapıldığında oldukça keyif verici bir aktivite haline getiriyor. Aşağıdaki infografikte, uydumuz Ay'ın amatör astronomlarca nasıl en doğru biçimde gözlemlenebileceğini anlatmaya çalıştık. Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı'nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-illuzyonu-ufukta-neden-daha-buyuk-gorunur/", "text": "Ay'ın ufka yakın olduğu zamanlarda büyük görünmesi hepimiz dahil birçok bilim insanının da ilgisini çeken bir konu. Daha önce muhakkak Ay bugün çok büyük görünüyordu cümlesini duymuşsunuzdur. Evet Ay bazen gerçekten de daha büyük görünür, fakat ufka yakın olduğunda büyük görünmesinin başka sebepleri var. Aslında Ay, ufukta da tam tepe noktamızda iken de aynı büyüklüktedir ama, ufka yakın iken daha büyük olduğu yanılgısına düşeriz. Bu duruma Ay İllüzyonu adını veriyoruz. Ay, diğer tüm gök cisimleri gibi eliptik bir yörüngede dolanır. Dolayısıyla bazen Dünya'ya yakın, bazen ise daha uzak olur. Bu da Ay'ın bazen gerçekten olduğundan daha büyük görünmesine sebep olur. Fakat bu farkı fark etmek oldukça keskin bir göz ile bolca tecrübe gerektirecek kadar azdır. Her ne kadar büyük bir fark gibi görünse de 4 yaydakikalık fark, 1 derecenin 15'te 1'i kadardır. (Gökyüzüne baş parmağınızı uzatın, bu yaklaşık 1 derecedir. Aradaki değişim bunun 15'te 1'i kadardır). Ay her ne kadar gece boyunca doğup batarken yörüngesi üzerinde bize yakınlaşabiliyor olsa da bu fark edilebilir miktarda değildir. Dolayısıyla başka açıklamalar aramak zorundayız. Burada en önemli noktalardan biri, Ay'ın ufka yakınken aslında büyük olmadığıdır. Eğer bir ölçüm aleti ile gerekli ölçümleri yaparsanız, Ay'ın gökyüzünde herhangi bir konumdayken aynı büyüklükte olduğunu, yani ufka yaklaştığında gerçekte büyümediği ortaya çıkacaktır. Kısacası Ay'ın ufka yakınken büyük görünmesi, tamamen bizim algımızla ilgilidir. Adını kaşifi Alman psikolog Hermann Ebbinghause tarafından alan bu illüzyon, nesnelerin etraflarındaki cisimlerle kıyaslanarak bir büyüklük algısı oluşması durumunu ifade eder. Örneğin birçok yerde de karşınıza çıkabilecek alttaki görselde soldaki ve sağdaki turuncu daireler aynı boyuttalar. Fakat soldakinin etrafında kendisinden daha büyük nesneler olduğu için onu beynimizde küçük bir daire olarak etiketliyoruz. Sağdakinde ise bu sefer etrafındakilere göre büyük olduğundan büyük bir daire olarak etiketliyoruz. Bir karşılaştırma yaptığımızda ise, sanki soldaki sağdakinden daha küçükmüş gibi algılanıyor. Ay'da da benzeri bir durum yaşıyor olabiliriz. Ay ufka yakınken onu etrafındaki küçük nesneler olan ağaçlar, binalar ile kıyaslayıp büyük algısı oluşturuyor, ardında da gökyüzündeki devasa alanda daha ufakmış gibi algılıyor olabiliriz. Eğer bu durum Ay'ı ufka yakınken ufak nesneler ile kıyaslamaktan kaynaklanan bir yanılgı ise bu durumda nesneleri ortadan kaldırdığımızda bu algının da yok olması gerekir. Fakat açık bir denizdeki gemiciler veya bulutların üzerinde uçan pilotlar da aynı yanılgıyı yaşamaktadırlar. Adını İtalyan psikolog Mario Ponzo'dan alan bu illüzyon, bizim perspektif algımızla ilgilidir. Bir nesne bizden uzaklaştığında perspektiften ötürü daha küçük görünecektir. Beynimiz bu durumu bilir ve uzaktaki küçük bir nesnenin aslında büyük bir nesne olduğunu bize söyler. Bu sebeple aşağıdaki görselde uzaktaki tahta, yakındaki ile aynı boyutta olmasına rağmen daha büyük algılanmaktadır. Problem: Eğer durum perspektif ile alakalı olsaydı, tamamen küresel bir yapı olan gezegen evlerinde , ufuktan yükselen Ay'ın aynı şekilde küçüldüğünü görmemiz gerekirdi. Fakat durum bunun tam aksini göstermektedir. Farklı Bir Bakış: Eğer başınızı öne eğip bacaklarınızın arasından bakacak olursanız, Ay yanılgısının yok olduğunu fark edeceksiniz. Şaka yapmıyoruz, gerçekten de bu böyle. Özellikle fotoğrafçılık ile ilgilenenlerin bildiği bir kavramdır. Uzaktaki bir nesneye odaklanmak belirli bir uzaklıktan sonra sabittir. Gözümüz bir cismi uzaklığına göre odaklar. Örneğin; Ay bizden yaklaşık 400.000 kilometre uzaktadır, fakat ufka yakın olduğunda onu bizden uzak olan ufuktaki nesneler ile aynı odağa koyarız. Örneğin 200-300 metre ötedeki ağaçlar ile Ay'ı aynı uzaklıktaymış gibi ilişkilendiririz. Fakat Ay gökyüzüne çıktığında, etrafında odaklanabileceğimiz bir nesne yoktur. Dolayısıyla göz odaklanmadığı duruma gelir, ki bu birkaç metredir. Bu da beynimizin Ay'ın olması gerekenden daha yakın olduğunu algılamamıza sebep olur. Dolayısıyla bu durum yakından büyük olarak gördüğünüz bir nesnenin aslında küçük olduğunu düşünmemize sebep olur. Problem: Bu durum Ay'ın ufka yakınken neden daha büyük göründüğü yerine, gökyüzündeyken neden daha küçük algılandığını açıklar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-jupiter-ve-galileo-uydulari/", "text": "İtalyan fotoğrafçı Cristian Fattinnanzi tarafından yakalanan bu fotoğraf karesinde, hilal halindeki Ay'ın hemen yanında yer alan Jüpiter ve uydularını görüyorsunuz. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız, Güneş ışığı almadığı için Ay'ın karanlıkta kalan bölgelerinin de hafifçe aydınlandığını farkedebilirsiniz. Bu hafif aydınlık, Dünya'dan Ay'a yansıyan ışık tarafından sağlanıyor. Bu arada, Jüpiter'in uydularının isimlerini merak ediyorsanız söyleyelim. Hoş, etmeseniz de söyleyeceğiz, maksat laf kalabalığı olsun, yazı uzun görünsün. Soldan sağa doğru: Callisto, Ganymede, Jüpiter, Io ve Europa. Hemen hemen tamamı Hidrojen ve Helyum gazlarından meydana gelen Jüpiter'in, bildiğimiz kadarıyla 67 uydusu var. Bu uydulardan görece büyük olan dört tanesi, Galileo Uyduları olarak da biliniyorlar ve Dünya'dan basit bir teleskopla dahi gözlemlenebilirler. Bu dört uyduya Galileo uyduları denilmesinin nedeni, ilk olarak Galileo Galilei tarafından keşfedilmiş olması. Neredeyse kendi çapında mini bir Güneş Sistemi oluşturmuş olan Jüpiter'in bu dört uydusundan en büyüğü Ganymede, kütle açısından olmasa da, çap olarak Merkür gezegeninden bile daha büyüktür. Hint Chandrayaan-2 Ay Görevi, Yıldızlarası Filminden Daha Ucuza Malolacak. Hayır, olamazdı. Evet, en baştan bu... Kozmik Anafor ekibinin değerli ve d... Bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ay-milyarlarca-yil-onceki-kadar-yakin-olsaydi/", "text": "Bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce, yaklaşık Mars büyüklüğünde bir gezegenin bize çarpması sonucu, her iki gezegenden ortalığa saçılan sıcak molozların birleşmesiyle oluştuğu düşünülen Ay, Dünya'ya şimdi olduğundan 17 kat daha yakın, sadece 22.500 km uzağımızda yer alıyordu. Yüzeyinin bir kısmı hala lavlarla kaplı olan uydumuz, yakınlığı nedeniyle gökyüzünde çok büyük bir alanı kaplıyor, geceleri gezegenimizi neredeyse gündüz gibi aydınlatıyordu. O günlerde Dünya'nın şimdikinden çok daha hızlı döndüğünü, bir Dünya gününün sadece 5 saat olduğunu düşünürsek, Ay'ın da aydınlatmasıyla kimi zamanlar hiç gece yaşanmıyordu demek yanlış olmaz. Kuyrukluyıldız ve göktaşı yağmurları sırasında elbette Ay da bol miktarda suya kavuşmuştu. Ancak, düşük kütlesi nedeniyle ne atmosferini koruyabildi, ne de yüzeyindeki suyu. Bugün, hiç Güneş ışığı almayan derin krater diplerinde kalan buz tabakaları haricinde, sahip olduğu tüm su buharlaşarak uzaya uçtu. Aradan geçen milyar yıllar sonunda, Dünya ile aralarındaki kütle çekim savaşı sonucu Ay bugün olduğu 380 bin km uzaklığa kadar geriledi ve uzaklaşmaya da devam ediyor. Yılda yaklaşık 3.8 cm bizden uzaklaşan uydumuz, uzaklaşma hızının gelecekte yavaşça artacağını da hesaba katarsak 3 milyar yıl sonra bizden bugün olduğundan iki misli uzakta, yaklaşık 700-800 bin km ötede olacak. En üstteki fotoğrafta; Ay eğer ilk oluştuğu dönemdeki kadar yakın olsaydı, istanbul üzerinde hilal evresinde doğarken nasıl görüneceğini göstermeye çalıştık. Gerçekten de Ay bu kadar yakınımızda olsaydı, İstanbul diye bir şehirden söz etmemiz mümkün olmayacaktı. Çünkü, gelgit döngüsü deniz seviyesini o kadar ciddi biçimde yükseltip alçaltacaktı ki, her yükselmede şehrin yarısı sular altında kalacaktı. Dolayısıyla İstanbul'un kilometrelerce içlerine kadar olan bölge, yarı bataklık ve yer yer tuzlu su göllerinin bulunduğu bir alan haline dönüşecekti. İşin kötü kısmı, Ay gezegenimizin çevresinde şu ankinden çok daha hızlı döndüğü için, bu gel-git döngülerinin arasında sadece birkaç saat olacaktı. Yani, İstanbul boğazı her 2-3 saatte bir dolup boşalacaktı. . Benzer bir durumun, Türkiye'nin tüm sahil şehirleri için geçerli olacağını da söylemeden geçmeyelim. Kozmik Anafor ekibinin değerli ve d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/aya-gidilmedi-iddialari/", "text": "Cehaletle dalga geçmek, cehaletin başka bir tezahürüdür. Bu nedenle Ay'a gidilmedi, Amerikalılar herkesi kandırıyor diyen çoğunluğu komplo teoricisi, az bir kısmı ise bilmemek değil, öğrenmemek ayıptır diyen cahil insanlarla dalga geçmek yerine, bu iddialarına dayanak gösterdikleri konuları ele alıp cevaplamak istedik. Öncelikle bilmeniz ve aklınıza kazımanız gereken şu: Ne Türkiye'de, ne de Dünya üzerinde, uzmanlık alanı astronomi ve uzay olup da, Ay'a gidilmedi diyen, Ay yolculuklarından şüphe duyan 1 tane bilim insanı dahi yoktur. Bununla birlikte, ABD ile uzay yarışı içinde olup, kendi Ay yolculuğu programını sürdüren SSCB , ABD'nin Ay'a insanlı ziyareti gerçekleştirdiği ilk seferden, son insanlı yolculuğa kadar hiçbir zaman Bu yalan, kandırıyorlar bizi dememiştir. Gerek dev teleskopları, gerekse Dünya ve Ay yörüngesinde yer alan uyduları ile ABD'nin attığı her adımı izleyen SSCB, Ay inişlerinin ve insanlı seyahatlerin gerçek olduğunu en büyük düşmanı olmasına rağmen, açık ve net bir şekilde onaylamıştır. Ayrıca, o dönem uzay yarışı içinde küçük de olsa kendine yer bulmaya çalışan ve uzaya uydular gönderen Fransa, İngiltere, Japonya ve İtalya gibi ülkeler de, Ay yolculuklarını takip etmiş, yine onlar da onaylamıştır. Son dönemde Ay'a robot araçlar gönderen ve insanlı yolculuk planları yapan Çin de ABD'nin insanlı Ay yolculuklarının doğru ve gerçek olduğunu onaylayan, aksi yönde tek bir açıklaması bile olmayan ülkeler arasındadır. Bunun yanında, ilkinden sonuncusuna kadar Dünya genelindeki sayıları yüzbinleri bulan tüm amatör astronomlar da Ay yolculuklarını takip etmiş, gerçek olduklarını onaylamışlardır. Bugün, ABD'nin ezeli düşmanlarının da aralarında bulunduğu hiç ama hiçbir devlet ya da bilim insanı; Ay'a gidilmedi, Ay yolculukları uydurmaydı, film onlar gibi saçma sapan bir söylem içinde değildir. 2) Eheh ufuk çizgisi niye bu kadar yakın? Stüdyoda çekmişler işte, yoksa ufuk çok çok uzakta olmalıydı. Fakat yine düz fakat dalgalı eğimleri bulunan bir yerdeyseniz ufuk çizgisi çok daha yakın olur. Bulunduğunuz yer ile 500 metre uzaktaki zemin arasındaki yükseklik farkının 2-3 metre olduğunu düşünün. Boyunuz 1,70 civarında ise, sizin için ufuk uzaklığı maalesef 500 metreden fazla olamayacaktır. Hele ki o 500 metre uzaktaki sırtın arkasında, daha yüksek dağlar tepeler yoksa, gördüğünüz sadece yakın düz bir sırt olur. Şimdi Ay'da olduğunuzu, boyunuzun 1,70 m olduğunu farz edin. Dünya'da en düz satıh olan deniz yüzeyinde ufuk çizgisi sizin için en fazla 4,5 km uzakta olabileceğine göre; Dünya'nın 1/4 ü kadar olan Ay üzerinde dümdüz uzanan bir yüzeyde en fazla 2,4 km uzağı görebileceğinizin farkına vardınız. Ay'da daha uzağı göremezsiniz, ufuk çizgisinin 2 km uzakta olması kadar normal bir durum yok. Daha uzağı görebilmeniz için yüksekçe bir yere çıkmak zorundasınız. Tabii bu dümdüz bir arazi için geçerli. Ay yüzeyinin normal arazi yapısı düşünüldüğünde, bir tepenin üzerinde değilseniz, ortalama görebileceğiniz en uzak yer çoğunlukla 500-600 metre, hatta 150-200 metre uzakta olacaktır. E bu durumda bir zahmet Ay'ın yuvarlak olduğunu anlayıverin. İnsanoğlu Dünya'yı yüzyıllarca aptal oduğu için değil, çok büyük bir gezegende yaşadığı için düz sanıyordu. 3) Van Allen kuşakları var. Oradan insan geçemez, yanar, radyasyondan ölür bi kere. Van Allen kuşakları, Dünya'nın manyetik alanı tarafından yönlendirilip bir kutuptan diğerine giden küresel bir yapı oluşturacak biçimde birikmiş yüklü parçacıklar ve serbest elektronlardan oluşuyor. Aslında iki kuşak var; iç kısımda, dünyaya daha yakın olanda çoğunlukla yüklü atom çekirdekleri yer alırken, dış kısımda yer alan kuşak elektronlardan oluşuyor. Ayrıca kuşak, kutuplarda neredeyse yok sayılabilecek kadar inceyken, Ekvator üzerinde oldukça kalın. Bunun nedeni de, kutuplarda Dünya'nın manyetik alanının oldukça zayıf, Ekvator çevresinde ise güçlü olması. Güneş kaynaklı yüklü partiküller manyetik alanın da kutuplarını oluşturan bu kutup bölgelerinden Dünya atmosferinin üst katmanlarına ulaşır ve buralarda kutup ışıklarını meydana getirir. Zaten bu son cümlede zihninde bir ışık parlamış ve şunu demiş olanlarınız vardır: Madem bu kuşaklar ölümcül radyasyon içeriyor, o halde uzaya Ekvator üzerinden değil de kuşakların çok ince olduğu, neredeyse yok sayıldığı kutup bölgesinden çıkalım. Evet, bunu yapabilirsiniz. Biraz daha fazla yakıt harcarsınız ama, Van Allen kuşaklarıyla hiç muhatap olmadan kutuplar üzerinden uzay boşluğuna güle oynaya ulaşabilir, aynı yoldan dönebilirsiniz. Ama Ay yolculuklarında böyle yapılmadı. Van Allen kuşaklarının yine ince bir bölgesinden olsa da doğrudan içinden geçildi. Bu geçiş süresi yaklaşık olarak dört saati bulmasına karşın, astronotların aldığı radyasyon oranı Güneş altında tarlada çalışarak geçimini sağlayan bir çiftçinin birkaç yılda aldığı doğal radyasyondan fazla değildi. Hem bu kuşaktan geçerken giydikleri uzay elbiseleri, hem de Apollo araçlarının gövde kaplamaları radyasyona olabildiğince dayanaklı olarak tasarlanmışlardı. Ayrıca fotoğraf çekiminde kullanacakları filmler ile hassas ekipmanlar özel kurşun kaplamalı kutularda korunuyorlardı. Bir de işin komik yönü vardır ki, Van Allen Radyasyon kuşaklarını keşfeden James Van Allen; ne Ay yolculukları sırasında, ne de daha sonrasında buradan insanlar geçemez dedi. Aksine, keşfettiği kuşağın radyasyon oranının Apollo astronotlarına zarar veremeyeceğini, tüm bu iddiaların birer saçmalık olduğunu defalarca açıkladı. Ayrıca; Van Allen kuşaklarının içinden geçen yörüngelerde bugün yüzlerce uydu yer alıyor ve onca kozmik parçacığa, radyasyona rağmen tıkır tıkır çalışıyorlar. 4) Hadi kocaman füzeyle Ay'a gittiler. Peki ordan nasıl döndüler o küçücük araçla? Mümkünü yok, o araçla Ay'ın çekiminden kurtulamazlar. Uzatmadan sizi şu makalemize alalım. Ek olarak biraz da bunu okumanız iyi olur. Oysa çok çok az bir dikkatle, bayrağın üst kısmının direğe telle sabitlenmiş olduğu, bu nedenle açık durabildiği fark edilebiliyor. Dahası; her nasılsa Ay'da hava olmadığını bilen komplocular, havasız ortamda bir kere sallanan bir cismin rüzgar direnci olmadığı için Dünya'da olduğundan çok daha uzun süre sallanmaya devam edeceği gerçeğini görmezden geliyorlar. Üstten telle sabitlenmiş bir bayrağın havasız ortamda normalden çok daha uzun süre sallanacağı deney yapmadan da bilinebilecek bir durumken, komplocuları ikna edebilmek için Dünya üzerinde havasız ortamlarda yapılan deneylerde bayrağın aynı Ay yüzeyinde olduğu gibi uzun süre hareket ettiği de defalarca gösterildi. Bu makaleyi daha da uzatmamız mümkün. Gölgeler niye yamuk?, Taşın üzerinde harfler var gibi başka yaratıcı savlar da mevcut çünkü. Şimdilik burada keselim, aklımıza geldikçe ekleriz. Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı'nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ayda-dunya-gibi-deprem-oluyor-mu/", "text": "Evet, gerçekleşiyor. Ancak, Ay depremleri Dünya ile benzer değil elbette. Çünkü Ay, sıvı dış çekirdeği artık iyice soğuduğu ve akışkan özelliğini kaybettiği için, jeolojik açıdan ölü bir gökcismi sayılabilir. Ay'da, gezegenimizde hala devam eden levha tektoniği veya volkanik faaliyetler milyarlarca yıl önce sona erdi. Ay, küçük yapısı nedeniyle çok hızlı soğumuş bir uydu. Merkezinde yaklaşık 480 km çapında katı ve sıcak bir çekirdek bulunuyor. Bu çekirdeğin üstünde yaklaşık 90 km kalınlığında; hala sıvı halde bulunan kayalardan oluşan ince bir dış çekirdek mevcut. Bunun üzerinde de, yaklaşık 150 km kalınlığa sahip yarı eriyik bir manto tabakası bulunuyor. Buradan itibaren yüzeye kadar olan bin kilometreyi aşan bölge ise artık katı özellik gösterdiğinden levha tektoniği hareketi Ay'da görülmüyor. Buna rağmen yoğun meteor çarpışmalarının ve birkaç milyar yıl önceki eski volkanik hareketlerin oluşturduğu dev yüzey altı mağaralarının çökmesi sonucu çok şiddetli depremler gerçekleşebiliyor. Bunun yanında, yine yer kabuğunun hızla soğuması sonucu üst üste binmiş olan bir zamanların hareketli fay hatları da Dünya'nın gel-git etkileri sonucu kırılarak depremler oluşturabiliyorlar. Dünyanın -ısı nedeniyle- yumuşak kabuğunun aksine; soğuk ve oldukça sert olan kabuğunda oluşan bu depremler, Dünya'daki örneklerinin aksine oldukça uzun süreli, geniş alanları etkileyen ve kayda değer şiddette (5.5 ve üstü) gerçekleşebiliyorlar. Yine, bu katı kabuğun kırılgan yapısı, Ay'da sıkça yaşanan göktaşı düşmelerinin de geniş alanlarda depremle sonuçlanmasına neden oluyor. Apollo programları sırasında (Apollo 12, 14, 15 ve 16) Ay yüzeyine yerleştirilen sismografların çalıştığı 1969-1977 yılları arasında Ay'da yüzeye yakın alanlarda 28 deprem gerçekleşti. Daha derinlerde olan sismik hareketlerin sayısı ise yüzlerceydi. Günümüzde Ay yüzeyindeki sismik faaliyetleri ölçebileceğimiz bir aracımız yok. Ancak, son yıllarda Ay'a gözünü dikmiş olan Çin, önümüzdeki yıllarda sismograflar da içeren araçlarını Ay yüzeyine indirmeyi planlıyor. Yine NASA, ESA, RSA gibi uzay ajanslarının da benzer sismik faaliyet araştırması yapabilecek araçlar üzerinde çalıştığını biliyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ayin-bir-atmosferi-var-mi/", "text": "2013 yılının ortasında NASA Ay'a yeni bir uzay aracı gönderdi. Aracın adı; Ay Çevresindeki Atmosfer ve Toz Kaşifi, . Evet ders kitaplarında yazdığı gibi tüm insanlar Ay'da adını anmaya değecek bir atmosfer olmadığını biliyorlar ama, son zamanlarda orada suyun keşfedilmesi, atmosferinde saptanan sodyum ve potasyum gibi sıradışı elementlerin bulunması bizim yakın komşumuzdaki çok ince atmosferi daha yakından incelememize neden oldu. Yerde deniz seviyesinde Dünya atmosferinde bir santimetre küpte 10 katrilyon (1'in yanında 16 tane sıfır var) molekül varken, Ay'da aynı hacimde sadece 1 milyon molekül vardır. Her iki sayıyı karşılaştırdığımızda Ay'da atmosfer yok diyebiliriz. Ay atmosferindeki bu molekül yoğunluğu, ancak şu anda 350 km yukarıda görev yapan Uluslararası Uzay İstasyonu'nun yörüngesindeki molekül yoğunluğu kadar ama biz o konuma uzay diyoruz. Yeryüzünde çok karmaşık mühendislik hesapları ile yaptığımız vakum cihazlarında dahi bu yoğunluğa ulaşamadığımıza göre Ay'da atmosfer yok dememizde bir sakınca yok. Dünyamızda, Venüs ve Mars'ın atmosferinde bile bulunmayan sodyum ve potasyum gazı Ay'da ne arıyor sorusu bilimcileri araştırmaya yöneltmekte. Apollo 17 astronotlarının Ay yüzeyine yerleştirdiği Ay Atmosferik Kompozisyon Deney Aleti çok az sayıda atom ve molekül saptadı. Helyum, argon, neon ve muhtemelen amonyak, metan ve karbondioksit. Bu moleküllerin miktarı çok azdı. Daha sonra yerden Ay'ın yüzeyini kapatan özel teleskoplarla yapılan araştırmalarda atmosferde sodyum ve potasyum atomlarının ışımasını saptadılar. Bu atomlar güneş ışınları ile uyarılıyordu. Henüz Ay atmosferinin yapısını tam olarak bilmediğimizden AÇATOK uzay aracını gönderdik. Ay'a düşen her göktaşı normal bir atmosfer olmadığı için hemen yüzeyine çarpar ve bir toz bulutunu atmosfere kaldırır. Bu çarpma sırasında yerden gözlem yapan Ay amatörleri çok küçük teleskopları ile yüzeyde bir parlama görürler. Bugüne kadar bir çok bu türden parlama saptanmıştır. AÇATOK'un görev yaptığı sırada NASA tüm amatörlerden Ay'ı gözlemelerini istedi, çünkü AÇATOK üzerindeki aletlerde toz yoğunluğunun değişimini incelemek istiyorlardı. Teleskobu olmayan amatörlere ise göktaşı yağmurlarını saymaları öneriliyor. Bu akanyıldız yağmurları yer atmosferine girdiği gibi Ay yüzeyine de aynı oranda düşmektedir. AÇATOK, 7 ay kadar görev yaptıktan sonra Ay yüzeyine çarptırılarak ebediyete gönderildi. Elde ettiği veriler, Ay'ın atmosfer yapısı hakkında detaylı bilgiler edinmemizi sağladı. Bu veriler hala daha astronomlar tarafından incelenmeye devam ediyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ayin-karanlik-yuzu-ve-dunya/", "text": "Kısa bir süre öncesinde, gezegenimize ait yeni mavi bilye fotoğrafı ile ismini duyuran Nasa'nın Deep Space Climate Observatory uydusu, 2015 yılında karşımıza Ay'ın Dünya yörüngesindeki hareketini gösteren video ile çıkmıştı. Uydunun yaklaşık 1.6 milyon kilometre uzaklıktan çektiği zaman aralıklı görüntüde, uydumuz Ay'ın gezegenimizin önünden geçişi görülüyor. Bu görüntü, aynı zamanda Ay'ın alışık olduğumuz bize bakan yüzünü değil, yeryüzünden görülmeyen arka yüzünü de gözler önüne seriyor. Bu arada şunu belirtmek gerekir; Ay'ın karanlık bir tarafı yoktur ve tüm yüzeyi gece-gündüz döngüsü eşliğinde Güneş ışığı tarafından aydınlatılır. Ancak, Ay gezegenimize kütleçekim kilidi ile bağlı olduğu için, biz yeryüzünden baktığımızda hep aynı yüzünü görürürüz. Ay'ın diğer yüzü aslında çok uzun yıllardır bir sır olmaktan çıkmış haldeydi. İlk olarak 1959 yılında Sovyetler Birliği'nin Luna 3 uzay aracı tarafından görüntülendikten sonra, çeşitli ülkelere ait robot uzay araçları tarafından da detaylıca incelenmişti. Ay'ın arka yüzüne ait çok sayıda yüksek çözünürlüklü fotoğrafa internet üzerinden, ilgili uzay kurumlarının sitelerine girerek ulaşılabiliyor. Yeni alınan görüntüde Güneş, hem gezegenimizi hem de Ay'ı eşit oranda aydınlatıyor. Ama farketmiş olmalısınız ki, Dünya oldukça parlak görünürken, Ay nispeten karanlık bir gökcismi. Bunun nedeni, Ay'ın yüzey kimyasının Güneş ışığını çok kötü yansıtan bir yapıda olması. Gökcisimleri Güneş ışığını oldukça değişken oranda yansıtırlar. Bu nedenle kimi çok parlak, kimi de çok soluk görünür. Albedo denilen bu beyazlık durumuna şu yazımızda değinmiştik. Deep Space Climate Observatory uzay aracının asıl görevi elbette Dünya ve Ay'ın fotoğraflarını çekmek değil. Uzay aracı, aslen Güneş rüzgarlarını inceleyerek gezegenimizin çevresindeki iklimi araştırmak ile görevli. Ancak ikincil görev olarak, gelişmiş kamerası sayesinde gezegenimize ait yüksek kalitede görüntüler göndermeye de devam edecek. Ay'ın gezegenimizden görünmeyen yüzüyle ilgili çok daha detaylı bilgiyi bu yazımızdan alabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ayin-karanlik-yuzu/", "text": "Ay'ın Dünya'dan bakıldığında görülemeyen tarafı için halk ve medya tarafından sıklıkla kullanılan, oldukça popüler olan bir ifadedir Ay'ın karanlık yüzü. Karanlık olduğu, görülemediği ve bilinmediği düşünüldüğü için UFO'cuların ve komplo teorisyenlerinin gözdeleri arasındadır. Fakat genelde bilim insanları tarafından kullanılan bir ifade değildir, daha da önemlisi bilimsel makalelerde böyle bir ifadeye rastlanmaz. Dünya ile Ay, yerçekimsel kitlenmede oldukları için biz Dünya'dan sadece Ay'ın bir yüzünü görüyoruz. Göremediğimiz tarafının ise Güneş ışığı almadığı düşüncesi aklımıza gelebilir. Ay'ın kendi etrafında dönen bir gök cismi olduğunu unutmamamız gerekiyor. Ay kendi çevresinde dönmesine rağmen, niçin aynı yüzünü gördüğümüzle ilgili bu linkteki videomuzu izlemeniz aklınızdaki soru işaretlerini silmeye yetecektir. 1960'lara kadar, Dünya'dan göremediğimiz ve uzay aracı gönderemediğimiz için gözleme şansımız olmamıştı bu bölgeyi. 1959 yılında; üstünde sadece fotoğraf makinesi, radyo ünitesi, bataryası ve jiroskobu olan Luna 3 isimli Sovyetler Birliği uzay aracı ilk kez Ay'ın arka tarafını görüntüledi. Günümüz standartlarına göre basit olsa da iddialı bir düzeneği vardı. Fotoğraf makinesi, fotoğraf filmleriyle görüntü alıyordu ve çekilen filmler bu insansız uzay aracının içinde taranıp dijital bilgiye dönüştürülüp Dünya'ya radyo dalgalarıyla yollanıyordu. Luna 3, toplamda 29 fotoğraf çekebildi ve Dünya'ya dönüş yolculuğunda 17 tanesini iletebildi. 22 Ekim 1959'da ise iletişim kesildi. Atmosfere girip yandığı veya Dünya'nın yörüngesinde bir süreliğine dolanmış olabileceği düşünülüyor. 1965 yılında ise yine Sovyetler Birliği uzay aracı olan Zond 3, Ay'ın arka tarafıyla ilgili bilgilerimizi arttırdı. Fakat Zond uçuşlarının ana görevi aslında Mars'a ulaşmak, Mars-Dünya arasındayken uzay aracıyla iletişim kurabilecek teknolojinin olduğunu göstermekti. İki kamerası, kızılötesi ve morötesi spektrometresi, manyetometresi, kozmik ışın dedektörü, güneş parçacığı dedektörü ve meteorid dedektörü olan bu uzay aracı kalkışından 33 saat sonra Ay'a ulaşıp etrafında dolanırken Luna 3'ün fotoğraflayamadığı yerler de başta olmak üzere Ay'ın 68 dakika boyunca, Luna 3'e oranla oldukça kaliteli fotoğraflarını çekti. Dokuz gün sonra ise çektiği fotoğrafları birkaç ay boyunca Dünya'ya iletmeye devam etti. Zond 3 ile, Mars yolculuğunda, Dünya'dan 95 milyon km uzaklıktan sonra bir daha iletişim kurulamadı dolayısıyla ana görevi Mars olan Zond, bu hedefini yerine getiremedi. Zond 3'ün çektiği fotoğraflar ile Ay'ın arka yüzeyindeki dağlar, kraterler ve düzlükler ayırt edilebilmiştir. Dolayısıyla Ay'ın arka yüzündeki bir çok bölgenin isimlendirmesini -bazı isimlendirmeler bir süreliğine Uluslararası Astronomi Birliği'nde tartışmalara neden olsa da- Sovyet bilim insanları yaptı. ABD ise 1966 ile 1967 yılları arasında Ay Yörünge Aracı Programı dahilinde beş insansız uzay aracı yolladı. Bunlaradan özellikle ilk ikisi gelecekte yapılacak insanlı keşifler için iniş yeri belirlemeye yöneliktir. Ay yörünge aracı programında radyasyon yoğunluğu, Ay'ın yerçekimi alanı ile fiziki yapısı ve mikrometeorit çarpma verileri incelenmiştir. Ay'ın arka yüzüyle ilgili kapsamlı verilerin çoğu ise Lunar Orbiter 5 ile elde edilmiştir. 633 tane yüksek çözünürlüklü, 211 tane orta çözünürlüklü fotoğraf çekilmiş, yörünge araçları toplamda Ay'ın yüzeyinin yüzde 99'unun yüksek kaliteli haritasını çıkarmışlardır. Bu uzay araçlarının hepsi de Apollo uçuşlarında iletişim tehlikesi oluşturmamaları için Ay'a çarptırılmışlardır. Hemen bir yıl sonra, 1968'de Apollo 8 görevi ile ABD'li Astronot William Anders, Ay'ın arka yüzünü gören ilk insan olmuştur. Apollo 10'dan Apollo 17'ye kadarki bütün uzay araçlarındaki astronotlar da Ay'ın arka yüzünü görme fırsatını yakaladılar. Fakat nasıl biz Dünya'dan baktığımızda Ay'ın arka tarafını göremiyorsak, Ay'ın arka tarafından da Dünya gözükmüyor. Ay'ın etrafında dönen bu uzay araçları, Ay'ın arka tarafına geçtiklerinde Dünya ile iletişim kuramamaktalar. Apollo görevlerinde, servis modülü uzay aracı Ay'ın arka tarafındayken ateşlenirdi ve uzay aracı tekrar görünür olana kadar Houston ile iletişim içinde olamazlardı. Dünya'daki kontrol ekibinde çalışanlar iletişimin olmadığı bu önemli dakikaların oldukça gerilimli geçtiğini söylerler. Ay'ın arka yüzüne iniş yapılmamasının ana nedeni de aslında budur. İletişimin olmaması, görev kontrolünde bir aksilik çıkması ihtimalinde yönlendirici müdahalede bulunma şansını yok eder. Ay'ın ön ve arka yüzünün jeolojileri birbirlerinden oldukça farklıdır ve bu en ilginç özelliklerinden biridir. Ön yüzeyinde çokça gördüğümüz, yüzde 31 ini kaplayan koyu renkli düzlüklerden arka tarafta pek yoktur. Sadece yüzde 1'lik yer kaplarlar. Yüzeye çarpan göktaşının şiddeti, dış kabuğu kırmaya yettiği zaman, sıvı olan iç yüzey yani lavlar ortaya çıkar ve katılaştığı zaman daha düz bir yüzey oluşturur. Bu bazaltik kısım, yüzeydeki yükseltilere göre demir içeriği bakımından çok zengin oldukları için koyu renkli gözükmektedirler. Eski astronomlar bu yüzey yapılarını gerçekten deniz sandıkları için latincede deniz anlamına gelen mare adını vermişlerdir. Ay'ın arka tarafına dair en çarpıcı yerlerden biri Tsiolkovsky krateridir. 185 km genişliğinde olan çarpma kraterinin etrafı koyu renkli olduğu için çabucak göze çarpar. Kraterin ortasında 3200 m yüksekliğinde bir tepe vardır. Apollo 17 astronotu ve aynı zamanda jeolog olan Ay yüzeyine ayak basan ilk ve tek bilim insanı Harrison Schmitt, diğer bilim insanlarıyla birlikte, Apollo 17'nin Tsiolkovisky'ye indirilmesini istemişlerdir. Servis modülüne ufak iletişim uyduları koyup Ay'ın arka yüzeyinden bağlantı sağlanabileceği fikrini ortaya atmışlardır. Fakat NASA fazla riskli bulduğu için ön yüzeydeki Taurus-Littrow vadisini seçmiştir. Farkedilen en büyük yapılardan bir diğeri ise Mare Moscoviense yani Moskova Denizi'dir. Derinliği oldukça fazla olan bu çarpışma havzasına Ay'ın ön yüzeyindeki o kadar havzadan yakın derinlikte olanların sayısı çok azdır. Ön tarafında katılaşmış volkanik yüzeyler baskınken ve haliyle ön taraf daha düzken, arka tarafı daha derin kraterlere ve dağlık bir yapıya sahiptir. Bunun içsel nedenleri olabileceği gibi dış nedenlere de bağlı olabiliyor. Yapılan simülasyonlar Theia hipotezine bağlı olarak Ay oluşum öncesi diskinde daha ufak uydular da oluşabildiğini göstermekte. Çok ufak bir çekirdeği olan veya hiç çekirdeği bile olmayan, Ay'dan ortalama üç kat ufak bir uydunun ses altı bir hızla Ay'a çarpması, krater oluşturmak yerine bu şekilde bir akresyon ile birleşmelerine olanak vermekte. Böyle bir olay iki yarım küredeki kabuk inceliği farkını ve Ay'ın arka yüzeyindeki dağ yapılarının çokluğuyla da uyumlu oluyor. Günümüzde uzay ajanslarının uyduları Ay'ın yörüngesinde dolanmakta ve çok yüksek çözünürlüklü görüntüler çekebilip bilimsel analizler yapabilmekteler. Bu uydular sayesinde Ay'ın yapısı ile ilgili hipotezler sınanıyor ve teoriler geliştirilmeye devam ediyor. Fakat 1972'de Apollo 17 döndüğünden beri insanlık Ay'a ayak basmadı hatta insanlı uçuşlarda Alçak Dünya Yörüngesi'nden (yerden 160-2000 km yukarısı) uzağa gitmedi. NASA insansız denemelerine başladığı Orion uzay aracı ile 2021 yılından sonra tekrar Alçak Dünya Yörüngesi'nden uzağa, Ay yörüngesine insanlı uçuş gerçekleştirmeyi planlıyor. Yani önümüzdeki 20 yıl içinde insanlık tekrar uzayı keşfe çıkmaya hazırlanmakta. Gidilecek yerlerden biri de tabii ki Ay'ın uzak tarafı olacaktır. Dünya ve Ay'ın evrimini daha iyi anlamak için bu kraterleri incelemek, Ay'ın iki yüzünün jeolojisi oldukça farkı olduğu için ciddi derecede önem taşımakta. Burada yapılacak araştırmalar sonucunda düşündüğümüzden daha karmaşık bir oluşum süreci ortaya çıkabilir. Fakat Ay'ın arka tarafında Dünya ile iletişim şansı olmadığını söylemiştik yukarıda. Bunu aşmanın yolu var elbette. Ay-Dünya sisteminin L2 Lagranj noktasına yerleştirilecek bir uydu hem Dünya'yı hem de Ay'ı görebiliyor ve Ay'dan 65 bin km uzak olan bu noktada sabit durabiliyor. (Dünya'dan ortalama 35 bin km uzakta sabit duran iletişim uydularımız gibi) NASA'nın Ay Bilimi Enstitüsüsü'nden profesör Jack Burns Bu L2 Lagranj noktasına uydu yerleştirmesiyle başlayacak olan -önce robotik, daha sonra insanlı- L2-Uzak bölge görevlerinin Apollo programlarından çok daha düşük maliyetli olacağını söylüyor ve bu görevler bir çok ilki de yanında getirecekler. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 3 Kasım 2017 tarihinde yayınlanmıştır. Bilim insanları, yakın bir zaman ön... Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Bir Ağustos klasiği olarak her sene..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ayna-ile-gemi-yakmak-mumkun-mu/", "text": "Yaygın bir efsaneye göre bundan iki bin yıl önce yaşamış bilim insanı Arşimed, işgalci Roma filolarını bugün İtalya'da bulunan Sirakuza kentini korumak amacıyla büyük aynalar yardımıyla yakmıştı. Peki bu olay gerçek mi yoksa yalnızca bugüne değin, nesilden nesile aktarılmış bir hikayeden mi ibaret? Sorumuzun cevabı için önce biraz aynalardan bahsedelim. Aynalar albedo oranları neredeyse 1 olan, aldıkları ışığın yüzde 100'e çok yakın bir oranını geri yansıtan parlak yüzeyli cisimlerdir. İlk aynalar metal yüzeyler ile yapılırken, sonraları yerini metal kaplamalı cam levhalara bıraktı. Bugünse aynalar alüminyum, gümüş, altın, civa gibi pek çok değişik maddenin yardımıyla yapılabilmektedirler. Toplamda üç temel türde ayna bulunur. 1. Düz Ayna: Düz aynalar görüntüyü gerçeğe çok yakın bir ölçüde geri yansıttıklarından evlerde kullanılan aynalar düz aynalara birer örnektir. 2. Küresel Ayna: Adından tahmin edilebileceği üzere yansıtıcı yüzeyi küresel olan aynalara denir. Kendi içerisinde tümsek ve çukur ayna olmak üzere ayrılırlar. Tümsek ayna ışığı dağınık bir şekilde yansıtırken, çukur ayna ışığı tek bir noktaya yansıtır. 3. Parabolik Ayna: Parabolik aynalar Güneş enerjisini etkili bir şekilde, bir nokta üzerinde yoğunlaştırmak amacıyla yapılan özel tasarlanmış aynalardır. Parabolik aynalar yardımıyla kısa sürede yakındaki bir cismi yakabilirsiniz. Arşimed'in Sirakuza Savunması hikayesine göre gemileri bertaraf etmek için dev çukur aynalar ya da parabolik ayna kullandığı düşünülüyor. Çukur ve parabolik aynalar dağılmış ışığı yakalıyor ve enerjiyi tek bir noktaya odaklayabiliyor. Teoride çukur ve parabolik aynalar kullanarak onlarca metre uzaklıktaki bir noktaya yeterli sürede ve miktarda ışığı yansıttığınızda cismi yakmanız mümkün. Yani Arşimet'in düşman gemilerini küle çevirmesi hikayesinin teorik açıdan hiçbir sorunu yok. Gelgelelim her şey teoride gözüktüğü kadar kolay olmayabiliyor. Öncelikle dev çukur aynaların ya dev parabolik aynanın ışığı belirli bir noktada dakikalarca, hatta belki saatlerce sabit tutmaları gerekir ki, cisim alev alabilecek kadar ısınsın. Ancak yaklaşan düşman gemileri elbette hareket etmektedir ve iki bin yıl öncesini düşünürsek devasa çukur aynaların ışığını sürekli gemilerin üzerinde tutmak hiç de kolay olmayacaktır. Ayrıca gemilerin aynaya olan uzaklığı da aynaların gemileri yakabilmesi açısından oldukça önemli bir etkendir. Gemilerin yapımında kullanılan malzeme ve hatta renkleri bile aynı şekilde yanmanın gerçekleşmesi açısından oldukça önemlidirler. Aslında büyük aynalarla cisimleri yakma amacıyla Dünya üzerinde pek çok kişi farklı deneyler yapmıştır. Örneğin, mit ve efsaneleri test eden ünlü TV programı Efsane Avcıları'nın yaptığı Arşimet deneyinde birkaç düzine insan ellerindeki aynalarla 50 metre uzaklıktaki gemiyi yakmaya çalışmış ancak başarılı olunamamıştı (50 metre düşman gemilerinin saldırması için çok uygun bir mesafedir. Aynalarla uğraşmak yerine düşmana ok, taş, toprak fırlatsanız dahi daha fazla zarar verirsiniz). Cismin, 20 metre kadar yaklaştırılıp cisme onlarca dakika ışık odaklanmasına rağmen yine de alev almadığı gözlenmişti. Bu tür deneylerin pek çoğuna YouTube'da arama yaparak da ulaşabilirsiniz. Videolarda gerçekten aynalar yardımıyla yakılan cisimleri de görebilirsiniz. Elbette günümüzün sağladığı imkanlarla da çok uzakta olmayan pek çok cismi aynalar yardımıyla kolayca yakabilirsiniz. Ancak iki bin yıl öncesinin optik ve ayna bilgisiyle birlikte, sabit olmayan gemileri ve savaş ortamını düşünecek olursanız Arşimed'in bu hikayesinin kulağa pek de gerçekçi gelmediğini söyleyebiliriz. Teoride geçerli gözüken herhangi bir olgunun, pratikte de tamamen geçerli olabileceğini düşünmek doğru değildir. Pratikte, olay içerisinde hesaba katmanız gereken birçok etken birden önünüze çıkabilir. Bütün bu etkenlerin birleşimiyle ortaya çıkan sonuçlar da, bizlere ilk bakışta gerçek gözüken hikayeleri sorgulamamız için birer hatırlatıcıdırlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bagdat-pili-ve-gizem-fetisizmi/", "text": "Uzun yıllar önce bulunan ve elektrik üretme kapasitesine sahip olduğu anlaşılan Bağdat Pili isimli ilkel bir düzenek, komplo teorisyenlerinin ve mistik olaylara meraklı kesimlerin temelsiz argümanlarına maruz kalıyor. Keşfedilen düzeneğin geçmiş çok gelişmiş kültürlere ait olduğundan tutun da, uzaylılara varana kadar geniş bir gizem hikayeleri zincirinde o devirde böyle bir şey mümkün olamazdı denilerek manüplasyon aracı olarak kullanılıyor. İnsanlığın bugünkü teknolojik gelişiminin altyapısını iletişim sağlamıştır. Ortaçağ'da bilimle ilgilenen insanların mektup kullanarak iletişim kurma imkanına kavuşması, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin önünü açmış, bilginin dar coğrafyalarda kaybolup gitmesinin önüne geçilmistir. Nihayetinde, iletişimde telgraf ve telefon gibi keşiflerin ardından, bilimsel gelişim olağanüstü bir ivme ile 150-200 yıl içinde bugünkü seviyesine ulaşmıştır. Geçmiş dönemlerde, bugün bildiğimiz bazı temel bilimsel bilgilere ulaşabilen insanlar olabileceğini kabul etmek yerinde olur. Örneğin; Dünya'nın yuvarlak olması gibi coğrafya ve astronomi bilgilerine, kimi antik toplumlarda, birçok düşünür ve bilim insanı vakıftır. Bu bilgilere kimileri uzun ve yorucu gözlemler sonucu ulaşırken, kimi düşünürler sadece akıl yürüterek ispatsız bir biçimde ulaşabilmiştir. Atomdan söz eden eski Yunan düşünürlerinin ellerinde tek bir delil veya bu sonuca nasıl vardıklarıyla ilgili gözlemsel veriler bulunmaz ve zaten mantık yoluyla ispat etme haricinde bir çaba içinde değillerdir. Tümüyle akıl yürütme sonucu bu kanıya varmışlardır. Fakat, iletişim yetersizliğinden dolayı bu insanlar ve toplumlar bilgilerini paylaşarak artırma, kanıtlarla destekleme imkanına kavuşamadıkları gibi, yanlarında götürerek yok olmuşlardır. Bağdat pilini de bu bağlamda değerlendirmek hatalı olmayacak. Kaldı ki, statik elektrik çok eski zamanlardan beri biliniyordu. Fakat ne olduğu, neden cisimleri kendine çektiği tarif edilememişti. Çok eski çağlardan beri insanlığın asit dediğimiz kimyasallardan haberdar olduğunu, hatta savaşlarda ve sihirbazlık gösterilerinde kullandıklarını biliyoruz. Bunun gibi, kimyasal asidik karışımlarla elektrik üretme yöntemlerinin de biliniyor olması mümkün. Dolayısıyla, bu buluntuyu yüksek bir teknolojinin ürünü olarak değerlendirme yanlışına düşmemek gerekiyor. Sonuçta, elektrik üreten bu pil, bildiğiniz toprak çömlek kullanılarak üretilmistir. Yani, deneysel bir çalışma olduğu ve bir bilim insanı/gurubu tarafından incelendiği, yahut dönemin sihirbazlarından birinin numaralarını gerçekleştirdiği bir düzeneğin parçası olduğunu düşünmek çok daha akıllıca olacaktır. Bağdat pilinin üretebileceği elektrik akımı kısıtlıdır ve yüksek ihtimalle ne için kullanacaklarını da bilememiş olmalılar. Yine de, kolaylıkla pilin kutuplarını birbirine bir metal telle bağladıklarında ısı ürettiğini farketmiş olmaları gerekir ki, araştırmalarını bu ısının nasıl oluştuğu ve nasıl kullanılabileceği üzerine yönlendirmiş olabilirler. Ne yazık ki, başta bahsettiğim iletişimsizlik gibi sebeplerle bu bilim insanlarının veya sihirbazların çalışmalarını kaydettikleri yazılı eserler günümüze ulaşamamıştır. Tüm bunlar ışığında, Bağdat pili ve benzeri nesneleri birer gizem objesi olarak değerlendirmek, varlıklarını insanüstü mistik, dünya dışı güçlere bağlamak, doğrudan insan zekasını küçük görmekten başka anlam ifade etmez. Bilindiği üzere 1950 ve 60'lı yılla... Sık sık soru alıyoruz; \"tavsiye ede... Centaurus A (NGC 5128), bildiğimiz ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bahtsiz-gezegenler-mars-ve-venus/", "text": "Venüs gezegeni, henüz sebebini bilmediğimiz nedenlerle, atmosferinin içerdiği yoğun sera gazları yüzünden olağanüstü bir küresel ısınmaya maruz kalmış ve yüzey sıcaklığı 450 santigrat derecenin üzerine kadar yükselmiş. Var olan atmosferi de Dünya'dan çok ama çok daha kalın ve yoğun. Öyle ki; yüzeyindeki atmosfer basıncı, denizin yüzlerce metre altındaki basınçla eşit düzeyde. Aşırı sıcaklık ve çok yüksek basınç yüzünden burada gelişkin bir yaşamın gelişimi elbette mümkün olamaz. Ayrıca kendi çevresinde çok çok yavaş döndüğünden, Venüs'ün kayda değer bir manyetik alanı oluşamaz. Bu nedenle, yani zayıf manyetik alanı nedeniyle Güneş'in zararlı ışınlarına ve Güneş rüzgarlarının atmosferi aşındırıcı etkisine açıktır. Aşırı ince atmosferinden dolayı tahmin edeceğiniz gibi Mars'ta gündüzleri ortalama sıcaklık -20, geceleri ise -90 santigrat derecelerde gezer. Gerçi hakkını yemeyelim, ekvator kuşağında öğle saatlerinde hava sıcaklığı kısa süreler için +20 santigrat derecelere kadar yükselir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bangkokda-gorulen-ates-topu/", "text": "2015 yılında, Tayland'dan pek çok insan ülkenin başkentinde gökyüzünü aydınlatan gizemli ateş topunun fotoğraf ve videolarını internete yükledi. Ancak gizemli sözcüğünün göreli bir ifade olduğunu da unutmamak gerek. Şimdilik bu ateş topu hakkında pek bir şey bilmesek bile tüm işaretler ateş topunun uydudan kopmuş bir parça olmasına yerine bir asteroid parçası olduğunu gösteriyor. Çünkü bir uydu doğu-batı ekseninde hareket ederken videolarda görülen cismin parlamadan önce tam aksi yönde hareket ettiği görülüyor. Tayland Ulusal Astronomi Araştırma Enstitüsü Müdür Yardımcısı Saran Poshyachinda, cismin yerin 100 kilometre yukarısında yandığını tahmin ettiklerini ve yalnızca birkaç kilogramlık kütleye sahip olabileceğini söyledi. Poshyachinda, cismin gökyüzünü sıyırıp geçen bir asteroide benzediğini ve birden ateş topuna dönüştüğünü ifade etti. Tayland'da yaşanan bu olay 2013'te Rusya'ya düşen meteoriti hatırlattı. Eğer tam olarak bir ateş topunun ölçülerini merak ediyorsanız şöyle diyebiliriz: Bir ateş topu olarak yanmaya başlaması için aşağı yukarı 1 metre boyutlarında olması gerekiyor. Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/barnard-yildizi/", "text": "Barnard Yıldızı, Centauri sisteminden sonra, sadece 6 ışık yılı uzaklığı ile bize en yakın ikinci yıldız ve önümüzdeki 10 bin yıl içinde bize en yakın yıldız haline geleceği düşünülüyor. Yılancı Takımyıldızı yönünde yer alan ve Güneş'e göre olan hareketi göz önünde bulundurulduğunda, en hareketli yıldız olarak bilinen Barnard Yıldızı , gökyüzünde bir dolunay büyüklüğünde mesafeyi sadece 180 yılda katediyor. Yani, arka planındaki yıldızlara göre yeri çok hızlı biçimde değişiyor. Yanda, amatör astronom Rick Johnson tarafınan 9 yıllık bir çalışmanın sonunda arka planındaki diğer yıldızlara oranla hareketi görüntülenmiş olan Barnard Yıldızı'nın yüzey sıcaklığı yaklaşık 2.900 santigrat derece. Hem düşük yüzey sıcaklığı, hem de boyut olarak küçüklüğü nedeniyle Güneş'in sadece 0.0035'i kadar ışık ve enerji yayabiliyor. Bu arada Barnard Yıldızı çok yakın olmasına karşın, düşük ışıma gücü nedeniyle Dünya'dan çıplak gözle görünemeyecek kadar soluktur. Ama bir dürbün yahut teleskop yardımıyla, konumunu da biliyorsanız görebilirsiniz. Yaklaşık 10 milyar yaşında olan yıldız, Güneş'ten 2 kat daha yaşlı ve çoğu kırmızı cüce yıldız gibi biraz deli dolu. Üzerinde yapılan gözlemler, yüzey ısısının zaman zaman 8.000 dereceye kadar çıktığını gösteriyor. Bu da, yıldızın çok güçlü Güneş patlamaları oluşturduğuna bir kanıt. Güneşimizde de böyle patlamalar meydana geliyor ama, hiçbiri Barnard Yıldızı'ndaki bu patlamalar kadar güçlü değil. Yıldızın çok küçük olduğunu söylemiştik ve bu da şu anlama gelir: Eğer Dünya onun çevresinde dönseydi, Güneş'ten aldığı kadar ısı ve ışık alabilmesi için 15 milyon km uzağında bir yörüngede dolanmak zorundaydı. Dünyamızın şu anda Güneş'e 150 milyon km uzakta bir yörüngede dolanmakta olduğunu söyleyerek kıyaslayabilmenize yardımcı olalım. Çok uzun yıllardır araştırılmasına rağmen, Barnard Yıldızı'nın çevresinde dolanan bir gezegenin varlığı kanıtlanamadı. Ancak, yaşam kuşağı da dahil olmak üzere yıldızın çevresinde çok sayıda gezegen olduğuna yönelik güçlü şüpheler var. Ancak henüz varlığı onaylanmış bir gezegen yok ve araştırmalar devam ediyor. Eğer Barnard Yıldızı'nın çevresindeki yaşam kuşağında yer alsaydık, Dünya yıldıza kütleçekim kilidiyle bağlanmış olacaktı. Yani, bir yüzü sürekli yıldıza dönük iken, diğer yüzü sürekli karanlıkta kalacaktı. Bu durumda yıldıza bakan taraf oldukça sıcakken, gece tarafı çok soğuk, kutupları andıran bir sıcaklığa sahip olacaktı. Ancak, gezegenin kalın bir atmosferi varsa, oluşacak hava sirkülasyonu, sıcaklığı eşit bir biçimde dağıtabilir ve her iki yüzün de yaşama elverişli ısıda kalmasını sağlayabilirdi. Dünya'nın şu anki atmosferi bu eşit dağılımı sağlayabilecek kadar kalın ve yoğun değildir maalesef. Bir kırmızı cüce yıldız çevresindeki gezegende olası yaşam ihtimali için şu makalemizi okuyabilirsiniz. 1970'li yılların ortasında insanoğlu bu yıldıza gitmeyi amaçlayan projeler geliştirmiştir. O günlerde, yapılabileceği düşünülen nükleer tepkimeli uzay araçları kullanılarak ışık hızının %12'sine ulaşılabileceği, böylelikle Barnard Yıldızı'na yaklaşık 50 yıl içinde varılabileceği düşünülmüştür. Ancak, bu araçları geliştirmenin düşünülenden çok daha zor olduğu anlaşıldığından, Barnard Yıldızı'na bir robot uzay aracı gönderme fikri rafa kaldırıldı. Yıldızın yaşı düşünüldüğünde (bizden 2 kat fazla); buradaki bir gezegende insanla kıyaslanabilir zekaya sahip bir uygarlık hala varsa, bizden çok daha ileri bir seviyede olmalılar. Ancak çok araştırılmasına rağmen, burnumuzun dibindeki bu yıldızda böylesi bir uygarlığın izine rastlanılamadı. En üstte yer alan ve bir sanatçı tarafından hazırlanmış görselde, Barnard Yıldızı'na uzak bir yörüngede dolanan olası bir Jüpiter benzeri gezegen resmedilmiş."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/basak-virgo-galaksi-kumesi/", "text": "Üstteki fotoğrafta, bize en yakın galaksi kümesi olan, kapı komşumuz Başak Kümesi'ni görüyorsunuz. İrili ufaklı 2.000 kadar gökada içeren bu kümenin merkezi, yaklaşık 70 milyon ışık yılı uzağımızda yer alıyor. Küme galaksilerinin bazıları ise sadece 15-20 milyon ışık yılı kadar ötemizde. Biliyorsunuz , galaksiler kütle çekim nedeniyle bir araya gelerek kümeler oluşturma eğilimindedirler ve hemen tüm galaksilerin ait olduğu birer küme var. Bizim gökadamız olan Samanyolu da Yerel Grup adını verdiğimiz 3 büyük ve 40 kadar cüce galaksiden oluşan küçük bir kümenin parçası. Başak kümesi, tıpkı Samanyolu'nun içinde bulunduğu yerel grup benzeri oluşumların bir araya gelmesi ile oluşmuş durumda. Gökada kümeleri zaten böylesi grupların bir araya gelerek meydana getirdiği yapılardır. Başak Kümesi'ni oluşturan galaksilerin toplamdaki kütle çekimi o kadar büyüktür ki, bizim yerel kümemizde yer alan galaksilerin hareketlerini bile etkiler. Bununla beraber, Başak kümesi nihai küme oluşumu değildir. Kendisi de, yerel süper küme dediğimiz çok daha büyük bir galaksi topluluğunun bir parçasıdır. Böylesi bir fotoğrafı bir teleskop kullanarak tek seferde çekmeniz mümkün değil, çünkü küme gökyüzünde oldukça büyük bir alanı (dolunayın 5 katı kadar) kaplar. O nedenle gökyüzü fotoğrafçısı Rogelio Bernal Andreo, bu görüntüyü oluşturmak için birçok fotoğrafı birleştirmek durumunda kalmış. İngilizce biliyorsanız, fotoğrafın hikayesini Andreo'nun anlatımıyla şu linkten okuyabilirsiniz. Bize 11.8 ışık yılı uzaklığı ile ka... Eğer bir çift yıldız sisteminde bil..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/basinda-marduk-zirvaliklari/", "text": "2012 yılına gelene kadar 10 yıl boyunca Marduk gelecek, yandık bittik gibi IQ düzeyi 50'nin üzerinde olan hiçbir basın mensubunun yapmayacağı haberleri manşetlere taşıyıp büyük bir ciddiyetle valla billa geliyor bak demekten kaçınmayan okumuş cahil editörler, şimdi aradan yeterince zaman geçtiği ve unutulduğu düşünüldüğünden olsa gerek, aynı Marduk zırvalığını tekrar gündemlerine almışlar. Aralarında ciddi gazetedir bu dediğimiz türk basınının amiral gemileri ve bazı sözde çok okunan yazarlar da dahil olmak üzere bu saçmalığı tekrar manşetlere taşımaya başlamışlar. Birkaç güne de sözde büyük haber kanalları birkaç şizofreni ve astroloğu televizyona çıkarıp bunu tartışarak tüy dikerler. Tabi, temel düzeyde de olsa astronomi yahut bilimsel konularda bilgi sahibi değilseniz, her saçmalığa atlamanız normaldir. Yıllar önce şu yazımızda net biçimde anlattığımız gibi, ne böyle bir gezegen, ne de ona benzer Dünya'ya yaklaşan bir gök cismi yok. Olsaydı eğer, biz bilirdik ve söylerdik; dedikodu magazinciliği yapar gibi bilim haberi yapan antin kuntin gazetelerden okumazdınız bunları. Nasıl ki, Güneş Sistemi'nin uzak köşelerinde Neptün büyüklüğünde bir gezegenin var olma ihtimali olduğunu bizden duyduysanız, onu da yine bizden duyardınız. Bu arada, foton kuşağı ahmaklığı da eskiyip unutulmaya başladı. Yakında onu da ısıtıp piyasaya tekrar sürer bu cühelalar. Yine bir \"gaipten gelen sesler\" hik..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/basit-matematik-islemiyle-evrenin-yasalarini-bulmak-2/", "text": "Bir önceki yazımızda bir sarkacın periyodunu, birkaç basit varsayım ve matematik işlemleri ile bulmuştuk. Bu varsayımları ve matematiksel sadeleştirmeyi yapabilmemizin arkasındaki neden sistemimizin birinci dereceden lineer difransiyel denklem ile ifade edilmesidir. Fakat evrende maalesef herşeyi basit bir difransiyel denklemle ifade etmek imkansızdır. Doğada karşılaştığımız bazı olaylar lineer olmayan difransiyal denklemlerle ifade etmek gerekir. Konuyu daha ileri taşımadan önce yukarıda bahsettiğimiz şeyleri denkleme dökmede fayda vardır. Buradaki denklem matematik geçmişi olmayan birine karmaşık gelse de ifade edilen şey açısal ivmelenmenin sarkacın uzunluğu ve kütleçekim ivmeyle ilişkilendirilmesidir. Önceki yazımıza bakarsanız biz de buna benzer ifadeyi basitleştirerek bulmuştuk. Eğer yukarıdaki denklem bizim elimize verilse ve sarkacın açısal hareketini ifade eden cinsinden denklemi yazmamız istense o halde şuandaki anlık zamanda konum ve hızını bilirsek sarkacın hangi zamanda hangi konumda olacağını deterministik olarak belirleyebiliriz. Burada demek istediğim şey difransiyel denklemlerin çözümleri başlangıç koşullarına bağlıdır. Başlangıç koşullarındaki değişiklik difransiyel denklemimiz aynı olsa da bize farklı sonuçlar verecektir. Kısaca değinmek gerekirse eğer yukardaki denklemde eşitliğin solunda bulunan terimi ile çarptığımızda difransiyel denklemimiz artık lineer olmaktan çıkar. Bu difransiyel denkemleri el ile çözmek çok zordur o yüzden bilgisayarlara başvururuz. Şimdi basit sarkacımıza birkaç eklenti yapıp onu daha karmaşık hale getireceğiz. Sarkacın ucundaki nesneye bir başka kolu monte ediyor ve bu kolun sonuna da nesne koyuyoruz. Ortaya double pendulum olarak bilinen çifte sarkaç çıkıyor. Durun pes edip sayfayı kapatmayın hemen! Basitçe anlatmak gerekirse bu iki denklem tıpkı birincisinde olduğu gibi ivmelenmeyi gösterir ama birinci sistemden tek farkı her iki denkleminde birbine bağlı olmasıdır. Serimizin bir sonraki yazısında ise çifte sarkaçların birinci sistemin aksine nasıl kaotik bir yapıda olduğuna bakacağız. Negatif enerji ve negatif kütle, öz..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/baska-gezegenlerdeki-bitkiler-de-yesil-midir/", "text": "Güneş Sistemi'nin dışında yer alan yıldız sistemlerinde, olası yaşam barındıran ötegezegenlerin üzerinde de yıldızın ışığı ile enerji üretip beslenen bitki benzeri canlılar olabileceğini varsayabiliriz. Şu bir gerçek ki, bitkilerin rengi, yıldızından gelen ışığın türü ve miktarıyla doğrudan ilintilidir. Dolayısıyla, bitkinin görünür rengini belirleyen yıldızdan gelen ışınım miktarı ve türüdür. Bildiğiniz gibi, bir yıldızdan gelen ışınım, birçok dalga boyunun birleşimidir. Biz bu dalga boyları arasından çok küçük bir kısmını gözlerimizle algılayabiliriz ve bu algıladığımız bölüme görünür ışık deriz. Yıldızlardan yayılan ışık ve tayf türleri hakkında daha detaylı bilgi almak için, bu linkteki yazımızı okumanızı tavsiye ederiz. Ek olarak, yıldızların yapılarına göre tayf türleri hakkındaki yazımıza da bu linkten ulaşabilirsiniz. Dünyamızda, bitkiler hücrelerinde bulunan klorofiller yoluyla Güneş'ten gelen ışığın yüksek enerjili kırmızı ve mavi tayfını kullanırken, daha düşük enerjili yeşil tayfı kullanmayıp büyük oranda geri yansıtırlar. Bu nedenle, reddettikleri düşük enerjili yeşil ışık yüzünden yeşil görülürler. Daha farklı, örneğin K ve M tayf türündeki düşük ışıma gücüne sahip yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerde ise, bitkiler yeşil değil, siyah veya koyu gri olma ihtimaline sahip. Çünkü, böylesi küçük yıldızların yaydığı ışınımın büyük kısmı bizim göremediğimiz kızılötesi dalga boyundadır ve görünür ışık dalga boylarında yaptıkları ışıma görece düşük seviyededir. Bu nedenle, böylesi bir yıldızın çevresinde yer alan olası bir gezegenlerdeki bitkiler, kızılötesi ışıma haricinde küçük yıldızlarından gelen az miktardaki görünür ışık tayfını tümünü kullanmak zorunda kalabilirler ve bu nedenle gelen tüm ışığı emip hiç yansıtmayarak siyah bir renge bürünebilirler. Farklı olasılıklar da söz konusu olabilir. Örneğin, yüksek ışıma gücüne sahip A veya F tayf türünde bir yıldız morötesi dalga boyunda fazlasıyla ışınım yayacağından, bitkiler yüksek enerjili morötesi dalga boyunu fotosentez için kullanıp, kırmızı ışığı gerek duymadıkları için hiç kullanmadan yansıtabilirler. Bu durumda, o gezegendeki bitkilerin tümü kırmızı ve tonlarında olacaktır. İlk olarak sitemizde 29 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan bu yazımız, içeriği elden geçirilip düzenlenerek yeniden yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/batmanda-miniklere-astronomi-seminerleri-gerceklestirildi/", "text": "Kozmik Anafor Batman gönüllü il temsilcisi ve aynı zamanda Mezopotamya Astronomi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Tekeş, 12 Mayıs Perşembe günü art arda gerçekleştirilen 4 seminer ile Batman Sakarya İlkokulu'nda toplamda 450 öğrenciye Uzayda Yaşam, Uzay Çalışmaları, Astronotların Uzayda Karşılaştığı Sorunlar, İçinde Bulunduğumuz Güneş Sistemi, Gezegenler ve Uzay Turizmi gibi önemli konuları anlattı. Batman Sakarya İlkokulu Okul Aile Birliği Başkanı Aziz Altay'ın organizasyonu ve Okul Müdürü Necat Yılmaz'ın daveti üzerine, 1993-2001 yılları arasında Batman Sakarya İlkokulunda eğitim almış olan Tekeş, yıllar sonra mezun olduğu okuluna konuşmacı olarak katılıp öğrencilere önemli bilgiler sundu. Yaklaşık 3 saat süren seminer sonrası Tekeş'e Okul Müdürü Necat Yılmaz ve Okul Aile Birliği Başkanı Aziz Altay tarafından plaket verildi. Sizleri Kozmik Anafor, Mezopotamya Astronomi Derneği ve Batman Sakarya İlkokulu işbirliği ile gerçekleştiren bu güzel etkinlikten kalan karelerle baş başa bırakıyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/batmanda-yuri-gagarin-uzayda-yasam-semineri/", "text": "Kozmik Anafor Batman İl Temsilcisi Mahmut Tekeş'in 12 Nisan Çarşamba günü Atatürk İlkokulu öğrencileriyle insanoğlunun uzaya çıkışının 55. yılında gerçekleştirdiği Yuri Gagarin ve Uzayda Yaşam etkinliğinden kareler. Türkiye'de Yuri Gagarin etkinliği yapan 6 etkinlik noktasından bir tanesini de Batman'da gerçekleştirdik. Mezopotamya Astronomi Derneği ve Batman Atatürk İlkokulu'nun ortaklaşa yaptığı başarılı çalışmalardan birine daha imza atmış bulunduk. Şimdiye kadar yazılı basın üzerinde yaptığımız haberlerden sonra, bu etkinliğe görsel basının yer vermesi bizi çok mutlu etti. Öğrenci, öğretmen ve idarecilerin ilgisi de, bizi ayrıca sevindirdi. Geçen Mayıs 2015 tarihinde Mezopotamya Astronomi Derneği ile ektiğimiz umudun yavaş yavaş yeşermeye ve filizlenmeye başladığının göstergesidir bu. Emeği geçen herkese çok ama çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bazen-gezegenler-goz-kirpar-gibi-titresir/", "text": "Çoğunuz gökyüzünde gezegen ve yıldızları ayırmanın en pratik yolunun, ışıltısının titrekliği olduğundan haberdar. Evet, şu yazımızda detaylı biçimde anlattığımız gibi, geceleri yıldızların ışıkları göz kırpar gibi titreşir ve bazen de bu titreşim sırasında değişik renklere bürünüyorlarmış gibi görünür. Ancak, gezegenlerden bize gelen ışıklar sabit ve durağan görünür gökyüzünde titreşmezler. Böylelikle, bir yıldız ile gezegeni birbirinden rahatlıkla ayırabiliriz. Ancak, kimi durumlarda gezegenlerin de aynen yıldızlar gibi titreştiğine şahit olmuşsunuzdur. Bunun birkaç sebebi var: İlk sebep, gördüğünüz gezegenin ufuk çizgisine yakınlığı ile ilgili. Dünya yuvarlak olduğu için, bir gökcisminin ışığı atmosferden geçerken ufuk çizgisine ne kadar yakınsa, o kadar yol almak zorunda kalır. Bu durum, gökcisminin ışığının kırmızıya doğru kayıp, parlaklığının da azalmasına neden olur. Aynı zamanda, gökcisminin ışığı atmosferde aldığı uzun mesafe nedeniyle fazlasıyla atmosferik türbülans yaşanan bölgelerden geçmek durumunda kalabilir. Eğer ışık böyle bir fenomenin içinden geçerek gözünüze ulaşıyorsa; ister gezegen ister yıldız olsun, ışığının titrediğini görürsünüz. İkinci sebep, bulunduğunuz bölgedeki hava durumu ile ilgilidir. Eğer gökyüzünü gözlemlediğiniz bölgeyi çevreleyen atmosfer katmanında hava fazlasıyla nemli ise, gökyüzünün görüntüsü nem oranında puslanacak ve ancak yeterince parlak olan gökcisimlerinin ışığı yeryüzüne ulaşabilecek. Işığı yeryüzüne ulaşabilen gökcisimleri ise elbette en parlak yıldızlar ile, zaten çoğunlukla parlak olan Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin ışığı olacak. Böylesine nemli ve puslu bir havada, gözümüze ulaşan bu ışıklar atmosferdeki en ufak hava akımında bile fazlasıyla kırınıma uğrayacaklar ve gezegenler dahi titreşiyormuş gibi görünecekler. Atmosfer tekrar daha az nemli duruma dönüşene veya hava akımları kesilene kadar gece gökyüzündeki her ışıltılı nokta titreşmeye ve renk sapmaları yaşamaya devam edecek. Sanırız artık, Güneş doğarken veya batarken görülen çok ama çok parlak Venüs gezegeninin bazen niçin titreştiğini ve yıldız sanıldığını artık anladınız. Eğer yine de gördüğünüz cismin bir gezegen mi yoksa yıldız mı olduğundan şüpheleniyorsanız, Stellarium veya Starry Night benzeri bir gökyüzü yazılımını kullanmanızı tavsiye ederiz. En üstteki kapak fotoğrafı, İran'lı astrofotoğrafçı Babak Tafreshi'ye aittir. Fotoğrafta, gün doğumu sırasında ufukta yükselen Venüs ve Jüpiter gezegenlerini görüyorsunuz. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak Ekim 2016 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bebek-dunyada-ay-dogumu/", "text": "Bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce, yaklaşık Mars büyüklüğünde bir gezegenin bize çarpması sonucu oluştuğu düşünülen Ay, bebek Dünya'ya şimdi olduğundan 17 kat daha yakın, sadece 22.500 km uzağımızda yer alıyordu. Yüzeyinin bir kısmı hala lavlarla kaplı olan uydumuz Ay, yakınlığı nedeniyle gökyüzünde çok büyük bir alanı kaplıyor, geceleri gezegenimizi neredeyse gündüz gibi aydınlatıyordu. O günlerde Dünya'nın şimdikinden çok daha hızlı döndüğünü, bir Dünya gününün sadece 5 saat olduğunu düşünürsek, Ay'ın da aydınlatmasıyla kimi zamanlar hiç gece yaşanmıyordu demek yanlış olmaz. Kuyrukluyıldız ve göktaşı yağmurları sırasında elbette Ay da bol miktarda suya kavuşmuştu. Ancak, düşük kütlesi nedeniyle ne atmosferini koruyabildi, ne de yüzeyindeki suyu. Bugün, hiç Güneş ışığı almayan derin krater diplerindeki buz tabakaları haricinde, sahip olduğu tüm su buharlaşarak uzaya uçtu. Aradan geçen milyar yıllar sonunda, Dünya ile aralarındaki kütle çekim savaşı sonucu Ay bugün olduğu 380 bin km uzaklığa kadar geriledi ve uzaklaşmaya da devam ediyor. Yılda yaklaşık 3.8 cm bizden uzaklaşan uydumuz, uzaklaşma hızının gelecekte yavaşça artacağını da hesaba katarsak 3 milyar yıl sonra bizden bugün olduğundan iki misli uzakta olacak. Gezegenimizin ilk dönemleri ve bugüne gelene kadar geçirdiği süreçler hakkında daha fazla bilgi edinmek için şu kapsamlı yazımızı okumanızı tavsiye ederiz. Nedir bu Higgs bozonu? Adına 'tanrı... 25 Aralık Cuma günü, Saat 16:00-17:..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bedava-enerji-ureteci-sahtekarlari/", "text": "Kumarhanelerde filmlerden sık duyduğunuz bir kural vardır: Kasa her zaman kazanır. Yani, kumar oynayarak kazanamazsınız, nihayetinde her zaman kaybedersiniz. Bedava enerji üreteci sahtekarları da böyledir, sizi büyük hayallerle kandırırlar ve aslında hep onlar kazanır. Bedava enerji sistemleri, yapıları itibarıyla enerjinin korunumu yasalarına aykırıdırlar ve sürekli sabit çıktaya sahip enerji üretmeleri mümkün değil. Bunu ister bir Türk yapsın, ister İngiliz, sonuç değişmez. Bu tür sistemler başarısız olmaya mahkumdur. Sınırsız bedava enerji ürettiği söylenen devridaim makinalarının çoğunlukla amatörler tarafından geliştirilmeye çalışıldığını, yaptım deyip kamuoyuna sunulduktan sonra hiçbirinin çalışmadığını farkettiniz mi? Çalışmazlar, 2x2 = 5 etmez. Yine ilginçtir, bu tür cihazları icad ettiğini söyleyen bir allah kulu da aletin nasıl çalıştığını göstermez, içinin açılmasına izin vermez, devlet sırrı gibi saklar. Muhakkak patent almaya çalışır ve zengin olma hayalleri kurarlar. Fakat alet çalışmayacağı için bu hayalleri suya düşmeye mahkumdur. Bildiğiniz gibi bugünkü teknolojik devrimlerimizi gerçekleştiren bilim insanlarının çoğu patent peşinde koşma ahlaksızlığına düşmemiştir. Ama bu bedava enerji üreten alet geliştirdim diyenlerden Allah için bir tanesi de çıkıp; yaptım, insanlığa armağan olsun. Buyrun teknik detayları, buyrun yapım şeması, herkes kullansın, enerji savaşları bitsin, enerji yüzünden insanlık birbirini yemeyi bıraksın. Bana alacağım nobel, birkaç teşekkür, bir de tarih kitaplarına girmek yeter demez. Ben böyle bir cihaz yapsam -ki bu yapıldığı iddia edilen cihazların tümünü yapacak kadar da elim maharetlidir- tüm sırlarını ve detaylarını internette bulabildiğim her yerde yayınlar, her basın kuruluşuna, bulabildiğim etkili olabilecek her yere gönderir, tüm haber bültenlerine çıkar, hepsinde nasıl çalıştığını hiçbir detayını atlamadan açıklarım. Dünyayı komple değiştirecek alet yapmışım, bunun patentiyle mi uğraşacağım, niye gizleyeyim? Herkes kullansın, herkes yapabilsin. Sonra bilim adamların niçin 50 yıldır füzyon reaktörleri geliştirmeye çalışıyor, niçin Güneş enerjisi sistemleri için milyar dolarlar harcanıyor der durursunuz... Her şey Con Ahmet'in Makinası'yla bitseydi, tüm bu emek ve çaba da gerekli olmazdı. Onbinlerce bilim insanı da boşa çabalıyor zaten!.. Enerjinin korunumu yasası, izole bir sistemde mevcut enerjinin değişmeyeceğini ifade eder. Bugün fizikte, astrofizikte, kozmolojide, mühendislikte ve sayıp sayabileceğimiz tüm fizik alanlarındaki her kanunun temelinde enerjinin korunumu yatar. Yani bugüne kadar tecrübe ettiğimiz her şey, istisnasız bir şekilde bu yasa çerçevesinde gerçekleşti ve gerçekleşecek. Bir enerjiyi yoktan var edemezsiniz. Kulağa biraz üzücü gibi geliyor olabilir, fakat eğer enerji öyle yoktan üretilebiliyor olsaydı inanın hayal dahi edemeyeceğimiz kadar farklı bir dünyada yaşıyor olurduk. Bugün yörüngeye uydu oturtabiliyor, uçakları uçurabiliyor, evlerde buzdolaplarını kullanabiliyor, elektrik sobaları ile ısınabiliyor hatta ev soğumasın diye yalıtım yaptırıyorsak bunun bir sebebi var. Bir enerji türü diğerine dönüşebilir. Örneğin elektrik enerjisini ısı enerjisine dönüştürerek ısınıyoruz. Yani ısınmanın bir bedeli var. Isınmak istiyorsanız karşılığında bir şeyler vermeniz gerekiyor. Bir topa vurmak için bile topa; vücudumuza aldığımız gıdalardan elde ettiğimiz enerji yoluyla, bir kinetik enerji vermek zorundayız. Top bu basit kavisli yolu sırasında dahi, potansiyel enerji ile kinetik enerji arasında bir değişim yaşayacak, sürtünme yüzünden enerji kaybedecektir. Kaybedecektir diyorsak, kendinden kaybedecektir ama başka bir yere verecektir demek istiyoruz. Doğadaki bu döngü, bu yasalar yüzünden var. Örneğin aşağıdaki videoda MIT'den Prof. Dr. Walter Lewin, son derece emin olduğumuz bu yasayı hayatını riske atarak gösteriyor. Videoda endişe edip gerilmesinin sebebi, ufak bir el hareketiyle topa bir hız verebileceğini düşünmesi. Bu yüzden olacak ki zekice bir hareket yapıp topu yüzünün tarafından hiçbir parmağıyla dokunmadan yalnızca salınacağı taraftan tutuyor. Böylece kazara iterse, ittiğini çenesinde hissedebilir, fakat öbür türlü fark edemez. Burada insanların yanıldığı en önemli konuların başında gelen mıknatıslar hakkında da bir iki kelam etmeden olmaz. Yukarıda enerjinin korunumu yasasını açıkladık. Aynı şey aslında mıknatıslar için de geçerli. Çoğu insan, mıknatıslığın ilelebet var olan bir itme-çekme gücü olduğu yanılgısına düşüyor. Evet, evinizdeki buzdolabına yapışan mıknatıs sizin ömür sürenizin sonuna kadar oraya yapışmaya devam edecek. Ancak, bu sonsuza kadar sürmez. İşte, mıknatıslığın sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmeyenler de, eğer mıknatısları uygun bir biçimde dizersek, hiç durmadan hareket eden bir düzenek yaratırız. Bu hareketi de elektriğe çeviririz, bedava enerji elde ederiz diye düşünüp işe girişiyor. Sorun şu ki, bir mıknatısa iş yaptırmak, o mıknatısın mıknatıslanırken depoladığı enerjiyi ondan geri almak demektir. Dolayısıyla, bir dönem sosyal medyada oldukça popüler olan Perendev Manyetik Motor gibi düzenekler kısa sürede çalışmaz hale gelmeye mahkumdur. Kuracağınız düzenekteki mıknatısları düzenli olarak değiştirmeniz gerekir. Tabii ki, bu bir maliyettir ve bunun maliyeti düzeneğin size vereceği enerjiyle elde edilecek kazançtan her zaman fazladır. Sebebini biliyorsunuz; enerjinin korunumu yasası. Ve de elbette hiçbir sistemin %100 verimlilikle enerji üretemeyeceği. İlla ki sürtünme ve ısı yoluyla enerjinin bir kısmı kaybolacaktır. Yani, mıknatıslarla oluşturulmuş bir con ahmetin makinası düzeneği de size malesef enerjiyi belli bir maliyet karşılığında üretecektir. Örneğin düzenekteki mıknatısları yapabilmek için 100 birim elektrik enerjisi harcadıysanız, o mıknatısları kullanarak elektrik üretirken elde edeceğiniz toplam elektrik enerjisi 100 birimin altında olacaktır. Yani, zarar edeceksiniz! Şunu bilin: Bir mıknatıs, ancak belli bir miktarda enerji kullanılarak manyetik yapıya ulaşabilir ve tüm mıknatıslık süreci boyunca kendisine yüklenen bu enerjiyi kullanır. Bir mıknatısın, mıknatıslık özelliğini kazanması için aldığı enerjiden daha fazla enerji üretmesi mümkün değildir. Eğer bu mıknatısı enerji üretmek için kullanmaya kalkarsanız, yani iş yaptırırsanız, kısa süre içinde mıknatıs olmasını sağlayan enerjiyi tüketip sıradan bir yapıya bürünecektir. Yani, mıknatıslık özelliğini kaybedecektir. İşinize yaramayan iki tane mıknatıs alın ve bu iki mıknatısı birkaç dakika boyunca hızlı hızlı birbirine vurun. Bu yaptığınız, bir manyetik motor düzeneğindeki gibi, mıknatısların manyetik alanlarının sürekli birbirinin içine geçmesine ve mıknatısların çekme-itme işi yapmasına neden olacaktır. Bir süre sonra göreceksiniz ki, her iki mıknatıs da çekme gücünü önemli oranda yitirmiş hale gelecek. Hatta bu işi yeterince uzun sürdürürseniz, ikisi de mıknatıslık özelliğini tümüyle yitirecektir. Konu hakkında biraz daha bilgi alabilmeniz için, Yalansavar'daki şu yazıyı okumanızı tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/belirsizlik-ve-kuantum-dalgalanmalari/", "text": "Bir balığın açısından evreni düşünmek, pek de kolay görünmeyebilir. Ancak konuyu ana hatlarıyla ele almamızı sağlayacak birkaç ipucunu bize sağlama olasılığı açısından, düşünülesi bir durumdur. Gözlerimiz sürekli açık, zira biz bir balığız. Sürekli bizlerle etkileşim içinde olan su molekülleriyle ve deniz suyunda bulunması olası moleküllerle etkileşim halindeyiz. Durun bir dakika, bir balığın bunu ilk bakışta çıkarsaması, -eğer en az Homo sapiens model bir zekaya sahip olduğunu varsayarsak- çok zor. Bunu, sürekli bizlerle etkileşim halinde olan hava moleküllerinin ve havada bulunması olası moleküllerinin farkında olmayışımız durumundan hareketle çıkarabiliriz. Bizler için, odamızda, yeni aldığımız dolabımızı yerleştireceğimiz köşe, tam anlamıyla boştur. Aynı durumun üzerinde düşünülebilir bir durum olduğunu, bizler, yarısı boş olan bardağı değerlendirirken de fark etmeliyiz. Odamızın boş olduğunu düşündüğümüz köşesi, esasında standart bir odanın içerebileceği hava moleküllerini içerir; tıpkı odanın diğer köşeleri ve içindeki herhangi bir bölüm gibi. Dolabımızı köşesine yerleştirdikten sonra, söz konusu hava molekülleri artık ötelenmiştir. Onların yerine artık söz konusu köşede, bol karbonlu bileşiklerden oluşan dolabımız durmaktadır. Ancak -her zaman değerlendirdiğimiz gibi- işin bir de atom altı boyutu vardır. Acaba atom altı ölçekte de balıktan ve balıkla etkileşim içinde olan su moleküllerinden, dolabımızdan ve dolabımızla etkileşim içerisinde olan hava moleküllerinden başka figüranlar olabilir mi? Cevap, yine her zaman olduğu gibi, evet. Esasında dolapla hava ortamı arasındaki sınır olan düzlem, yani dolap yüzeyi, bu figüranlar için pek de önemli görünmüyor. Zira onlar her yerde. Tüm evreni dolduruyor ve sürekli oluşup kayboluyorlar. Tüm evreni dolduran bu figüranlar, sanal parçacıklar. Acaba sanal sözüyle neyi anlatmak istiyor olabiliriz? Gerçeklik ve sanallık arasında belli bir yelpazenin olmadığı açıktır. Diğer bir deyişle, bir şey ya gerçek, ya da değildir. Sanal parçacıklar bu bağlamda, biraz da anlaşılamamış bazı noktalar olduğunu ortaya koyar . Klasik fizikte yüklü cisimler, elektrik alanı aracılığıyla etkileşirler. Kuantum fiziğinde bu etkileşim, foton değiş tokuşu dediğimiz olayla beraber gerçekleşir. İki elektron, atağa kalkan bir futbol takımındaki oyuncuların paslaşması gibi, foton değiş tokuş eder. Topun, takım oyuncularının ayaklarına her çarpışında, oyuncuların topu hissetmesi gibi, her foton değiş tokuşu sonunda, elektronlar da bazı değişikliklere uğrar. Söz konusu dünya, kuantum dünyası olduğundan, buradaki değişiklikler daha geniş çaplıdır. Elektronun momentumundaki bir değişim, buna örnektir. Bunun yanında, bu değiş tokuşların sonucu, iki elektronun birbirini itmesidir. İşte burada değiştirilen fotonlar, sanal parçacıklardır. Işığı taşıyan fotonlardan farkları ise, uzaydaki menzillerinin çok kısa olmasıdır. Diğer bir deyişle söz konusu fotonlar, uzun yol için gereken enerjiye sahip değillerdir. Buradaki sanal parçacıklar, kuantum alanını ödünç alıp, sonra geri veren parçacıklardır; tıpkı futbolcunun hareket eden ayağından ödünç aldığı momentumu, başka bir futbolcunun ayağına teslim eden top gibi. Bunların yanında, bilim dünyasını yakından takip edenlerin aşina olabilecekleri bir sorun vardır: kütleçekiminin kuantum teorisini oluşturmak ya da diğer bir deyişle, kütleçekimini, kuantum teorisi ile birleştirmek. Bunu sorun yapan ise, bu sefer daha yüksek bir olasılıkla aşina olunabilecek belirsizlik ilkesidir. Bu ilkenin bize ne söylediğinin üzerinden kısaca geçmek gerekirse, atom altı düzeyde ölçüm yaparken, ölçmek istediğimiz büyüklüklerin belirlilikleri arasında bir ödünleşim olduğunu belirtmek gerekir. Yani örneğin, bir elektronun hızını ve konumunu ölçmek istediğimizde, eğer konumu %64 kesinlikle ölçüyorsak, hızını %36'lık bir belirlilikle ölçebiliriz. Bu ilkenin teorik ve deneysel bir sonucu da, yukarıdaki dolap ve balık analojilerinde hatırlamaya çalıştığımız gibi, uzayın aslında tamamen boş olmadığıdır. Eğer böyle olmasaydı, yani boş uzay tümüyle boş olsaydı, günlük hayatta deneyimlediğimiz tüm alanlar sıfır değerini alırlardı. Diğer bir deyişle, ışık gibi bir elektromanyetik alan ve Güneş'in kütleçekim alanı gibi bir alan, kısaca olmazdı. Neyse ki, söz konusu boş uzay alanının değeri ve zaman içerisinde değişimi, yukarıda açıkladığımız ödünleşim durumunu hatırlatır. Belirsizlik, söz konusu büyüklüklerden birini ne kadar kesinlikle biliyorsak, diğerini de o kadar belirsizlikle bilebileceğimizi söylüyordu. Buradan hareketle, boş uzaydaki herhangi bir alanın tam olarak sıfır değerine sabitlendiğini varsayarsak, söz konusu alan, belirsizlik ilkesine uymayan ve tamamen bilinebilir, yani kesin olan bir konum değerine , bunun yanında da kesin bir değişim değerine sahip olacaktır. Oysa belirsizlik, iki büyüklüğe de, %0 ve %100 dışındaki tüm değerler için izin veriyordu. Bu sebeple, alanın değerinde, bir ölçüde belirsizlik, yani kuantum dalgalanması olmalıdır. Dalgalanmayı soyut biçimde, bu şekilde özetleyebiliyoruz. Ancak tabii ki de durumu somutlaştırmamız gerekiyor. Dalgalanma olgusu esasen, parçacık çiftlerinin oluşup kaybolması durumuyla özdeştir. Evet, Feynman diyagramlarının bazılarında olduğu gibi, bir noktada etkileşen ve ayrılan parçacıklardan bahsediyoruz. Bir parçacık çiftinin bir süre için birlikte ortaya çıkıp sonra yeniden bir araya gelerek birbirlerini yok etmeleri olarak düşünülebileceğimiz bu dalgalanmalar, elektromanyetik alanın taşıyıcı parçacığı olan fotonlar gibi, boyutsuz parçacıklarla beraber meydana gelir. Proton ya da nötron gibi gerçek parçacıkların aksine, parçacık dedektörlerince algılanamayan bu parçacıklar, buna rağmen etkilerini, atomun çekirdeği etrafındaki elektron orbitallerindeki ufak çaplı enerji değişimleri sırasında gösterirler. Detaya inmeye şimdilik gerek yok. Buraya kadarki olay örgüsünden anlamamız gereken, boş uzayın, yukarıda açıkladığımız belirsizlik ilkesi gereği, kuantum dalgalanmalarına sahne olduğudur. Bu dalgalanmalar her yerde ve her zaman oluşup kayboluyor; tıpkı sıcak bir yaz gününde, yakamozlardan gözümüze çarpan parlak dalgalar gibi. Deniz yüzeyine tepeden baktığımızı hayal ettiğimizde, yüzeyin pürüzlülüğünün, deniz dalgalarından kaynaklandığını anlamamız uzun sürmez. Şimdi bu zemine, dikdörtgen formundaki bir düzlemi oturttuğumuzu varsayalım. Şu durumda dalgalar, denize oturttuğumuz düzlemin -önce üstüne, sonra altına- diye devam eden hareketlerini sürdüreceklerdir. Bir anlamda denize oturttuğumuz düzlem, bu dalgaların ortalama profilidir. Belirli bir anda, düzlemin üzerinde kalan dalgalar, tek tek (+1) değerini alırken, düzlemin altında kalan dalgalar, tek tek (-1) değerini alır. Ne ilginç ve ne zariftir ki, tüm bu dalgaların toplamı, bize çok da yabancı olmadığımız 0'ı verir. Yukarıdaki formülizasyona dikkatlice bakalım. Kendisi, esasında, belirsizlik ilkesinden başkası değil. Werner Heisenberg'in ortaya koyduğu bu ilkeye yeniden göz atmak istersek, parçacığın pozisyonunun belirsizliği çarpı hızının belirsizliği çarpı kütlesi, daima belirli bir nicelikten fazla olmalıdır. Bu belirli nicelikse, bir parçacığın enerjisinin frekansına oranı olan Planck sabitidir. Eğer siz, parçacığın pozisyonundaki belirsizliği 2 katına çıkarırsanız, hızındaki belirsizliğini yarıya indirmelisiniz demektir. Bunun yanında, eşitsizliğin en sağındaki parçacığın kütlesi ne kadar büyük olursa, eşitsizliğin sol tarafının geri kalanını oluşturan iki belirsizlik de o kadar az olmak zorundadır. Bu bize biraz tanıdık gelmiş olmalı: Ay'dan Dünya'mıza bakan hiçbir astronot, Dünya'nın kaybolup yeniden oluştuğuna rastlamamıştır. Zira kütle çok yüksektir, dolayısıyla belirsizlikler çok çok düşüktür. Evren, bu formülizasyon üzerinde yapacağınız herhangi bir hamleye karşı, eşitsizliği yeniden sağlamak adına, başka bir hamleyle size cevap verir. Bir voleybolcunun topa hangi açıyla vurduğunu bilmeniz, topun tam olarak nereye düşeceğini bilmenize yeter mi? Görünüşe göre, başka unsurlar da söz konusu: voleybolcunun topa uyguladığı kuvvet ve havadaki moleküllerin oluşturacağı ufak çaplı sürtünme kuvveti gibi. Bütün bu verilerin ve daha fazlasının bize sağlandığını düşünelim. Yani voleybolcunun topa vuruşu sırasındaki tüm veri setleri elimizde ve biz, bu verilerle hesaplamalar yapabiliriz. Şu durumda topun düşeceği noktayı belirlememizi engelleyen bir şey yok gibi görünüyor. İşte bu, bize belirli bir durumu işaret etmektedir: belirli bir andaki belirli verilerden hareketle, sonraki herhangi belirli bir anda, belirli bir durumu öngörmemiz durumu. 19. yüzyıl'ın başlarında, Simon Laplace adlı bir Fransız fizikçisi, gayet cüretkar bir biçimde, evrenin herhangi bir anındaki veri setleri elimizdeyse, evrende olabileceklerle ilgili keskin tahminlerde bulunmamızı sağlayacak bir bilimsel yasalar dizisinin olduğunu belirtiyordu. Cüretkar nitelemesi, burada olumsuz bir anlam kazanmamalıdır; belki gelecekte de belirsizlik ilkesini ortaya koyan Werner Heisenberg'ün görüşleri oldukça cüretkar görülecektir, ancak bu olasılığı Söz konusu yasalar için gereken tek veri seti, evrenimizin herhangi bir andaki eksiksiz durumudur. Başka bir deyişle gerekli olan, evrendeki tüm parçacıkların, o anki konum ve hız bilgilerinin verileridir. İşte Laplace burada, bu verilere sahip olduğumuzda, evrenin, zaman içerisindeki herhangi bir noktadaki durumunu hesaplayabileceğimizi söylüyordu. Astronomların, gezegenlerin hareketlerini, gelecekteki konumlarını ve tutulma tarihlerini hesaplayabilmesi, esasında Lalplace'ı biraz haklı çıkarıyor gibi. Ancak 19. yüzyıl'ın başları da, henüz herkesin konuşmadığı tarihlerdi. Daha Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Paul Dirac, Stephen Hawking gibi bilim insanlarının söz hakları, olduğu gibi duruyordu. Bir önceki başlık altında, hiçbir astronomun, Dünya'yı kaybolup yeniden ortaya çıkarken gözlemediğinden bahsetmiştik. Burada da bu örnek geçerlidir; Laplace, belli sınırlar dahilinde haklıdır. Ancak evrenin kendisine sıra geldiğinde, söylenmesi gereken her şeyin henüz söylenmediğini belirtmeliyiz. Evrenin kendisi, bir gezegenle karşılaştırılamayacağı gibi, Laplace'ın savunduğu kadar da belirli değildir. Evrendeki tüm parçacıkların, tüm fiziksel özelliklerinin belirli bir anda bilinmesi, Belirsizlik İlkesi uyarınca, olanaksızdır. Doğa yasaları, bizlerin, evrenin geleceğini belirli formüllere dayanarak hesaplaması girişimine engel teşkil eder. Elbette yukarıdan birileri bizleri engellemez; ancak evren bünyesindeki belirsizlik, kendisini, ortaya çıkıp tekrar yok olan parçacıklarla gösterir ve bu parçacıklar, daha önce de belirttiğimiz gibi, evrenin her noktasını doldururlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/belki-de-o-yildiz-coktan-yok-oldu/", "text": "Evet, bu sözü çok duymuşsunuzdur. Başta çok doğru gibi görünüyor ama değil. Daha doğrusu, çok büyük oranda hatalı. Bizler çıplak gözle, dürbünle veya amatör teleskoplarla sadece galaksimiz Samanyolu içerisindeki yıldızları görebiliriz. Galaksimizin çapının yaklaşık 100 bin ışık yılı olduğu ve bizim de tam galaksi kenarında bulunmadığımız düşünülürse, galaksimiz içinde teleskoplarla bakarak görebileceğimiz en uzak yıldız yaklaşık 75 bin ışık yılı uzakta yer alır. Hadi biz küresel kümeleri ve en yakın cüce galaksi komşularımızı da işin içine katarak 150-200 bin ışık yılı uzaktaki yıldızı gördüğümüzü varsayalım. Hatta skalayı biraz daha geniş tutup, birkaç milyon ışık yılı uzakta yer alan yakın komşu galaksilerimiz Andromeda ve Triangulum galaksilerinin yıldızlarını da işin içine katalım. Bildiğiniz gibi bir yıldızın ışık yılı olarak uzaklığı neyse, onun o kadar yıl önceki halini görüyoruz. Çünkü ışığın hızı sınırlıdır ve bize ulaşması için belli bir zaman geçmesi gerekir. Örneğin ışık 9.5 trilyon kilometrelik bir mesafeyi, tam 1 yılda kateder. Buna basitçe ışık yılı diyoruz. Yani aslında ışık yılı terimi zaman değil, bir uzaklık birimidir. Bize en yakın yıldız olan Proxima Centauri yaklaşık 40 trilyon kilometre uzakta olduğuna göre, onun 4.2 yıl önceki halini görüyoruz demektir. Yıldızın uzaklığı arttıkça, daha da eski zamanlara ait görüntüsünü görürüz. Bir yıldız için 50, 100 veya 200 bin yıl sadece bir göz kırpma süresidir ve bu geçen sürenin ortalama ömrünün yanında esamesi okunmaz bile. En kısa ömürlü yıldız bile yaklaşık 2 milyon yıl kadar yaşar. Ancak böylesi kısa ömürlü yıldızların sayısı çok ama çok azdır. Her yıldızdan sadece %0.0001'i bu kadar kısa ömre sahiptir. Eğer böyle kısa ömürlü bir yıldızı gözlemliyorsanız, o anki halini inceleyerek ne kadar ömrü kaldığını hesaplayabilirsiniz. Yıldızın ölümünün yaklaştığını tespit ettiğinizde ise diyebileceğiniz tek şey; bu yıldız önümüzdeki birkaç yüzbin yıl içinde süpernovaya dönüşebilir olur. Ama unutmayın, bu yargıya sadece belirttiğimiz çok kısa ömürlü dev yıldızlar için varabilirsiniz. Evrende var olan yıldızların %50'sinin ömrü, 100 milyar yıldan, %30'unun ömrü 40 milyar yıldan, %8'inin ömrü 20 milyar yıldan, %5'inin ömrü 5 milyar yıldan, %3'ünün ömrü 1 milyar yıldan, %3'ünün ömrü 100 milyon yıldan uzundur . Bizim çıplak gözle gördüğümüz yıldızların %99'u son %3'lük dilime giren 1 milyar ila 10 milyon yıl arasında yaşayan yıldızlardan oluşur. Dolayısıyla gördüğünüz yıldızların %99'u için 100 bin yıl hiçbir değişiklik gözlemleyemeyeceğiniz kadar kısa bir süredir. Bu süre 100 bin yıllık süre içinde görebildiğiniz yıldızların ancak %0.0001'i yok olacaktır. Çıplak gözle gördüğümüz yıldızların çok azı birkaç bin ışık yılından daha uzak mesafede. Şu an evet, onların geçmişlerini görüyoruz ama, gördüğümüz x yıl öncesi o yıldızın ömür sürecinde bir anlam ifade etmeyecek, bir değişiklik gözlemlenemeyecek kadar kısa. Bugün artık biliyoruz ki, gökyüzüne baktığımızda çıplak gözle görülebilen yıldızlardan Betelgeuse gibi sadece birkaç tanesinin ömrünün sonuna gelmiş olma ihtimali söz konusu. Geri kalan gördüğünüz tüm yıldızlar oradalar, parlıyorlar ve daha milyonlarca yıl parlamaya devam edecekler. Yapılan yaş hesaplamaları sayesinde bunda kesinlikle eminiz. Dolayısıyla bir yıldıza veya bize sadece birkaç milyon yıl uzaklıktaki galaksilerdeki yıldızlara bakıp belki artık orada değil demek, sevgilinizi kültürünüzle etkilemeniz dışında pek bir anlam ifade etmez. Büyük ihtimalle o yıldız, siz ölüp petrole dönüştükten, hatta belki de bütün insanlık yok olduktan sonra bile orada parlamaya devam edecek. Not: İlk olarak 14 Aralık 2014 tarihinde yayınlanan bu yazımız, yeni veriler eşliğinden güncellenerek tekrar yayınlanmıştır. Eğer yeterince uzaktan, iyi bir tel... Tarih, Ocak 1967 yılını gösterdiği ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bernoulli-prensibi/", "text": "Uçakların kalkışının arkasındaki kuvvetleri hiç düşündünüz mü? Peki, nasıl oluyorda evdeki veya sobadaki duman bacadan dışarı çıkıyor; çıkması gereken birçok yer varken? İşte tüm bunların arkasında yatan sebep Bernoulli prensibi. Bernoulli prensibi, akışkanlar dinamiğinin bir parçası olarak, yatay düzlemde, akışkanın hızı arttıkça neden basıncın azaldığını açıklar. Bu prensip adını ise, matematikçi Daniel Bernoulli'den almaktadır. Daniel Bernoulli, bu prensibe ilk defa, 1738 yılında yayımladığı Hydrodynamica kitabında yer vermiştir. Uçak kanatları, aerodinamik tasarımı gereği, altı düz , üstü eğimli bir şekilde tasarlanır. Aslında uçağın kalkmasını sağlayan da bu küçük aerodinamik farklılıktır. Bu kanat yapısı, Bernoulli prensibinin uçağa uygulanmasını sağlamaktadır. Yukarıda prensibi açıkladığımızda da bahsettiğimiz gibi, herhangi bir akışkanın yatayda hızı artarsa bulunduğu bölgedeki basıncı düşürür. Herhangi bir uçak kalkış için hızlanırken, kanadının üstü eğimli olduğu için, kanadın üstünden geçen hava, altından geçen havadan daha hızlı olur. Dolayısıyla, kanadın üstünden geçen hava hızlı olduğu için kanadın üstünde basınç düşer; kanadın altında ise daha kuvvetli bir basınç alanı oluşur. Uçak kalkış için limit hıza ulaştığında kanadın altındaki basınç, uçağı kaldıracak kadar güçlü olur ve uçak kalkar. Diyelim ki sobalı bir evde oturuyorsunuz. Eve geldiniz ve sobayı yaktınız. Siz sobayı yaktığınız anda duman bacaya doğru yöneldi. Halbuki eve de dağılabilirdi. Dağılmadı, çünkü biriken duman soba içerisinde bir basınç yarattı. Duman tanecikleri gidebilecekleri alçak basınçlı bir yer aramaya koyuldu. O da ne! Bacadan çıkmak çok iyi bir fikir. Çünkü bacanın dışarıya açılan ağzında hava kuvvetli bir şekilde akmakta. Dolayısıyla bacanın üstündeki basıncı azaltmakta. E bunu gören dumanda fırsatı kaçırmıyor ve eve dağılmaktansa bacayı tercih ediyor. Sobalı evde oturanlar bilir, soba boruları bir süre sonra yanma atıklarıyla dolar. Bu yanma atıklarına kurum diyoruz. Eğer borular temizlenmezse sobanın verimi düşer. Hatta evin içine tütme yapar. Yani duman bacadan çıkamaz ve evin içine dolmayı tercih eder. Ya da dikkatinizi çekmiştir, dışarısı rüzgarlıyken sobalar daha verimli yanar. Çünkü rüzgar bacanın üstündeki basıncı fazlasıyla düşürür ve duman sobayı boğmadan hızlıca ortamı terk eder. Not: Uçakları uçuran etken Bernaulli prensibi yanında, uçak kanatlarının hücum açısıdır. Hücum açısı konusunu da araştırmanız gerekmektedir. Limit, türev ve integralin ilk olar... Bu poz, dün gece (29 Ağustos 2015) ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/betelgeuse-hapsirdigi-icin-soluklasmis-olabilir/", "text": "Betelgeuse yıldızından dışarı atılan madde, bir maske görevi yaparak süper dev yıldızdan gelen ışığı örtmüş olabilir. Bu yılın başlarında Betelgeuse, bilim insanlarını tuhaf sönükleşmesi ile şaşkına çevirdi. Bir yüzyıldan uzun bir süredir astronomlar, Orion Takımyıldızı'nda bulunan bu süper dev yıldızı gözlemliyorlar. Ve Betelgeuse'un parlaklığının 420 günlük periyotlarda düzenli bir şekilde değiştiği bilinmesine rağmen bu son sönüklük o kadar aşırıydı ki, çıplak gözle bile fark edilebiliyordu. Bu da yetmezmiş gibi yıldız ayrıca sinirden deliye dönmüş gibi görünüyordu. 13 Ağustos'ta The Astrophysical Journal'da yayımlanan bir çalışma, bu sönüklüğün olası sebebini özetliyor: hızlıca toza dönüşen sıcak ve yoğun bir gaz atımı, Betelgeuse'un güney bölgesinin büyük bir kısmını kapatıyordu. 2019 yılının ocak ayı boyunca Betelgeuse'da her şey normal görünüyordu. Ancak kısa bir süre sonra yıldız sönükleşmeye başladı. Şubat 2020 tarihine gelindiğinde ise yıldız normal parlaklığının üçte ikisi kadar parlaktı. Betelgeuse'un parlaklığındaki bu azalma ilk başta bilim insanlarını şaşırttı. Fakat bu yeni çalışmada yıldızın bu dramatik sönükleşmesine sebep olan olayların zaman çizelgesinin bir taslağını çıkardılar. Bu taslağı da 2019 yılının ocak ayından itibaren Hubble Uzay Teleskobu'nun periyodik olarak Betelgeuse'u mor ötesi dalga boyunda gözleyip dev canavarın yeni çehrelerini ortaya çıkarması sayesinde yapabildiler. 2019 yılının Eylül ayından Kasım ayına kadar Hubble, yıldızın atmosferinden geçen aşırı sıcak ve yoğun madde kütlelerinin işaretlerini belirledi. Ve Aralık ayında yer teleskopları da yıldızın sönükleşmesine tanıklık etmeye başladılar. Çalışmanın baş yazarı Andrea Dupree açıklamasında bu atılmış gazın yıldızın güney kısmını örten tozu oluşturmak için yıldızın milyonlarca mil ötesinde soğuduğunu düşündüklerini söyledi. Bilim insanlarının Betelgeuse'un sönükleşmesi ile ilgili gizemi çözmüş olabilecekleri ihtimaline rağmen bu dev yıldız astronomların kafasını karıştırmayı henüz bırakmadı. Mesela sönükleşmeye sebep olan bu büyüklükte bir atımın yıldızın kutuplarından gerçekleşmemesi. Ki yıldızın kutuplarında yer çekimi zayıf olmalı ve bu durum da maddenin yıldızdan kaçmasını daha kolay hale getirir. Dupree, yıldızın bu kütleyi nasıl kaybettiğini bilmediklerini söyledi. Dahası 28 Temmuz'da The Astronomer's Telegram'da yayımlanan başka bir çalışmaya göre NASA'nın Solar Terrestrial Relations Observatory 'nun yaptığı ek Betelgeuse gözlemleri, yıldızın parlaklığındaki başka daha küçük bir azalmayı gösterdi ve bu azalma neredeyse yıldızın en az parlaklığa ulaştığı zamandan bir yıl önceydi. 150 yıla kadar uzanan tutarlı gözlemler ile Betelgeuse'un sönükleşmesi ve daha sonrasında tekrar hemen parlaklaşması sıra dışı değildir. Yine de Dupree, yıldızın maksimum parlaklığa ulaştığı Ağustos ve Eylül aylarında daha fazla umulmadık patlamaları takip etmek için Betelgeuse'u gözlemlemeyi planlıyor. Kendi yıldızımız güneşin aksine Betelgeuse kırmızı süper dev bir yıldızdır ve yarıçapı güneşten yaklaşık 900 kat daha büyüktür. Eğer Betelgeuse güneşimizin yerine geçseydi, Betelgeuse'un yüzeyi Jüpiter'in yörüngesini bile aşardı. Betelgeuse, ayrıca hayatının sonuna yaklaşmakta olan bir yıldızdır. Önümüzdeki 100,000 yıl içerisinde yıldızın bir süpernovaya dönüşmesi bekleniyor ve bilim insanları ile amatör astronomlar bu dramatik olayı izlemek için çok hevesliler. Bu süper dev nihayetinde patladığında patlama dolunay kadar parlak olacak ve aylar boyunca gündüz vakitlerinde bile gökyüzünde görünebilir halde kalacak. Süpernovaların evrende nispeten yaygın olmasına rağmen, -ki evrenin bütün büyüklüğünü düşünürsek bilim insanlarının her birkaç günde bir yıldızın ölümüne denk gelmesi gerekirken- kendi arka bahçemizde bir süpernovayı yakalamak hala biraz şans gerektiriyor. Astronomlar, Samanyolu gibi galaksilerin yaklaşık 50 yılda bir süpernovaya ev sahipliği yapması gerektiğini tahmin ediyorlar. Buna rağmen en yakınımızdaki son süpernova, uydu galaksimiz olan Büyük Macellan Bulutları'nda gerçekleşen SN 1987A'dır. Samanyolu'nda ise fiziksel olarak gözlemlenen son süpernova ise SN 1604 veya Kepler'in Süpernovası'dır ve 1604 yılında gerçekleşmiştir. Üç haftadan fazla bir süre gün boyunca görülebilir durumdaydı. Daha sonra bulunan Samanyolu süpernovalarının kalıntıları Cassiopea A ve G1.9+0.3 olmasına rağmen patlamalarına dair tarihte herhangi bir kayıt veya doküman bulunmamaktadır. Bu da astronomların söyleyebildiklerine göre Samanyolu'nda bir süpernova zamanının geldiği anlamına gelir. Yaklaşık 700 ışık yılı uzaklıkta olduğu için Betelgeuse'dan bugün gördüğümüz ışık yıldızın yüzeyinden 1300'lü yıllarda çıktı ve bu yüzden de süper devin belki de şu an bir süpernovaya dönüşmüş olması tamamen muhtemel. Bu durumda da şovun nihayetinde bize ulaşması için sadece sabırla beklememiz gerekiyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/betelgeuse-ikizlerevi/", "text": "Yaklaşık 600-700 ışık yılı uzaklığı ile, bize en yakın dev yıldızlardan biri olan Betelgeuse, ömrünün sonuna gelerek kırmızı dev evresine ulaşmış bir yıldızdır. Geceleri, büyük şehirlerde bile gökyüzünde rahatça görülebilen Betelgeuse, Güneş'in 1.000 katına ulaşan çapıyla, gerçekten muazzam bir büyüklüğe sahip. Böylesi dev yıldızların ömrü oldukça kısadır. Zaten farkettiyseniz, Betelgeuse'un 8 milyon yıl önce doğduğunu söyledik. Güneş'imizin şu an yaklaşık 5 milyar yaşında olduğu düşünüldüğünde, bu sürenin ne kadar kısa olduğunu anlayabilirsiniz. Başka bir deyişle, dinozorlar yeryüzünde gezinirken gökyüzünde Betelgeuse yoktu, daha oluşmamıştı. Hoş, bugün gökyüzünde çıplak gözle gördüğünüz yıldızların %90'ından fazlası o zamanlar henüz yoktu. Gökyüzü yine yıldızlarla doluydu ama, tanıdık olarak sadece Sirius, Alpha Centauri gibi birkaç yıldız vardı. Çoğu ölüp gitti, yerlerine Betelgeuse gibi yenileri geldi . Güneşimiz, çekirdeğindeki hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji üretir. Betelgeuse ise, büyük kütlesi nedeniyle çekirdeğindeki hidrojeni hunharca, hesapsız kitapsız hızla yakarak çoktan bitirdi. Şu anda gençlik günlerinde hidrojen yakarak oluşturduğu helyumu karbon, oksijen gibi elementlere dönüştürüyor. Bu elementlerin nükleer reaksiyonları hidrojen'den çok daha fazla enerji ürettiği için yıldız bir balon gibi şişerek bugünkü dev boyutlarına ulaşmış durumda. Şişmeden kaynaklanan yüzey alanı genişlemesi nedeniyle yıldızın yüzey sıcaklığı Güneş'in yaklaşık yarısı, sadece 3.200 santigrat derece kadar. Ancak, çok büyük yüzey alanı ve çekirdekte üretilen muazzam enerji nedeniyle parlaklığı ve yaydığı ışınım Güneş'in 100 bin katından fazla olabiliyor. Neyse, bu yüksek enerji yayılımı, yıldızı şişirdiği gibi, dış katmanlarının da yavaş yavaş kütleçekiminden kurtularak uzaya yayılmasına ve yıldızın çevresinde bir sis bulutu oluşturmasına neden oluyor. Betelgeuse'un çevresine yaydığı bu sis bulutunun toplam kütlesinin Güneş'ten fazla olduğunu unutmayın. Başlangıçtaki kütlesinin çoğunu böyle yitirdi zaten. Şu an helyumu, oksijeni, karbonu nükleer reaksiyona sokarak çekirdeğinde hızla demir birikimi gerçekleştiren yıldız, ömrünün sonuna iyice yaklaşmış durumda. Demir, diğer elementler gibi birleşerek başka elementler oluşturamıyor. Bunun olması için dışarıdan enerji verilmesine ihtiyaç var. Yani, bir süre sonra yıldızın çekirdeği tümüyle demirden oluşacak ve enerji üretimi sona erecek. Bu olduğunda ise, Betelgeuse'u çökmekten koruyan ışınım basıncı kalmayacak. Dolayısıyla yıldız büyük bir hızla kendi içine çökecek. Bu çökme, demirin ihtiyaç duyduğu dış enerjinin kaynağıdır. Kütleçekimin yarattığı bu enerji, demir çekirdeğin aniden aşırı ısınıp muazzam oranda sıkışmasına neden olacak ve çok şiddetli bir nükleer reaksiyon gerçekleşecek. Çekirdekteki demir atomları bu ani reaksiyonla nikel, bakır, çinko, gümüş, baryum, cıva, altın gibi daha ağır elementlere dönüşecekler. İşte tüm bu dönüşümün havalı ismine biz süpernova patlaması diyoruz. Bu süpernova patlamasının ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyoruz. Önümüzdeki yıl da olabilir, 100 bin yıl sonra da olabilir. Tüm bu süreler astronomi ölçeğinde yarın olarak değerlendirildiği halde, bizim kısacık yaşamlarımız için malesef sonsuzluk gibi duruyor. Patlama olduğunda, Betelgeuse yeryüzünden muazzam parlaklıkta bir yıldız gibi görünecek. Öyle parlak olacak ki, gündüzleri bile rahatlıkla gözlemlenebilen, geceleri Ay gibi cisimlere gölge oluşturabilen bir aydınlık sağlayacak. Bu çok parlak halini yaklaşık 7-10 gün boyunca koruyacak. Sonrasında ise yavaşça sönükleşecek ve ortalama 1 ay içinde tamamen gözden kaybolup bir daha hiç görünmeyecek. Bu arada, bize hiçbirşey olmayacak. Sadece bir ışık şöleni izleyeceğiz, hepsi o kadar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/betelgeuse-sonuklesiyor-yoksa-bir-supernova-mi-olacak/", "text": "Gökyüzünün en parlak yıldızlardan olan Betelgeuse, şu an normalden çok sönük bir halde görülüyor ve astronomlar da bunun ne anlama geldiği konusunda kararsızlar. Birkaç haftadan beri Orion takımyıldızında bulunan en parlak yıldız olan Betelgeuse, son yüzyıldaki en sönük hali ile gökyüzünde arzı endam ediyor. Astronomlar ise bu olay hakkında heyecanla sosyal medya üzerinden bundan sonra ne olabileceği ile ilgili konuşup tartışıyor. Herkesin aklında olan en büyük soru ise yıldızın bir süpernovaya dönüşerek patlayıp patlamayacağı. Astronomlara göre muhtemelen bu yakın zamanda olmayacak ancak, yine de Betelgeuse'nin daha önce görmedikleri bu durumuna şahit olmak konusunda çok heyecanlılar. Çünkü bir çok astronom Betelgeuse gibi süper dev yıldızların bu değişken davranışlarının sebebi konusunda fazla bir bilgiye sahip değil. Bu yüzden de dev yıldızlarda gerçekleşen bu tarz garip aktiviteler, yıldızların yaşamları konusunda onlara daha fazla şeyler öğrenme fırsatı veriyor. Aslında bir yüzyıldan uzun bir süredir astronomlar Betelgeuse'nin tekrar tekrar parlayıp daha sonra sönükleşmesini izliyorlar. Betelgeuse, kırmızı süper dev ve inanılmaz bir büyüklüğe ulaşan hayatının sonlarında olan bir yıldızdır. Yıldızın içerisindeki madde yüzeye doğru kabarcıklar halinde çıkıp daha sonra ise geri batıyor ve bu durum da yıldızın yüzeyinde daha sıcak ve daha soğuk maddelerin karışımını değiştiriyor. Bu değişiklik ise Betelgeuse'nin zaman zaman çok parlayıp zaman zaman da sönükleşmesine neden oluyor. Pennsylavania'daki Villanova Üniversitesi'nde görev yapan bir astronom olan Richard Wasatonic, yaklaşık 25 yıldır arka bahçesindeki 10 inç çapındaki teleskopu ile Betelgeuse'nin parlaklığını ölçüyor. Ayrıca aynı üniversiteden astronom arkadaşı Edward Guinan ve amatör astronom Thomas Calderwood ile birlikte çalışıyor. Ekim ayında bu ekip, Betelgeuse'nin tekrar sönükleşmeye başladığını tespit ettiler. Aralık ayında ise son 25 yılda olduğundan daha da fazla sönükleştiğini farkettiler. Ve bu durumu The Astronomer's Telegrama yazarak diğer astronomların da dikkatlerini bu konuya çektiler. Guinan ise açıklamasında yıldızın her geçen gece daha da sönükleştiğini ve bunun durmadığını söyledi. Ekip, en son 23 Aralık tarihinde durumu güncelleyerek Betelgeuse'nin son yüzyıldaki en sönük haline geldiğini açıkladılar. Betelgeuse, normalde insanların gökyüzünde çıplak gözle görebildiği altıncı veya yedinci en parlak yıldızdır ancak, Aralık ayı ortalarında bu sıralamada birkaç sıra düşüp 21. en parlak yıldız konumuna geriledi. Bu sıra dışı sönükleşme, bazı astronomların Betelgeuse'nin süpernovaya dönüşüp dönüşmediğini merak etmelerine sebep oldu. Bu arada Betelgeuse süpernovaya dönüşüp patlarsa, dünyadaki yaşama hiçbir şey olmayacak merak etmeyin. Astronomlar, yıldızın kütlesine bakarak bu süper dev yıldızın yaklaşık 9 milyon yaşına geldiğinde süpernova haline geleceğini tahmin ediyorlar. Guinan'a göre Betelgeuse şu an muhtemelen 8 veya 9 milyon yaşında. Diğer astronomlar da zaten daha önce Betelgeuse'nin yaklaşık 100.000 yıl içerisinde patlayabileceğini tahmin etmişlerdi. Yıldız patladığı zaman manzara olağanüstü olacak ve patlama dünyamızdan dolunay parlaklığının yarsı kadar bir parlaklıkta görülebilecek. Bu olayı canlı yakalayıp izleyecek şanslı biri, onu solup yok olana kadar aylarca gökyüzünde görebilecek. Astronomlar, süpernova haline dönüşüp sonunda patlamış olan bir çok yıldızın davranışlarını bu zamana kadar dikkatli bir şekilde incelemişti. Ancak hiç kimse süpernova patlaması anında yıldızların nasıl davrandığını bu zamana kadar göremedi. Bu sebeple de şu an hiç kimse bu sönükleşmenin bir patlamanın habercisi olup olmadığını bilmiyor. Tek bildikleri şey, yaşına rağmen Betelgeuse'nin davranışlarını anlamaktaki belirsizliklerden dolayı, patlamanın şu an gerçekleşmesinin oldukça olanaksız olduğu. Ginan ve ekibi on yıllardır yaptıkları gibi Betelgeuse'i gözlemlemeye devam edecekler. Betelgeuse'nin geçmiş zamanlardaki parlama ve sönükleşme zamanlarına bakarak (ki yıldız yaklaşık her 6 yılda ve 425 günde bir bu döngüye giriyor gibi görünüyor) yıldızın Ocak ayında da sönükleşeceğini, daha sonrasında yine parlak hale geleceğini düşünüyorlar. Ancak gerçekten durum böyleyse bunu kesin olarak tespit etmek durumundalar. Guinan, yine de gelecekte neyin olacağını tahmin etmenin çok zor olduğunu söylüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/betelgeuse-yildizinin-yuzey-fotografi/", "text": "Yıldızlar o kadar uzaktırlar ki, ne kadar güçlü teleskoplarla bakarsanız bakın, her zaman bir ışık noktası olarak görünürler. Yani, isterseniz evinizin bahçesine Hubble Teleskobu'nu kurun, bir yıldız her zaman ışık noktası olarak görünecek. Elbette dolaylı yollardan da olsa bunun fotoğrafta gördüğünüz üzere istisnaları olabiliyor. Betelgeuse bize görece yakın ve çok büyük bir yıldız olduğu için, biraz kabaca da olsa, yüzey görüntüsünü elde edebildik. Gökbilimciler, girişim ölçümü denilen bir teknikle, birden çok teleskobun verilerini birleştirerek Betelgeus'un bu yüzey görünümünü ortaya çıkarmışlar. Yıldızın yüzeyindeki koyu renkli alanlar, tıpkı bizim güneşimizdeki gibi güneş lekeleri ile oluşuyor. Tabi burada boyutlar çok büyük: Ömrünün sonuna çok yaklaşmış olan kırmızı dev Betelgeuse'un görmüş olduğunuz genişliği, Güneş ile Jüpiter arasındaki 800 milyon kilometrelik mesafeye eşdeğer. Güneş'in genişliği ise sadece 1.4 milyon km'dir. Betelgeuse hakkında daha detaylı bilgi için, şu yazımızı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/beyaz-cuceler-yasami-destekleyebilir-mi/", "text": "Bir beyaz cüce yıldızın yüzey sıcaklığı on binlerce, hatta yüz binlerce santigrat derece kadardır ve kayda değer oranda soğuması milyarlarca yıl sürer. Daha açık bir ifade ile, bir beyaz cücenin parlaklığını kaybedecek kadar soğuması, Dünya'nın şu anki 4.5 milyar yıllık ömründen daha fazla zaman alır. Bu süre içerisinde yakın çevresine yine bol miktarda enerji yaymayı da sürdürür. Örneğin, beyaz cüce yıldıza -sıcaklığına bağlı olarak- yaklaşık 800 bin ila 3 milyon km kadar uzaklıkta bulunan bir gezegen, milyarlarca yıl boyunca bizim Güneş'ten aldığımıza yakın enerji alabilir. Bu da, eğer uygun şartlar oluşmuşsa , ölü sandığımız bir beyaz cüce yıldızın çevresindeki gezegende yaşamanın olası olduğunu gösterir. Üstelik yapılan araştırmalar, böylesi bir gezegen sisteminin en az Dünya kadar güvenli olabileceğini ortaya koyuyor. Yıldızın ölüp bir beyaz cüceye dönüşürken kaybettiği kütle, uzaklarda bulunan gezegenlerin kaybolan kütleyle orantılı olarak daha yakın yörüngelere inmesine sebep olabilir. Örneğin bizim güneşimiz bu sonu yaşadığı sırada, Mars gezegeni bu şekilde çok yakın bir yörüngeye inebilir. Elbette Mars, düşük kütlesi nedeniyle üzerinde yaşam gelişebilecek bir atmosfere sahip olmadığından, iyi bir örnek değil. Ancak, başka yıldız sistemlerinde daha büyük karasal yapılı gezegenler böyle bir şansa sahip olabilirler. Beyaz cücelerin kalbinde artık nükleer reaksiyonlar gerçekleşmediği için, uzaya zararlı radyasyonlar yaymaları ve yakınındaki bu gezegeni yaşanmaz hale getirmeleri de söz konusu değil. Yani yıldıza çok yakın olsa da, bu gezegende yaşayanlar için Güneş patlaması, kütle atımı vb riskler söz konusu olmayacak. Eğer böyle bir beyaz cücenin yaşanabilir bölgesinde yer alan bir gezegende yaşayan varlıklar olsaydık, gündüzleri gökyüzünde yıldızın en az güneş kadar parlak olduğunu görecektik. Gezegenin kütle çekim kilidine yakalanmış olması dışında herşey günümüz dünyası ile aynı olacaktı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/big-data-astronomi/", "text": "Hal böyle olunca bu datanın işlenmesi ve insanlığın hizmetine sunulması için bir, on , 100 hatta 500 bilgisayar bile yetersiz kalıyor. Peki çözüm ne? Çözüm: Big Data ve Hadoop. Big Data Bilgisayar Mühendisliğinin yeni bir koludur. Birçok bilgisayar mühendisi arkadaşımın bile henüz ismini duymadığı, şu an piyasada en fazla yetişmiş elemana ihtiyaç duyulan, yıllık geliri en az 120 bin dolardan (bugünkü dolar kuruna göre yıllık 451 bin 800 Türk lirası) başlayan ve 200 bin dolara kadar çıkan, geleceği en parlak ve 4,5 milyon yazılımcıya ihtiyacın olduğu bir programcılık alanıdır. Standart veri tabanı programlarında bir server bilgileri tutar ve üzerinde alan isimleri tanımlanmış tablolar olur ve bilgisayar programları bu sunucuya bağlanıp istenilen verileri SQL denilen program kodlarıyla alıp program içerisinde işleyip, kullanıcıya uygun bir arayüzle gösterip, işi bittiğinde de bağlantıyı keser. Big Data'da ise standart SQL komutları çalışmaz. Çünkü veri bütünlüğü yoktur ve işlenilecek veri çok çok çok büyüktür. Bilgisayarların RAM'i yetmez. Mesela Facebook'u ele alalım. Her gün, biz de dahil, milyonlarca insan milyarlarca resim, video, yazı ve doküman yüklemektedir. Öyle ki Facebook verilerine göre günlük 500 Terabyte data işlenmektedir. Bütün bunları yapmaya tek bir bilgisayarın hatta 500 bilgisayarın, hatta 1000 bilgisayarın ne hızı yetişir, ne hard diski. Peki Facebook bu işin altından nasıl kalkıyor? Üstelik her gün bu kadar data daha geliyor. Daha da ilginci Facebook kullanıcılarının verileri üzerinde veri analizi yapıp, konum bilgisini alıp oturduğu semte ve beğendiği resimlere göre aylık gelirini tahmin etmekte ve ne kadar harcama yapabilir diye hesap yapılmaktadır. Diğer bir örnek Twitter. Her gün milyonlarca Tweet atılıyor, resim ve video yükleniyor. Bu kadar datayı işlemek, kaydetmek ve istenildiğinde tekrar sunmak nasıl mümkün oluyor? Twitter yine veri analizinde çok ilerlemiş vaziyette. John Hopkins Universitesi ve Güney California Üniversitesi öğrencilerine Big Data dersi verirken real time analiz örnekleri yaptırmaktadırlar. Buna göre herhangi bir ülkenin herhangi bir mahallesine kadar araştırma alanını daraltıp, orada neler konuşuluyorsa ona göre analiz yapılıp, TV kanallarına ve online reklam ajanslarına hangi reklamın o sırada yayınlanması gerektiğini söyleyebilmektedirler. Bu sayede işletmeler de profillerinde olmayan kişilere reklam yapmamış oluyorlar. Akıllı televizyonlarda akıllı reklamcılık yapılıyor. Mesela sadece kadınları alakadar eden bir ürün sadece kadınlara gösteriliyor. Eski ABD başkanı Obama'nın seçim kampanyasında kulanılan bir Twitter analizi Big Data derslerinin ana konularından birisidir. Kocasından boşanmış veya evlenmeden çocuk sahibi olmuş anneler için Obama'nın bir reklam videosu hazırlanıyor ve bu anneler Facebook üzerinden tespit ediliyor ve bu video bu anneler facebook hesaplarına girdiklerinde karşılarına çıkıyor ve Obama doğrudan bu hanımlara sesleniyor. Başkan seçildiğinde yalnız annelere nasıl yardımcı olacağını anlatıyor. Obama bu sayede milyonlarca kadından oy almayı başarıyor. Bu misallerimize Youtube, Google, Instagram, Amazon, Ebay gibi siteleri ekleyebiliriz. Google kendine veritabanı olarak bütün internet sitelerini görüyor. Yani önceden planlayıp, alanlarını tanımladığı bir veri değil. İnternette kim ne yüklemişse öyle duruyor. Bu verinin bir veri bütünlüğü yok. İşte tam burada standart veritabanı programları devre dışı kalıyor. Ne Oracle, ne Microsoft SQL, ne MySQL bu verinin altından kalkabilecek gibi değil. İşte bütün bunlar Hadoop isimli bedava bir veritabanı programı sayesinde çözülüyor. DFS denilen bir yöntemle data Dünya'nın neresinde boş duran bir bilgisayar varsa oraya yerleştiriliyor. Mesela Facebook'a yüklediğiniz resmin bir parçası Çin'deki bir bilgisayarda dururken diğer parçası Kanada'daki bir bilgisayarda tutulabiliyor. Siz görmek için tıkladığınızda Hadoop bu iki bilgiyi milisaniyeler içinde birleştirip size gösteriyor. Astronomi de Astrostatistics ve Astroinformatics denilen iki ana alan geliştirildi. Astrostatistics, İstatistik biliminin astronomi ve astrofizik bilimine uygulanması olarak özetlenebilir. Astroinformatics ise, teleskoplardan gelen büyük verileri işlemek için geliştirilen bilgisayar programları ve analiz etme yöntemleri olarak tanımlanabilir. Mesela Palomar Gözlemevi'nin ürettiği data 3 TB iken, CALTECH'in uzay teleskopu GALEX 30 TB, Avustralya'nın teleskobu SkyMapper 500 Terabyte, NASA JPL'in Hawaii'deki teleskobu PanSTARRS 40 PB data üretiyor. Dünya'daki bütün teleskopları birleştirdiğimizde oluşan datanın miktarı nerdeyse zettabytelara ulaşıyor. Bu maksatla kurulan Uluslararası Sanal Gözlemevi Birliği Dünya'daki bütün teleskoplardan gelen bilgileri Hadoop ile birleştirip her astronomun ulaşabileceği bir ortam kurmak için yapılandırıldı. Sanal bir gözlemevi kuruldu ve şimdiye kadar teleskoplardan gelen bütün veriler paylaşıma açıldı ve astronomlar bir bölge hakkında analiz yapmak istediklerinde daha önce teleskoplardan alınan bilgilere tek bir ekrandan erişebiliyor ve sanal gözlem yapabiliyor. Kısacası Sanal Gözlemevi (The Virtual Observatory bilim adamlarına daha kolay bilim yapmalarını sağlıyor. Sonuç olarak diyebiliriz ki Big Data hem normal hayatta hem de astronomi de geleceği elinde tutacak bir teknoloji. Programcılar Big Data'yı şimdiden Geleceğin Petrolü olarak nitelendiriyorlar. Bilgi güçtür."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bigbangte-ki-kutle-cekim-dalgalari-nasil-gozukuyor/", "text": "Bilim insanları, büyük patlama sırasındaki uzay zaman dalgalanmasının nasıl görünebileceğini modellediler! Teleskoplarımız ne kadar iyi olursa olsun hiçbir zaman big-bang'i göremeyeceğiz. O nedenle, evrenimizin başlangıcına daha yakından bakmak için en iyi yöntem kütle çekim dalgalarını kullanmaktır. İsviçre'nin Basel Üniversitesi'ndeki fizikçiler, evrenin ilk zamanlarından gelen kütle çekim dalgalarının neye benzeyeceğini incelediler. Bu çalışma sayesinde, belirli tipteki kütle çekim dalgalarının modeline sahibiz. Çalışmanın sonuçları Physical Review Letters'ta yayımlandı. Big-bang'ten saniyenin çok ufak bir kesrinden sonra, evren katlamalı bir şekilde şişme adıyla bilinen bir genişleme yaşadı. Hala bunu neyin başlattığını bilmiyoruz ama, bazı fizikçiler buna bir güç alanının yol açtığına ve inflaton olarak bilinen parçacığın bununla bağlantılı olduğunu düşünüyorlar. Kozmik şişme başladığında, bütün evren basketbol boyutlarında ki bir alana sıkışmış durumdaydı. Etkin olan enerjiler muazzam ve uzay-zaman inanılmaz derecede çalkantılıydı. Bu inflatonlar belirli bölgelerde salınan kümeler oluşturabildi. Bilim insanları, bu bölgeleri oscillon olarak adlandırdı . Ekip simetrik olmayan oscillonların çok farklı yerçekimi dalgaları üretebildiklerini keşfetti. Daha da önemlisi bu sinyaller gözlemlenebilir. Araştırmacılar, oscillonların LIGO gibi kütle çekim dalgası dedektörlerinin ilkel kütle çekim dalgaların belirleme şansımızı büyük ölçüde arttırabileceğini düşünüyorlar. Bu modelin doğru olup olmadığını zaman gösterecek ama, bu olası sinyallerin nasıl görünmesi gerektiğini modellemek de önemlidir. Sinyalleri ne kadar iyi bilirsek, araştırmacıların bunları LIGO dedektörlerinde bulma ihtimali o kadar artar. İki Beyaz Cüce, Kütle Çekim Dalgası Yayıyor! Kütle Çekim Dalgaları İle Ekstra Boyutlar Keşfedilebilir!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilecik-hatem-okullari-panel-gozlem-etkinligimiz/", "text": "Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, 5 Ekim 2017 tarihinde Bilecik Özel Hatem Okulları'nın davetlisi olarak panel ve gözlem etkinliği düzenledik. Etkinlik, kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan'ın öğrencilere Güneş Sistemi, gezegenlerimiz ve ötegezegenleri anlattığı sunumu ile başladı. Daha sonra, gelecekteki ikinci adresimiz olacak olan Mars hakkında detaylı bilgiler verilip; keşif serüvenimiz ve Mars'ta yaşam olasılıklarımız konuşuldu. Panel etkinliği, öğrencilerin merak ettiği konuları sorabildikleri soru-cevap söyleşisi ile devam etti. Pandemi Nedeniyle Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali Online Yapılacak! Türkiye'nin, en büyük astronomi ve ... 68 yıl aradan sonra, Dünya'ya en ya... 22 Kasım 2017 tarihinde, Kozmik Ana... Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2022 Kayıtları Açıldı! 7 yıldır Kozmik Anafor Astronomi Pl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilim-insanlari-kutle-cekim-dalgalariyla-neden-ilgilenir/", "text": "Gece gökyüzüne baktığınızda evrenin çok özel taraflarını görürsünüz. Orada, yıldız gibi cisimlerden gelen görünür dalga boylarındaki ışınım ve diğer elektromanyetik ışınımlar vardır. Gözleriniz radyo dalgalarını görebilseydi evrenin farklı bir resmine bakıyor olurdunuz. Radyo dalgalarının kaynakları görünür ışık kaynaklarından oldukça farklıdır. Astronomların hedefi ise tüm elektromanyetik ışıma tayfını gözleyebilecek teleskoplar yapmak. Samanyolu'nun ışığın farklı dalga boylarıyla alınmış görüntülerini aşağıdaki görselden görebilirsiniz. Astronomi tarihi boyunca, evrene elektromanyetik bir pencereden baktık. Birkaç on yıldır ise kendimize başka bir pencere açmaya çalışıyoruz: Kütle çekim penceresi. Elektromanyetik dalgaların aksine, kütle çekim dalgaları uzay zamanda çok küçük değişikliklere yol açar. Bunun sonucunda nesneler birbirine çok az yaklaşır veya uzaklaşır. Tüm bunlar Einstein'ın Genel Görelilik kuramı ile tahmin edilmiştir ve keşfedilmeleri teoriyi destekleyen bir kanıt sunar. Bu da demektir ki, artık evreni gözlemlemek için sadece ışığa, yani o küçük foton parçacıklarına muhtaç değiliz. Göremediğimiz, hissedemediğimiz, ancak evrende önemli sonuçlara yol açan bazı olayları bambaşka bir kaynak, yani kütle çekim dalgaları yoluyla gözlemleyebileceğiz. Bu durumu kafanızda canlandırabilmek için, 5 duyunuz haricinde başka bir duyu daha elde ettiğinizi düşünün. Evet, şu an elimize geçen şey tam olarak bu: Yepyeni bir duyu! Kütle çekim dalgalarının kaynakları oldukça ilginçtir. En önemlileri nötron yıldızlarının veya kara deliklerin birbiri etrafında dolanmasıyla oluşur. Dolanma hareketi devam ettikçe uzaya kütle çekim dalgaları yayılır. Sistemden enerji ayrıldıkça yörüngeler daralır ve sonunda iki nesne birbiriyle vahşi bir şekilde çarpışır. Kütle çekim dalgaları gözlemleri bizlere farklı boyutlardaki sistemlerin dinamiklerini çalışma imkanı veriyor. Geçtiğimiz yıllarda LIGO bir kara delik çiftinden gelen kütle çekim dalgalarını tespit etmişti ve bu bir ilkti. Gözlenen iki kara delik de kütle çekim dalgaları hakkında çıkarım yapabilmek için tespit edilmiş en devasa adaylardı. Araştırmacılar karadeliklerin oluşturduğu nesnenin kütlesinin ikisinin ayrı ayrı kütlelerinin toplamından az olduğunu tespit etti."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilim-soslu-uydurmalar-1/", "text": "Çok bilimsel konuşuyor gibi görünerek de dilediğiniz gibi saçmalayabilirsiniz. Bunu yapan Dünya'da ve ülkemizde binlerce sahte bilimci var. Şimdi her kelimesi ile uydurma olan bu metni, bu veya buna benzer bir fotoğrafla birlikte paylaşıp, bir de sözün sahibine Nikola Tesla gibi bir isim uydurun. Zaman makinası keşfedildi, NASA, ABD biliyor ama FBI halktan gizliyor gibi bir şey daha ekleyin. Yeterince ısrarcı olursanız, buna inanacak en az 1 milyon insan bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilimin-eglence-merkezi-olan-planetaryum-nedir/", "text": "Planetaryum, astronomi ve uzay bilimlerinde eğitim amaçlı kullanılmaya başlanmış olup sonrasında ise diğer bilim dallarında eğitimi eğlenceli bir şekilde vermeye çalışılan kubbe şeklinde özel bir yapıdır. Türkçe'de gökevi, uzay tiyatrosu, uzay küresi ya da uzay çadırı olarak adlandırılır. Ya taşınabilir şekilde çadır planetaryumlar ya da sabit bir şekilde inşa edilmiş planetaryumlar olarak iki şekilde kullanılır. Taşınabilir planetaryumlar, 6-10 metre çapında olup kolayca şişirilen çadır kullanıp, 4k projeksiyon ve ayna yardımı ile görüntü yansıtılır. Sabit planetaryumlar ise genelde kubbe şeklinde yapılar olup, fiberglas, çelik konstrüksiyon gibi yapı malzemeleri kullanılarak inşa edilmektedir. Kubbe şeklindeki yapı içerisinde özellikle 1980'li yıllardan itibaren bilgisayarla yönlendirilen bir ya da birden fazla projeksiyon cihazı ve balık gözü lens kullanılarak 360 derecede 3 boyutlu görüntü yansıtan özel yapılardır. Planetaryumlar bir simülasyon sisteminin yeri olup içerisinde opto-mekanik sistem, dijital projektörler ve ses sistemlerin kullanıldığı yapılardır. Bu sistemler sayesinde Güneş, gezegenler, yıldızlar ya da herhangi bir gök cismi kubbeye yansıtılır ve dünyanın herhangi bir yerinde, bulunulan zaman, geçmiş ya da gelecek zamanlardaki gökyüzü görülebilir. Planetaryum denildiği vakit akıllara sadece astronomi çalışmaları gelmesin. Özellikle son zamanlarda biyolojiden fiziğe, matematikten kimyaya bütün temel bilimlerin eğitimleri planetaryumlar da verilmeye başlandı. Şimdi içinizden bilimin eğlence merkezi denildi ama hiç eğlenceden bahsedilmedi diyor gibisiniz. Astronomların hazırlamış olduğu özel şovlar sayesinde yıldızlar ve galaksiler arası yolculuğa çıkabilirsiniz. Sistemin vermiş olduğu 3 boyutlu etkiden dolayı koltukların hareket ettiğini hissedebilir ve karşınızda bir anda Satürn ve halkalarını görebilirsiniz. Biraz eskilere gidelim. İlk planetaryum ne zaman yapılmış bir öğrenelim. 1923 yılında Almanya'da optik firma sahibi olan Carl Zeiss tarafından Münih'teki Deutsches Museum için inşa edilmiştir. Buradaki amaç, Güneş, gezegenler, Ay ya da diğer gök cisimlerinin geçmişte veya gelecekte konumlarını belirleyip onlar hakkında bilgiler edinmekti. 1930'lu yıllarda ise Chicago'da The Adler Planetarium tarafından ABD'de büyük bir planetaryum kuruldu ve bu planetaryum günümüzün en eskisi ve aktifidir. Sayıları Dünya üzerinde gittikçe artan planetaryumların devrim noktası ise 1981 yılında olmuştur. Başlangıçta planetaryumda sadece ışık kaynağı ve merceklerden oluşan yansıtıcılar, günümüzde çoğunlukla bilgisayar kontrollü karmaşık dijital ve opto-elektronik cihazlar halini almıştır. Planetaryum sayesinde, astronomide Güneş sistemi, kara delikler, takımyıldızlarının mitolojik şekilleri, uzay çalışmaları, yıldızların yapıları ve uzaklıkları vs. gibi konular çok rahat bir şekilde anlatılmaktadır. Tıp alanında ise insan anatomisini çok rahat incelenebilir, damarların içinde yolculuğa çıkılabilir. Kullanım alanında sınırlaması neredeyse hiç olmayan planetaryumlarda mimarlık ve diğer alanlarda 3 boyutlu animasyonlar ve çizimler ayrıntısıyla gösterilerek, konu daha anlaşılabilir hale getirilebilir. Dünya üzerinde sayıları gittikçe artmakta olan planetaryumların sayısı 4000'den fazladır. Ülkemizde planetaryum kültürü yeni yeni oluşmaya başladı. Genelde belediyeler tarafından bilim merkezlerinde inşa edilen planetaryumlar da film gösterimi yapılmakta ve astronomi eğitimleri verilmeye başlanmıştır. Bazı özel okullar ise kendi bünyelerinde planetaryum yaptırıp genelde fen bilgisi derslerinin anlatımlarında ve okullarını tanıtma amaçlı kullanmaktadırlar. - Konya Bilim Merkezi Planetaryumu - Kayseri Bilim Merkezi Planetaryumu - Eskişehir Bilim Merkezi Planetaryumu - Gaziantep Gezegenevi - Sancaktepe Bilim Merkezi Planetaryumu - Antalya Expo Planetaryumu - Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Planetaryumu - Bursa Cacabey Planetaryumu - Deniz Harp Okulu Planetaryumu - Ses Okulları Planetaryumu - Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi Planetaryumu - Serdivan Belediyesi Planetaryumu - Çağ Üniversitesi Planetaryumu - Darüşşafaka Eğitim Kurumları Planetaryumu - Rahmi M. Koç Müzesi Planetaryumu - Ankara Ali Kuşçu Gökbilim Merkezi - İstanbul Ali Kuşçu Uzay Evi Planetaryumu - İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Planetaryumu - İzmir Özel Türk Koleji Planetaryumu - Bağcılar Belediyesi Planetaryumu - Üsküdar Bilim Merkezi Planetaryumu - Polatlı Uluğ Bey Bilim Merkezi Planetaryumu - Elazığ Bilim Merkezi Planetaryumu - Yenimahalle Belediyesi Evrensel Değerler Çocuk Müzesi Planetaryumu - Ankara Taurus Alışveriş Merkezi Atlas Planetaryumu - İzmit Planetaryum - İstek Okulları Astronomi Müzesi Planetaryumu - Tuzla Belediyesi Planetaryum ve Gözlemevi - Van Edremit Planetaryum - Amasya Şehit Ferhat Ünelli Bilim ve Sanat Merkezi Planetaryumu - Manisa Bilim Evi ve Planetaryum - Denizli Planetaryum - Adana Yüreğir Bilim Merkezi Planetaryumu Eğer sizde yıldızlar arası yolculuğa hazırsanız sizleri en yakın planetaryuma gitmenizi tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilimkurgu-bilimsel-temelleri/", "text": "-Albert Einstein Yazımızın ilk bölümüne öncelikle kurgu teriminin tanımı ile başlamak istiyoruz. Kurgu, kılgı alanına geçirilmeyip sadece bilmek ve açıklamak amacını güden düşüncedir. Bu tanımın, kuramla yakın bağı vardır diyebiliriz. Kurgu, eyleme geçmek amacını taşıyan düşünceye karşıttır. Kuram ise, düşünce alanındaki bilgiye gönderme yapar ve eylem alanındaki bilgi anlamını dile getiren pratik değerin karşıtıdır. Bilim kurguyu tanımlayacak olursak, yakın ya da uzak gelecek ile ilgili öykülerin bugünkü şartlarda gerçekleşmesi pek mümkün olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını da kullanarak oluşturulmasıdır. Bilim kurgu, geleceği kurguladığı gibi bazen geçmişi de kurgulayabilir ve kitap, sanat eserleri, televizyon, film, bilgisayar oyunları, tiyatro eserleri ve diğer kitle iletişim araçlarında bulunabilir. Yapısal ve pazarlama bağlamında bilim kurgu güncel gerçeklik içinde bulunmayacak kurgusal öğeler içeren yaratıcı çalışmaları tanımlamak için kullanılabilir. Bu tanımlama fantastik, korku ve ilgili türleri de içerir. Bilim kurguyu, bilimin ve teknolojinin gelecek yıllardaki gelişimini ve bunun insanları bireysel ve toplumsal olarak nasıl etkileyebileceğini tahmin eden bir yazın türü olarak tanımlayabiliriz. Bilim kurgu eserlerinin fantastik eserlerden farkı, hikaye kapsamındaki kurgusal öğelerin çoklukla doğa kanunları üzerine yapılmış bilimsel önermeler ya da ispatlar dahilinde olmasıdır . Böyle farklılıkların sonuçlarını keşfetmek bilim kurgunun, onu fikirlerin edebiyatı yapan geleneksel amacıdır. Bilim-kurgu genellikle, bilinen gerçekliğe aykırı kurgulamalar içindeki alternatif olasılıklar hakkında eğlendirici ve rasyonel olarak yazmak üzerine kuruludur. Bilim kurgu, bilim ve teknolojideki ya da sözde bilim ve sözde teknolojideki bazı yeniliklerden türetilmiş bir anlatım tarzıdır. Bilim kuramı ise, bilimsel olan konuları ve bilgileri içine alarak kapsayan bir bilim dalıdır. Amacı bilimsel pratik üzerine söylemde bulunmaktır; kesinlikle bilimsel yöntem üzerine düşünülmez. Kurgulamaya başladığımızda, akıl kendi yaratma sürecini işletmeye başlar. Kuram boyutundaysa, fantastik öğeler içeren bu bilgileri sistematik bir düşünceyle tutarlı bir evren modeli çıkarmaya çalışır. Bilim kurgu, bir model tasarlayarak bilim kuramına ilerici bir katkı sağlıyor. Bilim kurgunun çabaları daha bağımsız düşünmeye dayanır. Tutarlı olmak zorunda değildir; Dünya'nın nesnelliğine bağlı değildir. Tamamıyla öznenin kendi yaratıcı süreci ile ilgilidir. Nesneyi aklı zorlayan biçimlere sokabilir bu düşünce. Bilim kuramında ise, akıl daima nesneye bağlıdır ve nesnenin kendiliğini bütün özellikleriyle ele geçirmeyi dener ve düşsel öğeleri pek tutarlı bulmaz. Kurgunun fantastik öğelerini cımbızla ayıklar gibi seçer ve dışarıda bırakır. 18. yüzyılda bilimin ve teknolojinin gelişmesi ve modernliğin kendisini göstermeye, insanları temelden etkileyip, yaşam ve düşünce tarzlarını değiştirmeye başlaması, bilimkurgunun bunlara bir tepki olarak doğmasına yol açtı. Tabii o zamanlar bu gelişen teknoloji bilim kurgunun sinemada yoğun bir şekilde işlenmesini sağlayacak kadar ilerlememişti. Oysa bilim kurgu, türünün öncüleri için edebiyatta geniş bir uygulama alanı buldu. Bilim kurgunun sinemada daha geniş bir uygulama alanı bulması için ise, 1920'li yılları beklemesi gerekti ve o zamanlar bilim kurgunun sinemada ayrı bir tür olarak var olduğu söylenemezdi. Bilim kurgu türünün, gelecekte olması muhtemel, bilimsel, dünyayı, insanlığı ve yaşamın gidişatını büyük ölçüde etkileyecek olaylara karşı takipçilerini uyarma özelliği vardır. Hatta takipçisini yaşanan ya da yaşanabilecek olaylara, felaketlere karşı tetikte olması için dürtüp uyandırma gibi bir derdi olduğu bile söylenebilir. Düşünsel aşamada zihin tarafından kurulan imgeler, düşler, modeller daha özgür biçimde oluşur. Kurgu gerçeğe bağlı olmak zorunda olmadığı için, bireyin kendi düş gücünün sınırları ile ilgilidir. Bizden bağımsız olan gerçekliğin bireyin kendi zihnindeki yansıması, gerçekliğin biçimlerini olası başka şekillere dönüştürebilir. Bireyin, gerçekliği düş gücüyle dönüştürmesinin gerçek dünyadaki gibi sınırları yoktur. Düş gücünün formları katı değil, esnektir. Birey, gerçekliği dilediği gibi kurgulayabilir; fakat bu, gerçekliğin kendisini somut olarak etkilemez. Kurgunun ne zaman ki kurama dönüşmesi anı geldiğinde, işte o zaman gerçekliği dönüştürme daha da nesnelleşir. Kuram, var olan nesnel dünyayı daha somut sistemli bir şekilde açıklamaya çalışacağı için gerçeklikle olan sıkı bağını yitirmez. Lakin kurgunun tasarım olanaklarını değerlendirebilir. Kuram ve kurgu bu düzlemde birbirleriyle ilişki içindedirler; fakat kurgunun anlatmaya çalıştığı kurama dönüşmek için değildir. Kuram ve kurgu, tasarım ve modelleme alanında çok yakın dururlar. Hatta kurgunun öğeleri kuramın da işine yarar. Kuram, bu öğeleri modelleme yapmak için kullanabilir; çünkü düş gücü modelleme için gereklidir. Herhangi bir şeyi kurgulamaya başladığımızda kuramsal olarak zihin aktif hale gelir. Bilim-kurgu modelleri kuram için görülebilir yeni ve düşsel seçenekler sunar. Bilim-kurgunun tasarladığı modeller, her zaman olmasa da kurama dönüşebilir. Bilim kurgunun tasarımları bir olanak gibi ortada durur ve bu düşsel seçenekler olası gelecekle ilgili bir fikir verir. Geleceğin biçimlerini kurgulamak, insan için bir model taslağıdır. Kurgular daima elimizin altında bulunan mimari projeler gibidir, bilimsel kuramlar bu projelerden yola çıkarak geleceğin inşası ve uzayın henüz bilinmeyen yönlerine dair ufuk açıcı düşsel verileri değerlendirmek amacıyla kuramsal çalışmanın izlediği yöntemleri yararına kullanabilir. Kurguda düşsel öğeler ağırlıklıdır, gerçekliğe bağlı kalmak bireyin tasarımlarının sınırsız çabasına bağlıdır. Kuram ise, temeli olan bilimsel verilere bağlı kalarak kurgunun işlevini de kullanarak evrenin sırlarına dair açık ve seçik olmayan yanlarına dair bilgiler geliştirir, çığır açıcı yeni fikirler ortaya atar. Einstein bunu merak ediyordu. Aradan geçen 10 yılın ardından, Einstein uzay, zaman ve ışığın doğası üzerine sorular sormaya devam etti ve birbiri ile göreli bir şekilde hareket eden cisimlerin bütün durumları ele alınsaydı fiziğin nasıl değişeceğini sormaya devam etti. Şaşırtıcı bir şekilde Bern patent ofisinde üçüncü sınıf bir teknik uzman olarak çalışırken Einstein fizikte ve evrene bakışımızda devrime neden olacak bir çalışmaya imza attı. Akademiden uzakta, Avrupa'nın saygın üniversitelerindeki seçkin profesörlerin duymadığı Albert Einstein zaman kavramını ve ışık hızı ile bir gözlemcinin hızı ile ilişkiyi insanlara yeniden düşündürdü. Einstein'ın bu tasarımı kuramını oluşturmada düş gücünü ne kadar etkin kullandığının kanıtıdır. Einstein'ın bu kurgusu, kurama giden yolu açmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilimkurgu-filmlerindeki-gerzek-uzaylilar-2/", "text": "Akılsızlıkta olmasa da, psikopatlıkta nobel ödülünü hakeden ırkı ilk sırada dile getirmek olmazdı. Biliyorsunuz, Dünya dışı bir uygarlık bize çözmemiz için kırk takla atmamız gereken ama bir şekilde çözmeyi başardığımız bir sinyal gönderir. Sinyali çözdüğümüzde bunun bir uzay aracının planları olduğunu anlarız ve harala gürele aracı yapmak için çalışmalara başlarız. Sevinçten ve heyecandan gözü dönmüş bilim insanları, aracı bitirdikten sonra kameralarını, kayıt cihazlarını kaptıkları gibi, Cevat Kelle teçhizatıyla kuşanıp uzaylı dostlarımızı ziyarete giderler. Ama o da ne? İnsan kılığına girmiş çatlak bir uzaylı, siz ne şeker şeylersiniz, canlarım benim temalı bir konuşma yapıp, bir de yapılan tüm kayıtları silip bilim insanımızı geriye postalarlar. La milyar dolarları döktük, insanları seferber ettik, çılgınca bir histeriyle sizle tanışmaya geldik. Nedir olayınız, nedir derdiniz? Dalga mı geçiyorsunuz, bu nasıl bir kendini beğenmişlik, nasıl bir psikopatlıktır? Ağam uzaylılar bizimle eğlenir işte, olay bu. Bunların yıldızlararası yolculuk yapabilme yanında, suda da yüzebilen gemilere sahip bir türü daha var. Artık niye ve niçin gelmişler bilmiyoruz ama, ABD kıyılarına inerler ve cart diye kalkanlarını çalıştırıp tatbikat yapan savaş gemilerini patlatmaya başlarlar. Bakın bu uzaylılar biraz daha medeniler, çünkü elbise giymeyi öğrenmişler. Anadan üryan yalınayak başı kabak gezmiyorlar ortalıkta. Ama,canlarım, teknolojide aşmışsınız, uçmuşsunuz da, güdümlü füze denilen şey sizde yok mudur? Abi yapmadınız mı öyle birşey, niye yapmadınız, manyak mısınız? Şu kıçı kırık teknolojimizle biz bile bin kilometre öteden hedefi sıfır hatayla vuran füzeler geliştirmişiz, biz, biz! Sonuç? Ne olacak, hep ıskalayıp durdular bizi. Sonuçta da hepsinin çanına ot tıkayıp Valhalla'ya postaladık. Hem de İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma antika bir savaş gemisi ve akşamdan takma dişlerini bardağa koyup uyuyan bir grup emekli asker dedeyle. Daha önce ana gemilerine bilgisayar virüsü yerleştirip patlattığımız gerzekliğin kitabını yazmış olan ırk, geçtiğimiz yıllarda intikam için geri dönmeye karar vermişti. Geldiler, yine çil yavrusu gibi Dünya'yı istila ettiler. Yine diplomasi yok, yine bir konuşarak anlaşalım yok. Ama savaş teknolojileri aşmış uçmuş her zamanki gibi . Bu sefer kafayı çalıştırmışlar birazcık, bilgisayarlarına antivirüs yazılım yüklemişler. Yüksek zeka örneği sergiliyorlar. Uzaylıların hepsi ahmak değil tabii ki. Psikopatlıkta zirve yapmış olanları var. Canları sıkılır, Dünya'ya bir tane robot, bir tane de kendilerinden birini yollarlar. Sebep? İnsanlık kötü, insanlık bozulmuş, yazık ediyorlar güzelim gezegene. Toplayalım oradan her canlıdan bir tane, Nuh'un gemisi misali alıp götürelim, sonra da hepsinin köküne kibrit suyu dökelim, öldürelim, yok edelim, katliam yapalım, soylarını kurutalım! Mantık böyle, bu arkadaşlar soykırım uzmanı. Kapak Fotoğrafı: Star Trek Orjinal Seri'deki, hayatı vur patlasın çal oynasınla geçen uzaylı karakterlerden biri olan Mudd. Yine bir \"gaipten gelen sesler\" hik... İlk kez 2007 yılında keşfedilen Hız..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilimkurgu-filmlerindeki-hatalar/", "text": "Bilim kurgu, insanlığın ufkunu açan, yeni fikirlere öncü olan önemli bir edebiyat ve sanat dalıdır. Şunu diyebiliriz ki, eğer bilim kurgu yazarlarının hayalleri ve öngörüleri olmasaydı bugün kullandığımız birçok teknolojiye ulaşabilmemiz mümkün olmazdı. Bu yönüyle bilim kurgu için bilimin itici gücü de diyebiliriz. Star Wars'taki çift güneşli Tatooine gezegenini bilim kurgu severler gayet yakından tanıyor. Çift güneşe sahip gezegenler olabileceği biliniyor. Hatta bunlardan bazıları bilim insanları tarafından keşfedilmiş durumda. Yalnız, Star Wars'taki bu çift yıldızlı gezegen bilimsel bir hatayı da içeriyor. Serinin tüm bölümlerinde, farklı tarihlerde bu her iki yıldızın da birlikte battığı gösteriliyor. Bu da demek ki, gezegen her iki yıldızın birden çevresinde dönüyor. Biri Güneş gibi parlak, diğeri ise kırmızı olan yıldızlar ise aynı boyutta görülüyorlar. Fakat gezegen her iki yıldızın da birden çevresinde döndüğüne göre, burası hatalı. Parlak olan yıldızı Güneş gibi G veya biraz daha küçük olan K tipi yıldız olarak kabul edip, kırmızı yıldızı da M tipi kırmızı cüce kabul ettiğimizde, kırmızı yıldızın çok daha küçük görünmesi lazım. Çünkü M tipi kırmızı cüceler, G ve K tipi yıldızlardan boyut olarak çok daha küçüktürler. Yine, parlak yıldızı güneş tipi bir yıldız, kırmızı yıldızı da bir kırmızı dev kabul ettiğimizde daha başka bir sorunla karşılaşıyoruz. Bu sefer kırmızı yıldızın çok daha büyük görünmesi gerekiyor, çünkü kırmızı dev yıldızlar, güneş tipli yıldızlardan kat kat büyük oluyorlar. Ayrıca o boyutta görülebilen bir kırmızı dev yıldızın, beyaz yıldızı parlaklıkta kat kat geride bırakıyor olması lazım. Beyaz yıldızın bir beyaz cüce, kırmızı yıldızın ise bir kırmızı cüce veya kırmızı dev olma ihtimali de yok. Her iki durumda da aynı boyutta görünemezler. Yani çift yıldızlı bir gezegende, biri beyaz, diğeri kırmızı ışık yayan iki yıldız söz konusu ise, bunların büyüklüklerinin aynı olması mümkün değildir. Yine Star Wars serisinin ünlü uzay aracı Millenium Falcon'un ışık hızının 2.5 katına kadar çıkabildiği dile getirilir filmde. Bu hız, galaksi ölçeğinde yolculuk için kağnı kategorisinde değerlendirilmesine rağmen, geminin galakside bir o yana bir bu yana, yüzlerce ışık yıllık mesafeleri çekirdek gibi çitleyerek yol aldığı herkesin malumu. Oysa bu hızda bir uzay aracı Dünya'dan yola çıksa, en yakın yıldız olan Alpha Centauri'ye bile ancak 2 yılda varabilir. Millenium Falcon yolcuları, örneğin Tatooine gezegeninden, binlerce ışık yılı uzaktaki Endor'a şıppadanak gidiyorlar. Bir allah kulu da demiyor ki, hacı, normalde yüzlerce yıl sürecek bu yolculuğu bunlar birkaç haftada nasıl yapıyor? diye. Öncelikle Güneş'in yarı çapı yaklasik 700.000 km. Bunun yarıya yakınını görece seyrek gazlardan olusan Güneş'in dış zarfı olusturuyor. Güneş zarfının yüzey sıcaklık degeri 5200 santigrat derecenin üzerinde. İç kısımlara doğru ise sıcaklık artıyor. Yani zarftan 50.000 km kadar içeri girerseniz, yüzeydeki 5200 derecelik ısıdan çok daha fazlasına maruz kalacaksınız. Elbette zarfın daha yoğun olan iç katmalarına geçtikce ısı artacak. Güneş'e atılan bir nükleer bombanın eğer bir etki ihtimali olacaksa, bunun Güneş çekirdeginde veya çok yakınında patlaması gerekir. Güneş çekirdegi ise, yüzeyden yaklaşık 500.000 km içeride, merkezde yer alan ve Güneş kütlesinin %40'ını barındıran bölgedir. Yoğunluk nedeni ile bu bölgenin içine girmek mümkün olamayacağı için, yapılabilecek yegane akıllıca hareket, bombayı çekirdeği saran ve yaklaşık 150.000 km kalınlığındaki taşınım bölgesinin sonunda patlatmak olmalıdır. Taşınım bölgesinin kalınlığı düşünüldüğünde , bu bolgeyi bombanın zarar görmeden geçebilmesinin gerektigi farkedilir. Fakat, yaklaşık 20 milyon santigrat derece sıcaklığındaki bu bölgeyi buharlaşmadan aşmak mümkün degil. Hiçbir madde bu sıcaklıkta katı veya sıvı halde kalamaz, gaza dönüşür. Hadi taşınım bölgesine kadar olan yoldaki muazzam sıcaklığı aşarak bir şekilde bombamız buraya kadar gelmis olsun. Ama bu bölgenin yoğunlugu düşünüldüğünde , böyle yoğun ve 20 milyon derecelik bir ortamı bombamızın buharlaşmadan atlatmasının mümkün olmayacağını yine görürüz. Hadi atlattık burayı da diyelim. Çekirdeğe yakın bir bölgede patlattık bombamızı. Bomba taşınım bölgesi içerisindeki hidrojen ve helyumu tetikleyerek bir nükleer kaynaşım başlattı. Başlattı başlatmasına da, burada küçük bir sorun var. Nükleer birleşme reaksiyonları ısının yanı sıra yüksek basınç da gerektirir. Oysa biz bombayı patlatmakla, bu bölgedeki basıncı da düşürdük. Bombanın patladığı ilk saniyenin yarısında patlama bölgesindeki sıcaklık 20 milyon dereceden 40 milyon dereceye kadar yükseldi ve çevredeki hidrojen ve helyum reaksiyona girdi. Fakat ilk saniye dolarken, parlayan bu gazlar birbirinden patlama basıncı nedeniyle uzaklaştılar ve reaksiyon ilk yarım saniye ile sınırlı kaldı. Patlamanın etkisi geçince bu genleşen bölge tekrar kendi uzerine çöktü diyelim. Bu çökme esnasında hala reaksiyonu sürdüren atomlar tek bir bölgede toplandılar ve reaksiyona devam ettiler. Yani bombamız başarılı oldu farzedelim: Bu durumda bizim yapmış olduğumuz şey, çekirdek cevresindeki bölgeyi alevlendirmek oldu. Bu da çekirdekteki basıncı düşürerek, zaten yavaşlamış olan çekirdek tepkimelerini durma noktasına getirdi. Tabi artık bu önemli değil. Yukarıda olmaz dedik ama, bir şekilde biz çekirdeğin cevresindeki helyum katmanını ateşlemeyi başardık. Güneş yeniden parlamaya başladı. O zaman daha büyük bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü helyum, hidrojenden çok daha fazla enerji vererek yanar. Bu da hem taşınım bölgesini, hem de üzerindeki 400.000 km çapındaki Güneş katmanını genleşmeye zorlar. Güneş'in çapının 1.4 milyon km olduğunu düşünürsek, Güneş 100 misli genislerse yüzeyinin Dünya'yı içine alacak kadar büyümesi sorunuyla karşılaşırız ki, bu da Dünya'nın ve üzerindeki insanların sonu olur. Özetle bomba patlatarak Güneş'i yeniden alevlendiremezsiniz. Alevlendirseniz bile onu bir kırmızı dev yıldıza dönüştürürsünüz. Her iki durumda da çuvallamış olursunuz. Hemen bütün bilimkurgu filmlerinde, kahramanlarımız birini aramak için bir gezegene giderler. O gezegende her zaman tek bir şehir ve o tek bir şehrin tek bir barı bulunur. Gezegen değil mübarek, Teksas'ta bir kasaba sanki... Neyse, bu bara giden herkes, aradığı her neyse hemencecik orada buluverir. Bizden yaklaşık 57 ışık yılı uzakta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilimkurguda-aluminyum-folyo-takintisi/", "text": "kimse böyle yaldır yaldır parıldayan janjanlı kıyafetler giymeyecek. ABD'nin ilk insanlı uzay programı olan Mercury misyonunda astronotlara alüminyum folyo kıyafetler giydirip basının karşısına çıkarmışlardı. Ama bir işe yaramadığı çabucak görüldü ve günümüzdeki uzay elbiseleri kullanılmaya başlandı. Gelecekte de ağır, hantal ve kat kat uzay elbiseleri giyilmeye devam edilecek. Dünyanın manyetik alan koruması olmadan, çok büyük bir teknolojik ilerleme yaşamadığımız sürece, kozmik ışınlardan ve yüklü parçacıklardan korunmak için günümüz uzay elbiselerine benzer kıyafetlerin kullanılması zorunlu. Her ne kadar Mars'ta giyilmek için biraz daha rahat kıyafetler tasarlanmaya çalışılıyorsa da, ortaya çıkacak olan uzay elbiseleri yine oldukça sıkıcı ve hantal olacaklar. Bilimkurgu filmlerinde bu tarz kıyafetler güzel duruyor, farklı bir hava katıyor evet. Bir de tabi işin özü bu yapımlara izleyicinin ilgisini sürekli tutabilmek için kullanılan cinsellik! Bu arada bilimkurgunun kutsal kıyafetlerinden tayt, kadınlar arasında artık moda oldu ve gündelik kıyafete dönüştü ama, hala alüminyum folyodan değil; siyah veya geyik desenli tercih ediliyor. Her ne kadar günümüz bilimkurgu yapımlarında artık oyunculara böylesi metalik renkli giysiler giydirilmiyor olsa da, bir dönemin insanlarının zihninde uzay denilince malesef alüminyum folyolara sarılmış, tayt ve donla gezen insanlar canlanıyor. Bu travmayı nasıl atlatırız bilemem ama, azalarak yok olan bu furyanın geri gelmemesini ummaktan başka şansımız yok görünüyor. Zeka seviyesi düşük olmayan ama, \"ş..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bilimkurgundan-bilimsel-gercege/", "text": "Not: Bu yazı, Kozmik Anafor Astronomi Platformu'nun kurulduğu 12 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanmış olan ilk yazısıdır. Klasik düşünce, evrenin tam da insanın ihtiyacına göre var edildiğini söyler. Yani evren, Samanyolu, Güneş Sistemi sadece insan için vardır ve buna göre ince ayar çekilmiştir. Antropik ilke adı verilen bu düşünceye göre evren de insan için vardır ve evrendeki her varlık, her cisim, her yıldız, her göktaşı, her toz bulutu insanlığın yaşamı için özel olarak konumlanmıştır. Dolayısıyla evrende Dünya gibi yaşanılabilir başka gezegenlerin bulunması gereksizdir. Hatta bu gezegenlerin sayısının milyarlarca olması hepten gereksizdir. Dediğimiz gibi, evren sadece insan içindir ve bunun süslü adı da antropik ilkedir. Oysa bilim antropik ilkeyi kabul etmez. Eğer Güneş'in çevresinde dünya gibi 8 gezegen ve onlarca küçük gezegen varsa, diğer yıldızların çevresinde de benzer gezegen sistemleri olmalıdır çünkü, Güneş Sistemi evrende çok özel bir yer işgal etmez. Samanyolu'ndaki yaklaşık 400 milyar yıldızdan sadece biridir Güneş. Geri kalan 400 milyar yıldızdan da hiçbir ayrıcalığı yoktur. Yaklaşık 20 yıl önce 55 Cancri'nin çevresinde dönen ilk gezegeni keşfedişimize kadar bilim de antropik ilke çerçevesinde düşünmeyi sürdürdü. Bugün ise binin üzerinde Güneş Sistemi dışı gezegen keşfetmiş durumdayız. Bunların çoğu Jüpiter büyüklüğünde gaz devleri olsa da, az bir kısmı Dünya'ya benzer büyüklükte ve yıldızlarının etrafında Dünya'nın konumuna benzer yörüngelerde dönüyor. Burada bir şeye açıklık getirelim; Dünya benzeri küçük ve kayalık gezegenlerin çok az sayıda keşfedilmiş olmasının nedeni bunların az olması değil. Şimdiki teknoloji ve yöntemlerimiz, Dünya benzeri gezegenleri kolaylıkla tespit edebilmemize imkan sağlamıyor; hepsi bu. Yoksa yine bilimsel araştırmalar ve istatistik hesaplar sonucu biliyoruz ki; yıldızların çevresindeki her bir gaz devine karşılık, en az iki tane kayalık Dünya benzeri gezegen mevcut. Bugün artık iyice eminiz ki, hemen her yıldızın çevresinde bir gezegen sistemi var ve yine biliyoruz ki, Güneş dışındaki gezegen sistemleri nadiren bulunan özel yapılar değiller; varlıkları bir kural, olağan bir fizik yasası, elmanın yere düşmesi kadar sıradan bir durum. 40 yıl önce birileri bize iki güneşli bir gezegen gösterdiğinde gülüp geçiyorduk. Oysa iki hatta üç güneşli bir gezegenin varlığı o kadar olağan ki... Bilim insanları bildikleri fakat kanıt olmadığı için gösteremedikleri bu tür ilginçlikleri bilim kurgu yazarlarına fısıldıyor, onlar da bize gösteriyordu. Başta dediğim gibi; kimse mabadından sallamıyordu. Yapılan onca gözlem ve hesap sonunda artık Samanyolu'nda sadece Dünya büyüklüğünde ve Dünya ile benzer yaşam koşullarına sahip milyarlarca gezegen bulunduğunu rahatlıkla dile getirebiliyoruz. Bir uçtan diğer uca 100 bin ışık yılı tutan Samanyolu Galaksisi, Dünya gibi milyarlarca gezegenden geçilmiyor. Evrende Samanyolu boyutlarında, her biri ortalama 100 milyar yıldız içeren en az 300 milyar galaksi var. Hatta daha küçük, sadece birkaç milyar yıldız içeren en az 1 trilyon cüce galaksi olduğunu da hesaba katarsanız bizim çok özel ve biricik sandığımız dünyamızın ne denli sıradan bir gök cismi olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Not: 2012 Ağustos ayında Kozmik Anafor ilk kurulduğunda, 18 Ara 2014 tarihinde ise sitemiz ilk açıldığında yayınladığımız birkaç yazımızdan biri olan bu yazıyı, güncelleyip tekrar yayınlamayı uygun bulduk. Bu azgın yıldızlar evrendeki en par..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-astronot-uzayda-suc-islerse-ne-olur/", "text": "Uluslararası Ceza Hukuku, devletlerde Ceza Hukuku kurallarının uygulanmasını inceler. Örneğin, bir İspanyol vatandaşı, İsviçre'de bir İngiliz'i yaralıyor. Bu suça hangi devletin Ceza Kanunu uygulanacaktır, sorusunu, Uluslararası Ceza Hukuku inceler. 1998 yılında Rus Biyomedikal Sorunlar Enstitüsü'nün yürüttüğü bir deneyde Rus ve Japon yedi erkek astronot ve kozmonot ile Kanadalı bir kadın astronot Judith Lapierre- tam 110 gün boyunca MIR Uzay İstasyonun bir replikasında yaşadılar. Deneyin amacı uzay benzeri şartlarda astronotların uyum sağlama yeteneklerini biyomedikal düzlemde tahlil etmekten ibaretti. Lakin 110 gün boyunca bazı şeyler ters gitti ve bazı astronotlar suça sürüklendi. Bu suçlar arasında yaralama, cinayete teşebbüs ve hatta Kanadalı kadın astronot Judith Lapierre'ye karşı bir Rus kozmonot tarafından gerçekleştirilen cinsel taciz de bulunmaktaydı. (1) Türkiye'de işlenen suçlar hakkında Türk kanunları uygulanır. Fiilin kısmen veya tamamen Türkiye'de işlenmesi veya neticenin Türkiye'de gerçekleşmesi halinde suç, Türkiye'de işlenmiş sayılır. a) Türk kara ve hava sahaları ile Türk karasularında, b) Açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında veya bu araçlarla, c) Türk deniz ve hava savaş araçlarında veya bu araçlarla, d) Türkiye'nin kıta sahanlığında veya münhasır ekonomik bölgesinde tesis edilmiş sabit platformlarda veya bunlara karşı, Bu sorunun cevapları da kanunun 11, 12 ve 13'üncü maddelerinde hüküm altındadır. Uzayın res nullius sayılmasına yani herhangi bir devletin egemenliğine girmesine mani olan anlaşmaları daha önceki yazılarımızda tanıtmıştık. Bu temel anlaşmalardan biri olan Dış Uzay Anlaşması'nın sekizinci maddesinde anlaşmaya taraf ülkelerin kayıtlı uzay araçlarında, fırlatıcı ülke olmaları durumunda fırlatılan araçta yargı yetkilerinin devam edeceği kuralı bulunmaktadır. Çok uluslu uzay araçları bakımından ise uluslararası boyutta imza edilmiş bir anlaşma bulunmaktadır: Uluslararası Uzay İstasyonu Anlaşması. İlk kez 1988 yılında Kanada, Japonya, Avrupa Uzay Ajansı ve ABD tarafından imzalanan daha sonra 1998'de Rusya'nın da dahil olduğu Uluslararası Uzay İstasyonu anlaşması dört bölümden oluşmaktadır. Uzun ve stresli bir günün ardından istasyonun ABD'ye ait laboratuvarında bir Avrupalı astronot Kanadalı meslektaşına yumruk atıp yaralasa ve Japonya'ya ait modüle kaçsa ne olur sorusunun cevabı için bu anlaşmanın 22'inci maddesine bakacağız. Madde mantığında esas alınan unsur, astronotların vatandaşlık bağı ile tabi oldukları ulusal hukuklardır. Ancak bu hükme alternatif olarak, astronotun fiili, milletler arası bir boyut kazanırsa, misal yukarıdaki örnek, failin hareketi neticesinde etkilenen eşya ya da şahsın hukuku kapsamında da hukuksal işlem yapılabilecektir. Ayrıca suç işlenmesi halinde Uluslararası Uzay İstasyonu anlaşmasının kendi Geri Verme yani suçlunun iadesi hükümleri bulunmaktadır. Geri verme, bir devletin ülkesinde bulunan kişinin, başka bir devletin ülkesinde işlemiş bulunduğu bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık olması halinde, hakkında soruşturma veya kovuşturma işlemlerinin yapılması ya da hükmolunan cezanın infazı amacıyla, diğer bir devlete, talep üzerine teslim edilmesidir. Bu anlaşmaya taraf olan devletler arasında bir Geri Verme anlaşması ya da protokolü olmasa dahi bu anlaşmanın kendisi suçlunun iadesini sağlayacak protokol yerine geçecektir. Bu hali ile Uzay Ceza Hukuku'nun somutlaşması açısından uluslararası arenada ilk olma özelliği taşıyan Uluslararası Uzay Anlaşması, gelecekte inşa edilecek uzay ceza hukuku metinleri için örnek teşkil etmeye devam edecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-ates-halkasi-sn-1987a-supernovasi/", "text": "İçinde yer aldığımız gökadamız Samanyolu'nun en büyük uydusu Büyük Macellan Bulutu'ndan , 1987 yılında gezegenimize ulaşan bir süpernova ışıması, tüm Dünya astronomlarının dikkatini bu cüce gökadaya çekmeyi başarmıştır. Resmi adı SN 1987A olan bu süpernova patlaması, 20 Güneş kütleli bir yıldızın yaşamının sona ermesi neticesinde oluşmuştur. Patlama, 24 Şubat 1987 tarihinde ilk defa Şili'deki Las Campanas Gözlemevi'nde Lan Shelton ve Oscar Dahalde isimli astronomlar tarafından keşfedilmiştir. Dünya'dan yaklaşık 168 bin Işık yılı uzaklıkta, Büyük Macellan Bulutu içerisinde, Tarantula Nebulası'nın eteklerinde meydana gelen bu patlama, Dünya üzerinde Güney Yarımküre'den rahatlıkla çıplak gözle görülebilir bir ışıma gücüne ulaşmış ve Mayıs ayı sonuna kadar ışıma gücü en üst safhalara ulaşmıştır. Patlama neticesinde oluşan ve yaklaşık 16 yıl sonra çekilen fotoğraflarda açıkça görülen dev gaz halkasının çapı yaklaşık 1 ışık yılı uzunluğundadır ve üstnovadan yayılan muazzam patlama dalgalarının etkisiyle milyonlarca santigrat dereceye kadar ısınmış durumdadır. Bilim insanları, patlama neticesinde oluşmuş olmasını bekledikleri nötron yıldızını uzun bir süre aramış olmalarına rağmen, bugüne kadar yapılan araştırmaların hiçbirinde henüz kesin bir sonuca ulaşamamışlardır. Bu sebeple patlama sonucu çöken yıldızın çekirdeğin akıbeti tam olarak bir netliğe kavuşamamıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-beyaz-cuce-yildiz-nasil-olusur/", "text": "Beyaz cüce, artık enerji üretemeyen Güneş benzeri düşük kütleli yıldızların ölümünden sonra arda kalan çekirdeği, yani yıldızın cesedidir. Yıldızlar, hayatlarına çekirdeklerindeki hidrojeni helyuma dönüştürüp enerji üreterek başlarlar. Bir yıldızın nasıl doğduğunu ve nasıl enerji ürettiğini öğrenmek için bu linkteki yazımızı okumanızı tavsiye ederiz. Şu anki yazımızın konusu yıldızın hayatının son demleri ve geride bırakacağı beyaz cüce olduğu için, konumuza yıldızın artık yakacak hidrojeninin kalmadığı dönemle devam edeceğiz. Yine bu yazımızda M, K, G, F, A, O, B şeklinde isimlendirildiğini göreceğiniz yıldız türlerini tanımak için bu linkteki yazımızı okumanız faydalı olacaktır. Yıldızın enerji üretiminin gerçekleştiği merkez bölgesinde hidrojen tükendiğinde, artık kütle çekimine karşı koyarak yıldızın sıkışmasını önleyen ışınım basıncı azalır ve yıldızın hidrostatik dengesi bozulur. Bozulan bu denge nedeniyle kütle çekim gücü baskın hale gelir ve yıldızı oluşturan madde kendi ağırlığı altında içe çökmeye başlar. Yıldız çöktükçe, sıkışan çekirdek bölgesindeki basınç ve ısı artar. Basınç ve sıkışmanın yarattığı ısı çekirdekte 100 milyon santigrat dereceyi bulduğunda, çekirdekte birikmiş olan Helyum atomları, üçlü alfa süreci dediğimiz bir reaksiyonla birleşerek karbon atomları meydana getirmeye başlar. Aynı anda, çekirdek çevresinde kalmış ama reaksiyonu durmuş olan tüm hidrojen de tepkimeye girer. Ortaya çıkan bu ani ve muazzam enerji yıldızın çökmesini engellediği gibi, daha başka bir şeye de sebep olur: Yıldız genişlemeye başlar. Bu genişleyen yıldızlara kırmızı dev diyoruz. Yıldızı genişlemeye zorlayan bu büyük ışınım basıncı küçük bir soruna neden olur. Bu sorun, yıldız genişlediğinde çekirdekteki basıncın düşmesi ve doğal olarak helyum reaksiyonunun durmasıdır. Evet, genişleyen yıldızın çekirdeğinde enerji üretimi durur. Bunun üzerine kütle çekim gücü baskın gelir, yıldız tekrar içe çökmeye başlar ve yukarıda anlattığımız sürecin aynısı bir daha gerçekleşerek yeniden enerji üretilir. Bu bir kısır döngü içinde sürekli devam eder. Bu durumu dışarıdan izlediğimizde yıldızın zonkladığını görürüz. Bu aşamada yıldızın parlaklığı şişip büzüşmesiyle birlikte periyodik olarak artış-azalış gösterir. Bu şekilde zonklayan yıldıza cepheid değişkeni adı veriliyor. Şunu da söyleyelim; cepheid değişkeni yıldızlar sadece bu anlattığımız süreç sonucu oluşmazlar. Ömrünün sağlıklı dönemlerini geçiren anakol evresindeki dev yıldızlar da cepheid değişkeni özelliği gösterebilirler. Yıldız bu şekilde bir genişleyip bir daraladursun, çekirdekte Helyum reaksiyonuyla üretilen muazzam enerji yıldızın dış katmanlarını şişirerek çapını artırmayı sürdürür. Öyle ki, yıldız eski halinden 100 kat daha büyük bir çapa erişebilir. Örneğin şu anda 1.4 milyon km çapa sahip olan Güneş, genişlemeye başladığında 150 milyon km çapa kadar büyüyebilecek. Yıldızın zonklaması sırasında oluşan kütle çekim kuvvetleri ve ışınım basıncı parçalanma sürecinin de başlangıcıdır aslında. Güçlü yıldız rüzgarları ve şişip daralma sırasında oluşan ani çekim kuvveti değişiklikleri yıldızın dış kısımlarının yavaş yavaş kopmaya başlamasına neden olur. Bu yıldız için iyi birşey değildir, çünkü kütlesinin yarıya yakınını kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Malesef bu risk gerçektir ve yıldızın çekirdek basıncını yüksek tutan kütlesinin bir kısmı uzaklaşmıştır. Zaten bu arada zonklama evresinin de sonu yaklaşmaktadır. Bir an yıldızın çekirdeğinde üretilen enerji o boyuta gelir, sıcaklık o kadar artar ki, yeterli basınç olmasa da çekirdeği saran ve o ana kadar reaksiyona girmemiş olan helyum kabuk aniden nükleer reaksiyona girer. Helium Flash dediğimiz bu aşamada korkunç boyutlarda bir enerji açığa çıkar. Çekirdeğin dış çevresindeki bu ani nükleer reaksiyon yıldızın sonunu getirecek kadar büyüktür. Yıldızın dış katmanları, merkezden kaynaklı ışınım basıncının büyüklüğü nedeniyle kütle çekim etkisinden kurtulacak hıza ulaşır ve yıldız çok hızlı ve aşırı boyutlarda genişler. İçeride üretilen bu muazzam enerji, yıldızın parlaklığını olağanüstü seviyede artırır. Ancak, genişleyip yüzey alanı çok büyüdüğü için, merkezdeki sıcaklık 300 milyon santigrat derecenin üzerinde olsa da yüzey ısısı sadece 3-4 bin santigrat derece civarındadır. Buna rağmen, yaydığı enerji eski sağlıklı günlerinde yaydığı enerjiden yüzlerce kat fazla hale gelir. Güneş kütlesinde bir yıldız, bu kırmızı dev aşamasında şu ankinden yaklaşık 500 kat daha fazla enerji yayacaktır. Yıldız bu kadar aşırı genişlediğinde, kütle çekim kuvveti de yıldızı bir arada tutmak için yeterli olan gücünü yavaş yavaş yitirmeye başlar. Bu da yıldızın geri dönüşü olmayacak biçimde dağılmaya başlaması anlamına gelir. Yıldızın dış katmanları bağımsız biçimde yavaşça uzaklaşmayı sürdürür. Çekirdekte Helyum reaksiyonuyla üretilen aşırı büyük enerji de bu dağılma sürecini kaçınılmaz hale getirir: Güçlü yıldız rüzgarları yıldızın dış zarfını öteleyerek dağılmayı hızlandırır. Artık bu noktada kırmızı dev aşamasındaki yıldız bir gezegenimsi nebulaya dönüşmeye başlamıştır. Güneş ve daha küçük K sınıfı turuncu yıldızlarda enerji üretimi çekirdekteki Helyum'un da tümüyle karbona dönüşüp tükenmesi ile sonlanır. Ancak, daha büyük kütleli F, A ve B tayf sınıfı anakol yıldızları; Helyum reaksiyonu tükenince, birikmiş olan bu Karbonu reaksiyona sokabilecek kadar büyük kütleye sahiptirler. Karbon'un birleşerek Neon ve Oksijen'e dönüşmesi Helyum reaksiyonundan çok daha fazla enerji üretilmesine neden olur. Güneş'in 5 katı kütleye sahip olan bir B sınıfı dev yıldız, Karbon ve Oksijeni yakarken, oluşan ışınım basıncı yıldızın 2-3 Güneş kütlesine sahip olan dış zarfını, hatta daha önce reaksiyona giren helyum kabuğunun dahi uzay boşluğuna saçmasına neden olur. Bu nedenle F, A ve B sınıfı yıldızlar zaten kısa olan ömürleri sonucu girdikleri kırmızı dev evresini de çok hızlı geçirler. Kırmızı dev evresine çok büyük bir kütleyle girmiş olan B sınıfı dev yıldızımız, bu sürecin sonuna doğru sadece 1-2 Güneş kütlesine sahip bir yıldız haline gelir. Bu da, sonunun Güneş benzeri küçük kütleli yıldızlarla benzer olmasına sebep olur. İster Helyum, ister Karbon, ister Oksijen füzyonu gerçekleştirsin, önünde sonunda yıldızın kullanabileceği bir yakıt kalmaz. Zaten yakıt bitene kadar yıldız tüm dış zarfını uzay boşluğuna saçıp bir gezegenimsi nebulaya dönüşmüştür bile. Nebulanın ortasında kalan yıldızın çekirdek kısmında enerji üretimi sona ermek üzeredir. Son birkaç atom da reaksiyonunu tamamlayınca enerji üretimi tümüyle durur. Çekirdek, helyum ve karbon reaksiyonları sonucu yüz milyonlarca santigrat derecelik bir sıcaklığa erişmiştir. Ancak, artık enerji üretilmediği için hidrostatik dengesini koruyamaz ve kendi kütle çekimi altında ezilmekten başka şansı yoktur. Neredeyse tümüyle karbondan oluşan çok sıcak çekirdek yavaşça ama güçlü biçimde ezilip sıkışmaya başlar. Yıldız yukarıda anlattığımız süreçte kütlesinin büyük bölümünü kaybetmiş olduğu için, geride kalan çekirdeğin kütlesi, yıldızın ilk haline oranla oldukça küçüktür. Örneğin Güneş, kırmızı dev aşaması sonrasında bu duruma geldiğinde şu anki kütlesinin yüzde 30 veya 40'ını kaybedebilir. Güneş'ten daha küçük bir turuncu cüce yıldızda; kalan çekirdeğin kütlesi %30 güneş kütlesinde olabileceği gibi, Güneş'ten 5-6 kat büyük kütleli bir yıldızdan geriye neredeyse Güneş'in şu anki kütlesi büyüklüğüne sahip bir çekirdek kalabilir. Enerji üretemediği için sıkışmaya devam eden ve çıplak bir şekilde açıkta kalan çekirdekte bu ezilme sonsuza kadar devam etmez. Plazma halindeki bu çekirdekte serbestçe dolaşan elektronlar kütle çekimin tersi yönde dejenere elektron basıncı denilen bir güç oluştururlar. Çekirdeğin kütlesi bu basıncı yenecek kadar büyük olmadığından, elektron basıncı çökmeyi durdurur. Çökmenin devam etmesi ve bir sonraki aşamaya geçmesi için çekirdeğin kütlesinin biraz daha fazla olması gerekir. Çökmenin durduğu anda yıldızımızın geride kalan çekirdeği o kadar sıkışmıştır ki, çapı sadece Dünya kadar ve bir pinpon topu büyüklüğündeki parçası 1 ton ağırlıkta olabilir. Çok sıkışmış olan bu sıcak karbon topunun yüzeyeyi bir elmastan daha sert ve katıdır. Yüzeyin üstünde, yine karbondan oluşan ama az miktarda helyum, oksijen, neon, demir, nikel, azot gibi gazlardan oluşan birkaç kilometre metre kalınlığında çok yoğun, muazzam basınca sahip bir atmosferle kaplıdır. Yıldızımız yaklaşık Dünya büyüklüğünde bir alana sıkışıp kalmıştır. Merkezindeki sıcaklık milyonlarca dereceyi bulan çekirdeğin yüzey sıcaklığı, kırmızı dev aşamasında geçirdiği süreçte yaşadıklarına göre onbinlerce veya yüzbinlerce santigrat derece olabilir. Göz alıcı, çok güçlü beyaz bir parlaklığa sahiptir. Ancak, bu kadar sıcak olmasına rağmen yavaş yavaş soğumaktan başka şansı yoktur. Fakat bu soğuma çok yavaş gerçekleşir ve milyarlarca yıl sürer. Artık bu yıldızın adı bir beyaz cücedir. Beyaz cüceler enerji üretmiyor olmasına rağmen bir yıldız gibi parlamaya çok uzun süre devam ederler. Kırmızı dev aşamasının sonunda trilyonlarca km uzaklara saçıp bir gezegenimsi bulutsuya dönüştürdüğü dış katmanlarını aydınlatarak muhteşem renklerde parlamasına sebep olan da, bulutsunun merkezindeki beyaz cücenin yaydığı güçlü ışınımdır. Bu ışınım, beyaz cüceyi trilyonlarca km boyunca saran bulutsuyu aydınlattığı gibi, ışınım basıncıyla yavaş yavaş dağıtmaya da devam eder. Bu nedenle hiçbir gezegenimsi bulutsu uzun süre beyaz cücenin çevresinde kalamaz. Birkaç milyon yıl içinde kendisinden son kalan bulutsuyu da dağıtan beyaz cüce artık uzay boşluğunda yalnız, bir başına ölümü beklemeye başlar. Bu ölüm o kadar yavaş gerçekleşir ki, evrenin şu anki yaşı olan 13.8 milyar yıl, en eski beyaz cücenin bile gözden kaybolmasına yetecek kadar uzun değildir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-bulutsu-semti-ngc-2264/", "text": "Evren çok büyüktür. Öyle ki Dünya'dan nispeten küçük gözüken bir bölge, içerisinde çok fazla nesne gizliyor olabilir. Gökyüzünde bir dolunayın kapladığı alan kadar yer kaplayan NGC 2264 bölgesi de bu bölgelerden biri olarak gösterilebilir. Tekboynuz Takımyıldızı sınırları içerisinde, bizden yaklaşık 2600 ışık yılı uzaklıkta bulunan NGC 2264 bölgesi Koni Bulutsusu'yla birlikte Yılbaşı Ağacı Yıldız Kümesi'ni tanımlamak için kullanılıyor. Yeni Genel Katalog'a göre NGC 2264'ün üyeleri olarak belirtilmeseler de, Kar Tanesi Bulutsusu ve Tilki Kürkü Bulutsusu'da bu bölgede konumlanmış durumda. Koni Bulutsusu'nu ana görselde solda üçgensel, koniye benzer şekliyle hemen ayırt edebilirsiniz. 7 ışık yılı uzaklıktaki Koni Bulutsusu bir H II bölgesi karanlık salma bulutsusudur. Koni Bulutsusu, soğuk hidrojen ve diğer gazların arkasında bulunan, S Monocerotis yıldızının hidrojen atomlarını iyonize ettiği sıcak gazlardan oluşmuştur. Aynı zamanda S Monocerotis yıldızı NGC 2264'ün en parlak yıldızı olma ünvanına da sahiptir. Yıldızın bu muhteşem parlaklığını ana görselde, en sağda kolaylıkla farkedebiliyoruz. S Monocerotis'in bulunduğu bölge ise Kar Tanesi Bulutsusu ya da Kar Tanesi Yıldız Kümesi olarak biliniyor. Yılbaşı Ağacı Yıldız Kümesi ise, Koni Bulutsusu'nun hemen sağındaki yıldızlardan S Monocerotis'in bulunduğu alana kadar uzanan geniş bir alanı kaplıyor. Yılbaşı Ağacı şeklini ana görselde Koni Bulutsusu'nun yanındaki parlak yıldız ağacın en üstü olmak üzere, yatay bir şekilde görebilirsiniz. Tilki Kürkü Bulutsusu'nun kırmızı bölgeleri mavi-sıcak yıldızların morötesi ışığının hidrojen gazıyla yayılması sonucu oluşuyor. Mavi bölgeler ise aynı mavi ve sıcak yıldızların bölgede bulunan tozu aydınlatması sonucu meydana gelmiş. Fotoğraf Hawaii'de Mauna Kea dağında bulunan Kanada-Fransa-Hawaii Teleskobu tarafından çekilmiş. Son olarak, içerisinde yoğun miktarda molekül bulutları barındıran, yani bir yıldız oluşum alanı olan NGC 2264 yaklaşık 30 ışık yılı genişliğinde. Gelecekte bir gün, insanlar Mars üz... Uluğ Bey, dönemi için önemli çalışm... Güneş Merkezli Evren Modelini Kopernik Keşfetmemiştir! Oldukça merak edilen bir konu, uzay..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-buz-dunyasi-enceladus/", "text": "Enceladus, Satürn'ün en parlak uydularından biri. 1789 yılında William Herschell tarafından keşfedilen uydu, Satürn gezegenine oldukça yakın bir konumda bulunuyor. Çapı ise yaklaşık 500 km civarında. Bu çok küçük çapı, Enceladus'un düzgün küresel bir yapı oluşturması için pek yeterli gibi durmuyor. Ancak, Enceladus'un kütlesinin büyük bölümü yumuşak yapılı diyebileceğimiz su buzundan oluştuğu için, böylesi düzgün bir küresel yapıya sahip. Aksi halde, yamru yumru, irice bir kaya parçası halinde olması gerekiyordu. Enceladus'u diğer buzul uydularından ayıran en önemli özelliği yüzeyinin çok parlak, düzgün bir yapıda ve az sayıda krater içeriyor olması. Bu durum şu anlama geliyor; Enceladus'un su buzundan oluşan yüzeyi tıpkı Dünya ve Venüs gibi aktif gezegenlerin yüzeyleri gibi sürekli bir yenilenme halinde. Uydu, Güneş'ten aldığı ışığın neredeyse % 90'ına yakınını geri yansıtıyor. Bunu gerçekleştirebilmesi için de yüzeyinde yeni oluşmuş, toz ve kayadan arınmış saf buza ihtiyaç duyması gerekir ki, anlaşılan Enceladus bu gereksinimi fazlasıyla karşılıyor. Uzay araçlarıyla ile alınan görüntülerinde, yüzeyinde değişik şekillerde kanallara benzer yapılara rastlanıldı. Bu kanallar bizlere yüzeyde zaman zaman gerçekleşen sıvı akıntıları olduğunu işaret ediyor. 2005 yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Bu da, uydunun hala aktif ve hareketli bir durumda olduğuna işaret ediyordu. Dolayısıyla yüzeyinde niçin az sayıda krater olduğu da açıklığa kavuşmuş oldu. Bu buz volkanlarından fışkıran lavlar, yani sıvı su; yüzeyi kaplayarak kraterleri örtüyor, yeni ve genç bir yüzey oluşturuyor. Ayrıca Satürn'ün soluk E halkasının oluşumunda Enceladus uydusundan fışkıran bu buz parçalarının önemli rolü olduğu düşünülüyor. Bir gaz devi gezegene yakın olmak, güçlü bir gelgit etkisi yaşayacağınız anlamına gelir. Satürn'e sadece 238 bin km uzaklıkta (Ay-Dünya uzaklığı yaklaşık 380 bin km'dir) yer aldığı için, tıpkı Jüpiter'in uydusu Io'nun başına gelenler gibi, Enceladus da bu gelgit etkisi nedeniyle sürekli bir lastik top gibi sıkışıp genişliyor. Bu sayede, çok küçük bir uydu olmasına rağmen içinde yaşadığı sürtünme ile, sıcak kalmaya devam ediyor. Buzlu yüzeyinin altındaki bu sıcak sıvı su, volkanlar oluşturarak yüzeye çıkıp uydunun yüzeyine yayılıyor. Aynı zamanda Enceladus'un düşük kütleçekiminden (Dünya'nın %1'i kadar) kurtulan bu su, buz parçaları şeklinde Satürn'ün E halkasına ekleniyor. Uyduya ait en üstteki detaylı genel görünüm, 2005 yılında Cassini uzay aracı tarafından 270 km mesafeden çekilmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-hafta-neden-7-gun/", "text": "Tarihsel bir gerçektir, bilirsiniz insanlar zamanı ölçmeye başladıklarında ilk olarak iki temel birim kullandılar: Güneş'in iki doğumu arasında geçen süreye gün diyerek en kısa zaman birimini, Ay'ın her iki hilali arasında geçen süreye de Ay diyerek daha uzun bir zaman birimi belirlediler. Fakat, günden uzun, aydan ise kısa zaman dilimleri lazım olduğunda, yine gökyüzünde değişmez bir sembole ihtiyaç duydular. Bu sembol bütün bir ay boyunca tekdüze duran Güneş olamayacağına göre, düzenli şekilde biçim değiştiren Ay olabilirdi. Evet, Ay'ın evrelerini hafta adını verecekleri zaman dilimi için kullanmaya başladılar. Ay'ın hilal evresi ile tam yarım göründüğü ilk dördün evresi arasında 7 günlük zaman vardır. Aynı şekilde ilk dördün ile dolunay arasında da 7 gün geçer. Ardından 7 gün sonra son dördün gelir ve nihayet onun da 7 gün sonrasında Ay yine ince bir hilale dönüşerek gözden kaybolur. Ayrıca buradan dördün kelimesinin ne anlama geldiğini de anlamış olmalısınız: Bir ay 4 haftadır. Bu, takvimin ilk şekli idi. Yani en kısa zaman dilimi gün, 7 günün birleşimi hafta ve 4 haftanın birleşimi ay olarak adlandırılıyordu. Başka bir deyişle her ay, yeni bir çevrim idi ve yıl anlamına da geliyordu. Bu nedenle eski çağlarda Ay Takvimi'ni kullanan toplumlar, yaş hesabı yaparken ayları kullanıyorlardı. Örneğin; 200 yaşındayım diyen biri aslında Güneş Takvimi'ne göre 16 yaşında oluyordu. 800 yaşındaki kişi de 66 yaşındaydı. Zamanla toplumlar tarım yapmaya başladıkça ve toplumlar arası ticaret yaygınlaştıkça, en basit takvim modeli olan Ay Takvimi'nin kullanımı terkedilmeye başlandı. Çünkü bu takvim ile mevsimler doğru hesaplanamıyordu ve Güneş Takvimi'nin kullanılması zorunluydu. Ancak, Güneş Takvimi'ne geçilse bile, geçmişten gelen hafta kullanımı terkedilmedi. Çünkü, 7 günlük hafta kavramı, kabaca dahi olsa 365 günlük Güneş Takvimi ile uyuşabiliyordu. Bir Güneş yılı, 52.1 haftaydı ve küsürat gözardı edilebilirdi. Bu arada, 7 günlük hafta kullanımının başka nedenleri olduğuna dair yazılara rastlamanız da mümkün. Biz işin astronomi ile ilgili boyutuna bakıyoruz. Ve, yine astronomik açıdan ele alınması gereken; antik çağda bilinen gezegenler ile ilgili bir açıklama daha var. O görüşü de, başka bir yazımızda detaylı biçimde ele alacağız. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-kara-delik-tarafindan-yayilan-korkunc-ses/", "text": "Bilim insanları, 250 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan süper kütleli bir kara delik tarafından yayılan ışınımın çevredeki gaz üzerinde oluşturduğu akustik dalgalanmayı bir ses klibi haline getirerek bizlerle paylaştı. Kahraman Takımyıldızı'nın merkezinde bulunan kara delik tarafından yayılan akustik dalgalar, insanların duyabileceği şekilde olması amacıyla 57 ve 58 oktava aktarıldı. Ortaya çıkan sonuç ise kulağa sadece ürkütücü değil biraz da öfkeli bir ses tonu gibi geliyor. Perseus galaksi kümesinin merkezindeki kara deliği çevreleyen bol miktardaki gazın içerisinden yayılan akustik dalgalar. Ancak bu dalgaları keşfedildikleri perdede bizim duymamız mümkün değildi çünkü bu dalgalar, bu zamana kadar insanoğlunun evrende keşfettiği en düşük frekanstaydılar. Doğal olarak insan kulağı da bu sesleri duyamaz. Fakat yapılan bu son seslendirme çalışması, kayda sadece bir çok oktav getirmek ile kalmadı kara delikte tespit edilen notaları da ekledi ki bu sayede kara deliklerin galaksiler arası uzayda nasıl duyulacaklarına karşı bir anlayışımız oluştu. 2003 yılında tanımlanan en düşük frekanslı nota, standart 88 tuşlu bir piyanonun soldan dördüncü tuşundan çıkan do sesinden çıkan 57 oktavın biraz üzerinde bir si bemol sesiydi ve bu aralıkta bu notanın frekansı 10 milyon yıldı. İnsanlar tarafından algılanan en düşük nota ise saniyenin yirmide biri frekansa sahiptir. Ses dalgaları, Perseus kümesinin merkezinde bulunan süper kütleli kara delikten radyal olarak çıkarıldı ve merkezden saat yönünün aksine doğu oynatıldı. Böylece de kara delik tarafından yayılan sesleri, orijinal frekanslarından 144 katrilyon ila 288 katrilyon kat arasındaki daha yüksek perdelerde duyabiliyoruz. Sonuç ise, bu sesler de daha önce uzaydan kaydedilip ses frekanslarına aktarılan diğer sesler gibi ürkütücü. Bu sesler sadece bilimsel merak yüzünden kaydedilmedi tabi ki. Galaksi kümeleri içerisinde yer alan galaksilerin arasında sürüklenen ve küme içi ortam olarak bilinen belirsiz gaz ve plazma, kümenin dışında bulunan galaksiler arası ortamda bulunduğundan çok daha sıcak ve yoğun halde bulunur. Küme içi ortam boyunca yayılan ses dalgaları ise, plazma yolu ile enerji taşıdığı sırada küme içi ortamı ısıtabilecek bir mekanizmadır. Sıcaklığın da yıldız oluşumunu etkilediğini düşünürsek ses dalgaları, galaksi kümelerinin evriminde çok önemli bir rol oynuyor olabilir. Ayrıca bu sıcaklıklar, ses dalgalarını tespit etmemizi de sağlarlar. Küme içi ortam çok sıcak olduğu için bu bölge, X ışını kullanılarak parlak bir şekilde görüntülenebilir. Chandra X-Işını Gözlemevi, sadece bu ses dalgalarının tespitine değil bu kaydın yapılmasına da olanak verdi. Görsel verileri ses dönüştürmek, kozmik fenomenleri deneyimlemenin yeni ve harika bir yolu olabilir. Ayrıca bu yöntemin bilimsel bir değeri de vardır. Bazen bir veri setini dönüştürmek, gizli detayları ortaya çıkarabilir ve etrafımızı saran gizemli evren hakkında daha detaylı keşiflere izin verebilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-supernova-dunyada-kitlesel-yok-olusa-sebep-olabilir-mi/", "text": "Fosil kayıtları, Dünya'nın ozon tabakasının uzun süreli bir hasara maruz kaldığını gösteriyor. Bu da Dünya tarihinde yer alan en kötü yok oluşlardan birinin, bir süpernova tarafından tetiklenmiş olabileceğini gösteriyor. Yaklaşık 360 milyon yıl önce Devoniyen Dönemin sonunda Dünya'da bulunan türlerin yaklaşık %75'i yok olmuştu. Bu dönemden kalan kaya örnekleri, mor ötesi radyasyondan hasar aldığı görünen binlerce sporu korumakta ve bu durum da koruyucu ozon tabakamızda bir şeylerin ciddi olarak ters gittiğini gösteriyor. Yeni yapılan bir araştırmaya göre bu yıkıcı güç evimizden çok uzak bir yerden gelmiş olabilir. Çalışmanın baş yazarı Brian Fields, açıklamasında geniş çaplı volkanik faaliyetler veya küresel ısınma gibi yeryüzü kaynaklı felaketlerin de ozon tabakasına zarar verebileceğini ancak bu felaketlerin kanıtlarının bu dönem için yetersiz olduğunu belirtiyor. Makalenin ortak yazarı Adrienne Ertel ise Bu durumu anlamlandırmak gerekirse; bugün en yakın süpernova tehditlerinden biri, 600 ışık yılı uzaklıkta ve 25 ışık yılı olan öldürme mesafesinin dışında bulunan Betelgeuse'den geliyor diyor. Betelgeuse gibi devasa yıldızların hayatını sona erdiren süpernovalar, Dünya'daki yaşamı kolaylıkla tehdit edebilir. İlk önemli darbeyi yüksek enerjili mor ötesi, X ışını ve gama radyasyonu getirir; ardından patlamanın etkisiyle inanılmaz hızlara ulaşan yüklü parçacık yığınları kozmik ışınlar gelir. Ekip üyelerine göre, bu birleşim Dünya'nın ozon tabakasına 100.000 veya daha fazla yıl boyunca zarar verebilir. Fosil kanıtları, muazzam balık çeşitliliğinden dolayı Balıkların Çağı olarak da adlandırılan Devoniyen Döneminin sonlarındaki yaklaşık 300.000 yıl boyunca biyolojik çeşitliliğin önemli ölçüde azaldığını ortaya koyuyor. Bu yüzden Devoniyen sonu yok oluşunda birkaç farklı dramatik olayla birlikte yakınlardaki bir veya ikiden fazla süpernova patlaması rol oynamış olabilir. Makalenin diğer ortak yazarı Zhenghai Lui de açıklamasında bu iki izotopun şu anda Dünya'da doğal olarak bulunmadığını ve buraya gelebilmelerinin tek yolunun kozmik patlamalar olduğunu söylüyor. Ayrıca ekip üyeleri şu ana kadar böyle bir araştırmanın yapılmadığını belirtiyorlar. Fields ve ekibi, süpernova ve yok oluş olayları arasındaki muhtemel bağlantıyı bulan ilk araştırmacılar değil. Mesela, son zamanlarda farklı bir araştırma grubu da Pliyosen Döneminin sonlarında, yaklaşık 2.6 milyon yıl önce gerçekleşen küçük çaplı bir kitlesel yok oluşa bir süpernovanın etki ettiğini öne sürmüştü. Bu tarz fikirler, daha önceden yukarıdan gelen ölüm ile ilgili belgelenmiş bir olayı bildiğimiz için aslında çok da garip değil. 66 milyon yıl önce, Kretase döneminin sonunda gerçekleşen ve dinozorlara olanlar ile ünlenen kitlesel yok oluş, muhtemelen yaklaşık 10 km genişliğinde bir kuyruklu yıldız veya asteroidin çarpması ile tetiklendi. Devoniyen ve Kretase Dönemlerinin sonlarında yaşanan bu yok oluşlar, bilim insanlarının genel olarak kabul ettiği beş yok oluştan ikisidir. Bununla birlikte bulunduğumuz dönemde insanlar tarafından ortaya çıkarılan küresel ısınma ve doğal ortam tahribatı ile altıncı kitlesel yok oluşu yaşadığımız konusundaki fikir birliği de maalesef artmaktadır. Wall, Mike. Did a Supernova Cause Earth's Mass Extinction 360 Million Years Ago? Space.com, Space, 24 Aug. 2020, www.space.com/supernova-caused-earth-mass-extinction-devonian.html. Eta Carinae (Eta Karina şeklinde ok..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-supernova-ile-aramizdaki-guvenli-mesafe-ne-kadardir/", "text": "Süpernova, büyük kütleli yıldızların büyük bir patlama ile ölmesine verilen isimdir ve düşünülenden daha çok tahribe yol açar. Eğer Güneş süpernova şeklinde patlasaydı, gezegenimiz belki tümüyle yok olmazdı ancak, yeryüzündeki tüm canlılar yok olurdu. Ayrıca, Güneş'in kütlesindeki ani azalma, Dünya'nın uzay boşluğuna savrulmasına da neden olabilirdi. Eğer bir süpernovanın nasıl oluştuğunu merak ediyorsanız, şu yazımızı okuyabilirsiniz. Peki en yakın güvenli mesafe ne kadardır? Bilim insanları, Dünya ve herhangi bir süpernova arasındaki en güvenli mesafenin, 50 ila 100 ışık yılı arası olduğunu söylüyor. Yakındaki bir yıldızın patlaması, Dünya'yı ve üzerindeki canlıları pek etkilemeyebilir ancak, bizi gama ışınları ve diğer yüksek enerji radyasyonlara maruz bırakabilir. Bu da, gezegenimizdeki canlılarda zararlı mutasyonlara sebep olabilir. Ani iklim değişikliği de, patlamanın getireceği sonuçlardan biri. Ancak, insanlık tarihi boyunca hiçbir patlamanın bunlara sebebiyet verecek yakınlıkta meydana gelmediği biliniyor. Güneş'in bu şekilde patlamayacağı da biliniyor. Ancak Güneş sistemimiz dışındaki çok sayıda yıldız bu şekilde patlayarak sona erecek. Yıldızımızın galaksi içerisindeki uzun yörünge yolculuğunda, süpernovaya dönüşmek üzere olan bir yıldızın birkaç ışık yılı yakınından geçmeyeceğini kimse iddia edemez. Dünyamız ile patlayan herhangi bir yıldız arasındaki güvenli mesafenin ne olduğu hakkında henüz kapsamlı bilimsel bir çalışma yok diyebiliriz. Ancak patlayan yıldızın sadece birkaç ışık yılı yer almasının pek güvenli olmadığı biliniyor. Dünya ile süpernova arasında 50 ila 100 ışık yılı arasında bir mesafenin bulunmasının bizi güvende kılacağı, genel kabul gören bir görüş olarak karşımızda duruyor. Burada çok önemli bir konuya dikkat çekmek gerekiyor: Süpernova patlamalarında çok büyük miktarda madde uzaya saçılır. Bu patlamalar, vücudumuzun, atmosferimizin, yeryüzünün oluşumu için ihtiyaç duyulan maddelerin bize ulaşmasını sağlarlar. Yani yıkıcı etkilerinden söz ediyor olmamıza rağmen, bugün Dünya üzerinde varolmamızı sağlayan şey de, süpernova patlamalarıdır. Bu patlamalar, yaşamımız için bu kadar gerekli iken, bir yandan da bizden çok uzaklarda gerçekleştiği için, bize zarar vermezler. Süpernovadan yayılan enerji çok yüksek seviyelerdedir. Öyle ki; Güneş'imizin 10 milyar yılda üretebileceği enerjinin tamamını, bir süpernova patlaması 1 saniye içinde yayabilmektedir. Eğer Güneş'in olduğu yerde böylesi bir patlama gerçekleşseydi, saniyede binlerce km hızla yayılan maddeler, Venüs ve Merkür'ü, hatta büyük olasılıkla Dünya'yı da tümüyle yok ederdi. Diğer dış gezegenler olan Mars ve Jüpiter çok ağır hasar alırdı. Jüpiter'i oluşturan maddenin büyük bir kısmı muazzam patlamanın yarattığı şok dalgası ve madde akımı ile uzay boşluğuna savrulur, bu dev gezegen büyük oranda zayıflardı. Jüpiter'e göre daha uzakta yer alan Satürn de bu şok dalgalarından etkilenerek benzer bir kaderi paylaşmak zorunda. Şok dalgalarının ve devasa madde akımının birkaç gün sonra ulaşacağı Neptün ve Uranüs ise yine hasar almaktan kurtulamaz ama, şok dalgasının yıkıcı gücü uzaklık nedeniyle zayıflayacağı için biraz daha şanslı olacaklardır. Süpernovaya dönüşen Güneş'in kütlesinin büyük oranda uzaya saçılması, merkezde gezegenleri bir arada tutan kütleçekim gücünün de aniden azalması demektir. Bu durumda iki senaryoda bahsedebiliriz; ya gezegenler yörünge hızları nedeniyle uzay boşluğuna savrulurlar, ya da Güneş'in yerinde kalacak olan nötron yıldızı/karadelik tarafından yeniden yakalanarak daha alçak bir yörüngeye girerler. Tabi bu arada bir şeyi daha unutmamak lazım: Asteroid kuşağı, Kuiper kuşağı ve Oort bulutundaki cisimler, bu değişen kütleçekimi nedeniyle serseri mayınlar gibi savrulacaklar ve sistemi tam anlamıyla bir cehenneme dönüştürecekler. Dolayısıyla sistemde hayatta kalabilen gezegenler, milyonlarca yıl süren bir göktaşı yağmuru altında kalacaklar. Gördüğünüz gibi, Güneş'in bir süpernovaya dönüşmesi gerek biz, gerekse sistemimizdeki diğer herşey için pek hayırlı sonuçlar doğurmayacak. Bu arada bize, Dünya üzerindeki canlılara ne mi olacak? Bu konuda içiniz rahat olsun. Güneş'in patladığını göreceksiniz. Eğer patlamaya dışarıda yakalanmışsanız; şu ankinin yüzlerce milyon katı ışınım ve ısıya maruz kalacağınızdan, bir saniye sürmeyecek bir süreçte küle dönüşecek, hiçbir şey hissetmeye ya da düşünmeye vakit bulamadan öleceksiniz. Patlama sırasında kapalı, güvenli bir yerdeyseniz , Güneş'in patladığı haberini aldıktan sonra acılı bir ölüm süreci yaşamaya başlayacaksınız. Akıl almaz miktardaki ışınım, gezegenimizin atmosferini dakikalar içinde süpürecektir. Bu da soluyacağınız havanın kalmayacağı anlamına gelir. Önce çok güçlü bir rüzgar hissedeceksiniz. Ardından giderek daha zor nefes aldığınızı farkedip, bir süre sonra tümüyle nefessiz kalacaksınız. Uzay boşluğundaki vakum ortamında kalmış gibi olacaksınız ve birkaç dakika içinde havasızlıktan boğulup öleceksiniz. Yine de, yeryüzündeki insanlar arasında kendi bağımsız havalandırma sistemine sahip yerlerde yaşayanlar da olacak. Bu insanlar biraz daha uzun yaşayacak olsalar da, kaçınılmaz ölümden haberdar olacakları için bir bekleme sürecine girecekler. Süpernova patlamasının ışınımı bize sadece 8 dakikada ulaştı, atmosferi kavurup süpürdü ve yeryüzünü yaşanmaz hale getirdi ama, bu kişiler bağımsız havalandırma sistemine sahip kapalı bir yerde oldukları için hayatta kaldılar. Evet, ışınım sadece 8 dakikada bize ulaşmıştı. Ama, patlayan Güneş'in milyonlarca santigrat derece ısıya sahip parçalarının yeryüzüne ulaşması dakikalar değil, saatler sürecek. Evet, işte bu parçacıklar yeryüzü ile temas ettiği anda gezegenimiz tümüyle kavrulacak, güvenli de olsa her şey çok kısa sürede buharlaşacak. Dolayısıyla, şok dalgasının gelmesini bekleyen bu bahtsız arkadaşlarımız da dalganın çarpmasını takip eden saniyeler içinde buharlaşarak, milyonlarca yıl sonra yeni yıldızlar ve gezegenlere malzeme olmak üzere moleküllerine ayrışacaklar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-supernova-kalintisi-snr-0509/", "text": "Bu görmüş olduğunuz, çok benziyor olsa da bir gezegenimsi bulutsu değil. Astronomiyle az çok içli dışlı olanlarınız, gezegenimsi bulutsuların böylesi şekillerde olmasına, süpernova kalıntılarının ise daha havalı görünmesine alışmıştır. Ancak, düşünülenin aksine gördüğünüz bu çok güzel disk bulutsu, bir süpernova patlamasına ait. SNR 0509 gibi çok akılda kalıcı bir ismi olan bu süpernova artığı, bizden 160 bin ışık yılı uzakta yer alıyor ve bu sevimli görünüşüne rağmen devasa bir büyüklüğe sahip; tam 23 ışık yılı çapında ve hızla genişlemeye devam ediyor. Ancak, yaklaşık 400 yıl önceki bir patlamaya ait olduğu düşünülen bu güzel ceset SNR 0509, birkaç bin yıl içinde uzay boşluğunda iyice dağılarak gözden kaybolacak. Süpernovalar, Güneş'ten çok daha büyük yıldızların yakıtları bitip de kendi kütleçekimlerine yenilip içe çökerken oluşturdukları akıl almaz patlamalara verilen isimdir. Ancak, bu süpernova bu tarz bir süpernova değil. Tip Ia olarak nitelenen bir süpernova türü. Yani, eş yıldızından madde çalan bir beyaz cücenin nihayetinde patlaması ile oluşmuş. Tabi bizden bu kadar uzak olunca, bu ölü yıldız kalıntısının bizim galaksimizde yer almasının imkansız olduğunu da anlamışsınızdır. Çoktan mefta olmuş yıldızımızdan kalan bu saçılmış gaz küresi, en yakın komşularımızdan olan Büyük Magellan Bulutu içerisinde yer alıyor. Büyük Magellan Bulutu, gökadamız Samanyolu'nun uydularından biri olup, bize en yakın cüce galaksilerden biridir. Üstte gördüğünüz fotoğraf, Hubble Uzay Teleskobu'nun 2006 ve 2010 yıllarında çektiği iki ayrı görüntünün birleştirilmesiyle oluşturulmuş. Bir önceki yazımızda bir sarkacın p... 26 Temmuz - 7 Ağustos 1971 Tarihler..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-supernova-patlamasi-nasil-olusur/", "text": "Süpernova patlamaları, evrendeki en görkemli yokoluş biçimidir. Aynı zamanda bu yokoluş, yaşam oluşturacak elementlerin uzaya saçılmasını sağladığından, varoluşu da tetikler! Herşey, O-B tayf türünden dev kütleli bir yıldızın yakıtını tüketerek kırmızı dev aşamasına girmesiyle başlar. O-B tipi yıldızlar, oldukça nadirdirler ve sayıca tüm yıldızların %0.1'inden azdırlar. Kırmızı dev evresine girmiş yıldızın çekirdeğinde hidrojen, helyuma dönüşerek tükenmiş, çekirdekte enerji üretimi durmuştur. Enerji üretiminin durması bir sorundur, çünkü yıldızı oluşturan maddenin daha fazla sıkışmasını engelleyen tek şey, çekirdekte üretilen enerjinin oluşturduğu ışınım basıncıdır. Işınım basıncı, kütleçekimine karşı koyarak yıldızın hidrostatik denge denilen denge halinde kalmasına sebep olan şeydir. Yani, enerji üretebilen bir yıldızda kütleçekim yıldızı dıştan içe çökmeye zorlarken, çekirdekte üretilen enerji, ışınım basıncıyla yıldızı içten dışa doğru iterek dengede tutar. Yıldızı kendi kütlesi altında çökmekten koruyan ışınım basıncı sona erdiğinden, yıldız kütleçekimine yenik düşerek kendi kütlesi altında ezilmeye başlar. Bu ezilme çekirdeğin aşırı basınca ve ısıya maruz kalmasına neden olur. Aşırı basınç ve 100 milyon santigrat dereceyi geçen çekirdek sıcaklığı helyum reaksiyonunu başlatmak için yeterlidir. Helyum reaksiyonu hidrostatik dengeyi ışınım basıncı lehine bozarak yıldızın genişlemesini sağlar. Artık kırmızı dev evresine girmiş olan yıldız şişer ve çapı büyük oranda artar. Ancak, yıldızın kütesi çok büyük olduğu için çekirdekteki basınç ve sıcaklık helyum reaksiyonunu yavaşlatacak kadar azalamaz. Helyum reaksiyonu hızla devam ederken çekirdek daha da ısınmasını sürdürür. Sonunda sıcaklık öyle bir aşamaya gelir ki, çekirdeğin dış çevresinde bulunan ve hiçbir zaman reaksiyona girmemiş olan hidrojen atomları birleşmeye başlarlar. Bu aşamada yıldızda iki türlü nükleer reaksiyon gerçekleşmektedir: Çekirdek birikmiş olan helyum, ve çekirdeğin dışını sarmayalayan hidrojen. Çekirdekte hızla devam eden reaksiyon, helyumu hızla karbon atomlarına dönüştürmektedir. Bu arada çekirdeğin çevresindeki reaksiyon da hidrojeni hızla helyuma dönüştürür. Helyum hidrojenden daha ağır olduğu için üretilen helyum çekirdeğin çevresinde birikir ve çekirdekte devam eden helyum reaksiyonuna katılır. Aynı biçimde helyumun birleşmesi ile oluşan karbon da çekirdeğin merkezine çökerek birikmeye başlar. Yıldızın merkez bölgesi artık dıştan içe doğru hidrojen, helyum ve karbon'dan oluşan katmanlı bir yapıya bürünmüştür. Bir süre sonra çekirdeğin ısısı ve basıncı merkezde biriken karbonu ateşleyecek seviyeye ulaşır. Karbonun reaksiyonu, helyum reaksiyonundan çok daha büyük bir enerji yayar. Bu yayılan enerji hem çekirdeğin ısısını, hem de dış kısımdaki helyum ve hidrojen reaksiyonlarının miktarını artırır. Karbon'un birleşmesiyle oluşan reaksiyon, Oksijen atomlarının üretilmesiyle sonuçlanır. Oksijen, karbondan daha ağır olduğu için merkez bölgede birikmeye başlar. Yıldızımızın çekirdeği artık merkezde oksijen, onun üstünde sırasıyla karbon, helyum ve hidrojenin biriktiği bir yapıya bürünmüştür. Reaksiyonlar artık kontrolden çıkmış, yıldızın çekirdeğindeki sıcaklık 1 milyar santigrat derece sınırına aşmıştır. Kaçınılmaz olan gerçekleşir ve oksijen atomları da kendi aralarında birleşmeye başlarlar. Oksijen reaksiyonu, karbon reaksiyonundan çok daha fazla enerji açığa çıkarır. Çekirdeğinde katman katman oksijen, karbon, helyum ve hidrojen reaksiyonları süren yıldızımız, artık çılgın bir aşamaya girmiştir. Oksijen birleşerek Neon elementini oluşturur. Neon çekirdekte birikir ve bir süre sonra o da reaksiyona girerek Magnezyum elementine dönüşür. Magnezyum da sürekli artan sıcaklık sonrasında artık kaçınılmaz olarak reaksiyona girer ve ortaya silisyum atomları saçılmaya başlar. Yıldızımızın çekirdeği artık merkezde silisyum, onun üstünde sırasıyla magnezyum, neon, oksijen, karbon, helyum ve hidrojen reaksiyonlarının sürdüğü bir cehenneme dönüşmüştür. Bir süre sonra merkezdeki silisyum da reaksiyona girmeye başlayarak yıldızın kaçınılmaz kaderini belirleyecek olan demir atomlarına dönüşmeye başlar. Bugün yaptığımız hesaplara göre gökyüzünün ünlü yıldızı Betelgeuse bu dönemi yaşamaktadır. Demir oldukça kararlı bir atomdur. Hatta evrendeki en kararlı atom nedir sorusunun cevabıdır. Yıldızın çekirdeğindeki sıcaklık ne kadar büyük olursa olsun demir atomları birleşemezler. Demirin birleşerek başka bir elemente dönüşmesi için dışarıdan çok büyük bir enerjinin verilmesi gerekir. Ancak yıldızda gerçekleşen nükleer reaksiyonlar bu enerjiyi sağlamak için yetersizdir. Üstelik, çekirdekteki tüm yakıt tükenmiş, herşey demire dönüşmüş, enerji üretimi artık durmuştur. Enerji üretimi durduğunda, artık çekirdeğin kütleçekimine yenik düşerek kendi içine çökmesini engelleyen ışınım basıncı da sona erer. Kütleçekim ipleri yeniden eline alır ve yıldızın çekirdeğinin artık neredeyse tümünü oluşturan milyarlarca derece sıcaklıktaki demir sıkışmaya başlar. Bu noktada üretilen muazzam enerji yıldızın dış katmanlarının büyük oranda şişirmiş, yıldızın çekirdek haricindeki yoğunluğu önemli ölçüde düşmüştür. Artık enerji üretmeyen çekirdek bir beyaz cüceden çok daha sıcak ve neredeyse onun kadar yoğundur. Ancak, bir sorun vardır: Çekirdeğin kütlesi Chandrasekhar limiti denilen kritik bir eşiğin üzerindedir. Chandresekhar limiti, 1.44 Güneş kütlesine denk gelir. Bu kütleye sahip bir cisim kendi üzerine çökmeye başladığında, beyaz cücelerde olduğu gibi sıkışmayı durduracak olan dejenere elektron basıncı etkili olamaz. Bu şu anlama gelir; sıkışma devam edecektir. Çekirdeğin kütlesi oldukça büyük olduğu için, enerji üretimi durduğunda büzüşme çok hızlı biçimde olur. Öyle ki, bu büzüşme saatte 100 bin km'yi bulan bir hızda gerçekleşebilir. Yani yıldızın çekirdeği saatte 100 bin km hızla kendi içine doğru çöker. Demir atomları birbirine neredeyse değecek kadar yaklaşırlar. Elektron basıncı bu tehlikeli yakınlaşmayı önlemeye çalışsa da başarısız olur. Her bir elektron, atom çekirdeklerindeki protonlar tarafından yakalanırlar. Eksi yüklü elektronları yakalayan artı yüklü protonlar, bu durum sonucunda yüksüz nötronlara dönüşür. Çünkü eksi ve artı yükler birbirlerini etkisizleştirir. Bu durumda yıldızımızın çekirdeği demirden oluşuyor deme ihtimalimiz kalmaz. Çünkü tümüyle nötronlardan oluşan bir yapı haline dönüşmüştür. Özetle, yıldız artık dev bir nötron topu, pratik anlamda dev bir atom çekirdeğidir. Yukarıda elektron basıncının çökmeyi durduramadığını söylemiştik. O halde yıldızın çöküşünü hiçbirşey durduramayacak diye düşünebilirsiniz. Ancak öyle değil; nötronlar birbirlerine çok yaklaştıklarında, birleşip iç içe geçmelerini engelleyen bir kuantum durumu söz konusudur. Nötron basıncı diyebileceğimiz bu durum sayesinde nötronların birleşmesi engellenir ve çökme sona erer. Çökmenin devam edebilmesi için çöken çekirdek kütlesinin daha büyük olması gereklidir. Zaten çekirdek kütlesi daha büyük ise, ortaya çıkacak olan şey bir nötron yıldızı değil, karadelik olacaktır. Çekirdeğin bu ani çöküşü çok güçlü bir kütleçimsel şok dalgası oluşmasına neden olur. Bu şok dalgası muazzam bir enerji halinde yayılır ve yıldızın dış katmanları olağanüstü büyük bir patlamayla uzay boşluğuna saçılır. Bu patlama üretilen enerji öylesine büyüktür ki, dışa saçılan dış katmanlardaki hidrojen, helyum, oksijen, neon, karbon gibi elementler çok büyük hızlarla çarpışarak birleşir ve üst üste birleşmeler devam eder. Bu sırada oluşabilecek demir atomları dahi başka atomlarla birleşmelerini sürdürürler. Sonuç; bugün hepimizin bildiği demirden ağır elementlerin oluşumudur. İşte bir süpernova patlamasının oluşum dinamikleri bu şekildedir. Bu süpernova patlaması, yıldızın dış katmanlarını o kadar büyük hızlara ulaştırır ve ısıtır ki, çok büyük hızla ilerleyen bu gaz bulutları zaman içinde ışık yıllarını aşan çapa sahip bir bulut halinde çevreye saçılırlar. Tipik bir süpernova kalıntısının çapı 2-3 ışık yılını aşan boyutlara ulaşabilir. Ancak bulut genişledikçe seyrekleşir ve birkaç yüzbin yıl içinde artık gözle görünmez hale gelir ve nihayetinde galaksi içinde saçılarak gözden kaybolur. Patlamanın boyutuna göre, bu saçılan parçacıklar çevredeki yıldızlar üzerinde de etkili olabilir. Ancak bu etki çoğunlukla yıpratma şeklinde değil, de radyasyon olarak kendini gösterir. Süpernova sonucu ortaya saçılan parçacıklar çok büyük enerjilere sahip oldukları için, eğer yaşam barındıran bir gezegenin üzerine yağar ise, buradaki hayata ciddi derecede zarar verebilir. Hele ki, eğer süpernova patlaması yeterince büyük, yani hipernova olarak tabir edilen boyutlarda ise, yayılan gamma ışınları böylesi bir gezegende hayatı tümüyle yok edebilir. Ancak gamma ışınları yıldızın çekirdeğinden kutupsal halde yayıldığı için, bu ışının bir gezegenin üzerine denk gelme oranı düşer. Eğer bir gamma ışın patlamasının kurbanı olan gezegende yaşıyorsanız, kendinizi tavlada sürekli hep yek atan şanssız biri gibi düşünebilirsiniz. Onca olasılık içinden size malesef yek gelmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-uzay-araci-icin-en-uygun-sekil-nedir/", "text": "Bugüne kadar yeryüzünden uzaya gönderdiğimiz araçlarının tasarımlarında bir şey dikkatinizi çekmiş olmalı: Bu araçların tümü, havayı kolaylıkla yarabilecek uzun, kalemsi sivri yapılara sahipler. Elbette böyle bir tasarımın tercih edilmesinin nedeni, atmosferimizin yarattığı hava sürtünmesini olabildiğince azaltarak, araçlarımızın yeryüzünden daha rahat ayrılıp uzay boşluğuna ulaşabilmesini sağlayabilmek. Aynı tasarım özelliği uçaklarımız için de geçerlidir. Atmosferde yol almak zorunda olan uçaklarımız da yine sivri, uzun, ince, kalemsi aerodinamik yapıda tasarlanırlar. Bizler düşük hızlarda yürürken, koşarken veya otomobilimizle yol alırken atmosferimizdeki havanın direncini pek hissetmeyiz ama yüksek hızlarda bu hava direnci ciddi sorun yaratmaya başlar ve hareket yönünün tersine bizleri yavaşlamaya zorlar. Aslında, insan olarak bu hava direnci bizim hareket hızımızı da düşürür. Gündelik hayatta bu hava direnci önemsenmeyecek miktarda oluyor. Oysa, atletizm gibi milisaniyelerin ve milimetrelerin bile önemli olduğu spor dallarında yarışanların, hava direncini mümkün olduğunca azaltmak için minimum ölçülerde ve maksimum darlıkta kıyafetler giydiğini farketmiş olmalısınız. Anlayacağınız, atletler müsabakalara seyircilerin gözüne estetik görünmek için mayoyla çıkmıyorlar; tüm yapmaya çalıştıkları, hava direncini minimumda tutmak için yüzey alanlarını olabildiğince azaltmaya çalışmak. İşte bu nedenle, ürettiğiniz araç atmosferde öyle ya da böyle hareket etmek durumunda ise, aracınızın tasarımının havayı olabildiğince düşük dirence uğrayarak yarabilecek aerodinamik bir yapıya sahip olması gerekir. Zaten uçak tasarımcılarının da yaptığı budur. Daha düşük hava direncine sahip, daha hafif araçlar geliştirebilmek için bitmek tükenmek bilmeyen bir çaba içindedirler. Sadece uzayda hareket edecek bir uzay aracının ise, herhangi özel bir şekle veya aerodinamik yapıya sahip olması gerekmez. Çünkü uzayda hava, yani aracın hareketini engelleyecek sürtünme yoktur. Sürtünmenin olmadığı bir ortamda, uzay aracının şeklinin de hiçbir önemi kalmaz. Efsanevi eski NTV bilim yorumcusu Birol Minareci'nin deyimiyle; sanayi tipi tüpleri birbirine bağlayarak inşa edilmiş eciş bücüş yapıdaki Uluslararası Uzay İstasyonu ile dahi rahatlıkla yıldızlararası yolculuğa çıkabilirdiniz. Daha açık bir ifadeyle; estetik kaygılar taşımıyorsanız ve Dünya atmosferine girmek gibi bir niyetiniz yoksa, ürettiğiniz araç büyük ihtimalle Uluslararası Uzay İstasyonu gibi biçimsiz, abuk subuk bir şey olacaktır. Bu durum, bize gelecekte uzak gezegenlere seyahatimiz konusunda büyük kolaylıklar sağlayacak. Çünkü, bu tür yolculuklar yapacak araçları yeryüzünde inşa edip uzaya göndermek, eğer çok über süper fırlatma teknolojileri geliştiremezsek neredeyse imkansızdır. Dolayısıyla, bu araçları Dünya yörüngesinde inşa etmeliyiz. Ancak yörüngede, tersanede gemi yapar gibi gayet muntazam şekle sahip araçların inşası çok ama çok güçtür. Yani, modüler yapıya sahip araçlar üretmek zorundayız. Aracımızın şeklinin uzayda yolculuk için önemli olmadığını öğrendiğimize göre, belki çirkin görünüşlü ama son derece işlevsel modüler yapıda uzay araçları üretebileceğiz. Evet gelecekte, hatta çok uzak gelecekte bile, belki de üreteceğimiz uzay araçlarının hiçbiri bilimkurgu filmlerinde görüğünüz gibi güzel ve estetik araçlar olmayacak. Büyük ihtimalle estetik kaygıları olmayan, yap-boz görünümlü araçlar olacaklar. Daha önce, düşen bir uzay aracı siz..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-yildiz-olu-bir-yildizi-yutarsa-olusan-thorne-zytkow-cisimleri/", "text": "Evrenin en garip yıldızlarından birinin, bir nötron yıldızının kırmızı dev bir yıldızın içerisinde sıkışıp kalması ile oluştuğu düşünülüyor. Ancak 45 yıldır süren araştırmalara rağmen astronomlar hala bu tarz bir yıldız bulup bulmadıklarından emin değiller. Thorne-Zytkow cismi, üstteki görseldeki bir sanatçının tasvirinde görüldüğü gibi yoğun bir nötron yıldızının şişmiş kırmızı süper dev bir yıldız tarafından yutulmasıyla oluşan varsayımsal bir melez yıldız tipidir. Neredeyse yarım yüzyıl önce fizikçi Kip Thorne ve astronom Anna Zytkow, evrende saklanıyor olabilecek Rus matruşka bebeğine benzer tuhaf bir yıldız tipinin varlığını öne sürmüşlerdi. Astronomlar da bu teorik yıldız melezlerine de Thorne-Zytkow cisimleri adını verdiler. Thorne- Zytkow cisimlerinin muhtemel varlığı, isimlerini aldıkları araştırmacıların yaptıkları bilgisayar simülasyonları ile ortaya çıktı. Araştırmacılar bu simülasyonları yaptıklarında süpernova patlamalarından arta kalan ufak ve çok yoğun yıldız kalıntıları olan nötron yıldızlarının kırmızı süper dev yıldızlar tarafından yakalanabileceğini buldular. Simülasyonlara göre, eğer bu ikizler birbirlerine çok yaklaşırsa, yıldızın birinin dışarı atılmasının yerine bu iki yıldız birleşebilir. Bir şehir büyüklüğünde ve Güneş kütlesinde olan nötron yıldızı, tıpkı bir kozmik parazit gibi kendisinden daha büyük ev sahibinin içerisinde yaşamaya devam edebilir. Ancak fizik bu tarz yıldızların var olabileceğine imkan tanısa da onları bulmak çok zor olacak. The Astrophysical Journal dergisinde 1975 tarihinde yayımlanan çalışmada Thorne ve Zytkow, bu tipteki yıldızların aynı Orion takımyıldızında bulunan Betelgeuse gibi kırmızı süper dev yıldızlarla neredeyse aynı gözükebileceğini öne sürdüler. Süper dev yıldızlar evrende oldukça yaygın şekilde bulunurlar ve hatta bazıları evrendeki en genç ve en büyük yıldızlardır. Thorne-Zytkow cisimleri , kırmızı süper devlere çok benzerlerdir fakat ömürlerinin bu dev yıldızlardan 10 kat daha uzun olabileceğinden şüphelenilmektedir. Sıradan kırmızı devler, aynı diğer yıldızlarda olduğu gibi güçlerini çekirdeklerindeki nükleer füzyondan almaktadırlar. Bu yüzden de enerjileri tükendiği zaman,süpernova olarak patlamadan önce yer çekimleri yıldızların içeri doğru patlamalarına sebep olur. Ancak çöküşten kaçınmak için çekirdeklerindeki uzun süreli nükleer füzyona bağlı olmadıklarından dolayı TZO'lar bu kadar uzun yaşayabilirler. Bunun yerine TZO'ların zaten aşırı derecede sıkışmış nötron yıldızı çekirdekleri, kendisini çevreleyen süper dev katmanların çabuk ve tartışmasız yer çekimsel çöküşünü büyük ölçüde engeller. Astronomların TZO'ların nasıl oluştuğu ile ilgili iki farklı teorisi bulunmakta ve iki teori de yıldızların hayatlarına ilk başta bir ikili sistemde birbirlerine yakın iki devasa yıldız olarak başladığına dayanıyor. Bir teoride, iki yıldızdan büyük olanı önce süpernova olarak patlıyor ve arkasında bir nötron yıldızı bırakıyor. Ancak zamanla diğer süper dev, geride kalan nötron yıldızını tamamen yutana kadar dışarıya doğru balon gibi büyümeye devam ediyor. TZO'larin oluşumu ile ilgili diğer bir olasılık ise, bir yıldız asimetrik süpernova olarak patladığında geride kalan çekirdek güçlü bir tekme yer. Bu tekme de potansiyel olarak nötron yıldızını diğer kırmızı devin göbeğine fırlatabilir. Fakat nasıl oluşursa oluşsunlar, astronomlar 2014 yılında ilk Thorne-Zytkow cismini keşfetmiş olabileceklerini duyurdular. Yıldız, Samanyolu'nun çevresinde dönen bir cüce galaksi olan Küçük MacellanBulutu'nun içerisinde 200.000 ışık yılı uzaklıkta saklanıyordu. Bu yıldız, şu anda University of Washington'da görev yapan astronom EmilyLevesquetarafından ve kendisine ait araştırma ekibinin yardımı ile bulundu. Şüphelenilen TZO'yu bulmak için Levesque'nın ekibi Samanyolu'ndaki iki düzine kırmızı süper dev yıldızı incelemek adına New Mexico'da bulunan Apache Point Observatory'i kullanırken diğer grup da Küçük MacellanBulutu'ndaki süper devleri incelemek için Şili'deki Magellan Teleskoplarından birini kullandı. Verileri elde etmenin akabinde bir yıldız özellikle dikkatleri çekti. HV 2112 adı verilen sistem, ilk önce 1908 yılında öncü astronom HenriettaSwanLeavitt tarafından değişken olarak kataloglandı. O zamanlarda astronomlar, bu yıldızın süpernovaya dönüşmeden önceki son zamanlarını yaşayan bir kırmızı dev olduğunu düşünmüşlerdi. Bununla birlikte Leavitt'in bu tuhaf yapıyı farketmesinden yüz yıl sonrasında Levesque ve ekibinin analizleri, efsanevi Thorne-Zytkow cisimlerinin anlatılagelen işaretleri olduğunu düşündükleri sıra dışı kimyasal işaretleri ortaya koydu. Araştırmacılar, sadece TZO'nun içerisinde ortaya çıkabilecek eşsiz nükleer reaksiyonlar yoluyla açıklayabilecekleri miktarda lityum, kalsiyum ve diğer elementleri bu yıldızda gördü. Fakat yine de tamamen bu durumdan emin olamadılar. HV 2112, ayrıca görmeyi beklemedikleri başka tuhaf kimyasal parmak izlerine sahipmiş gibi duruyordu. Bütün bu gizemlere dayanarak ekip, ya teorik modellerin Thorne- Zytkow cisimlerinin bütün nüanslarını tamamen kapsamadığını ya da HV 2112'nin ilk etapta basitçe TZO olmadığını öne sürdüler. Bu keşfin tuhaf doğası, manşetleri hareketlendirdi. Fakat astronomlara göre bu ayrıca önemli bir keşifti çünkü bu nükleer füzyonun ötesinde bir süreç ile güç kazanan yıldızların olduğuna da kanıttı. Ancak dört yıl sonra 2018 yılında Levesque'nin ekibi dışındaki diğer astronomekibi, bu eşsiz keşfi incelemeyi durdurdular. HV 2112 hakkındaki kendi analizlerini yaptılar, benzer yıldızlarla karşılaştırdılar ama Levesque'nin ekibinin belirlediği miktardaki aşırı kalsiyum veya diğer elementleri bulamadılar. Yeni analizler, lityum fazlalığı gösterdi ama sonuçlar bu yıldızın yine de sıradan bir kırmızı dev olduğunu ortaya koydu. Levesque ve ekibinin HV 2112'nin farklı olduğu konusundaki hayalleri suya düşmüş olmasına rağmen bu yıldızın yerine geçebilecek başka bir aday olduğunu öne sürdüler. HV 11417 olarak kataloglanan ve astronomların tahmin ettiği işaretlerin bir kısmını destekleyen başka muhtemel bir nesneyi buldular. Sonuç olarak iki ekibin de hemfikir olduğu şey, iş Thorne- Zytkow cisimlerine gelince hem teoride hem de gözlemde daha çok gidilecek yol olduğudur. Bizden yaklaşık 51 ışık yılı uzaklı... Mira (veya Mira Ceti / Omicron Ceti... İlk kez 2007 yılında keşfedilen Hız..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bir-yildizin-cevresinde-olusmaya-baslayan-bebek-otegezegen/", "text": "Şili'de bulunan Avrupa Güney Gözlemevi'ne ait Çok Büyük Teleskop , bizden 520 ışık yılı uzaklıkta bulunan Arabacı takımyıldızındaki genç yıldız AB Aurigae'nin çevresinde doğmakta olan bir gezegenin görüntüsünü yakalamayı başardı. ALMA'nın daha önce elde ettiği AB Aurigae görüntülerinde olduğu gibi bu yeni görüntüde de yıldızı çevreleyen kalın gaz ve toz tabakasında oluşan sarmal kollar görünüyor. Bilim insanlarına göre gezegen oluşum diskini çalkalandıran bu sarmal kollar, yeni oluşan dünyaların kanıtı. Fakat VLT'nin SPHERE aygıtını kullanarak elde ettiği bu görüntü, duruma farklı ve biraz daha detaylı bir şey ekliyor; bu sarmal kollardaki bir kıvrım. Gözlemleri anlatan yeni bir çalışmada araştırmacılar, bu kıvrımın ötegezegenin oluştuğu yerle neredeyse aynı konumda bulunduğunu belirtiyor. Araştırmacıların söylediklerine göre bu bebek gezegen, yıldızı AB Aurigae'den görece uzak bir mesafede oluşuyor. Bu uzaklık, Dünya-Güneş arası mesafenin 30 katına ya da kabaca Neptün-Güneş arası mesafeye tekabül ediyor. Yeni VLT gözlemleri, astronomlar için belirsizlik taşıyan gezegen oluşumu konusuna önemli bir şekilde ışık tutabilir. Fransa PSL Araştırma Üniversitesi'nde bulunan Paris Gözlemevi'nde görev yapan ve çalışmanın baş yazarı olan Anthony Boccaletti, bu zamana kadar binlerce ötegezegen keşfedildiğini ancak bu gezegenlerin nasıl oluştuğu konusunda çok az bilgimiz olduğunu söylüyor. Boccaletti, Gezegenlerin oluştuğu anı gerçekten yakalayabilmek için çok genç sistemleri gözlemlememiz gerekiyor diye ekliyor. - Wall, Mike. Baby Exoplanet Spotted Growing around Distant Star . Space.com, Space, 20 May 2020, www.space.com/alien-planet-birth-ab-aurigae-photo-eso-vlt.html."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/blazar-mi-kuazar-mi-yoksa-radyo-galaksi-mi/", "text": "Carl Sagan'ın meşhur CONTACT isimli romanının derinliklerinde, baş karakter Eleanor Arroway'e evrende küçük bir gezinti yaptıran uzaylı varlık; CYGNUS A'nın kendi galaksilerini oluşturma projesi olduğunu söyler. Uzaylı Kardeşimiz: Sizin RADYO ASTRONOMİ ile keşfettiğiniz şey sadece bizim fizibilite testlerimizdi. Şu an daha ileri bir noktadayız. Galaksilere birden fazla şekilde ve boyutta rastlıyoruz. Bazıları ciddi manada olağandışı... Bu aktif gökadalar elektromanyetik tayfta büyük miktarlarda enerji salınımı yaparlar. Galaksinin türüne bağlı olarak bu enerji görünür ışık, kızılötesi, radyo dalgası, morötesi, x ışını veya gama ışını formunda olabilir. Milyonlarca veya belki de milyarlarca güneş kütlesindeki dev kara deliklerden! Bu kara delikler, parçalanmış yıldızlardan ve diğer malzemelerden oluşmuş çok büyük bir diskle çevrilidir. Bu diskler de simit şeklindeki gaz halkaları ile çevrilmiş vaziyettelerdir . Bütün bu yapılar AKTİF GALAKSİ ÇEKİRDEKLERİ olarak bilinir. Radyo astronominin ortaya çıkmasından hemen sonra bazı galaksilerin çok yüksek miktarda radyo dalgaları yayınladıkları keşfedildi. Ayrıca bu radyo dalgaları uzaya uzanan büyük uzantılardan gelmekteydi. 1970'lerden bu yana, en yaygın kabul gören model, en yakın aktif çekirdekten gelen yüksek enerji parçacıkları ve manyetik alanlardan beslenen loblar ve plumes'lerdir. Jet terimi, daha ziyade hem temel akışı, hem de gözlemlenen yapıyı belirtmek için kullanılır. Jetlerin; ışınların görünür emaresi olduğu düşünülüyor. Astronomlar Blazar, Kuazar ve Radyo galaksilerin hepsinin temelde aynı şey olduğunu düşünmektedirler. Bu 3 yapı, sadece uzaydaki yönelimleri yüzünden bize farklı görünür. BİRLEŞTİRİLMİŞ MODEL adı verilen bu modele göre, bütün etkin gökadalar tam olarak aynı unsurlara sahiptir: Dev bir kara delikten gelen etkin bir çekirdek, onun çevresini saran bir gaz halkası ve parçacık jetleri. Eğer galaksinin jeti Dünya'ya doğru ise biz bu galaksiye Blazar diyoruz. Ve eğer ki biz bu parçacık jetlerine dik veya dike yakın bir açı ile bakıyorsak o zaman bir Radyo Galaksi gözlemliyoruz demektir. Kuazarlar bütün aktif galaksilerin belki de en gizemli olanıdır. İsmi QUAsı StellAR Yıldız benzeri, yıldızımsı ifadesinin kısaltmasıdır. Kaşiflerinin bu ismi verme nedeni de bu kozmik yapıların tıpkı yıldıza benzemesi idi. O kadar uzaktalar ki bu galaksiler tekil bir ışık noktası olarak görülüyorlar ve ancak muazzam kara delikler böylesi parlaklıkta bir objeyi besleyecek gücü verebilir. Günümüzden 10 milyar yıl önce, evrenin genç dönemlerinde KUAZARLAR'ın evrende çok yaygın olduğu düşünülüyor. Yazının başında bir radyo galaksi olduğunu belirttiğimiz Cygnus A (Kuğu A, 3C 405) Kuğu takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 750 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir radyo gökadadır. Cygnus A, gökyüzündeki en güçlü radyo kaynaklarından da birisidir. Grote Reber tarafından 1939 yılında keşfedilmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/blue-straggerlar-mavi-basiboslar/", "text": "Küresel kümelerdeki mavi renkli; sıcak ve genç yıldızlar nereden geliyorlar? Blue Stragger denilen bu yıldızların normal şartlarda orada olmaları neredeyse imkansız olmalıydı oysa! Küresel yıldız kümeleri, çok dar bir alanda bir araya toplanmış yüz binlerce yıldızdan oluşurlar. Büyük gökadalar tarafından yutulmuş cüce gökadaların çekirdekleri olduğu düşünülen bu küresel kümeler, yeni yıldızların oluşabileceği gaz kütlelerine sahip değildirler ve yıldız oluşumu milyarlarca yıl önce sona ermiştir. Bu nedenle küresel kümeler, doğal olarak yaşları 8-13 milyar yıl arasında değişen son derece yaşlı yıldızlardan meydana geliyor. Hemen tümü görece soğuk kırmızı devler, Güneş benzeri yıldızlar, uzun ömürlü turuncu ve kırmızı cüce yıldızların sarımsı / kırmızımsı ışığını yayan bu yıldızların arasında, aslında orada olmamaları gereken, milyar yıllar önce ölmüş olması gereken çok kısa ömürlü parlak mavi ışıltılı yıldızların bulunması ise beklenmedik bir durum. Bunun cevabı sanıldığından daha basit. Çok dar bir alana sıkışmış küresel küme yıldızları, nadiren de olsa birbirleriyle çarpışabiliyorlar. İki yıldız uygun açıyla çarpıştığında ise birleşerek daha büyük kütleli ve parlak yeni bir yıldız oluşturuyorlar. Özetle bu genç parlak yıldızlar, ihtiyar delikanlıların birleşerek meydana getirdiği yeni bir yıldız neslinin göstergesi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bok-kureleri-bart-damlacigi/", "text": "Adından da anlaşılabileceği gibi diyerek girmeyeceğiz bu sefer cümleye. Çünkü adı sandığımız şeyden değil, kaşifi Bartholomeus Jan Bart Bok'dan geliyor. Türkiye dışında Bok Globule Bok Küreciği olarak adlandırılsa da, bizde soyisminin çağrıştırdığı kötü izlenim nedeniyle Bart Küreleri / Bart Damlacığı olarak isimlendiriliyor. Oldukça soğuk (10 Kelvin) olan bu gaz ve toz bulutu küreleri aynı zamanda oldukça yoğun koyu renkli, neredeyse arkasından ışık alamadığımız kürelerdir. Boyutları diğer gaz ve toz bulutu öbekleriyle karşılaştırıldığında oldukça küçük, kütleleri de ortalama 20 Güneş kütlesi kadardır. Kısacası kendi hallerinde ortamda bulunan yapılardır. Bu küreleri önemli kılan özellik, aslında birer yıldız oluşum bölgesi olmaları. Fakat oldukça yoğun olduklarından arkalarını göremediğimizden bahsetmiştik, öyleyse bu durum kendisi için de geçerli olmalı. Yıldız oluşumu esnasında zaten ortada kuvvetli bir ışık kaynağı yoktur, bir de üstüne bu bulutların oluşturduğu yoğun gaz ortamı gelince, gözlem iyice zorlaşır. Fakat infrared dalgaboyunda yapılan gözlemler bu kürelerin içerisinde yıldız oluşum bölgeleri olduğunu doğruluyor. Uzayda yer alan gaz kümelerinin yoğunlaşıp yıldız oluşturabilecek öbekler haline gelebilmesi için oldukça soğuk olmaları gerekir. Çünkü, sıcak gaz kütleleri, moleküllerin yüksek enerjisi nedeniyle hareketlidir ve bir araya gelip yoğunlaşmaları oldukça güçtür. Ancak, gazın bu derece soğuk olduğu nebula bölgelerinde gaz ve toz molekülleri kendi kütleçekimleri altında birleşip yoğunlaşarak Bok Küreleri oluşturma eğilimi gösterirler. Cevap elbette ki hayır. Yıldızlararası madde olarak adlandırdığımız bu ortamı belirli hesaplamalar yardımıyla formülümüze dahil ediyoruz. Böylelikle aradaki sönümlemeyi de olaya dahil ederek gerçek uzaklık değerlerine ulaşmamız mümkün oluyor. Daha önce Higgs Bozonu'nun ne old... Bu üstte gördüğünüz galaksi, bir uç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bolca-su-dokersek-gunes-soner-mi/", "text": "Çoğu insan, belki de bilim insanlarının yeterince iyi anlatamamasından dolayı , Güneş'in gezegenimizde bildiğimiz ateşe benzer biçimde yanarak enerji ürettiğini zannediyor. Güneş'in parlayıp enerji yaymasını sağlayan mekanizma, çok büyük kütlesi nedeniyle merkez bölgesinde aşırı basınca maruz kalan hidrojen atomlarının birleşerek helyuma dönüşmesi ve bu dönüşüm sırasında enerji açığa çıkmasıdır. Buna, nükleer füzyon deniliyor. Bu konuda kapsamlı bilgi için öncelikle şu yazımıza bakabilirsiniz. Yani, Güneş'in parlamasını sağlayan şey, çok ağır olmasıdır. O kadar ağırdır ki, merkezinde bulunan atomlar bu ağırlığın basıncına dayanamayarak birbirleriyle birleşmeye başlarlar. Dolayısıyla, Güneş'i söndürmek için üzerine su dökmek veya Güneş'i kaldırıp komple suya atmak onu söndürmez. Aksine, üzerine boca ettiğiniz su da Güneş'in muazzam kütle çekimi tarafından çekilip kendi kütlesine eklenir. Bu su, merkez bölgesindeki basıncı artırır ve yıldızımızın daha fazla parlamasını sağlar. Yani Güneş, eklediğiniz o suyu da yakıt olarak kullanır. Su, 2 hidrojen ve 1 oksijen atomundan oluşur. Güneş'in yüksek sıcaklığı ve kütle çekimden kaynaklanan muazzam basınç, bu atomları birbirinden ayırır. Sonuçta, Güneş'in yakıt olarak kullanabileceği bolca hidrojen ve uzun yıllar sonra yakıt olarak kullanması mümkün olan bol miktarda oksijen ortaya çıkar . Yukarıda anlattığımız senaryonun gerçekleşmesi için illa ki su da gerekmez. Güneş'e tümünü kaplayacak kadar toprak dökseniz de aynı şey olur. Toprağın içindeki hidrojen, karbon, silisyum, azot ve oksijen yine Güneş'in yeni yakıtı olarak bünyesindeki yerini alır. Örnekleri biraz daha genişletelim; Güneşe su dökmekle ham petrol dökmek arasında bile fark yoktur. Güneş her ikisini de büyük bir memnuniyetle füzyon yakıtı olarak kullanacaktır. Bu arada, Güneş'e ham petrol döktüğünüzde petrol Dünya'da alışık olduğunuz biçimde yanmaz. Kendini oluşturan elementlere ayrılarak yine Güneş'teki nükleer reaksiyona katılacak atomlara dönüşür. Buna karşın yine de söndürmek istiyorsanız; Güneşe yeterince -birkaç Güneş kütlesi kadar- su dökerek kütlesini ve çekirdeğindeki basıncı belli bir kritik eşiğe kadar yükseltirseniz, önünde sonunda bir süpernova patlaması ile yok olup gidecektir... Evet, o zaman geride bir nötron yıldızı veya kara delik bırakarak sönmüş olur. Aynı söndürme işlemini Güneş'e yeterince benzin dökerek de yapabilirsiniz, farketmez. Benzin, su veya ayçiçek yağı Güneş için aynı şeydir. Bu yazımız, ilk olarak sitemiz kurulmadan önce Facebook hesabımızda 2013 yılında, sitemizde ise 18 Haziran 2015 tarihinde yayınlanmıştır. Bilindiği üzere 1950 ve 60'lı yılla... Bizden yaklaşık 57 ışık yılı uzakta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bose-einstein-yogunlasmasi-nedir/", "text": "1921 yılında Einstein ve Bose'ın ortaya attığı, Bose-Einstein Yoğunlaşması kısaca; moleküller mutlak sıfır noktasına yakın bir sıcaklığa getirildiklerinde farklı bir madde halinde bulunurlar şeklinde tanımlanabilir. Bu, maddenin diğer üç halinden farklı olarak bir dördüncü hal olarak değerlendirilebilir. Bu dördüncü halde bulunan maddelerin moleküllerine 'süpermolekül' denir. Molekülleri bu dördüncü hale getirme işlemine ise Bose-Einstein Yoğunlaşması adı verilir. İlk kez BEY 1995 yılında Rubidyum, Sodyum ve Lityum atomlarında gözlemlendi. 1920'li yıllarda Satyendra Nath Bose, atomları saymak için yeni bir istatistiği henüz geliştirmişti ve makalesini ünlü deha Albert Einstein'a gönderdi. Bose'nin makalesi Einstein'da bir fikir oluşturmuştu. Bu istatistiği tam sayılı spin sistemlere uygulanabilirdi. Atom grubundaki sonlu bir kesir mutlak sıfır noktasına getirildiği takdirde, sistemin enerjisinin minimize olacağını gördü. Bu yoğunlaşma sonucu maddeler farklı bir halde bulunurlar. Moleküller bu durumda parçacık özelliklerini yitirirler ve dalga halinde hareket etmeye başlarlar. Bu dalgalar sabit kalmazlar, uzayarak üst üste binerler. Bunun sonucunda parçacıklar ayırt edilemez hale gelirler. Bu dalgalar muazam bir şekilde hareket ederler. BEY'da atomik De Broglie Dalga Boyu meydana gelir ve parçacıklar arası boşluk kıyaslanabileceğinden De Broglie Dalga Boyu ile tanımlanır. Einstein fikirlerini deney dökmek için bütün teorik temelleri oluşturmuştur ki, bahsettiğimiz bu tarih 1924'tür. Ancak birçok teknik engel yüzünden gözlemleyemedi. Çok değil ilk gözlemler 1995 yılında gerçekleşti. Bir grup araştırmacı bir lazer ve buharlaşmalı soğutucu kombinasyonunda 170 nanokelvin sıcaklığında, manyetik tuzakta 2000 tane Rubidyum 87 atomundan oluşan bir Bose-Einstein yoğunlaşması ürettiler. Sonraki birkaç ay içinde 2 mikrokelvin sıcaklığında 500 bin Sodyum 23 atomundan da bir Bose-Einstein yoğunlaşması yapıldı. İlk olarak BEY bize atomların özelliklerini ve kuantum fiziğini temel prensiplerini test edeceğimiz bir ortam sağlar. Atom lazerleri yapmaktan tutun da, ışığı yavaşlatmaya kadar birçok deneyde BEY kullanıldı. Yakın geçmişimizde bir hayli ilerleme kaydettik ve Bose-Einstein Yoğunlaşması'nı kara deliklerin davranışlarını modellemek için dahi kullanıldı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bremsstrahlung-isimasi/", "text": "Günümüzde bilgilerimizle ve gelişen teknolojiyle beraber artık müon, tau, pion, elektron, pozitron gibi atom altı parçacıkları tespit edebiliyor, inceleyebiliyor ve evrenin sırları hakkında bize bilgi vermelerini sağlıyoruz. Tabi bazı parçacıklar kendilerini ele vermek için çok istekli olmadıklarından dolayı, teorik olarak ortaya koyduğumuz bu parçacıklarla deneysel alana geldiğimizde saklambaç oynuyoruz. Teorik olarak özellikleri ve etkileşime girmesi beklenen temel kuvvetler ortaya konulduktan sonra, nasıl tespit edilebilecekleri üzerine kafa yorulup uygun teknolojik aletler yapılıyor. Parçacıkların tespit edilebilmesi için en etkili yöntemlerden biri elektromanyetik kuvvet ile etkileşimlerine bakmaktır. Bunu negatif veya pozitif yüklü parçacıkların birbirlerine uyguladıkları itme-çekme kuvveti olarak tanımlayabiliriz. Yüklü parçacıklar, birbirleriyle elektromanyetik kuvvet ile etkileşirler. Atom altı evrende keşfedilen ilk parçacıklar olan Proton ve Elektron bu etki sayesinde bulunmuştur. Fakat onların keşiflerinden önce, birbirleriyle etkileşimlerinin bir ürünü olan X-ışınları gözlemlenebiliyordu. Klasik elektromanyetik teoriye göre, serbest dolaşan parçacıklar ivmelenmeye başladıklarında enerjileri değişir ve ışıma yaparlar. Yüksek enerjili elektronların yaptıkları bu ışımalara genellikle X-ışınları demekteyiz. Bu enerji değişiminin özel adlarından biri Bremsstarhlung ışıması'dır. Yüksek hızlı elektronların atom ile karşılaşıp onun etkisi ile yavaşlamaları sonucu meydana gelir. Almanca olan bu kelimenin anlamı Frenleme Işıması'dır ve X-ışını üretiminde karşılaşılan üç durum arasında en yaygın olanıdır . Gelen elektron'u kendisine doğru çekmeye başlayan yüklü çekirdek, elektron'un ivmeli bir hareket yaparak rotasından sapmasına neden olur ve elektron enerji kaybettiği için yavaşlar. Elektronların çekirdeğe yakınlığı, etkileşimin gücünü etkileyen bir faktördür. Eğer elektron çekirdeğe çok yakından geçiyorsa rotası daha çok sapar ve daha çok enerji kaybeder. Mesafe daha fazla ise, etkileşim gücü azalacağı için daha az enerji kaybeder. Elektron bu süreçte kaybettiği kinetik enerjiyi foton olarak salar, yani ışıma yapar. Ne kadar enerji kaybettiyse, o kadar enerjiye sahip olan foton ortaya çıkar. Bremsstrahlung ışımasının ilginç özellerinden biri ise, ışık spektrumunda meydana geldiği bölgede emisyon/absorbsiyon çizgileri oluşturmamasıdır. Bunun nedeni; çekirdeğe doğru gelen elektron demetinde, elektronların çekirdeğe aynı uzaklıklarda yaklaşmamasıdır. Yukarıda anlattığımız gibi, çekirdekle farklı uzaklıklarda etkileşime girip enerji kaybeden elektronlar, farklı dalga boylarında Bremsstrahlung ışıması yapmaktalar. Her etkileşim belli bir frekansta ışımaya sebep olmakta. Birçok elektron, ufak farklılıklarla etkileşime girdiği için, spektrum çizgileri oluşmamakta, X-ışınlarının bu bölgesinde sürekli spektrum gözlemlenmekte. Bilimin en güzel yönlerinden biridir ki; atomlarda meydana gelen bu küçük olaylar, evrenimizdeki büyük yapılar hakkında bize ışık tutarlar. Her bilgi birbiriyle içi dışlıdır. Fizikte keşfettiğimiz bu olay, astronomide; evrenin farklı fotoğraflarında da karşımıza çıkar. Bremsstrahlung ışıması iyonize gaz bölgeleri olan bulutsularda ve galaksi kümelerindeki sıcak bölgelerde yani gökyüzündeki X-ışını kaynaklarımızda da karşılaştığımız bir olay. X-ışınlarının daha çok üretildiği sıcak yerler fotoğrafta açık renkli olan bölgeler. Galaksi kümelerindeki sıcak gazların merkezden uzaktaki dağılımı ve ortamdan kaybolmamaları, bu kümelerde görebildiğimizden çok daha fazla madde olduğunu ortaya koyuyor ki buna Karanlık Madde denilmekte. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 5 Şubat 2017 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bruno-ongordu-diri-diri-yakildi-400-yil-sonra-ispatlandi/", "text": "2016 yılının en önemli bilim olayı nedir diye sorarsanız, herkes gibi uzayı ve zamanı büken yer çekimi dalgalarının varlığının ispat edilmesi diyebiliriz. Einstein'in 100 yıl önce öngördüğü kütle çekim dalgaları Louisiana ve Washington eyaletlerinde bulunan iki dev lazer dedektörü LIGO laboratuvarlarında bulundu. Dünyamızdan yaklaşık 1.3 milyar ışık yılı ötede iki kara deliğin birleşmesinden oluştuğu düşünülen yer çekimi dalgaları, LIGO dedektörlerine takıldı ve 11 Şubat 2016 tarihinde tarihi bir basın toplantısı ile Dünya'ya ilan edildi. Einstein, 100 yıllık öngörüsünde hem haklı, hem de haksız çıkmıştı. Kütle çekim dalgalarının var olduğunu iddia etmekle haklıydı. Fakat hiçbir zaman bulunamaz demekte haksızdı. Çünkü, yeni teknolojilerle varlığı da ispat edildi. 2016 yılının ikinci en önemli bilim olayı nedir derseniz, bize göre Kepler Uzay Teleskobu'nun bir seferde keşfettiği, başka yıldızların yörüngesinde dönen 1284 tane gezegenin keşfi deriz. Bu da Giordano Bruno'nun 430 yıl önceki öngörüsüydü. Giordano Bruno, 1548 yılında İtalya'nin Naples şehrinde doğdu. Gerçek ismi Filippo idi. Rahip olunca Giordano ismini aldı. Bruno inanılmaz bir hafızaya sahipti. Duyduğu bir şeyi asla unutmuyordu. Evrenin sırlarına çok meraklıydı. Bu merakıyla, kilisenin depolarında saklanan yasaklanmış kitapları okumaya cesaret etti ve okurken yakalanıp rahiplikten atıldı. O kitaplardan birinde, tanrının sadece bu dünyayı yaratacak kadar küçük olamayacağı ve onun yaratmasının bu kadarla sınırlı kalamayacağı, dolayısıyla başka Güneş'lerin, yıldızların ve dünyaların da olabileceği yazılıydı. O sıralarda Kopernik her şeyin merkezi Dünya değil Güneş'tir demişti. Bruno bu görüşü hemen sahiplendi. Bruno bir gece rüyasında yıldızların ötesine yolculuk yaptı. Rüyasında yıldızlar alemini gezdi. Hepsinin ayrı ayrı güneşler olduğunu ve etraflarında o güneşlerin yörüngesinde dönen gezegenler bulunduğunu, hatta gezegenlerin bazılarında hayat olduğunu gördü. Rüyadan uyanınca artık kainatın bir merkezinin olmadığına, yıldızlarında kendi başlarına birer Güneş olduklarına ve etraflarında dönen gezegenlerin olduğuna inanmıştı. Bu sözleri İtalya'da hiç hoş karşılanmadı. Bu sırada bir İngiliz üniversitesinden konuşmacı olarak davet aldı. Nihayet bilimin merkezi, demokrasinin beşiği, farklı fikirlere açık İngilizlere görüşlerini anlatacaktı. Oxford Üniversitesi'nde bir müddet ders verse de İngiltere macerası hayal kırıklığı ile sonlandı. Çünkü esnasında kafir ilan edildi ve hakaretlere uğrayarak Oxford Universitesi'nden kovuldu. Avrupa'da o zamanlar engisizyon mahkemeleri vardı. Tek yaptığı iş ise, kilisenin söylediğinin aksine bir söz söyleyen var mi diye araştırmak ve bulduklarını idam etmekti. Bu sözleri söyleyen Bruno da istisna değildi. İngiltere'den İtalya'ya geri dönen Bruno, tutuklanıp 8 yıl hapse atıldı. Hapiste değişik işkencelere tabi tutulan Bruno'ya tövbe edip söylediklerinden vazgeçmesi söylendiyse de, görüşlerinden vazgeçmedi. Halbuki teleskopla gökyüzüne ilk kez bakan Galileo Galilei'de aynı durumda iken sözlerini geri almış ve idamdan kurtulmuştu. Bruno görüşlerinden vazgeçmemesi üzerine 17 Şubat 1600 tarihinde kazığa bağlanıp diri diri yakılıp öldürüldü. İşin garip tarafı 416 yıl sonra Bruno'nun öngörüsünü milyar dolarlık Kepler Uzay Teleskobu ve gökbilimciler ispatladı. Kim bilir, belki bizim de şimdi gördüğümüz rüyalar bir 400 yıl sonra kabul görür."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bu-galakside-karanlik-madde-neredeyse-yok/", "text": "Gökbilimciler, NGC 1052-DF2 ya da daha kısaca DF2 galaksisinin, onun boyutundaki bir galakside bulunması beklenen orandan 400 kat daha az miktarda karanlık madde içerdiğini belirlediler. Araştırmacılara göre bu sıra dışı galaksi, galaksilerin nasıl oluştuğuna dair bir anlayış sağlamaya ek olarak karanlık maddenin var olduğuna dair tartışmayı da kuvvetlendirecek. Yeni makalenin baş yazarı Yale Üniversitesi araştırmacısı Pieter van Dokkum'a göre bu galaktik buluş, galaksilerin nasıl doğduklarına dair standart fikre meydan okuyor. Normal ve karanlık madde arasındaki etkileşimler uzun zamandır galaksi oluşumundaki anahtar bir unsur olarak kabul edilirken, bu galaksideki karanlık maddenin yokluğu bu varsayımı zorlaştırıyor. Dokkum, Görünüşe göre karanlık madde, galaksi oluşumu için gerekli değil şeklinde konuşuyor. Karanlık madde, varlığı sadece baryonik veya normal maddeyle olan kütle çekimsel etkileşimleri yoluyla fark edilebilir olan bir madde biçimidir. Bu görünmeyen madde, evrenin kütlesinin kabaca %80'nini oluşturuyor gibi görünmekte ve galaktik evrimde anahtar bir rol oynadığı düşünülüyor. Bu gizemli madde, evrenin yapı iskeleti olarak düşünülmektedir. Küçük karanlık madde parçaları, zamanla daha çok büyüyen iskeletin kemiklerini yaratmak için bir araya toplanırlar. Bu büyümeye galaksinin toz ve gazlarından oluşan yıldızların meydana çıkması eşlik etmektedir. NASA'ya göre yıldızlar ve galaksilerin karanlık madde içindeki etkileşimlerinin, günümüzde gök bilimcilerin gözlemlediği galaksileri ortaya çıkarmış olduğu düşünülmektedir. Ancak DF2, bu fikre meydan okumaktadır. Van Dokkum ve meslektaşları, bu garip galaksiyi ilk kez yörüngesinde dolanan 10 adet sıra dışı parlak ve yoğun cisimler topluluğu vesilesi ile fark ettiler. Bu bilim insanları, galaksinin yıldızlarının ışığı ve renklerinin bir birleşimini kullanarak galaksinin içerisinde ne kadar normal kütlenin bulunabileceğini ölçtüler. DF2'nin Samanyolu kadar bir büyüklüğe sahip olduğunu ancak ondan 200 kat daha az yıldız barındırdığını keşfettiler. Yıldızların tümünün kütlesi, bizim güneşimizin kütlesinin yaklaşık 200 milyon katıydı. Daha sonra araştırmacılar, galaksinin toplam kütlesini hesaplamak için küresel kümeler olarak sınıflandırılan parlak cisimlerin hareketlerini kullandılar. Van Dokkum, yıldız kütlesinin yaklaşık 200 milyon Güneş kütlesi olduğu bir galaksi için kara madde kütlesinin yaklaşık 80,000 milyon Güneş kütlesi olmasını bekleriz diye açıkladı. Ancak; sistemin toplam kütlesi, tahmin edilenden önemli ölçüde daha az olan 300 milyon Güneş kütlesinden fazla çıkmadı. Araştırmacılar, DF2'nin diğer birleşen galaksilerden çıkan gazdan oluşan eski bir gelgitsel cüce galaksi olabileceğini öne sürdüler. Araştırmacılar, ayrıca DF2'nin önceki birleşmesinden ona madde verebilecek bir eliptik galaksiden uzakta olmadığını da belirtiyorlar. Diğer olası bir açıklama ise; yıldızlararası ortamdan esen rüzgarların, bu sıra dışı galaksiyi oluşturmak için yeterince gazı süpürmesidir ve bu açıklama DF2'nin yakın komşusu tarafından da güçlendirilmektedir. Komşu galaksiye doğru akan madde, bu eşsiz cismin oluşmasına yardımcı olarak parçalara ayrılmış da olabilir. Galaktik grupta bulunan birkaç galaksiden biri olan DF2, Samanyolu'ndan yaklaşık 6,5 milyar ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Bu galaksi, son zamanlarda keşfedilen bir galaksi değildir ancak, sahip olduğu sıra dışı olan parlak küresel kümeleri, aşırı dağınık galaksiler olarak bilinen galaksi türlerini inceleyen araştırmacıların gözlerine takıldı. DF2'yi de içeren bu soluk galaksiler, Samanyolu kadar geniş olabilirler ancak yüzde 1 kadar parlaklıkta olmaktadırlar. Açıklamaya göre DF2, diğer galaksilere hiç benzemiyor. Sarmal galaksilerin aksine, yoğun bir merkezi bölgeye veya bu galaksilerin en önemli özelliği olan sarmal kollara sahip değildir. Ve eliptik galaksilerin aksine, merkezinde bir kara delik olduğuna dair de hiç bir işaret yoktur. Aslında, hayaletimsi transparan galaksi sayısı o kadar azdır ki, bunların arkalarında bulunan galaksiler görülebilir. Van Dokkum ve Abraham, soluk astronomik nesneleri araştırmak için tasarladıkları Dragonfly Telephoto Array adlı cihaz ile aşırı dağınık galaksileri araştırıyorlar. 2015 yılında ekip, neredeyse tamamen kara maddeden oluşan bir aşırı dağınık bir galaksiyi incelemek üzere Dragonfly'ı kullandılar. İşte o zaman, belli belirsiz olan DF2'nin etrafında dönen 10 sıra dışı parlak küresel küme araştırmacıların gözlerine takıldı. Ortalama 20 ışık yılı boyunca uzanan kümeler, yakınlarında bulunan kümelerden iki kat daha az yoğun olmalarına rağmen diğer benzer nesnelerden daha fazla parlamaktaydı. Van Dokkum'a göre, bunlar neredeyse Samanyolu'nda bulunan en parlak küresel küme olan Omega Centauri kadar parlaktı. Buna rağmen bu kümelerin kütleleri, DF2'nin toplam kütlesinin yüzde 3'nü oluşturuyordu ki bu normal küresel kümelerin kütleye yaptığı katkının yaklaşık 1.000 kat üzerindedir. Van Dokkum ve meslektaşları, DF2 ile olan bağlantılarını doğrulamak için parlak yığınları daha ayrıntılı olarak incelemeye devam etmeyi düşündüklerini söyledi. Ayrıca, sıra dışı karanlık madde içermeyen bu galaksiye benzeyebilecek diğer aşırı dağınık galaksileri aramaya da devam edecekler. Araştırmacılar; galaksinin kara madde eksikliğinin, bu tuhaf parlak kümelerle ve galaksinin şaşırtıcı büyüklüğü ile ilgili olabileceğini söylediler. 1950'lerde galaksiler üzerinde yapılan çalışmalar, ilk olarak evrenin çıplak gözle ölçülebilenden daha fazla madde içerdiğini gösterdi. Galaksilerin ve küresel kümelerin hareketlerinin ölçümleri; bu cisimlerin, yapılabilen ölçümlere dayanarak görünür maddenin gerektirdiğinden daha hızlı döndüğünü uzun zamandır öne sürmektedir. İronik olarak, karanlık madde yoksunluğu olmasına rağmen DF2, görünmeyen maddenin varlığını tartışmaya yardımcı olabilir. Çoğu araştırmacı karanlık maddenin evrene hakim olduğunu kabul ederken, alternatif açıklamalar da bulunmaktadır. Modifiye Newton dinamikleri , gözlemlenen tutarsızlıkları açıklamak için Newton yasalarının değiştirilmesini önermektedir. Gelişen Kütle çekimi ; uzay-zamanın, toplu hareketleri ile kütle çekim kuvveti ortaya çıkaran küçük elementler tarafından oluştuğunu öne süren bir başka fikirdir. Bu teorilerde; karanlık madde gerçek değil, büyük ölçeklerdeki yerçekimi bilgimizin eksikliğinden kaynaklanan bir yanılsamadır diyor Van Dokkum. Bu durumda, her galaksinin kara madde belirtisine sahip olduğunu göstermesi gerektiğini ve bunun, bu tarz modellerde yok olup tekrar ortaya çkan bir şey olmadığını da sözlerine ekledi. Follow Nola Taylor Redd at @NolaTRedd, Facebook or Google+. Follow us at @Spacedotcom, Facebook or Google+. Originally published on Space.com."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bulut-tohumlama-yagmur-tohumlama-mumkun-mu/", "text": "Bulut tohumlama ve yapay biçimde yağmur oluşturmak ne derece mümkün? Bir bilim kurgu düşüncesi gibi lanse edilen bu olayın ne derece mümkün olduğunu birlikte inceleyelim. Tarih derslerinde, Türklerin Orta Asya'dan göçlerinin sebebini kuraklık olarak öğrendik. Evet, teorimiz bu, peki tohumlama işleyişi bu teoride nasıl uygulanır? Elimizde aşırı soğuk bir sıvı olsun, bu sıvının içine minnacık bir katı partikül atarsanız elinizdeki sıvı katı hale geçecek yani donacak! Teorimizde belirtildiği gibi önce kristaller büyümeye başlar, siz de bu kristellerin büyümesini partiküllerle hızlandırırsanız, yoğunlaşmış buluttan yağmuru seri bir şekilde üretirsiniz. Kurumlar bu işi amonyum nitrat, kadmiyum iyodür, bakır sülfür, kurşun iyodür, CO2 buzu ve gümüş iyodür kullanarak yapıyor. Özetle anlattığımız bu yöntem, ülkemiz dahil birçok ülkede uygulanmıştır. Yağmur bombası olarak da isimlendirilen tohumlama; kimi zaman yerden gaz halde gönderilen, kimi zaman da uçaklarla bulutların üzerine atılan partiküller yoluyla gerçekleştirliyor. Türkiye'de 1990 yılında İstanbul'da, sonrasında Ankara ve İzmir'de bulut tohumlama uygulamaları gerçekleştirildi. Şimdi gelelim asıl meseleye, gerçeketen tohumlama mantıklı bir çözüm mü? Türkiye'de gerçekleştirilmesi mantıklı mı, etkileri neler olabilir? Bu konuda farklı görüşler var. En önemli görüş ise tohumlamanın Türkiye koşullarında gerçekleştirilmesini hata olarak gören savdır. Bu savı destekleyen bilim insanları, Türkiye üzerine hiçbir zaman çok soğuk bulut kütlesinin gelmeyeceğini, bu yüzden de yapılan işlemin yararsız olduğunu savunuyor. Ayrıca birçok ülke de, bulutları veya sisi dağıtmak için bu yöntemi kullandığını söylüyor. Evet, aslında bulut tohumlama pek verimli değil. Bu yöntemin 15 dakika ila 1 saat yağış getirdiği, fakat bütün bulutluluğu yok ettiği de kanıtlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/bulutsu-nedir/", "text": "Bugün evrende var olan tüm yıldızların doğum yeri olan bulutsular , yani gaz ve toz bulutları, bizim o muhteşem fotoğraflarda gördüğümüz şekillerine göre bazı türlere ayrılır. Aynı zamanda bu türler, nasıl oluştukları veya ne oldukları hakkında bize bir çok şey söyler. Bu bulutsular; karanlık bulutsular, yansıma bulutsuları, salma bulutsuları, gezegenimsi bulutsular ve süpernova kalıntılarıdır. Salma bulutsuları, çok sıcak iyonize olmuş gazlardan oluşur. Bunun sebebi genellikle çevresinde bulunan bir yıldızdır. Elektronlar bulundukları enerji seviyesinden daha düşük bir enerji seviyesine geçiş yaptıklarında belirli bir frekansta ışık saçarlar. İşte salma bulutsuları bu sayede kendi ışıklarına sahiptir. Hatta çoğunlukla kırmızı görünmelerinin sebebi de en bol bulunan element olan hidrojenin verdiği salma çizgisinden kaynaklanır. Karanlık bulutsular, oldukça yoğun olmaları sebebiyle içerisinden veya arkasından hiçbir ışık geçirmediği için çevresine göre koyu görünen bulutsulardır. Bunlar genellikle yansıma ve salma bulutsuları ile birlikte yer alır. Ayrıca tek başlarına yer aldıklarında detaylarının fark edilmesi daha zordur. Kızılötesi gözlemler yapılarak bu yoğun bulutsunun içerisinde oluşmakta olan ön-yıldızlar görünebilir. En popüler bulutsulardan biri olan At Başı Bulutsusu karanlık bir bulutsudur. Yansıma bulutsuları, adlarından da anlaşılacağı gibi, yakında bulunan bir yıldızdan aldıkları ışık sayesinde aydınlanırlar. Çoğunlukla bu bulutsular diğer bulutsu türleriyle birlikte bulunurlar. Büyük kütleli yıldızların ömürlerinin sonunda şiddetli bir süpernova patlaması sonucu katmanlarını uzaya saçtığı, dağınık yapılardır. Gezegenimsi bulutsular aynı şiddetle dağılmadığı için daha düzenli görünürken, süpernova kalıntıları oldukça dağınık şekillere sahiptir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/burcinin-gokadasi-hannynin-nesnesi-evrenin-kesfi/", "text": "Bildiğiniz gibi astronomi, amatör veya profesyonel, kendini yetiştiren ve çok çalışan hemen herkesin keşifler yapabileceği bir bilim dalı. ABD Minnesota Duluth Üniversitesi'nde doktorasını yapmakta olan Burçin Mutlu Pakdil'in içinde yer aldığı ekibin Burcin's Galaxy adını verdiği galaksi üzerindeki keşifleri de, bu güzel örneklerden biri. Burçin Mutlu Pakdil, Mithila Mangedarage, Marc S. Seigar, ve Patrick Treuthardt'ın hazırladığı ve yüksek lisans öğrencisi Pakdil'in baş yazarlığını yaptığı makale, PGC 1000714 olarak bilinen galaksinin keşfedilen yeni özelliklerini anlatıyor. PGC 1000714, hoag tipi olarak bilinen halka şeklinde bir gökada. Pakdil ve ekibinin üzerinde yaptığı çalışmalar, bu galaksinin ilginç ve sık görülmeyen yapısını ortaya koyuyor. Buna göre, galaksinin çekirdek çevresini saran mavimsi dış halka sadece birkaç yüz milyon yaşında genç yıldızlardan oluşurken, daha içte yer alan kırmızımsı halka ise büyük oranda 5 milyar yaşın üzerindeki yaşlı yıldızlardan meydana gelmiş. Ekipte yer alan, Kuzey Karolina Doğa Bilimleri Müzesi'nden astrofizikçi Patrick Treuthardt, çekirdek çevresindeki bu şekildeki farklı yaş katmanının galakside iki farklı yıldız oluşum dönemi yaşandığının göstergesi olduğunu dile getiriyor. Ekip, PGC 1000714 üzerine yaptıkları çalışmalarda bu halka yapısını keşfettikleri için, başarılı yüksek lisans öğrencisi Burçin Mutlu Pakdil'i onurlandırmak adına kendi aralarında galaksiye Burçin'in Gökadası ismini vermiş. Genç bilim insanlarının hocaları ve arkadaşları tarafından bu şekilde onore edilmeleri, yurt dışı üniversitelerinde sık görülen güzel bir davranış. Benzer uygulamaları ülkemizde de görebilmek çok güzel olurdu. Elbette bu resmi bir isimlendirme değil, çünkü çalışma yeni bir galaksinin keşfini içermiyor. Önceden bilinen ve PGC 1000714 olarak numaralandırılmış olan galaksi üzerindeki inceleme ve çekirdek çevresindeki farklı yaş halkalarının keşfinden kaynaklanan bir başarı var. Çalışma arkadaşlarının yüksek lisans öğrencisi Pakdil'i gayretlerinden dolayı teşvik etme amaçlı, kendi aralarında zaman zaman kullandıkları, artık basına da yansımış olan bir isim; Burçin'in Gökadası. Yani, yeni bir galaksinin keşfedilmesi veya galaksiye Pakdil'in adının resmi olarak verilmesi söz konusu değil. Bilinen hoag tipi bir galaksinin incelenmesi ve çekirdek bölgesindeki halka yapısının ortaya çıkarılması üzerine bir çalışma söz konusu. Arkel, internette herkese açık olarak yer alan ve gökbilimcilerin araştırma için amatör astronomları teşvik ettiği arşivi incelerken bu nesneyi keşfetmiş. Nesneyi ilk farkeden kendisi olduğu ve amatör bir astronom olarak önemli sayılabilecek bir keşif yaptığı için, katalog numarası SDSS J094103.80+344334.2 olan bu gökcismine Hanny's Voorwerp adı verilmiş. İlgili yazımıza ve detaylara buradan ulaşabilirsiniz. Astronomi, elindeki imkanları boyutlarına bakmadan değerlendirebilen herkesin yeni keşifler ortaya koyabileceği bir bilim dalıdır demiştik. Örneğin, kuyruklu yıldızların büyük bir kısmı profesyonel astronomlarca değil, uzun geceler boyu sistemli biçimde gökyüzünü inceleyen amatör astronomlar tarafından keşfedilmiştir ve keşfedilmeye devam ediliyor. Sizler de, basit bir teleskopla, dürbünle ya da çıplak gözle gökyüzünü inceleyerek veya internet üzerinden herkesin erişimine açılan muazzam büyüklükteki fotoğraf arşivlerini tarayarak astronomiye, dolayısıyla bilime katkıda bulunabilirsiniz. Ali Kuşçu Uzay Evi, gökyüzünde nele..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/burclar-isigi/", "text": "Eğer dikkatli bir gözlemciyseniz, çok karanlık bir yerde Güneş batıp alacakaranlık bastırdığında ufuktan gökyüzüne uzanan belli belirsiz bir aydınlık şerit görebilirsiniz. Bu aydınlık, burçlar ışığı olarak isimlendiriliyor. Burçlar ışığı, gezegenimizin yörünge düzleminde bulunan toz parçacıklarının Güneş tarafından aydınlatılmasıyla meydana gelir. Bu tozun bir kısmı küçük gezegenlerden saçılan parçalardan meydana gelirken, çoğunluğu kuyruklu yıldızların bıraktığı artıklardır. Astronomlar, burçlar ışığını oluşturan tozun miktarının 20 trilyon tondan daha fazla olduğunu hesaplıyorlar. Bu tozun 100 bin tonu ise, yıl boyunca Dünya'nın üzerine düşüp gezegenimizin kütlesine ekleniyor. Aynı şekilde, toz parçacıklarından yansıyan Güneş ışınlarının oluşturduğu karşıgün denilen farklı bir aydınlık şerit de vardır. Ancak, karşıgünün oluşumu biraz daha farklıdır ve gökyüzünde çok daha yüksekte görülür. Güneş'in tam 180 derece aksi yönünde oluşan karşıgün, yine gezegenimizin yörüngesi boyunca saçılmış olan toz parcacıklarından yansıyan ışınlarla oluşur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/burclar-ve-astroloji/", "text": "Astroloji zırvalığı, gök cisimlerinin konumlarındaki değişikliklerin insan beyninin, vücudunun, karakterinin veya geleceğinin üzerinde etkileri olduğunu iddia eder. Bu iddiayı dile getirenlerin herhangi bir bilimsel veya istatistiksel araştırması yahut kanıtı bulunmamasına rağmen, yoğun biçimde doğum tarihlerinde gezegenlerin dizilişinin insan karakterlerini ve yaşam çizgilerini belirlediğine inanılır. Biz bilim insanları ise, bu düşüncenin herhangi bir gerçekliği bulunmadığını ısrarla dile getiririz. Ay'ın çekim etkisinin insan üzerindeki etkisi bir elmadan farksızdır. Üzerinizden geçen bir uçak yahut bir kuş, sizin üzerinizde Ay'ın uyguladığına eşit, bazen de daha fazla çekim etkisi uygular. Gezegenlerin uyguladığı kütleçekim etkisi ise, bundan çok çok daha azdır ve bizler tarafından hesaplanabilir. Nasıl hesaplandığını görmek için aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririz. Burç yorumlayıp para kazananlar ise size derler ki; yok biz kütle çekimini kastetmiyoruz. Sürekli bir enerji kelimesi dolanmıştır dillerine. Bu sürekli bahsettikleri sözde enerjinin ne olduğunu söylemedikleri gibi, ne olduğunu bulmaya dair herhangi bir çalışmaları da bulunmaz. Gezegenler dikkate alınabilecek enerji kaynağı da değillerdir. Jüpiter ve Uranüs haricinde hiçbir gezegenin denklemlere katılmayı hak edecek derecede bir iç enerji kaynağı yoktur. Bunlar, doğrudan Güneş'ten aldıkları ışığı yansıtırlar. Ama burç yorumlayıp para kazananlar size kastettiğimiz enerji bu değil, kozmik bir enerji var, bilim henüz keşfedemedi cümlesini söylemekten geri durmazlar. Onlara göre ne kadar çok bilinmez mistik alan olursa, inandırıcılıkları da o kadar yüksektir. İnsan üzerinde açık, net ve belirgin etkisi olan tek gök cismi ise Güneş'tir. Sürekli Güneş'in elektromanyetik radyasyonunun etkisi altında yaşarız. Elektromanyetik radyasyon deyince elbette daha havalı oluyor ama bunun ismi ışıktır arkadaşlar. Işık, dalga boyuna bağlı olarak çeşit çeşittir. Sonuçta bir foton'dur. Ayrıca yeri gelmişken söyleyeyim, foton kuşağı diye bir şey yoktur. Foton şartları yapay olarak aşırı zorlamadığınız sürece hareketsiz kalamaz. Hareketsiz kaldığında ise hızla ilk yola çıktığı andaki enerjiyi etkileşim yoluyla kaybeder. Kara delik gibi yoğun çekimli ortamların olay ufku haricinde öyle bir yerde durup, dolanıp kuşak falan da oluşturamazlar. Hoş, foton kuşağı savunucularının bahsettikleri kuşağın ne olduğundan da haberleri yoktur ama, bol keseden sallamak bedava olduğu için bol bol konuşurlar. Güneşten fotonlar haricinde yayılan nötrinoların milyarlarcası her saniye vücudumuzun içinden geçer. Bu durum, geceleri de hiçbir fark olmadan aynıdır. Nötrinolar madde ile hemen hemen hiç ilişki içine girmedikleri için geceleri Dünya'nın diğer tarafından, yerküreye girer, 13 bin kilometrelik kaya ve demir katmanını sanki yokmuş gibi geçerek vücudumuza girer ve yine hiç yokmuşuz gibi çıkıp gider. Yani vücudumuzdan geçen Güneş kaynaklı nötrino sayısı gece ve gündüz boyunca aynıdır. Enerji ve enerji formu tanımlamaları her ne kadar mistik ve havalı dursa da, enerji dediğiniz şeyin e=mc2 ile açıklanabilen, maddenin bir hali olduğu gerçeğini unutmamalısınız. Enerji, olağanüstü garip, mistik bir şey değildir. Maddenin etkisini anlayabilmemize yarayan bir tanımlamadır. Enerji bir araya geldikçe bildiğimiz maddeyi oluşturur ve aynen tahmin edeceğiniz gibi, bildiğimiz fizik kurallarına tabidir. Bir gezegenden üzerinize gelen ve sizi etkileyeceğiniz düşündüğünüz partiküllerden çok daha fazlasını çevrenizdeki cisimlerden alırsınız. Örneğin 10 metre ilerideki bir elektrik ampulünden gelen ışık ve enerji, Satürn veya Jüpiter'den gelenden binlerce kat daha fazladır. Bilgisayarınızın veya televizyonunun hoparlörlerinin manyetik alanı, size Dünya'nın manyetik alanından kat kat daha fazla etki eder. Yine, x burcu kişisi bilimde ileridir, sanatta süperdi, ondan duygusal yoktur gibi klişeler de burç safsatası savunucuları tarafından sıklıkla dile getirilir. Hatta y burcunun ünlüleri şunlardır gibi listeler hazırlanır. Okuyanlar da kolaylıkla burçlarından çıkmış bu ünlüleri sahiplenir, kendileriyle bağdaştırır. Oysa, büyük sanatçıların çıktığı iddia edilen burçlar haricinde, herhangi bir diğer burçtan çıkan büyük sanatçıları veya bilim insanlarını ayrı ayrı listelediğinizde o iddia edilen burç mensupları ile eşit sayıda olduklarını görürsünüz. Çok ünlü ve başarılı insanlar da aynı biçimde her burçtan eşit sayıda çıkar; çok kötü, nefret edilesi insanlar da... İstatistik bilimi tüm bunları net biçimde ortaya koymasına karşın, astroloji safsatasını savunan insanlar ısrarla burçlara ve kaderlerini gezegenlerin, yıldızların konumlarının belirlediğine inanmayı sürdürürler. Bir gezegenden veya yıldızdan gelebilecek herhangi bir fiziksel etkinin çok çok daha fazlasını çevrenizde bulunan cisimler size uygular demiştik. Ve bildiğiniz gibi çevrenizdeki bu cisimler sürekli bir değişim halindedir. O halde kaderinizi veya ruhsal durumunuzu gökcisimlerinde değil, bu cisimlerde aramanız daha mantıklı olacak. Tabii bunda bir mantık görebiliyorsanız. Ünlü bir gökbilim profesörü olan Ethem Derman'ın söylediği gibi: Doğum anında ebenizin etkisi Satürn'ün etkisinden daha fazladır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buyuk-ayi-ursa-major-takimyildizi/", "text": "İnsanoğlu var olduğundan bu yana gökyüzüne bakmış ve orada olup bitenleri anlamaya çalışmıştır. Bu anlam arayışında İnsanoğlunun belirsizliklerden hoşlanmaması ve eksikleri doldurma dürtüsünün neden olduğu bir isimlendirme süreci sonucunda gökyüzünde görece yakın konumlanmış bazı yıldızlar cisimlere, hayvanlara ve mitolojik kahramanlara benzetilerek adlandırılmıştır. Bu isimlendirme süreci yön bulma, mevsim geçişlerini belirleme ve astronomik gözlemlerin daha kolay bir şekilde yapılmasına zemin hazırlamıştır. Tabi takımyıldızları günümüzde yön bulma ve mevsim belirlemede kullanmadığımız için, artık neredeyse sadece amatör astronomlar tarafından gözlemleniyor. M.S. 2. Yüzyılda yaşamış astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarında çalışmalar yapmış Batlamyus, Almagest isimli eserinde 48 takımyıldızı saymıştır. Ancak günümüzde 44 güney yarım küre, 44 kuzey yarım kürede olmak üzere toplamda 88 takımyıldızı bulunmaktadır . Her takımyıldızının ayrı bir hikayesi ve içeriği vardır. Bu yazı dizimizde de takımyıldızların ilginç özellikleri ve hikayeleri hakkında bilgiler vereceğiz. Gökyüzünde çok büyük bir alan kapladığı, astronomi ile ilgilenmeyenlerin bile aşina olduğu ve sık sık şekil itibariyle Küçük Ayı ile karıştırıldığı için sahne ilk olarak Büyük Ayı Takımyıldızı'nın. Büyük Ayı birçok kültürde farklı isimlerle anılmıştır. Zamanında Kuzeybatı Avrupa'da ve Britanya bölgelerinde Araba ve Pulluk gibi isimlerle anılmıştır. Hatta Mısırlılar su aygırına, Galyalılar yaban domuzuna, Araplar ardından üç kişinin ağıt yaktığı bir tabuta, Romalılar ise öküzün çektiği bir arabaya benzetmişlerdir. Karaayak Kızılderilileri ve diğer kabileler de bu takımyıldızı düzenli olarak Kuzey Kutbu'nun etrafında döndüğü için saat olarak kullanmışlardır. Bizim Büyük Ayı dememizin sebebi ise Yunan mitolojisi olsa gerek. Bu hikayeye de kısaca yer verelim. Efsaneye göre kıskanç Hera , Zeus ile birlikte olan Callisto'yu büyük bir ayıya çevirmiş. Bunun üzerine Zeus Callisto'yu Büyük Ayı Takımyıldızı'na, onu çok özleyen oğlunu da Küçük Ayı Takımyıldızı'na dönüştürüp gökyüzünde buluşmalarını sağlamıştır. Büyük Ayı nam-ı diğer Ursa Major, ilkokullarda öğretilen büyük kepçenin / cezvenin ta kendisidir. İlk akla gelen tabir bu ama, Büyük Ayı sadece kepçeden ibaret değildir. Kepçeyi oluşturan yıldızların kadir değerleri daha düşük -ki bu da söz konusu yıldızın daha parlak olduğuna işaret eder- olduğu için kepçe figürü daha belirgindir. Ancak kepçeyi oluşturan 7 yıldız dahil Büyük Ayı'da 93 yıldız bulunmaktadır. Kepçeyi oluşturan yıldızlar kadir değerlerine göre en parlaktan en sönüğe: Alkaid (1,75), Alioth (1,85), Dubhe (2), Mizar (2,20), Merak (2,30), Phad (2,40), Megrez (3,30) şeklinde sıralanır. Aynı zamanda bu parlak yıldızlar kutup yıldızının bulunmasında da en önemli referans noktalarıdır. Bu konuda özellikle Dubhe ve Merak bizlere oldukça yardımcı olmaktadır. Dubhe ve Merak'tan hayali bir doğrusal çizgi çıkararak Polaris'e ulaşılabilir. Büyük Ayı Takımyıldızı, parsellediği bölge içinde pek çok galaksi, nebula ve açık yıldız kümelerine ev sahipliği yapmaktadır. Aynı zamanda Büyük Ayı'yı oluşturan yıldızların arasında çift yıldız sistemleri de vardır ve bunların en dikkat çekeni de Mizar Alcor ikilisidir. Bu ikili bizden yaklaşık 80 ışık yılı uzaklıktadır ve aralarında mesafe sadece 3 ışık yılı kadardır. Ancak çok uygun gözlem şartlarında dikkatli bakıldığında fark edilebilen bu ikilinin eskiden insanlar tarafından gözlerin sağlamlığını test etmek için kullanıldığını da belirtelim. Büyük Ayı Takımyıldızı, en iyi ilkbahar mevsiminde gözlemlenir. Bunun nedeni sonbaharda ufka yatık bir şekilde konumlanmasıdır. Ancak mart nisan aylarında adeta şaha kalıp gök kubbenin en tepesine kurulup yoğun şehir ışıklarına rağmen gözlemcilere afili pozlar verir. Takımyıldızların şekilleri ve isimleri arasında ciddi bir tutarsızlık söz konusudur. Örneğin Büyük Ayı'ya bakarken ''Ne ayısı yahu, bildiğimiz cezve bu'' dediğinizi duyar gibiyiz. Haklısınız da. Çünkü takımyıldızlarda yer alan yıldızlar zaman içerisinde çok yavaş bir şekilde de olsa ciddi anlamda konum değiştirmişlerdir. Yani Büyük Ayı bundan 1 milyon yıl önce böyle görünmüyordu . Yıldızların hareketini hesaba katan simülasyonlar yardımıyla aşağıdaki şekilde de göreceğiniz üzere Büyük Ayı bambaşka bir şekil ortaya koymaktaydı. İşte, Büyük Ayı'mızın hikayesi böyle. Şu haliyle bile ayıya benzetmek için hayal gücümüzü epey zorlarken, yıldızlar milyon yıllar boyunca hareketlerine devam ederek Büyük Ayı'yı daha da tanınmaz hale getirecekler. Bambaşka şekiller alarak yeni sıfatlar ve değişik isimlerle anılarak kutup bölgesindeki hakimiyetine devam edecek. Not: Kadir, astronomide kullanılan bir parlaklık birimidir. Değeri ifade eden rakam ne kadar büyükse yıldız o kadar sönük, rakam ne kadar küçükse, yıldız o kadar parlaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buyuk-birlesim-kurami-yuk-fazladan-boyutlar-d-zarlar/", "text": "Bu yazımızda yükün tanımından başlayıp noktasal parçacıklara ve daha büyük yapılara yüklerini neyin verdiğiyle devam edeceğiz. Sonra ise fazladan boyutlardan bahsedip, bunu D-zarlar ile bağlayacağız. Nihayetinde, parçacıkların birbirleriyle etkileşimini kuantum elektrodinamiğine göre açıklayıp bitireceğiz. İlk önce tabii ki Yükün ne olduğunu anlatmakla başlayalım yazımıza ki, akıllarda bu yükün nereden ve nasıl geldiği daha kalıcı biçimde yer etsin. Not: Sıklıkla sahte bilimcilerin mistik öğretilerini yaymak için kullandığı; aynı yükler birbirini ittiği halde, nasıl oluyor da atom çekirdekleri bir arada kalabiliyor sorusunu cevaplamak için şöyle düşünün. İki mıknatısın aynı kutupları birbirini iter ve asla birleştirilemezler. Oysa, o iki mıknatısı ayakkabılarınızdan alıştığınız cırt cırt ile sarmaladığınızda, birbirlerini itmelerine rağmen yapışıp bir arada kalırlar. İşte, güçlü kuvvet de tam olarak bunu yapar. Bütün atom altı parçacıkların sahip oldukları yükler enin katları şeklindedir. Yukarıda dediğimiz +1 ve -1 olan yükler gerçekte +e ve e'dir (e=1.602x10-19 coulomb). Atom altı parçacıkların oluşturduğu birazcık daha makro yapıların yükleri ise bünyesinde bulunan bütün atom altı parçacıkların yükleri toplamından gelir. Mesela proton noktasal bir parçacık olmadığından yükü; onu oluşturan 2 yukarı ve 1 aşağı kuarktan gelir (2 up ve 1 down kuarkların yükleri sırayla +2/3 ve -1/3 tür). Nötron ise 2 down ve 1 up kuarktan oluştuğu için yükü 0'dır. Çok net bir şekilde görebileceğiniz gibi yük bütün atom altı parçacıkların sahip olduğu karakteristik bir özelliktir. Sicim kuramına göre, sicimlerin farklı frekanslarda titreşmesi noktasal parçacıklara yük, kütle vb özellikler kazandırır. Parçacıklara nasıl kütle kazandırdığı, nasıl yük kazandırdığından daha açık ve akla yatkındır. Çünkü sicim kuramı yük kavramını fazladan boyutlarla ilişkilendirerek açıklıyor. Bu da bizim gibi sadece 3 uzaysal boyutu algılayan canlıların bu kavramları anlamasını biraz imkansız kılıyor. Sicimlerin parçacıklara nasıl kütle kazandırdığı açık dedim açıklamadan geçmeyeyim. Şimdi sicim kuramına göre yükü açıklayalım. Biraz başınız dönebilir, bu yüzden bağladığınız kemerlere güvenmeyin, aynı zamanda bir yerlere de tutunun! Ayar simetrisi, yükü açıklamak için bir fazladan boyuta ihtiyaç duyar ve bu boyutun daire şeklinde olması gerektiğini söyler. Çünkü daire simetriktir. Şimdi simetrinin yükle ne alakası var diyebilirsiniz, fakat çok alakası var. Eğer evrenimizde fazladan boyutlar varsa ve bir fazladan boyut çok küçük ama daire şeklindeyse, parçacık bu dairenin çevresinde ileri gitmesinden dolayı +, geri gitmesinden dolayı yük kazanır. Hatta ve hatta +, ve 0 yük dışında başka yük olmaması da, bu parçacıkların dairenin çevresi etrafında gidebilecekleri başka yönün olmamasından kaynaklanıyor. D-zarlar: Edward Witten M-teorisini öne sürdüğünde, o zamana kadar kabul görmüş 5 farklı sicim kuramını birleştirmiş ve bunların sadece birbirlerinin farklı yorumlanışları olduğunu açıklamıştır. Evrenin 10 boyut değil de 11 boyuttan oluştuğunu öne sürmüş, hatta ve hatta bizim 3 boyutlu evrenimizi daha fazladan boyutlardan oluşan bir uzay-zamanın içinde yüzen 3 boyutlu bir zar olarak tanımlamıştır. Bizim evrenimizin 11 boyutlu veya daha alt boyutlu evrenlerin içinde bir D-zar olduğunu öne sürüyor kısacası. Bu kuramın en büyük gelişmesi, Joseph Polchinski tarafından 5 farklı sicim kuramının 3'ünde sicimlerden başka yüksek boyutlu cisimler olduğunu göstermesiyle gerçekleşti. Bu cisimler, D-zar olarak adlandırılıyor ve her zaman açık sicimin bittiği yerde bulunuyorlar: 0-zar=parçacık, 1-zar=sicim, 2-zar=zar, 3-zar,.... 9-zar). Süpersicim teorisi D-zarların elektrik yüküne benzeyen özellikleri vardır der ve bu D-zarların +1 yükü vardır. Teori ayrıca, -1 yükü olan anti-D-zarlar da vardır diye ekler. İkinci süpersicim devrimi, varsayılan 10 boyutun aksine 11 boyut barındırdığının öne sürülmesiyle etkinlik kazandı. Hatırladığınız gibi D0-zarlar noktasal parçacıklardı. Bu teori D0-zarları, daire şeklindeki 11.boyutun etrafında dönen parçacıklar olarak tanımlıyor ancak, parçacık 11. boyutun etrafında diğer tarafa doğru dönüyorsa bu da anti-D0-zar oluyor. Bu ortaya atıldığı zamanlarda harika bir matematiksel keşifti ve süper sicim teorisinin ciddi bir şekilde ele alınmasına yol açtı. iki elektron aynı yüklere sahip olduğundan dolayı birbirini iter ama neden? Kuantum elektrodinamiği bunu, iki elektronun birbirini itmesini sağlayan arasındaki sanal fotonun, yani elektromanyetik alanın yük taşıyıcısının bir anda momentumunu transfer etmesi ve ardından yok olması diye açıklıyor . Bu gluonlara sanal denilmesinin nedeni de, yalnız başlarına gözlemlenemeyecek olduklarından kaynaklanıyor. Çünkü bildiğiniz gibi kuarklar tek başlarına bulunmazlar. Ayrıca bu sanal parçacıklar şu anlık gözlemlenmedi ve kuantum mekaniksel olarak var olup yok oluyorlar. Aşağıda iki elektronun etkileşiminin açıklandığı Feynman Diyagramını görebilirsiniz. Protonun yükünü içindeki üçlü kuarkın yükleri toplamı diye açıklayabiliriz ama, kuarkların yükleri tam sayılar değil ki, bir parçacığın yükü nasıl +2/3 veya -1/3 gibi değerler alabilir? Bunun şu anlık kesin bir cevabını bilmiyoruz ve kuarkları yalnızken gözleyemediğimizden dolayı kesin bir şey söyleyemiyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buyuk-patlama-big-bang-teorisi-1/", "text": "Büyük patlama teorisi, yaklaşık 13.8 milyar yıl önce evrenin tek ve belirsiz bir hacme sahip bir noktadan hızla genişleyerek bugünkü halini aldığını söyler. İlk andan itibaren evren bu tekil yoğunluktan genişlemeye başlamış, hızla devam eden genişme sürecinde zamanla atom çekirdeklerinin oluşabileceği kadar düşük yoğunluk ve sıcaklığa ulaşmış, yeterince genişledikten sonra ise bu hidrojen ve helyum gazlarının kütleçekimsel etkilerle kendi üzerlerine çökmeye başlaması sonucu ilk yıldızlar ve galaksiler oluşmuştur. Büyük Patlama Teorisi, ilk oluşan galaksilerin içerdiği yıldızların ağır elementlerce fakir olduğunu, bugün bildiğimiz oksijen, silisyum, karbon gibi elementlerin bu yıldızların patlamaları sonrasında ortaya saçıldığını anlatır. Buna göre, ilk yıldızlar büyük oranda hidrojen ve helyumdan oluşuyordu ve ağır elementler içermiyorlardı. Aradan geçen milyarlarca yıl içinde bu ilk yıldızlar patlayarak çekirdeklerinde oluşan karbon, oksijen, azot, silisyum ve demir gibi bugün periyodik tabloda gördüğümüz ağır elementleri uzay boşluğuna saçtı . Sonraki kuşak yıldızlar, yıldızlararası boşluğa saçılan bu ağır elementleri de içerdiği için kayalık yüzeye sahip ve yaşamı destekleyebilecek gezegenler de içeren yıldızların oluşması mümkün oldu. Uzak galaksi kümelerinden gelen ışığın kırmızıya kaymasının, doppler etkisi nedeniyle gerçekleştiği varsayımına dayanılarak bunları söylüyoruz. Doppler etkisi, ışığın veya sesin, yani bir dalganın uzaklaştıkça dalga boyunun büyümesi, yakınlaştıkça küçülmesidir. Şöyle ki, bir ışık kaynağı sizden uzaklaşıyorsa, ışığın giderek kırmızılaştığını, yaklaşıyorsa mavileştiğini görürsünüz. Tıpkı sesin uzaklaştıkça pesleşmesi, yakınlaştıkça tizleşmesi gibi. Bu da şu demek oluyor; uzak galaksi kümelerinin ışıkları hafifçe kırmızıya doğru kayıyorsa, bizden uzaklaşıyor olmalılar. Eğer gökyüzünün her yanındaki uzak galaksi kümeleri bizden uzaklaşıyorsa, aslında evrenin genişlediğini düşünebiliriz. Aslında evrenin genişlediği fikri henüz yokken; 1920'li yıllarda, Georges Lemaitre ve Alexander Friedmann gibi bilim insanları bu teoriyi ilk kez ortaya atmışlardı. Ardından Edwin Hubble, kırmızıya kaymayı gözlemsel olarak ortaya koyunca; evrenin genişlemesinin her zaman geçerli olduğu düşüncesiyle, genişleme geriye, geçmiş zamana doğru sarılarak; madem genişliyor, çok eskiden tüm evren tek bir noktada yoğunlaşmış olmalı denilerek big-bang teorisi bilim çevrelerinde yaygınlaşmaya başlamıştır. Başlangıçta bilim insanlarının çoğunun pek sıcak bakmadığı büyük patlama teorisi, George Gamow gibi bilim insanlarınca zaman içinde geliştirildi. Einstein'ın görelilik teorisinin de yardımıyla uygun hesaplar yapılarak genişleme olgusunu açıklayabilecek matematiksel çalışmalar ortaya konuldu ve böylelikle 1965'li yıllardan sonra bilim insanlarınca yaygın olarak kabul edilen bir teori haline geldi. Her önemli ve geçerli teoride olduğu gibi, büyük patlama teorisi de kendisini doğrulayacak kanıt öngörülerinde bulunur. Örneğin, teoriye göre evrenin çok uzak köşelerindeki galaksilere baktığımızda onların ışıkları bize çok geç ulaştığı için milyarlarca yıl önceki gençlik hallerini görmeliyiz. Ki zaten, ışık hızı sınırlı olduğu için gençlik hallerini görürüz. Yazının başında belirttiğimiz gibi, evrenin ilk oluşum aşamalarında hidrojen ve helyum haricindeki ağır elementler evrende az bulunuyordu. Büyük patlama teorisi der ki; gözlemlediğimiz bu çok uzak galaksilerin ışık tayfını incelersek, ağır elementlerin yakınımızdaki galaksilere oranla daha az oranda olduğunu bulmamız gerekir. Ve gerçekten de, bilim insanları uzak galaksi kümelerinden gelen ışığı analiz ettiklerinde ağır elementlerin çok az miktarda bulunduğunu gördüler. Bugün teleskoplarımızla çok uzak galaksi kümelerinin ışığını incelediğimizde, -bazı istisnalar haricinde- bu galaksilerdeki yıldızların ağır element bakımından oldukça fakir olduğunu gözlemliyoruz. Yine teoriye göre; evrenin tekil bir noktadan genişlemeye başladıktan sonraki ilk 380 bin yıl boyunca ışık yayılamaz. Çünkü, evren bu süre boyunca ışığın içinde yayılamayacağı kadar yoğundur. Evren 380 bin yaşına girdiğinde ise, yoğunluk ışığın yayılabileceği kadar düşer ve ışık aniden tüm evrene yayılır. Bu durum için büyük patlama teorisi bize şunu söyler: eğer öyleyse, o aniden yayılan ışınımın dalga boyu şu anda 1.9 mm, yani 2.7 kelvinlik bir kara cisim ışıması şeklindedir ve evrende nereye bakarsak bakalım görünebiliyor olmalı. Yine evet, gerçekten de bu öngörü doğru çıktı. Bilim insanları Arno Penzias ve Robert Woodrow Wilson, Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması adı verilen bu 2.7 kelvinlik ışımayı evrenin her yanında gözlemlediler. Bugün, uzaya gönderdiğimiz gözlem uyduları sayesinde arkaplan ışımasını çok detaylı biçimde haritalandırmayı başarmış durumdayız. Büyük patlama teorisini destekleyen bu saydıklarımız haricinde başka birçok kanıt var olduğu gibi, karanlık enerji benzeri açıklamakta güçlük çektiği konular da vardır. Zaten bu nedenle ilk ortaya atıldığında dönemin çok sayıda ünlü ve başarılı fizikçisi tarafından reddedilmiştir. Bununla beraber, plazma evren modeli gibi diğer görüşlere göre daha sağlam kanıt içerdiği için, büyük patlama şu an evreni anlayabilmemizi sağlayan en başarılı bilimsel teori olması nedeniyle bilim insanlarının çoğunluğu tarafından kabul görür. Unutmayın; bir teorinin açıklayamadığı bazı şeylerin olması, o teorinin yanlış olduğu veya çürütüldüğü anlamına gelmez. Teori ve kanun kavramlarının ne olduğuyla ilgili bu yazımızı okumanızı öneririz. 1) Tekillik, sıfır hacme ve sonsuz yoğunluğa sahip; alışık olduğumuz fizik kurallarının geçerli olmadığı oluşumlara denilir. Örneğin kara delikler gerçekte kendi çaplarında küçük birer tekilliktir. 2) Teorinin adı büyük patlama olsa da, gerçekte patlayan bir şey yok, tekil bir noktadan başlayan ani bir genişleme var. Yani fotoğrafta gördüğünüz gibi bir durum söz konusu değil. Big-bang teorisine bu patlama çağrıştıran ismini, teorinin kurucuları değil, teoriyle alay eden bir bilim insanı vermiştir. 3) İlk olarak 9 Ocak 2015'te yayınlanan ve büyük patlama teorisini sadece temel anlamda anlatan bu yazımız, geliştirilip güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur. Bugün evren hakkında bazı temel fik..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buyuk-patlama-buyuk-cokusle-mi-sonlanacak/", "text": "Biraz fizik ve alanlarına ilgi duyan herkes bilir ki Einstein'in Görelilik Kuramı bizlere evrenin bir tekillikten, büyük bir patlama ile başladığını ve büyük bir çöküşle veya bir tekillikte son bulacağını söyler. Bir kara deliğin içerisine düşen herhangi bir madde tekillikte kaybolur ve dışarıdan algılanacağı tek şey o maddenin kütle çekim etkisi olur. Kuantum etkilerini de hesaba katacak olursak o maddenin kütlesi veya enerjisi sonuçta evrenin geri kalanına eklenebilir. Biz bu yazımızda; Evren gerçekten bir başlangıca ve bir sona sahip midir? sorusunu irdeleyeceğiz. Evrenin genel kabul gören tarihi Sıcak Büyük Patlama Modeli olarak bilinmektedir. Bu tip modellerde evren zaman içinde genişledikçe içinde bulunan tüm maddelerin ve ışınımların soğuduğu görülmektedir. -evrenin boyutunun ikiye katlandığında sıcaklığın yarıya düşmesi- Bizim sıcaklık olarak adlandırdığımız aslında parçacıkların ortalama enerjisinin veya hızının bir ölçütüdür. Parçacıkların hızı ile sıcaklık arasında doğru orantılı bir ilişki bulunmaktadır. Parçacıklar, yüksek sıcaklıklarda o kadar hızlı hareket ederler ki bu sayede birbirlerine çekilmekten kaçabilirler. Fakat soğuduklarında muhtemel sonlarından kaçamazlar ve birbirlerine doğru çekilerek kümelenmeye başlarlar. Sıcaklık öyle etkilidir ki evrende bulunan parçacıkların türleşmesine sebep olur. Eğer yeterli yüksekliğe sahip bir sıcaklık varsa çok çeşitli parçacık/karşıt parçacık çifti oluşabilir. Bu parçacıklardan bazıları karşı parçacıklarına çarptıklarında yok olsalar da üretilmeleri imha edilmelerinden çok daha kısa bir sürede gerçekleşir. Ancak bunun tersi olarak, daha düşük sıcaklıklarda bazı parçacıklar karşı parçacığına çarptığında yok olacak ve bu kez imha edilmeleri için geçen süre üretilmeleri için geçen süreden daha kısa olacaktır. Büyük patlamayı düşündüğümüzde evrenin o an ki boyutunun sıfır olduğunu ve sıcaklığın sonsuz derece olduğunu bilmeliyiz. Evren zamanla genişledikçe sıcaklığın azalacağını belirtmiştik. Evrenin sıcaklığının Büyük Patlama anından yalnızca bir saniye sonra on milyar dereceye düşmüş olduğu düşünülmektedir. Bu sıcaklık derecesi, Güneş'in merkezindeki sıcaklığın yaklaşık olarak bin katıdır. Yani 15,6 milyon santigrat derece sıcaklığı, 1000 ile çarptığımızda Büyük Patlamanın bir saniye sonrasının sıcaklığını bulabiliriz. Devasa bir sıcaklık olduğu konusunda hemfikir olduğumuzu düşünmekteyiz. Bu anda evrende en fazla var olan parçacıkların fotonlar, elektronlar ve nötrinolar ve ek olarak da bir miktar proton ve nötron oldukları düşünülmektedir. Bu an da elektronlar ve karşı elektronların çoğu birbirini yok etmiştir. Bu yok etme sonucunda daha fazla foton üretilmiştir. Ancak nötrinolar birbirlerini yok etmediler. Bunun sebebi nötrinoların kendileri ve başka parçacıklarla zayıf etkileşim kuruyor olmalarıdır. Eğer nötrinoları rahatça gözlemleyebilseydik erken evrenin modeli için bize yarar sağlayacaktı. Ne yazıktır ki nötrinoların sahip olduğu çok düşük enerjileri sebebi ile gözlemlerimiz oldukça zor biçimde gerçekleşebiliyor. Yapılan son deneyler eğer nötrinoların kendilerine ait kütleleri kesin ölçümlere ulaştırılabilirse, durum değişecektir. Nötrinolar evrenin genişlemesini durdurmaya ve tekrar çökmesine sebep olmaya yetecek kadar kürle çekim etkisine sahip karanlık madde'nin bir biçimi olabilirler. Büyük Patlamadan yaklaşık olarak yüz saniye sonra evrenin sıcaklığı bir milyar dereceye kadar düştüğü düşünülmektedir. Bu sıcaklık derecesini en sıcak yıldızların sahip olduğu sıcaklık olarak nitelendirirsek yanlış söylemiş olmayız. Bu sıcaklık derecesinde protonlar ve nötronlar nükleer kuvvetten kaçma yeteneklerini kaybetmişlerdir ve bir proton ile bir nötron içeren döteryum atomlarının çekirdeklerini üretmek için bir araya gelirler. Daha sonra döteryum çekirdekleri daha fazla proton ve daha fazla nötron ile bir araya gelerek iki nötrona sahip helyum ve eser miktarda da olsa daha ağır elementlerden olan lityum ve berilyumu üretmiştir. Büyük Patlamadan yalnızca birkaç saat sonra helyum ve diğer elementlerin üretimin sonlanmış olduğu düşünülmektedir. Ardından, sonra ki yaklaşık yüz yıl boyunca evren fazla bir şey olmadan genişlemeye devam etmiştir. Evren bu andan sonra da soğumaya ve genişlemeye devam etmiştir. Fakat bazı bölgelerde genişleme kütle çekim etkisi ile yavaşlatılmıştır. Buna bağlı olarak bu bölgeler tekrar çöktü. Çökme sırasında bu bölgelerin dışındaki maddelerin sahip olduğu kütle çekim etkisi bu bölgeleri hafifçe döndürmeye sebebiyet verdi. Çöken bölgenin boyutu ile dönme hızı arasında ters bir orantı mevcuttur. Çöken bölge küçüldükçe dönme daha da hızlanmıştır Bölge yeterince küçüldüğünde ise daha hızlı dönecek ve bunun sonucunda bugünkü disk şeklinde dönen galaksiler meydana gelecektir. Evrenin nasıl sona ereceğine dair üç olası senaryodan biri olan Büyük Çöküş Teorisi Rus bilim insanı Aleksandr Fridman tarafından 1922 yılında ortaya atılmıştır. Evrenin büyük patlamadan itibaren genişlediğini ve hala genişlemekte olduğunu belirtmiştik. Büyük Çöküş Teorisine göre, evrenin genişlemesi zamanla kütle çekimin etkisi ile yavaşlayacak evrenin toplam kütle miktarına göre bir anda duracak ve daha sonra kendi içine çökerek tıpkı başlangıç anında ki tekilliğine geri döneceği düşünülmektedir. Eğer evrenin genişleme hızı kurtulma hızından daha fazla olmazsa, tüm maddelerin karşılıklı yerçekimsel etkileri sonucunda evren kasılmaya başlayacaktır. Eğer bu daralma aşamasında entropi artmaya devam ederse daralma genişlemenin tersinden çok daha farklı bir şekilde görünür. Bildiğimiz üzere erken evren tek biçimliydi ancak gittikçe büzülen evren için bunu söyleyemeyiz. Büzülen evren gittikçe yıpranacaktır. Sonuçta bütün maddeler kara deliklere dönüşecek ve tüm bu kara delikler birleşecek veya büyük daralma tekilliğine sebep olacaktır. Daha açık bir şekilde tarif edecek olursak, biliriz ki evrenin genişlemesi ile Büyük Patlama da üretilen enerji arasında bir ilişki mevcuttur. Maddeler diğer cisimlerin yer çekimi etkisiyle Büyük Patlama noktasından uzaklaşarak evrenin genişlemesinin azalmasına sebep olmuştur. Zamanla maksimum genişleme noktasının ötesinde bir şey olmadığında evren Büyük Patlama noktasına dönecek ve yolu tersine çevirecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buyuk-patlama-kaynakli-cekim-dalgalarini-tespit-etmek-mumkun-mu/", "text": "Einstein haklıydı. Kütle çekim kuvvetindeki değişimler gerçekten de uzay-zaman boyunca dalga olarak yayılıyor. LIGO, 36 ve 29 Güneş kütleli iki kara deliğin birleşmesi sonucu oluşan bu türden dalgaları tespit etti. Toplamları 65 Güneş kütlesi eden bu cisimlerin birleşmesinde geriye kalansa 62 Güneş kütlesiydi. Peki geri kalan üç Güneş kütlesine ne oldu? Bu kütle, Einstein'ın ünlü E=mc2 formülünü kanıtlarcasına kütle çekim dalgaları olarak uzaya yayıldı. Her ne kadar LIGO'nun tespit ettiği karadeliklerin kütleleri yıldız standartlarına göre yüksek olsa da, gökadaların merkezlerinde olduğu düşünülen süper kütleli karadeliklerin yanında bir hayli küçük kalıyor. Bizim gökadamız Samanyolu'nun merkezinde yaklaşık dört milyon Güneş kütlesine sahip bir kara delik bulunuyor. Bu miktar, karadeliğin kütlesi etrafındaki yörüngede dolanan yıldızlardan ölçüldü. Bu kütle dahi daha büyük galaksilerin merkezlerinde bulunan on milyarlarca kütleli karadeliklere oranla oldukça küçük kalıyor. Astronomların süper kütleli karadelikler hakkında öğrenmek istedikleri çok sayıda bilgi var. Şimdilik onları üzerlerine düşen gaz aracılığıyla X-ışını, görünür ışık gibi dalga boylarında yaydıkları büyük miktarda elektromanyetik ışınım sayesinde görebiliyoruz. Bu süreçlerin karadeliklerin büyümelerine yardımcı olduğunu biliyoruz fakat gökadadaki gazın büyük bölümünün karadeliklerden uzak olması veya çok hızlı hareket ediyor olmaları, karadeliklerin en başta nasıl bu kadar büyük boyutlara ulaşabildikleri sorusunu sormamıza neden oluyor. Süper kütleli karadeliklerin bu kadar büyük kütleye sahip olmaları galaksilerin merkezlerindeki karadeliklerin birleşmesiyle açıklanabilir. Bu senaryo içinse iki gökadanın birleşmesi gerekiyor. Bu durum evrende gökadalar birbirlerinden uzak oldukları için oldukça nadir görülen bir olay. Fakat büyük patlamadan hemen sonraki süreçte evrendeki gökadaların birbirlerine çok daha yakın oldukları söylenebilir. Bu durumda çekim dalgalarını tespit etmek aynı zamanda da geçmişte geriye bakmak demektir. Yani en uzaktaki galaksileri gözlemleyebilmek anlamına gelir. Bu gökadalardan çıkan ışık büyük patlamanın hemen ardından yolculuğuna başladı. Bu bize süper kütleli karadeliklerin nasıl büyümeye başladıkları hakkında doğrudan ipuçları verebilir. Hatta bir süper kütleli karadeliğin gökadanın ve içerisinde bulunan yıldızların ve gezegenlerin şekillenmesinde büyük etkisi olduğu düşünülecek olursa konunun insanoğlunun varlığı ile de doğrudan alakası olduğunu söyleyebiliriz. Böylesi gözlemler yapmak için LIGO'nun dört km genişliğindeki kollarından çok daha geniş algılayıcılara ihtiyacımız var. eLISA isimli yeni projede ise gelecekte yörüngeye yerleştirilecek üç adet, kollarının uzunluğu Dünya ve Ay arasındaki mesafeden de daha uzun olan bir gözlemevinin kurulması planlanıyor. Nihai amacın büyük kütleli karadelik birleşmelerinden de daha büyük olduğunu söyleyebiliriz. Büyük patlama, hatta çoğu uzman tarafından büyük patlamadan hemen sonra gerçekleştiği düşünülen şişme sürecinde çok büyük miktardaki kütlenin neredeyse ışık hızında hareket etmesi söz konusu. Bu durum mevzu bahis kütlenin güçlü çekim dalgaları oluşturması gerektiğini öneriyor. Bununla birlikte en güçlü sinyal, boyutu evrenin boyutu ile karşılaştırılabilecek ölçüde büyük olan kütlelerden gelir. Kütle çekim dalgası ışınımı onu yayan cisimlerin dalga boyundan daha uzun dalga boylarına sahip olduğu için, bu büyük kütleden kaynaklanacak dalganın boyu da evrenin boyutu ile benzer bir boyutta olacaktır. Bu durumda LIGO veya evrenden daha küçük herhangi bir gözlemevi böylesi dalgaları tespit edemeyecektir. Bu dalgaların dolaylı gözlemi büyük ihtimalle kozmik arka plan ışınımının gözlemi ile gerçekleştirildi. Işık dalgaları sabit bir doğrultuda titreştiklerinde, ışığın özel bir kutuplaşması olduğunu söyleriz. Eğer çekim dalgaları arka plan ışınımı doğduğunda çoktan var olan dalgalarsa, arkalarında girdap benzeri ışığın kutuplaşması sırasındaki bir bükülme gibi B mode adı verilen bir iz bırakmaları gerekir. B modları kaynaklı bir sonuç birkaç yıl önce önerilmişti, fakat daha sonra oluşan sinyalin nedeninin kozmik tozdan kaynaklandığı görülmüştü. Bu, kozmik arka fon ışınımının polarizasyonu bozmak için ortaya çıkan çok sayıda etkenden sadece biri. Konu üzerindeki çalışmalar şişme teorisi hakkında kanıt sunabileceği gibi, maddenin evrende neden bu kadar homojen dağıldığına ilişkin kafa karıştırıcı sorulara da cevap verebilir. Her ne kadar böylesi bir sinyali bulmak muazzam bir çaba gerektirse de, aynı durumun kütle çekim dalgaları ilk önerildiği zamanda, yani yarım yüzyıl öncesinde de aynı zorlukta olduğunu söyleyebiliriz. Süper Kütleli Kara Delik Miktarı, Sandığımızdan Fazla Olabilir! Antik Galaksiler, Tahmin Edilenden Daha Parlaklar!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buyuk-patlama-ve-ilk-yildizlar/", "text": "Büyük patlama teorisine göre, evren 13.7 milyar yıl öncesinde, bir tekilliğin aniden genişlemeye başlamasıyla oluşmuştur. Teoriye göre büyük patlama sonrası ortaya çıkan atomların %75'i hidrojen, kalan %25'i helyum ve eser miktarda lityum'dur. Yani en temel ve en hafif atomlardır. Yıldız oluşum teorilerimiz, Güneş ve Güneş'ten daha küçük yıldızların oluşabilmesi için hidrojen ve helyum'dan daha ağır elementlerin zorunlu olduğunu gösteriyor. Şöyle ki, küçük yıldızların oluşması için çökmesi gereken gaz bulutları, ısıyı bünyelerinde soğurabilecek soğutucu ağır elementlere ihtiyaç duyuyor. Aksi halde, sadece hidrojen ve helyum'dan oluşan bir bulut çökerken fazlasıyla ısınıyor ve bu ısı, bulutun çökmesini engelleyerek genişlemesine neden oluyor. Yani, sadece hidrojen ve helyum'dan oluşan bir gaz bulutunda, küçük bir yıldız hiçbir zaman oluşamıyor. Evrenin henüz daha küçük ve daha sıkışık olduğu genç günlerinde, hidrojen ve helyum'un bir araya gelip yıldız oluşturabileceği kadar yoğun gaz bulutları vardı. Buralarda bugün asla oluşamayacak kadar büyük kütleli yıldızlar doğabiliyordu. Devasa gaz kütleleri, sıkışırken oluşan ısınmanın neden olduğu dışa doğru oluşan itkisel basıncı aşabilecek kütleye ulaşabiliyordu. Sonuçta, bugün oluşması neredeyse imkansız olan, Güneş'in 200 katından fazla kütleye sahip dev ilkel yıldızlar parlamaya başlamıştı. Başka bir ifade ile evrenin ilk dönemlerinde, yani 13 milyar yıl kadar önce ilkel galaksilerde oluşan ilk yıldızlar, Güneş'ten yüzlerce kat daha fazla kütleye sahip çok ağır yıldızlardı. Hatta, bugünkü ağır parlak süper dev yıldızlardan bile birkaç kat büyüklerdi. Bu aşırı dev yıldızlar, 1 milyon yılı bile bulmayan ömürleri sonunda süpernovalar biçiminde patlayarak yıldızlararası gazı ağır elementler bakımından zenginleştiriyorlardı. Hidrojen ve helyum harici; karbon, oksijen, azot, silisyum, demir bakır vb ağır elementler ilk kez bu dev yıldızlarda meydana geldi. Onların saçtığı ağır elementler sayesinde, Güneş gibi ikinci ve üçüncü kuşak yıldızlar ve çevrelerindeki karasal gezegen sistemleri oluşabildi. Peki bunun aksi olabilir mi? Ilk yıldızların oluşmaya başladığı 13 milyar yıl önce sadece hidrojen ve helyum'dan oluşan Güneş büyüklüğünde bir yıldız meydana gelebilir mi? Teoride mümkün değil ama, pratikte olabiliyor. Örneğin geçtiğimiz yıl keşfedilen SDSS J102915+172927 isimli yıldız, Güneş'imizden daha küçük ve 13 milyar yaşında olmasına rağmen, sadece hidrojen ve helyum'dan oluşuyor, diğer elementleri neredeyse hiç içermiyor. Böyle bir yıldızın nasıl oluşabildiği ise araştırılmaya devam ediyor. Büyük ihtimalle o da hayatına dev bir yıldız olarak başlamış, ancak kısa süre içinde şu an bilmediğimiz bir nedenle kendisini oluşturan gazın %90'ından fazlasını kaybedip uzun ömürlü küçük bir yıldıza dönüşmüş olabilir. En üstteki görsel, Adolf Schaller tarafından hazırlanmış; ilk yıldızların oluştuğu ortamı ve ilkel galaksi yapılarını canlandırmaya çalışan bir ilustrasyondur. Nedelin Felaketi: Uzay Yarışındaki En Büyük Dram! SSCB ve ABD arasındaki kıyasıya uza... Yerel galaksi grubumuzun bir üyesi ... Dünya neden sıra dışı olsun ki? Nep..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buyuk-patlamayi-televizyonunuzdan-izleyin/", "text": "Analog televizyon yayınında herhangi bir kanal ayarlı olmadığında, ekranda sürekli hareket eden beyaz ve siyah noktalar görürüz. Buna halk arasında karıncalı görüntü deniliyor. Tabi bunu görebilmek için eski, analog, halk arasında tüplü televizyon diye bilinen bir televizyona sahip olmanız gerekir. Günümüz LCD ve Plazma televizyonları çoğunlukla bu paraziti filtreleyerek kullanıcıya yansıtmıyorlar. Kusursuz şartlar altında, anten ucunda bir sinyal olmayacağı için televizyonun tasarımına bağlı olarak ya siyah ya da beyaz bir görüntü görmemiz gerekmektedir. Ancak, hiçbir zaman bu tek düze görüntüyü göremiyoruz. Yani analog televizyonlarda gördüğümüz bu şeyler televizyonun üretiminde eklenmiş şeyler değil. Bu gördüğümüz karıncalar, çevremizdeki elektronik cihazların, yüksek akım iletim hatlarının, Güneş'ten ve yıldızlarda gelen radyasyonun, hatta evlerimizdeki ampüllerin yaydığı parazitlerdir. Ancak, bu parazitlerin arasında çok gizli birşey de bulunur; evrenin doğum izleri! Evren birçok bilim insanı tarafından kabul edildiği gibi, Büyük Patlama sonucu bir tekillikten meydana gelmiştir. Bu patlamadan sonra bugün gördüğümüz, göreceğimiz herşey şekillendi ve şekillenmeye devam ediyor; yıldızlar, gezegenler, göktaşları, canlılar ve tabi ki biz. Bütün bunların televizyonlarda gördüğümüz karıncalı görüntü ile ne alakası var diyebilirsiniz. Ancak televizyonlardaki karıncalı görüntülerin yaklaşık %1'lik kısmı, evrenimizin oluşmasına olanak sağlayan Büyük Patlama'nın bir kalıntısıdır. Bizler, televizyonlarda evrenin genişlemesinden arta kalan tembel elektromanyetik dalgaları, yani kozmik mikrodalga fon ışınımını da görüyoruz. Televizyonlar sadece belli dalga boylarındaki elektromanyetik dalgaları almaya ayarlanmış olsa da, diğer dalga boylarının etkilerinden de uzak olamazlar. 118 ila 137 Mhz arasındaki UHF yayınlarını almak üzere tasarlanan bir televizyon elbette ki büyük oranda bu aralıkta yer alan sinyalleri kullanarak çalışacaktır. Ancak, analog cihazların doğası gereği diğer dalga boylarındaki frekanslar da bu cihazlarda parazit olarak kendilerini gösterirler. İşte, evrenin istisnasız her yerini kaplayan 160 Ghz'lik kozmik mikrodalga fon ışınımı da bu parazitlerden biridir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buyuk-sarmal-galaksi-ngc-1232/", "text": "Galaksilerin sadece görebildiğimiz yanları değil, göremediğimiz yanları da fazlasıyla gizemli ve büyüleyicidir. Very Large Telescope tarafından ayrıntılı olarak fotoğraflanan Büyük Spiral Galaksi (NGC 1232) buna iyi bir örnektir. Merkez etrafından dönen sarmal kolların yerçekimsel girdabında dolup taşan; görünürde milyonlarca parlak yıldız ve karanlık toz hakimdir. Parlak mavi yıldızlar içeren açık kümeler bu spiral kollar boyunca saçılmışken, yıldızlararası tozdan oluşan karanlık yollar aralarda yer alır. Daha zor görünür, ancak keşfedilebilir, milyarlarca soluk yıldız ve geniş yıldızlararası gaz alanları, bu büyük kütleyi bir arada tutar ve galaksinin iç kısmındaki dinamiklere hakim olurlar. Önde gelen teoriler, başka bir formda ve henüz bilmediğimiz daha fazla miktarda maddenin bulunduğunu göstermektedir. Karanlık madde olarak nitelenen bu büyük miktardaki madde, galaksilerin dış bölgelerindeki görebildiğimiz maddenin olağandışı hareketlerini açıklamak için varsayımsal olarak ortaya konulmuştur. NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply. Telif Hakkı: Yang Sutie Gece anid... Telif Hakkı: NASA, CXC, SAO Samany..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/buz-dunyasi-enceladusun-kaplan-deseninin-sirri/", "text": "Cassini'nin gönderdiği veriler ile bilim insanları Enceladus'ta buzlu yüzey altı bir okyanus ve uydunun güney kutbunda Güneş Sistemi'nde hiç benzeri görülmemiş kaplan desenlerine benzer izler belirlediler. Yeni yapılan bir araştırma ise bu kaplan desenlerinin gizeminin bir kısmını çözdü. Araştırmanın baş yazarı Doug Hemingway, Cassini görevi tarafından ilk defa görüntülenmeden önce Güneş Sistemi'nde herhangi başka bir yerde buna benzer çizgiler hiç görmediklerini ve hatta diğer buzlu gezegen veya uydularda da bunlara benzer yapılar olmadığını söyledi. Elde edilen görüntülerden anlaşılacağı üzere bu çizgiler birbirlerine paraleldir ve yaklaşık 130 km uzunlukta olup birbirleri arasında 35 km'lik aralıklar bulunmaktadır. Bunları özellikle ilginç yapan şey ise bu yarıklardan sürekli olarak su buzu püskürmesidir. Yeni yapılan araştırmada ise Doug Hemingway ile birlikte Kaliforniya Üniversitesi'nden meslektaşı Max Rudolph ve Berkeley Üniversitesi'nden bir diğer meslektaşı Michael Manga, uydunun üzerinde bu tarz çatlakların oluşmasını ve oldukları yerde kalmalarını sağlayan fiziksel kuvvetleri ortaya çıkarmak için bir takım sayısal modeller kullandılar. Ayrıca bu çatlakların niçin sadece uydunun güney yarım küresinde yer aldığını da bulmaya çalıştılar. Yaptıkları bu çalışmaların sonucunda ise uydunun Satürn etrafındaki alışılmamış yörüngesinden kaynaklanan yer çekimsel değişikliklerin onu hafifçe esnetmesinden dolayı donmuş katı bir cisim olmadığını ortaya koydu. Ayrıca uydudaki bu şekil bozukluğunun uydunun kutuplarının daha ince olmasına neden olduğunu ve bu yüzden de kırılmaya karşı bu bölgelerin çok daha hassas olduklarını buldular. Bu durum da araştırmacıların benzer desenlerin uydunun kuzey kutbunda da ortaya çıkabileceğini ancak ilk önce güney kutbunun çatladığı sonucuna varmalarına yol açtı. Bu çatlakların neden paralel olduğunu ise şöyle açıklıyorlar: Bağdat şehrinin adını verdikleri ilk şerit açıldıktan sonra bu yarık bu şekilde kalmaya devam etti. Arkasından okyanus suyu buradan püskürerek üç tane daha şerit açtı. Daha sonrasında bu yarıklardan çıkan su püskürmeleri donup geriye doğru düşerek yarıkların kenarlarını oluşturdu. En sonunda da oluşan yığınların meydana çıkardığı basınç yüzünden yeni yeni çatlaklar oluştu. Araştırmacılardan Rudolph'a göre bu model düzenli çatlakların sebebini açıklıyor. Ayrıca ilk çatlağın kenarlarına düşen buz halindeki maddenin ağırlığının, yüzeyde bulunan buz katmanının yeterince esneyip 35 km uzaklıkta başka bir paralel çatlağın oluşmasına sebep olduğunu da söylüyor. Araştırmacılar bütün bunlara ek olarak çatlakların açık kalıp kısmen püskürmelere devam etmelerinin sebebinin uydunun tuhaf yörüngesini değiştiren Satürn'ün kütle çekiminin yol açtığı gelgit etkisi olduğunu da buldular. Çatlaklar genişleyip daralmaya devam ediyorlar ve bu sayede hiç kapanmıyorlar. Satürn sisteminde neye el atsak bir..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/c2017-o1-asas-sn-kuyruklu-yildizi/", "text": "Sizin için iki iyi haberimiz var! Öncelikle, uzun süredir kozmosun gizli yollarında ilerleyen bir kuyruklu yıldız keşfedildi. İkincisi, eğer bir dürbününüz varsa, o büyük, ileri teknoloji teleskoplardan hiçbirinin yardımı olmadan bu kuyruklu yıldızı görebilirsiniz. İsmi C/2017 O1 ASAS-SN olarak belirlendi, çünkü ilk olarak temmuz ayında Şili'de bulunan All Sky Automated Survey for Supernovae sistemi tarafından tespit edildi. Tahmin edebileceğiniz gibi bu gözlemsel sistem normalde, yüksek yığınlı yıldızların muhteşem ölümlerini gözlemlemek için kullanılıyor, ancak, bu kuyruklu yıldız göz ardı edilemeyecek kadar muhteşem. Space.com'a göre, kuyrukluyıldız, Ağustos ayının başında Cetus takım yıldızından , Eridanus'un batısına doğru ilerliyordu. O zamandan beri Taurus'un içine kaymış ve Eylül ayında Hyades ve Pleiades yıldız kümeleri boyunca dans ediyordu. Şu aralar, Auriga ile Perseus'un arasından, Camelopardalis'e doğru gidiyor. Bu astronomik yolculuk boyunca, güzel kuyruğu çarpıcı bir şekilde gölgeler halinde izlendi. 14 Ekim 2017'de, Güneş'ten 224 milyon kilometre kadar uzakta ve Güneş'e olan eliptik yörüngesindeki en yakın nokta olan günberisine ulaşacak. Bu aynı zamanda, en üstteki görselde gördüğünüz gibi Mars'ın yörüngesi civarlarında olacağı anlamına geliyor. Işıklı kirlilik düzeyinin düşük olduğu ve Ay'ın olmadığını yerlerde bir dürbünü olan herkes bu kuyruklu yıldızı gözlemleyebilecek. Ancak görmek için en iyi zaman 18 Ekim olacak. Bu noktada, yörünge yolu nedeniyle, Güneş'ten uzaklaşmaya başlamış olmasına rağmen kuyruklu yıldız, Dünya'ya en yakın konumda olacak. Güneş'ten yaklaşık 2 bin astronomi ... Uyarı: Oumuamua hakkındaki bu yeni ... Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cagaloglu-anadolu-lisesi-panelimizden-kareler/", "text": "İstanbul Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nin davetlisi olarak, 31 Mayıs 2017 tarihinde bir astronomi ve uzay bilimleri söyleşisi gerçekleştirdik. 100 yılı aşkın tarihi ile, ülkemizin en köklü ve nitelikli eğitim kurumları arasında yer alan Cağaloğlu Anadolu Lisesi öğrencilerinin, tümüyle kendi çabalarıyla gerçekleştirdikleri organizasyonda, Kozmik Anafor Astronomi Platformu'nun kurucusu amatör astronom Zafer Emecan ve yazarlarımızdan Ali Kuşçu Uzay Evi'nde astronom olarak görev yapan Reyhan Çelik yer aldılar. Yaklaşık 160 öğrenci ve öğretmenin katıldığı 3 saatlik panelde; Güneş Sistemi'ni ve gezegenleri tanıttıktan sonra, uzak öte gezegenleri tanıttık ve keşif yöntemlerini anlattık. Ardından, Mars'a yolculuğu, dünyalaştırma ihtimallerini ve olası Mars kolonisinde hayatı ele aldık. 8 Aralık 2018 Cumartesi günü, İstan... 30 Mart 2018 Cuma günü, Çanakkale B..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/canakkale-bilsem-gozlem-etkinligi/", "text": "30 Mart 2018 Cuma günü, Çanakkale BİLSEM'in davetlisi olarak, düzenledikleri söyleşi ve gözlem etkinliğinde yer aldık. Prof. Dr. Osman Demircan, astronom Tamer Akın ve kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan'ın konuşmacı olarak yer aldığı etkinlikte, Güneş Sistemimiz, yıldızlar, evrenin yapısı ve sahte bilimcilerin insanları aldatmaya yönelik kurduğu komplo teorileri ele alındı. Daha sonrasında ise, katılımcı öğrencilerin yönelttiği sorular cevaplandırıldı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/caner-taslaman-in-big-bang-ve-tanri-kitabi-uzerine/", "text": "Kitap incelemeleri bizim işimiz değil. Ancak, ülkemizin en büyük ve güvenilir astronomi platformu olarak, oldukça iddialı bir isimle piyasaya sürülmüş olan, Caner Taslaman'ın Big Bang ve Tanrı kitabını inceleyip yorumlamayı uygun bulduk. Öncelikle şunu söyleyelim, konumuz bir yanıyla kozmoloji olsa da, amacımız din felsefesi veya 'ilk neden' argümanını irdelemek değil. Biz, bugün evrenin başlangıcı ile ilgili bilim çevrelerince kabul gören Büyük Patlama teorisinin, Caner Taslaman'ın iddia ettiği üzere Tanrı'nın varlığını kanıtlayıp kanıtlamadığı ile ilgileneceğiz. Yine de konuya girmeden önce kitabın çalakalem bulduğumuz noktalarına değinmeden edemeyeceğiz. Kitabın 'Big Bang Teorisi Ortaya Konulmadan Önceki Durum' başlıklı birinci bölümünde felsefe tarihinin kısa bir özeti anlatılmakta ve yazarın deyimi ile 'sonraki bölümlerde bu fikirleri Big Bang'e yargılatmaktadır'. Ve fakat ilk bölüm için özet demek komik kaçacak (Bu bölüm yalnızca 8 sayfa). Bu, olsa olsa felsefe tarihi özetinin karikatürü olabilir. Öyle ki Sofi'nin Dünyası bu özetin yanında gayet derinlikli ve ayrıntılı kalıyor. Üstüne üstlük bölüm sonlarında madde madde yazılan özetler var ki, ortalama zekaya hakaret kabul edilebilir. Yazar, pek çok popüler bilim ve felsefe yayınını gözden geçirmelidir. Zira pek çok bilimsel ve felsefi görüş; popüler olarak konuyla ilgili akademik kariyeri olmayan okurla buluşurken, çok daha samimi bir şekilde ve hak ettiği ölçüde detaylıca irdelenir. ''...Hawking.... şöyle demektedir '....' '' . Ama konu Tanrının varlığını ispatlamaksa, dert daha çok kitleye ulaşmak oluyor sanıyoruz. Bu da yazarı böylesi derinlikli bir konuda çalakalem yazmaya itmiş olmalı. Bilim Tarihinin anlatıldığı ikinci bölümü yazıyı uzatmamak adına atlayıp, Big Bang Teorisinin Temel Delilleri başlıklı üçüncü bölüme geçiyorum. Burada Newton'un kütle çekim kanununa Einstein'in yaptığı düzeltme güzelce anlatılmış. Genel görelilik denklemleri bir kez kabul edildikten sonra evrenin genişlemesinin, denklemlerin işaret ettiği bir olgu olduğu belirtilmiş, ki doğrudur. Eğer genişliyorsa, eskiden daha küçüktü ve sıkışıktı demektir. Einstein'ın başlardaki itirazına rağmen, Friedman ve Lemaitre görelilik denklemlerinin evrenin genişlediği sonucunu verdiğini modellediler. Ve sonuçta haklı çıktılar, Einstein iddialarını geri çekmek durumunda kaldı. Big Bang'in babası olarak bilinen Lemaitre, Taslaman'ın mal bulmuş mağribi gibi üzerine atladığı üzere, bir Cizvit papazıdır. Evrenin başlangıcını ilksel atom adını verdiği bir modelle açıklar, evren buradan genişlemiştir. Fakat hiçbir bilimsel yazınında Caner Taslaman'ın yaptığı gibi bunu Tanrı'nın varlığının ispatı kabul etmez. Kendisi sıklıkla ilksel atom fikrinin metafizik yaratılış fikrinden farklı olduğunu söylemiştir. Üstelik 1951'de Papa Pius XII, Lemaitre'nin teorisinde Hıristiyan yaratılış doktrininin bir onayını gördüğünde, Lemaitre papanın bu resmi ifadesine karşı çıkmıştır. Ona göre, kozmolojik bir teori bir kanıt olarak veya bir inanç maddesinin reddi olarak kullanılamaz. Lematre'in din ve bilim arasındaki ilişki hakkındaki vizyonunu, Caner Taslaman'ın yanından geçemeyeceği kadar entelektüeldir. Lemaitre genel olarak, kendi görüşüne göre gerçeğe iki yol olduğunu ifade eder: Bilimin yolu ve dinin yolu. Yani, Lemaitre'in birbirinden ayrı tutmak istediği iki yol. Bir Roma-Katolik rahip olarak, bilim açısından Tanrı kavramının anlamsız olduğunu belirtmekte zorluk çekmez. Ona göre, Tanrı kavramı matematiksel bir denklemin parçası olarak yazılamaz ve deneysel verilerden elde edilemez. Yine de bu tartışma döneminde çok su götürmüş, metafizik imalarından dolayı pek çok bilim insanı Büyük Patlama modeline karşı durmuştur. Lakin konumuz, kendileri de kanıyla etiyle insan olan bilim insanları değil, bir yöntem olarak bilimdir. Bir yöntem olarak bilim, bugün pek çok veri ile desteklenen Büyük Patlama modelini kabul etmektedir. Bilimde bilim insanlarının değil, verilerin mutlak otoritesi söz konusudur. Büyük Patlama, yaklaşık 13,7 milyar yıl önce evrenin çok yoğun ve sıcak olduğu bir dönemini betimlemektedir. Genel olarak terim; uzay, zaman, madde ve enerjinin eş zamanlı olarak ortaya çıkışı olarak sunulan 'sıfır anına' sanki Büyük Patlama doğrudan erişebiliyormuş gibi bir mecaz olarak kullanılmaktadır. Oysa Büyük Patlama ile sıfır anı arasındaki bu özdeşleştirme ciddi bir incelemeyi hak eder. İlk olarak Sıfır anı ile, yani yokluktan yaratıldığı iddia edilen anla başlayalım. Bu anın fizik açısından erişilebilir olduğu iddiası, konuya ilişkin bir iki popüler bilim kitabı karıştırmış herkese absürt görünecektir. Çünkü Planck duvarı, elimizdeki fizik teorilerinin evrenin kökenine erişmesini engellemektedir. Bu duvar mevcut fizik kavramlarımızın işlerlik sınırıdır, fizik kavramlarımız bu duvarın ötesini belirlemeye yeterli değildir. Planck duvarıyla ilgili olarak yapılan ciddi bir hata, fiziğin Büyük Patlamadan sonraki 10 43 saniyeden sonrasını açıklayabildiği şeklindeki ifadedir. Zira, Planck duvarı öncesinde bildiğimiz fizik tamamen çöker, uzay ve zaman kavramı sorunlu hale gelir. Bu nedenle Büyük patlama ile Planck duvarı arasında geçen süreye herhangi bir anlam vermek imkansızdır. 'Big Bang ve Tanrı' kitabında Caner Taslaman da Planck duvarından bahsedip, 10 43 saniyelik Planck zamanında fizik kanunlarının işlemez olduğunu ifade ediyor. Ve fakat bu duvarı, yoktan yaratılışın kanıtı olarak kullanıyor. Evet, Planck duvarının ötesini bugün bildiğimiz fizikle açıklayamıyoruz. Fakat Taslaman burada eksik bilgi vererek, okuyucu kasıtlı olarak yönlendirilmekte. Planck duvarı dediğimiz teorik sınırdan geçiş sırasında, evrene özel bir şeyler olmaz. Planck duvarı, kavramlarımızın çökmeye başladığı bölgenin simgesel bir tanımıdır ve fiziksel bir duvar değil, fiziğimiz için bir duvardır. Bunun nedeni ise kabaca şöyle; evrenimizde dört temel fiziksel kuvvet var: Elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve kütle çekim kuvveti. Bunlardan ilk üçünü kuantum fiziğinin ilkeleri sayesinde açıklayabiliyoruz. Fakat kuantum fiziği ve kütle çekim fiziğini birleştiremiyoruz, bir 'kuantum kütle çekim kuramı'mız yok. Fizikçiler bu konuda yıllardır emek veriyor. Örneğin pek çok fizikçi bu kuramı oluşturabilmek adına sicim teorisi üzerinde çalışmaktadır. Bildiğimiz en iyi özet şu; Planck zamanında, yani şu andaki denklemlerimizin kavramayı başardığı evrenin en eski döneminde evren gergin, küçük, sert ve enerjiyle doluydu, ayrıca uzay zamanın yapısı da tuhaftı. Ancak bu, şu andaki fiziğimiz için bir tuhaflık ve bu nedenle fizikçiler için bir meydan okumadır. Sonuç olarak kimin neye inandığına hiçbir itirazımız yok, olamaz da, haddimiz değil. Lakin bilimsel kuramların bu şekilde eğilip bükülmesine, eksik bilgilerle ve bilimin verilerini aşan yorumlarla birilerinin kendine bilimden kanıt devşirmesine itirazımız var. İnsani olarak anlayabiliriz tabi, ekmek parası, isim yapma egosu, ama karşı durmak boynumuzun borcu. İşin özeti evrenin kökeniyle ilgili fizik bilgimiz bugün bize kesin bir şey söyleyememektedir. Kimi bilim insanları çoklu evrenlerden, daha çok boyutlu evrenlerin içinde hapsolmuş kendi evrenimizden veya daha uçuğundan evrenimizin onu doğuran öncül bir evrendeki kara deliğin tekilliğinden doğmuş olabileceğinden bahsedebilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/canes-venatici-av-kopekleri-takimyildizi/", "text": "İskenderiyeli astronom Ptolemeaius'un Gök Atlas'ı Almagestte Büyük Ayı takımyıldızına bağımlı olarak gösterilen Canes Venatici takımı, bağımsızlığını 1687'de kazanacaktı. Takımyıldızın isminin gelişimi ise bir yazım hatasından kaynaklanmaktadır. Kimi antik yıldız kataloglarında bu takımın yıldızları, Çoban Takımyıldızının tersimi Çoban figürüne ait değnekler/çomaklar olarak resmedilmiştir. Yunancada olarak adlandırılan değnekler için Arap astronomlar takımyıldızın ismini Arapçalaştırırken bu kelimeye en yakın al-kullab/ sözcüğünü kullanmışlardır. Daha sonra Arapça astronomi kaynakları, Avrupalılar tarafından çevrilirken hata ile al-kullab kelimesi, kilab/ olarak çevrilmiştir. Kilab/ kelimesi ise Arapça'da köpek kelimesinin çoğuludur. 1533'te Alman astronom Peter Apian'ın bu hatası günümüze kadar gelmiştir. Polonyalı astronom Johannes Hevelius ise bu takımyıldızı, Çoban ya da Büyük Ayı'nın bir parçası olmadan, hür bir takımyıldız olarak ilk kez kataloglayan kişi olmuştur. Av Köpekleri Takımyıldızı, Büyük Ayı Takımyıldızının batısında, Çoban Takımyıldızının doğusunda bulunmaktadır. Kapladığı alan bakımından 88 takımyıldızı arasında 38'incidir. Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 1922'te CVn kısaltması layık görülmüştür kendilerine. Bünyesinde, günümüz şehir ışıklarını yenecek parlaklıkta yıldızlar barındırmamaktadır maalesef. ve CVn yıldızları, takımyıldızın en belirgin yıldızlarıdır. CVn , takımdaki en parlak yıldızdır. F-Tip, ikili bir yıldız sistemidir. Dünyadan 110 ışık yılı uzaklıktadır. Cor Caroli ismi ise 1649'da idam edilen İngiltere Kralı Birinci Charles'ın ismini onurlandırmak adına verilmiştir; Cor Caroli'nin anlamı Charles'ın Yüreği'dir. CVn ise takımdaki ikinci parlak yıldızdır. G-Tip 4,26 kadirden bir yıldızdır. 2006 yılında astronom Margaret Turnbull Beta CVn'nin de dünya dışı bir yaşam formu barındırmaya aday yıldızların başında geldiğini açıklaması, dikkatlerin bu yıldıza yönelmesine sebep olmuştur. Lakin şu ana kadar bu yıldızın yörüngesinde herhangi bir gezegen olup olmadığı netlik kazanmamıştır. Av Köpekleri Takımyıldızı ayrıca 5 adet Messier Cismine ev sahipliği yapmaktadır. Bunlardan en bilineni M51 Girdap Gökadasıdır. M51 Girdap Gökadası Dünya'dan 23 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Kendisine yoldaşlık eden NGC 5195 isimli küçük gökada ile beraber sarmal bir yapıya sahiptir. M51 ve NGC 5195, gözlemciler tarafından kolayca gözlemlenebilir. Hatta iki gökada eğer ki iyi bir dürbüne sahipseniz rahatlıkla gözlenebilir durumdadır. Bir diğer Messier Cismi ise M3 (NGC 5272)tür. 1784 yıllarında William Herschel tarafında küresel küme olduğu anlaşılmıştır. Büyük ve parlak bir küresel yıldız kümesidir. 6.3 parlaklığında olan bu küme ışık kirliliğinin olmadığı bir yerde ve iyi hava koşullarında çıplak gözle görülebilir. Ancak bir dürbün ya da küçük bir teleskop kullanarak da gözlem yapabileceğiniz Dünya'dan 33.900 ışık yılı uzaklıkta iyi bir hedeftir. Ayrıca NGC 4631 gökadası yan kesitten görünen bir gökadadır. Balina galaksisi ismiyle de anılır. Bu galaksiye bir cüce galaksi olan NGC 4627 eşlik etmektedir. 25 ila 30 milyon ışık yılı uzaklıkta ve 9.8 parlaklığındadır. Akrep Takımyıldızı Yay ve Terazi bu..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/canli-yayin-marsa-insanli-yolculuk-goge-bakma-duragi-s3-e2/", "text": "Gelecek Bilimde işbirliği içinde 3 yıldır sürdürdüğümüz Göğe Bakma Durağı programımızın 3. sezon 2. bölümü 15 Kasım 2020 Pazar saat 21:00'da Kozmik Anafor Youtube kanalından canlı olarak yayınlandı. Aşağıdaki linkten izlenebilen ve interaktif olarak okurlarımızın sorularıyla katıldığı yayında, insanlığın gelecekteki en önemli uzay hedeflerinden biri olan Mars'a insanlı yolculuk konuşuldu. Gelecek Bilimde ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni canlı programlarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Hypatia Bilim, Bilimfili, Gerçek Bilim ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/canli-yayin-nasa-jpl-gezisi/", "text": "Kozmik Anafor, bu gece (11 Ocak Çarşamba) sizleri NASA Jet İtki Laboratuarı'nda 2 saatlik bir geziye çıkarıyor! Rehberimiz Zafer Acar eşliğinde Kozmik Anafor Facebook sayfası üzerinden katılabileceğiniz bu gezide, yeni geliştirilen uzay teknolojilerinden, gezegenlere gönderilmiş uzay araçlarına kadar NASA tarafından ortaya konulmuş hemen her şeyi görme şansına, ABD'ye gitmeden sahip olacaksınız. Şarlatanlık: Güneş Seyri İle Doğaüstü Güç Kazanmak! NASA, 2017 şubat ayının bitmesine y... Bir gün orada olacağına inanan çocu... SpaceX, bu kez Dünya okyanuslarını ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/carpilmak/", "text": "Birçoğumuz yaşamı boyunca birçok kere elektrik akımına maruz kalmış, en azından iletken cisimlere veya başka birine dokunduğumuzda statik elektriği hissetmiş; ama bu esnada neler olduğunu düşünmemişizdir. Elektriğe maruz kalma mevzusunu irdelemeden önce, elektriğin ne olduğu konusuna seri biçimde değinelim. Elektriğin oluşumunu iki farklı şekilde düşünebilirsiniz. Statik ve akan elektrik. Statik elektrik, cisimlerden sürtünme veya ısıtma yolu ile elde edilebilir. Örneğin iki cismi birbirine sürterek, cisimlerin atomlarındaki elektronların yerlerini değiştirerek cisimlerden birinde elektron yoğunluğu sağlayabiliriz. Diğer bir ihtimal de, iletken bir cisim üzerinde elektron akışı sağlamak. Bunun için farklı metodlarla cismin bir bölgesinde elektronları yoğunlaştırmamız, diğer bölgesinde de seyrekleştirmemiz gerekir. Bu durumda dengeyi sağlamak adına cisimde elektronların yoğun olduğu uçtan seyrek olduğu uca doğru oluşan itme kuvveti ile elektrik akımı sağlamış oluruz. Buradaki akış miktarını da , belli bir sürede akan elektron miktarını sayarak buluruz. Elektrik çarpması dediğimiz olaya da yine iki şekilde değinebiliriz. Birincisi, statik elektrik çarpılması. Bu durumda asıl gerçekleşen, statik elektrikle yüklü maddenin ; diğer maddeye teması sonrasında diğer cisme oranla üzerindeki fazla elektronları transfer etmesidir. Bunu başka bir kişiye veya nesneye dokunduğumuzda sıklıkla yaşarız. İlk durumda sizde veya temas ettiğiniz kişi ile sizin aranızda, duyu reseptörlerinizin algılayacağı kadar büyük bir elektrik akımı oluşmuş demektir. Bu durumda siz ya da diğer kişi statik elektrik ile yüklenmiş ve temas ile fazla elektronları karşıdaki kişiye transfer etmeye çalışıyor olabilir. Esasında kimin statik yüklendiğini basit bir yöntemle öğrenebilirsiniz. Elektrik akımını ölçebilen, yeterince hassas bir cihaz temin edin ve cihazın uçlarından birini biriniz , birini diğeriniz tutun. Bu temas gerçekleştiğinde, cihazınızı iki vücut arasında seri bağlamış olacaksınız ve iki vücut, cihaz vasıtasıyla temas edeceğinden; cihazınızın ekranında bir akım değeri göreceksiniz. Şimdi gelelim bu değeri yorumlamaya. Eğer okunan amper değeri pozitif ise; eksi ucu tutan kişiden artı ucu tutan kişiye doğru bir elektron akışı oluyor demektir. Bu durumda suçlu, yani fazla elektronla yüklü kişi, eksi ucu tutan kişidir. Değer negatif ise bu durumun tam tersi geçerlidir. Hatta daha da ileri gidip, birkaç trilyon elektron hata ile kaç adet elektron fazlası olduğunu ve kaç elektronun transfer edildiğini hesaplayabilirsiniz. 1 Amper, saniyede yaklaşık 10 üzeri 18 adet elektronun akışına tekabül eder. Temas anının başladığı an ile bittiği an arasında, saniyede bir ölçüm alarak; akım sıfırlanana kadar bir kayıt tutun. Bu kayıtta her saniye için ölçtüğünüz akım değerine karşılık gelen elektron akış miktarını not alın ve not aldığınız sayıları üst üste toplayın. Biriniz yaklaşık olarak işte bu kadar elektrondan kurtuldunuz! Statik elektrikle yüklü bir cisim de sizi veya başka bir cismi 'çarpabilir'. Statik elektrikle yüklü bir cismin başka bir cismi çarpması bizi pek ilgilendirmiyor çünkü biz eşyaya değil, insana değer veririz. Statik yüklü bir cisim tarafından çarpılmak, yeterince statik yüklü bir cisimle temas ettiğinizde gerçekleşecektir. Bizi ilgilendiren bir başka konu da, tıpkı statik elektrik gibi akan elektriğe maruz kalma durumu. Her iki durumda da maruz kalacağınız hasar, geçen yük miktarının hızına , yüzeylerin iletkenlik miktarına ve temas süresine göre değişebilir. Ve duruma göre elektrik çarpması, çarpılma gibi terimlerle adlandırılır. Bilim çevrelerinde kullanılan havalı bir ismi yoktur. İngilizce'de yine halk arasında veya tıbbi çevrelerde kullanılan electric shock hariç. İnsan vücudu, elektrik akımına maruz kalabildiğine göre iletkendir. Ancak mükemmel bir iletken de değildir. Kaldı ki mükemmel iletken diye bir şey de yoktur. Ama iletkenliği artırmamızın yolları var. Burada direnç konusuna çok kısa değinmekte fayda var. Elektriğin en temel formülü olan V=IR'yi hatırlarsak, Direnç potansiyel farkın , yani yük miktarının birim zamanda akan elektron miktarına oranıdır. Yani bir yüzeyden ne kadar akım geçeceğini belirleyen, o yüzeyin direncidir. İnsan vücudu homojen yapıda olmadığından, vücudun her bölgesinin direnci birbirinden farklılık gösterir. Örneğin derinizin direnci vücudunuzun diğer kısımlarına oranla yüksek iken, kas dokularınızın direnci daha düşük, kanınızın direnci ise çok daha düşüktür. Vücudunuzun ortalama direnci, kişiden kişiye ve hatta anlık olarak sürekli değişir. Yani derinizin elektrik direnci yüksektir. Bu da vücuda etki edecek akım miktarını düşürür. Bu durumda akım miktarını temas noktasını ıslatarak, derinizi incelterek veya derinizin etkisini tamamen ortadan kaldırarak artırabilirsiniz. Yukarıda anlattığımız deneyden daha verimli ve daha hızlı sonuç almak için bunları hesaba katmak faydalı olacaktır. Vücudumuz, ürettiği elektrikle kendini idare edebilen bir yapı. Vücudun otomatik olarak gerçekleştirdiği birçok görevde düşük elektrik akımı kullanılır. Elektrik akımına maruz kaldığınızda ilk yaşanan, temas noktasındaki hissin-acının beyne iletilmesidir. Beynin ilgili birimi bu bilgiyi alıp, vücuda temas eden yüzeyin temastan kaçınılmasını ve tepki verilmesini emredecektir. Bu bilgi, temas yüzeyi civarındaki organlara da iletilir ve tepki gerçekleşir. Esasında bu durum, acı hissi veren tüm temaslar için geçerlidir. Yalnız konu elektriğe maruz kalmak olduğunda işler biraz değişebilir. Vücutta elektrik akımına temas eden nokta ve çevresinde o an için rutin görevler devam ediyor ve vücut bu görevleri gerçekleştirmek için zayıf da olsa bir elektrik akımı kullanıyor. Eğer bu akımı etkileyecek şiddette bir akıma maruz kalırsanız, temas noktası civarındaki sinirler ve kaslar ilk etapta etkilenecek ve otonom sistemin de dışında tepkiler verecektir. Bir başka deyişle, bu organlar vücudun kontrolünden çıkacaktır. Temas kısa sürede kesilirse, bu durum çok kısa bir süre yaşanacak ve vücuttaki elektron dengesi sağlanıp her şey normale dönecektir. Süre uzadıkça elektrik akımının etki alanı büyüyecek ve diğer birimler de yavaş yavaş kontrolden çıkacaktır. Maruz kaldığınız elektrik akım şiddeti ve maruz kalınan süre arttıkça işler daha tehlikeli bir hal alacak, ağrı hissi artacak, kasların kontrolü tamamen kaybedilecek, nefes duracak, yanıklar oluşacak ve ölüm gerçekleşecektir. Yeni Kuantum Malzemeler, Neredeyse Işık Hızında Elektrik İletiyor! Herhangi bir devre hayal edin. As... Uzun yıllar önce bulunan ve elektri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/carpisan-notron-yildizlarindan-gelen-kutle-cekim-dalgalari-tespit-edildi/", "text": "Astronominin yeni çağı başladı. Şu ana kadar ilk kez bilim insanları, hem kütle çekim dalgaları hem de aynı kozmik olaydan bu durumda bu, nötron yıldızları olarak bilinen iki süper yoğun yıldızsal cesedin dehşetli birleşimi oluyor- kaynaklanan ışığı gözlemledi. Araştırmacıların dediğine göre bu önemli keşif; evren hakkında heyecan verici yeni anlayışları açığa çıkaracağını vaat eden multimessenger astrophysics, yani çok habercili astrofizik alanının ortaya çıkmasına ön ayak olmaktadır. Bu buluş ayrıca; evrenin altın, platin ve diğer ağır element kaynağının nötron yıldızı çarpışmaları olması konusunda da ilk sağlam kanıtı sağlıyor. Araştırmacılar bu keşfi nasıl tanımlıyorlar? eşsizlik sınıfta kaldı diyor LIGO projesinde yer alan bir bilim insanı olan Richard O'Shaughnessy. Kütle çekim dalgaları, çok büyük kozmik nesneler tarafından oluşturulan, uzay-zaman dokusunda oluşan küçük dalgalanmalardır. Bu dalgalanmalar, ışık hızında hareket ederler ancak, dağılmazlar veya ışığın yaptığı gibi sönümlenmezler. Albert Einstein, kütle çekim dalgalarının varlığını ilk olarak 1916'da yayımlanan özel görelilik teorisinde tahmin etmiştir. Ancak astronomların bunları doğrudan tespit etmeleri bir yüzyıl sürmüştür. Bu kilometre taşı, Eylül 2015'te LIGO iki birleşen kara deliğin yaydığı kütle çekimi dalgalarını gördüğü zaman geldi. Bu ilk keşif, projenin üç kurucu ortağına 2017 Nobel Fizik ödülünü kazandırmıştır. LIGO ekibinin bu başarısı, kısa süre içerisinde hepsi de çarpışan kara deliklerin kökeninin izini süren üç diğer keşifle takip etti. 16 Ekim 2017'de Dünya çapındaki konferansla duyurulan ve birçok bilimsel dergideki bir hayli fazla makalede yer alan beşinci kütle çekim dalgası tespiti, tümüyle yeni bir şey. 17 Ağustos 2017'de Louisana ve Washington'da bulunan LIGO'nun iki dedektörü, yaklaşık 100 saniye süren bir sinyal aldı ki bu iki birleşen kara delik tarafından oluşturulan bir saniyelik cıvıltıdan daha uzundur. LIGO Bilimsel İşbirliği'nin sözcüsü ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Kavli Astrofizik ve Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nün üst düzey araştırma bilim insanı David Shoemaker açıklamasında bize kaynağın hemen büyük olasılıkla görmeyi umduğumuz ve dünyaya göreceğimize söz verdiğimiz olasılık olan nötron yıldızları olduğu göründü. dedi. Aslında LIGO ekibinin hesaplamaları; her bir çarpışan nesnenin, kendilerini kütle açısından nötron yıldızı bölgesine koyan, Güneş'in kütlesinin 1.1 ve 1.6 katı kütleyi barındırdığını ileri sürüyor . Süpernova patlamalarında ölen çok büyük yıldızların çökmüş kalıntıları olan nötron yıldızları, aynı zamanda evrenin en egzotik nesnelerinden biridir. İtalya Piza yakınlarındaki Virgo kütle çekim dalga dedektörü de Ağustos 17'deki olayda GW170817 adı verilen bir sinyal yakaladı. Ve NASA'nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskopu da yaklaşık aynı zamanda, aynı konumdan gelen gama ışın patlamasının ışığın en yüksek enerji formu- yerini tespit etti. Bütün bu bilgiler araştırmacılara, gökyüzünün güneyindeki ufak bir alanda sinyal kaynağının izini sürmelerine yardımcı oldu. Keşif ekibi üyeleri, bu bilgiyi Dünya genelindeki meslektaşlarına ulaştırdılar ve bu kısmı yer ve uzay temelli teleskoplarla incelemelerini istediler. Bu takım çalışması çabucak meyvesini verdi. Kütle çekim dalgası tespitinden sadece saatler sonra Piro ve meslektaşları, Şili'deki Las Campanas Gözlemevi'ndeki teleskobu kullanarak Dünya'dan yaklaşık 130 milyon ışık yılı uzaklıktaki eşleşen optik ışık kaynağının yerini saptadılar. Ekip üyelerinden ve ayrıca Carnegie Gözlemevi'nde görev yapan Josh Simon açıklamasında yakındaki bir galakside parlak mavi bir ışık kaynağı gördük ilk defa bir nötron yıldızı birleşmesinin kor halindeki enkazı gözlendi. Kesinlikle heyecan verici bir andı dedi. Yaklaşık bir saat sonra yine Şili'de bulunan Gemini Güney Teleskobu'nu kullanan araştırmacılar, aynı kaynağı kızılötesi ışıkla da tespit ettiler. Çeşitli araçları kullanan diğer ekipler, kaynağı elektromanyetik tayf üzerinden radyo dalgalarından X-Ray dalgalarına kadar her şekilde araştırdılar. Bu çalışma; gözlemlenen ışığın bir kısmının, iki nötron yıldızı çarpıştığında ortaya çıkan altın ve uranyum gibi ağır elementlerin radyoaktif ışığı olduğunu ortaya çıkardı. Bu büyük bir iş. Bilim insanları, çoğunlukla hidrojen ve helyum gibi hafif elementlerin büyük patlama esnasında oluştuğunu ve demire kadar olan diğer elementlerin yıldızlar içerisindeki nükleer füzyon süreci içerisinde oluştuklarını zaten biliyorlardı. Ancak daha ağır elementlerin kökeni iyi anlaşılamamıştı. Çünkü, süpernova patlamamaları bugün gözlediğimiz miktardaki ağır elementin ancak bir kısmını üretebiliyor. Geri kalan miktarın nasıl üretildiği şimdiye kadar bir soru işareti idi. Masasachusetts, Cambridge Harvard- Smithsonian Astrofizik Merkezi'nde görevli Edo Berger, kökeni bu zamana kadar gizli kalmış periyodik tablodaki ağır elementlerin, nötron yıldızları birleşiminde oluştuğunu gösterdik diye açıklama yaptı. Berger, bu olayı Şili'deki Cerro Tololo Inter-American Gözlemevi'ndeki Karanlık Enerji Kamerası ile inceleyen ekibin liderliğini yapmaktadır. Ayrıca Berger açıklamasında her birleşmenin altın, uranyum ve cep telefonlarımızda bulunan nadir elementlerin birçoğu gibi değerli metallerin Dünya'nın kütlesinden daha fazla miktarda üretildiğini belirtti. Aslında araştırmacıların söylediklerine göre GW170817, muhtemelen 10 Dünya kütlesi değerinde altın ve uranyum üretmiştir. GW170817'nin derinlemesine incelenmesi, diğer önemli anlayışları da ortaya çıkardı. Örneğin; bu çalışma, tahmin edildiği gibi kütle çekim dalgalarının aslında ışık hızında hareket ettiğini göstermiştir (Fermi Uzay Teleskopu, kütle çekim dalgası sinyali bittikten sadece 2 saniye sonrasında gama ışını patlaması tespit etti). Şimdi astronomlar, nötron yıldızları hakkında birazcık daha fazla şey biliyorlar. Ancak GW170817 sadece bir başlangıç. Örneğin; CfA'dan ve ayrıca Harvard Üniveristesi Astronomi bölümüne başkanlık eden Avi Loeb, bu gibi çok habercili gözlemlerin göksel cisimlerle uzaklıkları kalibre etmekte başka bir yol sağlayacağını söylemektedir. Teoride bu gibi ölçümler, bilim insanlarına evrenin genişleme sabitini belirlemede yardımcı olabilir. Yeni açıklanan keşfe katılmayan Loeb'e göre Hubble sabiti olarak bilinen bu değerin tahminleri, süpernova patlamaları gözlemleri kullanılarak mı, yoksa kozmik arka plan ışıması kullanılarak mı yapıldığına göre çeşitlilik göstermektedir. Şu an burada daha önce ulaşılamayan ama şimdi açık bir yol var diyor. O'Shaughnessy'in vurguladığı gibi başka böyle yolların açılması muhtemel. NGC 4889'un Kalbinde Uyuyan Dev Kara Delik!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cassiniden-daireler-altigenler/", "text": "Satürn'ün bulut kemerleri genellikle gezegen çevresinde dairesel bir yolda ilerler ama bir özelliği nispeten farklıdır. Gezegenin dolaşımında, altıgen şekilli kutup jet akımı -güneş sisteminin her yerinde sürprizlerin saklandığının bir hatırlatıcısı olarak- şekli bozmaktadır. Bu atmosferik özellik, ilk olarak 1980'lerin başında Voyager görevi tarafından gözlemlenmiş ve Altıgen olarak adlandırılmıştır. Yakın geçmişte kendini Satürn'e düşürerek intihar eden Cassini'nin görsel ve kızılötesi tayfölçeri, kutup hala kasvetli karanlığın içerisinde batımış haldeyken bu özelliğin ana hatlarını görebileceğinden dolayı görev boyunca bu altıgeni gözetleyen ilk araç olmuştur. Altıgen, güneş ışığı kuzey yarım küreye döndüğünde Cassini'nin görüntüleme kameraları için görünebilir hale geldi. Bu görüntü -yazın elde edildiğinde- kuzey enleminin 65 derece yukarısından Satürn'ün kuzey yarım küresine doğru bakmaktadır. Bu resim, Cassini uzay aracının geniş açılı kamerasıyla 28 Haziran 2017'de yakın kızılötesi ışığın dalga boyunu tercihen 752 nanometre kabul eden özel bir filtre kullanılarak çekilmiştir. Bu resim, Satürn'den yaklaşık 862,000 km uzaklıktan elde edilmiştir. Resim ölçeği, piksel başına 52 km.dir. Cassini uzay aracı görevi 15 Eylül 2017'de Satürn'ün atmosferine girip yanması sağlanarak sona ermiştir. Cassini görevi; NASA, ESA ve ASI ortak projesidir. Bu görevi; Pasadena'daki California Institute of Technology'nin bir bölümü olan Jet İtki Laboratuvarı, Washington'daki NASA Uzay Görevi Direktörlüğü için yönetmektedir. Cassini uydusu ve iki yerleşik kamerası; JPL tarafından tasarlanıp, geliştirilip monte edilmiştir. Görüntüleme operasyonları merkezi de Colarado, Boulder'de bulunan Uzay Bilimleri Enstitüsü'nde kurulmuştur. ABD Uzay Ajansı NASA'nın bir sonrak... Satürn'ün pek çok uydusu gibi Tethy..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cerenkov-isimasi-2/", "text": "Işığın 299.792.458 m/s'lik boşluktaki hızının evrende başka hiçbir cisim tarafından geçilemeyeceğini biliyoruz. Her ne kadar ışığın boşluktaki bu hızını geçmek hiçbir şekilde mümkün olmasa da, eğer ışığın yol aldığı ortam vakum değilse ışığın hızını geçebiliyoruz. Bu, sesin hızının farklı ortamlarda değişik hızlarda yayılmasına çok benzer bir durum. Ses hızı 20 santigrat derece sıcaklıkta saniyede 343.2 metre hızla yol alırken, su ortamında ses bundan 4.3 kat daha hızlı yayılır. Saniyede 343 metrelik hız günümüz teknolojisiyle artık aşılabiliyor ve bu durumda sonik patlama adı verilen bir olay meydana geliyor. Bu gerçekleştiğinde sesin kaynağı olan cisim, yayılan ses dalgalarının hızını, yani ses hızını geçerek ses duvarını aşıyor ve bir sonik patlama oluşuyor. Peki, eğer ışığın hızını yavaşlatabiliyorsak, yavaşlattığımız ışık hızını geçersek ne olur? Ya da başka bir deyişle, ışık duvarı aşılırsa ses hızını aştığımızda olduğu gibi bir sonik patlama veya ona benzer bir olay meydana gelebilir mi? Aslında bu, Dünya'da farklı reaktörlerde elektronlar kullanılarak test edilebiliyor. Işığın hızı vakum ortamında c iken, bu reaktörlerde suyun içerisinde yol alan ışığın hızı 0.75c'ye düşüyor. Normal şartlar altında ışık hızıyla aynı hıza sahip olamayan elektronlar su içerisindeki fotonların hızını geçici olarak aşıyorlar ve böylece elektronlar mavi renkli bir ışımaya sebep oluyorlar. Işınımın mavi renkte olması ise Doppler Etkisi'nden ileri geliyor. Elbette biliminsanları Çerenkov Işıması'nı canları istedikleri için yaratıp durmuyorlar. Örneğin Çerenkov Işıması sayesinde tespit edilmesi zor biyomoleküller tespit edilebiliyor veya bu ışıma tıp alanında vücut görüntüleme teknolojileri için kullanılabiliyor. Ayrıca Çerenkov Işıması'nın bilimsel gözlem teknolojilerine de büyük katkıları var. Yüksek enerjili bir gamma ışını Dünya'mızın atmosferi ile etkileşime girdiğinde bu yüksek hızlı elektron-pozitron çiftleri meydana getiriyor. İşte tam da burada Çerenkov Işıması, bu gamma ışınlarının kaynağını veya diğer bazı özelliklerini tespit etme amacıyla kullanılabiliyor. Bunların dışında Çerenkov Işıması parçacık fiziği çalışmalarında da benzer sebeplerle etkin bir şekilde kullanılıyor. Son olarak, ışımanın adı Çerenkov etkisini deneysel olarak ilk defa gözlemleyip, 1958 yılında Nobel'e layık görülen Sovyet biliminsanı Pavel Alekseyevich Cherenkov'un isminden ileri geliyor. Dipnot: Ana görselde, ABD'de bulunan Gelişmiş Test Reaktörü'nün Çerenkov Işıması yaydığı sırada çekilmiş bir fotoğrafını görüyoruz. Kozmoloji ile ilgili en popüler duy... Kütle konsepti, fizikte her zaman e..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ceres-taki-parlak-alanlar-eski-okyanus-alanlari-mi/", "text": "Yeni bir araştırma raporuna göre; cüce gezegen Ceres'in ünlü parlak noktaları, gri ve krater dolu bu dünyanın şaşırtıcı derecede aktif olduğunu ortaya koyuyor. Araştırma ekibi üyelerinin açıkladıklarına göre; Ceres'ın parlak kısımları, eski bir yer altı okyanusunun kalıntıları olabilecek tuzlu su birikintileri üzerinde yer alıyor olabilir. Washington DC'de bulunan Smithsonian Enstitüsü'ndeki gezegen jeologu Lynnae Quick lekelerdeki farklılıkları neyin yönlendirdiğini araştırırken; Stein ve ekibi, Ceres'in yüzeyindeki 300'den fazla parlak noktayı dört grupta sınıflandırdılar. Mart 2015'ten beri Ceres'in yörüngesinde bulunan Nasa'nın Dawn görevinde müfettiş yardımcısı olan Carol Raymond ile birlikte, sonuçları 12 Aralık Salı günü gerçekleşen Amerikan Jeofizik Birliği toplantısında sundular. Dawn, 2015 baharında Ceres'a yaklaşırken cüce gezegenin yüzeyinde bir avuç canlı parıltı fark etti. Daha sonraki araştırmalar, hemen hemen hepsi kraterlerin içinde veya çevresinde bulunan ve gezegen boyunca yayılan tuzdan oluşmuş bol miktarda noktayı ortaya çıkardı. Noktaların görünümündeki değişiklikler, bilim insanlarının bu noktaların nasıl oluştuğunu daha iyi anlamalarına yardımcı oldu. Stein; Ceres'taki en yansıtıcı maddenin, kraterlerin alt kısmında bulunma eğiliminde olduğunu tespit etti. Belirlenen ilk noktalardan bazıları, iki önemli parlak alanı, yani merkezdeki Cerealia Facula ve batıdaki Vinalia Faculae'yı barındıran 92 km genişliğindeki Occator kraterinin zemininde yer almaktadır. Ceres'taki en parlak madde birikimi olan Cerealia Faculae, merkezindeki ufak bir tepe ile 10 km'den daha fazla bir alana yayılmıştır. Vinalia Faculae ise daha sönük ve biraz daha az yansıtıcıdır. Ceres'in başka bir tür parlak maddesi, kraterlerin kenarlarında aşağıya doğru yol yol olmuş şekilde bulunmaktadır. Zemindeki maddelerden daha yaygın olan bu maddeler, büyük ihtimalle Ceres'a çarpan nesneler tarafından açığa çıkarılmıştır. Araştırmacıların belirttiğine göre, kraterlerin kenarları boyunca yayılmış üçüncü tür madde ise muhtemelen ona çarpan nesnelerden çıkmıştır. Yanlarında parlak noktalar olan yalnız dağ Ahuna Mons tek başına bir kategoridedir. Ceres'taki tek büyük zirve olarak kraterle açık bir bağlantısı bulunmamaktadır. Bunun yerine bilim insanları, Ahuna Mons'un muhtemelen akan buz birikimi tarafından yaratılan bir kriyovolkan olduğunu düşünüyor. Yeni açığa çıkan madde parlaktır ancak, milyonlarca yıl boyunca bu noktalar, yavaşça Ceres'ın yüzeyini kaplayan koyu renk madde ile karışmıştır. Araştırmacılar, geçmişte canlı bir şekilde parıldayan binlerce noktanın cüce gezegeni lekelemiş olabileceğini belirttiler. Yeni bir çalışma, Icarus dergisinde yayımlanacak. Parlak noktaların kaynağının ne olduğu, Quick'i rahatsız eden bir soruydu. Noktalar birkaç farklı yolla oluşabilmiş olmasına rağmen; ekip üyeleri, bunların büyük ihtimalle geçmişte var olan sıvı tabakasının kalıntısı olan yüzey altındaki tuzlu su çukurlarından oluştuğuna inanıyorlar. Quick, bu parlak noktaların Ceres'ın bir zamanlar küresel bir okyanusa sahip olduğuna dair bir işaret olduğuna inandıklarını söyledi. Aslında, cüce gezegende gerçekleşen bu aktivitenin, dış güneş sistemimizdeki Jüpiter'in uydusu Europa ve Satürn'ün uydusu Enceladus gibi buzlu uydularda daha geniş ölçekte gerçekleşebiliyor olabileceğini öne sürmüştü. Eğer bu yorum doğruysa, Ceres'ın okyanusu zamanla yavaş yavaş geride Stein'in ayrık tuzlu su çukurları dediği şeyleri bırakarak donmuştur. Bilim insanları, bunların tam bir sıvı tabakasındansa, izole olmuş çukurlar olduklarından şüpheleniyorlar. Çünkü parlak noktaların kendilerinin aralıklı durduklarını açıklıyorlar. Stein, ayrıca her yeni kraterin tuzlu su çıkarmadığını da ekliyor. Quick'in söylediğine göre, tuzlu su soğuyup donmaya başladığında, genişleyen buz tabakası sıvıyı yukarıya doğru ittirdi. Bir çok durumda; tuzlu su, çatlak ağı yolu ile yüzeye itilebilirdi. Diğer seçenek ise, çarpan nesnelerin maddeyi yukarıya doğru ittiren basıncı ortaya çıkararak bu çukurlara baskı yapması ve sıkıştırması idi. Tuzlu sıvı, yeraltından Ceres'in havasız yüzeyine çıktığında işler daha ilginç bir hale gelmektedir. Quick'in anlattıklarına göre; tuzlu su, yüzeye çıktığında fışkırmayı veya fokurdamayı isteyecektir. Kendisi bu işlemi, sallandıktan sonra açılan soda şişesi ile kıyaslamıştır. Bu tür bir püsküren soda, sıvıyı kabartan veya yukarı ve aşağı doğru püskürten etkileşimli gazlar nedeniyle ortaya çıkar. Tuzlu suyun Ceres'de yüzeye çıktığı zaman bunun gerçekleştiğine inanıyoruz diye açıkladı. Kabuk inceldiğinde, yüzeye yakın yerde buzlu parçacıklar sıçratarak yay biçiminde püskürebilir. Ve Quick'in dediğine göre bu, noktaların dağınık gruplarının bazılarını açıklayabilir. Araştırmacılara göre; daha kalın ve buzlu lav, süper parlak Cerealia Facula'yı yaratmış olabilir. Yüzeyden çatlaklar yoluyla madde sızarken, muhtemelen bir tepe oluşturmuştur. En dıştaki katmanlar ise, altında çok soğuk olan lavı izole eden buz kalkanı içinde donmuştur. Yüzeyde maddenin dışarıya püskürmesine izin veren çatlaklar ve kırılmalar olarak yeni noktalar oluştu. Ahuna Mons büyük olasılıkla bu süreci, yükselen yapısını oluşturmak için buz lavını kendi üzerine yığarak aşırılara götürdü. Yüzeyin üzerindeki çentikler, bugün dağın yanlarında görünebilir olan buzlu noktaları yaratarak maddenin fokurdamasına izin verir. Stein'e göre, Ceres'ınn parlak noktalarının büyük bir çoğunluğu oldukça genç, birkaç on milyon yıllık yaştan fazla değil (Unutmayın ki güneş sisteminin kendisi 4.5 milyar yıl yaşındadır). Bu, Ceres'ın bugün hala aktif olduğu anlamına gelebilir diye de ekledi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ceres-yasam-molekulleri-mi-barindiriyor/", "text": "Nasa'nın Ceres'a gönderdiği uzay aracı Dawn , beklenmedik bir keşfe imza attı: Ceres, karmaşık karbon bazlı organik moleküller içeriyor. Dawn uzay aracı, Asteroid Kuşağı'ndaki en büyük asteroid olan 4 Vesta'yı inceledikten sonra bu kuşaktaki tek cüce gezegen olan Ceres'a yönelmiş ve cüce gezegeni incelemeye başlamıştı. Hala incelemesini devam ettiren Dawn, bu kurak cüce gezegende beklenmedik biçimde karbonat ve amonyak molekülleri buldu. Karbonat ve amonyak, karbon bazlı bildiğimiz türdeki hayat için gerekli moleküllerdir ve Dünyamızda bildiğimiz türde hayatın küçük de olsa yapıtaşları arasında yer alır. Ceres gibi en az 4 milyar yıldır kurak olduğunu bildiğimiz bir cüce gezegende rastlanmış olmaları şaşırtıcı. Ceres, yaklaşık 1.000 km çapında oldukça küçük bir cüce gezegen. Kütle çekimi çok az ve Güneş'e bu kütlesine göre çok yakın olduğu için gezegenin bir atmosfer barındırması mümkün değil. Böylesi bir durumda, sıvı suda çözünmeden böylesi moleküllerin gezegen yüzeyinde nasıl oluştuğu bir soru işareti. Çünkü, atmosfer basıncı olmadan, yüzeyde sıvı halde su bulunması mümkün olamaz. O halde, bu moleküllerin bir yerlerden gelmiş olması gerekiyor. Söz konusu organik moleküllerin cüce gezegene çarpan kuyruklu yıldızlar veya buzlu asteroidler tarafından getirilmiş olması da mümkün ama, gezegenin atmosfersiz kurak yapısı düşünüldüğünde, bu moleküllerin aşırı Güneş ışığı altında çoktan bozunmuş olması gerekirdi. Burada, Dawn aracının cüce gezegende bir buz volkanı keşfetmiş olması da önemli. Buz volkanı şu anlama geliyor; gezegenin derinliklerinde bir sıvı su okyanusu bulunabilir. Eğer durum böyleyse, yani gezegenin bir sıvı su okyanusu varsa organik moleküllerin oluşum yeri de orası olabilir. Şu anda keşfedilen organik moleküller, Ceres'ın 53 km genişliğindeki Ernutet krateri çevresinde yer alıyor. Bu krateri kızılötesi spektrometresi ile inceleyen Dawn aracı, söz konusu moleküllerin izlerine rastladı. Ceres'ı daha uzun süre inceleyecek olan aracın, benzer bulgulara gezegenin başka noktalarında rastlaması da büyük ihtimal olarak görülüyor. Bulgular, Avrupa Uzay Ajansı 'ya bağlı İspanya'daki Uzay Araştırmaları Merkezi'nden Michael Küppers'in öncülüğündeki bir ekip tarafından yayınlandı. Araştırmanın diğer yazarlarından Maria Cristina De Sanctis'e göre, bu moleküller gezegenin derinliklerindeki sıcak suyun bir kanıtı. Buna göre, gezegenin hidrotermal aktivitelerinin yaygın biçimde hala sürdüğüne de örnek olarak gösterilmesi mümkün. Bununla beraber, Satürn ya da Jüpiter'in Europa ve Enceladus gibi uydularında kesin olarak varlığına emin olduğumuz yüzey altı okyanuslarının varlığına yönelik, bu cüce gezegende de emin olabilmek için elimizde yeterli kanıt bulunmuyor. Yine de, Dawn uzay aracının araştırmaları bu durumu açıklığa kavuşturabileceğimiz bilgileri bile iletmeye devam edecek. Çünkü görünen o ki, Ceres'ta sıvı su aktivitesine yönelik bu organik moleküller benzeri izlerin keşfi sürecek gibi duruyor. Not: En üstteki kapak fotoğrafı, Dawn Uzay Aracı tarafından alınmış ve detayları vurgulamak üzere yapay olarak renklendirilmiştir. Derin Bir Nefes Alın, içimizdeki yı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ceresde-safak/", "text": "1 Ocak 1801 de İtalyan astronom Giuseppe Piazzi tarafından keşfedilen Ceres , 2006'da Plüton ile birlikte cüce gezegen sınıflandırılmasını almış; uydumuz Ay'ın %4 kütlesine sahip, asteroid kuşağının en büyük ve düzgün küresel şekle sahip tek üyesidir. Ceres, bütün asteroid sisteminin kütlesinin üçte birini oluşturur ve yaklaşık 950 kilometrelik çapı ile Hindistan boyutlarında bir yüzölçümü vardır. Ceres'in gezegenler gibi kutuplardan basık ve ekvatordan şiş bir yapısı vardır. Bu da iç yapısında kayasal bir çekirdek ve bu çekirdeği kaplayan 100 kilometre kalınlığında bir buzul manto tabakasından oluştuğu olasılığını desteklemektedir. Bu buz tabakası yaklaşık olarak 200 milyon kilometre küp temiz su içerebilir. (Kıyaslama yaparsak, Dünya 1.4 milyar kilometre küp su içermektedir ve bunun yanlızca 41 milyon kilometre küpü içilebilir temiz sudur, yani sadece Ceres, Dünyada bulunan temiz suyun 4 katına sahip diye düşünülüyor). Bazı bilgisayar simülasyonları, Ceres'in yüzeyinin altında sıvı su okyanusu bulunabileceğini gösteriyor. Bu da gezegenin engin su stoklarında yaşamın yeşermiş olma ihtimalini de arttırmaktadır. Yapılan uzun menzilli gözlemler; süblimleşen yüzey buzu veya buz volkanlarından kaynaklı su buharı bulunduğunu göstermiştir. Eğer yüzey altında bir okyanus bulunuyorsa, ısı değişiklikleriyle basınç artış ve düşüşleri bu olası buzul volkanlarını tetikliyor olabilir. Bu cüce gezegenle ve oluşumuyla ilgili daha detaylı bilgi toplamak için 2007de fırlatılan Dawn uzay aracı 8 yıllık uzun bir yolculuğun sonunda, 6 Mart 2015'te, Ceres yörüngesine girdi. Dawn uzay aracı; Güneş Sisteminin ilk oluşumu sırasındaki koşulları, ilk oluşumundan beri el değmeden kalmış Vesta asteroidini ve Ceres'i inceleyerek keşfetmek amacıyla hazırlanmıştı. Vestanın kayalık ve Ceresin buzul yapısı, oluşumları sırasında Güneş sisteminin farklı yerlerindeki koşullara ışık tutmaları için Dawn görevi ekibine bulunmaz bir fırsat sundu. Bu ana görevin yanında Vesta ile Ceres'in oluşumu ve farklı yapısal evrimlerini incelemek de görevin bir parçası. Dawn yüksek verimlilikli iyon motoruna sahip dördüncü derin uzay aracı. Bu uzun ömürlü itki sistemi sayesinde 2007 Eylülde fırlatılmasını takiben, 2009 Şubatında Mars yörüngesinde yerçekimsel sapan manevrası yaptı. Bu manevra Dawn'u Temmuz 2011'de Güneş sisteminin ikinci büyük asteroidi Vesta ile buluşacağı rotaya soktu. Temmuz 2011 ve Eylül 2012 arasında Vesta'da çok önemli araştırmalar ve gözlemler yapan Dawn, Vesta'yı terk edip Ceres ile 2015'in Mart ayında buluşmak için yola çıktı. Dawn Ceres'a yaklaştıkça, daha önce Hubble uzay teleskobu ile yapılan gözlemlerde keşfedilen ve yeni fotoğraflarda boy gösteren 90 km genişliğindeki bir kraterde bulunan iki parlak nokta merakları bu cüce gezegene topladı. Basın açıklaması yapan JPL görevlisi Carol Raymond; bu parlak noktaların buzul veya tuz içeren yansıtıcılığı yüksek bir madde olabileceğini, buzul volkanı olma ihtimalinin ise volkan benzeri bir yapı veya bulundukları yüzeyde bir çatlak olmaması sebebiyle düşük olduğu fikrinde olduklarını bildirdi. Bu noktaların ışık kaynağı olmadığı ve sadece ışığı yansıttıkları da, Ceres'in dönüşü sırasında, bulundukları krater karanlığa gömüldüğünde parlak bölgelerin kaybolması ile doğrulandı. Dawn, Nisan ortalarına kadar Ceres'ın gölgesinde kalacak, bu sürede araç yörünge düzeltmeleri yapıp veri toplarken biz de haberleri ve bu makalemizi güncellemek için bekliyor olacağız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cern-dunya-aslinda-olmamali-mi-dedi/", "text": "Basının bilimsel bilgileri aktarma konusunda büyük eksiklikleri ve ciddiyetsizliği olduğu bilinen bir gerçek. Tüm Dünya'da birkaç ciddi basın kuruluşu haricinde hemen hemen hepsinde bunu gözlemlemek mümkün. Bizim basınımız ise, bu ciddiyetsizlik, araştırma noksanlığı, lisan bilmemek ve bilgisizlikte çok daha vahim bir konumda yer alıyor. Aslında başlığı ve başlık altı yazısını bir kenara bırakırsak, haberin içeriğinde bilim insanlarının dünya aslında yok gibi bir iddiada bulunmadıkları bilim okur yazarlığı olan okurlar tarafından güç de olsa anlaşılabiliyor. CERN'de geçtiğimiz yıllarda büyük bir özveri ile gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda Higgs Bozonu'nun varlığı büyük oranda ortaya konulmuştu. Buna göre, artık maddenin Higgs Bozonu ile etkileşerek kütle kazandığını öngören Standart Model'in eli oldukça güçlenmiş durumda. Dolayısıyla, Standart Model ile ilgili bu büyük sorunu çözüme kavuşturan bilim insanları, artık gözlerini başka bir soruna dikmiş durumdalar. Sorun ise şu: Büyük Patlama Teorisi'ne göre, evrenin başlangıcında madde ve antimadde'nin bir arada ve eşit oranda oluşmuş olmalıdır. Ancak, bugün biliyoruz ki evrenimiz çok çok büyük oranda madde ve eser miktarda antimaddeden oluşuyor. Yani, madde ve antimadde arasında başlangıç aşamasında olması gerektiği öngörülen simetri gerçekte yok. Antimadde, elektrik yükü haricinde bugün bildiğimiz ve çevremizde gördüğümüz madde ile aynıdır. Aynı kütleye sahiptir ve aynı biçimde davranır. Normal maddede atom çekirdeğindeki protonlar pozitif elektrik yüküne sahipken, antimaddede protonlar negatif yüklüdür. Yine bugün bizleri var eden maddede elektronlar negatif elektrik yüklüyken, antimaddenin elektronları pozitif elektrik yüklüdür. Eğer madde ve antimadde Büyük Patlama sırasında simetrik, yani eşit oranda oluşmuş olsaydı, evren henüz çok küçük bir yapı halinde iken birbirlerini yok etmiş olmaları gerekirdi. Çünkü, madde ve anti madde bu zıt elektrik yükleriyle bir araya geldiklerinde büyük bir enerji boşalımı ile birbirlerini yok ediyorlar. Bugün yapılan hesaplar gösteriyor ki, Büyük Patlama sırasında madde ve antimadde büyük oranda simetrik biçimde oluştu ve neredeyse eşit sayıdaydılar. Ancak, günümüzdeki evreni oluşturan maddenin şu an var olabilmesi için, bu simetrik yapıda milyarda bir oranında maddenin üstün olması gerekiyor. Daha başka bir deyişle her 1 milyar antimadde parçacığına karşılık, 1 milyar 1 madde parçacığı oluşmuş. Bugün evreni oluşturan tüm madde, birbirini yok eden bu her bir milyar parçacık arasında sağ kalmayı başaran 1 parçacıktan ibaret. İşte CERN bilim insanları, milyarda bir de olsa büyük patlama sorasında oluşan bu simetri kırılmasının nedenini bulmaya çalışıyorlar. Yayınlanan raporlarındaki açıklama da, bu konuda yaptıkları çalışmaların nasıl gerçekleştiği ve amaçlarını gösterme amacı taşıyor. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda gerçekleştirilen deneylerde protonları çok büyük enerji düzeyleri ile çarpıştırdıklarında ortaya çıkan madde ve antimadde parçacıklarının davranışlarını gözlemleyip bu simetri sorununun evrenin başlangıç aşamasında nasıl aşılmış olabileceğine yönelik fikirler elde etmeye çalıştıklarını dile getiriyorlar. Bildiğiniz gibi bilim, kağıt üzerinde yapılan çalışmaların veya ortaya atılan fikirlerin deney ve gözlemlerle sınanması yoluyla hareket eder. Deney ve gözlemler yoluyla sınanması mümkün olmayan fikirler, bilimsel değer ifade etmezler. Eğer madde ve antimadde arasındaki eşitsizliğin, neden maddeden yana az da olsa farklı olduğu bulunabilirse, evrenin nasıl oluştuğuna dair fikirlerimiz daha sağlam temellere oturtulup modellenebilecek. Sonuç olarak, gazetelerde ve haber kanallarında üstünkörü çevrilerek yayınlanan bilimsel haberlere kuşkuyla yaklaşmaya devam edin. Çünkü bilim insanları hay allah, evren aslında olmamalıydı şeklinde bir şey söylemiyor, evrenin aslında nasıl var olduğuna yönelik çalışmalar yürütüyoruz diyorlar. CERN'ün ilgili haberlere konu olmuş açıklamasının orjinaline bu linkten, konunun anlatıldığı makaleye ise bu linkten ulaşabilirsiniz. Nedir bu Higgs bozonu? Adına 'tanrı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/charon1/", "text": "2015 yılında, Plüton'un hepimizi hayran bırakan fotoğraflarıyla birlikte, New Horizons uzay aracı Plüton'un en büyük uydusu Charon'un da göz alıcı net fotoğraflarını göndermişti. Üstteki fotoğraf, Charon'un yüzeyinin büyük kayalıklar ve uçurumlar gibi çok farklı türde arazi yapılarıyla birlikte, uydunun kuzey kutup bölgesindeki Mordor diye isimlendirilmiş olan karanlık alanı da gösteriyor. Charon 22 Haziran 1978'de astronom James Christy tarafından keşfedilmiş ve onun tarafından isimlendirilmiş Plüton'un en büyük uydusu olmakla birlikte, -Plüton'a kıyasla- çok da küçük olmayışından dolayı, Plüton ile birlikte bir çift gezegen sistemi olarak niteleniyor. Charon, yaklaşık 1.200 km'lik çapı ve Plüton'un yaklaşık onda birlik (%12) kütlesi ile, cüce de olsa bir gezegenin kütlesine göre oldukça büyük bir uydudur. Her iki gökcismi, birbirlerine kütle çekim kilidi nedeniyle hep aynı yüzlerini gösterirler ve ortak bir kütle çekim merkezi etrafında 6.387 Dünya gününde bir tur atarlar. Çift gezegen sistemlerinin, kendi boyutlarına oranla görece büyük uydular barındıran ikili sistemler olduğunu da hatırlatalım. Plüton-Charon'un dışında çift gezegen sistemlerine Dünya-Ay ikilisi de bazı gökbilimciler tarafından örnek gösteriliyor. Ancak, Dünya ile Ay arasındaki kütle farkının çok büyük olması yüzünden, bu görüş bilim insanları tarafından genel anlamda kabul görmüyor. Plüton-Charon çift gezegen sistemi, nadir görülen çift gezegen sistemlerinin en belirgini olmasıyla dikkate değerdir. Charon ve Plüton arasındaki mesafenin Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegen-uydu sistemlerindeki mesafelere göre çok daha yakın olması, astronomlar tarafından yoğun bir ikili sistem olarak da değerlendirilmesine neden oluyor. Charon, aynı zamanda Neptün Ötesi Gökcismi olarak da nitelenir. Güneş Sistemi'nde ortalama yörüngesi Neptün'ün ortalama yörüngesinden büyük olan bütün gökcisimleri NÖC olarak sayılmaktadır. Charon, Plüton'un diğer uyduları olan Nix ve Hydra'nın 2005 yılındaki keşfinden sonra Pluto I olarak da isimlendirilmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cift-cekirdekli-cift-karadelikli-galaksiler/", "text": "Galaksi merkezlerinde süper kütleli kara deliklerin var olması bir kural değildir ancak, birkaç nadir örnek dışında tüm gökadaların merkezlerinde böyle süper kütleli bir kara delik bulunur. Kara deliğin çevresi ise çoğunlukla oldukça yaşlı olan yüzbinlerce yıldız tarafından çevrilidir. Bu yaşlı yıldızların çoğu; 8-10 milyar yaşında, Güneş benzeri veya daha küçük kütleli yıldızlardır. Yani galaksilerin merkez bölgelerine yaklaştıkça yıldızların da yaş ortalaması büyür. Çünkü buralarda yeni yıldız oluşumuna neden olabilecek büyük miktarda gaz ve toz oluşumları bulunmaz. Gazlar genellikle spiral kollar ve çevresinde yoğunlaşır ve yeni yıldız oluşumları bu sarmal kollardaki nebulalar içerisinde gerçekleşir. Ancak, nasıl ki her galaksinin merkezinde dev bir kara deliğin bulunması kural değilse, her galaksinin tek bir çekirdeğe ve tek bir süper kütleli kara deliğe sahip olması da bir kural değil. Kimi galaksilerin merkez bölgesinde birbirine yakın konumda yer alan, birden fazla süper kütleli kara delik bulunabiliyor. Galaksimiz Samanyolu'na en yakın konumda yer alan, yaklaşık 2.4 milyon ışık yılı uzaktaki spiral dev galaksi olan Andromeda böylesi galaksilere iyi bir örnek. Andromeda'nın niçin ve nasıl bir çift çekirdek edindiği bilinmiyor. Yine de bilim insanları, galaksiler arasında sıklıkla görülen birleşmelerin buna neden olmuş olabileceğini düşünüyorlar. Bilindiği gibi, Andromeda ve Samanyolu gibi dev sarmal galaksilerin bu büyüklüğe erişmesi, milyarlarca yıl boyunca çevrelerinde bulunan galaksilerle birleşmesi sonucu gerçekleşebiliyor. Geçmişte Andromeda ile birleşerek onun bir parçası haline gelen galaksilerden birinin merkezindeki çekirdek kısmı, kütleçekim etkisiyle asıl çekirdeğin yakınına yerleşmiş olabilir. Hubble Uzay Teleskobu tarafından alınan en üstteki kapak fotoğrafımızda, M31 olarak da isimlendirilen Andromeda Galaksisi'nin çift çekirdeği rahatlıkla seçilebiliyor. Olası Dünya dışı uygarlık bizi kola... Bizden yaklaşık 2.700 ışık yılı uza... Bize yaklaşık 11.5 ışık yılı uzaklı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cift-yildiz-turleri/", "text": "Çift yıldız sistemlerinin tanımını ve birkaç örneğini yazı dizimizin ilk bölümünde ele almıştık. Henüz okumadıysanız, öncelikle ilk bölümümüzü okumanızı tavsiye ederiz. Çift yıldızlar üzerinde araştırma yapmadan önce öncelikli olarak onları sınıflandırmamız gerekir. Çift yıldız türleri, gözlem şekillerine göre 4 ayrı grupta sınıflandırılır. Keşfedilen ilk çift yıldız türü görsel çift yıldızlardır. 1617 yılında Galileo Galilei bir bilim insanının talebi üzerine teleskobunu Büyükayı takım yıldızının sapının ucundaki 2. yıldıza çevirdi. Teleskopsuz tek bir yıldız gibi görünen yıldız 2 tane görünüyordu. İleri dönemlerde Sir William Herschel bu konudaki araştırmaları derinleştirdi ve 700'e yakın çift yıldızı kataloglamayı başardı. Baktığımızda yörüngesel hareketlerini ayırt edebileceğimiz kadar birbirinden açısal uzaklığı bulunan çift yıldızlara görsel çift yıldızlar denir. Bu kadar büyük açısal uzaklığa sahip olmaları için birbirlerinden de oldukça uzak olmaları gerektiğinden birbirleri etrafındaki dolanma süresi oldukça uzundur. Yukarıdaki fotoğraf, büyük ayı takımyıldızının sapının 2. yıldızı olan Mizar & Alcor görsel çiftini gösteriyor. Eğer ışık kirliliği ortalama olan bir yerde dikkatle bakarsanız Mizar'ın yanında Alcor'u da görebilirsiniz. Oldukça sönük bir bileşen olduğu için Alcor'u görmek tıpkı bir göz testi gibidir. Aşağıdaki fotoğrafta ise 70 Ophiuchi çiftinin 87,7 yıllık dönemi gösteriliyor. Yıllardan yıllara bileşenin hareketi görülebiliyor. Sistemin bileşenlerinden yalnızca birinin görülebildiği, fakat görülen bileşenin yaptığı salınım hareketinden ötürü görülmeyen bir bileşenin varlığının anlaşıldığı çift yıldız sistemleridir. Karşılıklı kütle çekimsel etkiden ötürü, birbirleri etraflarında dolanırken çizdikleri yörünge hareketi salınım yapıyor gibi görünmelerine sebep olur. Bu salınım hareketinin incelenmesiyle, görülmeyen diğer bileşen ve onun hareketi de anlaşılır. Her çift yıldız sistemi Görsel Çiftler veya Astrometrik Çiftler gibi görsel olarak anlaşılamaz. Bu durumda o noktadan bize bilgiyi taşıyan ışığı oluşturan dalgaboylarını inceleriz. Yıldızın tayfını aldığımızda çıkan soğurma çizgileri zamana göre kayma hareketi gösterir. Bu kaymanın sebebi, yörüngesi etrafında dolanan yıldızın kimi zaman bize yaklaşmakta, kimi zaman uzaklaşma olmasından kaynaklanır. Bize yaklaşması Doppler Etkisi'nden ötürü, tayf çizgilerini maviye kaydırırken, uzaklaşması kırmızıya kaydırır. Bu hareket yörüngesel bir harekete bağlı olduğundan, radyal hız ile doğrudan ilişkilidir. Tayfsal gözlemler, normal şartlarda tespit edilemeyen birçok durumu tespit edebildiği için çok daha fazla imkan sağlar. Tayf çizgisindeki kayma, yörüngedeki harekete bağlı olduğundan sinüzoidal bir hızla değişim gösterir. Buradaki kayma, yörüngenin kenar noktalarında en fazla değerlerine ulaşır(2 ve 4 noktası). Bileşenin sadece yatay hızı varken, radyal bir bileşene sahip olmadığı konumda kayma miktarı sıfırdır(1 ve 3 noktası). Bazı çift yıldızların yörünge düzlemleri gözlemcinin bakış açısıyla tam olarak ya da tama yakın bir açıyla çakışır. Böyle durumlarda bileşenler sırayla birbirlerinin önünden geçerek birbirlerini örter ve birbirlerinin ışığını bir miktar engeller. Tıpkı Güneş, Ay tutulmasında veya Venüs, Merkür geçişinde olduğunu gibi. Bu tarz çift yıldız sistemlerine, örten çift yıldız denir. Örtülme sırasında bileşenler birbirlerinin ışığını kestiği için toplam ışıkta bir miktar azalma olur. Biz bu değişime ışık eğrisi diyoruz. Daha detaylı bilgi için: Bknz. Bu türlerin periyotları çoğunlukla kısadır ve günler mertebesinde sürer. Bilinen kısa periyot 2:48 saat ile HW Virginis'e ait iken, bilinen en uzun periyot ise 27 yıl ile Epsilon Auriga'ya ait. Eğer bir çift yıldız sisteminde bil..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cift-yildizlar-1-sistemler/", "text": "Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda tek bir yıldızmış gibi görünen çoğu yıldızın, aslında ikili, üçlü hatta dörtlü sistemler halinde olduklarını görüyoruz. Biz bu sistemlere eğer iki yıldızdan oluşuyorsa çift yıldız sistemi, eğer 3 veya daha fazla yıldızdan oluşuyorsa çoklu yıldız sistemi diyoruz. Çift yıldız sistemi, ortak kütle merkezi etrafındaki bir yörüngede dolanan iki yıldızlı sistemlere denir. Tıpkı Dünya ve uydusu Ay'da olduğu gibi, fakat bu sefer söz konusu olanlar yıldızlardır. Her ne kadar istisna bir durum gibi düşünülse de Güneş'in aksine yıldızlar çoğunlukla ikili veya çoklu sistemler halinde bulunur. Bazı yıldızlar ise yeryüzünden bakıldığında tesadüfi olarak birbirlerine çok yakın görünürler. Fakat gerçekte aralarındaki mesafe muazzam boyutlarda olabilir. Sadece bu iki yıldız bakış açımıza göre aynı doğrultuya denk gelmiştir, yani aralarında herhangi bir etkileşim söz konusu değildir. Dolayısıyla bu yıldızlar bir çift yıldız sistemi oluşturmaz. Bu durumdaki yıldızlara optik çift yıldızlar denir. Çift yıldız sistemleri bize sunduğu bilgilerden ötürü astrofizikçilerin özel ilgi odağıdır. Bir yıldızın 3 önemli ölçütü olan kütlesi, sıcaklığı, yarıçapı ve özellikle bunların birbirlerine oranı çift yıldız sistemlerinde kolaylıkla belirlenebilir. Çoğu çiftlerden biri parlak diğeri ise ona göre daha sönüktür. Parlak olan yıldız referans olarak seçilir ve buna birincil, sönük olana ise ikincil yıldız denilir. İkincil yıldızın gökyüzündeki yeri uzun bir süre incelenecek olursa onun birincil yıldız çevresinde eliptik bir yörüngede dolandığı anlaşılır. Şu yazımızda anlattığımız Archernar, böylesi yıldız sistemlerine verilebilecek en güzel örneklerden biri. Bazı yıldız çiftlerinde de yıldızların hemen hemen eş parlaklıkta olduğunu görülür. Bu durumda birincil ve ikincil yıldız yerine çiftin öğeleri ya da sistemin bileşenleri olarak adlandırılırlar. Çoğu çiftte kütleler oldukça farklı olabilir, dolayısıyla bir yıldız diğerinden daha çabuk evrimleşerek ölürken diğeri yaşantısına devam edebilir. Yani sistemin bileşenlerinden biri beyaz cüce iken diğeri bir kırmızı dev olabilir. Özetle yıldız sisteminde her iki bileşen de aynı ya da farklı olacak diye herhangi bir genelleme yoktur. Aksine bu çeşitlilik birçok bilginin de önünü açar. Algol yıldızı, aslında üçlü bir yıldız sistemidir. Sistemin üyelerinden Algol A ve Algol B, birbiri etrafında dolanan bir çift yıldız sistemi oluştururken, Algol C bu çiftin etrafında dolanan üçüncü üyedir. Aşağıdaki videoda bu sistemin bir animasyonunu görebilirsiniz. Bu sistemde ikili olan birbirine yakın iken, üçüncü bileşen diğerlerine oranla oldukça uzaktadır. Dolayısıyla Algol A ve Algol B'nin periyodu yaklaşık 3 gün iken, Algol C'nin periyodu yaklaşık 680 gündür. Çoklu sistemler birçok kombinasyon şeklinde bulunabilir. Algol sisteminde olduğu gibi bir çift yıldız sisteminin etrafında dolanan üçüncü bir üyeyle üçlü bir sistem, ya da iki tane çift yıldız sisteminin birbiri etrafında dolanmasıyla bir dörtlü sistem ya da çok daha farklı hiyerarşik sistemler halinde bulunabilir. Yukarıdaki hiyerarşi ağacında ifade edilmek istenen; dörtlü bir sistem, çift yıldız sistemi, Algol türü bir üçlü sistem, iki adet çift yıldız sisteminin oluşturduğu dörtlü sistem... şeklindedir. Böylesi karmaşık yıldız sistemlerini birebir örnek ile daha iyi anlamak istiyorsanız, 6 yıldızdan oluşan oldukça karmaşık yapılı Castor sistemini anlattığımız şu yazımızı gözden geçirebilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cift-yildizli-gezegen-sistemi-kepler-47/", "text": "Kepler 47, gezegen sahibi olduğu keşfedilen ilk çift yıldız sistemi sayılabilir. Bu iki yıldızın çevresinde dolanan Kepler 47 c gezegeni, beklenmedik biçimde, sıvı suyun varlığına izin veren habitable zone yani yaşam kuşağı denilen bölgede yer alıyor. Her iki yıldızın çevresindeki bir turunu 303 günde tamamlayan 47 c, Neptün büyüklüğünde bir gaz devi olsa da, var olması olası uydularından biri veya birkaçı yaşamın gelişmesine uygun yapıya sahip olabilir. Bize yaklaşık 5.000 ışık yılı uzaklıktaki bu sistem, Kepler 47A isimli Güneş kütlesinde bir G sınıfı yıldız ve Kepler 47B olarak anılan Güneş'in yüzde 36'sı kadar kütleli bir M tayf sınıfı kırmızı cüce yıldızdan oluşuyor. G sınıfı yıldızın bizim güneşimize yakın bir parlaklığı varken, kırmızı cücenin parlaklığı Güneş'in sadece %1'i kadar. İki yıldız birbirlerine yaklaşık 1.8 milyon km uzaklıkta ve ortak kütleçekim merkezi etrafında 7.5 gün süren bir yörünge periyoduyla dolanıyorlar. Kırmızı cücenin düşük parlaklığı, yıldızı verdiği yaşam enerjisi bakımından sistemin etkisiz elemanı konumuna getirse de, kütle çekim gücü ile sistemdeki gezegenler üzerinde oldukça büyük bir etkiye sahip. Sistemde bildiğimiz anlamda sıvı su ve karbona bağlı yaşam barındırma şansı olan Kepler 47c gezegeni, hemen hemen Dünya'nın Güneş'e uzaklığı kadar bir mesafede yörüngeye sahip. Kütlesi Dünya'nın 23 katı kadar ve başta söylediğimiz gibi Neptün benzeri gezegenler sınıfına giriyor. Tabii ki yıldızlara uygun uzaklıkta yer aldığı için Neptün gibi bir buz devi değil, tam anlamıyla minyatür bir gaz devi gezegen. Diğer iki gezegen, yani 47a ve 47b, yıldızlara fazlasıyla yakın ve aşırı sıcakla boğuşan dünyalar. Bu her iki gezegen de yine oldukça büyük kütleye sahip ve süper dünyalar ile gaz devleri arasında bir sınıfta yer alıyorlar. Elbette ikisinde de bildiğimiz anlamda yaşamın gelişemeyeceğini düşünüyoruz. Bu yıldız sisteminin yaşı, bizim Güneş sistemimiz ile hemen hemen aynı, 4-5 milyar yaşında. Yani, eğer burada bir yaşam oluşma imkanı varsa, tarihçesi Dünya ile benzerlik gösteriyor olabilir. Yine de, evrim sürecinin ne yönde ilerleyeceği ve sistemin ne kadar dost canlısı bir yapıda olduğunu bilemediğimiz için, olası yaşam ihtimallerinin gidişatı hakkında kesin konuşmamız da mümkün değil. Satürn'ün uydusu Titan benzeri veya daha büyük yapıda, atmosfer sahibi olabilecek kütlede uydular, kendi Güneş Sistemimizden alışık olduğumuz üzere uzak gezegenlerin çevresinde de dolanıyor olabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cin-ay-topragi-orneklerini-change-5-ile-dunyaya-getirmeyi-basardi/", "text": "Chang'e 5 görevi ile, 1976 yılından beri ilk defa Ay örneği toplayıp geri dönüş amaçlanıyordu ve 40 yıldan fazla bir süre sonra ilk defa insanlık, Dünya'ya ay taşları getirdi. Ay toprağı ve çakılları ile yüklenmiş olan kapsül 16 Aralık tarihinde Moğolistan'ın iç kesimlerine inerek Çin'in tarihi görevini tamamlamış oldu. Bu bağlamda son gerçekleşen Ay görevi, Sovyetler Birliği'nin 1976 yılında gerçekleştirdiği ve 170 gram materyal ile Ay'dan geri dönen Luna 24 göreviydi. Ay yüzeyinde planlanan her şeyin yolunda gitmesi halinde Chang'e 5 görevinin toplaması gereken miktar ise yaklaşık 2 kilogramdı. Dört modülden oluşan ve 8.200 kg ağırlığında olan Çin'in ilk örnek toplama girişimi Chang'e 5 aracı 23 Kasım'da fırlatıldı ve beş gün sonra Ay yörüngesine ulaştı. Dört modülden ikisi, yani bir iniş aracı ile ona bağlı bir tırmanma aracı, 1 Aralık'ta Ay'ın devasa Oceanus Procellarum bölgesinde bulunan volkanik bir dağ olan Mons Rümker yakınlarında inişini gerçekleştirdi. Güneş enerjisi kullanan iniş aracı, çevresinde ölçümler yapabilmek için kameralar, yer radarı ve görüntüleme spektrometresi ile donatıldı. Ancak iniş aracının asıl amacı örnek toplamaktı ve sonraki iki günde bu işi yoğun bir şekilde hem yüzeyden hem de yüzeyin 2 metre altından materyal toplayarak gerçekleştirdi. 3 Aralık'ta ise bu Ay materyalleri, tırmanma aracına yüklendi ve bu araç 5 Aralık'ta ay yörüngesinde diğer iki Chang'e 5 modülü ile buluştu. Bu kalkış, görünüşe bakılırsa 3 Aralık'ta çalışmayı bırakan iniş aracına zarar verdi ancak, bu büyük bir kayıp değildi. Çünkü araç, her halükarda 11 Aralık'ta Mons Rümker'e karanlık çöktüğü zaman ölmüş olacaktı. Chang'e 5 ekibi, 7 Aralık'ta tırmanma aracındaki materyali dönüş kapsülüne aktardıktan sonra aracı yörüngeden çıkartarak Ay'a çarpması için geri gönderdi. 5 gün sonra ise yörünge aracı ile dönüş kapsülü Dünya'ya geri dönüş yolculuğuna başladı ve bu yolculuk 16 Aralık'ta kapsülün Moğolistan'ın iç kesimlerine inmesi ile sonuçlandı. Chang'e 5, adını Çin mitolojisindeki Ay tanrıçasından alan robotik ay keşif programının günümüze kadarki en son göreviydi. Görev ekiplerinin halen gelen örnekleri incelemelerine ve değerlendirmelerine gerek olmasına rağmen Chang'e 5'in bariz başarısı ile birlikte Çin, Ay'dan Dünya'ya materyal getiren üçüncü ülke oldu. Diğer iki ülke ise Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'dir. Hatta 1969 ve 1972 yılları arasında gerçekleştirilen altı adet Apollo yüzey görevi ile Dünya'ya yaklaşık 383 kilogram Ay taşı ve toprağı taşındı. Bilim insanlarına göre Chang'e 5'in getirdiği örnekler, Ay'ın tarihi ve evrimi ile ilgili bize yeni bir pencere açacak. Çünkü Mons Rümker bölgesinin 1.2 milyar yıl veya yakın bir zamanda oluştuğu düşünülüyor. Washington Üniversitesi'nde gezegen bilimcisi olarak görev yapan Bradley Jolliff, Apollo tarafından toplanan volkanik taşların 3 milyar yıldan daha yaşlı olduğunu ve örneklerin analizi ile yaşları belirlenen genç çarpma kraterlerinin de 1 milyar yıldan daha genç olduğunu; Bu yüzden de Chang'e 5'in kritik bir boşluğu dolduracağını söyledi. 16 Aralık'ta gerçekleşen geri dönüş, 11 günde gerçekleşen ikinci geri dönüştü. 5 Aralık'ta da Japonya'nın Hayabusa 2 görevinin kapsülü Dünya'ya yakın asteroit kategorisinde olan Ryugu'dan aldığı değerli örneklerle orta Avustralya'ya indi. Bu tip kozmik teslimatlar devam edecek: Eylül 2023'te NASA'nın OSIRIS-REx aracı yine Dünya'ya yakın asteroit kategorisinde olan Bennu'dan aldığı örnekler ile geri dönecek. - Wall, M. (2020, December 16). China's Chang'e 5 capsule lands on Earth with the 1st new moon samples in 44 years. Retrieved December 18, 2020, from https://www.space.com/china-chang-e-5-moon-samples-capsule-landing"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cin-dunyanin-en-buyuk-radyo-teleskobunu-yapiyor/", "text": "Büyük, evet çok büyük bir radyo teleskop. O kadar büyük ki, içine onlarca Ali Sami Yen Stadyumu veya birkaç tane Yenikapı Miting Alanı sığdırabilirsiniz... Bu iki örnek sanırız teleskobun büyüklüğünü anlayabilmeniz için yeterli olmuştur. Hemen bütün dev radyo teleskoplar gibi, Guizhou teleskobu da, dış uzayı gözlemleme amacı taşıyor. Elektromanyetik spektrumun 10 cm ile 4,3 metre arasındaki dalga boylarını inceleyecek olan teleskop, bugüne kadar üretilmiş tüm radyo teleskoplardan daha hassas olacak. Bilim insanları, teleskobun büyüklüğünün getirdiği hassasiyet sayesinde kütleçekim dalgalarının daha iyi incelenebileceğini düşünüyorlar. Bu şu demek oluyor; CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın fizik bilimine yaptığı katkının bir benzerini Guizhou Teleskobu astronomi biliminde gerçekleştirebilir. Tabii aynı zamanda, Dünya dışı uygarlıklar da teleskobun ilgi alanında olacak. Gökyüzünü şimdiye kadar olduğundan daha hassas dinleyebileceğiz. Belki bu sayede, teknolojik gelişmişliğe ulaşmış Dünya dışı uygarlıklara ait sinyalleri yakalayabileceğiz. Elbette bu düşük bir ihtimal ama, imkansız değil. Böylesine büyük bir teleskobun hareket ettirilerek gökyüzünde bir konuma yönlendirilmesi pratikte imkansıza yakın bir mühendislik gerektirdiğinden, tıpkı Arecibo teleskobu gibi Guizhou teleskobu da yeryüzünde krater benzeri bir yapıya gömülü halde inşa ediliyor. Bunun anlamı şu; biz teleskobu yönlendiremeyeceğiz. Dünya dönerken, teleskop gökyüzünde hangi noktaya bakıyorsa, orayı gözlemleyecek. Ancak bu bir sorun olarak nitelenemez. Çünkü, zaten Dünya'nın dönüşü sırasında teleskop muazzam büyüklükte bir gökyüzü alanını tarıyor olacak. Guizhou Teleskobu'nun kurulduğu alan özel olarak seçilmiş ve çevresinde hiçbir yerleşim yeri bulunmuyor. Yaklaşık 18 km uzağında yer alan bir yerleşim yeri ise, elektromanyetik kirlilik yaratmaması için elden geçirilmiş. Eh, bilimin önemini kavrayabilen toplumlar bizim gibi değiller. Biliyorsunuz, biz Antalya'da bir gözlemevi inşa ettik ama, saldım çayıra mevlam kayıra anlayışı ile şehircilik yaptığımız için, kontrolsüzce büyüyen Antalya'nın şehir ışıkları yüzünden gözlemevi şu anda ışık kirliliği ile boğuşuyor. Büyük ihtimalle birkaç yıl içinde ya gözlemevi taşınmak zorunda kalacak, ya da başka bir gözlemevi inşa etmemiz gerekecek. Astronomi alanında rekabet iyice kızışıyor gibi görünüyor. NASA, ESA, RSA gibi dev uzay ajanslarının yanına bir de Çin Uzay Ajansı olanca gücü ve teknolojik birikimiyle katılmaya kararlı görünüyor. Üç büyüklerin yanına, şampiyonluğu zorlayacak bir dördüncü büyük fena olmaz. Belki de kuyruklu yıldızlara uzay araçları gönderen Japonya ve Mars'a gözlem aracı fırlatan Hindistan da beşinci büyük olarak şampiyonluk yarışına hızlı bir giriş yaparlar. Öyle görünüyor ki, hemen tüm yıldız..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ciplak-gozle-gorulen-yildizlarda-yasam-var-mi/", "text": "Birçoğunuz, geceleri gökyüzüne baktığında binlerce yıldız görüyor ve bu yıldızların çevrelerindeki olası gezegenlerde yaşayan olası varlıkların da bize bakıp acaba orada yaşam var mıdır? diyebileceğini düşünüyor. Yıldızlar arasındaki mesafe çok büyüktür. Bu büyük mesafe nedeniyle, bizim Güneşimiz veya daha küçük boyutlu normal yıldızlar, ışıma güçlerine bağlı olarak 1-10 ışık yılı mesafeden sonra insan gözünün görme sınırlarından daha soluk hale bürünürler. Geceleri gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz yıldızların hemen tümü; çok yüksek ışıma gücüne sahip, Güneş'ten daha büyük kütleli dev yıldızlar ve ömrünün sonuna gelmiş kırmızı devlerden ibaret. Dev yıldızlar, 3-5 milyon ila 1 milyar yıl arasında ömre sahipler ve bu kısa süre içinde, çevrelerindeki var olma ihtimali olan gezegenlerde gelişkin yaşam formlarının oluşması mümkün olamaz. Bu kısa ömürlü yıldızlar, çevrelerinde oluşum aşamasındaki genç gezegenlerin yüzeyinin soğumasına fırsat bile kalmadan kırmızı dev aşamasına geçer ve ardından söner. Üstelik, dev yıldızların çoğu öylesine deli doludur, öylesine muazzam bir enerji yayarlar ki, çevrelerinde gezegen oluşumu dahi mümkün olamaz. Yani, dev yıldızların hemen hemen tümü, çevresinde bir gezegen bulunmayan gökcisimleridir. Gezegen oluşum süreci için bu yazımızı okumanızı öneririz. Kırmızı devler ise, şişip aşırı ısı yayarak yaşam kuşağındaki var olması muhtemel gezegenlerini yakıp kavurmuştur. Yani geceleri çıplak gözle gördüğümüz yaşlı kırmızı dev yıldızlara ait gezegenlerde, geçmişte yaşam varsa bile çoktan yok edilmiştir. Güneş ve daha küçük kütleye sahip, yaşama ev sahipliği yapabilecek uzun ömürlü yıldızlar sayıca bunlardan çok çok fazla olmasına rağmen, düşük ışıma güçleri nedeniyle birkaç tanesi hariç, Dünya'dan çıplak gözle görünemezler. Örneğin Güneş benzeri bir yıldızı 10 ışık yılı öteden görmekte çok zorlanırsınız. Geceleri gördüğümüz yıldızların çoğu bize 10 ışık yılından uzak, epeyce bir kısmı da yüzlerce ışık yılı ötede olduğu için, gördüklerimiz sadece kısa ömürlü, yaşamın gelişme ihtimali olmayan dev yıldızlardır. Bizim 10 ışık yılı çevremizde, yaklaşık 30 yıldız var. Bu yakın yıldızların birkaçı hariç, tamamı Güneş'ten küçük, düşük ışıma gücüne sahip kırmızı ve turuncu cüce yıldızlardır. Yani, çoğunu teleskop veya dürbün kullanmadan göremezsiniz. Evet, bu küçük yıldızların hepsinin çevresinde yaşam, hatta gelişkin yaşam bulunma ihtimali var ama, gözlerimiz maalesef o yıldızları seçebilecek kadar keskin değil. Gece göğünde, çevresinde yaşamın gelişme ihtimali olan sadece birkaç yıldız çıplak gözle görülebilir parlaklığa sahip. Bunlardan biri de, Güneş benzeri iki yıldızın oluşturduğu Alpha Centauri sistemi. Bu sistemi çıplak gözle görebilmemizin nedeni ise, bize çok yakın (4.4 ışık yılı) olmasıdır. Sanırım artık Sirius'tan veya Pleiades'ten gelen uzaylı söylentilerinin neden uydurma olduğunu anlayabilirsiniz. Çünkü hem Sirius, hem de Pleiades kümesinde görebildiğiniz yıldızlar, dev kısa ömürlü yıldızlardan ibarettir. Yıldızlar, parlaklıkları ve ömür süreçleriyle ilgili bu linkteki yazımızı okuyup daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 16 Aralık 2017 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ciplak-tekillikleri-gorebilecek-miyiz/", "text": "Kara delikler tuhaftır: Ufacık bir alana sıkıştırılmış delicesine yoğun kozmik cisimlerdir. Uzay-zamanın yapısını bozar ve fizik kurallarını tekillikte işlemez hale getirirler. Neyse ki evren bizi bu tuhaflıklardan kara deliklerin olay ufkuyla koruyor. Ancak fizikçiler artık çok daha uçuk ve fizik kurallarını esneten bir şeyi gözlemlemenin bir yolunu bulduklarını söylüyor ki, bu şey de çıplak tekilliklerdir. Eğer çıplak tekillikler gerçekten varsa, bunlar gerçekliğin dokusundaki beklenmedik bir delik olabilirler. Bunlar sadece uzay-zamanı bozmazlar, fizik kurallarının egemen olduğu yerlerde de tahribat yaratırlar ve öngörülebilirliği felaket derece yok ederler. diye açıklıyor Avaneesh Pandey. Eğer biraz fazla iddialı geliyorsa, endişelenmeyin. Bu bütün çalışma; tamamen teorik bir çalışma olan ve bilim insanlarının hiçbir zaman doğrulayamadığı çıplak tekilliklerin, evrenimizde var olabileceği varsayımının üzerinde duruyor. Tekillikler, çok büyük yıldızların hayatlarının sonlarında ufacık bir bölgeye çökmesiyle oluşur, bidiğimiz kadarıyla fizikçiler henüz orada neler olduğunu açıklayamıyorlar. Gerçekliğimizi yöneten fiziğin iki genel açıklayıcısı vardır: Atomaltı parçacıklar gibi ufacık şeylerin davranışlarını açıklayan kuantum mekaniği ve gördüğümüz şeyler olan yıldızlar ve galaksileri açıklayan genel görelilik. Ancak çıplak tekillikler, belli bir nedenden ötürü evrenin geri kalanına yayılmış teorik tekilliklerdir. Yukarıda olay ufkuna sarılmış bir kara deliğin görselleştirilmiş halini ve çıplak tekilliği. Oklar çıplak tekilliklerden kaçabilen ama kara deliklerden kaçamayan ışığı gösteriyor. Var olduklarını varsayarsak, önemli olan soru: Çıplak tekillikleri, sıradan karadelik tekilliklerinden nasıl ayırabileceğimiz. İşte bu noktada yeni çalışma devreye giriyor. Hindistan'da ki Temel Araştırma Tata Enstitüsünden araştırmacılar, bildiğimiz kadarıyla tekilliklerin karadelikler gibi nesneleri döndürdüğüne dayanan iki adımlı bir plan hazırladılar. Einstein'ın genel görelilik teorisine göre, dönen her nesnenin çevresinde ki uzay-zamanın dokusu dünüşten dolayı bükülür ve bu etki jiroskopik dönüşe neden olur. Ayrıca parçacıkların yörüngelerini dönen nesnelerin deviniminin çevresinde döndürür veya dönme eksenini değiştirir. Aşağıdaki jiroskopik hipnotik deviniminden ne kastettiğimizi görebilirsiniz . - Jiroskopun devinim frekansı iki nokta arasında çılgınca değişir ki, bu sorumuzdaki dönen objenin sıradan bir kara delik olduğunu açıklar. - Devinim frekansı düzenli olarak değişir ve bu çıplak tekillikleri işaret eder. Açıkçası, bu deneyleri gerçekleştirmek için karadeliğe yakın bir jiroskop götürmek hiç de kolay değil. Ama sorun yok, çünkü bu ekip karadeliğe veya çıplak tekilliklere düşen nesnelerin devinim frekanslarını, x ışını dalga boylarını kullanarak Dünya'dan da gözlemlemenin bir yolunu bulduklarını ileri sürdü. Yörünge ekseni devinim frekansı, maddeler dönen karadeliklere yaklaştıkça artar. Ama bu frekans dönen çıplak tekilliklerde azalır, hatta sıfıra bile yaklaşır. diyor takımın basın açıklaması. Tekrardan, bunların hepsinin şu anda çılgınca spekülatif olduğunu açıkça belirtmeliyiz. Çıplak tekillik adaylarını hiçbir zaman bulamadık ve sıradan kara delikleri bile yeni yeni anlamaya başlıyoruz. Ayrıca şunu da belirtmek gerek ki geçen hafta, başka bir araştırma ekibi çıplak tekillikler var olsa bile, tuhaf kuantum etkilerinin bunları gizli tutacaklarını öne sürüyor. Bu yüzden şu anlık çıplak tekillikler üzerinde çalışabileceğimiz ve çalışamayacağımız hakkında kesin bir fikir birliği yok. Ve şu anlık bu kötü bir şey değil. Çünkü, sizce evrenimizin bir ucunda neler olduğunu gözlemlemek için gerçekten hazır mıyız? Belki bir ömürlük zamanda bunun cevabını verebiliriz. Bu araştıra Physical Review D de yayımlandı. Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cizre-ahmed-i-hani-ortaokulu-etkinligimizden-kareler/", "text": "Kozmik Anafor Astronomi Platformu; Şırnak'ın Cizre ilçesi Ahmed-i Hani Ortaokulu'nun davetlisi olarak, 28 Eylül 2017 tarihinde ortaöğrenim öğrencilerine yönelik bir panel ve gözlem etkinliği düzenledi. Bu etkinlik, aynı zamanda Cizre'de gerçekleştirilen ilk astronomi etkinliği olma özelliği de taşıyor. Kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan'ın katılımıyla gerçekleşen etkinlikte Ahmed-i Hani Ortaokulu ve çevre okullardan gelen öğrencilere Güneş Sistemi'nin yapısı anlatılıp, gezegenler tanıtıldı. Sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki defa gerçekleştirilen sunumda, Güneş Sistemi anlatımına ek olarak insanlığın Mars'a yerleşme çabaları da anlatılıp, sonrasında öğrencilerden gelen birbirinden ilginç sorular cevaplandı. Hava karardığında ise beraberimizde götürdüğümüz teleskop ile Cizre'lilere yönelik gözlem etkinliği düzenlendi. Gözlem etkinliği katılımcıları, Ay'ın kraterlerini ve Satürn'ün halkalarını gözlemleme şansı buldular. 15 Mart 2017 tarihinde, İzmir Bahçe..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cocuklar-icin-astronomi-gunes-sistemi-ve-gezegenler/", "text": "Yaşadığımız gezegen Dünya'nın da içinde bulunduğu Güneş Sistemimiz, Güneş ve etrafında dönen irili ufaklı sekiz gezegenden oluşur. Bunlardan bazıları diğerlerine göre daha küçük ve karasal, bazıları büyük ve gazlardan oluşan gezegenlerdir. Bazıları ateşten daha sıcak, bazıları ise buz gibi soğuktur. Güneş Sistemimizdeki en küçük gezegendir. Merkür'den Güneş'e bakıyor olsaydık, Güneş'i Dünya'dan gördüğümüzden üç kat daha büyük görürdük! En küçük gezegen olduğuna bakmayın. Merkür, Dünya'dan sonra ikinci en yüksek yoğunluğa sahip gezegendir. Çekim gücü Dünya'nın sahip olduğu çekim gücünün 1/3'ü kadardır. Yani, Dünya'da 60 kg olan bir insanın ağırlığını, Merkür'de yaklaşık 20 kg olarak ölçerdik. 57 milyon kilometre uzaklık ile Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlere göre Güneş'e en yakın konumda yer almasına rağmen, sistemdeki en sıcak gezegen Merkür değildir. Çünkü, Merkür'ün bir atmosferi yoktur. Kütleçekimi kuvvetinin düşük olması nedeniyle kalın bir atmosferi olmasa da çok ince bir ekzosfer tabakası vardır. Bu ekzosfer tabakasını çoğunlukla oksijen, sodyum, hidrojen ve potasyum elementleri oluşturur. Merkür'ün aşırı karasal, taş ve metalle kaplı yapısı, jeolojik olarak uzun yıllardır aktif olmadığını gösterir. Yani, deprem gibi yer olaylarına bu gezegende rastlanmaz. Boyutları Türkiye'nin yüz ölçümünden biraz daha küçük olan Caloris Basin krateri de dahil olmak üzere birçok kratere ev sahipliği yapmaktadır. Bu açıdan Ay ile benzerlik göstermesine rağmen Merkür'ün kendi uydusu yoktur. Gündüzleri 450 C'nin üzerine çıkabilirken, geceleri -170 C 'ye kadar düşebilen yüzey sıcaklığı, canlı yaşamına pek de elverişli bir ortam sunmamaktadır. Bu küçük gezegen, kendi etrafında Dünya'ya kıyasla daha yavaş dönmektedir. Merkür'ün bir tam dönüşünü tamamlaması Dünya zamanıyla tam 59 gün sürer. Bu da demek oluyor ki, Dünya'da bir gün, Merkür'de 59 güne karşılık gelir. Ancak, Güneş'e en yakın mesafede bulunması ve kat edecek daha az mesafeye sahip olması nedeniyle, bir yılını Dünya'ya kıyasla daha çabuk doldurur. Merkür'ün Güneş'in etrafında bir tam turunu tamamlaması, Dünya zamanı ile 88 gün sürer. Yani, eğer Merkür'de yaşasaydınız, her üç ayda bir doğum günü kutlama şansınız olabilirdi! 108 milyon km ile Güneş'e en yakın ikinci gezegen olan Venüs, Güneş Sistemimizdeki en sıcak gezegendir. Burada sıcaklık 470 C'yi bulur ve aşar. Sera gazları, karbondioksit ve temas ettiği her şeyi eriten, aynı zamanda telefonların bataryalarında bulunan sülfürik asitten oluşan bulutlar Venüs'ün kalın atmosferini oluştururlar. Yani, Venüs'te nefes almayı düşünmek bile imkansız! Venüs'ün atmosferini oluşturan bu gazların neden olduğu sera etkisi sıcaklığı hapseder ve yakıcı sıcaklığın düşmesine engel olurlar. Sıcaklık o kadar yüksektir ki, kurşun gibi metaller Venüs'te sıvı halde bulunur. Boyut ve yapı bakımından Dünya ile büyük benzerlik gösteren bu gezegenin merkezindeki kocaman demir çekirdeğin üzerinde lav benzeri sıcak kayalardan oluşan bir manto tabakası bulunur. Yüzeyinde dağlar, vadiler ve on binlerce volkana ev sahipliği yapar. Ancak bu volkanlardan hiçbiri aktif değildir. Yörüngesi eğimli olduğundan Venüs'te mevsimler yoktur. Kendi etrafındaki dönüşü çok yavaş olduğundan, manyetik çekim alanı da yok denecek kadar azdır. Yine aynı sebepten dolayı, Venüs'ün şekli diğer gezegenlere kıyasla daha küreseldir. Dünya'nın ters istikametine, saat yönüne doğru hareket ettiği için Venüs'te Güneş batıdan doğar; doğudan batar. Kendi etrafında bir tam dönüşünü yaklaşık 245 günde tamamlar. Yani, Venüs'te bir gün, Dünya zamanıyla 245 güne eşittir. Venüs, Güneş etrafındaki dönüşünü ise yaklaşık 225 günde tamamlar. Bu da demek oluyor ki, Venüs'te bir gün, bir yıldan daha uzun sürer! Güneş'in etrafındaki yörüngesinden dolayı, Güneş doğmadan önce doğuda, Güneş battıktan sonra da batıda görünür. Bu nedenle Sabah Yıldızı, Akşam Yıldızı, Çoban Yıldızı isimlerini almıştır. Venüs'ün de Merkür gibi, uydusu yoktur. Venüs asıl adını gökyüzünde bir mücevher gibi parladığı için, Roma mitolojisindeki Güzellik ve Aşk Tanrıçası Venüs'ten almıştır. Venüs'ün Dünya'dan bu kadar parlak görünmesinin nedeni ise bulutların güneş ışığını yansıtmasıdır. Bunu, Dünya'da kar yağdığında etrafın çok parlak olmasına benzetebilirsiniz. Çünkü kar ya da bulut gibi açık renkli cisimler, ışığın büyük bir kısmını geri yansıtır. Güneş'e uzaklık bakımından üçüncü sırada yer alan gezegenimiz Dünya yaklaşık 4.5 milyar yıl yaşındadır. Hayatlarımızı borçlu olduğumuz bu gezegen, canlı yaşamı açısından oldukça elverişlidir. Öyle ki, bir çay kaşığı toprağın içinde bile milyarlarca organizma yaşar. Dünya atmosferinin %78'ini azot, %21'ini ise solunumumuzu gerçekleştirmede başrolü oynayan oksijen gazları oluşturmaktadır. Bu atmosfer, bizleri meteorlardan ve göktaşlarından korur. Dünya'ya yaklaşan göktaşları, Dünya yüzeyine ulaşamadan atmosferde parçalanır. Dünyamız kendi etrafında bir tam dönüşünü yaklaşık 24 saatte tamamlar. Bu dönüş sonucu gece ve gündüz oluşur. Güneş'in etrafındaki dönüşü ise yaklaşık 365 gün sürer. Yani, gezegenimizde 1 yıl 365 güne eşittir. Peki, neden dört farklı mevsimi yaşadığımızı ya da mevsimlerin neden oluştuğunu hiç merak ettiniz mi? Bunun sebebinin Güneş'in yakınlaşıp uzaklaşmasından kaynaklandığı sıklıkla düşülen bir yanılgı olsa da bu doğru değildir. Mevsimlerin oluşumuna eksen eğikliği sebep olur. Yani, Dünya'nın yaklaşık 23 derecelik eksen eğikliği Dünya'daki farklı noktaların, farklı açılarla Güneş ışığı almasını sağlar. Büyüklüğü, Dünya'mızın çeyreği olan, tek doğal uydumuz Ay'ın yüzeyini, kraterler, sertleşmiş lavlar ve dağlar oluşturmaktadır. Kızıl Gezegen olarak da bildiğimiz Mars, Güneş'e en yakın dördüncü gezegendir. Tozla kaplı, soğuk ve çöl benzeri bir iklime sahiptir. Bahsettiğimiz toz, gezegenin kızıla bürünmesine neden olan demir oksitlerinden oluşur. İki doğal uydusu bulunan Mars, Everest Dağı'nın neredeyse üç katı büyüklüğünde olan, Güneş Sistemi'nin en büyük dağı Olympus Mons dağına ev sahipliği yapmaktadır. Mars'ta zıplayabilseydiniz Dünya'dakinden tam üç kat daha yükseğe ulaşabilirdiniz! Çünkü Mars'taki yerçekimi, Dünya'daki yer çekimin yalnızca üçte biri kadar. Mars'ın ekvatoruna yaklaştıkça sıcaklık 20 C'ye ulaşırken, kutuplara doğru -140 C'ye kadar düşebilmektedir. Bir diğer fark ise, Mars'ta bir gün yaklaşık 24 saat 37 dakika sürerken; bir yıl neredeyse Dünya'daki bir yılın iki katı kadar; yani, 687 gün sürüyor! Eh, Mars'ın Güneş yörüngesindeki yolu epey uzun ve yorucu gözüküyor. Güneş sistemimizde çapları birkaç metreden yüzlerce kilometreye kadar değişen yüz binlerce göktaşı, Mars ve Jüpiter arasında yer alır. Asteroit olarak adlandırdığımız bu gök cisimlerinin bulunduğu bölge Asteroit Kuşağı olarak bilinir ve Güneş Sisteminde tüm asteroitlerin büyük kısmı bu kuşaktadır. Güneş yörüngesinde diğer gezegenlerle birlikte dönen bu gökcisimleri, gezegen olarak sınıflandırılabilmek için yeterli kütleçekimi ve boyuta sahip değillerdir. Güneşe en yakın gazsal gezegen Jüpiter, Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin en büyüğüdür. Boyutu o kadar büyüktür ki içine tam 1.321 Dünya sığabilir! Kütlesi ise Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenlerin kütleleri toplamının 2 katıdır! Güneş'in etrafında bir tam dönüşü Dünya zamanıyla tam 12 yıl iken, kendi etrafında dönüşünü sadece 10 saatte tamamlar. Ortalama sıcaklığı ise -148 C'dir. Gaz devi Jüpiter'in bilinen 66 uydusu vardır. Bunlardan biri olan Ganymede, Merkür'den bile büyüktür! Bir diğer uydusu Europa'da ise, buzlu yüzeyinin altındaki okyanus ile canlılar için bir yaşama ev sahipliği yapıyor olabileceği düşünülmektedir. Jüpiter için Güneş Sistemi'nin elektrik süpürgesi diyebiliriz. Güçlü kütleçekimi nedeniyle Dünya'dan tam 200 kat daha fazla asteroit ve kuyruklu yıldız çarpması yaşar. Jüpiter'in bir diğer ilginç özelliği ise yüzeyinde bulunan Büyük Kırmızı Leke, yani yaklaşık 400 yıldır sürmekte olan bir fırtınadır. Günden güne küçüldüğü düşünülen bu fırtınanın bir gün bitip bitmeyeceğini tam olarak bilmiyoruz ancak yüzeyde oluşturduğu güzellik görülmeye değer. Bir diğer gaz devi olan Satürn, Güneş Sistemi'ndeki ikinci en büyük gezegendir. Güneş'e olan uzaklığı, Jüpiter'in Güneş'e olan uzaklığından 2 kat daha fazladır. Dünya'nın 2 katı boyutunda demir ve nikelden oluşan bir çekirdeğe sahip olduğu düşünülen Satürn'ün yüzeyinde, Jüpiter'inkilere benzer fırtınalar gerçekleşir. Bu fırtınalar daha küçük çaplıdırlar. Metan, amonyak ve hidrojenden oluşan sis tabakası nedeniyle gezegen dışarıdan sarı renkte görünür. Kendi etrafındaki dönüşünü yaklaşık 10 saatte tamamlayan Satürn'ün, Güneş etrafındaki bir tam dönüşünü tamamlaması ise 29,5 yılı bulur. Güneş'e en uzak ikinci gezegen olan bir diğer gaz devi Uranüs, Jüpiter ve Satürn'ün ardından sistemdeki en büyük üçüncü gezegendir. Öyle ki, Uranüs'ün içine Dünya boyutlarında 63 tane gezegen sığdırabilirsiniz! Dünya zamanıyla Güneş etrafındaki bir tam dönüşünü 84 yılda tamamlayan Uranüs, benzersiz yan dönüşü sebebiyle farklı mevsimleri karşılayabilir. Güney ve Kuzey Kutupları'nda yaz ve kış mevsimlerinin yaşanması tam 21 yıl sürer! Uranüs'ün mavi renkte görünmesinin sebebi sanılanın aksine su değil, üst atmosferinde bulunan amonyak ve metan buz kristalleridir. Uranüs'ün atmosferini ise hidrojen, helyum ve metan gazları oluşturur. Sistemin en soğuk gezegeni olan Uranüs'ün, ortalama sıcaklığı yaklaşık -220 C'dir. Uranüs'ün devasa eğik bir ekseni vardır. Bu eksen eğikliğinin sebebinin geçmişte yaklaşık Dünya büyüklüğünde bir gezegenin çarpması sonucu gerçekleştiği düşünülmektedir. Güneş'ten en uzak konumda yer alan dördüncü gaz devi Neptün, Uranüs ile atmosferi oluşturan gazlar ve renk bakımından benzerlik gösterir. Atmosferinde bulunan metan gazının kırmızı ışığı emmesi nedeniyle gezegen soluk mavi renkte görünmektedir. Uranüs'den boyut olarak daha küçük olmasına rağmen kütlesi yaklaşık 1.5 kat daha büyüktür. Kütle bakımından Dünya'dan 17 kat daha büyük olan bu gezegende bir gün ortalama 17 saattir. Neptün'ün bilinen 14 doğal uydusu bulunmaktadır. Bunlardan biri ve en büyüğü de diğer uyduların tersine dönen Triton'dur. Dünya'nın Güneş Sistemi'ndeki en önemli gezegen olduğunu düşünüyorsak, durup bir daha düşünmekte fayda var. Güneş Sistemi'nin merkezinde bulunan, en büyük ısı ve ışık kaynağımız Güneş, canlı yaşamının ve sistemin olmazsa olmazıdır. O kadar büyüktür ki içine bir milyondan fazla Dünya sığabilir! Gece gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz nokta nokta yıldızlar gibi, Güneş de gündüzleri görebildiğimiz bir yıldızdır. Bu yıldızın akıl almaz çekim kuvveti sayesinde tüm gezegenler, asteroitler ve diğer gökcisimleri karanlık ve derin uzayda, yörüngelerinde dönmeye devam ederler. Sistemin toplam kütlesinin %99,8'ini oluşturur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cocuklar-icin-astronomi-kara-delikler/", "text": "Çocuklara Astronomi Serisi'nin ilk yazısı Yıldızların Yaşam Döngüsü'nde bir yıldızın ömrünü insan ömrü ile kıyaslamış; yıldızların evrelerinden söz etmiştik. bir yıldızın kendi kütle çekimi tarafından yutulması ile ulaştığı evreye kara delik adının verildiğini ve kara deliklerin de zamanla buharlaştığının altını çizmiştik. Bu yazıda ise kara deliklere biraz daha yakından bakacağız. Kara delik, büyük kütleli bir yıldızın ömrünü tamamlaması sonucu oluşur. Yıldızı bir arada tutan enerji zamanla azalır. Kara delik olmaya aday yıldızlar öylesine büyük kütlelere sahiptirler ki; enerjisi tükenen ve kendi çekimine direnemeyip sürekli olarak çöken bu yıldızlar, süreç içerisinde süpernova patlaması geçirir. Güneş'in kütlesinden kat be kat büyük bir yıldızın patlamasından sonra, arta kalan tüm madde küçücük, sonsuz bir noktaya sıkışır. Küçük boyutu ve kocaman kütlesinin de etkisiyle çekim kuvveti o kadar büyük olur ki, evrende en hızlı hareket eden ışık bile kara deliğin çekim kuvvetinden kurtulamaz. Kara deliklerin görünmez olmasının sebebi de budur; ışığı yansıtmazlar. Işığın bile kaçamadığı bu gök cisimlerine bu nedenle kara delik adı verilir. Uzay karanlıktır; kara delikler ise uzaydaki tüm cisimlerden daha karanlıktır. Kara deliklerin etrafında olay ufku adı verilen özel bir sınır vardır. Bir kara delik etrafındaki gökcisimlerini ve maddeleri yuttukça olay ufku genişler, olay ufku genişledikçe de civardaki maddelerin kaçabilme olasılığı azalır; yani kara deliğin çekim alanı artar. Bunu, etraftaki tozları içine çektikçe büyüyen ve güçlenen bir elektrikli süpürgeye benzetebilirsiniz. Kara delikler, büyüklüklerine göre dörde ayrılırlar. Bazı kara delikler Güneş'ten sadece birkaç kat daha büyüktür. Bu kara deliklere yıldızsal kara delik adı verilir. Yıldızsal kara delikler, Güneş'ten yaklaşık 10 kat büyük kütleye sahip yıldızların süpernova patlaması sonucu meydana gelirler. Bir diğer kara delik türü ise Güneş'ten milyonlarca, belki de milyarlarca kat daha büyük olan süper kütleli kara deliklerdir. Bizim galaksimiz de dahil olmak üzere, birçok galaksinin merkezinde yer alırlar. Birkaç bin Güneş kütlesine eşit olan kara deliklere orta kütleli kara delik denir. Evrenin ilk zamanlarında oluşmuş olma ihtimali yüksek olan ve nispeten daha küçük kara deliklere ise ilksel kara delik adı verilir. Kara deliklerin ölümü, ünlü astrofizikçi Stephen Hawking'in ortaya koyduğu Hawking Işıması nedeniyle, buharlaşarak gerçekleşir. Evrenin başlangıcına sebep olan büyük patlamadan beri oluşan kara deliklerin %95'i buharlaşmış olup, günümüze yalnızca %5'i ulaşmıştır . Kara delikler gerçek olmalarına rağmen, görünmez ve karanlık olmaları dolayısı ile birçok bilim-kurgu hikayesinin konusu haline gelmişlerdir. Yeterince bilgiye sahip olamayışımız ve bunun yol açtığı bilgi kirliliğinden dolayı kara deliklerin bir canavar gibi tüm gök cisimlerine saldırdığı iddiası da bu hikayelerden biridir. Kara delikler çok güçlü çekim güçlerine sahip olsalar da, korkmanızı gerektirecek bir durum yok. Çünkü evrende, bildiğimiz kara deliklerden yeterince uzak mesafede bir mesafede bulunuyoruz. Yazının önceki kısmında verdiğimiz örneğe geri dönecek olursak; bir elektrikli süpürge ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun, ondan yeterince uzak bir yerde bulunuyorsanız, yarattığı çekimi hissetmezsiniz bile."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cocuklar-icin-astronomi-yildizlarin-yasam-dongusu/", "text": "İnsan ömrüne benzer biçimde yıldızlar da doğar, yaşar ve ölürler. Nasıl ki insan ömrünün uzunluğunu sağlıklı beslenme ve sağlıklı alışkanlık gibi unsurlar belirliyorsa, yıldızların ne kadar yaşayacağı da kütleleri tarafından belirlenir. Bir yıldız ne kadar yüksek kütleye sahipse, ömrü de ne yazık ki o kadar kısadır. Çünkü büyük kütleli yıldızlar, küçük kütleli yıldızlara göre yakıtlarını daha hızlı tüketirler. Kısa ömürlü dediğimize bakmayın, birkaç bin yıl yaşındaki bir yıldız bile insan ömrüne kıyasla henüz bebek sayılır. Bir yıldızın kütlesini ise yıldızların doğduğu gaz ve tozdan oluşan bulutsuların içindeki madde miktarı belirler. Zamanla, kütle çekiminin etkisiyle çekilen hidrojen gazı bulutsuyla birlikte dönmeye başlar. Dönme gittikçe hızlanır, ısı artar ve önyıldız ya da ilkel yıldız olarak da bildiğimiz bebek yıldız oluşur. Dönme ile sıcaklık nihayetinde 15.000.000 santigrat dereceye kadar ulaşır ve bulutun çekirdeğinde iki ağır elementin bir araya gelerek daha ağır bir elementi oluşturduğu nükleer füzyon ya da bir diğer adıyla çekirdek tepkimesi meydana gelir. Bu aşamada önyıldızların, yıldız statüsünü koruyabilmek için sabit bir dengeye ulaşabilmeleri gereklidir. Bu denge, yıldızı sürekli kendi merkezine çekip, çökmeye zorlayan kütle çekim kuvveti ile ısı ve ışığı merkezden uzağa iten gaz basıncı arasındadır. Bu iki inatçı güç arasındaki dengeyi kurabilen ve binlerce, milyonlarca, belki de milyarlarca yıl yaşamak üzere nükleer tepkimelerle açığa çıkan devasa enerjilerle ışıldamaya başlayan yıldızlar, anakol adını verdiğimiz genç ve sağlıklı evrelerine ulaşırlar. Anakol evresindeki yıldız parladığında aslında çekirdekteki hidrojen, helyuma dönüştürülür. Çekirdekteki hidrojen kaynağı tükendikçe, çekirdek kararsız hale gelir ve daralmaya başlar. Yıldızın çoğunlukla hidrojenden oluşan dış kabuğu ise genişler ve yıldız artık kırmızı renkte parlar. Kırmızı dev adını verdiğimiz evreye ulaşan yıldızın kırmızı renkte olmasının sebebi anakol evresine kıyasla daha düşük sıcaklığa sahip olmasıyken, dev dememizin sebebi ise dış kabuğunun dışa doğru genişlemiş olmasıdır. Bu evreden sonra ne olacağına ise yıldızın kütlesi karar verir. Güneş gibi orta kütleli yıldızların ölümü, yüksek kütleli yıldızlara kıyasla daha sakin gerçekleşir. Kırmızı cüce yıldızlar haricindeki tüm yıldızlar kırmızı dev aşamasına girerler . Kırmızı dev evresindeyken dış kabuktaki hidrojen gazı ve çekirdekteki ısı artmaya devam eder. O kadar yüksek miktarda enerji açığa çıkar ki yıldız dış katmanlarını, yıldız rüzgarlarıyla uzaya savurur. Geriye ise genişlemekte olan iyonlaşmış bir gaz bulutuyla çevrelenmiş karbon çekirdek kalır. Bu gaz bulutuna gezegenimsi bulutsu adı verilir. Kütle çekimi, yıldızda kalan son maddelerin içe doğru çökmesine ve sıkışmasına neden olur. Çekirdek artık son kalan gazlarını da uzaya üfler. Bu aşama beyaz cüce aşamasıdır. Bu aşamadan sonra tüm enerjisi tükenen ve artık soğuyup ısı ve ışık yayamayacak ve katrilyonlarca yıl böyle kalacak olan yıldız kalıntılarına ise kara cüce denir. Öte yandan, büyük kütleli yıldızlarda süreç çok farklı şekillenir. Kütle çekiminin ve yüksek sıcaklığın etkisiyle karbon atomları yıldızın çekirdeğinde birikmeye başlarlar ve bu sürecin ardından sırasıyla oksijen, neon, magnezyum, silisyum ve nihayetinde demir gibi giderek ağırlaşan element atomları oluşur. Evrendeki en kararlı element olması nedeniyle yüksek sıcaklığa ve kütle çekimine rağmen demir atomları birleşemezler. Bu nedenle sıkışmanın devamı halinde süpernova olarak adlandırılan yüksek enerjili bir patlama meydana gelir. Dünyamız da bir süpernova patlaması sonucunda oluşmuştur. Eğer yıldız çekirdeğinin kütlesi Güneş'ten biraz daha büyükse patlamanın ardından toz bulutlarının gerisinde neredeyse tüm kütlesinin nötronlardan oluşan nötron yıldızı kalır. Aşırı sıcak ve manyetiklerdir. Tipik bir nötron yıldızının kütlesi Güneş'in yaklaşık olarak 2 katıdır. Eğer ölmekte olan yıldızın kütlesi Güneş'in 8 katından daha büyükse kendi kütle çekimi tarafından yutulur. Yıldız bu noktada sonsuz kütle çekimine sahip bir kara delik formuna kavuşmuştur. Nötron yıldızları zamanla yavaşlar ve milyarlarca yıl sonra sönüp giderken, kara delikler ise buharlaşırlar. Ancak tüm bunların gerçekleşmesi ise tahmini olarak evrenimizin yaşının birkaç katı kadar uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleşir. Özetlemek ve yıldızların yaşam döngüsünü insan ömrü ile kıyaslamak gerekirse; önyıldız; fetüs dönemi, nükleer füzyon ve anakol; bebeklik ve yetişkinlik öncesi dönem, kırmızı dev; orta yaş dönemi, beyaz cüce ve kara delik dönemi için ise yaşlılık ve ölüm diyebiliriz. - Dr. Laura A. Whitlock NASA/GSFC/USRA Greenbelt, MD & Ms. Kara C. Granger Buck Lodge Middle School Adelphi, MD, Imagine the Universe: The Life Cycles of Stars, National Aeronautics and Space Administration - Life Cycle of a Star https://www.schoolsobservatory.org/learn/astro/stars/cycle - Yıldızların Ölümü 3: Nötron Yıldızı Ve Kara Delik https://kozmikanafor.com/yildizlarin-olumu-3-notron-yildizi-ve-karadelik/"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cocuklara-astronomi-sevgisi-asilamanin-8-yolu/", "text": "Astronomi sevgisi aslen her çocuğun içinde tetiklenmeyi bekler. Çünkü çocuklar doğaları gereği meraklıdırlar. Ailelerin, ebeveynlerin, öğretmenlerin tek yapması gereken şey, bu merakı tetiklemektir. Etrafındaki yetişkinler tarafından meraklarının uygun bir biçimde yönlendirilmesi ve rehberlik edilmesi hem duygusal, hem de bilişsel gelişimlerine sayısız pozitif fayda sağlamaktadır. Daha önceki yazımız ebeveynleri ve öğretmenleri çocuklara astronomi sevgisinin neden aşılanması gerektiği konusunda bilinçlendirmeye yönelikti. Bu yazıda ise, çocuklara astronomi sevgisi aşılamak üzerine kullanılabilecek ya da fikir edinilebilecek metodları elimizden geldiğince aktarmak istedik. 1- Astronomi ile ilişkili yaşam alanı: Çocukların odalarını astronomi konulu görsellerle dekore etmek en basit ve en etkili yollardan bir tanesi. Takımyıldızlar, Güneş Sistemi, galaksi yapıştırmaları ya da profesyonel bir yardımla çizilen resimler ile duvarları ve tavanı süsleyebilirsiniz. 2- Atölyeler ve etkinlikler: Astronomi temalı atölye etkinlikleri yapmak çocukların motor becerilerini geliştirirken, alanla ilgili bilgilerinin gelişimine ve problem çözme becerilerinin gelişimine katkı sağlar. NASA, ESA gibi kuruluşların sitelerinde çocuklarda astronomi eğitimi üzerine etkinliklere ve aktivitelere ulaşabilirsiniz. 4- Astronomi konulu kitaplar: Çocuğunuz gelişim düzeyine uygun astronomi konulu kitaplar edinin. Örneğin, küçük yaş gruplarında bu kitaplar bol resimli ve hikayelendirilmiş içeriğe sahip olmalıyken, büyük yaş gruplarında daha derin ve spesifik bilimsel bilgi içeren kitapları tercih edebilirsiniz. 5- Uzay gözlemi: Bir çocuk için en verimli aktivite aile ile geçirilen zamandır. Birlikte uzayı gözlemleyin ve ay tutulması, meteor yağmuru gibi olağandışı gök olaylarını ve Mars, Venüs ve Jüpiter gibi gezegenlerin çıplak gözle görülebileceği yılın dönemlerini kaçırmayın. Bu olaylardan haberdar olmak için Tübitak Ulusal Gözlemevi'nin Gök Olayları Yıllığı'nı takip edebilirsiniz. Eğer imkanınız varsa ailecek gideceğiniz bir astronomi şenliğinde, çocuğunuzu hem doğayla hem de güneş sistemimizle tanıştırabilirsiniz. 6- Uygulama ve yazılımlar: Star Walk 2 Night Sky Map, Celestia, Solar System Scope ve Stellarium gibi uygulamaları ve yazılımları edinerek çocuğunuzla inceleyebilir ve gökyüzünün anlık durumu ile ilgili bilgi alabilirsiniz. 7- İlgi alanları: Çocuğunuzun ilgi duyduğu alanlar vasıtasıyla astronomiye merakını artırabilirsiniz. Örneğin, müziğe ya da resime ilgi duyan çocuğunuzu uzay temalı şarkılar dinlemeye ya da resimler yapmaya teşvik edebilirsiniz. 8- TV ya da İnternet yayınları: Çocuğunuzla birlikte gelişim düzeylerine uygun uzay konulu belgeseller, animasyonlar ya da televizyon programları izleyebilir; bilim insanların astronomi konulu konuşmalarını, söyleşilerini ve yayınlarını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cocuklara-astronomi-uzerinden-bilimsel-gelisim-kazandirmak/", "text": "Siz de dikkat ettiniz mi, çocuklar soru sormak konusunda yetişkinlerden daha cesurlar. Biz bunu, merak duygularının baskın olmasına bağlıyor ve bilimsel açıdan bu gücü çok değerli buluyoruz. Peki, çocukların sorularına yetişkinler tarafından kolayca yanıt alması ne kadar doğru? Bilemiyoruz, pedagoglar bu soruya daha doğru yanıt verebilirler. Ama, basit bir sorunun yanıtını için çocuğu araştırma basamaklarıyla yanıta yönlendirmek şüphesiz, hem daha öğretici hem de eğlenceli. Her zaman gözleme, deneye açık bir laboratuarımızdan örneklerle ilerleyelim, gökyüzü! Akademik kaynaklarda, araştırma basamaklarının ilki değişiklik gösteriyor. Bazı kaynaklarda ilk basamak araştırmanın konusunu belirlemek iken, bazı kaynaklarda problemi görmek şeklinde değişebiliyor. Çocuklar için araştırmaya başlama süreci çok hızlı, sorunu görüyorlar ve soruyu yapıştırıyorlar. Bu yüzden biz ilk basamağımızı, Araştırma Sorusunu Belirlemek olarak seçtik. Öyleyse, Ay'ın evrelerini merak eden bir ilkokul öğrencimiz olduğunu ve araştırma sorumuzun da Ay neden farklı şekillerde gözlemlenir? olduğunu kabul edelim. Çocuğumuz sorusunu sordu, biz de ona birkaç dakikada Ay neden farklı şekillerde gözlemlenir anlatmalı mıyız yoksa, zamanımız ve kaynaklarımız yeterli ise birlikte gözlem mi yapmalıyız? Mesela, uyumadan önce çocuğu penceresinden Ay gözüküyor mu, bakması için yönlendirebiliriz. Gözüküyorsa o günün tarihini ve ayın evrelerini not tuttuğu küçük bir gözlem defteri ya da tableti vs. olabilir. Not tutma ve veri kaydı alışkanlığı küçük yaşlarda edinilebilir, güzel bir alışkanlık. Tarihte büyük bilim insanlarının gözlem günlükleri bize hala rehber olabiliyor. 4 haftalık gözlem süresi sonunda, çocuğumuz gözlem yapabildiği zamanlarda Ay'ın görünür şeklini not eder ve kabataslak tüm evrelerini öğrenmiş olur. Bu süreçte elimizde bir küçük dürbün gibi gözlem aletleri de varsa; gözlemlerimize destek olacak, renklendireceklerdir. Lütfen, çocuk ne anlar hipotezden demeyin, bir çocuğun gözlemleri üzerinde fikir yürütmesinden daha değerli ne olabilir? Çocuğun yaşı büyük ise bu basamağı, Veri Toplama olarak da değiştirebilirsiniz, çocukların güvenilir kaynaklara yönlendirip okuma yapmaları mümkün. İşte burada anahtar sözcük öbeği, güvenilir kaynak. Her okuduğuna inanan, sorgulamadan sosyal medya etkisinde kalan bir nesil istemiyorsak genç nesillerimizin bilim okuryazarlığı süzgeçlerini oluşturmalıyız. En keyifli basamak bu olsa gerek. Çok basit malzemelerle çocuklar için deneyler tasarlamak mümkün. Ay'ın Evreleri Nasıl Oluşur deneyi için okul kitaplarında fener ve portakal önerilir ki, bu iki malzeme ile modelleme mümkündür. Modellemeden sonra konumlama ile Ay'ın evrelerini oluşturmak ve deneylemek mümkün. Tabi yine, deney notlarını unutmamız gerek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cocuklara-astronomiyi-sevdirmenin-yollari/", "text": "Bu yazı, anne ve babalar için çocuklarına astronomiyi sevdirme amacıyla hazırlanmıştır ve eğitim tavsiyeleri içermektedir. Astronomi en eski bilim dalıdır. Geçmişte insanlar, gece vakitleri gökyüzüne bakarak yıldızları, gezegenleri, uydumuz Ay'ın evrelerini, meteor yağmurlarını ve kutup ışıklarını izlemişlerdir. Önceleri bu gök cisimlerinden oluşan olaylardan korkmuşlar, daha sonra ise gökyüzünü izleyerek yön bulmayı öğrenmişler ve takvimleri hazırlayarak günlük işlerini kolaylaştırmışlardır. Günümüze yakın zamanlarda ise Güneş Sistemi dışında yer alan başka yıldızların etrafında dolanan gezegenler keşfedilmiştir. Şu an astronomide gelinen noktada, evrende ne kadar galaksinin bulunduğu veya Samanyolu Galaksisinde kaç tane yıldız olduğu gibi bilgiler elde edilen veriler sayesinde tahmin edilebilir düzeyde. Uzayı araştırmak için yapılan çalışmalar sonucu günlük hayatta kullandığımız birçok teknolojik ürün ortaya çıkmıştır. Bunları astronomiye karşı az da ilgisi olan kişiler de bilmektedir. Fakat astronomiye karşı merakı olan anne ve babalar çocuklarına uzay ve evreni nasıl anlatacağını bilmemektedir. Nitekim bu gerçekten çok zor bir iştir. Öncelikle astronomiye karşı olan ilginizi geliştirin. Çocuğunuz size soru sorduğu zaman konu hakkında çok azda olsa bilgi sahibi olmanız gerekmektedir. Astronomiyi basit dilde anlatan kitaplar satın alın. Güvenilir sitelerde astronomi ile alakalı yazıları okuyun. İlk olarak takımyıldızlar, Güneş, gezegenler ve uydumuz Ay hakkında bilgi sahibi olun. Bu okuduğunuz bilgileri pekiştirmek için çocuğunuz ile birlikte akşamları gökyüzünü inceleyin. Öğrendiğiniz takımyıldızlarını ve kutup yıldızı gibi referans gök cisimlerini bulmaya çalışın. Çocuğunuzu keşfetmeye ve denemeye teşvik edin. Bilim yalnızca, astronomiyi açıklamak için değildir. Bilim fikir üretme ve bu fikirlerin işe yarayıp yaramadığını test etmek için kullanılan bir araçtır. Genelde aileler çocuklarına teleskop alarak onların gökyüzüne olan merakını artırmak ister ancak bu yanlıştır. İlk olarak teleskop yerine dürbün alın ve gökyüzünü çocuğunuza dürbün ile seyrettirin. Kendiniz gökyüzünü az da olsa öğrendikten sonra teleskop alın ve çocuğunuzla birlikte gökyüzünü incelemeye çalışın. Çocuğunuz ile birlikte bir Ay günlüğü tutun. Her akşam belirlediğiniz saatte çocuğunuzla beraber gökyüzünde Ay'ın nasıl gözüktüğünü bir kağıda çizebilirsiniz. Bu sayede Ay'ın evrelerini daha rahat biçimde öğrenilebilir. Çocuğunuzun anlayacağı basit bir dille yazılmış astronomi kitapları alın. Genelde bu tarz kitaplar çocuğunuzun ilgisini çekeceği örnekler ve bol miktarda resimler içerir. Astronomi ile ilgili yazılımları ve uygulamaları bilgisayarınıza ve cep telefonlarınıza indirin. Bu tarz yazılım ve uygulamalar, çocukları astronomiyi öğretmeye ve öğrendiklerini kontrol edebilme yeteneğine görsel bir boyut katar. İnternette ücretsiz uygulamalar bolca bulunmaktadır. Bilgisayarınıza Stellarium, Celestia, Solar System Scope gibi uygulamaları indirebilirsiniz ve çocuğunuz ile birlikte inceleyebilirsiniz. Öğrettiğiniz bilgileri bu tarz uygulamalarla test edebilirsiniz. Cep telefonuna indirdiğiniz gökyüzü programları ile gökyüzünün anlık durumunu beraber görebilirsiniz. Astronomi ve uzayla ilgili güvenilir internet sitelerini çocuğunuz ile ziyaret edin. Astronomi ile ilgili atölye etkinliklerini bilgisayarınıza indirin ve bu atölye çalışmalarını çocuğunuz ile birlikte yapmaya çalışın. El becerisini kazandırmaya çalışın. NASA, ESA gibi kuruluşların internet sayfalarında çocuklara astronomiyi anlatan yazılar ve atölyeler ile ilgili kısımlar bulunmaktadır. Astronomi ile ilgilenen bilim insanlarının söyleşilerine çocuğunuz ile birlikte katılın. Ülkemizde astronomi alanında çalışan çok başarılı hocalarımız bulunmaktadır. Bunları sosyal medyadan takip ederek onların yer aldığı söyleşilere katılmaya çalışın. Çocuğunuzun odasını astronomi teması ile dekore edin. Tavanı ya da duvarları Güneş Sistemi ve takımyıldızlarından oluşan gök cisimleriyle süsleyebilirsiniz. Eğer çocuğunuzun resim sanatına karşı merakı varsa bunu beraber yapabilirsiniz. Çocuğunuzun ilgi duyduğu başka alanlar var ise bunları astronomi ile birleştirin. Örneğin; müziğe karşı ilgisi var ise astronomi ile ilgili bilgi veren müzikleri çocuğunuza dinletebilirsiniz. Resim sanatına karşı ilgisi var ise uzay temalı resimler çizmesi için çocuğunuzu teşvik edebilirsiniz. Çocuğunuz ile birlikte gece gökyüzünü izleyin. Eğer kamp yapmaktan hoşlanıyorsanız, yıldızları, gezegenleri ve takımyıldızlarını teleskop ile gözlemleye çalışın. Şehir ışıklarından uzak bir yerde yapılan gözlemlerde eskiden insanların gökyüzünü izlemeye neden ihtiyaç duyduklarını, takımyıldızları sayesinde yönlerin nasıl bulunduğunu anlatmaya çalışın. Gökyüzünde yıldız ve gezegen ayrımının nasıl olduğunu, bazı yıldızların neden diğerlerinden daha parlak olduğunu ve takımyıldızlarının mitolojik hikayelerini çocuklarınıza anlatabilirsiniz. Bir astronomi kulübüne katılın. Astronomi kulüpleri hem çocuklar hem de yetişkinler için astronomiye olan ilgiyi teşvik etmek ve desteklemek için mükemmel kaynaklardır. Bazı kulüpler düzenli olarak gece gökyüzü etkinliği düzenlemektedir. Bu gözlem etkinliklerine teleskobunuz ile katılabilirsiniz. Bu kulüpte olan kişilerden size yeni fikirler vermesini sağlayabilirsiniz. Astronomi günlük yaşamınızın bir parçası olsun. Çocuklara astronomi öğretmede edinilen dersleri güçlendirmenin en kolay yolu astronomiyi günlük yaşamınızın bir parçası haline getirmektir. Yeni keşfedilen ötegezegenlerden veya Güneş Sisteminde bulunan bir gezegen hakkında yapılan belgeselleri ya da TV programlarını çocuğunuz ile birlikte izleyin. Gazetelerde yer alan astronomi haberlerini çocuğunuza okuyun."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cocuklara-neden-astronomi-sevgisi-asilamaliyiz/", "text": "Uzay bilinmeyenler kümesidir. Uzayla ilgili yanıtları tartışılan ya da hala yanıt bulamamış soruların cevaplarını keşfetmek üzerine yapılan araştırmaların heyecanı bir yana, kafamızı kaldırıp yanıp sönen ışıltılara bakmak bile bizleri büyüler. Bu heyecan çocuklar için de benzerdir. Daha önceki yazılarımızda çocuklara astronomiyi sevdirmenin yollarından bahsetmiştik. Bu yazımızda ise sizlere çocuklara astronomi sevgisi aşılamanın öneminden bahsedeceğiz. Çocuklar, yaşadıkları dünya hakkında daha fazla bilgi edinmek ve gördüklerini anlamlandırmak için sık sık sorular sorarlar. Yetişkinlerin aksine etraflarında gördükleri her şeyi ilgi çekici bulan ve hayal kuran çocukların sorularına cevap vermek, onların zeka gelişimine de olumlu biçimde etkiyecektir. Bu nedenle çocukluk döneminde sorulan bu soruların ebeveynler tarafından doğru biçimde yönlendirilmesi oldukça önemli bir konu haline gelir. Erentay ve Erdoğan'ın çalışmalarına göre okul öncesi dönemdeki çocuklar bilime doğal olarak yönelim gösterirler. Piaget'nin İşlem Öncesi Dönem (2-7 yaş) olarak da adlandırdığı, çocukların sürekli sorular sorduğu ve sorularına cevap aradıkları dönem, astronomi sevgisinin aşılanması için ideal dönemdir. karanlık bir gökyüzü idealdir. Bu nedenle yapay ışık kaynaklarından uzak olmak sağlıklı bir gözlemin olmazsa olmazıdır. Bununla paralel olarak çocuklar hayatlarında da akıllı telefonlardan, tabletlerden uzak kalarak, vakitlerini dürbünle ya da teleskopla gökyüzüne bakarak, sorarak ve düşünerek geçirebilirler. Gökyüzündeki takımyıldızların konumlarını öğrenmek ve gök cisimlerini dürbün gibi basit ekipmanlarla gözlemlemek, çocukların el göz koordinasyonunun gelişimine de olumlu biçimde etkiyecektir. 2) Bilime karşı merak uyandırmak: Uzayla ilgili Dünya'dan başka gezegende hayat var mı?, Uzayın sonu var mı? gibi cevapları hala tartışılan sorular, bizlerde olduğu gibi çocuklarda da merak uyandırır. Özellikle küçük gruplar cevaplarını aradıkları sorularla ilgili konuşmaya ve araştırma yapmaya bayılırlar. Yıldızlar, gezegenler, güneş sistemi, uydular ve hatta asteroitlerle ilgili bilgi edinen ve uzayla ilgili sorularına cevap arayan çocuklar matematik, fizik gibi bilim dallarıyla da tanışır ve bu alanlarla da ilgili hale gelirler. düşünme becerilerinin ve hayal güçlerinin gelişimine pozitif katkı sağlarken, içlerindeki bilim insanını keşfetmelerine olanak tanır. Eleştirel düşünme becerisi kazanmış bir çocuk, ilerleyen dönemlerde karşılaştığı problemlere farklı yollar kullanarak, rasyonel çözümler getirebilir. 4) Hayat boyu öğrenme isteği ve kıymetli bir hobi: Teleskop ya da dürbünle gökyüzünü izlemek çocuklar için hayat boyu keşfetme ve öğrenme kapılarını açan bir deneyimdir. Ayrıca, astronomi konusunda işler profesyonel kariyer olarak ilerlemese bile, hobi boyutunda devam edebilir. Erken yaşlarda edinilen bu hobiler, ilerleyen yaşlarda stres veya depresyon gibi mental rahatsızlıklardan korunmaya da yardımcı olur. 5) Aile bağlarını güçlendiren bir aktivite: Çocuklar için aileyle birlikte geçirilen zamandan daha verimli bir şey varsa o da aileyle birlikte doğada, tüm gizemi ve görkemiyle gözler önüne serilen gökyüzünü gözlemleyerek geçirilen zamandır. 6) Edebiyatı ve mitolojiyi anlamlandırmalarına fayda sağlar: Birçok astronomi eseri Home, Aristotle ve Shakespeare tarafından yazılmıştır. Temel astronomi bilgisi çocukların Odise Destanı'ndaki Odysseus'nin yıldızları baz alarak gemisini kullanması gibi, uzay gözlemlerinden bahseden klasik edebiyatı anlamalarına yardımcı olabilir. Astronomi çocukların sadece edebiyatı değil, mitolojiyi anlamalarına da katkı sağlar. Çünkü her takımyıldızının bir hikayesi vardır. Eski uygarlıklar gökyüzündeki gördükleri işaretleri hikayeleştirmişler ve bu hikayeler gelenekler, efsaneler ve masallar olarak bizlere kadar ulaşmıştır. 7) Tevazuyu öğretir: Dünya'nın Evren'e kıyasla boyutu ve ne kadar yer kapladığımızla ilgili fikir sahibi olan çocuklar, bu bağlantıyı hayatlarında da kurarak mütevazılığı öğrenirler. Astronomi bize uzayın sonsuzluğundaki önemsizliğimizi hatırlatırken, aynı zamanda hayatın ne kadar sıra dışı ve kıymetli olduğunu, Dünya'nın bizim tek evimiz olduğunu ve onu korumamız gerektiğini öğretir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cok-ilginc-bir-nesne-ngc-5189/", "text": "Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz bu muhteşem oluşum, IC 4274 ya da NGC 5189 isimleriyle bilinen bir gezegenimsi bulutsu. Gezegenimsi bulutsuların, eski zamanlarda büyütme gücü düşük teleskoplarla gözlemlendiğinde gezegenlere benzer şekilde göründükleri için bu şekilde adlandırıldıklarını da tekrar hatırlatalım. Orta sınıf bir yıldızın gezegenimsi bulutsu süreci evrensel zaman diliminde yalnızca bir an olarak nitelenebilecek 10 ila 30 bin yıl kadar sürüyor. 1 Temmuz 1826 tarihinde İskoç astronom James Dunlop tarafından keşfedilen bu bulutsu, daha sonra William Herschel tarafından gözlemlendiğinde S harfine benzer görüntüsünün çizimiyle birlikte Herschel'in defterine çok ilginç bir nesne diye kaydedilmişti. S harfine benzer şekli nedeniyle Sarmal Gezegenimsi Bulutsu gibi özel bir isimle de adlandırılan NGC 5189, bizlere tüm ihtişamıyla hayatının sonuna gelmiş Güneş benzeri bir yıldızın (HD 117622) gaz ve toz kalıntılarını sunuyor. Bulutsunun fotoğraftaki mavi kısımları iyonize oksijeni temsil ederken, kırmızı bölümler ise bulutsudaki nitrojen ve hidrojenin varlığını işaret ediyor. 1960'lara kadar bir salma bulutsusu zannedilen NGC 5189, ilk kez 1967'de astronom ve aynı zamanda bir NASA astronotu olan Karl Gordon Henize tarafından yapılan tayf ölçümleriyle gezegenimsi bulutsu olarak tanımlandı. Yalnızca güney yarımküreden gözlemlenebilen Sinek Takımyıldızı'nda bulunan NGC 5189, bizden yaklaşık 3.000 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Bulutsunun yarıçapı ise yaklaşık 1 ışık yılı olarak ölçülmüş. Güney Afrika Büyük Teleskobu tarafından gerçekleştirilen gözlemlerle bulutsunun merkezindeki Wolf-Rayet tipi yıldızın etrafında dolanmakta olan beyaz cüce bir yıldız keşfedilmiştir. Merkezde bulunan bu iki yıldız, bulutsunun düzenli, simetrik şekillenmesinin ve dolayısıyla güzelliğinin de nedenini açıklamış oluyor. Kullanılan fotoğraf Hubble Uzay Teleskobu tarafından 6 Haziran 2012'de elde edilip, amatör astronom Robert Gendler tarafından düzenlenmiştir. Dipnot: Bulutsunun ilk gözlemlerinde uzaklık 1.800 ışık yılı olarak ölçülmüşken, daha sonra yapılan ölçümler bu uzaklığı 3.000 ışık yılına kadar çıkarmış. Bir kara deliğin olay ufkunun ilk d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cok-uzak-galaksilerin-gercek-uzakligi-nedir/", "text": "Galaksiler ve uzaklıklarından bahsederken birden çok tanımlama söz konusu. Bu tanımlamalar galaksinin yaşı, ışığın yayıldığı zamanki uzaklığı ve gerçek uzaklığı gibi oldukça çeşitli olabiliyor. Bu da gökbilimciler arasında olmasa da, konuyla profesyonel düzeyde ilgilenmeyen kişilerde kafa karışıklığına yol açıyor. Örneğin bilim insanları 12 milyar yaşında galaksi keşfettik dediklerinde, o gökadanın aslında bizden henüz 2.5 milyar ışık yılı uzaktaykenki görüntüsü görmüşlerdir. Fakat evren genişlediği için, bizden henüz 2.5 milyar ışık yılı ötedeyken yaydığı ışığın bize ulaşması 12 milyar yıl sürmüştür. Yani, ışık bize ulaşabilmek için, tam 12 milyar yıl boyunca yol almak zorunda kalmıştır. Gökbilimciler, çok uzaklarda yer alan bir gökada keşfettiklerinde çoğunlukla onun şu andaki uzaklığını değil, ışığının bize ne kadar sürede ulaştığını söylerler. Böyle olunca da çoğu insan bu rakamın gökadanın bize olan şu anki gerçek uzaklığı olduğu zannına kapılır. Peki ışık yola çıktığında bizden 2.5 milyar ışık yılı uzaktaki galaksi, şu anda gerçekte ne kadar uzaktadır: Yaklaşık 30 milyar ışık yılı. Yani, ışığı bize 12 milyar yılda ulaşan gökada, şu anda bizden 30 milyar ışık yılı uzakta yer almakta. Ancak biz onun bize 2.5 milyar ışık yılı uzaktayken gönderdiği, 12 milyar yıl önceki genç görüntüsünü görebiliyoruz. Aslında yazıda bu sorunun cevabı ilk paragrafta veriliyor ama, alışık olduğumuz uzaklık kavramına benzemediği için algılamak zor olabiliyor. Öncelikle şunun bilinmesi lazım: Evren genişliyor, genişleyen evrende gökada kümeleri birbirinden uzaklaşıyor. Bu da, evrende bir cismin alması gereken yol sürekli uzuyor demektir. Burada küçük bir detay verelim: Evrende gökadalar birbirinden uzaklaşıyor derken, kastettiğimiz şey tüm gökadaların istisnasız biçimde birbirinden uzaklaşması değildir. Gökadalar evrende kümeler halinde yer alırlar ve bu kümelerde yer alan gökadalar birbirlerine kütleçekim yoluyla sıkıca bağlıdır. Dolayısıyla bir küme içindeki galaksilerin birbirinden uzaklaşması söz konusu değildir. Birbirinden uzaklaşanlar, galaksi kümeleridir. Unutulmaması gereken bir nokta da, aslında gökadaların birbirinden uzağa doğru yol alıyor olmalarının söz konusu olmadığı. Peki niye uzaklaşıyorlar? Çünkü evrenin dokusu genişliyor. Bir lastik parçasının üzerinde hareketsiz duran iki karınca düşünün. Eğer lastiği çekip uzatırsanız bu iki karınca birbirinden uzaklaştıklarını görecektir. Oysa ikisi de aslında hareket etmiyor. Sadece üzerinde durdukları lastik uzuyor. Bunun gibi, evrenin dokusu da genişlediğinden, gerçekte hareketsiz olsalar da galaksi kümeleri birbirinden uzaklaşıyor gibi görünür. Bu uzaklaşmanın hızı ışık hızından fazla olsa da, aslında hareket eden hiçbir cisim olmadığı için ışık hızının aşılması sorunu yaşanmaz. Bu yol uzaması, yani evrenin genişlemesi o kadar büyük hızlardadır ki, kat etmeniz gereken mesafeyi normal süresinden çok daha uzun sürede bitirebilirsiniz. Buradaki örnekte, bizden 2.5 milyar ışık yılı uzaktayken ışığı yola çıkan bir galaksi verilmiş. Fakat, ışık yoldayken evren genişlemesini sürdürdüğü için, ışığının bize ulaşabilmesi 12 milyar yıl sürmüş. Bu sırada aynı galaksi ile aramızdaki mesafe 30 milyar ışık yılı olmuş. Neden? Çünkü biz o ışıktan çok büyük bir hızla uzaklaşmışız. Buradan şu sonuca da ulaşıyoruz. Teleskoplarımız gelişip evrende daha uzaklara bakmaya başladığımızda, gördüğümüz gökadaların evrenin ilk birkaç milyar yılına ait halleriyle karşılaşıyoruz. Bu, Büyük Patlama teorisinin öngörüsüdür. Yaptığımız gözlemler de gösteriyor ki, teorinin bu öngörü büyük oranda doğru. Bizler galaksi kümelerinin ve uzaklıklarını kırmızıya kayma denilen bir yöntemle belirliyoruz. Bu yönteme göre bir cisim ne kadar hızlı uzaklaşıyorsa evrenin o kadar uzak bir köşesindedir. Çünkü, evrende bir cisim sizden ne kadar uzaksa o kadar hızlı uzaklaşır ve dolayısıyla o kadar fazla kırmızıya kayma gösterir. Bir cismin kırmızıya kayma oranını ölçtüğünüzde, evrenin genişleme hızını belirten Hubble Sabitini kullanarak o cismin ne kadar uzakta yer aldığını hesaplayabilirsiniz. Bugün görüyoruz ki; çok uzaklardaki galaksi kümelerinin kırmızıya kayma oranı çok büyük ve bu kümeleri oluşturan gökadalar hidrojen ve helyum harici elementler açısından yakınımızdaki gökadalara göre oldukça fakirler. 12 milyar yıl önce evren şu an olduğundan çok daha küçüktü. 12 milyar yıl sonra da bugün olduğundan çok daha büyük olacak. Unutmayın, bir cisim ne kadar uzaksa, genişlemeye bağlı olarak bizden uzaklaşma hızı da o kadar artar. Öyle ki, yeterince uzaktaki galaksi kümelerinin uzaklaşma hızı ışık hızından bile fazladır. Bu, o galaksilerin ışıkları bize asla ulaşamayacak anlamına gelir. Caner Taslaman'ın \"Big Bang ve Tanrı\" Kitabı Üzerine..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cok-uzaklardan-gunese-bakmak-sedna/", "text": "Üstteki, bir sanatçı tarafından yapılan ilüstrasyonda, cüce gezegen Sedna'dan (2003 VB12 veya 90377 Sedna olarak da isimlendiriliyor) yıldızımız Güneş'e atılan bir bakışın canlandırmasını görüyorsunuz. Güneş Sistemi'nin çok uzak dış kısımlarında, Plüton'un da ötesinde yüzbinlerce asteroid ve cüce gezegenin yer aldığı Kuiper Kuşağı yer alır. Kuiper Kuşağı; tıpkı Mars ile Jüpiter arasında yer alan Asteroid Kuşağı'nın, İç Güneş Sistemi'ni sarmaladığı gibi, tüm gezegenleri bir halka biçiminde ama bu kez çok uzaklardan sarmalar. Güneş'e en uzak olduğu dönemde 140 milyar km ötede, bu kuşak içinde yer alan cüce gezegen Sedna'dan bakıldığında çok uzaklardaki Güneş ve gökyüzü ilustrasyondaki gibi görünüyor olmalı. Plüton'un Güneş'ten sadece 6 milyar kilometre uzakta olduğu düşünüldüğünde Sedna'nın ne kadar uzak olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Güneş Sistemi, aslında seyrek bir gaz ve toz tabakası ile kaplıdır. Ancak, içerisinde yer aldığımız için bu seyrek tabakanın varlığını kolayca farkedebilmemiz mümkün olmaz. Kimi zamanlar burçlar ışığı şeklinde gördüğümüz tozdur aslında bu. Güneş Sistemi'nin içerisinde yer alan işte bu toz, Sedna gibi çok uzak mesafelerden yıldızımıza doğru bakıldığında Güneş ışınlarını saçarak yörünge düzleminde bulanık bir kuşak oluşturur. Sedna oldukça küçük bir cüce gezegendir. Plüton'dan daha küçük, yaklaşık 1.000 km'lik bir çapa sahiptir. Güneş çevresindeki geniş yörüngesini yaklaşık 11.500 yılda tamamlar. Aslına bakılırsa Sedna, Kuiper Kuşağı ile çok daha uzakta yer alan Oort Bulutu arasında gelip giden aşırı eliptik yörüngeye sahip olan bir gezegenciktir. Güneş, bu cüce gezegenin göklerinde çok çok parlak bir yıldız şeklinde görünmesine karşın, Güneş'ten aldığı ısı ve ışık, yörüngesinin en yakın olduğu zamanlarda bile (11.5 milyar km) bizden tam 6 bin kat daha azdır. Gezegenin yüzeyini bırakın ısıtmayı; bir mum ışığı kadar ancak aydınlatabilir. Bu nedenle, Sedna'da sıcaklık hiçbir zaman -200 santigrat derecenin üzerine çıkamaz. Eğer burada yaşayan birileri olsaydı, gelişmiş teleskoplara sahip olmadıkları sürece büyük ihtimalle ne bizden ne de Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerden haberdar olmayacaklardı. Çünkü o mesafeden bakıldığında gezegenler Güneş'e çok yakın bir açısal mesafede yer alır ve yıldızımızın parlaklığı arasında kaybolurlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/coklu-evrenlerin-varligini-one-suren-5-teori/", "text": "Yaşadığımız evren, dışarıdaki tek evren olmayabilir. Aslında evrenimiz, çoklu evreni oluşturan sonsuz sayıdaki evrenden biri olabilir. Bu düşünce sizi şaşırtabilir ancak çoklu evrenler fikrinin arkasında iyi bir fizik vardır. Ve ayrıca çoklu evrene ulaşmak için tek bir yol da bulunmamakta; birçok fizik teorisi birbirlerinden bağımsız olarak bu sonucu işaret etmektedir. Aslında birçok uzman, saklı evrenlerin var olmasının olmamasına göre daha muhtemel olduğunu düşünüyor. Yazımızın geri kalanında çoklu evrende yaşadığımızı öne süren beş tane olası teoriden bahsedeceğiz. Bu arada belirtelim ki, çoklu evrenler varsayımlarını ispatlayabilecek gözlemsel ya da deneysel bir yol veya yöntem henüz geliştirilememiştir. Yani, çoklu evrenler varsayımlarına kanıt olarak sunulabilecek hiçbir gözlem ya da deney olmadığı gibi, nasıl gözlemsel veya deneysel kanıt bulunabileceğine dair yeryüzündeki tek bir bilim insanının dahi hiçbir fikri yoktur. Bilim insanları, uzay-zamanın nasıl bir şekle sahip olduğundan emin olamıyorlar ancak, büyük bir ihtimalle küresel veya halka şeklinin aksine düz olduğunu ve sonsuzlukta o şekilde uzandığını düşünüyorlar. Fakat eğer uzay-zaman sonsuza kadar uzanıyorsa bir noktada kendini tekrarlamaya başlaması gerekiyor çünkü uzay-zamanda oluşabilecek sınırlı sayıda parçacık yönü bulunmaktadır. Yani eğer yeterince uzağa bakarsanız, kendinizin farklı bir versiyonu ile ve hatta sonsuz sayıda versiyonunuz ile karşılaşabilirdiniz. Bu versiyonların bir kısmı şu an sizin yaptığınız şeylerin aynısını yapıyor olacak, diğerleri sabah farklı bir kazak giyiyor olacak ve geri kalanları da çok farklı kariyer ve hayat seçimlerine sahip olacaktır. Gözlemlenen evren sadece 13,7 milyar yıl boyunca genişlemiştir çünkü ışık, büyük patlamadan bu zamana kadar ancak bu kadar süre yol alabilmiştir. Bu sebepten dolayı da bu mesafenin ötesindeki uzay-zamanın kendine ait ayrı bir evrene sahip olduğu düşünülebilir. Böylece çoklu evrenler, birbirlerinin yanında sıralanarak yamalı bir örtü gibi var olabilirler. Sonsuz bir şekilde genişleyen uzay-zaman ile oluşturulan çoklu evren teorisine ek olarak diğer evrenler sonsuz şişkinlik isimli bir teori ile de meydana gelmiş olabilir. Bu şişkinlik, Big Bang'den sonra gerçekleşen ve bir balonun şişmesi gibi hızlı genişleyen bir evren düşüncesidir. Tufts Üniversitesi'nde bir kozmolog olan Alexander Vilenkin tarafından ilk defa öne sürülen bu teori, diğer bölgeler şişmeye devam ederken uzaydaki bazı kısımların şişmeyi durdurduğunu ve bunun sonucunda ise birçok tek kalmış baloncuk evrenlerin oluştuğunu öne sürmektedir. Bu teoriye göre şişmenin sona erdiği, yıldızların ve galaksilerin oluştuğu evrenimiz, bizimki gibi diğer baloncukları da içeren ve hala bazılarının şişmeye devam ettiği geniş bir uzay denizi içerisinde küçük bir baloncuktur. Ve bu evrenlerin bazılarında, fizik kuralları ve temel sabitler bizimkinden farklı olabilir ki bu da bazı evrenleri gerçekten tuhaf yerler haline getirebilir. Sicim teorisinden ortaya çıkan diğer bir fikir ise; Princeton Üniversitesi'nden Paul Steinhart ve Kanada, Ontario'da bulunan Perimeter Institute for Theoretical Physics kurumundan Neil Turok tarafından ortaya atılan ve bizim evrenimizden uzakta etrafımızda dolaşıp duran paralel evrenler düşüncesi idi. Bu fikir, bildiğimiz uzaydan ve zamandan farklı olarak çok daha fazla boyutun olma ihtimalinden ortaya çıkmıştır. Bizim bildiğimiz üç boyutlu uzay katmanına ek olarak, diğer üç boyutlu katmanlar da daha yüksek boyutlu uzayda hareket ediyor olabilir. Columbia Üniversitesi'nde fizikçi olan Brian Greene, bu fikri evrenimizin daha yüksek boyutlu uzayda yüzen sayısız 'tabakalar'dan biri olması kavramı ile tanımlıyor. Bu teori üzerine getirilen farklı diğer bir fikir ise, bu katmanlı evrenlerin her zaman paralel ve erişilmez olmadığını öne sürüyor. Buna göre, bu katmanlar bazen birbirleri ile çarpışarak sürekli bir Big Bang yaratıyor ve evrenleri defalarca yeniden başlatıyor. Atom altı parçacıklarının küçük dünyasına hükmeden kuantum mekaniği teorisi, çoklu evrenlerin oluşabileceği başka bir yol daha öne sürmektedir. Kuantum mekaniği, kesin sonuçlardan ziyade olasılıklardan bahseder ve bu teorinin matematiği, bir durumun olası sonuçlarının kendilerine ait ayrı evrenlerde ortaya çıkabileceğini söylemektedir. Örneğin; sağa ya da sola gidebileceğiniz bir kavşağa geldiğinizde, içinde bulunduğunuz evren size iki tane daha evren verebilir: birisi sağa gidince, diğeri de sola gidince. Green kitabı Saklanmış Gerçek kitabında 'evrenlerin her birinde, farklı sonuçlarla karşılaşan bir kopyanız vardır ve hepsinde de yanlış bir düşünce ile kendi gerçekliğinizi tek gerçeklik olarak düşünürsünüz' demektedir. Bilim insanları; uzun bir süredir matematiğin evreni açıklamak için kullanılan basit bir araç mı olduğunu, matematiğin kendisinin temel bir gerçeklik mi olduğunu yoksa evren gözlemlerimizin sadece onun gerçek matematiksel doğasını hatalı algılamamız mı olduğunu tartışıyorlar. Eğer en sonuncusu gerçekse, o zaman belki de evrenimizi oluşturan belirli matematiksel yapılar tek seçeneğimiz olmuyor, muhtemel bütün matematiksel yapılar kendilerine ait evrenlerde var olmaya devam ediyorlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/coma-berenices-berenisin-saclari-takimyildizi/", "text": "Berenis'in Saçları Takımyıldızı, Aslan ve Bootes takımyıldızlarının arasında bulunur. Coma Latince'de Saç, Berenices/ Yunanca'da kral Ptolemy III Euergetes'in eşi olan kraliçe Berenis'e ait anlamlarına gelmektedir. Gökyüzünde Çoban'dan Aslan'a doğru bakıldığında, üç yıldızdan oluşan 45 derecelik bir ikizkenar üçgen görünümündedir. Yıldızlardan Alpha Comae Berenices , F5V spektral tipinden bir ikili yıldız sistemidir. Sistem Dünya'dan 65 ışık yılı uzaklıktadır. Bir diğer adı da Diadem olan Com alpha olarak isimlendirilmesine karşın, Beta Comae Berenices'ten daha soluktur. Beta Comae Berenices 30 ışık yılı uzağımızda bir sarı cüce yıldızdır. Spektral tipi G0V olan Com, Güneşimizinden bir buçuk milyar yıl daha gençtir. Gamma Comae Berenices yıldızı K1 III tipi bir dev yıldızdır. 170 ışık yılı uzağımızdadır. Berenis'in Saçı Takımyıldızı, çıplak gözle görmenin pek de mümkün olmadığı 200 kadar daha yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. 2005 yılında, SN 2005ap adı verilen bir süpernova patlaması yine bu takımyıldızı sınırları içinde gözlemlenmiştir. 4,7 milyar ışık yılı uzaklıktaki bu süpernova o güne değin gözlemlenen en parlak süpernova patlaması olarak kayıtlara geçmiştir. Coma Berenices Takımyıldızı'nda 3 adet Güneş-dışı gezegen tespit edilmiştir: HD 108874 b, HD 108874 c ve HD 114762 b. Bunlardan HD 108874 b Dünya benzeri olması ile dikkatleri çekmektedir. Takımyıldızı sınırları içerisinde birçok Messier Nesnesi de bulunmaktadır. M64 Siyah Göz Gökadası Uyuyan güzel gökadası veya NGC 4826 olarak da bilinir) dikkat çekicidir. Edward Pigott ve Elert Bode tarafından birbirlerinden bağımsız şekilde 1779'da keşfedilmiştir. Çubuksuz sarmal bir görünüm arz etmektedir. Gökada çekirdeğinin parlaklığına karşın çekirdek etrafındaki tozları emen koyu bir şerit bulunmaktadır. Sisamlı Conon, İskenderiye sarayının baş astronomluğunu yaptığı esnada bu takımyıldıza isim veren kişi olmuştur. O dönem İskenderiye, Ptolemaios Krallığı'nın başkentiydi. Büyük İskender'in ölümünden sonraya O'nun büyük komutanlarının kurduğu bir kaç devletten biridir. Bu devletlerden Anadolu üzerinde kurulanı Selevkos İmpartorluğu ile Suriye üzerinde savaş halindedirler. Suriye, milattan önce 274'ten 168'e kadar bu iki devletin altı adet savaşına sahne olacaktır. Suriye her daim savaşılası bir coğrafya! Andros Savaşı da adı verilen Üçüncü Suriye Savaşı'na Ptolemaios Kralı Ptolemy III Euergetes ordusunun başında Suriye'ye sefere çıktığında, eşi kraliçe Berenice II, kocasının sağ salim savaştan dönmesi adına, tanrıça Aphrodite'e adak olarak saçlarını sunmuştur. Ptolemy III, evine zaferle döner ve Berenice kralın itirazlarına rağmen saçlarını keser. Kestiği saçlarını Zephyrion yani bugünkü Mersin'de bulunan Aphrodite tapınağına teslim eder. Zamanla bu saçlar tapınaktan kaybolur. İşte astronom Sisamlı Conon bu kayboluş ile ilgili üzülen kral Ptolemaios'a, kraliçenin saçlarının çok güzel oluşundan ve tanrıların bu fedakarlığını ödüllendirmek istemesinden dolayı saçlarının tapınaktan gökyüzüne yükseltildiğini ifade eder."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/compton/", "text": "Çok yüksek enerjili fotonların bir atom ile etkileşime girdiği zaman belirli açılarla saçılması olayına Compton saçılması denir. Fotonları sadece dalga olarak açıklayamayacağımızı, parçacık olarak da düşünmemiz gerektiğini gösteren olaylardan biridir ve Yüksek Enerji Astrofiziğinde önemli bir yeri vardır. Klasik elektromanyetik teoride saçılan ışınların dalga boylarının başlangıçta sahip oldukları dalga boyu ile aynı olacağı, elektron'un kinetik enerjisinin ise değişmeyeceği öngörülmekteydi ve deneyler de bu sonucu vermekteydiler. Fakat 20.yy'başlarında yapılan bazı yüksek enerjili deneylerde X-ışınlarının ve Gama ışınlarının etkileşimleri sırasında fotonların belirli bir açıyla saçıldıkları ve bu açının ışının dalga boyu ile bir ilişkisinin olduğu, etkileşimin elastik olmadığı, yani enerjinin değiştiği görüldü. 1923 yılında Arthur Holly Compton bu olayı açıklığa kavuşturan makalesini Physical Review dergisinde yayınladı ve 1927 yılında da A.H. Compton bu çalışmasıyla ilgili olarak Nobel Fizik ödülü sahibi oldu. 1905 yılında Einstein'ın Fotoelektrik etki ile gösterdiği biçimde, fotonların enerjisinin frekanslarına bağlı olmasının yanında Compton aynen parçacıklar gibi ışık kuantalarının da momentumlarının olacağını düşündü. Her foton bir elektronla etkileşime geçecek şekilde matematiksel açıklamasını oluşturdu. Grafikte gelen ve saçılan fotonlar gösterilmekte. Mavi küreler ise fotonun etileşime gireceği elektron'u temsil etmekte. Yüksek enerjiye sahip foton durgun olan elektrona çarptığı zaman enerjisinin bir kısmı elektrona geçer ve elektron geri teper. Hızı zaten sabit olmak zorunda olan fotonun enerjisinin bir kısmı elektrona geçtiği için, enerjisinin azalmasıyla birlikte dalga boyu artar / frekansı azalır. Bu parçacıkların teker teker enerjilerini ve momentumlarını yazalım. - Gelen Fotonun enerjisi: Ei = h.fi - Saçılan fotonun enerjisi: Es = h.fs - Elektronun kinetik enerjisi: Ee = me.c2 - Elektronun etkileşimden sonraki enerjisi: Ee' = ( pe2.c2 + me2.c2 )1 / 2 Fotonların enerjileri ile ilgili olarak fotoelektrik yazısına bakabilirsiniz. Elektronun etkileşimden sonraki enerjisinin E=m.c2 olmamasının nedeni ise, elektronun durgun halden yüksek hızlı bir konuma geçmesi ve enerji formülünün haliyle rölativistik olması gerekliliğinden kaynaklanmakta. Enerjinin korunumu gereği, sistemin ilk haldeki enerjisi ve etkileşim sonrası enerjisi aynı olmak zorundadır. Dolayısıyla, yukarıdaki formüller şu şekilde bir eşitliğe sahip olurlar. Yani gelen foton ile durgun elektronun toplam enerjisi etkileşimden sonraki elektron ve saçılan fotonun enerjisine eşit olmuş durumda. Bu denklemi açarsak elde edeceğimiz eşitlik ise şöyle olur. denklemdeki momentumu sol tarafa almaya çalışırsak şu hale dönüşüyor. Şimdi de momentumun korunumunu kullanarak, aynı etkileşimin enerjisi yerine momentumunu yazalım. İlk hali durgun olan elektronun momentumu 0 olacağından dolayı denklemimiz P1 = P2 + Pe şeklini alacak, elektronun momentumunu sola çekip gelen ve saçılan fotonun momentumunu denklemde sağa yerleştirecek olursak Pe = P1 P2 olur. Hareket yönlerini ucuca eklediğimizde şöyle bir üçgen oluşuyor. Üçgendeki açısını bulmak için trigonometrideki kosinüs kuralları uygulanır. Bu kurallar çerçevesinde Pe = P1 P2 formülünü şöyle yazarız. Bu eşitliğin iki tarafındaki değerleri de aynı sayı ile çarptığımızda eşitliğimiz bozulmayacak. Öyleyse, eşitliği şöyle de yazabiliriz. Momentum korunumu denklemimizin sol tarafı, Enerjinin korunumu denklemimizin sol tarafı ile aynı oldu. İkisini alt alta yazalım. Bu iki denklemin de sol tarafı, yani sonucu aynı olduğuna göre, birleştirip şu şekilde yazabiliriz. Fotonun momentumu enerjisinin hızına bölümüdür yani P = h.f/c olur. Eşitliğin sağ tarafındaki momentumları bu şekilde açtığımız zaman, c2 sadeleşir ve denklem şu şekli alır. Compton'un bulduğu bu denklem, gelen fotonun dalga boyu ile saçılan dalga boyu arasındaki fark nedeniyle cos açısının değişeceğini bize gösterir. Denklemdeki h planck sabitidir, me elektronun kütlesidir, c ise ışık hızıdır. Bu değerlerin hepsi sabittir, değişmez. Dolayısıyla açıyı etkileyen tek şey fotonun enerjisidir. Not: Fotonun enerjisi E = h.c/ dır. h/c istenirse frekans olarak da yazılabilir. O zaman denklem E=h.f olur. Işığın hızı değişmediği için, planck sabiti de sabit olduğu için =) Işığın enerjisi frekansına veya dalga boyuna bağlı olur. Compton saçılması nedeniyle uzaydan, özellikle de Güneş'ten gelen yüksek enerjili X-ışınları ve Gama ışınları atmosferimizi geçemezler. Atmosferin üst noktalarındaki atomlarla karşılaşan bu yüksek enerjili fotonlar, atomların elektronlarına çarparak saçılmaya uğrarlar. Yüzeye yüksek enerjiye sahip fotonlar ulaşamaz. Bu nedenle, uzaydaki nötron yıldızları, galaksi çekirdekleri, süpernovalar, gama ışın patlamalarını ve diğer X-ışını kaynaklarını gözlemleyebilmemiz için, bu dalga boyu aralıklarındaki ışınları tespit edip inceleyebileceğimiz yer olan atmosferin üstüne, Dünya'nın yörüngesine X-Işını ve Gama ışını inceleme teleskoplarını konumlandırırız. Ayrıca, kanserli hücrelere karşı yapılan radyasyon terapisi de bu teorinin uygulama alanlarından birini oluşturur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cosmos-belgeseli-izleten-ogretmeni-sikayet-ettiler/", "text": "Kahraman Kepenekçi, bu anlamsız şikayet için elbette bir savunma yapmak durumunda kaldı. Ancak, şikayet sebebiyle hakkında soruşturma açılmasına da kesin gözüyle bakılıyor. Bu durumdan rahatsız olan öğrencileri ise, tarih öğretmenlerine sahip çıkıp destek vermek için bir imza kampanyası başlatmışlar. Chance org üzerinden gerçekleşen imza kampanyasına sizler bu linkten ulaşarak destek olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/crux-guney-haci-takimyildizi/", "text": "Biz kuzey yarımküre gözlemcileri için Büyük ve Küçük Ayı takımyıldızları ne ifade ediyorsa, güney yarımküre gözlemcileri için Crux takımyıldızı da aynısını ifade etmektedir. Crux kapladığı alan bakımından en küçük takımyıldızı olmasına karşın Hristiyanlık dinine ait Haç motifine olan benzerliği gereği en çok bilinen takımyıldızlarından biridir. Güney yarımkürede bulunan Avustralya, Yeni Zelanda, Samoa ve Papua Yeni Gine gibi devletlerin bayraklarında da kendine yer bulan Crux takımyıldızı, Samanyolu gökadasının yoğun arka planı üzerinde başlıca beş yıldızı ile bir haç şekli oluşturur. Antik Yunan astronomisinde bilinen bir takımyıldızı olan Crux, genellikle başlı başına bir takımyıldızı olarak düşünülmemekte, aksine Centaurus takımyıldızının bir unsuru olarak boğanın arka bacağı olarak resmediliyordu. Mısır'ın alçak enlemlerinde gözlemlenebilmesi sebebiyle İskenderiye'li Ptolemius tarafından Algemest'te kataloglanmış olmasına karşın Crux takımyıldızı asıl ününe coğrafi keşifler sırasında kavuşacaktı. Kaşif Amerigo Vespucci, kendisinin 1501-1502 yılları arasında gerçekleştirdiği ikinci seyahatinde Crux takımyıldızını gözlemlemekle kalmamış, takımyıldızın sınırları içinde bulutsulardan Kömür Çuvalı Bulutsusu'nu da gözlemlemişti. Crux takımyıldızı, çağın gökyüzü haritalarında doğru koordinatlarında ilk kez Petrus Plancius ve Jodocus Hondius tarafından 1598 yılında haritalandırılacaktı. Centaurus takımyıldızından bağımsız şekilde ilk kez 1603 yılında haritalandıran Frederick de Houtman olacaktı. Crux Takımyıldızı'nın sağı, solu üç bir yanı Centaurus takımyıldızı ile çevrilidir. Gece göğünün yüzde 0.165 kaplaması ile 88 takımyıldızın en ufağı olarak kalmaktadır. 1922 yılında Uluslararası Astronomi Birliği tarafından Cru kısaltması layık görülmüştür. Güney yarımkürede 12 saat 30 dakika açılımda ve 60 derece yükselimde yer alan takımyıldız bugün yalnızca 30 derece kuzey enleminden daha güneyde bulunan bölgelerde görülebilir. Crux takımyıldızı tropikal bölgelerde Nisan'dan Haziran'a kadar gözlemlenebilir. Ayrıca Crux takımyıldızı, güney yarımkürede yön bulmakta da kullanılmaktadır. 1) Alpha Crucis ve Gamma Crucis'i tek bir hatta aşağı yönlü izdüşümünü yapın. 2) Komşu takımyıldızı Centaurus'un Alpha Centauri ve Beta Centauri yıldızlarını da yanal bir hatta birleştirin. Ve bu doğrunun tam ortasından dik acıyla aşağı ikinci bir hat çıkarın. 3) Birince ve ikinci adımdaki hatları aşağı düzlemde kesiştirin. İşte bu kesişimin bir iki derece solu güney kutbudur. Takımyıldızın en parlak yıldızı Acrux, yani Alpha Crucis'tir. Çoklu yıldız sistemidir, küçük bir teleskopla gözlem yapıldığında mavi ve beyaz renklerde B sınıfı iki yıldız ayrı şekilde görülebilir Dünya'dan 321 ışık yılı uzaklıktadır. Mimosa adı ile de bilinen Beta Crucis, takımyıldızın ikinci en parlak yıldızıdır ve Güneş'in 16 katı kütleye sahiptir. Şu an oturduğunuz yerden 353 ışık yılı uzaklıktadır. Takımyıldızını oluşturan diğer üç yıldızın isimleri ise Gacrux (88 ışık yılı), epsilon Cru (229 ışık yılı) ve delta Cru (345 ışık yılı). Crux Takımyıldızı ayrıca Coalsack Bulutsusu'na ev sahipliği de yapmaktadır. 550 ışık yılı uzaklıkta bulunan bu bulutsu karanlık bulutsu sınıfındandır. Gece gökyüzünde Samanyolu'nun yoğunlaştığı bir kuşakta sanki siyah bir yama gibi gözükmektedir. Karanlık bulutsular bulunan büyük ölçekli toz parçacıkları, donmuş şu, azot, karbon monoksit ve diğer basit organik molekülleri kaplamaktadır. Ortaya çıkan parçacıklar görünür ışığın kozmik bulut içerisinden geçişini engeller ve soğurma özelliği gösterir. Karanlık bulutsular, ya Atbaşı Bulutsusu gibi parlak bir bulutsunun bir kısmını örttüklerinde veyahut Kömür Çuvalı Bulutsusu gibi arka plandaki yıldızları örttüklerinde görülebilirler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cuce-bir-galaksi-sculptor-heykeltras-galaksisi/", "text": "Galaksiler içerdikleri yıldız miktarına göre cüce ve dev galaksi olmak üzere ikiye ayrılırlar. Cüce galaksiler, Samanyolu gibi büyük boyutlu gökadaların içinde barındırdığı yıldız miktarının sadece %1 ila 5'i kadar yıldıza sahiptir. Zaten çoğu cüce gökada, büyük boyutlu başka bir galaksinin uydusu konumundadır. Samanyolu galaksisinin de, bilinen 24 uydusu bulunuyor. Ancak tahminler, bu uydu gökada sayısının çok daha fazla olduğu yönünde. Gökadamızın uydu cüce galaksilerinin en bilinenleri Magellan Bulutları, Carene ve Leo II'dir. Fakat bu yazımızda size Sculptor cücesinden bahsedeceğiz. Cüce galaksiler bünyelerinde birkaç milyon ila, birkaç milyar arasında yıldız barındırılar. Bu galaksiler, eliptik, sarmal veya düzensiz sınıflarına girseler de çoğunlukla düzensiz yapıya sahiplerdir ve eliptik cüce, merceksi cüce ve düzensiz cüce şeklinde sınıflandırılırlar. Bahsedeceğimiz Sculptor Galaksisi küremsi bir yapıya sahiptir. Konum itibari ile Sculptor takımyıldızınının görüldüğü konumda keşfedilmiş ve adını onunla herhangi bir bağlantısı olmayan bu takımyıldızından almıştır. Üstteki video, Cüce heykeltraş Gökadası'nın ESO tarafından alınmış olan yüksek çözünürlüklü görüntüsünü içeriyor. Güneş sistemimizden 280.000 ışık yılı uzakta yer alan bu acınası haldeki cüce galaksi 1937 yılında keşfedilmiş. Samanyolu galaksisinden daha yaşlı ve sönük olan bu galaksi, içerdiği karbon ve ağır elementler bakımından oldukça yoksundur. Sadece %4'ünü hidrojen ve helyum harici ağır elementler ve karbon oluşturur. Bu bilgi de bize içinde barındırdığı genç yıldızların yaşlılara oranla bir hayli fazla olduğunu gösterir. Bünyesinde birkaç milyon yıldız barındıran gökadada yeni yıldız oluşumlarını sağlayacak gaz stoğu neredeyse tükendiği için, yeni yıldız oluşumu durmuş halde. Yani, bu galaksi yavaş yavaş ölüyor. İçindeki yıldızlar giderek yaşlanacak ve onlarca milyar yıl sonra karanlığa gömülmüş bir yaşlı yıldız bakımevine dönüşecek. Yerel galaksi grubumuzun bir üyesi ... Büyük Köpek Cüce Gökadası (Canis Ma..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cuce-galaksi-kiso-5639/", "text": "Üstteki NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu görüntüsünde, yıldız doğumundan kaynaklanan bir ateş fırtınasının cüce galaksi KISO 5639'un bir ucunu aydınlatması görülmektedir. KISO 5639'nın şekli bir krep gibidir ancak, yana yatmış kenarı yüzünden muhteşem alevli kafası ve uzun yıldızlı kuyruğu ile bir havai fişeği andırmaktadır. Görüntüsü, iribaş galaksiler sınıfında yer kazanmaktadır. Parlak pembe başı, yeni yıldızların patlamaları ile ortaya çıkan yanan hidrojenin parlaklığından oluşmaktadır. Bu genç yıldızların kütlesi, bir milyon güneş kütlesine denktir. Bu yıldızlar, bir milyon yıldan az bir sürede oluşmuş geniş kümelerde toplanmışlardır. Yıldızlar, daha çok hidrojen ve helyum barındırılar ancak oksijen ve karbon gibi daha ağır elementleri de üretebilirler. Yıldızlar öldükleri zaman, içlerindeki ağır elementleri ortaya çıkarıp çevrelerini saran gaz bulutunu zenginleştirirler. KISO 5638'da ise; galaksinin başındaki parlak gaz bulutu, galaksinin geri kalanına göre daha az ağır element içermektedir. Astronomların düşüncelerine göre; son yıldız oluşum olayları, galaksiler arası uzayın daha fazla eskiden kalma hidrojen zengini gaz barındırmasından dolayı galaksi çevresindeki ilk oluşan gazlar ile birleştiğinde tetiklenmiştir. Gaz bulutundaki boşluklar, gökyüzünde patlayan havai fişekler gibi olup, süper ısınmış gaz delikleri oluşturan çok sayıdaki süpernova patlaması sebebiyle oluşmuştur. Galaksinin başından itibaren yayılmış ve parlak mavi yıldızlar ile dağılmış gibi görünen uzun kuyruğu, en az dört uzak yıldız-oluşum bölgesini içermektedir. Bu yıldızlar, görünüşe göre başta bulunan yıldız oluşum bölgesindeki yıldızlara göre daha yaşlıdır. Ufacık iplikçikler, bunları içeren gazlar ve bazı yıldızlar kozmik iribaşın esas gövdesinden yayılmaktadır. Bu gözlemler, 2015'in şubat ve haziran aylarında Hubble'ın Geniş Açılı Kamerası 3 ile edinilmiştir. KISO 5639, bizden 82 milyon ışık yılı uzaklıktadır ve başı yaklaşık 2700 ışık yılı genişliğindedir. Yıldızlar, çoğu zaman çok güzel gör... 24 Nisan'da NASA, Hubble Uzay Teles..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cuce-galaksiler-evrenin-sokak-cocuklari/", "text": "Işıltılı astronomi fotoğraflarında kendilerine pek yer bulamasalar da, bazen zoraki birkaç kelime ile geçiştirilseler de, cüce galaksiler evrendeki en yaygın galaksi türü. Yüzlerce milyar yıldız içeren Samanyolu, Andromeda gibi şaşalı dev spiral galaksilerin aksine, oldukça küçük ve mütevazı olup kendi yağlarıyla kavrulan mahallenin uslu çocukları onlar. Gökadalarla ilgili genel kapsamlı bilgi için şu yazımızı okuyabilirsiniz. Cüce galaksilerin çoğunluğu, büyük galaksilerden farklı olarak düzensiz biçimde, bazıları ise eliptik yapıdalar ve büyüklüklerine göre, 1-5 milyon ile 10-15 milyar arasında yıldız içeriyorlar. Sadece bizim içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin yakın çevresinde 10'un üzerinde cüce gökada yer alıyor. Hatta bunlar arasında yer alan büyük ve küçük Magellan Bulutu isimli iki cüce gökada rahatlıkla çıplak gözle görülebiliyor. Buradan görebileceğiniz yerel galaksi kümemizde ise 40 civarında cüce galaksi bulunuyor. Görebildiğimiz evrendeki cüce galaksi sayısının 7-8 trilyon kadar olduğu tahmin ediliyor. Büyük galaksilerin sayısı ise, yine tahminen 300-350 milyar kadar. Yani, ne kadar küçüksen, evrende sayıca o kadar çok oluyorsun . Bir gün, Hollandalı bir öğretmen ol..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cuce-gezegen-haumea/", "text": "Haumea, Güneş Sistemi'nin dış sınırlarında yer alan Kuiper Kuşağı sakinleri arasındaki bir cüce gezegendir. 2004 ve 2005 yıllarında biri ABD'li, diğeri İspanyol iki ayrı ekip tarafından bağımsız biçimde keşfedilen ve 2008 yılında varlığı onaylanan bu gezegencik, tahmin edeceğiniz üzere canımız ciğerimiz Plüton'un başını yakıp gezegenlikten atılmasına neden olanlardan biri. Cüce gezegenin ismi, Hawaii mitolojisinden geliyor. Ada yerlilerinin inancına göre baş tanrıça olan Haumea'nın adı gezegene verilmiş. Uyduları olan Hi'iaka ve Namaka ise tahmin edeceğiniz gibi baş tanrıça Haumea'nın kızlarının ismi. Plüton'dan daha küçük olan Haumea'nın en ilginç özelliği, biraz yamuk olması. Normalde, bu büyüklükteki bir cüce gezegen bilindik küresel bir şekil oluşturabilecek kadar güçlü bir kütle çekimine sahiptir ve küre şeklinde olması gerekir. Ancak, Haumea patates gibi uzun yamuk bir küresel yapıya sahip. Dolayısıyla gezegenin boyutlarını verirken üç eksendeki çap ölçümünden söz etmemiz gerekiyor: 1.920 x 1.540 x 990 km. Gezegenin niçin böyle yamuk küresel bir yapıda olduğu bilinmiyor. Olası fikirlerden biri, henüz oluşum aşamasında iken yaşadığı bir çarpışma nedeniyle çok hızlı biçimde dönmesi ve bu nedenle böylesi yamuk biçimde katılaşmış olması. Bu, akla yatkın bir senaryo. Çünkü gezegenin kütlesi hızlı bir dönüş sırasında tam bir küresel şekil almasını engelleyecek kadar küçük. Kaldı ki, kendi çevresindeki dönüş hızı henüz ölçülememiş olsa da, yapılan gözlemler gezegenin bugün dahi oldukça hızlı biçimde döndüğünü gösteriyor. Haumea, Kuiper Kuşağı'nda yer alan çoğu cüce gezegen gibi oldukça eliptik bir yörüngeye sahip. Gezegenin yörüngesi Güneş'e en uzak olduğu dönemde 7 milyar 700 milyon km civarında iken, en yakın olduğu dönemde ise 5 milyar 250 milyon km dolaylarında. Yani, bize Plüton'dan sadece biraz daha, birkaç milyar km uzakta bir yörüngeye sahip. Güneş'in kütle çekimi böylesi uzak yörüngelerde gök cisimleri üzerinde büyük bir etki yaratmadığı için, Haumea küçük kütlesine rağmen tıpkı Plüton gibi kendi uydularına sahip bir gezegen konumunda. Yalnız, uydu dediğimize bakmayın; biri yalnızca 160 km çapında olan Hi'iaka ve diğeri yaklaşık 85 km çaplı Namaka isimli kaya parçalarından söz ediyoruz. Bu cüce gezegen için Güneş'e çok uzakta, donmuş buzlu, dev bir kaya parçasıdır diyebiliriz. Yüzey sıcaklığı -220 santigrat dereceden yukarı çıkamayan bu donmuş dünyadan bakıldığında Güneş aşırı parlak bir yıldız gibi görülür ve gezegenin yüzeyini 2 metre uzağınızdaki bir mum ışığından daha fazla aydınlatmaz. Buna rağmen, Plüton'da şahit olduğumuz gibi bu gezegencik de beklenmedik ölçüde aktif bir yapıya sahip olabilir. Yeni Ufuklar Uzay Aracının Onuncu Yıl Dönümü! On yıl önce Plüton'un son teknoloji... Bilindiği gibi büyük veya küçük her... 2019 yılının ilk gününde Yeni Ufukl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cuce-gezegen-haumeanin-halkalari/", "text": "Neredeyse mükemmel bir dairesel parçacık halkası ile çevrelenen ve Amerikan futbolu topu şekline sahip bir cüce gezegen olan Haumea, güneş sistemimizdeki en uzak halkalı cisimdir. Haumea'nın halkası o kadar soluktur ki, Dünya'dan görülemez bu yüzden de astronomlar bu halka hakkında daha fazla bilgi edinmek için içeriğinde yer alan ipuçlarını takip etmek durumunda kaldılar. Yeni yapılan bir çalışmada Brezilya'daki Sao Paulo Araştırma Kurumu'ndaki araştırmacılar; halkanın büyüklüğünü, şeklini ve diğer karakteristik özelliklerini Haumea sisteminin bilgisayarda bir benzerini yaparak detaylandırdılar. Halkanın parçacıklarını cüce gezegenin etrafında farklı şekillerde yapılandırarak ve hangi senaryonun halkayı daha durağan yaptığını hesaplayarak, bu bilim insanları halkaya direkt olarak bakmadan bile onun olası niteliklerini anlamayı başardılar. Araştırmanın lideri ve Sao Paulo State University'de mühendislik profesörü olan Othon Cabo Winter açıklamasında çalışmalarının gözlemsel olmadığını, direkt olarak halkayı gözlemlemediklerini ve bu zamana kadar başka kimsenin de bunu yapamadığını söyledi. Astronomlar, Haumea'yı ilk kez 2003 yılında Plüton'un yörüngesinin çok uzağında tespit ettiler ve esas olarak bir Kuiper Kuşağı cismi olarak sınıflandırdılar. Bu cüce gezegenin iki uydusu olan Hi'iaka ve Namaka da ilk defa Hawaii'de bulunan W.M. Keck Gözlemevi'ni kullanan astronomlar tarafından görüldü. Astronomlar dış güneş sistemimizde süzülen Haumea gibi daha fazla cisim bulmaya başladıklarında, Plüton birden bire bir avuç dolusu garip cisimden biri haline geldi ki, bu da onun 2006 yılında güneş sisteminin dokuzuncu gezegeni statüsünün cüce gezegenlerin kralı statüsüne düşmesine neden oldu. Aslında astronomların Haumea'nın halkası olduğuna yönelik ellerinde sağlam kanıtları olmasına rağmen hiç kimse bu halkayı doğrudan gözlemlememişti. Belirleyici nitelikleri çok sınırlı ve yere bağlı teleskoplardan görülmesi için de çok uzaktı ve üstelik bu zamana kadar Haumea'nın yakından resmini çekmek için hiçbir uzay aracı da oraya gitmedi. İronik bir şekilde Haumea'nın halka sistemi hakkındaki her şeyi daha da uzakta bulunan URAT1 533-182543 adlı parlak bir yıldızdan dolayı biliyoruz. 2017 yılında Haumea, yıldız örtülmesi diye bildiğimiz bir olay dolayısıyla kısa bir süreliğine bu yıldızın önünden geçti. Astronomlar, örtülme sırasında yıldızın ışığının nasıl titrediğine bakarak Haumea'nın büyüklüğü, şekli ve yoğunluğu gibi fiziksel özellikleri hakkında bir şeyler öğrenmeyi umut ediyorlardı. Ancak araştırmacılar büyük bir sürpriz ile karşılaşarak onun halka sistemini keşfettiler. Winter açıklamasında yıldız Haumea tarafından gizlendiği sırada yıldızdan gelen ışık Dünya'dan gözlemlendi. Haumea önünden geçerken yıldızın parlaklığı azaldı ki bu da astronomların Haumea'nın şekli konusundaki bilgileri edinmesini sağladı. Ayrıca halkası önünden geçerken de yıldızın ışığı soluklaştı ve halka konusunda da bilgiler elde ettiler dedi. Gizlemeden sonra araştırmacılar ışık dalgaları üzerine çalıştılar ve Haumea'nın ve halkalarının 1:3 yörüngesel rezonansa sahip olduğunu belirlediler ki bu da cüce gezegenin kendisinin üç tam dönüşü gerçekleştirdiğinde parçacık halkasının gezegen çevresinde bir tam yörüngeyi tamamladığı anlamına gelmektedir. Buna rağmen yeni simülasyonlar, bunun doğru olabilmesi için halkanın mükemmel bir daire olamayacağını gösteriyor. Winter, gezegenlerin hareketlerini anlatan Newton'un kütle çekimi kanuna bağlı olarak ve Haumea ve halkası ile sahip olunan bilgilere dayanılarak yapılan simülasyonlar ile halkanın bu şekilde olmasının 1:3 rezonansa sahip olmasından dolayı değil, durağan periyodik yörüngelere sahip olmasından dolayı olduğu sonucuna vardıklarını açıkladı. Diğer bir deyişle, halka parçacıkları cüce gezegenin çevresinde 1:3 rezonans ile dönmüyor ama, Haumea'nın yörüngesinde bir miktar farklı yolları izlemesi halkayı 1:3 rezonansına yakın tutuyor. Sonuç olarak Haumea'nın halkaları hala oldukça yuvarlak fakat daha önceki araştırmaların öne sürdüğü gibi de mükemmel bir yuvarlak değil. Ve hatta halka parçacıkları Haumea ile yörüngesel rezonanstaymış gibi görünse de dönemsel yörüngeler Haumea'nın yörüngesi ile tam bir oran oluşturmuyor. 1 Ocak 1801 de İtalyan astronom Giu... Bu yazımızda ısı ve ışık kaynağımız..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cuce-gezegen-makemake/", "text": "Makemake de, Pluton'u gezegenlikten eden kardeşleri arasında yer alıyor. Güneş'ten ortalama 7 milyar km uzakta, Pluton'un çok daha ötesinde yer alan bu soğuk ve buzlu cüce gezegenden bakıldığında, Güneş ancak çok parlak bir yıldız gibi görünüyor. Plüton'un çok ötesinde; Güneş'ten yaklaşık 45 AB (Astronomi birimi: 1 AB 150 milyon km) uzaklıktaki Makemake, yaklaşık 1.500 km'lik bir çapa sahip, çok soğuk donmuş bir cüce gezegendir. Makemake'nin ve Plüton'un yer aldığı Kuiper Kuşağı denilen bölgede benzer boyutlarda Trans Neptunian Objects adıyla da anılan çok sayıda cüce gezegenin bulunduğu düşünülüyor. Bunlardan onlarcası keşfedildi ve keşfedilmeye devam ediliyor. Eğer Pluton, gezegenlikten cüce gezegenliğe terfi ettirilmeseydi, şu anda Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri sayarken Plüton haricinde Eris, Makemake, Haumea, Orcus, Quoar ve Sedna gibi gökcisimlerini de dile getirmek zorunda kalacaktık. Çünkü bunların boyut ve kütle açısından Pluton'dan pek farkı bulunmuyor. Bu cüce gezegenlerin keşfedebildiklerimizi toplu halde görmek için şu yazımıza göz atabilirsiniz. Görselde Makemake'nin bir sanatçının hayalgücü ile gösterimi ve üst sol tarafta teleskopla çekilmiş elimizdeki en net fotoğrafını görüyorsunuz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/cuce-yildizlar-ne-kadar-cuce/", "text": "İnsanların zihinlerinde kırmızı cüce yıldız denilince genellikle; kayda alınmayacak kadar küçük şeyler şekilleniyor, şöyle bir burun kıvırma tavrına gidiliyor. Oysa, evrendeki tüm yıldızların yaklaşık yüzde 80'inin oluşturan kırmızı cüce yıldızlar algıladığımız gibi küçük değil. Hoş, evrendeki devasa rakamlar karşısında büyük ve küçük algımız birbirine giriyor, size hak veriyoruz. Olabilecek en küçük kırmızı cüce yıldızın içine bile; rahatlıkla 1.400 tane Dünya sığabileceği gibi, en az 25 bin Dünya, yahut 80 Jüpiter kadar ağırdır. Üstteki görselde, var olabilecek en küçük ve en düşük sıcaklıklı (yüzey sıcaklığı yaklaşık 2.500 santigrat derece kadar) cüce yıldızlardan birini, tanıdığınız birkaç gezegen ile yan yana orantılı boyutlarda kıyasladık. Bu boyutlarda bir kırmızı cüce yıldızın çapı, 180-190 bin km'yi bulabilir. Jüpiter'den birazcık daha büyük çapa sahiptir, çekirdeğinde nükleer füzyon ile enerji üretir ve parlar. Toplam kütlesi Güneş'in sadece %8-10'u kadardır ama, yakıtını o kadar az miktarda kullanır ki, ömrü toplam 10 milyar yıl kadar olan Güneş'ten çok daha uzun, en az 800 milyar yıl boyunca sağlıklı bir hayat sürer. Tabii, yaydığı enerji çok az, Güneş'in binde biri kadardır. Bu denli az enerji yayıp düşük parlaklığa sahip oldukları için; yakın çevremizde 4-12 ışık yılı mesafede 60'ın üzerinde kırmızı cüce yıldız olmasına rağmen, bunları çıplak gözle göremeyiz. Ancak, çoğunluğu iyi bir dürbün veya küçük bir teleskopla amatör astronomlar tarafından gözlemlenebilirler. Kırmızı Cücenin kütlesi büyüdükçe boyutları da büyür. Örneğin, Güneş'in yarı kütlesine sahip bir cüce yıldızın çapı, Güneş'in yarısından fazlaya, yani rahatlıkla 800 bin km'ye ulaşabilir. Ancak, ışıma gücü bu şekilde orantılı olarak artmaz. Yarım Güneş kütlesine sahip bir kırmızı cücenin yayabileceği maksimum enerji, Güneş'in ancak %10'u kadar olabilir. Ancak bu da gözünüze az görünmesin. Çünkü böyle bir yıldızın yaydığı %10'luk enerji; uygun mesafede yer alan bir gezegende hayatı bizim güneşimiz kadar besleyebilecek kadar yeterlidir. Yeri gelmişken belirtelim, kahverengi cüceler yıldız değildir. Merkezlerinde enerji üretme yetenekleri yoktur. Her ne kadar, oluşumları sırasındaki sıkışma sürecinin sağladığı ısı sayesinde geçici bir süreliğine parladıkları için yıldız şeklinde nitelenseler de, birkaç yüz milyon ila birkaç milyar yıl içinde istikrarlı biçimde soğuyarak Jüpiter benzeri sıradan bir gaz devi gezegene dönüşüp, gözden kaybolurlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/danimarka-uzay-kanunu/", "text": "Uzaya duyulan ilgi 21. yüzyılın teknolojik ilerlemesi ile birlikte biçim değiştirmeye devam ediyor. Soğuk Savaş döneminde Uzay, iki süper gücün çekişme alanı iken, Duvar'ın yıkılması ile birlikte bilimsel keşifler ve faaliyetler ile daha çok gündeme gelir oldu. Uzay faaliyetleri 1950'lerden beri Devletler veya daha teknik bir isimle Kamu Tüzel Kişilikleri tarafından icra edilmekte iken; uydu teknolojileri, uzay madenciliği, uzay turizmi gibi yeni ticari alanların ortaya çıkması ile gerçek kişiler ve özel şirketler de bu faaliyetleri icra eder oldular. Bu noktada uluslararası antlaşmalara ek olarak ülkeler, ulusal düzeyde yeni Uzay Kanunları çıkarmaya başladılar. Kanun, amaç, tanımlar, onay, yükümlülükler, kayıt, sorumluluk ve sigorta, devirler, yetkiler, cezalar ve geçici hükümler başlıkları altında 10 ayrı kısımdan oluşmaktadır. Bu kanun Danimarka hükümeti tarafından yürütülen uzay çalışmalarını, şahsi ya da devlet adına yürütülmesi fark etmeksizin bir Danimarka vatandaşı tarafından gerçekleştirilen uzay faaliyetlerin kapsayacaktır. Danimarka Araştırma ve Eğitim Bakanlığı tüm uzay faaliyetlerinin onay, kayıt, tescil, lisans ve denetiminden Savunma Bakanlığı ile koordineli olarak bu Kanun esas alınarak yürütecektir. Uzay faaliyeti; bir uzay aracının Dış Uzaya fırlatılması, uzayda işletilmesi ve Dünya'ya geri dönmesi safhaları ile ilgili Dünya üzerindeki operasyonel kısımları da dahil edecek şekilde geniş bir tanımla belirtilmiştir. Uzay aracı; fırlatılmasına yarayan tüm parçalar da dahil olmak üzere dış uzaya fırlatılan herhangi bir nesne olarak tanımlanmıştır. İşletmeci; uzay faaliyetini planlayan, yöneten gerçek ya da tüzel kişileri ifade etmektedir. Malik; uzay aracı olarak tanımlanan nesnenin mülkiyetine sahip olan kişidir. Fırlatan Devlet; uzay aracını fırlatan devlet ya da aracın fırlatıldığı toprak parçasına sahip olan devlettir. Danimarka hükümeti uzayın nerede başladığını da kanunda ifade etmiştir. Detaylı bilgi için şu makalemizi okuyabilirsiniz. Deniz seviyesinden 100 kilometre sonra Dış Uzayın başladığını kabul etmektedirler. Uzay faaliyeti icra etmek isteyen Danimarka vatandaşları Araştırma ve Eğitim Bakanlığına başvuracaklardır. Bakanlık, -Uzay aracının malikini -Uzay faaliyetinin bilimsel, teknik ve maddi şartlarını -Uzay faaliyetinin güvenlik standartlarını -Uzay atıklarının azaltılması için alınan tedbirleri -Çevre güvenliği tedbirlerini -Danimarka'nın çıkarlarını zedeleyip zedelemediğini -Kanunda belirtilen sigorta ve teminatlarını gibi yükümlülüklere uygun olup olmadığını kontrol edecek, uygun bulursa faaliyeti onaylayacaktır. Uzay faaliyetleri bakımından gerçek kişiler veya şirketler ile beraber Danimarka hükümeti ortak sorumluluk altında olduğu kanunda belirtilmiştir. Fakat uzay aracı Danimarka vatandaşı olmayan birine devredildiğinde Danimarka'nın devlet olarak sorumluluğu sonlanacaktır. Gerçek kişi ya da şirket tarafından işletilen bir uzay aracının sebep olduğu kaza sebebiyle uluslararası antlaşmalar gereği Danimarka Hükümeti ödeme yapmak zorunda kalırsa, hükümet bu kazaya sebep olan şahıslara rücu ederek ödediği tazminatı bu şahıslardan tahsil edecektir. Kanun, devlet dışı kişi ya da kurumların uzay faaliyetleri esnasında sebep oldukları kaza ve ihlaller bakımından detaylı bir sorumluluk rejimi getirmiştir. Ayrıca bu durumlarda gerekli tazminat bakımından Danimarka mahkemelerine başvuru şartı getirilmiştir. Uzay faaliyeti icra edecek olanlar Bakanlığa başvuru esnasında gerekli tüm maddi teminatları ve sigortaları yaptırdıklarını belgelemek durumundadırlar. Bu kanuna uyulmaması halinde para cezası ve 4 aydan 2 yıla kadar hapis cezası getirilen cezai hükümlerdir. Nedelin Felaketi: Uzay Yarışındaki En Büyük Dram! SSCB ve ABD arasındaki kıyasıya uza..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/deep-impact-derin-darbe/", "text": "İlk defa 1867 yılında Wilhelm Tempel tarafından keşfedilen Tempel 1 kuyrukluyıldızı, sondanın hedefini oluşturuyordu. Bu kısa periyotlu Kuyruklu yıldız, Güneş çevresindeki bir tam turunu yaklaşık 5.5 yılda tamamlıyordu ve eliptik yörüngesi Mars ile Jüpiter arası bir konuma kadar uzanıyordu. Deneyin amacı gayet basitti: Deep Impact Yaklaşık 2 metre boylarında bir bakır vurucuyu saniyede birkaç kilometre hızla kuyrukluyıldızın üzerine salacaktı ve çarpışma anını yakınlardan bir yerlerden gözlemleyerek fotoğraflayacaktı. Göreve ilk başta karşı çıkanlar oldu çünkü kuyruklu yıldıza ciddi anlamda zarar verileceği düşünülüyordu fakat endişeler yersizdi. Ünlü yazar ve amatör astronom Sir Patrick Moore, çarpışmanın yaratabileceği etkiyi en güzel ifade eden kişilerden biriydi aslında: Pişmiş bir fasulyeyi hızla size doğru gelen bir su aygırına atsanız aynı etkiyi yaratabilirdiniz ancak. İşin en ilginç ve komik yanı buna en fazla karşı çıkan kesimin Astrologlar olmasıydı çünkü Güneş Sistemi' ndeki bir cismi yok etmenin çok ciddi mistik sıkıntılara yol açacağını ve yıldız fallarını alt üst edeceğini düşünüyorlardı. 172 günlük uzun bir yolculuğun ardından hedefine ulaşan sonda, 4 Temmuz 2005 tarihinde Tempel 1 kuyrukluyıldızına 130 kg ağırlığındaki bakır mermiyi hızla fırlattı ve çarpışmanın etkisi ile kuyruklu yıldızın üzerinde 90 metre genişliğinde ve 20 metre derinliğinde bir krater oluştu. Çarpma ile birlikte bakır vurucu anında buharlaşarak yok oldu. Çarpışmanın ardından uzaya saçılan toz bulutu incelendiğinde kuyrukluyıldızın yüzeyinin pudramsı bir yapıda olduğu ve daha alt katmanlardaki çekirdeğinin ise henüz yeni yağmış kar tanelerinden bile çok daha dayanıksız bir yapıda olduğu anlaşıldı. Kuyrukluyıldızın kütle çekim etkisi o kadar azdı ki; bir an için bu kuyruklu yıldızın üzerinde bulunduğunuzu düşünürseniz eğer tek bir sıçrayışınız ile kuyrukluyıldızdan rahatlıkla uzaklaşabilmeniz mümkün olabilirdi. Tempel 1 gibi kuyruklu yıldızlar, yaklaşık 4,5 Milyar yıl yaşındaki Güneş Sistemimizin oluşumu ve evrimi ile ilgili en önemli kanıtları sunan en ilkel yapılar olarak karşımızda duruyorlar ve bu amaçla gönderilen Deep Impact sondasının gerçekleştirdiği bu deney bize gerçekten hatırı sayılır düzeyde önemli veriler sunmayı başarmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/degisken-yildiz-tutulmasi/", "text": "Öyle bir Dünya hayal edin ki, Güneş'iniz tam tutulmayla 69 yılda bir kaybolsun ve bu tutulma toplam üç buçuk yıl sürsün. Dünya'dan 10 bin ışık yılı uzaklıktaki henüz isimlendirilmeyen bir çift yıldız sisteminde gerçekleşen olayın bundan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Keşfedilen ve tutulma süresi ile en uzun dönem rekorlarını kıran değişen yıldız sistemi henüz sadece katalog ismi olan TYC 2505-672-1 olarak anılıyor. Bu çift yıldız sistemi gelmiş geçmiş en uzun tutulma süresi ve tutulmalar arasında geçen en uzun zaman rekorununun sahibi. Daha önce rekoru elinde bulunduran Epsilon Aurigae, yoldaş yıldızı tarafından her 27 yılda bir örtülen ve toplam tutulma süresi 640 ila 730 gün arasında süren bir dev yıldızdı. Epsilon Aurigae Dünya'ya bu yeni keşfedilen sistemden 2.200 ışık yılı uzaklıkla çok daha yakın bir konumda. Ayrıca çok daha parlak olduğu için astronomlar önceleri bu sistemi detaylı bir şekilde çalışma imkanı bulmuşlardı. Epsilon Auriage sistemi, bir sarı dev yıldız ile bu yıldız etrafından yörüngede dolanan Güneş'ten biraz daha büyük ve daha normal bir yıldızdan oluşuyor. Sistemin sıra dışı özellikleri Vanderbilt ve Harvard'lı astronomlar tarafından Lehigh Koleji, Ohio ve Pensilvanya Üniversiteleri ile Las Cumbres Gözlemevi Teleskop Ağı ve Amerikan Değişen Yıldız Gözlemcileri Organizasyonunun destekleri ile tespit edilmiş. Astronominin karşılaştığı en büyük zorluklardan biri, bazı önemli gök olaylarının astronomik zaman aralıklarında gerçekleşiyor olmasıdır. Bununla birlikte insan ömrü bu konuda oldukça kısıtlayıcı etkenlerden birisi. Çünkü, kısa diye tabir edebileceğimiz astronomik zaman ölçüleri bile insan ömründen çok daha uzun olabiliyor. İki büyük astronomi kaynağı tarafından gösterilen çabanın keşfi mümkün hale getirdiğini söyleyebiliriz: Kısaltması AAVSO olan Amerikan Değişen Yıldız Gözlemcileri Birliği ve Harvard'ın DASCH programı. AAVSO amatör ve profesyonel astronomlar tarafından ortaklaşa kurulmuş, kar amacı gütmeyen bir organizasyon. TYC 2505-672-1'in gösterdiği tutulmanın son birkaç yüz gözlemi bu kuruluştan gelirken, DASCH ise 1890 ile 1989 yılları arasında Harvard'lı astronomlar tarafından elde edilen fotoğraflardan bu yıldıza ilişkin verileri temin etmiş. Vanderbilt Üniversitesi'nden Joey Rodriguez'in bir konferansta, Harvard'dan Sumin Tang'ın TYC 2505-672-1 sistemi ile ilgili bulgularını sunması sonrası, sistemle ilgilenmeye başlaması ve sistemin gözlemlerini bulmak için KELT verilerine bakması neticesinde geçtiğimiz sekiz yılı içeren dokuz bine yakın yeni veriye ulaşılmış. Harvard tarafından geçen yüzyıl boyunca yapılan gözlemlerin de bir araya getirilmesi ve AAVSO'nun da sisteme ilişkin birkaç yüz gözlem verisini sağlamasıyla, sistemin yapısı gün ışığına çıkmış. Yapılan analizler sonucu sistemin Epsilon Aurigae türü bir sisteme birkaç farkla benzediği sonucuna varılmış. Yeni bulanan sistem bir çift kırmızı dev barındırırken, yıldızlardan birisi göreceli olarak dış katmanlarını yitirerek daha küçük bir yapıya bürünmüş. Yaşanan aşırı uzun süreli tutulmanın ise, soyulan yıldızdan saçılan bu aşırı büyük çevresel diskten kaynaklandığı düşünülüyor. Rodriguez böylesi uzun bir tutulmanın ancak çok büyük ve aynı zamanda da ışığı geçirmeyen bir maddeden oluşmuş bir disk tarafından sağlanabileceğini söylüyor. Bundan başka bir şeyin, bir yıldızın ışığını aylarca süreyle durdurabilecek kadar büyük olamayacağını da ekliyor. TYC-2505-672-1 sisteminin oldukça uzak bir sistem olması nedeniyle astronomların görüntülerden elde edebildikleri veriler kısıtlı miktarda kalmış. Bununla birlikte, yoldaş yıldızın yüzey sıcaklığını hesaplamayı başarmışlar. Yıldızın yüzey sıcaklığı yaklaşık 2.250 Kelvin. Yıldızın dış katmanları soyulmuş bir dev yıldız olduğu düşünülürken, soyulmadan kaynaklı oluşan çevresel diskin, tutulmanın uzun süresinin kaynağı olduğu düşünülüyor. İki tutulma arasında 69 yıllık bir dönem sağlamak için yıldızlar arasındaki mesafenin yaklaşık 20 astronomi birimi (yaklaşık 3 milyar km) olması gerekiyor. Bu da hemen hemen Güneş ve Uranüs arasındaki mesafe kadar. Sistemin bir sonraki tutulmasının ise 2080 yılında gerçekleşeceği öngörülüyor. Not: Bu çevirideki yıldız tutulması kavramını daha iyi anlayabilmek için çift yıldızlar hakkındaki şu örten çiftler yazımızı okuyabilirsiniz. Hatta, çift yıldızlar yazı dizimizin tümünü okursanız daha iyi olur. Fazla bilgi göz çıkarmaz. Bize yaklaşık 11.5 ışık yılı uzaklı... Eğer bir çift yıldız sisteminde bil... Kepler 47, gezegen sahibi olduğu ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/degisken-yildiz-v838-monocerotis/", "text": "V838 Monocerotis, Güneş'ten yaklaşık 20.000 ışık yılı uzaklıktaki Monoceros takımyıldızında bulunan, Güneş'in yaklaşık 15 bin katı parlaklığa sahip kırmızı renkli değişen bir dev yıldızdır. Bu görüntüsü ilk olarak bir süpernova patlaması olarak düşünülmüştür ancak, daha sonra tamamen farklı bir şey olduğu farkedilmiştir . Bu kozmik nesne, ışık yansımaları ve Süperlüminal hareket olarak bilinen bir olayı gerçekleştirmesi ile bilinmektedir. Eğer bir yıldızın çevresinde gaz ve toz bulutları varsa ve ayrıca yıldızdan yansıyan ışığın, o yıldızın çevresinde genişleyen nesnenin görüntüsünü ortaya çıkarmak için ulaşması daha fazla vakit alırsa halkalar, öyle olmamalarına rağmen ışık hızından daha hızlıymış gibi görünürler. V838 Monocerotis'in durumunda ise; ortaya çıkan bu ışık yansımasının emsali olmayan görüntüleri, Hubble Uzay Teleskopu tarafından çekilmiştir. Değişen yıldızlar hakkında kapsamlı bilgi için bu yazımızı okumalısınız. Öyle bir Dünya hayal edin ki, Güneş... Ross 154, bize en yakın yıldızlar a..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/degisken-yildizlar-orten-ciftler-cepheid-degiskenleri/", "text": "Yıldızlar gökyüzünde hep aynı şiddette parlamazlar. Değişen yıldızlar olarak nitelenen içlerinden bazıları, düzenli veya düzensiz olarak parlaklık değişimi gösterir. Bunun birkaç nedeni var; Tek zannettiğimiz yıldız gerçekte bir çift yıldız olabilir. Dolayısıyla bakış açımız da uygunsa, daha sönük olan diğerinin önünden geçerken parlaklığı düşürür, arkasına geçtiğinde parlaklık artar. Üstteki kapak fotoğrafında gördüğünüz ilüstrasyonda örneklenen; Örten çift yıldızlar olarak nitelenen bu yıldızların en bilinen örneği, değişimleri gözle bile takip edilebilen Algol yıldızıdır. Algol, yaklaşık 69 saat arayla bakış açımıza göre birbirinin önünden geçen iki yıldızdan oluşur ve parlaklığı bu periyotta (geçişin olduğu 10 saatlik süre için) 2.5 kat azalır. Yandaki animasyonda, Algol'un parlaklık değişiminin hızlandırılmış çekimle alınmış bir görüntüsünü görüyorsunuz. Bizden yaklaşık 92 ışık yılı uzaklıkta bulunan yıldız, çıplak gözle rahatlıkla görülebildiği için, bu değişim 1600'lü yıllardan beri gökbilimciler tarafından takip ediliyor. Cepheid olarak sınıflandırılan bazı değişen yıldızlar ise, ömrünün son aşamalarına gelmiş , bir şişip bir büzüşen yıldızlardır. Bazı cepheid yıldızlarında ise, yıldızın merkez çekirdeği çevresinde birikmiş olan helyum katmanı zaman zaman nükleer reaksiyona girerek yıldızı parlaklaştırır. Fakat bu reaksiyonun yarattığı dışa doğru ışınım basıncı yıldızı genişlemeye zorladığı için, helyum katmanındaki basınç düşer ve bir süre sonra reaksiyon sona erer. Bu durumda, yıldız eski parlaklığına geri döner ve milyonlarca yıl buyunca böyle tekrarlanır durur. Yaşanan süreçle ilgili daha detaylı bilgi için bu yazımızı okumalısınız. Ölüm döşeğinde olmayıp, sağlıklı günlerini yaşayan kimi dev yıldızlar için de durum bazen yukarıdaki cepheid değişenleri gibidir. Yıldızın çekirdeğinde çok büyük bir alanda gerçekleşen şiddetli nükleer reaksiyon yıldızın dış katmanlarını dışa doğru iter ve genişletir. Bu durumda yıldızın kütlesinin çekirdeğe uyguladığı kütleçekim basıncı azalır ve çekirdekteki reaksiyonlar da azalan basınçla birlikte yavaşlar. Hal böyle olunca, yıldızın parlaklığında düzenli bir azalma meydana gelir. Kütlesi çok fazla olan bazı dev yıldızlar ise, biraz daha şanssızdır. Çekirdekte meydana gelen enerjinin yarattığı ışınım basıncı o kadar fazla olur ki, genişleyen dış katmanları yıldızdan koparak ayrılır. Yıldızdan ayrılan bu büyük miktardaki gaz, çevresini sararak yıldızın dışarıdan görülen parlaklığında düzensiz biçimde azalmaya sebep olur. Bu parlaklık azalması bazen öyle boyutlarda olur ki, yeryüzünden bakıldığında en parlak yıldızlardan biri olarak görünmesine rağmen, sonradan tümüyle görünmez hale gelebilir. Bir süre sonra yıldızı örten gaz katmanı dağılır ve yıldız yeniden daha parlak görünmeye başlar. Bu durumun en bilinen örneği, Eta Carinae yıldızıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/demografik-gecis-nufus-yaslanmasi/", "text": "Demografik geçiş, büyüyen ve gelişen her ülkenin yaşadığı, yaşamak zorunda olduğu, sanayileşmenin ve şehir hayatının getirdiği kaçınılmaz bir süreçtir. Demografik geçişin doğal sonucu olan, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerinin önündeki en büyük sorunlardan birine değinmek gerekiyor: Nüfus yaşlanması ve bunun beraberinde getirdiği nüfus azalışı. Çoğumuz için bu bir sorun olarak görülmeyebilir ancak, ülkeleri bir organizma gibi düşünürsek, gerçekten ciddi bir sorundur. Ve de aslına bakılırsa, gelişmiş bir ülke için demografik geçiş gerçekte önlenebilmesi pek mümkün olmayan doğal evrimsel gidişatlardan biridir. Şimdi isterseniz prototip bir ülke oluşturalım ve demografik geçiş kavramını o ülke üzerinden anlamaya çalışalım. Ülkemiz, fakir bir coğrafyada yeni kurulmuş ve gelişme hedeflerini başarıyla gerçekleştirebilecek bir yönetime sahip Zargonya isimli bir ülke olsun. Yeni kurulmuş olan Zargonya'da halkın büyük kısmı tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Sağlık hizmetleri yetersiz olduğu için ortalama yaşam süresi son derece düşük. Buna ek olarak, doğum sırasında ölüm oranları da buna paralel bir yüksekliğe sahip. Köy hayatı ve köyde geçim insan emeğine dayandığından dolayı, çok çocuk yaşamsal bir önem taşıyor. Çiftçilik / hayvancılık yapan aile için çok çocuk, ailenin geçimine katkıda bulunacak işgücü anlamına geliyor. Dolayısıyla aileler 5 ve üzeri çocuk yapmayı olağan görüyorlar. Çoğu aile 7, hatta 10 çocuğa sahip. Ancak, Zargonya sağlık bakanlığı ülke genelinde sağlık hizmetlerini yayamadığı için ölüm oranı hala yüksek ve bu nedenle nüfus yükselmiyor. Bu aşamada Zargonya'nın nüfusu 10 milyon kişi ve bunun büyük bölümü 30 yaş altı gençlerden oluşuyor. Bu durum, yıllar boyu devam ediyor. Nüfus genç, doğum ve ölüm oranları çok yüksek, ancak nüfus artışı çok yavaş. Genç Zargonya hükümeti idealist bir kararlılıkla ülkeyi geliştirmeyi planladığı için, sağlık hizmetlerinde bir atılım yapma kararı alıyor. Şehir merkezlerine büyük hastaneler kuruluyor. Köy ve kasabalara sağlık ocakları açılıyor. Halkın büyük bir kısmının temel sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için kampanyalar düzenleniyor. Doğum ölümlerini azaltmak için köylere eğitimli ebeler gönderiliyor. Aşı kampanyaları ile basit hastalıkların önüne geçilerek çocuk ölümleri azaltılıyor. İnsanlara hijyen eğitimi verilmeye başlanıyor. Ülke temel ve yaygın sağlık hizmetlerine kavuştuğunda ortalama yaşam süresi de yükselmeye başlıyor. Doğumda ve çocuk yaşta ölümler azaltıldığı için ülke nüfusu hızla artıyor. Zargonya, nüfus patlaması dediğimiz evreyi yaşamaya başlıyor. Köy ve kasabalarda yaşayan aileler, atalarından gördükleri gibi çok çocuk yapmaya devam ediyorlar ancak, bu bir soruna neden oluyor: Zargonya'nın nüfusu sadece 15 yıl içinde iki katına çıkıp, 20 milyon kişi oldu. Köylerin kısıtlı kaynakları artan nüfusa yetmiyor. Bu, beraberinde geçim sıkıntısını ve işsizliği getiriyor. Köylerde artan işsiz genç oranları ailelerde huzursuzluğa, karışıklığa neden oluyor. Bunun kaçınılmaz bir sonucu var: Köy ve kasabalarda yaşam güçleşti. Başka bir yere gitmek gerekiyor, göç etmek lazım. Köylerde tüm bunlar yaşanırken, taze ülkemiz Zargonya'nın şehirleri de gelişmeye başlıyor. Fabrikalar kuruluyor, sanayi üretimi başlıyor. Sanayi, iş gücüne ihtiyaç duyar. Bu iş gücü de köylerde atıl biçimde bekliyor. Ama çok fazla beklemeyecekler, çünkü köylerdeki genç işsizler, daha iyi yaşam şartları vadeden şehirlerdeki bu iş imkanından haberdarlar. Şehirlere göç başlıyor. Tüm bunlar olurken, Zargonya hükümeti yeni ve devrimsel bir karar daha alıyor: Eğitim seferberliği başlatılıyor. Zorunlu eğitim, herkese şart koşuluyor. Artık eğitimli biri olmak, sadece okur yazar olmaktan ibaret değil. Herkes 5 yıl ilköğretim eğitimi almak zorunda. Bunun üzerine orta öğretim de ekleniyor. Ortaöğretimliler, ilköğretimlilerden daha iyi iş imkanlarına sahip olmaya başlıyorlar. Eğitim süresi arttıkça, gencin daha iyi şartlarda iş ve yaşam şansı doğuyor. Bir süre sonra şehir hayatının aslında köydeki yaşamdan daha zor olduğu anlaşılıyor. Çok çocuklu aileler geçim sıkıntısı yaşamaya başlıyorlar. Çünkü, çocuklar köyde olduğu gibi aileye bir katma değer sağlamıyor ve geçimine katkıda bulunmuyor. Çocuk, artık bir avantaj değil, dezavantaj haline dönüşüyor. Çocukların uzun eğitim süreci aile reislerinin üzerine yük olmaya başlıyor. Bu da bir kırılmaya sebep oluyor, evin geçimini sağlamak artık sadece babanın görevi değil. Anneler de çocuk bakımı haricinde mesaili bir işe girip aileye maddi katkı sağlamak durumundalar. Ev kirası, elektrik ve su faturaları, çocukların okul masrafları çok fazla. Köyde olduğundan daha fazla kazanıyorlar ama, çok daha fazla harcıyorlar. Şehir hayatı artık çekici değil. Köye dönüş ise imkansız, çünkü tarımda makineleşme nedeniyle artık eskisi kadar büyük insan gücüne ihtiyaç yok. Şehirlerde tutunmak zorundasınız. Şehirde daha iyi yaşamanın tek yolu ise, daha iyi eğitim almaktan geçiyor. Daha iyi eğitim, çocuğun çok daha uzun süre okula gitmesi demek. Artık, öncesinde 10 yaşından itibaren ailenin geçimine katkı sağlayan çocuk, 20'li yaşlara kadar eğitim almak zorunda. Yani, aile 20 yıl boyunca çocuğundan gelir alamayacak, sürekli harcamak zorunda kalacak. Çok çocuklu aileler zorda. Zargonya artık kalabalık, şehirli, görece eğitimli ve genç bir nüfusa sahip. İlk göçen köylülerin çocukları artık aile kuracak yaşa geldiler. Bu ilk nesil şehir çocukları anne babalarından daha farklı bakış açılarına sahipler. Daha iyi yaşamak istiyorlar, daha güzel evlerde oturmak, daha rahat bir hayat sürmek gibi amaçları var. Demografik geçiş son evresine giriyor ve bir kırılma yaşanıyor; evliliklerde yapılan çocuk sayısı ilk kez bilinçli olarak düşüyor. Geniş, çok çocuklu ailelerin yerini çekirdek aile dediğimiz, anne, baba ve iki yahut üç çocuktan oluşan küçük aileler almaya başlıyor. Yazının ikinci bölümünü bu linkten okuyabilirsiniz. Zargonya, Erkin Koray'ın Anladın mı evladım isimli güzide eserinde bizlere görüp görmediğimizi sorduğu yerin adıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/demografik-gecis-ve-nufus-yaslanmasi-2/", "text": "Yazımızın ilk bölümünde, istisnasız tüm gelişen ve şehirleşen ülkelerin yaşadığı demografik geçiş sürecini Zargonya isimli hayali bir ülke kurarak anlatmaya başlamış, çekirdek ailelerin oluşum sürecine kadar gelmiştik. Bu bölümde ise artık büyük oranda şehirleşmiş olan Zargonya'da şehir hayatının demografik yapıya etkisini anlatmaya devam edip, demografik geçiş sürecinin ileri aşamalarına bakıyoruz. Nerede kalmıştık? Artık çocukların eğitim görmesi gereken, okullarda geçirmek zorunda oldukları süre uzamış, anne babaların çocuklarından herhangi bir maddi katma değer elde etmeden 20'li yaşların ortasına kadar okutmaları gerektiğini söylemiştik. Gelişmemiş ve şehirleşmemiş toplumlarda bireylerin çok fazla eğitim görmesine gerek yoktur, çünkü tarım ve hayvancılık yüksek eğitimli olması gerekmeyen çok fazla iş gücüne ihtiyaç duyar. Bu da, şehirleşmemiş toplumlarda çok kısa süreler (5 yıl ve altı) eğitim almış çok sayıda kişinin iş gücüne katılması anlamına gelir. Oysa şehirleşmiş toplumlarda iş olanakları çok daha çeşitlidir ve kişinin bu olanaklardan faydalanması için uzun bir eğitim sürecinden geçmesi, lise ve üstü eğitim alması gerekir. Şehir hayatı güzel olsa da pahalıdır. İnsanlar işe gitmek için toplu taşıma araçlarını kullanmak zorundadır ve bu ek masraf demektir. Aynı zamanda şehirlerde evlerinde akan suya da para ödemeleri gerekir. İletişim de şehirlerde zorunluluk olduğundan telefon, internet gibi ek faturalar ailelerin karşılamak zorunda olduğu masraflar arasına eklenir. Gelişmemiş ülkelerdeki gibi köyün herhangi bir yerine ev kuramazsınız, şehirlerde yaşam alanları azdır ve yaşadığınız ev için de bir çiftçi ailenin birkaç yıllık kazancından daha fazla para ödemeniz gerekir. Zargonya'da aileler tüm bu masrafları artık anne ve babanın birlikte çalışmasıyla ancak karşılayabilecek durumdalar. Birlikte çalışan anne ve baba için, çocuk artık büyük bir yük. Doğum, annenin çalışmasına engel oluyor ve çocuğun bakımı büyük masraflar çıkarıyor. Daha 50 yıl öncesine kadar 5 ve üzeri sayıda çocuğun normal ve gerekli olduğu Zargonya'da aileler hiç durmadan çalışmak zorunda olduklarından, çocuk yapmak hayatlarına kolaylık değil, zorluk çıkarmak anlamına geliyor. Çalışmak zorunda olan ailelerin üzerine; bakıcı, kreş ve anaokulu masrafları biniyor. Çünkü çalışmaya devam etmek için, çocuklarını bu kurumlara emanet etmek zorundalar. Ancak bu durum Zargonya devleti için büyük bir sorun. Çünkü ülke kalkınmasının devam edebilmesi için daha fazla iş gücüne ihtiyaç var. Ailelerin çocuk sayısının 2'nin altına düşmesi, nüfusun yaşlanmaya başlaması, yeterli yeni iş gücünün kesilmesi demek. Zargonya devleti aileleri çocuk yapmaya teşvik etmek için önlemler almaya başlıyor: Çocuk yapan çalışan kadınlara uzun süreli ücretli izin seçeneği sunuyor. Bununla da yetinmiyor, ailelere yaptıkları her çocuk için belli bir parasal destek sunuyor. Çocuk sayısı arttıkça bu desteğin miktarını da yükseltiyor. Bu şartlar altında çocuk aileye katma değer katıyor ama, şehir hayatı zor ve insanlar iyi yaşamak, sosyal hayatın daha fazla içinde olmak istiyorlar. Zargonya devletinin çocuk başına sunduğu katma değer, ailenin iyi yaşamasına, çocuğun aileye binen maddi yükünü karşılamaya dahi yetmiyor. Devlet çocuk teşviklerinin miktarını ne kadar artırırsa artırsın, bu bir işe yaramıyor, çünkü ülke geliştikçe şehirlerde güzel yaşam olanaklarına ulaşmak daha pahalı hale geliyor. Bunun yanında sürekli çalışmak zorunda olan ve çok az boş vakti olan insanlar, sosyal yaşamdan kopmamak adına az kalan boş vakitlerini de çocuk bakımına ayırmaktan kaçınıyor. Bir toplumun sürekliliğini devam ettirebilmesi için çift başına en az 2,1 çocuk yapılmak zorunda. Bu oran yakalandığında, toplum nüfus artışı olmaksızın varlığını yüzyıllar boyu sürdürebiliyor. Ancak, çift başına 2,1 çocuk ortalaması demek; nüfusun genç değil orta yaşlı bir popülasyona evrilmesi demek oluyor. Genç nüfusun sürekliliğini sağlayabilmek için çiftler 3 ve üzeri çocuk yapmak zorundalar. Zargonya devletinde artık çift başına çocuk sayısı 2,1'e düşmüş durumda ancak, genç iş gücü sayısı hızla azalıyor. Kuruluşunun üzerinde geçen 80 yıl sonunda 65 milyonluk bir nüfusa ulaşmış olan Zargonya artık yaş ortalaması 35 olan, hızla yaşlanan bir ülkeye dönüşüyor. Ve demografik geçiş bir kırılmaya daha sebep oluyor! Çift başına 1 veya 2 çocuk yapan ailelerin çocukları büyüyor ve 20'li yaşlarının ortasından itibaren iş hayatına atılmaya başlıyorlar. Bu çocuklar çalışmak ve geçinmek zorundalar. Aynı zamanda kendi ailelerini kurup onlar da en fazla 1 veya 2 çocuk yapıyor. Hatta bazı aileler artık çocuk yapmamaya başlıyor. Zargonya şehirlerinde hayat zor ancak, insanlar için seçenek bol. Artık kadın da, erkek de çalışmak zorunda olduğundan, herkes ekonomik açıdan bağımsız olmaya ve daha iyi bir hayat sürmeye çabalıyor. İyi bir hayat sürmek isteyen gençler, masa başı işlere yöneliyorlar. Gençlerin çoğu artık yüksek eğitim düzeyine sahip ve fabrikalarda bol miktarda iş imkanı olmasına rağmen, buradaki kas gücü gerektiren işlerden uzak duruyorlar. Zargonya gençleri daha saygın ve temiz olarak gördükleri masa başı işlere yöneliyor. Sanayi kurumları ve fabrikalar çalıştıracak eleman bulmakta güçlük çekmeye başlıyorlar. Daha iyi bir hayat, evliliklerde daha az sorun yaşamak istendiği anlamına geliyor. Önceleri problem olarak görülmeyen küçük aile içi sorunlar artık yeni nesil Zargonyalılar için büyük bir sorun haline dönüşüyor. Gençler, uzun eğitim süresi nedeniyle 20'li yaşların ortasında iş hayatına atılmak zorunda kalıyorlar ve bu nedenle evlilik sayısı düşüyor ve önceleri 18 civarı olan evlilik yaş ortalaması yükselip 30'lu yaşları buluyor. Bunun yanında boşanma oranları da artmaya başlıyor. 15-20 yıl önce hemen her mahallede çok sayıda bulunan kreş ve anakollarının sayısı hızla azalmaya başlıyor. Çünkü, artık insanlar hem çok geç yaşta, hem de çok az sayıda çocuk yapıyor. Artık televizyonlarda bebek bezi, bebek maması reklamları az çocuk sayısı nedeniyle piyasası küçüldüğü için çok daha nadir görülmeye başlıyor. Son kırılma, çok daha dramatik bir nedenle geliyor! Azalan kreşlerin yerini, yaşlı bakım evleri almaya başlıyor. Zargonyalı gençler, anne ve babalarını bu bakım evlerine yerleştirmeye başlıyorlar. Bu da onlar için ek bir masraf ama, bu masrafı karşılamak zorundalar. Yükselen ortalama ömür nedeniyle hızla sayısı artan yaşlı nüfus hem emeklilik maaşı ödemek zorunda olan Zargonya devleti, hem de onlara bakmak zorunda olan halk için büyük bir yüke dönüşüyor. Artık nüfus artmıyor, üstüne yavaşça azalmaya başlıyor. Zargonya, yaş ortalaması 40 olan, genç iş gücü çok azalmış çözüm üretmesi gereken bir ülke. Zargonya hükümeti sosyal hizmetleri ve emeklilik maaşlarını ödeyebilmek için mecburen emeklilik yaşını yükseltiyor. Geçmişte 40 yaşında emekli olan insanlar, artık 60-65 yaşına kadar çalışmak zorunda. Nüfusa oranla az sayıda fakat çoğu yüksek eğitimli olan gençler, daha temiz ve yüksek gelirli işleri tercih ettiği için fabrikalar eleman bulamıyor. Ülke mühendis dolu ama, fabrikalarda kaynak yapacak, torna tezgahı başında çalışacak vasıfsız veya ara eleman kalmamış durumda. Sanayi kurumları için acilen genç ve ucuz iş gücüne ihtiyaç var, Zargonya hükümeti tarihi bir karar almak zorunda. Zargonya hükümeti, gelişmemiş ülkelerden göçmen alarak genç ve dinamik iş gücünü sağlamak zorunda. Ülkeye milyonlarca yabancı göçmen geliyor ve fabrikaları bunlar doldurmaya başlıyor. Göçmen, Zargonya hükümeti için iyi. Çünkü Zargonya vatandaşlarından daha çok çalışıp, daha az ücret alıyorlar. Ülke ekonomisi yeniden hareketleniyor ancak, toplumsal sorunlar baş gösteriyor. Halk göçmenlerden hoşnut değil. Çünkü gelen göçmenlerin çoğu eğitimsiz ve şehir hayatına yabancı. Zargonya sosyal yaşantısına yabancı olan bu göçmenler sosyal sorunlara neden oluyorlar. Bir Zargonyalı'dan daha ucuza çalışan ve rahatlıkla iş bulabilen göçmenler halk içinde hoşnutsuzluğa neden oluyor. Göçmenlere yönelik eylemler başlıyor. Göçmenler dışlanıyorlar ve kendi aralarında daha mutlu olduklarını görüp gruplaşmaya başlıyorlar. 100'üncü yılına giren Zargonya'nın nüfusu artık 90 milyon. Ancak, genç nüfusun büyük kısmı on yıllar önce gelen göçmenlerin çocuklarından oluşuyor. Başarılı bir hükümete sahip olan Zargonya'da devlet göçmelerin topluma adaptasyon sorununu çözdü. Başlangıçtaki karmaşa ve hoşnutsuzluk artık yerini birlikte yaşayan karma bir topluma bırakmış durumda. Ama yeni bir sorun kapıda! Çünkü gelen göçmenler de şehirleşti ve onlar da artık az sayıda çocuk yapıyor. Kısa bir süreliğine gençleşen toplum, yine hızla yaşlanmaya başlıyor. Zargonya hükümeti tekrar ve tekrar yeni göçmenler almak zorunda! Zargonya, Erkin Koray'ın Anladın mı evladım isimli güzide eserinde, bizlere görüp görmediğimizi sorduğu yerin adıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/denizanasi-nebulasi-ve-gizemli-pulsar/", "text": "NASA'nın Chandra X-Ray Gözlemevi'nin Denizanası Nebulası gözlemlerine göre; Dünya'dan 5 bin ışık yılı uzaklıktaki bir süpernovanın kalıntılarına ait, nebulanın güney köşesinde alışılmadık bir obje görünüyor. Bilim insanları bu objeye CXOU J061705.3+222127 veya kısaca J0617 diyorlar ve bunun pulsar olduğunu düşünüyorlar. Çok büyük bir yıldız içe doğru çöktüğünde; yıldızın dış katmanları büyük bir hızla içe doğru çökerek bir süpernova patlaması yaratır ve tüm bunların bitiminde ardında nötron yıldızı olarak adlandırılan yoğun bir çekirdek bırakır. Bir nötron yıldızı, etrafında hızla dönmeye ve bir deniz fenerinin ışık yayması gibi radyasyon yaymaya başladığında ise pulsar olarak isimlendirilir. Chandra'dan gelen görüntülerde, bir çember şüpheli pulsarı kuşatmış ve jet gibi bir yapı yanından geçip gidiyor. Bilim insanlarına göre bu çember, pulsarı çevreliyor ve yayılan jet benzeri yapı içinden geçiyor. Bu akım yavaşlıyor ve sonik patlamaya benzer bir şok dalgası pulsarın rüzgarına ters olarak etki ediyor. Benzer biçimde, jetler de pulsardan yüksek hızda dar bir alandan ateşlenmiş olabilir. Ne olduğu belirlenemeyen objenin etrafındaki X ışını radyasyonu, bunun bir pulsar olduğunun daha ileri kanıtı olarak gösterilebilir. NASA'nın resmi açıklamasına göre, nesnenin etrafından yayılan farklı dalga boylarındaki X ışını radyasyonunun büyüklüğü pulsar modelleriyle eşleşiyor. Tabii ki bazı şüpheler var, belki de pulsar gerçekten Denizanası Nebulası'yla bağlantılı veya onunla hiç ilgisi olmayan bir komşu. Pulsarın kuyruklu yıldız benzeri kuyruğunun X ışını yayılımı süpernova kalıntısının merkezindeki düz çizgide ilerlemesi beklenen yörüngeden yaklaşık 50 derece uzakta. Buna rağmen, bilim insanları kuyrukluyıldız benzeri bu kuyruğun sapmasının nebulayı oluşturan yapının hareketiyle açıklanabileceğini savunuyor. Araştırmacılar için Denizanası Nebulası'nın gerçek yaşı hala belirsizliğini koruyor. Bazı araştırmacılar yaşının 30 bin yıl civarında olduğunu savunurken, diğer bilim insanları en fazla üç bin yaşında olduğunu tahmin ediyor. Yeni keşfedilen bir beyaz cüce, tıp... Karadul tanımı bir ci..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/deprem-buyuklugu-ve-siddeti-nedir-nasil-olculur/", "text": "Depremin büyüklüğü denildiğinde bir çoğumuzun aklına Richter ölçeği gelmekte. Büyüklüğü ve şiddeti de karıştırıyoruz. Farklı açıklanan deprem büyüklükleri de kafamızda yine soru işaretleri oluşturuyor. Çinli filozof ve doğa bilimci Zhang Heng 132 yılında uzakta olan bir depremin yönünü bulmak için ilk sismoskopu yapsa da modern sismoloji 19. yüzyılın sonlarında başlamıştır. İlk başlarda kullanılan ölçekler depremde ortaya çıkan enerjiyi ölçmek yerine, depremin odağına yakın yerlerde yapıların sallanış şiddetine dayanıyorlardı. Örneğin 19. yüzyıl sonlarında 20 yıl kadar kullanılan Rossi-Ferel ölçeğinde, deprem odağına yakın binalar binalar kısmen veya genel olarak yıkılmışsa deprem 9 şiddetinde olmuş, binaların duvarları çatlamış ve kısmı hasar olmuşsa 8 şiddetinde olmuş deniliyordu. Bunun gibi 10 farklı kademe ile depremin şiddeti hakkında fikir ediniliyordu. Günümüzde kullanılan Değiştirilmiş Mercalli Ölçeği ve Avrupa Makrosismik Ölçeği de aslında Rossi-Ferel ölçeğinden uyarlanan, benzer bir mantıkta ama daha detaylı ölçeklerdir. Depremin büyüklüğünü değil, bizim hissettiğimiz şiddet hakkında fikir verirler; Yani subjektiftirler. Genelde rasathanelerin internet sitelerinde depremi ne kadar hissettiğimiz ve evdeki eşyaların, evin durumu ile ilgili sorular içeren anketler olur. İşte bunlar depremin şiddetinin anlaşılması için hazırlanmış sorulardır. Aşağıdaki görsele aşina olabilirsiniz. Yerin sallanması, sismik enerji ile ortaya çıkan dalgalar nedeniyle olmaktadır. Fakat enerjinin dağılma süreci ve dalgalar, yer kabuğunun ve yüzeyin yapısı, fayın nasıl kırıldığı ile depremin ne kadar derinde olduğundan da etkilenmektedir. Örneğin, 30 Ekim 2020'de Ege Denizi'nde ve 17 Ağustos 1999'da Gölcük'te olan depremde meydana gelen şiddet dağılımları aşağıdaki gibi olmuştu. Depremin büyüklüğü kavramı ise merkez üssünde ortaya çıkan enerji ile ilgili bize bilgi vermektedir. Kısaca, sismograflardan alınan bilgi ile ortaya çıkan enerji hesaplanır. Daha objektiftir, dolayısıyla karşılaştırmaya müsaittir. Büyüklük ölçeklerinden ilkini Charles F. Richter yaptığından dolayı, kendisi bu ölçeğe sadece büyüklük demesine karşın; başka bir sismolog Perry Byerly basına ölçeği Richter'in bulduğunu ve onunla anılması gerektiğini söylemişti. Bu nedenle Richter ölçeği olarak dile yerleşmiştir. Richter ölçeği, Güney Kaliforniya'da alınan verilere göre yapıldığı için başka yerlerde doğru sonuç vermemektedir. Dolayısıyla her bölgeye özel bir yerel büyüklük ölçeği gerekir. Uzakta olan, derinde gerçekleşen ve 7'den büyük depremler için de yetersiz olduğu için ilerleyen yıllarda farklı ölçüm teknikleri kullanarak başka ölçekler yapılıyor. Bu nedenle Richter ve çalışma arkadaşı Gutenberg, bu ölçeğin adını Yerel Büyüklük ML olarak güncelliyorlar. Richter'in ölçeğinde bulunan iki özellik diğer bütün büyüklük ölçeklerinde de kullanılıyor. Bunlardan biri büyüklük ölçüsünün logaritmik olmasıdır ki bu astronomide yıldız parlaklıkları için kullanılan kadir sistemi ile benzerlik gösteriyor. Fakat astronomide her bir kadir değeri arasında 2.5 kat parlaklık farkı varken deprem biliminde her bir büyüklük değeri arasında 10 kat genlik farkı ve 31 kat enerji farkı oluyor. Deprem büyüklük ölçeklerinde ortak olan diğer bir özellik ise; 100 kilometre uzaklıkta, sismografta 1 mikrometrelik genlik oluşturacak depremin 0 büyüklükte kabul edilmesidir. Farklı ölçeklerin nümerik olarak aynı değerleri vermeleri istenir ama ölçüm metodundan kaynaklı kısıtlamalar nedeniyle aynı değeri veremeyebiliyorlar. Fakat Richter ölçeğinde 6 büyüklüğünde bir depremi diğer ölçeklerde de 6 büyüklüğünde gösterecek şekilde kalibre edilirler. Günümüzde genel olarak ML, MB, MS, MD, MW diye kısaltılan büyüklük ölçümleri kullanılıyor. Farklı rasathanelerin farklı ölçüm istasyonlarının bulunması sebebiyle depremi farklı şekilde ölçtükleri için aynı değerleri görememek insanların kafalarını karıştırıyor. Hatta bu durum, insanların komplo teorileri üretmelerini sağlayabiliyor. Örneğin sosyal medyada 30 Ekim 2020 Ege Denizi depreminin doğal afet ilan edilmesini önlemek amacıyla 7'den büyük olarak açıklanmadığı iddia edilmeye başlandı. Büyüklükler farklı olmasına rağmen, daha önce gerçekleşen büyük depremlerde de benzer komplo teorileri ortaya atılmıştı. Bir depremin büyüklüğü 7 veya üzeri olduğunda doğal afet ve/veya bölgesel ohal ilan edilecek şeklinde bir kanun veya yönetmelik yoktur. Türkiye Cumhuriyeti afet yönetmeliğini bu linkten okuyabilirsiniz. Yukarıda kısaltmalarını yazdığımız büyüklük ölçümlerinden en çok kullanılanları ML ve MW'dir. ML, Richter'in ölçeğinden uyarlanan yerel büyüklük değerini verir ve düşük şiddetli depremlerde kullanılmaktadır. L harfi lokal anlamına geliyor. 6'dan büyük depremlerde doyuma ulaştığı için doğru sonuç veremez. Diğer ölçeklerde de benzer problemlerin bulunması sebebiyle büyük depremlerde kısaltması MW olan Moment Büyüklük Ölçeği kullanılır. W harfi work yani yapılan iş/enerji anlamına geliyor. Sismik dalgalardan, depremin ortaya çıkardığı güç hesaplanır. Sismograflarda diğer ölçeklerdeki doyuma ulaşma problemi yaşanmaz. O yüzden büyük bir deprem olduğunda USGS veya Kandilli Rasathanesi'nin web sayfasına girdiğinizde açıklanan değerlerden ML'ye değil MW'ye bakmanız daha iyi olur. Ancak MW'nin hesaplanması biraz zaman aldığı için, büyük depremlerde ilk önce sonucu pek doğru olmasa da depreme yakın rasathanelerde ML değeri ortaya çıkıyor. Daha sonra moment büyüklüğü hesaplanıyor. Elde edilen veriler daha iyi analiz edildikten sonra ise ilk açıklanan MW değeri zamanla güncelleniyor. Yine de bir depremi farklı kuruluşların ufak farklılıklarla MW değerleri açıkladığını görebilirsiniz. Bunun nedeni, Moment Büyüklük Ölçeğinin aslında ölçüm yönteminin ve hesaplamasının farklılığına göre MWB, MWC, MWR, MWP ve MWW diye alt gruplara ayrılmasıdır. Fakat çoğu yerde bu belirtilmemekte. Büyük depremlerde rasathanelerin bilimsel enstrümanlarının ve istasyonlarının kalitesine ve hesaplama yöntemine bağlı olarak Moment Büyüklük değerleri arasında 0.1 gibi farklılıklar olabiliyor. - https://www.usgs.gov/faqs/what-difference-between-magnitude-and-intensity-what-modified-mercalli-intensity-scale - https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/events/1906calif/18april/magnitude.php - https://earthquake.usgs.gov/learn/glossary/?term=Richter%20scale - http://www.columbia.edu/~vjd1/earthquakes.htm#:~:text=The%20Richter%20magnitude%20of%20an,ten%20times%20increase%20in%20amplitude. - https://www.usgs.gov/natural-hazards/earthquake-hazards/science/earthquake-magnitude-energy-release-and-shaking-intensity?qt-science_center_objects=0#qt-science_center_objects HAARP ve Depremi Bilinmeyene Bağlama Saplantısı,"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/depremler-deprem-tahminleri-ve-uydular/", "text": "Depremler, çoğunlukla dünyanın çekirdeğindeki dinamik süreçlerin bir sonucudur. Dağlar ve tepeler de benzer süreçler sonucu oluşur. Plakalar birbirine girmeye başladığında yükselti oluşur. Bunlar yılda birkaç santimetre civarındadır. Milyon yıla vurulduğunda ortaya dağ sıraları ortaya çıkar. Bir insan ömrü için bu değişim çok çok küçüktür. Tektonik plakaların birbirine girmesi ve kırılması sonucu ortaya çıkan enerji yeryüzünde depremler oluşturur. Bazen volkanik bir dağın patlaması sonucu deprem oluşur. Ama insanların oluşturduğu depremler de vardır. Maden ocağı veya tünel göçükleri, yer altında patlatılan atom bombası denemeleri böyledir. Dünya üzerinde sürekli deprem olur. Yılda 800.000'den fazla sarsıntı meydana gelir. Bazıları karada, bazıları deniz diplerinde yaşanır. Bunların büyük kısmını (%95'den fazlasını) insanlar hissetmez. Yer altında kayaçlar kırıldığı zaman ortaya çıkan enerji sismik dalga şeklinde yayılmaya başlar. Bu dalgalar saniyede 6-14 km hızla ilerler. Boylamasına giden bu dalgalara P dalgaları denir. Bunun yarı hızında S dalgaları vardır; dikey hareket eder ve sadece katı maddelerin içinden geçer. Geçen sene Ankara'da bir deprem olmuş ve oturduğumuz evde babam koltuğun altından biri vurdu demişti. Bir de bu dalgaların haricinde Love ve Rayleigh dalgaları vardır. Depremlerde hissedilen dalgaların çoğu Rayleigh dalgalarıdır. Rayleigh dalgaları dikey eliptik hareket eder. Dünya üzerinde ateş çemberi diye bilinen bir sınır vardır. Büyük okyanusun çevresindedir. Depremlerin %90'ı ve büyük depremlerin %81'i bu sınırlarda olur. Japonya, Alaska, Kalifornia, Meksika ve Şili bu sınırdadır. En fazla insanın öldüğü deprem Ming hanedanlığı zamanında Çin'de yaşanmış. 23 Ocak 1556 tarihinde 8.0 ölçeğindeki deprem 830.000 insanın ölmesi ile sonuçlanmış. Richter ölçeğine göre ise en fazla 9.5 kaydedilmiş. Bu deprem Şili'de 1960'da olmuş. Sonrakiler sırayla Alaska 9.2 (1964), Sumatra 9.1 (2004), Japonya Sendai 9.1 (2011) şeklinde gidiyor. 1999 Marmara depremi sıralamada ilk 20'de yok. Sendai depremi sonrası Japonya'ya gittim. Deprem çok bir şey yapmamıştı ama ardından gelen tsunami birçok yeri silip süpürdüğü gibi TEPCO 'ya ait bir nükleer reaktörü kısa devre yaptırmıştı. Bildiğim kadarıyla burası hala kontrol altına alınamadı. İyonlaştıran radyasyon yayılımı devam ediyor. Zaten tarihte deprem kadar deprem sonrası çıkan olaylar da çok büyük etkilere sebep olmuştur. 1906 San Francisco depreminden sonra çıkan yangın çok büyük hasar vermişti. Sendai depreminde de tsunami çok zarar verdi. Tarihte tsunami birçok defa yaşandı. 1755 Portekiz depreminden sonra Lizbon şehri sular altında kalmıştı. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek tsunami 52 metre civarındadır. Tsunami suyla doldurduğu yerlerden çekilirken birçok şeyi yutarak geri döner. Tsunami'nin etkisini azaltmak için erken uyarı sistemi geliştirilmiştir. Bu sistem tsunami yaşanabilecek bölgelere kuruluyor ve bilginin bir kısmı deniz su seviyesini ölçen uydulardan alınıyor. Türkiye deprem kuşağı üzerinde bir ülke. Birçok deprem yaşandı. Daha bu senenin başında 6.7 büyüklüğünde Elazığ depremi, bir hafta önce ise 6.6 büyüklüğünde İzmir Seferihisar depremini gördük. Hala binaların yapımı ve denetimi konusunda alınacak yol var. Önümüzdeki 50 yıl içinde Büyük Afet olarak beklenen çok yıkıcı bir deprem Los Angeles ve San Francisco'da olacak. Ayrıca Marmara depremi bekleniyor. İnsanlık, depremleri tahmin etmeye çalışıyor. Nerede ve ne zaman olacak? Tarihte tahmin edilmiş depremler de var. Ancak çoğu zaman depremlerin nerede olacağı bilinirken ne zaman ve ne şiddette/büyüklükte olacağı bilinememiştir. Bu yüzden depremlerin yıkıcı etkilerinden kısmen korunabiliyoruz. Büyük depremler şimdiye kadar tahmin edilemedi. Ancak istatistiki olarak belli zaman aralığında ve belli bir büyüklükte olması hesaplanabiliyor. Şimdiye kadar geliştirilen sistemlerde depremler maksimum bir dakika öncesinde haber veriliyor. Bu uyarı çoğu zaman da yanlış çıkıyor. Japonya'da böyle bir sistem var ve deprem öncesi şehirde belli bir siren sesi ile duyuruluyor. Orada depremleri birkaç defa yaşamış biri olarak söyleyebilirim: Bu bile önlem almak için faydalı. - Sismik aktiviteyi izlemek için çeşitli metotlar geliştirilmiştir. Sismograflar kullanılarak sismik aktivite izlenir. Küçük büyük bütün depremler kayıt altına alınır. - Deprem öncesi hayvanlar garip davranışlar sergilemeye başlar. Ama bu her zaman olmaz. Dünyanın manyetik alanındaki değişimler izlenir. - Ayrıca başka yollar da denenmiştir: Bulutlarda oluşan iyonları takip etmek, kayalardan sızan elektrik yüklü oksijeni takip etmek gibi... Ancak bunların hepsi henüz emekleme aşamasında olan metotlar. Dikkate değer başarıya ulaşmış bir sistem henüz bulunamadı. DEMETER, 2010 Haiti depreminde ULF bandında bir RF sinyalinde yükselme görmüştü. Ayrıca yine aynı yıl Merapi Volkan Dağı'nın patlamasında iyonosferdeki değişiklikleri tespit etti. Uydu 2010 yılında görevini tamamladı. Gözlem ve radar uyduları depremin etkisinin izlenmesi ve tespiti açısından birçok bilgi verir. Afet bölgelerini izlemek için optik, radar ve lidar uyduları yapılmıştır. Çok düşük frekansları izlemek için küpsatlar yapılmıştır. Quakesat bunlardan biriydi. Kopernik programı kapsamında Sentinel-3B uydusu okyanusları izlemek için yapıldı. 2018'de fırlatıldı. Ayrıca multispektral resim almak için başka Sentinel uyduları da fırlatılmıştır. Uydulardan alınan bilgiler işleniyor, inceleniyor ve birçok bilgi çıkarılmaya çalışılıyor. Deprem tahmini ile ilgili çalışmalarda uydular tamamlayıcı bilgi sağlıyor. Ancak bu konuda daha gidilecek çok uzun yol var. Bilim insanları, yakın bir zaman ön..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/detaylariyla-charon/", "text": "Evet, son birkaç gündür aralıksız Plüton ve uyduları hakkında yazıyoruz ama, yüzyılın Voyager misyonuyla birlikte en önemli araştırmalarından biri olduğu için buna bir astronomi platformu olarak mecburuz. Yeni Ufuklar ekibi, bugün yeni bir fotoğraf yayınladı. Bu fotoğraf, Plüton'un besili uydusu Charon'un detaylı bir görüntüsü. Dün Charon'un elimize ulaşan en net fotoğrafını yayınlamıştık. Elde etmesi 80 yıldan fazla süren bu fotoğrafı görmemizin üzerinden 1 gün geçmeden, Yeni Ufuklar aracı olağanüstü detaylı yeni bir Charon fotoğraf ile bizi şaşkınlığa uğrattı. Evet, Plüton'un detaylı fotoğraflarını bekliyorduk ama, bu kadar kısa sürede Charon'dan böylesi yakın plan görüntüler alabileceğimizi düşünmüyorduk. Plüton'dan yaklaşık 80 bin km uzaklıktayken çekilen bu görüntü, yaklaşık 400 km uzunluğuna bir alanı gösteriyor. Fotoğraftaki bu alan, kraterler bakımından oldukça zengin ve Plüton'un genç, krater bakımından fakir yüzeyi ile bir zıtlık sergiliyor. Bu fotoğraf, Charon hakkında yüzey morfolojisini tanımlayabileceğimiz, hakkında model üretebileceğimiz bir fikir vermekten uzak. Bununla beraber, Plüton ile yapılarının birbirine yeterince yakın olmadığını düşünmemiz için yeterli veri sağlıyor. Önümüzdeki haftalar, aylar sürecinde Plüton-Charon ikilisiyle ilgili çok daha fazla veri alacağız ve bunlar üzerine yorum yapabileceğiz. Ancak şu anda, sadece fotoğrafların güzelliği üzerine yorumlarımızı yapılandırabiliyoruz. Hemen hepimiz, birçok astronomi ve ... Özel göreliliğin bir diğer önemli s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/detaylariyla-pluto/", "text": "NASA tarafından bugün yayınlanan, Plüton'un ekvator bölgesinin yakınlarından alınmış detaylı bu görüntü, büyük bir sürprizi de beraberinde getirdi: yüzeyinden 3.500 metre yüksekliğe kadar ulaşan genç dağlar var! Görünen o ki dağlar 100 milyon yıldan daha yaşlı değil ve hala yeni yüzey şekili oluşumları gerçekleşmeye devam ediyor. Görüntüde görünen bölge Plüton'un %1'lik kesiminden daha az bir alanı gösteriyor. Fakat buna rağmen cüce gezegenin jeolojik olarak aktif olabileceğini bize söylüyor. Yeni Ufuklar Jeofizik ve Görüntüleme Takımından Jeff Moore, Bu görüntüde gördüğümüz yüzey şu ana kadar Güneş sistemde gördüğümüz en genç yüzey diyor. Jüpiter gibi büyük gaz devlerinin uyduları aksine, Plüton kütle çekimsel etki sebebiyle sıcak bir çekirdeğe sahip değil. Dolayısıyla yüzeyinde bu genç yapıların oluşmasına sebep olan başka bir şeyler olmalı. Bu dağ oluşum mekanizmasının ve Plüton'un yüzeyinin jeolojik olarak genç olmasının sebebi, yüzeyde süregelen azot döngüsü. Cüce gezegen Plüton'un bulunduğu uzaklıkta Azot, yörünge döneminin büyük bölümünde kaya gibi sert olacak yapıda, katı haldedir. Ancak, gezegenin 248 yıllık yönünge dönemi boyunca Güneş'e yakınlaşıp uzaklaştıkça azotun sıvı ve gaz hale geçebileceği döngüler yaşanır. Bizler için azot, atmosferimizin %70'inden fazlasını oluşturan bir gazdır. Fakat, Güneş Sistemi'nin dış kesimlerinde, -220 santigrat derecenin altındaki sıcaklıklarda, yani Neptün ve ötesindeki aşırı soğuk ortamlarda bu gaz katı özellik gösterir. Aynı zamanda küçük sıcaklık değişimlerine bağlı olarak tıpkı su gibi sıvı ve gaz özelliğine de bürünür. Yani, bu uzak gezegenlerde Dünya'daki su neyse, azot da odur. Suyun Dünya'daki katı halinde şekillendirici özelliği için, kutup bölgelerdeki devasa buzulları örnek olarak değerlendirebilirsiniz. Bu dağ biçimli jeolojik oluşumlar ve Plüton'un neredeyse Dünya kadar genç yüzeyi, bu azot döngüsü sonucunda şekillenir. Azot döngüsünün bu güçlü şekillendirici özelliği, bize aynı zamanda Plüton'un yüzeyinde niçin Mars ve Merkür gibi yoğun krater oluşumları görmediğimizi de açıklıyor. Böylesi atmosfer korumasından yoksun yalnız başına takılan bir gezegenin yüzeyi, Merkür veya uydumuz Ay gibi milyarlarca yıl boyunca yağan krater nedeniyle delik deşik görülmeliydi. Ancak, alınan ilk görüntüler de dahil olmak üzere, cüce gezegenin yüzeyinin krater bakımından çok fakir olduğu net biçimde görülüyordu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dev-bir-asteroid-4-vesta/", "text": "Yukarıda gördüğünüz bu fotoğraf, Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroid Kuşağı'ndaki en büyük gökcisimlerinden biri olan 4 Vesta isimli asteroide ait. Güneş'ten ortalama 345 milyon km uzakta yer alan 4 Vesta, bir cüce gezegen olarak nitelenemeyecek kadar küçük olmasına rağmen, bir asteroid için dev sayılabilecek kütle ve boyutlardadır. Biraz yamuk olmasına karşın, ortalama 572 x 557 x 446 km çapındaki bu asteroidi ilk kez net biçimde Dawn uzay aracının gönderdiği fotoğraflar sayesinde inceleyebildik. Daha öncesinde yeryüzündeki en güçlü teleskoplarla bile, üstteki fotoğrafın sağ üst köşesindeki küçük bulanık bir görüntü olarak görebiliyorduk. 4 Vesta, Güneş çevresindeki bir tam dönüşünü 3.6 yılda bir tamamlıyor. Aslında, Güneş Sistemi içindeki küçük, önemsiz bir gökcisminden öte, tek önemli özelliği Pallas ile birlikte bildiğimiz en büyük asteroidlerden biri olması. Tabii, önümüzdeki yüzyıllarda şu an aklımıza gelmeyen birçok konuda önem kazanabilir. Örneğin, ülkemizin yüzölçümüne sahip bu asteroid, gözde bir madencilik merkezi olabilir. 2011 yılında 4 Vesta'yı ziyaret eden Dawn uzay aracı, incelemesini tamamladıktan sonra Asteroid Kuşağı'ndaki tek cüce gezegen olan Ceres'e doğru yola çıktı ve şu anda Ceres yörüngesinde incelemelerini sürdürüyor. Çoğunuz için başlık çok ilginç gelm..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dev-yildiz-antares-sanilandan-cok-daha-buyuk/", "text": "Bilim insanları Antares'in boyutunun 700 güneşe eşit olduğunu düşünüyordu ancak yeni ortaya çıkarılan bir haritaya göre yıldız tahmin edilenden daha büyük. Astronomlar, süper dev bir yıldız olan Antares'in devasa atmosferini eşi benzeri olmayan detayları ile ortaya çıkardı. Şili'deki AtacamaLargeMillimeter/submillimeterArray ile New Mexico'daki National Science Foundation'a ait Karl G. Jansky Very Large Array 'yı kullanan uluslararası bir ekip, Antares'in atmosferinin en detaylı radyo haritasını oluşturdular. Aslında bu harita, güneşimiz dışındaki bir yıldız için yapılmış en detaylı radyo haritasıdır. Not: Antares yıldızının yapısıyla ilgili detaylı yazımızı bu linke tıklayarak okuyabilirsiniz. Görülebilir ışıkta Anteres'in çapının güneşimizden 700 kat daha büyük olduğu görünürken, bu harita ise radyo dalga boyundaki ışımada yıldızın atmosferinin daha uzağa uzandığını ve çok daha muazzam olduğunu ortaya çıkardı. Bu detaylı harita ile araştırmacılar, yıldızın dış atmosferini koronası ile birlikte oluşturan gaz tabakasının yani kromosferinin yıldızın yarıçapından 2.5 kat uzağa uzandığını buldular. Bu bağlamda bizim güneşimizin kromosferi ise yarıçapının sadece %0.5'i kadar uzağa ulaşıyor. Bu haritayı ortaya çıkarmak için ALMA, Antares'in fotosferini yani yıldızların görülebilir fotonlarının aktığı katmanı kısa dalga boyları ile gözlemledi. VLA ise yıldızın atmosferini daha uzun dalga boyları ile gözlemledi. Ayrıca radyo teleskoplar da yıldızın atmosferindeki gaz ve plazmanın sıcaklıklarını gözlemleyip ölçtüler. İlk defa kromosferi radyo dalgaları kullanarak tespit ederek sadece bu katmanın yıldızın yarıçapının 2.5 katından daha uzağa uzandığını değil bu katmanın sıcaklığını da belirlediler. Ekip, Antares'in kromosferinin daha önce yapılan optik ve mor ötesi gözlemlerinin öne sürdüğünden daha soğuk olduğunu yani en yüksek 3,500 Cdereceye ulaştığını buldu. Bu sıcaklık ayrıca bizim güneşimizin kromosferinden önemli derece azdır çünkü bizim güneşimizin kromosferi yaklaşık 20.000 C'dir. NationalRadioAstronomyObservatory'de görev yapan ve bu çalışmaya değil ancak VLA'da 1998 yılında yapılan Betelgeuse yıldızının çoklu radyo dalga boylarındaki gözlemlerine katılan ChrisCarilli ise aynı açıklamada gece gökyüzü anlayışımızın özünde olan şey, yıldızların sadece bir ışık noktaları olduğudur. Bu tarz süper devlerin atmosferlerinin haritalarını çıkarabileceğimiz gerçeği, interferometrideki teknolojik gelişmelerin gerçek bir kanıtıdır. Bu zoru başaran gözlemler ise evreni bize daha çok yakınlaştırıp arka bahçemize getiriyor dedi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dev-yildiz-fabrikasi-tarantula-bulutsusu/", "text": "Bu üstteki fotoğraf, Tarantula Bulutsusu olarak isimlendirilen, bizden yaklaşık 170 bin ışık yılı uzaklıkta yer alan Büyük Magellan Bulutu'ndaki devasa bir yıldız oluşum bölgesine ait. Büyük Magellan Bulutu, galaksimiz Samanyolu'nun uydusu olan ve birkaç milyar yıldız içeren bir cüce gökadadır. Samanyolu ile yaptığı kütle çekimsel etkileşimler nedeniyle, bu cüce galakside hızlı ve yoğun bir yıldız oluşumu gerçekleşir. Galaksimizin kütle çekimi, zavallı komşumuzun sahip olduğu gazı hareketlendirir, sıkıştırır ve bunun sonucunda fotoğrafta gördüğünüz gibi dev yıldız oluşum bölgeleri meydana gelir. 30 Doradus veya NGC 2070 olarak da isimlendirilen ve 1751'de Nicolas Louis de Lacaille tarafından keşfedilen gördüğünüz kümedeki yıldızların mavi renkte olmasının nedeni, bunların aşırı büyük, dev yıldızlar olmalarından kaynaklı. Yapılan ölçümler, söz konusu kümelenmiş yıldızların 25 milyon yıldan daha yaşlı olmadıklarını ortaya koyuyor. İlginç olan, burada aslında bir değil, iki adet yıldız kümesi bulunması. Bakış açımıza göre tek bir yıldız kümesiymiş gibi görünse de, aslında aralarında yaklaşık bir milyon yıllık yaş farkı olan iki yıldız kümesi görüyorsunuz. 300 ışık yılından büyük genişliğe sahip olan Tarantula Nebulası'na baktığınızda gözünüze ilk bakışta mavi dev yıldızlar görünüyor olabilir ama, bu küme içinde dev yıldızlardan çok daha fazla sayıda Güneş benzeri yıldızlar, turuncu cüceler ve kırmızı cüce yıldızlar yer alıyor. Ancak, bunları görebilmek için daha detaylı ve yakın görüntülere ihtiyaç var. Tarantula nebulası, galaksimiz Samanyolu'nun da yer aldığı yerel küme içinde gözlemlenmiş en büyük yıldız oluşum bölgelerinden biri. Gökbilimcilerin hesaplarına göre nebulanın toplam kütlesi yıldızımız Güneş'in 500 bin katına yakın. Belirttiğimiz gibi içeriğinde şu anda yüzbinlerce yıldız var ve büyük bir hızla yeni yıldız üretimi de sürüyor. Ayrıca, oluşan dev kütleli yıldızlar bu küme içinde sıklıkla bizim de gözlemlediğimiz büyük süpernova patlamaları meydana getiriyorlar. En üstteki detaylı görüntüye sahip fotoğraf, tahmin edeceğiniz gibi Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilmiş. Ancak bu durum, böylesi görüntülerin sadece Hubble tarafından alınabileceği yanılgısı oluşturmasın. Yeryüzündeki dev teleskoplar ile de bu kadar detaylı fotoğraflar elde edebiliyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/devasa-bir-galaksi-kumesi-olusuyor/", "text": "Chandra X Işını Gözlemevi'nden ve diğer teleskoplardan gelen verileri kullanan astronomlar, Abell 1758 sistemi'nde dört galaksi kümesi arasında gerçekleşen nadir çarpışmaların detaylı görüntülerini birleştirip ortaya koydular. Nihayetinde her birinin kütlesi Güneş'ten bir kaç yüz trilyon daha büyük olan, yaklaşık 3.2 milyar ışık yılı ötemizdeki bu dört devasa küme, evrenin en büyük cismini oluşturmak için birleşecekler. Galaksi kümeleri, evrenin yer çekimi ile bir arada bulunan en geniş yapılarıdır. Kümeler, sıcak gaz ile karışmış yüzlerce ve hatta binlerce galaksileri içerir ve ayrıca bundan daha fazla miktarda da karanlık madde içerir. Kurşun Kümesi olayında olduğu gibi bazen iki galaksi kümesi çarpışabilir ama zaman zaman da ikiden fazla küme de aynı zamanda çarpışabilir. Yeni gözlemler, Dünya'dan yaklaşık 3 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan Abell 1758 sisteminde çok büyük bir yapının toplanmaya başladığını gösteriyor. Bilim insanları, Abell 1758'i 2004 yılında Chandra Teleskobu'ndan ve Avrupa Uzay Ajansı'nın yönettiği bir uydu olan XMM-Newton'dan gelen veriler ile dörtlü bir galaksi kümesi olarak tanıdı. Chandra'dan gelen x ışınları, sırayla sönükten parlağa dağılımı gösteren mavi ve beyaz renklerde gösteriliyor. Bu birleştirilmiş görsel ayrıca Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması'ndan gelen optik görseli de içeriyor. Chandra verileri, kuzey tarafındaki çiftin çarpışmasındaki sıcak gazın içinde görünebilir olan ilk şok dalgasını da ortaya çıkarıyor. Bu şok dalgasından araştırmacılar, iki kümenin diğerlerine göre birbirlerine doğru saatte 2 veya 3 milyon mil yaklaştığını tahmin ediyorlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/diger-gezegenlerde-mevsimler/", "text": "Mevsimler, sadece Dünya'ya özgü değildir. Mars, Satürn, Merkür gibi diğer gezegenlerde de mevsimler yaşanır. Ancak bu mevsimler, Dünya'da olanlardan çok farklıdır. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim, Güçlerini Birleştirdi! Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dirilis-bitkileri-uzay-gorevlerinde-kilit-oyuncu-olabilir-mi/", "text": "Tripogon loliiformi, ya da yaygın bilinen adıyla Diriliş Bitkisi ya da Sahra Çalısı. Köksüz ve cansız duran kupkuru kendini rüzgarın kollarına bırakmış bir çalı türüdür. Sahra'ya yılda bir veya iki kez yağan yağmurun su birikintisine şans eseri tohumunu bırakabilirse, tohum tekrar yeşerir. Kıymetsiz görünen bu bitkinin gelecekteki ay görevleri için aday bitki olarak seçilmesini kimin aklına gelir ki... Bu yazımızda diriliş bitkileri olarak geçen bir grup dirençli bitkinin, uzay görevleri için önemine değineceğiz. SpaceIL'in Beresheet 2 uzay aracı, tohumları sensörler, kamera ve su ile özel olarak tasarlanmış bir odada Ay'a taşıyacak. Araştırma ekibi, ALEPH-1 yükünü , Ay'da ve ötesinde yaşayan geleceğin astronotları için gıda, ilaç, oksijen üretimi için kuraklık gibi aşırı koşullara dayanabilen yüksek strese maruz kaldıktan sonra kolayca geri dönüş yapabilen yenilebilir bitki türlerini tanımlayarak, Dünya'daki iklim değişikliğiyle nasıl başa çıkabileceğini araştırıyorlar. Kuraklık, ekinlerin üretkenliğini önemli ölçüde azaltan önemli bir abiyotik strestir. Sıcaklıkların yükselmesiyle beraber kuraklık, mahsul verimini %50'ye kadar azaltabilir. Gelecekteki iklim koşullarında yalnızca en dirençli türlerin ürün vermeye devam edeceği tahmin edilmektedir. Kurumaya dayanıklı diriliş bitkileri, susuzluğa dayanabilir ve rehidrasyondan sonraki 72 saat içinde tam metabolik kapasiteye kavuşabilirler. Bu bitkiler genellikle yavaş büyürler. Günlük hatta saatlik bazda ıslak ve kuru dönemlere maruz kalan kayalık çıkıntılarda, besin yönünden fakir topraklarda bulunurlar. Çoğu bitkiden farklı olarak diriliş bitkileri, daha az sayıda stoma ve yaprak yüzey alanına sahip olarak, su deposu görevi gören bulliform hücreleri ile şeker biriktirerek proteinlerinin hasar almasını önleyerek su kaybını sıkı bir şekilde düzenler. Ayrıca dış uyaranlara karşı hızlı reaksiyon gösterirler, en az miktarlardaki su kaybına bile hızla yanıt verirler. Örneğin, diriliş bitkileri dehidrasyonun erken aşamalarında fotosentezi durdurur, suyla etkileşime girdiklerinde stresle ilişkili metabolitleri depolayabilir. Kurumaya duyarlı bitkiler için tam tersi bir durum söz konusudur, su depolarını kullanır ve susuz durumda bile fotosentez yaparlar. Kapalı tohumlularda vejetatif dokuda kuruma toleransı nadirdir ve yaklaşık 135 türde mevcuttur. Diriliş bitkileri, kuruma toleransını sağlamak için dehidrasyon sırasında büyümeyi ve üremeyi baskılarlar. Dehidrasyon, T. loliiformis tarafından fotosentezin erken kapatılması, bir enerji açığına neden olur. Aç kaldıklarında, hücreler hayatta kalmak için bir dizi reaksiyon gerçekleştirir. Evrensel bir yanıt olarak enerji tüketen süreçleri kapatıp şeker depolayarak enerjilerini korurlar. ALEPH-1 ekibi, 2025 yılında planlanan yolculuk boyunca mevcut koşullara dayanacak şekilde özenle seçilmiş bir dizi dirençli bitkiyi içeren kapsülü Ay yüzeyine taşıyacak. İnişten sonraki ilk 72 saat içinde bitki gelişiminin gerçekleşmesi ekibin amaçları arasında yer alıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dogal-afetlerin-sayisi-artiyor-mu/", "text": "Komplo teorisyenlerinin en sevdiği şeylerden biri, son yıllarda küresel çapta felaketlerin arttığını dile getirmek. Oysa, volkan patlamaları ve depremler de dahil olmak üzere, yaşanan felaketler orta ve uzun vadede artış göstermemiştir. Dünyamız ve üzerinde gerçekleşen yıkıcı felaketler milyonlarca yıldır olduğu gibi olağan seyrini sürdürüyor. Yeterince uzun bir zaman dilimini (mesela 5 10 bin yıl gibi) ele alırsanız; günümüzde yaşanandan çok daha fazla su baskını, kuraklık, aşırı sıcaklar, aşırı soğuklar, deprem ve volkanik faliyetler içeren zaman dilimlerine rastlarsınız. Aynı zamanda bunların çok daha az görüldüğü uzun dönemler de mevcuttur. Yahut, kimi bölgelerde felaketlerin ardı arkası kesilmezken, kimi bölgelerin güllük gülistanlık olduğu dönemler de vardır. Ancak, uzun vadede bir istatistik yaparsanız, yaşanan felaketlerin homojen bir yapı sergilediğini, çağımızla çok benzer bir çizgide ilerlediğini görürsünüz. Dünya üzerinde her yıl 7-8 büyüklüğünde çok sayıda deprem olur. Fakat dünya oldukça büyük, sadece %30 kadarı karalardan oluştuğu ve deprem hatlarının büyük çoğunluğu yerleşim yerlerinden uzak olduğu için bunların önemli bir kısmı basın organlarında ya dipnot şeklinde yer alır, ya da görmezden gelinir. Bu büyük depremlerden sadece yerleşim merkezlerine yakın olanlardan, o da can ve mal kaybı söz konusu olursa haberimiz oluyor. Volkanik faliyetlerin neden olduğu küresel düzeyde uzun yıllar süren sıcaklık düşmeleri, yani bir nevi mini buzul çağı geçtiğimiz yüzyıllar içerisinde yaşanmış ve kayıtlara geçmiştir. Benzer şekilde, sıcaklıkların aşırı yükseldiği ve kuraklığın on yıllar boyunca ciddi bir sorun haline geldiği dönemler de yaşanmış ve kayıtlara geçmiştir. Kayıt sisteminin bu kadar gelişkin olmadığı dönemlerde yaşananlar için ise dinsel cezalandırma hikayelerine bakabilirsiniz. Bununla birlikte, son 20-30 yılda basın, televizyon, internet; kısaca küresel iletişim ağı çok geliştiği için artık dünyanın en ücra köşelerinde olanları bile yanıbaşımızda gerçekleşmiş gibi anında duyuyoruz. Söylediğimiz gibi, 20-30 yıl kadar önce bunların çoğundan haberimiz olmuyor, tüm felaketler yerel seviyede kalıyordu. İşte şimdi her şeyden haberdar olmamızla, eskiden dünyadaki doğal afetlerden çoğunlukla habersiz yaşayıp; bunlar olmuyordu diyen nesil arasında bir çatışma yaşanıyor. Dünya üzerinde olağan dışı bir durum yaşanmıyor. Kafamıza göktaşı düşmedi, küresel bir kuraklık yaşanmadı, buzul çağına girmedik, fırtınaların ortasında kalmadık. Ama geçmişte, atalarımız bunların hepsini yüzyıllar boyunca tekrar tekrar yaşamak zorunda kaldılar. Fosil kayıtlardan, jeolojik araştırmalardan bunların hepsini görebiliyoruz ve haberimiz var artık. İnsanoğlu bu; çölde, kutuplarda, ekvatorda, dağ başında veya ıssız adada, artık nerede bulursa bir şekilde hayatta kalmayı, hatta yerleşim merkezleri kurup yayılmayı beceriyor binlerce yıldır. Nasıl bir virüs gibiyiz anlaması zor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dokuz-eylul-universitesi-konferansimizdan-kareler/", "text": "20 Aralık 2018 tarihinde, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nde öğrencilerimizle buluştuk. Dokuz Eylül Üniversitesi Amatör Astronomi Topluluğu'nun davetiyle katıldığımız etkinlikte, kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan ve Şükran Dizici yer aldı. Uzay yolculuklarının tarihi, evrenin temel yapısı ve evrendeki yerimizin anlatıldığı konferansın son bölümünde öğrencilerden gelen soruları yanıtladık. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'nde gerçekleşen yarışmada, Kozmik Anafor'dan kazandıkları 70 mm'lik ekvatoryal kundaklı teleskoplarını da teslim ettiğimiz bu keyifli etkinlik için; Dokuz Eylül Üniversitesi'ne, katılan astronomi tutkunlarına ve etkinliğin gerçekleştirilmesi için büyük çaba harcayan DEUZAY topluluğunun tüm üyelerine teşekkür ederiz. 8 Aralık 2018 Cumartesi günü, İstan..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dokuzuncu-gezegene-ait-kanitlar-bulundu/", "text": "Her keşif doğrudan o bilgiyi arayarak yapılmaz. Bazen tesadüfidir, bazen başka bir gözlem sizin aradığınız bilgiyi içeriyordur; onu yorumlamanız gerekir. Buna çok iyi bir örnek Neptün gezegeninin keşfidir. Normalde ilk akla gelen bir noktanın gözlenmesi ve onun bir gezegen olduğunun anlaşılmasıdır. Bugün elimizde yörünge mekanikleri üzerine oldukça etkili hesaplar yapabilmemizi sağlayan bir bilgi birikimi var. Bu sayede devasa bir alan üzerinde yer alan hareketli küçücük bir nokta olan kuyruklu yıldıza iniş yapabilmeyi başardık. Caltech Üniversitesi'nden araştırmacılar da Neptün ötesinde yer alan altı nesnenin ilginç yörüngeleri üzerine düşündüler. Elimizdeki yasalar bize yörüngelerin normalde nasıl olması gerektiği hakkında bir fikir verir, yani denklemler bir anlam ifade eder. Dolayısıyla nasıl olmaları gerektiğini bunlara bakarak söyleyebiliriz. Eğer öyle değilse, yani bir farklılık varsa; bunun neden olduğunu araştırmamız gerekir. Yasanın doğruluğundan emin olduğumuz için, yörüngeleri bu hale sokan bir etmen olması gerektiğini anlarız. Yani aslında orada farkında olmadığımız bir dış faktör daha vardır. Araştırmacılar Kuiper kuşağında yer alan bu altı gök cisminin yörüngelerinin nasıl bir olasılıkla bu şekilde olabileceğini hesaplamışlar. Çünkü rastgele bir durumda da böyle bir ahenk yakalanabilir. İlla bir faktör olması gerekli değildir, belki de yalnızca şanslı bir dizilimdir. Dolayısıyla araştırmaya koyulmadan önce doğru bir yolda olup olmadıklarını teyit etmek için bir olasılık hesabı yapan araştırmacılar, bu olasılığı hesapladıklarında böyle bir durumun normal yollarla gerçekleşme ihtimalinin yüzde 0,007 olduğunu buldular. Bu değer, orada başka bir şeyler olması gerektiğini düşünmek için oldukça yeterliydi. Ayrıca ileride bu bölgede gözlenecek diğer gök cisimlerinin yörüngeleri de aynı istatistiğe katkı sağlayarak bu olasılığı neredeyse sıfıra indirebilir. Eğer bu durum bir gezegenden kaynaklanıyorsa gezegenin yörünge parametrelerini ve kütlesini belirleyebilirsiniz. Elbette bu o kadar kolay bir hesap ve süreç değildir. Bazı bilgisayar simülasyonlarının da yardımıyla uzun bir araştırmanın ardından makale Evidence for a distant giant planet in the solar system adıyla yayınlandı. Yapılan hesaplamaların sonunda varlığı öngörülen dokuzuncu gezegenin 10 Dünya kütlesinde olması gerektiği ortaya çıkıyor. Bu, gezegenlikten çıkarılan Plüto'dan beş bin kat daha fazla kütleye sahip olduğu anlamına geliyor. (Ayrıca belirtmekte fayda görüyoruz ki; Neptün 17, Uranüs 14,5 Dünya kütlesindedir). Bu da aşağı yukarı Neptün boyutlarında bir gezegen olması gerektiğini bize söylüyor. Aynı zamanda gezegen Güneş'e o kadar uzak ki, Güneş etrafındaki bir turunu 10 bin ile 20 bin yıl arasında tamamlıyor. Tekrar belirtmekte fayda görüyoruz, dokuzuncu gezegen henüz gözlenmedi ve fotoğraflanmadı. Kesinlikle böyle bir gezegen var diyemeyiz, henüz sadece varlığından şüpheleniyoruz. Fakat teorik modeller sayesinde eğer varsa onu nerede aramamız gerektiğini biliyoruz. Üstteki görselde olası dokuzuncu gezegene ait olduğu öngörülen yörünge kırmızı ile gösterilmiş. Burada iç kısımda kalan gezegenimize ait yörüngenin yanında bunun ne kadar devasa bir uzaklık olduğunu görüyoruz. Dikkat ederseniz Dünya'nın yörüngesi buraya yerleştirilememiş. Yakınlaştırılmış haliyle dahi o kadar ufak bir alan olarak kalıyor ki, Güneş'e uzaklığı bizden beş kat daha fazla olan Jüpiter ancak gösterilebilmiş. Son olarak şunu belirtmek gerekiyor: Sahte bilimcilerin ortaya attığı dokuzuncu gezegen Marduk veya Nibiru benzeri bir gezegenle olası bu yeni gezegen arasında hiçbir benzerlik, yakınlık bulunmuyor. Çünkü, gezegenin Güneş'e en yakın olduğu mesafe bile, Marduk efsanelerinde anlatılandan muazzam miktarda uzak. Yani, eğer basında Marduk bulundu şeklinde bir haber okursanız, görürseniz bilin ki; yine sahte bilimciler iş başındalar ve boş iddialarına bilimsel bir olguyu dayanak yapma peşindeler. Yine, bu gezegen Güneş'in çok uzaklarında bir kahverengi cüce eşi var varsayımında öngörülen gezegen de değil. Ki, o türde bir kahverengi veya kırmızı cücenin zaten olmadığından da bilim insanları eminler. Not: Biraz daha detaylı bilgi ve açıklamanın orjinali için, Astronomi Diyarı'nın şu yazısına bakmanız iyi olur. Kapak fotoğrafı bir sanatçıya ait dokuzuncu gezegen ve Güneş çizimidir. Güneş'ten yaklaşık 2 bin astronomi ... Bilindiği gibi büyük veya küçük her..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/doppler-etkisi-isleyisi/", "text": "Geçmiş yıllarda bilim insanları Güneş ışığının prizmada kırılması sonucunda maviden kırmızıya doğru bir renk kumaşı olan spektrum adında bir oluşum keşfettiler. Bu keşiften sonra aynı işlemi yıldızlarda yapmak isteyen Alman bilim insanı Joseph Von Fraunhofer, yıldız ışığının spektrumu üzerinde belirli yerlerde olacak şekilde siyah çizgiler yani diğer tabiri ile soğurma çizgileri olduğunu gözlemledi. İlk başta bu oluşuma şaşıran bilim insanları, araştırmalar sonucunda aslında spektrum üzerindeki bu siyah çizgilerin yıldızın kimliği olduğunu keşfetmişlerdir. Yani spektrum üzerinde belirli yerlerde yoğunlaşmış olan siyah çizgiler aslında yıldızın içerisinde bulunan kimyasal elementlerin oluşturmuş olduğu bir parmak izidir. Eğer yıldızımız Güneş'e bu işlemi uygularsanız Güneş'in spektrumunun üzerinde Hidrojen ve Helyum elementlerinin belirli yerlerde yoğunlaşıp siyah çizgi oluşturduğunu gözlemlersiniz. İşte Astrofizik dalının oluşum nedeni de bu yıldız spektrumlarıdır. Eğer bir astrofizikçiye bir yıldızın spektrumunu gösterirseniz, astrofizikçi arkadaşınız yıldızın fiziksel yapısı hakkında size aydınlatıcı bir açıklama yapabilir. Spektrum üzerindeki siyah çizgiler üzerinde araştırmalar yapan Christian Andreas Doppler da, uzun yıllar gözlemlediği yıldızların soğurma çizgilerinin zaman içerisinde farklı yerlerde konumlandığını gözlemlemiştir. Bunun nedenini araştıran Andreas Doppler, en sonunda yıldızların bize doğru uzun zamanlar sonucunda uzaklaşıp yakınlaşmasından dolayı siyah çizgilerin spektrum üzerinde kırmızıya veya maviye doğru kaydığını keşfetmiştir. Öncelikle Doppler etkisi su, ses veya elektromanyetik spektrumun frekansında meydana gelen değişimden doğan etkiye denmektedir. Yani Doppler etkisi temel olarak bir cismin frekansı ile ilgilenir. Konuyu daha anlaşılır hale getirecek olursak, bir su dalgası hayal edelim ve bu su dalgasının A ve B adı altında yönelebilecek yönleri olduğunu düşünelim. Su dalgasını oluşturan materyalin A yönüne yönelmesi ile birlikte materyalin A yönünde oluşturmuş olduğu dalgaların arasındaki uzaklık kısalacaktır. Aksi taktirde B yönünde meydana gelen dalgaların arasındaki uzaklıkta artış gösterecektir. Yani saniye başına oluşan dalga miktarı A yönünde artarken, B yönünde ise azalacaktır. Ses dalgası da aynı su dalgası gibi yöneldiği yöne doğru frekansını yani saniye başına meydana gelen dalga sayısını arttıracak, aksi yönündeki frekansını ise azaltacaktır ve bu ses dalgasını farklı konumlarda inceleyecek olan iki gözlemcide frekans farklılığından dolayı farklı tonlarda sesler algılayacaklardır. İşte bu olguya Doppler etkisi veya kayması denmektedir. İşin astronomik yönüne bakacak olursak da işin içine ışık spektrumları girmektedir. Işık, bildiğiniz gibi dalgalar halinde yayılan enerji paketleri olarak niteleyebileceğimiz fotonlardan oluşur. Üstte de belirttiğimiz gibi astrofizikçiler bir yıldızın spektrumunu incelediklerinde spektrum üzerinde belirli yerlerde yoğunlaşmış siyah çizgiler olduğunu gözlemlemişlerdir. Eğer sürekli gözlemleyecek olursanız; yıldız size yakınlaşıyorsa spektrumdaki siyah çizgiler maviye doğru kayacaktır. Bunun nedeni spektrumdaki mavi bölümün yüksek frekanslı ve yüksek enerjiye sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Tam tersine gözlemciden uzaklaşan yıldızın spektrum üzerindeki siyah çizgileri düşük enerjili ve küçük frekanslı olan kırmızı rengine kayacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dort-koseli-bulutsu-retina-bulutsusu/", "text": "İlk bakışta üç boyutlu bir kare olarak gözümüze çarptı desek yalan olur. Zaten insanların bir çoğu buna benzetiyor. Nedense bu garip cisim bize kareden daha çok bir şekerleme gibi geldi. Sanki bu benzetme ona biraz daha yakışıyor. Gördüğünüz bu cisim, Retina Bulutsusu, yani diğer adı ile IC 4406'nın ta kendisi! Birçok gezegenimsi bulutsu gibi o da muhteşem bir simetri özelliği gösteriyor. Bu şaşırtıcı durumda neredeyse sol ve sağ yarım küreler birbirlerinin tıpatıp aynısı gibi duruyor. Bulutsu iki kutuplu olup, uzayan küremsi bir cisim olarak göze çarpıyor ve Kurt Takımyıldızı yönünde bulunuyor. Toz bulutları ve yumru haliyle dikkat çeken bulutsu, göreceli olarak Dünya'dan gözlemlendiğinde bir kareyi andırsa da, aslında silindirik bir cismin yandan fotoğraflanmış halidir. Yapılan araştırmalar şunu gösteriyor ki eğer Retina Bulutsusu'na tepeden bakabilseydik büyük ihtimalle Halka Bulutsusu'na benzetecektik. Retina bulutsusu saniyede 22 km hızla bize yaklaşıyor. Adlarına rağmen, gezegenimsi bulutsuların gezegenlerle hiçbir ilgisi yoktur. Gezegensel bulutsuların adı ilk gözlemlerde gibi gezegenler ile arasındaki benzer görselliklerden dolayı ortaya çıktı. Bu nedenle isimleri bu şekilde kaldı. Güneş'ten çok daha büyük olan bir yıldız, ömrünün sonunda yakıtını tükettiğinde dış kabuklarını havaya uçurarak kütle kaybeder. Bu durum, yıldızın sıcak iç çekirdeğinin güçlü bir ışıma yapmasına izin verir ve dışa doğru hareket eden kozanın muazzam bir parlaklığa kavuşmasına neden olur. Yukarıda gördüğünüz yandan görünüm bize Retina ile kıyaslanmış karmaşık toz dallarını görmemizi sağladı. Eğer ki bulutsu etrafını turlayabileceğimiz bir gemimiz olsaydı, IC 4406 etrafında dolaştığımızda geniş toz duvarını ve gazın merkezdeki ölmüş yıldızdan dışarıya doğru aktığını görecektik. Göreceğimiz manzara inanılmaz olurdu. Sıcak gaz silindirin uçlarından akarken, koyu renkli toz ve gaz moleküllerinden meydana gelen iplikçikler, bulutsunun duvarlarını dantel gibi sarmaktadır. Bu yıldızlararası heykelin birinci dereceden sorumlusu olan yıldızı, gezegenimsi bulutsunun merkezinde yatıyor. IC 4406'nın en ilginç özelliklerinden biri de, bulutsunun merkezini çaprazlayan karanlık şeritlerin düzensiz örgüsüdür. Bu şeritler hesaplamalara göre 160 astronomik birim genişliğindedir (1 astronomik birim, Dünya ile Güneş arasındaki uzaklıktır). Şeritleri siluet olarak görüyoruz çünkü bulutsunun geri kalanından bin kat daha fazla toz ve gaz yoğunluğuna sahipler. Bu düğümlerin kaderini ise bilmiyoruz. Acaba bulutsu üzerindeki bu düğümler bulutsunun genişlemesinden sağ çıkmayı başaracak mı yoksa dağılacak mı? Retina bulutsusundan geriye kalan tek şey solgun bir beyaz cüce yıldızı mı olacak? Bundan net olarak emin değiliz. Retina Bulutsusu'na ait yukarıdaki en üstte yer alan görüntü, 2001 ve 2002 yıllarında Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilen görüntülerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir kompozittir. Oksijen atomlarından gelen ışık mavi renkte; Hidrojen yeşil, nitrojen ise kırmızı olarak gösteriliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunhuang-yildiz-haritasi/", "text": "Gezegenimizin kuzey yarımküre gökyüzünü gösteren bu tarihi Çin haritası, gök bilim tarihindeki en etkileyici belgelerden biri olan 13 bölümlük Dunhuang Yıldız Atlası'nın bir parçasıdır. Bilinen en eski eksiksiz yıldız atlası olan ve 649-684 yılları arasında Tang Hanedanlığı dönemine ait olduğu belirlenen bu belge, 1907 yılında Çin'in Dunhuang bölgesindeki İpek Yolu üzerinde Mogao mağara kompleksinde bulunmuştur. Belgeyi oluşturmak için kullanılan hassasiyet ve oranlamayı inceleyen yakın tarihli bir araştırma, atlasın 1339 yıldızın konumu ile, 257 takımyıldızı, yıldız grubu ve alt takımyıldızının iyi biçimde listelendiğini ortaya koyuyor. Elle çizilmiş olan atlastaki yıldız konumları, çok küçük kusurlarla, birkaç derecelik farklarla doğrudur. Kuzey kutup bölgesini gösteren en üstte verdiğimiz örnekte, günümüz takımyıldızlarından Büyükayı'nın bir parçası olan ve kolaylıkla tanınabilen büyük kepçe haritanın alt kısmı boyunca görülebilmektedir. Buna ek olarak, atlas 30 derecelik bölümler halinde eşlek bölgesini betimleyen 12 çizimi ve günümüz Avcı Takımyıldızı'nı andıran bir yıldız grubunu da içermektedir. Bu atlas, Londra'da bulunan British Library'de sergilenmektedir. Antik Çin'de, astronomi bir devlet politikası olarak destekleniyordu. Bunun amacı, hem askeri yön bulma görevlerinde yardımcı olması, zamanı ve dolayısıyla mevsimleri saptamada vazgeçilmez oluşu, hem de denizcilik açısından çok gerekli olmasıydı. Bununla beraber, astronomi çalışmalarının halka yayılmasına izin verilmiyor, bir devlet sırrı olarak sadece rütbeli komutanlar ve devlet kademelerinde yönetici olanlar tarafından erişilebiliyordu. Buradan, Çin devletinin astronomi bilgilerini stratejik bir değerde gördüğünü söyleyebiliriz. Bu atlas aslında iki bölümden oluşur. 13 parçalık gökyüzü, yıldız ve takımyıldız betimlemeleri ilk bölümdür. İkinci bölüm ise, bu yıldızlar ve konumları üzerine çeşitli kehanetlerin yer aldığı bir nevi falcılık kısmıdır. Ancak, bu kehanet bölümlerini şaşırtıcı olarak niteleyemeyiz. O tarihlerde yapılan hemen her türlü astronomi faaliyeti, astroloji ile iç içeydi ve astronomların hemen tamamı aslında birer kahin görevine de sahipti. Astronomların gerçekte birer astrolog gibi davranması ve kehanetlerde bulunması Ortaçağ'da ve sonrasındaki uzun yüzyıllar boyunca sürmüştür. Osmanlı'daki Takiyüddin ve aynı dönemde astronomi gözlemleri yapan Tycho Brahe dahil olmak üzere devlet tarafından desteklenen hemen tüm astronomlar ve kurdukları gözlemevlerinde yapılan gözlemler, devlet başkanları ve üst düzey yöneticiler için gelecek öngörüleri sunma görevi taşıyorlardı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunya-disi-yasam-illa-ki-dunyaya-mi-benzemeli/", "text": "Dünya dışı yaşam arayışlarının bilim insanları tarafından dünya benzeri gezegenler bulmak üzerine yoğunlaştırılması boşa olmadığı gibi, gayet haklı nedenlere dayanır. Her ne kadar bilim, yaşamın Dünya'da olduğundan çok daha farklı koşullarda da ortaya çıkabileceğini kabul etse de, gelişkin yaşam için gezegenimize benzer koşulların bulunması zorunluluk gibi görünüyor. Örneğin canlıların enerji üretmek için bol miktarda oksijene gereksinimi var ve bu işi oksijen kadar verimli yapabilecek başka bir element yok. Evrenin her yanı karbon ve oksijenle doluyken, yani karbon ve oksijenin bolca bulunmadığı hemen hemen hiçbir yer yokken, silisyumdan tabanlı ve sülfür soluyan canlıları aramaya çalışmak şu anda vakit kaybı. Bildiğimiz türden; karbon temelli ve oksijen kullanan hayat, bu element dağılımı göz önüne alındığında çok daha bol ve yaygın olmalı. Hele ki dünya benzeri gezegenlerin yaygınlığı düşünüldüğünde, tanıdığımız bir hayatı aramak, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz hayat üzerine çalışmaktan daha akıllıca görünüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunya-disi-yasam-mi-utangac-ufolar-mi/", "text": "Evrende yaşamın sadece dünya ile sınırlı olmadığını düşünen çok sayıda kişinin sık yaptığı bir hata; başka bir gezegende zeki hayatın var olup olmaması ile, Dünya semalarında yaldır yaldır ışıklar saçıp gezen UFO fenomenini birbirine karıştırmak. Aklı başında, biraz biyoloji veya astronomi ile ilgilenmiş her insan bilir ki; uzayda başka gezegenlerde gelişmiş yaşam biçimlerinin varlığı, hatta bu zeki hayatın evrende hatırı sayılır biçimde yaygın olması olasıdır, normaldir. Aksini düşünmek hatalı bir yaklaşım olur. Biz dahil hiçbir bilim insanı, uzayda hayat yoktur veya evrende gelişmiş tek zeki uygarlık biziz demiyor . Aksine, bilim insanlarının çoğu uzayda zeki hayatın yaygın olduğunu düşünüyor, hatta bunu içten içe umut ediyor. Samanyolu'nda bugün bizim hesaplayabildiğimiz kadarıyla 300-400 milyar yıldız var. Ben ilkokula giderken bu sayının 10 milyar olduğu sanılıyordu. Bir yıldızın çevresinde hayat oluşabilmesi için o yıldızın makul sayılabilecek bir ışınım gücüne sahip olması gerekir, ne çok küçük ve zayıf, ne de aşırı büyük olmamalıdır. Ayrıca yeterli ömre sahip olması gerekir. Büyük deli dolu yıldızların hayat süreleri birkaç milyon yılı geçmediği gibi, inanın onların 1 ışık yılı yakınında bile bulunmak istemezsiniz. Galaksimizde, yıldızlar arasındaki uzaklık büyüktür, hem de çok büyüktür. İkili ve üçlü yıldız sistemleri haricinde, birbirine 1 ışık yılından yakın yıldız sayısı, galaksi merkezine çok yakın bölgeleri ve küresel kümeleri saymazsak çok küçük yüzdelerdedir. Bir yıldızın çevresinde gelişkin yaşam formlarının oluşabilmesi için özel şartlara sahip gezegenler gerekir. Olası yaşam, ister bizim gibi karbon temelli, isterse silikon yahut başka kökene sahip olsun, farketmez. Uygun şartlarda bir gezegene veya uydusuna ihtiyaç vardır. Çoğu yıldızın çevresindeki gezegenlerden pek azı yaşama uygun bölgelerde yer alır. Tabi sıcaktan kayaların eridiği ya da tüm maddelerin buz kestiği bir gezegende gelişkin zeki yaşam olabilir derseniz orasını bilemem. Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda yaygın olmasına rağmen farklı gezegenlerdeki zeki yaşamın nadiren birbirine yakın bölgelerde oluşabileceği görülebilecektir. Birbirine uzak bu zeki yaşam formlarının bir diğerinden haberdar olabilmesi için uzaktan da olsa gözlem yapabilecek teknolojik seviyeye ulaşmış olması gerekiyor. Uzaktan gözlem yaparak bir yıldızın çevresindeki yaşama uygun kuşakta bir gezegen bulunup bulunmadığını doğrudan göremezsiniz. Çünkü yıldızın parlak ışığı doğrudan gözlem yapmanızı engeller. Dolaylı yoldan yapılan gözlemlerle yaşam kuşağında gezegenler bulabilirsiniz. Fakat bu gezegenlerin yaşama elverişli olup olmadığını anlamak deveye hendek atlatmak gibidir. Her şeye rağmen yaşama elverişli olduğunu keşfettiğiniz gezegende zeki bir yaşam formunun var olup olmadığını anlamanızın ise, size zeka belirtisi sinyaller göndermiyorlarsa -bildiğimiz kadarıyla- hiçbir yolu yoktur. Evet, atmosferinin kirlilik düzeyini ölçerek bir yargıda bulunabilirsiniz ama, bu yargınız o gezegende birkaç yıl önce patlayan bir volkanın sizi yanıltmış olmamasını ummaktan ibarettir. Yıldızlararası yolculuk, bugünkü bilgimiz dahilinde insanlar için mümkün değil. Işık hızını bırakın aşmak, yaklaşmak bile çok ciddi bir sorun . Çok büyük sandığımız ışık hızı, yıldızlararası yolculuklar için yeterli bir hız değil. Daha açık ifade etmek gerekirse; ışık hızında giden bir gemiyle başka yıldızlara ulaşmak, kağnı ile dünya turuna çıkmakdan farksız. Hatta kağnı ile dünya turu çok daha makul ve hızlı bir yöntem. Yine de; biz çok gelişkin bir ırkız, ışık hızının birkaç katında (mesela 10 katı) yolculuk yaparız diyorsanız, elinizdeki kağnıyı at arabasıyla değiştirmişsiniz demektir. Fakat atlarınızın sadece yürüdüğünü varsayın. Çünkü ışık hızının 10 katı hızda, en yakın yıldıza ulaşmanız -geride bıraktıklarınız için- 5 ay, en yakın yıldız kümelerinden birine mesela Ülker'e ulaşmanız 38 yıl sürer. Buna bir de dönüş zamanını ekleyin. Siz görelilik vs ayağına döndüğünüzde hala filinta gibi olabilirsiniz de, Ülker'den döndüğünüzde 38 yıl geçmiş olacak haberiniz olsun. Dolayısıyla keşfettiğiniz zeki yaşam barındıran gezegeni ziyaret edebilmek için aşırı zeki ve gözü kara bir uygarlık olmalısınız. Bu durumda Samanyolu'nun büyüklüğünü iyi kavramak gerek. Her bir gezegeni ziyaret edip, her taşın altına bakarak zeki canlıları aramaya başladıysanız oldukça sabırlı olmanız lazım. Çok gelişmiş sensörlerinizin çözünürlüğü ne seviyededir bilmiyorum ama, yüzlerce ışık yılı uzaktan, onbinlerce yıldız ve milyonlarca gezegene tek tek bakıp dünyayı farketmeniz oldukça zor olacaktır. Ne kadar yıldızla muhatap olacağınızı görmek için lütfen şu linke tıklayın. Linkteki fotoğrafta Samanyolu'nun çok küçük bir kesimindeki yıldız yoğunluğunu göreceksiniz. o gördüğünüz birbiriyle iç içe girmiş her benek, her noktacık bir yıldız (ön plandaki beyaz yıldızlar ise ngc650 yıldız kümesine ait). Eğer çok uzaktan dünyayı farketti iseniz bile, burada zeki bir canlı türü olduğunu hop diye farkedemezsiniz. Malesef insanın zekasına yönelik hiçbir bilgi şu ana kadar fazla uzağa gidemedi. Belki aşırı duyarlı sensörleriniz 1900'lü yılların başına ait dünyadan gelen radyo parazitlerini almış, bunun zeki bir varlığa ait iletişim biçimi olduğunu süper bilgisayarlarınızla çözmüşseniz, onu bilemeyeceğim işte. Yalnız bunu yapmak için en eski radyo sinyallerimiz henüz daha ötesine ulaşamadığından, Dünya'dan 120-130 ışık yılından uzakta durmayın ve sinyali normal uzaysal parazitlerle birbirine karıştırmayın. Her şeye rağmen Dünya'yı buldu iseniz, hatta ziyaret ediyorsanız öyle kaçamak bakışlar atma saflığına da girmeyin. Size göre aşırı ilkel olan bu toplumun işleyişine karışmamak için gizli gizli takılmanıza gerek yok. unutmayın, insanlık sizler için alet kullanmayı öğrenmiş maymun'dan farksız. Yine de çok ahlaklı varlıklarsanız elbette izleyin gidin. Ama sizi görenler var, paranoyak ettiniz adamları. Madem bir sürü paranoyak yarattınız ortalıkta, bari bilimden falan anlayan, sizin var olabileceğinizi bilen, üstelik sürekli gökyüzü gözlemi yapan bilim insanlarına görünün. Bunu yapın ki, amatör kameraların çektiği titrek görüntüler yerine adam akıllı videolarınız ve fotoğraflarınız olsun. Yazıda kullanılan tüm görseller Mars Attacks filmi ve Mars Attacks çizgi romanlarından alıntıdır. Uzun yıllar önce bulunan ve elektri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunya-tam-anlamiyla-kusursuz-bir-kure-midir/", "text": "Hemen hepiniz, küre Dünya'nın şeklinin kusursuz bir küre değil, geoid denilen yukarıdan bastırılmış, yanlardan şişkin bir biçim olduğunu ilk ve ortaokul ders kitaplarında ve bilimum belgesellerde gördünüz, duydunuz, öğrendiniz. Buraya kadar herşey tamam. Son dönemlerde ise, internetin yaygınlaşması sayesinde insanlar Dünya hakkında daha detaylı bilgiler edinmeye başladılar. Ancak, bu bilgiler anlamlandırılamadıkları için çok fazla yanlış anlaşılmaya yol açıyor. Aslında, yazının başında bahsettiğimiz geoid şekli bile yine anlamlandırılamadığı için bir yanlış anlaşılmanın konusu oluyor. Öncelikle en büyük yanlış anlaşılmadan başlayalım: Dünya, eğer üzerindeki okyanusları boşaltırsak yamuk yumuk bir şekildedir. Okyanuslar sayesinde küresel görünür. Okyanuslar, Dünya'nın yüzölçümünün %70'ini kaplarlar ve yeryüzünün görece alçak alanları doldurmuşlardır. Ortalama okyanus derinliği, yaklaşık 4 kilometre civarında. Elbette okyanuslarda çok daha derin çukurluk alanlar da var. Bu çukurlardan en derini ise, Büyük Okyanus'taki yüzeyden yaklaşık 11 km kadar derine inen ünlü Mariana Çukuru. Şimdi, okyanusları boşaltalım ve okyanussuz bir Dünya'nın nasıl görüneceğini hayal edelim: Yeryüzündeki en yüksek dağ, Himalayalar'daki deniz seviyesinden 8.848 metre yükseklikteki Everest Tepesi. Okyanuslardaki en derin yer de, Büyük Okyanus'taki 11 km'lik Mariana çukuru. İkisi arasındaki yükseklik farkı toplamı ise; 19.848 metre (19.8 kilometre). Dünya'nın çapı nedir peki? Ekvatordan ölçerseniz, bir uçtan diğerine 12.756 kilometre. Yani, okyanuslar çıktığında, 12.756 kilometrelik çapa sahip Dünya'daki en yüksek ve en derin yer arasında sadece 19.8 kilometre fark var. Devede kulak, hatta devenin üzerindeki bir sinek kadar bile değil bu fark. Özetle, okyanusları boşalttığınızda, Dünyamız yukarıdaki görselde gördüğünüz gibi eciş bücüş bir şekilde görünmüyor. O yamuk yumuk görsel, Dünya üzerindeki kütleçekim dağılımını doğru biçimde gösterebilmek için abartılarak hazırlanmış eğitsel bir çalışmadan başka birşey değil. Ancak, mühendisler ve fizikçiler için hazırlanmış bu görseli herkesin görebileceği biçimde yayınladığınızda, anlamlandırma sorunu çıkıyor ve yanlış anlaşılabiliyor. Ama artık siz biliyorsunuz. Gelelim ikinci yanlış anlaşılma olan konuya: Dünya, kutuplardan basık, ekvatordan şişkince bir geoid şeklindedir. Bunu okuyan ve öğrenen insanlarımız da, uzaydan çekilen Dünya fotoğraflarını görünce e bu kusursuz bir küre gibi duruyor, ekvatordan şişkin eliptik bir şekil olması gerekmiyor muydu? şeklinde sorup, haklı olarak şaşırıyorlar. İnsanlık bir keşfe imza attığında, bunu duyurmak ister. Coğrafyacılar da, Dünya'nın şekline ait buldukları bu en önemli bilgiyi her yerde söylemekten keyif alırlar. Ancak, kendileri zaten detayları bildikleri için, bu bilgiyi verirken insanları detaylarda boğmaktan kaçınma adına rakamları telaffuz etmezler haklı biçimde. Şimdi Dünya'nın çapına bakalım: Ekvatordan ölçtüğümüzde, az önce de söylediğimiz gibi 12.756 kilometre. Kutuplardan ölçtüğümüzde ise; 12.713 kilometre. Yani, aradaki fark sadece 43 kilometre! Daha başka bir deyişle, tam olarak İstanbul Taksim Meydanı ile, Beylikdüzü arasındaki mesafe kadar. Her ne kadar buna itiraz edenler çıkacak olsa da, Dünya kusursuz bir küredir diyebiliriz. Evet, en yüksek ve en alçak yeri arasında 19.8 kilometre ve yine evet, kutuplarla ekvator çapı arasında 43 kilometre fark var ama, bu fark böylesi büyük boyutlu bir top için hiçbir anlam ifade etmez. Hepiniz cam bilyeleri, yani misketleri bilirsiniz. Hatta birçoğunuz çocukluğunda onlarla oynamıştır bile. Bu bilyeler malesef Dünya kadar kusursuz bir yapıya sahip değiller. Eğer, Dünya'yı bir misket boyutuna kadar küçültseydiniz, o misketten çok daha kusursuz ve pürüzsüz bir yapıya sahip olduğunu görecektiniz. Yeryüzünde en kusuzsuz olarak üretilmeye çalışılan küreler, bildiğiniz gibi olimpik bir spor dalı olan bilardo oyununda kullanılan toplar. Bilardo topları, olabildiğince mükemmel bir küre şeklinde üretilmeye çalışılır ki; oynanan oyunda malzeme kusurları ortadan kaldırılsın ve sonuç sadece oyuncuların ustalığına kalsın. Dünya'yı şu anki haliyle bir bilardo topu boyutlarına kadar küçültürseniz, üretilmiş en kusursuz bilardo topundan bile daha pürüzsüz bir top elde edersiniz. Dünya'nın ekvator ve kutup çapı arasındaki fark ile, en yüksek ve en alçak yerleri arasındaki fark o kadar küçülür ki, o mükemmel bilardo topu üzerindeki kusurlar Dünya'nın bu kusurlarından çok daha fazla olur. Özetle Dünya; çok küçük detayların bile çok çok önemli olduğu işlerle ilgilenen biriyseniz geoid, çok küçük detayların önemsiz olduğu bir işle ilgileniyorsanız, mükemmel bir küredir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunya-uzay-haftasi/", "text": "Dans Günü, Kaynanalar Günü, Makarna Haftası olur da, Dünya Uzay Haftası olmaz mı? Elbette olur. Türkiye ve Dünya çapında bizim bildiklerimizin yanı sıra, her yıl kutlanan ve bilmediğimiz birçok özel gün ve hafta var. Hatta, Anadolu Ajansı'nın derlediği bilgilere göre, Türkiye'de yılın 365 gününden 125'inden fazlasında özel gün kutlaması yapılırken, 50'ye yakınında da belirli hafta kutlaması yapılıyor, belki bilenleriniz vardır. Hem Türkiye'de hem de Dünya'da yapılan bu kutlamalardan biri de, her yıl 4-10 Ekim tarihleri arasında kutlanan Dünya Uzay Haftası. 4-10 Ekim tarihleri arasında kutlanan Dünya Uzay Haftası, 1999 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. Bu tarihler iki önemli olaya işaret eder; Birincisi, nesnelerin, canlıların, insanların yapacağı uzay yolculuklarına yeşil ışık yakan Sputnik-1 uydusunun uzaya gönderilmesidir. 4 ekim 1957 tarihinde Sovyetler Birliği tarafından Kazakistan'da bulunan Baykonur Uzay Üssü'nden R-7 roketi ile uzaya gönderilen Sputnik-1, 23 gün sonra atmosfere girerek yanmıştır. Zaten 1940'lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği ve Amerika öncülüğünde başlayan soğuk savaş devam etmektedir ki, Sputnik-1'in uzaya gönderilmesinden sonra bu soğuk savaş yerini uzay yarışına bırakmaya başlar. Sputnik-1'i gönderen Sovyetler Birliği, artık içinde bir canlı taşıyan ikinci uydusu Sputnik-2'yi uzaya gönderecektir. Sovyetler birliği, öncesinde meyve sinekleri, yosun gibi canlılıarı uzaya göndermek için denemede bulunmasına rağmen bakımı ve eğitimi kolay, maliyeti az olmasından dolayı bir köpeğin uzaya gitmesine karar vermiştir. Ve Sputnik-2 ile uzaya giden köpek, bir sokak köpeği olan Laika olacaktır. Sputnik-2'de Laika'nın geri dönüş mekanizması bulunmadığından ve Laika'nın kesin olarak öleceği bilindiğinden, bu olay kamuoyunda özellikle batı medyasında sert tepkilere sebep olmuştur. Ve nihayet, 3 kasım 1957'de içinde Laika'nın bulunduğu Sputnik-2 Dünya'nın yörügesine oturtulmuştur. Resmi açıklamalara göra Laika'nın kalkıştan bir hafta sonra öldüğü söylense de, Sputnik-2 misyonunda çalışan bir bilim insanı, Laika'nın aslında kalkıştan bir saat sonra kapsülün ısınmasından dolayı öldüğünü açıklamıştır. 'Dünya'nın yörüngesine oturan ilk hayvan' ünvanı hayatına mal olan Laika'nın, Sputnik-2 yolculuğu ile, artık uzayda bir insanın yaşayabileceği ve yer çekimsiz ortama adapte olabileceği kanıtlanmıştır. Bu sıralarda Amerika da ilk uydusu olan Explorer'ı fırlatmıştır. Uydularını ve bir canlıyı uzaya gönderen SSCB cesaret kazanmış ve Sputnik-2 nin gönderilmesinden 3.5 yıl sonra 12 Nisan 1961'de Yuri Gagarin'i uzaya göndermiştir. 'Dünya'nın yörüngesine oturan ilk insan' ünvanını alan Yuri Gagarin, yörüngede 108 dakika tur attıktan sonra sağ salim dünyaya dönmüştür. Acı gerçek şu ki, aslında bir savaş pilotu olan Yuri Gagarin, Dünya'ya döndükten 7 yıl sonra 34 yaşında bir uçuş eğitimi sırasında uçağının düşmesiyle hayatını kaybetmiştir. Yuri Gagarin'in uzaya çıkmasından yaklaşık bir Ay sonra Amerikalı'lar 5 mayıs 1961'de Freedom-7 kapsülüyle Alan Shepard'ı uzaya göndermiştir. Böylece Alan Shepard uzaya çıkan ikinci insan ve ilk Amerikalı olmuştur. Aynı zamanda Apollo-14 ile Ay'a iniş yapan beşinci kişidir. Alan Shepard'ın bulunduğu uzay aracı tam olarak Dünya'nın yörüngesine oturamasa da, 187 km yükseklikten 15 dk'lık bir yörünge altı uçuşu yapmıştır. Bu uçuş Amerika' nın uzay programına devam etmesi, Gemini ve Apollo projelerini başlatabilmesi açısından oldukça önem arz etmiştir ki gerçekten de Amerika, 16 temmuz 1969 yılında Apollo-11 ile Neil Armstrong'u Ay'a göndermiştir. Neil Armstrong'un 'Ay'a ayak basan ilk insan' olarak tarihe geçmesiyle birlikte uzay yarışının asıl galibi de belli olmuştur. Dış Uzayın keşfi ve kullanımı tüm ülkelerin yararı ve çıkarları gözetilerek yürütülür. Dış Uzayın keşfi ve kullanımı hususunda tüm ülkeler özgürdür. Dış Uzay bakımından egemenlik, işgal ve benzer iddialarda bulunulamaz. Devletler hem yörüngeye hem de dış uzaydaki gök cisimlerine veya istasyonlarına; nükleer silah ya da diğer kitle imha silahları yerleştiremez. Dünya'nın uydusu Ay ve diğer gök cisimleri yalnızca barışçı amaçlarla kullanılabilir. Devletler, ulusal uzay faaliyetlerinden ve bu faaliyetler esnasında verdikleri zararlardan dolayı sorumludurlar. 4 Ekim 1957' de Sputnik-1'in gönderilmesi, 10 Ekim 1967'de Dış Uzay Anlaşması'nın imzalanması olayları dolayısıyla kabul edilen Dünya Uzay Haftası kutlamalarında ülkeler çeşitli etkinlikler gerçekleştirir. Resim, şiir, kompozisyon yarışmaları, planetaryum gösterileri, gözlemler ve seminerler yapılarak, insanları uzay seyahatlerinin başlangıcı ve önemi konusunda bilinçlendirmek, çocuklara astronomi ve uzay bilimi hakkında farkındalık sağlamak, uzay çalışmaları için teşvikte bulunmak hedef alınır. Türkiye'de de yer yer bu etkinliklerle bilikte kutlamalar gerçekleştirilir. Hatta, 2007 yılı Dünya Uzay Haftası'nda BM tarafından yayınlanan bildirgede, yaptırılan etkinlikler kapsamında en fazla etkinlik organize eden Türksat A.Ş ikinci seçilmiştir. Türkiye dahil birçok ülkenin üyeliğinin bulunduğu Dünya Uzay Haftası Platformu bu konuda bilgi verir ve yönlendirme yapar. Dünya'nın dört bir yanından, Dünya Uzay Haftası kapsamında etkinlik yapacak olan kurum ve kuruluşlar yapacakları kutlama etkinliklerini içerikleriyle birlikte platforma kayıt ederler. Her yıl kutlama bazında ortak bir tema belirlenir. Örneğin; 2007 yılı Dünya Uzay Haftası kutlamalarının teması Uzay'da 50'nci Yıl, 2019 yılı teması; Tümüyle Yeni Dünya olarak belirlenmişti. 2021 yılı için belirlenen tema; Women in Space yani Uzayda Kadın idi. 2022 yılının teması ise Uzay ve Sürdürülebilirlik olarak belirlenmiş durumda."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunya-uzaydan-mavi-bilye-gibi-mi-gorunuyor/", "text": "Aslında cevap hem evet, hem de hayır! Öncelikle şunu bilmeniz gerekiyor: Dünya'nın %70'ini kaplayan derin okyanuslar, ışığı çok kötü yansıtırlar. Biz yeryüzünden deniz yüzeyine baktığımızda, üstündeki atmosferden yayılan mavi ışığın az da olsa yansımasını görürüz. Böylelikle, denizler bize mavi olarak görünür. Ancak, kapalı havalarda denizlerin mavi değil, gri göründüğünü de farketmiş olmalısınız. Sadede gelirsek, uzaydan baktığınızda, okyanusları öyle pek mavi göremeyeceksiniz. Okyanuslar; hafif maviye çalan koyu bir gri renkte görünürler. Bu koyu gri alanın üzerine ise beyaz bulutlar saçılmıştır. Karasal yüzeyler ise koyu kahverengi ve gri bir tona sahiptir. Yeşil alanlar genellikle kıyı şeritlerinde dar bir bölgeye sıkışmıştır, çünkü karaların 1.200-1400 metreden yüksek kesimlerinde basit çalı ve otlardan başka bitki yetişmez. Aslında bunun nedeni, bizim Dünya'yı biraz fazla seviyor oluşumuz. Çok sevdiğimiz için de, uzaydan çekilen fotoğrafları biraz canlandırıyoruz. Özel filtreler kullanıp okyanusların mavi görünmesini sağlıyoruz. Daha sonra bilgisayarda işleyip soluk kalmış renkleri güçlendiriyoruz. Elbette 1960-70'lerde bu işlem bilgisayarda değil, fotoğrafçıların karanlık odalarında yapılıyordu. Böylelikle ortaya hayran olduğumuz Mavi Bilye görüntüleri çıkıyor. Japonlar ise biraz daha ciddi ve gerçekci olmayı seven insanlar. Bu masmavi Dünya fotoğraflarından sıkılmış olacaklar ki, 2014 yılında uzaya yolladıkları uydulardan biriyle çok yüksek çözünürlüklü bir Dünya fotoğrafı çektiler. Yeryüzünden 36 bin km yukarıda dolanan Japon Uzay Ajansı JAXA'nın Meteoroloji Uydusu Himawari-9 ile çekilen bu fotoğrafı diğerlerinden ayıran en önemli yanı, gezegenimizi gerçek renkleriyle göstermesi. Hemen üstte gördüğünüz gibi, Dünya pek öyle cafcaflı değil. Donuk grimsi bir gezegen. Bu fotoğrafı çoğunuz çekilmesinden bugüne kadar geçen 4 yıl boyunca görmemişsinizdir. Çünkü, bizim basınımız maalesef uzay denildiğinde sadece NASA'yı kaynak alıyor ve insanlarımızın çoğu da bu yüzden NASA yapıyorsa yapıyordur, diğer ülkeler izliyordur diye çok yanlış bir düşünceye kapılıyor. Uzayda sadece NASA değil; ESA , JAXA , RSA , CNSA , ISRO gibi farklı ülkelere ait çok sayıda uzay ajansı var ve gezegenimizi onlar da görüntülüyor, inceliyorlar. Ama gezegenimiz uzaydan grimsi görünse bile, yinede çok güzel. Fotoğrafa bir süre baktıktan sonra hayal kırıklığını atlatıp, tekrar güzelliğine hayran oluyorsunuz... Fotoğrafın çok yüksek çözünürlüklü (11.000 x 11.000 piksel) haline bu linkten ulaşabilirsiniz. Sorunun genel cevabı, çoğumuz için ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyalastirma-terraforming-mars/", "text": "Büyük bilim insanı Carl Sagan, Mars'ta hayat bulursak eğer, o yaşamı korumak adına Mars'a bir şey yapmamamızı söylemişti. Onlar mikroorganizma olsa bile Mars onlara aitti ve Sagan bu sözünde haklıydı, yaşama saygı konusunda Dünya'da çok başarılı olamasak bile uzay yepyeni, temiz bir sayfa ve Dünyada yapılan hataları tekrarlamamak için harika bir yer. Ama Mars yaşam barındırmıyorsa, o zaman Mars'ı Dünya'ya benzetebilir miyiz? diye sorgulamaya devam etmişti Sagan. Kızıllığı ile ne kadar güzel olsa da, çok az oksijene sahip, sıvı suyu bulunmayan ve çok fazla ultraviyole ışığa maruz kalan bir gezegen Mars. Ama bütün bunlar daha fazla hava sayesinde sorun olmaktan çıkabilir. Yüksek hava basıncı ve sıcaklık, yüzeyde sıvı suyu mümkün kılabilir, ısınan Marsta bitki yetiştirebilir ve havasını nefes alacağımız bir atmosfere dönüştürebiliriz. Mars yeni bir Dünya olabilir. Çünkü Mars, Güneş'in yaşam kuşağında yer alıyor. Dünyamızın ve Güneş Sistemi'nin şartlarına göre evrimleştik. Dünya üzerinde yaşayan bütün canlılar evrim ağacının dallarında, içinde bulunduğumuz koşullara göre tırmandı. 1 Atmosfer diye tabir edilen 1013.25 milibar yüzey basıncı, Güneş'in yaşanabilir Goldilock bölgesinde uygun sıcaklık ve sıvı su bulunacak bir bölgede bulunmamız ve 78% Nitrojen 21%Oksijen atmosfer karışımı gibi birçok değişken şarta göre şu anki halimize geldik. Güneş'ten ve dış uzaydan gelen radyasyonun manyetik alanımızdan ve ozon tabakamızdan geçen miktarında sorunsuz yaşayabilecek bir şekilde adapte olduk. Bunlar bizim şartlarımız. Uzayda başka gezegenler ararken de bu parametreleri göz önüne alıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, böyle dünyalarda bizimkine benzeyen canlı türleri olabilir. Ama bu arayışın en büyük itici gücü; böylesi dünyalarda bizlerin de özgürce nefes alarak, engin denizlerinde yüzerek yaşayabilmemiz. 1995'ten beri Güneş Sistemi dışında gezegenler keşfediyoruz. 23 Temmuz 2020 itibari ile 4183 adet onaylanmış ve binlerce onay bekleyen Güneş Sistemi dışı gezegen kataloglandı. Bunların birçoğunun şartları bizim için uygun değil. Süper Dünyalar diye tabir ettiğimiz gezegenlerin yerçekimi bize fazla geliyor. Yıldızlarına fazla yakın gezegenlere sıcak dünyalar diyoruz, atmosferinde bol hidrojen-helyum ve yüzeylerinde amonyak okyanusları bulunan Dünya'nın on katı büyüklüğünde gezegenlere mini-neptün diyoruz. Bulunan birçok diğer gezegen ise, Jüpiter'i yanlarında cüce bırakacak kadar büyük. Bu gaz devlerinin atmosferlerinde yaşayan canlılar veya sıcak, soğuk ya da bol radyasyonlu çeşit çeşit gezegenlerde evrimleşmiş birçok türler bulunabilir. Şüphesiz böylesi canlılar astrobiyolojik olarak inanılmaz bir zenginlik olacaklardır. Ancak böyle gezegenlerde yaşayamayacak olmamız onları ünlüler listesinden indiriyor, bir Kepler-296e yada Kepler-438b kadar ilgi çekmiyorlar. Güneş Sistemi'nin mavi incisi Dünya'nın bir benzerini, neredeyse açgözlülük diye tabir edilecek bir şekilde arıyoruz. Hem kütle olarak gezegenimize benzer, hem de kendi yıldızlarının yaşanabilir Goldilock bölgesinde bulunan yüze yakın gezegen keşfedildi. Ancak böylesi uzak objelerin atmosferlerini analiz etmek çok zor. Yakın gelecekte yöntemlerimiz geliştikçe elbette atmosfer olarak bizim için elverişli gezegenler de bulacağız. Ve bunları uzak gelecekte gidip yerleşeceğimiz olası yerler olarak kataloglayacağız. Elbette bugünün teknolojisi ile en yakın yıldıza erişmemiz dahi çok çok zor. Orion projesi gibi teorik olarak işler duruma gelen projeler bile, Proxima Centauri için en kısa ulaşım süresini 50 yıl verirken şu anda yıldızlar arası yolculuk bize hala biraz uzak. Ancak bu sonsuza kadar böyle kalmayacak. Birçok insan artık başka gezegenlere yayılma fikrini desteklemiyor, Dünya'yı mahvettik başka gezegenleri mahvetmeyelim ya da virüs gibiyiz argümanlarını öne sürüyorlar. Evet şu anki alışkanlıklarımız zararlı olsa da Ortaçağ'dan beri çok yol kat ettik. Zamanla yaşadığımız yeri ve canlıları koruyacak gerekli olgunluğa da ulaşacağız. Bunun yanında, türümüzün devamlılığı için, hayatta kalmamız için başka dünyalara ulaşmak zorundayız. Tıpkı Dünya'nın geçmişindeki türlerin %99unu yok eden doğal afetler gibi bizim uygarlığımızı da kıracak olaylar yaşanacaktır. Er ya da geç yakınımızdaki bir yıldızın süpernovaya dönüşmesi, bize yönlü bir gamma ışını patlaması veya en basitinden, durduramayacağımız bir asteroid Dünya'yı yaşanamaz kılabilir. Afetler konusunda çok şanslı olsak dahi, doğal kaynaklar elbete bir gün tükenecektir. İşte bu sebepler ile gözümüz sürekli başka dünyalar arıyor. Peki neden Mars? Çünkü diğer bütün adaylardan daha dost canlısı, yüzeyinde bizi kavuracak sıcaklıklar veya yakındaki bir gaz devinden kaynaklanan ölümcül dozda radyasyon yok. Üstelik yüzeyinde bir zamanlar sıvı su vardı, atmosfer basıncı yüksekti ve atmosferi de kalındı, bizler için çok daha uygun, belki de yaşanabilir bir gezegendi. Ve tekrardan o hale getirebiliriz, Marsı mavi bir gezegen yapabiliriz. Daha ileri gidip Venüs'ü de dünyalaştırmamız mümkün olabilir. Uzak yıldızlarda bile yaşanamayacak gezegenlerin yüzeylerini kendi ihtiyaçlarımıza uygun hale getirebiliriz. Dünyalaştırma bir gezegen mühendisliği alanıdır. Tam tercümesi Dünya şekline büründürme olan bu kelime bize Jack Williamson isimli yazarın 1942'de yazdığı bir bilimkurgu öyküsünde kazandırıldı. Bir gezegeni dünyaya benzetme fikri ise 1910'da Octave Beliard tarafından, uydumuz Ay'a atmosfer kazandıran ve üzerinde bitki yetiştirdiği, tehlikedeki türlere ev sahipliği yaptırdığı öyküsü A Day in Parisian in the 21th Century isimli hikayesi ile ortaya çıktı. Dünya'daki deneyimlerimize bakarak, bir gezegenin çevresel yapısını değiştirebileceğimizi biliyoruz, bunu zor yoldan Dünya'yı ısıtarak öğrendik. Eskiden sadece bilimkurgunun bir alanı olsa da, bugün küresel ısınmaya sebep olmamız bile bir gezegenin iklimine, atmosferine etki edebileceğimizin bir kanıtı. Sadece sanayimizin yan ürünü olarak bile bir gezegeni ısıtacak sera etkisine sebep oluyoruz, küresel anlamda etki edebiliyoruz. Bu da demektir ki eğer bir gezegeni bizler için yaşanabilir hale getirmek istesek, gerek hayal gücümüz gerekse teknolojimiz buna izin veriyor. Carl Sagan 1961'de Venüs'ü ve 1973'te Mars'ı nasıl dünyalaştıracağımıza dair fikirlerini Science dergisi ile paylaşmıştı. O zamandan beri hayal gücümüz ve teknolojimiz boş durmayıp yeni bize yeni fikirler sağladı. Özellikle son yıllarda Mars'a gönderdiğimiz robotların esas amacı Mars'ın eskiden sahip olduğu yoğun atmosferi ve dolayısıyla sıvı suyu nasıl kaybettiğini anlamaya yönelik. Her geçen gün kızıl gezegenin bu koşullarını nasıl kaybettiğini anladıkça, gelecekte yaşanır koşullar yaratıp bu koşulları nasıl korumamız gerektiğini de daha iyi anlıyoruz. Dünyalaştırmanın önündeki en büyük engel kısa vadede getirisi olmaması ve paradır. Şu anki ekonomik yapı buna yakın zamanda izin veremez. Çünkü Mars'ın terraformu birkaç yüzyıl, hatta bin yıl sürecektir. Ancak toplam maliyeti Dünya ülkelerinin bir yıllık bütün askeri harcamalarının (yaklaşık 2 trilyon dolar) sadece bir kaç katıdır. Mars teknolojik ve teorik olarak mümkün bir hedeftir. Venüs ise oldukça zorlu olacaktır ve teknolojik olarak henüz mümkün değildir. Europe ve Titan gibi uzak uyduların ise tam dünyalaştırılmaları pek mümkün değildir. Ama bu uydularda kalıcı yerleşim yerleri kurmaya bir engel yoktur. Eğer bugün Dünya'yı karbon salınımı ile kirlettiğimiz gibi Mars'ı kirletseydik ihtiyaç duyduğu ısınmayı sağlar ve orayı yaşanır bir yer yapmak için ilk adımları atmış olurduk. Böylesi bir çalışma en iyi tahminle günümüzden yüzyıl sonra başlayabilir. Getirisi ise mavi-yeşil bir gezegen olacaktır. Harcanacak emeğe karşılık böyle bir hazineye paha biçilemez. Mars şu anda 7 aktif araç ile gözlem altında. Her gün bu gezegenle ilgili yeni bir şey öğreniyoruz. Kutuplarında ve toprağının altında bolca su buzu var, ayrıca yüklü miktarda donmuş karbondioksit de içeriyor. Çok soğuk veya çok sıcak değil. Dünya'nın 38%'si kadar olan yer çekimine teorik olarak insan vücudu adapte olabilir, kozmik ve Güneş kaynaklı radyasyondan düşük bir ölçüde de olsa koruyacak bir atmosferi var. Ve en önemlisi, oraya gönderdiğimiz çok sayıda robotun verdiği bilgilere göre, bir zamanlar bizler için çok daha uygun bir gezegendi. Örneğin yörüngede ki MAVEN uydusu, Mars'ın manyetik alanının zayıflığından dolayı güneş rüzgarlarının etkisiyle sürekli atmosfer kaybettiğini gösterdi. Yüzeyde ki robotlar ise kızıl gezegenin bir zamanlar üstünde sıvı su bulunduğunu ve hala yüzeyinin altında su buzu bulunduğunu doğruladı. Mars'ı dünyalaştırma işlemi de öncelikle atmosferden yola çıkmak zorunda, Şu anda Mars'ın atmosfer basıncı, Dünyadakinin 1%'inden daha azdır, bu sebeple yüzeyinde sıvı halde su barındıramaz. Ancak Mars, Güneşimizin yaşanabilir bölgesinin dış sınırına yakındır. Bu da demektir ki yükseltilmiş atmosfer basıncı ile yüzeyde sıvı su bulunduracak kadar ısı ve ışık alabilir. Öncelikle bu atmosferi bizimkine benzetmeliyiz, ısıtmalıyız. Ortalama -63 santigrat derece ile Mars biraz fazla soğuk. Atmosferin CO2 bakımından zengin olması ve kutuplarda da donmuş CO2 bulunması bizim yararımıza. Zira bu bir sera gazıdır ve termal enerjinin hapsolmasını sağlar. Nasıl ki fosil yakıt kullanan sanayimiz karbon salınımı ile Dünya'da sera etkisini arttırıp sıcaklığın kaçmasını engelliyor ve küresel ısınmaya sebep oluyorsa, Mars yüzey sıcaklığını da aynı şekilde sera gazları ile arttırdığımızda bu sıcaklık karbondioksit sayesinde gezegende hapis kalacaktır. Birkaç derecelik sıcaklık artışı kutuplarda zincirleme bir reaksiyon başlatacak miktarda kuru buz sublimleşmesi için bize yeter. İlk ısıtma için birçok farklı yöntem önerilebilir. Örneğin atmosfere, asteroidlerde ve uydularda bolca bulunan amonyak katmak sera etkisini arttırabilir . Ya da Titan'da bolca bulunan Metan ve diğer hidrokarbonları kullanarak sera etkisine katkıda bulunabiliriz. CFC gazlarının kullanımı da sera etkisini oldukça verimli bir şekilde arttırabilir. Ancak bildiğimiz gibi artık salınımları yasak olan bu gazlar ozon tabakalarını yok etmektedir. Başka bir fikir de, yörüngeye Güneş ışığını yansıtan ince PET filmi yada benzeri bir malzemeden yapılan aynalar yerleştirip, bunlarla kutuplardaki kuru buzun çözülmesine yardımcı olmak ve gezegeni ısıtmaktır. Bununla birlikte hali hazırda Mars'a ulaşan Güneş ışığını daha verimli kullanmak amacıyla koyu bir toz tabakası ile kutupları kaplayıp daha çok ısınmalarını sağlamak da bir çözüm olabilir. . Ya da bu iki uyduyu kullanmak yerine koyu renkli algler ve yosunlar kullanılabilir. Böylesi mikroorganizmalar atmosferdeki karbondioksidi karbonhidratlara dönüştürürken düşük miktarda oksijen üretimi sağlarlar. Özellikle 26 Nisan 2012 tarihli Alman Havacılık ve Uzay Merkezi'nin raporuna göre, Mars Simülasyon Laboratuvarı'nda yürütülen çalışmalarda sadece 34 günde yosunların Mars ortamına uyum sağladığı ve şaşırtıcı derecede verimli fotosentez kabiliyeti gösterdikleri tespit edilmiştir. Amonyak dolu asteroid çarptırmak veya Titan'dan gaz ithal etmek yerine yörüngeye aynalar yerleştirmek ve yosunları kullanmak daha verimli ve ucuz olacak gibi gözüküyor. Özellikle böyle aynaları asteroid madenciliği sayesinde uzaydan çıkartılan hammaddeler ile doğrudan uzayda üretmek, Dünya'da üretip fırlatmaktan çok daha kolay ve ucuzdur. Önümüzdeki yüzyıl içinde uzayda bu şekilde madencilik ve üretim yapabilecek duruma gelinecektir. Yüzeyi ısıtıp atmosfer basıncını arttırdık. Yükselen atmosfer basıncı uzaydan gelen radyasyon miktarını daha da azalttı. Basınç ve sıcaklık sayesinde kutuplardaki su buzu eriyerek eski okyanus ve göl yataklarını tekrardan doldurdu. Sıcaklık arttıkça yer altındaki buz rezervleri de eriyerek ve buharlaşarak ekosisteme dahil olup, gezegenin okyanus seviyesini daha da arttıracaktır. Şimdi sıra yoğun karbondioksit atmosferi nefes alabileceğimiz bir şeyle değiştirmekte. Bitki ekiminden önce Mars topraklarını bitkiler için daha uygun,organik bir hale getirmemiz gerekiyor. Bu sebeple Mars'ı eski dostlarımız algler, yosunlar ve diğer mikroorganizmalar ile doldurmalıyız. Bu mikroorganizmalar Mars'ın yoğun CO2 ortamından faydalanarak hem toprağı karbon ve diğer organikler ile dolduracak, hem de oksijen üretimine katkıda bulunacaklardır. Bitki ekimi yapılabilecek toprak zenginliği elde edildiğinde de, kızıl gezegen mavi-yeşil bir bahçeye dönüştürülecek şekilde ekilerek, ormanlarla kaplanacaktır. Özellikle genetik mühendislik, bu aşamada Mars koşullarına daha iyi uyum sağlayabilecek mikroorganizma ve bitki üretimine şu anda bile olanak sağlamaktadır. Yeterli oksijen zenginliği elde edildiğinde, bir zamanların kızıl gezegeninin ekosistemi hayvancılık ile tamamlanacak ve kendi kendine yeter, düzenli bir hale gelecektir. Dünyalaştırma tamamlandığında yüzyıllar geçmiş olacak ancak üzerinde yaşanacak, gurur duyabileceğimiz yeni bir dünyaya sahip olmuş olacağız. Mars dünyalaştırıldıktan sonra elbette sorunlar bitmeyecek. En büyük problem manyetosferin yetersizliği ile atmosfer kaybının devam edecek olması olacak. Güneş rüzgarlarının etkisiyle kaybedilen atmosfer oldukça düşük miktarda olsa da, en nihayetinde milyonlarca yıl içinde etkisi hissedilebilir. Bir diğer problem olan radyasyon ise, şu anki kadar ciddi bir problem olmayacaktır. Manyetosfer olmadan radyasyonu bir tek yoğun atmosfer yalıtıyor olacak ve elbette bu belli ölçüde bir koruma sağlasa da, en nihayetinde dünyadaki radyasyon dozundan daha yüksek olacaktır. Yine de bilim insanları, yoğun atmosfer altında alınacak radyasyon dozunun ölümcül olmayacağı ve canlıların bu koşullara adapte olabileceği konusunda hemfikir. Zaten Çernobil civarındaki yoğun bitki örtüsüne bakarsak, doğanın radyasyona adaptasyon konusunda oldukça başarılı olduğunu görebiliriz. Gelecek bir kaç yüzyıl içerisinde de, teknolojimiz yoğun radyasyon ortamlarında yaşayabilmemizi sağlayacak meyveler verecektir. Atmosfer kaybını önlemek için, gezegene manyetosfer sağlayacak bazı fikirler mevcut. Örneğin Mars'ın yörüngesinde inşa edilecek ve gezegeni çevreleyen, güneş enerjisiyle çalışan elektro-mıknatıslarla dolu bir halka gerekli manyetik alanı sağlayabilir. Bu ve birkaç benzeri fikir, dünyalaştırmayla kıyaslanınca bile oldukça uçuk kabul edilse dahi, teorik olarak mümkünler. Üstelik önümüzde ki yüzyıllar hatta bin yıllar içerisinde böylesi mühendislik çalışmaları o zamanın sanayisi için çok daha kolay ve mümkün projeler haline gelebilir. Marsın en büyük problemi ise Dünyaya kıyasla düşük yer çekimidir. Buraya gidip yerleşecek insanlar zamanla bu ortama alışacak. Gelecek nesiller buraya adapte olmuş şekilde doğacak ancak, Mars'ta uzun yıllar yaşamış ya da bizzat Mars'ta doğmuş birinin Dünya'ya gidip sağlıklı bir yaşam sürdürmesi mümkün değil. Dünya'nın güçlü yer çekimi, Mars'ın düşük yerçekimine adapte olmak için zayıflayan kemik yapısı ve fizyoloji için yıkıcı olacaktır. İnsan fizyolojisini, değişen şartlara karşı koruyacak ve güçlendirecek genetik modifikasyon teknolojisi mümkün değil veya mevcut değil ise Marslıların Dünyalılardan farklılaşması kaçınılmazdır. Ne kadar zor görünse de Mars'ın yeni bir Dünya yapılması teorik olarak ve teknolojik olarak mümkün. Elimizdeki yöntemler ile Venüs'ü dünyalaştırmaktan çok daha kolay ve olası. Eğer önümüzdeki yüzyıl içinde dünyalaştırma işlemi başlayacak olursa, harcanacak emek ve yönteme göre birkaç yüzyıl ve birkaç bin yıl içinde Mars yeni bir Dünya haline gelebilir. Mars mavi-yeşil bir gezegen olduktan sonra sıra daha zorlu bir hedef olan Venüs'e gelecek. Çok daha zorlu olacak bu gezegenle ilgili kolonizasyon ve dünyalaştırma fikirlerine başka bir yazımızda değineceğiz. Güneş sistemimizde ki diğer cazip adaylar Titan, Europa, Ganymede, Callisto ve Ceres'ta da şüphesiz gelecekte koloniler kurulacaktır. Ancak dünyalaştırmak için düşük kütleleri ve Güneş'ten uzaklıkları ile uygun hedefler değiller."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-bulutluluk-haritasi/", "text": "Uzay uçuşları başladığından bu yana yeryüzü uzaydan sürekli gözlendi ve genellikle yer bulutlar altındaydı. Bu gözlemlere dayanarak yapılan bazı çalışmalarda yüzeyin %67'sinin bulutlarla kaplı olduğu ortaya kondu. Bir başka çalışmada yüzeyin %10'nun herhangi bir anda bulutsuz olduğu ileri sürüldü. Bulutluluk genellikle okyanus üzerinde olurken karaların üzerinde %30 açık hava olduğu sonucu çıkmıştı. Aşağıdaki haritada Aqua uydusunda bulunan MODIS spektroradyometresinin Temmuz 2002 ile Nisan 2015 tarihleri arasında her gün yaptığı bulut gözlemlerinin ortalaması verilmiş. Koyu mavi bölgeler bulut olmayan, açık mavi bölgeler bazen bulutlu ve beyaz bölgeler ise çok sık bulutlu olan konumları gösteriyor. Haritada sürekli bulutlu üç geniş band görüyorsunuz. Birincisi tam ekvator üzerinde daha dar bir yapıda görünendir. Hadley hücreleri ismi verilen hava hareketlerinin sonucu ekvatora yakın düşük enlemlerden yükselen sıcak ve nemli hava soğuk bölgeye geldiğinde yoğunlaşarak bu bulutları oluşturur. Ekvatorun 60 derece güney ve kuzeyindeki geniş bulut bandı ise Ferrel hücreleri ismi verilen hava hareketlerinin sonucudur. MODIS'in 13 yıllık gözlemlerinden benim gördüğüm en ilginç özellik ise özellikle güney Amerika ve Afrika olmak üzere kıtaların batı taraflarının bulutsuz oluşu. Makalede bunun nedeni olarak okyanuslardaki yüzey suyunun Dünya'nın ekseni çevresinde dönmesi sonucu batıya doğru atılması olarak açıklanıyor. İşte, Şili'de ki Atacama çölününe neden hiç yağmur düşmediğinin ve tüm gökbilim kurumlarının o bölgelere üşüştüğünün bilimsel açıklaması. Son olarak haritayı büyütürseniz ülkemizin bulutluluk yapısını görürsünüz. Ne kadar zengin ve güzel bir ülkede yaşadığımızı görmenizi istiyorum. Ne Suudi Arabistan gibi güneş altında, ne de Avrupa gibi bulut altında. Az bulutlu yapısıyla dünyanın en mükemmel yerlerinden birinde yaşıyoruz. Bunu bir de yöneticilerimiz ve insanlarımız bilse ne kadar güzel olurdu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-cevresini-olcen-ilk-insan-eratosthenes/", "text": "Üzerinde yaşadığımız Dünya'nın boyutlarını ölçebilmeyi başarmış olan ilk insan M.Ö. 276 Yılında Bügünkü Libya'da doğmuş olan Yunanlı bilim insanı Eratosthenes'tir. Eratosthenes, ömrünün neredeyse tamamını geçirdiği Antik Yunan'daki en büyük akademik kürsü olan İskenderiye Kütüphanesinin Baş Kütüptanecisiydi. O sıralarda İskenderiye Kütüphanesi tartışmasız olarak Dünya'daki en saygın bilim merkezlerinden biriydi. Kütüphane deyince hemen hepimizin aklına ilk önce herkesin çıt bile çıkarmadan önündeki kitapla ilgilendiği ve etrafta sürekli ses çıkaranları uyaran asık suratlı görevlilerin kol gezdiği yerler gelir öyle değil mi? Halbuki İskenderiye Kütüphanesi birçok bilim insanının ve öğrencilerin bir araya gelip fikir alışverişinde bulunduğu ve beyin fırtınalarının had safhalara çıktığı çok canlı bir kütüphaneydi. Eratosthenes, bu sıralarda daha aşağılarda Güney Mısır'da Siyene denen şehirde çok ilginç bir kuyunun var olduğunu öğrendi. Bu kuyu her yıl 21 Haziran tarihinde en dip noktasına kadar Güneş alarak aydınlanıyordu. Güneş bu tarihte en tepe noktada oluyordu ve Güneş ışınları bu kuyuya tam dik olarak düşüyordu. Eratosthenes, Güneş ışınlarının İskenderiye ve Siyene'ye aynı şekilde düşmediğini ve bunun sebebinin de Dünya'nın eğimli bir yapıda olması ile alakalı olduğunu biliyordu. Yine bir 21 Haziran tarihinde Eratosthenes, Güneş tam tepe noktasındayken İskenderiye'de yere bir çubuk dikti ve Güneş ışınlarının çubuğa tam dik ulaşmadığını ve yerde 7 derecelik bir gölge oluşturduğunu farketti. Buradan yola çıkarak Dünya'yı bir daire olarak düşünen Eratosthenes, İskenderiye ile Siyene arasındaki mesafenin Dünyanın merkez noktasında da 7 derecelik bir açı oluşturması gerektiğini düşündü. Dairenin toplam açısı 360 Derece olduğuna göre 7 derecelik bir açı 50 de 1 lik bir parça anlamına geliyordu. Daha önceden İskenderiye ile Siyene arasındaki uzaklığı ölçen Eratosthenes bu mesafeyi yaklaşık olarak 5.000 Stad olarak bulmuştu. 1 Stad o zamanlar yarışların yapıldığı standart bir ölçüydü ve yaklaşık 185 Metre kadardı. Eratosthenes, 5.000 Stadlık mesafeyi 50 ile çarparak Dünyanın çevresinin 250.000 Stad olduğunu hesapladı yani 46.250 km. Peki İskeneriye ve Siyene arasındaki uzaklığı nasıl ölçmüştü? Çok basit; bir adam tuttu ve bu mesafenin kaç adım olduğunu saydırdı. Bugün Dünyanın çevresinin tam doğru ölçüsünün 40.100 km olduğunu biliyoruz fakat buna rağmen Eratosthenes, çağının şartlarına rağmen bu kadar basit bir matematik ve geometri hesabı yaparak % 15 lik bir sapmayla bile olsa bu denli yakın bir ölçüm yapabilmiş ve tartışma götürmeyecek bir şekilde gerçek bir üstün zeka örneği olduğunu kanıtlayarak tarihteki yerini almayı başarmıştır. Pek bir meşhur olan, ışık kirliliği... Basınç bir yüzeye etkide bulunan di..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-da-halkalari-olabilir-miydi/", "text": "Aslında Dünya yörüngesine saçılacak olan moloz yığınları, birkaç on bin yıl gibi kısa süreliğine kaba da olsa bir halka oluşturabilir. Dört milyar yıl kadar önce Ay'ın oluşumuna neden olan çarpışma sonrasında, gezegenimizin çevresinde bu tür bir halka oluşmuştu. Ancak, bu halkanın kalıcı olabilmesi için dünyamızın bazı yardımcılara, hatta biraz daha fazlasına ihtiyacı var. Gezegenlerin çevrelerinde oluşan halkalar, sahip oldukları uyduları ile aralarında yaşanan kütle çekim savaşının tutsakları sayılabilir. Yani bu uydular bir anlamda halkaları ana gezegenin iştahlı yutma arzusundan koruma görevini yerine getirirler. Satürn'ün çevresindeki halkaların her biri, ayrı bir uydusunun etkisiyle yerinde durur ve yaşamını sürdürür. Yine de bu yeterli değildir. Halkaları oluşturan küçük parçacıklar, yörüngede dönmelerini sağlayan momentumlarını görece çabuk yitirirler ve önünde sonunda gezegenin kütle çekimine yenilerek dağılır ve yüzeye düşerler. Yani, bu halkaların sürekli yeni malzemelerle beslenmesi gereklidir. Bu malzeme de tahmin edeceğiniz gibi uydulardan saçılan toz, buz ve kaya parçalarıdır. Aynı zamanda Satürn gibi parlak ve geniş halkalara sahip olabilmek için Dünya'nın Güneş'ten uzak olması gerekir. Çünkü halka yapısının ana öğesi su ve karbondioksit buzudur. Fakat gezegenimiz Dünya, Güneş'ten yörüngesinde buz yapılarının katı halde kalamayacağı kadar fazla ısı ve ışık alıyor. Bu durumda, bir halkamız olabilmesi için elimizdeki tek malzeme kalıyor; taş ve kaya parçaları. Ancak, yukarıda söz ettiğimiz gibi bu taş parçaları uzun süre yörüngede kalamazlar. Var olan tek uydumuzun bize sağladığı lagrange noktalarında böylesi bir kaya halkası oluşmuş olsaydı bile, zamanla bunlar gerek Dünya, gerekse Ay tarafından kütle çekim etkileri ile yutulup yok edilecekti. Ki milyarlarca yıl önce edildi bile. Üstelik, kayasal yapılı halkalar maalesef parlak değildir. Örneğin Jüpiter, Neptün ve Uranüs'ün bu şekilde büyük kısmı kaya parçaları ve tozdan oluşan ince halkaları vardır. Ancak, bu halkalar Satürn'ün buz yapılı halkalarına oranla o kadar sönüktürler ki, görünür ışıkta farkedilmeleri neredeyse imkansızdır. Yani, sözün özü; bir kayasal yapılı halkamız olsaydı bile, pek havalı durmayacak, gece göğümüzü maalesef süsleyemeyecekti. Şansımıza küsmemize gerek yok ama. Çünkü eğer buz yapılı bir halka sahibi olabilecek kadar Güneş'ten uzak olsaydık; gezegenimiz sıvı halde suya sahip olamayacağı gibi, bizler de hiçbir zaman var olamayacaktık. Not: Bir gezegendeki halka yapısının nasıl kalıcı olabileceği hakkında daha iyi fikir sahibi olabilmek için, şu yazımızı okumanız gerekir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-donus-hizi-nasil-hesaplanir/", "text": "Hissetmesek de, Dünya sandığımızdan çok daha büyük bir hızla dönüyor. Bu dönüş hızını basit yöntemler izleyerek hesaplamak mümkün. Bizler, bu tarz soruların ortaokul ve lise öğrencilerine verilmesi gereken, analitik düşünmeyi geliştirici sorulardan olduğu kanaatindeyiz. Dünya'nın dönüş hızını bulmak oldukça basittir. İhtiyacımız olan şey Dünya'nın çevresinin uzunluğu ve bu uzunluğu ne kadar sürede döndüğüdür. Neyse ki elimizde ne kadar sürede döndüğü bilgisi var, 1 günde dönüyor. 1 günü her ne kadar 24 saat olarak tanımlasak da, bu Güneş'i referans alarak yaptığımız bir kabuldür. Gezegenimizin kendi etrafındaki dönüş süresi aslında tam olarak 23 saat 56 dakika 4.1 saniyedir. 24 saatten az olmasının sebebi, kendi etrafında dönerken, aynı zamanda Güneş etrafında da dolanmasından kaynaklanır. Kendi etrafındaki bir turunu tamamladığında yörüngede biraz ilerlemiştir, dolayısıyla Güneş'i tam olarak karşısına alamaz ve biraz daha dönmesi gerekir. İşte ilave 4 dakika buradan gelir. Elimizde zaman bilgisi var. Geriye bulmamız gereken bir tek yol bilgisi kaldı. Bunu da çemberden yola çıkarak bulabiliriz. Gezegenimiz küresel bir yapıya sahip olduğundan ekvatorun ne kadar uzunluğa sahip olduğunu kolaylıkla bulabiliriz. Çemberin çevresi 2 r olduğuna göre burada bilmemiz gereken bir şey daha karşımıza çıkıyor, o da Dünya'nın yarıçapı bilgisi. Aslında bunu bulmak da oldukça kolay, nasıl bulunduğunu merak ediyorsanız şu yazımızı okuyabilirsiniz. Sonuç olarak elimizdeki bilgileri toparlayıp artık Dünya'nın dönüş hızını bulabiliriz. 23 saat 56 dakikayı saat cinsinden ifade etmek istersek, 56 dakikanın kaç saat ettiğini bulup 23 saate ekleyebiliriz. Yani 23+56/60 = 23.93 saattir. Dünya'nın ekvator yarıçapı 6371 kilometre olduğuna göre, V = 1673 km/saat bulunur. Bir başka deyişle saniyede 465 metre. Muazzam bir hız. Dünya bu hızla dönerken aynı zamanda biz de bu hızla dönüyoruz. Ne kadar hızlı olduğuna bir bakış açısı katmak için şöyle söyleyebiliriz: Bu hız F-16 savaş uçaklarının en yüksek hızına oldukça yakın ve ses hızından tam 1.36 kat daha fazla. Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe çizgisel hız azalır. Dolayısıyla bu hesaplamayı kosinüs fonksiyonu cinsinden ifade edebiliriz. Cos(0)=1 iken ekvatordaki, Cos(90)=0 iken kutuplardaki hızı ifade eder. Genel formüle dökecek olursak, Öyleyse 45 derece enleminde çizgisel hız, Saatte 1670 km hızla dönen bir kürenin üzerinde yaşıyorsak biz bu hızı neden ve nasıl hissetmeden yaşayabiliyoruz. Dünya el frenini çekip bir anda durursa 1670km/h hızla doğu yönünde fırlayınca hissedersin. Cevabı oldukça basit. Hissettiğimiz şey hız değil ivmedir . Otobüs sabit bir hızla giderken gözleriniz kapalı olduğunda, gitmesiyle durması arasındaki farkı ayırt edemezsiniz. Ancak hızlanma veya yavaşlama durumunda hissedebilirsiniz bu da ivmedir, hız değil."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-en-buyuk-matematik-problemi-cozuldu/", "text": "Lisedeki ileri seviye matematiğin kötü olduğunu düşünüyorsanız, süper bilgisayarlar kullanarak bir matematik problemini çözen üç matematikçiyi düşünün. Bahsettiğimiz problemin çözümünün kapladığı alan 200 terabayt. Eğer 1 terabaytın Dünya'nın en uzun romanı olan Savaş ve Barış'ın 337.920 kopyasını saklayabildiğini göz önünde bulundurursanız, 200 terabaytın ne kadar devasa bir alanı kastettiğini daha iyi anlayabilirsiniz. Bu çözümden daha önce rekor, 13 gigabayt ile 2014'te yayınlanmış bir kanıttaydı. Peki bu mantık dışı matematik problemi hangisi? Bahsettiğimiz problemin adı Boolean Pisagor Üçlüsü, bu problem 1980'lerin sonlarına doğru Kaliforniyalı matematikçi Ronald Graham tarafından yayınlanmıştır. Problem bildiğiniz Pisagor teoremi hakkında. Pisagor Teoremi der ki: bir dik üçgende dar açıların gördüğü kenarların uzunluğuna a ve b dersek ve dik açının gördüğü hipotenüsün uzunluğuna c dersek, bu uzunlukların a^2+b^2=c^2 denklemine uyması gerekir. Pisagor Üçlüleri ise a^2+b^2=c^2 denklemine uyan üçlü tam sayılar kümesidir. Örneğin 3^2+4^2=5^2 olduğu için 3-4-5 üçlüsü bir Pisagor üçlüsüdür, aynı şekilde 8^2+15^2=17^2 olduğu için 8-15-17 üçlüsü de bir Pisagor üçlüsüdür. Her bir tam sayıyı kırmızı veya mavi ile renklendirdiğinizi hayal edin. Ronald Graham, hiçbir Pisagor üçlüsü içindeki üç tam sayının aynı renkleri içermeyecek şekilde, tam sayıları kırmızıya ya da maviye boyayıp boyayamayacağımızı sordu ve problemi çözebilecek kişiye de 100 dolar vaadetti (ki 100 dolar ile bugün 1 terabaytlık harddisk alabilirsiniz). Bu probleme biraz daha yakından bakalım. Diyelim ki hiçbir Pisagor üçlüsünün üç sayısının aynı rengi içermesini istemiyoruz. İlk olarak 3-4-5 üçlüsü ile başlayalım ve rastgele olarak diyelim ki 3 kırmızı, 4 mavi, ve 5 mavi olsun . Sonra devam edelim ve 5-12-13 üçlüsü için renk seçelim. 5'in bir önceki üçlüden dolayı mavi olduğunu biliyoruz, o halde eğer üçlülerin aynı renkte olmasını istemiyorsak 12 ve 13'ten en az birinin kırmızı olması gerekir. Burada dikkat etmemiz gereken şey 3-4-5 için canımızın istediği gibi sayılara renk atayabilirken , 5-12-13 üçgeninde önceki üçlüden farklı olarak sayılar için renk seçeneğimizin biraz daha kısıtlı olacağıdır. Bunun nedeni 5'in hem 3-4-5 üçlüsünün hem de 5-12-13 üçlüsünün elemanı olmasıdır. Başka bir örnek vermek gerekirse 12 hem 5-12-13 üçlüsünün hem de 9-12-15 üçlüsünün elemanıdır. Bu şekilde diğer üçlüleri de boyamaya devam ettikçe öyle bir üçlü ile karşılaşalım ki biz önceki üçlüleri nasıl boyarsak boyayalım bu üçlüyü oluşturan 3 sayıda aynı renkte olmak zorunda olsun . İşte Boolean Pisagor Üçlüsü Problemi böyle bir üçlünün olup olmaması ile ilgilenir. Texas Üniversitesi'nden Marjin Heule, Kentucky Üniversitesi'nden Victor Marek ve İngiltere Swansea Üniversitesi'nden Oliver Kullman; Texas Üniversitesi bünyesinde bulunan Stampede süper bilgisayarını kullanarak oluşturdukları farklı bir teknikle rakamların renk olasılıklarını hesapladılar. En son hesaplamalarda 102.300 trilyon olan renk kombinasyonun 1 trilyona kadar daralttılar. 800 işlemcili bir süper bilgisayar ve iki gün süreyle kalan 1 trilyon olasılığın da üzerine düşünerek 7824 sonucuna ulaştılar. 7825 ya da daha fazla sayıyı denediğinizde, Graham'ın istediği örüntüyü oluşturamıyorsunuz. Şimdi tahmin edin bakalım, kim 100 dolar daha zengin... Ödül üçe bölündü. Graham elinde çekleriyle bu ayın başında çözümü yapan bilim insanlarını ziyaret etti. Matematiksel olarak bir sonucu nasıl vardığınızı gösteren ve matematikçilerin kanıt olarak adlandırdığı dosya süper bilgisayarın içinde 200 terabaytlık bir yer kaplıyor. Bahsettiğimiz bu alan kabaca İngiltere Meclis Kütüphanesi tarafından düzenlenen tüm dijital metinlere eşit. Nature'dan Evenly Lamb'a göre çözümü bulan üçlü, kanıtın sıkıştırılmış 68 gigabaytlık bir versiyonunu da oluşturmuşlar. Bu dosyanın indirilmesi, yeniden düzenlenmesi ve doğrulanması ise yaklaşık 30.000 saat. Peki sorun ne? Hiçbir insan böyle bir şeyi okuyamaz. Bunun yerine ekip, sonuçların doğruluğunu kontrol edebilmek ve sonuçların sorunun orjinalinde bulunan kriterlere uygun olduğunu gösterebilmek için farklı bir bilgisayar programı kullandı. Sonuçların doğrulanmasından Graham da memnun kaldı. Ancak eleştirmenler bunun yeterli olup olmadığını sorguluyor. Elinizdeki kanıtı kimsenin okuyamaması, bu kanıtın yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak bu durum matematiksel bir problemi çözmenin en önemli parçalarından olan nedeni açıklama kısmını göz ardı etmenize sebep olur. Neden 7825'ten sonrasını renklendirmenin imkansız olduğunu bilemezsiniz, sadece 7825'ten sonrasının renklendirilemeyeceğini bilirsiniz. Eğer matematik insanoğlunun bilgisini ilerletmek, bizim için ve etrafımızdaki evren için anlamlı olan sayıları bulmakla ilgiliyse; bir bilgisayarın anlayamayacağımız şekilde sonuçları bulması bilime ters düşüyor gibi görünüyor. Bu soru hakkında düşünmek isterseniz, yazının bitiminde verdiğimiz linkteki ön baskı metnine bir göz atabilirsiniz. Ulaşacağınız belge henüz emsal değerlendirilmesinden geçmedi, çünkü zannediyoruz ki bunu yapabilmemiz için matematikçi robotlardan oluşan bir takıma ihtiyacımız var. Limit, türev ve integralin ilk olar..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-gunes-etrafinda-hareketi-ve-ortak-kutle-merkezi/", "text": "Dünya'nın kütlesi Güneş'in kütlesine oranla çok daha düşüktür. Bu nedenle gezegenimiz, Güneş ve kendisi arasında kalan bir ortak kütle merkezi etrafında döner. Ancak Güneş'in kütlesi nedeniyle bu kütle merkezi Güneş'e çok daha yakındır. Bu yüzden algılarımız bize Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü söyler. Bu bilgi, teknik açıdan bakıldığında doğru değildir. Sağduyumuz bize Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü söyler. Ancak aslında dünya tam olarak Güneş'in etrafında dönmüyor. Çünkü kütleleri olan tüm cisimler, aslında ortak bir kütle çekim merkezi etrafında dönerler. Yunan Filozof Aristo, hayatı boyunca Güneş'in Dünya etrafında döndüğünü iddia etmişti. Aristo'nun fikri 2000 yıla yakın bir süre kabul görmüştü. Ta ki Kopernik, Galileo, Kepler ve Newton gibi bilim insanları, bu söylemi yıkan gözlemler yapana dek... Bir süre sonra herkes Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü savunmaya başladı. Ünlü Alman düşünür Goethe, Kopernik'in Dünya, diğer tüm gezegenler gibi, Güneş'in etrafında döner demesi üzerine; Tüm keşif ve fikirler arasında, Kopernik'in doktrini kadar insan ruhuna büyük etkisi olan bir şey olmamıştır. yorumunu yapmıştı. Ancak durun bir dakika... Öyleyse neden ikili yıldız sistemlerinde birinin diğeri etrafında dönmesindense, ikisi de birbiri etrafında dönüyor? Aslında bu tarz sistemler de birbiri etrafında değil, ortak kütle merkezleri etrafında dönerler. Bu yüzden birbirleri etraflarında dönüyormuş gibi görünürler. Öyleyse, Dünya ve Güneş de birbirlerinin ortak kütle merkezi etraflarında dönerler. Fakat Güneş, kütle olarak Dünya'dan 333 bin kat büyük olduğu için, Dünya Güneş'in kütle merkezi Güneş'in dışına çıkamaz. Bu kütle merkezi, Güneş'in yakınında bir noktadadır. Etraflarında başka hiçbir gezegen ve kütle olmasaydı, Dünya ve Güneş'in bu teorik nokta etrafında dönmeleri gerekirdi. Güneş Sistemi'nde 8 gezegen, bu gezegenler etrafında dönen yüzlerce uydu ve irili ufaklı sayısız gök cismi bulunur. Tümünün hareketi, bütün bu gök cisimleri tarafında oluşturulan ortak kütle merkezi etrafında gerçekleşir. Bununla birlikte Güneş Sistemi üyelerinin hepsi hareket halinde olduğu için bu kütle merkezi de sürekli hareket halindedir. Güneş, tüm Güneş Sistemi'nin kütlesinin %99,87'si oluşturur. Bu nedenle diğer tüm gezegenler tek eksende dizilse bile, kütle merkezi Güneş'in yalnızca 800.000 kilometre dışına düşer. Bu da Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür'ün Güneş'e olan mesafesinin ancak %1,5'i kadardır. Özetle; Dünya, Güneş ve tüm gezegenler Güneş Sisteminin sürekli yer değiştiren kütle merkezinin etrafında dönerler. Güneş'in kendisi de bu nokta etrafında döner ve bu nokta kendi merkezine çok yakın olduğu için, Güneş yalpalama hareketi yapıyor gibi görünür. Bu yalpalanma etrafında gezegen olan tüm yıldızlar için geçerlidir. Bu yalpalanmanın miktarı ise bize gezegenleri keşfetme konusunda ipucu verir. Bir dış gezegeni tespit etmek çok zordur. Ancak bir yıldızın hareketinde yalpalanma varsa, etrafında bir başka kütlenin, yani gezegenin olduğu çıkarımı yapılır. Buradan hareketle pek çok dış gezegen bulunmuştur. Not: Gezegenler etrafında dönen uydular ifadesi de bu yazının kapsamına girer. Aslında uydular da gezegenlerin etrafı yerine, gezegen ile olan ortak kütle merkezleri etrafında dönerler. - Planetary motion: The history of an idea that launched the scientific revolution. . Retrieved March 22, 2021, from https://earthobservatory.nasa.gov/features/OrbitsHistory - Technically, Earth does not orbit around the sun. . Retrieved March 22, 2021, from https://www.realclearscience.com/blog/2014/08/technically_the_earth_does_not_orbit_the_sun.html Bilindiği üzere 1950 ve 60'lı yılla..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-gunese-uzakligi-degisiyor-mu/", "text": "Sorunun genel cevabı, çoğumuz için evet sabit şeklinde. Astronomi bilimi ile yakından ilgilenenler için ise, yörüngenin eliptik olması nedeniyle yıl içinde yakınlaşıp uzaklaşarak düzenli bir değişim gösterir şeklinde olacaktır. Bu ikinci cevap doğru, ancak eksik. Bu yazımızda, eliptik yörünge şeklimiz nedeniyle gerçekleşen yıllık değişime değil, bu eliptik yörünge uzaklığımızın yıllar geçtikçe zamanla değişip değişmediğine, her zaman sabit olup olmadığına bakacağız. Şu yazımızda daha önce anlattığımız gibi, gezegenimiz Dünya'nın Güneş'e uzaklığı ortalama 150 milyon (tam olarak 149,597,870) km'dir. Bu rakam ortalamadır çünkü, yörüngemiz elips biçiminde olduğu için ülkemizde kış yaşandığı dönemlerde Güneş'e uzaklığımız 147 milyon kilometre iken, yaz başlarken 152 milyon kilometre uzakta yer alırız. Aradaki fark tam 5 milyon kilometredir. Dünyamız, her yıl yaklaşık olarak 15 cm kadar Güneş'ten uzaklaşır. Yani, yukarıda verdiğimiz ortalama uzaklık değeri her yıl 15 cm artar. Bu da şu anlama geliyor: 80 yıl yaşayan bir insan, ömür süreci boyunca Güneş'ten 12 metre uzaklaşır. Daha başka bir örnek verelim: Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiği 1453 yılından beri Güneş'ten yaklaşık 84 metre uzaklaştık. Güneş'ten uzaklaşmamızın birkaç sebebi var: Öncelikle, Güneş çekirdeğinde nükleer reaksiyonlarla enerji üretiyor. Bu enerji üretimi, kütlesinin sürekli azalması demektir. Ayrıca, Güneş rüzgarları yoluyla da sürekli bir kütle kaybı söz konusu. Yıldızımızın bu iki yolla kaybettiği kütle, her saniye milyonlarca tondur. Rakam size büyük gelebilir ama, her saniye kaybedilen milyonlarca ton madde, Güneş için pek anlam ifade etmez, çünkü kendisi çok ama çok büyüktür. Yine de, bu kütle kaybı Güneş'in zayıflamasına ve kütle çekim gücünün çok hafif biçimde azalmasına neden olur. Kütle çekim gücü azalan Güneş, gezegenimizi az da olsa daha zayıf biçimde çekeceğinden, açısal momentumunu koruması gereken Dünya yavaşça Güneş'ten uzaklaşır. Uzaklaşmamıza neden olan bir diğer mekanizma da, Dünya ile Güneş arasında yaşanan gel-git savaşıdır. Evet, tıpkı Ay gibi Güneş de gezegenimiz üzerinde gel-git yaratır. Aynı biçimde Dünya da Güneş'te gel-gitlere sebep olur. Sonuçta, hem Güneş'in kilo vermesi, hem de gel-git savaşları Dünya'yı Güneş'ten her yıl 15 cm kadar uzaklaştırır. Belirtmek gerekiyor ki, Dünya'nın Güneş'e uzaklığı sadece yukarıda yazdığımız etkenler nedeniyle değişmez. Çünkü, sistemimizde yalnız değiliz. Bize en yakın gezegen olan Venüs'ün de Dünya yörüngesi üzerinde etkisi vardır . Yine, Mars ve sistemimizin dev gezegeni Jüpiter de Dünya'nın yörüngesini etkiler. Gezegenlerin bu etkileri oldukça karmaşık, küçük ve düzensizdir. Fakat, yüzlerce, binlerce yıllık zaman dilimleri söz konusu olduğunda yörüngemize büyük etkiler yaptıkları görülür. Bunun da cevabı şu: Güneş Sistemi'ndeki denge öyle hassas değildir. İlla ki bir dengeden söz edeceksek, kaba bir denge vardır. Bize niçin birşey olmadığı ile ilgili, habitable zone konusunu anlattığımız şu yazımızı okumanız faydalı olur. Güneş Sistemi sakin, sabit bir yer değildir. Sürekli değişim içindedir ve varlık süreci boyunca büyük değişimler yaşanır. Gezegenlerin hiçbiri şu anda 100 milyon yıl önceki konumunda değil. Güneş 100 milyon, 300 milyon, 500 milyon yıl önceki Güneş değil. Çok fazla şey değişti ve çok fazla şey değişecek. Ancak, milyon yıllık bu kısa evrensel zaman dilimlerine göre insan ömrü bir hiçtir. Devletlerin ömrü bir hiçtir, imparatorlukların yüzlerce, binlerce yıllık ömür süreci yok hükmündedir. Canlı türlerinin yeryüzünde var oldukları süreler bile çok kısadır ve bu değişimleri algılayamayız. Bize her şey aynıymış gibi gelir ama, hepsi muazzam bir hızla ve düzensiz biçimde değişir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-hareket-hizi-ne-kadar/", "text": "İnsanoğlu olarak yeryüzünde hareketsiz durduğumuza inanmak çok kolaydır. Bununla birlikte çevremizde de hiç hareket olduğunu hissetmeyiz. Ancak gökyüzüne baktığımız zaman hareket ettiğimize dair kanıtları görebiliriz. Bazı eski astronomlar, Dünya'nın her şeyin merkezi olduğu yer merkezli bir evrende yaşadığımızı öne sürmüşlerdi. Aynı ay ve diğer gezegenlerin hareketleri gibi güneşin de bizim çevremizde döndüğünü ki bunun da gün doğumu ve gün batımına sebep olduğunu söylemişlerdi. Ama bu görüşe göre açıklanamayan belli şeyler bulunmaktaydı. Mesela bir gezegen bazen ileri doğru hareketine yeniden başlamadan önce gökyüzünde geri geri gidiyordu. Şu anda geri hareket olarak da bilinen ve Dünya'nın diğer bir gezegeni onun yörüngesinde yakalaması ile ortaya çıkan bu hareketi biliyoruz. Örneğin; Mars, Dünya'dan daha uzak bir yörüngede güneşin çevresinde dolanır. Mars'ın ve Dünya'nın kendi yörüngeleri üzerinde bir noktada Dünya, Mars'ı yakalar ve geçer. Bu geçiş esnasında Mars gökyüzünde geriye doğru hareket etmiş olur. Dünya onu geçtikten sonra ise tekrar ileri doğru hareket etmeye başlar. Güneş merkezli sistemin diğer bir kanıtı da, paralaks veya yıldızların birbirlerine göre olan pozisyonlarındaki görünür değişikliklerine bakılarak anlaşılabilir. Paralaks için basit bir örnek şöyle verilebilir: işaret parmağınızı bir kol uzaklığında yüzünüze doğru tutun. Sağ gözünüzü kapatarak sadece sol gözünüz ile ona bakın. Daha sonra ise tam tersini yapın. Parmağınızın pozisyonu değişmiş gibi görünecektir. Çünkü sağ ve sol gözleriniz parmağınıza oldukça farklı açılardan bakmaktadır. Aynı şey Dünya'dan yıldızlara bakınca da gerçekleşir. Güneşin çevresinde dönmemiz 365 günümüzü almaktadır. Eğer görece bize yakın olan bir yıldıza önce yaz mevsiminde daha sonra da kış mevsiminde bakarsak, bu yıldızın gökyüzündeki pozisyonunun değiştiğini görürüz çünkü biz de kendi yörüngemizde farklı bir yerde bulunuyoruz. Yani yıldızlı farklı noktalardan görüyoruz ve paralaks kullanılarak yapılacak birkaç basit hesaplama ile yıldızın uzaklığını tespit edebiliriz. Dünya'nın dönüşü sabittir ancak, hızı bulunduğu enleme bağlıdır. Mesela, ekvator da dediğimiz Dünya'nın en geniş alanındaki çember yaklaşık olarak 40.070 km genişliğindedir. Eğer çemberin genişliğini bir günün uzunluğuna yani 24 saate bölerseniz, bu sonuç size dünyanın ekvatordaki hızını yaklaşık 1.670 km/saat olarak verir. Ancak diğer enlemlerde bu kadar hızlı hareket etmezsiniz. Eğer 45 derece enleminde kürenin yarısına gelirseniz enlemin kosinüsünü kullanarak hızı hesaplayabilirsiniz. 45'in kosinüsü 0.707'dir ve böylece 45 derecedeki dönüş yaklaşık 0.707 x 1037 = 733 mph (saatte 1.180 km) hızında olmaktadır. Daha kuzeye veya daha güneye gidildiğinde hız azalmaktadır. Kuzey veya Güney kutbuna ulaşırsanız dönüşünüz oldukça yavaş olacaktır . Uzay ajansları, Dünya'nın dönüşünden avantaj sağlamayı severler. Örneğin, eğer Uluslararası Uzay İstasyonu'na astronot gönderilecekse onları ekvatora yakın bir yerden göndermeyi tercih ederler. Bu yüzdendir ki Uluslararası Uzay İstasyonu kargo görevleri genelde Florida'dan fırlatılır. Bu sayede Dünya'nın dönüşü ile aynı yönde fırlatılan roketler, onların uzayda yol almasını sağlayacak hız artışını edinmiş olurlar. Dünya'nın dönüşü tabi ki de uzaydaki tek hareketimiz değildir. Güneş etrafındaki yörüngesel hızımız yaklaşık 107,000 km/saattir. Bunu da basit bir geometri ile hesaplayabiliriz. İlk önce Dünya'nın ne kadar uzaklığa seyahat ettiğini bulmamız gerekir ki, bunu gayet iyi biliyoruz. Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüşü yaklaşık 365 gün sürer. Yörünge bir elips şeklindedir ancak, matematiği basit tutmak adına ona çember diyelim. Yani, Dünya'nın yörüngesi bir dairenin çevresidir. Dünya'nın güneşe olan uzaklığı ise Uluslararası Astronomlar Birliği'ne göre 149,597,870 kilometredir. yarıçapı belirtir. Buna göre dairenin çevresi, 2 x x r denklemine eşittir. Böylece Dünya'nın bir yılda yaklaşık 940 milyon kilometre yol kat ettiğini bulabiliriz. Hızın zamanla alınan uzaklığa eşit olmasından dolayı, Dünya'nın saatteki hızı, 940 milyon kilometreyi 365.25 güne bölerek ve bu sonucu da 24 saatte bölerek hesaplanabilir. Yani bu durumda Dünya bir günde; saatte 107,627 km hızla 2.6 milyon kilometre yol almaktadır. Güneş ve Galaksimiz de Hareket Etmektedir. Güneş'in de Samanyolu üzerinde kendi yörüngesi vardır. Güneş, galaksinin merkezinden yaklaşık 25.000 ışık yılı uzaklıktadır ve Samanyolu da en az 100.000 ışık yılı genişliğindedir. Güneş ve beraberinde bizler, saniyede 200 kilometre veya saatte 720.000 km hızla hareket ediyor gibi görünmektedir. Bu inanılmaz hıza rağmen Güneş Sistemi, Samanyolu'ndaki tüm yörüngesini yaklaşık 230 milyon yılda dolanmaktadır. Samanyolu ise uzaydaki diğer galaksilere bağlı şekilde hareket eder. Yaklaşık 4 milyar yıl içerisinde Samanyolu, en yakın komşusu olan Andromeda Galaksisi ile çarpışacak. İki galaksi de birbirlerine saniyede yaklaşık 112 km hız ile yaklaşmaktadır. Yani evrendeki her şey hareket halindedir. Şu anda uzayda bizlerin uzaya savrulmasının hiçbir yolu yoktur. Çünkü Dünya'nın yer çekimi, dönme hızına kıyasla daha fazladır. Ekvatorda gerçekleşen en güçlü noktasında bu merkezcil ivme, Dünya'nın yerçekimine sadece yaklaşık yüzde 0.3 oranında karşı koyabilmektedir. Diğer bir deyişle, kutup bölgelerinde ekvatora göre daha ağır olursunuz ancak bunu fark etmezsiniz bile. Ancak Dünya birden bire durursa bunun etkileri korkunç olabilir. Çünkü atmosfer, Dünya'nın orijinal dönüş hızı ile Dünya'nın çevresinde dönmeye devam edecek. Bu da karada bulunan insanlar, binalar ve hatta ağaçlar, yüzey toprağı ve kayalar dahil her şeyin süpürülüp gitmesi anlamına gelmektedir. Bu durum insanlara, hayvanlara ve bitkilere değişmek için biraz zaman tanımaktadır. Fizik kurallarına göre Dünya'nın en yavaş halindeki hızı, her 365 günde 1 kere dönecek şekilde olacaktır. Buna kütle çekim kilidi denir ve bu durum gezegenimizin bir yüzünün sürekli Güneşi görmesine diğer yüzünün ise sürekli karanlıkta kalmasına neden olur. Karşılaştıracak olursak bizim uydumuz Ay da Dünya senkronlu bir dönüş sergiler ve ayın bir yüzü her zaman bize baktığı gibi diğer yüzünü hiç görmeyiz. Ancak ikinci dönüş olmayan senaryoya geri dönersek: eğer Dünya dönmeyi tamamen bırakırsa bunun Dünya üzerinde başka tuhaf etkileri de olabilir. Mesela Dünya'nın dönmesinden kaynaklandığı düşünülen manyetik alan muhtemelen kaybolacak. Bu sebepten dolayı da o güzel aurolarımızı, Dünya'yı kuşatan Van Allen radyasyon kuşaklarını kaybederiz. Daha sonra ise Dünyamız, Güneş'in hiddetine açık bir hale gelecektir. Ne zaman taç küre kütle atımı gerçekleştirip Dünya'ya yüklü parçacıklar gönderirse, bunlar Dünya'nın yüzeyini vuracak ve her yeri radyasyona boğacaktır ki bu da önemli bir biyolojik tehlikedir. Bir gök cismi yahut bir gök olayı d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-kutlesi-ve-yercekimi-dagilimi/", "text": "Dünya yüzeyindeki yerçekimi; dağ sıralarına, okyanus çukurlarına ve Dünya çevresindeki kesintisiz su akıntılarına bağlı olarak değişir. Güneş Sistemi'ndeki karasal gezegenler arasında Dünya; hem en büyük boyutlu, hem de en büyük kütleli gezegendir. Yaklaşık olarak 6.58 sekstilyon tondur (6.58x10^21 ton). Dünyamız ağırdır çünkü kıtaların üzerini kaplayan topraktan, okyanusları dolduran suya kadar taşıdığı her şey görece fazla kütleye sahiptir. Buna karşın, gezegenimizin kütlesi düzgün olarak dağılmamıştır. Değişken yüzey topografisi ve kesintisiz su akıntıları nedeniyle yerkürenin bazı bölgeleri, diğer bazı bölgelere göre daha fazla ya da daha az kütleye sahiptir. Bu durum da, gezegenimizin yüzeyinde yerçekimi farklılıklarına yol açar. Elbette bu farklılıklar günlük hayatta hiçbirimizin fark edemeyeceği kadar küçüktür. Ancak, bilimsel çalışmalar için bilinmesi önem taşır. NASA'ya ait GRACE uyduları 2002 yılından itibaren gezegenimizin yerçekimi haritasını çıkarmıştır. Bu haritalar, bilim insanlarına, bölgeler arasındaki farklılıkları ve yer çekiminin zamanla nasıl değiştiğini görebilme imkanı vermiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-manyetik-alani/", "text": "Bilindiği gibi pusulalar çalışmak için bir manyetik alan varlığına ihtiyaç duyarlar. Pusula iğnesinin kuzey kutbu, Dünya'nın manyetik güney kutbu tarafından çekilir ve bulunduğumuz konumun kuzey tarafını bu şekilde tayin ederiz. Yüzyıllardır açık denizlerde yol alan denizciler bu doğa ilkesini kullanarak yönlerini buldular. Ancak Dünya'nın manyetik alanının yön bulmanın çok ötesinde yaşamsal bir faydası daha var. Bu fayda belki de şu anda yalnızca biz insanoğlunun değil dünya üzerindeki tüm canlılığın varlığını borçlu olduğu bir koruyuculuk olarak görülebilir. Pek hatırlamak istemesek de, yakın tarihimize baktığımız zaman karşılaştığımız Çernobil, Hiroşima ve Nagasaki facialarının sonucunda, radyasyonun canlılık üzerinde ne derece ölümcül tahribe yol açtığını deneyimleyerek gördük. Bugün yenilenebilir enerji kaynaklarımızın başında gelen Güneş'imiz de etrafına her saniye canlılık için tehlikeli derecede radyasyon yayıyor. İşte Dünya'nın manyetik alanı bizi binlerce Çernobil gücünde olan bu radyasyondan koruyor. Bütün bu soruların cevapları için önce Dünya'nın manyetik alanını iyi analiz etmemiz gerekiyor. Bu analizse kuşkusuz manyetizmanın, pusulanın icadının paralelinde gerçekleşmiş kısa bir gelişim sürecine vakıf olmaktan geçiyor. Manyetizmanın gelişimi Dünya'nın farklı bölgelerinde farklı zamanlarda başladı. Çin'de M.Ö. 13'üncü yüzyılda pusula kullanıldığı biliniyor. M.Ö. 800 yıllarında Yunanlıların manyetizma hakkında bilgileri vardı. Rivayete göre; bir çoban manyetit taşlarına (Fe3O4) sık rastlanan Magnesia kentinde farklı bir taşın demiri çektiğini deneyimledi. Mıknatıs sözcüğünün kökeni de eski Yunancaya dayanıyor ve kentin adı olan Magnesia'dan türediği kabul ediliyor. Manyetizmayla ilgili elimizdeki ilk yazılı belgeler Aristoteles tarafından yazılmış Thales'in gözlemlerinin anlatıldığı kaynaklardır. Bu yazılara göre Thales, mıknatıs taşının demiri çekebilme özelliğini, kehribarın yünle ovulduğunda saman ve tüy gibi hafif cisimleri çekebildiğini keşfetmiştir. Thales'in kehribarın yüklenmesiyle ilgili keşfi kuşkusuz bir statik elektrik örneğidir. O dönemlerde mıknatısın demiri çekmesiyle, kehribarın elektrikle yüklenmesi benzerlik taşıdığından bu olayların aynı olduğu sanılıyordu. Manyetizmanın gelişimi, keşfinin ardından yüzlerce yıl sürecek bir durgunluk dönemine girdi. Doğanın bu temel kuvveti, kapsamlı bir analize ancak bilimin sistemleştirildiği 16'ıncı yüzyıldan sonrasında kavuşabildi. Bu süreçte mühendislik, bilimin önünden gitti ve mıknatıs önemli bir soruna çözüm olarak kullanıldı. Belki tesadüfen belki bilinçli olarak şerit haline getirilen mıknatısın suyun üzerine konulduğunda kuzey güney istikametinde hizaya geldiği saptandı. Böyle basit bir gerçeklikle pusula icat edilmiş oldu. Bu o dönem için önemli bir keşifti ancak hiç kimse bunun nasıl gerçekleştiğini bilmiyordu. Avrupa'da pusuladan ilk olarak bahseden 1180 yılında Alexander Neckam (1157-1217) oldu fakat bundan çok daha öncesinde pusulanın Çinliler tarafından bulunup Araplar vasıtasıyla Avrupa'ya ulaştığı biliniyor. Hiç kuşkusuz pusula dönemin önemli bir teknolojik icadıdır ve insanoğlu eski çağlardan beri var olan yön bulma sorununa pratik bir çözüm getirerek Dünya'nın manyetik alanından yararlanmıştır. Ancak çok uzun bir dönem bilimin diğer alanlarındaki ilerleme henüz yeterli seviyeye ulaşamadığından pusulanın nasıl çalıştığına dair ciddi bir açıklama getirilemedi. Avrupa'nın pusulayla tanışmasının ardından, dönemin bu önemli teknolojik gelişmesi biraz daha ilkellikten çıkarılıp geliştirilmekle birlikte, hangi doğa olayı aracılığıyla çalıştığı da araştırma konusu oldu. Bununla ilgili ilk yazılı kaynak, Fransız bir bilgin olan ve mıknatıslar üzerine çalışmalar yürüten Peter Peregrinus tarafından 1269 yılında Epistola de Magnete isimli kitapla oluşturuldu. Peregrinus kitabında manyetik kutbun tanımını yaptı ve aynı kutupların birbirini ittiğinden, zıt kutupların birbirini çektiğinden bahsetti. En önemlisi ise, bir mıknatısın ikiye bölünmesiyle kutupların birbirinden ayrışmayacağını, bölünen iki parçanın da mıknatıs özelliği göstermeye devam edeceğini belirtti. Yine aynı yıl Pierre de Maricourt, doğal bir mıknatısın yüzeyine, iğneler yerleştirerek yönelimlerini gözledi. Bu yönelimlerin mıknatısın karşılıklı iki noktasından geçen ve onu kuşatan çizgiler oluşturduklarını ve şekli ne olursa olsun her manyetik özellik gösteren malzemenin kuzey ve güney olmak üzere iki kutba sahip olduğunu keşfetti. Maricourt'un yaptığı deney yukarıda bir mıknatısın manyetik alan çizgilerini gördüğümüz resme oldukça benzer bir sonuç vermişti. Bugün biliyoruz ki, bir mıknatıs etrafında görünmeyen manyetik alan çizgileri oluşturur. Bu görüntü bir mıknatısın üzerine koyulan beyaz kağıda demir tozlarının serpiştirilmesiyle kolaylıkla elde edilebilir. 13'üncü yüzyılda pusulanın çalışma prensibinin ortaya koyulabilmesi hevesiyle yürütülen çalışmalar daha sonrasında uzun bir durgunluk sürecine girdi. Konumuzla doğrudan ilgisi olmadığından manyetizmanın daha sonraki yıllardaki gelişimini ele almayacağız. Ancak manyetizmanın doğuşu ve gelişimi üzerinde pusulanın, dolayısıyla Dünya'nın manyetik alanının doğal ve önemli bir etkiye sahip olduğu görülebilir. 1600 yılında Kraliçe I. Elizabeth'in özel doktoru olan William Gilbert (1544-1603) De Magnete ismini verdiği kitabını yayımladı. Kitabında jeomanyetizma teorisine çok büyük bir katkıda bulundu ve pusulanın çalışma ilkesini çok net bir biçimde açıklığa kavuşturdu. Gilbert, Dünya'nın küresel bir mıknatıs olduğunu ve pusula ibresinin Dünya'nın manyetik kutbunu gösterdiğini ortaya koydu. Bunun yanı sıra kuzey-güney yönünde hizalanan pusula ibresinin düşey yönde de sapma gösterdiğini söyledi. Pusulanın çalışma ilkelerinin ortaya koyulması amacıyla yürütülen araştırmaların neticesinde, mıknatısın kuzey ve güney kutuplara sahip olduğu, çekmenin zıt kutuplarca, itmeninse aynı kutuplarca gerçekleştirildiği saptandı. Bütün bu bilgilerin ışığında pusulanın çalışabilmesi için etkileşmesi gereken bir başka mıknatıs olması gerektiği sonucuna ulaşılıyordu. Bu mıknatıs, açık denizlerde bile pusulanın çalışması gerçeğiyle karşılaştırıldığında küresel boyutlarda olmalıydı. Pusulanın çalışabilmesi açıkça dünyayı bir uçtan bir uca saran manyetik alan çizgilerinin varlığını gerektiriyordu. Bütün bu gelişmelerin sonucunda Gilbert, Dünya'nın manyetik alanının varlığını açıklamış oluyordu. Bilimsel ilerleyiş çok az defa mühendisliğin arkasında kalmıştır. Pusulanın icadı ve sonrasında varlığı anlaşılan Dünya'nın manyetik alanı buna güzel bir örnek oluşturur. Yer adeta devasa bir mıknatısa benzer. Güney kutup noktasının yakınlarından çıkan manyetik alan çizgileri dünyayı bir meridyen boyunca sararak kuzey kutup noktası yakınlarında son bulur. Fakat Dünya'nın manyetik kutup noktalarıyla coğrafi kutup noktaları biraz farklılık gösterir. Dünya'nın manyetik güney kutbu coğrafi kuzey kutbuyla, manyetik kuzey kutbu coğrafi güney kutbuyla eşleşir. Bunu şu şekilde anlayabiliriz. Elimizdeki pusula iğnesinin kuzey kutbu zıt kutuplar birbirini çekeceğinden, Dünya'nın manyetik güney kutbu tarafından çekilecek ve dolayısıyla coğrafi kuzey kutbunu gösterecektir. Ancak hiçbir manyetik pusula, kuzeyi kesin bir doğrulukla gösteremez! Bunun nedeni coğrafi kuzey kutbuyla manyetik güney kutbunun birbiriyle tam olarak örtüşmemesidir. Manyetik kutupları birleştiren eksenle, coğrafi kutupları birleştiren eksen arasında yaklaşık 11 derece açı vardır. Bu sebepten pusulanın gösterdiği kuzey yönü coğrafi kuzeyden biraz farklıdır. Konuma göre değişebilen bu farklılığa manyetik sapma denir ve bu durum pusulanın gösterdiği yönün aslında küçük bir hatayı barındırdığı sonucunu doğurur. Bunun yanı sıra yukarıdaki resimden de görüldüğü gibi Dünya'nın birçok noktasında pusula iğnesi yatay doğrultunun yanı sıra düşey doğrultuda da yönelim gösterir. Düşeyde oluşan bu eğime manyetik eğim denir ve tahmin edilebileceği gibi ekvatorda eğim sıfır olarak ölçülür ve manyetik kutuplara gidildikçe artış gösterir. Manyetik kutup noktalarında, manyetik alan dünya yüzeyine dik olduğundan, manyetik eğim doksan derece olarak ölçülür. Dünya'nın manyetik alan çizgileri bir mıknatısın manyetik alan çizgileriyle oldukça benzerdir. İlk etapta manyetik alan, yerin içinde bulunan dev bir mıknatısla temsil edilebilecek gibi görünebilir ve Dünya'nın çekirdeğinde yer alan büyük demir rezervleri bu düşünceyi güçlendirebilir. Fakat böyle bir şeyin mümkün olamayacağı yüksek sıcaklıkların varlığından anlaşılır. Çekirdekte var olan çok yüksek sıcaklıklar kalıcı mıknatıslanmayı engeller. Yerin içinde dev bir mıknatısın yer almadığını bilsek de günümüzde manyetik alanın varlığını tutarlı biçimde açıklayabilen bir teoriye sahip değiliz. Ancak son elli yıldır yapılan uzay çalışmaları ve Dünya'nın çekirdeğinin laboratuvar ölçeğinde oluşturulmasıyla yapılan deneyler birtakım gerçekleri ortaya çıkardı. Öncelikle Dünya'nın manyetik alanının herhangi bir mıknatısın manyetizmasıyla eş sayılamayacağını biliyoruz. Bir mıknatısın manyetizması, atomik boyutlarda gerçekleşen bir hizalanma sonucu oluşur. Maddeyi oluşturan moleküllerin sahip oldukları sonsuz küçüklükteki manyetik etkiler, moleküllerin aynı hizaya gelmeleriyle maddenin genel manyetik alanını oluşturur. Bu genel manyetik alan çok yüksek sıcaklıklarda kaybolur. Çünkü sıcaklık, atomik boyutlardaki titreşimlerdir ve sıcaklık artınca moleküllerin rastgele hareket etmeleri sonucu hiza kaybolur. Dolayısıyla maddenin genel manyetik alanı da kaybolur. Bu bilgiden hareketle, Dünya'nın çekirdeğindeki yüksek sıcaklıklar nedeniyle, merkezde bulunan yüksek orandaki demirin manyetik alan oluşturamayacağı açıktır. Çekirdekteki demirin, manyetik alanın kaynağı olmadığı, Venüs gezegeninin Mariner 2 uzay aracıyla yapılan gözlemleri sayesinde de anlaşılmaktadır. Venüs tıpkı Dünya gibi çekirdeğinde yüksek oranda demir içermesine rağmen bir manyetik alana sahip değildir. Öyleyse manyetik alanın kaynağı için başka nedenler aramak gerekir ve diğer gezegenlerle yapılacak karşılaştırmalar bizleri bu sorunun cevabına yaklaştırabilir. Venüs'ün kendi ekseni etrafındaki dönüş süresine bakıldığında Dünya'nınkinden 243 kere daha yavaş olduğu görülür. Dünyadaki 243 gün Venüs'teki 1 güne karşılık gelir. Bu yavaş dönüş hareketi manyetik alanın Dünya'da gözlenmesinin, Venüs'te ise gözlenememesinin cevabı olabilir mi? sorusunun yanıtı için laboratuvar ortamında Dünya'nın sıvı dış çekirdeğinin bir modelini oluşturan bilim adamları dönü hareketinin manyetik alan için kritik öneme sahip olduğunu gördüler. Milyarlarca ton demir ve nikel içeren sıvı metalik dış çekirdeğin dönme sonucu oluşan hareketi ve termal etkilerle oluşan elektrik akımı manyetik alanın kaynağı olarak görülüyor. Diğer bir deyişle, devasa boyutlarda küresel bir mıknatıs olarak görülebilecek Dünyamız, manyetik alanını, sıvı metalik dış çekirdeğine ve dönü hareketine borçlu. Fakat bu bilgiler dışında manyetik alanın nedenlerine yönelik deneysel temellere oturan herhangi bir teoriye henüz sahip değiliz. Dünya'nın manyetizması anlaşıldıktan sonra tarihsel süreçteki değişimleriyle ilgili oluşan merak giderilmeyi bekliyordu. Bu merak Dünya'nın manyetizmasını inceleyen jeomanyetizma bilim dalı ile arkeologları birleştirecekti. Evet yanlış duymadınız! Bilim, sorduğu sorulara cevaplar bulabilmek için kimi zaman hiç umulmadık alanlara başvurabilir, ilk anda birbiriyle ilgisi kurulamayacak disiplinleri, ortak yürütülmesi gerekli çalışmalara sokabilir. Arkeologların uğraşlarından bir tanesi; toprak altından çıkarılan çömlekleri inceleyerek uygarlıkların kültürel ve sosyal yapılarıyla ilgili bilgiler edinmektir. Fakat bu çömlekler jeomanyetizma çalışan bilim adamlarına çok daha farklı şeyler anlatır. Bilindiği gibi çömleğin hammaddesi topraktan elde edilen kildir ve kil, içinde demir tabanlı olan manyetit denilen bir maddeyi barındırır. Mıknatıslanmanın nedenlerini anlatırken de kısaca değindiğimiz gibi manyetit malzemesi, içerisinde atomik boyutta belli bir yönelime sahip mıknatıslar barındırır. Manyetitin mıknatıslanabilmesi için moleküllerinin aynı hizaya girmesi gerekir. Tarihin içinde bir çömlekçi, eline işlemek için kil aldığında içeriğindeki manyetitin genel bir manyetik alanı yoktur. Molekülleri düzensiz bir şekilde sıralanmıştır. Çömlekçi, kil yığınını işler ve daha sonrasında pişirmek üzere fırına koyar. Fizikçileri ilgilendiren asıl mesele bu noktadan sonra başlar. Manyetit 585 C yukarısında manyetik özelliğini kaybeder. Yani bu sıcaklıklarda içeriğindeki moleküller eski düzensiz yönelimlerini tamamıyla yitirir. Fırına bırakılan çömlekteki manyetitin genel bir manyetik alan oluşturmayan düzensiz molekül dizilişi, bahsedilen sıcaklıklara erişildiğinde kaybolur. Fırından çıkarıldığında yüksek sıcaklıklardaki çömleğin yüksek enerjilerde titreşen molekülleri vardır. Bu serbestlik manyetit moleküllerin eski düzensiz dizilişlerinden kurtulmalarına ve malzemenin bütün moleküllerine etkiyen dünya manyetik alanının güç ve yöneliminde yeniden hizalanmalarına neden olur. Çömlek soğumaya bırakıldığında tarihi kayıt tutulmaya başlanır. Bütün manyetit molekülleri, enerjileri düştükçe hareketsizleşirler ve sahip oldukları yeni hizalanmayla adeta donup kalırlar! Artık onları yeniden 585 C'ye çıkarmanın haricindeki hiçbir şey uyandıramaz. Onlar, soğudukları andaki dünya manyetik alanının kaydını tutmuş tarihi tanıklar olmuşlardır. Rahatlıkla söylenebilir ki; arkeolojik kazılardan çıkarılan her çömlekte, Dünya'nın sahip olduğu manyetik alanın adeta tarihsel bir kaydı vardır. Tarihlendirmesi bilinen bir çömleğin içerisindeki genel manyetik alan incelenerek, çömleğin yapıldığı tarihte Dünya'nın manyetik alanının şiddeti ve yönelimiyle ilgili bilgiler rahatlıkla elde edilebilir. Bu yöntemle, birtakım çömlekleri inceleyen bilim insanları şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştılar; Dünya'nın manyetik alan şiddeti büyük bir hızla azalıyordu! Bu durum, manyetik alanın faydaları göz önüne alındığında ciddiye alınması gereken bir bulguydu. İnsanlığı bekleyen tehlikenin boyutları sarsıcı büyüklükteydi! Daha eskilere gitmek gerekiyordu. İnsanoğlunun çömlek yapmaya başladığından çok daha eski tarihlere! Peki, Dünya'nın manyetik alan tarihinde daha eskilere gitmek mümkün mü? Çömlekler incelendiğinde ancak insanlığın belli bir uygarlık seviyesine erişebildiği kısa geçmişlere gidilebiliyor. İnsanın varoluşundan çok daha eskilere gidilebilirse belki tehlikenin boyutları daha açık görülebilir. Daha eski için insan eliyle oluşmuş nesnelere değil de doğanın eliyle oluşmuş birtakım nesnelere bakmak gerekiyor. Bilim insanları, daha eski için volkanik kayaçları inceleme altına aldılar. Volkanik kayaçlar da tıpkı çömlekler gibi Dünya'nın manyetik alanının kaydını tutarlar. Tek fark, bu yöntemin doğal süreçte gerçekleşmesidir. Magma yeryüzüne çıktığında yüksek bir sıcaklığa, dolayısıyla içeriğindeki demir tabanlı malzemeler düzensiz molekül dizilimine sahiptir. Soğuyan lavlar dünya manyetik alanının etkisiyle yönelen molekülleriyle belli miktarda mıknatıslanırlar. Lavların soğuması sırasında Dünya'nın manyetik alanı şiddetliyse, lavın manyetik alanı da şiddetli olur. Eğer dünya manyetik alanı zayıfsa lavın da manyetik alanı aynı ölçüde zayıf olur. Benzer şekilde çömleklerde de geçerli olmak üzere dünya manyetik alanı nasıl bir yönelime sahipse soğuyan lavlarda oluşan manyetik alanda da aynı yönelim söz konusudur. Bu doğrultuda lavları inceleyen ve milyonlarca yıl öncesinin manyetik alan verilerini elde edebilen bilim insanları birçok defa alanın şiddetinin azaldığını ve arttığını gördüler. Fakat lav kayıtları bu sonucun çok ötesinde daha sarsıcı bir gerçeği gözler önüne seriyordu. Dünya'nın manyetik kutupları birçok defa yer değiştirmişti! Üstelik tüm bulgular birleştirildiğinde bu olayın dünya tarihinde birçok defa gerçekleştiği görülüyordu. Bilim insanları hiç beklenmeyen bir sonuçla karşılaşmışlardı. Tarihte gerçekleşen manyetik taklaların bir kaydı tutulduğunda düzenli bir periyodikliğe sahip olmadığı görülür. Yaklaşık yüz bin ile bir milyon yıl arasında olmak suretiyle manyetik kutuplar sürekli yer değiştirmiş ve en son yer değiştirme bundan 780 bin yıl önce gerçekleşmiştir. Bu verilerden hareketle yeni bir manyetik yer değiştirmenin gerçekleşmek üzere olduğu görülüyor. Çömlek kayıtlarından görülen manyetik alanın zayıfladığı bulgusu da ele alınınca, acaba alanın zayıflaması manyetik taklanın bir habercisi olabilir mi? sorusu akla geliyor. Yapılan detaylı çalışmalar ve incelenen lav örnekleri sayesinde her manyetik takla öncesi benzer senaryonun gerçekleştiği görüldü. Önce manyetik alan sürekli bir zayıflamaya maruz kalıyor, kutupsallığı yeterince azaldığında manyetik takla gerçekleşiyordu. Dolayısıyla manyetik alanın sürekli bir zayıflama içerisinde olması ve volkanik kayaçlardan anlaşıldığı kadarıyla en son manyetik taklanın üzerinden yeterince zamanın geçmesi yeni bir manyetik yer değiştirmenin habercileri olarak görünüyor. Önemli sorulardan bir tanesi olan manyetik taklanın neden gerçekleştiğine ilişkin en ufak bir cevaba sahip değiliz. Bunda manyetik alanın doğasının henüz tam anlamıyla anlaşılamamış olmasının da payı var. Bazı sorular şimdilik cevapsız kalsa da, sorunlar her zaman belli çarelerce giderilmek zorunda. Aksi takdirde insanlığı tehlikeli bir gelecek bekliyor olabilir. Manyetik alanda hareket eden yüklü bir parçacık, manyetik alan tarafından uygulanan kuvvete maruz kalır. Hareket etmeyen, durağan yüklü parçacığa ise manyetik alan tarafından hiçbir kuvvet etki etmez. Bunun nedeni ancak hareketli yüklerin manyetik alan yaratabilmesidir. Bir manyetik alanla etkileşmenin yolu benzer şekilde bir manyetik alana sahip olmaktır. Manyetik alan etkisine giren hareketli proton, elektron gibi yüklü parçacıklar, eğer hızlarının manyetik alan yönünde bir bileşenleri varsa kendilerine etkiyen kuvvet sonucunda alan çizgisi boyunca spiral şekilde hareket etmeye zorlanırlar. Eğer hızlarının manyetik alan yönünde bileşeni yoksa dairesel hareket ederler. Bu hareketlerin sebebi manyetik kuvvetin yönünün hareketin doğrultusuyla anlık olarak değişmesidir. Uzay, canlılığımız için son derece zararlı bazı maddeler barındırır. Yıldızlarda meydana gelen patlamalar sonucu devasa kütlelerde elektrik yüklü radyoaktif maddeler uzayın derinliklerine savrulur. Süpernova patlamalarında bu düzey had safhaya çıkar. Güneş, Dünya için zararlı ışımaların birinci derecede kaynağıdır ve birkaç saat içinde milyarlarca ton elektrik yüklü parçacığı püskürtür. Dünya, her saniye bu parçacıkların istilası altındadır. Bazı büyük Güneş patlamalarının ardından savrulan parçacıkların miktarı değişebilir. Bu parçacıklar uzayda sürüklenerek Güneş rüzgarlarını oluşturur. Dünya'nın sahip olduğu manyetik alan Güneş rüzgarlarına karşı adeta bir kalkan vazifesi görür. Güneşten kopup gelen radyoaktif içerikli yüklü parçacıklar Dünya'nın manyetik alanı tarafından tuzaklanır ve manyetik alan boyunca akarak kutuplara doğru yönelir. Manyetik kalkan Güneş rüzgarlarının atmosfere girişine engel olarak yeryüzündeki radyasyon seviyesini korur. Kutuplara doğru akan bu yüklü parçacıklar kutup dairelerinden izlenebilen harika görsel şovlara neden olur. Yaygın olarak Kanada'da yaşayan bir Kızılderili halkı olan Kriler bu olaya Ruhların Dansı ismini vermeyi uygun görmüşler. Ortaçağ Avrupa'sında ise kutup ışıklarının Tanrı'dan işaretler olduğuna inanılmış. Kutup ışıkları, Dünya'nın manyetik alanı ve Güneş rüzgarlarıyla yayılan yüklü parçacıkların etkileşmesi sonucu oluşan önemli bir doğa olayıdır. Yalnızca Dünya'da değil, manyetik alana sahip olan başka gezegenlerde de meydana gelir. Dünya'nın manyetik alanı yüzyıllardır kullandığımız pusulalarla, Güneş rüzgarlarına karşı koruyucu bir kalkan vazifesi görmesiyle, oluşmasına sebep olduğu kutup ışıklarıyla önemli bir gerçeklik olarak karşımızda durmakta. Diğer taraftan yaklaşmakta olduğunu gördüğümüz manyetik taklanın gerçekleşmesi sürecinde alanın zayıflayacağı ve bunun sonucu olarak atmosfere daha fazla yüklü parçacığın girecek olması insanlığın önündeki ciddi bir sorunu oluşturuyor. Alanın zayıflamasıyla atmosfere daha fazla miktarda girecek olan kozmik ışınımlar yeryüzünün radyasyon seviyesini tahminen iki katına çıkaracak. Bunun canlılığımız üzerindeki sonucunu kesin olarak öngörebilmek çok zor fakat tipik bir nükleer kazanın, bu sefer küresel boyutta gerçekleşeceği düşünülebilir. Manyetik alanımızın gelecekte kısa bir zaman için de olsa koruyucu kalkan vazifesini yerine getiremeyeceğini biliyoruz. Manyetik yer değiştirme mutlaka gerçekleşecek. Tek sorun bunun ne zaman gerçekleşeceği. Ne zaman olursa olsun dönemin uygarlığı bu ciddi soruna bir çözüm bulacaktır. Kuşkusuz manyetik takla sırasında alanın zayıflayacağı gerçeği bir felakete neden olmayacak. Bu olay Dünya'nın varoluşundan itibaren yüzlerce kez gerçekleşti ve canlılığımız hala ayakta. Her ne olursa olsun, bu sürecin bir tek canlının bile zarar görmeden atlatılabilmesini sağlayabilecek yegane alan kuşkusuz bilim olacaktır!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-sonu-icin-alternatiflerimiz-neler/", "text": "Merhaba karanlık, benim eski arkadaşım... Atmosferimiz, Güneş'e olan yakınlığımız ve diğer çok sayıda güzel rastlantı, canlıların hayatta kalmasına ve gelişmesine olanak sağlıyor. Hal böyle olunca, işte buradayız; masalarda ve kahve dükkanlarında oturuyor, bu durum sanki sıradışı türden bir mucize değilmiş gibi sokakta yürüyoruz. Fakat bütün güzel şeylerin bir sonu olmalı. Günün birinde Dünya, bildiğimiz şekliyle yaşama benzeyen hiçbir şeye karşı misafirperver olmayacak. Bu gezegen üzerindeki yaşam, şu andan itibaren milyarlarca yıl geçse bile muhtemelen sona ermeyecek. Fakat, gök fiziğindeki şartların değişmesine bağlı olarak herhangi bir zamanda da sona erebilir; belki yarın, belki yarından da yakın. Bilim insanları, Dünya'nın pek çok şekilde ölebileceğini düşünüyor. Dünya, magnetosfer adı verilen, koruyucu bir manyetik kalkan ile çevrilidir. Bu manyetik alan, Dünya'nın dönmesiyle oluşur. Dünyanın dönmesiyle, sıvı demir ve nikelden oluşan kalın bir katman , katı bir metal topunun etrafında fırıl fırıl döner ve bu sayede dev bir elektrik dinamosu meydana gelir. Magnetosfer, Güneş'ten yayılan enerjili parçacıkları saptırır ve bunlar kendisine çarptığı zaman, boyut ve şeklini değiştirir. Dünya'nın atmosferine çarpan yüksek enerjili bu parçacık seli sonucunda, hoş görünümlü kuzey ışıkları tetiklenebilir veya bazen de bozucu nitelikteki jeomanyetik fırtınalar meydana gelir. Fakat çekirdek soğursa, manyetosferimizi kaybederdik; ayrıca bizi Güneş fırtınalarından koruyan şey de kaybolurdu ve Güneş fırtınaları, atmosferimizi yavaş yavaş uzaya doğru sürüklerdi. Aynı şey, bir zamanlar suyla zengin olan ve kalın bir atmosferi bulunan Mars'ın da başına milyarlarca yıl önce gelmiş, bugün bildiğimiz kadarıyla neredeyse havasız ve görünüşe göre yaşamsız olan bir yeryüzüne yol açmıştı. 2) Güneş ölmeye ve genişlemeye başlayabilir. Güneş , belki de narin varoluşumuzun en önemli parçasıdır. Fakat Güneş sonuçta bir yıldızdır ve yıldızlar er ya da geç ölür. Şu an Güneş, ömrünün yarısında bulunuyor; hidrojeni, kaynaşma yoluyla sürekli şekilde helyuma dönüştürüyor. Ancak bu durum sonsuza kadar sürmeyecek. Şu andan itibaren milyarlarca yıl sonra, Güneş'in hidrojeni azalacak ve helyum kaynaştırmaya başlayacak. Bu tepkime daha fazla enerji içereceği için, Güneş'in tabakalarını dışa doğru itecek ve muhtemelen Dünya'yı Güneş'e doğru çekmeye başlayacak. Önce yanıp kül olacağız, ardından da buharlaşacağız. Bu durum veya Güneş'in genişlemesi, Dünya'yı yörüngesinden dışarı doğru itecek. Dünya, herhangi bir yıldıza bağlı olmaksızın, boşluğa doğru kayan serseri bir gezegen şeklinde donarak ölecek. 3) Dünya, ölümcül bir yörüngeye itilebilir. Serseri gezegenlerden bahsetmişken, gezegenler oluşum esnasında sık sık kendi yıldız sistemlerinden kovulurlar. Aslında, son zamanlarda yapılan canlandırmalara göre Samanyolu'nda bulunan serseri gezegenlerin sayısı, yıldızların 100.000 katı olabilir. Bu serseri gezegenlerden biri, Güneş Sistemimize sürüklenebilir ve Dünya'nın istikrarını bozarak, onu olağanüstü ve yaşanması zor bir yörüngeye sokabilir. Dünya da bir kar topu haline gelerek kendi başına serseri bir gezegen olabilir. Bu arada, kayda değer büyüklükteki bir kütle çekim itişi, şiddetli soğukluk ve kavurucu sıcaklık arasında değişen, uç noktada ve ölümcül mevsimler oluşturabilir. 4) Serseri bir gezegen, Dünya'ya çarpabilir. Sürüklenen bir gezegen, sadece yakın mesafeden geçmek ve Dünya'nın yörüngesini bozmak yerine doğrudan ona çarpabilir. Bu beklenmedik bir olay olacaktır. Yaklaşık 4.5 milyar yıl önce küçük bir gezegen, Güneş Sistemimizde yer alan daha büyük bir gezegene çarpmıştı; bunun sonucunda da Dünya ve uydusu Ay oluştu. Yeni bir çarpışma, benzer şekilde, çarpışmadan çıkan enkazları Güneş Sisteminin her tarafına fırlatacak ve Dünya'yı baştan sona yüzde 100 eritecektir. Ayrıca muhtemelen, yeni gezegen sonunda yeniden biçimlenecek ve soğuyacak olsa da, yaşanabilir olup olmayacağını bilemeyiz. Hollywood senaristleri, asteroitlerden kaynaklanan ölümü ve kıyamet senaryolarını çok seviyor. Uzaydan gelen kayalar epey yıkıcı olabilir fakat gezegenin tamamını iyice silip süpürmek daha büyük veya çok sayıda asteroit gerecektir. Yine de, böyle bir şey gerçekleşebilir. Dünya, oluştuktan sonraki yüz milyonlarca yıl boyunca asteroitlerin bombardımanına uğradı. Çarpışmalar o kadar şiddetli oldu ki, okyanuslar uzun yıllar boyunca kaynadı. O noktada yaşamın tamamı tek hücreliydi ve sadece sıcaklığa en dayanıklı olan mikroplar kurtulmayı başardı. Günümüzde daha büyük olan yaşam formları, bundan neredeyse kesin olarak sağ kurtulamayacaktır. Eğer benzer bir darbe yaşarsak, hava sıcaklıkları haftalar boyunca 480 Celsius dereceden daha yükseğe çıkabilir. 6) Dünya, başıboş gezen bir kara deliğin çok yakınından geçebilir. Kara delikler, Hollywood'un en sevdiği ikinci ölüm gezegeni şekli olabilirler. Bunun sebebini görmek zor değil. Bunlar gizemli oldukları kadar korkutucular da. İsmi bile uğursuz. Haklarında pek bir şey bilmiyoruz fakat bildiğimize göre o kadar yoğunlar ki, bir kara deliğin olay ufkundan ışık bile kaçamıyor. Üstelik bilim insanları, 'geri tepen' kara deliklerin uzayda başı boş şekilde gezdiklerini düşünüyorlar, tıpkı serseri gezegenler gibi. Bunlardan birinin güneş sisteminden geçmesi, akıl almaz bir durum değil. Küçük bir kara delik, Dünya'nın yanından sorunsuzca geçebilir fakat Ay'ın kütlesinden daha büyük olan bir kara delik, büyük sorunlara yol açabilir. Eğer ışık kaçamıyorsa, Dünya da kesinlikle kaçamayacaktır. Yeterince büyük ve serseri bir karadelik olursa, geri dönüşün olmadığı noktadan sonra neler olabileceğine dair iki tane görüş var. Olay ufkunun ötesinde, atomlar tamamen kopana kadar esneyebilir. Diğer fizikçilerin kuramına göre ise, evrenin tam sonuna düşebiliriz veya kendimizi tamamen farklı bir evrende bulabiliriz . Geri tepen bir kara delik, Dünya'yı ıskalasa bile, depremlere ve başka yıkımlara sebep olacak kadar yakından geçebilir, bizi Güneş Sisteminden kovabilir veya döne döne Güneş'e doğru gitmemize yol açabilir. 7) Dünya'nın atmosferi, bir gama ışını patlamasıyla yok olabilir. Gama ışını patlamaları veya GRB'ler, Evren'deki en güçlü doğa olaylarından birisidir. Bunların çoğu, devasa yıldızlar öldüğü zaman çökmelerinin sonucunda meydana gelir. Küçük ve kısa bir patlama, güneşimizin ömrü boyunca üreteceği enerjiden daha fazla enerji yayabilir. Bu enerjinin ozon tabakasını yok etme, Dünya'yı tehlikeli morötesi ışıkla istila etme ve ani, küresel soğumayı tetikleme potansiyeli var. Aslında, Dünya'ya doğrulmuş eski bir GRB, Yeryüzünde gerçekleşen 440 milyon önceki ilk kitlesel yok oluşa sebep olmuş olabilir. Neyse ki Fermi Gama Işını Uzay Teleskobunun proje yönetici vekili David Thompson, National Geographic dergisine GRB'lerin aslında pek endişe kaynağı olmadığını söylüyor. Kendisi dergiye, söz konusu tehlikenin, ABD'nin Maryland eyaletindeki Bowie şehrinde yer alan evimin tuvaletinde bir kutup ayısı bulduğu zaman karşılaştığı tehlikeye eşdeğer olduğunu söylüyor. 8) Evren, nihai Büyük Yırtılmasında parçalara ayrılabilir. Bu şey aslında sadece Dünya'nın değil, bütün evrenin sonunu getirebilir. Fikir şöyle: Karanlık enerji adı verilen gizemli bir güç, giderek artan bir hızda evreni parçalara ayırıyor. Eğer bu durum, tıpkı şimdilerde olduğu gibi hızlanmaya devam ederse, belki şu andan itibaren 22 milyar yıl sonra, atomları bir arada tutan kuvvet başarısız olacak; ve evrendeki bütün maddeler çözülerek ışınım haline gelecek. Fakat Büyük Yırtılmanın gerçekleşeceğini varsaymak işe yaramaz bir şeydir; insanların hayatta kalmayacağı küresel bir felaketten sonra ne olacağını kim bilebilir ki? Bazı mikropların hayatta kalıp, daha karmaşık bir yaşamın tohumlarını yeniden ekmeleri mümkün. Fakat gerçekleşen yıkım topyekun olursa, en azından bir yerlerde bazı başka zeki yaşam şekillerinin var olmasını ümit edebilir ve onlara saygılarımızı sunabiliriz. Hayabusa 2, Ryugu Asteroiti'nden Örnek Toplamayı Başardı!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-tek-metalik-hidrojen-ornegi-kayboldu/", "text": "Harvard Üniversitesi'nden bilim insanları geçen ay araştırmacıların 80 yıldır başarmak için mücadele ettikleri bir şeyi sonuca bağladıklarını iddia ettiler. Yüksek basınçlı fiziğin kutsal kasesi: Metalik hidrojen elde etmek. Ve yalnızca metalik hidrojeni elde etmekle kalmadılar, bu maddeyi laboratuvarda kararlı halde tutmayı da başardılar. Dünya üzerindeki ilk metalik hidrojen örneğine sahiptiler. Ancak takımın şu an kötü haberleri var: Örnek ortadan kayboldu. Not: Metalik hidrojen, Jüpiter, Satürn, Neptün ve Uranüs gibi gaz devi gezegenlerin derinliklerindeki çok yüksek basınçta var olduğu düşünülen hidrojen formudur. Hidrojenin bu metalik özelliği sayesinde, gaz gezegenlerin devasa manyetik alanları oluşuyor. Ancak, hidrojenin basınç altında bu forma ulaşabildiğine dair bir kanıt elde edememiştik geçtiğimiz aylara kadar. Bahsettiğimiz metalik hidrojen laboratuvar ortamında 80o Kelvin'de tutuluyordu. Daha anlaşılır söylemek gerekirse -193o Celcisus'a eşit bir sıcaklıktan bahsediyoruz. Ve tabii ki metalik hidrojenin saklandığı bahsettiğimiz ortam iki elmastan oluşan bir mengenenin oluşturduğu inanılmaz yüksek bir basınç altındaydı. 2017 Şubat ayının ortalarında yapılan testler, elmasların kırılmasına ve mengenenin bozulmasına sebep oldu. Bu olaydan sonra araştırmacılar metalik hidrojenin önceden var olan izini kaybetti. Bunun anlamı düşündüğünüz gibi metalik hidrojenin parçalanması olmak zorunda değil, bahsettiğimiz metalik hidrojen 1.5 mikrometre civarında bir kalınlığa ve 10 mikrometre civarında yaklaşık olarak normal bir insan saçının yarıçapının 5 katı- bir yarıçapa sahipti. Bu sayılara bakınca metalik hidrojenin herhangi bir yerde varolmaya devam ettiği ancak şu an kayıp olduğu ihtimali de olası görünüyor. Ancak başka bir olasılık daha var. Elmas mengenenin kırılmasına sebep olan basınç, hidrojenin gaz haline dönüşmesine sebep olmuş olabilir. Metalik hidrojenin öngörülen özelliklerine bakıldığında metalik hidrojen örneğinin oda basıncında kararlı bulunamadığı da görülüyor. Metalik hidrojen üzerinde 45 yıldır çalışan takım lideri Isaac F. Silvera örneğin geleceği içi şu an yorum yapamadıklarını söylüyor. Hayal kırıklığına uğradığını söyleyen Silvera, şu an için geliştirilmiş bir elmas mengene üzerinde çalıştıklarını ve gelecek haftalarda metalik hidrojeni tekrar üretmeye çalışacaklarından bahsediyor. Olay takımın deneyi paketleyip ileriki testler için Argonne Ulusal Laboratuvarı, Şikago'ya gitmek için hazırlandığı sırada gerçekleşti. Adından da anlaşıldığı gibi bu madde hidrojenin metal formu. Hidrojen, evrende hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz, üzerine en çok çalıştığımız element. Doğal hali kesinlikle metal değil. Hiç bir metal özelliğini göstermiyor, örneğin parlak değil ve elektriği iletmiyor. Geçmişe, 1935 yılına döndüğümüzde, araştırmacılar sabit yüksek basınç altında hidrojenin metalik özellik göstereceğini öngördüler. O tarihten beri, bilim insanları laboratuvar ortamında metalik hidrojeni ortaya çıkarmaya çalıştılar. Metalik hidrojeni ortaya çıkarmak korkunç derecede yüksek bir basınç istediği kanıtlandığı için çok zordu. Ancak Silever'ın önderlik ettiği araştırma grubu bunu geçen sene iki sentetik elmastan metalik hidrojen örneğini sıkıştıracak bir mengene üreterek ekimde başardı. Basıncın artmasının sonuçlarını araştırmacılar gözlemleyebildi. İlk başta metalik hidrojen saydamken basınç arttıkça karanlık, parlak ve metalik bir maddeye dönüştü. Bu çok büyük bir olaydı, yalnızca hidrojenin yüksek basınç altında metalik özellikler gösterdiğinin bir kanıtı olarak değil, bunun yanında metalik hidrojenin direnç özelliği olmaksızın elektrik akımını ileten süperiletkenler gibi biraz çılgınca ve yararlı özellikleri olabileceği öngörülüyor. Metalik hidrojen kimyasal bağlarının arasında çok fazla enerji depolar. Bu özelliğinden dolayı metalik hidrojen bu zamana kadar keşfedilen en kuvvetli uzay gemisi yakıtı olabilir. Araştırmalarının Science dergisinde yayınlanmasını beklerken ekip elmas mengene içindeki metalik hidrojeni aşırı soğuk sıcaklıklarda beklettiler ve başlangıç seviyesindeki testleri yürüttüler. Bu testlerin en önemli sonuçlarından biri metalik hidrojenin gerçekten metal olduğuna en büyük kanıt olan maddenin yansıtıcı özelliğiydi. Bunun yanında düşük güçlü bir kırmızı lazerle metalik hidrojen örneğinin üzerindeki basıncı ölçmek için deneyler yaptılar. Hesaplamalar örneğin üzerinden 465 ile 495 Gpa arasında bir basınç olduğunu gösterdi. Daha anlaşılır bir şekilde bakarsak bu basınç Dünya üzerinde deniz seviyesindeki atmosfer basıncının 4 milyon katına eşittir. Bu arada bulunan bu değer, metalik hidrojenin ortaya çıkarılması için öngörülen gerekli basıncın da neredeyse 20 katına eşittir. Fakat takımın yapamadığı daha bir çok deney var. Örneğin, metalik hidrojenin sıvı veya katı olması durumundaki ölçümleri, metaller için çok önemli bir özellik olan elektrik iletkenliği. Sonuç olarak, metalik hidrojen üretilmiş olsa da, bilim dünyasında bununla ilgili bir çok şüphe ve münakaşa devam ediyor. Fransa, Bruyeres-le-Chatel Atomik Enerji Komisyonu'ndan Paul Loubeyre yayınlanan çalışmaların ikna edici olmadığını düşünüyor. Gelecek testleri tamamlamak için Silvera ve ekibi örneği Argonne Ulusal Laboratuvarı'ndaki elektron çarpıştırıcısına göndermeyi planlıyorlardı. Örneği yollamadan önce bahsettiğimiz düşük güçlü kırmızı lazer ile örneğin basıncını tekrar ölçmek istediler. Bu defa kırmızı lazerden gelen enerji, sistemin bozulmasına ve elmasların parçalara ayrılmasına sebep oldu. Silvera deneylerin bu kısmında değilse bile kısa bir süre sonra tekrar metalik hidrojen elde edecekleri konusunda kendinden emin. Ve işlemleri aynı şekilde tekrarlamanın şüpheleri olanları ikna edeceği görüşünde. Bu ortadan kaybolma deneyin geçerliliğine gölge düşürmemeli. Yüksek basınç ile çalışan herkes bu tip başarısızlıkları bilir. Buradaki önemli şey ise şu: örnek yansıtıcı ve katıydı. Bu bir yenilgi değil, yalnızca örnek üzerinde daha çok ölçüm yapamadığımız için hayal kırıklığı yaşıyoruz. Her zaman kuşkucu insanlar vardır ve benim onlara tavsiyem aynı deneyi tekrarlamayı denemeleri. Biz metalik hidrojeni laboratuvar ortamında elde etmek için yaptığımız her şeyi gösterdik, böylece diğer araştırma grupları da bunu deneyebilirler. Bu bilimsel method ve sonuçlar hakkında şikayet etmekten daha iyi diye ekliyor Silvera. Deneyin gelecek aşamasında Silvera ve ekibi daha kararlı olmasını umarak farklı bir sentetik elmas türü kullanacak. Ayrıca derslerini aldılar, yeni elde edecekleri örneği ileri seviye testlere tutmak için çok uzun süre beklemeyecekler. Eğer bir örneği gereğinden fazla elinizde tutarsanız, işleri bir şekilde kötüleştiriyorsunuz. Bu yüzden gelecek sefer metalik hidrojenin bir örneğini elde ettiğimizde, elimizden geldiğince çabuk önemli ve ileri seviye testlerini tamamlayacağız, diye açıklıyor Silvera. Biz de onlara şans diliyor ve araştırma sonuçlarını merakla bekliyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-uzaydaki-adres-tarifi/", "text": "Olası Dünya dışı uygarlık bizi kolayca bulsun diye adres tarifimiz, 70'lerde uzaya gönderilen ve şu anda Güneş Sistemi'nin dış sınırlarına ulaşmış olan Pioneer'ın üzerindeki plakada üstte gördüğünüz biçimde tarif edilir. Ama bu Samanyolu'ndaki görece yakın uygarlıklara yerimizi göstermek için yapılmış bir tarif. Boyut büyüdükçe, tarif de zorlaşıyor. Anlatmak biraz zor bir iş. Ne kadar uzaktan geldiğinize göre değişiyor. Kendimi fazla kasmayıp insanlığı 1 milyar ışık yılı gibi ortalama bir uzaklıktan aradığınızı farzedeceğim. Tabi bu tarifi yaparken, sözedeceğim yerleri biliyor olmanız gerekiyor. Yani en azından ne yöne gideceğinizi bilmek için elinizde bir galaktik harita olması lazım. Öncelikle Kuzeytacı Üst Galaksi Kümesi'ni bulmanız lazım. Bunu bulduktan sonra işiniz kolaylaşır. Bulmak da zor değil aslında, tabi birkaç milyar ışık yılı uzaktaysanız zor bulursunuz demek zorundayım ama, işte bir şekilde bulun burayı. Bu üst küme, gökada kümeleri bakımından oldukça zengindir. Gerekli alet edevata sahip bir gemideyseniz karıştırmadığınız sürece kaçırmanız oldukça zor. Kuzeytacı'nı bulduktan sonra Heykeltraş Üst Kümesi'ni aramanız lazım. Yaklaşık 1 milyar ışık yılı uzunluğundaki bu küme, uzun bir duvar gibidir. Görmemeniz imkanısız. Yani aslında o kadar uzaktan biraz zor ama, soluk moluk da olsa seçebilirsiniz. Dediğim gibi, bu oldukça büyük bir üst küme. Burada binlerce gökada kümesi var. Tabi milyonlarca da galaksi. Ama bizim galaksimiz Samanyolu orada değil, boşuna aramayın. Madem Heykeltraş Üst Kümesi'ne kadar geldiniz, çevreyi biraz daha kolaçan edin. Yaklaşık 200 milyon ışık yılı ötede bulunduğunuz yere benzeyen ama biraz daha küçük ikinci bir gökada duvarı göreceksiniz. Hah işte orası Başak üst kümesi. Yönünüzü oraya çevirip gazı kökleyin. Yol biraz uzun süreceği için isterseniz bir kahve alın, arkanıza yaslanın. Hızlı bir gemiye sahipseniz 200 milyon ışık yılı mesafeyi katetmeniz 2-3 saat kadar sürecektir. Eğer hızlı uzay gemisi diye bildiğiniz tek şey Atılgan ise sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama, malesef o mesafeyi 200 bin yıldan önce katedemezsiniz. Neyse, sizde daha iyisi vardır eminim. Başak Üst Kümesi oldukça büyük. Kaybolmamak için siz sınırına kadar gelin ama içine girmeyin. Orada çevreyi kolaçan etmeye başlayın. Unutmayın, şu anda Samanyolu galaksisine 15-20 milyon ışık yılı kadar yaklaştınız. Artık burada kaybolursanız kimsenin yüzene bakacak haliniz kalmaz. Yüzdünüz yüzdünüz kuyruğuna kadar geldiniz. Aradığınız şey basit. 4 milyon ışık yılı büyüklüğünde bir alan içinde bulunan 3 büyük galaksi arıyorsunuz. Bunu bulmanız zor değil ama, çevrede buna benzer çok sayıda grup var. O yüzden bir boşluk aramaya başlayın. Kümelenmiş 3 tane galaksi grubu arasındaki bir boşluğu arıyorsunuz. Onu bulduğunuzda işiniz daha kolay. Boşluğu ve çevresindeki 3 galaksi kümesini bulduktan sonra burada yer alan galaksileri sayın. İçinde en fazla galaksi bulunduran grubu eleyin gitsin. Onunla işiniz yok. Geri kalan 2 kümeye tekrar göz gezdirmeye başlayın. Kütle tesbiti yapın. Aradığınız 3 galaksiden biri Andromeda, diğeri Samanyolu, sonuncusu ise Üçgen Galaksisi. Üçgen, Samanyolu'nun 2/3'ü kadar büyüklükte. Samanyolu da, Andromeda'nın 2/3'ü kadar. Ayrıca Andromeda'da fazlaca toz yok. Yani yıldız oluşumu Üçgen ve Samanyolu'ndan daha az. Yarım saatinizi ayırsanız, bu araştırmayı yapabilirsiniz sanırım. Bulduktan sonra sorun yok, gazı yeniden kökleyin ama bu sefer kahve almayın. Mesafe hepi topu 10 ışık yılı kadar. Tuvalete gidip gelsen varmış olursun yani. Artık burada Samanyolu'nu nasıl bulacağınız anlatmama gerek yok. Ama yine de ipucu vereyim. Üç galaksi arasında ortanca olan Samanyolu. Şimdi oraya yönelin. Samanyolu, büyük kalabalık bir gökada. Dünya'yı aramak samanlıkta iğne aramaya benzer. Tek tek yıldızları kontrol etmeye kalksanız ömrünüz yetmez. O zaman size bir ipucu daha vereyim: Güneş'in bulunduğu yönde, Samanyolu diskinin alt kısmında ince uzun bir cüce gökada var. Halihazırda yavaş yavaş samanyolu tarafından yutuluyor. O yöne doğru gelin. Rosetta ve Orion bulutsularını bir üçgenin tabanı olarak düşünüp, dik üçgen oluşturacak biçimde iki doğru oluşturun galaksinin merkezi yönünde. Üçgenin tepe noktasına yakın bir yerde oldukça yaşlı, dev bir yıldız göreceksiniz. O yıldız Betelgeuse. Evet, artık Güneş'i bulmaya birkaç yüz ışık yılı kaldı. O halde ikinci bir dev yıldızı aramaya başlayabilirsiniz. Aradığınız yıldız, Vega. Bu kez o kadar yaşlı değil, oldukça parlak ve bulması kolay. Vega'dan gökada merkezine doğru dönün. İki parlak yıldız arayacaksınız yine. Bir tanesi Sirius, diğeri Procyon. Bu ikisini bulduğunuzda güneşe sadece 8-10 ışık yılı uzaktasınız demektir. Şimdi, bu mesafe içinde birbirine çok yakın 2 parlak yıldızı aramaya başlayın. Bunlardan biri Alpha Centauri, diğeri Güneş. O yöne doğru gidin. Tek başına ve daha sönük olanın Güneş olduğunu unutmayın. Güneşi bulduktan sonra yörünge taraması yapmaya başlayın. 4 tane gezegen olduğunu keşfedeceksiniz güneşin çevresinde. Hayır, bunlar dünya değil. Siz Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ü görüyorsunuz. Sizin aradığınız gezegen fark edilemeyecek kadar küçük. Bulmak için orada olduğunu bilmeniz gerekiyor. Siz de bunu bildiğiniz için, güneşin 140-150 milyon kilometre uzaklığında arama yapmaya başlıyorsunuz. Zaten eğer yaklaşmışsanız, soluk mavi bir nokta göreceksiniz. Hah işte orası dünya. Şimdi gidip insanları orada arayabilirsiniz, bulmanız zor olmayacak. Türkiye'ye inerken dikkatli olun, çünkü burada yaşayanların uzaylı gördüğünde taş atmak gibi kötü bir huyları var, söylemedi demeyin sonra. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 21 Nisan 2016 tarihinde yayınlanmıştır. Hayır, olamazdı. Evet, en baştan bu... Oldukça sıra dışı bir görünüme sahi... Yaydığı parlak mavi ışıkla, yaz gec... zafer bey güzel esprili bi anlatım olmuş. teşekkürler. ama böyle ciddi konularda bilgilendirme yapılırken videolarınızdaki espri düzeyi biraz fazla olmuş."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dunyanin-yercekimi-bir-anda-yok-olsa/", "text": "Öncelikle müsterih olun, bu hiçbir zaman olmayacak. Dünyanın bir kütlesi var, tıpkı her madde gibi. Kütle çekim sahibi olmasa, kütlesi de olmazdı, yani hiçbir zaman var olamazdı. Herşeyin ağırlıksız biçimde uzayda süzüleceğini farkedip, bu deneyimden heyecan duyduysanız, durup tekrar düşünün. Öncelikle atmosferimizin Dünya'da kalmasının sebebi yerçekimidir. Dolayısıyla, düğmeye basıp yerçekimini kapattığımızda, atmosfer uzaya savrulup yok olacaktır. Sonrasında okyanuslar, masanız, telefonunuz ve kalan her şey, siz de dahil, yavaşça uzaya savrulur ve önce yavaş, sonra daha hızlı bir şekilde ondan uzaklaşırdınız. Tabi sizin şöyle bir avantajınız var, tüm olumsuz koşullara rağmen Dünya'ya tutunmaya çalışabilirsiniz. Üstelik bunun için çok az bir kuvvet yeterli olacak. Ama burada da bir sorun var, çünkü dünyamızı bir arada tutan da, onun kütle çekimi. Dolayısıyla Dünyamız da parçalara ayrılıp uzayda süzülmek isteyecek. Şimdi durup herşeyin uzaya doğru savrulması üzerine düşünelim. Aslında benzer savrulmayı her gün yaşıyoruz. Hareket halindeki bir araç fren yaptığında öne doğru, hızlandığında arkaya doğru kuvvet hissediyoruz, araç viraj aldığında da aksi yönde savruluyoruz. Bu hareketler ivmeli hareket örnekleridir ve etkisi de kütle çekim kuvvetiyle çok benzeşiyor. İşte Einstein da benzer bir akıl yürütmeyle kütle çekim ile ivmeli hareketin eşdeğer olduğunu söylemiştir. Şöyle düşünelim, ayaklarınızın altında bir tartı var ve bir roketin içindesiniz. Roket havalanırken ivmesi öyle akıllılıkla ayarlansın ki, uzaya çıktığınızda bile ağırlığınız değişmesin. Bu mümkün mü? Pek tabi mümkün. Dünyadan uzaklaşırken, yani yerçekimi daha az hissedilirken, rokettin yukarı doğru ivmelenmesini bunu telafi edecek biçimde arttırabiliriz. Yazının başındaki senaryoda bir şalteri indirerek kütle çekimini yok ettik. Şimdi de Dünya'yı durduralım, ne olurdu? Yine üzerindeki herşeyle birlikte uzaya savrulacağımızı söyleyebiliriz. Tıpkı fren yapan, hızlanan veya viraj alan bir araçta hissettiğimiz gibi. Kütleçekim ile ivmeli hareket arasındaki bu derin bağlantıyı yorumlamak, Einstein'ı genel görelilik kuramına götüren yoldu. Ancak o ayrı ve uzun bir hikaye. Merak edenler özel görelilikle ilgili yazı dizimizi ve Brian Greene'in 'Evrenin Zarafeti' kitabının üçüncü bölümünü okuyabilirler. kozmik Anafor/ 'Özel Görelilik 1- Referans Sistemleri' yazısı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/dusunce-deneyi/", "text": "Gerçekte yapamayacak olsak da bazı bilimsel hipotezlerin ve teorilerin ortaya koyacağı sonuçlar dolayısıyla olması gereken olayları canlandırma sürecine tasarımsal deneyler veya düşünce deneyleri denir. Bu deneylerin ana amacı, ele aldığımız bir sorunun olası sonuçlarını kefşetmektir. Antik Yunan'a kadar uzanan bu fikir yürütme tarzının modern bilimdeki ilk önemli gösterimini ise Galileo, düşen objeler kütleleri ne olursa olsun aynı hızda düşerler, diyerek yapmıştır. Aslında bir çok kişi tarafından bu deney Pisa Kulesi'nde Galileo'nun farklı kütlelerde olan iki topu aşağıya bırakması olarak bilinir, fakat gerçekte böyle bir olay yaşanmamıştır. Galileo kafasında tasarladığı deneyi 1638'de yayınladığı son kitabı Discorsi e dimostrazioni matematiche kitabına yazar. Bu hikaye zamanla, gerçekte olmuş gibi anlatılıp efsaneleşir. Eğer düşme hızları farklı olan iki cismi ele alırsak, bu iki cismi birbirlerine bağladığımızda, yavaş düşen cisim, çabuk düşen cismin hızını keser. Yavaş düşen, fren işlevi görür. Galileo'nun bu sonucuna matematikte çelişki deniliyor. Farklı kütlelerdeki cisimlerin farklı hızda düşmeleri savı, düşünce deneyi ile çürüdüğü için, doğru seçenek bunun tam tersi oluyor. Galileo da bu nedenle farklı kütleye sahip cisimler farklı hızlarda değil aynı hızlarda düşerler sonucuna varıyor. Newton da Principia Mathematica kitabında mutlak uzay kavramı ve hareket ile ilgili fikirlerini, Newton'un Kovası diye bilinen düşünce deneyiyle açıklayıp kanıtlamaya çalışır. Boş bir uzayda içi su dolu bir kova dönmeye başladığında, zamanla içindeki su da konkav şeklini alır demekte . Fakat dönmekte olan kovanın kenarında bir kişi oturuyorsa, bütün uzay boş olduğu ve bu kişi de kovanın kenarında oturmakta olduğu için, kovayı dönmüyormuş gibi görür. Aynı zamanda, kovanın içindeki suıyun da dönmemesine rağmen ilginç bir şekilde kenarlara doğru çekildiğini de görür. İşte bunun nedeni, suyun kovaya göre değil, mutlak uzaya göre hareket halinde olmasıdır der Newton. Fiziksel deney yapmaktan ziyade bu şekilde düşünce deneyi ile hipotez sınama olayı günümüzde Gedankenexperiment olarak bilinmekte. Bu kelimeyi 1812 yılında Hans Christian Orsted orataya atmış. Daha sonra ise Ernst Mach kullanmış, İngilizceye de geçişi Mach'ın makalelerinin İngilizce'ye çevrilmesiyle olmuş. Fakat Mach'ın yaklaşımı Galileo'dan biraz farklı. Tasarladığı düşünce deneylerini, öğrencilerinin gerçek deneylere dönüştürmesini istemekte. Gerçek deneyin sonuçları, düşünce deneylerinden farklı çıktığında ise öğrencilerine deneyi açıklayıp kanıtlamalarını söylüyor. Ayrıca Mach Newton'un kova deneyi üzerine kafa yorup, mutlak uzay fikrine karşı çıkıyorlar. 20.yy'a iyice yaklaştığımızda ise fiziğin ilerlediği nokta düşünce deneylerini çok daha farklı bir noktaya taşıyor. Einstein'ın görelilik teorisini ortaya koyması, yaptığı düşünce deneylerinin bir sonucu. Dünya üzerindeki bir asansör üzerindeki kütleçekimi ile, uzay boşluğunda bir asansör'ün ivmelenerek hızlanmasının asansördeki gözlemci için bir fark yaratmayacağını düşünmesi ile teorisini şekillendiriyor. İkizler paradoksu da yine görelilik teorisinden doğan bir düşünce deneyi. Bu gibi deneyler bilimi tamamiyle empirik bir aktivite olarak görmememiz gerektiğini gösteriyor. Felsefede olduğu gibi, doğa bilimlerinde de düşünce deneyleri önemli bir rol oynamakta, veya en azından bir çok kişi böyle olduğunu düşünüyor diyelim. Günümüzde en az Görelilik Teorisi kadar Kuantum Teorisi'nin ortaya çıkışında da düşünce deneyleri kilit bir role sahip. Schrödinger'in kedisi, Heisenberg'in mikroskobu, EPR paradoksu ve Hardy paradoksu, Kuantum Teorisi'ndeki en bilindik düşünce deneyleri. Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y... Kelime anlamı olarak ivme, aslında ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/duygusal-robotlar/", "text": "Edebiyat ve sanatın hep karşılaşılan temalarından biri; insana dönüşmek, insan duygularını paylaşmak için dayanılmaz bir özlem duyan robotlar, mekanik yaratıklardır. Kablolardan ve soğuk çelikten yapılmış olmak onu tatmin etmez; gülmeyi, ağlamayı ve bir insanın hissettiği bütün duygusal hazları tatmak ister. Örneğin Pinokyo, gerçek bir çocuk olmak isteyen bir kuklaydı. Oz Büyücüsü'ndeki Teneke adam bir kalp sahibi olmak istiyordu. Ve Uzay Yolu'nun kuvvet ve zeka bakımından bütün insanlardan daha başarılı süper robotu; Data, her şeye karşın insan olmak için yanıp tutuşmaktadır. Bazıları, duygularımızın insan olmanın getirdiği en üst düzey nitelik olduğunu dahi öne sürmüşlerdir. Onların ileri sürdüğüne göre hiçbir makine, bir gün batımı karşısında heyecan duymayı veya komik bir espriye gülmeyi başaramayacaktır. Bazıları, makinelerin duygulara sahip olmasının olanaksız olduğunu söyler, çünkü duygular, insan gelişiminin doruk noktasını temsil etmektedir. Ancak, yapay zeka alanında çalışan ve duyguları parçalarına ayırmaya çalışan bilim insanları, bambaşka bir resim çizmektedirler. Onlara göre duygular insanlığın temelini oluşturmaktan çok ötesindedir, aslında evrimin bir yan ürünüdür. Basitçe ifade edilecek olursa duygular bizim için iyidir. Ormanda hayatta kalmamıza yardımcı olmuşlardır ve bugün dahi yaşamın tehlikeleri karşısında yolumuzu bulmamıza yardımcı olmaktadırlar. Örneğin bir şeyden hoşlanmak, evrim açısından çok önemlidir, çünkü pek çok şey bizim için zararlıdır. Her gün karşımıza çıkan milyonlarca nesneden yalnızca bir avuç kadarı bizim için yararlıdır. Dolayısıyla, bir şeyden hoşlanmak, bize yardımcı olabilecek çok az sayıdaki şey ile bize zarar verebilecek çok fazla sayıdaki şey arasında bir ayrım yapmak demektir. Aynı şekilde, kıskançlık da önemli bir duygudur, çünkü üreme başarımız, genlerimizin bir sonraki nesile geçişini garanti etmek açısından yaşamsal bir önem taşır. Aslında bu, seks ve aşk konularının bu kadar çok duygu yüklü olmasının nedenidir. Utanç ve pişmanlık önemlidir, çünkü bu duygular işbirlikçi bir toplumda yaşamak için gerekli olan becerileri öğrenmemize yardımcı olur. Eğer hiçbir zaman üzgün olduğumuzu söylemiyorsak, önünde sonunda kabileden dışlanır, hayatta kalma ve genlerimizi aktarma şansımızı azaltmış oluruz. Yalnızlık da temel bir duygudur. Yalnızlık, ilk bakışta gereksiz ve fazla gelebilir. Ne de olsa tek başına yaşayabiliriz. Fakat arkadaşlarla birlikte olmak da hayatta kalmak açısından önemlidir, çünkü hayatta kalabilmek için kabilenin kaynaklarından yararlanırız. Başka bir deyişle, robotlar daha gelişmiş özellikler kazandıklarında duygularla donatılabilirler. Belki robotlar, kendilerini çöplükte bulmayacaklarını güvence altına almak için, sahipleri veya bakıcılarıyla aralarında bir bağ oluşturacak şekilde programlanabilirler. Bu tür duygulara sahip olmak onların toplum tarafından kabullenilmesini kolaylaştırabilir, çünkü sahiplerinin rakibi değil, işe yarayan arkadaşları olabilirler. Belli bir tür beyin hasarı yaşamış olan insanlar, duyguları yaşama yeteneğini yitirirler. Akıl yürütme yetenekleri yerinde durmaktadır, fakat hiçbir duygularını ifade edemezler. Iowa Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden nörolog Dr. Antonio Damasio bu tür beyin hasarlarına sahip olan insanları incelemiş ve bunların biliyor, fakat hissetmiyor göründükleri sonucuna ulaşmıştır. Dr. Damasio, böyle bireylerin çoğunlukla en küçük bir karar verirken bile donup kaldıklarını bulmuştur. Onları yönlendirecek duygular olmaksızın o seçenekle bu seçenek arasında bitip tükenmek bilmeyen bir düşünme sürecine girerler, bu da onları kararsızlığa sürükler. Dr. Damasio'nun hastalarından biri, bir sonraki randevunun tarihine karar vermek için yarım saat harcamıştı. Bilim insanları, duyguların beynimizin merkezinde, derinlerde yatmakta olan limbik sistem tarafından yönetildiğine inanmaktadır. İnsanlar, neokorteks ile limbik sistem arasındaki iletişim bozulduğu zaman mantık yürütme güçleri yerinde kalır, fakat onları karar vermeye yönlendirecek duygular yok olmuştur. Bazen karar vermemize yol açan bir önsezi sahibi oluruz veya içimizden bir ses öyle söyler. Beyinleri, rasyonel ve duygusal parçaları arasındaki iletişimi etkileyen bir hasara uğramış olan insanlar, bu yeteneğe sahip değildir. Örneğin, alışverişe gittiğimiz zaman gördüğümüz hemen her şey üzerine Bu çok pahalı, çok ucuz, çok renkli, çok aptal görünüyor veya tam bana uygun gibi binlerce fikir yürütürüz. Bu tür beyin hasarı bulunan kişiler için alışveriş bir kabus olabilir, çünkü her şey aynı değerde görünecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/duz-dunya-kure-dunya-tartismasinin-sosyolojik-analizi/", "text": "Bir süredir düz dünya fikrini daha yaygın ve baskın şekilde duymaya başladık. Özetle Düz Dünya, dünyanın şeklinin yıllardır bilimin ve okulun bize öğrettiği küre şeklinde olmadığını iddia ederken, küre inancının NASA ve dünya elitleri tarafından üretilmiş bir yalan olduğunu söylüyor. Düz dünyacılara göre dünyamız sabittir, evrenin merkezindedir ve şekli küre değil, düzdür. Temel olarak düz, sabit ve evrenin merkezi olması üzerinden ilerleyen teori, yerçekiminin inkarı, uzaya hiç gidilmediği hatta gidilemeyeceği, Ay ve Güneş'in konumu, Antarktika, kıtalar ve daha birçok konuda insanı afallatacak kadar farklı fikirler öne sürüyor. Bundan daha on yıl öncesine kadar dünya düzdür fikrini iddia edenler deli, meczup muamelesi görürken ya da en hafifiyle ciddiye dahi alınmazken bugün bütün dünyaya yayılmış ve sayılarını ciddi oranda artırmış vaziyetteler. Ama asıl önemlisi, National Geographic'in kısa belgeselinde de bahsedildiği gibi Düz Dünyaya inananların sayılarının çok hızlı bir şekilde artması ve fikrin gün geçtikçe popülerleşmesidir. Artık ana akım medyada, televizyonlarda kendilerine çok daha rahat yer bulurken kimi zaman bilimsellikten son derece uzak kimi zaman şaşırtan ve düşündüren fikirler ileri sürüyorlar. Özellikle sosyal medyada Youtube, bloglar ağırlıklı olmak üzere düz dünya hakkında bir sürü içerik var. Bu yayınların bir çoğu birbirini tekrar eden içerikler olsa da ve birçoğunda bilimsel yayın metodolojisinin hiçbirine uyulmasa da, son derece popülerlik kazanan Düz Dünya Teorisi ve düz dünyacılar, fikirlerini ısrarla sürdürüyorlar. Sosyal medyadaki bu yoğun Düz Dünya trafiğinin aksine bu fikre karşı çıkan veya çürütmeye çalışan fikirlerin nispeten daha az olduğunu ya da tartışmaktan ziyade hakaretvari ve küçümseyici bir yaklaşımı çok net görüyoruz. Aslında genel olarak bilim insanlarının tartışmadan kaçınıp, kasıtlı bir şekilde uzak durduklarını veya birkaç cümle ve hayret ifadesiyle geçiştirdiklerini söylemek mümkün. Bu tarz bir Orta Çağ veya din kaynaklı düşüncenin tabiri yerindeyse tekrar hortlamasını ve bu kadar taraftar bulmasını kabullenmek istemiyorlar ve refkeksif olarak hayret, şaşırma, küçümseme arasında giden bir yaklaşım sergiliyorlar. Öte yandan temel fizik yasalarını dahi reddeden bir zihniyetle bilim insanlarının ortak tartışma platformu açıkcası şimdilik bulunmuyor. Bilim insanları dışında Düz Dünya fikrine karşı çıkan popüler bilim yazarları ya da bilim ile yakından ilgilenen yazıların ortak tavrı da aynı şekilde denebilir. Düz Dünya fikrinin ne kadar saçma olduğu veya ilgili videolara tahammül edemediklerinden ibaret yazılar ve son derece alaycı tavırlı yazılar aslında bize hiçbir şey anlatmıyor. Maalesef Küre Dünya gerçeğini bilenlerin, Düz Dünyacılara karşı yaptıkları söyleşi ve videolar, faydadan ziyade genel olarak savundukları Küre Dünya gerçeğine zarar getiriyor bile denebilir. Sosyal medyadan örneklersek spotify'da Darhla ve Noah'ın yaptığı podcastler, NETFLIX'in Beyond the Curve belgeselindeki kasıtlı ve abartılı alaycı, küçümseyici yaklaşım Youtube'daki onlarca alaycı video gibi örnekler verilebilir. Yine Türkiye Düz Dünya derneği başkanı Doğukan Özkan'ın sosyal medyada 350 kişiye hakaret davası açmasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir . Aynı şekilde düz dünyacılar kendi tabirleriyle öğrenilmiş bilim, sistemin bilim adamları...vb. yakıştırmalarla her türlü karşıt fikre kapıyı kapatıp tartışmayı veya en azından empati kurmayı mutlak bir biçimde engelliyorlar . Düz Dünyacıların kendi fikirleri hakkındaki mutlak doğru yaklaşımı, temel fizik yasalarını reddetmeleri, Düz Dünya fikrini bilimsel bir temelden ziyade bloglar, Youtube videoları gibi bilimsel olmaktan çok uzak kanıtlarla ileri sürmeleri, dini referanslarla teorilerinin kesin doğru olduğuna inanıp bizi asla değiştiremezsiniz yaklaşımı ortak bir tartışma ve fikir yürütmeyi engelliyor. Youtube'da izleyeceğiniz FLAT EARTH başlığı içeren tartışma veya bilgi içeren videolara bakarsanız Düz Dünyacıların Dünyanın küre olduğunu ispat eden bilimsel deneylerde dahi kesin bir reddetme tavrı takındığını görebilirsiniz. Bu dogmatik yaklaşım haliyle bilim üretmekten ziyade taraftar mantığı ile kendini, düşüncesini kabul ettirmeye dayanıyor. Yine NETFLIX'in Beyond the Curve belgeselinde Düz Dünyacıların kendi yaptıkları deneyin Dünyanın küre olduğunu ortaya koymasından sonra interesting şeklindeki yorumları ve devamında buna inanmamaları Düz Dünya fikrinin ve bu fikri öne sürenlerin bilim, NASA, bilim insanları ve biraz daha genişletirsek dünyanın düzeniyle ilgili sorunlu olduklarına işaret ediyor. Düz Dünyacıların ortak bir tartışmaya, empatiye veya bilime kapılarını kapattıklarına dair başka bir örnek vermek gerekirse www.duzdunya.org sitesindeki; Dünyanın Düz ve Sabit olduğunu çürütmeye çalışanlara 19 Tavsiye metnindeki neredeyse bütün maddeler ama özellikle madde 10, her türlü yorum ve fikri kesin bir dille reddetmektedir. Bu dogmatik yaklaşım Düz Dünya fikrinin belki de en zayıf noktasıdır ve gördüğümüz kadarıyla neredeyse hiçbir bilim insanının bu harekete katılmamasını açıklayan ana sebeptir. Madde 10, dini kitapları referans alarak dünyanın düz olduğunu söylerken, bu yüzden bunu bizimle tartışmayın demektedir. Buradaki önemli nokta referansın dini kitap olması değildir. Bizimle tartışmayın yaklaşımını hiçbir bilim dalı apriori kabul edemez. Metodolojisi olmadan, kanıtlarla ispatlanmadan, deneylere, gözlemlere dayanmadan dini kitapta yazıyor biz aksine inanmayız düşüncesi Orta Çağ yaklaşımıdır ve bilimin bunu kabul etmesi mümkün değildir. Aslında Dünyanın Düz veya Küre oluşu, doğuracağı sonsuz sonuç bakımından son derece önemli bilimsel bir olgudur. Burada ilk etapta önemli olan; küre mi düz mü fikrinden ziyade, tarafların son derece sağlıksız tartışma ortamı ve şeklidir. Dünyanın şekli sadece basit bir şekil tartışması olmasından ziyade, Dünya üzerindeki birçok olguyu açıklama için kullanılacak temel bir bilgidir. Ama aynı şekilde bu bilgiye nasıl ulaşıldığı, yöntemi de çıkacak sonucu belirleyecektir. Düz Dünya fikri ve Düz Dünyacılar kendilerini yenilikçi, dogmaları kabul etmeyen, var olan fikirleri sorgulayan kişiler olarak tanıtıyorlar. Düz Dünya fikrini ve fikrin savunucularını, modern çağda aydınlanma yaşayan bir grup olarak lanse ediyorlar. Bunu o kadar ileri götürenler var ki, bugün sayısız diplomalı, doktorasını yapmış bilim insanlarına cahil, sistemin adamı, sadece olanı kabul eden, sorgulamayan sıfatlarını çok rahat bir şekilde yakıştırabiliyorlar. Açık fikirli olduklarını ve bu sayede Dünya elitlerinin, NASA'nın, ESA'nın, RSA'nın, JAXA'nın, ISRO'nun, TUA'nın ve bütün uzay ajanslarının söyledikleri küre dünya büyük yalanını ortaya çıkardıklarını, aksi takdirde bunun olmayacağını kesin bir dille söylüyorlar. Mark Sergant, National Geographic muhabirine yukarıdaki cümleyi sarf ederken; uzaydan çekilen fotoğraflara, bilimsel kanıtlara, bugüne kadar Dünya'nın küre olduğuna dair söylenen hiçbir şeye inanmayan bir kitleden bahsediyor. Var olan temel fizik kanunlarını yıktığını, okulların, NASA'nın ezbere ve yanlış biçimde dayattığı bilgileri sorguladıklarını söyleyen Düz Dünyacıların yerine kendimizi koyalım ve ne dediklerine, nasıl dediklerine bakarak zihin dünyalarını anlamaya çalışalım. Öyle zamanlara denk geldik ki, komplo teorisi olmadan hiçbir şey açıklanmıyor. Ya da tam tersini söylemek gerekirse, içinde komplo teorisi barındırmayan hiçbir olay neredeyse yok gibi. Gün geçtikçe daha çok ilgi çeken komplo teorileri ve inananları çoğalıyor. Düz Dünya fikrinin ortaya çıkışı, önlenemez yükselişi ve de temeli tam da bununla bağlantılı aslında . Düz Dünya fikrini savunanlar, önceliği Dünyanın şekline değil, bugüne kadar Küre Dünya öğretisinin kendilerince düşündükleri gizli amacına yöneltiyorlar: Küre dünya bir yalan. Bu yalanı söyleyenler, elitler, süper elitler, Dünya'yı yönetenler, şeytaniler , NASA küre yalanını sürdürmek için kuruldu şeklinde uzayıp giden retorik; aslında büyük bir yalanın içinde yaşadığımızı ve bunun tam olarak da tanımlayamadığımız karanlık, perde arkasında Dünya'yı yöneten gruplar tarafından kasıtlı bir şekilde söylendiğini içeriyor. Tanımı, içeriği son derece muğlak olan elitler kavramı bireyler, devletler ve hatta devletler üstü gizli güçlere işaret ediyor. Onlara göre bu gizli güçler, daha dini referansla söylersek şeytaniler Küre dünya yalanıyla toplumları yıllardır kandırıyorlar. Bu yüzden Düz Dünyacılar kendilerince tabuları yıkıyorlar. Sunulanı, yani modern, dinsiz devletin, aygıtlarının ve bilim insanlarının sunduğu bilgiyi reddettikleri için de yenilikçi olduklarını iddia ediyorlar. İşte tam da bu yüzden NASA'nın kontrolünde olan bütün uzay ajanları, NASA ve bilim insanları yalan söylüyor, yalan üretiyorlar. Hepsi, herkes büyük bir komplonun bilerek veya bilmeyerek parçası olarak hareket ediyor. İşte bu soruyla Düz Dünyacılar birbirlerinden bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek kısmen de olsa ayrılıyorlar. Elitler, Şeytaniler söyleminin içi o kadar büyük ve muğlak ki, herkes içeriğini farklı biçimlerde doldurabiliyor. Kimine göre Rockefellerlar, İlimunatiler kimine göre Şeytana hizmet eden şeytaniler, dünyayı yöneten aileler gibi uzayıp giden; varlığı, tanımı net bir şekilde belli olmayan, içine zaman ve mekana göre istediğiniz sosyal grubu, siyasal düşünceyi koyabileceğiniz uçsuz bucaksız bir tanım. Bu muğlak gruplar ve bireyler, dini kitaplarda yazdığı iddia edilen Düz Dünya öğretisini yalanlayarak, Küre dünya yalanını yayarak Düz Dünya bilgisini saklıyorlar. Aslında burada saklananı şekil olarak değil de, rahmani bilginin insani yalanla yer değiştirmesi olarak okumak gerekir. Tabi yalanın, komplonun faili belli olunca, sanki bir anda her şeyi açıklıyormuş gibi gözüken bu yaklaşım aslında hiçbir şey söylemiyor. Bilinmez, tanımlanamaz ve sosyolojide pek de yeri olamayacak garip bir sosyal grup olan elitler, metafizik bir yaklaşımla şeytaniler ile Dünya'nın şekli tartışmasını götürmek ve takip etmek zorlaşıyor. Onlara göre bu bilinmez, tanınmayan perde arkasındaki karanlık düşman sadece Düz Dünya'dan sorumlu değil tabii ki: Gidilmeyen Ay, sahte deneyler, Photoshop resimler, hiç gidilmeyen ve gidilemeyecek olan uzay gibi birçok yalan dışında, dünyadaki başka kötü diyebileceğimiz olayları da bu gruplarla bağdaştıranlar var. Modern üniter devletin okul , Bilim , uzmanlar gibi kurumlarının, yetiştirdiği ve uzman kabul ederek verdiği sıfatların Düz Dünyacılar, komplocular açısından yıprandığını ve bir şey ifade etmediğini görebiliyoruz. Bu sebeple Düz Dünyacıların hangi sosyal sınıflardan geldiklerinin, ekonomik, kültürel gruplarının teşhis edebilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Devlete, rasyonaliteye ve ürettiği her türlü bilgiye düşman olan, inandırıcı bulmayan bu kitlenin daha iyi anlaşılması için mutlaka böyle bir çalışma gerekiyor. Komplo teorilerinin veya komplocu yaklaşımın aslında pek de önemsemediğimiz bir öte yüzü var. Son derece belirsiz bir dünyada, olay ve bilginin akışının kontrol edilemez, muazzam boyutlarda olduğu modern yaşamda komplo teorileri son derece basit, genellemeci yaklaşımla bireydeki endişeyi yok eder ve rahatlatır. Komplo teorileri; bilimsel disiplinden uzak veya bilimsel açıklamaları önemsemeyenlerin açıklayamadığı şeyleri açıklar. Bilimsel olarak tahlilde bulunamadığı sosyal olguları tanımlar. Gücünün ve müdahale olanağının hiç olmadığı olayları, kişileri komplo teorisiyle bir araya toplayarak onlara anlam kazandırır. Var olan bütün kötü olaylar bir grubun, kişinin iradesine indirgenir. Hem suçlu, hem de açıklama bulunduğu için basite indirgese de, anlaması ve anlamlandırması kolaylaşır. 2. Var olan bütün olaylar gizlenmiş isteklerin/iradenin sonucudur. 3. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. 4. Her şey birbirine bağlıdır ama gizli bir şekilde. Düz Dünyacılar, Dünya'nın şeklinden ziyade aslında tanımlayamadıkları ama, dini ve dünyevi görüşlerini çürütmeye çalışan ve bütün kötülüklerin anası olan bir grupla zımmi olarak mücadele halindedirler. Düz Dünya fikri, temelde kesinlikle bilimsel bir yaklaşım değildir. Zaten amacı ve iddiası da bilimsellik değildir. Düz Dünya fikrinin bilimsel olmaması, bu zihniyette kötü veya olumsuz algılanmamaktadır. Zaten bilim onlara göre yalanlarla doludur ve sistemin bilim insanları tarafından sorgulanmadan üretilmiştir. Düz Dünyacılar için bilim, deney, ampirik gözlem ve ispat; kabul edilen fikirden sonra gelmektedir ki, bu Düz Dünya görüşünü bilimsel anlamda zorlamaktadır. Bu sebeple öne sürülen fikirlerin bir kısmına üstünkörü cevap verse bile, halen cevabı aranan çok sayıda konu bulunmaktadır. Düz Dünya; daha önce Kuran, Tevrat, İncil gibi kutsal kitaplarda yazdığı iddia edilen bilginin doğrulanması amacıyla üretilmiş ve bunun üzerine bina edilmiş, bilimsel temelleri olmayan, deney ve gözleme yer verilmeyen bir teoridir. Düşüncelerine göre; kutsal kitaplarla, Tanrı/Allah'ın düşüncesiyle ve bizzat dinin kendisi ile savaş halinde olan gizli güçler vardır. Bu gizli güçler bütün uzay ajanslarına, NASA'ya yalanlar ürettirip bunu toplumlara yaymaktadırlar. Yukarıda belirttiğimiz komplo teorilerine ait dört maddeye dönersek; NASA ve diğer tüm ülkelere ait uzay ajansları bilim üretmek amacıyla değil, Düz Dünya bilincini ve bilgisini saklamak için kurulmuştur. Bu yüzden Ay'a gidilmemiş ama gidilmiş gibi yapılarak dini referanslar boşa çıkartılmıştır. Bu yüzden Dünya'ya küre denilerek toplumlar kandırılmıştır ve tabii ki dünyayı yöneten elitlerin aslında bizim de tam olarak bilemediğimiz gizli amaçları vardır. Düz dünya fikrinin temelinde metafizik olduğunu, en azından başlangıç noktasının metafizik göndermelerle dolu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Biraz daha abartarak söylersek DÜZ DÜNYA KÜRE DÜNYA, aslında akıl ile metafiziğin, bilim ile dinin, şeytani ile rahmaninin, ateist ile inançlının mücadelesidir Düz Dünyacılar için. Tabii ki, böyle bir genelleme tam olarak doğru olamaz. Hem Düz Dünya hem küre dünya savunucuları arasında siyasi, sosyal, inanç ve kültürel geçişler vardır ama, iki fikrin de temelinde bu dualizmler yer alır. DÜZ DÜNYA KÜRE DÜNYA paradigması; modern çağda akıl, mantık ve bilimi öne çıkarmış, Orta Çağ skolastik düşüncesini yüzyıllar önce geride bıraktığını düşünen bireyin hayret ifadesi karşısında, kalben inandığı ve üzerine sonradan bina ettiği bilim ile rahmani düşünceyi birleştirip, mutlak doğru olarak kabul ettiği/etmek zorunda olduğu kutsal kitaba dayanan bilgi ile yola çıkan bireyin çarpışmasıdır. Düz Dünya teorisini ve ona ait iddiaları okurken veya karşı savları incelerken, arkasındaki bu düşünce yapısını bilmek gerekir. Düz Dünya görüşüne ait yerçekimi yoktur düşüncesini, Ay ve Güneş'in Dünyanın tam üzerinde dönmesini, yasaklanan kutupları, BM logosunu ve daha başka diğer iddiaları okurken bu dualizm kesinlikle unutulmamalıdır. Düz Dünya fikrine göre; BM logosu, yasaklanan kutuplar, bu fikrin komplocu yönüne işaret ederken, Dünya'nın üzerindeki kubbe, gidilemeyen ve asla gidilemeyecek olan uzay, bizzat Dünya'nın şeklinin düz olması, kutsal metinlerin yorumlanmasına dayandırılır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/duz-dunya-sarlatanligina-cevaplar/", "text": "Son dönemlerde Türkiye'de Düz Dünya adı altında yeni bir şarlatanlık akımı baş gösterdi. Bu akım; Dünya'nın küresel yapıda değil, tepsi gibi düz olduğuna inanan insanlardan oluşuyor. Bu temelsiz iddialarına göre, Dünya aslında küresel yapıda değil, dümdüz bir tepsi gibi. Söyledikleri şey ise, NASA'nın insanlardan Düz Dünya gerçeğini sakladığı. Bu insanların çoğu bilgisiz olduğundan, Dünya üzerinde uzayla ilgili tek kurumun NASA olduğunu zannediyor. Avrupa Uzay Ajansı ESA, Rus Uzay Ajansı RSA, Japon Uzay Ajansı JAXA ve Çin Uzay Ajansı gibi uzaya uydu ve araç gönderen NASA'dan bağımsız ülke kurumlarının varlığından haberdar bile değiller. Düz Dünya'cıların zeka seviyesi; Kurtuluş savaşı yoktur, ingilizler bu ülkeyi kurdu, Atatürk İngiliz Ajanı idi veya Türkler Anadolu'ya Malazgirt zaferi ile değil, Bizans'tan para karşılığı toprak alarak girdi diyen ağır geri zekalılar ile eşit. Biliyorsunuz, bu ithamlarda bulunanlar; hadi kurtuluş savaşı için delil gösterin, Malazgirt'ten kanıt sunun bize diyen zeka yoksunlarından ibaret. Düz Dünya'cılar da hemen hemen aynı zeka seviyesine sahip. Burada tek tek iddialarına yanıt vermeyi elbette isterdik. Ancak, cehaletin ve saygısızlıklarının boyutu o kadar büyük ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin artık uzaya uydu gönderdiği bu devirde tek tek iddiaları ele almaya çalışmak vakit kaybından başka bir şey değil. Evet, Türkiye artık uzaya uydu gönderiyor. Türk bilim insanlarının katkılarıyla hazırlanan RASAT ve Göktürk 2 uyduları, Dünya yörüngesinde dolanıyor, gezegenimizin ve ülkemizin fotoğraflarını çekiyor, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından terörle mücadelede aktif biçimde kullanılıyorlar. Hatta onlardan daha önce, İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri ITUpSat-1 uydusunu inşa edip Dünya yörüngesine göndermiş, bilimsel araştırmalar gerçekleştirmişti bile. Özetle, cahil Düz Dünya tayfası, NASA bizden gizliyor alt metni ile kendine taraftar toplamaya çalışırken, şu aralar uzay ajansı kurma çalışmalarına başlamış olan Türkiye Cumhuriyeti'ni de Dünya yuvarlaktır yalanına ortak olmakla itham ediyorlar. Bu tayfanın iddiasına göre, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, NASA'nın başını çektiği bu küresel komploya ortak ve Dünya'nın düz olduğu gerçeğini halktan gizliyor. Uzaya gönderdiğimiz her uyduyu haklı bir gururla duyuran Cumhurbaşkanı ve Başbakan da, bu komployu biliyor ve halka yalan söylüyor. Artık uzaya Türkiye Cumhuriyeti'nin de araç üretip gönderebildiği bu devirde, Dünya düzdür saçmalığını ortaya atanlara cevap vermek, vakit kaybından başka bir şey değil. İnternet ortamında NASA'yı yalancılıkla suçlayarak insanları aldatmaya çalışmak kolay. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ve hükümet görevlilerini de kurguladıkları sözde komployla itham etmek, suçtur. Bu kişilerle girdiğiniz tartışmalarda, devlet ve hükümetimizi yalancılıkla suçlarken görürseniz, ilgili konuşmanın ekran görüntüsünü alıp EGM Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı'na; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve hükümeti ile, hükümet görevlilerine hakaret ve iftirada bulunmaktan ihbar edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ege-universitesinde-homeopati-rezilligi/", "text": "Biz bir astronomi platformuyuyuz. Dolayısıyla homeopati denilen ve bilimsel hiçbir geçerliliği olmayan, batı ülkelerinde üniversitelerde yerden yere vurulan bir sahtekarlık hakkında yazmamız olağan değil. Ancak, konu hakkında konuşmamızı gerektiren çok önemli bir şey var ki, o da konunun köklü ve saygın bir üniversitemizle ilintili hale gelmesi. Hani sokaklarda bazen dolaşırken görürsünüz; Bel Fıtığı Tedavisi 0532 xxx xx xx şeklinde duvar yazılarını. İşte bu duvar yazıları, bilimsellikten son derece uzak ve hiçbir güvenilirliği olmayan biçimde fıtık tedavisi yapan kişilere aittir. Yakın bir zamana kadar bu fıtık tedavisi yaptığı iddiasında olan kişiler Türkiye'de el üstünde tutuluyordu. Gazetelerde yaptıkları iyi birşeymiş gibi haberleri yayınlanıyor, televizyon programlarına çıkarılıyorlardı. Neyse ki geç de olsa tıp dünyası, üniversitelerimiz ve basınımız bunların gerçek yüzünü gördü ve artık ortalıkta at koşturamıyorlar. Peki kimseye zararı olmayan fıtık tedavicilerinin üzerine niye gidiyorduk? Hepsi birçok hastasını tedavi ettim diye örnek gösteriyordu. Hatta çevrenizde bunlara gidip de tedavi olduğunu söyleyenler dahi vardır. Doğrudur, bu kişilere gidip iyileşenler var Niçin mi var? Çünkü bel fıtığının kendi kendine hiçbir şey yapmadan iyileşme şansı vardır ve bu kayda değer bir ihtimaldir. Yani, bu kişilere 100 hasta gitse, 2-3 tanesi sözde tedavi sonunda sağlığına kavuşur. İşte bu sahtekarlar da, yanlarında iyileşmiş kişileri ekrana çıkartıp tedavi ettim diye dolaşırlardı. Peki tedavinin hiçbir faydasını görmeyen yüzlerce kişi? Onlardan söz edilmezdi elbette. Bu sahtekarların hiçbiri; kaç kişiyi tedavi ettiniz ve başarı oranınız yüzde kaç sorusuna cevap veremezdi. Hatta, tıbbi tedavi görenlerle sizin uyguladığınız tedavi arasında iyileşme oranı açısından ne fark var? sorusunu bile cevaplayamazlardı. Çünkü, tıbbi tedavi yöntemleriyle kıyasladığınızda tedavi oranları yerlerde sürünüyordu. Ek bilgi: Bel fıtığının tıbbi yollarla hastanede tedavi oranı %90 civarındadır. Ameliyat yoluyla bu oran %98'e kadar çıkar. Kendi kendine hiçbir tedavi uygulanmadan iyileşme oranı ise %1-3 arasıdır. Bilim size net oranlar verir. Afaki cümlelerle konuyu geçiştirmez. Homeopati de benzer bir tedavi yöntemidir. Homeopatlar şunu yapıyor: Bir miktar su alıp içine kendilerince etken bir madde koyuyorlar . Ardından bu karışımı çok büyük oranda su ile karıştırıp seyreltiyorlar. Öyle ki, tedavi için sözde hastalarına verdikleri seyreltilmiş dozajın içinde etken maddeden nereyse hiç kalmıyor. Hiç derken şaka yapmıyoruz, 1-2 atom molekülü bile ya var, ya da yok hale geliyor o suda. Ama bu insanlara göre; suyun hafızası var ve bu da tedavi için yeterli. Homeopati denilen zırvalık, şimdiye kadar yapılan bütün klinik testlerde sınıfta kalmış durumda. Bir işe yaradığına dair 1 tane bile bilimsel araştırma bulunmuyor. Bütün kontrollü deneylerde placebo karşısında çuvallıyor. Placebo, sahte ilaçtır. Bir gerçek şudur ki, insan vücudu tedavi olduğunu düşündüğünde bazı rahatsızlıkların etkileri yok olur. Örneğin, fizyolojik sebepleri olmayan baş ağrıları, mide bulantıları, halsizlikler, psikolojik sorunlar kişinin tedavi gördüğüne ve iyileşeceğine inandığında geçebilir. İşte buna da placebo etkisi denilir. Placebo testi; bir ilacın tedavi etkenliğini kontrol etmek için kullanılan temel test aşamalarından, hatta en basitlerinden biridir. Şöyle ki; bir ilaç veya tedavi yöntemi geliştirildiğinde bunun deneneceği bir test grubu seçilir. Yine başka bir test grubu daha seçilir ve o kişilere size iyi gelecek şu ilacı vereceğiz diyerek habersizce sahte ilaç verilir. Bu sahte ilaç, şeker bile olabilir. Test grubu üzerinde yapılan deney sonunda, sahte ilaç almış olanlar ile, geliştirilen ilacı almış olanlar arasında kendini daha iyi hissedenler oranlanır. Örneğin; sahte ilacı alanların %25'i olumlu gelişme göstermişken, x ilacını alanlarda olumlu gelişme oranı %55 olmuştur gibi. Bu testler, yeterli örneklem sayısına ulaşana ve istatistiksel güvenilirliğe ulaşana kadar defalarca tekrarlanır. Ardında ilacın placebo'ya karşı daha etkili olduğu görülür, oldukça uzun yıllar süren başka birçok testten de geçer , onay verilir ve satışa sunulur. Ancak, Homeopati tedavisi ile uğraşanların böyle bir derdi bulunmuyor. Verdiğimiz ilacın zararı yok nasılsa diyerek hiçbir yararı olmadığı halde satmaya devam ediyorlar. Bakın birşey dikkatinizi çekmiş olmalı: satmaya devam ediyorlar diyoruz. Çünkü bu sözde ilacı satıyorlar ve para kazanıyorlar. Yukarıda verdiğimiz bel fıtığı ve placebo örneklerinde olduğu gibi satın alıp parasını kaptıranlardan bir kısmı iyileşiyor ve bu iyileşenleri bakın, turp gibi yaptık hastalarımızı diye örnekliyorlar. Evet tahmin ettiniz. Üçüncü Dünya ülkelerine hicret ediyorlar. Gerçekler anlaşılana kadar, kendi ülkelerinde toplayamadıkları parayı ve görmedikleri itibarı buralarda arıyorlar. İşte, Ege Üniversitesi ve kimi diğer üniversitelerimizde bol para karşılığı verdikleri seminer ve kongrelerin sebebi de bu. Peki gerçekler böylesine bariz bir şekilde kör gözüm parmağına ortada iken, bu sözde tedavi yöntemi niye revaçta? Sebebi basit; iyi para getiriyor. Bakın, hiçbir işe yaramayan bir kutu sözde ilaç 60 tl'ye satılıyor. Bir de size o ilacı tavsiye edecek olan homeopat denilen sözde doktora vereceğiniz parayı hesaplayın. Homeopatlar bunu yapıyor işte, bilimsel görünüyorlar. Bol bol süslü ama anlamsız cümle kullanıyorlar. Elit takılıyorlar, bakımlı geziyorlar, şık giyiniyorlar, gösterişliler. Kongreler düzenleyip seminerler veriyorlar. Hatta ve hatta, kaz gelecek yerden tavuğu da gerekirse esirgemiyorlar. Umarız bu homeopati çılgınlığı ve ülkemize akın eden sahtekarların tez zamanda sonu gelir de, akademik camiamız silkelenir, toparlanır, bir daha böylesi sahte bilim şarlatanlarından uzakta durur. Homeopati'nin ne denli geçersiz bir sözde tedavi şekli olduğu hakkında daha detaylı bilgi almak için Yalansavar'da yayınlanan şu yazıyı okuyabilirsiniz. Hatta işin daha da acıklı yönü için, bu yazıyı okumanızı da tavsiye ederiz. Yaşanan bu akademik ayıba dur demek istiyorsanız eğer, düzenlenen imza kampanyasına desteğinizi bekliyoruz. NASA Uzaylıları Biliyor Ama Halktan Gizliyor! Kimi zaman üstad İlber Ortaylı'nın ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/egri-uzay-zaman/", "text": "Işık, Güneş gibi yıldızlar ve benzeri büyük kütleli cisimlerin yakınından geçerken yön değiştirir. Daha başka bir ifade ile, ışık da diğer tüm cisimler gibi kütleçekiminden etkilenir. Işığın kütle çekimden nasıl etkilendiği ile ilgili açıklama gerçekte çok karışıktır. Çünkü, ışığı oluşturan foton isimli parçacığın bir kütlesi yoktur. Kütlesi olmayan bir parçacığın ise kütle çekiminden etkilenmesini mantıken bekleyemeyiz. Fakat, görünür gerçek; ışığın da kütle çekiminden etkilendiği yönünde. Fazla detaya girmeden bu durumu şöyle temel düzeyde açıklayalım: Fotonlar durgun halde iken kütlesizdir. Ancak, hareket halinde iken yüksek hızlarından dolayı bir kinetik enerjiye sahip olurlar. Einstein'ın Görelilik Kuramı sayesinde enerji ile maddenin aynı şey olduğunu bildiğimize göre, kinetik enerjiye sahip olan fotonun hareket halindeyken ölçülebilir küçük bir kütlesinin olması gerekir. Yani, fotonlar kütle çekiminden etkilenir. Bu nedenle, bakış açımıza göre Güneş'in hizasında bulunan kimi yıldızları, eğilen ışığı nedeniyle olduğundan farklı konumlarda görürüz. Örnekteki yıldız, gerçekte A noktasında bulunmasına rağmen, kendisinden gelen ışık kütleçekim nedeniyle Güneş'in yanından geçerken eğildiği için onu B noktasında görürüz. Eğer Güneş yerine çok çok daha büyük kütleli bir cisim söz konusu olabilseydi, belki de yıldızdan gelen ışık o gökcismine düşecekti ve biz yıldızı hiç göremeyecektik. Evrende hiçbir şey, ışıktan daha hızlı yol alamaz. Buna her türlü gökcismi ve parçacık da dahil. Örneğin bir meteor, saatte 50 bin km hızla Dünya'nın yanından düz bir biçimde geçmek isterken, gezegenimizin kütle çekimi onu yolundan saptırır ve yönünü değiştirir. Cisim ne kadar yavaş geçiyorsa, Dünya'nın çekimi yönünü o kadar fazla değiştirecektir. Aynı biçimde, gezegenimizin yanından ne kadar hızlı geçerseniz, kütle çekimin yaratacağı etki sizin için o kadar az olur. Dolayısıyla, bir meteorun Dünya'nın yanından yönü değişmeden geçebilmesi için çok hızlı hareket ediyor olması gerekir. Buradan şunu anlamış olmalısınız; hareket hızınız ne kadar fazla ise, çevrenizdeki gökcisimlerinin kütle çekiminden o kadar az etkilenir ve o kadar düz bir doğrultuda hareket edersiniz. Ancak, evrendeki en yüksek hız ışık hızı olduğu için, her cisim kütle çekiminden öyle ya da böyle etkilenecek ve asla düz bir doğrultuda hareket edemeyecek. Einstein'ın eğri uzay-zaman dediği olgu, en basit ifadeyle budur. Kütle çekim nedeniyle uzayda düz bir doğrultuda yolculuk yapabilmek, ışık dahil her madde için yeterince büyük uzaklıklar söz konusu ise pratikte mümkün değildir. Yani, asla uzayda matematiksel olarak mükemmel düz bir çizgide ilerleyemezsiniz. Sizin düz olarak algılayacağınız rotanız, çevrenizdeki büyük kütleli cisimlerin etkisi ile gerçekte eğri büğrü bir hal alır. Ayrıca, ışığın kütleçekiminden etkilenerek bu şekilde kırınıma uğrayıp yön değiştirmesi, astronomlar için bulunmaz bir nimet olan kütle çekimsel mercek etkisine yol açar. Bu sayede normalde görmemizin mümkün olmadığı çok uzak göksel yapıları görmemiz mümkün olur. Burada şunu belirtmek gerekiyor: Yukarıdaki anlatımdan kafanızda şekillendiği gibi, eğri uzay gerçekten de uzay zaman dokusunun eğri olduğu anlamına gelmez. Uzayın dokusunun gerçekte nasıl olduğu hakkında bir bilgimiz yok. Uzay boşluğundaki gezegenler, yıldızlar, galaksiler gerçekten de kütlelerinin büyüklüğüne oranla uzay-zamanda eğrilik oluşturuyor olabilirler. Veya, kütle çekim başka bir mekanizma ile cisimlere etki ettiği için aldıkları yol üzerinde eğri doğrultularda hareket etmelerine sebep oluyor olabilir. Bu mekanizma hakkında, şu anda hiçbir şey bilmiyoruz. Daha açık bir ifade ile, kütle çekimin cisimlere nasıl etki ettiğini hesaplayabilecek bilgimiz var ama, kütle çekimine neyin sebep olduğu hakkında bir bilgimiz yok. Uzay-zaman dokusu tamamen düz olsa bile, ne olduğunu bilmediğimiz kütle çekim size etki edeceği için alacağınız yol eğrileşecektir. Yani, uzayın dokusu ister eğri olsun, ister düz olsun, uzay zaman içinde her cisim eğri bir yol izlemeye mahkumdur ve pratikte uzay zaman dokusunu eğri olarak düşünmek zorundayız. Kütle konsepti, fizikte her zaman e... Einstein'ın yaklaşık 100 yıl önce o... Neden bu iki kuramı kendi hallerine..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/einsteinin-gorelilik-kurami-izafiyet/", "text": "Görelilik kuramını anlamak için öncelikle göreliliğin ne olduğunun bilinmesi gerekir. Kısaca görelilik, var olabilmek ya da belirlenebilmek için, bağıntı yolu ile başka bir şeye bağlı olma durumudur. Gelin bir de bu kuramı ortaya atan 20. Yüzyılın en dahi bilim adamı Albert Einstein'in tanımına bakalım: Elinizi bir dakikalığına kızgın bir sobaya değdirmeye kalkıştığınızda, o bir dakikalık süre size bir saat gibi gelecektir. Hoş ve çekici bir kadınla geçirdiğiniz bir saat size bir dakika gibi gelir. İşte görelilik budur. dediği rivayet edilir Einstein amcamızın. Görelilik kuramı, Özel Görelilik (1905) ve Genel Görelilik (1915) olmak üzere iki aşamada yayımlanmıştır. Özel Görelilik Kuramı ivmelenmeyen cisimlerin durumlarını açıklamada oldukça başarılı olmasına rağmen, ivmelenen cisimlerin durumlarını açıklamada yetersiz kalmıştır. Bu nedenle Einstein 10 yıl boyunca Genel Görelilik Teorisi üzerine çalışmıştır. - Bütün eylemsiz referans sistemlerinde fizik kanunları aynı şekli alır. - Herhangi bir eylemsiz referans sisteminde ışığın hızı kaynaktan bağımsızdır yani ışık hızı göreceli değildir, mutlaktır. İlk savda herhangi bir sorun yok ancak ikinci madde üzerine biraz düşünmek gerekebilir. Işığın da ses gibi dalgalardan meydana gelen bir enerji olduğunu göz önünde bulundurursak, 19. Yüzyılın bilim insanları nasıl sesin yayılması için hava gibi bir maddeye ihtiyaç duyuluyorsa ışığın da yayılması için böyle bir madde olması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu maddeye uzay boşluğunda bulunan ve ısı-ışığı ilettiği düşünülen, Eski Yunancada mavi gök anlamına gelen eter adını verdiler. Yarı saydam aynanın karşısına geçen fotonların aldığı yolda bir değişiklik olmadığı açıktır. Çünkü düzeneğin hareket etmesine bağlı bir durum bu kısımda söz konusu değildir. Ancak düzenek hareket ettiğinden aynadan yansıyan fotonların aldığı yol artacaktır. Bu da eter adı verilen maddenin var olmadığını kanıtlar niteliktedir. Michelson-Morley deneyi teorik olarak başarısız bir deneydir. Buna rağmen fizikteki en muhteşem başarısız deneylerden biridir. Michelson-Morley deneyi Einstein'ın Özel Görelilik Kuramı'nı ortaya koymasında oldukça büyük rol oynamıştır. Görelilik Kuramı'nın faydalandığı bir diğer kişi de Galileo'dur. Galileo'nun göreliliğini basit bir örnekle inceleyelim: Bir otobüs düşünün, otobüsün içinde bulunan A kişisi elindeki topu V sabit hızıyla otobüsün ön tarafına doğru fırlatsın. A kişisine göre topun hızı V'dir. Buna ek olarak otobüse dışarıdan bakan bir B kişisi düşünün ve otobüsümüz de V hızıyla hareket ediyor olsun. Hızlar toplamı kanununa göre B kişisi topun hızını V+V olmak üzere 2V olarak görür. Fakat bu durumu ışığa uyarladığımızda bir problem ortaya çıkar. Aynı şekilde V hızıyla giden bir otobüs düşünün ve otobüsün farları açık olsun. Dışarıdan bakan B kişisinin teorik olarak ışığı V+c hızında görmesi gerekir ancak Einstein'a göre ışık hızı her şeye göre sabittir ve 300.000.000 m/s'dir. Bu durumda V=x/t formülünden yola çıkarak V'nin artması söz konusu olduğundan t'nin kısaldığını veya x'in uzadığını söyleyebiliriz. Öncelikle zaman kısalmasını bir örnekle açıklayalım: Birbirine paralel iki ayna arasında hareket eden bir ışık huzmesi ve bu ışık huzmesinin aynaya her çaptığında saatin 1 saniye ilerlediğini düşünelim. Ve yine bir önceki örneğimizdeki gibi iki saatin olduğu yerlere birer gözlemci yerleştirelim. Otobüsün içindeki kişiye A, dışındaki kişiye B kişisi diyelim. B kişisi kendi saatindeki ışık huzmesinin aynalara dik bir şekilde hareket ettiğini, A kişisinin saatindeki ışık huzmesinin ise aynalar arasında dik bir üçgen oluşturduğunu görür. Bu durumda B kişisine göre A kişisinin saatindeki ışık huzmesi kendisininkinden daha fazla yol aldığından A kişisinin zamanı B kişisine göre yavaşlamıştır. Aynı şekilde A kişisi de kendi saatindeki ışık huzmesinin aynalara dik bir şekilde hareket ettiğini, B kişisinin saatindeki ışık huzmesinin ise bir üçgen oluşturduğunu görür. Bu durumda ise A kişisine göre B kişisinin zamanı yavaşlamıştır. Peki, nasıl oluyor da iki zaman birbirine göre daha yavaş olabiliyor? Bu durumu açıklamak için ise Einstein x'in kısalması gerektiğini öne sürmüştür. Bu hipotezlerin denklemleri kontrol edildiğinde ise birbirlerini tamamladıkları fark edilmiştir. Özetle, hızlı hareket eden bir cisme göre zaman, yavaş ya da durağan olan bir cisme göre daha yavaş akmaktadır. Chistopher Nolan'ın yönetmenliğini yaptığı Interstellar adlı filmde bu olay abartılı da olsa güzel bir şekilde işlenmiştir. Bu olayı oldukça basit olarak açıklayan İkizler Paradoksu yine Einstein tarafından ortaya atılmıştır. Bu paradoksa göre ikiz kardeşlerden birini süper hızlı bir uzay aracıyla uzaya göndersek, diğeri ise dünyada kalsa uzay aracı hızlı hareket edeceğinden uzaydaki kardeş birkaç yıl sonra dünyaya geldiğinde kardeşini kendinden daha yaşlı bulacaktır. Ne kadar hızlı gidilirse zaman o kadar yavaşlar ve ışık hızına çıkıldığında zaman durur. Şu örnekle Özel Görelilik Kuramını özetleyebiliriz: Uzaydan Dünya'ya gelen kozmik ışınların atmosferle etkileşiminden müon denilen kararsız parçacıklar oluşur. Ömürleri çok kısa olduğundan deniz seviyesine inmeden hemen bozulurlar ancak yapılan gözlemlerde müonun deniz seviyesine kadar indiği gözlemlenmiştir. Bunu açıklamak gerekirse deniz seviyesinde bulunan bir gözlemciye göre zamanın yavaşladığını, müona göreyse uzunluğun kısaldığını söyleyebiliriz. Bütün bunlara ek olarak Özel Görelilik Kuramı uzay ve zamanın bir bütün olduğunu öne sürüyor. Bir olayı anlatırken nerede ve ne zaman meydana geldiğini belirtmek zorundayız. Ayrıca bu kuramdan dolaylı olarak elde ettiğimiz başka sonuçlar da var. Bunlardan biri kütle ve enerji arasındaki ilişkidir. Enerjisi artan bir cismin kütlesi de artar. Nedensellik ilkesi de kuramın öngördüğü ilkelerden biridir. Bu ilkeye göre neden sonuçtan önce gerçekleşmelidir tıpkı topu atmadan camın kırılamaması gibi. Eğer ışık hızının üstüne çıkılabilirse doğanın kanunlarının da yıkılabileceğini ve sonucun nedenden önce gerçekleşebileceğini ve böyle bir şeyin mümkün olamayacağını göz önünde bulundurursak ışık hızı evrendeki hız limitidir ve aşılamaz demek yerinde olacaktır. Ancak kuram ilk ortaya atıldığında evrenin yasalarından biri olan ve Newton'un öne sürmüş olduğu evrensel kütle çekim yasasında bir eksiklik olduğu ortaya çıktı. Bu yasaya göre herhangi iki cisim birbirlerini kütleleriyle doğru, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı bir kuvvetle çeker. Fakat bu yasa Einstein'ın kuramına ters düşüyor. Newton'ın yasası kütle çekim kuvvetinin anında etkiyen bir kuvvet olduğunu söylüyor. Einstein'ın kuramına göre ise hiçbir şey ışıktan hızlı hareket edemediğinden, bir cisim hareket ettiğinde diğerine etki edebilmesi için aradan bir miktar zaman geçmesi gerekiyor. Newton yasasının ikinci garipliği ise kuvvetin cisme temas etmeden etki edebilmesidir. James Maxwell 1860'lı yıllarda elektrik ve manyetizma hakkındaki her şeyi tek bir kuram altında toplamayı başardı. Bu kuram bahsettiğimiz tuhaflıkları da gideriyor. Şöyle ki: Her yük uzayda çevresinde bir elektrik alanı yaratır. Ayrıca elektrik alana yerleştirilmiş bir başka yüke de kuvvet uygulanır. Dolayısıyla iki yük arasında etkiyen kuvveti bir aracı olan elektrik alan ile açıklıyoruz. Bu anlamda yüklerin birbirine kuvvet uygulamadığını, sadece alanla etkileştiğini söyleyebiliriz. Fakat elektrik alan uzaya yayılmış olduğu için, tüm yükler arasında etkiyormuş gibi görünen bir kuvvet ortaya çıkar. Maxwell'in kuramının öngördüklerinden biri de değişen bir elektrik alanın uzayda elektrik alan oluşturmasıdır. Bu sebeple, bir yük hareket ettirildiğinde uzayda sürekli ve değişmekte olan elektrik ve manyetik alanlar oluşur. Işık da bir elektromanyetik dalga olduğundan bir yükün yeri değiştirildiğinde bu yükün oluşturduğu değişim uzayda ışık hızıyla yayılır. Bu da elektromanyetizmanın özel görelilik kuramıyla uyumlu olduğunun bir göstergesidir. 1) Evrensel kütle çekim yasası: Bu yasaya göre bir cismin başka bir cisme uyguladığı çekim kuvveti, cismin kütlesiyle doğru orantılı olara değişir. Kütle burada cisimlerin ne kadar büyük çekim uygulayabileceğini belirten bir niceli olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle bu kütleye çekim kütlesi denir. 2)Newton'un eylemsizlik yasası: Bir cisme kuvvet uygulayarak cismi hızlandırır, yavaşlatır veya hız yönünü değiştirebilirsiniz. Birim zamanda meydana gelen hızdaki değişime ivme denir ve bu yasa ivmenin, kuvvetin kütleye bölünmesiyle elde edilebileceğini savunur. Bir cismin kütlesi ne kadar büyükse, o cismi harekete geçirmek için o kadar zorlanırız. Bu nedenle bu kütleye de eylemsizlik kütlesi denir.Dolayısıyla kütle birbirinden çok farklı iki yasada karşımıza çıkar ve bu iki kütlenin aynı olması beklenmedik bir şeydir ancak kütle MUTLAKTIR. Einstein bu eşitliğin sonucu olarak her cismin yeryüzüne aynı şekilde düşmesi gerektiğini söylemiştir. Bu deneyi evimizde yapamayız çünkü ortamda havanın uyguladığı sürtünme kuvveti vardır ama Galileo, analiz yaparak sürtünme kuvvetinin farkına varmış ve eğer sürtünme olmasaydı iki cismin aynı anda yere düşeceğini söylemiştir. Bu sorunun cevabını almak için ivmelenen bir roket düşünelim. Roket ilk anda duruyor olsun ve bu ilk anda roketin sağ duvarından sol duvarına yere paralel olmak üzere bir ışık demeti gönderelim. Işık karşı duvara çarptığında roket bir miktar yol almış olacaktır bu nedenle ışık duvarın yüzeyinde daha alt bir noktaya çarpar. Işığın roketin alt kısmına yaklaşması gibi yeryüzündeki ışık demetleri de yere düşer. Yani yer çekimi ışığı da etkiler. 1919 yılındaki Güneş tutulmasını bir fırsat olarak kullanan Arthur Eddington'ın yaptığı ölçümler Einstein'ın bu öngörüsünü destekler nitelikteydi. Yatay yönde yol alan ışığın sapmaya uğradığını biliyoruz. Peki, dikey yönde yukarı doğru yol alan ışığa ne olur? Denklik ilkesi bize bu durumda ise ışığın renginin değişeceğini söylüyor. Bu sonuca ulaşmamızı sağlayan Doppler etkisine bir göz atalım: Bir dalganın frekansının o dalgayı üreten bir kaynak bize doğru yaklaşıyorsa, dalganın frekansının artmış olduğunu yani dalga boyunun kısaldığını gözlemleriz. Görünür ışık için mavi renk en yüksek, kırmızı renk ise en düşük frekansa sahiptir Bu nedenle bizden uzaklaşan cisimlerden kaynaklanan ışığın rengi kırmızıya kayar. Tam tersine, bize yaklaşıyorsa rengi maviye kayar. Işığın kütle çekim alanındaki davranışı da bahsettiğimiz zaman genleşmesinin bir sonucudur. Yukarıya giden ışığın kızıla kayması yani frekansının düşmesi zamanın yukarıda daha hızlı işlemesinden kaynaklanır. Yatay giden ışığın sapması da zaman genleşmesiyle açıklanabilir. Işık bir elektromanyetik dalga olduğundan uzayda kapladığı hacmin yerçekimine göre daha yukarıda ve daha aşağıda olan kısımları vardır. Zaman genleşmesi nedeniyle daha yukarıdaki noktalarda frekans daha düşük yani dalga boyu daha büyüktür. Dalga boyundaki konuma bağlı bu farklılık, kaçınılmaz olarak dalganın aşağı doğru sapmasına yol açar. Ancak genel görelilik kuramında daha çok tercih edilen bir açıklama vardır: Dünya aslında yakınındaki cisimlere bir çekim kuvveti uygulamaz, sadece uzay-zamanın dokusunu değiştirir. Kuram özetle şunu söylüyor: Her cisim içinde bulunduğu uzay-zamanı değiştirerek bükülmesine neden olur. Bu değişim cisim etrafında oldukça güçlüdür ancak uzaklaştıkça zayıflar. Cisimler uzay-zamanın bükülmesine neden olduğundan dolayı düz geometri kurallarından sapıyoruz. Bu nedenle hareket eden diğer cisimler kaçınılmaz olarak eğrilikten etkileniyor. Eğer uzay-zaman tamamen düz olsaydı kuvvet uygulanmayan cisimler ve ışık doğrusal yolda hareket eder ve herhangi bir sapma gözlemlenemezdi. Aynı zamanda ışık da uzay-zamanı eğer. Dünya'nın yakınından ışık geçtiğinde, Dünya bundan etkilenir ve yolundan ışığa doğru sapar. Büyük bir cisim hareket ettiğinde, bunun çevresinde meydana getirdiği eğrilik de zamanla değişir. Eğrilikteki bu değişimler dalgalar halinde uzaya yayılır ve bu dalgalara kütle çekim dalgaları denir. Genel görelilik kuramı bu dalgaların ışık hızıyla yayılacağını savunur. Kütle çekim dalgalarının var olduğu birçok deneyle kanıtlanmıştır. Birbiri etrafında dönen bir atarca ve normal bir yıldızı 1974 yılında incelemeye başlayan Hulse ve Taylor, bu çiftin dönme periyodunun zamanla uzadığını fark ettiler. Daha sonra bunun nedeninin çiftin çok yoğun kütle çekim dalgaları yayınlaması ve bunun sonucu olarak enerji kaybetmesi olduğunu anladılar. Bu da çiftin hareketinin yavaşlamasına neden oluyordu. Bu çalışmalarından dolayı Hulse ve Taylor'a 1993 yılında Nobel Ödülü verildi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/einsteinin-gorelilik-kuraminin-hayatimiza-8-buyuk-etkisi/", "text": "1905'te Albert Einstein tarafından oluşturulan görelilik kuramı basitçe fizik kanunlarının her yerde aynı olduğunu savunan bilimsel bir görüştür. Görelilik kuramı nesnelerin uzay-zamandaki davranışlarını ve hareketlerini açıklar. Görelilik kuramı sayesinde karadeliklerin nerede olduğuyla ilgili tahminlerden tutun, yerçekiminin eğdiği ışık ya da Merkür'ün tuhaf yörüngesi probleminin çözümüne kadar pek çok şey hakkında tatmin edici açıklamalarda bulunulabilir. Görelilik kuramı dışarıdan karmaşık gibi görünsede aslında inanılmaz sade bir kuramdır. Kuramın sade olmasını sağlayan üç basit kural vardır. - Birincisi, görelilikte tek ve kesin bir referans bulunmaz. Örneğin herhangi bir nesnenin hızını ya da momentumunu ölçtüğünüzde nesne her zaman başka bir referansa bağlıdır. - İkincisi, görelilik kuramına göre ışık hızı, ölçen kişinin veya cihazın hangi hızda hareket ettiğine bağlı olmaksızın daima sabittir. - Ve üçüncüsü, hiç bir şey ışıktan daha hızlı hareket edemez. Einstein'ın ünlü teorisinin bu basit kurallarından çok önemli anlamlar çıkarılabilir. Örneğin ışık hızı her zaman sabitse, Dünya'nın hızına oranla daha hızlı hareket eden bir astronotun kol saatinin tıklamaları Dünya'da herhangi birinin kol saatinin tıklamalarından daha yavaş tıklıyor demektir. Çünkü görelilik kuramına göre, ışık hızına ne kadar yakın bir hızda hareket ediyorsanız, zaman o kadar yavaş geçiyor demektir. Bu olguya zaman genişlemesi adı verilir. Şimdi daha anlaşılır olması için cümleyi tekrarlayalım: görelilik kuramına göre, ışık hızına yaklaştıkça zaman genişlemesi artar ve bu genişleme zamanı yavaşlatır. Ayrıca uzay-zamanın herhangi bir noktasında kütle çekimi ne kadar fazla ise bu alanın içindeki herhangi bir nesne kütle çekiminden dolayı daha hızlı hareket edecek ve bu yine zaman genişlemesine sebep olacaktır. Bu arada, astronotların içinde bulundukları uzay araçları zaman genişlemesinin farklı bir versiyonu olan boy kısalmasına uğrarlar. Yani gökyüzünde yüksek hızda hareket eden bir uzay aracının fotoğrafını çektiğinizde, fotoğrafta uzay aracının gerçekte olduğundan kısa göründüğünü fark edersiniz. Ancak elbette içerideki astronotlara göre her şey normaldir; astronotlar uzay aracının boyunun kısalmasından dolayı araç içinde ezilmemişlerdir ve hala hayattadırlar. Göreliliğin etkileri ışık hızına yakın hızlarda ve yüksek yerçekimi bölgelerinde kendini daha çok hissettirir. Ancak yinede göreliliğin etki ettiği olayları gözlemleyebilmemiz için ışık hızına yakın hızlarda hareket eden uzay araçlarına ihtiyacımız yoktur. Keza günlük hayatta etrafımızda göreliliğin etkilerini görebileceğimiz çok örnek vardır. Nitekim, Einstein'ın teorisinin doğru olduğunu gösteren pek çok teknolojik alet ile yaşamımıza devam ediyoruz. Dünya dışındaki uydulardan bilgi alarak kullanılabilen arabanızdaki navigasyon cihazınızın görevini tam bir şekilde yerine getirebilmesi için uyduların görelilik kuramını ve rölativistik etkileri hesaba katması gerekir. Bunun sebebi uyduların -ışık hızına yakın hızlara sahip olmasalar bile- hayli hızlı olmalarıdır. Ayrıca uydular Dünya'daki istasyonlara sinyaller gönderirler. Dünyadaki bu istasyonlar ve arabanızda bulunan navigasyon cihazı Dünya'nın yerçekimini yörüngesinde dolanan uyduya oranla daha çok hissederler. Az öncede belirttiğimiz üzere, ağırlık veya hız ne kadar yüksekse rölativistik etkiler daha çok hissedilir. Uydular ve cihazlar arasındaki bu küçük hız ve ağırlık farkları zamanın Dünya dışındaki uydular ve arabalarda bulunan navigasyon cihazı için nanosaniyeler boyutunda farklı akmasına neden olacaktır. Ancak uydu ve navigasyon cihazı arasındaki nanosaniyelik farklar bile büyük yanlışlıklara sebep olabilir. Bunu engellemek adına uydular, üzerlerinde zamanı saniyenin milyarda birine kadar hassasslıkla ölçen atomik saatler bulundururlar. Çünkü uydular, Dünya'nın 12,600 mil (20,300 km) kadar üzerinde bulunurlar ve saatte 6,000 millik (saatte 10,000 km'lik) hızlarla hareket ederler. Sadece bu, günde 4 mikrosaniyelik fark anlamına gelir. Birde bunun üstüne yerçekiminin etkisini koyduğumuzda ise fark, 7 mikrosaniyeye kadar çıkar. 7 mikrosaniyeyse 7,000 nanosaniye anlamına gelir. Bu da demek olur ki, eğer uydu ve GPS cihazları arasındaki rölativistik etkiler hesaba alınmazsa bu, navigasyon cihazınızın bir sonraki benzin istasyonunun konumunu yarım mil (0,8 km) hatalı göstermesine sebep olacaktır. Ve bu fark yalnızca bir günde 5 mile (8 km'ye) kadar çıkacaktır. Bu yüzden tüm GPS temelli cihazlar, görelilik kuramının formülleri sayesinde neredeyse hatasız çalışabilmektedirler. Manyetizma, rölativistik bir etkiye sahiptir ve eğer bugün elektriği kullanıyorsanız Dünya'daki tüm elektrik güç istasyonlarının çalışmasına katkıda bulunduğundan Einstein'a ve kuramına teşekkür edebilirsiniz. Spiral bir teli manyetik bir alan boyunca hareket ettirirseniz bir elektrik akımı oluşturmuş olursunuz. Tel içerisindeki elektrik yükü parçacıklar manyetik alan tarafından etkilenir. Bu, elektrik yüklü parçacıkların hareket etmesine, ardından ise bir elektrik akımı oluşmasına sebep olur. Ancak şimdi, hareketsiz bir parça teli ve hareket eden bir mıknatısı hayal edin. Bu durumda, teldeki elektrik yüklü parçacıklar daha fazla hareket etmemelidir. Buna bağlı olarak da manyetik alan parçacıkları hareket ettirememelidir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde yine de parçacıklar hareket ederler ve bir akım oluşur. Bu ise bizlere elektromanyetizma akımlarında göreliliğin basit kurallarından birinde olduğu üzere tek bir referans noktasının bulunmadığını gösterir. Kaliforniya Pomona Üniversitesi'nden fizik profesörü Thomas Moore, görelilik ilkelerini kullanarak değişen manyetizma alanlarının elektrik akımı yarattığını söyleyen Faraday Kanunu'nun neden doğru olduğunun ispatını yapıyor. Profesör Moore, Güç dönüştürücülerin ve elektrik üreteçlerinin çalışmasında ana ilke olduğundan elektriği kullanan herkes görelilik kuramından yararlanır diyor. Aynı zamanda elektromıknatıslar da görelilik sayesinde çalışırlar. Doğru akım üzerindeki elektrik yükü yol aldıkça tel üzerindeki elektronlar da akım boyunca sürüklenirler. Normalde bir pozitif ya da negatif yük olmaksızın tel, elektriksel olarak nötr gözükmelidir. Bu, akımda aynı sayıda proton ve elektronların bulunmasından kaynaklanan bir durumdur. Ancak, doğru akımın yanına ikinci bir tel daha koyarsanız akımın hangi yönde akıyor olduğuna bağlı olarak teller birbirini çekecek ya da iteceklerdir. Akımların aynı yönde olduğunu varsayarsak, birinci telde bulunan elektronlar ikinci telde bulunan elektronları hareketsiz olarak göreceklerdir. Bu arada, elektronların görüş açısından her iki teldeki protonlar da hareket ediyor görünmektedir. Ayrıca boy kısalmasından ötürü birbirlerine daha yakın aralıklı görünmektedirler. Bu nedenle de tel uzunluğuna göre pozitif yük, negatif yükten daha fazladır. Tıpkı aynı iki elektriksel yükün birbirini itmesinde olduğu gibi, iki tel de birbirlerini itecekler, zıt yöndeki akımlar ise birbirlerini çekeceklerdir. Çünkü birinci telin bakış açısından diğer teldeki elektronlar daha sıkışıktırlar ve bu net bir negatif yük oluşturur. Bu sırada birinci teldeki protonlar net pozitif yük oluştururlar ve zıt yükler de birbirlerini çekerler. Görüldüğü üzere elektromıknatısların çalışma prensiplerinde herhangi bir telin bakış açısına göre yükler değişebilmektedir. Bu bizi yine yazının başında belirtmiş olduğumuz, görelilik kuramının üç basit kuralından biri olan değişken referans maddesine götürür. Elektromıktanısların ve elektromanyetizmanın kullanıldığı tüm teknolojik aletlerin doğru çalışabilmesi adına görelilik kuramı ve formülleri şarttır. Birçok metal parlaktır çünkü atomlarındaki elektronlar yörünge olarak da adlandırılan farklı enerji seviyelerine geçiş yaparlar. Metale çarpan bazı fotonlar uzun dalga boylarında bile emilirler ve yeniden yansırlar. Altın, ağır bir atom çeşididir. Bu yüzden içerisindeki elektronlar rölativistik kütleyi önemli ölçüde artıracak oranda hızlı hareket ederler. Bu yüzden atom çekirdeğinin etrafındaki elektronlar daha hızlıdırlar ve daha kısa yörüngelerde hareket ederler. İçteki yörüngelerde bulunan elektronlar ise daha dışta ve yakınlarındaki yörüngelerde bulunan elektronlara enerji taşırlar. Böylece -ağırlık nedeniyle- emilen ve geri yansıtılan dalga boyları daha uzun olur. Uzun dalga boyuna sahip ışık ise görülebilir dalga boyundaki ışığın birazını emdiğinde geri yansıtacaktır. Ve bu ışık, tayfın sonunda mavi ışık olarak görünür. Beyaz ışık ise, gökkuşağındaki tüm renklerin karışımından oluşur. Ancak altının rengi, ışığın emilip tekrar yansıtılmasından ortaya çıkar ve bu olduğunda -yukarıda da belirtildiği üzere ağırlık nedeniyle- ışığın dalgaboyu genellikle normalden daha uzundur. Uzun dalgaboyunun oluşması, bizim ışığın dalgaboylarının karışımını biraz mavi ve mor görmemize sebep olur. Bu yüzden bize göre altın, -görelilik nedeniyle kazandığı fazladan ağırlık sayesinde- turuncu ve kırmızı rengin mavi ışığa oranla daha uzun dalgaboyunda bulunması nedeniyle sarımsı renkte görünür. Altının elektronları üzerindeki rölativistik etkiler, altının kolaylıkla kimyasal reaksiyonlara girmemesi ve dolayısıyla paslanmaması için önemlidir. Altın, en dıştaki yörüngesinde yalnızca bir elektron barındırır. Ancak yine de bu elektron, kalsiyum ve lityumda olduğu kadar duyarlı değildir. Bunun yerine rölativistik kuvvet nedeniyle, olması gerekenden daha ağır olan altındaki elektronlar, atom çekirdeğine daha yakında durmaktadırlar. Bu, en dıştaki elektronun herhangi bir şey ile tepkiye girebilmesi için tam olması gerektiği yerde olamayacağı anlamına gelir. Bu yüzden görelilik sayesinde ağırlaşan altın uzun süre paslanmaz. Altın gibi cıva da elektronlarının çekirdeğe yakın olması ve bundan dolayı kazandığı ağırlık nedeniyle ağır bir atom çeşididir. Cıvanın kendisi ile birlikte diğer cıva atomları arasındaki oluşturduğu bağ, ağırlıkları nedeniyle oldukça zayıftır. Bu da, cıvanın düşük sıcaklıklarda bile erimesine ve sıvı olarak görünmesine yol açar. Bundan yalnızca birkaç yıl öncesine kadar çoğu televizyonun ekranları katot ışınlı tüplere sahipti. Katot ışınlı bir tüp ise, büyük bir mıknatıs sayesinde elektronların fosfor yüzeye ateşlenmesi ile çalışır. Her bir elektron ekrana çarptığında ise piksellik görüntüler oluşur. Ekranda anlamlı bir kare oluşturmak için ateşlenen elektronlar ışık hızının yüzde otuzu oranında bir hızla hareket ederler. Rölativistik etkiler bu noktada dikkate değerdir. Katot ışınlı tüp üreticileri mıknatısları bu etkilere göre şekillendirirler ve televizyonun doğru çalışması adına rölativistik etkileri hesaba katmak zorundadırlar. Eğer Isaac Newton'un öne sürdüğü mutlak uzay-zaman fikri doğru olsaydı o zaman ışık hiç varolamayacağından, ışığın varlığı adına farklı bir açıklama bulmak zorunda kalacaktık. Thomas Moore; Elektromanyetik alandaki değişimlerin sınırlı bir hızda olmasını zorunlu kıldığından görelilik olmasaydı ne manyetizma ne de ışık var olamazdı diyor ve devam ediyor; Eğer görelilik bunu zorunlu kılmasaydı elektriksel alandaki etkileşimler elektromanyetik dalgalara gerek kalmaksızın anında olurdu. Ki bu da manyetizmayla birlikte ışığı da gereksiz kılardı. Görelilik, kütle ve enerjinin birbirine dönüşebilmesi sayesinde Güneş'in var olmasını ve bugün nükleer santrallerin çalışabilmesine olanak sağlar. Göreliliğin başka bir önemli sonucu ise evrende ağır yıldızların patlamalarının kalıntıları olan süpernovalardır. Thomas Moore; Süpernovalar var olabilmişlerdir çünkü rölativistik etkiler, ağır yıldızların kendi kütleleri altında bir nötron yıldızı oluşturmak için çöküp oldukça küçülene dek çekirdeklerindeki kuantum etkileriyle başa çıkabilmesine izin vermiştir diyor. Bir süpernovanın oluşumunda yıldızın dış katmanları çekirdeğe doğru çöker ve bu, demirden daha ağır elementler yaratacak oranda devasa bir patlama açığa çıkarır. Aslında şu an vücudumuzda sahip olduğumuz tüm ağır elementler, süpernovalarda açığa çıkan elementlerle neredeyse aynıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ekvatoryal-teleskoplarda-polar-hedefleme/", "text": "Amatör astronomi ve gökyüzü gözlemlerine başlangıcın üçüncü aşaması olan teleskopları yönlendirmek için kullanılan kundak türleri vardır. Bunlardan en yaygın olanları AZ ve Ekvatoryal kundaklar. AZ kundaklı teleskoplar, yeni başlayanlar için basit yapısı nedeniyle en uygun seçim olur. Ekvatoryal kundaklı teleskoplar ise, astronomi tutkusunu daha ileriye taşımayı arzu eden, hatta temel seviyede astrofotoğrafçılığa giriş yapmak isteyen biraz daha ileri seviye kullanıcıların tercihi olmalıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/elektrik-denen-sey-de-ne/", "text": "Misal bir ampulü yaktınız. İçinde tungsten elementinden yapılmış bir tel var. Elektronlar bu telin içinden geçmeye başlıyorlar. Yani aslında tam olarak geçmiyorlar da, periyodik olarak o tungsten tel üzerindeki elektronlarla yer değiştiriyorlar. Her maddenin elektron akışına karşı bir direnci vardır. Tungsten de belli bir direnç gösterir. Bu direnç yüzünden, elektron akışı sırasında madde ısınır. Bunu sürtünme gibi değerlendirmek mümkün tabi de, aslında öyle değil elbette. Şöyle basitçe açıklamaya çalışayım; tungsten atomu üzerindeki elektronlar, komşu atomdaki elektronun yerine geçmek için belli bir enerji düzeyine çıkılmasını ister. Eğer, elektron akışı yönünde atoma doğru gelen elektron belli bir enerji düzeyinin üzerindeyse, atomdaki elektronun yerine geçer. Atom da, üzerinde fazla elektron bulunduramayacagi icin, en üstteki fazla kalan elektronunu diğer atoma yönlendirir. Bu sırada bir önceki elektronun enerjisi de bu giden elektrona yüklenmek zorunda kalır ki, yeni gelen elektron atomdaki en üst yörüngede yerinde kalabilsin. Bu elektron alışverişi sırasında atoma bir miktar enerji geçtiğini ve bunun atomun titreşimini artırdığını söylemiştik. İste bu artan titreşimi biz ısı olarak biliriz. Eğer bir madde ısınmışsa, bu ısı enerjisini bir şekilde dışarı vermek zorundadır. Ve bu dışarı atım, genellikle foton yani ışık seklinde olur... Böylelikle o ampulün parladığını görürüz. Özetle en kaba haliyle bir ampul böyle ışık yayar. Tabi ışık yayımının bir yolu daha var. Onu da aşağıda izah edeceğiz. Bilgisayar ekranınız da buna benzer çalışır. Eğer monitörünüz tüplü ise , tüpün gerisindeki elektron tabancasından salınan elektronlar ekran yüzeyindeki fosforlu alana çarpar. Bu fosforlu yüzey enerji yüklü elektroları soğurur. Bu yuzden fazla enerji yüklenirler ve bu fazla enerjiyi foton yani ışık olarak dışarı atarlar. Bizler de bu ışığı görürüz. Tıpkı floresan lambalar gibi. Aslında aynı şeydirler. LCD ekranlarda da görüntü benzer şekilde oluşur fakat, teknik farklı oldugu için anlatması uzun sürer. Kısaca, bu sefer elektrik yükünün sivi kristal hucreleri yön degistirmeye zorladığını, hücrelerin üzerindeki polarlanmis filtrenin bu yön degistirmeye bağlı olarak arkadan gelen ışığı bizlere gösterip-gizledigini belirtmek yeterli sanırım. Evet, ışığın da bir yönü vardır. Bu filtre ışığın yatay veya dikey yayılımındaki görülebilirliğini etkiler. Çünku ışık dalgaları yatay ilerler. Karşısına dikey bir polarize filtre koyarsanız arkadaki ışık görülmez. Bir polaroid gözlügün iki camını üst üste koyup camlardan birini çevirirseniz, bunun ne demek olduğunu daha iyi anlarsınız. Ne diyorduk? Elektrik elektron yayılımıdır. Nasılı veya niçini şu an icin önemli değil. Elektronun ne olduğu ile ilgili teoriler veya farkli bir ton anlatımını bulabilirsiniz. Fakat net bir şekilde itirafta bulunmak gerekirse, bugünkü teknolojimizin dayandığı pek çok sey gibi, elektrik de teoriktir... Hani duyarsınız ya bazen birilerinden; bunlar sadece teori diye. Hah, elektron denilen şey de aslında bir teoridir ve elektron teorisi adı altında incelenir. Çoğu deneysel açıdan kanıtlanmayı bekleyen, fakat işleyisini bildiğimiz kurallar üzerine inşa edilmiştir. Elektronun ne olduğunu tam olarak bilmedigimiz gibi, elektronun elektrik enerjisini nasıl ortaya çıkardığını da tam olarak bilmiyoruz. Sadece teorilerimiz var. Fakat bir şeyin ne olduğundan emin olmamamız, onu nasıl kullanacağımızı bilmememiz anlamına gelmiyor. Bizler elektriği harbi güzel kullanıyoruz. Bu, bugün icin bir realite. Tabi ileride yeni bir dahi veya dahi grubu çıkıp, şimdiye kadar elektriği rezil bir sekilde kullandığımızı, bunu %3580 daha verimli kullanmanın aslında çok basit bir yolu olduğunu gösterebilir. O zaman saygı duyarız elbette. Hatta teşekkür bile ederiz. Bunca belirsizlik saydıktan sonra, elektriğin aslında elektronların atom çevresinde dolandıklari yörüngelerle cok ilintili olduğunu da söylemek zorundayız sanırım. Haaa, az önce bilmiyoruz falan dedim de, elektronların atom çevresinde dolanması ile ilgili çok güzel ve sağlam teorilerimiz var. Bugün hesaplıyor ve inanıyoruz ki, elektronlar atom çevresinde oyle dön baba dönelim stabil yörüngelerde gezinmiyorlar. Enerji düzeylerine göre farklı yörüngeleri var ve bu farklı yörüngelerde fantastik şekilde dolanıyorlar. Enerjisi bir şekilde biryerlerden yükseltilen elektron, bir üsttekinin yerine geciyor. Yerine geçtigi elektron da enerji kaybederek bir öncekinin yerine geçiyor. Tabi enerji kaybettigi için, kaybettiği bu enerjiyi bir foton olarak yayınlıyor. Biz de bunu görünür ışık, radyo, x ışını veya baska bir foton dalgası olarak hissedebiliyoruz. Yukarıda izah edeceğiz demiştik ya, ışık yayımının bir yolu da bu şekildedir. Elektronlar alt-üst yörüngeler arasında giderken, kaybetmesi gereken enerjiyi foton olarak dışarı salarlar. Tamam, saçmalamayı kesiyorum. Elektrik demistik, karmaşık ama bir o kadar da basit. Mesela elektriği demir çubuğun üzerine sarılı bir telden geçirdiğinizde demir çubuk mıknatıs oluyor. İşte bu da elektromanyetizma denen şey. Ya da sadece manyetizma mı desem? Tabi değil, bunlar aslında aynı şey. Ya da biz öyle olduğunu düşünüyoruz. Ya da gerçekten aynı şey ama, biz sadece düşündüğümüzü düşünüyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/elon-musk-ve-cok-gezegenli-bir-tur-haline-donusmemiz/", "text": "SpaceX'in milyarder kurucusu ve CEO'su, Elon Musk, Eylül 2016'da Meksika'daki bir konferansta New Space dergisinde açıkladığı planı yayınlamıştı. Musk'ın İnsanlığı Çok Gezegenli Bir Tür Haline Getirme başlıklı makalesine, New Space web sitesinden 5 Temmuz'a kadar ücretsiz olarak ulaşılabiliyor. SpaceX'in Mars Görev Merkezi, Gezegenlerarası Taşımacılık Sistemi olarak adlandırılan yeniden kullanılabilir bir roket ve uzay kompleksi üzerine odaklanıyor. Musk, hem güçlendirici hem de uzay gemisi, SpaceX'in geliştirmeye devam ettiği Raptor motoru tarafından desteklenen roketin, Merlin motorlarının güçlendirdiği Falcon 9 roketinden yaklaşık üç kat daha güçlü olacağını söylüyor. Güçlendirici, 42 Raptor ile, gelmiş geçmiş en güçlü roket olacak. Alçak Dünya yörüngesi için 300 metrik ton (330 ton) veya harcanabilir varyant için 550 metrik ton (600 ton) kadar fırlatma kapasitesine sahip olacak. Karşılaştırma için belirtelim, NASA'nın ünlü Saturn V moon roketi, şu anki rekoru sadece 135 metrik ton (150 ton) ile elinde bulunduruyor. Gezegenlerarası Taşımacılık Sistemi roketleri, uzay gemilerini Dünya yörüngesine fırlatacak ve ardından yaklaşık 20 dakika sonra iniş yeri belirlemek için aşağı inecek. Anlaşılan o ki, iniş yerini belirlemek abartılması gereken bir şey değil. Çünkü Musk, New Space'deki yazısında SpaceX'in gittikçe hassaslaşan Falcon 9'un ilk aşamadaki inişlerinden yola çıkarak, manevra iticileri eklenmesiyle, güçlendiriciyi fırlatma standına geri koyabileceğimizi düşünüyoruz diyor. ITS güçlendiricileri, birçok uzay gemisini ve uzay gemilerinin tanklarını dolduracak olan yakıt tankerlerini operasyonel yaşamları boyunca yörüngeye fırlatacak. Yine Musk'ın ifade ettiğine göre roketlerin her biri yaklaşık 1.000 kez uçacak şekilde tasarlanacak. Bu arada uzay gemileri yörüngede beklemede kalıp, Dünya ve Mars elverişli hizaya geldiklerinde topluca hareket edecekler. Bu da her 26 ayda bir olacak. Sonuç olarak Musk, bu Mars pencerelerinden, her seferinde Dünya yörüngesinden ayrılacak olan ve her biri 100 veya daha fazla insanın bulunduğu 1.000 veya daha fazla ITS uzay gemisi planlıyor ve önümüzdeki 50 ila 100 yıl içerisinde Mars'a 1 milyon insanın yerleşebileceğini düşünüyor. Gemiler, kızıl gezegende üretilen dokuz Raptor motorunu ve metan bazlı iticiyi kullanarak Mars'tan geri uçacaklar. Musk yazısında, her ITS gemisinin muhtemelen operasyon süresince 12 ila 15 derin uzay yolculuğu yapabileceğini ve her yakıt tankerinin büyük olasılıkla Dünya yörüngesine 100 veya daha fazla uçuş yapabileceğini de anlatıyor. ITS'in tekrar kullanılabilirliği, Mars kolonizasyonunu mali açıdan makul hale getirmenin anahtarı... Bu tekrar kullanılabilirlik Dünya yörüngesindeki uzay gemilerine yakıt ikmali yapmak ve Mars'ta uzay gemisi yakıtı yapmak gibi diğer unsurlarla birlikte kızıl gezegen seyahatinde standart bir uzay uçuşu sistemini kullanacaklar için tahmini 10 milyar dolar olan kişi başı fiyatını 200.000 dolara düşürebilir. Her şey iyi giderse ITS uzay gemilerinin bundan yaklaşık 10 yıl sonra Mars'a uçmaya başlayabileceğini ekleyen Musk, başarının garanti edilebilmekten çok uzakta olduğunu da belirtiyor. SpaceX'in bir de zor ihtimalleri aşma geçmişi var. Musk 2002'de şirketi kurduğunda yörüngeye roket gönderme şansımız da dahil olmak üzere herhangi bir şey yapabilme ihtimalimizin yüzde 10 olduğunu düşünüyorum ama bunun ötesine geçip Mars'ı ciddiye almalıyız diye yazmış. İTÜ'lü Öğrenciler, Mars Keşif Aracı Üretiyor!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-agir-karadelik-s5-001481/", "text": "S5 0014+81 kuasarı, (S5 0014+813 veya Q0014+813 olarak da bilinir) bildiğimiz en parlak kuasarlardan biri olmasının yanı sıra bilinen en ağır karadeliği de merkezinde barındırıyor. S5 0014+81 kuasarı 10 üzeri 41 wattlık bir enerjiyle parlıyor. Bu, Güneş'ten 300 trilyon kat kadar daha güçlü bir parlaklık oranı demek. Daha çarpıcı bir şekilde ifade etmek gerekirse; S5 0014+81 kuasarı Samanyolu galaksisindeki yıldızların toplamından bile 25 bin kat daha güçlü parlıyor. Ve eğer S5 0014+81 bizden 280 ışık yılı uzakta olsaydı (ki bu uzaklık Güneş'in uzaklığından 18 milyon kat daha uzak bir mesafedir) Güneş'in Dünya'ya verdiği enerjiyle yaklaşık olarak aynı enerjiyi verirdi. Bu muhteşem parlaklık oranı ise onun süper parlak kuasar olarak sınıflandırılmasını sağlıyor. S5 0014+81, en parlak 6. kuasar olarak biliniyor. Ancak yine de bizden 12.1 milyar ışık yıllık inanılmaz uzaklığı nedeniyle onu çıplak gözle gözlemleyemiyoruz. Bu kuasar yalnızca güçlü ve özel teleskoplar tarafından incelenebiliyor. Peki kuasarın göz alıcı parlaklığının yanısıra, merkezinde bulunan karadelik ne kadar ağır? Tahmin edebileceğiniz üzere bildiğimiz en ağır karadelik. Daha doğrusu, bildiğimiz en büyük süper kütleli karadeliklerden biri. Her yıl yaklaşık 4.000 güneş kütlesine eşit miktarda madde emen bu obur karadeliğin toplam ağırlığı ise 40 milyar Güneş kütlesi. Diğer bir deyişle bu karadelik, 40 milyar tane Güneş'in toplam ağırlığı kadar bir ağırlığa sahip. Bizim galaksimiz Samanyolu'nun merkezinde bulunan karadelik ise 4 milyon Güneş kütlesi büyüklüğünde. Yani S5 0014+81'in merkezindeki karadelik Samanyolu'nun merkezinde bulunan karadelikten tam 10.000 kat daha ağır! Ayrıca S5 0014+81 karadeliği Samanyolu galaksisinin uydusu olan ve 1 milyarın üzerinde yıldız içeren Büyük Macellan Bulutu'nun toplam kütlesinden 4 kat daha büyük. S5 0014+81 karadeliğinin çapı ise yaklaşık 235 milyar kilometre. Yani bu karadelik Güneş ile Plüton arasındaki mesafenin (6 milyar kilometre) yaklaşık 40 katı kadarı bir alan kaplıyor. Her ne kadar çapı bir Holmberg 15A karadeliği kadar büyük olmasa da, çevresindeki madde diskinden yayılan göz alıcı parlaklığı ve inanılmaz ağırlığıyla bizleri büyülemeye yetiyor. Işık hızı bizim için bir engel mi v..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-cana-yakin-gezegen-mars/", "text": "Dünya dışında yaşam kurabilme hayallerimizde uygun mekan için başrolde yer alan Mars, adını en az on kültürün temsil ettiği Romalıların savaş tanrısından alır. Kızıl gezegen olarak da adlandırılan Mars'a kırmızı rengini veren, kayaların içinde bulunan demirin oksijenle tepkimeye girerek demir oksidi oluşturmasıdır . Yani, gündelik hayatta bildiğimiz anlamda paslanmadır. Mars'ın Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlere göre cazibesi; insanoğlunun Ay'dan sonra gidebileceği en uygun yer olmasıdır. En uygun yer dememiz, Mars'a giden astronotların elini kolunu sallaya sallaya yürüyebilecekleri anlamına gelmez. Marslı olabilmek için gün sayan astronotlar oraya gittiklerinde Güneş rüzgarlarına kapılacaklarını göz ardı etmemelidir. Çünkü Dünya ile yaklaşık aynı zamanda; 4.5 milyar yıl önce şekillenen Mars, hızla soğuyarak kalın bir yer kabuğu oluşturmuş fakat herhangi bir tektonik levha sahibi olmadığı için çekirdeği de soğuyunca kayda değer bir manyetik alan geliştirememiştir. Ayrıca Mars'ın yeterli bir kütlesi; buna bağlı olarak kalın bir atmosferi tutacak yeterli kütle çekimi de yoktur. Başlangıçta sıcak, nemli ve kalın bir atmosfere sahip olan Mars bu sebeplerden dolayı atmosferini uzaya kaçırmış, sıcaklıklar ve atmosferik basınç Mars'taki suyu sıvı halde var olabileceği bir seviyenin altına düşürmüştür. Evet, Mars'ta su vardır fakat bu suların neredeyse tamamı donmuş haldedir. Yani Mars'ın suları; paslı ve tozlu yüzeyin altındaki buz yatakları içine hapsolmuştur. Bize bu sonucu veren ipuçları ise Mars'a gönderilen uzay araçlarından fotoğraflanarak kurumuş bir vaziyette görünen akıntı ve taşma kanallarında saklıdır. Jeologlar bu kanallar için; bir zamanlar Mars'ın dağlarından ovalarına akan yağmur sularının kuruması ile ortaya çıkmış ölü nehir yatakları ya da 3 milyar yıl önce ortaya çıkmış ve sonrasında kurumuş olan bir selin kalıntıları olduğunu düşünmektedir. Ayrıca kanalların genişlik ve derinliği incelendiğinde akış hızlarının saniyede milyonlarca ton seviyesinde yani çok yüksek olabilecekleri sonucu çıkarılmıştır. Sadede gelirsek; Mars'ta su var mı? Varsa nerede? gibi sorulara verebileceğimiz en olası yanıt, yüzeyin hemen altındaki buzul katmanına saklanmış biçimde depolandığı yönündedir. Ayrıca, tıpkı Dünya'nın kutuplarındaki buz örtüsü gibi Mars'ın kuzey ve güney kutupları da buzlarla kaplıdır yani gezegenin buzlu kutup takkelerinde de su bulunur. İnsanlık için Mars'a gitmek maddi ve manevi olarak zahmetli olacaksa da, ortamlar ve koşullar zorlu görünse de gök bilimi uzmanlarının yanı sıra hükümet liderleri, özeli şirketler, sade yurttaşlar da artık, büyük olasılıkla 2037 yılına kadar Mars'a insan göndermeyi ciddi biçimde düşünmektedir. Hatta Mars'a ayak basacak olan ilk insan şu an yaşıyor olabilir. Bu konuyu gerçekci bir bakış açısıyla ele aldığımız şu makale dizimizi okumanızı da tavsiye ederiz. Kayalık gezegenlerin en dışında yer alan Mars, kükürt, demir sülfür ve silikat kaya açısından oldukça zengindir. Atmosfer basıncı her yerde on milibardan daha düşüktür. Bu da Dünya'da deniz seviyesinden 36.000 metre yüksekteki hava kadar yoğun olduğu anlamına gelir. Atmosferindeki ana element %95.3 oranı ile karbondioksittir. Ayrıca, %2.7 nitrojen , %1.6 argon ve çok az miktarda su ve oksijen içerir. Fazla miktarı ile göze çarpan karbondioksit için, bir zamanlar Mars'ta volkanların patlayarak yüzeyi kapladığı ve karbondioksiti atmosfere saçtığı sebep olarak gösterilebilir. Mars'taki dev volkanik dağlar bunun en büyük kanıtıdır.24 km yüksekliği ile 'Güneş Sistemi'ndeki en yüksek dağ' ünvanını alan Olympus Mons dağı ise bu anlamda ünlüdür. Everest'in üç katı yüksekliğinde olan Olympus, bizim bildiğimiz dağların aksine sivri uçlu değil, yuvarlaktır. Çünkü tepesinde 85 km çapında bir zirve krateri bulunur. Kraterin taban uzunluğu ise yaklaşık 600 km'dir. Özetle burası, Mars'ın dağlık Tharsis bölgesi yumuşak eğimli sönmüş bir volkanıdır. Olympus Mons'un yanı sıra Tharsis Yaylasında bulunan sıra dağları oluşturan üç büyük volkan daha vardır. Bunlar, Pavonis, Arsia, Ascraeus Dağlarıdır. Volkan ve tümsek zaman içinde oluşurken tektonik baskı yüzeyi çatlatmıştır. Mars yüzeyinde bu tip çatlamalar sonucu oluşan kanyonlara rastlanır. 'Denizler Vadisi' anlamına gelen Valles Marines bahsi geçen kanyonlardan en büyüğüdür. Valles Marines'in uzunluğu 4000 km, derinliği ise 7 km kadardır. Dünya'dan teleskoplarla bakıldığında neredeyse bütün bir yarımkürenin bir yanından diğer bir yanına uzanan kara bir leke olarak görülebilir. Bu uzunluk, Avrupa kıtasının uzunluğuna eş olup, gezegenin çevresinin beşte birini kaplamaktadır. Mars'ın iki yarım küresi birbirine benzemez. Güney kesimi daha yüksektir; daha kraterli bir yapıdadır ve daha eskidir. Ancak yine bu yarım kürede bulunan Hellas Planitia isimli havza, 8 km derinliğiyle gezegenin en derin noktasını oluşturan yapıdır. Kuzey yarım küre ise güneye göre daha genç, daha alçak ve daha az kraterli bir yapıdadır. Tharsis Yaylası'nın bir kısmı da buradadır. Eksenel dönme süresi 24 saat 37 dakika 22.6 saniye olan Mars'ın, yüzey şekillerinin açık bir şekilde görülebilmesi sonucu dönüşü rahatlıkla izlenilebilir. Bir Mars yılı ise 687 Dünya günüdür. Eksen eğikliği Dünya'nınkine yakın olduğu için Mars'ta da Dünya'da olduğu gibi, kuzey yarım kürede yaz mevsimi gezegenin Güneş'e en uzak olduğu zamanlarda yaşanır. Dolayısıyla güney yarım kürede yaz, kuzey yarım küreye göre daha kısa ve sıcak; kış da daha uzun ve soğuk geçer. Bu durumda Mars, öyle genel olarak sıcak diyebileceğimiz bir gezegen değildir, serindir. Sıcak bir yaz gününde ekvatordaki sıcaklık gün içinde öğle vakti 20 santigrat dereceye kadar çıkabilir; ancak herhangi bir Mars gecesi, Dünya'daki bir kutup gecesinden daha soğuk olacaktır. Mars'ın Güneş'e olan ortalama uzaklığı 228 milyon km'dir. Eliptik yörüngesi oldukça dış merkezli olduğundan günöte noktasındayken 248 milyon km kadar uzaktayken, günberi noktasındayken 208.000 km kadar yaklaşır. Mars, Dünya'ya yakın bir konumdayken, gökyüzündeki cisimlerin neredeyse hepsinden daha parlak olur. Hatta, bilgilere göre 1910'lu yıllarda Mars aşırı parlak görünmüş ve insanlar kırmızı bir kuyruklu yıldızın Dünya'ya çarpma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını sanmışlar ve alarma geçmişlerdir. Mütevazi bir büyüklükte olan Mars'ın çapı 6.790 km kadardır (Çapı Dünya'nınkinin yarısı, kütlesi ise %11'i kadardır). Dünya'dan 25 yay saniyesinden 4 yay saniyesine kadar değişen büyüklüklerde görülebilir. Fakat hiçbir zaman Venüs gibi hilal ya da yarımay evreleri olmaz, yani daha doğrusu bu evreleri Dünya'dan görülmez. Teleskop ile bakıldığında da Ay'ın dolunaydan önceki ve sonraki evrelerine benzer bir şekilde görüldüğü gibi gözlemlenebilir. Yakın bir karşı-konumda olmadığı sürece, yüzeyindeki şekilleri ayrıntılı olarak sadece gözlemevlerindeki büyük teleskopları kullandığımızda görebiliriz. Teleskop kullanılarak çizilmiş ilk ayrıntılı Mars görüntüsü, 1659 yılında Christiaan Huygens tarafından yapılmıştır. Kolayca fark edilebilen V biçimli şekil, Syrtis Major olarak bilinir. Syrtis Major gezegenin üzerindeki en koyu renkli bölgedir ve ekvatorun hemen kuzeyindedir. Mars'ın Phobos ve Deimos adında iki uydusu vardır. Ancak bu uydular çok küçük olup asteroit kuşağından kapılmış kaçaklar da olabilir. Uyduların keşfi 1877'de Mars göreceli olarak Dünya'ya yakın bir konuma geldiğinde Amerikalı Astronom Asaph Hall tarafından yapılmıştır. Bu uydular diğer birçok uydunun aksine küre şeklinde değil neredeyse patates şeklindedir. Phobos bir Mars gününde yörüngesinde üçten fazla dönüş tamamlarken, daha uzakta yer alan Deimos'un bir turunu atması 30 sürer. Bu durumda Phobos yavaş yavaş Mars'a yaklaşmaktadır. Böyle giderse önümüzdeki 50 milyon yıl içinde gezegenle çarpışacak veya parçalanarak irili ufaklı parçalar halinde gezegenin yörüngesine girerek halkalar oluşturacaktır. Merak etmeyin, halkaların efendisi Satürn'ün eline su dökemeyeceği kesindir ama. Senaryomuzun başrolü Phobos'un Güneş Sistemi'nde ana gezenine en yakın uydu olduğunu da söylemeden geçmeyelim. ABD Uzay Ajansı NASA ve Rus Uzay Ajansı RSA, Mars Araştırma Programı'na 1960'larda başlamıştır. Bu tarihten itibaren başka ülkeler de Marsı araştırmak için insansız uzay araçları yollamış, gelecek için çeşitli yoluculuklar planlamıştır. En son, Avrupa Uzay Ajansı ve Hint Uzay Ajansı Mars'ın yörüngesine iki araç yollamıştır. Oraya sürekli uzay aracı gönderilmesinin sebebi, yaşama dair kanıtlar bulmaktır. Çünkü Mars geçmişte sıcak ve nemliydi, bu da onun su, organik madde gibi yaşam için gerekli ögelere sahip olduğu anlamına gelir. Bu durumda soru işaretlerimiz şunlardır: Mars'ta yaşam var mıydı? Vardıysa ne oldu? Şimdi de var mı? Varsa nerede? Ve bu nasıl bir yaşam formu? Yani geçmişten günümüze tüm Mars görevleri bu sorunların yanıtlarını aramak ve Mars'ta yeni bir yaşam alanı oluşturmak, Mars'ı dünyalaştırmak içindir. Geçmişten günümüze yapılan Mars ziyaretleri ve Mars'ı dünyalaştırma konusunda ise aşağıdaki makalelerimizi okuyabilirsiniz. SpaceX'in Mars Aracı İçin Dev Yakıt Tankı Hazır! 1877'de ABD'li Astronom Asaph Hall ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-fazla-bulunan-gokcisimleri/", "text": "Eğer asteroidleri hesaba katmazsak, hazırladığımız üstteki görselde gördükleriniz, evrende en bol bulabileceğiniz gökcisimleridir. Üstteki görselde orantılı büyüklükleriyle karşınızda olan bu gökcisimlerinin arasında en fazla rastlayabileceğiniz obje, Dünya ve ona yakın büyüklüklerdeki kayaç yapılı gezegenler. Daha sonra sırasıyla gaz devi olarak bilinen Jüpiter benzeri gezegenler, kahverengi cüceler ve kırmızı cüce yıldızlar bolluk sırasıyla geliyor. Onların peşinden de, Güneş benzeri K ve G tipi yıldızlar ve son olarak dev yıldızlar gelir. Gökcisimlerinde görsel büyüklük aldatıcıdır. Çünkü, gökcisimlerinin kütleleri sıkışabildikleri için göründüklerinden çok daha büyük olabilir . Örneğin, Jüpiter çap olarak Dünya'dan 11 kat büyük olmasına karşın, kütlesel açıdan tam 317 kat daha ağırdır. Bir kahverengi cüce ile Jüpiter'in boyutları hemen hemen eşittir fakat, ağırlığı yani kütlesi Jüpiter'den 80 kata kadar fazla olabilir. Kırmızı cüce yıldızlar sözkonusu olduğunda bu fark çok daha büyüktür. Jüpiter'in çapının sadece 2 katı büyüklükte çapa sahip (Güneş Jüpiter'den çap olarak 10 kat büyüktür) bir kırmızı cücenin ağırlığı, Jüpiter'in 100 katından 300 katına kadar değişebilir. Ancak, daha büyük boyutlara ve kütleye sahip kırmızı cücelerin de var olduğunu söylememiz gerekir. Jüpiter'den çap olarak sadece 4 kat büyük, fakat 600 kattan fazla ağır olanlarına da sıklıkla rastlanır. Yıldızlar büyüdükçe, kütle farkı ile çapsal büyüklükleri arasındaki fark da azalmaya başlar. Güneş'imiz ortalama boyutlardaki bir kırmızı cüceden 4 kat büyük çapa sahiptir. Fakat kütlesi sadece 3 kat büyüktür. Bir kırmızı dev yıldız Güneş'den 100 kat büyük çapa sahip olabilir, ancak çoğunun kütlesi Güneş'in sadece 2 ila 10 katı arasındadır. Güneşimiz nadir bulunan bir yıldız değildir, sadece Samanyolu galaksisi içinde Güneş ile çok benzer büyüklükte 10 milyar'ın üzerinde yıldız var. Bununla beraber, Samanyolu'nda 200-400 milyar arası yıldız bulunduğu düşünüldüğünde, pek de sık görülebilen bir yıldız olmadığı anlaşılıyor. Gördüğünüz gibi, astronomiyle ilgilenince 10 milyar sizin için küçük bir rakam haline dönüşüyor. Bu verdiğimiz en bol bulunan örnekler haricindeki yıldızlar ve gökcisimlerinin sayıları, toplam oran içinde oldukça düşüktür. Örneğin, dev yıldız olarak nitelenen yıldızlar, tüm yıldızlar arasında %0.1'den daha az orandadırlar. Yıldız türleri ve evrende bulunma oranlarıyla ilgili şu yazımızı okursanız, daha net bir bilgi elde edebilirsiniz. Evrende genel kaide şudur: Ne kadar küçükseniz, sayınız o kadar fazladır. Dolayısıyla hem galaksimiz Samanyolu, hem de diğer galaksiler büyük oranda kırmızı cüce yıldızlar, kahverengi cüceler, gaz devleri ve kayalık küçük gezegenlerden ibarettir. Bize yaklaşık 11.5 ışık yılı uzaklı... Yazı dizimizin bir önceki ilk bölüm..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-hizli-kuazar-ruzgari-kesfedildi/", "text": "Bilim insanları, tuhaf bir nesneye ikinci defa baktılar ve bir kuazarda ortaya çıkan ve bu zamana kadar tespit edilmiş en güçlü rüzgarı tespit ettiler. Bir kuazar , süper kütleli bir kara deliğin soğuramadığı belli parçacıkları inanılmaz bir şekilde hızlandırması ve bunun sonucunda bu parçacıkların neredeyse ışık hızına ulaşıp parlak ve püskürme benzeri yapılar halinde kara delikten atılması ile oluşur. Kuazarlar sıklıkla onu çevreleyen galaksiye doğru sert bir şekilde esen rüzgarlar üretebilir bu da yıldız oluşumunu azaltır. Ancak şu ana kadar bilim insanları bu kadar güçlü bir kuazar rüzgarı görmemişlerdi. Bilim insanlarının SDSS J135246.37+423923.5 diye adlandırdıkları bu kuazar, ekibin hesaplamalarına göre güneşimizden 8 milyar kat büyük, kendi galaksimizin merkezinde bulunan kara delikten ise yaklaşık 2.000 kat yoğun olan bir kara delik tarafından oluşturuluyor. Bu kuazar, ilk defa evrenin heybetli haritalarını çıkaran Sloan Digital Sky Survey tarafından keşfedildi ve Hawaii'de bulunan Maunakea'nın tepesinde bulunan Gemini North Teleskop'u tarafından da yeniden değerlendirildi. Yeni çalışmanın arkasındaki ekibin bu tarz kuazarı analiz edebilmek adına son zamanlarda geliştirilen bir tekniği uygulaması gerekti. Bu analize dayalı hesaplamalar, bu özel yapının bilim insanlarının bu zamana kadar tespit ettiği en güçlü kuazar rüzgarı ürettiğini gösteriyor. Bu olay ise özellikle ilgi çekici, çünkü bilim insanları bu tarz rüzgarların çevresinde bulunan yapıda bir galaksi oluşturmak için anahtar bir rol oynadığına inanıyorlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-karanlik-gezegen-tres-2b/", "text": "Evrende her bir cismin, daha önceki yazılarımızda detaylarıyla anlattığımız gibi belli bir yansıtabilirlik seviyesi yani albedosu bulunur. Cisimlerin albedo değerleri 0 ile 1 arasında gösterilir. 0'a yakın değerler cismin yansıtabilirliğinin düşük olduğunu ifade ederken, 1'e yakın değerler yansıtabilirliğin yüksek olduğunu gösterir. Açık renkli cisimler genellikle ışığı iyi yansıttıklarından albedoları 1'e yakın değerlerde numaralandırılır. Ancak albedosu 0 veya 1 olan hiçbir cisim olamaz. Yalnızca 0 veya 1'e çok yakın değerlere ulaşabilirler. Örneğin oldukça kötü bir yansıtıcı olan kömürün albedosu 0.12'dir. Yani ışığın yüzde 12'lik bir bölümünü yansıtmaktadır. İyi bir yansıtıcı olduğunu kolayca tahmin edebileceğiniz karın albedosu ise 0.80 ile 0.90 arasında değişmektedir. Yani kar, ışığın yüzde 90'ını yansıtabilecek ölçüde iyi bir yansıtıcıdır. Albedo değeri, kar ve kömür gibi cisimlerin yansıtıcılığını ifade etme amacıyla kullanılmakla beraber, astronomide de oldukça yaygın bir kullanıma sahip. Ancak albedo değerini yine astronomide Dünya'dan gökyüzündeki cisimlerin parlaklık seviyelerini belirtmek için sıkça kullanılan kadir değeriyle karıştırmamak gerekir. Kadir, yalnızca gökcisimleri için kullanılır ve cisimlerin görünür parlaklığını ifade eder, yansıtabilirlik değerlerini değil. Kadir sistemine göre bir gökcisminin parlaklığı ne kadar fazlaysa matematiksel olarak o kadar küçük sayılarla ifade edilir ve hatta bu sayılar çoğu zaman eksi değerlere kadar ilerler. Örneğin yeryüzünden görülen en parlak yıldız olan Sirius yıldızının görünen kadri -1.46'dır. Oldukça uzak olduğundan düşük parlaklığa sahip olan cüce gezegen Plüton'un kadri ise 13.7'dir. Ay, dolunay evresinde -12.5'luk kadir değeriyle gökyüzünde oldukça parlak görünürken, albedosu yalnızca 0.12'dir, yani bildiğimiz kömürle aynı derecede yansıtabilirlik seviyesine sahip. Yine de evrende Ay'dan ve kömürden çok daha kötü yansıtıcılar da var. yüzde 100'e yakın soğurma oranı ya da yüzde 1'den daha az bir yansıtma oranıyla keşfedilen en karanlık gezegen olma unvanına sahip TrES-2B ötegezegeni gibi... Gelin şimdi bu gezegen neymiş, ne değilmiş, ne derdi varmış da her şeyi bu kadar içine atıyormuş bir bakalım. Trans-Atlantic Ötegezegen Araştırma projesiyle astronomlar, 21 Ağustos 2006 tarihinde bizden 750 ışık yılı uzaklıktaki TrES-2 yıldızının yörüngesinde dönmekte olan TrES-2b (diğer adıyla Kepler-1b) ötegezegenini keşfettiler. Ötegezegenin keşfi 8 Eylül 2006'da onaylandıktan sonra üzerinde çalışılmaya devam edildi. Aslında iki tür albedo vardır. Bunlardan biri yazının başından beri örneklerini verdiğimiz Bond albedodur. Diğeri ise geometrik albedo olarak isimlendirilir. Bond albedo, elektromanyetik ışınımın bir cisme çarptıktan sonra cismin yansıttığı toplam enerjinin ifade edilmesidir. Geometrik albedo ise cismin, albedoya sebep olan ışık kaynağına oranının parlaklığıdır. Bond albedo açısından düşünürsek; herhangi bir cismin ışık kaynağından gelen enerjinin tümünü sıfır soğurmayla geri yansıtması mümkün olmadığından, Bond albedo değeri daima 0 ile 1 arasında olmak zorundadır. Ancak geometrik albedo açısından düşündüğümüzde, böyle bir zorunluluk bulunmadığı için geometrik albedo değeri 1 değerinin üzerine dahi çıkabilir. Örneğin Bond albedosu 0.99 olan Enceladus'un geometrik albedo açısından değeri 1.4'tür. Başka bir deyişle, Enceladus'un ışık kaynağına oranla Bond albedosu 1.4 kat daha yüksektir. Bu yüzden geometrik albedo ile Bond albedo değerleri çoğunlukla birbirlerinden daha fazla ya da az değerdedirler. Bond albedo değeri; 0.04 (Yani elektromanyetik ışınımı yüzde 1'den daha az bir oranla yansıtıyor. yüzde 99'undan daha fazlasını ise soğuruyor. Bu sorunun cevabını tam ve kesin olarak veremesek de, elimizde ikna edici veriler de yok değil. Öncelikle TrES-2b'nin yıldızına yalnızca 4 milyon km uzaklıkta olduğunu söylemek gerek. Bu, gerçekten gezegenin yıldızına çok yakın olduğu anlamına geliyor. Karşılaştırma yapmanız açısından şunu söyleyelim; gezegenimiz Dünya, yıldızına yani Güneş'e 150 milyon km uzaklıktadır. Yani TrES-2b gezegeni yıldızına, bizim Güneş'e olan uzaklığımıza kıyasla 37.5 kat daha yakın. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür bile yaklaşık 58 milyon km uzaklıkta. Diğer bir deyişle TrES-2b, yıldızına Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığına oranla 14.5 kat daha yakın. Eh, yıldızına bu kadar yaklaşan bir gezegen elbette cezalandırılacaktır. Elimizdeki bir hipoteze göre Jüpiter büyüklüğünde sıcak bir gaz devi olan TrES-2b, yıldızına çok yakın olduğundan Jüpiter'de olduğu gibi ışığı yansıtan amonyak bulutları oluşturabilmesi için fazlasıyla sıcak. TrES-2b, yaklaşık 1.800 santigrat derece sıcaklığının amonyak bulutlarını oluşumunu engellemesi yetmezmiş gibi, bir de ısıyı çok iyi emen buharlaşmış sodyum, potasyum ve titanyum oksit gibi bileşenlere sahip. Hal böyle olunca TrES-2b'nin ışığı bu kadar iyi soğuruyor olması çok da şaşırtıcı değil gibi gözüküyor. Yine de bütün bunlar, bunun gibi aşırı ölçülerde soğurmayı tam olarak açıklayamıyor. Görünüşe göre TrES-2b ötegezegeninin inanılmaz karanlık olmasına sebep olan başka kimyasallar ya da henüz keşfetmediğimiz durumlar var. İşte bütün bu belirsizlikler ve gezegenin inanılmaz karanlığı bizim TrES-2b'ye hayran kalmamızı sağlıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-kucuk-yildiz/", "text": "En küçük yıldız konusuna girmeden önce bir bilgi aklımızda olsun: ABD halkı genel olarak büyük sever. Büyük arabalara biner, kamyonetlerine büyük tekerlekler takar, büyük cep telefonları kullanır, büyük hamburgerler yiyip, büyük kalçalara sahip olmak ister ve silahın en büyüğünü tercih eder. Bu tipik Amerikan saplantısını astronomi alanında da görürüz. Aynı kültürü almış bilim insanları; halka en büyük yıldızı, en büyük karadeliği, en büyük galaksiyi göstermeye çalışırlar ve ABD halkı da o ünlü wooaaaww nidaları arasında bunların olduğu belgeselleri izlerler. Bilimsel alanda Dünya genelinden değil de, ABD'den beslenen bizim gibi ülkelerde de bu saplantının ürünleri olarak en büyük, daha büyük, oha kadar büyük gibi bir saplantı gelişmiştir evreni tanımaya çalışırken. Öyle ki, bizlere bile üç yıldır aynı soru ayda en az 8-10 defa soruluyor: Uy Scuti mi büyük, Canis Majoris mi? şeklinde. Bizim cevabımız aynı; Bu ikisi de balon yıldızlar. Hangisinin daha büyük olduğunun evrensel açıdan bir önemi yok. Hala NASA'yı uzay konusunda tekel zanneden, kendi ülkesi dışında olan bitenden habersiz yaşayan çoğu Amerikalı gibi, NASA'dan başka kimsenin uzaya gitmediği, araştırmadığını sanan bir topluma dönüşmüş olmamız şaşırtıcı değil. Onun için, astronomi ve uzay bilimleri ile ilgili bilgi edineceğinizde sadece NASA'nın değil, ESO, RSA, JAXA gibi gelişmiş uzay ajanslarının haberlerini de takip etmeye çalışın. Öncelikle bir yıldızın ne olduğuna bakalım: Yıldız, kendisini oluşturan maddeyi nükleer reaksiyona sokarak enerji üreten gök cisimlerine deniliyor. Yani, bir yıldız olabilmek için merkez bölgenizdeki hidrojen atomlarının birleşerek helyum atomları oluşturması, bu reaksiyon sırasında da enerji yayması lazım. Eğer bunu yapamıyorsanız, yıldız olamazsınız. Yıldızın merkezinde nükleer reaksiyon gerçekleşmesi için, merkez bölgenin yeterince sıkışması, atomların birleşebilecek kadar yoğun basınçlı bir ortamda bulunması gerekiyor. Bu sıkışmayı ve merkezdeki basıncı oluşturmak için gerekli olan güç ise kütle çekimdir. Yıldız eğer yeterli kütle çekim gücü üretebiliyorsa, merkez bölge yeterince sıkışır ve enerji üretmek için gerekli olan birleşme reaksiyonları başlar. Bizler, Güneş'i diğer yıldızları tanımlamak için bir mihenk taşı olarak kullanırız. Diğer yıldızların boyutlarını ve kütleleri belirlerken Güneş ile kıyaslarız. Dolayısıyla, en küçük yıldız tanımını yaparken de Güneş'in kütlesini 1 kabul edip ona göre bir rakam vereceğiz. Gökbilimciler yaptıkları hesaplamalara göre sıkışan bir gaz bulutunun yıldız haline dönüşebilmesi için, sıkışmış olan toplam kütlenin en az 0.075 Güneş kütlesinde olması gerektiğini buldular. 0.075, yani Güneş'in %7.5'i kadar bir kütleye sahip olan bir gökcismi, çekirdeğinde nükleer reaksiyonlar başlatabilecek kadar basınç sağlayabiliyor. Yıldızları oluşturan madde evrende en bol bulunan hidrojen (%74-75) ve Helyum'dur (%24-25). Dolayısıyla bir yıldız oluşum bulutsusu da aynı oranda hidrojen ve helyumdan oluşur. Böyle bir bulutsu içinde bir gökcismi, %7.5 Güneş, ya da başka bir deyişle yaklaşık olarak 80 Jüpiter kütlesine sahip oranda oluşabilmiş ise, yıldız olarak parlar. Ancak, yıldızı oluşturan bulutsunun içerisinde, geçmişte patlayıp ürettiği demir, karbon, oksijen, azot, silisyum gibi elementleri ortalığa saçmış olan süpernova'lardan gelen ağır elementlerin miktarı fazlaysa işler değişebilir. Tipik bir yıldız oluşum bulutsusu içinde bu ağır elementlerin oranı pek fazla olamaz. Çünkü ortalık zaten hidrojen ve helyum dolu. Devasa bir bulutsunun çevresinde istediğiniz kadar süpernova patlatın, bulutsudaki ağır element oranını %3-4'ten fazla artıramazsınız. Ama galaksimiz o kadar büyüktür ki, %3-4 oranında ağır element içeren bulutsular da vardır. İşte, bu bulutsular içinde bir yıldızın oluşabilmesi için %7.5 değil, sadece %7'lik Güneş kütlesine sahip olmak yeterlidir. Çünkü, ağır elementler çekirdekte toplanır ve çekirdeğin daha ağır, dolayısıyla daha yoğun olmasını sağlarlar. (Evet, bu kadar lafı %0.5'lik kütle farkı için ettik. Çünkü bu yüzde yarımlık fark, Güneş Sistemi'ndeki bütün gezegenlerin, asteroidlerin, kuyrukluyıldızların toplamından fazladır). Kırmızı cüce olarak adlandırılan böylesi küçük yıldızları gözlemlemek zordur, çünkü yaydıkları ışık az olduğundan büyük uzaklıkların söz konusu olduğu evrende keşfedilmeleri kolay değildir. Yine de, zorluklarına rağmen küçük, daha küçük, en küçük yıldız keşiflerimiz sürüyor. Bize en yakın küçük yıldız, Centauri yıldız sisteminin bir üyesi olan 4.2 ışık yılı uzaktaki Proxima Centauri. Bu yıldızın kütlesi Güneş'in sadece %12'si kadar, yani en küçük yıldız değil. Yine yakın çevremizde 7 ışık yılı uzakta yer alan Wolf 359 yıldızı da %9 Güneş kütlesi'ne sahip. 9 ışık yılı uzaktaki Luyten 726 ise Güneş'in %10'u kadar. Özetle, yakın çevremiz küçük yıldız dolu. Ancak, bunların hiçbiri bildiğimiz en küçük yıldız değil. Keşfedebildiğimiz en küçük yıldızlardan biri VB10 adıyla bilinen ve detaylı bir biçimde sizlere daha önce anlattığımız bir yıldızdır. Ancak, bu da bildiğimiz en küçük yıldız değil. Bugüne kadar keşfedebildiğimiz en küçük yıldız, OGLE-TR-122b olarak adlandırılan bir yıldız. Bu yıldız, yaklaşık 3.200 ışık yılı uzakta, bizim Güneşimizle hemen hemen aynı kütleye sahip olan G sıfını bir anakol yıldızı ile ikili bir sistemde yer alıyor. Yıldız o kadar küçük ki, çapı Jüpiter gezegeninden sadece %20 daha büyük. Kütlesi ise tam emin olamasak da bir yıldız olabilmek için gerekli olan limitle hemen hemen eşit, yaklaşık %7.5 Güneş kütlesi civarında. Yalnız, belirtmek gerekir ki bu konuda şimdilik tartışma mevcut: Yıldızın kütlesi Güneş'in %7 ila 8'i arasında olabileceği düşünülüyor. Ancak, net bir ölçüme henüz sahip değiliz. Bu tartışma nedeni ile kendisini şimdilik VB10'dan daha küçük kabul ediyoruz. Bu yıldızın yaydığı enerji ve ışık, Güneş'in ürettiğinden en az 10 bin kat daha az. Buna rağmen, ömrü Güneş benzeri bir yıldızdan çok ama çok daha fazla: Ortalama 10 trilyon yıl boyunca parlamayı sürdürecek. Elbette Samanyolu'nda ve evrenin diğer galaksilerinde OGLE-TR-122b ile yakın kütleye sahip, hatta belki birazcık daha küçük yıldızlar var. Biraz önce bahsettiğimiz gibi, küçük yıldızları görmek zor olduğundan keşfetmemiz, keşfetsek bile kütlesini ölçmemiz kolay olmuyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-kucukten-en-buyuge-evren/", "text": "Şöyle bir örnek verelim. Bir küp şekerdeki atomların sayısı 10e27 (10 üzeri 27) kadardır yani 1 rakamının sağına yazılmış 27 tane sıfırdan oluşan bir sayı. Bırakın bu sayıyı sözcüklerle ifade etmeyi, canlandırmak bile çok zordur. Bu sayının büyüklüğünü kavrayabilmek için bir benzetimde bulunmaya çalışacağım. Bir küp şekerde 10 üzeri 27 tane atom var dedik peki 10 üzeri 27 adet kum tanesi ne kadar yer kaplar tahmin etmeye çalışalım. Bir kamyon dolusu? Bir plajı dolduracak kadar? Çok daha fazlası. Bu kadar kumla tüm Dünya yüzeyi yarım metre kalınlığında bir kum tabakasıyla örtülebilir. İşte bu kadar küçük atom denen o nesne. Biraz daha derine inip atomun içine bakmak istersek ortada proton ve nötronlardan oluşan bir çekirdek ve etrafında belirli yörüngelerde bulunan elektronlar olduğunu görürüz. Peki bir proton ne kadar küçüktür? Bunu kavrayabilmek için ölçeğimizi biraz büyütmemiz gerek. Kütlesi protonun 1840'ta biri olan elektron bu ölçekte bir toz zerresinden de küçük olacaktır. Görüldüğü gibi çevremizde gördüğümüz tüm maddeler tamamına yakın olarak boşluktan oluşmaktadır. Şimdi de ölçeğimizi ters yönde çalıştırıp uzaya açılalım. Güneş sistemimiz ne kadar büyük çevremizdeki gökcisimlerinin bir birlerine uzaklıkları ne kadar? Konu uzay olunca uzaklıklar milyon kilometrelerle ifade edilmeye başlanıyor. 750 metre ötede 70 cm çapıyla bir plates topu büyüklüğünde Jüpiter. Neptün ve artık gezegenlikten azad ettiğimiz Plüton, 2,5 kilometre ötede görüş alanımızın dışındalar. Bu arada Güneş'i çok mu büyük buldunuz? Hayli uzağımızda olan Betelgeuse adlı yıldızın çapının Güneş'in 1.300 katı olduğunu hatırlatayım. Güneş sisteminin dışına çıkıp devam edersek karşılaşacağımız ilk gök cismi bize en yakın yıldız olan Proxima Centauri yaklaşık 40.000.000.000 kilometre ötemizde bulunuyor. Daha ötelere bakmak istersek ölçeği biraz daha küçültmeliyiz. Uzaklıklardan 6 sıfır daha atalım. Şöyle geriye çekilip baktığımızda Güneş sisteminin 4,5 metre çapında ve Proxima Centauri'nin de 40 kilometre uzakta olduğunu görürüz. İçinde bulunduğumuz ve yaklaşık 400 milyar yıldızdan oluşan Samanyolu galaksisi ise 1.000 kilometre çapında bir disk olarak karşımızda uzanıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-11-antares/", "text": "Dünya göklerinin en parlak 15'inci yıldızı olan Antares, Akrep Takımyıldızı yönünde, özellikle yaz aylarında sarımsı parlak ışıltısıyla kolayca farkedilip diğer yıldızlardan ayırd edilebilir. İsminin kökeni Antik Yunan'dan gelir. Gökyüzünde sarımsı ışıltısı nedeniyle Mars'a benzetildiği için Anti Ares olarak adlandırılmıştır. Yunanca Ares , dönemin savaş tanrısıdır. Bizden yaklaşık 550-600 ışık yılı uzakta yer alan Antares, gökyüzünde gördüğünüz çoğu parlak yıldız gibi, dev bir yıldızdır. Biliyorsunuz, yıldızlararası mesafenin büyüklüğü nedeniyle, eğer çok yakınımızda yer almıyorlarsa normal büyüklükte olan yıldızların ışıkları bize çok soluk ulaşır ve çıplak gözle görebilmek mümkün değildir. O nedenle, aslında geceleri gökyüzüne baktığımızda, tüm yıldızlar içinde çok küçük bir yüzdeyi oluşturan parlak dev yıldızları görüyoruz. Akrebin Kalbi olarak da nitelenen bu yıldız da çıplak gözle görülebilen ve ömrünün sonlarına yaklaşan dev bir çift yıldızdır. Dev bir yıldızdır demiştik. Gökbilimcilerin Antares A olarak adlandırdığı, boyutları oldukça büyük olan sistemin ana yıldızı, Güneş'in yaklaşık 700 katı büyüklükte, yani yaklaşık 980 milyon kilometrelik bir çapa sahiptir. Toplam kütlesi de, Güneş'in yaklaşık 12 15 katı kadardır. Bu arada, kütle kavramını aynı şey olmasa da ağırlık olarak düşünebilirsiniz. Yani, bu yıldız Güneş'den 700 kat büyük ve 15 kat daha ağır. Ömrünün son demlerine girip artık bir kırmızı dev aşamasına gelmiş olan Antares, 3.500 santigrat derece civarındaki yüzey ısısı ve olağanüstü büyüklükteki çapı nedeniyle, bizim yıldızımız Güneş'ten 60-65 bin kat daha fazla parlaktır ve daha fazla enerji yayar. Sistemin ikinci üyesi olan Antares B ise, Güneş'in yaklaşık 7 katı kütleye sahip B tayf sınıfı dev bir anakol yıldızıdır. İlk kez İskoç astronom James William Grant tarafından 1844 yılında keşfedilen bu yıldız, ömrünün hala sağlıklı günlerindedir ve Güneş'in yaklaşık 5 katı çapı ve 19 bin santigrat dereceyi bulan yüzey sıcaklığı ile 2 bin katından fazla ışıma gücüne sahiptir. Her iki yıldız, birbirlerinin ortak kütle çekim merkezi etrafında dolanırlar. Ancak, Antares A yıldızının değişken yapısı nedeniyle yörünge periyotlarını tam olarak ölçmek mümkün olmuyor. Ömrünün son aşamalarında olan Antares A, bir değişen yıldız olduğu için, şişip büzülmeleri nedeniyle hem parlaklığı, hem de çapı, dolayısıyla sistemdeki kütle çekim dengesi de değişiyor. Bu durum da, iki yıldızın birbirleri etrafındaki dolanım süresinin 1.600 ila 2500 yıl arasında bir değerle hesaplanabilmesine neden oluyor. Yıldız sisteminin yaklaşık 11 milyon yaşında ve büyük kütleli ana yıldız Antares A'nın artık bir kırmızı dev olduğu düşünüldüğünde, önümüzdeki 1 milyon yıl içinde Dünya göklerinde bir süpernova patlamasına şahit olacağımız aşikar. Patlama gerçekleştiğinde, yıldızın gökbilim ölçeklerine göre bize çok yakın olması nedeniyle yaklaşık 1 ay süresince bir göksel şölen yaşanacak. Yıldız o kadar parlak olacak ki, geceleri yeryüzünü Ay kadar olmasa da aydınlatacak ve gündüzleri de görülebilecek. Sonra ise, yavaşça sönüp gözden kaybolacak. Antares A'nın, süpernova öncesi kalan kütlesine göre, bir nötron yıldızı veya kara delik haline dönüşeceği düşünülüyor. Antares B ise bahsettiğimiz gibi ömrünün hala sağlıklı dönemlerinde ve eşi Antares A öldükten sonra da parlak ışıltısıyla hayatına devam edecek. Ancak, o anki Güneş'in 2 bin katı civarındaki ışıltısı, kendisini yeryüzünden çıplak gözle görmemize yeterli gelmeyecek. Buna rağmen, dev bir yıldız olduğu için, ömrü Antares A kadar olmasa da kısa. O da yaklaşık 10 milyon yıl içinde yakıtı olan hidrojeni tüketip yavaşça kırmızı dev aşamasına girmeye başlayacak ve yeniden yeryüzünden çıplak gözle parlak bir yıldız olarak görünecek. Nihayetinde Antares B de ölüm aşamasına gelecek ancak, dev bir yıldız olmasına rağmen kütlesi bir süpernova patlaması oluşturmaya yeterli gelmeyeceği için yavaşça dağılarak bir gezegenimsi bulutsuya dönüşüp, bir beyaz cüce olarak hayata veda edecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-2-achernar-alfa-eridani/", "text": "Achernar, gece gökyüzünde gördüğümüz en parlak yıldızlar arasında 0.5 kadir parlaklığı ile 9. sırada yer alıyor. Yıldızın birkaç ismi var; Alfa Eridani, Eridani veya Türkçe adıyla Ağız... İsim, tahmin edeceğiniz üzere Arapça'dan geliyor; akhir an-nahr . Türkçe'ye çevirisi ise ağız şeklinde. Çoğu yıldızın ismi de şu yazımızda okuyabileceğiniz gibi Arapça'dan gelir. Mavi beyaz ışıltısıyla Achernar A, yaklaşık 143 ışık yılı olan uzaklığı ile yakınımızda sayılabilecek az sayıdaki O-B sınıfı dev yıldızdan biri. Bu parlak yıldız, henüz gençlik dönemini yaşayan sağlıklı bir dev. Kütlesi Güneş'ten yaklaşık 7 kat daha fazla. Yüzey sıcaklığı ise yaklaşık 5.600 santigrat derecelik Güneş'in üç katı kadar; 15 bin santigrat derece civarında. Elbette uzayda kapladığı alan, yani çapı da Güneş'ten daha büyük ama, bu yıldızın çapının bir tuhaflığı var. Onu birazdan açıklayacağız. Bizim yıldızımız Güneş'ten yaklaşık 3.100 kat daha fazla ısı ve ışık yayan Achernar, oldukça genç bir dev yıldız. Yaşının 5 milyon yıldan daha küçük olduğu hesaplanıyor. Gerek parlaklığı, gerekse ait olduğu tayf sınıfının karakteristik özelliklerini göstermesi bakımından, henüz yolun başında olan, gençlik dönemindeki bir anakol yıldızı olduğunu anlıyoruz. Anakol yıldızları hakkında daha fazla bilgi almak için ilgili yazılarımızı okuyabilirsiniz. Achernar tek bir yıldız değil. A tayf tipinde bir eş yıldıza sahip, yani ikili bir yıldız sistemi. Güneş'in yaklaşık iki katı kütleye sahip olan ve Achernar B olarak isimlendirilen bu yıldız da oldukça parlak ve Güneş'ten yaklaşık 50 kat daha fazla ışıma yapıyor. Ama, bu kadar parlak olmasına rağmen çok yakınında yer aldığı aşırı parlak Achernar A'nın gölgesinde kalıyor. Zaten Dünya gökyüzünde bu kadar parlak görünmesinin sebebi eş yıldız değil; dev olan Achenar A. Eğer bize o uzaklıkta sadece Achenar B olsaydı, gökyüzünde aşırı soluk, güçlükle seçilebilen bir yıldız olarak görülecekti. İki yıldız birbirine oldukça yakın sayılır. Aralarındaki mesafe sadece 2 milyar km kadar. Ve bu mesafede birbirlerinin çevresinde yaklaşık 15 yıllık bir yörünge sürecinde dönüyorlar. Bu yıldızın çapının bir tuhaflığı olduğundan bahsetmiştik. Tuhaflık şurada; yıldız bir patates şeklinde. Evet, yanlış okumadınız, bu yıldız küre değil patates gibi eliptik bir şekle sahip. Kutuplarından oldukça basık ve ekvatorundan şişkin, yayvan bir küresel yapıya sahip. Bu basıklığın nedeni, yıldızın normal yıldızlara oranla aşırı hızlı dönmesi. Yıldızın dönüş hızı saniyede yaklaşık 230-250 km civarı. Bu hızı, Güneş'in saniyede 2 km'lik dönüş hızıyla karşılaştırırsanız, yıldızın nasıl çılgınca döndüğünü anlayabilirsiniz. Yüksek dönüş hızı, yıldızın yayvan bir eliptik küre haline gelmesine neden oluyor demiştik. Bu da kutuplardan ölçüldüğünde çapının Güneş'in yaklaşık 7 katı çapa sahipken, ekvatordan ölçüldüğünde yaklaşık 11 katı çapa sahip olmasına neden oluyor. Yüksek dönüş hızının tek etkisi yıldızın şeklini bozması değil elbette. Yıldızın yüzey ısısı da bu nedenle oldukça değişken. Kutuplarda 20 bin santigrat dereceye çıkan yüzey sıcaklığı, ekvatorda yaklaşık 10 bin santigrat dereceye kadar düşebiliyor. Bu sıcaklık değişiminin sebebi, yılıdızın yayvanlığı nedeniyle oluşan yoğunluk farkı. Kutup bölgelerinde yıldız çok daha yoğun iken, ekvatorda daha az yoğunluğa sahip. Bir yıldızın dönme hızının yapısına ve yaşam sürecine etkilerini daha iyi anlayabilmek için yıldızlarda dönme isimli makalemizi okuyabilirsiniz. Achernar A kütlesinde bir B tayf tipi anakol yıldızının toplam ömrü 50-60 milyon yıl civarında. Ancak, bu yüksek dönme hızını korursa, yakıtını biraz daha tasarruflu kullanacaktır. Bu da, türdeşi yıldızlardan daha uzun süre yaşayacağı anlamına geliyor. Yine de, ne olursa olsun Achernar A önümüzdeki en fazla 70-80 milyon yıl içinde bir kırmızı dev yıldıza dönüşecek. Bu şu anlama geliyor; Achernar ile aramızdaki uzaklığı bu süre içinde koruyorsak eğer, gökyüzünde muazzam parlaklığa sahip bir yıldızımız olacak. Ancak, Achernar'ın hikayesi burada bitmiyor. Eş yıldızı olan Achernar B'nin ömrü görece daha uzun, yaklaşık 500 milyon yıl kadar. Bu da demek oluyor ki, Achernar A bir beyaz cüceye dönüştüğünde eş yıldızımız Achernar B hala sağlıklı bir biçimde parlamaya devam ediyor olacak. Onun da ömrü sona erip bir kırmızı dev yıldıza dönüştüğünde yanıbaşındaki beyaz cüce kendisini rahat bırakmayacak ve Achernar B'den madde çekmeye başlayacak. Bir süre sonra Achernar A'dan geriye kalan beyaz cücenin üzerinde o kadar çok madde birikecek ki, beyaz cüce bu biriken maddenin yarattığı kütleçekimine dayanamayacak ve muazzam bir süpernova patlaması ile yok olacak. Bu şekilde gerçekleşen süpernova patlamalarına 1a tipi süpernova adı veriliyor. Ama bunun gerçekleşmesi için önümüzde en az 700 milyon ila 1 milyar yıl arasında bir süre var tabi ki."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-3-beta-centauri-hadar/", "text": "Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta Centauri, gece göğünün en parlak 10'uncu yıldızıdır. Yıldızın isimlerinden biri olan Hadar , gece göğünde gördüğümüz çoğu yıldızın ismi gibi Arapça'dan gelir. Ayrıca yıldıza latinceden gelen Agena ismi de verilmiştir. Fakat, gökbilimciler arasında Beta Centauri ismi yaygın biçimde kullanılır. Aslen üçlü bir yıldız sistemi olan Beta Centauri'nin ana bileşenlerini, A1 ve A2 olarak nitelenen, kütleleri Güneş'in 10.7 ve 10.3 katı olan iki adet B tayf tipinde mavi dev yıldız oluşturur. Bu iki dev yıldız birbirlerine yaklaşık 600 milyon km gibi nispeten yakın bir uzaklıkta yer alırlar. İki yıldızın birbirlerinin ortak kütleçekim merkezi çevresindeki dolanım süresi ise yaklaşık olarak 357 gün sürer. Sistemin üçüncü üyesi ise bu iki yıldızdan oldukça uzakta, yaklaşık 5.5 trilyon km ötede yer alır. O da Güneş'in 5 katı kütleye sahip başka bir B tayf tipi dev yıldızdır ve binlerce yıl süren bir yörünge dönemiyle Beta Centauri A1 ve A2'nin çevresinde dolanır. Bizden yaklaşık olarak 350 ışık yılı uzakta yer alan bu yıldız sistemi, en yakınımızdaki yıldız sistemi olan 4.4 ışık yılı uzaklıktaki Alpha Centauri ile görsel olarak oldukça yakındır. Gökyüzündeki en parlak yıldız olan Alpha Centauri'nin hemen yanındaki parlak yıldız Beta Centauri'dir. Yıldızı bulmak için Alpha Centauri'yi önermemizden anlamış olmalısınız; bu yıldız çoğu kuzey yarımküre ülkesinde olduğu gibi Türkiye'den de görünemez. Güney yarımküreden gözlemlenebilen bir yıldızdır. Hadar A1 ve A2 yıldızları, çok büyük kütleleri nedeiyle oldukça sıcaktırlar. Birbirine kütlece çok yakın olan iki yıldızın da yüzey sıcaklığı 25 bin santigrat derece civarındave çapları Güneş'in 8 katı kadardır. Bu da demek oluyor ki, yaydıkları ısı ve ışık, Güneş'ten 40 bin kat daha fazladır. Uzaktaki, biraz daha küçük olan Beta Centauri B ise, yaklaşık 14 bin santigrat derecelik yüzey ısısı, Güneş'in 4 katı civarındaki çapıyla, Güneş'ten 700 kat daha fazla ısı ve ışık yayar. Beta Centauri yıldız sisteminin tahmini yaşı 14 milyon yıl kadar. Sistemi oluşturan yıldızların ömür süresi ise, A1 ve A2 için 20-25 milyon yıl arası tahmin ediliyor. Yani, bu iki yıldız ömrünün gençlik günlerini yarılamışlar Uzaktaki yörüngesinde dolanan Beta Centauri B ise, biraz daha uzun bir ömre sahip olacak. Bu yıldızın yaklaşık 50 milyon yıl yaşayabileceği tahmin ediliyor. Yaşam süreleri ne olursa olsun, bu yıldız sisteminin tüm üyelerinin gökbilim ölçeklerine göre oldukça kısa ömürlü yıldızlardan oluştuğu gerçeği ortada. Buna göre, Beta Centauri A1 ve A2 yıldızları ömürlerinin sonuna iyice yaklaşıp birer kırmızı dev yıldıza dönüştükten sonra büyük ihtimalle birer süpernova patlaması ile yok olacaklar. Ancak, yıldızlardan ilk patlayacak olanın yaratacağı ışınım basıncının, henüz patlamamış olan diğer yıldız üzerinde ciddi etkileri olacaktır. Bu etki, yıldızın dış zarfının büyük bölümünü kaybetmesi ile sonuçlanabilir. Eğer böyle bir durum söz konusu olursa, ikinci yıldız bir süpernova patlaması yaratabilecek kütleden yoksun kalabilir. Ya da, ilk yıldız süpernova patlaması sonucu bir nötron yıldızına dönüştükten sonra, hala kırmızı dev aşamasında olan eşinden madde çekmeye başlar. Nötron yıldızının üzerinde birikmeye başlayan bu madde, ikinci bir süpernova patlamasına da neden olabilir. Bu senaryo gerçekleşirse, hala kırmızı dev aşamasında olan ikinci yıldız yine kütlesinin önemli bir kısmını kaybedecek demektir. Dolayısıyla, büyük ihtimalle ikinci yıldızın kaderi bir gezegenimsi bulutsu, ardından da bir beyaz cüce'ye dönüşmek olacaktır. Daha düşük kütleli uzaktaki yıldız Hadar B ise, görece düşük kütlesi nedeniyle yaklaşık 50 milyon yıl sonra bir kırmızı dev yıldıza, ardından da bir beyaz cüceye dönüşerek hayata veda edecek. Hangi senaryolar gerçekleşirse gerçekleşsin, yıldızların her biri kırmızı deve dönüştüklerinde Dünya göklerinde şu an olduğundan çok daha parlak birer yıldıza dönüşecekler. Bu yıldız sistemi, yaşama ev sahipliği yapamayacak kadar düşmanca şartlar içeren bir ortamdır. Hadar A1 ve A2 yıldızları çok büyük kütleleri nedeniyle muazzam bir ışıma ve yıldız rüzgarı yayarlar. Bu güçlü ışınım, böylesi büyük yıldızların etrafında gezegen oluşum disklerinin şekillenmesinin önüne geçer. Dolayısıyla bu yıldızların çevresinde gezegen oluşumu çok nadir görülür. Var olabilecek gezegenler ise, yaşama ev sahipliği yapabilmeleri için yıldıza çok uzak bir yörüngede yer almak durumunda. Hadar A1 ve A2 için bu güvenli uzak yörünge, yıldızlardan 25 ila, 50 milyar km ötededir. Güneş Sistemi'nin en uzaktaki gezegeni Neptün'ün Güneş'ten yaklaşık 4 milyar km ötede yer aldığını düşünürseniz, bu yıldızların yaşanabilir bölgelerinin ne kadar dışta yer aldığını anlayabilirsiniz. Daha küçük olan Hadar B yıldızı her ne kadar küçük olarak nitelense bile, o da dev yıldız sınıfına giriyor. Yani, yukarıda anlattığımız gezegen oluşumunun güçlüğü, Hadar B için de geçerli. Onun da ışıma gücü çok fazla ve çevresinde bir gezegen sisteminin var olması beklenmiyor. Bu yıldızın yaşam kuşağı ise A1 ve A2'den daha yakın, yaklaşık 3 milyar km ile 7 milyar km arasında bir yörünge uzaklığına denk. Yani, eğer Güneş'in yerinde Hadar B yer alsaydı, sıcaktan kavrulmadan bugünkü kadar ısı ve ışık alabilmemiz için yıldıza Neptün kadar uzakta olmamız gerekecekti. Fakat, böylesi güçlü ışıması olan bir yıldızın yaratacağı muazzam yıldız rüzgarlarına karşı Dünya'nın koruma kalkanının dayanıp dayanamayacağı ise bir soru işareti. Sonuçta, hiçbir gökbilimci Beta Centauri sistemini oluşturanlar gibi dev yıldızların çevresinde bildiğimiz veya bilemeyeceğimiz türde yaşamın gelişebileceğini düşünmüyor. Not: İlk olarak 27 Haziran 2015 tarihinde yayınlanan bu yazımız, güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-5-altair/", "text": "Dünya göklerinin en parlak 12. yıldızı olan Altair, 0,77 kadirlik parlaklığı ile ışık kirliliğinden muzdarip büyük şehirlerde bile rahatlıkla görülebilecek güçte, mavimsi beyaz bir biçimde ışıldar. Altair'in adı da, çoğu parlak yıldız gibi Arapça'dan gelir. El Tayr Arapça'da kuş anlamına gelir ve batı dillerine Altair olarak geçmiştir. Bizdeki Tayyar ismi de, aynı köktendir ve uçan, uçucu gibi anlamlara gelir. Aynı biçimde uçak için eskiden kullandığımız Tayyare kelimesi de Altair ismi ile bağlantılıdır. A tayf sınıfı bir anakol yıldızı olan Altair, bizden yaklaşık 16.7 ışık yılı uzakta yer alır ve galaktik ölçülerle düşündüğümüzde kapı komşumuz olarak niteleyebileceğimiz bir yıldızdır. Gökyüzünde çok kolay biçimde bulabileceğiniz bu yıldız, yaz üçgenini oluşturan üç parlak yıldızdan biridir. Yaz üçgenini bulduktan sonra, üçgenin tabanın karşısında, tepe noktasındaki yıldıza bakmanız yeterli olur. Bu yıldız, Altair'dir. Güneş'in yaklaşık 1.8 katı fazla kütleye sahip olan yıldız, bu büyük kütlesi nedeniyle Güneş'ten çap olarak 1.6 kat büyüktür ve ortalama 8.000 santigrat dereceye ulaşabilen yüzey sıcaklığı ile yaklaşık 11 kat daha fazla ışıma gücüne sahiptir. İlginç bir şekilde, kendi çevresinde yaklaşık 9 saat gibi inanılmaz bir hızla döner. Kıyaslama yapmanız için söyleyelim, Güneş'in kendi çevresindeki dönüş hızı yaklaşık 25 Dünya günüdür. Bu hız nedeniyle yıldızın ekvatoru oldukça şişkindir ve hafifçe yumurtaya benzer bir küresel yapıdadır. Yani, çapını ekvatordan ölçerseniz 2 Güneş çapı bulurken, kutuplardan ölçtüğünüzde 1.6 Güneş çapı görürsünüz. Yıldızın niçin bu kadar hızlı döndüğü bilinmemekle birlikte, bu yumurta biçimli şekli yıldızın hayatını önemli biçimde etkiliyor. Öyle ki, yıldızın ekvator bölgesindeki yüzey sıcaklığı kutuplarından yaklaşık bin derece daha düşüktür. Aynı zamanda bu dönüş hızı yıldızın yaşam süresine de ciddi oranda etki ediyor. Merkezcil ivmenin etkisi ile dışa doğru savrulan yıldızın katmanları, çekirdeğin üzerindeki basıncın azalmasına ve yıldızın çekirdeğinde nükleer reaksiyonların daha yavaş gerçekleşmesine neden oluyor. Bu da, yıldızın kendisiyle aynı kütledeki diğer kardeşlerinden daha uzun yaşayacağı anlamına geliyor. Altair, Güneş gibi tekli bir yıldızdır ve bilinen bir eşi yoktur. Bu kütledeki A tayf sınıfı bir yıldızın anakol evresinde geçirebileceği süre yaklaşık olarak 1.5 milyar yıldır ve Altair bu sürenin yaklaşık 1 milyar yılını zaten yaşayıp bitirmiş durumda. Ancak, yukarıda anlattığımız hızlı dönüşü nedeniyle, yaklaşık olarak 1 milyar yıl daha anakol evresinde kalması bekleniyor. Sonrasında ise, yavaşça bir kırmızı dev yıldıza dönüşecek ve nihayetinde bir gezegenimsi bulutsu şeklinde dağılıp, bu bulutsunun ortasındaki bir beyaz cüce olarak yıldız günlerine veda edecek. Güneş'e oranla oldukça parlak bir yıldız olan Altair'in yaşam kuşağı yıldızdan oldukça uzaktadır. Biz şu anda Güneş'ten 150 milyon km uzakta yer alıyoruz. Eğer onun yörüngesinde olsaydık, Güneş'ten aldığımız kadar ısı ve ışık alabilmek için yıldızdan daha uzakta; yaklaşık 450 milyon km ötede yer almak durumunda kalacaktık. Tüm A tayf sınıfı yıldızlar gibi, Altair de çevresindeki gezegenlerde gelişkin yaşam oluşmasına fırsat vermeyecek kadar kısa ömürlüdür. Şu anda yaklaşık 1 milyar yaşında olan yıldızın yörüngesindeki gezegenler arasında yaşam kuşağında olanlar varsa, bunlar şu anda yavaşça yaşama elverişli hale dönüşüyor olmalılar. Meteor yağmurları giderek azalıyor ve karasal gezegenler artık katı bir kabuk oluşturarak soğuma evresine girmiş durumdalar. Ancak, bu yaştaki gezegenlerin volkanik faliyetler açısında oldukça aktif olmaları beklenir. Elbette bu yoğun volkanik aktivite önümüzdeki birkaç yüz milyon yıl içinde yavaş yavaş azalacak ama, malesef yıldızın ömrü bu sırada sona yaklaşmış olacak. Gezegenler hayatın gelişimi için uygun hale geldiği anda, yıldız bir kırmızı deve dönüşmeye başlayıp hepsini kavuracak. Şu ana kadar yapılan gözlemlerde, çevresinde bir gezegene rastlanmadı. Zaten yaşama uygun bir yıldız olmadığı için, özellikle gezegen arama çabası da pek gösterilmiyor. Özetle, Altair'in çevresindeki -varsa- gezegenlerde şu an belki mikroskobik düzeyde hayat başlamış olabilir ama bu hayat, gelişme fırsatı bulamadan yıldızla birlikte yok olacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-7-rigel/", "text": "Rigel, gezegenimiz göklerinde görebileceğiniz en parlak altıncı yıldızdır ve 0,18 kadirlik parlaklığı ile en yoğun ışık kirliliğine sahip şehirlerde bile kolayca görülebilir. Yıldızın ismi tahmin edeceğiniz üzere Arapça'dan geliyor ve Türkçe'ye Ayak şeklinde çevirmek mümkün. Gök bilim kaynaklarında Beta Orionis şeklinde de isimlendiriliyor. Ülkemizde özellikle kış aylarında rahatça görülebilen Avcı Takımyıldızı'nda yer alan Rigel, çok parlak olmasına karşın aslında bizden yaklaşık 900 ışık yılı gibi büyük bir uzaklıkta yer alıyor. Bu kadar uzak olmasına rağmen onu parlak biçimde görebilmemizin nedeni, Rigel'in O tayf sınıfında yer alan bir mavi dev yıldız olması. Eğer Rigel'i görmek istiyorsanız, şu yazımızda anlattığımız Avcının Kemerini oluşturan üç yıldızın sağ alt tarafına bakabilirsiniz. Göreceğiniz ilk parlak yıldız, Rigel olacaktır. Rigel, Güneş'in 21 katı kütleye sahip, ömrünün sağlıklı dönemlerini yaşayan dev bir anakol yıldızıdır. Çapı, Güneş'ten yaklaşık 80 kat büyük, yüzey sıcaklığı ise 12 bin santigrat derece kadardır. Yıldız bu çap ve yüzey sıcaklığı sayesinde Güneş'ten yaklaşık 120 bin kat fazla enerji yayar. Çoğu dev yıldız gibi biraz deli dolu olduğu için, parlaklığı değişkenlik gösterebilir. Bunun nedeni, yıldızın ürettiği çok büyük miktarda enerjinin dış kabuğunu şişmeye zorlaması ve bu durumun da çekirdekte üretilen enerjinin miktarını değiştirmesidir. Daha ayrıntılı bilgi için cepheid değişkenleri yazımızı okuyabilirsiniz. Gök bilimciler, Rigel'in bir üçlü yıldız sistemi olduğunu düşünüyor ve yazının başından beri anlattığımız ana yıldıza Rigel A ismini veriyorlar. Üçlü sistemin diğer üyeleri olan yoldaş yıldızlar Rigel B ve Rigel C, ana yıldızdan oldukça uzaktalar (en az 2.000 astronomik birim, yani en az 300 milyar km). Bu iki eş yıldız hakkında fazla bilgi sahibi olmasak da, Rigel B'nin yaklaşık 2,5 Güneş kütlesine ve Güneş'in 50 katı parlaklığa sahip B tayf türünden bir yıldız olduğunu tahmin ediyoruz. Şu an kütlesine emin olamadığımız Rigel C yıldızı ise, Rigel B ile birlikte ikili bir sistem oluşturuyor ve ana yıldız Rigel A'nın çevresinde dolanıyorlar. Tüm O-B tipi dev yıldızlar gibi, Rigel da oldukça kısa ömürlüdür diyebiliriz. Hızlı yaşayıp genç ölen bu mavi dev yıldızlar, ömürleri boyunca ürettikleri büyük enerjinin yanı sıra kendilerini de fazlaca hırpalayıp dağıtırlar. Öyle ki, gök bilimcilerin yaptıkları hesaba göre, şu anda 8 milyon yaşında olduğunu tahmin ettiğimiz Rigel, aslında geçmişte 21 değil, 24 Güneş kütlesine sahip bir yıldızdı. 8 milyon yıllık yaşam süreci içinde, kendisini oluşturan maddenin 3 Güneş kütlesindeki bir miktarını yıldız rüzgarları ve güçlü patlamalarla uzay boşluğuna savurmuş. Rigel kütlesinde bir yıldızın hala hidrojen yaktığı sağlıklı anakol evresinde 10 milyon yıldan uzun kalması mucizelere bağlıdır. Bu nedenle, şu anda 8 milyon yaşında olan Rigel'in önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde yavaşça bir kırmızı dev yıldıza dönüşmesi bekleniyor. Kırmızı deve dönüştükten sonraki 1-2 milyon yıl içinde ise tüm yakıtını tüketecek ve bir süpernova patlaması ile bizlere veda edecek. Süpernova patlaması gerçekleşeceği zaman Rigel'in kütlesinin ne olacağını bilmemiz mümkün değil. O nedenle geride bir kara delik mi, yoksa bir nötron yıldızı mı kalacak bilemiyoruz. Bir dev yıldızın çevresinde yaşamın oluşması veya başka yerde oluşmuş bir yaşam türünün böylesi bir yıldızın çevresinde barınabilmesi imkansıza yakın bir ihtimaldir. Öncelikle, böylesi yıldızların çevresinde gezegen oluşumu için yeterli süre yoktur ve gezegen oluşumu mümkün olamaz. Bunun yanında, yıldızın muazzam ışıma gücü, oluşması muhtemel yaşam alanları için olabilecek en düşmanca ortamı yaratır. Kendinize şunu sorabilirsiniz: Eğer Güneş'in yerinde Rigel olsaydı ve biz de yanmasın diye Dünya'yı alıp Plüton'un olduğu yere taşısaydık ne olurdu? Sorunun cevabı basit, o kadar uzakta olmamıza rağmen Rigel'den gelen enerji öylesine büyük olurdu ki, her gün doğumunda kayaların eridiği, Dünya yüzeyinin kaynadığı bir gezegene dönüşürdük. Ayrıca, muazzam yıldız rüzgarları nedeniyle iyonize olan atmosferimiz uzay boşluğuna hızla kaçar, o çok övündüğümüz manyetik alanımız bizi korumak için hiçbir şey yapamazdı. Dolayısıyla Rigel çevresinde herhangi bir yaşam şeklinin olabileceği düşünülmüyor. Bu yıldızın bizim için en güzel yanı, 2-3 milyon yıl sonra bir kırmızı dev yıldıza dönüştüğünde gökyüzünde şu ankinde onlarca kat daha parlak hale gelecek olması. Tabii, sonrasında izleyeceğimiz süpernova şölenini de unutmamak gerekiyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-9-spica-azimech/", "text": "Dünya göklerindeki en parlak 15. yıldız olan Spica, yaklaşık 250 ışık yılı uzaklığı ile, gökyüzünde çıplak gözle görülebilen yıldızlar arasında ortalama bir uzaklıkta yer alıyor diyebiliriz. Çıplak gözle gökyüzünde gördüğünüz diğer yıldızların çoğu, 50 ila 1.000 ışık yılı arasında bir uzaklıktadırlar. Yıldızın adı olan Spica, Latince kökenli bir sözcüktür ve Başak anlamına gelir. Diğer kullanılan ismi Azimech ise Arapça'dan gelir ve anlamı pek belirli olmasa da, Osmanlıca'daki kullanımı olan Balık şeklinde Türkçe'ye çevrilebilir. Çoğu yıldız gibi Spica da aslında tek bir yıldız değil, iki yıldızdan oluşan bir çift yıldız sistemi. Çift yıldızlar ve yıldız sistemleri ile ilgili geniş bilgi almak istiyorsanız, bu linkten ulaşabileceğiniz 4 bölümlük yazı dizimizi okumanızı tavsiye ederiz. Sistemin bileşenlerinin ikisi de, B tayf sınıfından, dev yıldız olarak nitelenebilecek anakol yıldızlarıdır. Bunlardan Spica A olarak isimlendirileni Güneş'in 10.2 katı kütleye sahip. Çapı Güneş'in 7 katından biraz fazla olan bu yıldızın yüzey sıcaklığı yaklaşık 22.200 santigrat derece. Yaydığı enerji ve parlaklığı Güneş'ten tam 12.000 kat daha fazla. Spica B ise, biraz daha küçük bir yıldız: Kütlesi Güneş'in yaklaşık 7 katı ve çapı da Güneş'ten yaklaşık 3.5 kat büyük. Yüzey sıcaklığı 18.300 santigrat derece kadar olan bu yıldız, Güneş'ten 1.500 kat daha parlak. Her iki yıldız da birbirine oldukça yakın ve oluşturdukları kütleçekim merkezi etrafında yaklaşık 4 günlük bir sürede dönüyorlar. Yıldızlar bu kadar büyük kütleli ve böylesine yakın oldukları için, birbirleri üzerinde büyük gelgit etkisine sahipler. Yapılan tayf incelemeleri ve bu ortak yörüngelerinin yüksek eliptik yapısı, sistemin çok genç, sadece birkaç milyon yaşında olduğunu gösteriyor. Bu yıldız, gezegenimizden gözlendiğinde ilginç bir konuma sahip olduğunu görüyoruz. Yıldız, Dünya'nın tutulum düzlemi dediğimiz yörünge yolu üzerinde bulunuyor. Yani, Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş çevresinde dolandığı düzlemde. Bu nedenle, sık sık Ay tarafından, bazen de Venüs, Jüpiter, Satürn gibi gezegenler tarafından tutuluyor. Spica sisteminin çok genç, henüz birkaç milyon yıl yaşında olduğunu dile getirmiştik. İki adet dev yıldızdan oluşan bu sistemde, yıldızların ömrü oldukça kısa. Büyük olan yıldızın anakol evresindeki toplam yaşam süresi 15-20 milyon yıl, küçük olanın ise 25-35 milyon yıl kadar. Bu da, önümüzdeki on onbeş milyon yıllık yakın zaman dilimi içinde yıldızların sırayla birer kırmızı dev yıldıza evrileceği, ardından ise dağılıp bir gezegenimsi bulutsuya, nihayetinde bir beyaz cüceye dönüşecekleri anlamına geliyor. Normalde bu iki dev yıldızın bir süpernovaya dönüşmesini bekleyebilirsiniz. Ancak, yıldızların şu anki kütleleri, ömür süreçleri içinde her dev yıldızın yaptığı gibi büyük patlamalar ile uzay boşluğuna saçılarak azalacak. Yıldızlar yaşlanıp kırmızı dev oluşturma aşamasına geldiklerinde kütle kaybı daha da artacak. Yani her iki yıldızın da, ömürlerinin bir süpernova patlaması ile sonlanabileceği kadar kütleleri kalmama ihtimalleri yüksek. Kısaca her iki yıldız da, ölüm döşeğine bir süpernova oluşturabilecek kütlede girebilecek kadar büyük kütleli değiller. Eğer büyük kütleli A yıldızı süpernovaya dönüşmese bile, erkenden hayata veda edip geride bir beyaz cüce çekirdek bırakacak. Bu yoğun çekirdek, hala hayatta olan ve yavaş yavaş kırmızı deve dönüşmeye başlayan Spica B yıldızına çok yakın olduğu için ondan gaz çekmeye başlayacak. Spica B'den çekilen gaz, eşinden geriye kalmış olan beyaz cücenin üzerinde birikecek. Biriken gaz, beyaz cüce'yi 1.44 Güneş kütlesine kadar ağırlaştırdığında, beyaz cüce kütleçekim basıncına dayanamayarak muazzam bir süpernova patlaması eşliğinde yok olacak. Bu tür ikili yıldızlardan madde aktarımı sonucu meydana gelen patlamalar Tip Ia Süpernova olarak adlandırılıyorlar ve gökbilimciler için mesafe ölçümünde sabit bir ışık kaynağı görevi görüyorlar. Bu tür dev yıldızlar, oluşum aşamasındaki güçlü ışınımları nedeniyle içinde oluştukları bulutsuyu ve yıldız oluşum diskini çok çabuk dağıtır. Hızla dağılan oluşum diski üzerinde gezegen oluşacak zaman kalmadığı gibi, şans eseri oluşma aşamasındaki gezegenler de dağılan disk ile birlikte güçlü yıldız rüzgarının kurbanı olarak uzay boşluğuna saçılır. Yani, Spica sisteminde gezegen bulunması beklenmiyor. Zaten bir gezegen veya gezegenler olsaydı bile, sistemin ateşli yıldızlarının yaydığı muazzam yıldız rüzgarı ve enerji ile kavrulmuş, harap düşmüş olacaklardı. Yine de, eğer Spica sistemindeki bir gezegende yaşamak istiyorsanız, gezegenin yıldızdan çok uzakta yer alması gerektiğini söyleyelim. Eğer Dünya bu sistemde olsaydı, şu anda 150 milyon kilometre uzağında yer aldığımız Güneş'in yaydığı kadar ısı ve ışık alabilmek için, yıldızlardan yaklaşık 140 milyar kilometre ötede olmamız gerekecekti. Çünkü her iki yıldız da muazzam miktarda enerji yayıyorlar ve yakınında bulunmak kavrulmanız anlamına gelir. Anlayacağınız, Spica sisteminin yaşanabilir bölgesi yıldızlardan çok ama çok uzakta. Sözün kısası, bu sistemde bırakın yaşamı, gezegen bile bulunduğunu sanmıyoruz. Bizden yaklaşık 51 ışık yılı uzaklı... Bize 11.8 ışık yılı uzaklığı ile ka... Bize yaklaşık 11.5 ışık yılı uzaklı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-canopus/", "text": "Canopus, bize hayat veren yıldızımız Güneş'i hariç tutarsak, Sirius'tan sonra gökyüzündeki en parlak ikinci yıldızdır. 0.72 kadir parlaklığı ile, gezegenimizin güney yarımküre gecelerinin en önemli yıldızlarından biri konumundadır. Güney yarımküre dediğimizi fark etmiş olmalısınız, evet Canopus bir güney yarımküre yıldızıdır. Ancak, ekvatordan 30 derece enleme kadar olan ülkelerde de görülebilir. Yani, kuzey yarımkürede yer alan Yemen, Arabistan, Filipinler, Hindistan, Meksika, Nijerya, Çad, Sudan, Mali, Kolombiya gibi Ekvator ile 30 derece kuzey enlemi arasında kalan ülkelerde de gece göğünü süsler. Maalesef, Türkiye bu enlemin oldukça üzerinde, çok daha kuzeyde yer aldığı için Canopus'un ülkemizden görülmesi mümkün değil. Bizden yaklaşık 310 ışık yılı uzakta, F tayf türünde sarı-beyaz renkte parlayan Canopus, yıldızımız Güneş'ten çok daha parlaktır ve oldukça fazla enerji yayar. Kütlesi Güneş'ten yaklaşık 10,5 kat daha fazladır. Çapı da, Güneş'ten yaklaşık 70 kat büyüktür. Güneş'in çapının 1,4 milyon km olduğunu düşünürseniz, Canopus'un yaklaşık 98 milyon km çapa sahip olduğunu hesaplayabilirsiniz. Bu şu anlama gelir; eğer Güneş'in yerine Canopus'u koymuş olsaydık, Venüs'ün yörüngesine kadar gelecek, zavallı gezegeni yakıp yok edecekti. Anakol yıldızı olarak niteleyen kaynaklar olmasına rağmen, Canopus kendi tayf sınıfındaki yıldızlara göre biraz yaşlı ve anakol evresinden çıkmaya başlamış halde. Bu nedenle hafif şişmiş durumdadır ve normalde yaklaşık 20 bin santigrat derece olması gereken yüzey sıcaklığı 7.500 santigrat dereceye kadar düşmüştür. Aynı şişme yüzünden, Güneş'in 15-20 katı olması gereken çapı da yukarıda belirttiğimiz gibi 70 kata kadar büyümüş durumda. O halde diyebiliriz ki, günümüzden birkaç milyon yıl önce Canopus, O-B sınıfı mavimsi ışığıyla parıldayan bir dev anakol yıldızı idi. Yavaşça şişmeye devam edecek olan Canopus, önümüzdeki 2 milyon yıl içinde çekirdeğinde artan helyum füzyonu sonucu muazzam parlaklıkta bir kırmızı dev yıldıza dönüşecek. Şu anda yıldızın parlaklığı ve yaydığı enerji, Güneş'ten yaklaşık 15 bin kat fazladır. Ancak, bu parlaklık 3-4 kat daha artarak 30-60 bin Güneş parlaklığına kadar ulaşacak, hatta belki de aşacak. Canopus, yüksek kütlesi nedeniyle parlaklığı değişen, cepheid değişkeni olmasa bile uzun dönemlerle düzensiz biçimde zonklayan bir yıldızdır. Zaman zaman büyük kütle atımları gerçekleştirerek dış katmanlarından büyük oranda maddeyi dışarı atar. Hem yaşadığı zonklama , hem de çervesine saldığı büyük miktarda madde nedeniyle yeryüzünden görülen parlaklığı büyük değişimlere uğrar. Öyle ki, tarihin belli dönemlerinde Canopus'un göklerin en parlak yıldızı Sirius'tan daha parlak olduğu ve bazı dönemlerde de zar zor görülebilecek kadar sönükleştiği kayıtlara geçmiştir. Ancak bu dengesiz durum, büyük kütleli yıldızların olağan yaşam döngüleri arasında yer alır. Yıldızın dengesiz doğası gereği yaşını tam olarak kestirmemiz zor. Ancak, kütlesi, çapı ve tayf sınıfını göze aldığımızda, toplam ömrünün 15-17 milyon yıl kadar olduğunu ve bunun 10-12 milyon yıldan biraz fazlasını geçirdiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, önümüzdeki 5 milyon yıllık sürecin, Canopus'un kırmızı dev evresine girişi, bu evrede belli bir dönem geçirişi ve nihayetinde dağılıp bir gezegenimsi bulutsuya dönüşmesi şeklinde geçeceğini düşünebiliriz. Evet, Canopus dev bir yıldız olmasına rağmen bir süpernovaya dönüşmeyecek. Gezegenimsi bulutsu şeklinde dağılacak ve geriye bir beyaz cüce bırakarak yıldız günlerine veda edecek. Canopus, çevresinde yaşam barındıramayacak bir yıldızdır. Dev yıldız sınıfında yer aldığı için, çevresinde bir gezegen oluşumunun gerçekleşmiş olması çok zordur. Çünkü, dev yıldızlar aşırı büyük ışıma güçleri nedeniyle çevrelerinde bir gezegen oluşum diski barındıramaz. Oluşum diskini, gezegen oluşumunun gerçekleşemeyeceği kadar kısa sürede dağıtırlar. Dolayısıyla dev yıldızların gezegen sahibi olması büyük tesadüflere bağlıdır. Buna ek olarak, dengesiz bir yıldız olduğundan, çevresinde -varsa bile- bir gezegenin uzun süreli stabil ışınıma maruz kalması mümkün değildir. Yani, yaşama uygun bir gezegen olsa, 15-20 bin yıl uygun ışınıma maruz kalacak, sonrasında ya kavrulacak, ya da soğuktan donacak. Ardından yine uygun hale gelecek ve tekrar aynı döngüyü yaşacak. Sonuç olarak, Canopus geceleri izlemesi çok keyifli olsa bile hangi türde olursa olsun hiçbir şekilde yaşamın var olması mümkün olmayan bir yıldız. Ancak belki de en güzel yanı, birkaç milyon yıl sonra gökyüzünde neredeyse Venüs kadar parlak bir yıldıza dönüşecek olması. O günlerde yaşayanlar, ışık kirliliği ne boyuta varırsa varsın, Canopus'u göz alıcı parlaklığı ile görmekte hiç sorun yaşamayacak. Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-deneb/", "text": "Deneb, gökyüzünde çıplak gözle görebildiğimiz parlak yıldızlar arasında, bize en uzak olanlardan biridir. Uzaklığı konusunda kesin bir bilgi veremememize rağmen, bizden 1.000 ila 2.000 ışık yılı uzaklıkta yer aldığını söyleyebiliriz. Buna göre, yıldızı bizden 1.500 ışık yılı uzaklıkta kabul etmemiz mümkün. Yıldızı yaz aylarında gözlemlemek çok kolaydır, büyük şehirlerde bile rahatlıkla yaz üçgeninin bir üyesi olarak görülebilir. Dev bir yıldız olan Deneb, Güneş'in yaklaşık 20 katı kütleye sahiptir ve çapı da Güneş'in 200 katı kadardır. Bu da, yıldızı Güneş'in yerine koymuş olsaydık, Merkür, Venüs, Dünya, hatta neredeyse Mars'ı bile içine alabilecek kadar geniş bir alan kaplayacağı anlamına gelir. Yüzey sıcaklığı 8.400 santigrat derece civarında olan yıldızın, aydınlatma gücü büyük yarıçapı ve bu yüksek yüzey ısısı nedeniyle Güneş'ten yaklaşık 200 bin kat daha fazladır. O kadar uzakta olmasına rağmen gökyüzünde çıplak gözle görülebilmesine şaşmamak gerekiyor. Bu arada, Deneb'in Dünya göklerinde görülen 19. en parlak yıldız olduğunu not düşelim. Mavi Beyaz ışıltısıyla Deneb, A tayf türünde parıldayan bir yıldızdır. Ancak, Güneş'in 20 katı olan kütlesine bakarsak, kendisinin O-B sınıfı bir dev yıldız olması gerektiğini farkediyoruz. Bununla beraber, Deneb artık yaşlanmaya başladığı için biraz şişmiş, yüzey ısısı şişme nedeniyle düşmüş ve yaydığı ışık da kendisinden daha düşük kütleli olan ve beyaz ışıltılarıyla bilinen A tayf tipindeki yıldızlarla benzerlik göstermeye başlamıştır. Gökbilimcilere göre, aslında birkaç milyon yıl önce Deneb, 20 değil de 23 Güneş kütlesine sahip bir yıldızdı. Ömür sürecinde her dev yıldız gibi çok büyük enerji ürettiğinden, bu ürettiği enerji büyük patlamalarla ve ışıma gücüyle yıldızın dış kısımlarından yaklaşık 3 Güneş kütlesinde maddeyi uzay boşluğuna savurdu. Az önce Deneb'in şiştiğini ve yüzey sıcaklığının azaldığını belirtmiştik. Bu da, yıldızın sağlıklı dönemlerinin son zamanlarını yaşadığı anlamına geliyor. Önümüzdeki milyon yıllar içinde Deneb şişmeye devam edecek. Bu sırada yüzey sıcaklığı daha da düşecek ve yıldızın yaydığı beyaz ışıltı, yavaşça önce sarıya, daha sonra kırmızıya doğru evrilecek. Şişme nedeniyle yüzey ısısı düşecek olmasına rağmen, yıldızın çekirdeğindeki enerji üretimi artmaya devam edeceği için, yıldız bugün olduğundan çok daha büyük bir ışıltıyla parlamaya başlayacak. Öyle ki, yaydığı ışınım Güneş'in birkaç milyon katına kadar yükselecek. Sonuçta, her dev yıldız gibi bu yıldızın da kaderi bir süpernova patlaması ile yok olmak. Birkaç milyon yıl içinde gerçekleşecek olan patlama sonrasında geriye ne kalacağını ise bilmiyoruz. Patlamadan hemen önceki kütlesine göre, bir nötron yıldızı veya karadelik bırakarak, tarih sahnesinden çekilebilir. Bu konuda detaylı bilgi almak için süpernova olacak yıldızları anlattığımız şu yazımıza göz atabilirsiniz. Deneb gibi çok kısa ömürlü dev yıldızların çevresinde gezegen oluşumu çok güçtür. Çünkü bu tür yıldızların çok büyük ışınım güçleri, yıldızın doğumu sırasında çevresinde bulunan ve gezegenlerin oluşumu için gerekli olan gaz ve toz diskini çok hızlı biçimde dağıtır. Bu nedenle, böylesi yıldızların çevresinde gezegen oluşumu çok nadir görülür. Zaten, eğer bir gezegen var olmuş olsaydı bile, yıldız sadece birkaç milyon yıllık olduğu için gezegenleri de henüz oluşum aşamasındaki ateş toplarından ibaret olacaktı. Ek olarak, yıldızın aşırı ışınım gücü, çevresine büyük miktarda yıldız rüzgarı ve radyasyon yaydığı için, yörüngeleri üzerindeki olası gezegenlerin atmosferlerini silip süpürürler. Dolayısıyla, Deneb çevresinde ilkel veya gelişkin herhangi bir yaşamın var olduğu düşünülmüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-fomalhaut/", "text": "Fomalhaut, gökyüzünde görebileceğiniz en parlak 18. yıldızdır ve 1.16 kadirlik parlaklığı ile şehir ışıklarının yarattığı ışık kirliliğinin altında dahi kolayca görülebilir. Fomalhaut için bir kış yıldızı demek yanlış olmaz, çünkü ufuktan pek fazla yükselemeyen bu yıldız Türkiye gibi kuzey yarımküre ülkelerinde kış aylarında çok daha kolay görülebiliyor. Bu nedenle yıldızı gözlemleyebilmek için Eylül başı ve Ocak ayları arasında güney yönüne bakmalısınız. Yaz aylarında ise ufukta çok az yükselir. Bu nedenle gözlemlenmesi daha güçtür. Fomalhaut, bizden yaklaşık 25 ışık yılı uzakta A tayf tipinde bir anakol yıldızıdır. Yani, ömrünün sağlıklı günlerini yaşıyor. A sınıfı anakol yıldızları, Güneş'ten biraz daha fazla kütleye sahiptirler ve çok daha parlak olurlar. Fomalhaut, yıldızımız Güneş'in yaklaşık 2 katı kütleye sahip. Yüzey ısısı yaklaşık 8.400 santigrat derece ve parlaklığı da Güneş'ten 16 kat daha fazla. Yani, Güneş'in yerinde Fomalhaut olsaydı, Dünya şu anda 16 kat daha fazla ısı ve ışık alıyor, daha net ifade ile cayır cayır yanıyor olacaktı. Dolayısıyla Dünya'yı kavrulmaktan korumak için biraz uzağa taşımamız gerekecekti. Ne kadar mı? Biz şu anda Güneş'e 150 milyon km uzaklıktayız. Fomalhaut için bu mesafe, yaklaşık 700 milyon km olmalıydı. Yani, Dünya'yı Jüpiter'in şu an bulunduğu yere götürmemiz lazımdı. Tüm A sınıfı yıldızlar gibi Fomalhaut da oldukça kısa ömürlü sayılır. Yıldızın anakol evresinde geçireceği sürenin yaklaşık 1.2 milyar yıl süreceği hesaplanıyor. Bu sürenin sonunda bir kırmızı dev yıldız haline gelip, bir beyaz cüceye dönüşerek ölecek. Fomalhaut şu anda yaklaşık 450-500 milyon yaşında. Yani, 1.2 milyar yıllık ömrünün yarısını şimdiden tamamlamış (Güneş'in toplam ömür süreci 10 milyar yıldır. Şu anda yaklaşık 5 milyar yaşındadır ve 5 milyar yıl daha yaşayacak). Fomalhaut, yalnız bir yıldız değil. Kendisinden çok uzakta dolanan bir eşe sahip, yani bir çift yıldız. Uzaklardaki bu eş yıldız ile Fomalhaut arasında yaklaşık 0.9 ışık yılı mesafe var. Güneş'in %70'i kütleye sahip olan ve TW Piscis Austrini olarak isimlendirilen bu yıldız, K tayf sınıfı bir anakol yıldızı. Yüzey ısısı yaklaşık 4.500 santigrat derece ve Güneş'in %20'si kadar parlaklığa sahip. O da genç bir yıldız ve Fomalhaut ile aynı yaşta. Ancak, K sınıfı yıldızlar oldukça uzun ömürleriyle ünlüdürler. TW Piscis Austrini'nin ortalama yaşam süresi de 40 milyar yıl kadar hesaplanıyor. Yani, Fomalhaut önümüzdeki 500 milyon yıl sonra ölüp bir beyaz cüceye dönüştüğünde bu yıldız parlamaya devam edecek ve onlarca milyar yıl boyunca da sağlıklı biçimde parlayacak. Bu ikili sistemin çok uzağında, yine bu sisteme ait olduğu düşünülen üçüncü bir yıldız daha var. LP 876-10 olarak isimlendirilen, Güneş'in %25'i kadar kütleye sahip bir kırmızı cüce olan bu yıldız, Fomalhaut A'dan yaklaşık 2.5 ışık yılı uzakta bir yörüngede dolanıyor. Gerçekten çok uzakta yani. Bu çok uzak küçük cüce yıldızın, sistemin çekim gücüne sonradan kapılmış bir yıldız olduğunu düşünemiyoruz, çünkü yaşı Fomalhaut A ve B ile hemen hemen aynı. Üçlü bir sistem meydana getiren bu yıldızların hepsi birer gezegen oluşum diski ile çevrili ve belli ki, birlikte oluşmuşlar. Fomalhaut'u astronomi tarihi açısından özel kılan bir durum var. Bu yıldız, çevresinde bir gezegen oluşum diski görüntülediğimiz ve bununla da yetinmeyip bir gezegen keşettiğimiz ve fotoğrafladığımız ilk yıldızlardan biri. Fomalhaut b olarak isimlendirilen, yıldıza çok uzaktaki (yaklaşık 150 AB) bu gezegen, oluşum diskinin üzerinde, dış kısımlara yakın rahatlıkla seçilebiliyor. Sistem çok genç olduğu için bol miktarda gaz, toz ve kaya parçalarıyla çevrili olduğundan, kütlesini belirlemek oldukça güç olsa da, henüz oluşum halindeki bu gezegenin Jüpiter'in en fazla 1.5 veya 2 katı kütleye sahip olduğu düşünülüyor. Aşağıdaki videoda, Fomalhaut b gezegeninin son hesaplamalara göre olası yörünge dolanımını izleyebilirsiniz. Açıkcası, geniş ve yoğun bir enkaz diskiyle çevrili olan Fomalhaut'un çevresinde çok sayıda başka gezegenlerin de oluşum aşamasında olduğu sanılıyor. Her ne kadar Fomalhaut sisteminde gezegen oluşum diskleri, gezegenler ve yaşama ev sahipliği yapacak dost canlısı yıldızlar varsa da, sistem o kadar genç ki; burada bugün ve önümüzdeki 1-2 milyar yıl boyunca hayat izi aramak yersiz. Zaten 500 milyon yıl içinde Fomalhaut A bir kırmızı dev yıldıza dönüşecek. Ardından bir gezegenimsi bulutsu oluşturacak ve dış katmanlarını TW Piscis Austrini'nin bulunduğu yörüngenin ötelerine kadar saçacak. Daha sonrasında ise bir beyaz cüceye dönüşecek. İşte sistem bu aşamadan sonra yavaş yavaş yaşama uygun hale gelecek. Ve eğer TW Piscis Austrini'nin çevresinde uygun konumda gezegenler varsa, orada yaşamın filizlenmesini bu aşamadan sonra bekleyebiliriz. O aşamaya ise dediğimiz gibi, en az 1-2 milyar yıl var. Dünya göklerindeki en parlak 15. yı... Uzun zaman önce çok, çok uzak bir s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-pollux-polluks/", "text": "Dünya'dan bakıldığında gökyüzündeki en parlak 17'inci yıldız olan Pollux, 1,15 görünür kadir değerindeki parlaklığı ile, ışık kirliliği fazla olan şehirlerde bile kolayca görülebilir. İkizler Takımyıldızı'nın en parlak üyesi olmasıyla beraber kendisine Beta Geminorum da denmektedir ve güneş sistemimize en yakın dev yıldız olarak göze çarpmaktadır. Özellikle şubat ve akabinde bahar aylarında rahatça görülebilen Pollux, Dünya'dan yaklaşık 34 ışık yılı uzaklıkta yer alır. Onu görmek için kabaca Orion Kemeri'nin sol üstüne, Büyük Kepçe'nin sağ altına baktığınızda yanı başında kardeşi Kastor ile birlikte afilli pozlar verirken görebilirsiniz. Bu iki yıldız aynı zamanda İkizler Takımyıldızı'nın baş kısmını temsil ederler. . Pollux, turuncu dev bir yıldızdır ve bu nedenle sınıfının karakteristik rengi olan sarı-turuncu olarak parlar. Yaklaşık 2 Güneş kütlesine, 8,8 Güneş yarıçapına ve Güneş'in 43 katı ışıma gücüne sahiptir. Yüzey sıcaklığı ise yaklaşık olarak 4500 santigrat derece olan 724 milyon yaşında görece genç, ancak sınıfına göre ömrünün sonlarına yaklaşmış, kırmız dev evresine girmiş ihtiyar bir yıldızdır. 2006 yılında radyal hız salınımı yöntemiyle yapılan gözlemler sonucu Pollux'un yörüngesinde bir adet gezegen keşfedilmiştir. Keşfedilen bu gezegene ilk olarak Pollux B adı verilirken 2015'te Uluslararası Astronomi Birliği Pollux B ile birlikte birçok dış gezegene isim kazandırmak için oylama yaptı. Sürecin sonunda Pollux B ''Thestias'' adını almıştır. Thestias, Jüpiter'in 2,3 katı kütleye sahiptir ve Pollux'un yörüngesinde 590 günlük bir periyotla neredeyse dairesel bir yörünge çizmektedir. Pollux'a 1,6 astronomik birim (1 astronomik birim = Dünya-Güneş arasındaki mesafedir) uzaklıkta yer almaktadır. Bu da yaklaşık 240 milyon kilometreye tekabül etmektedir. Bizim güneş sistemimizle mukayese edersek yaklaşık Güneş-Mars arası mesafe kadardır. Kullandığı hidrojeni bitirmiş, helyum ve diğer elementleri yakarak enerji üretip evrimini sürdürmektedir. Aynı zamanda yapılan son gözlemler Pollux'un, 1 gaussun altında bir manyetik alana sahip olduğunu ortaya çıkardı. Bu, bir yıldızda ölçülen en zayıf manyetik alan olarak kayıtlara geçmiştir. Kütle bakımından ele alındığında Güneş'ten sadece iki kat ağır olduğundan, Güneş'e yakın kütleli yıldızların ömürlerinin sonlarında yaşadığı senaryoyu paylaşacak. Dolayısıyla süpernova olarak patlayacak kadar büyük olmadığı için kara delik veya nötron yıldızına dönüşmeden önümüzdeki bir iki milyar yıl boyunca yavaş yavaş şişmeye devam edecek ve parlaklığı artacak. Ardından dış katmanını uzaya fırlatarak gezegenimsi bulutsu haline gelecek, merkezinde geriye kalan çekirdeği ise beyaz cüceye dönüşüp onlarca milyarlarca yıl boyunca kendi yağında kavrularak yavaş yavaş soğuyarak gözden kaybolacak bir yıldız cesedi olarak varlığını sürdürecek. Tüm bu eşikleri bizler göremeyeceğiz tabi. Ancak bu sürecin kırmızı dev evresi boyunca Pollux'un yeryüzündeki canlılara çok parlak bir yıldız gibi görünerek mükemmel bir görsel şölen sunacağını söyleyebiliriz. Yaşam demişken, Pollux'un bir gezegeni olmasına rağmen, bu gezegenin mesafe açısından uygun bir konumu maalesef yok. Yıldızın öz yakıtını bitirdiğini ve genişlediğini söylemiştik. Bu durum artan sıcaklıkla genişleyen bir yıldızın etrafında bulunan gezegen için pek umut veren bir durum değil. Yani o eski dost canlısı günlerini geride bırakmış bir yıldızdan bahsediyoruz. Hoş, yıldızın dost canlısı günleri de, olası bir karasal gezegenin yer kabuğunun dahi soğuyamacağı kadar kısaydı. Dolayısıyla ne Thestias'ta ne de civarında yaşam olasılığı oldukça düşüktür, düşük olan bu ihtimal Pollux'un yaşı ilerledikçe daha da imkansız hale gelecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-parlak-yildizlar-sirius/", "text": "Bir sonbahar kış yıldızı olan beyaz ışıltılı Sirius, Kuzey Yarımküre'nin en parlak yıldızıdır. Ekim Kasım ayı itibarıyla gecenin erken saatlerinde Orion takımyıldızı ile birlikte gökyüzünde görünmeye başlar. Dünya'ya yaklaşık 8.6 ışık yılı uzaklıkta yer alan ve Güneş'e en yakın yedinci yıldız olan Sirius, beyazımsı yüksek parlaklığı nedeniyle çok dikkat çekici olduğu için, Ufo hikayelerinde insanları inandırabilmek adına bolca kullanılıyor. Benzer biçimde, Vega, Betelgeuse gibi yıldızlar da parlak ve dikkat çekici olduklarından benzer uydurma hikayelere yahut bilimkurgu filmlerine konu ediliyorlar. Kış aylarında doğrudan göze çarpan Sirius, Orion Takımyıldızını takip eden Canis Major takım yıldızının alfa yıldızı olup, ufka daha yakın bir konumda yer alıyor. Orion Takımyıldızı'nın üyeleri olan avcının kemerinde yan yana dizilmiş olan üç yıldızın hemen arkasından onları takip ediyor . Kuzey yarımküreden görülebilen en parlak yıldız olan Sirius, tekil değil, bir çift yıldız sistemi aslında. Parlak olanı alfa yada A daha sönük olan ise beta yada B olarak isimlendirilir. Sistem, Sirius A adı verilen normal bir yıldız ve Sirius B isimli bir beyaz cüceden oluşuyor. Eski uygarlıkların kültürlerinde büyük yer edinmiş olan Sirius, mevsim geçişlerinde, gemicilerin pusulalarında ve mitolojilerde de bol bol kullanılmıştır. Mavimsi beyazımsı bir yıldız olmasına karşın atmosferimizdeki etkileşimler sebebiyle sürekli göz kırpar ve hafif renk değişimi algısı yaratır. Sirius B olarak isimlendirilen bu bileşenin keşfi, ilk olarak teleskopla değil, aksine matematiksel hesaplamalarla ortaya konulmuştur. Daha sonra teleskoplarla yapılan detaylı gözlemlerle bu bir bileşen yıldızın varlığı kesinleşti. Şu an üçüncü bir bileşenin daha olduğu düşünülse de henüz kesinleşmemiştir. Sirius A çok parlak bir yıldız (görünür kadiri -1.47) olmasına karşın Sirius B çok çok sönüktür (görünür kadiri 8.44) ve gözle görülemez. Bu arada belirtemiz gerekir ki, kadir bir yıldız parlaklık birimidir. Kadir olarak belirtilen sayı ne kadar küçükse, yıldız o kadar parlaktır. Sirius A, yaklaşık iki Güneş kütlesinde, Güneş'in çap olarak yaklaşık 1.7 katı büyüklükte deli dolu bir yıldızdır ve ömrünü tamamlamasına sadece 500-600 milyon yıl kadar kalmıştır. 9 bin santigrat dereceyi aşan yüzey sıcaklığıyla, Güneş'ten 25 kat daha fazla enerji yayar. Çıplak gözle görülemeyen eşi ise, şu anki kütlesine bakılarak yapılan hesaplara göre, başlangıç kütlesi yaklaşık beş Güneş kütlesine sahip bir yıldızın anakol evresini tamamlayıp öldükten sonra geride kalmış olan çekirdeği olan Sirius B yıldızıdır. Artık enerji üretemeyen bu ölmüş yıldız çekirdeklerine beyaz cüce deniliyor. Ayrıca Sirius B, keşfedilen ilk beyaz cüce yıldızlardan biri olarak nitelenebilir. Çıplak gözle görebildiğimiz Sirius A ile ortak bir kütle çekim merkezi etrafında yaklaşık 50 yıllık bir yörünge periyoduna sahip olan Sirius B'nin görkemli yıldız günlerinin çok kısa sürdüğü biliniyor. Kütlesi fazlasıyla büyük olduğu için maalesef sadece 150 milyon yıl kadar parlayabilmiş, daha sonrasında dış katmanlarını uzaya salarak bugünkü haline gelmiştir. Sirius sisteminin oluşmasının üzerinden geçen 150 milyon yılın ardından Sirius B bir kızıl dev yıldıza dönüşmüş, bu sırada ortalıkta ne var ne yok silip süpürmüştür. Bugün yaklaşık 250 milyon yaşında olan Sirius sisteminin ilk 150 milyon yılını birbirine çok yakın A ve B yıldızlarının çılgın attığı bir dönem olarak nitelemiştik. Daha açık ifade etmek gerekirse, bu ilk 150 milyon yılda yaşananlar; değil burada yaşam oluşması, yaşama izin verebilmesi muhtemel gezegenlerin, henüz yolun başındayken kavrulup yok olması için yeterlidir. Çünkü Sirius B yıldızı ölmeden önce bir kırmızı dev yıldıza dönüşmüş, Güneş'in yaydığının binlerce katı enerji yayarak sistemdeki her şeyi kavurmuştur. Bir an için buradaki gezegenlerin çok ama çok şanslı olduğunu ve sağlam kalabildiğini düşünelim: Sistemin şu anki 250 milyon yıllık yaşı düşünüldüğünde, bu yıldızların çevresindeki olası gezegenlerin henüz bir yerkabuğu oluşturabilecek kadar bile soğuyamamış olduğunu görebiliriz. Bu gezegenlerin tamamı şu an hala oluşum aşamasında alev alev yanıyor. Devasa volkanlar patlıyor, göktaşları tarafından bombardımana uğruyorlar ve yüzey sıcaklıkları bin santigrat derece civarlarında. Normalde gezegenlerin yüzey sıcaklıklarının düşmesi, volkanik aktivitelerin kabul edilebilir seviyelere inmesi ve tam anlamı ile soğuk ve katı bir yüzey oluşturabilmeleri için en az 1 milyar yıllık bir zamana ihtiyaç duyuluyor. Fakat bu sistem henüz sadece 250 milyon yaşında, yani çok çok genç. Üstelik, olası gezegenler daha yerkabuklarının soğumasına fırsat bulamadan, sistemin şu anki A yıldızı da beyaz cüceye dönüşerek ölecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-siradisi-gezegen-dunya/", "text": "Dünya neden sıra dışı olsun ki? Neptün gibi elmas yağdırmıyor. Venüs gibi bir tarzı da yok, saat yönünde dosdoğru dönüyor. Üstelik Satürn gibi halkaları da yok ve sadece bir tane uyduya sahip. Fakat bugüne kadar keşfettiğimiz gezegenlerin hiçbirinde olmayan bir özelliği, sıradışılığı var: Akıllı yaşam! Yaklaşık 5 milyar yıl önce, diğer tüm gezegenler ve birçok yıldız gibi bizim yıldızımız Güneş de yıldızlararası maddeler ve tozların kütle çekiminin etkisiyle dönerek yoğunlaştı, içe çöktü ve çevresindeki maddeleri de kendisine çekmeye başladı. Bu Güneş nebulasında Güneş'in tam olarak içine çekmeyi başaramadığı maddeler ise diskin dışında, yine güneşin kütleçekiminin etkisiyle dönerek oluşmaya başladılar. Bu yoğunlaşan maddeler bilindiği üzere taze yıldızların ilk aşamasında olduğu gibi hidrojen ve helyumdan ibaretti. Güneş'in yörüngesinde kalmayı başarıp en fazla payı kendine çeken ve sistemdeki diğer tüm gezegenlerin toplam büyüklüğünden daha büyük olan aç gözlü Jüpiter ise Güneş'te oluşan dev Güneş fırtınalarından nasibini alarak yaşamına gaz devi olarak devam etmiştir. Satürn, Uranüs ve Neptün gibi diğer gaz devleri de aynı şekilde, Güneş fırtınaları sayesinde, üzerlerine sürüklenen toz ve gazı toplayarak büyümüşlerdir. İç gezegenler olan Merkür Venüs Dünya ve Mars'ın ise ilk oluşum dönemlerinde sıvı çekirdeklere sahip olduğu düşünülüyor. Bu dönemde Dünya; çekirdeği sıvı, ince atmosferli ve sıcaklığı 1.000 dereceyi aşan, atmosferinde karbondioksit, azot ve su buharı bulunduran kızgın bir gaz kütlesinden ibaretti. Bu aşamada nikel ve demir gibi ağır metallerden oluşan çekirdeği sayesinde gezegenimiz etrafında bir manyetik alan oluşturdu. Eğer manyetik alan olmasaydı Dünya atmosferi ve tabi ki bizler, Şiddetli ve zararlı Güneş rüzgarlarından korunamazdık. Dolayısıyla Dünya da Mars gibi kupkuru ve çok ince bir atmosfere sahip olurdu. Buna bağlı olarak yaşam belki de oluşamayabilirdi. Yukarıda da anlattığımız gibi Dünya bu dönemde hala çok sıcak, adeta bir lav topuydu. Yoğun olarak iç kısımlardan hidrojen, nitrojen, su buharı, karbon dioksit ve karbon monoksit gazları çıkmaktaydı. Tam da bu dönemde Dünya, yoğun bir asteroit ve kuyruklu yıldız bombardımanına maruz kalıyordu. Yakın dönemde yapılan keşiflerden (bkz. 67p ye oturtulan Phile) de bilindiği üzere kuyruklu yıldızlar yapılarında donmuş su ve organik bileşikleri barındırırlar. Bu çok yoğun meteor yağmurlarının da etkisiyle yeryüzü soğumaya ve katılaşmaya, yüzeyde silikat yapıda kabuk oluşmaya başladı. Soğuk yüzeyin altından fışkıran lavlar Dünya'ya yoğun ve zehirli gazlar fışkırtıyordu. Bu gazlar atmosferin oluşumunun ilk aşamalarıydı. Aynı zamanda donmuş kuyruklu yıldız ve asteroitlerin yapısındaki buzlar da zamanla buharlaşıp yükselerek günümüz atmosferinin ilk adımları atmışlardır. Atmosferin üst kısımlarında yoğunlaşan su buharı, yeryüzüne yağarak ilk küçük su kaynaklarını oluşturmaya başladı. Bu küçük gölcükler zamanla birleşerek okyanusları meydana getirdiler. Dünya'nın uydusu Ay ise teoriye göre; hemen hemen Mars boyutlarında olan Thea isimli bir gezegen ile Dünya'nın çarpışması sonucu dağılan parçaların zamanla bir araya gelmesi sonucunda meydana geldi. Dünya temel oluşumunu tamamladıktan sonra sırasıyla Hadean, Arkeyan ve Proterozoik olmak üzere 3 ana dönem geçirmiştir. Arkeyan Devri 3,6 milyar yıl önce başlamış ve 2,5 milyar yıl önce Proterozoik Devrin başlamasıyla sona ermiştir. Çeşitli kanıtlara göre Dünya'da ilk kayaç katmanları Arkeyan Döneminde oluşmuştur ve yaşam tohumları 3,6 milyar yıl önceki Arkeyan döneminde atılmıştır. Bu 3 dönemin sonu olan Fanerozoik Dönem ise Dünya ve yaşam tarihinin ilk devrinde sonuncuya kadar olan devirdir. Yeryüzü yaşamının son 542 milyon yıllık dilimini de içine alan Fanerozoik, kelime anlamı olarak görünür ya da bilinen yaşam demektir. İsim anlamından da anlaşılacağı gibi, içinde bulunduğumuz, akıllı yaşamın oluştuğu ve devam ettiği devirdir. İşte bu dönem, gezegenimizin biz insanlığın gözünden en değerli ve sıradışı unsurunu oluşturmuştur: Akıllı yaşamı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-yakin-komsumuzda-ikinci-bir-karasal-gezegen-kesfedildi/", "text": "Bizden yaklaşık 4.2 ışık yılı uzaklıkta bulunan Proxima Centauri yıldızının yaşanabilir bölgesinde ikinci bir süper dünya bulundu. Proxima c adı verilen bu gezegen, yaklaşık olarak 6 dünya kütlesinde ve her 5.2 yılda bir yıldızının çevresindeki dönüşünü tamamlıyor. Araştırmacılara göre Proxima c'nin keşfi düşük kütleli gezegenlerin, özellikle de yıldıza; suyun katı buza dönüştüğü kar sınırı nın ötesinde yaşamlarına başlayan gezegenlerin cüce yıldızların çevresinde nasıl oluşabildiği konusuna bir takım açıklamalar getirebilir. Proxima Centauri, astronomi dünyasının ilgisini çok uzun bir süredir ilgisini çeken bir yıldızdır. Bunun sebebi ise bu kırmızı cüce yıldızın güneşimize en yakın yıldız olmasıdır ki, yine bu yüzden de yakın gelecekte gerçekleşecek olan Breakthrough Starshot gibi projeler ilk olarak bu yıldız sistemini incelemeye başlayacaklar. İlk olarak 2016 yılının ağustos ayında Nature dergisinde yayınlanan bir makalede Proxima Centauri'nin yaşanılabilir bölgesinin ortasında bulunan kayalık bir gezegenin keşfinden bahsedilmişti ve bu dünya benzeri gezegene Proxima b adı verilmişti. Bu keşif de, yaşam barındıran bir gezegenin yanı başımızda olabileceği düşüncelerini uyandırmıştı. Proxima Centauri sisteminde ikinci bir gezegen daha bulunmuş olması, bu sistemi daha fazla incelemek için ilgi yarattı ve kar sınırında bulunan gezegen sistemlerinin özellikleri konusunda daha fazla soru ortaya çıkardı. Kar sınırı ifadesi; su, metan ve karbondioksit gibi moleküllerin donup katı hale gelebildiği gezegenlerin, yıldıza olan minimum uzaklığını ifade etmektedir. Bir çok gezegen oluşum modellerine göre, bu kar sınırına yakın yerlerde süper dünyaların oluşması daha olasıdır çünkü bu yerlerde buzlu taneciklerin bir araya gelmesi daha çabuk ve kolaydır. Yeni yapılan çalışmanın yazarlarına göre; bu kar sınırının çok ötesinde gerçekleşecek olan bir süper dünya oluşumu, kar sınırının süper dünya oluşumu için etkili bir nokta olmasından dolayı gezegen oluşum modellerini zorlamaktadır. Çünkü bu sınırın oluşmakta olan gezegenler için daha uygun ve sıcak bir ortam olduğu düşünülüyor. Ancak araştırmacıların Proxima c'nin nasıl oluştuğu ile ilgili daha kapsamlı sonuçlara ulaşmalarından önce, gezegenin varlığının daha fazla kanıt ile doğrulanması gerekiyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/en-yuksek-cozunurlukte-andromeda-galaksisi/", "text": "Andromeda galaksisi yaklaşık 2.5 milyon ışık yılı uzaklığı ile bize, yani Samanyolu'na en yakın spiral galaksi; komşumuz. Aşağıda izleyeceğiniz video ve paylaşacağımız link, NASA'nın Hubble Uzay Teleskobu'yla çektiği ve bugüne dek elde edilmiş en fazla detaya sahip Andromeda fotoğraflarının birleştirilmesiyle meydana getirilmiş olağanüstü çözünürlükte bir görüntü içeriyor. Bu bağlantıya tıklayarak görüntüyü detaylı biçimde inceleyebilirsiniz. Birçok farklı fotoğrafın bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş olan ve 40 bin ışıkyılı genişliğindeki tava biçimli komşu galaksimizdeki yüz milyonlarca yıldızı ve binlerce yıldız kümesini gösteren bu görüntünün çözünürlüğü fazla yüksek olduğundan bu görseli ya varsa farenizin tekerleğini ya da ekranın alt kısmındaki uzaklaştırma-yakınlaştırma aracını kullanarak incelemenizi tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/enflasyon-sisme-teorisi-2/", "text": "Büyük Patlama Teorisi'nin evrenin genişlemesiyle ilgili açmazlarından birine çözüm sunan Enflasyon Teorisi'ni anlattığımız yazımıza, ikinci bölümüyle devam ediyoruz. Yazımızın ilk bölümünü bu linkten okuyabilirsiniz. Standart Büyük patlama teorisinin açıklama getiremediği konulardan biri de düzlük problemi olarak bilinir. Bu sorun, evrenin kütle yoğunluğu ile ilgilidir ve evrenin kütle yoğunluğu evrenin şeklini belirler. Kütle yoğunluğunun kritik değerden fazla, az veya eşit olması onun geometrisiyle ilgili değişikliğe neden olur. Kabaca evrenin üç farklı geometriden bahsediyoruz: Evrendeki madde miktarı kritik yoğunluk olarak adlandırılan değere eşitse, evrenin düz bir geometrisi olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir evrende iki paralel çizgi sonsuza kadar paralel kalır. Eğer evrendeki madde miktarı kritik değerden fazlaysa evrenin kapalı bir geometrisi olduğunu söyleriz. Böyle bir evreni gözümüzde canlandırabilmek adına küre analojisini kullanabiliriz. Kapalı bir evrende aynen bir kürenin yüzeyinde olduğu gibi evrenin kapalı şekli nedeniyle iki düz çizgi birbiriyle kesişir. Diğer durumda, evrenin kütle yoğunluğunun kritik yoğunluktan azdır. Böyle bir evreni gözümüzde canlandırmak adına at eğeri ile analoji kurabiliriz ve böyle bir evrende iki düz çizgi zaman içinde birbirinden uzaklaşır. Burada düzlük problemini anlamak için önce şunu bilelim: Evrenin başlangıcında kütle yoğunluğu kritik yoğunluğa eşitse, zaman içinde her zaman eşit olur. Fakat başlangıçta kritik değerden çok çok küçük bir oranda azsa veya fazlaysa, bu sapmanın evrenin genişlemesi nedeniyle giderek artmasını bekleriz. Bu, tüfekle nişan almaya benzer. Nişan alırken milimetrik bir sapma merminin hedeften uzağa gitmesine neden olur. Hedef ne kadar uzakta ise bu küçük sapmanın etkisi o kadar büyüyecektir. Aynen bu şekilde evrenin başlangıcında kritik değerden çok az farklı bir değer, zamanla genişleyen evrende çok büyük bir farklılığa neden olmalıdır. Sorun şurada: Bugün evrendeki kütle yoğunluğunun kritik yoğunluğa çok yakın olduğunu biliyoruz. Bu da, uzak evrende bu değere daha fazla yakın olması gerektiği anlamına geliyor. Oysa başlangıçtaki en küçük bir sapmanın, gözlemlenen evrende bugün büyük bir farka neden olması gerekirdi. Örneğin evrenin başındaki kütle yoğunluğu kritik değerin sadece biraz üstünde olsaydı, fark hızlıca açılmış ve evrenin şimdiye kadar çökmüş olması gerekirdi. Oysa biliyoruz ki işler böyle olmadı. Günümüz değerlerinin izin verdiği aralıkta herhangi bir yerde olması için, evrenin başlangıcında kütle yoğunluğunun kritik yoğunluğa 15 ondalık basamağa kadar bir yaklaşıklıkta olması gerekiyordu! Böyle bir ince ayar fizikçilerin sevmediği, açıklama gerektiren bir konudur. Nasıl olur da evren madde miktarını tam da kendini yok etmeyecek bir değere bu kadar hassas bir şekilde yakınlaştırmış olabilir? Geleneksel Büyük Patlama teorisinin bu konuda bir açıklaması yoktur. Enflasyon Teorisi'nin getirdiği bir açıklama var. Henüz şişirilmemiş bir balon düşünün, yüzeyi oldukça eğri gözükür. Şimdi balonu şişirmeye başlayın, genişleme üzerindeki eğrilikleri giderecektir. Bu analojide olduğu gibi evrenin başlangıcında eğrilik ne kadar fazla olursa olsun, enflasyonun öngördüğü muazzam şişme, uzay zamanın dokusunu düz hale getirmiştir. Böylece Şişme Kuramı'nda, kritik değere bu kadar yaklaşık bir değere sahip olmak için ince ayara gerek kalmaz. Gözlenen evrenin temel özelliklerini basit ve tatmin edici şekilde açıklayabiliyor olsa da, şişme modelinin yeterli kanıtlarla desteklenebildiğini söylemek için henüz çok erken. Şişme modeli, gözlemlenen evreni açıklayan özel bir patlama yaratmıştır. Evrenin geçmişi hakkında çok yazıp ... Biraz fizik ve alanlarına ilgi duya..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/enflasyon-teorisi-1/", "text": "Evren durağan mıdır yoksa uzak geçmişte küçük ve yoğun bir tekillikten genişlemiş midir? Bu soru geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısının önemli kozmolojik tartışmalarından biriydi. 1920'li yıllarda Edwin Hubble'ın gözlemleri galaksilerin bizden, mesafelerine orantılı olarak hızla uzaklaşmakta olduğunu, yani evrenin genişlediğini göstermiştir. Öte yandan 1965 yılında Penzias ve Wilson, gökyüzünün her bölgesinde yaklaşık 2.73 K sıcaklıkta ışınım gözlemlemişlerdir. Bu, evrenin sıcak ve yoğun döneminden gelen ilkel ışınımdır ve ışınımın spektrumu bilim insanlarının öngörüleriyle yüksek bir hassasiyetle uyuşmaktadır. Bunlar Büyük Patlamanın en önemli iki kanıtıdır. Büyük Patlama teorisinin çarpıcı başarılarına rağmen, teorinin geleneksel biçiminin yetersiz olduğunu söyleyebiliriz. Modelin açıklayamadığı kimi gözlemsel fenomenlerin yanı sıra, Büyük Patlama Teorisi ilkel patlamanın altında yatan fizik hakkında, neyin patladığı ve patlamaya neyin sebep olduğu hakkında hiçbir şey söylemez. Fakat Şişme Kuramı söyler. Alan Guth tarafından oluşturulan şişme modelinde bebek evren, fizikçilerin 'faz değişimi' diğer herkesin 'su buza veya buz suya dönüştüğünde olan şey' dediği bir evreden geçer. Guth 'un matematiksel hesaplarına göre bu faz geçişi çok kısa bir süre boyunca itici kütle çekim yaratacak, bu da evrenin katlanarak genişlemesine yol açacaktı. Tüm bu genişleme 10-35 saniyede olup bitecek ve sonrasında katlanarak büyüme duracak, evrenin standart genişlemesi devam edecekti. Aslında Enflasyon Teorisi'nin ortaya koyduğu rakamlar muazzam. Çok erken evrende, yaklaşık ilk 10-36 ila 10-32 saniyeleri arasında evren en tutucu görüşe göre 1050 kat genişlemiştir. Bu bir göz kırpma süresinin milyar kere milyar kere milyarda biri kadar bir zamanda bir DNA molekülünün Samanyolu boyutlarına gelmesi demektir. Şişme kozmolojisinde yeni olan ilk şey 'patlamanın', standart modelin varsaydığından daha 'büyük' olduğunu söylemesidir. İkincisi ve daha önemlisi patlamanın ardındaki fiziği açıklamasıdır: Koşullar uygun hale geldiğinde patlama ortaya çıkmıştır. Kuram kütle çekiminin itici olabileceği ve böylece uzayı genişletebileceği kavrayışının üzerine inşa edilmiştir. Üstelik Büyük patlama modeline meydan okuyan problemlere çözüm sunar: Kozmik ardalan fon ışınımının tekdüzeliğini açıklar ve düzlük problemine çözüm sunar. Büyük patlamanın elimizdeki en iyi model olduğunu, fakat şişme kozmolojisi geliştirilmeden bazı fenomenlere açıklama getirmekte yetersiz kaldığını söylemiştik. Şimdi Büyük Patlama modelinin zayıf karnı neresi bakalım ve şişme kuramının bunlara sunduğu çözümleri inceleyelim. Kozmik ufuk, evrenbilimde, büyük patlamadan bugüne birbirleriyle etkileşim halinde olabilecek uzay bölgeleridir. Tahmin edebileceğiniz üzere bu, ışık alışverişinde bulunmuş olabilecek uzay bölgelerini ifade eder. Ufuk problemi, kozmik mikrodalga arka plan ışımasının bir örnekliği ile ilgilidir. Öncelikle bu ışınımı daha yakından tanıyalım. Büyük Patlamayı takip eden 380.000 yıl boyunca evren muazzam bir yoğunluğa sahipti. Bu yoğunlukta fotonlar serbestçe hareket edemiyordu. Evren, kendi ışığının yayılmasını engelleyen opak bir ortamdı. Genişleyen sistemlerin evrensel özelliği soğumasıdır. 380.00 yıl sonunda nihayet evrenin sıcaklığı 3.000K'in altına düştü ve elektronlar çekirdekler tarafından yakalanmaya başladı. Böylece fotonlar her adımda bir engelle karşılaşmadan, evrende özgürce dolaşır oldular. İşte kozmik mikrodalga arka plan ışıması, bahsettiğimiz dönemde ilk kez saçılan fotonların ilkel bir kalıntısıdır ve tespiti, evrenin geçmişte daha sıkışık ve küçük olduğunu söylediğinden, Büyük Patlamanın önemli bir kanıtıdır. Evrenin çok ayrık, kozmik ufuklarının ötesinde, hiçbir ışık alışverişinde bulunmuş olamayacak uzay bölgelerinden yola çıkıp gelen tüm fotonlar yüz binde bir kadar şaşmaz bir kesinlikle aynı öyküyü anlatmakta; o sırada evrenin her yerinde sıcaklık aynıydı. Bunda ne var ki diyebilirsiniz. Evren yoğunsa her şey aynı sıcaklığa gelir, aynen sıcak çayın bir müddet sonra odanın ısısıyla eşitlenmesi gibi. Fakat buradaki nüans 'belli bir süre sonra' dır. Işınımın geldiği bölgelerin ısı alışverişi yapacak kadar zamanı yoktu, birbirlerinin kozmik ufuklarının dışındaydılar. Öyleyse tüm madde kendini aynı derecede olacak biçimde nasıl ayarlamış olabilir? Bu o kadar saçma bir durum ki, biri Afrika biri Avustralya'da yaşayan ve birbirinin varlığından bile haberi olmayan iki ilkel kabilenin ezgisiyle sözleriyle aynı şarkıyı bestelemiş olma ihtimaline benziyor. Eğer şişmeden kaynaklanan genişleme evresi, uzayı çok kısa bir sürede 1050 kattan daha fazla genişletmişse, uzayın sıcaklığını ölçtüğümüz tüm bölgelerinin başlangıçta haberleşebilecek kadar yakın olduğunu, dolayısıyla birörnek sıcaklığa eriştiğini düşünebiliriz. Sonrasında patlamadan kaynaklanan hızlı genişleme, yakın ve aynı sıcaklıktaki bölgeleri birbirinden çok uzağa fırlatmıştır. Şişme kozmolojisi, uzayı dolduran mikrodalga fon ışınımının homojen dağılımını işte böyle açıklar. Yazımızın ikinci bölümünü bu linke tıklayarak okuyabilirsiniz. Caner Taslaman'ın \"Big Bang ve Tanrı\" Kitabı Üzerine... Tekillik kavramı ile genel olarak 2..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/eris/", "text": "Eris, Plüton'u gezegenlikten eden Kuiper Kuşağı üyesi olarak da nitelenebilir. Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasi, Eris'in keşfi sonrasında Plüton ile hemen hemen aynı büyüklüğe sahip olduğunun farkedilmesi ile tetiklenen bir süreç. Bu keşif sonucu uluslararası astronomi birliği toplanarak apar topar Plüton'un gezegenlik payesini elinden alıp; cüce gezegen isimli yeni bir gezegen sınıfı oluşturdu. Bu sınıfın en bilinen üyelerini görmek için buraya bakabilirsiniz. Bu yapılmasa idi, Günes sistemine bir sürü yeni gezegen daha eklenecek, gezegen sayısı 30-40 civarında olacaktı. Bilenler bilir; hızla yeni kuiper kusağı nesneleri keşfedilmeye devam ediyor. Yani her yıl birkaç tane daha cüce gezegen keşfediyoruz... Dolayısıyla artık Güneş Sistemi bu yeni sınıflandırmaya göre 8 gezegen ve onlarca cüce gezegenden oluşuyor. Güneş'e bu kadar uzak olduğu için çok soğuktur ve ortalama sıcaklığı -217 ile -248 C arasında değişir. Eris Güneş'e o kadar uzaktır ki, eğer üzerinde durup bakabilseydiniz, Güneş'i sadece aşırı parlak bir yıldız olarak görecektiniz. Kapak fotoğrafı; Eris ve uydusu Dysnomia'nın bir sanatçı tarafından tasviri ve sağ alt köşede Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilmiş bir görüntüsünü içeriyor. Yeni Ufuklar düzeltisi: Plüton'un yakınından geçen Yeni Ufuklar uzay aracının verdiği bilgiler doğrultusunda, Eris'in artık Plüton'dan büyük değil, ondan birazcık daha küçük olduğunu öğrendik. 1 AB, yaklaşık 150 milyon kilometre. Yıldızlar, çoğu zaman çok güzel gör... 2017 Taslak Fen Bilimleri Dersi Eği..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/eru-uzaybimere-ait-gozlemevi-halka-acilacak/", "text": "Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi halkın ziyaretine açılacak. Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. İbrahim Küçük, merkezin faaliyetleri hakkında bilgiler verdi. Kısa adı UZAYBİMER olan Erciyes Üniversitesi Uzay Bilimleri Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin hem görsel bölgeyi, hem de radyo bölgeyi izleyebilmek amacıyla kurulduğunu kaydeden Prof. Dr. Küçük, Bugün genel olarak baktığımızda bütün astronomi ve astrofizik çalışanların hayali, hedefi spektrumla çalışmaktır. Bizim uzaydan aldığımız tek bilgi gök cisimlerinden gelen ışıklardır. Fakat bu ışık sadece bizim gördüğümüz güneş ışıkları değil, ışığın çok farklı türleri bulunmaktadır. Özellikle gama ve x ışınları bölgelerinde yeryüzünde kurduğumuz teleskoplarla gözlem yapamıyoruz, çünkü atmosfer buna izin vermiyor. Bundan dolayı uydularla gözlem yapabiliyoruz. Görsel bölge için ayna ve mercekten oluşan optik teleskopları kullanıyoruz dedi. Türkiye'deki ilk ve tek radyo teleskobuna sahip olduklarını kaydeden Prof. Dr. İbrahim Küçük, Türkiye'de optik astronomi dediğimiz optik bölgede çalışmalar uzun yıllardır gerçekleştirilmektedir. Fakat biz Erciyes Üniversitesi olarak optik astronominin yanına radyo astronomiyi de kullanıma soktuk ve Türkiye'deki ilk radyo teleskopunu buraya inşa ettik. Araştırma merkezine kurduğumuz 13 metre çapındaki radyo teleskopumuz NATO'nun özel amaçlar için kullandığı bir uydu anteniydi. Biz bu uydu antenini radyo teleskopu olarak yeniden tasarladık ve cihazları yeniledik. Çalışmalarımızla uygulama ve araştırma merkezimizi faaliyete geçirdik diye konuştu. UZAYBİMER'in en kısa zamanda halkın gözlemlerine açılacağına bildiren Prof. Dr. Küçük, Yakın zamanda 30-40 cm çaplı yeni aynalı teleskoplar kuracağız. Bu teleskoplarda öğrencilerimiz bilimsel gözlemler yapabilecekleri gibi üniversitemizin ilgi duyan bütün personeline de teleskoplarımız açık olacak. Aynı zamanda bu teleskoplar halk gözlemleri takvimimizin yeniden faaliyete geçmesiyle birlikte, bilim toplum etkinlikleri kapsamında halk gözlemleri için de kullanılacak. Önümüzdeki aylarda kurulmaya başlanacak olan teleskoplarımız ile halka yönelik özel günler ve yıldız partileriyle hizmet vermeye devam edeceğiz şeklinde konuştu. Öyle görünüyor ki, hemen tüm yıldız... Sözde bilimin ve gerçek arkeolojik ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/esi-dunya-benzerlik-indeksi/", "text": "1980'lerde keşfedilmeye başlayan Güneş Sistemi dışı gezegenlerin 2000'li yılların ortalarında teknolojinin gelişmesiyle beraber sayılarının oldukça fazla olduğu anlaşıldı. Bilim insanları ise bu gezegenlerin hangilerinde gezegenimizdeki gibi yaşama elverişliliğini saptamak için Dünya Benzerlik İndeksi' denen bir kriter kullanmaya başlamıştır. Bu indekste ise üç ana kriter bulunmaktadır; yoğunluk, çap ve yüzey sıcaklığı. Gezegenimizin bu kriterde yer alan puanı 1'dir. Herhangi bir gezegenin puanı 1'e ne kadar yakınsa gezegenimize benzerliği artmaktadır. Örneğin Mars'ın puanı 0.70'dir. 0.80 puandan sonrası Dünya benzeri gezegen olarak olarak sınıflandırılmaktadır ve 0.80 puana sahip Güneş Sistemi dışı birçok gezegen keşfedilmiştir. Bahsettiğimiz kritere göre, gezegen yıldızına öyle bir uzaklıkta olmalı ki, yüzeyinde su sıvı halde bulunsun. Yaşanılabilir Bölge , bir yıldızın yörüngesinde dolanan bir gezegenin yüzeyinde bulunan suyun sıvı halde kalabilmesini destekleyecek oranda ısı aldığı; ne suyun tümüyle buz tutacağı kadar soğuk, ne de tümüyle buharlaşacağı kadar sıcak olmayan yörünge uzaklığıdır. Aynı şekilde gezegenin yüzey sıcaklığının Dünya'ya yakın olması, yoğunluğunun ve atmosferinin stabil değerde olması gerekmektedir. Bu ise gezegende hacim kavramını ortaya çıkarmaktadır. Bir gezegenin hacmi ne kadar küçük olursa gezegenin yerçekimi atmosferi o denli az tutabilecek güçte olur. Dünya'mıza çok yakın olan Gliese 581 d, Gliese 581 adlı yıldızın etrafında 5. Sırada bulunmaktadır. Dünya'ya benzer şekilde su, bulutlar ve ılık bir yağmura sahip. ESI puanı ise 0.50. Yani Dünyamız ile %50 benzerliğe sahip. Dünya'nın iki katı yerçekimine sahip bu gezegenin yüzeyinden kalkabilmek için oldukça fazla itiş gücüne sahip bir roket gerekecektir. Yörüngesinde bulunduğu yıldıza uzaklığından dolayı, suyun sıvı şekilde olabileceği düşünülen bu gezegen Dünya'dan 7 kat daha büyüktür. ESİ indeksine göre Dünya ile %67 benzerlik göstermektedir. ESİ indeksine göre Dünya ile %68 oranında benzerlik gösteren bu gezegen Dünya'ya en çok benzeyen gezegenlerden biridir. Ancak yüzeyinde bulunan suyun sıcaklığı 60 derecedir. Kısacası kaplıcalarla dolu bir gezegen diyebiliriz. Ayrıca Gliese 163 c gezegeninde bir yıl tam 26 dünya günü sürmektedir. Tau Ceti yıldızı etrafında dönen ve son gezegeni olan Tau Ceti e gezegeninin, Güneş'i bizim Güneş'imizden 2 kat daha yaşlı bir yıldızdır. ESI indeksine göre %74 oranında Dünya ile benzerlik gösteren Tau Ceti e, kayalık bir yüzeye sahiptir. Bu gezegende yaşam olanaklarının bizler için gayet uygun olduğu düşünülmektedir. Dünya'mızın bir kardeşi gibi gözüken ve 600 ışık yılı uzaklıkta bulunan bu gezegende bir yıl 290 gün sürmektedir. Her ne kadar yaşanılabilir olarak adlandırılsa da bulutlarının çok az olmasından dolayı bu gezegende suyun buharlaşarak yıllar önce yok olduğu düşünülmektedir. Gliese 581 -g eski hesaplamaya göre Dünya ile % 92 benzerlik gösteriyordu. Fakat ESI' nin son hesaplamalarıyla % 82 olasılıkla yaşam barındırabileceği anlaşıldı. Bu gezegende olası yaşam gelişimi hakkında detaylı bir makalemizi şu linkten okuyabilirsiniz. Mars güneşimizin yaşanabilir bölgesinde bulunduğundan ESI indeksine göre % 64 benzerlik gösteriyor. Mars evrende dünya dışı yaşam şimdilik gözlenmese de , potansiyel olarak yaşanabilir olarak adlandırılıyor. Güneş'e en yakın yıldız olan (4.2 ışık yılı uzaklıkta) Proxima Centauri'nin yörüngesinde dolanan gezegen yaşanabilir bölgede yer almaktadır. Güneş Sistemi'ne en yakın hayat barındıran yer olabileceği ileri sürülmektedir. Gezegenin büyüklüğü Dünya'nınkinin 1.27 katıdır. Bu gezegenin yıldızının yaşı 4.8 milyar yıldır(Güneş 4,5 milyar yaşındadır.). Dünya'ya olan uzaklığı 470 ışık yılı olan gezegen NASA tarafından Dünyanın ikizi olarak tanıtıldı. Hızlı bir şekilde kendi etrafında da dönen ve gece-gündüz döngüsü bulunan gezegenin, atmosfer yapısındaki sodyumun konumu sebebiyle şiddetli rüzgarlar olduğu düşünülüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/esir-eter-hipotezi/", "text": "Işığın doğası hakkındaki sorulara antik dönemlerde bile cevaplar bulunmaya çalışılmış ve bugüne kadar fikirler üretilmiştir. Ancak 1704 yılında Sir Isaac Newton'un ışık hakkında yazdığı Opticks kitabında, ışığın parçacıklardan oluştuğu fikrini savunmasıyla ışığın doğası hakkındaki tartışmalar kıvılcımlanmaya başlamış, daha sonra Huygens'in ışığın dalgalardan oluştuğunu savunması ve Maxwell denklemlerinin bunu doğrulaması üzerine tartışmalar alevlenmiştir. Maxwell'in denklemleri ışığın dalgalardan oluştuğu fikrini doğrulamasına doğrulamıştır ancak; ''Dalgalanma nedir?'' sorusunu cevaplamamıştı. Örneğin denizde bir dalga, dalga olayını gerçekleştirebilmek için denize ihtiyaç duyar. Veya bir ses dalgası, yine aynı şekilde dalgalanma olayını gerçekleştirmek için havaya, suya ya da katı bir ''ortama'' ihtiyaç duyar ve bu ''ortamın'' içinde dalgalanma gerçekleşir. O halde ışık bir dalgaysa, bu dalgalar yayılmak için bir ortama ihtiyaç duymalıydılar. Bunun üzerine fizikçiler; Esir denilen görünmez ve gizemli bir madde ile ışığın nasıl ve neyin üzerinde dalgalandığını açıklamaya çalıştılar. Esir fikrine göre; tıpkı ''denizdeki dalgalar'' örneğinde olduğu gibi, evren kocaman bir esir denizi içerisindedir ve ışık dahil bütün cisimler bu esir denizinde yüzmektedirler. Esir maddesi çok gizemli ve belirsizdir. Fikre göre, herhangi bir ağırlığı yoktur, hareketsizdir. Ayrıca 300.000 km/sn hızındaki ışığı iletebilmesi için aşırı yoğun olması gerekmesine rağmen havadan bile hafiftir. Ve dünyadaki hiçbir cihaz ile de tespit edilememektedir. Bu belirsizliklerin üzerine esirin deneysel olarak kanıtlanması amacıyla Albert Abraham Michelson ve Edward W. Morley isimli iki fizikçi 1887 yılında ABD'deki Case Western Reserve Universitesi'nde bir deney hazırladılar. Deneyin ana fikri şuydu; Dünya uzayda hareket etmekte ve bu nedenle içinde yüzdüğü esir denizinde esir rüzgarları oluşturmaktaydı. Ve örneğin, bir ışık demeti esir rüzgarına karşı gönderilirse ışık yavaşlamalı, fakat diğer yönde gönderilirse ışık hızlanmalıydı. Michelson ve Morley tam da bunu yaptılar. Bir ışık demetini ikiye bölüp, iki demeti de birbirlerine farklı yönlerde gönderdiler. Fakat tekrarlanan deneylerin sonucu hep başarısız oluyor, ışığın hızı hiç değişmiyordu. Bunun için dünyanın esire göre hareketsiz kaldığı gibi uçuk fikirler üretilmeye başlandı. Michelson ve Morley'in deneyi esir maddesini kanıtlama amacı gütmesine rağmen, tam tersi bir sonuçla var olmadığını ortaya koydu. Esir hakkındaki tüm bu belirsizlikler ve başarısızlıklar, bu dayanaksız ve çürük fikrin, bilim gibi sağlam ve kesin bir olgu önünde giderek önemini yitirmeliydi. Yitirmeliydi ancak, yitirmesi için elimizde ışığın doğasını daha iyi açıklayan başka bir açıklama mevcut olmalıydı. Tüm bunlardan yaklaşık 100-150 yıl sonra gelen Kuantum ve Einstein'ın Görelilik Kuramları, Işık ve Işığın doğasını daha iyi açıklayan teoriler olmaları nedeniyle, Esiri kaldırıp çöpe atmamızı, ancak hala belirsizlik ve yetersizliklerinden ötürü varolup olmadığını bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz bir olay haline getirmişti. Son bir bilgi olarak eklemek gerekir ki; Işık, elektromanyetik bir dalgadır ve hem dalga hem de parçacık özelliği göstermektedir. Bu konularda Thomas-Young deneyi araştırabilir, Kuantum Kuramı ve Görelilik Kuramlarının ışık hakkındaki yorumlarına bakılabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/eski-astronomlarin-tek-amaci-bilim-miydi/", "text": "Bugün, elde etttiğimiz teknoloji ve bilgi birikimini, evreni anlama çabamızda ulaştığımız düzeyi geçmişte yaşamış olan büyük bilim insanlarının çabalarına borçluyuz. Tycho Brahe, Kopernik, Johannes Kepler, Isaac Newton, Galileo Galilei gibi üstün zeka ve analiz yeteneğine sahip astronomlar sayesinde içinde yaşadığımız evreni anlamaya başladık. Ülkemizde çok bilinen bir konudur, Tyho Brahe ve Takiyüddin bin Marufi'nin aynı dönemde yaşadıkları. Brahe, Danimarka'da bir gözlemevi kurmuş, hemen hemen aynı dönemlerde de Takiyüddin İstanbul'da benzer bir gözlemevi kurmuştu. Her ikisi de burada gökyüzü gözlemleri yaptılar ve gözlemlerini titizlikle kaydederek kendilerinden sonra gelecek astronomlara muazzam bir bilgi birikimi miras bıraktılar. Ancak, Takiyüddin'in gözlemleri malesef yarım kaldı, çünkü kurduğu gözlemevi taasubun esiri olmuş kişiler tarafından yıkıldı. Aslında cevap günümüz şartlarında can sıkıcı olsa da, o dönem için son derece normal sayabileceğimiz bir amacı işaret ediyor: Brahe ve Takiyüddin bu gözlemevlerinde yıldızları ve gezegenleri gözlemleyerek falcılık yapıyorlardı. Yani, temel amaçları yıldız falcılığı için gezegen hareketlerini takip edip, dönemin devlet ileri gelenleri ve soylularına gelecekten haber vermekti. Bu nedenle kurulan gözlemevleri soylular ve devlet büyükleri tarafından finanse ediliyorlardı. Çıplak gözle görülebilen gezegenlerin gökyüzünde tüm burçlardan geçmesi belli bir süre alır. En uzaktaki gezegen Satürn'ün Güneş çevresindeki bir turu yaklaşık 30 yıl olduğu için, bir astroloğun tüm burç geçişlerini tamamlaması 30 yıl sürer. Bu nedenle açılan gözlemevleri de 30 yıllık bir süre boyunca çalıştırılır ve finanse edilirdi. Sonrasında gözlemevinin açık kalmasına gerek yoktu ve genellikle kapatılırdı. Bugün Kepler ve Newton'un çalışmalarında kaynak olarak kullandığı Tycho Brahe'nin gözlemlerinin asli amacı da astroloji idi. Gözlemevi yıkılan Takiyüddin'in amacı da astroloji idi. Bu bilim insanları aynı zamanda inançlı kişilerdi ve evren görüşlerini inançları çerçevesinde belirliyorlardı. Örneğin Brahe hiçbir zaman Güneş merkezli evren teorisini kabul etmedi. Onca sistematik gözlem yapmış olmasına rağmen, Kopernik'in Güneş merkezli evren modelini görmezden geldi ve Güneş'in Dünya'nın çevresinde döndüğüne inanmayı sürdürdü. Johannes Kepler de inançlı dini bütün bir Hıristiyandı. Gezegenlerin hareketlerini açıklayan birçok çalışma yaptı. Ortaya koyduğu alanlar kanunu ile fizik ve astronomiyi birleştirerek devrimsel bir öncülük gerçekleştirdi. Ancak, tüm bu çalışmaları yaparkenki amacı; tanrının üstün zekasını kullanarak yarattığı evreni insan olarak anlayabileceğimizi göstermekti. Biz insanlar tanrının zekasını anlayabilecek kapasiteye sahibiz şeklinde düşündü ve tüm çalışmalarını bunu ispatlayabilmek için yürüttü. Yine kepler, Brahe'den miras aldığı gözlemevini 11 yıl boyunca işletti ve burada Danimarka kralı ve soylularına yıldız falcılığı yapmayı da sürdürdü. Bugün ortaya koyduğu kütleçekim ve hareket yasaları hala kullanılan Isaac Newtonda inançlı biriydi. Bilimde deneyciliğin önemini ortaya koyan ve bunu sistematikleştiren biri olarak bilimsel yöntemin gelişmesine en büyük katkıyı sağlayan kişi olmuştur. Bununla beraber Newton, tüm bu çalışmalarını gerçekleştirirken inançlarından hiçbir zaman ödün vermemişti. Öyle ki, gözlemlediği gezegenlerin bir ruh taşıdığını vebilinçli varlıklar olduğunu düşünüyordu. Onun da çalışmalarının altında yatan motivasyonu tanrının zekasını anlamak olmuştu. Çünkü, yaptığı çalışmalar evrende herşeyin sistematik düşünen bir zekanın ürünü olduğu algısı oluşturmuştu zihninde ve bu zekanın sistematiğini keşfetme arzusu ile motive oluyordu. Newton aynı zamanda o dönemlerde bile sahte bilim olduğu tartışmaları süren simya konusunda büyük bir tutkuya sahipti. Uzun yıllar boyu maddeleri karıştırarak altın üretmeye çalıştı ve simya alanında da uzman biri olarak tanındı. Bugün astronomiye katkısı için önünde saygı ile eğilmek zorunda olduğumuz Galileo Galilei dahi günümüzde asla kabul edilemeyecek davranış ve fikirlere sahipti. Kilise ile Engizisyon mahkemesine çıkarılacak kadar ihtilaflı olsa da, çok dindar koyu bir Katolikti. Kilise ile ihtilafının asıl nedeni ise, Güneş merkezli evren görüşünün İncil'de yazılanlara aykırı olmadığını dile getirmesi ve İncil'i yeniden yorumlamasıydı. Hatta bu kadar dindar olmasına rağmen evlilik dışı bir ilişki yaşamış ve bu ilişkiden 3 çocuğu olmuştu. Kızlarını da evlilik dışı doğdukları için evlenemezler düşüncesi ile bir manastıra vererek rahibe yapmıştır. Kısaca özetleyeme çalıştığımız gibi, dönemin bilim insanları büyük keşiflere imza atmış olsalar da, yegane amaçları bugün bildiğimiz anlamda bilim yapmak olmadı. Bugün sahte bilim olduğunu net biçimde bildiğimiz astrolojiden simyaya kadar her alanda tutkulu biçimde çalışıyor ve inanıyorlardı. Ancak, şu gerçeği unutmamak gerekir: Tarihsel olayları ve kişileri bugünkü bakış açımızla yargılayamaz, eleştiremez ve günümüz bakış açısı ile anlayamayız. Çünkü insan, her zaman içinde yaşadığı toplumun kültürel değerleri ile biçimlenir. İnançları ve uygulamaları her zaman yaşadığı toplumun genel yapısı ile benzeşir. Bugünbize aykırı gelen düşünce ve davranışları, o kişilerin tarihsel önemini veya dehalarının büyüklüğünü azaltmaz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/eski-bir-nasa-ucus-muduru-kriz-esnasinda-nasil-sakin-kalacaginizi-acikliyor/", "text": "Ancak Hill o an, uzay mekiği Discovery'nin Uluslararası Uzay İstasyonu'na yaptığı Mart 2001 tarihli seferi esnasında yalnızca eldeki gerçeklere odaklanmıştı. Mekik UUİ'ye kenetlendiği zaman, bir uçuş denetmeni mekiğin iki soğutma devresinden birinin çalışmayı durduğunu işaret etti; bunun sebebi muhtemelen sistemin içinde buzlanma oluşmasıydı. Eğer buz kırılırsa, sonunda soğutma sistemine zarar verebilir ve Discovery'nin bilgisayarları yanabilirdi. Bu durumda mürettebat ve görev kontrol, yaklaşık bir buçuk saat içinde ya can kaybını göze alıp yörüngeden acil şekilde çıkmaya başlayacak, ya da bozuk bir mekikle uzay istasyonunda mahsur kalacaktı. Hill, Görev Kontrol Odası Başkanlığından Toplantı Odasına: Takım Performansını Ortaya Çıkarma Rehberi kitabının yazarı. Kendisi ayrıca 24 farklı uzay mekiği ve UUİ görevinde uçuş müdürü olarak çalışmış ve 2003 Columbia felaketinin soruşturulmasına önderlik etmiş. NASA'nın uçuş denetmenlerinin, kriz esnasında stresle başa çıkmak için belirli taktikleri ve düşünce süreçlerini kullandığını söylüyor. Bu taktikler, 2001 yılındaki olayda işe yaramış. Görev kontrol, hem uzay istasyonundaki mürettebatı hem de mekikteki mürettebatı durumdan haberdar etmiş ve mekikteki mürettebat soğutma devresindeki sorunu çözmek için çalışmaya başlamış. Mühendislik destek takımı, sorunu belirlemeyi başaramamış. Görev kontrol sessizliğe gömülürken, Hill ve takımı verileri izlemiş. Veriler üzerinde ayrıntılı şekilde çalışırken, birbiriyle konuşurken, sözlü döngüdeki uçuş müdürüyle konuşurken ve kararlar verirken herkes dikkatini daha fazla toplamaya ve daha sakin hale gelmeye eğilimli oluyor diyor. Mürettebat, iki soğutma devresini de çalışmaları gereken sıcaklıktan daha yüksekte çalıştırarak sorunu düzeltmiş. Discovery sonunda görevini tamamlamış ve güvenli şekilde iniş yapmış. Soğutma sistemleri yeniden incelendiğinde, devrelerde aşırı miktarda nem olduğu doğrulanmış. Hepsi bittikten sonra, uzay istasyonu program müdürü içeri girmiş ve görev kontrol takımına saygılarını sunmuş. Uçuş denetmenleri, muhtemel olarak felaketsel durumlarla, kısmen bu yoğun odaklanma ile başa çıkabiliyorlar. Hill, saçlarımız tutuşurken koridorda koşturmak yerine, takımın bir dizi soruya odaklandığını söylüyor. - Elimizdeki durum hakkında tüm bildiklerimiz şeyler neler? - Veriler, elimizdeki durum hakkında aslında ne söylüyor? - Bu durumun sonucunda meydana gelebilecek en kötü şey ne? - Takım, kesin olarak bildiği yeterli bilgiye sahip mi; ve nasıl daha fazla bilgi alabilir? - Görevde ilerleme kaydetmeye devam etmek veya herkesi güvende tutmak için hangi acil adımlar atılabilir? Hill, geçmişteki taktiklerin veya sonuçların, yeni bir kriz hakkındaki fikirlerinizi etkilemesine izin vermemenin önemli olduğunu söylüyor; bu ister insanları uzaya uçurmak olsun, ister kendi işinizi kurmak olsun. Discovery'nin soğutma devreleriyle ilgili kriz esnasındaki tehlike geçtiği zaman, Hill tam da bunu yapmıştı. Eğitim gördüğünüz ve ortama alıştığınız zaman, görev kontroldeki o pis acil durumlarla baş etmek o kadar zor değil diyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/eski-uygarliklar-bilimde-cok-ileriydi-masali/", "text": "Şu meşhur, helikoptere uçağa benzeyen hiyeroglifler, eski uygarlıklar teknolojide çok ileriydi savına delil olarak ortaya sürülen en bilindik iddialardan biri. Not: Bu aslında 2012 yılında yazıp sosyal medyada yayınladığım bir yazı. Bir şekilde gözümden kaçmış veya zamanında bu siteyi oluştururken fazlasıyla kişisel görüşlerimi yansıttığı için eklememiş olabilirim, hatırlamıyorum. Ancak, yıllar sonra karşıma çıkınca yayınlamayı istedim. Mısır yazıtlarında bilimsel konulardan hiç söz edilmemesi, helikopter, uçak veya uzaylı söylentilerini havada bırakıyor malesef. Bunun yanında, uçan araçlar yapabilen bu insanlardan günümüze tek bir uçak, araba veya ne bileyim bilgisayar bile kalmamış olması ayrı bir enteresanlık. Antik Mısır yazıtlarını okuduğumuzda, herhangi bir teknik konuda söyledikleri hiçbir şey olmadığını görüyoruz. Bugün elimizde piramit ve mezar duvarlarına, tabletlere, oraya buraya yazılmış birkaç tır dolusu Mısır yazıtı var. Bu yazıtların tümü firavunların ve ailesinin hayatı, zaferleri, yenilgileri, devlet yönetimi, halkın sosyal yaşamı ve gelir gider dengesi üzerine yazılmış şeyler. Arada güzel hoş edebi hikayeler de var üstelik. Hiç olmadı, bari bir ofis sandalyesi kalsaydı. Oysa, günümüzün sıradan helikopterlerinden biri, parçalanmış halde olsa bile en az 50 bin yıl ne olduğu anlaşılacak biçimde gelecek nesillere kalabilir. Plastik bir ofis sandalyesi ise uygun şartlarda milyon yılları devirir, bana mısın demez. Bugün, bizim komplo teorisyenlerince küçümsenen teknolojimize ait artıkların ve izlerin yok olabilmesi için on binlerce yıl geçmesi dahi yeterli değil. plastik kaplarımız ve plastikten imal ettiğimiz eşyalarımız neredeyse yüz binlerce yıl boyunca bozulmadan kalacaklar. Eğer toprağa gömsem, 500 bin yıl sonraki nesiller, arkeolojik kazılarda benim şu anda bunları yazdığım alüminyum iMac'i neredeyse şekli hiç bozulmamış olarak bulacaklar. Sıradan bir buldozerin bile toprak altında onbinlerce yıl tek parça halinde kalabildiğini biliyor muydunuz? bu buldozerin bazı hatırı sayılır büyüklükte parçaları ise milyonlarca yıl ilk günkü görünümü bozulmadan kalabiliyor. Sahi, şuradan bana püfür püfür hava üfleyen klimayı gömsem, plastik aksamı en az 1 milyon yıl aynen kalır, hatta üzerindeki Bosh yazısı bile okunur. Ama bize eskilerden kala kala üzerinde ekmeği yiyeceksiniz suyu da içeceksiniz yazan taş tablet kalmış."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/eta-carinae/", "text": "Eta Carinae , Samanyolu'ndaki en parlak ve büyük kütleli yıldızlardan biri. Bizden 7.500 ışık yılı kadar uzakta yer alan bu yıldız, Güneş'ten en az 150 kat daha fazla kütleye(1) sahip. Üstteki Hubble Uzay Teleskobu tarafından alınan fotoğrafta, yıldızın çevresine saçtığı kendi dış katmanlarından oluşan bulutsu ve sağ üst tarafta bulutsunun ortasında gizlenen yıldızın kızılötesi ışıkta(4) alınan görüntüsü görünüyor. Yıldız, hem sadece Dünya'nın güney yarımküresinden gözlemlenebildiği, hem de 5-6 yüzyıl öncesine kadar görünemediği için, diğer parlak yıldızların aksine Yunan, Çin, Arap veya Roma gibi milletlerin mitolojik öykülerine uygun isimlendirmeye sahip değil. Eta Carinae benzeri parlak süper dev yıldızlar, sıklıkla basında ve sosyal medyada en büyük yıldız adı altında yer verilen Canis Majoris veya Betelgeuse gibi -kırmızı dev- yıldızlarla(2) karıştırılır. Evet, bu yıldızlar boyut olarak gerçekten dev sıfatını hak ederler fakat, kütle açısından Eta Carinae gibi yıldızlarla kıyaslanamayacak kadar hafiftirler. Yüzey sıcaklığı 40.000 santigrat dereceyi(3) bulan Eta Carinae'nin, parlaklık olarak Samanyolu'nda pek fazla rakibi yok. Ancak, Güneş'in yaklaşık 5 milyon katı parlaklığa sahip olmasına karşın, kendi püskürttüğü gaz bulutları tarafından çevrelendiği için, heybetini bizlere pek gösteremiyor ve olduğundan çok daha soluk görünüyor. Dev yıldızlar pek dengeli sayılmazlar. Doğduğundan bugüne kadar kendini oluşturan 30 Güneş kütlesi kadar maddeyi çevreye saçıp kaybettiği hesaplanan Eta Carinae de, tipik bir dev yıldız olarak dengesiz doğalarının bilinen örneklerini bize sergilemekten çekinmiyor. Geçmiş yıllarda astronomlar bu yıldızın ani parlaklık değişimleri sergilediğine şahit oldular. 1667 yılında Edmond Halley bu yıldızı gözlemlediğinde, gökyüzündeki en parlak dördüncü yıldız olduğunu belirtmişti. Ancak daha sonra yıldızın parlaklığı giderek azaldı. 1827 yılında ise yeniden o kadar parlak hale geldi ki, Sirius'tan sonra gökyüzündeki en parlak ikinci yıldız oldu. Sonrasında parlaklığı giderek azaldı ve 1920'li yıllardan itibaren artık gözle görülemeyecek kadar soluklaştı. Son olarak ise 2005-2007 yılları arasında 5 kadirlik değere ulaşarak zor da olsa çıplak gözle görünebilecek hale geldi. Şu an hala çok keskin gözler tarafından çıplak gözle görülebilecek parlaklıkta. Ancak, ışık kirliliğinden tümüyle uzak, berrak bir havada gözlem yapmanız gerekir. Tabi, bir dürbün kullanırsanız gözlerinizi zorlamanıza gerek kalmaz. Yıldızın bu dengesizliği, aşırı büyük kütlesinden kaynaklanıyor. Yüzeyinin derinliklerinde zaman zaman çok büyük enerji birikimleri gerçekleşiyor ve bu enerji birikimi muazzam patlamalara neden oluyor. Her patlama yıldızın parlaklığını artırırken, patlama sonrası dışa saçılan gaz, bir bulutsu oluşturarak zamanla yıldızın çevresini sarıyor ve Dünya'dan görülmesini zorlaştırıyor. Bir süre sonra bir patlama daha oluyor ve bu bulutsuyu dağıtıyor, yıldız tekrar aşırı parlak hale geliyor. Ve bu yüzbinlerce yıldır böyle sürüp gidiyor. Sürprizlere doymayan bu dev yıldızımız, 2005 yılında bize başka bir sürpriz daha yaptı: Şimdiye kadar tek bir yıldız olduğu sanılıyordu ama, birbirleri etrafında 5.5 yıllık yörünge dönemine sahip iki yıldızdan oluşan bir çift yıldız sistemi olduğu keşfedildi. Eta Carinae B olarak isimlendirilen eşinin kütlesi tam olarak hesaplanamamış olsa da, 30 Güneş kütlesinden daha büyük, Güneş'ten yaklaşık 1 milyon kat daha parlak irice bir dev yıldız olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu dev eş yıldız, sistemin hakimi olan Eta Carinae'nin çok güçlü yıldız rüzgarları sebebiyle sürekli kütle kaybı da yaşıyor ve bu kütle kaybı nedeniyle parlaklığını yavaşça yitiriyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/etiyopya-dogu-afrikanin-ilk-uzay-programini-baslatti/", "text": "Etiyopya , tam teşekküllü ulusal uzay ajansı kurmak için ilk adımı atarak, ülke tarafından özel bütçeyle desteklenen bir gözlemevi inşa etti. Bu programla Doğu Afrika ülkesi Etiyopya, 3 milyon dolar yatırımla Nijerya, Güney Afrika ve Mısır'ın da dahil olduğu kendi uzay programına sahip diğer Afrika ülkelerinin arasına katılacak. Etiyopya hükümeti, bu hamlenin ülkenin yerel tarım ve iletişim sektörlerine katkı sağlamasını bekliyor. Afrika'nın en kalabalık ikinci ülkesi olan ve yoksulluk, açlık gibi sorunlarla mücadele eden Etiyopya, tahmin edilebileceği üzere verdiği bu karar nedeniyle oldukça eleştirildi. Ancak bugüne kadar, sahip olunan kaynağın veya uluslararası yardımın hiçbiri Etiyopya hükümeti tarafından gözlemevi kurmak veya herhangi bir uzay programını desteklemek için harcanmadı. Yalnızca Habeş-Suudi işadamı Mohammed Alamoudi, Etiyopya Uzay Bilimleri Topluluğu'nun maddi giderlerinin büyük bir bölümünü karşıladı. İki büyük teleskop ve bir tayfçeker barındıran, 3.200 metre yükseklikteki Entoto Dağı'nın zirvesinde bulunan gözlemevi 2015'te açıldı. Amacı, ülkeye astronomlar, bilim insanları ve mühendisler yetiştiren yenilikçi bir kültürün oluşmasına imkan sağlamak. EUBT İletişim Direktörü Abinet Ezra; Bilim, ülkelerin kalkınmasında önemli rol oynar. Bilim olmadan hiçbir sonuca ulaşılamaz. Bizim asıl amacımız, genç nesle bilim ve teknolojiye atılmaları için ilham vermek. diye konuştu. Etiyopya hükümetinin şimdiki planı bu programı geliştirmek ve ülkede resmi bir uzay ajansı kurmak. Bir sonraki hedef Lalibela'nın kuzeyindeki ıssız dağlara çok daha gelişmiş bir gözlemevi kurmak olacak. Etiyopya Teknoloji Enstitüsü mühendisleri ilk Etiyop roketini test etmek için projeler geliştirdiler bile. Amaçları gelecek beş yıl içinde Dünya'nın yörüngesine bir Etiyop uydusu yerleştirmek. Etiyopya kökenli Doğu Afrika Uluslararası Astronomi Birliği Başkanı Kelali Adhana, Günlük yaşamımızda cep telefonları gibi teknolojik cihazları uydular sayesinde kullanabiliyoruz. Bu türden projeleri erteleyemeyiz, aksi halde yoksulluk içinde yaşamayı kabul etmiş oluruz. dedi. Ülkelerin uzayın keşfi için harcadığı kaynağın israf olarak görülmesi yeni bir konu değil. Onyıllardır insanlar NASA'ya ayrılan ödeneğin çok fazla olduğundan ve bu paraların boşa harcandığından yakınıp duruyor. Son zamanlarda Hindistan ve Pakistan vatandaşları, ülkelerinin son derece ucuz ve başarılı uzay görevlerini bile acımasızca eleştirmekten çekinmedi. Peki Dünya'da hala açlık ve yoksulluk varken neden uzay araştırmaları için para harcamalıyız? Bu soru aslında iki şeyi varsayarak sorulur. Bunlarda biri, uzay araştırmaları için harcanan paranın, yoksulluğu azaltmak için harcanan parayı çekip aldığıdır. İkincisi ise, uzay araştırmalarının yoksullukla mücadelede hiçbir yararının olmadığıdır. Bu varsayımların ikisi de tamamen hatalıdır. Öncelikle ülkelerin uzay programları için harcadıkları para savaşa, silah yapımına veya tütün gibi zararlı maddeler için harcadıkları paraya oranla çok azdır. Örneğin Hindistan'ın 2014'te Hindistan Uzay Araştırma Kurumu'na harcadığı para ülkenin yıllık harcamalarının yalnızca %1'lik kısmını oluşturuyordu. Bu oran Amerika'nın her yıl NASA'ya ayırdığı miktarla neredeyse aynı. Ancak en önemlisi, uzay programlarına yapılan yatırımların ülkelere oldukça önemli getirilerinin olmasıdır. Uzay programları sayesinde sağlanan bütün o keşifleri, icatları ve yenilikçi fikirleri hesaba katmasak bile uzay programlarının sağladığı iş imkanını ve uzay programları sayesinde oldukça önemli bilgilere ulaşabiliyor olduğumuz gerçeğini görmezden gelemeyiz. Yalnızca hava tahminleri, GPS teknolojisi ve uydu televizyonlar olmadan bugünkü yaşam şartlarımızın neye benzeyeceğini bir düşünün. Uydular, tarımda verimliliği artırmak için çiftçilere uygun arazileri gösterebiliyor. Aynı zamanda uydular sayesinde tıp ve eğitim gibi önemli alanlarda da gelişme sağlanması kaçınılmazdır. Tüm bunlar herhangi bir ülkede yoksulluğu bitirmek için atılan önemli adımlardan yalnızca birkaçıdır. Kurulan yeni gözlemevinin müdürü ve aynı zamanda astrofizik profesörü Solomon Belay; Fakir olmamız bu programı başlatmamız için bir engel değil. Mühendislik ve diğer bilimler, ülke tarımının endüstriye taşınabilmesinde çok önemli rol oynuyor. dedi. Ancak şimdilik uzay araştırmalarına yoğunlaşmanın vatandaşlarına olumlu etki edeceğini düşündüklerinden, tarımın endüstriye taşınması konusunda vatandaşların katkılarını beklediklerini açıkladı. Solomon Belay; Derin uzay araştırmaları için acelemiz yok. dedi. Eğer bir çift yıldız sisteminde bil... Üstteki fotoğrafta, bize en yakın g..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/etkisi-ve-tehlike-seviyeleriyle-radyasyon/", "text": "Paris'te 1852'de dünyaya gelen Antoine Henri Becquerel ile başlayalım. Kendisi fosforlu maddelerin ışık saçmasının nedenleri üzerinde deneyler yaparken, kullandığı fotografik levhaların, sadece uranyum tuzu tarafından siyahlaştırılması ile radyasyon ve radyoaktiviteyi keşfetmiştir. Radyoaktivite Uranyum gibi atom numarası büyük ve stabil olmayan elementlerin iyonlaştırıcı radyasyon yayarak kütle kaybedip enerji saçmasıdır. Temel olarak Alfa, Beta ve Gamma bozunumu olarak üç başlıkta toplanır. Bu bozunumlar sonucu radyoaktif madde enerji ve ısı saçarak kütlesinin bir kısmını yeni bir izotopa dönüştürür. Belli miktardaki bir radyoaktif maddenin kütlesinin yarısını dönüştürme süresine yarı-ömür denir. Örneğin Uranyum-238 4.5 milyar yıllık bir yarı ömre sahipken, Uranyum-234, 245.500 yılda yarılanır. Astatin-210 ise 8.1 saatlik bir yarı ömre sahiptir. Yarı ömrü çok kısa olan böylesi elementler daha yüksek kütleli başka radyoaktif maddelerin bozunup, dönüştükleri izotoplardır. İyonlaştırıcı radyasyon, yukarıda bahsettiğimiz radyoaktif bozunum sonucu ve uzaydan gelen kozmik ışınlar ile onların atmosferde etkileşimi sonucu oluşan, atom ve moleküllerden elektronlarını kopararak onları iyonize edecek kadar yüksek enerji taşıyan radyasyon türlerine denir. Radyoaktif elementlerin bozunmasından kaynaklı iyonlaştırıcı radyasyon türleri alfa, beta, nötron parçacıkları ile gamma ışınları kaynaklı radyasyondur. Doğada bulunan diğer iyonlaştırıcı parçacıklar da muon, meson, pion ve hatta pozitron gibi parçacıklardır. Bu parçacıkların çoğunluğu uzaydan gelen kozmik ışınların (%99u alfa parçacığı ve %1 daha ağır parçacıklar olan esas kozmik ışınların)atmosferimiz ile çarpışması sonucu oluşan ikincil kozmik ışınımlardır. İnsan duyuları, çok yoğun olmadığı müddetçe iyonlaştırıcı radyasyon türlerini hissedemez. Hissetmeye başladığımızda ise çoktan ölümcül doz almış oluruz. Radyasyona maruz kalan bir kişinin veya cismin bir kilogramına bir joule kadar enerji veren miktara Gray denir. Farklı radyasyon çeşitlerine aynı Gray miktarında maruz kalmak farklı sonuçlar doğurur. Örneğin bir Gray Alfa radyasyonuna maruz kalmak. bir Gray Beta radyasyonuna maruz kalmaktan çok daha tehlikelidir. Radyasyonun etki eden dozundan bahsettiğimizde ise bunu Sievert ölçü birimi ile ifade ederiz. Bir sievert radyasyonun etkisi maruz kalınan türe göre değişmez, bizim maruz kaldığımız enerji miktarını temsil eder. Düşük miktarlarına millisievert / mSV ve microsievert / Sv denir. ICRP yıllık doz olarak halk için güvenli limiti 1mSv olarak belirlemiştir. İş sebebiyle maruz kalma limiti 50 mSv dir ve yıllık maximum 100 mSv maruz kalınan bir işde arka arkaya 5 yıldan fazla çalışılmamalıdır. Maruz kalınan radyasyon miktarlarına Sievert cinsinden örneklerle bakalım. Örnekler ortalama, kaba değerlerdir, birçok farklı durum ve istisnalara göre farklılıklar gösterebilirler. 0.09 Sv : bir nükleer santralin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek reaktör kaynaklı yıllık miktar. 0.3 Sv : bir kömür santralinin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek, kömürdeki uranyum ve toryum kaynaklı yıllık miktar. 0.1 Sv: 150 gramlık bir Muzdaki potasyumdan kaynaklı miktar. 1 Sv: Kol röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar. 5 Sv: Ağız röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar. 10 Sv : Sıradan bir insanın normal bir günde maruz kalacağı doğal arka plan radyasyonu. 40 Sv: 7 saatlik uçak yolculuğu sürecinde alınan radyasyon miktarı. 60 Sv: Yukarıdaki değerleri göz önüne alırsak sıradan bir günde maruz kalacağınız iyonlaştırıcı radyasyon miktarı. 20 Sv Göğüs röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar. 30 Sv EPA tarafından Nükleer bir santralin yıllık saçması hedeflenen doz. 40 Sv Fukushima kazasını takip eden haftalarda, Tokyo'daki fazladan doz. 100 Sv Fukushima kasaba merkezinde kazadan sonraki 2 haftadaki toplam fazladan doz. 250 Sv EPA tarafından regüle edilen Nükleer bir santralin yıllık saçabileceği maksimumu doz. 1000 Sv (1 mSv) : Nornmal bir kişinin yıllık maruz kalabileceği radyasyon limiti. 2 mSv: Yüzünüze bir CT taraması yapılması. 7 mSv: Göğüsünüze bir CT taraması yapılması. 50 mSv : Radyasyon işçilerinin yıllık üst limiti. 100 mSv: Fukushima santrali çalışanlarının maruz kaldığı doz. 1000 mSv (1Sv): NASA astronotlarının kariyerleri boyunca maruz kalabileceği üst sınır. 4 Sv: Genellikle ölümcül radyasyon zehirlenmesi. 8 Sv: Tedavi edilse dahi mutlak ölümle sonuçlanacak doz. İyonlaştırıcı radyasyon türleri, zararları ve kullanım alanları. Alfa Parçacıkları: Uranyum, Toryum, Aktinyum ve Radyum gibi ağır elementlerin bozunumu sonucu açığa çıkar. 2 proton ve 2 nötrondan oluşan, helyum çekirdeğine benzer bir parçacıktır. Bu radyasyondan korunması kolaydır, birkaç milimetrelik kurşun, alfa parçacıklarını yalıtabilir. Kısa menzillidir, giyisileri ve insan tenini delip geçemez. Bu nedenle vücudun dışındaki bi alfa kaynağı çok yakın mesafeden maruz kalınmadığı sürece ciddi bir tehlike sayılmamakla beraber, bu parçacığı saçan herhangi bir elementin, solunumu, yutulması veya açık bir yaraya temas edip dolaşım sistemine sokulması çok zararlı olabilir. Kendisi dokuya temas halinde maruz kalınabilecek en güçlü iyonize edici radyasyon türüdür ve aynı dozda bir beta yada gamma radyasyonuna maruz kalmaktan 10-1000 kat arasında daha zararlıdır. Eskiden duman dedektörlerinde kullanılan alfa ışınımı yayan elementleri şu sıralar uzay araçlarında RTG jeneratörlerinde ve kalp atışı düzenleyici cihazlarda görmek mümkündür. Ayrıca kanser tedavilerinde, tümürleri yok etmek içinde kullanılmaktadır. Beta Parçacıkları: Carbon-14, Trityum, Potasyum-40 gibi elementlerden salınan beta parçacıkları aslında yüksek enerjili ve yüksek hızlı elektron ve pozitronlardır. Örneğin nükleer reaktörlerin sıvı soğutma sistemlerinde görülen mavi ışık, fisyon reaksiyonlarında üretilen beta parçacıkları kaynaklı Cherenkov radyasyonu'dur. Işığın sudaki faz hızı, boşluktaki ışık hızının %75'i iken, beta parçacıklarının ışığın sudaki hızından daha hızlı hareket etmeleri sonucu bu mavi ışık oluşur. Beta radyasyonu kısa menzillidirler, kaynaklarından en fazla bir kaç metre uzağa etki edebilirler. Bu radyasyon türüne karşı normal kıyafetler kısıtlı korunma sağlayabilir ve yakın temas halinde insan tenini, yeni hücrelerin üretildiği tabakaya kadar geçebilir, uzun süreli temas halinde ciltte yara açabilir, DNA mutasyonlarına ve kansere sebep olabilir. Beta radyasyonu kanser tedavilerinde kullanılmaktadır ancak en yaygın ve günlük kullanım alanı silahlarda, saatlerde, anahtarlıklarda, pusulalarda, uçak enstrümanlarında beta ışığı olarak'ta geçen aydınlatıcılardır. Saatinizde karanlıkta yeşil ışık yayan izler genellikle trityum kaynaklı beta parçacıklarıdır. Tene direk temas, solunum, yada yutma durumu olmadığı sürece bu madde risksiz sayılsa da hayatınızdan olabildiğince çıkarmakta fayda vardır . Yalıtıldığı koşullarda zararsız kabul edilse de örneğin içinde gaz halinde trityum bulunduran bir aydınlatıcının kırılması durumunda, yakın çevresi boşaltılmalı ve gazın dağılması beklenmelidir zira gaz halindeki beta radyasyonu yayan maddenin solunumu ciddi sağlık riski taşır. Solunumu yada emilimi durumunda vücutta kalış süresi yaklaşık 12 gün olan Trityum'dan daha hızlı arınmak için su tüketiminin günlük 3-4 litreye çıkartılması tavsiye edilmektedir. Gama Işınları: Radyasyon ve kanser riskinden bahsedilirken, X-ışınları ile birlikte en akla gelen radyasyon türüdür gamma ışınları. İyodin-131, Kobalt-60, Radyum-226 gibi elementlerin atom çekirdeklerinde gama bozunumu sonucu oluşan çok yüksek frekanslı ve yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon türüdür. Temel olarak kütlesi ve yükü olmayan fotonlardır. Tür olarak görünür ışığa, radyo dalgalarına ve ultraviyole ışığa benzerler. En büyük farkları, taşıdıkları enerjinin fazlalığıdır. Radyoaktif elementlerin bozunumunun, kozmik ışınların atmosferle etkileşiminde, yıldırımlarda, pulsar ve magnetarlarda, gama ışını patlamaları gibi ilginç doğa olaylarında üretilir. Delip geçici, uzun menzilli bir radyasyon türüdür ve korunumu çok zordur. Alfa ve Beta radyasyonlarından daha az iyonize edici olmalarına karşın, delip geçici olmaları ve uzun menzilleri gamma ışınlarını en riskli radyasyon türlerinden biri yapar. DNA'larda yapısal bozulmaya sebep olup, kansere sebep olmasıyla birlikte kanserle savaşta da yine gama ışınları kullanılır. Tıbbi taramalar yada havaalanlarındaki güvenlik taramaları gibi düşük dozlara kısa süreli maruz kalmak bir sağlık riski oluşturmazken, yüksek dozlara maruz bırakacak olaylar, örneğin bir gama ışını kaynağı elementin yakınında bulunmak, nükleer silah kullanımı veya bir nükleer reaktör sızıntısı, gama ışınları kaynaklı ciddi sağlık problemlerine, kansere ve radyasyon zehirlenmesine sebep olabilir. Dünyaya yönlenmiş bir gama ışını patlaması ise birkaç bin ışık yılı mesafeden ozon tabakamızı kavurup, biz dahil canlı türlerinin çoğunun soykırımına sebep olabilir. Böyle korkunç olaylar ve kanserle savaşın yanı sıra, astronomide, tıbbi gereçler gibi sterilizasyon gerektiren malzemelerin mikroorganizmalardan arındırılmasında ve birçok başka tıbbi alanda da gamma ışınlarından söz edilebilir. X-Işınları: Gamma ışınları gibi yüksek enerjili bir elektromanyetik radyasyon türüdür. Aralarındaki en büyük farklılık dalga boyları ve kaynaklarıdır. Gamma ışınları atomun denen çekirdeğinden kaynaklanırken, X-ışınları elektronlar tarafından oluşturulur. Bunun yanısıra hızlı hareket eden pozitif yüklü iyonların da X-ışını oluşturduğu bilinir. Oluşturduğu sağlık riskleri gamma ışınlarınkine benzerdir. Astronomide ve tıp alanında yaygın bir biçimde kullanılırlar. Antimadde tahmin ettiğimizden daha çok hayatımızın içindedir. Örneğin PET taramaları , elektronun karşıt parçacıkları olan pozitronları kullanır. Bu taramalarda dolaşım sistemine enjekte eden kısa ömürlü bir radyoaktif bir izotop pozitron yayan bir bozunum geçirir. Bu pozitronlar dokuda 1mm gibi kısa bir mesafe kat ederler. Bu sürede kinetik enerjileri azalır ve sonunda bir elektron ile temas ederek birbirlerini yok ederek birbirinin aksi yönünde hareket eden gamma ışınları oluştururlar. PET tarayıcısı aynı anda oluşup birbirlerinin aksiyönünde hareket eden bu gamma ışınlarını tespit ederek taranan bölgenin üç boyutlu bir resmini çıkartır. Güneş sistemimi dışından gelen çoğunlukla yüksek enerjili elektonlar ve atom çekirdeklerini oluşturan parçacıklardır. 2013'te Fermi Uzay Teleskobu bu kozmik ışınların çoğunluğunun süpernovalardan kaynaklandığını keşfedene kadar kaynakları bizim için bir gizemdi. Kozmik ışınları oluşturan parçacıkların %90'ı proton, %9'u Alfa parçacıkları ve %1'i HZE iyonları denen daha ağır parçacıklardır. Çok küçük bir yüzdenin de pozitron ve anti-protonlar olduklarını bilmekteyiz. Bu kozmik ışınlar atmosferimizdeki atomlar ve moleküller ile çarpışarak ikincil kozmik ışınlara neden olur. Bunlar nötron, meson, pion, kaon ve muon gibi parçacıklardır ve bazıları yer kabuğuna kadar ulaşabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/europa-ve-yasam-ihtimali/", "text": "Amerikan Uzay Ajansı NASA, 13 Nisan 2017 tarihinde düzenlediği bir basın toplantısıyla, Güneş Sistemi'nde Dünya'dan sonra yaşam barındırma potansiyelinin en yüksek olduğu gökcisimlerini duyurdu. Açıklama, astronomi ile ilgilenenlerin tahmin ettiği üzere Satürn'ün uydusu Enceladus ve Jüpiter'in uydusu Europa'yı işaret ediyor. Bu her iki uydu da, büyük oranda su buzundan oluşan ve yüzeyi tümüyle buzla kaplı uydular. Ancak, her iki uydunun buz kabuğunun altında bir tuzlu su okyanusu olduğu uzun zamandır biliniyordu. Yaklaşık 500 km'lik çapıyla Satürn'ün oldukça küçük bir uydusu olan Enceladus'un; 2005 yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Bu da uydunun hala aktif ve hareketli bir durumda olduğuna işaret ediyordu. Bu buz volkanlarından fışkıran lavlar, yani sıvı su; yüzeyi kaplayarak kraterleri örtüyor, yeni ve genç bir yüzey oluşturuyor. Hem bu yakın geçiş sırasında, hem de daha sonrasında Cassini aracının elde ettiği veriler uzun zamandır inceleniyordu. Nihayetinde, uydunun yüzeyinden fışkıran suyun içerisinde azot, karbon ve hidrojen bulunduğunu keşfettik. Bu bileşiklerin varlığı çok önemli, çünkü bildiğimiz türde hayat için karbon ve azot vazgeçilmez bir element. Keşfedilen hidrojen ise çok daha önemli, çünkü Dünyamızın okyanus tabanlarında bulunan hidrotermal bacaların çevresinde Kemotrof dediğimiz, hidrojen ve hidrojen bileşiklerinden besin elde eden canlılar yer alıyor. Okyanus tabanlarında yer alan canlıların yaşayabilmesi için Güneş ışınlarına ihtiyaçları yok. Çünkü hidrotermal bacalardan yayılan ısı enerjisi ve yukarıda bahsettiğimiz gibi hidrojen bileşikleri ve benzeri inorganik maddelerin varlığı yaşayabilmeleri için yeterli. Enceladus'un tuzlu su okyanusunun tabanında da bu şekilde hidrotermal bacaların varlığı kaçınılmaz görünüyor. Zaten, yüzey püskürmelerinde keşfedilen karbon, hidrojen ve azot bileşiklerinin böylesi hidrotermal kaynaklardan çıkıyor olması büyük ihtimal. Bu veriler elimizde uzun zamandır vardı ancak, bilimin işleyiş şekli kanıtlara dayalıdır. Yani, tüm verileri elde etmeden bir konu hakkında konuştuğunuzda sadece varsayımda bulunmuş olursunuz ve fazla bilimsel değer ifade etmez. Nasa'nın yeni açıklama yapmış olma sebebi, verilerin yeterli düzeye ulaşması ve daha emin konuşmaya izin verebilmesi. Enceladus'un yüzey altı okyanusunun içinde gelişmiş canlıların var olup olmadığını bilmiyoruz ve bundan emin olabilmemiz mümkün değil. Ancak, elde edilen veriler gösteriyor ki; tek hücreli mikrobik düzeyde de olsa bu uydunun okyanuslarında ve termal bacaların çevresinde yaşam barınma ihtimali oldukça yüksek. Jüpiter'in ünlü Galileo uydularından biri olan Europa, 3.100 km'lik çapıyla bizim Ay'ımızdan biraz küçük. Ancak Ay'ın aksine oldukça aktif bir yapıya sahip. Tüm yüzeyi kalın bir su buzu tabakasıyla örtülü olan Europa'nın altında derinliği 100 km'ye ulaşabilen bir sıvı su katmanı bulunuyor. Hem üstteki kalın buz tabakasının yarattığı basınç, hem de Jüpiter'in yarattığı gel-git etkisiyle ısınan çekirdekten kaynaklı ısı, bu su katmanının sıvı halde kalmasını sağlıyor. Öyle ki, buz katmanının hemen altında su sıcaklığının 0 C olduğu, daha derine indikçe bu sıcaklığın onlarca dereceye yükseldiği düşünülüyor. Dünya'daki okyanus diplerinde var olana benzeyen volkanik sıcak su bacalarının Europa okyanusunun diplerinde de var olduğunu düşünmemek için hiçbir neden yok. Dünya'da binlerce metre derinlikteki bu bacaların çevresinde yer alan zengin canlı yaşamı düşünüldüğünde, aynısının Europa'da da olması sürpriz olmayacaktır. Kuyruklu yıldızlar ve meteorlar yoluyla yüzeye yağan madde, yüzey çatlaklarından okyanusa sızabilir. Sızıntının olduğu bölgeler aynı zamanda güneş ışığı da alabileceğinden, fotosentez yapan bitkiler bu maddeleri besin olarak değerlendirebilirler. Daha derinlerde yer alan sıcak okyanusta yaşayan canlılar ise, yükselen gel-git yoluyla çatlakların üst kısımlarına ulaşıp, bu bitkilerden faydalanabilir. Böylelikle hayatın devamı için bir besin zinciri oluşabilir. Böylesi bir besin zincirinin olduğu okyanustaki yaşam oldukça zengin olabilir. Yeryüzü okyanuslarında bildiğimize benzer bir canlılık çeşitliliğinin olmaması için bir neden yok. Ancak, ışığın yokluğu bu canlıların duyularının farklılaşmasına neden olacaktır. Örneğin, çoğu canlı ışığı algılayacak gözlere sahip olmayabilir. Gözleri var olan canlarının ise, bu duyuları iyice körelmiş hale gelmiş olmalı. Ancak, yarasalardan ve yunuslardan bildiğimiz sese duyarlı organların çok gelişmiş olduğunu düşünebiliriz. Ayrıca, köpekbalıklarında görmüş olduğumuz; canlılardan yayılan elektriksel atımları hissedebilen organlar da birincil duyu olarak olası Europa canlılarında yer alıyor olabilir. Tüm bu veriler ve hayal gücümüze karşın; Enceladus ve Europa'da var olan canlılığın mikroskobik düzeyin ötesine geçememiş olma ihtimali oldukça yüksek. Hatta, belki de Europa ve Enceladus okyanusları içinde hayatın zerresini barındırmayan boş ve ölü denizlerden ibaret. Bunları şimdilik bilemiyoruz. 2015 yılında yayınladığımız bu yazımız, 2017 Nisan ayında yeni veriler eşliğinde güncellenmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evde-kristal-yetistirmek/", "text": "Herkese merhabalar! Konuya her ne kadar ürün pazarlamacıları gibi girecek olsam da, sizlere boş zamanınızı iyi ki ayırmışım diyeceğiniz bir hobi alanımdan bahsetmek istiyorum. Evde kristal yetiştirmek! Yey ..! Evet yanlış duymadınız. Ve şanslısınız ki size 15 aylık deneme yanılma ve bol bol araştırma sonucu elde ettiğim en güzel tarifleri ve alanları vereceğim. Bir çoğu okul yıllarında fasulye çimlendirmek gibi değişik deneyleri zaruri yaparken asıl noktayı hep kaçırır. Doğru gözlem ve tabii ki EĞLENCE. Şimdi konumuza gelirsek, nedir bu kristal? Yenilir, içilir mi? Kristaller için; Kristal, billur amorf yapıda ya da kesme cam, kimyadaki katı haldeki bir elementin veya bileşiğin, molekül, atom ve ya iyon yığınlarının kesin geometrik bir yapı göstermesidir demiş Vikipedi. O halde öyle olsunlar bakalım demek düşer bana da. Ve aynı zamanda yenilebilir olanı; tuz kristalleri de mevcut ama bunun yapımını tavsiye etmem. Çok pis bir uğraş. Bir etik değer olarak da; insan o kadar emek verdiği bebeğine kıyamaz yahu! Tıpkı ilk yetiştirdiğiniz, sevgi ve emek verdiğiniz, saksıdaki maydanoz gibi... Şahsen benimkiler çürüdü koparmaya kıyamadım.. Öhöm neyse... Vikipedi'nin aksine benim için kristaller ilgi isteyen bebeklerdir. Evet yanlış tanımı okumadınız, kristaller = nazlı bebek. Ortamı ve koşulunda yapacağınız en ufak değişiklik yetiştirmekte oldugunuz kristalinizi puff diye yok edebilir. Şimdi gelelim altın kurallara. Öncelikle güzel bir kristal için sessiz, karanlık, orta sıcaklıkta ve hareketsiz bir ortama ihtiyacınız var. Evinizde bu tarz bir köşeniz yoksa strafordan mini bir sessiz oda yapabilirsiniz. Dört eşit parçaya bölüp kenarlarına sünger yerleştirmeniz yeterli. Kristal oluşturmak için, bir su bardağı suyu iki yemek kaşığı Borax ile karıştırıp bir güzel kaynatıyoruz . Borax'ı her eczanede 7 TL'ye bulabilirsiniz. Cam bir kavanoza suyu boşaltıp, kırtasiyelerde satılan üzeri tüylü demir süslerden alıyoruz. Onun da paketi 12 TL gibi bir şey. Bu süngerimsi süsü istediğiniz gibi şekle sokup bir ip yardımı ile kalemle bağlayarak Borax'lı suya, cam kavanozun dibine değmeyecek şekilde sarkıtıyoruz. Üzerini bir bezle kapatarak karanlık sesiz odamızda iki gün bekletiyoruz. İki günün sonunda basbayağı bir kristaliniz olsa da; sizi yanıltmasın bu sadece başlangıç. Onlar sadece birbirine yapışmış ufak çekirdekler. Şimdi sıra geldi, içlerinden seçtiğiniz minik parçaları büyütmekte, zurnanın zırt dediği yerlerden biri. Zaten bebek de böyle bir olaydır. Yapması kolay, yetiştirip büyütmesi dert ama, güzel bir sorumluluk. Sonunda elinizde de kalsa durum tuvalete atılan bir Japon balığı değil. Gelelim kristal büyütmeye; kristal büyütmenin de onlarca yolu vardır. Çoğunu denemiş biri olarak benim en en en sevdiğim; yapay volkanik alan oluşturmak. Bunun için içi boşaltılmış yumurta kabuğunu uygun buluyorum. En güzeli; hem organik hem kolay. Borax'lı suyumu hazırlayıp, içine seçtiğim taşı veya taşları koyuyorum. Her iki günde bir Borax'lı suyunu nazikçe değiştiriyorum. Tabii bir de ısı yalıtımı için üzerini peçeteler ile kaplıyorum. İstediğim sonuca ve büyüklüğe göre aylarca veya haftalarca bu işleme devam ediyorum ve huzur buluyorum. Size de huzurlu haftalar ve iyi eğlenceler diliyorum. Not: En üstteki kapak fotoğrafı Nisan Azizoğlu ve kristalleri tarafından, bolca sevgi ve emek vererek hazırlanmıştır. Sık sık soru alıyoruz; \"tavsiye ede..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evde-liseler-icin-astrobotanik-kursu/", "text": "Uluslararası Uzay İstasyonuna Şubat 2021 yılında gönderilmesi planlanan EXOLAB-8 DENEYiNE EVinizdEN katılabileceğiniz sanal lise bilim sınıfı! Baklagil bitkisi ile 2 sömestr uzunluğundaki proje tabanlı öğrenme kursu, öğrencilerin bir fen öğretmeni rehberliğinde otantik, bağımsız araştırma yapmalarını sağlayacaktır. Sorgulamaya dayalı yöntemleri kullanarak öğrenciler literatür taraması yapacak, bir araştırma önerisi oluşturacak ve yaptığı araştırmanın sonuçlarını sunacaktır. ExoLab-8 deney kiti ile birlikte maliyeti 1274 $ olan kursta; konuk konuşmacılarında katılacağı dersler, belirli konulara ve öğrenci ilgisine göre düzenlenecektir. Müfredat kapsamında planlanan oturumlar, uygunluğa bağlı olarak farklı haftalarda gerçekleşebilir. Ana araştırmalar ExoLab'ı kullanacak olsa da, öğrenciler anlayış geliştiren ve sorgulama becerilerini derinleştiren diğer haftalık uygulamalı faaliyetlere katılabilirler . Öğrenciler, ders içeriği ve zenginleştirme için Magnitude.io platformuna kaydolacak. Google Meet aracılığıyla dersleri online sınıflarda gerçekleştirebileceklerdir. Dersler 14 Eylül 2020'de başlayacak. - Uygulamalı bilimle gerçek dünya araştırması yapma becerisi - Sorgulamaya dayalı pedagoji, proje tabanlı öğrenme yetisi - Ödüllü bir AP Science öğretmeni tarafından eğitim alma imkanı - Evde bilim dersi veya STEM ders dışı olarak alma olanağı Lori Waters, Magnitude.io'da bir Uzaktan Eğitim İletişim ve Eğitim Lideridir. ExoLab baklagil-Rhizobia mikro yerçekimi misyonunun ortak araştırmacısı olarak, görev için aktif olarak bilimsel araştırma ve deneysel tasarım yapmaktadır. Öğretmenlere rehberlik etmenin ve Magnitude Classroom için içerik geliştirmenin yanı sıra, öğrencileri bağımsız astrobotanik araştırmaları yürütmek için sorgulamaya dayalı bir kursta yönlendiriyor. Waters, şu anda evde eğitim veren sözleşmeli bir eğitmen, özel okulların yanı sıra Orlando Bilim Merkezi'nin eski bir eğitimcisidir. Genel eğitim konuları, yer ve uzay bilimleri, biyoloji ve AP çevre bilimleri dersleri vermiştir. Öğrencileri, Leguminaut Challenge, Tomatosphere, Space Chile Pepper Challenge ve Johnson Space Center Lunar ve Meteorite örnek disk programı ile proje tabanlı öğrenmeye katıldı. 2019 yılında yenilikçi araştırmaya dayalı bilim eğitimi için Vakıf Akademisi Müdürü Ödülü'nü aldı. Waters, dört temel konu alanında Florida Profesyonel Eğitimci Sertifikasına sahiptir. ABD Uzay ve Roket Merkezinin eğitimciler için düzenlediği, Eğitimciler için Uzay Akademisi ve Houston Uzay Merkezi Eğitimciler Uzay Üniversitesi'nden mezun oldu. Waters, Magnitude'a yirmi yıllık deneyimi getiriyor. Lisansını Furman Üniversitesi'nden Siyaset Bilimi alanında, Phoenix Üniversitesi'nden MBA ve Florida Üniversitesi'nden Fen Bilgisi Öğretmenliği Yüksek Lisans Sertifikası aldı. Şu anda University of North Dakota Uzay Çalışmaları Yüksek Lisans programına kayıtlıdır. 2020 yazında liseler için NASA Ames GeneLab programı ile Eğitimde Öğretmen stajını tamamladı. - 1. Hafta: Bilimsel araştırma ve ExoLab-8 deney setini kurma. - 2. Hafta: Baklagil, rizobi ve bitki biliminin temelleri. - 3. Hafta: Toprak bilimi, bitki besin maddeleri ve gübreler. Beyin fırtınası ile araştırma konusu seçimi. - 4. Hafta: Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki tropizmler ve bitki araştırmaları; Konu seçimi ve bir araştırma önerisi geliştirme. - 5. Hafta: ExoLab'da ilk deneyin sonucunu gözden geçirme; geliştirilmekte olan araştırma önerisini sunmak için bir powerpoint veya prezi oluşturun. - 6. Hafta: Araştırma önerisinin sözlü sunma ve geri bildirim alma. - 7. Hafta: Deney kurulumu ve denemelere başlama; Biyoinformatiğe Giriş. - 8. Hafta: Bölüm 1 veri analizi NASA Ames GeneLab platformu, Gilroy Lab platformu ve diğer benzer veri bilimi platformları kullanılarak; Deneyden veri toplanması - 9. Hafta: Bölüm 2, NASA Ames GeneLab platformu, Gilroy Lab platformu ve diğer benzer veri bilimi platformlarını kullanarak veri analizi; Deneyden veri toplanması. - 10. Hafta: Deneyden veri toplanması. Gıda sürdürülebilirliğine odaklanma. - 11. Hafta: İlk bulguları tartışılması ve karşılaştırılması. Ay ve Mars'ta büyüyen bitkiler. - 12. Hafta: Sunum tasarımı ve bulguları iletmek için bir araştırma makalesinin hazırlanması. Öğrenciler tarafından belirlenen özel konu veya konuk konuşmacı tarafından yapılan sunum. - 13. Hafta: Sunum ve araştırma makalesinin tamamlanması. Öğrenciler tarafından belirlenen özel konu veya konuk konuşmacı tarafından yapılan sunum. - 14. Hafta: Öğrenci Sunumları. Güz yarıyılı boyunca, öğrencilerin sunum yapmaları için yeterli zaman sağlamak amacıyla bu hafta iki oturum düzenlenecektir. Kayıtlı öğrenci sayısını karşılamak için süre uzatılabilir . - 15. Hafta : Öğrenci Sunumları. ExoLab-8, oluşturulan online K-12 sınıflarında , baklagil yetiştirme deneyimini öğrencilere; yıl boyu süren bilimsel araştırma, deneysel tasarım ve veri bilimi uygulamaları için NGSS ile uyumlu bitki bilimi deneyini, öğrencilerin sınıflarında ve Uluslararası Uzay İstasyonundaki mikro yerçekimi altındaki online deney platformu üzerinden sağlamaktadır. Öğrenciler, 2020 yılının Ağustos-Aralık ayları arasında baklagillerini Dünya'da yetiştirme pratiği yapacaklar, baklagil daha sonra yörüngeye fırlatılacak ve Şubat 2021'de 30 gün boyunca Uluslararası Uzay İstasyonunda büyüyecek. Mart-Mayıs 2021'de öğrenciler katılmaya davet edilecekler. uçuş sonrası genetik ve veri analizini gerçekleştirecekler. Sınıf öğrenimine yönelik bu yeni, olaya dayalı yaklaşım, öğrencilerinizi bilimsel araştırmanın ön saflarında konumlandıracak ve Baş Araştırmacılar ve bilim insanlarından oluşan ekibimizle birlikte gerçek zamanlı olarak içgörüleri keşfedecektir. ExoLab-8 programı, öğretim ihtiyaçlarınıza uyacak şekilde uzaktan, sınıfta veya karma veya hibrit öğrenme stillerine uyumlu bir eğitim metoduyla yürütülebilir. 2020 Sonbaharında , ExoLab-8 müfredatımız öğrencilerinizin sınıfa uygun bitki yetiştirme deneylerine katılmaları için kapsamlı fırsatlar sunacaktır. İster sınıfta ister evde olsun, öğrencileriniz dokuz farklı baklagil bitkisi arasından seçim yapacak, yaşam için hangi kritik unsurların gerekli olduğunu öğrenecek ve genellikle toprağa gömülü olan biyoloji, kimya ve çevre bilimini keşfedecek: baklagil bitkisi arasındaki simbiyotik ilişki kökler ve nitrojen bağlayıcı bakteriler, Rhizobium. Başarılı bir deneyde, bu ilişki, azot döngüsünde kritik bir rol oynayan köklere bağlı görünür nodüller üretecektir. Şubat 2021'de, olası dokuz baklagil tohumundan biri, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki Dünya'nın yörüngesinde yakalanan mikro yerçekiminde 30 gün boyunca büyümeye gönderilecek. Magnitude Classroom aracılığıyla öğrenciler, büyüyen fidelerin neredeyse gerçek zamanlı görüntülerine sahip olacaklar ve mikro yerçekiminin bitki büyümesini nasıl engellediğini veya iyileştirdiğini ve simbiyotik baklagil-rizobyum ilişkisi yoluyla Dünya'da meydana gelen nodülasyonun uzayda kopyalanabilir olup olmadığını gözlemleyebilecekler. İlkbahar 2021'de , uzayda yetişen baklagil bitkileri Dünya'ya döndüğünde, öğrenciler, bitkide bu nedenle değişmiş olabilecek yeni gen ifadelerini belirlemek için araştırma dereceli genetik laboratuvar analizlerini inceleme fırsatına sahip olacaklar. mikro yerçekiminin gerilimleri. Öğrenci dostu teknolojiyi kullanarak, öğrenciler verilerini kullanma ve görselleştirme, araştırmalarını açıklama ve gelecekteki takip deneylerini tasarlama alıştırması yapma fırsatı bulacaklar. Programın sonunda sınıflar, görevi tamamladıklarına dair bir ExoLab-8 görev arması alacak. ExoLab programı, sınıfınızı ExoLab-8'i 2020-21 öğretim yılına entegre etmeye hazır hale getirmek için kendi hızınızda bir Mesleki Gelişim kursu içermektedir. Sınıfların ders dönemi boyunca alışılmadık bir metod ile işlenecek olması nedeniyle öğretmenlere, uzak bir bilim laboratuvarı için en iyi uygulamalardan sosyal olarak mesafeli ama etkin uygulamalı etkinliklere kadar harmanlanmış öğrenme modellerinin pratik uygulamaları konusunda liderlik edilecektir. Kayda dahil edilen sınıf seviyesi danışmanlarımız, özel sınıf ihtiyaçlarınızı desteklemek için düzenli canlı oturumlar için kurs süresi boyunca hazır olacaktır. - 2020-21 öğretim yılı boyunca müfredatlarını tamamlamak için ExoLab-8'i kullanmaya hazır olurlar. - Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki Magnitude platformu, ders içeriği, ExoLab cihazı, deney, bilim ve mikro yerçekimi koşulları ile rahatlık kazanır. - ExoLab-8 deneyi hakkında etkili deney temelli dersleri değiştirme, oluşturma, atama ve sunma becerileri elde ederler. - Bilim protokolleri, deneysel tasarım, veri toplama, veri analizi gibi pedagojik uygulamalarda ve fen uygulamalarında yetkinlik kazanırlar. - Bütünsel bilim deneyleri tasarlama ve bunlara katılma yetkisine sahip olurlar. - Öğrencilerinin fen deneylerini değerlendirmek için beceri elde ederler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evren-bir-simulasyon-mu-1-bilgi-ve-entropi/", "text": "Alvan R. Feinstein, Aptalca sorular sorun. Eğer sormazsanız, aptal kalmaya devam edersiniz. sözünü söylerken kendinden oldukça emin görünüyordu; ancak bu sorular her ne kadar günümüz biliminin cevaplama gücünün çok ötesinde olsalar da, hiç de aptalca değiller. Evren tam olarak neden oluşur? Verilebilecek en aklı başında ve güvenli cevap, Madde ve enerji. olurdu. Bu ikisi ayrı şeyler mi? Hayır; madde, enerjinin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan bir enerji formu. Tarihe kara bir leke olarak geçmiş olan ve Hiroshima ve Nagasaki'de patlatılan atom bombaları, atom çekirdeğini bir arada tutan enerjiyi serbest bırakırken, bilim insanlarının CERN'de enerji yoğunlaştırarak yeni parçacıklar, yani madde ortaya çıkarmaları da bunun, gerçek hayattan kanıtları olarak gösterilebilir. Ancak ortada, madde ve enerjiye hiç benzemeyen; ancak onlarla aynı kaynağı, her şeyin başlangıcı olarak modellediğimiz Büyük Patlama'yı paylaşan, hatta yeri geldiğinde madde ve enerjiyi bile kendisine dönüştürebildiğimiz bilgi gibi bir malzeme var. Bir otomobil fabrikasındaki robotlara, otomobilin genel aksamının tüm içeriği sağlanmış olsa da, bu parçalardan hangilerinin hangilerine, nasıl ve hangi öncelikle kaynatılacağının ya da hangilerinin hangileriyle birleştirileceğinin bilgisi sağlanmadan, robotlar ortaya, kullanışlı hiçbir şey koyamaz. Vücudumuzdaki herhangi bir hücrede bulunan ve diğer tüm ribozomlar gibi, protein üretiminden sorumlu olan herhangi bir ribozom, kendisine proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitler ve ATP molekülünün ADP molekülüne dönüştürülmesinden elde edilen enerji sağlanmış olsa da, hücre çekirdeğindeki yönetici molekül olan DNA'dan gelecek bilgi olmadan, hiçbir protein üretemez. Bilgi materyali, sadece bu gibi iyi tanımlanmış süreçlerde etkili değildir; sezon sonunda oynanan bir futbol maçında, başka bir maçtan gelecek herhangi bir bilgi, bir başka bilgi biçimi olan taktiklerin değişmesini ve dolayısıyla, doğrudan sürecin kendisinin değişmesini beraberinde getirebilir. Buradan da, bilgilerin birbirlerini değiştirebilen, dinamik ve devingen şeyler olduğu sonucuna varabiliriz. Fizik biliminin geride bıraktığımız yüzyılının sonları, bize bilgi materyalinin, fiziksel sistemlerin ve süreçlerin en önemli aktörü olduğunu gösterir nitelikteydi. Fiziksel dünyada madde ve enerjinin, bilgiye oranla ihmal edilebilir düzeylerde olduğu aslolanın bilgi olduğu fikri, İkinci Dünya Savaşı'nın bilimsel kanalında önemli rol oynamış, şimdilerde aramızda olmayan fizikçi, John Archibald Wheeler ile hayat bulmuştu. Söz konusu bakış açısının, It from bit gibi bir de sloganı vardı ki, Wheeler'ı tanıyanlar, kara delik kavramını da ona borçlu olduğumuzu bilirler. Slogana ise şöyle bir açılım getirebiliriz: bilim, en temelde bize sadece farklılıklardan bahseder. Mesela kütlenin evrende gösterdiği dağılımın farklılıklarının, uzay-zamanın şeklindeki farklılıklarla nasıl bir ilişkisinin olduğu, elektrik yüküne sahip herhangi bir parçacığın uyguladığı ve maruz kaldığı elektriksel kuvvetlerdeki farklılıkların, elektrik yükündeki farklılıklarla nasıl bir ilişkisinin olduğu gibi. Ancak üzerinde durulması gereken bir nokta var ki, o da bu enformasyon kombinasyonlarının gerçekleştiği ortam ne olursa olsun, fiziksel olguların açıklanmasında hiçbir rol oynamadığıdır. It from bit sloganının nihai ve ayrıntılı bir açıklamasına göre Dünya, evren ya da varoluş; saf birer farklılık akışından, bilginin devinmesine olanak tanıyan dinamik ilişkiler ağından başka bir şey değildir. Üzerinde bir avın tasvir edildiği, ilk çağlardan kalma bir tablet ya da duvar parçasından, son teknoloji bir hard diske kadar, bir şeyler ifade eden tüm materyaller, bilgi taşırlar. Ancak bu -ilk bakışta aklıma gelen- iki ucun arasında bulunan tüm diğer bilgi taşıyıcıları, bir özellik bakımından bir hiyerarşiyi yansıtırlar: depolama kapasitesi. Teorik fizikteki son gelişmeler, yukarıdaki soruların bazılarına cevap bulmamızı sağladı. Astrofizikte ve kozmolojide çok önemli bir yere sahip olan kara delik olgusu üzerinde çalışan fizikçiler, uzayın bir bölgesinin veya madde ya da enerjinin bir miktarının ne kadar bilgi içerdiğinin kesin limitlerini ortaya çıkardılar. Bununla ilgili bir başka çalışmaysa, en, boy ve yükseklik adında, algılayabildiğimiz 3 uzaysal boyuta sahip evrenimizin, bir hologram gibi, iki boyutlu bir yüzeye yazılmış olabileceğini söylüyor. Dolayısıyla bizim gündelik üç boyutlu dünya algımız, derin bir illüzyon ya da gerçekliğin iki alternatif yansımasından biri olma olasılığını taşıyor. Belki bir kum tanesi değil, ancak düz bir ekran, arkasından üzerine düşen görüntülerle beraber, çok güzel bir örnek olabilir. Bilgi ile entropi arasındaki bağlantıyı nasıl kuracağımıza gelince, kapsamlı bir entropi tanımına ihtiyaç duyarız. Ancak öncelikle şunu ortaya koymamız gerekiyor: entropi, bilgi içeriğinin ölçümü için kullanılan yaygın bir birim olma özelliğini taşır. Entropi olgusu, fizik biliminin, başlı başına ısı kavramıyla ilgilenen dalı olan termodinamiğin merkezinde bulunur. Termodinamik entropi, fiziksel bir sistemdeki düzensizlik olarak tanımlanabilir. Eğer odanızdaki gazeteler alfabetik sıraya göre dizilmişse ve yerindeyse, okumanız gereken makaleler yerlerde değil de masanızın üzerinde, yine belli bir sıraya göre dizilmişse, elbiselerinizin dolabınızla arası iyiyse ve dolabınızdaki her şey güzel görünüyorsa, işte odanızın entropisi gayet düşüktür! Yalnız, son örnekteki güzel kavramı italik yazıldı, çünkü orada yeri yok. Esasında güzel betimlemesi, estetik bir yargıya karşılık gelip, düzenliliğe veya düzensizliğe dair hiçbir şey söylemez; bu şaşırtmacaya dikkat etmemiz gerekir. Avusturya'nın başkenti, Viyana'da bulunan ve Johannes Brahms, Franz Schubert, Ludwig van Beethoven ve Johann Strauss gibi büyük sanatçıların da mezarlarının bulunduğu Zentralfriedhof'taki mezar taşında, dünyanın romantik bağlamda kullanılmış tüm kelimelerini yutabilecek kadar güçlü bir şeyi ifade eden S=k log W ifadesini taşıyan Ludwig Boltzmann, 1877'de bu ifadeye anlam kazandırmıştı. Söz konusu ifade, entropiydi. Tam olarak tanımına, akademik kaynaklar dışında pek rastlanmaz; genellikle neden bahsettiğinden haberi bile olmayan çevrelerin, sosyal medyada anlatmaya çalıştığı konu başlıklarının başında gelir. Entropi, istatistiksel mantığı kullanarak, fiziksel bir sistemi oluşturan devasa sayıdaki bileşenlerle, sistemin toplamda sahip olduğu özellikler arasında ilişki kuran, fiziksel bir kavramdır. Boltzmann, bu kavramı tam olarak, bir madde parçası hala aynı makroskobik madde parçasıyken, mikroskobik bileşenlerinin alabileceği farklı durumların sayısıyla karakterize etmişti. Örneklendirmek gerekirse, bu satırları okuduğunuz yerde, etrafınızda havayı oluşturan parçacıkların tamamının o yerdeki anlık dağılımı ile bu parçacıkların bulunabileceği olası durumların sayısını düşünebiliriz. Entropiyi bu, termodinamikteki bağlamından, bilgi teknolojisine uyarlayan ise Amerikan uygulamalı matematikçi, Claude Shannon olmuştu. 1948 yılında yayınladığı çalışmalarında Shannon, örneğin bir mesajın ne kadar bilgi içerdiğini belirlemek için, Boltzmann'ın formülüyle aynı mantığı taşıyan bir formül geliştirmişti. Örnek üzerinden gidersek, bir mesajın Shannon entropisi, bu mesajı kodlamak için ihtiyaç duyulan ikili rakamların ya da diğer adlarıyla, bitlerin sayısıdır. Bize bilginin değeri ile ilgili herhangi bir fikir vermeyen Shannon entropisi, buna rağmen bilginin miktarıyla ilgili objektif bir ölçüm olanağı sunar ve bu özelliğiyle çok kullanışlıdır. Birincisi, termodinamik entropinin, kimyagerler ya da bazı mühendislerce, enerji birimlerinin sıcaklığa bölünmesiyle ifade edilmesi söz konusuyken, Shannon entropisinin, iletişim mühendislerince, -özellikle boyutsuz- bitlerle ifade edilmesi. Bu fark, bizler açısından çok önemli bir yerde durmaktadır; zira iki entropi tipi aynı birimlere indirgense bile, büyüklükte inanılmaz bir farklılık gösterir. Bir silikon mikroçipi, örneğin 1 gigabayt miktarında veri taşıyabilirse, yaklaşık 1010 bitlik bir Shannon entropisine sahip olur. Ne var ki bu, bir yonganın oda sıcaklığında 1023 bit civarında olan termodinamik entropisinden inanılmaz derecede küçüktür (yaklaşık 10 trilyon katlık bir fark söz konusudur ve 1 bayt, 8 bite eşittir ). Bu uyuşmazlık, entropilerin, farklı derecelerdeki özgürlükler için hesaplanmış olmasından ileri gelir. Bir hareketlinin hızının herhangi bir bileşeni veya pozisyonu gibi, bir sistemi tanımlayan değişkenlerin hepsi, o sistemin özgürlük derecesidir. Yonganın Shannon entropisi sadece, silikon kristalinin içine gömülü olan her bir mini transistörün, toplamdaki durumuyla ilgilidir (her bir transistör AÇIK ya da KAPALI durumlarından birindedir; 1 ya da 0 da denebilir). Termodinamik entropi ise aksine, her bir transistörü oluşturan milyarlarca atomun hepsinin ve bu atomların taşıdığı elektronların durumlarıyla ilgilenir. Peki, nedir nihai özgürlük dereceleri? Madde atomlardan oluşuyor; atomlar çekirdekten ve elektronlardan oluşuyor; çekirdekler proton ve nötronlardan; bunlar ise kuarklardan oluşuyor. Bugün birçok fizikçi, elektronların ve kuarkların, süpersicim diye adlandırdıkları ve en temel varlık formu olarak varsaydıkları, boyutsuz yapılardan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu da fizik biliminin deneysel kanadını, daha temel yapıları aramaya zorluyor. Maddenin kökeninde bugünün fiziğiyle hayal edebildiğimizden daha fazlası olabilir mi? Soru en net haliyle, bu. Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, bir madde parçasının nihai bilgi kapasitesini, tıpkı termodinamik entropide olduğu gibi, maddenin nihai bileşenlerinin doğasını, diğer bir deyişle, yapının en derin seviyesinin doğasını bilmeden hesaplayamayız. Kuarklara, hatta olası daha temel yapılara da bilgi depolanabileceğini düşündüğümüzde, depolama gücümüzün sonsuza yakınsandığına tanık olabileceğimizi söyleyebiliriz. Bu durum için de her geçen on yılda, kütleçekimi fiziğinden ipucu niteliğinde bilgiler sızıyor. Kütleçekimi fiziğinden sızan bilgilerden, bizi, tartıştığımız bağlamda en çok ilgilendirenleri, tabii ki kütleçekiminden başka bir şey olmayan kara deliklerden geliyor. Kara delikler, konsept olarak, atom çekirdeğindeki proton ve nötronları oluşturduğu öngörülen kuarklardan farksız; zira bir modelin, Genel Görelilik teorisinin sonucu olarak, evrende bir yerlerde olması gerektiği söylendi; deneyler yapıldı ve tutarlı sonuçlar elde edildi. Albert Einstein'ın 1915'te, bir anlamda kütleçekiminin geometrisini yazdığı bu modeline göre, kütleçekimi, uzay-zamandaki eğriliklerden ortaya çıkıyor. Uzay-zamandaki eğriliklerse, madde ve enerjinin varlığından dolayı meydana geliyor. Einstein'ın denklemlerine göre, yeteri kadar yoğun madde ya da enerji, uzay-zamanı o denli eğer ki, uzay-zaman yarılır ve kara delik oluşur. Görelilik yasaları, en azından klasik fizikte , kara deliğe düşen her ne olursa olsun, geri çıkmasını yasaklar. İşte bu geri çıkışın yasaklandığı sınır, hayati önem arz eden olay ufkudur ve her kara deliğin bir olay ufku bulunur. Yani bu sınırı geçen her ne olursa olsun, klasik fiziğe göre geri çıkışı, imkansız olur. Bu sınırı bir çizgi olarak düşünmek yerine, bir küre olarak düşünmemiz yerinde olur. Yani uzayda küre şeklinde bir hacim düşünüyoruz; bu hacmin sınırları, kürenin kendisi. Bu sınırlardan içeri düşen hiçbir şey geri dönemiyor. Daha büyük kütleye sahip kara delikler, hacim olarak daha büyük olay ufuklarına sahip olurlar ve daha büyük hacim de, daha büyük yüzey alanı demektir. Kara deliğin içinde maddeye ne olduğunu bilmiyoruz; zira olay ufkunun içinden dış uzaya hiçbir detaylı bilgi çıkışı olmuyor. Kara deliğin olay ufkundan sonra sonsuza kadar görünmez olan maddeden geriye, yine de kuantum mekaniksel bağlamda kalıntılar kalabiliyor ve bu maddenin enerjisi de, yine Einstein'ın bulgusu olan E=mc2 uyarınca, kalıcı olarak kara deliğin kütlesindeki bir artış olarak yansıyor. Eğer delik dönerken madde yakalanırsa, bu yakalanan maddenin açısal momentumu da kara deliğin açısal momentumuna eklenir. Bir haraç çetesine katılan; katılmak zorunda kalan bir çocuk gibi; cebinde ne varsa boşaltır çetenin kasasına. Böylece bizler, çocuk çeteyle karşılaşmadan önce çetenin kasasındaki ve çocuğun cebindeki paraların toplamının, çocuk kendi parasını çetenin kasasına aktardıktan sonraki paraların toplamına eşit olduğunu görürüz. Yani bazı nicelikler korunur. Bu paragrafa başlarken açıkladığım madde ve enerji kavramları, bir şekilde kara deliğe katılıyor ve toplamda, evrendeki kütle ve enerji sabit kalmış oluyordu. Bizler bunları, kara deliğin uzay-zamana yaptığı etkiden hesaplayabiliyoruz. Ancak bir sorun var! Bir başka temel fizik yasası olan termodinamiğin ikinci yasası, kara deliklerde ihlal ediliyormuş gibi görünüyor. Termodinamiğin ikinci yasası, doğadaki süreçlerin çoğunun geri çevrilemez olduğunu söyler; hiçbirimiz, masanın üzerinden düşen bardağın kırıldıktan sonra, masanın üzerine geri dönerek eski halini aldığına tanık olmamışızdır. Buna tanık olmayışımızın tek sebebi, termodinamiğin ikinci yasasıdır. Esasında bu yasaya göre, çevreden izole edilmiş bir fiziksel sistemin entropisi asla düşemez; en iyi durumda bile entropi sabit kalır, genellikle de artar. John Archibald Wheeler'ın da zamanında ilk kez vurguladığı gibi, bir madde kara deliğe düşüp görünmez olduğunda, entropisi boşa gidiyordu ve bu da termodinamiğin ikinci yasasının ihlali demekti. Bu problem için ipucu ise 1970 yılında, hala kara delikler hakkında söz sahibi olan, Stephen Hawking'den gelecekti. Hawking, Wheeler'ın öğrencilerinden biriyle yaklaşık zamanlarda ve bağımsız olarak, kara deliklerin birleşmesi sürecinin sonunda ortaya çıkacak olan kara deliğin olay ufkunun yüzey alanının, birleşmeden önceki kara deliklerin olay ufuklarının yüzey alanları toplamından asla düşük olamayacağını ortaya koymuştu. Bekenstein'ın, kara deliklerin de bir entropisi olabileceği, hatta artacağı yönündeki tezine, başta Hawking olmak üzere birçok bilim insanı, mesafeli durmuştu. Kara deliklere eklenen maddeyle beraber olay ufuklarının da büyümesi, Hawking tarafından da onaylanıyordu; ancak olay ufkunun entropiyle olan bağlantısında anlaşmazlık söz konusuydu. Hawking, Bekenstein'ın savı üzerinde düşünerek değerini anladı ve bu ona, kendi adıyla anılacak özel ışımayı keşfetmesi için bir ilham kaynağı oldu. Kara delikler ışıyabilir, ışınım yayabilirlerdi! Hawking radyasyonu olgusu, Bir kara delik, varsayımsal olarak hiçbir şey ondan kaçamıyorsa nasıl enerji yayabilir? sorusunun üzerine doğdu.Uzayın her yeri, kuantum fiziğinde sanal parçacıklar olarak bilinen parçacık çiftleriyle doludur ve bu parçacıklar, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi uyarınca, boşluktan enerji ödünç alarak, inanılmaz derecede kısa bir süreliğine var olup, tekrar ödünç alınan enerjiye dönüşerek yok olurlar. Kara deliğin olay ufkuna yakın bir yerde sanal bir parçacık çiftinin oluştuğunu düşünelim; boş uzayda her zaman böyle parçacık çiftlerinin oluştuğunu ve anında yok olduğunu biliyoruz. Ancak böyle bir çift gayet özeldir; çünkü olay ufkuna yakın bir yerde oluşup kaybolurken, çifti oluşturan bir parçacık, kütleçekiminin karşı koyulamaz gücüne yenik düşer ve bu çift, sonsuza kadar ayrı düşer. Biri kara deliğin içine doğru emilirken, diğeri evrenin içine doğru sürgün edilir. Süreç boyunca kara delik, önce yavaşça, sonra ise hızlanarak kütle kaybeder. Kara deliklerin sıcaklıkları, sadece fotonlar gibi kütlesiz parçacıklara olanak tanıyacak derecede düşüktür; dolayısıyla Hawking radyasyonu ya da ışıması da, elektromanyetik bir ışımadır. Bundan ilham alan teorik fizikçi, Jacob Bekenstein, 1972'de, kara deliklerin entropilerinin, olay ufuklarının yüzey alanına eşit olduğunu önerdi. Bekenstein, ardıl yorumlarında ise, kara deliklere düşen maddenin kayıp entropisinin, ya tamamen geri ödendiğini ya da fazlasıyla geri ödendiğini öne sürdü. Genellemek gerekirse, kara deliklerin toplam entropisi ve kara deliklerin dışında kalan sıradan entropi asla düşemezdi. Söz konusu genelleme, birçok testten geçmişti. Bir yıldız, kara delik oluşturmak üzere çöktüğünde, kara deliğin entropisi, yıldızın entropisini katlayarak aşar. 1974'e gelindiğinde, Hawking, bugün bile öneminden hiçbir şey kaybetmemiş olan, kara deliklerin, bir kuantum mekaniksel süreçle, kendiliğinden yaydıkları bir termal radyasyonun olması gerektiğini gösterdi. Dolayısıyla, birkaç yıl önce savunduğu görüşünden vazgeçmek zorunda kaldı; söz konusu ışıma nedeniyle, kara deliklerin kütleleri, dolayısıyla olay ufuklarının yüzey alanları azalabiliyordu. Bekenstein'ın geliştirilen genellenmiş ikinci yasası, izole edilmiş tüm fiziksel sistemlerin bilgi kapasitesine sınırlar getirebilmeyi mümkün kıldı. Evrensel entropi sınırı olarak bilinen bu varsayıma dayalı sınır, Belirli bir büyüklükte ya da kütlede ne kadar entropi taşınabilir? sorusuna cevap olarak getirilmişti. 1995'te, holografik sınır fikriyle ortaya çıkan ünlü teorik fizikçi, Leonard Susskind, uzayın belli bir hacmini işgal eden madde ve enerjinin ne kadar entropi barındırabileceğini sınırlamayı öneriyordu. Susskind, çalışmasında, yaklaşık olarak küresel, izole edilmiş, kendisi kara delik olmayan ve kapalı, A kadar bir alana tam olarak sığan bir kütle düşünmüştü. Eğer bu kütle, çökerek bir kara deliğe dönüşseydi, bu delik, A'dan küçük bir olay ufkuyla bitecekti. Dolayısıyla, bir önceki başlıktan da hatırlayabileceğimiz gibi, kara deliğin entropisi, A/4'ten daha küçük olacaktı.sürecinin sonunda ortaya çıkacak olan kara deliğin olay ufkunun yüzey alanının, birleşmeden önceki kara deliklerin olay ufuklarının yüzey alanları toplamından asla düşük olamayacağını ortaya koymuştu. Ne var ki, Bekenstein'ın genellemesi, bu sorun ile baş edebilmişti. Gelişen radyasyonun entropisi, kara deliğin entropisindeki düşüşten daha fazla olduğundan, Bekenstein haklıydı. Daha sonra, olay ufkunun, kara deliğin içindeki bilginin, dışarıdaki olaylardan etkilenmesini engellediği modellendi. Hawking radyasyonu, kara deliğin entropisiyle olay ufkunun yüzey alanı arasındaki sabit oransallığı hesaplamaya yardımcı oldu: kara deliğin entropisi, Planck alanı cinsinden ölçülen olay ufkunun yüzey alanının tam olarak dörtte biriydi. Planck uzunluğu, yaklaşık 10-33cm olup, kütleçekimine ve kuantum mekaniğine göre temel uzunluk birimidir; Planck alanı ise bunun karesidir. 1 metrelik bir uzunluğun karesi nasıl ki 1 m2 ise, Planck uzunluğunun karesi de 10-66cm2 olur. Başka ve daha basit bir deyişle, 1 cm'lik bir çapa sahip kara deliğin entropisi, yaklaşık 1066 bittir. Bu, kabaca 10.000.000.000 km3 suyun termodinamik entropisine karşılık gelir. Bu hazırlığı da yaptıktan sonra, pek de aptalca olmayan soruları cevaplamaya başlayabiliriz. İlkesel olarak 1 cm'lik bir cihaz, 1066 bitlik bir bilgi taşır. Gözlemlenebilir evrenin en az 10100 entropi biti taşıdığını göz önüne alırsak, bu bilgi, 1 ışık yılının 10'da 1'ine, yani yaklaşık 1 trilyon km'ye denk gelen bir çapa sahip küresel bir hacme sığabilir. Bu da Güneş'e olan uzaklığımızın yaklaşık 6000 katı kadar bir mesafe ediyor. Bilgisayar yongalarından düzenli ve büyük bir yığın yaptığımızı düşünelim. Transistörlerin sayısı yığının hacmiyle beraber artacaktır; tüm yongaların toplam termodinamik entropisi de öyle. Bisküvinin kremasına gelmiş bulunuyoruz: yığınımızın işgal ettiği uzayın teorik nihai bilgi kapasitesi, sadece yüzey alanıyla artıyor; dikkat edelim, bu, teorik olarak belirlenmiş bir üst limit. Yığının hacmi, yüzey alanından daha hızlı artacağından, bir noktada, tüm yongaların entropisi, holografik sınırı aşabilecektir. Bu da demek oluyor ki, genellenmiş model de dahil, bu konudaki tüm aday modellerimiz kaybediyor. Acaba? Elbette hayır; kaybeden, yığının kendisi olacaktır. Bu içinden çıkılmaz duruma ulaşana kadar yığın, kendi kütleçekimi sebebiyle kendi üzerine çökecek ve bir kara deliğe dönüşecektir. Sonrasında eklenen tüm ek yongalar, kara deliğin kütlesini ve yüzey alanını artırarak genellenmiş modeli doğrulamaya devam edecek şekilde devinir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evren-bir-simulasyon-mu-2-hologram-evren/", "text": "Evrenin bir simülasyon olup olmadığı üzerine fikirleri ele aldığımız yazı dizimizin ilk bölümünü bu linkten okuyabilirsiniz. Bilgi kapasitesinin yüzey alanına bağlı olduğu sonucu oldukça şaşırtıcı olmakla beraber, ancak 1993'te, Nobel ödüllü fizikçi, Gerard't Hooft tarafından önerilen ve Leonard Susskind tarafından geliştirilen holografik ilke doğruysa doğal bir açıklamaya sahip hale geliyor. Günlük yaşantıda hologram dediğimiz şey, doğru uygulandığında tam bir 3-boyutlu görüntü verebilen özel bir tür fotoğraftır. 3-boyutlu görüntüyü tanımlayan bütün bilgi, karanlık ve aydınlık alan desenleri halinde 2-boyutlu film parçalarına kodlanır. Holografik ilke ise bu görsel illüzyonun bir benzerinin, 3 boyutlu olan tüm fiziksel sistemlerin tam bir tanımı olarak uygulanabileceğini söyler. Başka bir deyişle, 3 boyutlu fizik, bu ilkeye göre, ancak ve ancak 2 boyutlu fizikle 3 boyutlu fiziğin sınırındayken tam olarak açıklanabilir. Eğer 3 boyutlu bir sistem, sadece 2 boyutlu sistemle olan sınırdan tanımlanabiliyorsa, sistemin bilgi içeriğinin, sınırdaki tanımı aşmaması beklenebilir. Şimdiye dek üzerinde durduğumuz en önemli durum, fizik biliminde süreçler incelenirken işe yarayacak olan en önemli şeyin bilgi olduğudur. Madde ve enerji ile beraber, bilginin de fiziksel bir yapısı olduğu kabul edilerek, bilginin bir limitinin olup olamayacağı tartışıldı. Belli bir bölgeye maksimum ne kadar bilgi sığdırabileceğimiz sorunundan başlayan macera, önemli sonuçlar getirdi. Bilgiyi ölçebilmek için, klasik termodinamikte kullanılan entropi kavramına başvurulduğunu söyledik. Buradan hareketle, belirli bir yarıçapa ve olay ufku dolayısıyla, belirli bir yüzey alanına sahip karadelikler içine sığdırabileceğimiz bilgi miktarını hesapladığımızda, bunun karadeliğin hacmi ile değil, yüzey alanıyla orantılı olduğu sonucuna ulaştığımızı söyledik. Bunu, karadeliğe bir madde eklediğimizde, eklediğimiz bilgilerin sanki kara deliğin hacmine değil de yüzeyine kodlandığı şeklinde basitleştirebiliriz. Uzun süredir evrene dair ki farklı bakış açımız olan kuantum ve görelilik kuramlarını birleştirmek için yapılan çalışmalara destek verebileceği gösterilen holografik evren modeli sayesinde, farklı boyutlardaki olayların birbirleriyle eş olabileceğini ortaya koyarak, süpersicim fikri bağlamında tutarlı matematiksel yapılar oluşturabiliyoruz. 2 boyutlu şeylere örnek aradığımızda işimiz oldukça zor demektir. Belki bir kağıt parçasını pekala 2 boyutlu bir cisim olarak ele alabiliriz; ancak bu kağıt parçasının hala bir yüksekliği bulunur. Yüksekliği olmayan; sadece bir en ve boya sahip bir örneği, bir bardak suyun yüzeyi için sunabiliriz. Bardaktaki suyu havadan ayıran sınır düzlem, 2 boyutludur. Hologram olgusu da tıpkı bu yüzey gibi, daha önce değindiğimiz şekillendirmelerle beraber özelleşebilen, 2 boyutlu bir yüzeydir. Böylesine basit bir nesneyi ilginç hale getiren özellik, uygun bir lazer ışını ile aydınlatıldığında, 3 boyutlu bir görüntü verebilmesi olur. Daha önce sözünü ettiğimiz ve Susskind ile 't Hooft'un uyarlaması da, 3 boyutta meydana gelen tüm olayların, 2 boyutlu bir yüzey üzerinde yer alan fiziksel süreçlerin, hologram benzeri izdüşümleri olabileceği yönündeydi. 'T Hooft ve Susskind'in holografik ilkesine en güçlü desteğin, uzayın bir bölümünün içerebileceği en büyük entropinin , bu bölümün hacmiyle değil; yüzeyinin alanıyla orantılı olduğunun ortaya çıkması olduğunu söyledik. Şu halde, evrenin temel bileşenlerinin en basit özgürlük derecelerinin, evrenin içinde değil, onu çevreleyen yüzeyde bulunacağını çıkarsamamız yerinde olur. İçinde bulunduğumuz evrenin toplam hacminde yaşadıklarımız, fizikçilerin genel olarak kullandığı olgular, evreni saran yüzeydeki olaylar tarafından belirlenir. Fizik yasaları, bir anlamda evrenin lazeri gibi çalışarak, evrendeki gerçek süreçleri gün ışığına çıkarır ve günlük yaşantımızın holografik yanılsamalarına sebep olur. Holografik ilkenin sorunlarına da değindik; örneğin, problemlerden biri, evrenin sonuna ilişkindir. Evrenin olası nihai durumlarından biri, sonsuza kadar yaşaması, diğeri de bir küre gibi bir şekilde, kendi üzerine kapanmasıdır. Şu durumda evren, kendisini sınırlayan bir yüzeye sahip olamaz. Dolayısıyla holografik ilke bünyesindeki evrensel holografik sınırı, bu bağlama oturtamayız. Şimdiye kadar üzerinde durduklarımızın kısa bir özetini yaptıktan sonra, günümüze yaklaşma zamanı. 1990'lı yıllarda, daha önceki sicim teorisyenlerinin görüşlerinden faydalanan Arjantinli fizikçi, Juan Maldacena, ilke üzerindeki bulutları dağıtmaya yönelik bir atılım yaptı. Maldacena'nın keşfi, evrende holografinin işlevi konusuyla doğrudan ilişkili değildi; ancak holografideki soyut kavramların, matematik yoluyla somut ve kesin hale getirilebildiği, varsayıma dayalı bir evren önerdi. Matematiksel standart çözümleme burada, örneğin 5-boyutlu uzay zamanı çevreleyen yüzeyin, çevreleyen bütün yüzeylerde olduğu gibi, çevrelediği şekilden bir düşük sayıda boyutu olması gerektiğini gösterir: 3 uzay boyutu ve bir zaman boyutu. Bu noktada yüksek boyutlu uzayları hayal etmenin zorluğunu hatırlatmamız gerekiyor. Ancak eğer zihinsel bir figür oluşturmamız gerekirse, bir konserve kutusunu analoji için kullanabiliriz. Üç boyutlu yani en-boy-yükseklik uzaysal özelliklerine sahip konserve suyu, 5-boyutlu uzay-zamana, kutunun 2-boyutlu yüzeyi ise bu su kütlesini çevreleyen 4-boyutlu uzay-zaman sınırına karşılık gelir. Yani Maldacena esasında, bu evrende yaşayan bir gözlemcinin tanık olduğu fiziğin, evreni çevreleyen yüzeyde meydana gelen fizikle tanımlanabileceğini gösterdi. Maldacena'nın çalışmasında, hacim ve çevreleyen sınır yüzey kuramları birbirinin çevirisi gibidir. Söz konusu çevirideki çarpıcı fark ise hacim kuramının çevreleyen yüzeyde tanımlanan eşdeğer kuramdan daha fazla boyuta sahip olmasıdır. Buna ek olarak hacim kuramı, kütleçekimini içerirken, hesaplamalar, çevreleyen yüzeydeki kuramın kütleçekimini içermediğini gösteriyor. Yine de bu kuramlardan birinde sorulan bir soru veya yapılan bir hesap, diğerindeki eşdeğer bir soruya veya hesaba çevrilebiliyor. Çeviri için sözlükten habersiz olan biri, bu soruların ve hesapların, eşdeğerleriyle kesin olarak hiçbir ilişkisi olmadığını düşünse de, örneğin çevreleyen sınır yüzey kuramı kütleçekimini içermediğinden, hacim kuramındaki kütleçekimiyle ilgili sorular, yüzey kuramında kulağa çok farklı gelen; kütleçekimi içermeyen sorulara dönüşürler. Yorumu geliştirirsek, Maldacena, kütleçekimi içermeyen belirli bir kuantum kuramının, kütleçekimini içeren, ama bir fazla uzay boyutuyla formülize eden bir başka kuantum kuramının çevirisi olabileceğini göstermiştir. İlkenin evrendeki yansımalarını gözlemleyebilmek için henüz erken; bununla birlikte, artık sicim kuramının, en azından bazı noktalarda holografik ilkeyi desteklediği bilgisine sahibiz. Bu destek, başta da söylediğimiz gibi, kavramsal ilişkiler kanalıyla burada matematiksel ilişkiler kanalıyla sağlanır. Evren hakkında yorumlar yapabilmek adına belirli bir kuramı kullanan herhangi bir gözlemciye göre uzay kavramı, gerçek ve son derece temel görünebilir. Ancak eğer aynı gözlemci, kullandığı aracın örneğin kullandığı kuramın, eşdeğerine geçiş yaparsa, bir zamanlar gerçek ve temel olarak görünen şeyler de zorunlu olarak değişecektir. Dolayısıyla holografik ilke, gerçekliğe dair oluşan öngörülerimizi ve hatta önyargılarımızı değiştirebilme olasılığına sahiptir. Tamam, bu kadar fantezi yeter. En başta bilimin, gerçeklik bileşenlerini birbirleriyle ilişkilendirerek, farklılıkların yataklarından akarak havzasını yarattığını söylemiştik. Bilim eğer bize elektronun belli bir kütlesi ve yükü olduğunu söylediğinde ona şükran duyuyorsak, bunların sadece, başka parçacıkların ve kuvvetlerin belli şekillerde elektronu etkilemesini sağlayacak özelliklerden ibaret olduğunu söylediğinde de onu hoş görmemiz gerekir. Tartışılan konu, dünyayı oluşturan elemanların has özelliklerine geldiğinde, bilim sessiz kalır ve hoş görmemiz gerekir. Çünkü bilimin bize sunduğu şey, esasında dev bir ilişkiler ağıdır. Matematik, biz bir yolculuğa çıkarken yanımıza daha az bagaj almamızı sağlar ve bu sayede birçok karmaşık olguyu cebimizde taşıyabiliriz. Doğal fenomenleri soyuta dökmek, daha sonra onları somutlamadan önce bize zaman kazandırdığı gibi, önemli bir dağarcık da vaat eder; asıl üzerinde durulması gereken de bu dağarcıktır. A Beautiful Mind'da, Batı Virginia'lı, gizemli dahi, John Forbes Nash'i canlandıran Russell Crowe, -her ne kadar anlamsız olsalar da- cama bazı şekiller çizerek ders çalışıyordu. Tam da böyle bir ev hayal ederek işe başlayabiliriz. Cama çizilen geometrik şekiller ve matematiksel denklemler, gece yarısı dışarıdan gelen bir ışıkla odanın içine yansıyıp canlansaydı hayal gücümüz hakkında iyi şeyler söyleyebilir miydik? İşte kabaca bir hologram evren! Denklemlerin ve matematiksel formların içeride canlanmasına vesile olan nedir, bilemiyoruz. Evreni, barındırdığı tüm bilgisayarların toplamından daha büyük bir bilgisayar olarak değerlendiren bilim insanları vardı. Holografik ilke bağlamında da ifade ettiğimiz bitler, şüphesiz bizlerin kurguladığı binlerce modelden sadece biri ve daha da sıradanı, henüz elimizde buna dair gözlemsel ya da deneysel bir veri yok. Öncelikle kendimizden başlamamız gerekiyor; algılayan olarak. Mesela varoluş ifadesini kullanırken kastettiğimiz şey, düşünen ve hisseden varlıkların var olduklarını düşünüp hissetmelerinden başka bir şey değil. Tüm bunlarla beraber, eğer holografik ilke doğruysa, biz ve bizim 4-boyutlu evrenimiz, çok daha büyük, 5-boyutlu uzay-zamanın sınırında bir gölge olabilir. Şu durumda bizlerin durumu, dışarıda, düz bir çizgi üzerinde hareket eden karıncanın hareketini, bir eğri olarak algılamasına rağmen, dışarıdan, aynı karıncanın hareketini düz bir çizgi olarak algılayan insanla eşit olmayan, ancak tutarlı bir gözlem yapan akvaryumdaki balığın durumuna benzer. Yapılan son araştırmalara göre, 10-boyutlu bir kütleçekim kuramı, daha düşük boyutlardaki standart kuantum fiziği kuramlarıyla, açıkladığımız bağlamlarda eşdeğer. Oluşturulan model, aynı zamanda evrenin, büyük bir simülasyon olabileceğine dair en açık kanıt olabilir. Japonya'da bulunan Ibaraki Üniversitesi'nden Yoshifumi Hyakutake ve arkadaşları, doğrudan bir kanıt olmasa da, Maldacena'nın öngörülerinin doğru olmasını gerektiren bir çalışmaya imza attılar. Hyakutake, interaktif akademik makale paylaşım sitesi, arXiv'de paylaştığı iki makaleden birinde, bir kara deliğin iç enerjisini, olay ufkunun pozisyonunu ve sicim teorisi tarafından öngörülen diğer bazı özelliklerini hesapladı. İki makalenin diğerindeyse Hyakutake ve arkadaşları, daha düşük boyutlardaki kütleçekimsiz bir evrenin iç enerjisini hesapladılar. Söz konusu iki hesaplama, birbiriyle oldukça uyumlu sonuçlar verdi. Modeli doğrulanmanın eşiğinde olan ve şimdilerde Princeton Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren Maldacena ise Doğru bir hesaplama gibi duruyor. değerlendirmesini yapıyor. Maldacena'nın 1997'de ortaya koyduğu model, kuantum fiziği ile Einstein'ın göreliliği arasında bulunan tutarsızlığı çözüyordu. Model, adeta fizik dünyasının bu iki yaygın dilini birbirine çeviren bir sözlük gibiydi ve şimdi bu kestirim için güçlü bir kanıt bulunmuş durumda. Ancak yine de, bu fikre dair her şey matematiksel; diğer bir deyişle, gözlemsel ya da deneysel değil. Maddenin nihai yapısını, kuarklardan sonrasını araştırmaya devam ederken, bilim insanlarının aklına gelen bir soru da söz konusu: Dünya nihai materyalden yoksun olabilir mi? Dünya'yı, uzayı, tüm evreni bir ilişkiler ağıyla açıklayabiliyor oluşumuz, soyut bir bilgisayar programı yani bir simülasyon olarak düşünülen evren bağlamında tutarlı sonuçlar veriyor; yani birbirini tamamlayan başka ilişki ağları ortaya çıkarıyor. Buna rağmen, gerçekliğin bir de matematiksel bağlantılardan ve saf ilişkilerden bağımsız yönü vardır ve biz ona bilinç deriz. Tablodaki her şeyi silip attıktan sonra İşte hiçlik! dememizi engelleyen şeydir bilinç. Onu tablodan silebilir miyiz? Olası bir simülasyon içerisindeki varlıkların, çevrelerindeki olguları ve olayları yorumlamasını sağlayan bir aparat olan bilincin bu simülasyon dahilindeki rolü nedir? Kesinlikle bilgi işlemekten daha fazlası olduğunu söyleyemeyiz; zira bu kesinliği söz konusu bağlama atfettiğimizde, gerçekliğin önemli bir parçasını dışarıda bırakmış oluruz ve o parça da öznel, indirgeyemediğimiz, niteliksel bir parçadır. Bununla beraber, bunu reddedebilen bilim insanları da vardır ve bu konuda ateşli bir materyalist olarak görülebilecek Daniel Dennett da bunların en ünlüsüdür. Onun savunmasına göre, bir şeyi bütünüyle niceliksel ve ilişkilere dayalı bir biçimde açıklayamıyorsak, bu şey gerçekliğin bir parçası olamaz. Aristoteles'in, zamanında gerçekliğin malzeme ve yapı unsurlarının toplamından oluştuğunu temellendirmesi, konumuz açısından büyük önem arz ediyor. Zira bu temellendirme, bilinç ve varlık üzerine düşünebilmemiz için çok iyi bir başlangıç olmasına rağmen, önce Sir Isaac Newton, kütleçekimi teorisindeki, kütleçekiminin kozmik cisimler arasındaki bağı nasıl kurduğuna ilişkin uzaktan eylem kavramıyla, sonra ise modern fizik, atom altı dünyaya doğru kat ettiği yolla evreni gayrimaddileştirdi. Örneğin kuantum kuramında atom altı parçacıklar, küçük toplar yerine, soyutlanmış matematiksel özellik yumakları olarak algılanmaya başlandı. Evreni keşfetmeye devam ettikçe, Aristo'nun malzemesinin, hızla yapıya dönüşmeye başladığına tanık oluyoruz. İşte tüm bu maddi evreni, safi geometriden türetebilen son girişimler de, donanımlı sicim teorileri, holografik ilkeler ve gerçeklik kavramını da ilgilendiren, bugünün biliminin çok ötesindeki simülatif evren fikirleridir. Biyolojik formlar olarak algımız, üç uzay boyutuna aşina olmakla beraber, daha zaman kavramına bile tam olarak aşina değildir. Daha yüksek boyutları öngören bir fikir, bu sebeple sadece büyülü bir dil olan matematikte gizlidir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evren-donuyor-olabilir-mi/", "text": "Yaşadığımız Dünya dahil olmak üzere Güneş Sistemimizdeki bütün gezegenler Güneş'in etrafında durmaksızın bir dönüş halindeyken, aynı zamanda kendi eksenleri etrafında da dönmeye milyarlarca yıldır devam ediyor. Sistemdeki bütün gezegen ve uydulara devasa kütleçekim kuvvetiyle adeta hükmeden Güneş dahi Samanyolu Gökadası'nın etrafında dönüyor. Samanyolu Gökadası, Andromeda Gökadasıyla kütle çekimsel bir bağlantı içerisindeyken, bu gökadalar da Yerel Grup olarak bildiğimiz gökadalar grubu içerisinde, Başak Süperkümesinin kütle çekim kuvvetine boyun eğiyor. Bitmedi! Başak Süperkümesi, Laniakea Süper Kümesi adı verilen, 100.000 gökadadan oluşan grubun içerisinde hareketine devam ediyor. Laniakea Süper Kümesinin merkezinde ise Büyük Çekici olarak bilinen devasa bir kütle çekim merkezi daha bulunuyor. Sözün özü, evrende atomaltı parçacıklardan tutun, yüzbinlerce gökada içeren kümelere kadar her şey en başta bir kütle çekim kuvveti sebebiyle devamlı bir dönüş halinde. İlk bakışta gayet makul görünse de bu tür bir düşüncenin kendi içerisinde büyük çelişkiler barındırdığını farketmek uzun sürmeyecektir. Çünkü evrenin içerisindeki devasa gaz ve toz kütlelerinin devamlı bir dönüş halinde olmalarının sebebi, bu kütlelerin evrenin başlangıcından beridir belli kütle çekimsel alanlarda topaklanıp, evrenimizin fizik yasaları gereği açısal momentumlarını korumaya meyilli olmalarıdır. Çok daha büyük ölçekteki evrenimizi düşündüğümüzde ise bütün bir evrenin dönüşüne sebep olabilecek fizik yasalarını da tespit etmemiz yahut evrenimiz hakkında elde ettiğimiz verilerden ince eleyip sık dokuyarak yola çıkmamız gerekiyor. İşte bu nedenle, evrenin dönüşü hakkındaki soruyu cevaplayabilmek için bilim insanlarının, evren hakkında elde edilmiş en eski veriyi incelemeleri gerekiyor. Bu veri ise Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması olarak bildiğimiz, evrenin başlangıcından yalnızca 380.000 yıl ve sonraki durumu hakkında bilgi sağlayan fon radyasyonunun içinde saklı. Evrenin yaşının yaklaşık 13.7 milyar yıl olduğunu düşünürsek, evrenin 380.000 yaş ve sonrasını inceleyebilmemize olanak sağlayan Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması, bize başta tüm evrenin hareketi olmak üzere, evrenin homojen olup olmadığı hakkında da önemli bilgiler sağlıyor. Bugüne dek yapılan hesaplamaların söylediğine göre evren, hangi konum ve yönden bakarsanız bakın tamamen eşit bir şekilde yayılmış halde. Hesaplamaların ortaya çıkardığı bu sonuç ise evrenin herhangi bir dönüşe sahip olmadığını söylüyor. Eğer evren herhangi bir yöne doğru yayılmış olsaydı, Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması sayesinde elde edilmiş haritalarda evrenin farklı eksenlerde farklı hızlarda genişlediği görülmesi gerekirdi ve bu nedenle farklı bölgelerde bambaşka sıcaklıklarla karşılaşabilirdik. Ancak bugün bildiğimiz kadarıyla tüm evrendeki sıcaklık 0.001 ile 2.725 Kelvin arasında değişiyor. (-273.149 ile -270.425 santigrat) Buna göre geniş ölçekten bakıldığında evrenin her yerinde sıcaklığın oldukça tekdüze olduğunu söyleyebiliriz. 2009 ve 2013 yılları arasında elde edilmiş Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması haritalarını inceleyen bilim insanları evrenin 121.000'de 1 ihtimalle farklı yönlerde farklı hızlarda genişlediğini ortaya koydu. Başka bir deyişle çalışmanın ortaya koyduğuna göre evren 121.000'de 1 ihtimalle dönüyor. Çalışmanın, evrenin dönüşü ve bir yönü olup olmadığı hakkında bugüne dek yapılmış en sıkı sınama olduğunu da eklemekte fayda var. Bu çalışmanın sonuçlarıyla bağlantılı başka bir araştırma ise evrenin %95 ihtimalle homojen olduğunu, yani büyük ölçeklerle bakıldığında evrenin her yerinin aynı olduğunu ortaya çıkardı. Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması verileriyle elde edilen bu sonuçlar evrenin dönüş halinde olmadığını; homojen, tekdüze ve bu bakımdan belki biraz sıkıcı olduğunu gösteriyor olsa da bundan henüz birkaç yüzyıl önce bilim insanlarının dünyanın dönüşü konusunda bile hemfikirsel bir bütünlük halinde olmadıklarını hatırlamamız gerek. Geçmişten bugüne geldiğimiz noktada artık evrenin dönüşü konusunda tartışmaya başlayıp, evrenin tümü hakkında gözümüzün önünde elle tutulur gözlemsel ve matematiksel veriler bulunması bile bilimin baş döndürücü bir hızla geliştiğinin en önemli göstergelerinden bir tanesi. 61 Cygni (61 Kuğu, Struve 2758, GJ ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evren-genislerken-biz-de-genisliyor-muyuz/", "text": "Eğer atomik düzeyde boyutlar değişseydi, yörüngede gezegenler bundan etkilenip uzaklaşsaydı bu durumu açıklayacak yeni fizik yasalarına ihtiyacımız olurdu. Çünkü moleküller arası bağları, yörüngedeki hız ve uzaklıkları belirli yasalarla izah ediyoruz. Eğer her şey aynı olup sadece uzaklığı değiştirirsek yerine nasıl bir sistem oluşabilir? Böyle bir durumda evren bizi parçalıyor olurdu. Fakat aklımıza gelecek düşünceler bununla sınırlı değil. Makalenin devamını rasyonalist.org sitesindeki bu linkten okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evren-giderek-soluyor-ve-karanliklasiyor/", "text": "Hypatia Bilim işbirliği ile hazırladığımız videomuzda, evrenin gitgide solup karanlıklaşmasını ele alıyoruz. Evrenimiz, bundan birkaç milyar önce olduğu kadar parlak değil, bundan birkaç milyar yıl sonra da bugün olduğu kadar parlak olamayacak. Bu konuyu işlediğimiz videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşıp okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, görmezden gelir ve tek başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evren-hizla-karariyor-ve-soluyor/", "text": "Her ne kadar bir yaşamın oluşabilmesi imkansız gözükse de, evrenin ilk anlarında, büyük patlama zamanlarında diyebilirsiniz. Belki de Dünya'nın oluşumuna tanıklık etmek için 6 milyar yıl öncesinde bir zamanı tercih edebilirsiniz. Ancak bizlerden sizlere küçük bir tavsiye; Eğer bir gün böyle bir seçim hakkına sahip olursanız, evrenin gerçekten ileri zamanlarında nasıl olacağını merak edip, örneğin 100 milyar yıl sonrasını seçmeyin. Çünkü astronomlara göre çok uzak bir gelecekte evren karanlık, boş ve sıkıcı olacak. Astronomlar bu sonuca; 2015 yılında gerçekleştirilen GAMA projesi kapsamında, Dünya'nın en büyük teleskopları ile uzayın geniş bir alanı boyunca 200.000'den fazla galaksiyi inceleyerek ulaştılar. Araştırma boyunca galaksilerin yaydığı ışıktan 21 farklı dalgaboyu incelendi. Astronomlar topladıkları verilerle yıldızların ve galaksilerin milyonlarca yıl önce ne kadar enerji yaydıklarını hesaplayıp bugünün verileri ile karşılaştırdılar. Elde edilen sonuca göre incelenen galaksilerin bugün ürettikleri enerji, 2 milyar yıl önce ürettiklerinin yaklaşık yarısı kadar. Diğer bir deyişle galaksilerin ürettiği enerji, tıpkı bir insanın yaşlanmasında olduğu üzere yavaş yavaş azalıyor. Evren soğuyor, kararıyor ve gittikçe daha çok soluyor. Örneğin, evrende doğan yıldızlara oranla daha fazla yıldız ölüyor. Gelecekte evren genişlemeye devam ettikçe, evrendeki tüm cisimler birbirlerinden uzaklaşacak. Bu yüzden yıldızlar öldükçe ortaya çıkacak olan ışık, uzayda daha geniş bir alan boyunca yayılacağından evren de gittikçe daha fazla kararacak. Araştırma sonucunda elde edilen tüm bu bulgular büyük bir sürpriz olmadı. Çünkü bilim insanları yıllardır evrenin soğuyup, kararmakta olduğunu düşünüyorlardı. GAMA projesi sayesinde elde edilen verilerle birlikte evrenin gerçekten gelecekte boş ve sıkıcı olacağının da elle tutulur verilerine kavuşmuş olduk."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evren-isik-hizindan-hizli-mi-genisliyor/", "text": "Kozmoloji ile ilgili en popüler duyumlardan bir tanesi de evrenin ışık hızından daha hızlı genişlediğidir. Fakat bu cümle bir hayli eksiktir. Akıllarda cevaplanmamış, yarım yamalak cevaplanmış bir çok soru ve düşünce bırakır. Evren nasıl genişlemektedir? Nasıl olur da ışık hızını aşabilir? Bu yazımızda bu konuyu ele alacağız. Bilmemiz gereken en temel kavramlardan biri, evrenin her noktadan genişlediğidir. Yani parfüm gibi tek bir noktadan dışa doğru saçılarak genişlemez. Her noktadan genişler. Bunu izah etmek için biraz matematikten faydalanmalıyız. Çünkü bazen sözcükler yerine sayılar çok daha anlamlıdır. Makalenin devamını, bu linke tıklayarak rasyonalist.org sitesinden okumalısınız. Bugün evren hakkında bazı temel fik... Eğer yeterince uzaktan, iyi bir tel..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrende-en-fazla-bulunan-elementler-bolluk-siralamasi/", "text": "Teoriye göre, evren ilk oluştuğu, henüz yıldızların oluşması için gerekli uygun ortamın meydana gelmediği zamanlarda en hafif üç element, bu oluşum döneminin sağladığı enerji ile meydana geldi. Bunlardan en büyük miktarda oluşanı %75 oranla Hidrojen, %25 oranla Helyum ve eser miktarda Lityum elementleriydi. Daha sonrasında, evrenin bebeklik döneminin sonlarına doğru ilk yıldızlar oluşmaya başladı. Sadece Hidrojen ve Helyum elementinin baskın olduğu bu dönemde oluşan yıldızlar, evrenin daha küçük ve yoğun olması nedeniyle oldukça büyük boyutlardaydılar. Öyle ki, bugün dev yıldız olarak nitelenen 100-150 Güneş kütlesine sahip yıldızlardan daha büyük, 200, hatta 300 Güneş kütlesinde yıldızlar meydana gelmişti. Bu dev, ancak çok kısa ömürlü yıldızların çekirdeklerindeki nükleer reaksiyon sırasında Hidrojen ve Helyum'dan daha ağır; Oksijen, Neon, Karbon, Azot, Silisyum, Magnezyum, Berilyum, Fosfor, Sodyum, Demir gibi elementler meydana gelmeye başladılar. Periyodik tabloda atom ağırlığı Demir'e kadar olan tüm elementler; bu ilk yıldızlar ve daha sonraki kuşak yıldızların nükleer füzyon süreçlerinde içlerinde oluştular. Bu süreci daha iyi öğrenmek için şu yazımızı okumanız faydalı olacaktır. Demirden daha ağır; Nikel, Gümüş, Bakır, Sezyum, Cıva, Platin, Kurşun, Uranyum gibi elementler ise, yakıtı tükenen dev yıldızların ölümü anlamına gelen süpernova patlamaları sırasında ortaya çıkan çok büyük miktarda enerji sırasında oluştu. Bu süreç hakkında detaylı bilgi için bu yazımızı okuyabilirsiniz. Yukarıda anlattığımız yıldız oluşum ve ölüm süreçleri sırasında, evrenin ilk dönemlerinde var olan Hidrojen ve Helyum atomları birleşerek bugün çevremizde gördüğümüz ve bildiğimiz atomları meydana getirdiler. Yani, evrendeki Hidrojen oranı düşmeye, daha ağır elementlerin miktarı ise artmaya başladı. Burada şu anki element bolluğu miktarını hesaplarken birşey dikkatinizi çekmiş olmalı : Çekirdeğinde nükleer reaksiyonlar bittikten sonra ölen her yıldız ister bir beyaz cüceye dönüşsün, isterse süpernova olarak patlayarak yok olsun, yaşam süreci içinde Hidrojeni atom numarası Demir'e kadar olan elementlere dönüştürüyor. Yani, her yıldızın çekirdeğinde Oksijen, Karbon, Azot, Magnezyum, Neon ve Silisyum oluşumu gerçekleşiyor. Dolayısıyla, Hidrojen ve Helyum'dan sonra evrende en fazla bulunan elementler bunlar olmak zorunda. Çünkü, türü ne olursa olsun her yıldız bunları üretiyor ve bir şekilde evrende yeni yıldız oluşum bölgelerine saçıyor. Evrenin oluşumu üzerinden geçen yaklaşık 13.8 milyar yıllık süreç içerisinde, anlattığımız süreç dahilinde evrene yeni elementler saçıldı. Evrenin bebeklik evresinde Hidrojen, Helyum ve az miktardaki Lityum karşısındaki oranları %0 olmalarına karşın, diğer elementlerin miktarı şu anda yaklaşık %2 dolaylarına kadar artış gösterdi. - Hidrojen (%74.5) - Helyum (%23.84) - Oksijen (%1.04) - Karbon (%0.46) - Neon (%0.13 ) - Demir (%0.11) - Azot (%0.096) - Silisyum (%0.065) - Magnezyum (%0.058) - Sülfür (%0.044) Üstteki yüzdelik sıralama, büyük patlamadan bugüne kadar oluşmuş elementlerin evrendeki bolluk miktarı. Elbette, Güneş Sistemi de genel olarak bu oranlara uyuyor. Ancak, ele aldığımız ölçekler küçüldükçe bolluk oranları da çeşitli sebeplerle değişiklik göstermeye başlıyor. - Oksijen (%65) - Karbon (%18.5) - Hidrojen (%9.5) - Azot (%3.2) - Kalsiyum (%1.5) - Fosfor (%1.0) - Potasyum (%0.4) - Sülfür (%0.3) - Sodyum (%0.2) Atmosferimiz de biliyorsunuz %78 Azot ve %21 Oksijen'den meydana geliyor. Ancak, evrendeki tüm elementlerin birbirine oranı, yukarıda ilk verdiğimiz sıralamadaki gibi. Elbette, evren yaşlandıkça Hidrojen ve Helyum oranı düşmeye, diğer daha ağır elementlerin oranı artmaya devam edecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrende-ne-kadar-isik-var/", "text": "Çok fazla ışık var... Evet, okumayı bırakabilirsiniz! Hayır tamam, durun bekleyin. Bizce devamını da okumalısınız çünkü yazımız dehşet derecede eğlenceli. İlk önce ne kadar sorusunun tam olarak olarak neyi kastettiğini, neyi tanımladığını kararlaştırmamız gerekiyor. Işığı saymanın en kullanışlı yolu fotonları kullanmaktır. Eğer fotonun ne olduğunu bilmek istiyorsanız çok şanslısınız: Foton, küçük ışık parçacıklarıdır. Buradaki küçükün anlamı, esas birim veya quantadır. Işık fotonlardan oluşur. Radyo dalgaları fotonlardan oluşur. X-Işınları fotonlardan oluşur. Eğer bir demet ışığınız varsa, çok fazla fotonunuz var demektir. Dilediğinizi yapabilirsiniz. Ancak eğer tek bir fotonunuz varsa pek bir şey yapamazsınız. Bu bir parça fotonu etrafa saçamaz, ayıramaz ya da fotonun kalbini kıramazsınız. Çünkü bir foton sahip olabileceğiniz en küçük ışık miktarıdır. Değerini bilin. Evrendeki tüm ışığı hesaplamada fotonlar bize çok kullanışlı bir yol sunuyor. Fotonları sayarsanız ışığı da saymış olursunuz. Fotonları sayabiliriz çünkü her bir fotonun içinde ne kadar enerji olduğunu biliyoruz ve bir ışık kaynağı için tüm enerjileri kolayca toplayabiliriz. Evet, enerjileri sıkışmış şekilde, kendi hallerinde de bırakabiliriz ama bunu yapmak daha eğlenceli. O halde fotonları saymaya başlayalım; 1, 2, 3, 4... Galiba bu zannettiğimiz kadar kolay olmayacak. Belki de daha tanıdık bir şeylerle başlamalıyız. Her gün kullandığımız, zararsız, normal bir ampul mesela. Ampul sıradan görünebilir ama bu ufacık şey etrafa saniyede 10^20 foton saçıyor. Yalnızca bir fotonun pek de fazla ışık vermediğinden bahsetmemiş miydik? Hayır mı? Peki, bu fotonlar çok küçük. O yüzden küçük bir ampul bile etrafı aydınlatmak için 10^20 kadar fotona ihtiyaç duyuyor. Eğer evrendeki bilinen tüm ampulleri toplarsak, biraz ışık elde edebiliriz. Ancak isterseniz bunu yapmayalım çünkü bütün bu ampuller bile Güneş gibi diğer ışık kaynakları tarafından kolayca gölgede bırakılabilir. Güneş, esasında dev bir ampuldür. Tam anlamıyla bir ampul gibi çalışmasa da bu yazıda konumuz fotonları saymak olduğundan, fotonların nasıl üretildiğini pek de önemsemize gerek yok. Müthiş derecede kuvvetli bir ampulü hesaba katsanız bile, hiç bir zaman yeteri kadar parlak olamayacaktır. Çünkü Güneş her saniye, her gün, her yıl ve hatta bir kaç milyar yıldır 10^45 (1'den sonra 45 tane sıfır) fotonu etrafa saçıyor. Ancak elbette sadece bir ampul-Güneş kıyaslamasıyla yetinmeyeceğiz. Samanyolu Galaksi'sinde birkaç yüz milyar Güneş var ve gözlemlenebilir evrende de birkaç yüz milyar galaksi bulunuyor. Tahminen bundan daha fazlası gözlemlenemez evrenin içinde var ama tabii ki onlar sayılmayacak. Çünkü onlar gözlemlenemiyor. Önemli olan nokta da bu. Her neyse bir kaç milyar burada, bir kaç milyar orada ve hemen hemen 10^60 gibi bir foton aralığı içindeyiz. Aşağı yukarı bu ölçümün bir kaç katını elde edersiniz ama, fotonlar an be an oluşup yok olduğundan hiç bir zaman mükemmel bir sayım elde edemeyiz. Evrende gökteki yıldızların ışığından daha fazlası var. Bulutsular, dev moleküler bulutlar, süpernovalar, atarcalar ve aktif gökada çekirdekleri... Bunlardan bazıları fotonları emiyor ve geri yansıtıyor. Bu yüzden genel toplama dahil edilmiyorlar ancak şüphesiz çoğu yeni fotonlar üretiyorlar. Dünya'dan açık seçik görülebilecek kadar yakın olan ışık kaynakları, kaynak olarak adlandırılıyor. Ancak evren her yönde uzanıyor. Dünya'nın içinde bulunduğu gökadadan daha büyük gökadalara ev sahipliği yapıyor ve bilim insanlarının henüz yüzde yüzünü bile tanımlayamadığı gözle görünmeyen alanlara sahip. Yani evrende bir çeşit Arka plan Işığı var. Aslında, sizinle bunca zamandır bir karmaşanın içindeydik. Yıldızlar, gökadalar, süpernovalar, tüm bu kaynaklar aslında hiçbir şey. Kovanın içindeki bir damla bile değiller. Uzakta, gerçekten çok uzakta, evrendeki en parlak, gökyüzündeki hemen hemen tüm fotonların kaynağı, şu ana kadar konuştuğumuz her şeyden daha yaşlı bir ışık kaynağı var. Gerçekten evrendeki en yaşlı ışık kaynağından, Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması'ndan söz ediyoruz. Bilimsel jargonda CMB olarak adlandırılıyor. Kozmik olarak adlandırıyoruz çünkü uzaydan geliyor. Bir mikrodalga radyasyonu ve her şeyin arkasında. Evet, görüp görebileceğiniz her şeyden daha parlak. Bu ışık Dünya da dahil evrenin her santimetresine akın ediyor. Eğer mikrodalga ışınlarını seçebilen gözlere sahip olsaydınız, gökyüzünde her yönden gelen bu ışık sisini görebilirdiniz. CMB, evren sıcak ve düzensiz plazma halinden soğuk ve birleşmiş yüksüz gaz haline dönmek için yeteri kadar soğuduğunda, yani evren tarihinin 300 milyon yılının içinde doğdu. Plazma halinde fotonlar uzun süre yaşayamaz; doğdukları gibi alelacele yakın parçacıklara dönüştürülürler. Yüksüz gaz halinde ise, fotonlar evrenin bir ucundan diğer ucuna kesintisiz bir şekilde gezinmekte özgür olurlar. CMB'nin ışıması ilk zamanlarda kaynağı kadar sıcaktı ve yüksek enerjili gama ışınları olarak salınırdı. Ancak evren yaşlandı, soğudu ve bugüne kadarki evrenin genişlemesi bu ilkel ışığı değiştirdi. Böylece, onu şu an bulunduğu mikrodalga seviyesine indirmiş oldu. CMB tembellik etmez. 10^90 gibi muazzam bir sayıda foton üretir. Tek bir dönüşümlü olayda çevreye 13 milyar yıldan fazladır yanan her yıldızın saldığından daha fazla foton salar. Yıldızlar tarafından üretilen her bir foton için ilkel evrenden gelen yaklaşık 100,000,000,000,000,000,000,000,000,000 kalıntı foton vardır. Belki bir sıfırı atlamışızdır ama, zaten fark etmeyecektiniz. Sonuçta vardığımız nokta şu: Tüm evren bir ampul gibi hareket eder. CMB'ye kadar olan her şey henüz küçük değişikliklerdir. Yazı boyunca yaptığımız gibi evrendeki tüm ışığı hesaplamak istiyorsanız, CMB ile başlamalı ve işi CMB ile bitirmelisiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrende-olusan-ilk-molekul-kesfedildi/", "text": "45,000 feete (13.7 km) kadar çıkabilen Boeing 747-SP uçağının içine yerleştirilmiş bir teleskoptan ve diğer gerekli ekipmanlardan oluşan NASA'nın SOPHIA gözlemevi, Büyük Patlama 'dan sonra evrende oluşmuş ilk molekülün yerini tam olarak saptayabildi. Helyum ve hidrojenin birleşimi olan helyum hidrür , Dünya'dan yaklaşık 3.000 ışık yılı uzaklıkta tespit edildi. Bu molekül, NGC 7027 adlı bir Güneş benzeri yıldızın tozlu kalıntısı olan gezegenimsi bulutsuda bulundu. Büyük patlamanın yüz binlerce yıl sonrasında bile evren, çok sıcaktı ve atomları bir arada tutan çok fazla radyasyon ile doluydu. Bu zamanlarda sadece hidrojen, helyum ve çok az sayıda lityum atomu varlığını sürdürüyordu. Bununla birlikte yeni araştırmalar, büyük patlamanın 100.000 yıl sonrasında evrenin, helyumun ve hidrojenin birleşerek helyum hidrürü oluşturabilecek kadar soğumuş olduğunu gösteriyor. Helyum hidrür, laboratuvar ortamında üretilip test edilmesine rağmen, bu molekül ilk defa uzayda tespit edildi ki, bu da erken evrenin kimyasına ışık tutacaktır. Kaliforniya Silikon Vadisi'nde bulunan SOFIA Bilim Merkezi'nin yöneticisi olan Harold Yorke açıklamasında bu molekülün oralarda bir yerlerde olduğunu ancak onu bulabilmek için doğru ekipmanlar ile doğru bir konumda gözlem yapmanın gerekli olduğunu ve SOFIA'nın da bunu başarı ile yaptığını söyledi. Evren soğuduğunda hidrojen atomları helyum hidrür ile etkileşmeye başladı ve yıldız oluşum aşamasını başlatan moleküler hidrojeni oluşturdular. Bu noktadan sonra ise yıldızların içinde, evrendeki diğer elementleri oluştular. Almaya Bonn'daki Max Planck Radyo Astronomi Enstitüsü'nde görev yapan ve çalışmanın baş yazarı olan Rolf Gueten'e göre yıldızlararası uzaydaki helyum hidrür varlığının kanıtlarının eksik olması, astronomi dünyasında bir ikilem yaratıyordu. 1970'li yılların sonundan beri NGC 7027 bulutsusunda bu helyum hidrürün olabileceği düşünülüyordu. Yaşlanan yıldızdan gelen ultraviyole radyasyon ve ısı sebebi ile bilim insanları bu yıldızın ortamının helyum hidrür için uygun olduğuna inanıyorlardı. Ancak bu zamana kadar astronomlar bu teoriyi doğrulayamamıştı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrendeki-bosluklar-coban-boslugu/", "text": "Bir yere boş diyebilmek zordur, boşluk tanımı aslında anlamını yitiren eksik bir kelime olmaktan öteye geçemez. Bir yere baktığınız zaman bir şey göremiyorum diyebilmek zordur, elbette bir şeyler görünür. Aslında bir şey göremeseydiniz, orayı boş olarak tanımlayabilirdiniz. Günlük yaşamda bu bardak boş diyebiliyorsanız bu sadece gözünüzün birçok ayrıntıyı görecek kadar gelişmiş olmayışındandır. Muhtemelen bardağın içi hava, toz ve belki küçük bakteriler ile doludur. Boşluk üzerine paradoks bile üretebiliriz. Sitemizde karanlık madde ve türevi yazıları okumuş olmalısınız. İşte karanlık madde, bu konuda da bizim kurtarıcımız oldu. Boşluk olsa da görünmez düz mantığı ve baktığımız yerlerde aslında bir şeyi görüyor olduğumuz fikri bilim insanlarını da düşündürmüştü. Gelelim asıl meseleye. Evren madem ki boş değil o halde bu boşluk nedir? (En bilinen yanlışlardan biri de evrenin yüzde 99'u boştur bilgisidir) Öncelikle, evren doludur. Fakat evrenden kastımız bilinen evrendir, bilinmeyen evreni bilmediğimiz için dolu mu boş mu bilemiyoruz. Peki evren doluysa, evrenin içindeki boşluklar nedir? Basitçe şöyle izah edelim; hangi dalga boyu ile bakarsanız bakın eliniz boş dönersiniz. İşte Çoban Boşluğu'da bu boşluklardan bir tanesidir. 1981 yılında, içinde Stephen Hawking'in de bulunduğu bir grup bilim insanı gökada incelemesi yaparlarken, bir bölgede hiç gökada bulunmadığını farkettiler. Uzun süren araştırmalardan sonra bölge hakkında hiçbir veri elde edilemedi. Devasa bir alanda bırakın gökadayı, neredeyse bildiğimiz türden madde bile yoktu. Böylece, olmayan bir şeyi keşfetmişlerdi. Daha doğrusu olmayan bir şeyin orada olduğunu keşfetmişlerdi. Bulunduğu bölge civarında yer alan galaksi süper kümelerinden ilham alarak, bu boşluğa Çoban Boşluğu ismi verildi. 1987 yılında ise, bilim insanları baktıkları bölgede aslında sekiz tane gökada olduğunu fark ettiler. Ancak önemli olan büyük resme bakabilmekti. Bu sekiz gökada, bölgede çok küçük bir yer kapladığı için büyükçe bir alan boşluk olarak kalmıştı. Örneğin şu anda Çoban Boşluğu'nda 60 adet gökada keşfetmiş bulunuyoruz ama, yine de oraya dolu diyemiyoruz. Orası hala devasa bir boşluk. Çoban Boşluğu'nun keşfinin temelinde yatan mantık nedir peki? Bir stadyumda olduğunuzu ve herhangi bir kalenin arkasındaki tribünün de arkasında oturduğunuzu farz edin. Bakış doğrultunuzda size en yakın ve en uzak kale arkası tribünü, yan tribünler ve tam ortada kocaman bir saha bulunur. Bunu modelleyelim; tribünlerde oturan izleyiciler galaksi, ortadaki saha da boşluk olsun. İşte aynı şekilde keşfedilen boşluk tarafına bakıldığında buradaki bütün gökadaların uzaklıkları hesaplanmış, hesaplandıktan sonra bu doğrultuda yaklaşık 300 milyon ışık yılı çaplı devasa bir alanda hiçbir şey bulunamamış ve buradaki boşluk keşfedilmiştir. Bilim insanları Çoban Boşluğu'nu uzaklık tayini ile keşfettiler. Bu alanın önündeki ve arkasındaki her madde tek tek incelendi, mesafeler hesaplandı ve boşluk böylece keşfedilmiş oldu. Tabii Çoban Boşluğu'na artık boşluk değil de, çok tenha bir alan, belki de Çoban Tenhalığı ismini versek daha doğru olur. Neticede içinde az sayıda da olsa galaksiler yer alıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrendeki-en-bos-yerler-eridanus-supervoid/", "text": "Birçoğumuz evrenin ağ yapısı olan galaksi kümelerinin birbirlerine kütle çekim kuvveti ile bağlanarak oluşturduğu yapıyı bilmekteyiz. Bu ağ yapılarının dışında kalan yerlere ise astronomide boşluk adı verilmekte. Bu boşluklar ortalama 10 ile 100 megaparsek arası büyüklüklerdeler ve gözlemlenebilir evrendeki ortalama madde yoğunluğunun onda biri kadar yoğunluğa sahipler. Yani sıradan bir uzay boşluğu, void'lerin yanında pek de boş sayılmıyor. Nasıl oluştuklarını anlamak için ise kozmik mikrodalga fon ışımasına bakmamız gerekiyor. Büyük Patlama Teorisi'ne göre evrenin ilk zamanlarında madde çok daha yoğun, birbirine yakın bir halde bulunmaktaydı. Haliyle çok daha sıcaktı. Evren genişlerken sıcaklık azaldı, fakat evrenin bu ilk zamanlarından kalan ışımayı hala ölçebiliyoruz. Kozmik mikrodalga fon ışıması adı verilen bu ışımaya bakan bilim insanları, her bölgesinin aynı sıcaklıkta olmadığını görüyorlar. Bu sıcaklık farklılıklarına bakıldığında; sıcak bölgelerde enerjinin daha fazla olduğunu ve günümüzde bu bölgelerde galaksi kümelerinin bulunduğunu, daha düşük sıcaklığa sahip bölgelerde ise enerji yoğunluğunun çok az olduğunu görüyorlar. Kozmik mikrodalga fon ışımasında bu çok az enerjiye sahip bölgeler soğuk noktalar olarak adlandırılmakta. Bu noktalarla ilgili başka teoriler olsa da daha yaygın teoride bu bölgelere boşluk yani void adı veriliyor. Galaksiler de benzer bir şekilde birbirlerine yaklaşıp kümeleri oluşturuyorlar ve bu kümeler oluşurken geride boşluklar kalıyor. İlerleyen zaman içinde daha çok küme oluşurken, boşlukların sayısı da artıyor, birleşiyor ve büyüyorlar. Bu sürecin soldan sağa akan zamana göre yapılmış görsel simülasyonunu aşağıda görüyoruz. CMB en soldaki yıldız ve galaksi oluşum başlangıcı sürecinin biraz daha öncesini, yani evrenin 380 bin yıl yaşındaki opaklığının kaybolup ilk ışıklarının görüldüğü halini yansıtır bize. En soldaki küp evrenin 380 bin yıl ile 400 milyon yıl arasındaki zamanı kapsamaktadır ve bu döneme karanlık çağ denir. Çünkü bu zaman diliminde henüz yıldızlar ve galaksiler oluşmamış durumdadır. Evrenin oluşumundan 400 milyon yıl sonra ise kütleçekimi maddeleri yavaş yavaş yıldızları ve galaksileri oluşturmaya başlayacak şekilde etkilemeye başlıyor. Evrenin küp şekline konulmuş milyarlarca galaksiyi kapsayan ufak bir parçasında bu şekilde ağ yapısı izleri zaman ilerledikçe belirginleşmekte. Çok daha büyük bir alanı taradığımızda, simülasyonlarda mor renkli ipliklerin olduğu fotoğraftaki gibi görüntüler ortaya çıkıyor. Evrenin incelendiği standart modelde bilim insanları bu boşlukların ne kadar büyük olacaklarını ve içlerinde ne olacaklarını hesaplayabiliyorlar fakat, ara sıra şaşırtıcı şeylerle de karşılaşılabiliniyor. Eridanus Supervoid gibi. Göyüzünde Eridanus takımyıldızının olduğu doğrultuda, Planck uydusu ile soğuk nokta keşfeden bilim insanları, Pan-Starrs ve WISE teleskopları ile alınan verilerin yardımıyla bu bölgenin 3 boyutlu haritasını çıkarmayı başardılar. 3 milyar ışık yılı gibi çok da uzak olmayan bir yerde, 500 milyon ışık yılı büyüklüğünde bir boşluk olduğu hesaplandı ve adına Eridanus Supervoid denildi. Bu boşluk şimdiye kadar gözlemlenenlerin en büyüğü, hatta evrende gözlemlenen en büyük yapı. Bize gelen kozmik mikrodalga ışıması ile aramızda böyle bir boşluk olduğunu düşünelim ve bu konuyu başka bir konuya bağlayalım. Işık bu boşluğa girdiği zaman, evren hızlanan bir şekilde genişlemiyorsa, boşluk da kayda değer bir büyüme gösteremeyecek, dolayısıyla ışık boşluğa nasıl girdiyse aynı şekilde çıkacaktır. Yani bunu ışık düzgün bir tepeye çıkıp o tepeyi aynı şekilde iner diyerek basit bir örneğe indirgeyebiliriz. Fakat evrenin hızlanarak genişlediği bir modelde; boşluğa giren ışık onun içinde hareket ederken evren artan bir hızla genişlediği için boşluk da doğal olarak büyüyecektir. Bunun sonucunda ışık boşluğa girdiği şekilde onu terkedemez. İçinde yol aldığı boşluk genişlediği için, dalgalardan oluşan ışık paketi iki tarafından da tutulup çekiliyormuş gibi gerilir ve ışığın dalga boyu uzar. Dolayısıyla frekansı azalır, boşluktan enerjisini biraz kaybetmiş bir biçimde çıkar ve bize ulaşır. Bu nedenle biz böyle bir ortamdan gelen ışığı diğer bölgelere göre daha düşük sıcaklıklı olarak gözlemleriz. Uydularla oluşturduğumuz CMB haritasında görülen soğuk bölgelerin yorumu, genişleyen evren modelinde özet olarak bu şekildedir. Tabii ki boşluklar CMB'de gördüğümüz soğuk noktaları tamamiyle açıklayabilen şeyler değiller. Fakat soğuk noktalar ile boşlukların aynı yerde olmaları da bir tesadüf değil belirttiğimiz üzere. Bilim insanları son yıllarda Pan-Starrs ile ve Karanlık Enerji araştırmalarıyla bu bölgeleri incelemeye devam etmekteler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrendeki-en-gelismis-uygarlik-bizimki-mi/", "text": "Evet, her ne kadar söylemeye gönlümüz elvermiyor olsa da, böyle bir olasılık var. Bununla beraber, evrenin ya da galaksimizin farklı köşelerinde Dünya üzerindeki insan uygarlığından teknolojik ve kültürel anlamda çok daha gelişmiş uygarlıkların varlığı da bilimsel bakış açısıyla reddedemeyeceğimiz ihtimallerden biri. Bugünkü bilgilerimize göre; uygun şartlar mevcutsa, Dünya benzeri bir gezegende karbon temelli yaşamın gelişmemesi için bir neden yok. Bunu defalarca, dünyanın her köşesinde test ettik, gözlemledik ve onayladık. Gezegenimizin kutuplarından okyanus diplerine, çöllerden asit göllerine kadar her yerde yaşam var. Sadece Samanyolu'nda; Dünya benzeri şartları taşıyan on milyarlarca ötegezegen olduğundan da artık haberdar olduğumuza göre, bu gezegenlerin önemli bir kısmında gelişkin medeniyetlerin var olma ihtimalleri, olmama ihtimali ile yarışır oranda diyebiliriz. Yine de, bu uygarlıklara ait elimizde hiçbir kanıt bulunmadığı gerçeğini göz önünde bulundurmak durumundayız. Şimdiye kadar Dünya dışı hiçbir uygarlıkla dolaylı veya dolaysız iletişime geçemedik, varlıklarından haberdar olamadık. Gezegenimize gelip gittiği, ortalıkta gezindiği iddia edilen uzaylılar hakkında da elle tutulur, bilim insanlarınca onaylanabilen tek kanıtımız yok. Çünkü sahip olduğumuz teknoloji henüz var olması muhtemel uzak uygarlıkların varlığını tespit edebilecek düzeyde değil. Gökyüzünü dinliyoruz, yıldızları tarıyoruz, onlardan gelecek sinyalleri yakalamaya çalışıyoruz. Bu o kadar zor bir iş ki, keşke belgesellerde anlatıldığı gibi; televizyon sinyallerimiz evrene yayılıyor hikayesi gibi olsa. Ama kimse söylemiyor ki, henüz sadece 150 yıllık iletişim teknolojimiz şu an için bize evrende yalnız olup olmadığımızı söyleyebilecek düzeyde değil. Bırakın bir uygarlığı, daha Dünya dışı yaşamın varlığına işaret edebilecek olan bir mikroorganizma dahi keşfedemedik. Dahası, bugünkü fizik ve astrofizik bilgi düzeyimize göre, olası gelişmiş uygarlıkların gezegenimizi ziyaret edebilmelerini oldukça düşük bir olasılık olduğunu görüyoruz. Yıldızlar arasındaki mesafeler çok büyük, yolculuk için gereken teknolojiler ve enerji gereksinimi hakkında sadece kaba bilgilere sahibiz. Her şeyi bir yana bırakın, galaksimiz yıldızlararası seyahatler yapabilen onlarca gelişmiş uygarlık barındırsa bile, bizi milyarlarca gezegen içinde hiçbir zaman farketmemeleri, farketseler bile umursamamaları ihtimali hep var. Hele ki evrende zeki yaşam yaygın ise, insanlık çok daha gelişmiş uygarlıklar için her köşe başında bulunması muhtemel, sıradan varlıklar olabilir. Dolayısıyla bilim insanı kimliğimizle, en gelişmiş uygarlık insandır diyemeyeceğimiz gibi, insandan daha gelişmiş uygarlıklar da yoktur diyemeyiz. Bu konuda kesin, reddedilemez bir kanıt elde edene kadar sadece olabilir yahut, kuvvetle muhtemel demekle yetinmek durumundayız. Bir yıldız, ait olduğu galaksiden d... Hikayeye ilham veren üstteki bu hoş... Yine bir \"gaipten gelen sesler\" hik..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrendeki-gokada-galaksi-sayisi-ne-kadar/", "text": "Gökbilimciler görebildiğimiz evrendeki galaksi sayısından bahsederken, genelde 300-400 milyar gibi bir sayı verirler. Bu da yanıltıcı biçimde evrende 300 milyar galaksi olduğu sanrısı yaratıyor. Oysa gökbilimciler bu rakamı verirken, Samanyolu veya Andromeda gibi büyük boyutlu galaksileri kastediyorlar. Cüce galaksi olarak nitelenen küçük boyutlu galaksilerin sayısının ise 7-8 trilyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Normal boyutlu Samanyolu gibi galaksiler 50 milyardan birkaç trilyona uzanan bir aralıkta yıldıza sahipken, cüce galaksiler ancak birkaç milyon ila 10-15 milyar arasında yıldız içerebiliyorlar. Çok geniş bir çeşitliliğe sahip bu küçük gökadaların önemli bir kısmı, büyük sarmal veya eliptik galaksilerin uydusu konumunda. Tümü bir arada düşünüldüğünde, toplamda içerdikleri yıldız sayısı görkemli dev galaksilerdeki toplam yıldız sayısı ile yarışır düzeye ulaşabiliyor. Tipik bir cüce gökada, düzensiz bir yapıya sahip olmasına karşın, 10 ila 20 bin ışık yılı çapa sahip olabilir. Bünyelerinde, normal gökadalarda görmeye alışkın olduğumuz her çeşit yıldız, küçüklü büyüklü yıldız kümeleri, gaz ve toz bulutları yer alır. Hatta kimilerinin merkezlerinde dev kara delikler keşfedilmiştir. Samanyolu, Andromeda ve Üçgen gökadasının hakim olduğu yerel gökada grubumuzda da 40 civarında cüce gökada bulunmaktadır. Kısaca; görülebilir evrende 300-400 milyar civarında büyük boyutlu galaksi, 7-8 trilyon civarında da küçük boyutlu cüce galaksi yer alıyor. Elbette bu verdiğimiz sayılar kesinlik arzetmiyor. Evrendeki galaksi sayısı hesapladığımızdan çok daha fazla olabilir. Çok uzak mesafeleri gözlemlemeye çalıştığımızda galaksilerin ışıkları bizlere çok soluk biçimde geldiği için, gözlem imkanlarımız kısıtlanıyor. Bizler de, en iyi tahminimizi yapmaya çalışıyoruz. Ancak, ne kadar iyi ve sağlam tahminlerde bulunursak bulunalım, yanılma olasılığımız her zaman mevcut. En üstte yer alan fotoğrafta, 19 milyon ışık yılı uzağımızdaki cüce galaksi NGC 5477 görülüyor. Galaksinin arka planında ise, çok daha uzakta olan eliptik ve spiral dev galaksiler rahatlıkla seçilebilir durumda. Dünya'ya yaklaşık 47 milyon ışık yı... Bu Galakside Karanlık Madde Neredeyse Hiç Yok! Gökbilimciler, NGC 1052-DF2 ya da ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrendeki-temel-kuvvetler/", "text": "Modern fizikteki kuvvet algısı, temel parçacıkların birbirleriyle etkileşim mekanizmalarının nasıl olduğunu konu alır. Parçacıkların emisyon veya absorbsiyon yapmaları, saçılmaları, bağlar kurmaları temel kuvvetler sayesinde olmaktadır. Temel kuvvetler olmasaydı evren de tabi ki daha basit bir evren modeli gerektirirdi; galaksiler, yıldızlar, gezegenler oluşamazdı. Yaşam, yani biyoloji olmazdı çünkü bunu sağlayacak olan kimyasal yapılar da olamayacaktı.Kimyasal bileşikler de fiziksel yapılar bildiğimiz haliyle varolmayacağı için var olamayacaklardı. Elektronlar atomlara bağlanamayacak, quarklar bir araya gelip proton ve nötronları oluşturamayacak, atomlar olmayacak, temel tanecikler eğer var olacaklarsa birbirlerinin içinden hiçbir şey olmamış gibi geçip gideceklerdi. Kısaca modern fizikteki 4 temel kuvvet; elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve kütleçekim kuvveti evrenimizin bugünkü halinde olmasında hayati derecede öneme sahipler. Yakından tanıdığımız bir kuvvet olan elektromanyetik kuvvet, bilindiği üzere ve yüklü parçacıklar arasında olmakta. Bilim insanları daha atomu bulmadan önce, 18.yy'da elektromanyetizmanın etkilerini görüp bunu araştırmaya başlamışlardı. Yükler arasındaki etkileşimi 1785'te fransız fizikçi Charles Coulomb'un fiziğe kazandırdığı ünlü Coulomb yasası ile bilmekteyiz. 1819'da ise Danimarkalı fizikçi Hans Oersted elektrik ve manyetizmanın aslında birbirleriyle alakalı olduğunu, elektrik akımının manyetik alan yarattığını keşfediyor. 1839'a gelindiğinde İngiliz fizikçi Michael Faraday elektromayetizma ile uğraşıyor ve manyetizmayı kullanarak elektrik üretilebileceğini söylüyor. 1860'larda İskoç fizikçi James Clerk Maxwell elektrik ve manyetizmanın birbirleriyle ilişkisini gösteren denklemleri ortaya çıkarıyor. Son olarak ise 1892 yılında hollandalı fizikçi Hendrik Lorentz elektromanyetik alan içerisindeki yüklü bir parçacığa etki eden kuvveti hesaplıyor. Fakat bu yasalar sadece elektromayetik etkileşimi göstermekteler, işleyiş sistematiğini açıklamamaktalar. Fizikçiler 20.yy'ın başlarında atom altı dünyayı araştırmaya başladıklarında elektromanyetik kuvvetin parçacıklarla da etkileşimini görmeye başladılar. Protonların, elektronları atomların yörüngesinde tuttuğunu, bir atomun elektronunun başka bir atomun çekirdeğinin etkileşim alanına girdiğinde atomların birbirleriyle bağ kurduğunu anladılar. Hem atomik seviyede hem de sonsuz uzaklıklarda etkisinin görülebildiği bu kuvvetin fotonlar vasıtasıyla taşındığını düşündüler. Elektromanyetik etkileşimin atomik seviyede yani kuantum fiziğinde nasıl etkileşim gerçekleştirdiğini açıklamaları yeni bir fizik alanı daha doğmasını sağladı. Elektromanyetik kuvvetin temel parçacıklar arasındaki etkileşimine bakan, yani kuantum fiziğinde işleyişini açıklamaya çalışan alana kuantum elektrodinamiği denmekte. Elektromanyetik kuvvetin taşıyıcısı kütlesiz parçacık foton olduğu için, etkileşimi sonsuza uzanır. Peki bu kuvvetin önemi ne derseniz, atomları ve molekülleri bir arada tutmaya yarıyor. Daha doğrusu parçacıklar elektrik yükleri yani şarjları nedeniyle birbirlerini bu kuvvet vasıtasıyla itiyor veya çekiyorlar. Güçlü ve zayıf nükleer kuvvetlerin etki mesafelerinin çok kısa olmaları nedeniyle, atomların yapılarında ve moleküllerin bağ yapılarında elektromanyetik kuvvet baş roldedir. Atom çekirdeğinin iç yapısı ile ilgili soruları cevaplamak için ise tek başına yetersiz kaldığından dolayı ilerleyen yıllarda başka kuvvetler de keşfediliyor. 1935 yılında Japon teorik fizikçi Hideki Yukawa protonların ve nötronların birbirleriyle etkileşimlerini açıklamak için bir parçacığın proton ve nötronlar arasında güç iletimi görevi gördüğünü ve parçacıkların bu şekilde birbirleriyle etkileşime girdiklerine dair makale yazıyor. Teorize ettiği parçacık bugün bilnen adıyla 'pion' ve 1947 yılında bu parçacık keşfedildiği için 1949 yılına gelindiğinde Nobel Fizik Ödülü Yukawa'ya veriliyor. Hikayesi bu şekilde başlayan güçlü kuvvet, atomun çekirdeğinde aynı yükte oldukları için birbirlerini itmeleri gereken protonların bağlanıp bir arada -oldukça yakın- bir şekilde durabilmelerini de sağlar. Çekirdek bozunumlarında da yine güçlü kuvvetin etkisi görülmekte. Etki mesafesi ise oldukça sınırlı; 1 femtometre kadar yani 10^-15 metre . Parçacıklar bu mesafeden daha fazla birbirlerinden uzaklaştırıldıklarında güçlü kuvvet etkisini yitirdiği için eğer aynı yüktelerse (protonların hepsi yüklü) ayrılmakla kalmayıp birbirlerini elektromanyetik kuvvetin etkisiyle itmeye başlıyorlar. Elektromanyetik kuvvet de çok güçlü olmasına rağmen aynı yükteki parçacıkları birbirlerine neredeyse değecek kadar yakında tutmayı başarabilen bu kuvvet, atomu nükleer fizyon ile parçaladığımızda, yani protonları birbirlerinden ayırmayı başardığımızda enerji olarak salınıyor. İşte bu kadar güçlü! Temel taneciklerden biri olan vektör gauge bozonu gluonlar tarafından taşınıyor. Basitçe fotona benziyor diyebiliriz ama üç farklı yükü var. Örneğin elektromanyetik kuvvetin ve diye iki yükü vardı. Güçlü kuvvetin yükleri ise kırmızı, yeşil ve mavi olarak adlandırılmakta. Fotonlar gibi kütlesiz olmalarına rağmen kendi aralarında etkileşime girebiliyorlar. Bu nedenle etki mesafesi kısalıp 10^-15 metre seviyesine düşmekte. Fotonlar ise kendi aralarında etkileşime girmedikleri için etkileşim mesafesi sınırsız olmaktaydı. Atom çekirdeklerindeki radyoaktif bozunmalardan biri olan beta bozunumu gibi süreçlerde ve nötrino etkileşimlerinde görülen bu kuvvetin etki mesafesi 10^-18 metredir. Yani protonun boyutunun %1'i kadar mesafede etkili. Çekirdekte meydana gelen beta emisyonunda bir nötron proton'a dönüşür/bozunur ve bu sırada çekirdekten dışarıya elektron anti-nötrinosu ve elektron saçılır. -Bu saçılan elektrona beta parçacığı denilmekte.- Bu dönüşüm için gerekli güç, güçlü kuvvetten 10^-7 kat daha azdır, bu nedenle adına zayıf nükleer kuvvet veya kısaca zayıf kuvvet denir. Biraz talihsiz bir adı var çünkü kuvvetin etkileri pek de zayıf değil. 1983 yılında quarkların keşfedilmeleriyle birlikte, -zayıf kuvvet-in W ile Z bozonları vasıtasıyla quarkların birbirlerine dönüşmesinden de sorumlu olduğu bulunuyor. Proton ile nötronu birbirlerinden ayıran şeyler yapılarındaki quarkların farklı olması. Proton 2 yukarı 1 aşağı quarktan oluşurken, nötron 2 aşağı 1 yukarı quarktan oluşmakta. Zayıf kuvvetin protonun içindeki 1 yukarı quarkı aşağı quarka dönüştürmesi, protonun nötrona dönüşmesini sağlıyor. Zayıf nükleer kuvvet hidrojenin izotopu döteryumun oluşmasını da sağladığı için yıldızların nükleer füzyon yapabilmelerini sağlıyor. Eğer hidrojenler zayıf kuvvet vasıtasıyla döteryumlara dönüştürülemeseydi nükleer füzyon meydana gelemeyecekti. Benzer şekilde fosfor atomundaki 1 nötron zayıf kuvvetin etkisiyle protona dönüşür ve bunun sonucunda proton sayısı yani atom numarası 1 artan fosfor atomu kükürt atomuna dönüşmüş olur. Zayıf kuvvet'in 10^-18 metre gibi çok kısa etki mesafesi olmasının nedeni, kuvveti taşıyan parçacıkların, yani W ile Z bozonlarının kütlelerinin 80-91GeV gibi yüksek değerlerde olmalarından kaynaklanıyor. Zayıf kuvvet quarklar haricinde leptonların yani elektron, muon, tau ve nötrinoların etkileşimlerde de rol oynuyor. Güçlü kuvvet leptonlara etki etmemekte, elektromanyetik kuvvet ise nötrinolar gibi yüksüz parçacıklara etki etmemektedir. Fakat bütün bu parçacıklar zayıf kuvvet ile etkileşime girdikleri için, kuvvetler arasındaki teorik bağlantı sağlanabiliyor. Etkisini ilk hissettiğimiz ve ilk olarak üstünde düşünülen kuvvet, kütle çekim kuvvetidir. Romalılar M.Ö. 218 yılında Sicilya'yı kuşattıklarında şehri bir türlü ele geçiremiyorlardı. Çünkü o şehirde Arşimet vardı ve fırlatılan cisimlerin yerçekimi etkisi altında nasıl davranacağını çok iyi bilen bir mühendisti. Şehrin duvarlarına kör nokta olmayacak şekilde yerleştirttiği, kuşatma donanmasının yaklaşmasını engelleyen mancınıklar vardı. Aylar sonra artık kazandıklarını sanıp duvarlardaki görevlerini aksatıp eğlenmeye başlayan askerlerin gafleti, şehri Romalıların ele geçirmesini sağladı ve Arşimet bu sırada öldürüldü. 1915 yılında Alman fizikçi Albert Einstein, Newton'un yerçekimi teorisinin yüksek çekim alanı olan yerlerde ve yüksek hızlarda oldukça tutarsız sonuçlar verdiğini gördü. Genel görelilik teorisi adı altında, kütle çekimini çok farklı bir şekilde yorumladı. Uzayı kütle tarafından eğilen ve zaman ile bağdaşık bir ortama dönüştürdü. Yüksek kütle çekiminin olduğu yerde uzay-zaman fazlaca eğildiği için oradan geçmekte olan başka bir cismin yörüngesinin bundan etkileneceğini, farklı bir yol izleyeceğini söylüyordu. Sıradışı olan bu yorum, ilginçtir ki denklemlerde Merkür'ün yörüngesindeki salınımı kesinlikle açıklayabiliyordu. Newton'un çekim yasaları ise düşük kütleçekimi ve düşük hızlarda Einstein'ın genel görelilik teorisinin bir yaklaşımı olarak varlığını korudu. Yıldızlar ve gezegenler gibi çok yüksek kütleli cisimlere baktığımızda kütle çekimini oldukça güçlü bir kuvvet olarak görüyoruz. Fakat atomik seviyeye indiğimizde etkisi çok azalıyor. Çünkü atomik seviyede parçacıkların kütleleri çok az. Bu seviyelerde karşımızda en güçsüz kuvvet olarak gözükmekte. Eh o zaman, Einstein'ın genel görelilik teorisi bir çok şeyi çözdü diye düşünebiliriz; fakat şöyle bir sıkıntımız var. Genel görelilik teorisi bir çok şeyi açıklayan ve iyi cevaplar veren bir model ama kütle çekimi veya kütle çekim kuvveti nihayetinde uzay-zamanı büken bir güç. Dolayısıyla diğer temel kuvvetlerde olduğu gibi kuantum fiziğinde bu kuvvetin de bir taşıyıcı parçacığı olması gerekiyor mantıken. İşte bu parçacığa graviton denilmekte. Fakat graviton diğer parçacıklar gibi deneysel olarak henüz gözlenememiş, belki de gözlenemeyecek olan teorik bir parçacık. Günümüzde bu konuyla ilgili bir çok farklı teori üzerinde çalışılmaktadır. İlginçtir ki etkisini ilk hissetiğimiz kuvvet olan kütle çekim kuvveti, 4 temel kuvvet arasında en az anlayabildiğimiz kuvvet olmuştur. Kütle çekim kuvvetinin doğasını kavrayabilmek için yapılmakta olan çalışmalar sicim teorisi gibi alanları doğurduğu gibi, fizikçiler kütle çekim kuvveti dışında kalan 3 kuvveti bir arada açıklama girişimi olarak büyük birleşik teoriler üzerine de çalışmaktalar. Kütle çekim kuvveti de bunlara katıldığı zaman süper birleşik teori diye isimlendiriliyor. Fakat bu teoriler henüz spekülasyondan öteye gidememekte, çünkü kütle çekim kuvveti gizemini hala korumakta. Yukarıdaki grafikte standart modeldeki temel parçacıklar gösterilmekte. Kırmızı ile belirtilmiş olan Gauge bozonlarına güç taşıyıcıları deniliyor. Yani yazıda anlattığımız temel kuvvetler bu 4 parçacık tarafından taşıyor. - Gluon; güçlü kuvveti taşıyan parçacık. Quarkları bir arada tutmakta. Lepton grubundaki parçacıklara ise etki etmiyor. - Foton; elektromanyetik kuvveti taşıyan parçacık. Şarjı sıfır olmayan yani yüklü parçacıklar ile etkileşime giriyor. - Z ile W bozonu; zayıf kuvveti taşıyan parçacıklar. Quarkların birbirlerine dönüşmelerinde rol oynuyor. Leptonlar ile de etkileşime giriyor. - Higgs bozonu: foton ve gluon haricindeki temel parçacıkların kütleli olmalarını sağlıyor. Kütle çekim kuvveti ile bir alakası yok. Temel parçacıklar dışındaki parçacıkların kütlelerinden de sorumlu değil. 2016 yılının en önemli bilim olayı ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-bes-cagi-ve-evrenin-sonu/", "text": "Evrenin geçmişi hakkında çok yazıp çizilir. Büyük patlama, yıldızların oluşumu, EVRENİN GENİŞLEMESİ derken bugüne kadar gelinir. Peki ya evrenin geleceği nasıl olacak hiç merak ettiniz mi? Evrenin bir sonu olacak mı, olacaksa nasıl ve ne zaman olacak? Eğer bu soruların cevabını merak ediyorsanız, zamanda çok ama çok uzun bir yolculuğa çıkalım. 13.8 milyarlık süreci dakikalara bölerek anlatmak pek mümkün olmayabilir. Zaten füzyonun durmasından sonra sıradaki önemli anın gelmesi için 380 bin yıl geçmesi gerekiyordu. Çünkü bu andan önce evrenin sıcaklığı, elektronların atomlara bağlanmasını önleyecek kadar yüksekti. Ne zaman bir elektron bir atoma bağlansa, bir foton tarafından koparılıyordu. Büyük patlamanın 380 bin yıl sonrasında, genişleyen ve soğuyan evrende elektronların atomlarla birleşmeye başlayabilmesiyle, ilk nötr atomlar da oluşmuş oldu. Bu noktada boşta kalan fotonlar evrendeki serbest gezintilerine başladılar. İlk yıldızın oluşabilmesi için ise 400 milyon yıl geçmesi gerekecekti. Nihayet evren ışımaya başladı. Tahmin edilenin aksine, bir yıldızın kütlesi ne kadar küçükse, ömrü de o kadar uzun olur. Büyük kütleli yıldızlar, sahip oldukları devasa kütle çekim kuvvetleri sayesinde yakıtlarını hızlı tüketirler. Yani, hidrojen atomlarının füzyon ile helyuma dönüşmesi çok hızlı olur. Daha genel ifadeyle, küçük kütleli atomların birleşerek daha büyük kütleli atomlara dönüşmesi hızlı olur diyebiliriz. Çok büyük kütleli bir yıldızın ömrü birkaç milyon yıl ile sınırlıyken, küçük kütleli ve kırmızı cüce olarak tanımlanan yıldızlar ise -evet sıkı durun- birkaç trilyon yıl parlamaya devam edebilecekler. İnanılmaz değil mi? Evrenin sadece 13.8 milyar yaşında olduğu düşünülürse, ilk oluşan kırmızı cüceler dahi ömürlerinin ilk %1'lik kısmındalar. Yıldızların tükenmesiyle birlikte evrende hala enerji salınımı yapan nötron yıldızları, kara delikler, kahverengi cüceler ve yıldız kalıntıları olan beyaz cüceler varlıklarını sürdürüyor olacak. Dejenere Çağı'nın bu ismi almasının sebebi, bu sayılan gök cisimlerinin sahip oldukları dejenere iç basıncı sayesinde kütle çekim kuvvetine direnç göstererek diğer yıldızlar gibi içlerine çökmeyecek olmalarıdır . Öyleyse bu cisimler sonsuza kadar var olabilecekler diyebilir miyiz? Maalesef hayır. Hesaplamalar, zamanla atomaltı parçacıkların dahi bozunmaya uğrayacağını gösteriyor. Protonların yarılanma ömrünün 10^34 yıl olduğunu düşünürsek, bunun ne kadar uzun bir zaman olduğunu tasavvur etmeye çalışmak bile insanın adeta beynini döndürüyor. Proton bozunmasıyla birlikte, evrende kalan her madde yavaş yavaş yok olmaya, parçalanmaya başlayacak. 10^40 yıl kadar sonra dejenere gök cisimleri de evrenden silinmiş olacak. İçiniz biraz burkulmuş olabilir. Biz göremeyecek de olsak yaşadığımız evrenin sona ereceğini düşünmek pek de hoş gelmiyor kulağa. - Büyük patlamadan, ilk yıldızların oluştuğu 400 milyon yılına kadar; İlkel Çağ (0 400 milyon) - İçinde yer aldığımız ve son yıldız ölene kadar 10^13 yıl sürecek olan Yıldızlı Çağ (400 milyon 10^13) - Nötron yıldızlarının, kahverengi cücelerin, beyaz cücelerin ve kara deliklerin var olacağı ve proton bozunmasıyla 10^40 yıl sürecek olan Dejenere Çağı (10^13 10^40) - Dejenere Çağının sonunda evrende var olan tek gök cismi kara deliklerin Hawking ışıması ile 10^93 yıl gibi uzun bir süre boyunca yavaşça yok olacağı Kara delik Çağı (10^40 10^93) - Son olarak da evreni ölü kabul edebileceğimiz, zaman pek bir şey ifade etmese de sonsuza kadar sürecek olan Karanlık Çağ (10^93 ). - http://www.astro.ucla.edu/~wright/BBNS.html - https://archive.nytimes.com/www.nytimes.com/books/first/a/adams-universe.html - https://astronomi.itu.edu.tr/genel/dejenere-cag/ - https://www.windows2universe.org/?page=/the_universe/Crunch.html"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-genislemesi-nasil-anliyoruz/", "text": "Uzaklardaki, çok uzaklardaki gökadaların uzaklıklarını ölçüyoruz. Bunu yapmanın en pratik yolu, evrenin standart mum ışıkları olarak adlandırdığımız Tip 1A Süpernovaları gözlemlemek. Çünkü bu süpernovaların mutlak parlaklığı hep sabittir . Yani nerede bir Tip 1A Süpernova patlarsa patlasın, aynı ışığı verecektir. Eğer evren genişliyorsa diğer gökadalar ile aramız sürekli açılacak, böylelikle o gökadalar bizden uzaklaşıyor görünecektir. Öyleyse biz, bizden uzaklaşıp uzaklaşmadıklarına bakmalıyız. Bunu da Doppler Kayması ile ölçüyoruz. Madde, doğası gereği ışık üzerinde bir takım etkilere sahiptir. Bize gelen ışığı incelediğimizde, orada bulunan elementlere göre bir takım salma ve soğurma çizgileri adını verdiğimiz çizgiler görürüz. Bunlar her element için ayrı ayrı belirlenmiştir. Dolayısıyla bir çizgi deseni görürsek bunun neye ait olduğunu anlayabiliriz. Yakınlaşma ve uzaklaşmadan ötürü bu çizgiler tayf üzerinde sağa ya da sola doğru kayarlar. Biz buna kırmızıya kayma ve maviye kayma diyoruz. Baktığımızda uzak gökadaların bizden uzaklaştığını fakat daha uzakta olanların ise daha büyük bir hızla uzaklaştığını görüyoruz. Yani bir gökada bizden ne kadar uzaktaysa bizden o kadar büyük bir hızla uzaklaşıyor. Buradan da evrenin genişlemekte olduğu yorumunu yapıyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-gizemleri-kuasarlar/", "text": "Bir kuasar, aşırı parlaklığa ve kütleye sahip gök cismidir. Yaydığı enerji ve ışık miktarı o kadar büyüktür ki, bu miktarda bir enerjinin bir galaksideki tüm yıldızların yaydığı enerjiden daha fazla olabilir. Önceleri kuasarların evrenin ilk oluşum zamanından kalan antik gökadalar olduğu düşünülüyordu. Fakat son zamanlarda yapılan araştırmalar bazı kuasarların yakınlarındaki gökadalarla madde alışverişi yaptığını kanıtladı. Bu durum kuasarların antik gökadalar değil de evrenin her yerinde bulunabilecek gökcisimleri olduğu fikrini benimsetti. Çoğu kuasar bize 3 milyar ışık yılından daha uzaktadır. Gökyüzünde görünen en parlak kuasar ise bize 33 milyar ışık yılı uzaklıkta olmasına rağmen, oldukça parlak görünmektedir ki bu da muazzam enerjisinin kanıtıdır. Bu gökcisimleri aynı zamanda yararlı birer referans noktalarıdır. Referans noktası olarak kullanılmalarında ise parlaklıkları, belirgin olmaları ve en önemlisi uzaklıkları önem taşımaktadır. Böyle uzak bir gök cisminin mevcut teknolojimize göre durağan görünmesi şaşırılacak bir durum değildir. Mevcut görüşlerden biri ise kuasarları ak delik olarak tanımlayıp hala gizemini koruyan başka bir gök cismi olan kara deliklerin öbür ucu olduğunu ileri sürüyor. Yani kara deliklerin yuttuğu ışığın, gezegenlerin ve hatta yıldızların çıkış yolunun kuasarlar olduğunu varsayıyor. Ancak bu ak delik yorumu tümüyle bilimkurgusal bir varsayımdan ibarettir ve bilim çevreleri tarafından ciddiye alınmaz. Kuasarlar hakkında her ne kadar ortaya atılmış sağlam bir teori olmasa da kim bilir belki ilerde bizden sonraki nesillere solucan deliği ve uzay-zaman hakkında çarpıcı bilgiler sunabilir. S5 0014+81 kuasarı, (S5 0014+813 ve... Bilinen Evrenin En Hızlı Kuazar Rüzgarı Keşfedildi! Bilim insanları, tuhaf bir nesneye ... Işık hızı bizim için bir engel mi v..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-kayip-disli-carki-karanlik-enerji/", "text": "Karanlık enerji ne kadar önemli? İsterseniz önemini anlamak için bilindik bir örnekle başlayalım. Bir mekanik saat hayal edin. Saat görünürde tüm fonksiyonlarını sergilemektedir. Saatin içini açıp baktığımızda bir de ne görelim; dişli çarklardan birisi eksik! Tabi böyle bir analojide saatin çalışmasına imkan yoktur. En azından tüm fonksiyonları çalışmayacaktır. Ama kozmolojiye baktığımızda her şeyin göründüğü için çalışabilmesi için deyim yerindeyse eksik olan yerlere dişli çark koyduk ve bu çarka karanlık enerji ismini verdik. Ama bir sorun var. Bu karanlık enerjiyi hiçbir şekilde gözlemleyemiyor ancak kuramsal sonuçlardan yaptığımız çıkarımlarla dolaylı olarak varlığına kanaat getirebiliyoruz. Matematiksel olarak çöken ilk modern evren teorisi Newton tarafından oluşturulmuştu. Yine Newton tarafından ortaya konulan kütle çekim yasalarına göre kütle çekim kuvveti evrendeki bütün maddeyi tek bir noktaya toplayarak çökecekti. Yalnız bu durum, yaptığımız gözlemlerle uyuşmamaktaydı. Einstein'ın genel görelilik kuramına göre sonuçlar, ya çöken ya da genişleyen evren üzerineydi. Ancak Einstein, bu uygun bulmadığı etkiyi dengelemek için kozmolojik sabiti adında bir terimi denklemlerine koymuştu. Einstein evrenin her ne kadar statik olduğuna inansa da, gözlem ya da deney yapmadan bu dediğini ispatlaması çok güçtü. Yine o yıllarda Einstein'ın genel görelilik teorisinden yola çıkarak gözlemler yapan Edwin Hubble ise evrenin genişlediğine kanaat getirecek sonuçlar elde etmişti. Bu sonuçları elde etmesi için uzak galaksilerin kırmızıya kayma ile hızlarını bulup, mesafelerini belirlemesi yeterli olacaktı. Ortaya çıkan sonuca göre bir galaksi ne kadar uzaksa bizden o kadar hızlı uzaklaşıyordu. Ama daha önceki yazılarımızdan bildiğiniz üzere Einstein'ın özel görelilik teorisine göre hiçbir şey ışıktan hızlı olamazdı. Hubble'ın sonuçlarına göre çok uzak bir galaksi ışık hızından daha hızlı hareket edebiliyordu. Dolayısıyla kozmolojide de yeni bir tartışmanın fitili ateşlenmiş oldu. Neyse ki fizikçiler ışık hızını geçen şeyin galaksiler değil de uzay zaman dokusunun kendisi olduğuna kanaat getirdiler. Zira Einstein'ın özel görelilik teoremine göre sadece ışık değil, ayrıca bilgi de ışık hızından öteye geçemezdi. Bununla beraber, uzayın kendisinin ışık hızını geçerek genişlemesini sınırlandıran birşey yoktu. Uzay çok hızlı genişlediğinden milyarlarca yıl önce ışınan foton bize ulaştığında genişleyen evren fotonun dalga boyunu çokça büyütüp bize bir galaksinin ışık hızından daha hızlı hareket ettiği izlemini yaratabilir. Ek olarak, böyle bir açıklama getirmek yerine genel görelilik teoreminin çok büyük skalada gözlemlerle uyuşmadığını kabul edip daha iyi bir kütle çekim teorisine ihtiyaç duyduğumuzu da kabul edebilirdik. Ama henüz bunu yapmayı düşünmüyoruz. 90'lı yıllara geldiğimizde bilim insanları uzak bir süpernovayı gözlemlediler. Parlaklığından uzaklığını ve kırmızıya kaymadan süpernovanın hızını bulan bilim adamlarının bulduğu sonuç şaşırtıcıydı. Çünkü sonuçlara göre evrenin genişlemesi sabit değildi ancak hızlanıyordu. Haliyle bu gelişme bilim adamlarını karanlık enerjiye bir adım daha yaklaştıracak deney ve gözlem geliştirmelerine motive etti. Daha önceden elmas gezegen keşifleriyle adını duyduğumuz, süper bilgisayarlarıyla ünlü Swinburne Üniversitesi'nden bir takım bilim insanı, Anglo-Avustralya radyo teleskobuyla galaksilerin kırmızıya kaymasını gözlemledi. Bu devasa kapsamlı gözlem WiggleZ adı ile biliniyor. Gözlemin kapsadığı kırmızıya kayma menzili z = 0,25'ten başlayıp z= 1' e kadar gidiyor. Taranan alan ise 1000 derece-kareyi buluyor. Derece-kareyi metre kare olarak düşünebilirsiniz. Zira derece metre gibi astronomide uzaklık birimidir. Derece kare ise 2 boyutlu bir alanı temsil eder. WiggleZ taraması, içinde mavi yıldız oluşumu gözlemlenen yaklaşık 200.000 kadar parlak galaksinin üzerinde gerçekleşiyor. Evrenin kayıp çarkını keşfetmek için 2 farklı deneysel yöntem birleştirilerek daha iyi sonuçlar almamız umuluyor. Daha önceden yazılarımızda bahsettiğimiz kırmızıya kayma yöntemi hem galaksilerin hızı hem de galaksilerin evrimi hakkında bilgi veriyor. Bir başka teknik olan baryon akustik sallanımı ise kozmik mesafe hakkında bize bilgi veriyor. Nasıl süpernovalar yıldız parlaklıkları için standart ışık kaynağı ise, baryon maddesinin uzaydaki özkütle değişimi kozmik mesafeler için standart cetvel oluyor. Bu iki parametre birleştirildiğinde kırmızıya kayma ile Hubble parametresi arasındaki ilişki evrenin geçmişi hakkında birçok şeyi ortaya çıkarıyor. Sonuç olarak karanlık enerji evreni tam anlayabilmemiz için şu anda kayıp bir çark. Bu tarama sadece kütleçekim teorilerimizi test etmekle kalmayacak ayrıca nötrino kütlesi, evrenin topolojisi ve galaksilerin evrimi hakkında daha birçok şeyi bizlere gösterecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-rengi-kozmik-latte/", "text": "Size bu karanlığın karanlık olmadığını evrenin asıl renginin latte olduğunu söylesek? Evet evrenin şu anda asıl rengi İtalyanca da süt anlamına gelen lattedir. Astronomlar uzun araştırmalardan sonra evrenin ortalama bir rengi olarak latte rengini ortaya koydular. 2DF Gökada Kırmızıya kayma araştırması kullanılarak 200.000 gökadadan gelen toplam ışık alınarak evrenin rengini öğrenmemiz mümkün kılındı. 200.000 gökadadan gelen bu ışıkların kozmik dalga boyları ışığın farklı dalga boyları için evrende yayılan enerjinin bir grafiğidir. Kozmik dalga boyları adı verilen bir grafik bize tüm yıldızların temsili dalga boyunu verir. Bütün galaksilerin renklerini incelemek yerine galaksilerden yayılan ışıkların kozmik spektrumuna bakmak yeterliydi. Aslında evrenin rengi yerine evrendeki tüm ışınımın nihai karışımı demek daha doğru bir kavram olur. Burada çeşitli filtreler aracılığı ile renk tayinleri yapılır ve nihayetinde evrenin asıl rengi bulunur. Gerçekte, ışığın o küçücük parlaklıkları kozmosun gerçek ortalama rengini temsil etmektedir. Evrendeki bugün gördüğümüz yıldızların çoğu yaklaşık 5 milyar yıl önce oluşmuş olan bir nesildir. Geçmişte, bu yıldızların önemli bir bölümü parlak ve mavi olarak ortaya çıktı. Ancak yıldızlar yaşlandıkça maviden sarıya ve son olarak da kırmızı renge dönüşürler, yani kırmızılaşırlar. Bu yaşlanan yıldızlar nedeniyle evrenin rengi yavaş yavaş mavimsi bir renk tonundan kırmızımsıya doğru kaymıştır. Eğer bir kerede tüm ışığı görebiliyor olsaydık -yani gözlerimiz bir kamyon tekerleği kadar büyük olsaydı- algıladığımız tüm renklerin ortalaması latte olacaktı. Evrenin ortalama rengini keşfeden bilim adamları buna Kozmik Latte adını verdi. Aynı ışığı alıp bir defada hepsine bakarak bir prizmadan geçirirseniz, bu renklerin neredeyse hepsi bir gökkuşağı üretecektir. Biz bunu Dünya'da mordan kırmızıya geçiş şeklinde görüyoruz. Prizmalar, karakteristik gökkuşağı ile sonuçlanan görünür ışığı farklı renklere ayırarak çalışır. Evrenden tüm görünür ışığı ayıran prizma, bize alışık olandan biraz farklı bir spektrum verecekti. Bu ışığın tüm bir resmini elde etmek için bilim adamları 200.000'den fazla gökadanın ışık verilerine baktı. Sonra onlar ışığın farklı dalga boylarında yayılan evrendeki enerjinin tüm toplamını temsil etmesi amacıyla Kozmik Spektrumu inşa etti. Bilim insanları evrenin ortalama rengine varmak için renklerin gökkuşağını kullanmışlardır. Bu renk yıldızların yaşlanmasından oluşan kırmızıya kayma ile meydana geliyor. Yeni yıldızların daha az oluşması, daha fazla yaşlı yıldızın oluşmasına ve daha fazla yıldızın kırmızı devler haline gelmesine sebep olacaktır. Sonunda, 'Kozmik Latte' kırmızıya kayma ile çilekli Frappuccino gibi görünebilir. Önemli not: Burada kastedilen kırmızıya kayma, evrenin genişmesi sonucu doppler etkisi ile gerçekleşen kırmızıya kayma değildir. Aşağıda bu durum izah ediliyor. Bu konu üzerinde araştırma yapan Dr Baldry'e göre 'kozmik spektrum' evrende yıldız oluşum tarihi hakkında çok daha fazla detaylı zengin bilgi vermektedir. Yıldız oluşumu için gerekli element hidrojendir. Hidrojenler yüksek basınç sonucu tutuşur ve yanmaya başlar. Bunun sonucunda ise önce helyumu oluşturur, sonra helyum yanarak karbon elementlerini oluşturur. Bu işlem büyük kütleli yıldızlarda demir elementine kadar ilerler. Yıldız ölümü sonrasındaki süpernova patlamalarında ise diğer elementler oluşur. Dikkatinizi çekmesi gereken nokta burada hidrojen olmalıdır ve hidrojen ilk yıldızın oluşumunu sağlar. Yeni yıldızlar oluştukça evrendeki hidrojen rezervleri azalır ve büyük kütleli mavi yıldızların sayısı gün geçtikçe azalır. Çünkü yüksek sıcaklık kütleye bağlıdır. Büyük dev yıldızları oluşturacak hidrojen rezevri azaldıkça yıldızlar daha küçük boyutlarda ve kırmızıya yakın renklerde oluşur. Hidrojen rezervi azalması evrenin gün geçtikçe kırmızı olmasında rol oynar. Bilim insanlarının oluşturduğu 2DF modeline göre bundan 5 milyar yıl önce genç mavi yıldızların bugüne oranla çok daha fazla sayıda olduğu görülüyor. Bilim insanları 7 milyar yıl sonraki evrenin rengini kuramsal olarak 5 milyar yıl önceki rengine bakarak çıkarabiliyorlar. Bu verilerin ışığında geriye doğru gidildiğinde siyah renge ulaşılması ise, evrenin 13 küsur milyar yıl önce şekillenmeye başladığı fikrini destekliyor. Evren genç ve mavi yıldızlarla başladı ve kırmızı dev nüfusu gün geçtikçe arttı. Yıldızlararası hidrojen rezervi son 6 milyar yılda hızlıca azaldı. İşte bu sayede de 7 milyar yıl sonraki rengi, Çilekli Frappuccinoyu tahmin edebiliyoruz. - Cosmic latte / wikipedia - http://www.pha.jhu.edu/~kgb/cosspec/ - Scientists Have Figured Out What Color The Universe Is / business insider - http://apod.nasa.gov/apod/ap091101.html - http://apod.nasa.gov/apod/ap110405.html - science for the curious dicovery / The Milky Way bridges from here to eternity - The Cosmic Spectrum and the Color of the Universe/ By Karl Glazebrook & Ivan Baldry - The universe is beige / the telegraph - The Bivariate Luminosity-Color Distribution of IRAS Galaxies and Implications for the High-Redshift Universe / the astrophysical journal - What Color is the Universe? / It's Okay To Be Smart Bilindiği üzere 1950 ve 60'lı yılla... Uzay nerede başlıyor? 1966 yılında ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-sekli-nedir-duz-mu-yuvarlak-mi/", "text": "Standart Büyük patlama teorisinin açıklama getiremediği konulardan biri de düzlük problemi olarak bilinir. Dolayısıyla, evrenin şekli hakkında bir bilgi ortaya koyamaz. Bu sorun, evrenin kütle yoğunluğu ile ilgilidir ve evrenin kütle yoğunluğu evrenin şeklini belirler. Kütle yoğunluğunun kritik değerden fazla, az veya eşit olması onun geometrisiyle ilgili değişikliğe neden olur. Kabaca evrenin üç farklı geometriden bahsediyoruz: Evrendeki madde miktarı kritik yoğunluk olarak adlandırılan değere eşitse, evrenin düz bir geometrisi olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir evrende iki paralel çizgi sonsuza kadar paralel kalır. Eğer evrendeki madde miktarı kritik değerden fazlaysa evrenin kapalı bir geometrisi olduğunu söyleriz. Böyle bir evreni gözümüzde canlandırabilmek adına küre analojisini kullanabiliriz. Kapalı bir evrende aynen bir kürenin yüzeyinde olduğu gibi evrenin kapalı şekli nedeniyle iki düz çizgi birbiriyle kesişir. Diğer durumda, evrenin kütle yoğunluğunun kritik yoğunluktan azdır. Böyle bir evreni gözümüzde canlandırmak adına at eğeri ile analoji kurabiliriz ve böyle bir evrende iki düz çizgi zaman içinde birbirinden uzaklaşır. Burada düzlük problemini anlamak için önce şunu bilelim: Evrenin başlangıcında kütle yoğunluğu kritik yoğunluğa eşitse, zaman içinde her zaman eşit olur. Fakat başlangıçta kritik değerden çok çok küçük bir oranda azsa veya fazlaysa, bu sapmanın evrenin genişlemesi nedeniyle giderek artmasını bekleriz. Bu, tüfekle nişan almaya benzer. Nişan alırken milimetrik bir sapma merminin hedeften uzağa gitmesine neden olur. Hedef ne kadar uzakta ise bu küçük sapmanın etkisi o kadar büyüyecektir. Aynen bu şekilde evrenin başlangıcında kritik değerden çok az farklı bir değer, zamanla genişleyen evrende çok büyük bir farklılığa neden olmalıdır. Sorun şurada: Bugün evrendeki kütle yoğunluğunun kritik yoğunluğa çok yakın olduğunu biliyoruz. Bu da, uzak evrende bu değere daha fazla yakın olması gerektiği anlamına geliyor. Oysa başlangıçtaki en küçük bir sapmanın, gözlemlenen evrende bugün büyük bir farka neden olması gerekirdi. Örneğin evrenin başındaki kütle yoğunluğu kritik değerin sadece biraz üstünde olsaydı, fark hızlıca açılmış ve evrenin şimdiye kadar çökmüş olması gerekirdi. Oysa biliyoruz ki işler böyle olmadı. Günümüz değerlerinin izin verdiği aralıkta herhangi bir yerde olması için, evrenin başlangıcında kütle yoğunluğunun kritik yoğunluğa 15 ondalık basamağa kadar bir yaklaşıklıkta olması gerekiyordu! Böyle bir ince ayar fizikçilerin sevmediği, açıklama gerektiren bir konudur. Nasıl olur da evren madde miktarını tam da kendini yok etmeyecek bir değere bu kadar hassas bir şekilde yakınlaştırmış olabilir? Geleneksel Büyük Patlama teorisinin bu konuda bir açıklaması yoktur. Enflasyon Teorisi'nin getirdiği bir açıklama var. Henüz şişirilmemiş bir balon düşünün, yüzeyi oldukça eğri gözükür. Şimdi balonu şişirmeye başlayın, genişleme üzerindeki eğrilikleri giderecektir. Bu analojide olduğu gibi evrenin başlangıcında eğrilik ne kadar fazla olursa olsun, enflasyonun öngördüğü muazzam şişme, uzay zamanın dokusunu düz hale getirmiştir. Böylece Şişme Kuramı'nda, kritik değere bu kadar yaklaşık bir değere sahip olmak için ince ayara gerek kalmaz. Gözlenen evrenin temel özelliklerini basit ve tatmin edici şekilde açıklayabiliyor olsa da, şişme modelinin yeterli kanıtlarla desteklenebildiğini söylemek için henüz çok erken. Şişme modeli, gözlemlenen evreni açıklayan özel bir patlama yaratmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-sonu-nasil-gelecek/", "text": "Bilimde ve teknolojide bu ilerlememiz sayesinde depremlerin nerede ve hangi zaman aralığında olacağını, bir meteorun ne zaman nereden geçeceğini, ne zaman Güneş tutulması olacağını, Güneş'in ne zaman kızıl dev haline geleceğini, bu vesileyle Dünya'nın ne zaman nasıl yok olabileceğini bulabiliyoruz. Hatta bu iddiamızı çok ilerletip galaksilerin ölmesine kadar gidebiliyoruz . Peki bu gelişmiş bilgi düzeyimizle evrenin nasıl son bulacağını anlayabilir miyiz? Eee tabii ki evet ama, farklı olasılıklar var. Evrenin sonunun nasıl geleceğini anlamak o kadar kolay değil, ilk önce evrenin şeklinin ne olduğunu bilmek lazım ve bunu açıklayacağız. Evrenin şekli maddesel yoğunluğa ve karanlık enerjinin evreni genişletmesine bağlıdır. Evren 13.8 milyar yıl önce bir tekillikten çok hızlı bir şekilde genişlemeye başladı ve hala genişlemeye devam ediyor. Eğer evrende karanlık enerji az ve maddesel yoğunluk fazlaysa, uzay-zamanın şekli kürenin yüzeyi gibidir ve belli bir zaman sonra karanlık enerji etkinliğini yitirip kütle çekime teslim olur. Böylece büyük çöküş başlar, çünkü ortada evreni genişletecek kadar yeterli enerji kalmamıştır. Big-bang'ten şu ana kadar gelen zamanı geri sarıp başlangıçtaki tekilliğe kadar izleyebilseydik bu tam olarak büyük çöküş gibi görünürdü. Çünkü maddeler birbirleriyle daha yakın durmaya, galaksiler çarpışmaya, ısı artmaya, yoğunluğun etkisiyle uzay-zaman bükülmeye devam ederdi. Ve en sonunda tekrar tekilliğe dönmüş olurduk. Ancak, eğer şu an içinde yaşadığımız evren bir önceki evrenin büyük çöküş geçirmiş haliyse burada döngüsel bir olay söz konusudur ve bundan önce sonsuz sayıda evren bu şekilde var olup yok olmuş diyebiliriz. Bununla beraber, temodinamik sözümüzü keser ve bize; bu evren modeli benim ikinci kanunumla çelişiyor der. Böylece döngüsel evren modeli biraz rafa kaldırılabilir. Evrenin şeklini etkileyecek olan iki temel etkenden kütle çekim karanlık enerjiye baskın gelirse ne olacağını gördük. Şimdi geldi sıra karanlık enerjinin baskın olma durumu karşısında evrenin şeklinin sonunu nasıl etkileyeceğini açıklamaya. Karanlık enerjinin kütle çekime karşı galip gelmesi durumunda oluşacak şekil bir eğere benzetilir. Ben de bu benzetmeyi kullanacağım çünkü, gündelik şeylerle bu gibi karışık olguları bağdaştırmak algılayışımızı daha da kolaylaştırır. Eğer evrende maddesel yoğunluk karanlık enerjiden azsa evren eğer şeklini alır ve bu şekilde karanlık enerjinin etkisi altındaki evren sonsuza kadar genişleyebilir. Bildiğimiz gibi evren ivmelenerek genişlemeye devam ediyor. Belli bir zaman sonra o kadar genişlemiş olacak ki, parçacıklar arasında bile bizim Güneş'le aramızdaki mesafe kadar mesafe olacak. Yıldızlar yakıtlarını tüketmiş, galaksiler ölmüş, nötronlar vb parçacıklar bozunmuş, hatta kara delikler bile buharlaşmış olacak. Sonrasında genişlemenin etkisiyle bu ortalıkta dolaşan enerji de zaman geçtikçe son bulup her şey neredeyse mutlak sıfıra ulaşacak. Neredeyse dedik dikkatinizi çekerim. Bu da evrenin ısıl ölümüyle son bulma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Yalnız, bu durum karanlık enerji kütle çekime baskın gelirse gerçekleşebilir. Büyük yırtılma da karanlık enerjinin baskın gelmesi durumunda ortaya çıkabilecek başka bir senaryo. Karanlık enerji evreni gün geçtikçe daha da hızlı bir şekilde genişletmeye devam ediyor. Ancak burada karanlık enerjinin bir özelliği gözden kaçırılıyor: Karanlık enerji yoğunluğu genişleyen evrende azalması gerekiyor gibi gelse de gerçekte azalmıyor. Bunu şöyle canlandırın balonunuzun içinde E miktar gaz var ve siz bu balona herhangi bir şey eklemden hacmini arttırıyorsunuz sizlerin de tahmin edebileceği gibi hacim artmaya devam ederse ve içindeki gaz miktarı aynı kalırsa yoğunluk azalır. Ancak karanlık enerjide olan bu değildir. Karanlık enerjinin yoğunluğu evren genişledikçe azalmaz. Çünkü evren genişledikçe karanlık enerji miktarı artar ve böylece karanlık enerji yoğunluğu sabit kalır. Bu etki gezegenlerin, yıldızların bir patlamayla yok olmasına, galaksilerin dağılmasına, hatta atom çekirdeklerinin bile parçalanarak yok olmasına yol açacak. Ancak bu karanlık enerjinin evreni artan hızlarda genişletme durumuna bağlı. Belli bir zaman sonra karanlık enerjinin etkisi azalırsa, büyük yırtılmayı dert etmek zorunda kalmayacağız. Fakat o zaman da büyük çöküş gibi bir sorunumuz olacak. Evrenin nasıl son bulacağını daha iyi anlamak için karanlık enerjinin ve kütle çekimin etkileri hesaplanıp evrenin şekli belirlenmeli, bundan sonra karanlık enerjinin etkisiyle genişleyen evrenin hızlanarak genişleme oranı tespit edilmeli. Şu an bilim insanları kütle çekimin yoğunluğunun ve karanlık enerjinin etkisinin birbirleriyle neredeyse aynı olduğunu söylüyorlar. Ve bu yüzden evrenimiz ne eğer ne de küre şeklinde. Evrenimiz bu eşitlikten dolayı düz bir kağıt gibi . Bu yüzden evrenin ısıl ölümle son bulması daha muhtemel gözüküyor. Fakat bu da gelecekte karanlık enerjinin kütle çekim üzerinde baskın gelmesine veya çekinik kalmasına göre değişir. Bu kadar sondan bahsetmişken bu yazıya da artık bir son verip sizleri düşünmek için yalnız bırakıyorum."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-temel-ozellikleri-homojenlik/", "text": "Daha önceki yazımızda evrenin temel özelliklerinden izotropik oluşuna değinmiştik. Bu yazımızda ise evrenin homojenlik özelliğini ele alacağız. Bu özellik, evrenin bir bütün olarak homojen bir yapı sergiliyor oluşudur. Evren'in hemen her bölgesi ve her köşesi birbiri ile benzer özellikler teşkil eder. Yani Evren'in diğer tüm noktalarından farklılık gösteren özel bir noktası yoktur. Dolayısı ile bir bütün halinde homojen bir yapı sergiler. Bu hususta yazımızda yine evrenin bütünlüğü üzerinden hareket ediyoruz çünkü bahsettiğimiz bu özellik, daha önceki yazımızda bahsettiğimiz evrenin izotropik olma özelliği gibi yine büyük ölçeklerde hissedilebilecek bir durumdur. Öyle ki, konuyu küçük ölçekler nazarında ele alalım dersek, evrenin hiç de homojenlik sergilemediği gerçeği ile karşı karşıya geliriz. Evren'i bir bütün halinde meydana getiren devasa gökada kümeleri, kendi içlerinde çok farklı yapılanmalar şeklinde karşımıza çıkarlar. Evrenin bir bilgisayar programı olduğunu farz edersek eğer ve şu anda bahsettiğimiz bu gökada kümeleri içerisinde yer alan Gökadalardan farenin tekerleğini döndürerek çok hızlı bir şekilde uzaklaşıp ekranımızda görebildiğimiz ölçeği yüz milyonlarca ışık yılı kadar artırdığımızda karşımıza bu sefer homojen bir yapı çıkacaktır. Evren'in homojen ve izotropik olma özelliği, Kozmoloji İlkesi adı verilen bir ilkeyle ortaya konmaktadır. Bu ilkeye göre, evrende yer alan gökadaların yoğunlukları evrenin her köşesinde aynıdır. Gökadaların konumlarına ve yönlerine göre bu durum kesinlikle değişmez. Yani her yer birbirine eşittir. Evrenin hiçbir noktası başka bir noktaya göre özel ya da ayrıcalıklı değildir. Albert Einstein bu durumu şu sözleriyle gayet güzel özetlemiştir;Evren'de her yer birbirinin benzeridir. Kozmoloji ilkesi bize bir başka gerçeği daha hatırlatıyor aslında. Evrenin bir merkezinin ve kenar noktalarının olmadığı gerçeğini... Eğer durum bu şekilde olmasaydı, evrenin merkeze yakın noktaları ile kenar bölgelerine yakın noktaları birbirleri arasında gözle görülür bir farklılık sergileyecekti. Fakat gözlemlenen veriler bize bunun tamamen tersini söylemektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-temel-ozellikleri-izotropi/", "text": "İçinde yer aldığımız evreni bir bütün olarak değerlendirip gözlemlediğimizde yapısı gereği belli başlı bazı özellikler taşıdığını farkederiz. İzotropi de bu temel özelliklerden biridir. Gözlem araçlarımızın gelişip güçlenmesinden bugüne yaptığımız araştırmalar, evrenin izotropik bir özellik sergilediğini ortaya koyuyor. İzotropi kavramından anlamamız gereken; evrenin her yöne doğru benzer özellikte ve yapıda olmasıdır. Yani evren, yapılan gözlemlerde nereden bakacak olursanız olun, ne yöne bakacak olursanız olun, hemen hemen her noktada aynı şekilde görünür. Elbette bu durum bizlere biraz kafa karıştırıcı gelebilir. Çünkü bizler, elimize dürbünümüzü yada teleskobumuzu alıp gökyüzüne baktığımızda hemen her yönde birbirinden farklı yapılar ile karşılaşabiliriz. Bu kadar farklı yapıya hayranlıkla bakarken aslında evrenin çok çok küçük bir bölümüne mikroskopla bakmaya çalıştığımızın farkında olmayız. Evet, teleskoplarımız gök cisimlerini büyütürler ancak, bizler çok küçüğüz. Evreni mikroskopla incelemeye çalıştığımızı algılayamayacak kadar küçüğüz. Bu durum başlı başına Güneş Sistemimiz ve onun da ötesinde gökadamız Samanyolu için de geçerlidir. Güneş Sistemimiz, Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür'den itibaren en dış gezegen olan Neptün'e, hatta onun da ötesinde Kuiper Kuşağı'na ve Oort Bulutu'na değin birbirinden çok farklı yapılarda karşımıza çıkar. Biraz daha büyük ölçekte baktığımızda Samanyolu Gökadası da kendi içerisinde izotropik değildir, çünkü farklı özellikte bölgeleri bünyesinde barındırır. Bir merkezi ve çekirdeği vardır, sarmal kollara sahiptir ve içerisinde yer alan yıldızlar homojen bir yapıda yer almazlar. Dolayısıyla hemen her noktası farklılık gösterir. Bunun da ötesine geçersek aynı durum yakın çevredeki gökadalar ve gökada kümeleri için de geçerlidir. Onlar da oluşturdukları kümelerde ve yakınlaşmalarda farklılıklar gösterirler. Aralarında çok ciddi boşluklar bulunabilir ve değişik yönlere teleskoplarımızı çevirdiğimizde farklı gökada gruplaşmaları ile karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldir. Bizim burada değindiğimiz izotropik özellik, evrenin bir bütün halindeki yapısı için geçerlidir. Yani bunu tam olarak anlayabilmemiz için evrene en az 200-300 milyon ışık yılı gibi bir ölçekte bakabiliyor olmamız gerekir. Yaklaşık 92 milyar ışık yılı çapa sahip devasa evren yapısını bütün olarak ele aldığımızda, galaksi kümeleri, galaksiler ve yıldız sistemleri gibi ufak grup oluşumları içerisindeki özgün yapılar önemsizleşmektedir. Bu tıpkı bir kartopu yapmak gibidir. Çok düzgün bir kartopu yaptığınızda, neresinden bakarsanız bakın aynı görünecektir. Ancak kartopunun yüzeyine mikroskop altında bakacak olursanız, birçok özgün yapı ve dizilim görebilirsiniz. Fakat bizi ilgilendiren, izotropi kavramını doğru anlayabilmek adına kartopunu bir bütün olarak analiz etmektir. Evrene çok daha küçük ölçeklerde baktığımızda, izotropik özelliğini fark edebilmemiz maalesef olanaksızdır. Çok gelişmiş ve güçlü teleskoplar ile Evren'in en derin noktalarına yapılan gözlemler bu özelliği gözler önüne serer. Yani ne kadar derinlere bakılırsa eğer, evrenin o derece de her yönde aynı şekilde görüldüğü fark edilebilecektir. Bu durum tıpkı kozmik mikrodalga arka plan ışımasının evrenin tümüne çok küçük farklılıklar haricinde tümüyle homojen dağılmasına benzetilebilir. Bugün gözlemlerimize dayanarak oluşturduğumuz evren modelleri, bize geniş ölçekte bakıldığında her yöne eşit dağılmış bir evren içinde yaşadığımızı gösteriyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/evrenin-yasi-ni-nasil-belirliyoruz/", "text": "Varlığımızı sürdürdüğümüz, yaşam alnımız olan Dünya'nın; bizim, gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz yıldızların ve göremediğimiz birçok sistemin alan sahibi olan evrenimizin kaç yaşında olduğunu tarih boyunca sorgulamışızdır ve bu durum her zaman merak konusu olmuştur. Evrenin yaşı günümüzde temel 3 farklı yol ile bulunabilir. Bu yöntemler; Teorik Yaklaşım , Küresel Kümeler ve Nükleokozmokronoloji yöntemleri olarak sıralanabilir. Bahsettiğimiz bu üç yöntem birbirinden tamamen bağımsızdır. Bu bağımsızlık bize, bahsedilen üç yöntemi birbirleriyle karşılaştırabilme imkanı doğurur. Dolayısıyla daha güvenilir ve kesin sonuç almamıza olanak sağlar. Evrenin yaşı dediğimizde, bu kavramın bahsettiği zaman dilimi Büyük Patlama'dan günümüze kadar ki zamanı ifade eder. Bu yöntemde evrenin yaşını hesaplarken ne kadar genişlemiş olduğunu değerlendiririz ve genişleme hesaplamasında Hubble Sabiti'ni kullanırız. şeklinde yapılabilir. Yaptığımız bu işlem sonucunda kabaca bulduğumuz bu değere Hubble Yaşı denir. Küresel Yıldız Kümeleri, galaksi merkezi etrafında uydu gibi dolanan küresel yapıdaki kalabalık yıldız topluluklarıdır. Küresel kümeler, kümeyi oluşturan yıldızların ortak kütle çekimi ile bir arada dururlar. Küresel yıldız kümelerinde bir takım analizler yapılmış ve Güneş'ten dahi çok daha az miktarda metal oranı tespit edilmiştir . Bizler buradan; var olan bu yıldız kümelerinin evrenin yaşını tahmin etmemiz yolunda kısıtlamalara sahip olduğunu anlarız. Çünkü metal bolluğunun az oluşu bize bu yıldız kümelerinin, yıldız evrimi geçirmediklerini ifade eder. 2.a) Anakoldan Ayrılma Yaşı: Yıldızlar yaşamlarının hatırı sayılacak derecede önemli bir kısmını üzerinde yıldız bulunduran ve anakol adı verilen bir eğri üzerinde geçirirler. Bu anakol denilen eğri üzerinde yer alan yıldızların soğuk ve sıcak özelliklerine bağlı olarak kütleleri farklılık gösterir. Sıcak olan yıldızların kütleleri, soğuk olan yıldızlara göre daha fazladır. Kütle bizim için önemli bir ayrıntıdır. Çünkü kütle yıldızın yaşam süresini belirler. Böylelikle bize yıldızın yaşı hakkında bilgi verir. 2.b) Beyaz Cüce Soğuması: Hepimiz kütlesi küçük olan yıldızların, yaşamları sonlandığında beyaz cüce adını verdiğimiz ölü yıldızlara dönüştüğünü biliriz. Beyaz cücelerde nükleer enerji üretimine rastlanmaz. Yani küçük kütleli bir yıldız, enerji kaynağı bittiğinde yaşamının sonuna gelmiş ve beyaz cüceye dönüşmüş olur. Dolasıyla enerji üretmeyen beyaz cüce, zaman içinde soğuyarak parlaklığı yavaşça azalır. Bir yıldız kümesinin içindeki en az parlak ya da en fazla soğuk beyaz cüce, o yıldız kümesinin yaşını belirlemede bize yardımcı olur. Fakat bu yöntemdeki gözlemsel belirsizlikler, yaş tayininin sonucunu etkileyeceği ve dolayısıyla sonucun yanıltıcı olmasına sebep olacağı için net bir sonuç elde edemeyiz. Evrenin yaşını belirlemek için kullandığımız başka bir yöntemde nükleokozmokronolojidir. Nükleokozmokronoloji, radyoaktif çekirdek bozunmalarında ortaya çıkan çekirdeklerin sayıca fazlalığında yola çıkarak evrenin yaşını belirlememizi sağlar. Çok uzun ömürlü radyoaktif çekirdekler genellikle süpernova yani enerjileri biten çok büyük kütleli yıldızların oluşturduğu patlamalar sırasında üretilirler. Bu patlama sonucunda ortamda oluşan radyoaktif ürünlerin fazlalığı ile evrenin yaşına dair bir yorumda bulunabiliriz. Nükelokozmokronoloji, hata payı düşük bir ölçüttür. Fakat bu yöntem de tek başına yeterli değildir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/exomars-yuzey-araci-schiaparelli-sag-salim-inis-yapti/", "text": "ESA ve RSA tarafından 7 ay önce Mars'a gönderilen ve birkaç gün önce Mars yörüngesine giren ExoMars misyonunun yüzey aracı Schiaparelli Mars yüzeyine indi ve ilk sinyallerini gönderdi. Malesef araçtan artık sinyal alınamıyor ve başarısız oldu. Yani, aşağıda aracın başarısı hakkında yazdıklarımız geçerliliğini yitirdi. Yine de, araçtan hala sinyal alabilme umudu 2016 ekim ayı sonuna kadar sürecek. Araç yüzeye indiğinde, beklenilen zamanda alınamayan indim, sağlıklıyım sinyali, uzun bir bekleme süresinin ardından Mars çevresindeki yörünge aracı tekrar yüzey aracının bulunduğu bölgeden geçerken alınabildi. Yani, ExoMars takımı oldukça gerilimli uzun bir zaman geçirdi diyebiliriz. Schiaparelli, bir sonraki ExoMars görevleri için deneysel bir iniş gerçekleştirmiş sayılıyor. Zaten, ana tasarlanış amacı da bu. ESA ve RSA, tarihlerinde ilk kez başka bir gezegene gönderdikleri sondanın yavaşlatıcı roketler yoluyla yüzeye ulaşmasını amaçladılar. Bu yöntem, uzun zamandır NASA tarafından kullanılıyor. Daha önce Mars'a gönderilen Viking araçları ve şu anda hala görevini sürdüren Cruosity aracı, bu yöntemle yüzeye ulaşmıştı. Mars yüzeyindeki yeni gözümüz olan Schiaparelli malesef uzun ömürlü olmayacak. Güneş panelleri veya nükleer bir güç ünitesi yok. Dünya'dan gönderilirken şarj edilmiş olan ve 8 günden uzun dayanmayacağı hesaplanan bir güç kaynağına sahip. Araç, bu süre içerisinde Mars atmosferini inceleyecek ve bulunduğu çevreden fotoğraflar iletecek. Pilleri bittiğinde ise, bir daha çalışmamak üzere kapanacak. Ancak, belirttiğimiz gibi, bu araç ESA ve RSA için deneysel bir anlam ifade ediyordu ve 2018 yılında ikinci ExoMars misyonunda Mars'a gönderilecek yüzey aracının inişini test etmek amaçlanmıştı. Yörünge aracı TGO ise, Mars atmosferini ve yüzey yapısını incelemeye uzunca bir süre devam edecek. ESA'nın ExoMars misyonu için kullandığı twitter adresinden gelişmeleri takip edebilirsiniz. Bir süredir komplo teorisi ve ufola... Hubble Uzay Teleskobu, Arp 256 olar... SpaceX'in Mars Aracı İçin Dev Yakıt Tankı Hazır!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/exomars/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı ve Rusya Federal Uzay Ajansı 'nın ortak misyonu olan ExoMars , kızıl gezegenin biyolojik ve jeokimyasal geçmişini araştırmak üzere 14 Mart 2016'da Kazakistan'ın Baykonur üssünden Proton-M roketi ile fırlatılmıştı. Bir yörünge ve bir yüzey aracından oluşan ExoMars Uzay Aracı, yedi ay süren yolculuğun ardından 16 Ekim'de Mars'a ulaştı. Avrupa ve Rusya'nın gerçekleştirdiği bu ortaklaşa misyondaki amaç, Mars'ta yaşam izleri aramak, kızıl gezegenin geçmişinde ve şu anda yaşamın olup olmadığını araştırmak. Ayrıca, yüzey aracının inişi başarılı olursa, ilk defa NASA'nın üretip göndermediği bir araçla Mars yüzeyinde araştırma yapma imkanına kavuşulacak. İlk ExoMars görevinde yer alan TGO adlı gaz izi yörünge aracı, Mars'ın yörüngesinde dört günde bir tam turunu tamamlayıp Mars atmosferini detaylıca tarayarak çeşitli biyolojik ve jeolojik araştırmalara öncülük edecek. TGO, Mars'ın yüzeyinden kopan gaz ile su buzunun tespitini de gerçekleştirecek donanıma sahip. Bu yörünge aracı aynı zamanda Mayıs 2018'de fırlatılması planlanan ve 2019 başlarında Mars'a varması düşünülen, bir yörünge ve bir yüzey aracı taşıyacak ikinci ExoMars Görevi için de gerekli verileri sağlamış olacak. Bu birinci görevde yer alan ve Mars yüzey aracı görevi gören Schiparelli ise, 19 Ekim'de yörüngeye giren araçtan ayrılıp 1700km/saat hızla ve atmosferi geçtikten sonra yaklaşık 6 dakika sürecek yolculuğun ardından ateşleme sistemleri sayesinde yavaşlatılarak darbe emici minderlerinin üzerinde Mars yüzeyine yumuşak iniş yapacak. Yüzeyde hareket etme yeteneği olmayan ve sadece birkaç Mars günü boyunca çalışabilecek biçimde dizayn edilmişmiş olan Schiparelli, Mars'ın gelecek insanlı misyonları için öncülük yapacak bir araç. Bu araç sayesinde iniş ve frenleme sistemleri test edilecek. Bunun ardından indiği bölge ve çevresinde bir dizi araştırma yapacak. Schiparelli aynı zamanda Mars gezegeninin olmazsa olmazlarından biri olan şiddetli toz fırtınalarından faydalanıp, yüzeyden kopan toz tanelerini inceleyerek elektriksel kuvvetleri ölçecek. Bu ExoMars projesinin en önemli amaçlarından biri de 2004'te Mars çevresinde göreve başlayan Mars Express uzay aracının elde ettiği metan bulgularını onaylamak. Güneş ışığı ve kimyasal reaksiyonlar sonucu atmosferde parçalanarak oluşan metan, en ilgi çekici gazdır. Eğer metan varsa ya mikroplar tarafından üretiliyor ya da ısı ve sıvı halde sudan kaynaklanan jeolojik prosedürlerden ortaya çıkıyor. Mars'taki metan varlığının gerçek nedenini ExoMars misyonu sayesinde öğrenme imkanına kavuşacağız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/eylulde-asteroit-carpmayacak/", "text": "Eylül ayında bir asteroid Dünya'yı yok etmeyecek. Tamam tamam, gelin konuyu biraz daha detaylı ele alalım. Bu hikayenin Reverend Efrain Rodriguez'in 2010'da NASA'ya gönderdiği mektupla 2015'te tehlikeli bir asteroidin uyarısını yapmasıyla ortaya çıktığı düşünülüyor. Mektubun gönderildiği zamanlarda çok önemsenmese de bugünlerde pekçok internet sitesi iddia üzerinde durmaya ve bunu gerçekmiş gibi aktarmaya başlamış durumda. Hikaye ortaya çıktığından beri o kadar yaygınlaştı ki, NASA ilginç bir şekilde hikayenin doğru olmadığını belirten bir açıklama yapmak zorunda kaldı: NASA'nın karşılaşmaktan nefret edeceği Armageddon hikayesi kapımızda değildi. Yine de asteroidler ve kuyrukluyıldızların Dünya için tehlikesi aslında çok olası. Bu nedenle pekçok bilim insanı, Dünya'yı gelecekte muhtemel bir asteroid felaketinden korumak adına daha büyük bir asteroit belirleme sisteminin kurulması gerektiğini tartışıyorlar. Aslında Şubat 2013'teki Chelyabinsk Meteoru gibi küçük gökcisimleri kendilerini radarlarlara farkettirmeden Dünya'da bir yerlere çarpabilirler. Ancak 4 kilometrelik bir gökcismi farkedilmemek için açıkça çok büyük bir boyut. Yakın gelecekte de bu türden tehlike yaratacak hiçbir gökcismi yok. NASA gelecek 100 yılda büyük sayılabilecek herhangi bir asteroidin Dünya'ya çarpma ihtimalini ise %0.01 olarak belirlemiş durumda. Güneş'ten yaklaşık 2 bin astronomi ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/eyupte-amator-astronom-yetistirme-programi/", "text": "Ali Kuşçu Uzay Evi, gökyüzünde neler olduğunu merak eden gençleri Amatör Astronomi Programına bekliyor. Prof. Dr. A. Talat Saygaç danışmanlığında hazırlanan eğitimle Eyüplü gençler artık birer amatör astronom olabilecek. İstanbul Eyüp'teki Ali Kuşçu Uzay Evi'nde de 6000 tane yıldızdan oluşan karanlık bir ortamda ana sınıfından lise seviyesine kadar Temel Astronomi eğitimleri veriliyor. Bu eğitimlere çeşitli okullarin çeşitli sınıflarından öğrenciler geliyor. Yani bir kerelik gezi gibi düşünebiliriz. Şimdi ise burada lise öğrencilerine bir sürekli eğitim hazırlandı. Simurg 5-25 Yaş Yaygın Eğitim Programı kapsamında Eyüplü lise öğrencilerine yönelik Amatör Astronom Yetiştirme Programı Kasım 2016'da başlıyor. Amatör Astronomi Yetiştirme Programı için Simurg Gençlik Merkezleri ve Ali Kuşçu Uzay Evine başvuru yapabilirsiniz. Detaylı bilgi için 0212 613 00 26 /0549 794 73 23 numaralı telefonlardan bilgi alabilirsiniz. 68 yıl aradan sonra, Dünya'ya en ya... Bir gök cismi yahut bir gök olayı d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/fantastik-uzay-projeleri-dyson-kuresi/", "text": "Ünlü Fransız yazar Jules Verne, Ay'a Seyahat öyküsünü 1865 yılında yazdığında, Ay'a seyahat muhtemelen bir hayalden öte değildi. Oysa bundan 104 yıl sonra, 1969 yılında insanoğlu Ay'a ayak basmayı başarmıştı. Jules Verne, her ne kadar bazı hesaplamaları doğru yapabilmiş olsa da öyküde geçenler pratikte uygulanamayacak şeylerdi. Ama o çok önemli bir şey yapmıştı. İmkansız görüleni, hayal etmişti. İşte bu yazı serimizde, bu projelere değinmek istedik. Fakat projeleri incelemeye başlamadan önce, yazı serisinde oldukça işe yarayacağını düşündüğümüz bir konudan bahsedelim; Büyük Sayıların isimleri. Her ne kadar, milyar ya da trilyon ötesindeki sayıları 10'un kuvvetleri olarak göstermek pratik olsa da bu sayıların isimlerini bilmekte fayda var. Buraya kadar her şey yolunda. 15 basamaklı en büyük sayı 999.999.999.999.999. Peki buna 1 eklersek elde edilecek sayı kaç? 1 Trilyar? Milyondan sonra milyar geliyorsa, trilyondan sonra da trilyar gelmeli değil mi? Maalesef değil. Sıkıntı da buradan sonra başlıyor zaten. Şöyle ki, bundan sonraki sayıları adlandırmada dünya bölünmüş durumda. Türkiye; ABD, İngiltere ve İngilizce konuşan diğer ülkeler ile saf tutarak, kısa ölçek olarak tanımlanan ve trilyondan sonraki yeni sayı gruplamasını Binin katlarında yapan yöntemi tercih etmiş. Genellikle Avrupa ülkelerinin takip ettiği uzun ölçek sisteminde ise 999 milyondan sonra, 109'a denk gelen milyara geçilmez ve bin milyon denir. Bir sonrakinde de billion gelir. Yani 1012 İngilizler tarafından trillion olarak isimlendirilirken, Almanlar için billiondur. Trilyar, uzun ölçek kullanan dillerde, sekstilyon yani 1021 karşılığı olan sayıdır. Türkçemizde yer almaz. - Dyson küresi - Gök kancası - Yıldız motoru Star Trek dizisinin 12 Ekim 1992 tarihinde yayımlanan bölümünde, Atılgan isimli uzay gemisi yoğun bir kütle çekim kuvveti etkisi altına girer. Gemidekiler kuvvetin merkezini araştırarak devasa bir metal küre keşfederler. Kaptan Jean-Luc Picard, keşfettikleri bu kürenin bir Dyson küresi olduğunu ifade eder ve macera başlar. Dyson küresi, gelişmiş medeniyetlerce yapılmış olması düşünülen, gezegenlerinin etrafında döndüğü yıldızlarının etrafını çepeçevre sararak, o yıldızın neredeyse tüm enerjisini işlemeye yarayacak hipotetik mega yapıya verilen isimdir. Medeniyetleri enerji kullanımına göre sınıflandıran Kardashev ölçeğinde, bir medeniyetin Tip-2 olabilmesi için, güneşinin sağladığı enerjinin tümüne yakınını kullanabiliyor olması gerekir. Bu da Dyson küresi benzeri yapılar ile sağlanabilir. Dyson küresi tanımı, her ne kadar Freeman Dyson'a atfedilse de ilk dile getirilişi bilim-kurgu yazarı İngiliz Olaf Stapledon'un 1937 tarihli Star Maker romanındadır. Freeman Dyson, konuyu 1960 tarihli makalesinde Bilimde gelişen medeniyetler, büyüyen enerji ihtiyacını karşılamak için kaçınılmaz olarak bu tarz bir yapıyı inşa etmek durumunda kalacaklardır. Eğer dünya dışı gelişmiş akıllı yaşam bulmak istiyorsak, bu tarz yapılar aranmalıdır diyerek konuyu gündeme taşımıştır. Bundan sonra da bu yapılara Dyson küresi adı verilmiştir. Freeman Dyson, pek çok defa bu hipotetik yapının kendi adıyla anılmamasını istediğini ve Stapledon'dan esinlendiğini dile getirmiştir. Elbette ki günümüz endüstriyel kapasitesi Dyson küresi inşa etmek için yeterli değil. Hatta yakın bile değil. Ancak konsept olarak mümkün. Her ne kadar Star Trek'te Dyson küresi sanki tümüyle metalden yapılmış gibi görünse de; Dyson halkası, Dyson balonu, Dyson kabuğu ya da Dyson sürüsü gibi varyasyonları mümkündür. İşin eğlenceli kısmına gelelim artık. Bir Dyson küresi yapmak istersek, nasıl bir yöntem izlemeliyiz? İnsanlık uzay teknolojilerinde daha da ileri gidip, çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyduğunda, enerji açığını kapatmak için ilk bakacağı yer elbette ki Güneş olacaktır. Öyle ki Güneş, her saniye 1 trilyon nükleer bombaya eşit enerji yaymaktadır. En verimli nükleer reaktörümüzden 100 kentilyon kat daha güçlüdür. Bu enerjiyi kontrol etmek için yapmamız gereken, şu ana kadar mega yapı diye nitelediğimiz nice yapıların, yanında ufacık kalacağı ultra-mega bir yapıdır. Biz burada Dyson sürüsünü ele alalım, Güneş'ten gelen enerjiyi toplayıp, onu istenilen yöne sevk edebilen optik paneller dizisinden oluşan, bir Dyson küresi türü. Optik panellerimizin her birini 1 km2 olarak varsayarsak, 30 katrilyon (30x1015) uyduya yani panele ihtiyacımız olacaktır. Güneş'in büyüklüğünü düşünürsek, bu sayı normal gelecektir. Peki, bu kadar çok panel yapmak için ne kadar malzeme gerekir? Olabilecek en hafif malzemeleri mükemmele yakın verimlilik ile kullanabilirsek, 100 kentilyon (100x1018) ton malzeme ile gerekli paneller üretilebilecektir. Bu miktar, dünyanın kütlesinin yaklaşık 60'da biri kadardır. Peki bu kadar malzemeyi nereden bulabilir, nasıl Güneş'in etrafına götürebiliriz? Bu işi yapacak enerjiyi nereden elde edebiliriz? Bunlar, bir Dyson küresi yapabilmek için aşılması gereken mühendislik sorunlardır. Ama şanslı sayılırız, çünkü Merkür'ümüz var. Merkür; Güneş'e yakınlığı, metal zengini olması, Dünya'nın çok daha azı kütle çekim kuvvetine sahip olması ve atmosferinin olmaması sebebiyle adeta bu iş için biçilmiş kaftan. İşe, Merkür üzerinde kuracağımız üs ile başlıyoruz. En uygun güneş panelini tasarlıyoruz, panelleri üretecek tesisi kuruyor ve üretilen panelleri Güneş'in yörüngesine fırlatacak rampayı inşa ediyoruz. Elbette üretme ve fırlatma işi çok ciddi miktarda enerji gerektirecektir. Ancak, Dyson sürüsünü yapmak için gerekecek enerjiyi, sürünün ilk parçaları üretecek ve her parça sonraki parçaları üretmek için gereken enerjiyi üretecek ve bu şekilde devam edecek. Eğer işler yolunda gider, üretim tesisleri inşa edilebilirse, Dyson sürüsünün yapılması Merkür'ün yaklaşık %25'inin tüketilmesi ve 10 yıllık bir süre alacaktır. Biraz kolay mı geldi? Elbette değil, burada anlatılan her bir aşama akıl almaz teknolojiler, akıl almaz mühendislik bilgisi ve tecrübesi gerektiriyor. Ancak şunun altı çizilmelidir: Bir Dyson küresi yapmak bugün için çok çok zor olsa da, gelecek nesillerimiz için imkansız değildir. Dyson küresi tamamlandığında, insanlık için yeni bir çağ başlamış olacaktır. Dyson küresinden elde edilecek enerji ile; yıldızlar arası seyahat, gezegenlerin yaşanabilir hale getirilmesi gibi başka ultra-mega projeler kolayca hayata geçirebilecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/fantastik-uzay-projeleri-gok-kancasi/", "text": "Ah şu kaçış hızı yok mu? Dünya bizi bir rahat bıraksa, uzayın keşfinde neler yapacağız ama tutturmuş bir kütle çekim kuvveti, bırakmıyor ki gidelim! Neymiş efendim, ona potansiyel enerji borcumuz varmış, ödemeden çıkamazmışız. Olmalı, bir yolu olmalı. Dünya'nın kütle çekim kuvvetinden kurtulmanın bir yolu olmalı! Maalesef, anladığımız fizik kuralları çerçevesinde bundan kurtuluş yok. Fakat manipüle etme şansımız var: Yörüngeye bir Gök Kancası yerleştirmek. Yapmamız gereken, roketi Dünya'nın kütle çekiminin dışına çıkarmak için gereken iş miktarını bulmak. Burada, roket Dünya'dan uzaklaştıkça r değişeceği için integrale başvurmamız gerekecek. olarak enerji ihtiyacımızı bulmuş oluruz. Bu, Dünya'mıza ödememiz gereken enerji miktarıdır . Bunu da roketimize vereceğimiz hızdaki kinetik enerji ile sağlayacağız. Dikkat edersek, denklemde cismin kütlesi elendi. Yani uzaya göndereceğimiz şey, 1 misket tanesi de olsa, Saturn V roketi de olsa, aynı kaçış hızına sahip olmalıdır. Bu büyük zorluk, bilim insanlarını farklı yöntemler üzerinde düşünmeye sevk etmiştir. Nasıl ki günlük hayatımızda kullandığımız yollar, havaalanları vs. var ise, uzay yolculuklarını da düzenli hale getirebilmek için kalıcı uzay altyapılarının kurulması düşünülmüştür. Bu tarz fikirler arasında en popüler olanı uzay asansörüdür: Bir ayağı Dünya üzerine çok sağlam bir şekilde ankrajlanmış, diğer ucu Dünya'dan yüzlerce kilometre yukarıda konumlanmış balans ağırlığı, bu iki ucun arasında çekilmiş bir urgan ve bu noktalar arasında urgan üzerinde gidip gelecek olan bir taşıyıcıdan oluşan sistem... Muhteşem görünmekle birlikte, pek çok sorunlar barındıran bir yapı. Tüm bu yapıyı Dünya'ya sabitlemek, urganın dış etkenler nedeniyle kopma riski, taşıyıcıyı sürekli çıkarıp indirecek enerjinin sağlanması gibi teknik problemlerin yanı sıra akıl almaz maliyetler de söz konusu. Bu sorunlar neticesinde uzay asansörü -şimdilik en azından- pek olası değil gibi duruyor. Ancak uzay asansörünün aksine; denenmiş, çok daha ucuz ve uygulaması basit bir yöntem var. Gök Kancası olarak adlandırılan bu sistemde, urganı Dünya'ya bağlamak yerine uçları serbest halde Dünya'nın yörüngesine bırakıyoruz. Bir ucunda denge ağırlığı, diğer ucunda da kanca olacak şekilde Dünya'nın etrafında dönmesinin yanı sıra kendi etrafında da dönmesini, spin atmasını sağlıyoruz. Bir an kanca ucu Dünya'ya bakıyor, daha sonra ağırlık ucu. Bu devir sürekli devam ediyor. Atmosferin sürtünmesinden etkilenmemek için de en düşük noktadaki yüksekliğimizi Dünya'dan yaklaşık 100 km olarak belirliyoruz. Gök kancamızın urgan uzunluğunun 1000 km civarında olması gerektiğini de belirtelim. Sistemin kanca ucu Dünya'ya yakın konumdan geçerken, uzay mekiği kancaya bağlanıyor. Bu esnada kancamızın Dünya'ya göre anlık bağıl hızı 0 olacaktır. Mekik kanca ile birlikte spin atarken Dünya'ya en uzak noktada mekiği bırakarak uzaya fırlatıyor. Bu sayede faydalı yük miktarı artarken, yakıt ihtiyacı ve dolayısıyla atmosfere bırakılan zararlı gazlar ciddi derecede azalmış oluyor. Kancaya bağlanmak o derece kolay olmasa ve özel tasarım mekikler gerektirse de günümüzde fırlatılan devasa roketlerden daha ekonomik olacağı kesin. - Dünya etrafında dönen ancak spin atmayan gök kancası. Daha basit, ilk denemeleri yapılmış ve de günümüz malzemeleri ile üretilebilir. Ancak faydalı yük taşımaya katkısı sınırlı. - Dünya etrafında dönerken kendisi de spin atan - Kombine çalışacak olan 2 sistem, biri Dünya'ya yakın, diğeri hemen onun üzerinde yer alıyor. 1. kanca, yükü 2. kancaya transfer edecek ve 2. kanca yükü daha yüksek hıza çıkarabilecek. - 2 elips üzerinde yörüngeye sahip, böylece farklı anlarda farklı açısal hızları olan kalp şekline benzeyen yörüngesi nedeniyle kardiyo-rotovatör olarak adlandırılan gök kancası. (2) Elbette tasarımlar bunlarla da sınırlı değil. Farklı konseptler geliştirilmeye de devam edecektir. Her birisinin avantajları ve dezavantajları var. Yalnız, hangi tip olursa olsun, Gök Kancalarının da bir zayıf noktası var: Momentum kaybı. Her fırlatmada enerji kaybı olacağı için eğer bu enerjiyi yenilemez isek, sistem yavaşlayacak ve nihayet atmosfere girerek yanacaktır. O zaman ben ne anladım bu işten? demeyin. Asıl muhteşem olan tam da burası. Dünya ile olan kütle çekimden kaynaklı enerji hesaplaşmamızda bir aracı kullanarak işi daha kolay hale getiriyoruz. Nasıl Dünya'dan giden yükleri hızlandırmak zorundaysak, Dünya'ya gelen yükleri de yavaşlatmak durumundayız. İşte spinli gök kancasının farkını göstereceği nokta burası olacaktır. Nasıl ki mekikleri uzaya fırlatırken enerji kaybediyorsa, Dünya'mıza gelen mekikleri de kanca ucu yukarıdayken yakalayarak yavaşlatacak ve bu sayede hem bir iniş mekanizması olarak görev yapacak hem de enerjisini yenileyebilecektir. Yine de bir miktar enerji kayıpları olacaktır ama bunu ufak motorlar ile çözebiliriz. Gök kancasına kurulacak güneş panelleri ile de üstesinde gelinmesi için çalışmalar var. Gök kancası sisteminin en güzel özelliği belki de diğer gezegenlere, onların uydularına ve hatta göktaşlarına bile kurulabilecek olması. Bu sayede uzay yolculuklarının süreleri ciddi derecede kısalacak, asteroit madenciliğinin önü açılabilecektir. Örneğin, Mars'a bir gök kancası kurulabilir. Ayrıca Mars'ın atmosferinin ince olması ve Dünya'ya göre daha az kütle çekim kuvvetinin olması gök kancalarının daha verimli olmasını sağlayacaktır, Dünya ile Mars arasında yapılacak uzay yolculuklarının süresini yarı yarıya azaltırken faydalı yük miktarını da 10 katına kadar arttırabilecektir. Bitmedi, mineral ve metal zengini bir asteroide gök kancası kurarak Mars'tan asteroit kuşağına uzay trafiği oluşturabiliriz. - Bugüne kadar sadece 24 insan kaçış hızını geçmiştir. Bunların tümü 1969 ile 1972 yılları arasında Apollo projeleri ile Ay'a giden astronotlardır. - Phobos, Güneş Sisteminde gezegenine en yakın uydudur. 1877'de keşfedilmiştir. - Her ne kadar yapılabilirliği ve uygulaması bazı bilim insanlarına çok gerçekçi gelmese de Japonya'nın 50 yıl içerisinde tamamlanmak hedefinde bir uzay asansörü projesi bulunmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/fantastik-uzay-projeleri-yildiz-motoru/", "text": "Başka yıldızlara gitmeye çalışacak uzak gelecekteki torunlarımız. Ama bu huzur dolu yuvamızı, biricik Güneş'imizi terk etmek istemezsek ne olacak? Başımızı alıp gitmektense, Güneş'imizi de yanımızda götürsek, olmaz mı? Hmm... Bunun da bir yolu var, tek ihtiyacımız ise bir Yıldız Motoru. Kemerlerinizi bağlayın, Güneş Sistemi'ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz. İlk bakışta ütopik gibi gelmiş olabilir. Ancak unutmayın; Fantastik Uzay Projeleri yazı serisindeyiz. Hem hatırlatmak isteriz ki önceki yazılarımızda Gök Kancaları yapıp, Dünya'mızın yörüngesine yerleştirmiştik. Bununla kalmadık, başka gezegenlere, onların uydularına ve hatta gök taşlarına bile gök kancaları kurarak Güneş Sistemi'nin dört köşesini su yolu yaptık. Ender bulunan madenleri ve füzyon için gerekli elementleri Dünya'mıza getirip, füzyona hükmederek enerji sorunumuzu büyük oranda çözdük. Füzyon da kesmedi, Güneş'in ürettiği her 1 kalori enerjiyi kontrol altına almaya karar verdik. Merkür'ü feda edip bir Dyson küresi yaptık. Bu sayede Kardashev ölçeğinde 2. seviye medeniyet seviyesine yükseldik. Teknolojide ulaştığımız bu noktayla, hedeflerimizi çok daha ileriye taşıyabileceğiz. Güneş Sistemi artık bizden sorulduğuna göre yeni hedef Güneş Sistemi'nin dışı olmalı. Ancak, uzay boşluğu; karanlık, soğuk ve sıkıcı... Üstelik yakınlarda da ilgi çekici pek fazla şey yok. Örnek verecek olursak, bize en yakın yıldızları içeren Alfa Centauri yıldız sistemi Güneş Sistemi'mizden 4.3 ışık yılı mesafede. Yani ışık hızıyla gitsek, ulaşmamız 4.3 yıl sürecek. Işık hızının yaklaşık %0.1'i ile yolculuk etsek, 4300 yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. Kaldı ki, şu ana kadar insan yapımı bir aracın ulaşacağı en yüksek hız olarak, Nasa'nın Parker Güneş Sondası'nın 193km/sn'lik hızı öngörülüyor ki bu da ışık hızının sadece %0.064'üne tekabül ediyor. Elbette Dyson küresi teknolojisine ulaşmış bir medeniyet için çok daha hızlı yolculuklar öngörmek yanlış olmasa da uzay boşluğundaki mesafelerin büyüklüğünü de göz ardı etmemek gerekir. Üstelik hedef noktamıza vardığımızda bulacaklarımızın da bu çileli yolculuğa değer olması gerekir. Bu bağlamda bir yıldız motoruna sahip olmak beraberinde çok farklı avantajlar getirebilir. Yıldız motoru, Güneş'i mevcut yörüngesinden oynatmak ve farklı yönlere doğru hareket ettirmek için tasarlanmış, olası farklı varyasyonları bilimsel olarak kanıtlanmış, hipotetik mega yapıya verilen addır. Güneş'i yerinden oynatacağız deyince tabii, Eee, Dünya'dakiler ne yapacak? Dünya Güneş'siz mi kalacak? endişesine kapılabilir insan. Telaşa hiç gerek yok. Dünya ve Güneş Sistemi'nin diğer tüm üyeleri kütle çekim kuvveti ile Güneş'e sabitlenmiştir. Güneş nereye, herkes oraya. İşte yıldız motorunu güzel kılan en temel özellik de bu diyebiliriz. Yazımızın başında Güneş Sistemi'ni devasa bir uzay mekiğine dönüştürüyoruz derken kast ettiğimiz buydu. Hayata geçirilen bir yıldız motoru ile kolonize edilmiş halde Güneş Sistemi'ni toptan hareket ettirebiliriz. - Samanyolu Gökadası'nda bulunan diğer sistemleri kolonize etmek için, onlara doğru tüm Güneş Sistemi olarak gitmek isteyebiliriz. Yeteri kadar yaklaştığımızda görev araçları gönderip, ihtiyacımız olan kaynakları elde edebiliriz. Ya da yakınlarında bir yere park edip, sürekli yeni komşumuzdan faydalanabiliriz. - Dünya'mızı hatta Güneş Sistemi'ni topyekun yok edecek bir süpernova patlamasının etkilerinden kaçmak zorunda kalabiliriz. Tip 2 seviyesine ulaşmış bir medeniyet, çevresindeki pek çok yıldızın yapısını ve ne kadar ömrünün kaldığını çok detaylı şekilde hesaplayabilmiş olacaktır. Bu da onlara olası süpernova patlamalarını milyonlarca yıl önceden tespit etme kabiliyeti verecektir. Bu medeniyet, kendisini tehdit edecek bir patlamayı ön görmüş ve ondan kaçma mücadelesine girmek zorunda kalabilir. (Burada bir ayrıntıyı belirtelim, böyle bir olayı gözlemleyerek önceden bilemeyiz. Süpernova patlaması yaşamış bir yıldızı tespit ettiğimizde, o yıldız aslında çoktan patlamış ve ışığı bize ancak ulaşmıştır. O nedenle, önlem alabilmek için yıldızın formasyonunu çok iyi bilip, ne kadar ömrü kaldığını hesaplamak gerekecektir. Bugün, Dünya'mıza zarar vereceği düşünülen süpernova adayı yıldız yoktur. - Bir başka yıldızın yakınlarına sokulmak ve Dünya'mızı onun yörüngesine sokarak Güneş Sistemi'ni terk etmek. Aynı Dyson küresinde olduğu gibi, 1937 yılında Olaf Stapledon tarafından yazılan Star Maker romanında yıldız motoru konusu da işlenmiştir. Ancak bilimsel literatüre girmesi, ilk olarak Leonid Mikhailovich Shkadov tarafından 1987 yılında tanıttığı makalesi ile olmuştur. Shkadov, Güneş'in etrafına kurulacak devasa ama çok ince bir ayna tasarlamıştır. - Bu yöntem ile elde edilecek hız muhtemelen tatmin edici olmayacaktır. Galaktik ölçekte kayda değer mesafeler almak yüz milyonlarca yıl sürebilir. - Shkadov İticisini, yani aynamızı; gezegenleri ve tabii Dünya'mızı yakma riskini karşı sadece Güneş'in kutuplarının üzerine koyabiliriz. Bu da istediğimiz her yöne gidemeyeceğimiz anlamına gelir. Kedi olmadan fare yakalama meraklısı insanlık, madem Shkadov İticisi ciddi dezavantajlar barındırıyor, öyleyse daha iyisini tasarlayalım demiş ve de Illinois Üniversitesi'nden Fizik profesörü Matthew Caplan yeni bir tasarım yapmıştır. Shkadov İticisi gibi yıldız motorlarına Pasif iticiler tanımlaması yapan Caplan, bir yıldız motoru inşa edecek olan medeniyetin Dyson küresi sahibi olduğu varsayımından hareketle, bu Dyson küresi yardımıyla, termonükleer enerji kullanan ve Aktif itici olarak tanımladığı yeni bir yıldız motorunu ortaya çıkarmıştır. En azından kağıt üzerinde. Caplan iticisinin/roketinin, gerekli kuvveti elde edebilmesi için ihtiyaç duyulan yakıt, Dyson küresinin Güneş üzerinde küçük bir noktaya odaklanması ile oluyor. Aşırı derecede ısınan bölgeden Güneş için küçük ama bizim için büyük kütleler kopması bekleniyor. Bu malzeme, aktif iticimizce yakalanıp, motor üzerinde bulunan füzyon reaktörlerinde enerjiye çevriliyor ve aşırı yüksek ısıdaki nükleer atık, motorumuzun Güneş'e uzak ucundan dışarı atılarak çok büyük bir itki kuvveti elde ediliyor. Elbette, motorun Güneş'e saplanmaması ve Güneş'i itebilmesi için de motorun Güneş'e bakan ucundan yine motor üzerinde bulunan parçacık hızlandırıcılarda hızlandırılmış hidrojen Güneş'e doğru ateşleniyor. Böylece, Caplan iticisi hem kendini dengelemiş hem de elde ettiği itkiyi Güneş'e yönlendirmiş oluyor. Caplan, yaptığı çalışmada, iticinin gücünü maksimuma çıkardığımızda, Güneş'in, yıldız motoruna 100 milyon yıl yetecek kadar enerji vereceğini gösteriyor. Ancak, aktif itki yöntemi ile varılacak hızlar sayesinde, bunun çok daha altında bir zaman diliminde yukarıda belirttiğimiz amaçlarımıza ulaşabiliriz. Güneş'in kütlesini yakıt olarak milyonlarca yıl boyunca harcadığımızda, Güneş'in ömrünü kısalttığımız düşünülmemelidir. Bilakis, bir yıldızın ömrü kütlesi ile ters orantılıdır. Güneş, kütlesinden kaybettikçe, kendi yakıtını daha yavaş harcayacak ve ömrünün kısalması şurada dursun, bilakis uzayacaktır. Elimizde, böyle bir yıldız motorunun var olduğunu düşünsenize... Kim bilir, belki Samanyolu'ndan sıkılır ve neden başka gökadaları da kontrol altına almayalım ki? bile diyebiliriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/farfarout-gunes-sisteminde-kesfedilen-en-uzak-cisim/", "text": "Güneş sistemimizin artık yeni bir şampiyonu var: FarFarOut! Astronomlar, Güneşten 140 astronomik birim uzaklıkta yeni bir nesne keşfettiler. Yani bu cisim, Dünya Güneş uzaklığının 140 katı uzaklıkta bulunuyor. Daha açıklayıcı olursak: Plüton bile güneşin etrafında 39,5 astronomik birim uzaklıkta dönmektedir (Astronomik Birim, yani AU, Güneş ile Dünya arasındaki yaklaşık 150 milyon kilometreye tekabul eder. Bu keşfedilen cisim, 150 milyon x 140 km, yani yaklaşık 21 milyar km uzakta yer alıyor). Washington, D.C.'de bulunan Carnegie Institution for Science'de görev yapan Scott Sheppard, geçen Perşembe düzenlenen konferansta bu bulgunun daha çok yeni olduğunu belirtti. Aslında Sheppard, yapılan bu keşfi konuşmasında duyurdu. Henüz bir akran değerlendirmesinden geçmedi ve makale olarak yazılıp ortaya da konmadı. Sheppard, FarFarOut adını verdiği cismi, bir önceki gece ocak ayında dış Güneş sisteminden toplanan teleskobik görüntüleri incelerken bulduğunu söyledi. Bazen karlı havaların da iyi bir tarafı olabilir çünkü Sheppard konuşmasını aslında 20 şubatta yapacaktı ancak kötü hava sebebi ile ertelendi. Eğer ertelenmeseydi bu keşfini de bu konferansta duyuramazdı. Ancak Sheppard ve ekibi, FarFarOut ile ilgili çok fazla bir şey bilmiyorlar. Neticede sadece yerini saptadılar, yörüngesini ve büyüklük tahminlerini tespit edebilecek yeterli veriyi henüz toplamadılar. Bu bilgileri edinmek için FarFarOut'u gözlemlemeye devam etmeyi planlıyorlar ama bunu yapmak zor olabilir. Çok soluk bir nesne ve onu belirleme kabiliyetimizin sınırında kalıyor diye açıkladı Sheppard. Yeni bulunan cismin takma adı da yine Sheppard ve ekibi tarafından bulunup aralık ayında açıklanan bir önceki rekor sahibi Farout'a bir selam niteliğinde. Resmi olarak 2018 VG18 olarak biline Farout ise güneşten yaklaşık 120 astronomik birim uzaklıkta bulunmaktadır. Bu cismin yıldızımız çevresindeki bir turunu yaklaşık 1000 yılda tamamlayan bir cüce gezegen olduğu düşünülmektedir. Yalnız şunu netleştirmemiz gerekiyor: burada bahsettiğimiz uzaklık rekorları, cisimlerin şu anki konumlarına göre olan uzaklıklarıdır. Yoksa yörüngesi bir hayli eliptik olan gök cisimleri yörüngelerinin bir noktasında 140 astronomik birimden daha uzakta bulunabilir. Mesela bir cüce gezegen olan Sedna, 900 astronomik birimden daha uzakta bulunabilir. Veya muhtemelen trilyonlarca kuyruklu yıldız barındıran devasa Oort Bulutu yaklaşık 5,000 astronomik birim uzaklıktan başlamaktadır. Sheppard, önemli iş arkadaşları olan Northern Arizona Üniversitesi'nden Chad Trujillo ve University of Hawaii'den Dave Tholen ile birlikte Hawaii'de bulunan 8 metrelik Subaru Teleskobu dahil bir çok aygıtı kullanarak yıllardır Dış Güneş Sistemi'ni taramaktadır. Araştırmacılar, sadece az bilinen alanları araştırmak ile kalmayıp varsayımsal olarak ortaya konan Dokuzuncu Gezegen'in (Planet 9) de izini sürmektedirler. Bu ekibin ve özellikle Mike Brown ve Konstantin Batygin gibi diğer araştırmacıların çalışmaları, Dış Güneş Sistemi'nin karanlık derinliklerinde 9.Gezegen'in var olabileceğini ortaya koymaktadır. Bir çok küçük ve uzaklara dağılmış cismin büyük bir düzen bozanın yer çekimi ile şekillendirildiği gözükmektedir. Bu büyük cisim Dünya'dan 10 kat daha fazla kütleli ve Güneş'ten yaklaşık 600 astronomik birim uzaklıkta bulunuyor olabilir. 5 Ocak 2005 tarihinde astronomlar, ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/fay-hatlari-ve-depremler/", "text": "Depremler gezegenimizin çekirdeğindeki dinamik süreçlerin sonucu oluşur. Bildiğimiz en yıkıcı doğal felaket odur. Tektonik olmayan depremler hariç fay hatları boyunca olur. Bu ister kara parçası olsun, ister deniz altı. Her yıl yaklaşık 800.000 fazla sarsıntı meydan gelir. Ancak çoğunu hissetmeyiz. Dünyanın yüzeyinde bir kabuk var. Bu kabuk yaklaşık 15 ila 20 km kalınlığında. Fay hatları da bu kabukta yer alır. Fay hatlarının tespiti 112 yıl önce 1911 yılında yapılmıştı. Bu keşif ile depremlerin kaynağı ve süreci hakkında bir fikir edinildi. Böylece 1950'lerin sonlarında Dünya'nın kabuk levhalarının ve levha tektoniğinin keşfinin temeli atıldı. Dünyanın yapısını anlamak adına büyük bir atılım gerçekleşti. Dünyanın iç süreçlerine ve kayaların stres altında nasıl davrandıklarına dair fikirler geliştirildi. Bilim insanları bu fay hatlarını belirleyerek depremlerin nerde olduğunu tahmin etmeye başladılar. 1750'ye gelindiğinde, bilim adamları, Dünya'nın üst kabuğunda iki farklı kaya türünün bir araya geldiği yerde kıvrılarak giden fay hatları olduğunu biliyorlardı. Not: Depremden bir hafta önce Van'a Gençlik ve Spor Bakanlığının davetlisi olarak gittim. Şehirden geçen fay hattını direk gördüm. Bunun için bilim adamı veya jeolog olmaya da gerek yok. 1900 yılına gelindiğinde, bilim adamları bu fay hatlarının depremlerle ilişkili olduğunu da biliyorlardı. Ancak bilim adamları bir hata yapıyordu. Depremlerin fay hatlarına neden olduğunu düşünüyorlardı. Bu konuda herkes hemfikirdi. Sanki kabuk, bir depremle çatlamış, bir tarafı diğerinden kayarak kaya uyumsuzluğu yaratan pürüzsüz bir kaya bloğu gibiydi. Depremler olmuş ve fay hatları geçmiş depremlerin kalıntısı idi. Depremler konusunda fikrimizi değiştiren çalışmaları Harry Fielding Reid isminde bir bilim insanı yaptı. Harry Fielding Reid, 1859'da Baltimore'da doğdu. Baltimore, Maryland eyaletinin bir şehri. Harry, ilk eğitimini İsviçre'de aldığında, yukarıdaki fikirler jeoloji derslerinde öğretilen şeylerdi. Harry'nin öğrendikleri de onlardı. Yani depremler fay hatlarını oluşturuyordu. Bununla birlikte depremler ve fay hatları Harry'nin pek umurunda olmadı. İsviçre'de yaşarken, birincil ilgisini dağlara ve buzullara odakladı. Harry, 1865'te (16 yaşında iken) Johns Hopkins Üniversitesine gitmek için Baltimore'a döndü. Jeoloji alanında doktora alacak kadar uzun süre kaldı (1885). 1889'dan başlayarak, buzullar üzerine araştırma yapan bir üniversite profesörü olarak görev aldı. Alaska ve İsviçre Alpleri boyunca epey seyahat etti ve buzulları, hareketlerini, oluşumlarını ve arazi üzerindeki etkilerini haritaladı ve inceledi. Buzul yapısı ve hareketi üzerine makaleler yazdı. Harry, Kalifornia fay hatları boyunca kayaları dikkatlice inceledi ve bunların sadece ani bir depremin sarsıntısından değil, uzun süreli fiziksel stresten muzdarip oldukları sonucuna vardı. San Andreas fay hattı boyunca uzanan kayalarda, deprem olmadan yüzyıllar önce, hatta bin yıl boyunca büyük gerilimlerin var olması gerektiğini gördü. Bu, önce fay hatlarının var olması gerektiği ve depreme bu hatlar boyunca uzanan gerilimin neden olduğu anlamına geliyordu. Kayalar kopana kadar stres biriktikçe birikti. Ve bir yerde depreme sebeb oldu. Harry, lastik bantlar gibi hareket eden fay hatları boyunca kaya katmanlarının görüntüsünü inceledi. Bu fay hatları boyunca yerin derinliklerindeki gerilimler, kayaları farklı yönlere çekerek bu kayaların elastik gibi gerilmesine neden oluyordu. Gerilme kırılma noktasına ulaştığında, kayalar elastik olarak geri çekiliyor ve bu da bir depreme neden oluyordu. Eskilerin bildiği gibi değil, depreme fay hatlarının neden olduğunu iddia etti. Bu, fay hatlarını incelemenin depremleri tahmin etmenin bir yolu olduğu, yalnızca sonuçlarını incelemek olmadığı anlamına geliyordu. Harry, dünyayı sarmış fay hatlarından oluşan labirentin önemini keşfetmişti. Şimdilerde depremleri artık hassas bir şekilde tahmin edebiliyorlar. Deprem uzmanları bas bas bağırıyor. İstanbul depremi, Maraş depremi deyip duruyorlar. Kim dikkate alıyor? Bazı kurumlarımızın bu işi dikkate aldığını ve hazırlık yaptığını biliyoruz. Ancak bununla birlikte çoğumuzun bir bina alırken dikkat etmediğimiz husus olduğunu bilelim. MS. 13 Aralık 115 yılında Antakya 'da deprem olmuş ve 260.000 kadar kişi ölmüştü. Dönemin kralı da siz hristiyanlar yüzünden oluyor bunlar diye başpapazı aslanlar önüne attırmış. Yıl 2023. Tarih tekerrür etti. Maalesef. Bu arada 1906'daki yıkıcı San Francisco depremi, San Andreas fayının her iki tarafındaki kara yüzeylerini 6,4 m kadar yatay olarak kaydırmıştı. Asrın depremi dediğimiz Pazarcık depremi ise 7.3 m kaydırdı. San Andreas fay hattı ile ilgili 2015'te çıkan Hollywood filmini izleyebilirsiniz. Amerika orda da Sendai depremi ne ki, en büyüğü bizde olacak gibi bir sidik yarışına girmiş hissettim. Senaryoda 9.6 şiddetinde oluyor deprem. Zaman zaman Japonya'da, Şili'de çok daha şiddetli depremler oluyor. Ben 2012 yılında Tokyo'nun güneyi Kamakura'da çalıştım. Fujisawa'da oturdum. Her an deprem oluyordu. Depremden 10-15 saniye önce mahalleye uyarı sesi geliyordu. Ayrıca cep telefonlarına veriyorlardı bu uyarıyı. Japonlar 7 şiddetindeki depremlere alışık. Binadan dışarı bile çıkmıyorlar. Biz de ise yıkıcı oluyor. Aklımızı başımıza toplayıp önlem almalıyız. Bir konuda bir açıklama daha yapmak istiyorum. Çeşitli haberler, yorumlar ortalıkta dolaşıyor. Kimi inanıyor, kimi inanmıyor. İyonosfer mercekmiş falan filan. Diyelim ki bu teknolojiye sahipler. Öyleyse bu teknolojiyi niye başkasına kullanmıyorlar? Niye biz? Ama konuşmamız gereken bence bu değil. Deprem, bu ülkenini bir gerçeği. Niye deprem yönetmeliğindeki eksikleri konuşmuyoruz? Veya yapılması gereken adımları. Denetlemenin sağlıklı nasıl yapılması gerektiğini konuşalım. Adamın elinde böyle bir teknoloji varsa bile bize birşey yapamasın. 9 veya 10 şiddetine dayanıklı evler, binalar yapalım. Sismik izalotör, radyal temel kullanalım. Bunları konuşmuyoruz, ne idüğü belirsiz senaryolar üzerinde gündem oluşturuyoruz. Allah bu millete bir daha böyle felaket yaşatmasın. Dua edelim, tevekkül edelim. Ama tevekkülün şartını yerine getirmedikçe başımıza gene geleceğini bilelim. Not: Deprem uzmanı değilim, okuduklarımdan çıkardığım notları yazdım."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/fermi-paradoksu-komsularimiz-nerede/", "text": "Fermi Paradoksu, Dünya dışı yaşamın yüksek olasılığı ve bizim onlarla temas kuramamış olmamız arasındaki tutarsızlıktır. Bir uygarlığın yıldızlara ulaşması ve hatta galaksileri kolonize etmesi için 13 milyar yıldan fazla, evrenin doğumundan beri zaman varken, henüz dünya dışı zekanın bilimsel olarak kabul görmüş bir izine rastlamadık. Fermi Paradoksu 1950'de ünlü İtalyan fizikçi Enrico Fermi, Los Alamos ulusal laboratuvarlarında çalışırken, meslektaşları ile arasında geçen muhabbet esnasında ortaya çıkmıştır. Daha sonra Fermi problemi, Büyük Sessizlik, Fermi-Hart Paradoksu, Tsiolkovsky-Fermi-Hart Paradoksu olarak da adlandırılacaktır. Bütün bu değişik isimler, Fermi gibi birçok bilim insanının zeki yaşamın olası bolluğu ve bizim henüz tespit edememiş olmamız nedeniyle aynı çıkmaza ulaşmış olmalarından kaynaklanmaktadır. 1961'de yazılan Drake denkleminde ortaya çıkan Dünya dışı uygarlıkların tahmini sayı aralığı ve Kepler Teleskobu ve diğer yer ve uzay teleskoplarıyla keşfetmeye devam ettiğimiz yüzlerce gezegen Fermi Paradoksu'nu desteklemektedir. Fermi Paradoksu'nun ilk bölümü boyutları ve sayıları içermektedir. Gözlemlenebilir evrende yaklaşık 10 üzeri 22 ile 10 üzeri 24 kadar yıldız var olduğu hesaplanıyor. Sadece galaksimizde yaklaşık 200 ila 400 milyar arası yıldız vardır. Tahmini gezegen sayısı da galaksimizdeki yıldız sayısının birkaç katıdır. Bu şartlar altında zeki yaşamın ortaya çıkma ihtimalini çok düşük tuttuğumuzda dahi yine de sadece gökadamız Samanyolu'nda çok sayıda uygarlık olmak zorundadır. Güncel veriler: Mayıs 2021 itibarıyla, Kepler uzay teleskobunun katkılarıyla keşfedilen 4383 gezegen vardır. Yine Kepler'den gelen verileri analiz eden Harvard-Smithsonian Astrofizik merkezi, Kepler-452b ve Kepler-186f gibi boyut olarak Dünya benzeri gezegenlerin sayısının galaksimizde yaklaşık 17 milyar olduğu görüşüne varmıştır. Fermi Paradoksu'nun ikinci bölümü ise zeki yaşamın başka gezegenlere ve yıldızlara yayılıp nadir kalmanın önüne geçmesiyle ilgilidir. Zeki canlıların en azından küçük bir bölümü öyle ya da böyle bizim gibi uzaya çıkıp, uzaydaki kaynaklara erişmek isteyecek ve kendi yıldız sistemlerini kolonize edeceklerdir. Ardından da er ya da geç diğer yıldız sistemlerine ulaşacaklardır. Ama evrenin yaşının 13.798 +/- 0.037 milyar yıl olması, burada zaman bolluğundan kaynaklı bir çelişki yaratmaktadır. Bu zaman bolluğu, bize zeki yaşamın tahminlerimizin ötesinde nadir olduğunu veya zeki canlıların davranışlarının tahminlerimizden farklı olabileceğini düşünmeye itmektedir. Başka yıldızlara ulaşmak ve onlara yerleşmek birçok zeki canlı için zor olsa da, cazip gelmese de, zaman içerisinde bütün yıldızlara en azından robot araçlar göndermek mümkündür. Üstelik yeterince gelişen bir uygarlık, Sovyet astronom Nikolai Kardashev'in yorumuna göre; zaman içerisinde yıldızların ve galaksilerin bütün enerjisini kullanabilecek kadar gelişecektir. Ve tıpkı bizim şu anda uzayın dört bir yanına isteyerek ya da istemsizce radyo sinyalleri gönderiyor olmamız ve doğal olmayan bir radyo sinyali kaynağı olmamız gibi, onlar da bizimkilerden çok daha fazla ve çok daha güçlü sinyaller göndereceklerdir. Böylesine gelişmiş uygarlıklar çok çok nadir olsa bile, sadece bir tanesinin geçmişte dahi var olup sonra yok olmuş olması, geride varlıklarına dair büyük kanıtlar bırakacaktır. Galaksimizde zeki yaşam ne bollukta olabilir? 1960 yılında Radyo astronom Frank Drake'in adını taşıyan ancak aralarında Carl Sagan, John C. Lilly ve Otto Struve gibi önemli isimlerin bulunduğu bir grup tarafından hazırlanan bir denklem bize galaksimizdeki zeki canlıların tahmini sayısını vermektedir. Denklem birçok değişkenden oluşmaktadır ve eleştiriye açık tahminler vermekten öteye gidemez. Denklem ilk ortaya atıldığında uygarlıkların sayısı tahmini olarak 1.000 ve 100.000.000 arasında öngörülmüştür. Güncel bilgilerimiz bu aralığı 2 ve 280.000.000 olarak değiştirmiştir. Bütün galaksideki uygarlıkların sayısı bir elin parmaklarından az da olabilir, milyonlarca da olabilir. Göründüğü üzere Drake denklemi pozitif ve negatif bakış açısına göre oldukça değişkendir ve Frank Drake'in bizzat kendi yorumuna göre denklem Fermi paradoksuna bir çözüm olmaktan ziyade, kendi cehaletimizi organize etmeye yarar. Yıldızlara ulaşmak bizler için henüz mümkün değil ancak, onları gözlemleyebiliyoruz, dinleyebiliyoruz ve izliyoruz. Radyo astronomi bize yıllar boyunca bu konuda umut verdi, Fakat ne yazık ki zeki canlılar bulmak için uzayı dinleyen SETI projesi 15 Ağustos 1977'de tespit ettiği, tekrarlanmayan Wow! sinyali ve kaynağı kesinleşmeyen, doğal olduğu kabul edilen radyo kaynağı SHGb02+14a haricinde kayda değer bir bulgu bulamamıştır. Güneş Sistemi dışındaki gezegenleri keşfedebilmemiz ve sayılarının daha şimdiden bini geçmesi, bize direkt gözlem konusunda bir fırsat sunuyor. Keşfedilen gezegenlerin atmosferlerinin içeriğini spektrografik analiz ile inceleyebilirsek, metan ve oksijen, yaşam tespit etmek için oldukça faydalı anahtarlar olacaktır. Yine, endüstri kaynaklı hava kirliliği tespit edilmesi durumunda, gelişmiş bir uygarlığın gezegenlerini kirletmekte olduğunu tespit edebiliriz. Ne yazık ki şu anda var olan metodlar, Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerin doğrudan gözlemini ve kapsamlı atmosfer analizini mümkün kılmıyor. Ancak, gelecekte bu tür gözlemler için yeni metodlar geliştirebiliriz. Bizden çok daha gelişmiş uygarlıklar 13.8 milyar yıl içerisinde galaksiye ve evrene yayılmış olmalıydı. 4.6 milyar yaşındaki Güneş sistemimiz bile defalarca ziyaret edilmiş, büyük çeşitlilik sunan gezegenlerine inilmiş ve kolonize edilmiş, kaynakları kullanılmış ya da kullanılıyor olmalıydı. En azından geçmişte gelip, çoktan gitmiş olsalar bile ufak bir izlerine rastlamalıydık. Henüz böyle bir fırsatımız olmadı ve şu ana kadar yapılan gözlemlerden sonra kimse bu konuda umutlanmak istemiyor. Yine de Asteroid Kuşağı bu konuda hala bir ihtimal taşıyor. Bir gezegenin yüzey koşullarından kaynaklı erozyondan uzakta, asteroidlerde yapılacak maden çalışmalarından kaynaklı izler, kalıntılar hala tespit edilebilir halde olmalı. Kendileri gelmese bile gönderecekleri zeki Von Neumann robotları kendi kendilerine galaksiye yayılmış olmalıydılar. Tek bir uygarlık bile saf hammaddelerden kendi kendilerine çoğalan, keşif amaçlı bu robotlardan yapmış olsaydı, galaksiye ve Güneş sistemimize defalarca ulaşmaları için gerekli zamanları olacaktı. Yeterince gelişmiş uygarlıkların çok yüksek enerjiler elde etmek için nasıl çözümler bulacağı ve ne gibi mega yapılar inşa edebileceklerini ve bunları nasıl tespit edebileceğimiz başka bir yazının konusu olsun. Bu konuda da şu ana kadar şanslı olmadığımızı söylemek şimdilik yeterli. Fermi Paradoksu hala geçerliliğini koruyor. En kötü ihtimallerle bile, yüzlerce uygarlığın var olması gerekirken henüz tespit edemememizin birçok nedeni olabilir. Bilimkurgu bize bu konuda bir çok ihtimal sunuyor. Aşağıda, bu tartışmaya açık konuda bazı gerçek olabilecek ihtimalleri derledik. 1) Şanssızlık. Doğru zamanda doğru yıldızı dinlemiyor olabiliriz ya da bizim dinlediğimiz ve kullandığımız frekans aralığını kullanmıyor olabilirler. 2) Bize çok uzak olabilirler. Uzayı yeterince uzun süre araştırmamış, dinlememiş olabiliriz. 3) Teknolojilerimiz iletişime geçemeyeceğimiz, birbirimizi anlamayacağımız, fark etmeyeceğimiz kadar farklı olabilir. Bizden çok daha gelişmiş ve bilmediğimiz, hayal etmediğimiz teknolojiler kullanıyor olabilirler. Ya da bizden daha az gelişmiş olabilirler. 4) Son zamanlarda Stephen Hawking'in bizim için de tavsiye ettiği gibi, dışarıdan tespit edilmemek için uzaya yayın yapmıyor olabilirler. Ön yargıları ve/veya deneyimleri temkinli olmalarını gerektiriyor olabilir. 5) Dünya ve Güneş sistemi ilgilerini çekmiyor, onlar için bir önem teşkil etmiyor olabilir. 6) Çoktan keşfedilmiş olabiliriz ancak kendilerince geçerli bir nedenden ötürü bizimle iletişim kurmaktan, kendilerini belli etmekten kaçınıyor olabilirler. 7) Zeki canlıların doğasında kendi kendilerini yok etmek olabilir. Bazı primat türlerinde ve kendi ırkımızda gözlemlediğimiz aşırı şiddet eğilimi ve yok etmeye meyilli olmamız, diğer zeki canlılar içinde geçerli olabilir. Kendi aralarında savaşıyor ve uzay ile ilgilenmiyor olabilirler, Kendi kendilerini yok etmiş olabilirler ya da en azından uzaya çıkma teknolojilerini, bilgi birikimlerini kaybetmeleri bile başka gezegenlere ulaşmalarını, uzayı dinlemelerini ve yayın yapmalarını engelleyebilir. Gezegenimizde tarih boyunca gelip geçen medeniyetlere baktığımızda, bu durum başka zeki canlılar içinde oldukça yaygın bir sorun olabilir. 8) Bazı doğal olaylar canlıları tamamen yok ediyor olabilir. Bir gezegene düşecek olan bir kaç kilometre çapındaki metal bir meteor dünyayı nükleer kışa sokmaya, canlı türlerinin büyük bir yüzdesinin daha önce defalarca olduğu gibi yok etmek için yeterlidir. Şu ana kadar var olmuş canlı türleri %99'unun soylarının doğal olaylar ile tükendiğini biliyoruz. Bu bile zeki canlıların evrimini çok değerli bir zaman aralığına sokuyor. Bizim dinozorların yok oluşundan itibaren evrimleşmemiz için 65 milyon yılımız oldu ve hala bir meteor durdurabilecek, yönünü değiştirebilecek ya da sağ kurtulabilecek kapasitede olup olmadığımızdan emin değiliz. Ancak başka gezegenlere yayılmış uygarlıkları daha büyük ve nasıl hayatta kalacağımızı bilmediğimiz tehlikeler bekliyor. Örneğin 30 ışık yılı mesafedeki bir süpernova bizi radyasyona boğabilir ve ozon tabakasına geri dönüşü olmayan hasarlar verip biz dahil sayısız canlının sonunu getirebilir. Bir gama ışını patlaması ise eğer bize yönlü olduysa yüzlerce ışık yılı mesafeden gezegen yüzeyindeki canlıları kavurabilir. 9) Yeterince gelişmeden, başka bir uygarlık tarafından yok ediliyor olabilirler. 10) Dünya yaşam gerçekten de nadir olabilir; tek zeki canlılar olabiliriz. Bu, pek de desteklenmeyen ve olasılığı oldukça düşük bir ihtimal."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/filmlerden-uzaylilar-hakkinda-ogrendiklerimiz-2/", "text": "Basit tıbbi teçhizat, ilkyardım veya hastane gibi kavramlardan habersiz bu uzaylılar, şimdiye kadar Dünya'yı işgale gelen birkaç ırk arasında gerzeklikte ilk sıraya yerleşiyorlar. Sevgili uzaylılarımız zaman zaman kendi gezenlerinde temin etmekte sıkıntı yaşadıkları bir madde için Dünya'ya saldırırlar. İhtiyaç duydukları şey de genellikle su olur bu arada. Onca gelişmiş teknolojilerine karşın medeniyetten yoksun oldukları anlaşılan bu uzaylı kardeşlerimiz, Dünya insanlarıyla diplomatik ilişkiye geçmeyi, Denizlerinizde bolca su var, birazını bize verirseniz karşılığını öderiz, hem siz hem de biz faydalanırız demeyi falan hiç düşünmeden bodoslama saldırıya geçerler. Az önce medeniyetten yoksun dedim, kusura bakmayın ama sadece medeniyet değil, akıl da noksandır bu yaratıklarda. Çünkü Güneş Sistemi'nde Dünya'dan çok daha fazla suya sahip Enceladus, Europa gibi uydular bulunur. Hayvan gibi teknolojileri arasında giyim-kuşam ürünleri bulunmaz. İstisnasız anadan üryan gezmeye bayılan bu uzaylıların suya hassas olanları, suyla kaplı bir gezegene geldiklerinde dahi koruyucu elbise giymezler. Buradan yağmurluk denen giysinin çok yüksek bir teknoloji ürünü olduğunu anlayabilirsiniz. Bilgisayarları da her türlü müdahaleye açıktır. Misal, bunların bilgisayarını laptopunuzun kızılötesi portu aracılığıyla çökertebilirsiniz. Çünkü bunca guvenlik açığı tehlikesine rağmen, her türlü iletişim protokolunu tanırlar. Buradan öğrendiğimle, şu sıralar evdeki bluetooth'lu bilgisayarımla wireless ağa bağlanmaya calışıyorum. Protokol ve frekans sorunlarını çözer çözmez başaracam. Bunların genellikle kalkanları olan hayvani boyutlarda bir ana gemileri var. Fakat bu 700 hektarlik geminin bir noktasina atacağınız dandirik bir stinger füzesi ile tümünü havaya uçurmanız mümkün. Zincirleme patlama ile yok olur gidiyor koca gemiler. Yine de, gemilerinin bu zayıf noktasına 15-20 cm kalınlığında çelik bir plaka yerleştirmeyi akıl edemezler. Bir de, sanırım iletişim için kullandıkları gizli bir frekans oluyor hep. Bu frekansa girip bir şekilde yayının kestiğiniz veya karıştırdığınızda şaşkın ördeklere dönüyorlar, patır patır avlayabiliyorsunuz hepsini. Hep mi kötü niyetli bunlar? Hayır... Aralarında son derece iyi niyetli görünüp de aslında gerzekliğin veya psikopatlığın en uç örneklerini sergileyenler de var. Bunlar hiçbir masraftan kaçınmadan iletişime geçme isteklerini dünyalılara iletirler. Bunu bazen yetkili değil de, son derece gereksiz insanlara yapsalar da, öyle ya da böyle insanlığı tonla masrafa ve beklentiye sokacak bir buluşma ayarlarlar. İnsanlığın aylarca oradan oraya koşturması, milyarlarca dolarlık projelere girişmesinden sonra görüş günü gelip çattığında; ya şöyle bir inip el sallayıp giderler, ya da ayaklarına çağırdıkları insanları ellerinde buluşmaya dair tek bir delil veya fayda olmadan geri postalarlar. Kapak fotoğrafı: Stargate SG1 dizisinden Jack O'Neil ile konuşan Asgard ırkından birkaç kişi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/fizik-okuyanlar-icin-kitap-onerileri/", "text": "Fizik, tahmin edilebilenden çok daha geniş ve çok kompleks bir alandır ve bu kompleksliği en iyi anlamanın yolu sadece çalışmaktır. Ama çalışmak demek 10 saat oturup bir kitabı okumak değil, ilk önce adamakıllı bir kitap bulup her ince ayrıntısını anlayarak belki günlerce uykusuz kalıp yemek yemeyi unutarak, bu rutinin güzelliğine kapılabilmektir Tabii yemek yeseniz ve biraz uyusanız daha iyi olur her açıdan. Burada değinmek istediğimiz kitaplarla, sizlere en basit olan konudan en karmaşık olana kadar bir liste vereceğiz. Ve eğer ingilizce'ye yeteri kadar hakimseniz, bu listenin size inanılmaz derece faydası olacak. Değilseniz ise, bazı kitapların Türkçe çevirilerini bulabileceğinizden yana bir şüphemiz yok. Bildiğiniz üzere bu kitaplar bile çalıştığınız süre boyunca yetersiz gelecek ve anlamadığınız yüzlerce belki binlerce detay olacak. Bu yüzden kitaplardan çalışmak da bir yere kadar size yardımcı olacak. Her şeyi anladığınızı, her soruyu çözebileceğinizi düşüneceksiniz ama, bir sürü bilmediğiniz şeyin farkında olmayacaksınız. Bunun için internette online videolardan, derste aldığınız notlardan, gerçekten adamakıllı bilgili insanların takıldığı forum sitelerinden, başka kaynaklardan araştırmadığınız ve birilerine sormadığınız ve bütün formüllerin ispatını görmediğiniz ve neredeyse ezbere bilmediğiniz sürece tam anlamıyla kavramanız gerçekten çok zor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/fizikteki-tek-hiz-siniri-isik-hizi-midir/", "text": "Bu sorunun cevabı hem evet hem hayır. Aerodinamik yasalarına göz atan veya uçaklara meraklı olan biri kesinlikle Mach numarası ile karşılaşmıştır. Mach numarası, bir akıntının hızının yerel ses hızına oranıdır. İdeal bir gaz için ses hızı sıcaklığın karekökü ile orantılıdır. Eğer Mach numarasını M, ses hızını a ve akıntı hızını v ile tanımlarsak termodinamik yasalarından karşımıza şöyle bir denklik çıkar . Ses hızına ilk matematiksel yaklaşım Isaac Newton tarafından yapılsa da, bazı şeyleri göz ardı ettiği için yukardaki ifadeye ulaşamamıştır. Ancak 1700 lü yıllarda İngiliz William Derham ses hızını ölçmeyi başarmıştır. Teknolojinin ilerlemesiyle insanoğlu daha hızlı araçlar icat etmiş, Dünya'nın 20 yılda gördüğü iki büyük savaşla birlikte uçaklar da bu ilerlemeden en büyük nasibi almıştır. Pilotların savaş sırasında gözlemledikleri bir olay, o zamanın aerodinamikçileri için büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Pilotların gözlemlerine göre uçak ses hızına yaklaştıkça uçağın pervanesinin performansında düşüş olmuş ve o zamanın mühendislerini alternatif güç kaynaklarına yönlendirmiştir. Ama mühendislerin kafalarını karıştıran birşey vardı: 1940'lı yıllardan çok daha önce akışkanlar mekaniğinde profesörlüğünü almış ve modern aerodinamiğin babası olarak bilinen Alman mühendis Ludwig Prandtl'ın teorisine göre sürtünme katsayısı ses hızına yaklaşıldığında sonsuza gidiyordu. Burada alpha relatif açıdır. Eğer Einstein'in özel görelilik teorisine göz attıysanız bu denklemi Lorentz transformasyonlarıyla bağdaştırmanız mümkündür. Orada da gamma faktörü ışık hızına yaklaşıktıkça sonsuza gidiyordu. Yani ses hızına yaklaşmak, ışık hızına yaklaşmaya çok benziyordu. Ancak, ışık hızına yaklaşıldığında yaşanan sorun zaman genleşmesi ve enerji ihtiyacı iken, ses hızına yaklaşıldığındaki tek sorun sürtünme idi. Dolayısıyla ses hızının aşılmaz gibi bir özelliği yoktu. Bu durumda yapılacak tek şey vardı: Varı yoğu ortaya koyup ses bariyerini delebilecek bir uçak geliştirmek. Zaten İkinci Dünya Savaşı pilotlarının gözlemleri, ses bariyerinin ışık hızı gibi bir fiziksel bariyer olmadığını gözler önüne koyuyordu. Daha öncesinde birçok uçak, dalış yaptıkları sıralarda ses bariyerini aşmışlardı. Amerikan mühendislerin imzasını attığı, roketten bozma X-1 Bell isimli uçak 1947 yılında Mach 1.06'ya ulaşmayı başardı . Ses hızını aşan bu ilk uçak, kendi başına havalanma yeteneğine sahip değildi. Öncesinde başka bir uçağın gövdesine bağlı olarak havalandı ve 7 km yükseklikte gökyüzünde serbest bırakıldı. Daha sonra pilot roketleri ateşleyerek uçuşa geçti. Yani anlayacağınız bu uçağın bir uçak motoru bile yoktu. Bu roketten bozma uçak, başarılı bir uçuş gerçekleştirerek saatte 1.100 km hıza ulaşmayı başardı ve sağ sağlim yere indi. Aerodinamik hakkında daha çok deneysel bilgi topladıktan sonra uçakların dizaynında da değişikliklere gidildi. Ses hızına yakın uçan uçakların kanatları geriye doğru açılandırılmaya ve öte yandan da motorları güçlendirilmeye devam edildi. Savaş uçaklarının kanatları incelmeye başladı. Concorde gibi firmalar süpersonik hızlarda uçabilen yolcu uçakları bile tasarladılar. Sorunun cevabına gelince. Evet, ışık hızı fizikteki tek hız sınırıdır. Ses hızı aerodinamik yasalarında her ne kadar bir sınırmış gibi görünse de, teknolojinin nimetleri sayesinde bu hızın çok üstündeki yüzdelik dilimlere çıkabiliyoruz. Örneğin, Apollo 13 atmosfere girdiğinde Mach 30'un üzerinde bir hıza ulaşmış ve yüzey sıcaklığı sürtünme nedeniyle binlerce santigrat dereceye yükselmiştir. Öte yandan insanoğlu hiç bir zaman bildiğimiz fizik yasaları dahilinde ışık hızının üst yüzdelerine ulaşan, içine atlayıp da yıldızlararası seyahate çıkılacak bir araç yapamayacaktır. Bu arada üstteki gibi resimler genelde insanlara sanki bir ses duvarının içinden geçiyormuş hissi verir. Ancak koni biçiminde görülen o kısım düşük basınç alanıdır ve o görülen gri şeyler de havadaki aniden yoğunlaşan su tanecikleridir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, şu an için fizikteki tek hız; ışık hızında yol alan kütlesiz parçacıklara ait hız sınırıdır. Bu hız, evrendeki her çeşit maddenin ve taneciğin doğal hız sınırıdır. Işık hızı hakkında daha detaylı bilgi için, sitemizde yer alan özel görelilik yazı dizisini okumanızı tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/florence-goktasi-asteroid-3122-gecis-videosu/", "text": "Kardeş topluluğumuzun usta astrofotoğrafçısı Murat Sana, dün gece (1 Eylül 2017) Florence Göktaşı'nın (Asteroid 3122, Florance 3122) Dünya'nın yakınından geçişini zaman aralıklı olarak görüntüledi. Florance, yaklaşık 4.5 km'lik bir çapa sahip ve görüntülendiğinde bizden yaklaşık 7 milyon km uzaktaydı. Parlaklığı 9 kadir olduğu için, çıplak gözle görülebilmesi imkansız. Kadir, gökcisimlerinin parlaklık değeridir. Rakam büyüdükçe, parlaklık düşer. Örneğin gökyüzünün en parlak yıldızı Sirius 1.5 kadir, parlaklığa sahiptir. İnsan gözü 5.5 6 kadir'e kadar sönüklükteki objeleri seçebilir. Hayır, Yakında Bir Asteroit Dünya'ya Çarpıp Hepimizi Öldürmeyecek! Eylül ayında bir asteroid Dünya'yı ... Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/fotograflarla-neptun-sistemi/", "text": "1989 yılında Güneş Sistemi'nin son gezegeni Neptün'ün 4,950 km yakınından geçiş yapan Voyager 2 uzay aracı tarafından Neptün ve uydularına ait gönderilen görüntülerden bazıları... Bu fotoğraflar, Neptün'e ait elimizdeki en yüksek çözünürlüklü görüntülerdir. Fotoğrafların tamamı, NASA'nın Voyager 2 uzay aracı tarafından çekilmiş, tüm telif hakları NASA/JPL'e aittir. 5 Ocak 2005 tarihinde astronomlar, ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/foton-kusagi-zirvaligi/", "text": "İddia şu; Pleiades yıldız kümesinin çevresini bir foton kuşağı sarıyormuş ve Güneş sistemi de bu kuşak çevresinde 25.860 yılda bir dönüyormuş. Yani, 12.500 yılda bir bu kuşağın içine girip çıkıyormuşuz. Öncelikle; foton kuşağından anlayabildiğimiz; bildiğimiz ışık parçacıklarının bir araya gelip bir kuşak oluşturması. Ben söyledikleri zırvalıklardan bunu anlıyorum, başka mistik, tanımlayamadığımız bir şeyi kastediyorlarsa bilemem. Fakat foton denen şeyin öyle bir araya gelip uzay boşluğunda böylesine boyutlarda bir kuşak oluşturabilmesi bilimsel açıdan mümkün değil. Bir de Pleiades çevresindeki yörünge meselemiz var. Güneş 400 ışık yılı uzaktaki bu yıldız kümesinin çevresinde 25 bin küsür yılda bir dönüyorsak, yörünge hızımız ışık hızının onda biri civarında olmalı. Eğer durum buysa, ömür sürecimiz içinde gökyüzündeki yıldızların birbirlerine göre konumlarının sürekli farkedilir biçimde değiştiğini görmeliydik. Hatta, yörüngemiz nedeniyle bakış açımız hızla değiştiği için, takımyıldızların şekilleri sıradan bir insanın bile farkedeceği biçimde bozulmalıydı. Bu olmadığına göre, demek ki böyle bir yörünge falan da yok. Neyse, bu zırvalığın ilk ortaya atıldığı tarih, 1991. Avustralyalı biri ilk olarak bu tarihte foton kuşağı hikayesini uyduruyor ve bunu bir dergide yayınlıyor. Tabii ki o günlerde, kuşaktan geçeceğimiz tarih olarak 1994 belirlenmiş. Bir şey olmayınca yeni tarih olarak 1997'yi vermişler. O zamanlar internet yok ve bazı UFO meraklıları dışında kimsenin umurunda olmamış. En son 2012 yılına kadar ötelenen bu zırvalık, hazır internet de varken, insanların inandığı neredeyse yeni bir din haline dönüşmüş durumda. Zaten mistik gördüğü her şeye inanmaya meyilli milyonlarca kişi de bu zırvalığın peşine düştü. Bu arada merak etmeyin, tutturmak için uydurdukları son tarih olan 2012 de tutmadı ama, benzeri bir şeyi 2030, sonra 2050, o da olmazsa 2100 yılı için yeniden uydururlar. İnsan hayal gücü sınır tanımaz. Tek bir kişi bile, Yüzüklerin Efendisi gibi bir kitap yazıp, detaylarıyla hayali ve muhteşem bir dünya kurabiliyor. Bunun için uğraşmak lazım, eğer uğraşamıyorsanız, böyle bir zırvalığı alır, üzerine aklınıza gelebilecek ne kadar saçma şey varsa belli bir mantık gözetmek zorunda kalmadan sıralar ve bunu kitap olarak piyasaya sunarsınız. Temiz para."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/g-kuvveti-nedir/", "text": "Yol açık, kemeriniz bağlı. Aracınızın sıfırdan 100 kilometreye kaç saniyede çıkacağını test etmeye karar verdiniz. Trafiğe kapalı alanda olduğunuzu ve hız sınırı olmadığını varsayarak gaza bastınız. Yaklaşık 6 saniyede aracınızın sürat ibresi saatte 100 kilometreye ulaştı ve siz bu hızlanma boyunca koltuğunuza yapıştınız. İşte sizi koltuğunuza yapıştıran bu hızlanma, üzerinize uygulanan G-kuvvetinin bir bileşenidir ve yaklaşık olarak 0,44 g değerine eşittir. Arabayı durdurdunuz ve dışarı çıktınız. Üzerinize hala bir g-kuvveti uygulanıyor ancak bunu hızlanma olmadığı için hissetmiyorsunuz. Bu g kuvveti Dünya'nın yerçekiminden kaynaklanmaktadır ve sizi Dünya'nın merkezine doğru 1 g sabit değeri ile hızlandırmaya çalışmaktadır. Burada not düşmekte fayda var; eğer aracınızı durduramayıp saate 100 kilometre süratle sabit bir duvara, engele, araca çarparsanız, maruz kalacağınız yaklaşık 100 g kuvvet , organlarınızda ve damarlarınızda ciddi iç kanamalara ve parçalanmalara sebep olur, ne kadar iyi bir sürücü olduğunuz önemsizleşir, siz ve başka insanlar büyük ihtimalle böyle kazalardan sağ kurtulamaz. İnsan denilen canlının, yolda yürürken düştüğünde kafasını kaldırım kenarına çarpıp ölebilecek kadar zayıf yapılı olduğunu unutmayın. Bu arada, not olarak şunu söylemeliyiz: Böylesi kazalarda arabaların ön kısımlarının ağır hasar alma nedeni, adeta bir yay gibi oluşan şoku emmeleri için tasarlanmalarından dolayıdır. Bu da, sizin 100 g değil, daha az (30-40) g-kuvvetine maruz kalmanıza neden olur ve hayatta kalma şansınızı artırır. Yoksa, otomobil üreticileri duvara çarptığında çok daha az hasar alabilen arabaları rahatlıkla üretebilir. Fakat, arabanın sağlam kalması sizi hayatta tutmaz. G Kuvveti , adını kütle çekimi anlamına gelen gravitational kelimesinden alır. Hızlanma ölçer ile ölçülebilen hızlanma değerlerine g kuvveti denir. Yani bir cismin herhangi bir yönde, kendisine uygulanan bir kuvvet sayesinde hızlanarak ve yavaşlayarak ağırlık değeri üretmesi g-kuvveti sayesindedir. Ağırlık üretilmesi için maruz kalınan hızlanmanın bir dirençle karşılaşması gerekmektedir. Bu direnç kaynağı hava olabilir, katı veya sıvı yüzeyler olabilir. Bir uçak, havanın kendisine uyguladığı direnç sayesinde g-kuvvetlerine maruz kalır. Arabanız, havanın ve yerin uyguladığı direnç kuvvetlerinin bileşeni yönünde g-kuvveti üretmektedir. Ancak yörüngedeki bir uzay aracındaki astronot sadece motorları çalıştırdığında, koltuğunun kendisine ürettiği direnç sebebiyle g-kuvvetine maruz kalır, diğer durumlarda g kuvveti oluşmaz, yani ağırlıksızdır. Şu anda biz Dünya'nın kütle çekiminin etkisi altındayız ancak hissettiğimiz 1 g değerindeki kuvvet , bu kütle çekiminin doğrudan olmayan bir sonucudur. Ayaklarımız altındaki yüzeyin, dünyanın merkezine doğru düşme eğilimimize karşı oluşturduğu direnç, bu g-kuvvetine neden olur. Eğer paraşütle bir uçaktan atlarsak maruz kalacağımız g-kuvveti , havanın bize karşı direncinden kaynaklanacaktır. Eğer herhangi bir cismin kütle çekiminin etkisi altındayken bize direnç oluşturacak bir şeyle karşılaşmazsak g kuvveti hissetmeyiz. Bu duruma sıfır-g denir. Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki veya Apollo görevlerindeki astronotların, Dünya'nın ya da Ay'ın kütle çekimi etkisi altındayken g-kuvveti hissetmemelerinin sebebi budur. Bu sıfır-g durumunda uzay araçlarının herhangi bir itki üretmesi, astronotlara hızlanma vektörünün aksi yönünde g-kuvveti olarak yansıyacaktır. G-kuvvetinin başına - yazılmasının sebebi g kuvveti ve kütlenin çarpımı sonucu üretilen ağırlık g-kuvvetinin yönünün tersi yöndedir. Ağırlık oluşturan g-kuvvetine aynı zamanda pozitif g-kuvveti denmektedir. Aksi durumda ise negatif g-kuvveti oluşur. Basit bir örnek ile arabanız hızlanırken pozitif g-kuvvetine maruz kalırsınız, arabanız yavaşlarken öne doğru eğilmenize neden olan ise negatif g-kuvvetidir . 1 g olarak geçen g kuvveti bizim normalimizdir. Arttıkça toleransımız düşer, bilinç kaybından, ölüme kadar değişen sonuçlara sebep olabilir. Pozitif g-kuvvetine karşı tolerans limitimiz görece daha yüksek iken, negatif g-kuvvetlerine karşı tolerans limitimiz daha düşüktür. İlgi çekici bazı pozitif ve negatif g-kuvveti örneklerine ve karşılıkları olan yaklaşık hızlanma değerlerine göz atalım. 0.16 g / 1.6 m/s : Ay'da zıpladınız, düşmeye başladığınızda hızınız her saniye, saniyede 1,62 metre kadar artacaktır. Ay'a doğru on saniye süren bir düşüşte saniyede 16,2 metre hızla yere çarparsınız. 3g / 30 m/s : Uzay mekiği ; İnsan vücudu 3 g hızlanmaya 25 saniye boyunca dayanabilir, bunun ardından yüksek g hızının negatif etkileri hissedilmeye başlanır. 6.3 g / 60 m/s : Roller Coaster; tema park trenleri kısa süreliğine bu yüksek hızlanma değerlerine çıkarak başınızı döndürebilir. Uzun süre maruz kalınmadığı için yüksek-g negatif etkileri hissedilmez. +7g / +70 m/s & -5g / -50 m/s : Akrobasi planörü; motorsuz, süzülme prensibi ile çalışan hava araçları olan planörler, akrobasi manevraları sırasında maksimum bu pozitif ve negatif değerleri üretebilirler. 100g / 1000 m/s : Saatte 100 kilometre hızla duvara çarpan bir araba kazası: Emniyet kemeriniz ve airbag donanımınıza çok güvenmeyin, bu g-kuvvetine organlarınız da maruz kalmaktadır ve boynunuz kırılmasa bile, birden çok organınız ciddi hasar görür. Bunun yanında ciddi iç kanamalar da geçireceksinizdir. Bu kazalardan canlı kurtulma yüzdesi çok düşüktür. Otobanda saatte 160 kilometre süratle giderken ve önünüzdekilere selektör yaparken tekrar düşünün. Otomobil kullanmak ciddi bir iştir. Dünya'da her yıl 1 milyon insan nükleer santral kazalarında değil, otomobil kazalarında ölüyor. Parçalanacak bütün organlarınızı ameliyat edecek cerrahlara ulaşacak ya da organ nakli ile kurtulacak kadar uzun süre hayatta kalamayabilirsiniz. Kurtulsanız dahi, öldüreceğiniz insanların sorumluluğu da sizin üzerinizde olacaktır. Anlaşılacağı üzere 100 g birçok insan için kesin ölüm anlamına gelir. 200g / 2000 m/s : Sabit diskler için kapalı durumdayken şok toleransı. 300g / 3000 m/s : Futbol topunun maruz kaldığı maksimum darbe. 15.500 g / 150.500 m/s : Modern askeri top mermilerinin içindeki elektronik aksamın şok toleransı. 31.000 g / 310.000 m/s : 9 milimetre tabanca mermisinin maruz kaldığı ortalama g-kuvveti . 100.000 g / 1.000.000 m/s : Etobur karıncaların çenelerinin kapanma kuvveti . G-kuvvetine olan toleransınız maruz kaldığınız g-kuvvetinin şiddetine, süresine, yönüne, kuvvet merkezine ve vücut pozisyonuna bağlıdır. Vücudunuz oldukça esnek ve ufak deformasyonlara dayanıklıdır. Sağlam bir tokat yüzlerce g'ye varan şiddetlerde olabilir ancak anlık olduğu için hasar üretmez. Oysa birkaç dakika boyunca 10-15 g kuvvete maruz kalmak öldürücü olabilir. Askeri jet pilotları, g-kuvveti toleranslarını arttıracak eğitimlerden geçerek normal insanların dayanabileceği g-kuvvetlerinden daha fazlasına, daha uzun süre dayanabilecekleri seviyeye getirilirler. G-kuvvetine tolerans değişken olsa da normal bir kişinin tolerans limiti aşağı yukarı 5 g iken , askeri pilotlarda eğitim ve g-suit denen kıyafetler ile bu limit 9 g seviyesine kadar çıkabilir. Bu g kuvvetlerine yatay pozisyonda dayanma limitiniz daha yüksektir. Bu sebeple astronotlar uzaya fırlatılırken gökyüzüne bakacak şekilde otururlar. Bu ayakta durmanın zorluğundan değil, g-kuvveti toleransının artmasından dolayıdır. Aşağıdaki grafikte, yatay pozisyonda kaç şiddetinde g-kuvvetine ne kadar süre dayanabileğiniz gösterilmektedir. Artan g-kuvveti şiddetlerinde vücudunuz giderek kötüleşen tepkiler gösterir. Örneğin insan limitinin çok üstünde, 16 g kuvvet ile uzaya fırlatılan bir rokettesiniz. Öncelikle kan basıncının düşmesi ile grey-out denen durum baş gösterir. Grey-out sırasında görüş kaybı başlar. Gördüğünüz ışık soluklaşır ve kararmaya başlar ve tünel vizyon aşaması ile devam eder. Bu aşamada görüş merkeziniz haricinde etraftaki görüntü bulanıklaşmaya ve tünel şekli ile kaybolmaya başlar. Tünel vizyonu takiben, tam görüş ve ardından G-LOC denen bilinç kaybı yaşarsınız; yani bayılırsınız. Bu bayılmanın esas sebebi, hızlanma yüzünden beyninize giden kanın azalmasıdır. Tahmin ettiğiniz gibi bir süre sonra da ölüm gelir. Neyse ki astronotlar fırlatmalar sırasında maksimum 3 g'ye maruz kalarak bunların hiçbirini yaşamamaktadırlar. Yani eğitiminiz olmadan siz bile bir uzay mekiği ile fırlatılarak bayılmadan yörüngeye varabilirdiniz. Uzayda dünya benzeri yerçekimi koşulları oluşturmamızın iki yöntemi vardır. Biri rotasyon yani bir eksen etrafında dönmektir diğeri de hızlanma ve yavaşlamadır. Bilim kurgu filmlerinde uzay gemilerinin, merkez eksen etrafında dönen silindir şekilli halkalarla çevrili olduğunu görürüz. Astronotlar bu halkaların içerisinde Dünya'daki gibi yürümektedir. Bunun sebebi rotasyon halindeki halka yapı içerisinde, objelerin atalet sebebiyle düz bir çizgi izleyerek hareket etmeleridir. Halkanın yüzeyi de merkezcil ivme sağlayarak, objelerin yüzeyde sabit bir şekilde, yerçekimine benzer bir etkiyle durmalarını sağlar. Tabii yüzeyde duran herhangi bir objeye kuvvet uygulayacak olsanız bu objenin coriolis etkisi ile dönüş yönünde hareket eğiliminde olduğu görülecektir. Bu özellikle optimum olmayan dönüş hızlarında bir astronota baş dönmesi ve rahatsızlık olarak yansıyabilir. Bu etkiyi test etmek amacıyla Uluslararası Uzay İstasyonu'na gönderilmesi düşünülen bir modül planı bulunsa da henüz çalışmalar ciddi şekilde başlamamıştır. İnsanlı bir gemiyi Centauri Sistemi'ne yani Güneş'e en yakın yıldız sistemine göndermek istediniz. Sistemin bize en yakın yıldızı Proxima Centauri 4,24 ışık yılı mesafede. Günümüzdeki yaygın olan hiç bir yakıt ve roket türü bizi yıldızlara kısa sürelerde taşıyamaz. İyon, plazma, nükleer ve termonükleer roketler dahi yıldızlararası görevler için yeterli değildir. Şu anki bilim ve teknolojimiz, amacımızı sadece ışık yelkenlileri ve antimadde ile yerine getirebileceğimizi göstermekte. Farz edelim uzak gelecekte bolca antimaddeye ve antimadde roketlerine kavuştuk. Bu anti-madde ile ışık hızının yüksek yüzdelerine ulaşmak uzak gelecekte mümkün olacak. Ancak bu süratlere erişim için mürettebatı 1 g'den daha fazla hızlanmalara maruz bırakmanın oldukça negatif etkileri olacaktır. Çünkü 2 g ya da üstü alışık olduğumuz normallerin dışındadır. Yukarıdaki tablodan da görebileceğiniz üzere 4 g üstü kuvvetlerde normal bir insan vücudunun toleransı dakikalara inmektedir. Bu sebeple uygulanabilecek optimum hızlanma 1 g olacaktır. Bu ayrıca gemide dünya benzeri bir yerçekiminin simüle edilmesini de sağlar. Gemi hızlanma ve yavaşlama durumlarındayken sanki Dünya'daymış gibi yere basıp normal bir şekilde yürüyebilirsiniz. Yüksek g-kuvvetlerine dayanmamızı sağlayacak bir yöntemimiz yok. Örneğin sıvı dolu uyku kapsüllerinde aylar boyunca uyutulmuyoruz ya da sihirli bir ilacımız yok. 1 g'ye mahkumuz. Örneğin 0,5 c seyir hızımızı seçtik. Gemimizi ışık hızının yarısına ulaştırmamız gerekiyor. Saniyede yaklaşık 150 bin kilometre (saniyede 150.000.000 metre) sürate insan limitleri dahilinde 1 g (10 m/s ) ile ulaşmamız yaklaşık 173 gün sürer. Bu süre zarfında gemide hızlanma yönü aksinde 1 g ile Dünya benzeri yer çekimi hissi yaşarız. 173 gün boyunca motorlarımızı ateşleyip hızlandıktan sonra yaklaşık 6,5 yıl boyunca 0,5 c sürat ile seyir edeceğiz. 6,5 yıl sonunda gemimizi ters döndürüp tekrardan motorlarımızı ateşleyerek yine 173 gün sürecek bir yavaşlama sürecine başlayacağız. İnsansız araçların tolerans limiti çok daha yüksek olduğundan bizim dayanamayacağımız onlu ve hatta yüzlü g-kuvvetlerinde hızlanmalar ile çok daha kısa sürede motor ateşleme süreleri mümkün olabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gaia-hipotezi-dunya-bir-super-organizma-olabilir-mi/", "text": "1972 yılında kimyager James Lovelock tarafında ortaya atılan bu sıradışı hipotezde, Dünya'nın bir süper-organizma niteliği taşıdığı savunulur. Yerküre'nin fiziki bileşenleri olan atmosfer, hidrosfer, kriyosfer ve litosferin birbirleriyle karşılıklı ve karmaşık etkileşimlerde bulunarak bir bütünlük oluşturduğu ileri sürülür. Hipotez ilk olarak, Mars'ta yaşamın nasıl olacağını saptamak üzere Lovelock'un NASA adına yaptığı bağımsız bir araştırmanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, bazı göze batmalar nedeniyle Gaia: Dünya'daki Yaşama Yeni Bir Bakış adıyla kitap olarak yayınlanmıştır. Gaia adı, antik Yunanlıların Toprak Ana olarak benimsedikleri Gaia tanrıçasından gelmektedir. James Lovelock 1965 yılında JPL adına Mars'taki yaşam koşullarını izleme projesi üzerine çalışırken, Dünya'nın yaşayan organizmalar tarafından kendi kendini iyileştirmesi fikri üzerine düşünmeye başladı. Ve bunun hakkında bir yazı yayınladı. Yazının esas konusu, bir gezegendeki yaşamsal faktörlerin uyumluluğunun, o gezegenin atmosferindeki kimyasal konsantrasyonun incelenmesiyle tespit edilebilir oluşuydu. Hipotez başlangıçta, teolojik ilkelere ve doğal seleksiyona aykırı olabileceği düşüncesiyle çeşitli eleştirilere maruz bırakılsa da, daha sonra gerekli iyileştirmeler ile biyojeokimya, sistem ekolojisi ve jeofizyoloji gibi alanlarda bu hipotezden yararlanılmıştır. James Lovelock Gaia'yı; Dünya'nın biyosferini, atmosferini, okyanuslarını ve toprağını içine alan karmaşık bir varlık, bir gezegende yaşam için en uygun fiziksel ve kimyasal ortamı oluşturmaya yönelmiş sibernetik bir sistem oluşturan bütünlük şeklinde tanımlamıştır. Lovelock'a göre Dünya, bizim de içerisinde bulunduğumuz canlı bir organizmadır. Canlılık ve çevre, tek bir sistemin iki parçasıdır ve birbirinin tamamlayıcısıdırlar. Canlılık, çevre içerisinde kendisine gerekli ortamlar geliştirir ve devam ettirir. Sistem ciddi bir zarar gördüğünde, kendini onarabilir. Çevreyi olumsuz etkileyen her canlı yok olmaya mahkumdur, ancak yaşam devam edecektir. Gaia hipotezi başlangıçta, oksijen içeren bileşiklerin bir arada bulunuşunu ve Dünya atmosferindeki metan gazı konsantrasyonunun sabitliğini açıklamaya yönelmişti. Lovelock, başka gezegenlerin atmosferinde böyle bir araştırma yürütülmesinin yaşam tespitinde önemli bir rolü olabileceğini ve pratik bir yöntem olacağını fark etmiştir. Kendi kendini düzenleyen bir sistemin her türlü denge prensibini sağlayacağı keşfedildiğinde ise bu hipotez, kuram haline gelmiştir. Ayrıca hipotezde, atmosfer bileşiminde, okyanus tuzluluğunda ve yüzey sıcaklığında küresel olarak işleyen bir kontrol sisteminin varlığı ortaya konulmuştur. Dayandırılan savlar şunlardır. - Dünya'nın yüzey sıcaklığı, Güneş tarafından sağlanan enerji arttığı halde sabit kalmıştır. - Okyanus sularının tuzluluk oranı her zaman sabittir. - Atmosferin gaz bileşimi, çeşitli olaylar sonucunda değişken olmalıyken sabit kalmıştır. Gaia gibi, olağanüstü olmaya yakın bir fikrin anlaşılması için öncelikli gereken; yaşamın gerektiğince anlaşılabilmesidir. Yeni bir canlı türünün keşfedilmesi, akıllara Bu da nedir? sorusunu getirecektir. Gaia tipi düşünce sisteminde; kavramlar bir bütün halinde görülmelidir. Dolayısıyla sorulması gereken sorular parçasal değil, bütünsel olmalıdır. Gezegen yaşayan bir organizma olarak görüldüğünden, karşılaşılan mikro ve makro yaşam formları, bu süper-organizmanın bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla hayat, bir ekosistemde canlılığın oluşmasını sağlayan her türlü faktörün toplamı olarak düşünülmelidir. Hayatı oluşturan, detaylardır. Bununla birlikte, Gaia hipotezinin dayandığı savlar, sonraki yıllarda yapılan araştırmalarla ortaya çıkan uzun dönemli modellerle tutarlı değildir. Dünya'nın yüzey sıcaklığı yaşamın ilk oluştuğu dönemden bugüne kadar kayda değer değişim göstermiş, okyanus sularının tuzluluk oranları dönemsel olarak artmış veya azalmış, atmosferimiz ise yine yaşamın ilk oluştuğu dönemden bugüne büyük oransal değişimler geçirmiştir. Bu bağlamda, Gaia hipotezi Dünya'yı ve üzerindeki yaşamı bir bütün olarak sahiplenme adına olumlu bir yaklaşım olarak değerlendirilse de, bilimsel gerçekler açısından kabul görebilecek yapıya sahip değildir. Sorunun genel cevabı, çoğumuz için ... Bir gök cismi yahut bir gök olayı d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galaksi-birlesmesi/", "text": "Galaksi birleşmesi, evrenin sıradan, her yerinde rastlanan ve aralıksız süren olaylarından biridir. Üstte yer alan fotoğrafta Anten Gökadası olarak bilinen, aslında NGC 4038 ve NGC 4039 adlı iki galaksinin birleşme süreci ortasındaki halini görüyorsunuz. Fotoğrafta gördüğünüz iki büyük sarı bölge, galaksilerin çekirdek bölgesi çevresinde yer alan yoğun bir alana sıkışmış yaşlı yıldızlar. Sarmal kollar ise neredeyse tümüyle birbirine girmiş durumda. Bu iki galaksinin tam anlamıyla birleşip yeni ve daha büyük tek bir gökada haline gelmesi için en az 1 milyar yıl daha gerekiyor. Galaksi çarpışmaları evrenin izlemesi en güzel, en şiddet dolu, fakat bir o kadar da olağan olaylarından biri. Günümüzde, birbiri ile çarpışma sürecinde olan binlerce galaksiyi gözlemleyebiliyoruz. Aslında yıldızlar açısından bakarsanız, bunu çarpışma olarak isimlendirmek yerine birleşme demek daha doğru olur. Bir galaksi birleşmesi sırasında, her iki gökadayı oluşturan yıldızların hemen hemen hiçbiri birbiriyle çarpışmaz. Bunun nedeni, elbette yıldızlar arasındaki mesafelerin çok ama çok büyük olması. Örneğin birbirine çok yakın olarak nitelenen iki yıldız sistemi arasındaki mesafe 4.5 trilyon kilometreden fazladır. Galaksilerdeki yıldızların büyük kısmının birbirinden bundan çok daha fazla (2-4 ışık yılı arası) uzaklıkta olduğunu düşünürseniz, niçin çarpışmadıklarını anlayabilirsiniz. Bizler, gökadalara çok uzaktan baktığımız için görsel bir yanılgı olarak yıldızların birbirine çok yakın olduğunu düşünürüz. Oysa fotoğraflarda gördüğünüz gökadaların onbinlerce, hatta yüzbinlerce ışık yılı çapında olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bazılarınızın bildiği, ama çoğunuzun bilmediği birşey var ki, Samanyolu şu an bile başka galaksilerle birleşiyor. Evet, Samanyolu büyük bir galaksi. Şu aralar birleşmekte oldukları ise, cüce galaksiler olduğu için, yaptığı şeye galaktik yamyamlık adı veriliyor astronomlar tarafından. Birleştiğimiz cüce galaksilerden biri hakkında hazırladığımız şu yazımızı okumanızı tavsiye ederiz. Her ne kadar çarpışma değil, birleşme yaşanır desek de, galaksi birleşmelerinde gerçekten de çarpışan şeyler de olur. Gökadaların büyük bölümünü oluşturan gaz ve toz, galaksi birleşmeleri sırasında çok büyük hızlarla birbiriyle çarpışır ve sıkışır. Bu sıkışma, muazzam büyüklükte yıldız oluşum bölgeleri meydana getirir ve birleşme sırasında milyarlarca yeni yıldız oluşur. Fotoğraflarda galaksiler üzerinde gördüğünüz pembe/kırmızı parlak bölgeler, işte bu gibi yıldız oluşum bölgeleridir. Nihayetinde, galaksi birleşmesi sürecinin sonunda ortaya tek ve çok daha büyük bir galaksi çıkar. Elbette evrenin büyük ölçekli her yapısının değişiminde gördüğümüz üzere bu birleşmeler de yavaşça, çok uzun sürede, ancak milyarlarca yılda tamamlanır. Tahmin edeceğiniz gibi, birleşme tamamlanana kadar ne yıldızlar, ne de çevrelerindeki gezegenler zarar görmezler. Belki birkaç şanssız çarpışan yıldız haricinde diğer yıldızlar ve çevrelerindeki gezegenlerin başına gelebilecek en kötü şey, birleşme sürecindeki büyük kütle çekimsel etkiler nedeniyle galaksiden uzağa savrulmaktan öteye geçmez. Evren; bir insanın, bir ülkenin, bir imparatorluğun, hatta bir canlı türünün varlık süreci boyunca farkedemeyeceği kadar yavaş değişir. Bu arada, madem evren genişliyor, galaksiler birbirinden uzaklaşıyor diyorsunuz, peki nasıl oluyor da böyle yaklaşıp çarpışabiliyorlar? diyenler için şu yazımızı okumalarını tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galaksi/", "text": "Galaksi , milyonlarca, milyarlarca yıldızın, gezegenin, kara deliğin gazın ve tozun bir arada olduğu evren adalarıdır. Yazımızda galaksileri ve galaksi türlerini detaylıca ele alıyoruz. Her ne kadar günümüzde gelişen teknolojiyle yeni yıldızlar, galaksiler ve onların muhteşem görüntüleriyle karşılaşsak da, bundan henüz 200 yıl kadar önce evrende sadece bizim galaksimizin bulunduğunu, diğer tüm yıldızlarınsa Samanyolu'nun içerisinde olduklarını düşünüyorduk. Ancak yeni sayılabilecek çalışma yöntemleriyle gerçeğin perdesini aralamayı başardık. Galaksi adı verilen yıldız grupları hakkındaki çalışmalar 1610 yılında Galileo Galilei tarafından yapıldı. Galileo teleskobunu gökyüzüne çevirdiğinde geceleri silik aydınlık bir şeride benzeyen bölgenin sayısız yıldız içerdiğini fark etti. 1700'lü yılların sonlarında spiral bulutsular keşfedildi ancak 150 yıl boyunca sarmal bulutsuların doğaları tam olarak anlaşılamadı. 1900'lü yılların başında Adriaan Ven Maanen keşfedilen yapıların gaz bulutları olduğunu düşündü. Üstelik elinde kanıtları da vardı. Birkaç gaz bulutunun periyodunu hesapladı ve bulutsuların galaksiler olamayacağını söyledi. Ancak diğer astronomlar bu veriyle çelişkili sonuçlar elde ediyorlardı. 1924 yılında Edwin Hubble keşfedilen bulutsuların galaksiler olduğunu iddia etti. Üstelik elinde daha keskin ve doğru veriler vardı. Keşfedilen bulutsuların üçünde cepheid değişkenleri buldu. Cepheid değişkenleri adı verilen bu değişken yıldızlar belirli zaman aralıklarında farklı ışınımlar yaparlar. Bu ışınımlarsa periyodik olarak birbirini takip eder ve astronomlar bu ışınım farkından yararlanarak bir yıldızın uzaklığını ölçebilirler. Hubble'da yaptığı bu ölçümlerle spiral bulutsuların Samanyolu'ndan çok daha uzakta olduğunu belirledi. Bulutsu zannedilen gökcisimlerinin Samanyolu içerisindeki gaz bulutları değil, spiral galaksiler olduğunu böylece gösterdi. Bugün gerçeği biliyor olsak da, o dönemlerde konu hakkında pek çok farklı hipotez sunulmuştu. Bunun sebebini evrenin büyüklüğün anlama çabamız olarak niteleyebiliriz. Edwin Hubble'ın keşfiyle evrende sadece Samanyolu'nun değil başka galaksilerinde olduğu bilgisi, evrendeki yerimizin anlaşılması ve sorgulanması açısından oldukça önemli bir sonuçtur. Bu sonucun aynı zamanda insanoğlunun evrenin büyüklüğünü anlama çabasına büyük katkısı olmuştur. Dilerseniz galaksileri daha iyi tanımak için biraz daha ayrıntıya girelim. Galaksiler, kütle çekim kuvvetiyle birbirine bağlı olan yıldızların, gaz-toz-plazmaların meydana getirdiği maddelerin ve henüz ne olduğunu bilmediğimiz karanlık maddenin oluşturduğu sistemlerdir. Yıldızlar gibi galaksiler de bir araya gelip gruplar oluştururlar. İçine aldığı galaksinin sayısına göre bir grubun fakir ya da zengin olduğu anlaşılabiliyor. Örneğin Samanyolu, Andromeda, Triangulum ve Macellan Bulutları, yaklaşık 30 galaksiden oluşan bir grupta yer almaktadır. Bizim galaksimizin de içinde yer aldığı bu gruba Yerel Grup adı veriliyor. Grubun en büyük galaksisi Andromeda iken galaksimiz Samanyolu ikinci sırada. Üçüncü sırada ise Triangulum Galaksisi geliyor. Grubumuzdaki diğer galaksilerin tümü ise cüce galaksi olarak niteleniyorlar. Gelelim bugün ki bilgilerimize... Edwin Hubble'ın gözlemleri ve çalışmaları galaksiler hakkındaki modern bilgilerimize temel oluşturdu ve bunu bir üst kademeye taşıdı. Kendi zamanına kadar ki tüm çalışmaları bir araya getirip incelediğinde galaksilerin belirli şekilleri ve yapıları olduğunu farketti. Galaksilerin fizyolojik özelliklerini ele alarak belirli bir sınıflandırma yaptı. Hubble'ın yaptığı bu sınıflandırma yöntemine Hubble diyapazon diyagramı ismi verilir ve hala geçerliliğini korumaktadır. Hubble, galaksileri 3 farklı grupta topladı. Daha yakın zamanlarda ise astronomlar bu gruplara uymayan yeni bir grup daha keşfettiler. O halde Hubble'ın galaksileri sınıflandırmalarıyla devam edelim. Eliptik galaksiler: Adından da anlaşılacağı üzere eliptik şekle sahip galaksilerdir. Dünyaya dik açıda olan eliptik bir galaksi bir Amerikan futbol topu gibi görünür. Yaşlı yıldızlardan meydana gelirler ve az miktarda gaz ve toz bulutu içerirler. Var olan galaksilerin çoğu eliptiktir. Fakat kategorilenen galaksilerin büyük bir kısmı spiral galaksidir. Çünkü eliptik galaksiler oldukça büyük olsalar da çoğu küçük ve sönüktür. Spiral Galaksiler: Kataloglarda listelenen çoğu galaksinin spiral yapıda olduğunu biliyoruz. Bu oran, yaklaşık olarak %60 kadar. Hubble, spiral galaksileri çubuksuz spiral ve çubuklu spiral galaksiler olmak üzere 2 ana gruba ayırmıştı. Çubuksuz Sarmal Galaksiler: Sarmal galaksiler genç ve yaşlı yıldızların birlikte bulunduğu galaksilerdir. Hale ve disk biçimleri aynı anda bulunur. Bu galaksiler 10 milyar yıl içinde yavaş yavaş oluşur. Çekirdeğinden dışarı doğru parlak denilebilecek kollar uzanır. Bu kollar sarmal galaksinin ihtişamlı görüntüsünün sebepleridirler. Spiral bir şekilde açılırlar, sabit açısal bir hızla çekirdeğin etrafında dönerler. Yıldızlar hareketleri sırasında bu kollara girip çıkarlar. Adeta atlı karıncaya binmiş gibi hareket edip, yükselir ve alçalırlar. Galaksi merkezine yakın yıldızlar ile kollardaki yıldızların hızları aynı değildir. Çubuklu galaksilerde çekirdeği bir uçtan diğerine kateden çizgisel yapılar görülür. Samanyolu Galaksisi de çubuklu sarmal bir yapıdadır. Tüm spiralllerin üçte ikisi çubuk içermektedir. Çubuk sistemleri yıldız doğumlarını arttırmak için çok etkili ve yoğun sistemlerdir. Hubble sistematiğinde spiral galaksiler S ile, çubuklu spiral galaksiler SB ile gösterilir. S'nin veya SB'nin yanına gelen harfler kolların çekirdeğe göre durumunu belirtir. Kolların sıkılıklarını ya da dallanmadaki dağınıklık derecesini ve çekirdeğin boyut durumunu gösterir. Mesela; Sa sınıfındaki çubuksuz galaksilerde çekirdek büyük olmakla birlikte kollar belirsizce yayılmıştır. Sc sınıfında ise çekirdek küçüktür ve açılmış kollar ise belirgindir. a sınıfı küçük çekirdek ve hafif dağınık kolları için, b sınıfı çekirdek küçük ve daha dağınık kollar için, c sınıfı ise kolları en dağınık olarak tanımlanmıştır. Bu sistem çubuklu sarmallar içinde geçerlidir. A, b, c sınıfında kolların yapısı dışında belirli farklar vardır. Sc ve SBC galaksileri daha fazla gaz ve toz içerir. Gaz ve toz bulutunun fazla olması ise yıldız oluşumunun fazla olması ile sonuçlanır. Bazı galaksilerin diskleri ve merkezi şişkin olarak görülür fakat kolları bulunmaz. Bu tip galaksileri Hubble, merceksi galaksiler olarak adlandırmıştır. S0 ile gösterilir. Merceksi galaksiler, eliptik galaksi ile sarmal galaksi arasında kalan galaksi türüdür. Melez gibidir ve iki galaksinin de bazı özelliklerini taşır. Spiral kolları belirsizdir. Yıldızlardan oluşan eliptik bir halesi vardır. Şekil olarak bir merceği yandan görünüşünü andırır. Yaşlı yıldızlardan oluşurlar. Spiral galaksiler 50.000 ışık yılından 2.000.000 ışık yılına kadar büyüklüğe sahip olabilir Samanyolu'nun büyüklüğü ise yaklaşık 100.000 ışık yılıdır. Düzensiz galaksiler: Sarmal ve eliptik bir özellik göstermeyen galaksi türleridir. Başka galaksilerle muhtemel etkileşimi sonucu oluşmuş, şekilleri tuhaf ve olağandışı özellikleri bulunan galaksilerdir. Düzensiz galaksiler evrenin %10'luk bir kısmını oluşturmaktadır. Ayrıca yıldız sayıları da normalden %25 daha azdır. Bu galaksilerin hiçbir gruba uymaması Edwin Hubble'ın dikkatini çekmişti. Diğer galaksilerin hepsini belli bir düzen içinde sınıflandırabiliyordu ama bu galaksiler onlardan farklıydı. Hubble'a göre bu oluşumun başına mutlaka bir şey gelmiş olmalıydı. Edwin Hubble düzensiz bir galaksi olması için galaksilerin çarpışmış olabileceği fikrini ele aldı. Teleskopla incelenen görüntülerde ve yaratılan simülasyonlarda iki galaksinin sarmal ya da eliptik- birbirine doğru hızla gelip birleşmesi sonucu düzensiz galaksiler meydana geliyordu. Böylece gökcisimlerinin birbirine çarpışmalarının evrenin oluşum sürecinin bir parçası olduğu anlaşıldı. Evrende sürekli olarak gaz bulutları, galaksiler çarpışıyor ve bilim insanları bunları kırk yıldır gözlüyorlar. Galaksilerin arasındaki uzaklık galaksilerin çaplarının yaklaşık 20 katı kadardır. Andromeda ve Samanyolu arasındaki uzaklık 2.5 milyon ışık yılıdır. Örneğin; bundan çok uzun yıllar sonra (yaklaşık 5 milyar yıl) bizim galaksimizde, komşu galaksimiz olan Andromeda Galaksisi ile çarpışacak. Muhtemelen biz bu durumdan etkilenmeyeceğiz. Çünkü yıldızlararası uzaklık, yıldız çapının milyon katını bulabilir. Bu da, iki yıldızın çarpışmasını neredeyse ihtimalsiz kılar. Galaksilerin göreli hızları birkaç yüz kilometre olduğu için galaksi çarpışmaları, evrenin yoğun olduğu bölgelerinde gerçekleşir. Eğer galaksilerin hızları daha yüksek olursa duvarın içinden geçen hayalet Casper gibi birbirlerinin içlerinden geçip gidebilirler. Galaksi çarpışmaları, daha doğrusu birleşmeleri, yavaş hareket eden galaksilerde meydana gelir. Günümüzde pek az da olsa gerçekleşmektedir ve bize galaksilerin nasıl oluştuğu hakkında bilgi vermektedirler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galaksiler-birbirinden-gercekten-uzaklasiyor-mu/", "text": "Çoğunuzun bilgisi dahilinde olan bir gerçek var ki, evren genişliyor ve içindeki galaksiler de birbirinden uzaklaşıyor. Binlerce kitapta, yüzlerce belgeselde bu bilgiye rastlamanız mümkün. Ancak, duyduğunuzda şaşırmayın; bu tam olarak doğru bir bilgi değil! Gök bilimci Edwin Hubble'ın başka birkaç bilim insanından kopya çekerek bulduğuna yönelik şüphelerin yüksek olduğu devrimsel fikrine göre, evren genişlemektedir. Hubble bu fikre, uzak galaksilerin ışığının kırmızıya kaydığını gözlemlesi ve bu kırmızıya kaymanın nedeninin uzaklaşmalarına bağlı Doppler Etkisi olduğunu düşünmesi sonucu ulaşmış. Ardından da bu fikrini daha ileriye götürerek, bir zamanlar tüm galaksilerin tek bir noktada bir arada olması gerektiği fikrini ileri sürmüş ve Büyük Patlama Teorisi'nin temellerini oluşturmuştur. Bugünkü gözlemlerimiz de, Hubble'ın bahsettiği şekilde galaksilerin uzaklaştığını, bir galaksi bize ne kadar uzak ise, o kadar hızlı uzaklaşmaya devam ettiğini gösteriyor. Başta galaksilerin birbirinden uzaklaştığı bilgisinin tam olarak doğru olmadığını dile getirmiştik. Sorun şu ki; bu kısmen yanlış bilginin böylesine yaygın olmasının yegane nedeni, belgesel izleyerek ve internetten yetersiz özetlerle bilgi sahibi olmaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Belgesel izlemek kötü değildir, sizi öğrenmeye ve araştırmaya teşvik eder. Ama, belgeseller ve internetteki özet yazılar size doğru ve tam bilgiyi sunmaktan uzaktır. Gerçek şu ki, galaksiler birbirinden uzaklaşmazlar. Birbirlerinden uzaklaşanlar galaksi kümeleridir. Evet, galaksilerin hemen hemen tamamı evrende kümeler halinde bulunurlar. İzah edelim; irili ufaklı 15-20 galaksi bir araya gelerek küçük gruplar oluşturur. Bu küçük grupların da birkaç tanesi bir araya gelerek daha büyük galaksi kümeleri meydana getirir. Onlarca, yüzlerce galaksi kümesi de bir araya gelerek süper kümeleri oluşturur. Andromeda, Samanyolu, Üçgen Gökadası ve onlarca cüce galaksinin meydana getirdiği bizim yerel gökada grubumuzdaki galaksiler kütle çekim etkileriyle birbirine bağlıdır ve birbirlerinden uzaklaşmazlar. Bu durum, evrendeki tüm galaksi grupları için geçerlidir. Grup içindeki galaksiler birbirlerinin kütle çekimsel etkileri nedeniyle zamanla uzaklaşabilir, yakınlaşabilir, çarpışabilir veya birbirlerinin yörüngelerine girebilirler. Ama kolay kolay ayrılmazlar. Gökbilimciler evren genişliyor, galaksiler birbirinden uzaklaşıyor derken, galaksilerin değil, galaksi kümelerinin birbirlerinden uzaklaştıklarını söylemeye çalışırlar. Ancak, bu bilgiyi belgesellerde, röportajlarda, sunumlarda veya basın açıklamalarında verirken; karşısındaki muhatabına yerel grupları, kümeleri, süper kümeleri izah etmek zorunda kalmamak için o kısımları atlayarak özet geçerler. İşte bu özet bilgi, insanların aklında galaksilerin birbirinden uzaklaştığı gibi yarı yanlış bir fikrin oluşmasına neden oluyor. Galaksiler birbirinden uzaklaşmazlar. Çünkü, küçük bir alanda bulundukları için, kütle çekim yoluyla oluşturdukları küçük gruplar halinde birbirlerine bağlıdırlar. Evren genişledikçe birbirinden uzaklaşanlar, galaksi kümeleridir. Yani, onlarca milyar yıl sonra bile, yakın çevremizde bulunan galaksiler bizden uzaklaşmayacaklar. Ama, uzağımızdaki galaksi kümeleri ile aramızdaki mesafe evrenin genişlemesi nedeniyle gittikçe büyüyecek. Yüz milyarlarca, trilyonlarca yıl sonra bizler evrende sadece içinde bulunduğumuz galaksi kümesindeki gökadaları görebileceğimiz bir yalnızlığa bürüneceğiz. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 24 Ekim 2018 tarihinde yayınlanmıştır. Bilinen Evrenin En Hızlı Kuazar Rüzgarı Keşfedildi! Bilim insanları, tuhaf bir nesneye ... Bir kara deliğin olay ufkunun ilk d... Evren durağan mıdır yoksa uzak geçm... Artık görevi biten ve 2020'nin Ocak..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galaksilerden-kovulan-hiper-hizli-yildizlar/", "text": "Hypatia Bilim işbirliği ile hazırladığımız yeni videomuzda, galaksilerdeki yerlerinden kopup galaksiler arası boşluğa sürüklenen yıldızları anlatıyoruz. İstisnalar haricinde yıldızların tümü galaksiler içindeki nebulalarda oluşur ve tüm ömürlerini galaksi içinde tamamlar. Ancak, bazı durumlarda hiper hızlı yıldızlar galaksilerini terkedip boş uzaya savrulurlar. Bu konuyu işlediğimiz videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşıp okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, görmezden gelir ve tek başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Bilinen Evrenin En Hızlı Kuazar Rüzgarı Keşfedildi! Bilim insanları, tuhaf bir nesneye ... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Bizden yaklaşık 100 milyon ışık yıl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galaksilerden-kovulan-yildizlar/", "text": "Şartlar normal ise, hiçbir yıldız bulunduğu galaksiden ayrılıp hiçbir yere gidemez. Çünkü galaksinin çekim kuvveti, yıldızları kendi yörüngelerinde bulunmaya zorlar. Yıldızın galaksinin çekiminden kurtulabilmesinin tek bir yolu vardır; hızlanmak. Her gökcismi gibi, galaksilerin de bir kaçış hızı vardır. Bu hız, bizim galaksimiz Samanyolu merkezi için saatte 1.6 milyon kilometre civarındadır. Eğer yıldız bu hızın üzerine çıkabilirse, galaksiden ayrılıp tek başına yalnız bir ömür sürebilir. Bu arada belirtelim, Güneş'in Samanyolu'ndaki yörünge hızı yaklaşık 800 bin km/saat'tir. İstisnalar hariç, her galaksinin merkezinde dev kütleli bir karadelik olduğunu bilirsiniz. Merkezde çok yoğun halde bulunan yıldızlar, bu karadeliğin çevresinde oldukça eliptik yörüngelerde şurada göreceğiniz gibi dolanırlar. Normalde başlarına hiçbir şey gelmeden, milyarlarca yıl boyunca bu yörüngede dertsiz tasasız yaşamlarını sürdürebilirler. Ancak, galaksi merkezleri çok kalabalıktır ve kazalar kaçınılmaz olabilir. Eğer bir yıldız, galaksi çekirdeğindeki karadeliğin çevresinde dolanırken, başka bir misafir yıldızın çekim etkisi nedeniyle yörüngesinde bir değişiklik yaşarsa, karadeliğe normal yörüngesinden çok daha dar bir açıyla girebilir. Bu durum, karadeliğe yaklaşma hızını artırır. Öyle ki, bu hız galaksinin çekiminden kurtulabileceği kadar yükseğe çıkar. Bu durumda yıldızımız karadelik çevresindeki normal yörüngesini tamamlayamaz ve çekirdekten dışarı doğru, bir daha geri dönmemek üzere galaksiler arası boşluğa savrulur. Hazır yeri gelmişken söyleyelim; karadelikler öyle çevrelerindeki herşeyi yutmaz/yutamazlar. Bu yazımızı okuyarak konu hakkında bilgi alabilirsiniz. Artık yıldızın kaderi bellidir. Geri kalan ömünü uçuz bucaksız uzay boşluğunda tek başına geçirmek zorundadır. Bu arada, eğer varsa ve savrulma anında hasar görmemişlerse, beraberindeki gezegenleriyle birlikte galaksiden hiç durmadan uzaklaşmaya devam eder. Çok hızlı bir şekilde uzaklaştıkları için, bunlara hiper yıldız deniliyor. Yapılan araştırmalar sonucu, bu şekilde Samanyolu'ndan dışlanmış onlarca hiper yıldız keşfedildi. Karadul tanımı bir ci..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galaksimizdeki-en-yasli-yildiz/", "text": "Üstte bir fotoğrafını görmüş olduğunuz bu yıldız, galaksimizdeki en yaşlı yıldız olabilir. Her zaman olduğu gibi HD 140283 şeklinde muazzam akılda kalıcı bir isimle anılan, bizden 190 ışık yılı uzaktaki yıldızımız, yapılan ilk ölçüme göre 14.5 milyar yaşında görülüyor. Maşallah, ömrü daha uzun olsun da, buradaki sorun; evrenin yaşını 13.8 milyar yıl olarak hesaplıyor oluşumuz. Yani düz adam mantığıyla, bu yıldız evrenin kendisinden daha yaşlı! Ama panik yapmaya gerek yok, çünkü yıldızın yaş ölçümü için uygulanan teknik, artı eksi 800 milyon yıllık bir hata payı içeriyor. Bu da yıldızın evrenin oluşumundan hemen sonraki 200 milyon yıllık dönemde parlamaya başladığını göstermesi için yeterli. Ama burada da bir sorun var, evrenin ilk dönemlerinde oluşan yıldızların aşırı büyük boyutlu devler olması gerekiyor. Oysa HD 140283 ya da kendisine yakıştırılan lakabıyla Metuşelah, ortalama Güneş büyüklüğünde, yeni yeni kırmızı dev aşamasına girmeye başlayan sıradan bir yıldız. Yıldızımız böylesine imkansız bir varlık gibi görünmesine karşın, kamuoyuna sunulduktan sonra yapılan araştırmalar hesap hatasının nerede olduğunu gösterdi. Evet, Metuşelah çok yaşlı, ama sandığımız kadar değil: Bir yıldızın yaşını ölçebilmek için uzaklığını bilmemiz gerekir. Uzaklığını iyi hesapladığımız yıldızın gerçek parlaklığını da hesaplamamız çok kolay olur. Uzaklığını ve gerçek parlaklığını bildiğimiz bir yıldızın da kolayca yaşını hesaplayabiliriz. Metuşelah örneğinde gördük ki, bize çok yakın olmasına rağmen bu yıldızın uzaklığını yanlış hesaplamışız. Daha doğrusu yıldızın uzaklığını hesaplayamamışız. Uzaklığı hesaplayamayışımızın nedeni, Metuşelah'ın çok hızlı hareket ediyor oluşu. Öyle ki, hareket hızı bize göre saatte 800 bin km'nin üzerinde. Paralaks yöntemi, yıldızın yerinin hızla değişmesi nedeniyle bu yıldıza uygulandığında yanlış sonuçlar veriyor. Önce Hipparcos uydusu ile yapılan hesaplama hatalı çıktığı için, Hubble Uzay Teleskobu'nun daha hassas araçlarıyla hesaplama yapıldı ve yine yanlış sonuca ulaşıldı. Bu da, yıldızın yaşının yanlış hesaplanmasıyla sonulandı. Bu arada, Paralaks yöntemi nedir diye merak ediyorsanız, bilin ki bu konu hakkında bir yazımız mevcut, tıklayıp okuyabilirsiniz. Kontrol için, yıldızın içerdiği kimyasal elementlere tayf analizi yoluyla bakıldı. Metuşelah, çok fazla helyum, çok az hidrojen içeriyordu, yani yaşlanmaya başlamıştı ve bu boyuttaki bir yıldız için yaşının daha küçük olması gerekiyordu. Dahası, yıldızda bol miktarda oksijen bulunuyor. Bir yıldızda böylesi yüksek oranda oksijen bulunabilmesi için, büyük patlamadan çok sonra oluşmuş olması gerekir. Çünkü oksijen elementi evrende sadece yıldızların çekirdeğinde üretilir ve o yıldızların ölümüyle ortalığa saçılır. Bu oksijen, nebulalara karışır ve yeni yıldızların oluşum sürecine katılır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galaksinin-bosluklarini-dolduran-yildizlararasi-madde/", "text": "Hemen hepimiz gözümüzü gökyüzüne çevirip, evrenin sonsuzluğunu seyre daldığımızda belki de düşündüğümüz ilk şey, uzayın ne kadar devasa bir boşluk olduğudur. Bizlere göre uzay, hemen her noktası yıldızlar ile donatılmış sonsuz bir boşluktan ibaret görünüyor. Yıldızlararası maddenin varlığı aklımıza bile gelmiyor. Gerçekte ise, işin aslı pek de öyle sandığınız gibi değil. Zihnimizi biraz daha açık tutmamız ve daha detaylı araştırmalar yapmamız bize, var oluşumuzla ilgili daha temel bilgileri verebiliyor. Hem galaksilerdeki, hem de galaksiler arasındaki bütün boşluklar, gerçekte astronomide adına Yıldızlararası Madde denilen aşırı derecede seyrek, fakat buna rağmen ölçülebilir yoğunluğa sahip olan dağınık bir madde ile dolu. Evrende yıldızların doğmasını sağlayan ve öldüklerinde de içlerine karıştıkları Yıldızlararası Madde, Gökadamız Samanyolu'nun görünür kütlesinin onda birini oluşturmakta. Yıldızlararası toz zerrecikleri o kadar küçüktür ki, evlerimizde uçuşan en küçük toz zerrecikleri bile onların yanında devasa yapılar olarak kalır. Yıldızlararası Madde, büyük oranda gökada merkezini çevreleyen yıldızları kapsayan, birkaç yüz ışık yılı kalınlığında ince bir tabaka halinde yer alır ve hemen tüm yıldızların etrafında yoğun veya seyrek olarak görülür. Kütlesinin yüzde 90'ından fazlası gaz halinde bulunan bu maddenin toplam kütlesi, çok büyük oranda hidrojen (yaklaşık %70-74) ve helyumdan (yaklaşık %20-24) oluşur. Geriye kalan kütlenin yüzde 1 ile 10 arasındaki bir kısmı ise, çok küçük toz parçacıklarından oluşuyor. Bu parçacıklar, kırmızı dev yıldızların ortalığa saçtığı ağır metallerden ve süpernova patlamaları sırasında ortalığa saçılan demirden daha ağır elementlerden meydana geliyorlar. Bu toz zerrelerinin tam olarak bileşimi ve içeriği hesaplanamıyor olsa da, karbon temelli görece karmaşık molekülleri de yoğun olarak barındırdıkları gözlemleniyor. Bu bağlamda, karbon temelli, yani Dünya benzeri hayat için gerekli olan moleküllerin önemli bir bölümü bu yapılarda oluşabiliyorlar. Yıldızlararası madde, evrende her zaman kolaylıkla gözlemlenemiyor. Fakat önünde yer aldıkları bir yıldızın ışığını soğurmaları ve çarpıtmaları sebebi ile oluşturdukları anormal görüntüler ile varlıklarını belli ediyorlar. Yıldızlararası toz açısından zengin durumda olan molekül bulutları, ışığı soğurma özelliklerinin yüksek olması sebebi ile yıldızların ya da kendilerinden daha parlak bulutsuların önünde yer aldıklarında çok daha koyu renkte ve yoğun bir yapıda görünürler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galeri-messier-1-ngc-1952-yengec-bulutsusu/", "text": "Yengeç Bulutsusu (M1, NGC 1952), 1054 yılında Çinli astronomlar tarafından patladığı çıplak gözle görülüp kaydı tutulan süpernova patlamasının kalıntısıdır. Merkezinde bir atarca bulunur. Yaklaşık 1000 yılda bu boyutlara ulaşan bulutsu, günümüzde de saniyede yaklaşık 1500 kilometre hız ile genişlemektedir. Polaris, ya da ülkemizde bilinen ad... Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galileo-galilei-ve-dunya-merkezciliginin-dususu/", "text": "Gelmiş geçmiş en büyük bilim insanlarından biridir Galileo Galilei. Bir uygarlığın gölgesinde olduğu karanlığa meydan okumuş, yargılanmış ve hapsedilmiştir. Ancak bulguları ve keşifleri bütün karanlığa rağmen bugünkü modern fiziğin ve astronominin temelini oluşturmuştur. 1609'da Galileo, Hollandalı gözlük imalatçılarından esinlenerek ilk teleskobunu yaptı ve gökyüzüne çevirdi. 1610'da The Stary Messenger kitabında yaptığı gözlemleri yayınladı. Gözlemlerine göre Ay, düz değildi, dağları ve kraterleri olan bir küreydi. Venüs de, Ay gibi evrelere sahipti ve bu Güneş etrafında döndüğünün kanıtıydı. Jüpiter dört büyük uyduya sahipti. Bu uydular, onları neredeyse aynı zamanda gözlemleyen Simon Marius tarafından verilen Ganymede, Callisto, Europa ve Io isimleriyle anılacak; daha sonra da Galileo Uyduları olarak isimlendirilecekti. Bütün bu bulgular, kilisenin ve Aristotales'in Dünya merkezli evren doktrini ile çakışıyor ve Kopernik'in Güneş'i merkeze alan modelini destekliyordu. Kopernik modeli ve ondan önce bu modeli destekleyenler hakkındaki yazımıza göz atabilirsiniz. Galileo burada durmadı, 1612'de Discourse on Bodies in Water kitabı ile Aristotales'in cisimler su üzerinde yassı ve düz oldukları için durur fikrini çürütüp, bunun bir cismin ağırlığı ve yer değiştiren su arasındaki ilişki sayesinde mümkün olduğunu yazdı. 1613'te ise Güneş lekelerini gözlemleyerek, Aristotales'in Güneş mükemmeldir savını da çürüttü. 1616'da kilise Kopernik modelini kafir ilan etti ve Galileo'nun bulgularını yayınlamasını yasakladı. Galileo'nun bu yasağı 1623'te arkadaşı kardinal Maffeo Barberini papa seçilene kadar sürdürdü. Papa Urban VIII ismini alan arkadaşı, Galileo'nun Kopernik modelini desteklemediği sürece çalışmalarını yayınlamasına izin verdi. Ne yazık ki 1632'de yayınladığı Dialogue Concerning the Two Chief World Systems kitabı kilisenin limitlerini çok zorlamıştı. Kitap biri Kopernik modelini savunan, biri Aristotales'i savunan, biri de tarafsız olan üç kişinin diyalogları hakkındaydı ve bilimsel gerçekler nedeniyle haklı olarak Kopernik modelinin savunulduğu bir yayındı. Kilise, kendisini derhal Roma'ya, engizisyon mahkemelerine çağırdı. Aylar süren duruşmalardan sonra suçlu bulundu ve ev hapsine alındı. Ev hapsinde kitap yazmaya devam etti. Eserleri Hollanda ve Fransa'da kitlelere ulaşırken, Galileo 1638'de oldukça hasta ve kör olmuştu. 8 Ocak 1642'de hayatını kaybetti. Kilisenin Galileo'nun eserleri ve Kopernik teorisi üzerindeki yasağı bir yüzyıl daha sürdü. Ancak, 1758'de yasakları kaldırmak zorunda kaldılar. Kopernik modeline karşı tutumları da 1835'te tükendi. 20. yüzyılda birçok papa, Galileo'nun görüşünü seve seve kabul edip yüceltmek zorunda kalmıştır. Çünkü modern dünyada bu kadar sevmedikleri görüşlere karşıtlık sürdürüp ayakta durmaları imkansızdır. Bu büyük bilim insanının evreni anlamamıza yönelik katkıları sadece keşifleri ile değil, kullandığı metotlar ve bulgularını kanıtlamak için matematiği kullanmasıyla da çok önemlidir. Bilimsel devrimde çok büyük bir rol oynamıştır ve hakkıyla Modern Bilimlerin Babası ünvanını almıştır. Galileo kendisinden 800 yıl önce yaşamış Aristotales'in mirası sayılabilecek, bilimsellikten uzak karanlık bir Dünya içinde doğmuştu. Mücadelesini, engizisyon terörü altında ki bir Avrupada, inanılmaz baskılar altında sürdürmüş ve savunduğu bilimsel değerler uğruna en sonunda hayatını kaybetmiştir. Ölümünden ancak 200 yıl sonra kilise tarafından kabul gördü. Neredeyse bin yıl süren, Dünya'yı evrenin merkezi zanneden karanlık görüşten sonra, son 200 yılda silkelenip kendimize gelebildik. Uçmayı keşfettik, Ay'a gittik, Güneş Sistemi'nin dört bir köşesine robotlar gönderdik, uzay istasyonları ve parçacık hızlandırıcılar inşa ettik. Dünya yörüngesinin 650 milyon kilometre uzağındaki Jüpiter ve dört büyük uydusu uygarlığımızın kaderinin değişmesine böyle yardımcı olmuşlardır. Eğer referans ve ilham alabileceğimiz Jüpiter, Venüs ve Ay gibi gök cisimleri olmasaydı bugünkü durumumuz çok farklı olabilirdi. Evrendeki başka uygarlıklarında gökyüzüne baktıklarında ilham alabilecekleri böylesi gezegenlere sahip yıldız sistemlerinde yaşıyor olması dileğiyle."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/galileo-galileinin-saturn-gozlemleri/", "text": "Galileo Galilei, Satürn gezegeni dahil tüm gezegen gözlemlerine ve keşiflere, bugün marketlerin oyuncak reyonlarında satılan teleskoplardan daha ilkel araçlarla imza atmıştı. Ünlü İtalyan astronom Galileo Galilei, yaşadığı çağın zorluklarına ve imkansızlıklarına rağmen kendi yapmış olduğu teleskoplarla gerçekleştiği gözlemlerle, hiç şüphesiz astronomi bilimine ışık tutmuş ve önemli yollar kat etmesinde çok ciddi katkılarda bulunmuş büyük bir bilim insanı. Galileo, Ay ve Ay'ın yüzey şekilleri, Jüpiter gözlemleri ve genel olarak kendi adı ile anılan Jüpiter uyduları ile, bu uyduların periyodik hareketleri üzerine gözlemler gerçekleştirmiş ve gözlemlerini kağıt üzerine çizgisel olarak dökerek günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır. Aynı şekilde 1610 yılında teleskobunu Satürn gezegenine çeviren Galileo, daha önce hiç rastlamadığı tuhaf bir durum ile karşılaşıyordu... Elinde bulunan teleskoplar, gezegenin halka sistemini tam anlamı ile yansıtmaya yeterli değildi ve bu sebeple Galileo, halka sistemini gezegenin her iki tarafında bulunan iki büyük uydu olarak düşündü ve bu şekilde resmetti. Yaklaşık 2 yıl sonrasında teleskobunu tekrar Satürn'e çeviren Galileo ikinci kez şaşkınlığa uğradı; Çünkü karşısında çok farklı bir Satürn görüntüsü duruyordu. Satürn gözlemleri ile en üstteki görselde de görüleceği üzere birbirinden değişik Satürn modelleri üzerine tahminlerde bulunmuştu. Farklı tarih aralıklarında gözlemlerini sürdüren Galileo, hiçbir zaman Satürn Gezegeni'ni çevreleyen halka sistemini tam anlamı ile çözümleyemedi ve bunların gezegenin her iki yanında bulunan kollar olabileceğini dahi düşündü."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gama-isini-patlamalari/", "text": "Bilinen en güçlü silahı, milyonlarca ışık yılı içerisindeki bütün yıldızların enerjisiyle çalıştırdığınızı ve verebileceğiniz zararı düşünün. Bu enerji evrende mevcut; Gama ışını patlamaları. Peki, nedir gama ışını patlamaları? Gama ışıması veya gama ışını, doğrudan atom çekirdeğindeki etkileşimler sonucu ortaya çıkan yüksek enerjili ve yüksek frekanslı elektromanyetik dalgadır. Elektromanyetik dalga terimi; ışığın tüm dalga boylarına verilen ortak bir isimdir. Gamma ışınları da, ışığın bizim gözlerimizle algılayamadığımız, kızılötesi ışınım ya da x ışınları gibi farklı dalga boylarından biridir diyebiliriz. Tabii, gama ışınlarını özel yapan; çok yüksek frekansa ve çok büyük enerjiye sahip fotonlardan oluşmasıdır. Genellikle çok büyük kütleli bir yıldızın, ömrünü tamamlayarak bir hipernovaya dönüşmesi sonucu oluşurlar. Hipernova patlamaları, benzer mekanizma sonucu oluşsa da; alışık olduğumuz süpernova patlamalarından daha nadir, ancak çok çok daha güçlüdür. Bir saniyede, Güneş'in 10 milyar yıllık bütün ömür sürecinde yapabileceğinden binlerce, hatta milyonlarca kat daha fazla enerji yayarlar. Zaten bu yönüyle, -bildiğimiz kadarıyla- evrendeki en enerjik olaydır. Gama ışını patlamaları ilk olarak 1967 yılında, ABD'nin başka ülkelerin yaptığı nükleer denemeleri algılamak amacıyla Vela isimli uyduları fırlatmasından sonra görmeye başladık. Nükleer patlamalar, yeryüzünde görülebilen yegane güçlü gamma ışın kaynaklarıdır. Amaç, herhangi bir nükleer deneme olduğunda Vela uydularının bunları farketmesiydi. Fakat Vela uydusu görevinin aksine uzaydan gelen muhteşem bir radyasyon kaynağı tespit etti. Soluk, sadece birkaç saniye süren patlamalar buldular. Bu radyasyon patlamaları Pentagon'da büyük bir paniğe sebep oldu. İlk olarak Sovyetler Birliği'nin başlattığı nükleer silah denemesi olabileceğinden şüphelendiler. Daha sonra ise gökbilimcilerin yardımıyla patlamaların galaksimizin dışından geldiğini tespit ettiler. Bu durum yeni bir sorun ortaya çıkarıyordu. Bu ışınlar gerçekten de Samanyolu'nun dışından geliyorsa yüksek şiddette enerji içermesi gerekiyordu. ABD, Sovyetler Birliği ile arasındaki sorun nedeni ile 1973 yılına kadar kısa bir süre de olsa bu bilgiyi gizli tutmaya çalıştı. Ancak, Dünya üzerindeki birçok ülke böylesi bir keşfi yapabilecek durumda olduğu için, çok uzun süre gizleyemediler. Gama ışını patlamaları , birkaç saniye ile birkaç dakika arasında sürdüğünden fark edilmeleri ve incelenmeleri için karmaşık bir algılayıcı sistemi gerekir. Işınımın kaynağı; patlamaları muazzam güçte hipernovalardır ve kayboldukları zaman yerlerini çoğunlukla kocaman kara delikler alır. Kaynak, Eta Carinae benzeri çok büyük kütleli bir yıldızın ölümü olabileceği gibi; iki nötron yıldızının çarpışması, yahut bir nötron yıldızı ile dev kütleli başka bir yıldızın çarpışması da olabilir. Sonuçta, bir gamma ışın patlamasının oluşabilmesi için çok büyük kütleli cisimlere ihtiyaç duyulur. Gama ışınları, çok yüksek enerji düzeyine sahip ışınlar olduğu için, bir hipernova patlamasında her yöne doğru yayılan ışınımın tümünü oluşturamazlar. Böylesi yüksek enerjiye sahip ışın oluşturabilecek tek yer, patlamanın gerçekleştiği yıldızın manyetik kutuplarının olduğu bölgedir. Patlama sonucu oluşan enerji, manyetik kutuplarda daha da güçlendirilir ve bu kutuplardan doğrusal olarak gamma ışını olarak salınır. Gama ışını patlamasının X ışını dalgası ilk olarak Dünya üzerindeki bütün elektronik cihazları yok edecek elektromanyetik bir darbe üretirdi. Ozon tabakası bizi koruyabilirdi fakat Güneş'ten gelen UV sızıntısını kapatamayacağımız için tamamen savunmasız kalırdık. Nihayetinde canlıları oluşturan organik moleküller bu ışınlar nedeniyle zarar görür, yapıları bozulurdu. Bu durum, gelişkin yaşamdan mikroskobik yaşama kadar neredeyse tüm hayat biçimlerinin yok oluşu anlamına gelirdi. Hepimiz, acılar içinde birkaç saatte ölürdük. Gama ışınlarının bize olan uzaklığı, dolayısıyla şiddetine göre, geriye üzerinde canlı yaşamayan, bomboş, çıplak bir gezegen, yahut canlı türlerinin çoğunun yok olduğu bir gezegen kalırdı. Ancak, bizimki gibi bir galakside gama ışını patlamaları çok nadir görülür. Bize zarar verebilmesi için, yukarıda anlattığımız gibi bize yakın ve patlayan yıldızın kutuplarının tam olarak bize dönük olması gerekir. Böyle bir patlamayı, gamma ışınları da bildiğimiz ışık ile aynı hızda hareket ettiklerinden, ancak bize ulaşınca anlayabiliriz. Uzayın devasa büyüklüğü ve gama ışın patlamalarının nadirliği göz önüne alındığında, herhangi bir gezegenin talihsiz biçimde gamma ışın patlamasına maruz kalması, fazlasıyla düşük bir ihtimaldir. Gama ışını patlaması gösteren gökcisimlerinin optik bölgede gözlenmesi amacıyla Michigan Üniversitesi'nin 2003 yılında başlattığı proje çerçevesinde bir protokol ile TUG'da kuruldu. ROTSEIII-d, proje kapsamında yer alan ülkelerde bulunan dört robotik teleskoptan biri. 2003-2012 yılları arasında yapılan projenin sona ermesinin ardından ROTSEIII-d TUG'da çalışmaya devam ediyor. Ayna çapı 45 cm olan bu robotik teleskop geniş bir görüş alanına ve hızlı yönlenme özelliklerine sahip. Programlandıktan sonra kendi kendine gözlem yapabilen bu teleskopla yapılan gözlemlerden, şimdiye kadar çok sayıda gama ışını kaynağının optik takibi yapılmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ganymede/", "text": "Ganymede, Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan gaz devi Jüpiter'in en büyük uydusu ve ayrıca Güneş Sistemi'nin de bilinen en büyük uydusudur. Uydu, 1610 Yılında Galileo Galilei tarafından Jüpiter'in diğer 3 büyük uydusu ile birlikte keşfedilmiştir. Galileo Uyduları olarak adlandırılan bu 4 uydu, küçük bir teleskop ya da dürbünle dahi çok rahat gözlemlenebilir. Güneş Sistemi'nin bilinen en büyük 6 uydusunun 4'ünü bu Galileo Uyduları oluşturmaktadır. Ganymede, 5.262 km lik çapı ile Merkür gezegeninden bile daha büyüktür (Merkür'ün ekvator çapı 4.879 Km dir). Dolayısıyla, Satürn'ün uydusu Titan ile beraber, gezegen boyutlarında olup da başka bir gezegenin uydusu olmak zorunda kalan nadide gökcisimleri arasında yer alır. Öyle ki onu Jüpiter'in yörüngesinden alarak Güneş'in yörüngesinde bir yere koymuş olsaydık eğer, boyutları ile hiç göze batmadan rahatlıkla bir gezegen olarak kabul edilebilirdi. Ancak, Merkür'den daha büyük çapa sahip olmasına rağmen Ganymede oldukça hafiftir. Kütlesi, Merkür'ün kütlesinden yaklaşık 2.8 kat daha azdır. Bu da uydunun yapısının büyük oranda buzdan oluştuğunu gösteriyor. Ganymede uydusunun yüzeyinde kalın bir buz tabakası mevcut fakat, farklı olarak bu tabakanın üzerinde bolca miktarda çarpma izleri, oluklar ve kraterler var. Yüzeyindeki kraterlerden bazıları 4 Milyar yaşını bulabiliyor. Kraterlerin bu denli uzun süre korunabilmiş olmasının sebebi, uydunun kabuğunda çok fazla tektonik hareketlerin gerçekleşmiyor olmasına bağlanıyor. Yani, Ganymede jeolojik olarak pek aktif bir yapıya sahip değil. Ganymede, en büyük olmasının yanı sıra kendine ait manyetosfere sahip olan tek uydudur. Uydunun iç yapısı hala sıcaktır ve eriyik durumda bir tabakası vardır. Jüpiter'in manyetosferi içinde yer almasına rağmen, kendi manyetosferi çapının iki katı bir alanda etkilidir. Bu manyetosferi, özellikle uydunun ekvator bölgelerini Jüpiter kaynaklı yüksek enerjili parçacık akışından korumaktadır. Ancak bu manyetosfer, yine de uydunun yüzeyinin günde 8 rem (0.08 sievert) iyonize edici radyasyona maruz kalmasını engelleyemez . Dünya'da günlük normalimizin 0.14 rem olduğunu düşünecek olursak, Ganymede uydusuna gelecekte insanlı kolonilerin radyasyona karşı güçlendirilmiş olması veya yer altına kurulmaları gerekliliği ortadadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gaz-devi-gezegenler/", "text": "Hemen hemen tümü hidrojen ve helyum'dan oluşan Gaz yapılı Gaz Devi dev gezegenler, tüm yıldız sistemlerinde bulunurlar. Bir yıldızı oluşturan bulutsunun muhteviyatının %99'u veya daha fazlası sadece Hidrojen ve Helyum gazlarından ibarettir. Bunlar, ayrıca evrende en fazla bulunan, neredeyse tüm evreni oluşturan elementlerdir. Tipik bir yıldız oluşum bulutsusunun %24'ü Helyum, %74'ü de Hidrojen gazıdır. Bu oran artı eksi %1 oynayabilir. Kalan çok küçük miktar ise, Dünya'dan bildiğimiz Silisyum, Karbon, Oksijen, Azot vs gibi elementlerden ibarettir. Hidrojen ve Helyum miktarı böylesine dominat düzeyde olunca, bulutsuda çok sayıda gaz yapılı gökcisminin oluşması da kaçınılmaz olur. Bu cisimlerden en az bir tanesi, bildiğiniz gibi yıldızdır. Oluşan yıldız veya yıldızlardan artakalan gaz ise, Jüpiter veya Satürn gibi bir gaz devi oluşturmak üzere bir araya gelirler. Aslında şunu söyleyebiliriz; bir bulutsuda yıldız olabilmek üzere bir araya gelen çok sayıda yoğunlaşma bölgesi vardır. Ancak, bu yoğunlaşma bölgelerinin bazıları çok büyük kütle kazandığı için, bulutsudaki gazın çok büyük bir kısmını kendilerine çekerek yıldıza dönüşürler. Bu nedenle, diğer yoğunlaşma bölgelerinde yıldız olabilecek yeterlilikte gaz kalmadığı için, buralarda topaklanmış olan gazlar birer gaz devi gezegen olmanın ötesine geçemezler. O halde, gaz devi gezegenlere yıldız cenini demek yanlış olmaz. Bu gezegenlerin bileşimleri yıldızlar ile hemen hemen aynıdır. Dıştan içe doğru yoğunlaşırlar. Bu yoğunluk artışı, sıcaklık artışıyla birlikte gerçekleşir. Örneğin bir gaz devinin sadece birkaç bin km'lik derinliğinde gaz yoğunluğu sudan daha fazla, sıcaklık ise binlerce santigrat derecedir. Daha derine indikçe basınç nedeniyle gaz çok daha yoğunlaşır metalsi özellik göstermeye başlar. Çoğu gaz devi gezegenin çekirdeği, oluşum aşamasında topladığı demir, karbon, silisyum gibi elementlerin biriktiği oldukça ağır bir bölgedir. Burada sıcaklık 20-30 bin santigrat derecenin üzerinde olabilir. Kıyaslama için söyleyelim, Dünya'nın çekirdeği sadece yaklaşık 6.000 derece sıcaklığa sahiptir. Gaz devleri, oluştukları bulutsudaki en büyük orana sahip maddeler olan hidrojen ve helyum'dan ibaret olduklarından, kütleleri de yaşadıkları sistemdeki karasal yapılı gezegenlerden çok daha büyüktür. Örneğin, Güneş Sistemi'ndeki en küçük gaz devi olan Neptün'ün kütlesi , Dünya, Mars, Merkür, Venüs ve geri kalan cüce gezegenler, uydular, asteroidler ile kuyruklu yıldızların tümünün toplamından daha fazladır. Yani sistemimizdeki karasal yapılı herşey bir araya gelse, bir Neptün bile etmez. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu gezegenler gaz yapılı olsalar da, çok büyük miktarda maddenin bir araya gelmesi sonucu oluşan büyük basınçlar, gazın davranışını değiştirir. Gaz, gezegenin derinliklerine doğru indikçe önce sıvı, ardından katı madde davranışı göstermeye başlar. Yani, bir gaz devinin ayak basacak yüzeyi olmamasına rağmen derinliklerine inmeye kalkıştığınızda gazdan oluşmuş bir bariyere çarparsınız. Tabi bu arada binlerce derecelik sıcakta buharlaşmadığınızı farzediyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gaz-devi-gezegenlerin-uydularinda-yasam/", "text": "Bugün Güneş Sistemi dışında keşfedebildiğimiz gezegenlerin çok büyük kısmı, Jüpiter, Satürn veya Neptün gibi büyük kütleli gaz devi gezegenlerden oluşuyor. Görece daha kolay keşfedildiği için bir yıldızın çevresinde eğer varsa bu tip bir gezegenin, hele ki yıldızına yakın geçiş yapıyorsa önce keşfedilmesi zaten normal. Kaldı ki, bilim insanları, çevresinde böyle bir dev gezegen keşfedilmiş bazı yıldızları yakın takibe aldıklarında, başka gezegenlere de rastlayabiliyorlar. Bugün çoklu gezegen sahibi olduğu düşünülen yıldızlardaki diğer gezegenler böylesi yakın takip sonucunda keşfedildi. Fakat takdir edersiniz ki, bu oldukça zor ve uzun uğraş gerektiren bir iş. Teleskobu yıldıza doğrultup, biraz bekleyip aha gezegen gördüm diyerek yapılamıyor bu keşifler. Şöyle örnekleyelim; bir yıldızın çevresindeki gezegeni yıldızın gezegenden kaynaklanan kütle çekimsel salınımı yöntemiyle keşfedebilmeniz için, çevresindeki gezegenin en az bir tur atmış olması, yani en az bir tur attığı dönem içinde yıldızın gözlemlenesi şart. Yakın bir gezegen yıldızının çevresinde birkaç gün veya birkaç aylık periyotlarla hızlı biçimde döneceği için onu saptamak çok kolay olacaktır. Keza, yıldızın ışınımındaki değişim yöntemiyle yapılacak keşiflerde de durum aynı şekilde uzun dönemli gözlemleri gerektiriyor. Gezegenin her turunda yıldızın önüne geçip ışığını azaltmasını beklemek lazım. Hele ki gezegen yıldızından uzakta ise, güvenli bir keşif birkaç yıl alabiliyor. Keşfedilen dev gezegenlerin çevrelerindeki uydular konusu ise yaşam arayışları için önem taşıyor. Yıldızının yaşam kuşağında yer alan dev bir gezegende bildiğimiz türde bir yaşamın oluşabilmesi elbette mümkün değil. Çünkü bunlar jüpiter gibi, katı yüzeyleri olmayan gaz devleri. Bu uydulardan bazıları da yaşanabilir niteliklere sahip olabilir. Ki Satürn'ün uydusu Titan, verilebilecek en güzel örneklerden biri. Eğer Satürn güneşe daha yakın bir konumda olsaydı, Titan yeterli güneş ışığı alabilecek, belki de bu sayede üzerinde yaşanılabilir bir yer haline gelebilecekti. Tabi, Güneş'e yakınken atmosferinin uçup gitmemesi için Titan'ın biraz daha büyük kütleye sahip olması gerekecekti. Veya, o gaz devi gezegenin çevresinde Dünya'ya yakın büyüklükte bir uydunun var olması düşünülülebilir. Gaz devi gezegenler, Dünya veya daha büyük kütleli karasal bir gezegeni rahatlıkla uydu olarak barındırabilirler. Böylesi büyük kütleli bir uydu, bir atmosfere rahatlıkla sahip olabilecektir. Hatta dev gezegenlerin yaygınlığı göz önüne alındığında, dünya dışı yaşamın aslında dünya gibi tekil gezegenlerde değil de, daha çok bu tip uydular üzerinde geliştiği varsayılabilir bile. Böyle bir durumda, suyun sıvı halde kalabileceği uzaklıkta yer aldığı sürece, dev gezegenin çevresinde dolaştığı yıldızın büyüklüğü önemli olmayacaktır. Bu bir M tipi kırmızı cüce de olabilir, K veya G sınıfı bir yıldız da. Küçük yıldızlarda yeterli enerji alabilmek için yıldıza fazla yakın olmaktan kaynaklanan kütleçekim kilidi sorunu da böylece ortadan kalkar. Çünkü uydu gaz devinin çevresinde döneceği için, düzenli gece-gündüz döngüleri yaşanacaktır. Örneğin, Satürn'ün uydusu Titan, gezegenin kütleçekim kilidine kapılmış olsa da, yaklaşık 7'şer dünya günü süren gece-gündüz dönemi yaşar. Yine, yeterli kütleye ve atmosfere sahip olan bu yaşanabilir uydunun, gaz devi gezegenden biraz uzak olması gerekiyor. Çünkü gaz devi gezegenlerin manyetik alanları çok büyüktür ve yakınlarındaki uydulara bol miktarda radyasyon saçarlar. Ancak, uydu yeterince uzaksa (1-2 milyon km kadar), bu radyasyon tehlikesinden korunmuş olur. Yine, Satürn'ün uydusu Titan'ı örnekleyelim bu konuda: Titan, 1.2 milyon km'lik uzaklığı ile Satürn'e hem güvenli bir mesafede yer alır, hem de Satürn'ün manyetik alanının koruması altındadır. Tabi ki tüm bunlar şimdilik birer varsayım. Henüz Güneş Sistemi dışında hiçbir gezegene ait böylesi bir uyduyu keşfetmemiz mümkün olmadı. Ancak, önümüzdeki yıllarda gözlem teknolojilerimiz ilerledikçe, keşfedebileceğimizden şüphemiz yok."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gaz-devlerinin-dunya-benzeri-uydulari/", "text": "Jüpiter veya Satürn gibi gaz devlerinin çevrelerindeki karasal yapılı uydularında Dünya benzeri bir ortam ve yaşam, birkaç şarta bağlı olarak olasıdır. Gaz devleri, yıldızının yaşam kuşağı denilen, suyun yüzeyde sıvı halde kalabileceği bir yörüngeye sahip olmalıdır. Güneş benzeri bir yıldız için bu uzaklık yaklaşık 120-250 milyon km arasıdır. Uydu, gaz devi gezegene çok yakın olmamalıdır. Aksi halde, gezegenin devasa manyetik alanına hapsolmuş yüklü parçacıkların yolu üzerinde kalan uydu, aşırı radyasyon nedeniyle yaşanmaz hale gelir. Yine uydu, bulunduğu konumda atmosferini koruyabilmek için Dünya veya Venüs kadar büyük yapılı olmalıdır. Daha küçük kütleli olursa, yıldızdan gelen ışıma, atmosferindeki gazları kütle çekiminden kurtulabilecek kadar enerjilendirir. Örneğin dünyamız, bu yüksek enerjili gazların kaçıp gitmesini önleyecek kadar büyük kütleye sahiptir. Ancak, daha küçük olan Mars bunu yapamaz. Bu şartlara sahip olan uydu, büyük ihtimalle gaz devine kütleçekim kilidi ile bağlı olacaktır. Yani her zaman aynı yüzü gezegene dönük biçimde dönecektir. Bu da, yaşanabilir uydumuzda uzun günler ve geceler anlamına geliyor. Güzel bir örnek olan Satürn'ün uydusu Titan da günler ve geceler 6'şar gün sürer. Dolayısıyla uydu üzerindeki yaşamın, uzun sıcak gündüzlere ve soğuk dondurucu gecelere uyum sağlayabilecek biçimde evrilmiş olması gerekir. Tüm bunları sağlayan bir uyduda yaşam oluşabilir. Ancak, bu oluşan yaşamın zekaya evrilmesinin bir garantisi yok. Hatta burada saymadığımız başka birçok gözardı edilen nedenle, tek hücreli basit yaşamın bile oluşamayacağı kadar zor şartlara bile sahip olabilir. Gaz devlerinin uyduları ve olası yaşam ihtimali için, daha detaylı olan şu makalemize göz atabilirsiniz. Polaris, ya da ülkemizde bilinen ad..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gebze-teknik-universitesi-uzay-gunleri-20-aralik/", "text": "Uzay ve gökbilim üzerine emek vermiş; Prof. Dr. Talat A. Saygaç, Prof. Dr. Yavuz K. Ekşi, Prof. Dr. Fuat İnce ve Prof. Dr. Mehmet E. Özel gibi değerli bilim insanlarının katkılarıyla gün boyu çeşitli konuşmalar gerçekleştirilip fikir alış-verişinde bulunulacak; belgesel gösterimi, Güneş ve gece gözlemleri yapılacak. Alanında uzman kişilerin bilgi ve deneyimlerini paylaşacağı etkinlikte, katılımcılar açısından uzayın ufkunun genişlemesi amaçlanıyor. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017 Etkinlik Takvimi Güncellendi!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gecilebilir-lorentzian-solucan-delikleri-mumkun-mu/", "text": "Solucan delikleri hem halkın hemde bilim insanlarının ilgisini çeken ortak bir konudur. İnsanlar ışıktan hızlı yolculuk, zaman yolculuğu, başka evrenlere yolculuk gibi fikirler ile hayal gücünü beslerken, akademik personeller de genel görelilik, kozmoloji, nedensellik, süper sicim teorisi, kuantum kütle çekimi gibi konularda sıra dışı fikirler sunarlar. Geçilebilir solucan delikleri kendi aralarında birçok alt türde sınıflandırılır. İlk olarak onları kalıcı ve geçici olarak ayırırız. Kalıcı ve geçici türlerde kendi aralarında evren-içi ve evrenlerarası olarak ayrılır. Son olarak bütün Lorentzian solucan deliği türlerinin mikroskobik ve makroskobik türleri mevcuttur. Mikroskobik olanlar, daha öncede bahsettiğimiz planck seviyesinde bulunur. Bu geçilebilir solucan delikleri ile ilgili çözümleri hazırlayan ünlü bilim insanları Kip Thorne ve Mike Morrisdir. Belki Kip Thorne'u Interstellar filminin fizik danışmanı olmasından hatırlayabilirsiniz. Thorne ve Morris, daha sonra Ulvi Yurtseverin katkılarıyla solucan deliklerinin enerji halleri ve nasıl zaman makineleri olarak kullanılabilecekleri konularını pekiştirmişlerdir. Ardından Matt Visser 1995'te hazırladığı çalışmalar ile kendisinden sonra yapılacak birçok araştırmaya temel oldu ve böylece solucan delikleri ile ilgili fikirler yavaş yavaş çoğaldı, teorik altyapı oluşurken sayısız yeni hipotez geliştirildi. Önceki bölümlerde bahsettiğimiz kat edilmesi yada bizim makro fiziki dünyamızda varolması mümkün olmayan solucan delikleri 1988'de Morris ve Thorne'a geçilebilir solucan delikleri ile ilgili ilhamı verdi. Hazırladıkları ilk çalışmada geçilebilir solucan deliklerinin ilk matematiksel prensiplerini ortaya çıkardılar. 1) Küresel bir simetri ve statik metrik. 2) Einstein'ın alan denklemlerinde çözüm olarak üretilebilmeleri. 3) Boğaz bölgesinin iki asimptotik düz uzay-zaman bölgesini birbirinine bağlaması. 5) Kütle çekimsel gelgitler ve stres miktarları geçiş yapacak araçların ve yolcuların dayanabileceği kadar olmalı. 6) Dışarıda bulunan harici bir gözlemciye göre kabul edilebilir geçiş süreleri. 7) Fiziksel olarak tahammül edilebilir enerji momentum stres tensörü. 8) Harici etmenlere karşı stabil olmalı. 9) Fiziksel olarak mantıklı/mümkün üretim yöntemleri ve malzemeleri. İlerleyen yıllarda yapılan çalışmalar ile bu gereksinimler biraz daha rahatlatıldı. Ancak bütün stabil solucan deliği çözümlerinden ortak nokta olarak karşımıza bir eşitsizlik çıkıyor. Boğaz bölgesindeki negatif kütle-enerji yoğunluğu. Bu noktada Warp sürücüleri yazımızda bahsettiğimiz egzotik madde, negatif enerji ve negatif kütle başlıklarını buraya taşıyarak ne olduklarını hatırlatmakta fayda var. Bose-Einstein Yoğunlaşması: Normalde mutlak sıfıra çok yakın, düşük sıcaklıklarda gözlemlenen, kuantum mekaniklerinin makroskopik boyutlarda vuku bulduğu, bir maddenin bütün atomlarının tek bir atommuş gibi birlik halinde titreşmesi durumudur. Bu, yüksek sıcaklıklarda gerçekleşmesi durumunda teleportasyondan, oda sıcaklığında süper iletkenlere kadar birçok inanılmaz uygulaması bulunabilecek bir madde halidir. Kuark-Gluon Plazması: Normal şartlarda çok yüksek sıcaklık ve yoğunluklarda vuku bulabilecek bir madde halidir. CERN gibi parçacık hızlandırıcılarda 4-5 trilyon Kelvin derecelik sıcaklıklarda oluşturulmaya çalışılan bu plazmada maddenin en temel yapı taşları kuarklar ve gluonlar kendilerini bir arada tutan kuvvetlerden kurtulurlar. Yani bu plazmada atom bulunmaz, atomu oluşturan yapıtaşları serbest halde bulunur. Takyon: Işıktan hızlı hareket ettiği öne sürülen, normal madde ile kesinlikle hiçbir etkileşimi ve gerçekliğine dair hiçbir kanıt bulunmayan spekülatif parçacıklar. Negatif Kütleli Madde: Antimadde yada Karanlık Madde ile karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 kilogram kütleden daha düşük kütleye sahip, hiçbir şeyden daha hafif diye tabir edebileceğimiz ve kütle çekimi tarafından çekilmeyen, tersine itilen spekülatif bir egzotik maddedir ve bir yada daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz. Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin, yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda kaybolmuş olabilirler. Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi? Katı haldeki negatif kütleli madde ancak mükemmel sıvı diye tabir edilen bir halde negatif kütle sahibi madde bulunabilir. Kanada, Montreal Üniversitesi'ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey bu maddeyi Büyük Patlama sırasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek, nede onaylayabilecek bir durumdayız. Negatif Enerji: Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen kuramsal olan negatif kütleli madde aksine negatif enerji çeşitli kuantum durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor. Bununla birlikte karakteristik olarak negatif enerjiye oldukça benzeyen ancak negatif enerji sayılmayan ve çok küçük ölçeklerde gerçekleşen Casimir etkisinden de bahsedelim. 1933'te Hendrik Casimir, kuantum teorisinin kanunlarını kullanarak garip bir öngörüde bulundu. Casimir'e göre vakum içerisindeki iki adet paralel, yüksüz metal plaka birbirlerini itecekti. Normalde yüksüz olan bu plakaların sabit durması gerekmekteydi ancak bu iki plaka arasındaki vakum boş değildi. Gerçekliğe giriş çıkış yapan sanal parçacıklar ile doluydu. Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde bu yoktan varolan ufak madde-antimadde olayları enerjinin korunumu kanununu ihlal ediyor gibi görünsede belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep olmamaktadır. Böylece Casimir, bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar. Bu enerji 1948'de laboratuvarda, Casimir'in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipmanlar gerektiğinden 1996'da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan basıncın bir karıncanın ağırlığının 30.000'da 1'i kadar olduğu bulundu. Tahmin ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için pek yeterli değil. Son olarak negatif enerjiye başka bir örnekte kara deliklerin buharlaşma sürecinde açığa çıkan, Hawking radyasyonu mekanizması sırasında oluşan kısa ömürlü sanal parçacıklar verilebilir. Gördüğünüz üzere durum warp sürücüleri ile aynı dertten muzdarip. İhtiyaç duyduğumuz şeylerin mümkün olup olmadığı veya oldukça zayıf olan casimir etkisinden nasıl faydalanabileceğimizi bilmiyoruz. Düşünün ki arabanız için dünyanın en güçlü motorunu yaptırdınız, ancak ihtiyaç duyduğu yakıt fizik kurallarını çiğniyor. İnşa edeceğimiz solucan deliğinin matematiksel olarak geçilebilmesi için boğaz bölgesinde negatif enerji-kütle değerleri gerekiyor. Negatif enerji-kütle uygulamasının mühendislik olarak nasıl yapılacağını konusunda henüz bir fikrimiz yok. Bu sebeple yukarıda bahsettiğimiz 9 ana prensipten 7 ve 9 numaralı maddeler canımızı sıkıyor. Madde 7 canımızı sıkıyor, çünkü negatif enerji-kütle seviyelerinin boğazda yaratacağı momentum stres tensörü limitlerin çok üstünde olabilir. Normal diyebileceğimiz şekilde solucan deliğinin kütle-çekim kuyusunda boğaza doğru ilerlerken, boğaz bölgesine yaklaştıkça maruz kalınacak momentum, basınç, enerji değişikliği astronomik değerlerde olabilir. Giderek artan bir kütle çekimi değerinden bir anda negatif bir kütle çekim alanına geçmek zaten yıkıcı olacaktır. Eğer solucan deliği inşa edeceksek, bu geçişi yumuşatacak ve boğaz bölgesindeki değişken kuvvetleri hafifletecek çözümler bulmamız gerekecektir. Yine madde 7'ye bağlı olarak, boğazdaki egzotik madde geçiş yapacaklar için sorun olabilir. Bunun için solucan deliğinin yapısını değiştirip polihedral gibi simetrik olmayan hatta daha ileri gidip torus yada düz şekilli solucan delikleri mümkün olabilir. Madde 9'da canımızı sıkıyor, çünkü ihtiyaç duyulan negatif kütle-enerjinin mümkün olması gerekmekte. Morris ve Thorne bize Madde 1-6 ve Madde 8 hususlarında işleyen solucan delikleri modelleri sunuyor. Madde 7 ve 9'u bilim, teknoloji ve mühendislik yöntemleri ile biz, siz ve gelecek nesiller mümkün yapmak zorunda. Aksi takdirde solucan delikleri mümkün olamaz. İnşa edeceğimiz solucan deliğimiz hedef olarak ikiye ayrılır; İlki, Schwarzchild solucan deliklerinden de beklediğimiz, iki farklı evreni birbirine bağlayan yani teknik dille nedensellik yönünden birbirine bağlı olmayan iki asimptotik düz uzay-zaman bölgesi arasında köprü kuran geçitler. Diğeri de aynı evren içerisinde köprü kuracak solucan delikleridir ve bunlar ilk başta aklımıza gelmeyen sorunları da beraberinde getirir. 1) Birbirine bağlı uzay-zaman bölgelerinde zaman farklı hızlarda akabilir. Bu da eğer yeteri kadar beklerseniz, solucan deliğini zaman makinesi olarak kullanabileceğiniz anlamına gelir. Örneğin bilimkurguya giderek Interstellar filmine benzer bir durumdan bahsedelim. Solucan deliğinin bir ucu Dünya yörüngesinde, diğer ucu galaksimiz merkezindeki SagA karadeliğine çıkıyor. Gemimizle diğer tarafa geçip, karadeliğin çevresinden özellikle kütle çekiminin zamanı ciddi ölçüde yavaşlatacak kadar yakınından şöyle bir tur attık ve Dünya'ya döndük. Bizim için belki bir kaç hafta süren bu yolculuk esnasında, Dünya'da yüzlerce yıl geçmiş olabilir. 2) İki farklı bölgeyi bağlayan solucan deliği tünelinde bize farklı harikalar sunabilir. Tünel bir Möbius bantı yada Klein şişesi gibi yön belirlemenin mümkün olmadığı bir geometrik yapıya sahip olabilir. Peki tüm bunların solucan delikleri ile ilgisi ne diye düşünüyorsanız hemen açıklayalım. Solucan deliğinin boğazı da eğer böyle bir yapıya sahipse diğer taraftan çıktığınızda yükleriniz aynalanmış olur. Yani kendinizin antimaddesi olursunuz. Spekülatif olarak ilginç bir düşünce ancak madde ve antimadde sağ ve sol bakımından kuantum seviyelerde birbirlerinin aynası değildir. CP ihlali denen bir durum ile madde ve antimaddenin geçirdiği radyoaktif bozunumlarda birbirlerinin aynalanmış eşdeğeri olmayan parçacıklar açığa çıkardıkları bilinmektedir. Yani antimadde desek bile maddenin birebir ayna karşılığı değildir. Bu sebeple yön belirlemenin mümkün olmadığı geometrik yapıların %100 aynalanmış sonuçlar çıkarması beklense de, bizim standart modelimiz buna izin vermez. Böyle bir duruma izin veren spekülatif evrenlere teorik fizikte Alice Evreni adı verilir. Bu evrenlerdeki evren-içi tünel kuran, yön belirlemenin mümkün olmadığı solucan deliklerinden geçen herhangi bir madde kendisinin antimaddesine dönüşecektir. Böylece bu evrende yük tanımlaması artık mümkün olmaz. Lokal olarak X bölgesindeki yüklü parçacık, örneğin elektron solucan deliğinden geçerek Y bölgesinde + yüklü pozitron olarak ortaya çıkar. Radyoaktif bozunum mükemmel gerçekleşeceği için neyin madde neyin antimadde olduğu tanımı ortadan kalkar. Bir solucan deliğini açık tutmanın teknolojimiz dışında olduğunu biliyoruz. Bir tanesini yaratmak da öyle. En kolay diyebileceğimiz yolu planck seviyelerindeki her an varolup yok olan solucan deliklerinden bir tanesini ani, ultra-yüksek frekansta negatif enerji bombardımanına maruz bırakmak. Daha sonrasında solucan deliğinin çökmemesi için stabilize edici ünite ile boğazdaki egzotik madde/enerji seviyeleri ayarlanır. Hatta elektromanyetik sahaları kontrol ederek, egzotik madde/enerjinin boğaz içerisinde kalması ve geçiş yapanları tehlikeye atmamaları sağlanabilir. Tabii unutmayalım; negatif enerji/madde konusunda elimizde hiçbir kaynak olmamasının yanısıra, büyüteceğimiz solucan deliğinin diğer ucunun nerede olduğunu bilemeyiz. Eğer işimize yaramayacak bir yerde ise onu gitmek istediğimiz yere ulaştırmak imkansız olabilir. Bir solucan deliğini hareket ettirmek için solucan deliğinin bütün uzay-zaman yapısını hareket ettirmeliyiz. Yani bir tür warp etkisi kullanmalıyız. Bunun yanında makroskobik bir solucan deliğini uzayda, herhangi bir yerleşim yerinden/gezegenden uzakta yapmak gerekir, Dünya'da yaratmak kesinlikle tehlikelidir. Sonuçta bir uzay zaman bükülmesidir ve kapandığı anda çökme kütle çekim kuyusu tekillk benzeri bir etki yaratıp kısa süreli bir olay ufku yaratabilir. Geçicide olsa karadelik benzeri bir yapı bizim için hiç hoş olmaz. Morris ve Thorne 1988'deki çalışmalarında kabul edilebilir kütle çekimsel gel-git (< 1g) ve kat ediş süresi (< 1 yıl) gösteren bazı solucan deliği denklemleri kurmuşlardı. Bu solucan deliklerinin açık kalabilmesi ve olay ufku oluşturmalarının önüne geçmek için gereken negatif kütle-enerji durumuna sahip egzotik maddeleri tamamen imkansız kılan bir mekanizma olmadığını biliyoruz. Yinede yapılan denklemler yıllar içinde farklı boyutlardaki solucan delikleri için oldukça değişken egzotik madde/enerji ihtiyaçları gösteriyor. Morris ve Thorne'un modellediği bir solucan deliği Dünya ve Güneş arasındaki mesafenin 600 katı bir boğaz bölgesine sahipti! Böyle bir solucan deliğini açık tutabilmek için 10^8 Güneş kütlesi kadar egzotik maddenin boğazda bulunmasına ihtiyaç vardı. Başka bir solucan deliği modelinde ise 1 metre çapındaki boğazı açık tutmak için 1 Jüpiter kütlesinde egzotik madde sıkıştırmak gerekiyor. Hala biraz fazla. Neyse ki ilerleyen yıllarda kuantum fiziği bize daha umut vaad eden sonuçlar sundu. Kuantum teorisi sayesinde vakumda parçacıkların yoktan varolup tekrar kaybolduğu dalgalanmalar olduğunu biliyoruz. Fizikçiler, bu kuantum dalgalanmalarını bastırarak negatif enerji yayan egzotik atomların ortaya çıkabileceğini düşünüyorlar. Üstelik solucan deliğinin mimarisi mükemmele yakın olursa, ihtiyaç duyulan egzotik madde astronomik yerine mikroskobik miktarlarda olabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecegi-ve-gecmisi-tahmin-etmek-laplacein-seytani/", "text": "Laplace'ın Şeytanı ilhamını; Newton, Galileo gibi fizikçilerin oluşturduğu matematiksel denklemlerle evrenin deterministik yapısından almıştır. Çünkü atılan bir taşın belirli bir saniyedeki anlık hızı kesinlikle biliniyordu. Ayrıca o taşın belirli zaman aralığındaki ortalama hızı da rahatlıkla hesaplanıyordu. Bunlara ek olarak bu taşın anlık ivmesi, ortalama ivmesi, atış hareketiyse; bunun yörüngesi yörünge denklem formülünden, x-ekseninde aldığı yol yatay hareket formülünden ve y-ekseninde aldığı yol düşey hareket formülünden bulunuyordu. Hatta gezegenlerin belli bir zamanda nerede olacağı, 04:29 da Güneş'in hangi konumda doğacağı, ufuktan yükseliş hızının ne olacağı vb. olaylar matematiksel olarak açıklanabiliyordu. Bu çalışmalara dayanarak Fransız fizikçi Simon de Laplace çok çılgınca bir fikir ortaya attı. Aslında o kadar da çılgınca değildi, çünkü evren deterministikti yani tahmin edilebilirdi. Yukarıda dediğimiz gibi her şeyi açıklayabiliyorduk. Matematiğin ve fiziğin bu mükemmelliğini gören Laplace, evrende bütün parçacıkların konumlarını, hızlarını ve tüm özelliklerini bilen üstün bir varlık olsaydı, geleceği öngörmesi kaçınılmaz olurdu diyerek teorsini ortaya attı. Aslında bundan Olasılık Hakkında Denemeler adındaki kitabında bahsetmişti. Yani pek olasılık sayılmaz. Eğer Laplace'ın şeytanı gibi bir varlık olsaydı, havadaki moleküllerin hatta atomların konumlarını, hızlarını, parayı havaya fırlattığımız andaki hızını, uyguladığımız kuvveti, maksimum yüksekliğe çıkmak için gereken süreyi, paranın ağırlığını, Dünya'nın ve diğer gezegenlerin küçük de olsa para üzerindeki kütle çekimini ve bunlar gibi yüzlerce değişkeni hesaba katabilseydi; parayı attığımızda yazı veya tura gelmesi gerçekten olasılıksal mı olurdu? Tabii ki hayır. O zaman bu işlem tamamen kesin olurdu ve olasılık diye bir şey ortadan kalkmış olurdu. Eğer bir cismin şu anki hareketini kesin olarak denklemlerimizle tarif edebiliyorsak, bu bize denklemlerde yer alan zamanı geriye sarıp geçmişte olanları anlamamızı sağlar. Mesela bir taşı 45 derecelik açıyla yukarıya fırlattığınızı düşünün. Son konumu başlangıç konumuyla aynı yükseklikte olsun fakat, yatay olarak da arasında belli bir mesafe olsun. Bizim şu an sahip olduğumuz fizik ve matematik bilgisi, bize taşın her andaki bütün özelliklerini söylüyor: 4. saniyede yere çarpmış belli bir hızla, 3. saniyede yerden x kadar yüksekte, 2. saniyede yerden y kadar yüksekte, 1. saniyede yerden z kadar yüksekte ve t=0 iken ise başlangıç konumunda 45 derecelik açıyla belli bir hızda fırlatılmayı bekliyor. Az önce yaptığımız şey bir parçacığı görmesek bile, bunun son konumundaki bazı bilgilerden yola çıkarak geçmişi tahmin etmektir. Yani Laplace'ın şeytanı gibi üstün bir varlık hem geleceği hem de geçmişi kesinlikle tahmin edebilir ve bu tahminler her zaman kesindir. Yalnız 1900'lü yıllarda kuantum mekaniğinin keşfiyle evrenin bu deterministik yapısı yıkılmış ve mikro dünyanın birçok özelliğinin indeterministik olduğu açığa çıkmıştır. Kuantum mekaniğine göre bir parçacığın belli bir zamandaki konumunu ve momentumunu, daha kesin konuşmak gerekirse hızını %100 kesinlikle bilemezsiniz. Yani bir parçacığın nerede olduğunu %100 kesinlikle bilirseniz, hızı hakkında en ufak bir fikriniz bile olmaz. Ancak, bir parçacığın konumunu %64 kesinlikle bilirseniz hızını en iyi ihtimalle %36 kesinlikle bilebilirsiniz. Bunun böyle olduğunu bize söyleyen ise kuantum mekaniğinin kalbinde yatan belirsizlik ilkesidir. Yukarıda gördüğünüz x ve p'nin kesinliği birbirine bağlıdır. Yani %55 konum biliniyorsa, %45 momentum bilinir. p=mv olduğundan ve kütle sabit olduğundan dolayı, konumdaki belirsizlik hızın belirsizliğini etkiler. Zamanı çok kesin ölçecek bir makineniz var ve bununla zaman ölçümünü gerçekleştiriyorsunuz. Böyle bir makine çok fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve ortamda bu kadar enerji olması E=mc2 eşitliğinden dolayı uzay-zamanı büker ve zamanda belirsizlik yaratır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecegin-itki-sistemleri-1-elektrostatik-iyon-iticisi/", "text": "Aulus Gellius isimli Romalı yazar eserlerinde, milattan önce 400 yıllarında, Yunanlı bilim insanı Archytas'ın bir icadından bahseder. Bu icat, bir tel hatta bağlı olduğu düşünülen ve buhar yardımıyla kendi başına 200 metre uçan, kuş şeklinde bir modeldir. Bu model insanlık tarihinde, kendi itki sistemiyle uçtuğu söylenen ilk yapay cihazdır. 2.400 yıl sonra günümüzde; her an gökyüzünde 1.000'den fazla uçak uçarken, uzaya çoğu başarılı birkaç yüz sivil amaçlı roket fırlatıldı. Konumuzla ilgili detaylara inmeden önce roketlerle ilgili biraz bilgi paylaşalım. Roketler, yakıcı ve yanıcı maddelerden oluşan yakıtlarını yanlarında taşıyan jet motorlarıdır. Uçaklardaki jet motorları uçakta taşınan yakıt ile dışarıdan alınan havadaki oksijeni, yakıcı olarak karıştırma prensibi ile çalışırken, roketler hem yakıtı hem de yakıcı olan oksijeni yanlarında taşır ve bu sayede uzayda da çalışabilirler. Günümüzde kullanılan kimyasal roketlerde, yakıt tipi katı veya sıvı olarak ikiye ayrılır. Özellikle 2. Dünya savaşının V-2 roketleri, kullanılan sıvı yakıt ile uzay çalışmaları için öncü olmuşlardır. V-2 ile ilgili detaylı bilgileri ilgili yazımızda bulabilirsiniz. Kimyasal roketler, kullanılan yakıtın sıvı-katı durumu dışında tek, çift yada üç tip yakıt kullanan ve dışarıdan alınan hava ile verimliliği arttırılan roketler gibi alt çeşitlere ayrılır. Kimyasal roketler dışında, elektrikli iticiler, termal roketler, Güneş ışığı ile desteklenen termal roketler, lazer ve mikrodalga destekli roketler, nükleer enerjiyle ısıtılan veya nükleer enerjinin itici olarak kullanıldığı roket çeşitleri de kağıt üzerinde ve/veya pratik kullanımda mevcuttur. Bu yazımızın konusu elektrostatik iyon motorları, çok geniş bir yelpazesi bulunan elektrikli itki sistemlerinin bir parçasıdır. Elektrikli itki sistemleri konusunda ilk fikirler 20.yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Denenen ilk elektrik motorları, 1964 ve 1970 yıllarında fırlatılan SERT-I ve SERT-II uydularına yerleştirilmiş iticilerdir. Yapılan testlerde SERT-I'deki iki iticiden biri arızalanıp diğeri 31 dakika boyunca çalışırken, SERT-II'nin iticileri sırayla 2.011 saat ve 3.781 saat çalışarak rekor kırmışlardır. Bu araçlarda denenen elektrikli itkiyi bugün bu kadar cazip kılan şey, yakıt verimliliklerinin çok yüksek olmasıdır. Örneğin iyon motorlu bir uzay aracının yapabileceği çeşitli görevleri, kimyasal roket kullanan bir aracın yapması için çok daha fazla miktarda yakıt gerekir. Böylece kimyasal roket yerine iyon iticisi kullanan uzay araçları çok daha ucuza mal olup daha uzun süre dayanırlar ve birden çok gök cismine seyahat edebilmektedirler. Elektrostatik iticiler, yazı konumuz elektrostatik iyon motorlarını da içlerinde barındırır. Coulomb etkisi ile itki yönüne doğru statik elektrik yüklü alan oluşturularak, iyonların hızlandırılması ile itki elde ederler. Elektrotermal iticiler plazma ile yakıtı ısıtır, ısınan yakıtın enerjisi bir püskürtücüde kinetik enerjiye dönüştürülerek itki sağlar. Resistojet denen alt modelleri alçak dünya yörüngesinde ki uydularda kullanılmaktadır. Elektromanyetik iticiler ise elektriğin aksine, yakıtı elektromanyetik alanlar tarafından hızlandırmaktadır. Bu türde iticilerin henüz AR-GE aşamasında olan MPD ve VASIMR modelleri insanlı uzay yolculukları için çok büyük umut vaad etmektedirler. Elektrostatik iyon iticileri kendi aralarında farklı modellere ayrılır. Temelde bütün modeller elektrik yükü ile iyonları hızlandırıp momentumun korunumu yasası ile itki elde eden yüksek verimlilikli iticilerdir. Aynı görevi yapacak kimyasal bir roketten kat kat daha az yakıt kullanırlar. Motor modeline göre Xenon, Bismuth, Sıvı-Sezyum ve Kripton yakıt olarak kullanılır. Özellikle Xenon, iyonize olmasının kolaylığı ve yüksek atom numarası ile tercih edilse de, oldukça pahalı, nadir bir gazdır. Güç kaynağı olarak da Güneş panellerinden gelen elektrik tercih edilir. Ancak Güneş'ten uzak görevlerde Güneş panelleri etkinliklerini yitireceğinden, yerlerini nükleer enerjinin alması gerekecektir. Güç girdileri 1-7 kilowatt olan, egzoz çıkış hızı saniyede 20-50 kilometre olan ve itki gücü 20-250 milinewton aralıklarında değişen, verimlilikleri 60-80% aralığında olan iticilerdir. Az miktardaki yakıtı haftalar hatta aylar boyunca aralıksız hızlandırıp, çok yüksek süratler elde ederler. Yakın zamanda tamamlanan NEXT projesinde 48.000 saat aralıksız çalıştırılan (5.5 yıl) itici, 870 kilogram yakıt tüketmiştir. Bu süre boyunca itici tek bir arıza çıkarmamış olup, sağladığı toplam itki 10.000 kilogram kimyasal roket yakıtının sağlayacağı itki ile aynıdır. İyon iticisi bir roket gibi dünyadan yükselecek itiş gücünü üretemez. Ama sürtünmesiz ortamda bir aracı saatte 0'dan 60 kilometreye iki-dört gün arasında çıkartır. Farkettiğiniz üzere, bu hızlanma günlük hayatta kullandığımız araçlara göre çok yavaştır. Bir kimyasal roket ise bunu saniyeler içinde yapar ve bütün yakıtını bir kaç dakika içinde tükettiğinde sürati saatte binlerce hatta on binlerce kilometre üzerine çıkmıştır. Ancak iyon iticisi çalışmaya devam edip aracı yavaş ama istikrarlı biçimde hızlandırır. Bu itici sistem ile yakıtı tüketmesi yıllar sürebilir ve yakıt tükendiğinde aracın hızı saatte yüz binlerce kilometreye ulaşmış olabilir. Bu denli yüksek hıza kimyasal bir roketle ulaşmak neredeyse imkansızdır. Yani çok uzun süre devam etse de, düşük iki güçleri nedeniyle iyon iticileri, Dünya yüzeyinden uzaya roket fırlatacak güce sahip değildir. Ancak uzun vadede, uzay boşluğunda çalıştırıldığında çok daha yüksek hızlar elde edebilir. İşte bu sayede hem görece ucuz hem de kapsamlı derin uzay görevleri ile yörüngede uzun süreler dayanan uydular mümkün olmuştur. Deep Space 1: İyon iticisi dahil birçok yeni teknolojinin testi amacıyla fırlatılmış, 9969 Brailleasteroidine uğramış ve görev uzatılması ile Borrelly Kuyrukluyıldızı'na da gitmiştir. Ana ve ikincil görevleri 2001'de bittiğinden beri Güneş çevresindeki yörüngesinde emekliye ayrılmıştır, ancak gelecekte ihtiyaç halinde hala kullanılabilecek durumdadır. Hayabusa: Japon Uzay Ajansı'nın 2003'te fırlattığı ve 4 iyon iticisi kullanan Hayabusa, 25143 Itokawa asteroidine uğramış ve toz paçacıkları toplayarak Dünya'ya geri dönmeyi başarmıştır. Hayabusa görev sırasında motorlarında ve iletişim sistemlerinde ciddi sorunlar yaşamıştır. Özellikle asteroidden örnek alma işlemi, Philae sondasının kuyrukluyıldız 67P'ye inişi gibi sorunlu gerçekleşmiştir. Örnek alma sistemi amaçlanılan şekilde kullanılamamış, sadece dışına yapışan tozlar örnek olarak alınabilmiştir. Ancak yine gerek kullanılan teknolojiler, gerekse görev kontrol ekibi ve teknisyenlerin büyük emekleriyle araç aldığı az miktarda örnek ile Dünya'ya dönmeyi başarmıştır. Smart-1: 2003-2006 yılları arasında ESA'nın Ay yörüngesine gönderdiği bu araç, gözlemler gerçekleştirdikten sonra Ay yüzeyine düşürülmüştür. Yarattığı patlama Dünya'dan da gözlemlenebilmiş ve Ay yüzeyinin altıyla ilgili gözlem verileri toplanmasına yaramıştır. Aracın Ay yüzeyine düşürülmesi tartışmalara konu olsa da bu tartışmalar, aracı oluşturan bütün elementlerin Ay'da doğal olarak var olması ve aracın enkazının Ayda kirlenmeye neden olmayacağı sebebiyle bitmiştir. Dawn: İyon itki sisteminin en güncel örneği olan Dawn, 3 adet iyon motoru taşımaktadır. Tek bir motorun devamlı itkisi ile 4 günde saatte 95 kilometre hıza çıkabilen Dawn, bu uzun ömürlü itki sistemi sayesinde, 2007 Eylülünde fırlatılmasını takiben, 2009 Şubatında Mars yörüngesinde yerçekimsel sapan manevrası yaptı. Bu manevra Dawn'u Temmuz 2011'de Güneş Sistemi'nin ikinci büyük asteroidi Vesta ile buluşacağı rotaya soktu. Temmuz 2011 ve Eylül 2012 arasında Vesta'da çok önemli araştırmalar ve gözlemler yapan Dawn, Vesta'yı terk edip Ceres ile 2015'in Mart ayında buluşmak için yola çıktı. Şu anda Ceres çevresinde kutupsal bir yörüngeye oturmuş ve gözlemler yapıyor. Bunca başarılı ve ilham verici göreve imzasını atan iyon iticileri daha birçok görevde kullanılacak. Bunlar arasında şimdiden en dikkat çekenler 2015 Eylülünde fırlatılacak LISA Pathfinder ve ESA'nın 2016 da Merkür'e göndereceği BepiColombo. BepiColombo'nun görev tanımları arasında Merkürün iç yapısını, jeolojik özelliklerini ve manyetosferini incelemek var ayrıca genel görelelik kuramını kanıtlayacak deneyler yapılmasıda planlanıyor. LISA Pathfinder adlı teknoloji test aracı ise şahsen çok daha heyecan verici bir amaç taşıyor. 2034'te fırlatılması planlanan LISA gözlemevi, uzay-zamanda ki kütle çekim dalgalarını gözlemleyebilecek. LISA Patfinder bu gözlemevi için gereken teknolojilerin test yatağı olacak. Bunlar dışında Uluslararası Uzay İstasyonunda kullanılacak olan bir iyon motoru ve daha önce bahsettiğimiz yeni nesil NEXT iyon motorunu test amaçlı taşıyacak bir NASA uydusu da planlanıyor. Şu anda kullanımda ve/veya geliştirilmekte olan elektrostatik iyon motorları, küçük boylu sondalar için oldukça çeşitli görev imkanları sunuyor. Kimyasal roketler ile tek bir aracın yapması ekonomik olarak mümkün olmayan, farklı yörüngelerdeki birden çok gökcismine yapılabilecek insansız görevler için elektrostatik iyon motorları biçilmiş kaftan. Ama derin uzaya yapılacak daha kapsamlı robotik görevlerde ya da insanlı derin uzay ve Mars görevleri için şu anki elektrostatik iyon motorları yetersiz kalıyor. Daha güçlü ve hızlı motorlara ihtiyacımız var. Özellikle insanlı görevlerde kullanılması için planlanan iticiler, yazımızda anlatılan elektrostatik iyon iticiler aksine, elektromanyetik iticiler olacaklardır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecegin-itki-sistemleri-2-marsa-39-gun-plazma-itkili-motorlar/", "text": "Yazı dizimizin bu ikinci bölümünde elektrikli itki sistemlerinin, elektromanyetik modellerinden bahsedeceğiz. Daha önceki makalemizde anlattığımız üzere, şu anda uydular ve derin uzay sondalarında kullanımda olan iyon iticileri oldukça verimli teknolojilerdir. Çoğunluğunun yakıtı Xenondur ve yakıt iyonize edilerek, statik elektrik alanları sayesinde hızlandırılır. Bu yöntem ile mevcut yakıtlarını kimyasal roketlerden 10-12 kat daha verimli kullanırlar. Ancak ne kadar verimli olsalar'da yarattıkları itkinin düşük olması onları, küçük uydulardan çok daha fazla kütlenin taşınmasını gerektiren ve uzak gezegenlere yıllarca değil aylarca, hatta haftalarca sürmesi umulan insanlı görevler için pek çekici kılmaz. Neyse ki insanın hayal gücü ve yaratıcılığı sınır tanımıyor. Bugün laboratuvarlarda denenmekte olan VASIMR plazma iticileri, yakın gelecekte nükleer bir reaktörden alacağı elektrik ile, şu anda 6-8 ay sürmesi planlanan Mars yolculuğunu 39 güne indirebilir. Bir zamanlar Kolomb'un, ilk keşif yolculuğunun 34 gün sürdüğü düşünülürse, bir gezegene 39 günlük seyahat kulağa güzel geliyor. Elektromanyetik itki sistemleri, temelde plazma üretimini ve güçlü elektromanyetik alanlar yardımıyla bu plazmanın hızlandırılıp püskürtülmesini esas alır. Xenon gibi iletken ve atom numarası büyük bir yakıt, birinci bölüme enjekte edilir. Buradaki elektriksel ve manyetik sahalara yakalanan yakıt, iyonize edilerek plazmaya dönüştürülür. Ardından manyetik alanlar sayesinde hızlandırılır. Motor içindeki manyetik alan yönünde hızlanmaya devam eden plazmanın ısısı ve yoğunluğu manyetik alan ile doğru orantılıdır. Elektromanyetik itki sistemleri birbirlerinden önemli ölçüde farklılık gösteren modellere sahiptir. Dilerseniz, bunların üstünden geçip şu anki durumlarını ve gelecekte ki kullanım alanlarını inceleyelim. Bu elektromanyetik iticiye ismini veren elektriksel çift tabaka, bir yüzeyde ki elektrik potansiyelindeki farklılıklar sonucu, yüzeyin zıt yüklü iyonların difüz tabakası ile kaplanması sonucu oluşur. Avustralya Ulusal Üniversitesinde geliştirilen ve şu anda Avrupa Uzay Ajansı ESA tarafından desteklenen bu teknoloji, bir bölmeye enjekte edilen gaz haldeki yakıtın önce elektromanyetik dalgalara ve ardından helikon dalgalarına maruz bırakılarak plazmaya dönüştürülmesi ve elektriksel çift-tabaka bölümünde elektronların çoğunun yakalanıp pozitif yüklü iyonların hızlandırılması ile çalışır. Birçok diğer elektrikli itici gibi çok yüksek yakıt verimliliği ve düşük itiş prensibi kullanır. En büyük avantajları elektrostatik iyon iticilerin aksine egzozda sistemi nötrleyecek kadar elektron kalır ve plazmayı hızlandırmak için plazmaya maruz kalıp zaman içinde aşınacak parçalar yoktur. Şu anda Avustralya Ulusal Üniversitesinde geliştirilmekte olan bu teknolojinin yakın gelecekte yaklaşık 50 yıllık cihaz ömrü ile uydularda, istasyonlarda yörünge düzeltmelerinde, derin uzay ve Mars görevlerinde kullanılması planlanıyor. 1879'da Edwin Hall tarafındn keşfedilen Hall etkisi, bir manyetik alan içerisinde bulunan ve üzerinden elektrik akımı geçen iletken üzerinde oluşan voltaj farkıdır. Günlük hayatımızda birçok alanda farkına varmadan faydalandığımız Hall etkisinin uzaydada kullanılabileceği 1962'de Amerika'da, gelişmiş itki sistemleri sempozyumunda duyurulmuştur. Ancak ilk işlevsel örneğini Sovyetler Birliği 1971'de fırlatmıştır. Hall etkisi iticiler, batıya 1992'de tanıtılmadan önce, yüzden fazla kez uzayda kullanılmıştır. Sadece Sovyetler Birliği ve ardılı olan Rusya, bu motorları 200'den fazla kez hiç bir sorunla karşılaşmadan kullanmışlardır. İki farklı modeli bulunur, SPT ve TAL .Çalışma prensipleri ve şemaları çok benzerdir, ancak kullanılan materyal ve mekanik konfigürasyonları farklıdır. Hall-Etkisi İticileri, hem elektrostatik hemde elektromanyetik sınıfına girerler. Sistem oldukça geniş bir yakıt yelpazesine sahip olmasına rağmen, çoğunlukla Xenon tercih edilir ve yakıt anot bölmelerine püskürtülür. Katot'da üretilen elektronlar ise elektromanyetik bir alana yakalanarak, bu alanı yüksek enerjiyle takip edip, motora ismini veren Hall akımını oluştururlar. 150-800 volt aralığındaki bu Hall akımı, Xenon atomlarını iyonize eder ve pozitif yüklenen iyonlar Hall akımının etkisiyle saniyede 15 kilometreye kadar hızlanırlar. Motordan çıkış esnasında iyonlar kendileriyle eşit sayıda elektron çekerek nötr yüklü hale gelirler. Manyetik alan elektronların bir kısmını yakalasada, egzoz akımının %20-30 kadarını bu itki üretmeyen elektronlar oluşturur. Egzoz akımının geri kalan %70-80'ini oluşturan iyonlar, sistemin enerji verimliliğinin de ölçütüdür. Hall akımının, yakıtın %90-99 arasında ki bir değerini iyonize etmesi de yakıt kütlesi verimliliğini temsil eder. Hall iticilerinin net verimliliği %63 ve %75 arasında değişmektedir. Kimyasal roketlerle kıyaslandığında 1.5kW, 300V değerlerinde çalışan bir sistemin itkisi 80mN ile çok küçüktür ve bir bozuk paranın yere uyguladığı ağırlıktan biraz daha fazladır. Ancak çok yüksek özgül itici kuvvete sahip olmaları, taşıdıkları yakıtı kimyasal roketlerden on kat daha verimli kullanmalarını sağlar. Üstelik elektrik yükü üretmezler bu sebeple sistemi nötrleyecek fazladan ekipmana ihtiyaç olmadığından diğer iyon motorlarından çok daha küçük boyutlu üretilebilirler. Başka bir avantajda çok çeşitli yakıtlar kullanabilmeleridir. Özellikle uydularda kullanmak için oldukça ideallerdir. Hall-Etkisi iticileri günümüzde rutin olarak yüzlerce ticari iletişim uydusunda kullanılmaktadırlar, önceki yazımımızda bahsettiğimiz SMART-1 uydusu da bu motorların bir modelini kullanmıştır. MPD teknolojisi, Lorentz kuvvetini kullanarak, yüklü parçacıkların elektromanyetik bir alanın etkisi ile hızlandırılıp itki elde edilmesiyle çalışır. Gezegenler arası görevlerde ve özellikle insanlı görevlerde kullanılabilecek güçlü bir motor türüdür. Çok yüksek yakıt verimliliğine yani özgül itici kuvvete ve itkiye sahiptir. Öyle ki, özgül itici kuvvet olarak bir tek VASIMR modeli daha verimli olsa'da, MPD'nin ürettiği itki elektrikli itki sistemleri arasında ki en güçlü olanıdır. Çünkü, ciddi teknik problemlerin yanında, MPD ile Mars'a bir kaç hafta sürecek bir seyahat için güneş panelleri yetersiz kalır. MPD ve VASIMR gibi iticiler sadece nükleer enerjiden elde edilebilecek yüksek miktarlarda enerji ile tam kapasitede çalışabilirler. MPD teknolojisi 1960'lardan beri, Rusya, Japonya, NASA ve günümüzde bazı özel şirketler tarafından hala araştırma ve geliştirme aşamasındadır. Şu ana kadar uzayda 1995'te fırlatılan ve 1996'da STS-72 mekik görevi ile dünyaya geri getirilen Japon EPEX uydusu haricinde başka bir MPD denemesi olmasa da, Rusya, Japonya, NASA Glenn Araştırma Merkezi, NASA JPL ve Princeton Universitesi, MPD teknolojisinde önemli aşamalar katetmişlerdir. Özellikle Glenn araştırma merkezi, MW enerji seviyelerinde çalışan kendi modelleri ile, 1 MW ile saniyede 100 kilometrelik egzoz hızı ve 100 Newton itiş gücü üretebilmektedir. Kıyaslamak gerekirse, bu egzoz hızı, bildiğimiz uzay mekiklerinden 10 kat daha hızlı hareket eden araçlara ve görevlere olanak sağlar. Daha düşük güçlü MPD modelleri de özel şirketler tarafından AR-GE aşamasındadır. Bunlar yüz kW'dan daha düşük enerjiye ihtiyaç duymaktadırlar. Şu anki iyon motorlarının 3 katına ve kimyasal roketlerin 20 katına çıkan egzoz hızı ve potansiyel olarak 200 newton'a çıkan itki ile elektrikli itki modelleri arasındaki en verimli teknolojidir. Derin uzayda insanlı bir aracın başka bir gezegenin yörüngesine giriş işlemi gibi hızlı delta-v manevraları gerektiren görevlerde dahi elektrikli bir itki sistemi kullanılmasına ve onlarca kat yakıt verimliliğine olanak sağlar. Akademik ilgi oldukça yüksek olsa da, ticari olarak çeşitli problemler MPD'nin tercih edilmesini ve kullanılmasını engellemiştir. Örneğin zaman içerisinde katot parçalarının yüksek akımdan dolayı aşınması MPD'nin ömrünü kısaltmaktadır ancak en büyük problem, optimum performans için gereken yüzlerce kilowattlık güç ihtiyacıdır. Şu anki gezegenler arası görevlerde kullanılan güneş panelleri ve RTG bataryaları yüzlerce kilowatt değerinde enerji üretmekten uzaktırlar. Bu enerjiyi şu anda sadece nükleer reaktörler veya futbol sahaları büyüklüğünde güneş panelleri üretebilir. Önceki yıllarda Sovyetler tarafından uzayda test edilmiş örnekleri olsa da, şu anda uzayda çalışmaya uygun nükleer reaktörler araştırma geliştirme aşamasındalardır. Az sonra bahsedeceğimiz VASIMR roketi de aynı yüksek elektrik ihtiyacına sahiptir, ancak MPD gibi aşınma problemi olmaması ve yüksek yakıt verimliliği düşük itki ile düşük yakıt verimliliği yüksek itki arasında vites değişikliği yapabilmesi, VASIMR'i daha cazip kılmaktadır. VASIMR radyo dalgaları ile plazmaya dönüştürülen yakıtın manyetik alanlar ile hızlandırılmasıyla çalışır. Yakıtı plazmaya dönüştürmekte kullanılan bu metot, nükleer füzyon araştırmaları sonucu geliştirilmiştir. 1977'de Astronot Dr. Franklin Chang Diaz tarafından yaratılan VASIMR konsepti o tarihten beri geliştirilmektedir ve bizzat Dr. Diaz'ın 2005'te kurduğu Ad Astra Roket Şirketi, NASA tarfından fonlanmakta ve ödeneğini VASIMR'i geliştirmek için harcamaktadır. Elektrotermal manyetoplazma roketi olarakta anılan VASIMR, elektrot kullanmadan yakıtı radyo dalgaları ile ısıtıp iyonize ederek plazmaya dönüştürdükten sonra, manyetik alanlar ile püskürtür. Elektrot kullanmaması, elektrikli iticilerde yaygın olan elektrotların aşınması probleminin önüne geçer ve iyon iticilerinin görece kısa ömrülerine karşı çok daha uzun ömürlü bir rakip olur. Üstüne üstlük bütün parçaları manyetik alanlar ile kaplı olduğundan motorun hiç bir parçası plazma ile direk temasa geçmemektedir. Bu da potansiyel ömrünü bütün iyon ve plazma motorlarından çok daha fazla kılmaktadır. Hidrojen, Argon ya da Xenon olabilen yakıt, elektromıknatıslar ile çevrili bir bölmeye püskürtülür. Burada öncelikle bir helikon radyo frekans anteni, yakıtı elektromanyetik dalgalara maruz bırakarak, atom çekirdeklerinden elektronları ayırır ve iyonize halen gelen yakıtı soğuk plazma seviyesine kadar ısıtır. Radyo anteninin enerjisinde ve bu bölmeye püskürtülen yakıt seviyesinde değişiklikler yapılarak yüksek yakıt verimliliği düşük itki ile düşük yakıt verimliliği yüksek itki modları arasında vites değiştirilebilir. Böylece yörüngeye giriş gibi yüksek itki gerektiren manevralar gerçekleştirilebilirken, yüksek yakıt verimliliği gerektiren ve Mars yolculuğunu 39 güne indirebilecek sabit ivmelenme değerleri korunabilir. İyonize plazma, motorun bir sonraki bölmesinde elektromıknatıslar ile sıkıştırılır ve burada Ion Cyclotron Heating mekanizması plazmayı elektromanyetik dalgalar ile bombardımana tabi tutarak ısıyı 1.000.000 Santigrat dereceye, yani Güneş'in yüzey ısısının 100 katından fazlasına kadar çıkartır. Bu sıcak plazma elektromıknatıslar ile motor boyunca hızlandırıp, saniyede onlarca kilometrelik hızlarla püskürtülür ve itki elde edilir. İlk VASIMR deneyi, 1983 yılında MIT'de manyetik ayna plazma aygıtı ile yapılmıştır. Takip eden 90'lı yıllarda roketi tamamen elektrotsuz hale getiren helikon radyo frekans anteni kaynaklı plazma üretimi gibi birçok geliştirme yapılmıştır. 1995'te ASPL MIT'nin deneylerini ve manyetik ayna plazma aygıtını devralmış; birçok universite ve araştırma enstitüleri ile işbirliği başlatmıştır. Burada 1998 yılında tasarım VASIMR ismini almış ve şu anki modellere oldukça benzeyen son prototipi kullanılmaya başlanmıştır. VX-10 denen bu model 10kW'lik helikon akımı üretirken, 2002'de VX-25, 25 kW ve VX-50, 50 kW ile çalışmıştır. 2005'te ASPL, tam ve verimli plazma üretimi ve roketin ikinci aşamasında plazmayı oluşturan iyonlarının hızlandırılması konusunda önemli aşamalar elde etmiştir. 2005 yılında NASA, Ad Astra şirketi ile ilk Space Act Agreement isimli anlaşmayı imzalayarak VASIMR teknolojisini özelleştirmiştir. 2006'da Ad Astra şirketinin Costa Rica departmanı VX-CR denen modelin testine başlamıştır. 2007'de VX-100, 100 kW VASIMR deneyi verimli plazma üretimini sunmuş ve VX-50'ye kıyasla plazma üretimini 3 katına çıkarmıştır ancak elektrik akımının radyo frekansına dönüştürülmesinde verimlilik sorunları yaşanmıştır. 2008'de üretilen ve 2008-2013 arasında deneyler yapılıp geliştirilen VX-200, 200 kW ile daha önceden VX-100'de yaşanan sorunlar giderilmiştir. Bu sürede 10.000 den fazla ateşleme deneyi yapılıp, Argon yakıt ile saniyede 50 kilometre egzoz hızı, 5.7 Newton itki ve %72 itici verimliliği elde edilmiştir. Şu anda Ad Astra, 2016'da fırlatılmak üzere; Uluslararası Uzay İstasyonuna gönderilecek VF-200'ü, her biri 100 kW'lik iki VASIMR roketinden oluşan sistemi hazırlamaktadır. Uzay İstasyonu'nun güç kaynağı 200 kW'nin altında olmasından dolayı sistem 15 dakikalık şarjlı bataryalar ile çalışacaktır. Bu sistem alçak Dünya yörüngesinde atmosferik sürtünmeden dolayı periyodik irtifa düzeltme manevraları yapan UUİ için kritik önem taşımaktadır. Şu anda bu düzeltmeleri istasyonda ki kimyasal roketler yapmaktadır. Bu yörünge düzeltmelerinin şu anki maliyeti yıllık yaklaşık olarak 170-200 milyon dolar arasındadır. İstasyona yerleştirilecek VASIMR ile bu maliyet 7-10 milyon dolar değerlerine çekebilir. VASIMR Dünya'dan yörüngeye yük taşımak için yeterli itkiyi üretemez ve çalışmak için vakuma muhtaçtır. Uzayda düşük güçlü VASIMR roketleri, uzay istasyonlarında ve uydularda irtifa düzeltmeleri yapıp, Ay'a ucuza kargo + mürettebat transferine ve çok hızlı sonda görevlerine olanak sağlayacaktır. Şu anda Mars için kimyasal roketler ile ulaşım süresi 6-8 ay olarak planlanmaktadır. Böylesi aylar boyu radyasyon ve yer çekimsiz ortamda sürecek bir yolculuktan sonra mürettebatın sağlıklarını korumaları zorlaşacak ve Mars koşullarına uyum sağlaması zaman alacaktır. Mars'a gidecek ilk gemiler için merkezkaç kuvveti ile yapay yer çekimi üretilmesi planlanmazken, Güneş kaynaklı ve kozmik radyasyona karşıda ciddi bir önlem düşünülmezken, yolculuk süresinin olabildiğince kısa tutulması kritiktir. Haftalar sürecek bir yolculuk, aylar sürecek bir yolculuğa kıyasla risk faktörünü onlarca kat azaltacaktır. Bu nedenle bizzat NASA, Ad Astra'nın VASIMR'i geliştirmesi için ödenek ayırmaktadır. 1MW'lık yüksek güçlü bir VASIMR roketinin aylar sürecek bir Mars yolculuğunu 39 güne düşürmesi vaadi fazlasıyla caziptir. Yüksek güçlü bir VASIMR, 39 günde Mars yolculuğu için Güneş enerjisinin yanında nükleer bir reaktörün üretebileceği miktarda elektriğe ihtiyaç duymaktadır. Böyle bir yolculuk için tahminen 1MW elektriğe ihtiyaç duyacak roket, Mars yolculuğunu kısalttığı gibi şu anda 5-6 yıl olan Jüpiter yolculuğunu da 1 yıla indirebilir. 1 MW enerji ihtiyacını sadece Güneş panelleri kullanılacaksa, Mars yörüngesi sınırları içerisinde yaklaşık 2-3 futbol sahası boyutlarında Güneş panelleri karşılayabilir. Küçük kompakt bir nükleer reaktörle kıyaslandığında bunca Güneş paneli kütleyi arttıracaktır. VASIMR roketleri, ilk Mars görevleri için sadece Güneş panelleri kullansa da, gelecekteki görevlerde kütle verimliliğini arttırmak ve de Mars ötesine kısa sürede ulaşmak için nükleer enerji şart görünüyor. Mars ötesinde bildiğiniz gibi Güneş enerjisinin verimliliği daha da azalacaktır. Örneğin Jüpiter'in, Dünya'da aldığımız Güneş enerjisinin sadece %4'ünü aldığını düşünecek olursak, Güneş Sistemi içinde VASIMR ile ulaşımın nükleer reaktörler ile desteklenmesinin şart olduğunu görürüz. Kullanılması planlanan geleneksel fisyon reaktörlerinin yanında nükleer füzyon teknolojisi de sürdürülebilir ve ekonomik seviyelere getirildiğinde uzayda VASIMR gibi yüksek elektrik ihtiyaçlı sistemlere fisyon reaktörlerinden çok daha fazla güç sağlayacaktır. Toplumun nükleer enerji konusunda fikri ve korkuları ortada olsa da, nükleer enerji; Güneş Sistemi içinde ulaşım sürelerinin kısaltılması için orta ve uzun vadede şart. Uzay çalışmalarını yürüten taraflardan birinin bile uzayda nükleer enerji kullanımına yatırım yapması, geri kalanları da bu alanda yatırım yapmaya zorlayacaktır. Örneğin NASA'nın Jüpiter'e ulaşım süresi 6 yılken, Avrupa'nın veya Rusya'nın 1 yıla indirebilecek bir sistem geliştirip bu konuda söz sahibi olması bile dengeleri değiştirebilir. Neyseki büyük uzay çalışmaları artık tek kutuplu yürütülmüyor. Büyük çalışmaların uluslararası düzeyde yapılması şart. Ancak böyle bir kooperatif ortamda bile bir ülkenin/kurumun teknolojik üstünlük elde etme girişimi, diğer ülkelerin/kurumların bu alana yatırım yapıp arayı kapamaya çalışmaları ile sonuçlanacaktır. Nasıl ki şu anda Uluslararası Uzay İstasyonu'na ulaşımın Rusya tekelinde olmasından dolayı Amerikalılar son derece rahatsızsa ve özel şirketlere uzaya insan çıkarmak için yüklü miktarda ödenek sağlıyorlarsa, Güneş Sistemi'nin insanlı keşfi de büyük güçlerin birbirleri ile orantılı bir rekabet ve işbirliği içinde hareket etmelerini gerektirecektir. Burada nükleer enerji konusuna biraz giriş yaptığımıza göre yazı dizimizin bir sonraki bölümünde uzayda nükleer fisyon enerjisi kullanımından, nükleer termal roketlerden ve diğer nükleer fisyon bazlı teknolojilerden bahsetmemiz uygun olacaktır. Aulus Gellius isimli Romalı yazar e..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecegin-itki-sistemleri-3-uzayda-nukleer-enerji-ve-nukleer-roketler/", "text": "Hayır nükleer silahlar değil, uzayda nükleer enerjiden faydalanan güç kaynakları ve itki yöntemlerinden bahsedeceğiz. Ne yazık ki, atom çağı barışçıl amaçlar yerine gökyüzüne yükselen mantar bulutlarıyla başladı. Korkularımız ve aç gözlülüğümüz, bu gelecek vadeden enerji kaynağı ile bize önce birbirimizi yok etmeyi öğretti. Yine de bu kadar korku üretmesine, felaketlere ve kazalara rağmen bugün Dünya'da kullandığımız en verimli ve temiz enerji kaynaklarından biridir. Petrol ve ülkemizde neredeyse kutsallaştırılan kömür gibi Fosil enerji kullanımı, yaşadığımız sağlık sorunlarının büyük yüzdesine oluştururken, her gün soluduğumuz kirli hava ve küresel ısınmaya sebep olurken; nükleer atıklardan kaynaklanan ciddi bir felaket ve çevre sorunu yaşanmamıştır. Çernobil ve Fukuşima benzeri felaketler güvenlik açıklarını göstermiş ve gelecekte böyle kazalar yaşanma ihtimalini düşüren önlemler alınmasını sağlamıştır. Bu önlemleri sorumlu bir şekilde uygulayan ülkeler için nükleer enerji, diğer alternatif enerji kaynaklarının verimsiz kaldığı bölgelerde uygun bir seçenek olmaktadır. Ne olursa olsun, günümüzde kullandığımız nükleer fizyon enerjisi nihai bir çözüm değildir ve büyük ihtimalle ömürlerimiz içerisinde göreceğimiz tamamen güvenli ve temiz olan nükleer füzyon enerjisi tarafından yeri doldurulacaktır. Nükleer enerji sadece elektrik santrallerinde kullanılmaz. İçerdiği yüksek potansiyel ile uzun süreler denizlerde bulunması gereken nükleer denizaltılarda, dev uçak gemilerinde ve sivil buz kıran gemilerinde hem elektrik üretmek hem de pervarneleri döndürmek amacıyla kullanılır. Dünyada binlercesi bulunan büyük konteyner gemilerinden birinin, kanser ve astıma sebep olabilecek kirli gazlardan bir yılda milyonlarca otomobile eşdeğer miktarda ürettiğini göz önüne alırsak, esas öcünün fosil yakıtlar olduğunu görebiliriz. Hava araçlarının da nükleer enerji ile çalıştırılması ve çok uzun süreler boyunca havada kalabilmeleri yönünde özellikle soğuk savaş sorasında Sovyetler ve Amerika tarafından çalışmalar yapılmış olsa da, böylesi küçük alanlarda gerek radyasyondan korunmanın zorluğu, gerekse kıtalar arası füzelerin icadı ile bu çalışmaları sonlandırmıştır. NASA, Satürn'e Cassini sondasını göndereceği zaman Güneş enerjisini alternatif bir kaynak olarak düşünmüş, ancak 1997 teknolojisinin güneş panellerinin, Satürn yörüngesinde yeteri kadar güç sağlaması için Cassiniyi 1.3 ton ağırlığında panellerle donatmak gerektiği anlaşılmıştı. Cassininin üst aşama ağırlığı 7.2 tona çıkarak, sondayı fırlatacak Titan-IV Centaur roketinin maksimum yük kapasitesi olan 6.2 tonu aşmış ve fırlatılmasını imkansız hale getirmişti. Bugün Cassini ile her gün Satürn sisteminin yeni bir sırrını öğreniyorsak bunu araca yerleştirilen plütonyum ile çalışan radyoizotop termoelektrik jeneratörlerine borçluyuz. Uzayda nükleer enerji kullanımı, uzay çalışmalarının ufkunu genişletmiş ve Güneş panellerinin verimsiz kaldığı durumlarda dahi uzun süreler görev yapılmasını mümkün hale getirmiştir. Örneğin Voyager-1, sahip olduğu RTG güç kaynağının kalbindeki plutonyum 238 sayesinde 2025'e kadar işler kalabilecektir. Bu sene (2015), 14 Temmuzda cüce gezegen Plüton'un yanından geçecek olan New Horizons'un ise en az 2030'a kadar çalışmaya devam edebileceği hesaplanıyor. Nükleer enerji olmasaydı, bu derin uzay görevleri tamamen imkansız kalacaktı. Güneş enerjisi, Dünya yörüngesi (1 AU, yani 1 AB astronomik birim. Dünya ve Güneş arasındaki 150 milyon km'lik uzaklık) ve diğer iç gezegenler için oldukça verimli olsa da, Jüpiter yörüngesi (5.2 AU) civarında verimliliği oldukça düşmektedir. Satürn yörüngesi (10 AU) civarında ise Dünya yörüngesindekinin sadece 1%'i miktarda enerji elde edilebilmektedir. Bu uzaklıkta ve ötesine sonda gönderimi için nükleer enerji çok daha verimliyken, gelecekte bu gezegenlere yapılacak insanlı görevler için zorunlu olacaktır. 1950'de Amerikada Dr.Bertam C. Blanke önderliğinde geliştirilen RTGler Güneş sisteminin sırlarını keşfetmemizi sağlayan en büyük yardımcı teknolojilerden biridir. Pioneer 10, Pioneer 11, Voyager 1, Voyager 2, Galileo, Ulysses, Cassini, New Horizons ve Marsa gönderilen Viking 1, Viking 2, MSL Curiosity araçları güçlerini RTG güç kaynaklarından alır. Oldukça sağlam ve bulundurdukları yakıtı yüzlerce yıl boyunca muhafaza edecek şekilde tasarlanan RTG'lerin çalışma prensipleri nükleer teknolojiler göz önüne alındığında çok basittir. Ana bölmeye uzun yarı-ömrü ve yüksek enerji salınımı olan Plütonyum-238 (87.7 yıl)benzeri bir yakıt yerleştirilir. Yakıtın yarı-ömrünün yüksek olması, sahip olduğu kütleye kıyasla yüksek enerji elde etmesi ve yaydığı radyasyon türünün kolaylıkla soğurulup kalkanlanabilen alfa ve beta parçacıklarından oluşması esas alınır. Böylelikle bölme içindeki yakıt hem dışarı radyasyon saçmaz, hem de uzun yıllar enerji üretebilir. Bu bölmenin iki tarafında bulunan thermocouple aygıtları, nükleer yakıtın bozunumu sonucu ortaya çıkan ısıdan elektrik üretirler. Böylelikle P-238 kullanan bir RTG her yıl 0.5%-0.78% arası bir güç kaybı ile onlarca yıl güç sağlayabilir. Fırlatılışlarından yaklaşık 40 yıl sonra Voyager sondaları bu sayede temel enstrümanlarını çalışır tutarak bize hala veri göndermeye devam etmektedirler. Apollo 12'den 17'ye kadar ay görevlerinde'de RTG'ler kullanılmıştır ve Apollo 13 hariç, bütün jeneratörler ay yüzeyinde bırakılmıştır. Apollo 13'ün ay modülündeki jeneratör ise ay modülü ayrılmadığı ve modül mürettebatın hayatta kalması için hayati önem taşıdığından dünyaya kadar getirilmiş ve herhangi bir kazayı önlemek amacıyla Pasifik okyanusunda 6.1 kilometre derinlikteki Tonga çukuruna düşürülmüştür. RTG jeneratörü dünyaya girişi kazasız atlatmış ve sızıntıya sebep olmadan çukurun derinliklerine gömülmüştür. Aygıt yakıtı 870 yıl boyunca güvenle muhafaza edecek şekilde tasarlandığından ve bu süre zarfında radyoaktivitesi azalacağından dolayı herhangi bir riski de yoktur. Bu RTG'leri taşıyan araçlarla ilgili şimdiye kadar 5 kaza yaşanmıştır. Bunların iki tanesinde, Apollo 13 ve bir meteoroloji uydusunda herhangi bir sızıntı gerçekleşmemiş ancak geri kalan iki Rus ve bir Amerikan uydusu fırlatılırken infilak etmiş ve geniş alanlarda düşük seviyede radyasyon saçan yakıt parçacıkları salmışlardır. RTG'lerde kullanılan Plutonyum-238 böyle verimli olmasına rağmen oldukça pahalıdır ve üretimi zordur. Bizzat nükleer reaktörlerde üretilir. Amerika'da üretimi 1988'de durmuştur ve 1993'den beri Rusya'dan ithal edilmektedir. Ancak son yıllarda Rusya'nın da stokları azalmıştır. Şu anda NASA'nın sivil görevlere ayrılan stokları 2020'de Marsa gidecek yeni bir yüzey aracı ve 2024'te fırlatılacak ayrı bir görev için yetecek kadardır. Bu sebeple NASA önümüzdeki yıllarda daha fazla yakıt üretmek için eski reaktörleri açmayı planlıyor. RTG'ler tarafından üretilen ısı, bir yakıtı ısıtıp hızlandırarak itki elde etmekte de kullanılabilir. Bu fikir üzerinde yapılan çalışmalar ileride anlatacağımız Rover projesi ve nükleer termal roketlere esin kaynağı olmuştur. Nükleer reaktörler Güneş panellerinin üretebileceği enerjiden çok daha fazlasını, çok daha küçük kütle ve hacimle üretebilirler. Gücünü nükleer bir reaktörden alan VASIMR plazma roketi, Mars yolculuğunu 39 güne düşürebilecek potansiyele sahiptir. Geçmişte Sovyetler ve Amerika uzayda birçok nükleer reaktör denemesi yapmıştır. Sadece Sovyetler 1967 ve 1988 yılları arasında uzaya 31 adet düşük güçlü deneysel nükleer reaktör fırlatıp başarılı testler yapmış olsa da, bu reaktörler günümüzde kullanılmamaktadır. Yine de bugün Rusya ve NASA kendi reaktör teknolojilerini geliştirmekte ve bunları 2020 sonrasında kendi gezegenler arası görevlerinde kullanmayı planlamaktadır. Nükleer reaktörlerin ürettiği ısı sadece elektrik üretmek amacıyla kullanılmaz. Bu ısı, başka bir yakıtı ısıtarak püskürtülmesini sağlayarak itki elde etme amacıyla kullanılabilir. Bu metoda nükleer termal roket denir. Aşağıda nükleer termal roketleri ve diğer tasarımları incelemeden önce hatırlatmakta fayda var: Böylesi itki yöntemlerinin bazıları egzoz aşamasında ciddi radyasyon saçar ve Dünya'da, Dünya'dan kalkışta ve yörüngede kullanımları kesinlikle tehlikelidir. Özellikle radyasyon saçan modeller, radyoaktif kirliliğe yol açmayacakları gezegenimizden uzak yörüngelerde ateşlenmeye uygundur. Katı-Kor nükleer termal roketlerin çekirdeğinde üretilen 2500 santigrat derecelik ısı ile sıvı hidrojen veya benzeri bir yakıt ısıtılıp, egzozdan püskürtülerek itki elde edilir. Bu metod ile yakıt verimliliği olarak kimyasal roketlerden daha yüksek performans elde edilir. Ancak itki/kütle oranının birin altında olması sebebiyle Dünya'dan kalkışta kullanılamazlar. NASA 1955'te NTR araştırmalarını yürüttüğü Rover projesini başlatmış, NERVA ve KIWI modellerini test etmiştir. 1959'da başlayan testler, 1972'de proje iptal edilene kadar sürdürülmüştü. İptal gerekçesi olarak da Apollo görevlerinden sonra NASA'nın hız kesmesi, Mars görevinin yakın zaman içersinde gerçekleşmeyecek olması ve tabi ki kamunun nükleer bir motor kullanımına olan tepkisi etkili olmuştur. Bir NERVA roketinin test ateşlemesini aşağıda izleyebilirsiniz. Nükleer termal roketler elbette risklerinden dolayı atmosferde ve hatta yakın yörüngede kullanıma çok uygun değillerdir. En büyük risk olarak radyoaktif maddenin saçılma ihtimali her zaman korku saçar. Ancak verimlilikleri arttırılırsa özellikle gezegenler arası görevlerde etkili olabilirler. Bu sistemle ilgili yaşanan en büyük sorun yakıtın reaktör üzerindeki aşındırıcı etkisi olmuştur. Günümüzde NASA, gelecekteki Ay ve Mars görevleri için kullanılacak SLS roket programında kullanmak üzere yeni bir NTR projesi üzerinde çalışmaktadır. Nuclear Cryogenic Propulsion Stage olarak adlandırılan projeye göre reaktör ve yakıt güvenli yörüngeye ulaşana kadar soğuk tutulacaktır. Böylece reaktör kaynaklı bir kaza riski ve dolayısıyla yakıtın çevreye saçılma ihtimali minimumda tutulur. NTR, yerde denenmiş ve uzayda uygulanabilir bir roket türüdür. Böyle bir roketle Mars yolculuğu yaklaşık 180 gün sürer. VASIMR'in vaad ettiği 39 gün ile kıyaslandığında çok cazip olmasa da, özellikle ilk VASIMR roketleri hazır olana kadar NTR'lar ilk Mars görevlerinde tercih edilebilir. Aşşağıdaki diğer NTR modelleri ise kağıt üstünde kalmış, test safhasına gelememiş modellerdir. Bu versiyonun en büyük farkı, nükleer yakıtın sıvı halde bulunmasıdır. Çekirdek ısısı 5000 santigrat dereceye yakındır ve mühendislik olarak oldukça zor bir sistemdir. Böylesi bir reaktörü çalıştırmak ve kapatmak bile zorludur. Fisyon reaksiyonu sürdüren sıvı haldeki nükleer yakıtı reaktör içinde tutmak ve ısıtılan itki yakıtı ile uzaya püskürtülmesini önlemek teorik çalışmalarda çözülememiş bir problemdir. Bu versiyonda ise nükleer yakıt 25.000 santigrata yakın ısılarda gaz halinde bulunur. Reaktör maddesinin, itki yakıtı ile temas ettiği açık-döngü ve temas olmayan kapalı-döngü modelleri vardır. Açık-döngü modellerde egzoz radyasyon saçar. Plazma halinde bulunan uranyum yakıtın bir kısmı da ısıtılan hidrojen ile birlikte püskürtülmektedir, NASA'nın Nükleer Ampül adını verdiği modelde nükleer yakıt, ısıtılıp püskürtülecek itki yakıtından quartz bir duvar ile ayrı tutulmaktadır. Teorik olarak hem yüksek itki hemde yüksek yakıt verimliliğine sahiptir. Havacılık mühendisi ve yazar Dr. Robert Zubrin tarafından ortaya atılan bu fikir ise mühendislik olarak oldukça uç noktalarda bulunan bir NTR konseptidir. Yakıt olarak 2% si uranyum olan su çözeltisi kullanılır. Bu uranyum 20% zenginleştirilmiştir (zenginleştirme: uranyumun ne kadarının fisyon reaksiyonuna müsait U-235 izotopu olduğudur). Bu yakıt reaktörde patlatılarak itki yaratır. Temel olarak az sonra bahsedeceğimiz Orion projesine benzer bir mantık ile nükleer patlamalar kullanarak itki elde eder. Reaktör içerisinde böylesi patlamalar, ne kadar zayıfta olsa bir mühendislik kabusudur ve uygulanabilirliği soru işareti olarak kalmıştır. Nükleer termal roketler uzayda kimyasal roketlerin en az iki katı verimlilik üretseler de, atom enerjisinin potansiyeli göz önüne alındığında zayıf kalırlar. Atom enerjisini daha kaba kuvvet metodları ile daha verimli kullanmanın başka yolları da vardır. Harici nükleer reaksiyonlar ile itki elde etmek de diyebileceğimiz bu yöntemi kabaca şöyle özetleyelim: Gemimizin arkasında nükleer bombalar patlatıp, yaratacağı itki kuvvetiyle hareket etmek! Kulağa çılgınca gelmekle birlikte uygulanabilirliği teorik olarak kanıtlanmış ve gerek bugün, gerekse fikrin ilk ortaya çıktığı yılların teknolojisi ile yıldızlararası bir yolculuğu mümkün kılan tek yöntem olarak görülmektedir. Eğer yakın gelecekte bir gün hızlı bir şekilde Güneş sistemini terk etmemiz gerekirse bunu böylesi gemiler inşa ederek yapacağız. Nükleer silahların uzaydaki etkileri yeryüzünden oldukça farklıdır. Öncelikle vakum bir ortamda patlamanın yaratacağı ısıyı iletecek havada yoktur. Radyasyonun etki alanı da, parçacıkların etkileşeceği atmosfer olmamasından dolayı çok daha yüksektir. Eğer gemimizin arkasına sağlam bir kalkan yerleştirirsek, patlama sonucu hızla etrafa yayılacak gazlardan kaynaklanacak şok dalgası ile bugün başka türlü mümkün olmayacak süratlere erişebiliriz. Elbette Dünya yüzeyinden nükleer bombalar patlatarak kalkmak gibi bir seçenek yoktur. Aynı şekilde yörüngede gerçekleştirilecek nükleer patlamaların bir çok olumsuz etkisi olacağı, yüksek irtifa nükleer testleri ile anlaşılmıştır. Ancak böylesi bir aracı Dünya'dan uzakta çalıştıracak olursak, mevcut teknoloji ile elli ve yüz yıl arası sürelerde Alpha Centauri yolculuğu mümkün. Aşşağıda, nükleer darbe itkisi yöntemini kullanan bazı projelerden bahsedeceğiz. 1950 ve 1965 yılları arasında General Atomics, Orion Projesi ile bu fikri ortaya çıkardı. Arkasına çelik bir kalkan yerleştirilecek geminin nükleer patlamaların şok dalgaları ile uzay mekiklerinden en az 10 kat daha güçlü hızlandırılabileceği ve bir Mars görevini 4 haftaya indirebileceği teorik olarak mümkündü. Proje boyunca mühendislikle ilgili bir çok problem çözüldü, hatta 1965'e gelindiğinde proje tamamen çalışabilir düzeydeydi. Ana fikir elbette Dünya'da değil ama yörüngede inşa edilecek bir geminin burada nükleer patlamalar ile başka bir gezegene ya da yıldıza gitmesiydi. Ancak 1963'teki LTBT anlaşması nükleer silah testlerinin sadece yer altında yapılmasına izin verip ve yer üstü veya yüksek irtifa / yörünge testlerini yasaklamaya yönelik bir kısıtlama getirince, Orion projesinin Dünya yörüngesinde ateşlenmesi fikri çok şükür ki yasa dışı oldu. Aşağıdaki videoda, Orion Projesi kapsamında yeryüzünde sıradan konvansiyonel patlayıcılarla yapılan denemeleri görebililirsiniz. 1973 ve 1978 yılları arasında BIS , Orion Projesi ile ortaya çıkan fikrin yıldızlararası bir yolculukta nasıl kullanılabileceği üzerinde çalıştı. O zamanlar füzyon çalışmaları yakın gelecekte meyve verecekmiş gibi görünüyordu ve ICF roket metodu umut vaad ediyordu. Bu projede reaksiyon çemberine atılan füzyon yakıtı lityum-döterid, merkezde lazer ışınları ile ısıtılıp füzyon reaksiyonu oluşturuyor. Reaksiyon sonucu oluşan sıcak plazma, elektromıknatıslar ile yönlendirilerek itki elde edilecekti. Birçok teorik çalışmaya rağmen fikrin ortaya atıldığı yıllarda pratik uygulaması mümkün değildi. Günümüzde ise hala teknik problemler olmasıyla beraber, böylesi füzyon roketleri artık tamamen hayal değiller. İleriki yazılarımızda füzyon enerjisi ve füzyon roketlerinden daha ayrıntılı bahsedeceğiz. 1980lerde NASA tarafından Daedalus projesinin geliştirilmiş bir versiyonu olarak düşünülen Longshot, Füzyon reaksiyonunu mümkün kılmak için sisteme fazladan bir nükleer reaktör ekleme fikrini ortaya koydu. 1990'da başka bir BIS çalışmasıda nükleer patlamaları geminin arkasında değil, önünde bulunacak bir yelken içinde gerçekleştirme fikrini ortaya attı. Yelken olarak kullanılacak bölümün patlamadan daha fazla enerji yakalayabilecek olması bunu Orion modelinden daha verimli kılacaktı. 1990larda Penn State Üniversitesi'nde yapılan çalışmalara göre, çok düşük miktarlarda antimadde ile fisyon ve füzyon reaksiyonlarını tetikleyip bu şekilde gezegenlerarası ve yıldızlararası yolculukların mümkün olabileceği düşünüldü. Penn State Üniversitesi bu metot ile çalışan ICAN-II, Mars gemisi konseptini üretmiştir. ICAN-II, sadece 140 nanogram yakıt ile Marsa 30 günde seyahat edebilecek bir araçtır. Üniversitenin başka bir tasarımı da Alpha Centauri'ye 50 yılda ulaşabilecek AIMStar sondasıdır. Bu tasarımların esas sorunu çok düşük miktarlarda antimadde üretiminin bile günümüzde oldukça zor olmasıdır. Antimaddenin üretimi, enerji kaynağı olarak kullanılması ve roketlerde kullanımı başka bir yazımızın detaylı konusu olacak, şimdilik özetleyip geçiyoruz. 2011 de NASA tarafından NIAC çalışmaları kapsamında fonlanan bu projede, manyetik alanlar ile yaratılan geçici füzyon reaksiyonlarında, açığa çıkan reaksiyon enerjisinin tamamen itici güç olarak kullanılması planlanıyor. Bu ve benzeri füzyon teknolojilerini de bir diğer yazımızda derinlemesine inceleyeceğiz. Yukarıda bahsi geçen ve temel olarak fisyon reaksiyonlarını kullanan itki yöntemlerinin yanında, aşağıda bazı daha az bilinen ve teoride kalan metodlardan da bahsedelim. Bu teorik tasarıma göre reaktör; NTR modelindeki gibi bir yakıtı ısıtıp itici olarak kullanmak yerine, fisyon reaksiyonu sonucu ortaya çıkan atık maddeleri itici olarak kullanmaktadır. Motordan salınan radyasyon son derece öldürücü olmakla birlikte, derin uzayda kullanımında bu sorun değildir. Reaktör çemberi ve geminin geri kalanı manyetik alanlar ve radyasyon kalkanları ile radyasyondan korunmakta ve açığa çıkan ısı, gemi kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan radyatörler ile soğurulmaktadır. Süpriz derecede yüksek yakıt verimliliği sağlayabilen bu yöntem NIAC çalışmalarında incelenmiştir. Düşük itki yüksek verimlilik prensibi ile az yakıt ve uzun süren ateşlemeler ile kullanabilen bu nükleer motor, diğer konsept tasarımlardan çok daha yavaştır. Projede Jupiter ve uydusu Callisto için planlanan görev 7 yıl sürmektedir. Fisyon Parçalanma Roketi ile benzer bir şekilde işleyen sistemde, fiyon reaksiyonundan açığa çıkan artık madde, reaktörün önüne yerleştirilen bir yelkenlide yakalanarak itki sağlar. Bir fisyon reaksiyonunda elde edilen foton parçacıkları ile itki elde etmesi düşünülen bu metod, teknolojik olarak mümkün ancak pratik olarak çok zayıftır. Sahip olduğu yakıtı olabilecek en verimli şekilde kullanırken, hızlanma süresinin çok düşük olması en büyük dezavantajıdır. Görüldüğü üzere radyoaktivite ile enerji üretimi sıklıkla kullanılıp bize büyük yararlar sağlarken, nükleer reaktörler araştırma geliştirme aşamasındadır. Nükleer roketler ise yakın gelecekte daha verimli teknolojilere kavuşabileceğimiz için hala bir soru işaretidir. Neyse ki nükleer enerji sadece bugün Dünya'da kullanılan fisyon yönteminde ibaret değil. Açık gecelerde özellikle şehirlerden uzakta gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz sayısız yıldız bize başka bir enerjinin daha mümkün olduğunu kanıtlarcasına ışıldıyor. Bir sonra ki yazımız ile füzyonun Dünya'daki ve uzaydaki yerinden bahsedip bizi nerelere götürebileceğini inceleyeceğiz. Kara Delikler, Ölmüş Yıldızları Yeniden Canlandırabilir! Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü i... Bu makalemizi okumadan önce, eğer o... Çoğu insan, belki de bilim insanlar..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecegin-itki-sistemleri-4-fuzyon-roketleri/", "text": "Bu makalemizi okumadan önce, eğer okumadı iseniz yazı dizimizin daha önce yayınladığımız birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerini okumanızı öneririz. Ayrıca burada göreceğiniz birçok terimi anlayabilmek için şu makalemizi okumuş olmanız gerekmektedir. Uzayın insanlı keşfi, günümüzde kullandıklarımızdan çok daha gelişmiş roketler yapmamıza bağlıdır. Kimyasal roketler ile Mars yolculuğu 6 ay sürerken, VASIMR ve MPD plazma roketleriyle 39 gün sürebilecek olması heyecan veriyor. Bu süreyi daha da kısaltmak istersek o zaman füzyon enerjisi anahtar olacaktır. Füzyon reaksiyonları yüksek miktarda elektrik üretebilirken, özellikle anötronik yakıt kullanan bir füzyon roketiyle Mars yolculuğu bir aya düşürülebilir. Gemimiz radyasyona karşı güçlendirilmediyse, santrifüj ile yer çekimi üretecek yapıda değilse, ya da yer çekimsiz ortamın ve radyasyonun etkisini azaltan sihirli ilaçlarımız yoksa, uzayda ne kadar az zaman geçirirsek bizim için o kadar sağlıklı olur. Uzayın sağlık üzerindeki etkisi ve ulaşım süreleri gözönüne alındığında, nükleer enerjinin sahip olduğu muazzam enerji yoğunluğu; er ya da geç Güneş Sistemi içerisindeki yolculuklarda plazma roketleriyle başa baş giden bir zorunluluk olacak ve Güneş'ten uzak gezegenler ile uydularında enerji üretiminin vazgeçilmezi olacaktır. Önceki yazılarımızda bahsettiğimiz VASIMR ve Manyetoplazmadinamik roketlerinin çok ciddi enerji ihtiyaçları vardır. Uygun boyutta Güneş panelleri, Mars yörüngesi içerisinde yeterli olsa da, Güneş'ten uzaklaşıldıkça verimlilikleri çok düşecektir. Bir de araca katacakları ek kütle de ayrı bir soru işaretidir. Eğer aynı enerjiyi ve fazlasını nükleer bir reaktör daha düşük kütleyle sağlayabiliyorsa, reaktör tercih edilebilir. Fisyon reaktörleri oldukça verimli, küçük ve hafif olabilir; ama füzyon reaksiyonlarında kullanılan hidrojen gibi uzayda hali hazırda bolca bulunabilecek bir yakıtı yoktur. Atık yakıtla uğraşmak ve yaydığı ağır radyasyon da ayrı sorunlar oluşturabilir. Yine de bunlara rağmen, hem elektrik üretimi hem de itki sağlamakta, hatta füzyon reaktörlerini çalıştırmakta kullanılabilirler. Füzyon, materyal teknolojileri geliştikçe yeteri kadar küçültüldüğünde ve hafifleştirildiğinde yakıtı her yerde bolca bulunan çok verimli bir enerji kaynağı olarak Güneş Sistemi'nin her yerinde kullanılabilir. Kendi kendini besleyen füzyon sürdürülemezse bile, füzyon reaksiyonları yine de VASIMR ve benzeri roketlere enerji sağlayacak şekilde kısa süreli reaksiyonların üretiminde faydalı olacaktır. Elektrik üretmenin yanısıra, direkt itki üreten füzyon roketleri de plazma roketlerine güçlü bir alternatif olabilir. Sürdürülebilir füzyon reaksiyonlar ile bir yakıtı ısıtarak püskürtmek ya da füzyon sonucu üretilen yüksek enerjili ürünü itki amacıyla kullanmak, veya gemimizin arkasında yakıt hücreleri ateşlemek, hatta termonükleer bombalar patlatmak gibi başlıca kullanılabilir yöntemleri vardır. Uzay yolculuğu için en pratik reaksiyon olan D-He3, p-11B'den çok daha az enerji girdisi ister, bu nedenle yakın gelecekte uygulanması kolaydır. Termonükleer füzyon makalemizde belirttiğimiz gibi, Helyum-3 (He3) Ay yüzeyinde Güneş rüzgarlarının etkisiyle bolca birikmiştir. Gaz devleri de Helyum-3 açısından zengindir. Ayrıca asteroidlerde, kuyruklu yıldızlarda, gaz devlerinin halkalarında ve uydularında bolca bulunan buzdan döteryum elde edip, bu döteryumu nötron bombardımanına tutarak Trityum üretimi yapılabilir. Termonükleer füzyon makalemizde açıkladığımız gibi, Trityum bozunduğunda Helyum-3'e dönüşecektir. Füzyonu sürdürebilmek için plazmanın hapislenmesi gerekir. Üzerinde en çok araştırma yapılan manyetik hapisleme yöntemleri ağır tokamak reaktörlerinin kullanımını gerektirir ve bunlar şu anki halleriyle uzay için elverişli değildir. Ama NASA Glenn Araştırma Merkezi 2001 yılında görece hafif küresel bir tokamak reaktörü kullanan Discovery II isimli bir tasarım hazırladı; inceleyelim. Discovery-II tasarlanırken, yeterince uzun olduğu düşünülen insanlı Mars görevlerini bile gölgede bırakacak insanlı dış gezegenler görevleri göz önüne alınmış. 1.690 tonluk bu geminin sadece reaktörü 310 ton olacak. Uluslararası Uzay İstasyonu'nun 450 ton olduğu ve inşası için 115'den fazla fırlatma gerçekleştirildiğini göz önüne alırsak, Discovery-II'yi tek bir ülkenin altından kalkamayacağı kadar zorlu bir inşaat süreci bekliyor olabilir. Discovery-II'nin füzyon reaktörünü çalıştırmak için yedek bir fisyon reaktöründen faydalanılır. Füzyon reaktörü çalıştırıldığında hem elektrik sağlarken, hem de gemide bulunan hidrojen yakıtı ısıtıp, saniyede 300 kilometreden fazla bir süratle püskürtecektir. Discovey-II tasarımı teknolojik olarak uygulanabilir bir seviyeye gelmeden önce, özellikle küresel tokamak reaktörleri ve D-He3 (Döteryum-Helyum3) füzyonu üzerinde derinlemesine araştırmalar devam etmeli, bu konseptlerin uygulanabilirliği ve performansı üzerinde kesin bir sonuca varılmalıdır. Manyeto-Atalet Füzyon metotu, hem MCF hemde ICF yöntemlerinin özelliklerini kullanan görece küçük reaktörler ile kütle sorununu çözebilir. Bildiğimiz gibi manyetik hapisleme devasa manyetik alanlar kullanırken, ICF güçlü lazerlere ihtiyaç duyar. Kullanabileceğimiz iki yöntemin birleşimi olan MIF metodunda, plazma elektro mıknatıslar ile hapsedilir ve saniyede 3 kilometrelik hızla merkezdeki bir silindirin içine çökertilir. Gerekirse lazerler ile fazladan basınç ve sıcaklık sağlanır. Silindirin çevresi lityum kaplıdır ve merkezde füzyon reaksiyonu ateşlendiğinde bu lityum itici yakıt görevi görür. Böylesi reaksiyonlardan her dakikada 200 tanesi gerçekleştirilir ve reaksiyon sonucu iyonize olan lityum ile, füzyon reaksiyonu ürünleri manyetik bir egzozdan püskürtülerek itki elde edilir. Temel olarak Orion Projesi benzeri bir yöntemdir. Bu füzyon reaktörü gücünü Güneş panellerinden veya yedek bir fisyon reaktöründen alabilir. NASA'nın NIAC çalışmalarınca 2012'de fonlanan projeye bir bakalım. Bu proje ile manyeto-atalet füzyon roketi tasarımı tekrardan ele alınmış. Tokamak füzyon reaktörleri uzayda kullanım için biraz fazla büyükler. En kompakt olarak kabul edilen küresel tokamak bir reaktöre sahip uzay araçları için bile 1.000 tondan yüksek kütle ön görülüyor. Karşılaştırmamız gerekirse, hala yapım aşamasında olan SLS roketinin alçak Dünya yörüngesi için planlanan maksimum yük kapasitesinin 130 ton olduğunu göz önüne alırsak, tokamak reaktörlerinin biraz daha gelişmesini ya da bir uzay asansörü inşa edilmesini beklemeliyiz. FDR, Manyeto-Atalet Füzyon metotunu kullanıyor. Bu reaktörü kullanacak gemi çok daha düşük bir kütleye sahip olacaktır. Reaktöründe her dakika bir mikro saniye sürecek reaksiyonlar gerçekleşecek. Açığa çıkan enerji katı-hal lityum yakıtı ısıtmakta kullanılıp, yakıt yüksek bir egzoz hızıyla püskürtüldüğünde itki elde edilir. Günümüzdeki teknolojiyle hali hazırda yapılabilecek ilk füzyon roketi budur ve sadece bu roket bile gezegenlerarası yolculuğu sıradan bir hale getirebilir. Tabi ki bu tam anlamıyla kendi kendini besleyen sürdürülebilir bir reaktör değil. Ancak bu şekilde dahi kimyasal roketlerin pabucunu dama atacaktır. Proje üzerinde çalışan takım Washington Üniversitesi'nde bir prototip inşa etti bile ve 2020'ye kadar yörüngede bir uzay aracında test edilebilecek seviyeye gelecekleri konusunda umutlular. Daha önce de bahsettiğimiz z-pinch reaktörü uzayda manyeto-atalet füzyon tekniği ile kullanıldığında, füzyon reaksiyonu sonucu oluşan enerjiyi, manyetik egzoz direkt itkiye çevirir. Her reaksiyon sonunda plazma yüksek sıcaklık ve basınç ile sürekli genişleme eğiliminde olur. Öyle ki plazma manyetik akımı sıkıştıracak güçtedir, bu da itki sağlayan bir basınç oluşturur. Bu plazma aynı zamanda katot görevi görürken, anot görevi görecek Lityum-6 izotopu plazma ile karışacak şekilde püskürtülecek. Böylesi bir roket, 350 ton yakıt ile Mars seyahatini 30 güne indirebilir. Bu yakıt miktarı günümüzdeki bir A380 uçağının taşıdığı maksimum yakıttan sadece biraz daha fazladır. Rusya'nın ve NASA'nın ayrı ayrı incelediği bu yöntem, manyetik ayna temelli bir füzyon itki yöntemidir. Teorik olarak füzyon ile elde edilebilecek en verimli itki çeşitlerindendir. Uzun ince tüp şekilli bir reaktörün merkezinde manyetik alanlar ve mikrodalga antenleri ile sürekli bir füzyon reaksiyonu oluşturulur. Manyetik alanlar ile plazma kontrol edilirken, reaksiyon bölmesinin iki yanında manyetik aynalar plazmayı merkeze odaklayıp arka egzozdan kaçmasını önler. Böylece plazma ve reaksiyon merkezde sabit bir şekilde korunurken, üretilen enerji hidrojen yakıtı ısıtarak püskürtür. Bu metodun en büyük sorunu, şu anki tasarımlar ile yüklü miktarda radyatöre ihtiyaç duymasıdır. Gazdinamik Ayna Füzyonu, VASIMR ile oldukça benzer bir yapıya sahiptir ve araştırma geliştirme çalışmaları benzer teknolojiler ve teknikler ile sürdürülmektedir. Teknolojik gelişim basamaklarının çok ilerisinde kalan bu teorik tasarımda, yüksek enerjili elektronlar ile manyetik hapis halindeki plazmada füzyon reaksiyonları oluşturulur. Işının oluşturacağı reaksiyonlar oldukça şiddetli olacağından çok güçlü manyetik alanlara ihtiyaç vardır. Teorik olarak sürekli kullanımdan ziyade seri aralıklarla ateşlenmesi için ideal bir sistemdir. Bunlar dışında önerilen daha birçok füzyon roketi tasarımı mevcuttur; ancak, ana fikir vermesi açısında yakın gelecekte görebileceğimiz temel fikirleri derlemeye çalıştık. Son olarak bir de bilimkurgudan bir örnek verelim. Interstellar filminin uzay gemisi Endurance'ı hatırlarsınız. Kendisi gelmiş geçmiş en gerçekçi bilimkurgu gemilerinden biridir. Tasarımında bizzat mühendislerin ve bilim insanlarının parmağı vardır. Endurance, her birinde 3 egzoz bulunan 4 itki modülüne sahiptir. Bu egzozların her biri manyetoplazma roketleridir ve güçlerini her modülde bulunan birer kompakt tokamak reaktöründen alırlar. Bu sayede gemi çok az yakıt kütlesi ile onca yolu katedebilmiştir. Lockheed Martinin söz verdiği gibi kompakt füzyon reaktörlerimiz ve manyetoplazma ya da VASIMR roketlerimiz olduğunda, benzer bir gemi tasarımı Güneş Sistemi'nin keşfi için oldukça ideal olacaktır. Göründüğü gibi ne kadar zorlu ve pahalı olsa, geliştirilmesi şimdiden bir insan ömründen uzun sürmüş de olsa ve fikir babaları güzel sonuçlarını asla göremeyecek olsa bile, füzyon için harcanan bunca emeğe değer. Çünkü bilim budur; bilgi birikimimiz ve teknolojimiz, geçmişten gelen edinimlerimiz sayesinde büyüyüp gelişmektedir. Füzyon, bu yüksek potansiyeli ile bir kere yaygınlaştıktan sonra çok uzun yıllar boyunca Dünya'da ve Güneş Sistemi'nde kullanılacaktır. Ancak nihai amacımızın başka yıldızlara ulaşmak olduğunu varsayarsak, füzyon dahi yeterli değildir. Yıldızlararası yolculuk için en yüksek olasılığı hala Geleceğin İtki Sistemleri 3'de bahsettiğimiz Orion ve Daedalus projeleri vermektedir. Tabi yazı dizimizin devam bölümlerinde bahsedeceğimiz uzay yelkenlileri ve ramjetler bize yeni olasılıklar sağlayabilir. Özellikle çıtayı bir sonraki seviyeye çıkarıp antimaddeden bahsettiğimizde teknolojimizin sınırlarında nasıl olasılıklar olduğuna şaşırabiliriz. Not: En üstte yer alan ana görsel, 1982 yapımı Star Trek Wrath of Khan filmindeki ünlü USS Reliant gemisine aittir. Daha önce bazı ülkelerin uzay faali..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecegin-itki-sistemleri-6-isik-yelkenlileri/", "text": "1610'da Kepler'in Aklına Gelen Fikirden, 2015'de Yörüngede Yelken Açan Uzay Aracına Kadar Işık Yelkenlileri. Atalarımız denizlerde ilk kez yelkenli kullanmaya başladıkları zaman bu yöntemin bir gün uzayda da işe yarayacağını bilemezlerdi. Bizim neslimiz bile Güneş'ten veya insan yapımı lazerlerden ışık alan dev yelkenler fikrinden bihaberdir. Ancak gerek matematik gerekse yakın zamanda yörüngede yapılan bir test bize bu yöntemin işe yaradığını gösterdi. Yani bir uzay aracının önüne Güneş'ten gelen ışığı yakalayacak büyük bir yelken yerleştirirseniz roket yakıtı harcamadan aracı hızlandırabilirsiniz. Bu itkinin yönlendirilmesi zor olsa da, çok güçlü lazerlerle ışık yağmuruna tutulan yelkenlilerin ışık hızının ciddi yüzdelerine erişebilmeleri mümkündür. Radyasyon basıncı, elektromanyetik radyasyon türlerinin herhangi bir maddeye uyguladığı, kendini emilim ve/veya yansıma olarak gösteren bir etkileşimdir. Radyasyon basıncı ile ortaya çıkan güçler çok zayıftır ama astronomi ve astrodinamikler açısından büyük etkiye sahiptirler. Örneğin Marsa gönderilen Viking araçlarının maruz kaldığı radyasyon basıncı önceden hesaplanmamış olsaydı, rotalarında 15.000 km'lik bir sapma olacaktı. Fotonlar kütlesizdir ancak hem dalga hem de parçacık özellikleri göstermektedirler. Dalga-parçacık ikilemi denen bu özelliklerinde parçacık karakteristiğinden gelen enerji ve momentum, ışık hızında hareket eden bu parçacıkların madde benzeri özellikler göstermesini sağlar. Bu sebeple fotonlar bir maddeye çaptıklarında yansıma yaparken maddeye Newton'ın ikinci ve üçüncü kanunları uyarınca momentumlarının bir kısmını aktarırlar. Maxwell'in elektromanyetizma teorisine göre elektromanyetik dalga momentum taşır. Bu momentum herhangi bir emilim yapan ya da yansıma yapan yüzey tarafından emilebilir. Fotonların dalga karakteristiği de bu şekilde momentum uygulamalarına sebep olur. Elektromanyetik radyasyon türlerine maruz kalan madde ısınır ve ısınma sonucu termal enerji saçar. Termal enerji saçan yüzeyler, bu radyasyonun saçılımından kaynaklanan reaktif etki sayesinde momentum sahibi olur. Güneşimiz gibi bütün yıldızlar bu şekilde çevrelerindeki cisimlere radyasyon basıncı uygulayarak enerji taşır. Dünya yörüngesi civarında (1AU), güneşimizin uyguladığı bu radyasyon basıncı 9.08 mikro paskaldır . Tahmin edebileceğiniz gibi küçük asteroidler, uydular gibi küçük cisimler bu radyasyondan düşük kütle ve atalet özellikleri sebebiyle daha çok etkilenir. Radyasyon basıncını anladığımıza göre bunun nasıl bir yelkenli olacağına bakalım. Kesinlikle dünyadaki yelkenlilerden çok daha yavaş hızlanacaktır, normal bir yelkenli teknenin süratine sahip olması için bile günler geçebilir. Ancak uzayda sürtünme olmadığı için aracımız sürekli hızlanmaya devam edecektir. Gerçekten de uzay yelkenlileri fikri daha iyi özetlenemezdi. 1861-64 yılları arasında İskoç asıllı ünlü fizikçi James Clerck Maxwell, yayınladığı makalede elektromanyetik alanlar ve radyasyon teorisini yayınlayarak, ışığın momentumu olduğunu ve maddeye basınç uygulayabileceğini öne sürmüştür. Böylece Maxwell'in denklemleri güneş yelkenlilerinin ilk temelini atmış oldu. 1899'da Pyetr Labedev, fikrin ilk deneysel uygulamasını göstermiştir. Einstein p=E/c denklemi ile momentumun enerji ve ışık hızı ile olan ilişkisini ortaya çıkarmıştır. 1908'de Svante Arrhenius, Güneş kaynaklı radyasyon basıncı ile yaşamın temel yapı taşlarının uzak yıldızlara ulaşabileceği fikrini ortaya atmıştır. 1925'te ise Friedrich Zander, çok ince ve büyük yelkenler ile inanılmaz süratlere ulaşılabileceğini ortaya çıkaran teknik analizleri yapmıştır. 20.yüzyıl boyunca birçok bilim insanı bu konuda çalışma yaptıktan sonra, ilk resmi teknolojik uygulama pratikleri 1976'da NASA Jet İtki Laboratuvarları'nda başlamıştır. Güneş yelkenlerinin 800 metreden 15 kilometreye kadar değişen boylarda çeşitli modelleri tasarlanmıştır. Güneş'ten hatırı sayılır ivmeler elde etmek için bu yelkenlerin kilometrelerce alan kaplaması gerekebilir. Genel olarak kullanılması planlanan materyal 2 mikro metrelik Kapton film, Güneş'ten 0.25AU mesafeye kadar ısıya dayanabilir. Şu anda geliştirilmekte olan karbon fiberler ve gelecekte moleküler seviyede işlenen nano tüp materyaller yelkenler için oldukça ideal malzemeler olacaktır. Ayrıca NASA'nın NIAC çalışmaları, Alumina'nın çok etkili bir lazer yelkenlisi ve karbon fiberlerin de verimli bir mikrodalga yelkenlisi olacağını göstermiştir. Gelecekte uzayda üretilip işlenecek böylesi malzemelerle Dünya'dan fırlatmanın çok zor olacağı devasa yelkenler inşa edilebilir ve insanlı görevler gerçekleştirilebilir. Yapılan çalışmalara göre sadece 800 metrelik bir Güneş yelkeni dahi Mars'a 2 tonluk bir yükü 400 günde veya 9 tonluk bir yükü 700 günde ulaştırabilir. 2000 metrelik bir yelken ise Mars'a 400 günde 23 ton taşıyabilir. Tabi bu yelkenlilerin verimliliği uzak mesafelerde ortaya çıkıyor. Jüpiter'e 2 yıl, Satürn'e 3.3 yıl, Uranüs'e 5.8 yıl ve Neptün'e 8.5 yıl (Voyager 2 Neptün'e 12 yılda ulaşmıştır) sürebilecek yolculuklar, özellikle yörüngeye girişin gerekmediği yakın geçiş görevleri için oldukça idealdir. Bir Güneş yelkenlisi bu dış gezegenlere saniyede yaklaşık 17-20 kilometre arası hızlarda ulaşacağı için yavaşlama sorundur. Araç yanında yörüngeye girmesine yardım edecek bir roket taşımıyorsa gezegenlerin atmosferini kullanarak aerobraking denen frenleme yapılması tek çözümdür. Tabi bu frenleme de yüksek hızlarda oldukça risklidir. Frenleme gerektirmeyen görevleri, örneğin Oort bulutuna 30 yıl sürecek bir görevi, yelkenlilerle gerçekleştirmek mümkündür. Özellikle çok yüksek sıcaklığa dayanıklı bir yelkeni Güneş'in 0.05 AU mesafesinde açmak, 36.4 m/s^2'lik bir hızlanma ile saniyede 950 kilometreye sadece bir günde ulaşılmasını sağlayabilir. Gelecekte Güneşe doğru fırlatılan ısıya dayanıklı bir uzay aracını 0.05 AU'da yelken açarak daha önce sadece hayal edebileceğimiz hızlarda derin uzaya göndermek sanılandan çok daha kolay olacak. Güneşe yakın mesafelerde yelken açan bir araç yıldızlara da gönderilebilir ve hiç yakıt harcamadan ulaşacağı yıldızın radyasyon basıncı ile yavaşlayarak yörüngeye girebilir. Örnek olarak hızı saniyede 1000 kilometreye çıkan bir yelkenli Proxima Centauri'ye ortalama 1200 yılda ulaşabilir. Günümüz roketlerinin ulaştığından çok daha kısa olan bu süre yine de istediğimiz kadar kısa değildir. Yelken boyutunu büyütmek ve kullanılan malzemeyi olabildiğince hafif yapmak her zaman işe yarar ama çok daha yüksek hızlar için, lazer ya da mikrodalga gibi yönlendirilmiş enerji ile uzun mesafelerden dahi yelkenin sürekli hızlanmasını sağlamak gerekir. Çok yüksek güçlü bir lazer, aracı ışık hızının yüksek yüzdelerine kadar çıkartarak yolculuk süresini gayet kabul edilebilir olan 10 yıla düşürebilir. Tabi çok yüksek süratlerde hedef yıldızın radyasyon basıncının yavaşlama için yetersiz olması sorunu ortaya çıkacaktır. Bu sebeple araca az yakıtlı yüksek enerjili bir roket, örneğin bir antimadde roketi eklemek yavaşlamasını sağlamakta oldukça yardımcı olabilir. Herhangi bir materyal bir yıldızdan kaynaklanan radyasyon basıncını hızlanmak veya yavaşlamak amacıyla kullanabilir. Ancak çeşitli metotlar için farklı yelkenli türleri bir yıldızdan kaynaklanan radyasyon basıncından çok daha verimli olabilir. Bu metotları inceleyelim. Dünyadaki veya uzaya yerleştirilmiş bir lazer Güneş ışığından çok daha yüksek bir enerji yoğunluğuna sahiptir, bu sebeple kullanılacak yelken çok küçük olabilir. İnşa edilecek çok güçlü lazerler insan ömrü içerisinde yıldızlara ulaşmayı mümkün kılabilir. İnsansız görevler tabi ki çok daha kolay olacaktır. NASA, NIAC çalışmaları kapsamında 50-70 gigawattlık bir lazerin, 1 metrelik lazere sahip bir gramlık bir robotu sadece 10 dakikada ışık hızının %26'sına ulaştırabileceğini öngörmüştür. Tabi ki böylesi küçük bir aracın hem iletişim kurup hem de elektrik üretebilmesi için her nanometresinin nanoteknoloji ile üretilmiş bir nanoteknoloji harikası olması gerekir. Daha yüksek kütleli araçların hızlandırılması daha uzun sürse de, diğer bütün metotlardan daha hızlı olacaktır. Özellikle teknolojimiz geliştikçe gücünü bizzat Güneş'ten alan, Merkür yakınlarına yerleştirilen lazerlerin aydınlattığı yüzlerce kilometrelik yelkenlerle taşınan yüzlerce tonluk yükler ışık hızının önemli yüzdelerine hızlandırılabilir. Bu yelkenli türünde elektrik alan oluşturmak için küçük kablolarla çevrili yelken, Güneş rüzgarı kaynaklı pozitif protonları iterek momentum kazanır. Bu yelken türünü gezegenlerin manyetosferi içerisinde kullanmak güneş rüzgarları girmediği için pek mümkün değildir. Elektrik yelkeni benzeri bu yelken ise Güneş'ten gelen yüklü parçacıkları manyetik alanlarla yansıtarak momentum elde eder. Bu yelken türü manyetosfer içinde de rahatlıkla işler. 1993'te Eski Rus uzay istasyonu Mir'den bırakılan bu ilk sondalar 20 metrelik yelkenler taşıyorlardı ancak Znamya 2 herhangi bir hızlanma göstermezken, Znamya 2.5 yelkenlerini dahi açamadı. Planetary Society tarafından üretilen Cosmos I, bir Güneş yelkeni taşıyan ilk uzay aracıydı ancak rokette meydana gelen bir arıza sebebiyle gerekli yörüngeye oturamadı. 2010'da JAXA tarafından fırlatılan bu ilk yelkenli 14x14 metrekare büyüklüğünde ve 7.5 mikro metre inceliğindeydi. Ikaros hem en küçük hem de ilk Güneş yelkenli gezegenler arası araç olarak kayıtlara geçerek, yelkeninin de yardımıyla Venüs'e ulaştı. Bu süre boyunca yelken kontrolü konusunda da çalışmalar yapıldı. Ikaros şu anda Güneş çevresinde bir yörüngede, yetersiz güç sebebiyle sadece belli aralıklarla uyandırılarak çalışmalara devam ediyor. Bir sonraki uyandırılışı 2015 kışında olacak. 2015'te ABD Hava Kuvvetleri'ne ait X-37B insansız uzay uçağı ile yörüngeye fırlatılan Planetary Society'ye ait LightSail-1 isimli küp uydu 32 metrekarelik yelken taşıyordu. Yörüngeye yerleştirilişinden sonra bazı elektrik problemleri yaşayan uydu, sonunda yelkenlerini açarak başarılı şekilde testlerini gerçekleştirdi. Önümüzdeki sene fırlatılacak LigthSail-2, yelken kontrolü üzerinde deneyler yapacakken bir sonraki uydu LightSail-3, L1 Lagrangian noktasına yerleştirilerek Güneş'in jeomanyetik fırtınaları üzerine araştırmalar yapacak. NASA'nın 2018'de fırlatılacak yelkenli taşıyan NEA-scout uydusu, dünyaya yakın 1-100 metre arası asteroidlere gidip yakından gözlem yapacak. Göründüğü gibi yakın gelecekte çok ciddi projeler olmasa da yelkenli kullanımı konusunda bilgi dağarcığımızı arttıracak birçok çalışma mevcut. Ikaros 2010 gibi gezegenler arası görevler içinse biraz daha beklememiz gerekiyor. Ön bilgi verelim; şimdiye kadar ışı... Aulus Gellius isimli Romalı yazar e..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecegin-itki-sistemleri-8-solucan-delikleri/", "text": "Bu yazımızda günümüzde tamamen matematiksel konseptler olan, fiziki olarak çeşitli durumlarda mümkün olabilen ancak doğada rastgele bulunma ihtimalleri pek bulunmayan solucan deliklerinden bahsedeceğiz. Büyük ve geçilebilir solucan deliklerini evrenin derinliklerinde bulmayı beklemiyoruz. Doğal yollar ile stabil bir şekilde açık kalamazlar. Ancak yapay yöntemler sayesinde, yani teknoloji ile açık kalabilme ihtimalleri var. Bir gün uzakta bir yerde bir solucan deliği keşfedersek bu onu oraya birilerinin koyduğunu, yani evrende yalnız olmadığımız anlamına gelecektir. Eğer biz inşa edebilirsek, bizi gitmek istediğimiz her yere dakikalar içinde ulaştırabilecek bir geçide, milyarlarca ışık yılı mesafeyi önemsiz kılacak bir kestirme yola sahip olmuş olacağız. Binlerce, on binlerce yıldız sistemini solucan delikleri ile birbirine bağlayıp uçsuz bucaksız bir medeniyet kurabiliriz. Veya bu düşünce sonsuza kadar bir hayal olarak kalabilir. Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda sayısız yıldız görürüz. Bu yıldızların hepsi galaksimizde bulunur. Betelgeuse'ın son 500 yılda erken bir süpriz yapmamış olduğunu varsayarsak, gördüğümüz yıldızların hepsi de canlı, hala ışıldayan yıldızlar. Ancak hiçbirini ömrümüz içinde yakından göremeyeceğiz. Işık hızına yaklaşabilen bir gemiye yada en basitinden mikroskobik bir sondaya sahip olsak bile ömrümüz sadece birkaçına ulaşmaya yeter. Hayallerimizi süsleyen warp sürücüleri için de yakın gelecekte bir gelişme olacağa benzemiyor. İş yıldızlar arası yolculuklara gelince şu anki teknolojimizin sınırları bile bize fazla seçenek sunmuyor. Füzyon roketleri, antimadde roketleri ve Güneş yelkenlileri bizi mutlak sınır olan ışık hızının yüksek yüzdelerindeki relativistik hızlara yaklaştırabiliyor ancak asla ötesine geçiremiyor. Dürüst olalım; saniyede onbinlerce kilometre kat ettiren relativistik hızlar bütün bu güzel şeyleri görmek için fazlasıyla yavaş. Belki yakın yıldızlara gidip keşfedeceğimiz gezegenleri kolonize edebilir, zaman içinde yavaş yavaş bütün galaksiye yayılabiliriz. Ancak bu milyonlarca yıl sürer. Kendi ömürlerimiz içerisinde asla galaksimizin kalbindeki süper-kütleli karadelik Sagitarrius A'nın görkemine şahit olamayız, bir pulsarın güzelliğini göremeyiz yada bir magnetarın görünür manyetik çizgilerinde neredeyse ışık hızıyla akan parçacık sellerine tanık olamayız. Uzak ufuklar için uç sınırlarda olan, imkansıza yakın fikirler aramamız bundandır. İmkansıza yakın fikirlerimizden en bilinenlerinden biri olan warp sürücülerinden daha önce uzun uzun bahsettik ve ne yazık ki mümkün olup olmadıklarını henüz bilmiyoruz. Uzay-zamanı bükmek için ihtiyaç duyduğumuz negatif enerji sahibi egzotik maddeler henüz anlayışımız dahilinde olmayan bir spekülasyon ve ne yazık ki bir başka hayalimiz olan solucan delikleri de benzer egzotik maddelere ihtiyaç duyuyor. Bir solucan deliğini stabil bir şekilde açık tutmak için kusursuz bir matematiğe ve tabi ki yine negatif enerjiye ihtiyacımız var. En cazip iki ışıktan-hızlı ulaşım metodunun aynı imkansızlığa ihtiyaç duyması rastlantı değil. İmkansız hayallerimiz için uzay-zaman sürekliliğine hakim olmalıyız. Kuantum kütleçekiminin sırlarını çözmeli, karanlık maddenin ne olduğunu açığa çıkarmalıyız. Solucan deliği, iki ağız diye tabir edilen kütleçekim kuyularını birbirine bağlayan boğaz adındaki ortak bir bölgeden oluşan yapılardır. Bu bölge, aynı varış noktasına giden diğer yollardan topolojik olarak farklıdır. Topolojik olarak farklı dedik, peki bu ne anlama geliyor? Bir karıncayı düşünün. Üstünde durduğu elmanın bir ucundan diğerine gitmek istese, bunun için izleyebileceği birçok yol vardır. Bu yollar topolojik olarak farklı değillerdir. Ancak elmanın içinden geçen, bir kurtçuğun açtığı tünel varış noktasına bir alternatif sunar. Bu alternatif, karıncanın yaşadığı iki boyutlu elma yüzeyini takip etmek yerine, elmayı çevreleyen üç boyutlu uzaydan geçen bir yoldur. İşte bu yol topolojik olarak farklıdır. Bilimkurgu ve popüler bilim bize neredeyse her zaman solucan deliklerini kestirme olarak gösterir. Solucan deliklerini kat ederek normalde ışık yıllarıyla birbirinden uzak olan noktalar, dakikalar içerisinde kat edilir. Ancak teorik fiziğe göre her solucan deliği kestirme olmak zorunda değildir. Solucan deliğinin izlediği yol çok daha uzun olabilir. Örneğin yandaki görseldeki solucan deliği kestirme bir yol değildir. Harici bir gözlemcinin gözünden konvensiyonel yollar ile birkaç yıl sürecek bir yolculuğun binlerce yıl sürmesine neden olabilir. Solucan delikleri, Einstein'ın hesaplamalarındaki klasik karadelik çözümlerinde geçer. Bunlar kat edilmeleri mümkün olmayan, yolculuk yapmaya yaramayan Schwarzchild solucan delikleridir. Çünkü oluştukları gibi çökerler ve var oldukları tek an içinde tek bir foton bile bunlardan geçemez. Geçilebilir spekülatif solucan delikleri ise ünlü fizikçiler Michael Morris ve Kip Thorne bu solucan deliklerinin nasıl işleyeceklerinin prensiplerini kağıda dökünce ortaya çıktılar. Bunlara bilim insanları Lorentzian solucan delikleri der. Yapılan hesaplamalar açık kalmaları için negatif yoğunluk, negatif basınç, negatif enerji yoğunluğu gibi karakteristiklere sahip egzotik maddeye ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Böylesi egzotik maddelerden warp sürücüleri yazımızda bahsettik, bu yazımızda da değineceğiz. Ancak ne yazık ki bu özelliklere sahip egzotik maddeler doğada bulunmuyor. Sadece kuantum fiziğinde bazı durumlarda negatif basınç ve enerji halleri gösteren mekanikler açığa çıkabiliyor. Bu olaylar kuantum seviylerde yaşandığı için kuantum kütleçekimi ile ilişkili ölçeklerde (10^-33 cm & Plank uzunluğu) etkili olabiliyorlar. Yani bu ölçeklerde bir solucan deliğini açık tutabilirler ancak bu pek işimize yaramaz. Bunlar gözlemlemeyi bile hayal edemediğimiz ölçeklerdir. Daha büyük solucan delikleri için de bu kuantum mekaniklerinden faydalanmak şu anda mümkün gözükmüyor. Tabii birde kuantum kütleçekimi bilim dünyasının pek hakim olduğu bir konu değil. Matematik bize solucan delikleri için birden çok denklem/çözüm sunar. Bunlardan fikre öncülük eden Einstein-Rosen köprüsü olarak bildiğiniz Schwarzchild solucan deliklerinden başlayalım. Einstein-Rosen köprüleri veya Schwarzchild solucan delikleri, farklı iki evreni birbirine bağlayan matematiksel çözümlerdir. Bu solucan delikleri kendi olay ufuklarına sahiptirler ve bu geçilemez olma nedenlerinin başındadır. Genel solucan delikleri fikri aksine iki yönlü işleyen çözümler değillerdir, bir giriş ve bir çıkış noktaları bulunur. Birazdan bahsedeceğimiz tanımlar ve veriler solucan deliklerinin matematiksel yapılarının açıklamaları niteliğindedir. Ömrünün son yıllarında ünlü bilim insanı Albert Einstein elektromanyetizma ile kendi genel görelilik teorisini birleştirmeye çalışıyordu. Bu çabaları asla amaçladığı meyveyi verememiş olsa da, bu dönemde bir meslektaşı ile hazırladığı önerme, bilimkurgu yapıtlarına konu olacak kadar ilgi çekici ve gözardı edilemeyecek kadar olasıydı. Genel göreliliğe göre herhangi bir kütle, tıpkı 1916'da Karl Schwarzschild'ın hesapladığı gibi, çevresindeki uzay-zaman sürekliliğinde eğriler yaratır. Bu eğrilerin her birinin bir kaçış hızı vardır; 1 tonluk bir uzay aracının kütlesinin yarattığı eğriden kaçmak için saniyede bir kaç milimetrelik bir hız yeterlidir. Dünya'nın yarattığı uzay-zaman eğrisinden kaçmak için saniyede 40.27 kilometre ile kütle merkezinden uzaklaşmak gerekir. Yine Schwarzchild'ın hesaplarına göre yeterince dar bir alana sıkışan/çöken herhangi bir kütle, kendisinden kaçış hızının ışık hızına eşit yada büyük olduğu bir uzay-zaman eğriliği yaratır. Bu eğrinin merkezinde bütün matematiksel değerlerin sonsuza ulaştığı tekililik dediğimiz, sonsuz küçüklükte ve yoğunlukta bir nokta vardır. Yani evet, bir karadelikten bahsetmekteyiz. Schwarzchild, denklemleri ile herhangi bir kütlenin nasıl bir yarıçapa sıkışırsa, ışığın bile kaçamayacağı bir tekililiğe dönüşebileceğini hesaplamıştı. Teorik olarak küçük bir taş parçasını bile yeterince sıkıştırarak bir tekililiğe dönüştürebilirsiniz. Einstein ve Nathan Rosen, fizik dünyasını matematiksel değerlerin sonsuza ulaştığı bu tekililiklerden arındırmak için çalışıyorlardı. Einstein ve Rosen'in 1935'te yayınladıkları makale Schwarzschild'ın çalışmalarının yeniden yorumlandırılmış bir halini içeriyordu. Bu yorumlandırma bir matematik çözümdü, bizim anlayacağımız dilden ise şöyle bir önermesi vardı: Bir karadeliğin olay ufkunun derinlerinde, tekililik olması gereken merkeze doğru bir rota izlenir, ancak merkezde bir tekililik ile karşılaşmak yerine farklı bir yerde bulunan, farklı bir uzay-zaman sürekliliğine ulaşılır. Tekililik olmayan boğaz bölgesi geride bırakılmıştır. İçinden geçilen bu geometrik yapıda uzay-zaman sürekliliği, tıpkı bir karadelikte olacağı gibi çökmüştür ancak bu çökmeye sebep olan tekililik, bir karadelikte olacağı yerde değildir. Bu yorumlama kendisinden önce, 1916'da Schwarzchild'ın çalışmalarını inceleyen Ludwig Flamm'in ortaya koyduğu fikirler ile benzer bir sonuca varıyordu. Flamm, Schwarzchild'ın kara deliklerinin sonunda beyaz delik olarak adlandırılan ve kara deliğin tersi özelliklere sahip yapılar olabileceği fikrini üretmişti. Beyazdelikler matematiksel olarak kütlesiz karadeliklerdir. Tamamen matematiksel konseptlerdir ve bizim evrenimizin fizik kuralları var olmalarına izin vermez. Fikir olarak bir beyazdelik, kendisini oluşturan karadeliğin yuttuğu maddeleri, kendi olay ufkundan uzaya saçan, zamanın tersine aktığı spekülatif bir yapıdır. Olay ufuklarının içinde kesinlikle kütle bulunmaz, tek bir atom bile beyazdelik olay ufkundan içeri süzülürse bütün yapı matematiksel olarak çöker. Bazı fizikçiler evrendeki bütün karadeliklerin sonunda başka evrenlere açılan beyazdelikler olabileceğini söyler. Son yıllarda Loop Quantum Gravity ismi verilen modele göre, karadeliklerin tekililikleri, oluşumlarının hemen ardından olabilecek en küçük alana kadar sıkışır ve ardından quantum bounce denen dışarı doğru bir basınç ile beyazdeliğe dönüşürler. Bütün bunlar bir saniyenin binde biri kadar kısa bir sürede gerçekleşir ancak bir gözlemci karadeliklerin yaşadığı bu dönüşümü milyarlarca ve milyarlarca yıl içinde fark edebilir çünkü karadeliğin oluşum anındaki tekililiği uzayı-zamanı öyle bükmüştür ki, ışığın genişlemesi ve zaman kayması, bize karadelikten başka bir şey göstermez. Meraklıları için, Hal M. Haggard ve Carlo Rovelli'nin bu konudaki çalışmalarına buradan ulaşılabilir. Beyazdelikler hakkında bir başka ilginç fikirde, evrenimizi oluşturan Büyük Patlama'nın bir beyazdelik fenomeni olabileceği yönündedir. Büyük Patlama muazzam miktarda madde ve enerjinin bir anda ortaya çıktığı bir genişleme olayıdır. Yani bir karadeliğin merkezindeki çökme olayının tersidir. Spekülatif olarak evrenimiz, başka bir evrende bulunan bir yıldızın kompakt bir alana sıkışıp çökmesi ile karadeliğe dönüşmesi sonucu oluşmuş olabilir. Yine spekülatif olarak her karadelik, bir evrenin doğumunu müjdeliyor olabilir. Beyazdelikler ile ilgili bu teoriler geliştirilmeden önce, Flamm bir tekililiğin giriş ve çıkış noktalarının tamamen farklı evrenleri birbirine bağlayabileceğini fark etmişti. Ne yazık ki fizikçiler Flamm'in bu çözümlemesine gereken önemi vermemiş ve fikrin 1935'te Einstein ve Rosen tarafından, Flamm'in çalışmalarından tamamen habersizce yeniden keşfedilmesi gerekmişti. Bu sebeple Flamm'in çalışmalarından hala haberi olmayan bazı fizikçiler Einstein-Rosen köprsü terimini kullansalar da, doğrusu Flamm-Einstein-Rosen köprüsüdür. Böylelikle günümüzde solucan deliği ismi ile anılan evrenin ve belkide çoklu evrenlerin kestirme yolları fikri doğmuş oldu. Schwarzchild metriği hem pozitif karekök hemde negatif karakök çözümleri içerir. Yani geometrik olarak bir karadelik, bir beyazdelik ve solucandeliği ile birbirine bağlı iki evrenden oluşur. Negatif kök çözümünü bir beyazdelik temsil eder ancak beyazdelikler termodinamiğin ikinci kanununu ihlal etmektedir. Yani evrenimiz sınırları içerisinde bir beyazdeliği gözlemlemeyi beklemeyin. Tabii bu imkansızlık daha önceden de belirttiğimiz gibi, çöken bir yıldızın beyazdeliğe dönüşüp Büyük Patlama ile yeni bir evren doğurması ihtimalini elemiyor. Ne yazık ki doğada başka bir evrene solucan deliği oluşturmuş doğal bir karadelik bulamayız. Gerçek yıldızların çöktüklerinde solucan deliği oluşturmaları normal bir olay değildir. Nitekim oluştursalar dahi bu solucan deliği, stabil olamayacak ve çökecektir. Yapının bozulma anı bir başka ciddi sorunu daha ortaya çıkarıyor. Bir uzay aracı ile tam aradaki köprü oluştuğu anda solucan deliğini kat etmeye çalışırsak, köprü bozulduğu an kat ettiğimiz geçit bir tekilliğe dönüşecektir. Kendimizi bir anda bir karadeliğe ait olay ufkunun derinliklerinde bulabiliriz. Gitmek istediğimiz yerden yansıyan yıldızların ışığını solucan deliğini kat ederken görürüz. Hatta kat ettikten sonra solucan deliği arkamızdan çökerken oluşacak tekilliğin çekim kuvvetine kapıldığımızda bize çok daha yoğun miktarda ışık ulaşacaktır. Yine tekillik sonucu oluşacak zaman kayması ile kütleçekimi kuvvetleri tarafından parçalamadan önce milyonlarca yıllık bir ışık şölenine maruz kalabiliriz. Çünkü zaman kaymasına kapılan biz ölene dek dışarıda milyonlarca yıl geçebilir. Sonuçta Schwarzchild solucan deliklerinin yada diğer isimleri ile Flamm-Einstein-Rosen köprülerinin gerek instabil yapıları gerek çok kısa ömürleri sebebi ile geçilemez olduklarını biliyoruz. Zaten kendileri aslen matematik çözümlerdir, doğal yollar ile oluşmalarını bekleyemeyiz. Büyük bir yıldızın ölümü bir karadelik ile sonuçlandığı zaman olay ufkunun gerisinde başka bir evrene kısa süreli bir geçit açılma ihtimali yada yeni bir evren oluşması ihtimali henüz spekülasyondan öteye geçemez. Konumuzun eğlenceli kısmı olan kullanılabilir solucan deliklerine geçmeden önce sicim teorisinin beyin yakan Euclid solucan deliklerinden kısaca bahsedelim. Bunlar kuantum alan teoricileri tarafından hesaplanan, bizim bildiğimiz, yaşadığımız zaman gidişatından farklı hayali bir zaman sisteminde bulunurlar. Bunların ne olduğunu klasik fizik ve kütleçekimi kanunları ile incelememiz neredeyse imkansızdır. Temel özelliklerini anlamak için bile ciddi miktarda kuantum fiziği bilgisine ihtiyaç vardır. İlgilenenler anlamayı deneyebilir. Bir başka solucan deliği modeli keşfi de, vakum Einstein sahaları için 1963'te türetilen Kerr çözümünden gelir. Kabaca anlatmak gerekirse , bir tekililiği alıp kendi ekseni etrafında döndürmeye başlarsak bir yerden sonra bu obje nokta halini koruyamaz ve kütle bir halka şeklini alır. Ortada oluşan donut şeklindeki delik de başka bir evrene açılan bir kapı olur. Bahsettiğimiz şey Kerr Karadeliği yadaKerr Halkası olarak da bilinir. İsmini Roy Kerr'den alan bu tekillik modeli; yükü olmayan, kendi ekseni etrafında dönen ve evrende bulunma ihtimalleri olan matematik çözümleridir. Matematik der ki; Kerr karadeliğindeki iki olay ufkunda da uzay-zamanın rolleri tersine döner. Yani iki olay ufkundan geçerken uzay-zaman tersinecektir. Bunun gerçekteki etkilerini kestirmek oldukça güç. Halka şekilli tekilliğe ise ufuk/dönüş hizasından yaklaşılırsa negatif basınç etkileri hissedilir. Tekillik, çekmek yerine iter! Kutup bölgesinden yaklaşılırsa bu seferde merkezde bulunan solucan deliğinden başka bir evrene geçilir. Eğer solucan deliği yerine halka şekilli tekilliğe temas edilirse bu durumda negatif evren denen, tanımını yapamayacağımız, sadece matematiksel olarak izah edilebilen bir evrene geçilir. Spekülatif olarak negatif evrene giriş yaptığımızda, arkamızdaki karadeliğin kütleçekimi, çekmek yerine itecektir. Yani tam tersi bir etki gösterir. Aynı sebeple burada bir olay ufku bulunmaz. Negatif evrende tekillik, gözle görünebilen bir çıplak tekilliktir. Son gariplik olarak da bu çıplak tekilliğin çevresinde hız sınırı bulunmayan bir bölge mevcuttur. Yani sonsuz hız dolayısı ile zaman yolculuğu mümkündür. Bu yazdıklarımızın tamamı Kerr karadeliğinin matematiğidir, teoriktir ve özellikle negatif evrenle ilgili bölümler spekülasyondan öteye geçemez. Çünkü dışarıdan gelebilecek en ufak bir kütle bir Kerr çözümünü destabilize ederek Kerr karadeliğinden yolculuğu gerçek dışı yapar. Yazdıklarımız gerçekten yaşanacak olaylar değildir, matematiğin gerçeğe nasıl yansıdığını anlatmaya çalıştığımız bir çabadır. Hesaba bizim veya başka bir kütlenin dahil edilmesi, çözümü bozar. Bir başka solucandeliği modeli de çok küçük, mikroskobik seviyelerde bulunur. Bu mikroskobik solucan delikleri fikrini ve bizzat Solucan deliği/Wormhole kelimesini fizik dünyasına kazandıran ünlü teorik fizikçi John Archibald Wheeler'ın ta kendisidir. Wheeler solucan delikleri yanında karadelikler kelimesini de fizik dünyasına kazandırmıştır. Başlıca çalışmaları arasında 1930'larda parçacık fiziklerinin temeline kuantum alan teorisini yerleştiren s-matrix teorisini geliştirmiş, Niels Bohr ile birlikte nükleer fisyonu kuantum seviyelerinde incelemiş, genel göreliliğe katkılarda bulunmuş ve Einstein'e bütün doğa güçlerini birleştirmesi umut edilen Grand Unified teorisinde yardımcı olmuştur. Wheeler uzay-zaman sürekliliğinin yapısını açıklamak için kuantum köpüğü hipotezini geliştirmiştir. Bu hipoteze göre uzay-zaman aslında düz ve stabil değil, kuantum seviyeler olarak tabir edilen çok küçük ölçeklerde dalgalı ve değişken bir yapıya sahiptir. Bu yapıda yoktan varolan sanal parçacıklar açığa çıkar. Bu yazımızda sanal parçacıkların yanısıra kuantum dalgalanmalarını açıklamaya çalışmıştık. Sanal parçacıkların açığa çıktığı bu seviyelerde Wheeler, kuantum karadeliklerin ve solucan deliklerinin açığa çıkıp kaybolduğunu teorisini üretmiştir. Ancak bu karadelikler ve solucan delikleri o kadar küçüktür ki tespit edilebilmeleri mümkün değildir. Boyutları 10^-33 cm kadardır (0.000000000000000000000000000000001 cm) ve 10^-43 saniyede buharlaşarak yok olurlar. Varsayalım ki biz bu solucan deliklerini tespit edebildik. Hatta bir tanesini kaybolmadan önce izole ettik. Biraz negatif kütleye sahip egzotik madde ile bu solucan deliğini genişletebiliriz. Belki de içinden bilgi yada araç gönderecek kadar büyütebiliriz. Tabii diğer ucu bir yıldızın kalbinde ya da bir karadeliğin olay ufkunun altında bitiyorsa bu pek hoş olmazdı. Yine de bir Wheeler solucan deliğini, geçilebilir bir Lorentzian solucan deliği olarak kullanmak spekülatif olarak diğer alternatiflerden çok daha kolaydır. Bazı fizikçiler bu küçük ölçeklerde çok küçük bebek evrenlerin oluşup bizimkinden kopabileceğini de teorize etmişlerdir. Tabii tahmin edebileceğinizi üzere bütün bunların henüz kanıtı yoktur. Solucan delikleri hem halkın hemde bilim insanlarının ilgisini çeken ortak bir konudur. İnsanlar ışıktan hızlı yolculuk, zaman yolculuğu, başka evrenlere yolculuk gibi fikirler ile hayal gücünü beslerken, akademik personeller de genel görelilik, kozmoloji, nedensellik, süper sicim teorisi, kuantum kütle çekimi gibi konularda sıra dışı fikirler sunarlar. Umarız bütün bunlar bir gün bizim hayallerimiz yerine mühendislerin problemi olur. Geçilebilir solucan delikleri inşa edilebilir mi ve mümkünler mi? İnceleyelim. Geçilebilir solucan delikleri kendi aralarında birçok alt türde sınıflandırılır. İlk olarak onları kalıcı ve geçici olarak ayırırız. Kalıcı ve geçici türlerde kendi aralarında evren-içi ve evrenlerarası olarak ayrılır. Son olarak bütün Lorentzian solucan deliği türlerinin mikroskobik ve makroskobik türleri mevcuttur. Mikroskobik olanlar, daha öncede bahsettiğimiz planck seviyesinde bulunur. Bu geçilebilir solucan delikleri ile ilgili çözümleri hazırlayan ünlü bilim insanları Kip Thorne ve Mike Morrisdir. Belki Kip Thorne'u Interstellar filminin fizik danışmanı olmasından hatırlayabilirsiniz. Thorne ve Morris, daha sonra Ulvi Yurtseverin katkılarıyla solucan deliklerinin enerji halleri ve nasıl zaman makineleri olarak kullanılabilecekleri konularını pekiştirmişlerdir. Ardından Matt Visser 1995'te hazırladığı çalışmalar ile kendisinden sonra yapılacak birçok araştırmaya temel oldu ve böylece solucan delikleri ile ilgili fikirler yavaş yavaş çoğaldı, teorik altyapı oluşurken sayısız yeni hipotez geliştirildi. Önceki bölümlerde bahsettiğimiz kat edilmesi yada bizim makro fiziki dünyamızda varolması mümkün olmayan solucan delikleri 1988'de Morris ve Thorne'a geçilebilir solucan delikleri ile ilgili ilhamı verdi. Hazırladıkları ilk çalışmada geçilebilir solucan deliklerinin ilk matematiksel prensiplerini ortaya çıkardılar. 1) Küresel bir simetri ve statik metrik. 2) Einstein'ın alan denklemlerinde çözüm olarak üretilebilmeleri. 3) Boğaz bölgesinin iki asimptotik düz uzay-zaman bölgesini birbirinine bağlaması. 5) Kütleçekimsel gelgitler ve stres miktarları geçiş yapacak araçların ve yolcuların dayanabileceği kadar olmalı. (Statik bir yapı olması gerekse de, bir solucan deliğinin uzay-zaman eğriliği yıkıcı olabilir. Örneğin bir karadeliğe düşerken eğriliğin arttığı tekilliğe yaklaştıkça ayağınızdan başınıza kadar her milimetrenizin maruz kaldığı kütleçekimi ölümcül farklılıklar gösterecektir. 6) Dışarıda bulunan harici bir gözlemciye göre kabul edilebilir geçiş süreleri. (Eğer açılan solucan deliği kestirme değil de, yolu uzatacak bir geometriye sahipse pek işimize yaramaz. Geçiş yapacaklar için zaman yavaşlayacaktır ancak boğaz bölgesinin geometrisi teorik bir üst boyutta uzun bir yol izliyorsa harici gözlemci için binlerce yıl geçebilir. Benzer bir durum ışık hızına yakın hızlarda seyreden bir yıldız gemisi örneğine benzer; gemidekiler yavaş akan zamanın keyfini sürerken, bizler için onlarca yıl geçer. 7) Fiziksel olarak tahammül edilebilir enerji momentum stres tensörü. 8) Harici etmenlere karşı stabil olmalı. 9) Fiziksel olarak mantıklı/mümkün üretim yöntemleri ve malzemeleri. İlerleyen yıllarda yapılan çalışmalar ile bu gereksinimler biraz daha rahatlatıldı. Ancak bütün stabil solucan deliği çözümlerinden ortak nokta olarak karşımıza bir eşitsizlik çıkıyor. Boğaz bölgesindeki negatif kütle-enerji yoğunluğu. Bu noktada Warp sürücüleri yazımızda bahsettiğimiz egzotik madde, negatif enerji ve negatif kütle başlıklarını buraya taşıyarak ne olduklarını hatırlatmakta fayda var. Bose-Einstein Yoğunlaşması: Normalde mutlak sıfıra çok yakın, düşük sıcaklıklarda gözlemlenen, kuantum mekaniklerinin makroskopik boyutlarda vuku bulduğu, bir maddenin bütün atomlarının tek bir atommuş gibi birlik halinde titreşmesi durumudur. Bu, yüksek sıcaklıklarda gerçekleşmesi durumunda teleportasyondan, oda sıcaklığında süper iletkenlere kadar birçok inanılmaz uygulaması bulunabilecek bir madde halidir. Kuark-Gluon Plazması: Normal şartlarda çok yüksek sıcaklık ve yoğunluklarda vuku bulabilecek bir madde halidir. CERN gibi parçacık hızlandırıcılarda 4-5 trilyon Kelvin derecelik sıcaklıklarda oluşturulmaya çalışılan bu plazmada maddenin en temel yapı taşları kuarklar ve gluonlar kendilerini bir arada tutan kuvvetlerden kurtulurlar. Yani bu plazmada atom bulunmaz, atomu oluşturan yapıtaşları serbest halde bulunur. Takyon: Işıktan hızlı hareket ettiği öne sürülen, normal madde ile kesinlikle hiçbir etkileşimi ve gerçekliğine dair hiçbir kanıt bulunmayan spekülatif parçacıklar. Negatif Kütleli Madde: Antimadde yada Karanlık Madde ile karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 kilogram kütleden daha düşük kütleye sahip, hiçbir şeyden daha hafif diye tabir edebileceğimiz ve kütleçekimi tarafından çekilmeyen, tersine itilen spekülatif bir egzotik maddedir ve bir yada daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz. Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin, yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda kaybolmuş olabilirler. Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi? Katı haldeki negatif kütleli madde ancak mükemmel sıvı diye tabir edilen bir halde negatif kütle sahibi madde bulunabilir. Kanada, Montreal Üniversitesi'ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey bu maddeyi Büyük Patlama sırasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek, nede onaylayabilecek bir durumdayız. Negatif Enerji: Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen kuramsal olan negatif kütleli madde aksine negatif enerji çeşitli kuantum durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor. Bununla birlikte karakteristik olarak negatif enerjiye oldukça benzeyen ancak negatif enerji sayılmayan ve çok küçük ölçeklerde gerçekleşen Casimir etkisinden de bahsedelim. 1933'te Hendrik Casimir, kuantum teorisinin kanunlarını kullanarak garip bir öngörüde bulundu. Casimir'e göre vakum içerisindeki iki adet paralel, yüksüz metal plaka birbirlerini itecekti. Normalde yüksüz olan bu plakaların sabit durması gerekmekteydi ancak bu iki plaka arasındaki vakum boş değildi. Gerçekliğe giriş çıkış yapan sanal parçacıklar ile doluydu. Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde bu yoktan varolan ufak madde-antimadde olayları enerjinin korunumu kanununu ihlal ediyor gibi görünsede belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep olmamaktadır. Böylece Casimir, bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar. Bu enerji 1948'de laboratuvarda, Casimir'in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipmanlar gerektiğinden 1996'da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan basıncın bir karıncanın ağırlığının 30.000'da 1'i kadar olduğu bulundu. Tahmin ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için pek yeterli değil. Son olarak negatif enerjiye başka bir örnekte kara deliklerin buharlaşma sürecinde açığa çıkan, Hawking radyasyonu mekanizması sırasında oluşan kısa ömürlü sanal parçacıklar verilebilir. Gördüğünüz üzere durum warp sürücüleri ile aynı dertten muzdarip. İhtiyaç duyduğumuz şeylerin mümkün olup olmadığı veya oldukça zayıf olan casimir etkisinden nasıl faydalanabileceğimizi bilmiyoruz. Düşünün ki arabanız için dünyanın en güçlü motorunu yaptırdınız, ancak ihtiyaç duyduğu yakıt fizik kurallarını çiğniyor. O halde solucan delikleri konumuza geri dönelim. İnşa edeceğimiz solucan deliğinin matematiksel olarak geçilebilmesi için boğaz bölgesinde negatif enerji-kütle değerleri gerekiyor. Negatif enerji-kütle uygulamasının mühendislik olarak nasıl yapılacağını konusunda henüz bir fikrimiz yok. Bu sebeple yukarıda bahsettiğimiz 9 ana prensipten 7 ve 9 numaralı maddeler canımızı sıkıyor. Madde 7 canımızı sıkıyor, çünkü negatif enerji-kütle seviyelerinin boğazda yaratacağı momentum stres tensörü limitlerin çok üstünde olabilir. Normal diyebileceğimiz şekilde solucan deliğinin kütle-çekim kuyusunda boğaza doğru ilerlerken, boğaz bölgesine yaklaştıkça maruz kalınacak momentum, basınç, enerji değişikliği astronomik değerlerde olabilir. Giderek artan bir kütleçekimi değerinden bir anda negatif bir kütleçekim alanına geçmek zaten yıkıcı olacaktır. Eğer solucan deliği inşa edeceksek, bu geçişi yumuşatacak ve boğaz bölgesindeki değişken kuvvetleri hafifletecek çözümler bulmamız gerekecektir. Yine madde 7'ye bağlı olarak, boğazdaki egzotik madde geçiş yapacaklar için sorun olabilir. Bunun için solucan deliğinin yapısını değiştirip polihedral gibi simetrik olmayan hatta daha ileri gidip torus yada düz şekilli solucan delikleri mümkün olabilir. Madde 9 da canımızı sıkıyor çünkü ihtiyaç duyulan negatif kütle-enerjinin mümkün olması gerekmekte. Morris ve Thorne bize Madde 1-6 ve Madde 8 hususlarında işleyen solucan delikleri modelleri sunuyor. Madde 7 ve 9'u bilim, teknoloji ve mühendislik yöntemleri ile biz, siz ve gelecek nesiller mümkün yapmak zorunda. Aksi takdirde solucan delikleri mümkün olamaz. İnşa edeceğimiz solucan deliğimiz hedef olarak ikiye ayrılır; İlki, Schwarzchild solucan deliklerinden de beklediğimiz, iki farklı evreni birbirine bağlayan yani teknik dille nedensellik yönünden birbirine bağlı olmayan iki asimptotik düz uzay-zaman bölgesi arasında köprü kuran geçitler. Diğeri de aynı evren içerisinde köprü kuracak solucan delikleridir ve bunlar ilk başta aklımıza gelmeyen sorunları da beraberinde getirir. 1) Birbirine bağlı uzay-zaman bölgelerinde zaman farklı hızlarda akabilir. Bu da eğer yeteri kadar beklerseniz, solucan deliğini zaman makinesi olarak kullanabileceğiniz anlamına gelir. Örneğin bilimkurguya giderek Interstellar filmine benzer bir durumdan bahsedelim. Solucan deliğinin bir ucu Dünya yörüngesinde, diğer ucu galaksimiz merkezindeki SagA karadeliğine çıkıyor. Gemimizle diğer tarafa geçip, karadeliğin çevresinden özellikle kütle çekiminin zamanı ciddi ölçüde yavaşlatacak kadar yakınından şöyle bir tur attık ve Dünya'ya döndük. Bizim için belki bir kaç hafta süren bu yolculuk esnasında, Dünya'da yüzlerce yıl geçmiş olabilir. 2) İki farklı bölgeyi bağlayan solucan deliği tünelinde bize farklı harikalar sunabilir. Tünel bir Möbius bantı yada Klein şişesi gibi yön belirlemenin mümkün olmadığı bir geometrik yapıya sahip olabilir. Peki tüm bunların solucan delikleri ile ilgisi ne diye düşünüyorsanız hemen açıklayalım. Solucan deliğinin boğazı da eğer böyle bir yapıya sahipse diğer taraftan çıktığınızda yükleriniz aynalanmış olur. Yani kendinizin antimaddesi olursunuz. Spekülatif olarak ilginç bir düşünce ancak madde ve antimadde sağ ve sol bakımından kuantum seviyelerde birbirlerinin aynası değildir. CP ihlali denen bir durum ile madde ve antimaddenin geçirdiği radyoaktif bozunumlarda birbirlerinin aynalanmış eşdeğeri olmayan parçacıklar açığa çıkardıkları bilinmektedir. Yani antimadde desek bile maddenin birebir ayna karşılığı değildir. Bu sebeple yön belirlemenin mümkün olmadığı geometrik yapıların %100 aynalanmış sonuçlar çıkarması beklense de, bizim standart modelimiz buna izin vermez. Böyle bir duruma izin veren spekülatif evrenlere teorik fizikte Alice Evreni adı verilir. Bu evrenlerdeki evren-içi tünel kuran, yön belirlemenin mümkün olmadığı solucan deliklerinden geçen herhangi bir madde kendisinin antimaddesine dönüşecektir. Böylece bu evrende yük tanımlaması artık mümkün olmaz. Lokal olarak X bölgesindeki yüklü parçacık, örneğin elektron solucan deliğinden geçerek Y bölgesinde + yüklü pozitron olarak ortaya çıkar. Radyoaktif bozunum mükemmel gerçekleşeceği için neyin madde neyin antimadde olduğu tanımı ortadan kalkar. Bir solucan deliğini açık tutmanın teknolojimiz dışında olduğunu biliyoruz. Bir tanesini yaratmak da öyle. En kolay diyebileceğimiz yolu planck seviyelerindeki her an varolup yok olan solucan deliklerinden bir tanesini ani, ultra-yüksek frekansta negatif enerji bombardımanına maruz bırakmak. Daha sonrasında solucan deliğinin çökmemesi için stabilize edici ünite ile boğazdaki egzotik madde/enerji seviyeleri ayarlanır. Hatta elektromanyetik sahaları kontrol ederek, egzotik madde/enerjinin boğaz içerisinde kalması ve geçiş yapanları tehlikeye atmamaları sağlanabilir. Tabii unutmayalım; negatif enerji/madde konusunda elimizde hiçbir kaynak olmamasının yanısıra, büyüteceğimiz solucan deliğinin diğer ucunun nerede olduğunu bilemeyiz. Eğer işimize yaramayacak bir yerde ise onu gitmek istediğimiz yere ulaştırmak imkansız olabilir. Bir solucan deliğini hareket ettirmek için solucan deliğinin bütün uzay-zaman yapısını hareket ettirmeliyiz. Yani bir tür warp etkisi kullanmalıyız. Bunun yanında makroskobik bir solucan deliğini uzayda, herhangi bir yerleşim yerinden/gezegenden uzakta yapmak gerekir, Dünya'da yaratmak kesinlikle tehlikelidir. Sonuçta bir uzay zaman bükülmesidir ve kapandığı anda çökme kütleçekim kuyusu tekillk benzeri bir etki yaratıp kısa süreli bir olay ufku yaratabilir. Geçicide olsa karadelik benzeri bir yapı bizim için hiç hoş olmaz. Morris ve Thorne 1988'deki çalışmalarında kabul edilebilir kütleçekimsel gel-git (< 1g) ve kat ediş süresi (< 1 yıl) gösteren bazı solucan deliği denklemleri kurmuşlardı. Bu solucan deliklerinin açık kalabilmesi ve olay ufku oluşturmalarının önüne geçmek için gereken negatif kütle-enerji durumuna sahip egzotik maddeleri tamamen imkansız kılan bir mekanizma olmadığını biliyoruz. Yinede yapılan denklemler yıllar içinde farklı boyutlardaki solucan delikleri için oldukça değişken egzotik madde/enerji ihtiyaçları gösteriyor. Morris ve Thorne'un modellediği bir solucan deliği Dünya ve Güneş arasındaki mesafenin 600 katı bir boğaz bölgesine sahipti! Böyle bir solucan deliğini açık tutabilmek için 10^8 Güneş kütlesi kadar egzotik maddenin boğazda bulunmasına ihtiyaç vardı. Başka bir solucan deliği modelinde ise 1 metre çapındaki boğazı açık tutmak için 1 Jüpiter kütlesinde egzotik madde sıkıştırmak gerekiyor. Hala biraz fazla. Neyse ki ilerleyen yıllarda kuantum fiziği bize daha umut vaad eden sonuçlar sundu. Kuantum teorisi sayesinde vakumda parçacıkların yoktan varolup tekrar kaybolduğu dalgalanmalar olduğunu biliyoruz. Fizikçiler, bu kuantum dalgalanmalarını bastırarak negatif enerji yayan egzotik atomların ortaya çıkabileceğini düşünüyorlar. Üstelik solucan deliğinin mimarisi mükemmele yakın olursa, ihtiyaç duyulan egzotik madde astronomik yerine mikroskobik miktarlarda olabilir. Her koşulda solucan deliklerinin warp sürücülerinden daha ekonomik olacağı aşikar. Gördüğünüz üzere, solucan deliği fikri akademik ve bilimkurgu açısından oldukça ilginç olsa da, pratik kullanım için henüz imkansızdır. Birçok teknolojik imkansızlığın aşılmasının gerekmesinin yanı sıra, uzay-zamana tam bir hakimiyet, 11 boyutlu evren ve çoklu evrenler fikirlerinin toplandığı M-teorisinin daha iyi anlaşılması, bilinmeyenlerinin çözülmesi gerekmektedir. Şu anki teknolojimiz ve gelişim hızımıza bakacak olursak geçilebilir bir solucan deliğinin inşasından henüz yüzlerce yıl gerideyiz. Ancak umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Bugün geçmiştekilerin imkansız dedikleri şeyler hayatımızın sıradan bir parçası artık. Bu sebeple umudumuzu yitirmeyelim. Warp sürücüleri ve solucan delikleri arasından hangisi daha zor/imkansız kestiremiyoruz. İkisi de aynı türde egzotik maddeye ihtiyaç duyuyorlar. Yıldızlararası mesafeleri birbirine bağlayan solucan deliği inşasında iki ağzıda yanyana inşa edersek, bir tanesini gitmek istediğimiz yere götürmemiz gerekirken, bir warp sürücüsü çok yüksek miktarda egzotik madde istiyor. Bu sebepler ile şimdilik warp ve solucan delikleri erişimimiz dışında. Yıldızlararası mesafeleri aşmak için elimizdeki en büyük şanslar hala ışık yelkenlileri ve antimadde roketleri. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere, hoşçakalın. Sizlerin de yakından bildiği gibi e... Negatif Kütle Sahibi Gibi Davranan Akışkan! Uzay ve zamanı bir akışkan olarak k..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecekte-marsli-kolonicileri-nasil-taniyabiliriz/", "text": "Biliyorsunuz, yüz yıl içinde kaçınılmaz olarak Mars'ta bir insan kolonisi oluşacak. Ve yine kaçınılmaz olarak, Marslı kolonicilerin ayrı bir kültürü, yaşam şekli, dili ve belki de inancı gelişecek. Gelecekte Mars'ta doğup büyüyecek olan insan neslinin Dünya'ya dönmesinin fizyolojik açıdan kendilerini biraz zorlayacağı da aşikar. Mars gezegeni her ne kadar gezegenimizin yarı boyutlarında olsa da, kütlesi Dünya'nın sadece 10'da 1'i kadar ve yüzeyindeki kütle çekimi de sadece 3'te 1'i civarında. Yani, 60 kg ağırlığa sahip olan bir insan, Mars'a gittiğinde kendini 23 kg ağırlıkta gibi hissedecek. Daha açık bir ifade ile, kendini 3 kat daha kuvvetli hissedip, yeryüzünde kaldırabildiği ağırlığın 3 katını rahatlıkla kaldırabilecek. Not: Kilogram, kütle birimidir ve hangi gezegende olursanız olun kütleniz değişmez. Yani, Dünya'da 60 kg olan biri, Mars'ta da 60 kg'dır. Eşit kollu terazi ile ölçüm yapıldığında her gezegende kütleniz aynı görülecektir. Ağırlık ise, birim kütleye etki eden kütle çekim oranıdır. Mars'ın Dünya'nın 1/3'ü olan kütle çekiminde, 60 kg olan biri, eşit kollu terazi ile tartıldığında yine 60 kg olmasına rağmen, yaylı terazi ile ölçüm yaptığında kendisini yaklaşık 23 kg olarak ölçümler. Ancak bu durum geçici, çünkü vücudumuz Dünya'nın çekim kuvveti ile baş etmek üzere şekillenmiştir ve daha düşük veya yüksek kütle çekime sahip yerlerde kendisini hızlıca bu duruma adapte etmeye çalışır. Şu yazımızda, vücudumuza böylesi ortamlarda neler olduğunu açıklamaya çalışmıştık. Dolayısıyla, Mars'ta geçirilen zaman içerisinde vücudumuz da bu düşük kütle çekim ortamına alışıp, daha zayıf bir yapıya kaçınılmaz olarak bürünecek. Mars kolonisinde ise, adaptasyon biraz daha dramatik boyutlarda olacak. Dünya'nın 1/3'ü kadar olan yerçekimi nedeniyle, daha doğum aşamasında bizlerden daha zayıf kemik ve kas yapısına sahip olacak Marslı dostlarımız, Dünya'nın kendileri için yüksek yerçekiminde hareket etmekte zorlanacaktır. Gezegenimize geldiklerinde kendileri aniden 3 kat daha ağır hissedecekler ve kas yapıları bu ani ağırlık değişimine uyum sağlamakta güçlük çekecek. Yine, Mars'ta doğup büyümüş olanlar zayıf yerçekimi nedeniyle bizlerden daha uzun boylu da olacaklar. Marslı kolonistlerin ortalama boyu 2 metre veya üzerinde olacaktır muhtemelen. Kısaca gelecekte orada doğup büyüyenler, uzun boylu ve zayıf kas ve kemik yapılı insanlar olarak karşımıza çıkacaklar. Yeryüzünün kendileri için yüksek yerçekimine alışmaları için yoğun bir beslenme ve egzersiz programı uygulamaları gerekecek ki, bu da aylar boyu uyum için çaba sarfetmeleri gerektiği anlamına geliyor. Genç olanları için bu uyum süreci görece kolay atlatılabilir ancak, orta yaş ve üstü Mars kolonistlerinin işi gerçekten zor olacak. Dolayısıyla ticaret veya turizm amaçlı Dünya'yı ziyaret edecek Mars kolonisi mensuplarını yolda yürürken bile çabucak yorulmalarından, birkaç kilogramlık küçük çantaları bile taşıyamayışlarından, uzun boylarından veya ağır aksak kan ter içinde yürümeye çalışmalarından tanımak çok kolay olacak. Hatta birçoğu, Dünya'daki yüksek yerçekiminin yarattığı sıkıntılar nedeniyle, sokaklarda dolaşırken tekerlekli sandalye benzeri araçları tercih edecektir. Ya da o zamanın teknolojisi yeterince ilerlemiş olursa, vücutlarını güçlendirecek mekanik yürüyüş aparatları takarak gezindiklerini görebileceğiz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Sizlerin de yakından bildiği gibi e..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gelecekteki-kapi-komsumuz-gliese-710/", "text": "Üstte yakışıklı bir fotoğrafını gördüğünüz, şu an bize 64 ışık yılı uzaktaki Gliese 710 yıldızı; yaklaşık 1.5 milyon yıl sonra Güneş'e en yakın yıldız olacak. Hatta gökbilim ölçüleriyle; neredeyse burnumuzun dibine kadar yaklaşacak diyebiliriz. Galaksimiz Samanyolu'nun bulunduğumuz bölgesinde ve sarmal kolların genelinde, yıldız sistemleri arasındaki mesafe oldukça büyük; çoğunlukla 3-4 ışık yılı kadardır. Ancak bu durum, yıldızların zaman zaman birbirleriyle yakınlaşmadıkları anlamına gelmez. Samanyolu çevresindeki yüz milyonlarca yıl süren yörüngeleri boyunca yıldızlar birbirlerine zaman zaman yaklaşıp, zaman zaman uzaklaşırlar. Güneş'in %60'ı kadar bir kütleye ve yüzde 1 aydınlatma gücüne sahip olan Gliese 710 yıldızı, kendisini Güneş sistemimize yaklaşık 1 ışık yılı kadar yakınlaştıracak bir yörünge izliyor. Evrensel ölçülere göre çok da uzak diyemeyeceğimiz, yakın bir gelecek sayılan 1.5 milyon yıl sonra, Gliese 710 gökyüzünde neredeyse -3 kadire ulaşan parlaklığı ile gökyüzünü süsleyecek. Parlaklıkta dönem dönem akşamları veya sabahları gördüğünüz Venüs gezegeni ile yarışacak olan yıldız, bin yıllar sürecek çok uzun bir dönem boyunca görülebilen en parlak yıldız olacak. Şu anda bizden 64 ışık yılı uzaktaki, Güneş'in %60'ı kütleye ve yarısından biraz daha fazla çapa (yaklaşık 900 bin km) sahip bu K tayf sınıfı turuncu yıldızın bize bu kadar yakınlaşması, elbette Oort Bulutu üzerinde bazı bozucu etkilere yol açabilir. Çünkü hem yıldızın kendisi, hem de çevresinde dolanan olası gezegenler, asteroidler ve asteroid kuşakları Güneş Sistemi'ni çevreleyen Oort Bulutu ile iç içe geçecek. Bu yakınlaşma nedeniyle bölgede bulunan çok sayıda kuyruklu yıldızın Güneş sisteminin iç kesimlerine doğru hareket etmesi olası. Bu da, birkaç milyon yıl sonra bizim bulunduğumuz iç Güneş sistemine doğru bir kuyruklu yıldız akınına, yani Dünya için bir tehlikeye neden olabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/genc-evrenin-ilkel-yildizlari/", "text": "Büyük Patlama Teorisi, evrenin tek ve belirsiz bir hacme sahip bir noktadan hızla genişleyerek bugünkü halini aldığını söyler. Teoriye göre; ilk andan itibaren evren bu tekil yoğunluktan genişlemeye başlamış, genişleme süreci içinde evrenimiz zamanla atom çekirdeklerinin oluşabileceği düşük yoğunluk ve sıcaklığa ulaşmıştır. Evrende ilk ortaya çıkan atomların yaklaşık olarak yüzde 75'i hidrojen, kalan yüzde 25'i helyum ve eser miktarda lityum'dur. Bunlar günümüzde de evrenin büyük kısmını oluşturan en hafif elementlerdir. Teori, ilk oluşan galaksilerin içerdiği yıldızların ağır elementleri içermediğini, bugün bildiğimiz tüm elementlerin bu yıldızlar sayesinde oluşup evrene saçıldığını anlatır. Yani ilk yıldızlar, evrendeki kullanılabilecek yegane atomlar olan hidrojen ve helyumdan oluşuyor, diğer elementlerin içermiyorlardı. Bu aynı zamanda, ilk yıldızların birbiri ardına oluşup yok olduğu evrenin ilk zamanlarında Dünya, Venüs veya Mars benzeri karasal gezegenlerin bulunmadığı anlamına gelir, çünkü bunları oluşturacak elementler henüz ortaya çıkmamıştır. Eğer bu dönemde, ilkel yıldızlarımızın çevresinde bazı gezegenler var idiyse bile, bunlar sadece gaz devlerinden ibaret olmalıdır. Bugün gerek Dünya, gerekse evrenin her köşesinde gördüğümüz diğer tüm elementlerin bazıları yüz milyonlarca, yıllık sürede, bu ilk oluşmuş olan ilkel dev yıldızların içinde, demirden daha ağır olanları ise yine bu ilkel yıldızların gerçekleştirdiği süpernova patlamaları sırasında oluşmuştur. Aradan geçen milyarlarca yıl içinde bu ilk yıldızlar patlayarak çekirdeklerinde oluşan ağır elementleri uzay boşluğuna saçtı. Sonraki kuşak yıldızlar, bu ağır elementleri de içerdiği için, daha küçük ve yaşamı destekleyebilecek karasal gezegenlere ev sahipliği yapabilen yıldızların oluşması mümkün oldu. Bu yıldızların ortaya saçtığı ağır elementler olmasaydı, Güneş veya daha küçük uzun ömürlü yıldızların oluşması mümkün olmayacaktı. O nedenle, evrenin ilk dönemlerinde sadece hidrojen ve helyumdan oluşan devasa ilkel yıldızların oluşturduğu süpernova patlamaları, bugünkü bildiğimiz evren için hayati önem taşıyordu. Not: En üstteki görsel, bu ilkel dev yıldızları betimleyebilmek için NASA tarafından bir sanatçıya hazırlatılmış."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/genel-gorelilige-giris-esitlik-ilkeleri/", "text": "Genel görelilik kavramı, özel göreliliğin genelleştirilmesini ima eder. Özel görelilikte; ışık hızının tüm eylemsiz sistemlerde sabit olduğunu kabul ederseniz, mutlak bir zaman kavramı olmadığı sonucuna varırsınız. Zaman gözlemciden gözlemciye göreli olarak değişecektir. Benzer şekilde üç boyutlu uzayda iki nokta arasındaki mesafe de gözlemciden gözlemciye farklı ölçülecektir. Einstein kütle çekimi tanımlarken oldukça önemli anlama gelen bir şey fark etti. Aslında kütle çekim ile ivme temelde aynı şeydi. Bunu anlamak için, temellerinin bulunduğu Eşitlik İlkeleri'ne bakmalıyız. denklemi ile eşitliği sağladığımızda aşağıdaki sonuca varırız. Yani cisim, eğri uzay-zamanı takip eden bir yol izleyecektir. Eşitlikte kütlelerin bir yeri olmadığından bu yol cisimlerin kütlesinden bağımsızdır. Yani Newton mekaniğinde bu durumu yorumlayacak olursak, bir kütle çekim alanında cisimlerin kütleleri farklı olsa dahi aynı hızda ivmeleneceklerdir. Yerel eylemsiz referans sisteminde , tüm fiziksel olayların özel görelilik ile anlaştığını ifade eder. Bu durumun iki önemli sonucu vardır. Birincisi, ışığın kütle çekim alanından etkilenerek yolunun büküleceğini söyler. İkincisi ise kütle çekimsel kırmızıya kaymanın gerçekleşeceğini söyler. İki adet ayrı gözlemcimiz olsun. Serbest düşme yapan asansörde bulunan A gözlemcisi ve dışarıda bulunan B gözlemcisi. Asansör tam düşmeye başladığında A gözlemcisinin de bulunduğu asansörün bir ucundan bir foton çıksın. Foton bir süre sonra karşı duvara vuracaktır. A gözlemcisinin bu süre boyunca gördüğü şey fotonun dümdüz ilerleyerek karşı duvara çarptığıdır. Fakat bu süre içerisinde asansör bir miktar aşağı düştüğü için B gözlemcisi için durum aynı olmayacaktır. Asansörde bulunan A gözlemcisi, fotonun çıktığı noktanın tam karşısındaki yere vurduğunu görür. Yani foton tamamen yatay bir hareket yaparak ilerler. Asansörde alınan bu mesafenin uzunluğu L ise, ışık hızı c olduğundan ötürü geçen zaman X=V.t formülünden de bildiğimiz üzere t=L/c olacaktır. Bu süre zarfında asansör B gözlemcisi için gt2/2 kadar dikey eksende aşağı kaymış olacaktır. Yani B gözlemcisi ışığı başladığı noktadan g 2/2 kadar aşağıda bir yerde görecektir. Eşitlik ilkesinden yola çıkacak olursak A'nın gözlemi doğru olduğuna göre, bu durum ancak B'nin kütle çekim alanının ışığın yolunu büktüğünü kabul etmesiyle anlaşılabilir. Yani bu durumda A kütle çekimsel bir alan tecrübe etmezken, B kütle çekimsel alanı tecrübe eder. Örneğin; Dünya yüzeyine paralel olarak bir kilometre boyunca hareket eden bir ışığın ne kadar büküldüğünü bulalım. Yatay yolda aldığı mesafe 1.000 metredir. Dikeyde bükülmeden dolayı alacağı yol ise g 2/2'dir. Burada g = 10 m/s2 alır ve c = 3 x 10^8 m/s alırsak çıkan sonucu tekrar L'ye böldüğümüzde radyan cinsinden sapmayı buluruz. Sonuç 5,55 x 10-14 radyandır. Bunun ciddiye alınmayacak ölçüde bir sapma olduğuna dikkat ediniz. Bu sefer aynı örneği biraz daha değiştirerek ele alacağız. Yine serbest düşme yapan bir asansör ve içerisinde bulunan A gözlemcisi olacak, fakat bu sefer B asansörün üstündeki bir platformda yer alacak. A gözlemcisinin bulunduğu asansörün tabanındaki bir noktadan tavana doğru bir foton yola çıktığını varsayalım. Tam bu sırada asansör serbest düşme yapmaya başlasın. Bir süre sonra foton asansörün tavanına çarpmış olacaktır. Buradaki problem A'nın ve B'nin bu fotonun frekansını ne olarak gördüğüdür. A yerel eylemsiz olduğu için fotonu, salındığı frekansla aynı frekansta görecektir. Peki B ne görür? Bu noktada B, fotondan v=gh/c hızıyla uzaklaşmaktadır. Dolayısıyla kırmızıya kayması v/c=gh/c2'dir. B kaynaktan uzaklaştığı için A, durumu Doppler Kayması olarak yorumlayacaktır. B ise bu durumu kütle çekim alanında tırmanan bir fotonun enerji kaybetmesi sonucu kırmızıya kaymasına bağlar. Öyleyse kırmızıya kayma, kütle çekimsel potansiyeldeki değişim olarak da ifade edilebilir. Dolayısıyla kırmızıya kayma / =- /c2'dir. Bu etki beyaz cücelerin tayf çizgilerinde gözlenmektedir. Örneğin; Dünya'nın yüzeyinden bir kilometre yukarıya tırmanan bir fotondaki kırmızıya kayma miktarı, / = U/c2'dir. Bu ifade aynı zamanda yukarıda verdiğimiz gibi / =gh/c2 şeklinde yazılabilir. (Aslında yaklaşık eşittir, U'nun c2'ye göre çok küçük olması durumuna bakılarak karar verilir. Yani zayıf kütle çekim alanı için geçerlidir) g = 10 m/s2 alır ve c = 3 x 10^8 m/s alırsak kırmızıya kayma miktarını / =1,11.10-13 olarak buluruz. Bunun da Dünya'nın düşük kütle çekim alanı olmasından ötürü çok küçük bir değer olduğunu görürüz. This article is partially translated from Martin Hendry's GR lecture notes with his permission. Thanks to Martin Hendry for his kindness. Sitemizde ilk olarak 18 Ocak 2016 tarihinde yayınlanan bu makale, Martin Hendry'nin GG ders notlarından kısmı olarak çevrilerek hazırlanmıştır. Nezaketinden ötürü kendisine teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/genetigi-degistirilmis-organizma-gdo/", "text": "Kaçınılmaz olandır. Önce bunu söyleyelim, bilelim. Bu, binlerce yıldır insanın yapmaya çalıştığı ve de yaptığı şeydir. Örneğin, bugün bildiğimiz buğday ile, doğal yabani buğday'ın neredeyse hiçbir ilgisi kalmamıştır. Tabi, şimdiye kadar geliştirmek istediğimiz organizmaları ancak birbirleriyle çaprazlayıp üretmeye çalışmak dışında elimizde bir yöntem yoktu. Buna rağmen, buğdayı da, mısırı da, hatta domatesi de doğada asla var olamayacakları kadar verimli hale getirdik. Kuraklığa veya aşırı yağışa, yahut tuzlu toprağa dayanıklı bitki türleri oluşturduk ve bunları tükettik. Bugün yediğimiz, yani genetiği değiştirilmemiş buğday budur. Evet, bunu yaparken genetik bilimini değil, deneme yanılma yöntemini kullandık. Daha lezzetli, büyük ve sulu domatesler üretebilmek için binlerce yıl boyunca çeşitli domates türlerini çaprazlayıp durduk. Aynısını daha güzel elma, daha lezzetli portakal üretmek için de yaptık. Lafı uzatmaya gerek yok, bugün yediğimiz yiyeceklerin tümünün genetiği süreç içinde öyle veya böyle insan müdahalesi ile değiştirilmiştir. Hem de çok değiştirilmiştir. Sadece bugünden farklı olarak, şu geni çıkar bu geni yerine koy demeyi bilmediğimiz için uzun uğraşlar sonucunda gerçekleştirebildik bunları. Bugün daha verimli veya daha dayanıklı bir buğday yetiştirmek laboratuarda 1 yıl içinde halledilebiliyorken, eskiden 50 yıl sürüyordu. Yani artık; onu al bununla çaprazla, bunu al şununla dölle gibi işlerle uğraşmıyoruz. Açıp gen haritasına bakıyoruz, istediğimiz geni çıkarıyoruz veya ekliyoruz. Bir yönden bakınca bu korkutucu. Gerçekten, bilimin ne kadar yol aldığını ve bunun etkilerinin ne olabileceğini düşündüğünüzde dehşete kapılabiliyorsunuz. Hayal edin; bir canlıya istediğiniz özelliği ekleyebilme imkanınız var. Bu illa bir bitki olmak zorunda değil, hayvan da olabilir: alırsın bir ineği, gerekli genetik değişikliği yaparsın ve çok daha fazla süt vermesini sağlarsın. Ya da daha fazla kas, yani et üretmesi için genetiğini değiştirirsin. Tamam, hayvanları da daha verimli hale getirmek için binlerce yıldır üzerlerinde değişiklikler yapıyoruz. Bin çeşit inek ürettik farklı türleri birbirleri ile çiftleştirerek, evet bunu yaptık. O inekler doğal değiller, onları biz değiştirdik. Daha açık ifade etmek gerekirse; tanrının bizler için yarattığı mükemmel bitki ve hayvanların mükemmel olmadığına binlerce yıl önce karar vermiştik. Ve bu geçen binlerce yıl içinde onları mükemmelleştirmek için elimizden gelen her şeyi yapmıştık. Köpeğin bile daha iyisini yapabilmek için yüzlerce yıl uğraştık. Kangal köpeği doğada şu anki haliyle var zaten mıydı sanıyorsunuz? Beğendiğimiz köpekleri aldık, çiftleştirdik, sonra yeniden çiftleştirdik, yeniden, yeniden, yeniden derken bir de baktık ki Sivas kangal köpeğimiz olmuş. Hepi topu 200-300 yıllık bir köpek türü. Ya severek, bayılarak yediğiniz her derde deva, besleyici muz? Bir tarım mühendisliği harikası olduğunu biliyor muydunuz? 1836 yılına kadar bugün kabuğunu soyup çiğ çiğ yediğiniz muz ortada yoktu. Farklı pişirilen muz türlerini çaprazlayarak ürettik onu. Kimi gelişmelerin önüne geçmek malesef mümkün olmuyor: genetik bilimini kullanarak tekno çiftliklerde inek yerine but yetiştirebilirsiniz. Ve bu yetiştirdiğiniz but canlı bir hayvandan farksız lezzet ve özelliklere sahip olabilir. Hatta bire bir aynısı bile olabilir. Evet, bunu yapabiliriz. Sadece zaman meselesi ve olacaktır. Şahsen, küçücük bir kafesin içinde yerinden kımıldama şansı bile olmadan önüne sürekli konulan yemi yiyerek semirtilmeye çalışılan ve sonra kesilen bir hayvanın etini yiyeceğime, o yetiştirilmiş butu yemeyi tercih ederim. Ve biliyor musunuz? şimdiki teknoloji ile bugün çalışmaya başlarsanız, 15-20 yıl içinde bu insanı üretebilirsiniz. Not: Bu yazı genetiği değiştirilmiş organizmaların zararlı olup olmadığı üzerine değildir. Geçmişten bugüne, insanlığın çevresindeki canlıları şekillendirme gücünü anlatmaktadır. Güneş Işığı, D Vitamini ve Vampirler! Çok yaygın bir yanılgı, teorilerin ... Sık sık soru alıyoruz; \"tavsiye ede..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/genisleyen-evren/", "text": "Çocukluğunuzu hatırlar mısınız? Ve elbette kurduğunuz düşleri, bitmek bilmeyen sorularınızı da. Var olan her şeyi çocukluğumuzla ve çocuk kalmış büyük insanların merakıyla sorguladık. Bu meraklı zihinlere çok şey borçluyuz. İşte o büyük insanlardan biri; Edwin Hubble, 1929 senesinde uzak galaksilerden gelen ışığı incelerken beklenmedik bir veri elde etti. Tayf çizgilerinde nispi kırmızıya kayma gözlemlemişti Hubble. Bu kozmik kırmızıya kayma kabaca bizlere galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığını anlatıyordu. Bu veriden yola çıkarak ''Evren Genişliyor'' sonucuna varıldı. Bunu öğrendiğimizde büyük patlama teorisi'ne inanmak içinde en önemli gerekçelerimizden birini edindik. Artık bir patlamayla oluşmuş ve genişleyerek atomlardan galaksilere kadar her şeyi oluşturmuş bir evren modeli daha mantıklı bir hal aldı. Genişleyen bir sistemi geriye sararsak giderek küçülür ve nihayet başlangıç noktasına ulaşırız, patlamaya! Bunu durgun bir suda oluşan dairesel su dalgalarına benzetebiliriz. Çocukken suya attığınız taşın oluşturduğu sıçramayı patlama anına, sürekli genişleyen su dalgalarını da sonraki sürece, evrenin evrimine benzetebiliriz. Evren oluşurken, su dalgaları gibi önceden var olan bir yüzeye veya herhangi bir varlığa ihtiyaç duymadı. Suya attığımız taş ile süreci başlattık. Zamanı, ilk yapıtaşlarını, gördüğümüz, keşfettiklerimiz ve halen karanlıkta olan diğer her şey bu ilk andan itibaren hayat buldu. Genişleme bizi bugünkü evrene taşıdı. Aslında genişleyen evreni önceden öngören biri daha vardı. Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı statik bir sisteme bir başkaldırı olsa da yeterince cesur olamamıştı. Einstein, Newton gibi evrenin statik olması gerektiğini düşündü. Hatayı kendi kuramında buldu ve ünlü kozmik sabiti ekledi. Ne var ki Hubble bize gözlemsel kanıtlar sunmuştu. Üstelik bu veriler evrenin genişlemekle kalmadığını, genişleme hızının da arttığını öğretti. Bir patlamayı düşünün ya da suya attığınız taşı, her iki durumda da etkinin giderek azalacağını düşünürsünüz. Zaten fizikte kütle çekim gibi kuvvetlerden dolayı etkinin azalacağını, genişlemenin yavaşlayacağını söyler. Zamanla hızın düşeceği evrenin durup kendi içine doğru daralıp çökeceğini düşünmüştük. Bu yeni bilgilerle beraber evrenin gelecekte kendi içine çökeceğini düşünen Big Crunch teorisi kan kaybetmişti. Öte yandan artan hızla genişleyen bir evren yepyeni sorular, sorunlar doğurdu. Bu yeni sayılacak karanlık meselemize şimdilik aydınlatılamamış bir çözüm bulduk: Karanlık enerji. Peki, nedir bu kara enerji? Kısa ve öz bir tabirle evreni sürekli genişleten ve galaksileri birbirinden uzaklaştıran itici bir güç. Alan Guth Kara Enerji'den ilk bahseden kişidir ve ani genişlemeden bu enerjiyi sorumlu tutmuştur. Madde ve hatta ışık ile etkileşime girmeyen bu enerji için karanlık kelimesi gayet niteleyici olsa gerek. Karanlık enerjiden bahsetmişken Karanlık maddeden bahsetmeden geçemeyiz. Bugün yaklaşık olarak evrenin %72'si kara enerji, %23 karanlık madde ve %5 civarında ise bildiğimiz anlamda atomlardan meydana geldiği düşünülüyor. Tüm evren algımız, bilgimiz ve tecrübemiz %5 demek aslında. O yüzden bu iki kavramı anlamak evrenin tamamını anlamak ve temel sorularımıza cevap verebilmek açısından hayati öneme sahip. Kara maddenin de kara enerji gibi benzer bir kimliği, benzer bir hikayesi var. Işık ve diğer elektromanyetik dalgalarla etkileşime girmediğinden varlığını diğer maddeler üzerindeki kütle çekimsel etkisinden tanıyabildiğimiz kara madde, ilk defa 1932-1933 yıllarında Jan Hedrik Oort ve Fritz Zwicky tarafından dillendirildi. Fakat Zwicky'nin dikkate alınması için 40 yıl geçmesi gerekti. Ne var ki 1970 yılında Washington Carnege Enstitüsü'nden ciddi bir kanıt geldi. Vera Rubin ve arkadaşları, Samanyolu gökadasında olduğu gibi sarmal bir gökadanın kütlesi, galaktik maddenin görünen durumuna göre dağılmışsa dönme eğrisi hızlarının azalması gerektiğini gösterir. Merkezden dışa doğru yıldızların hızlarında bir düşüş olmalıydı bir başka deyişle. Çünkü galaksiyi oluşturan kütlenin büyük bir kısmı merkezdeki diskte toplandığından çekim zayıf kalacaktır. Fakat Samanyolu, Andromeda ya da başka gökadalarda beklenen hız düşmesi gözlenmiyordu. Vera Rubin eğrisinde diskteki yıldızların hızı azalmıyor, sabit devam ediyordu. Burada göremediğimiz, ışık yaymayan bir şeyler mi vardı? Eğer disk kısmındaki yıldızların hızı azalmıyorsa göründüğünün aksine galaksinin kütlece çoğunluğu merkezde toplanmamış ve kütle tüm galaksi boyunca homojen dağılmıştır. Bu da diskte önemli bir oranda kütlenin olması ile mümkün olabilirdi. Belki de galaksinin çevresinde göremediğimiz, genel algılarımızın ötesinde epey kütle vardı. Karanlıkta kalmış, ışığın gün yüzüne çıkaramadığı bir kütle. Rubin de, Zwicky ile aynı bilimsel kaderi yaşadı. Uzun süre hiçbir ciddi yayın organı bu çalışmalara yer vermedi. Newton kanunlarının makro ölçekteki bazı pürüzleri, Einstein'ın kuramları, Hubble'ın gözlemleri ve diğerlerinin çalışmaları bizleri durağan olmayan bir evren modeline, genişleyen evren fikri de kara madde- kara enerjiye taşıdı. Bu iki gizem şimdilerde de bir gizem olma özelliğini sürdürüyor ve yeni cesur fikirlerle tamamen aydınlanmayı bekliyor. Tabi bu düşünceye göre kara madde ve kara enerjinin varlığı anlamsızlaşıyor. Kara maddenin varlığını güçlendiren ya da aksini söyleyen yeni bulgulara ihtiyacımız var. Jose Senovilla'nın çalışmalarının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum. Geçen yıl kendisiyle e-posta üzerinden konuşma fırsatı buldum. Görüşü ele alınmaya değer, çünkü bilim her zaman beklentilerin dışındaki fikirlere ve bulgulara açıktır. Bir dönem evrenin merkezinde olduğumuzu düşünüyorduk. Şimdi bizim sisteme benzeyen milyarlarca galaksi ve yıldız sisteminin varlığını biliyoruz ve onları inceliyoruz. Zaman ilerledikçe merakımız ve hayal gücümüz bu sorunumuzu da çözüme kavuşturacaktır. Tabi, çözümler üretir üretmez yeni sorular edineceğiz her zamanki gibi. Ve yine yeni sorular için hayal-merak ve hakikat döngüsü devam edecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gercek-hayat-duzeyinde-kuantum-mekanigi/", "text": "Evet, gerçekte tamamen algılayışımıza bir tezat oluşturacak şekildedir. Kuantum mekaniğinin temel olgularını gündelik nesnelerle birleştirip size bu karmaşık fiziği anlamanızda yardımcı olacağız. Fotonun dalga-parçacık ikililiğini duymuşsunuzdur. Hatta bu bir tek fotona özgü değildir; elektronlar, müonlar, nötrinolar vb atomaltı parçacıklar da hem dalga, hem de parçacık gibi davranırlar. Bu şu demektir; eğer aşağıdaki gibi çift yarıktan sürekli olarak foton veya elektron ateşlerseniz, arkada oluşması gereken desenin sadece iki çift çizgi olması gerekir ama, gerçek bu değildir. Gönderdiğiniz parçacık yarıkların arkasına bir gözlemci koymadığınız takdirde dalga gibi davranır ve eğer gözlemlemeye kalkarsanız, atomaltı parçacığın dalga fonksiyonu çöker ve parçacık gibi davranmaya başlar. Bu örneği geliştirip fotonları sürekli değil teker teker de gönderebilirsiniz. Ancak yine oluşan desen girişim desenidir. Burada anlaşılması gereken tek bir elektronun veya fotonun bile delikten geçmeden önce gözlemci olup olmamasına göre dalga veya parçacık gibi davranmasıdır. Eğer gözlemlemiyorsak tek bir elektron iki delikten de aynı anda geçer. Bunu gündelik objelerle bağdaştırmak gerekirse şöyle diyebiliriz: Bir otobanda arabanızla normal bir hızda ilerliyorsunuz ve önünüze 10km sonra 3 tünel çıkacağını navigasyonunuzdan görüyorsunuz. Sizin ortadaki tünelden geçmeniz gerekiyor. Eğer kuantum mekaniği makro seviyede de geçerli olsaydı, siz ortadaki tünelden geçtiğiniz anda aynı zamanda 1. ve 3. tünellerden de geçmiş olurdunuz yani 3 farklı yerde aynı anda var olmuş olurdunuz. Heisenberg'in formüle ettiği gibi bir parçacığın konumu ve momentumu mutlak kesinlikle hiçbir zaman bilinemez. Konumunu %29 kesinlikle biliyorsanız momentumunu en iyi ihtimalle %71 kesinlikle bilebilirsiniz. Burada momentum yerine hızda alabilirsiniz, çünkü momentum = kütle . hız'dır ve kütle değişmediğinden, hız ile konum belirsizliği vardır denebilir. Bunu aşağıdaki formülden kolayca anlamanız mümkün. Bunu makro seviyede şöyle canlandırabilirsiniz: Birkaç ay sonraki koşu olimpiyatlarına hazırlanıyorsunuz ve hızınızı her geçen gün arttırmanız gerekiyor. Çünkü hala beklediğiniz hızın altındasınız. Pazar sabahı saat 8 de kalktınız, spor kıyafetinizi giydiniz ve koşmaya hazırsınız. Ayrıca hızınızı ölçmesi için yanınıza bir de hız ölçer aldınız. A noktasından koşmaya başladığınızı hayal edin ve belli bir zamanda hız ölçerinize baktığınızı varsayalım. Hızınızı hız ölçer vasıtasıyla %100 kesinlikle öğrendiniz ancak, burada olan şey konumunuzun belirsizleşmesidir. Yani siz hızınızı kesin biliyorsunuz diye konumunuz hakkında en ufak bir bilgi sahibi bile olamazsınız kısacası A noktasında olabilirsiniz aynı şekilde A+10m ilerde de olabilirsiniz veya A+25m ilerde veya A noktasının 0.73m gerisinde de olabilirsiniz. Bunların hepsi olasıdır ve sizin hızınızın %100 kesinlikle bilinmesi konumunuzu tamamen belirsiz yapar. Bu da kuantum mekaniğinin garip bir olgusudur. Gelelim Shrödinger deneyine: Erwin Shrödinger, kuantum mekaniğinin sağ duyuya aykırı oluşunu göstermek için bir düşünce deneyi tasarladı ve düşünce deneyinde kapalı bir kutunun içine bir kedi ve radyoaktif bozunmaya 1 saat içinde uğrama olasılığı %50 olan bir atom yerleştirdi. Bu radyoaktif atom bozunursa, bozunma sonucunda sayaca veri gidecek ve içinde zehir olan bir şişe kırılarak kediyi öldürecektir. Ancak radyoaktif atom 1 saat içinde bozunmazsa, bu sefer de sayaca veri gitmeyecek ve şişe kırılmayacaktır. Dolayısıyla kedi ölmeyecektir. Burada gözlemci etkisine değineceğiz: Eğer kutuyu açıp kedinin ölü olup olmadığını gözlemlersek, gözlemimizin sonucu olarak kediyi ya ölü yada canlı görürüz . Fakat kutuyu açıp kediyi gözlemlemezsek kedinin dalga fonksiyonu iki olası durumu da içinde barındırır yani gözlemlemediğimiz sürece kedi hem ölü hemde canlıdır. Kuantum mekaniksel olguları makrolaştırarak bunların sağ duyuya ne kadar aykırı olduğunu kendinizde görebiliyorsunuz. Şimdi geldik bir diğer olayı açıklamaya: Dolanıklık. Kuantum fiziğinde dolanıklık; bir parçacığın üzerindeki belli bir ölçümün, dolanık eşini anında etkileme durumuna dayanır. Anında dedik, dikkatinizi çekeriz. Burada olan etki, parçacığın diğer parçacıktan uzaklığına bağlı değildir, bir parçacığın Kız Kulesi'nde, bunun dolanık parçacığının ise Ay'da olduğunu hayal edin. Birisinin gözlemlenme etkisi, diğer parçacığı anında etkiler. Elektron gibi parçacıklar spin gibi özellikler taşır. Bu spinler yukarı ve aşağı yönlüdür. Bir parçacığın spini yukarıysa, dolanık eşininki aşağı doğrudur ve bu gözlemin olduğu anda anlık olarak belirlenir. Bunu makro seviyede şöyle canlandırabilirsiniz: En yakın arkadaşınızla yollarınız ayrılıyor. O İstanbul'a, siz ise Washington'a gidiyorsunuz. Arkadaşınızla siz dolanık olduğunuzdan dolayı onu etkileyen bir şey doğrudan sizi de etkiler. Yani arkadaşınız İstanbulda bir kavgaya karışıp 3-5 yumruk yerse, siz de bunu hissedersiniz. Hatta evrenin bir ucunda olsanız bile bunu anında hissedeceksiniz. Bu yazımızda kuantum dünyasının makrolaştırılmasının klasik dünyada nasıl görüneceğine sadece biraz göz attık ve sağ duyuyla ne kadar çeliştiğine yakından şahit olduk. Sağ duyuyla ne kadar çelişiyor gibi gözükse de, deneysel olarak binlerce kez kanıtlanmış ve sistemli matematiği olan bir alandır. Gözlem Nedir? Gözlem, kuantum seviyesinde parçacıklara yapılan müdahaledir. Örneğin, bir parçacığın konumunu öğrenmek istiyorsanız, o parçacığın üzerine başka bir elektron veya bir foton göndermeniz gerekir. Bu gönderdiğiniz elektron veya foton, sizin gözlem aracınızdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gercek-tony-stark-elon-musk/", "text": "Elon Musk; zamanının ötesinde, kelimenin tam anlamıyla geleceği satın almak için kolları sıvamış, Bu adamla aynı dönemde yaşamak Messi ile aynı dönemde yaşamaktan bile güzel! dedirten bir girişimci. Abartmayın yahu! diyenlerinizin, yazının sonunda hak vereceklerini düşünüyoruz, bu amaçla bulabileceğiniz en kapsamlı yazıyı hazırlamaya çalıştık. Musk, 28 Haziran 1971'de Güney Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Pretoria'da doğdu. Sıkıntılı bir çocukluk geçiren Musk, diğer sıra dışı insanlar gibi kendi kendine öğrenmeye ve kendini geliştirmeye başladı. İlk kişisel bilgisayarı Commodore VIC-20'ye sahip olduğunda 9 yaşındaydı. Bir bilgisayara sahip olduktan sonra programlama üzerinde araştırmaya ve öğrenmeye başladı. 10 yaşında IBM'in özel bir sınavına katıldı ve en yüksek puanlardan birini alarak bilgisayar programcılığına olan yatkınlığını kanıtladı. 12 yaşında ise programlama hakkında edindiği bilgilerle Blastar adlı bir oyun geliştirdi ve bu oyuna 1983 yılında PC and Office Technology dergisi talip oldu. Musk oyunu 500 Amerikan dolarına satarak ilk kazancını 12 yaşında kazanmış oldu. Elon 12 yaşında iken bunalım benzeri bir ruh hali içerisindeymiş ve bulabildiği her psikolojik kitabı okuyormuş. Fakat bu rahatlamasına yardımcı olmamış. Bunun üzerine kardeşi ona okuması için Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı kitabı vermiş. Elon kitaba bayılmış ve hayatta asıl önemli olan şeyin, insanın hayatındaki ve evrendeki görüşünü geliştirmek olduğuna kanaat getirmiş. Hayat felsefesi de bu şekilde oturmaya başlamış. 1988 yılında 17 yaşındayken Güney Afrika ordusunda askerlik yapmamak için evden ayrıldı ve Amerika'ya gitme planları yapmaya başladı. Amerika hakkında, Orası muhteşem şeylerin mümkün olduğu yer. diyordu, ve gerçekten de öyle oldu. İlk olarak Kanada'ya gidip Queen University'ye başladı ve ilk eşiyle de orada tanıştı. İkinci yılında Pensilvanya Üniversitesi'ne geçiş yaparak, ABD'ye girmiş oldu. -İnternet -Sürdürülebilir Enerji -Uzay Keşfi -Dünya dışı kalıcı yaşam alanları -Yapay zeka -İnsan geninin tekrar programlanması. Ardından, sürdürülebilir enerji konusuna odaklanmaya karar verdi, ama aynı zamanda internetin gelişimini ve internet ihtiyacını gözden çıkarmak istemiyordu, ve internet üzerine çalışmak, onu iyileştirmek istedi. Bunun üzerine Musk, Stanford Üniversitesi'nde uygulamalı fizik ve malzeme bilimi üzerine yaptığı yükseklisans eğitimini 2. gününde bırakarak, ABD'ye gelen kardeşi Kimball ile çevirimiçi içerik yayınlama yazılımı olan Zip2 projeleri üzerinde çalışmaya başladı. Musk, ilk ticari başarısı olan Zip2 projesini COMPAC'a 307 milyon dolar nakit ve 37 milyon dolar değerinde hisse karşılığında sattı. 2002 yılında henüz PayPal satılmamışken Musk roket teknolojisiyle yakından ilgilenmeye başladı. Ve yılın sonlarına doğru 100 Milyon dolar sermaye ile en büyük girişimini başlattı. 31 yaşındaydı ve ticari uzay yolculuğunu mümkün kılmak için üçüncü şirketi Space Exploration Technologies, yani SpaceX'i Haziran 2002'de kurdu. Yola çıkış amacı; uzay yolculuklarının güvenliğini artırmak, maliyeti düşürmek, roketleri tekrar kullanılabilecek şekilde tasarlayarak uzay yolculuklarını kolaylaştırmak ve Musk'ın kafasındaki en sıradışı hedef olan: Mars'ı kolonileştirmekti. Katıldığı TED konuşmasında; SpaceX'in en büyük hedeflerinden birinin tekrar tekrar kullanılabilecek roketler üretmek olduğunu anlattı. Kullandığımız tüm ulaşım araçları; arabalar, bisikletler, at arabası, tren... Hepsi tekrar kullanılabilir araçlar, ama roketler değil. Uzaya ulaşabilen bir medeniyet olabilmek için bu sorunu çözmeliyiz. diyerek uzaya ulaşmayı ve uzay yolculuklarını, hem kolay hem daha düşük maliyetli yapma konusundaki isteğini ortaya koydu. Bir yandan da, roket üretiminde yüksek maliyetin bürokrasiden kaynaklandığını düşünüyordu, bu yüzden özel bir şirket olarak daha düşük maliyetli roketler tasarlayabileceğine inancı tamdı. Geri dünüşümlü roketler üretmek için ihtiyaç duyacağı araç gereçler piyasada yoktu ve Musk SpaceX bünyesinde yeni tasarım ve bileşenler üreterek Falcon roketleri projesini hayata geçirmek için ilk adımı atmış oldu. Şu ana kadar, tekrar kullanılabilir roket misyonu doğrultusunda iki roket tasarlandı; Falcon 1 ve Falcon 9. Şirketin Dragon uzay aracı ise, Uluslararası Uzay İstasyonu'na erzak temin etmek üzere geliştirildi ve şimdi, Dragon'un insanlı hali için çalışmalar devam etmekte. Falcon 1 roketi küçük ve bir kaç yüz kg ağırlığındaki yükleri yörüngeye çıkarabilecek şekilde tasarlanmıştı. Çünkü Musk, çok büyük bir roketle işe başlarsa başarısızlık durumunda tüm bütçeyi yerle bir edeceğini düşünüyordu. Bu sayede Falcon 1 roketini, daha büyük olan Falcon 9 roketi için deneme tahtası olarak da kullandı. Baştan sona SpaceX tarafından tasarlanan Falcon 1 roketi bugüne kadar 2'si başarılı 3'ü başarısız olmak üzere 5 adet fırlatma gerçekleştirdi. 28 Eylül 2008'de gerçekleşen ilk fırlatması 4. denemede yörüngeye ulaşmıştı. İlk üç denemenin başarısız olması sonrası Musk sadece 4. fırlatmaya yetecek kadar kısıtlı bir bütçeleri kalmasına rağmen bu riski göze aldı ve 2008 sonlarında 4. fırlatmayı gerçekleştirip başarılı oldu. Bu, ilk başarılı fırlatmaydı. İkinci başarılı fırlatma, 14 Temmuz 2009'da, Malezya'ya ait RazakSAT uydusunu yörüngeye ilk denemede fırlatarak gerçekleştirdi. Bu fırlatmadan sonra Falcon 1'in kullanımı sonlandırıldı. Yine tamamı ile SpaceX tarafından tasarlanıp geliştirilen Falcon 9 roketleri, 16'sı başarılı olmak üzere tamı tamına 17 fırlatma gerçekleştirdi. Falcon 9 araçları; Falcon 9 v1.0, Falcon 9 v1.1 ve Falcon 9-R modellerinden oluşuyor. Bu üç araç da, orta ölçekteki fırlatma sistemleri sınıfında bulunuyor. İlk kez, yörüngeye çıkıp başarılı şekilde geri dönen ve okyanus üzerindeki rampaya indirilen Falcon 9 roketinin de geçtiğimiz günlerde kullanımı sonlandırıldı ve roket müzede sergilenmeye başlandı. Bu roketler dışında çeşitli nedenlerle iptal edilen iki roket projesi daha bulunmakta; Falcon 5 ve Falcon 9 Air. NASA 2006'da Uluslararası Uzay İstasyonu'na yük tedarik edebilecek bir fırlatma/taşıma sistemi yapması için SpaceX ile Ticari Yörüngesel Taşımacılık sözleşmesi imzalamıştı ve bu saydığımız gelişmelerden sonra, uzaya nakliye işi oldukça kolaylaşmış ve ucuz hale gelmiştir. Öncelerde, büyük roketlerle uzaya malzeme gönderilir, roketin ilk aşama kısmı roketten ayrılıp okyanusa düşerdi. SpaceX, tüm roketi tek parça halinde dünyaya geri getiriyor ve malzemeden tasarruf yapıyor. Okyanus üzerindeki platforma indirmek ise, roketin işi bittikten sonra en yakın okyanus yüzeyine inmesini sağlayarak yakıttan da oldukça büyük tasarruf yapılmasını sağlıyor. Yani bu adamlar birer dahi! Bu büyük uzay girişimciliği yetmiyormuş gibi Musk 2004'de, roket projeleri devam ederken, çılgınca bir girişimde daha bulundu ve elektrikli taşıtların gündelik hayata dahil olmasını hızlandırmayı amaçlayarak insanlığa sürdürülebilir geleceğe doğru büyük bir adım attıracak bir otomotiv şirketini 70 milyon dolarla kişisel olarak fonladı. Evet, o şirket; Tesla. Elon Musk, 2003 yılında Martin Eberhard ve Marc Tarpenning adlı iki mühendis tarafından kurulan ve yatırımcıları arasında Google'ın kurucuları Larry Page ve Sergey Brin'in bulunduğu Tesla Motors'a katıldıktan 4 yıl sonra da şirketin CEO'su ve genel tasarımcısı oldu. Yakın gelecekte arabaların Apple'ı olabilecek olan Tesla, elektrikli araba algısını kökten değiştiriyor. Elektrikli araba diyince aklımıza ufak tefek, akülü çocuk arabası gibi tasarlanmış, 50 km'yi ağır ağır, zar zor kat eden araçlar geliyor. Bu noktada Tesla'nın yaptığı, elektrik devrimi oluyor sanırım. Tesla'nın ilk elektrikli spor otomobil üretimi Tesla Roadster oldu. Çok konuşulan ikinci araç ise tamamı elektrikli lüks Sedan; Tesla Model S. Tesla Model S, 0-100 hızlanmasını 2,9 saniyede yapabilen, tek bir şarj dolumuyla 450 km giden bir araç. AR-GE ile belirlenen hedef ise 800 km! Araç her prizden şarj olabiliyor ama hızlı şarj için özel 240 voltluk prizler veya duvara bağlanan özel adaptörleri mevcut. Aynı zamanda yol üzerinde sayısı bu yıl oldukça artırılan süpercharger istasyonları var. İstasyonda 20 dakikada aracı şarj edebiliyorsunuz ama eğer çok acelem var diyor ve dolumu beklemek istemiyorsanız uzun yollar için belli bir ücret karşılığında pil değişimi de yapılıyor ve bu da yaklaşık 2-3 dakika sürüyor. Amerika'nın Güney sahilinin dört bir yanı şarj istasyonlarıyla dolmaya başladı. Tesla Motors 2008'den bu yana 90.000'e yakın elektrikli araba teslim etti. Geçtiğimiz günlerde 0-100 hızlanması 2,5 saniye olan Tesla Model S Plood versiyonu piyasaya sürüldü ve sıradaki iki yeni araç ise merakla beklenen Model X ve Model 3. Ayrıca, Tesla Motors Türkiye ayağını da 2015 Kasım ayı itibariyle Tesla Motorları Satış ve Hizmetleri Limited Şirketi adıyla açtı ve bu yıl 9 adet süpercharger istasyonuyla başlayıp, istasyon sayısını zamanla artıracaklarını duyurdu. Hadi yine iyiyiz. Musk birkaç yıl sonra kafasına koyduğu sürdürülebilir enerji olayını herkese benimsetmeyi ve hayata geçişini hızlandırmayı amaçlayarak bir firma kurdu, hem de bu sefer bu işi kuzenleriyle yaptı. 10 milyon doları gözden çıkarıp firmayı 2008 de kurdu. SolarCity, amacı ABD'deki her evin çatısını güneş panelleriyle kaplamak olan, yenilenebilir enerji depolama şirketidir. Aynı zamanda elektrikli araçlar için de güneş enerjisi depolamakla ilgili projeler üretmekteler. Yani kısacası enerji ihtiyacının tamamını güneş enerjisiyle gidermeyi planlıyorlar. Günümüzde kullanılan güneş panelleri, topladıkları güneş ışınlarının %20 kadarını enerjiye dönüştürebiliyorken, SolarCity'nin tasarladığı paneller %30 oranında daha fazla enerji üretiyor ve maliyetin de düşürülmesi için çalışmalar sürüyor. Panellerin üretimine de 2017'de başlamayı planlıyorlar. Elon Musk, aynı zamanda 2013'te Hyperloop adlı üst düzey bir hızlı ulaşım aracı tasarımı üzerinde çalışmaya başladı. Bu proje bir süre sadece fikir olarak kaldı ama Ocak 2016'da bu araç için Nevada Çölü'nde test yolu inşaası başladı. Bu yolun ve araç örneğinin 2016 yılı sonunda tamamlanması bekleniyor. Bu çalışmaların ve daha bir çok projenin, fikrin adamı olan Elon Musk; Eğer sizin için önemli bir şeyler varsa ve elinizdeki veriler yapmamanızı öneriyorsa, siz yine de yapmaya devam edin. diyor. Çünkü o, bu projelerde başarılı sonuç alana kadar bir çok başarısızlık, iflas ve depresyon atlatmış bir girişimci, kelimenin tam anlamıyla, ezber bozan adam. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Gelecek Bilimde işbirliği içinde 3 ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gercekligin-dogasi-uzerine-1/", "text": "Zihin ve Evren, doğanın en büyük iki gizemidir. Ben, gerçekliğin doğası ne olursa olsun, işte bu ikisinin arasındaki kişisel, gizemli ve kırılgan taban üzerinde durduğunu öne sürüyorum. Ucu açık bırakılan ve konusunun yelpazesi epey geniş olmak zorunda kalan bu makale, işte bu ikisinin, Zihin ve Evren'in arasındaki ilişkiyi ve dolayısıyla gerçekliğin kendisini kurcalamaktadır. Bir filozof değil de fizikçi bakış açısından ele alacağım bu yazı, bu konu üzerine yeterince kafa yormuş olduğundan haberdar olduğum bilim insanlarının ve filozofların kısa anekdotları ile görüşlerinin sınırlı bir sentezidir. Aynı zamanda bu fikirlerin, olabildiğince objektif kalınmaya çalışılarak, bilimsel ve felsefi imalarının yanı sıra tarihi gelişim süreçlerine de değinilmiştir. Konular çok geniş ve tartışmalı olduğundan akıcılık ve bütünlük sağlaması açısından bazı şeylerden hızlıca bahsetmem gerekse de genel olarak bakıldığında akademik sığlığa düşülmemeye çalışılmıştır. Quentin Dupieux'nün Realite filminden. Bu aslında tuzak bir sorudur, çünkü cevap gözlemciye göre değişecektir. Gerçekler olarak bildiğimiz şeyler, milyarlarca yıl süren evrimsel süreçte, içinde doğduğumuz ortama göre gelişip şekillenen ve kesinlikle evrensel olmayan 5 duyu organımız tarafından, bütün jenerasyonlar boyunca beynimize gönderilmiş olan sinyaller arasından, hayatta kalmamız için bir avantaj yaratanlarının, zaman içinde birikmiş ve beynimiz tarafından etiketlenmiş olanlarıdır. Bu yüzden tanımsal olarak, bir şeyin gerçek olması için duyu organlarımız tarafından algılanabilir veya direkt beyinde üretilebilir olması gerekir. Alman metafizikçi Immanuel Kant, gerçekleri (1) Sentetik Önermeler ve (2) Analitik Önermeler olarak ikiye ayırmıştır. Sentetik Önermeler deney ve gözlemlerle değiştirilebilirken ; direkt olarak aklımızla ulaştığımız gerçekler yani Analitik Önermeler ise, deney ve gözlemlerle değiştirilemezler (''2+2=4 veya Bütün bekarlar evlenmemiştir. gibi...). Bu ikinci grup öz be öz bizim kendi ürünlerimizdir. Onları bizden kimse alamaz. Bu bilgiyi aklımıza iyice yazmakta fayda olacaktır çünkü Bunların bizim kendi ürünümüz olmasının önemini, daha sonra değineceğim modern bilimin kurucularından Rene Descartes'ın düşünsel çalışmaları ortaya koymuştur. Gerçekliğimizin nerede üretildiğinden ve ham maddelerinin nerelerden gelebildiğinden bahsettik. Bütün bu gerçekliğinizi bileşenlerine ayrıştırırsak, bunun aslında sadece bir renk, ses, koku, tat ve dokunma cümbüşünden ibaret olduğunu görürüz. Gözleriniz tarafından algılanan ve beyninize iletilen dalga boyları, burada beyniniz tarafından etiketlenir ve yine beyninizde renge dönüşür. Siz de beyninizin arka-alt kısmında yer alan görme korteksinizde görüntüler elde edersiniz. Yani görürsünüz. İnsanlar olarak kırmızıdan maviye kadar olan renkleri, ya da daha evrensel bir yaklaşımla konuşursak bu iki dalga boyunun arasını görebiliriz, ki bu etrafımızda olup biten çok daha zengin bir gerçekliğin çok ince bir dilimini oluşturur. Örneğin güvercinler, görebildikleri dalga boyu aralığı en geniş olan canlılardan biridir. İnsanlardan çok ama çok daha renkli bir gerçeklikleri vardır. Öyle ki, telefon konuşmalarımızı ve radyo sinyallerimizi bile havada süzülen ve bizim asla bilemeyeceğimiz renklerde görmektedirler. Ben onların bunu nasıl gördüğünü aurora borealisler gibi düşünmeyi severim. Beyniniz, bir gerçeklik jeneratörüdür. Gerçekliğinizi yaratmak enerji gerektirir. Yeni doğmuş bebeklerde beyin, vücudun toplam enerjisinin %80 kadarını tüketirken, yetişkinlerde bu oran %20'lere düşer. Yine de yaklaşık 1.3 kilogramlık bir kütle payına sahip bir organ için bu çok etkileyicidir. Şu an kahramanı olarak yaşıyor olduğunuz ve anlatıcısı olarak dış sesi yine siz olan bu içsel filminiz; yani bütün bu renkler, şu an baktığınız ekranın görüntüsü, dışarıdan gelen kuş sesleri ve hatta bu cümleyi okurken kulaklarınıza ihtiyaç duymadan beyninizin duyma korteksinde yaratarak beyninizle duyduğunuz kendi sesiniz, burnunuza gelen kokular; bunların hepsi kafanızın içindeki karanlık ve sessiz bir kutu olan beyninizde üretilir. Bütün bunları yapabilmek için ihtiyaç duyduğu yakıt ise şaşırtıcı bir biçimde, örneğin sadece biraz patatesten ibaret olabilir. Yapım süreci Büyük Patlama'da başlamış ve şimdilerde Güneş'in etrafında dönmekte olan ve bilinen açık ara en ilginç obje beyindir. Hatta bana sorarsanız beyinler, en az kara delikler kadar hayret verici kozmik cisimlerdir. Bütün bunların dışında, bilmemiz gerekir ki beyin, en iyi bilgisayarlarımızdan bile güçlü bir veri işlemcisidir. Eğer bu karanlık odadaki sinapsların üzerinde süzülen bir sinyal bulursa, hiç tereddüt etmeden ve nereden geldiğini de umursamadan onu anlam kazanacak şekilde işler ve size sunar. Kısacası beyin, çok yönlü ve yeniden programlanabilir bir işlemcidir ve işlediği verilerin nereden geldiği önemsizdir. İşte bu herhangi bir şekilde oraya girilip işlenmiş olan verilerin kolektif bir bütünü sizin kendi gerçekliğinizdir. Kendi gerçekliğinizin içinde sadece 5 duyumuzun sunduğu veriler yoktur. Hisler, hatıralar, acıkmalar veya orgazmlar gibi, sizi siz, dışarıyı da dışarısı yapan her şey bu balonun içindedir. Bunu ifade etmek için Almanca'dan gelen Umwelt kelimesi kullanılmaktadır. Farklı hayvanların umweltleri, ötekilerden farklıdır. Sonuçta zevkler ve renkler tartışılmaz. Kim için bu yerler ve gökler? Bizim için. Durmadan kurulup dağılan şu evren bir yüzük gibiyse çepeçevre, Örneğin, sizin sarı olarak gördüğünüz bir çiçeği bir arı mavi olarak görecektir. Aynı arılar sizin göremediğiniz ultraviyole ışınlarını da görebilirler. Köpek ise her şeyi grinin bir tonu olarak görür. Buraya kadar her şey mantıklı. Aynı dalga boyunu farklı beyinler farklı etiketlemiştir zaman içinde. Bilinci olan her varlığın, duyu organlarının evrimsel geçmişinden dolayı farklı bir gerçekliği tecrübe etmesi gerekir. Bir düşünce deneyine kalkışarak bilinç üzeri ve uzay-zamandan bağımsız bir gözlemci olduğunuzu ve evrendeki her şeyin, çiçeklerin, insanların ve gökyüzünün, grinin tonlarından oluştuğunu var sayın. Yardımcı olması için her şeyi oluşturuyor olmalarına rağmen, renkleri olmayan proton, nötron ve elektronları görebildiğinizi hayal edebilirsiniz. Ama bu durumda da hala aklımızın bir köşesinde biliyoruz ki gri de elbet bir renk ve ou da bir beynin görüyor olması gerek. İşte şimdi işler karışmaya başlıyor. Bu çiçek gözlemciden bağımsız olarak yani gerçekte, kendi başına nasıl kokuyor? Neye benziyor? Bu şekilde devam edince o çiçeğin genel olarak varlığının bağımsızlığının kendisi de ellerimizden kaymaya başlıyor. Bu soru, ilk bakışta belki önemsiz gibi gelebilir fakat bütün fizik camiasını bir bıçak gibi ikiye bölmüştür. Adeta bir Turnesol kağıdı gibi karşınızdaki bilimcinin nasıl bir anlayışı olduğunu söyler. Kısaca belirtmek gerekirse Kuantum Mekaniği O ormanda ses çıkmaz! der. Çünkü ses çıkması için o sesi duyacak bir gözlemciye ihtiyaç vardır. Aynı şekilde beyin yoksa renk de yoktur. Dokunma da yoktur. Kuantum mekaniği der ki, gerçeği var eden onu gözleyen gözlemcidir. Kuantum mekaniğinde, beyninize veri gelmeyen yerlerdeki yaşanıyor olabilecek olan olaylar üst üste binmişlerdir. Kesin olarak o anda ne olduğunu söyleyemeyiz. Kesin olan şey, ihtimallerdir. Onlar gerçekten de kesindir. Örneğin yazı-tura atıldığında sonucun ne olacağını söyleyemem. Fakat 100 kere yazı-tura atarsanız, size bunlardan kaç tanesinin yazı veya tura geleceği hakkında bir şeyler söyleyebilirim. Kuantum mekaniğine göre gerçeklik, size bir slot makinesi olduğunu çaktırmamaya çalışan garip bir slot makinesi gibidir. Sizin gözlemlemediğiniz yerlerde ne olup bittiği, bir slot makinesinin kombinasyonları gibi fırıl fırıl dönerler . Bu kombinasyonlar paralel evrenlerdir ve string teorisyenlerince (10 uzeri 500) adet paralel evren oldugu dusunulmektedir.. Bu sayi 11 boyutlu bir evrendeki stringlerin salinabilmesinin mumkun oldugu sekillerin sayisi ile sinirlandirilmistir. Örneğimizden devam edecek olursak, kafanızı her çevirip biraz önce bakmıyor olduğunuz bir yere baktığınızda, bu slot makinesi -sanki izlendiğini biliyormuşçasına- birden durur ve yaşanıyor olma ihtimali en yüksek olan durum çoğunlukla gerçekleşir. Tıpkı 100 kez yazı-tura atmamız gibi, ihtimaller kesin olduğundan, genelde hep beklenen şey olur ve siz onu gözlemlersiniz. Arkanızı döndüğünüzde bir ağaç görmenizin olasılığının, devasa bir meteorun atmosfere girip düşmeye başladığını görmemizin olasılığına oranını alalım. Milyarlarca kez bu işlemi tekrarlayabilecek kadar boş vaktiniz ve Kuantum Mekaniği nefretiniz varsa, bunu bir kez olsun göreceğinizi garanti ediyorum. Tıpkı 100 kere yazı tura atılırsa 50 kere yazı 50 kere tura geleceğini bilmem gibi. Kuantum mekaniğine göre, gerçekliğinizi siz yaratırsınız. Bu olgu deneylerle de kanıtlanmıştır. Bu sorunun köklerini Çift Yarık Deneyi'nde ve hatta ışığın dalga-parçacık ikilemine kadar uzatabiliriz. Dikkatli dinlerseniz, bu şekilde düşündüğünü bildiğim ünlü bilimcilerden örneğin Stephen Hawking, Michio Kaku ve Brian Greene'in söylemlerinin arkasında bu soruya verdikleri bu cevabın yankılarını duyacaksiniz. Bunun böyle olamayacağını; bütün gözlerin ve beyinlerin ötesinde, her gözlemci tarafından farklı yorumlansa da bu bağımsız ve gerçek gerçekliği bizim yaratmadığımızı, zaten var olan sağlam bir şeyi gözlediğimizi söyleyenler fizik camiasında bugün yok denecek kadar olmasa da azdır. Carl Sagan ve Einstein bu grubun en çok bilinenleriyken öteki tarafta da Stephen Hawking ve Michio Kaku gibileri bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gercekligin-dogasi-uzerine-2/", "text": "Umwelt'iniz ortalama bir insandan genişse, deli damgası yersiniz veya elbette gerçekten deli de olabilirsiniz. Sonuçta bir şeyi görmeniz, duymanız ve onun hakkında anılara sahip olmanız illa ki onun gerçek olduğu anlamına gelmez. Bu fikri de aklımıza kazıyalım çünkü ileride Occam'ın Usturası'nı irdelerken bu bilgiye ihtiyacımız olacak. Descartes gözlemlerin ötesindeki bu bağımsız gerçekliğin keşfine çalışmıştır. Rene Descartes, kendi odasında bir aynanın karşısında yaptığı düşünce deneylerinde Zihin ve Bedenin İlişkisini araştırıyordu. Bu deneylerden birinde, bağımsız gerçekliği kesin olarak kanıtlanamayacak her şeyi bir kenara attı ve sahte olabilecek, sunulmuş ham maddeleri ve onlardan yaratılan gerçekleri de yok saydı. Ayna yoktu, oda yoktu, bedeni yoktu... Kapkara bir hiçlikte süzülen ve bütün bunları hayal eden bir beyin olduğunu düşündü. Sonra beyni de yok etti. Sonuçta neye benzediklerini gözlemlerimizden biliyoruz. Belki de bambaşka bir şey. Ama atamayacağınız bir şey. Descartes'ın felsefi cinneti bütün gerçekliğimizi başımıza yıktıktan sonra bu kaya gibi kavrama toslamıştır. Her ne olursa olsun bir şeyler olmalıydı bunları hayal eden en azından. Bu, Alice Harikalar Diyarında ve Matrix filmlerinin ve bugünkü fizikçilerce bilimsel olarak geçerli kabul edilen Simulasyon Hipotezi nin doğum anıdır. Descartes'dan beri bu konu bilimcilerin kafalarını kaşımalarına sebep olmuştur. Çünkü gerçeklik sübjektiftir ve doğası gereği bilimin sınırlarında, felsefe uçurumunun hemen kıyısında bulunur. Ayrıca Einstein, yaşlılığında verdiği demeçlerde de onu en çok etkileyen filozofun İskoçyalı David Hume olduğunu söylemiştir. David Hume'un da katı bir şüpheci olması Einstein'ın karakteriyle çok uyumludur. Hume, bu şüpheciliğini zaman kavramına da uygulamıştır. Zaman fikrini, birbirini izleyen fikirler ve izlenimlerden yola çıkarak oluştururuz. diye yazmıştır. Zamanın tek başına meydana gelmesi olanaksızdır.. Mutlak zaman diye bir şeyin olamayacağı fikri, daha sonra Einstein'ın Görelilik Teorisi'nde yankılanacaktı. Ancak Hume'un algılar ve gözlemlerle tanımlanamayan kavramlar hakkında konuşmanın anlamsız olduğuna ilişkin genel anlayışı, Einstein'ı, onun zaman hakkındaki spesifik fikirlerinden daha fazla etkilemiştir. Bunun etkileri, gençlik yıllarında Amsterdam'lı filozof Spinoza'dan alacağı tutkulu bir determinizmle birleşerek, daha sonraları Kuantum Mekaniği'nin revize ettiği yeni gerçeklik anlayışıyla savaşırken kendi iyiden iyiye gün yüzüne çıkacaktır.Einstein'ın kuantum mekaniği hakkında Bohr-Heisenberg grubuna karşı yürüttüğü büyük mücadele gerçeklik hakkındaydı. Biliyoruz ki Bohr ve yandaşları, gözlemleyebileceğimiz şeylerin ötesinde nelerin olabileceği hakkında konuşmayı anlamlı bulmuyorlardı. Bilebileceklerimizin tümünün, deneylerimizin ve gözlemlerimizin sonucu olduğunu ve algılarımızın ötesine geçebilecek nihai bir gerçeklikten bahsedilemeyeceğini savunuyorlardı. Kuantum mekaniği bir dereceye kadar özgür irade varlığını öne sürerken Einstein'ın Göreliliğinde özgür irade kaybolarak yerini bir tür 4 boyutlu kadere bırakmaktadır. Gözlem yeteneğimizden bağımsız olarak bir gerçekliğin varlığına duyduğu inanç. Ayrılabilirlik ve yerelliğe olan inancı. Yani nesneler ona göre uzay zamanda sadece belirli noktalarda bulunabilirler ve bu ayrılık onların tanımının bir parçasıdır. Kesinlik ve klasik determinizi içeren katı nedenselliğe olan inancı. - Yukarıda inanç kelimelerini tırnak içine aldım çünkü bunlar sadece onun elinde yeterli gözlem ve veri olmadan doğruluğuna karar verme zorunluluğu hissiydi. Yani inançtı ve elinde fikirlerini kanıtlayacak bir şey de yoktu. Bunu belirtiyorum çünkü bugüne kadar yapılan deney ve gözlemler gösteriyor ki Einstein, büyük olasılıkla yanılmıştı. Einstein, nükteli olarak, Tanrı zar atmaz. derken tam olarak Spinoza'nın bu katı determinizmine olan desteğine atıf yapmaktaydı. (Bu determinizm tutkusu, öğretmeni Minkowski'nin onun fikirlerinin 4 boyutlu bir uzay zamanı öngördüğünü ve bunun da geçmişin bazı gözlemciler için yaşanacak, geleceğin de çoktan yaşanmış olmasını gerektirdiğini üstü kapalı haber verdiğinde doruğuna ulaşmıştı. Bu andan itibaren hayatını koyu bir deterministik olarak geçirdi.) O, kendi başlattığı kuantum çığının altında kalmıştı. Bilim hayatının ilk yarısını bir bilimsel devrimci olarak, ikinci yarısını ise bilimsel bir muhafazakar olarak geçirmişti. Buralarda kullanılan tanrı kelimeleri, her zaman Spinoza'nın tanrı anlayışına atıf olmuştur. Seküler bir ailenin, asla Yahudiliğin dini kurallarını uygulamamış ve ailesi tarafından dayatılmamış oğlu olan ve hatta çocukluğunda bir süre Katolik okulunda da okuyan Einstein , kendisini bazen bir ateist bazen de bir agnostik olarak tanımlamıştır. Zürich'in yakınındaki Aarau kasabasında ETH'nin üniversite giriş sınavına 2. kez hazırlanıyor olduğu bir tam yıl içinde, yanında kaldığı dost ailenin babası olan Jost Winteler'dan çok etkilenen Einstein, yaşamı boyunca siyasi ve politik görüşlerinde onunla tutarlı bir paralellik izlemiştir. Örgütlü din, okul, siyasi partiler, ordu ve akademik otoriteler de dahil olmak üzere örgütlü olan ve bireyi önemsizleştiren her otoriteye karşı tavrını o yıllardan beri korumuş; Ama bunlardan önce başka bir sürü vukuatının yanısıra, 5 yaşındayken öğretmenine sandalye fırlatmış , askere alınmamak için İtalya'ya yerleşip 17 yaşında Alman vatandaşlığından çıkmış ve bir İsviçreli olmaya parası yetene kadar da uyruksuz kalmıştır. Ömrünün sonuna kadar kendini barışa ve nükleer silahsızlanma çalışmalarına adamıştır. Gerçek olmak için gözlemlenmek de şart değildir. Onun yerine gözlemleri açıklaması bazen yeterlidir. Sunulan gerçekliklerden işe yarayanlarını seçeriz. Buna bilimde modele bağlı gerçeklik denir. Paylaştığımız bu gerçekliği anlamak için onu tanımlayan bir sürü model arasından en iyi tanımlayanını seçeriz. Şöyle düşünün, o protonun içinde bir şeyler var ve bu şekilde davranıyorlar. Bunu biliyoruz çünkü gözlemliyoruz. İstediğiniz ismi veya şekli kuarkların yerine koyabilirsiniz. Ama nasıl işlediğini değiştiremezsiniz. Değiştiremezsiniz çünkü bu şekilde düşününce geleceğe dönük tahminlerimiz çok büyük kesinliklerde doğru çıkıyor! İşte kuarklar da bu yüzden gerçekler. İşe yaradıkları sürece varlar ve daha iyi ve kesin bir gerçeklik modeli ile değiştirilmeyi bekliyorlar. Şu anda en basit açıklamamız budur. Odanızdan çıktığınızda masanız odanızdadır. Mutfakta kendinize bir çay demlemeye gidersiniz ve sonra odanızın kapısını geri açtığınızda masa hala yerindedir. Bunu gözlemlediniz. Peki siz yokken odada gerçekten ne oldu? Bu gözlemleri açıklayan sonsuz olasılıkta şey olabilir. Örneğin masanız siz odanızın kapısını kapattığınız anda camdan fırlamış, uzaya çıkmış, Ay'ın etrafında iki tur atıp, dünyaya geri gelip, tam siz odaya girecekken son bıraktığınız pozisyona dönmüş olabilir. Bunun olmadığını inkar edemezsiniz çünkü gözlemlemediniz. Kulağınıza delice mi geliyor? Sonuna kadar haklısınız. İşte bu yüzden modele bağlı gerçeklik bizimle ve yasaları kaotik bir evrende yaşayanlar ve delileri ayıran çizgidir. Not: Neyin gerçek olmasının en mümkün olduğu hakkında daha somut bir algoritmaya ihtiyacınız varsa ve uzaylı kaçırmaları, ufolar veya karanlık bir odada gözünüze gözüken korkutucu şeyler söz konusu olduğunda Occam'ın Usturası adlı metodu kullanabilirsiniz. Bu metod sizin hayatınız boyunca kesinlikle bilemediğiniz her konuda yanılma veya kandırılma oranınızı en aza indiren bir rasyonel düşünme şeklidir. Bir gözlemi açıklayan açıklamalardan en yalın ve sadesi genellikle doğrudur. Buna burada daha fazla değinmiyorum. Bütün bilimler arasında bir açıklama hiyerarşisi vardır. Evren bir kitaptır ve matematik dilinde yazılmıştır. Onu okumak isteyenlerin matematik bilmeye ihtiyacı olacaktır. diye yazmıştı Galileo Galilei. Matematikçiler fizikçilere gerekli araçları sağlar. Fizik ise kimyayı açıklar. Kimya da biyolojiyi. Biyoloji ise belki bir yere kadar Psikolojiyi açıklar. Fakat şu anda bilinen hiç bir bilim, hatta neuroscience gibi son 15 yılda MRI makinelerinin icadıyla beynimizi keşfimizde çığırlar açan bilimler bile bilinçin kendisini açıklamaz. Neuroscience bu bilincin nasıl üretildiğini, beynimizin hangi bölümünün hangi bölümü ile ilişkiye girerek gerçekliğimizin hangi yapıtaşını yarattığını açıklar. Neden bir içsel filme sahip olduğumuz konusunda açıklama getiren bir bilim dalı henüz yoktur. Veya teknolojideki gelişmelere paralel olarak yeni yeni oluşmaktadır. Bu yüzden de genelde felsefecilerin oyun alanına dönüşmüştür. Bu konuda bazı gelişmeler mevcut. David Chalmers'ın da üzerinde durulmasını istediği bazı teoriler mevcut. Panpsychism olarak isimlendirilen teoride ilk defa bilinç bir formule indirgenmiştir. Fi sayısı ile belirlenen bilinç düzeyi, her şeyde bulunur. Kulağa çılgınca gelecek bir şekilde fotonlardan evrenin kendisine ve içindeki diğer her şeye, işleyebildiği bilgi oranında bir bilinç atfeder. İşin ilginç yanı fi sayısı ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın asla 0 olamamaktadır. Sonucu nereye bağlanırsa bağlansın, bu yaklaşım desteklenmelidir. Felsefenin matematiği olan mantık ile pozitivist bir yaklaşımın birlikte eridiği bu tarz bir bakış açısı, bilimsel olarak bu içsel filmimiz hakkında bize yakın gelecekte bazı fikirler verebilir. Artık felsefeciler de t-shirtlerinin üzerine basabilecekleri denklemler istiyor. Bu içsel filminiz de büyük patlamayla oluşan bir sürecin doğal bir ürünüdür ve evrenin her yerinde farklı şekilde bilinç kazanan canlılar olmadığını düşünmek için sebebimiz yok. Bütün bunlar filmin sonundaki sürpriz sahne gibi Einstein'ın çok seveceği deterministik bir sonuca varabilir. Sonuçta ne kadar karmaşık olursa olsun evrendeki veriler sonludur ve bu yüzden hesaplanabilirdir . Bunu şu anda hesaplayamıyor olmak bizim yetersizliğimizdir, evrenin bir sihir numarası değildir. Sadece çok ama çok fazla sayıda girdi girmek gerekir. Bir olayın sonucunu kesinlikle veremiyoruz diye bu olayı çok az anladığımızı ileri sürmek veya doğaüstü güçlere bel bağlamak gerçeklerden uzaklaştırdığı için irrasyoneldir. Örneğin bir zarı attığınızda ne sonuç geleceği sadece ama sadece belli bazı faktörlere bağlıdır. Attığınız hız ve açı, zarın ve üzerine düşeceği yüzeyin yapıldığı maddenin özellikleri, ortamdaki kütleçekim ivmesi ve atmosfer bilgileri, rüzgar vesaire... Zarda hiç bir hokus pokus yoktur. Tamamen fiziğe göre çalışır ve hesaplanabilirdir. Sadece çok fazla girdi vardır ve bu da kelebek etkisi denilen ufak bir olayın çok büyük değişikliklere yol açmasına sebep olur. Kelebek etkisi demişken, meteoroji de bu şekilde işler. Eğer atmosferdeki her hava molekülünün hız vektörlerini ve diğer bir sürü dağ gibi veriyi girebilseydik hava tahmini yapmazdık. Sonuçta atmosferi çok iyi anlıyoruz tamamen fiziksel süreçlerden ibaret. Fakat yine çok fazla girdi var ve henüz sadece tahmin yapabiliyoruz. Psikoloji ve bilincin kendisi de buna iyi bir örnektir. Bütün gerçekliğiniz, bu içsel filminiz: bütün renkler, sesler, kokular, dokunma hissiniz ve aldığınız tatlar ; karanlık ve sessiz bir kutu olan beyninizdeki elektrokimyasal sinyallerle üretilir. Onun tek gördüğü budur. Bu sinyallerin kaynağı ister beynimizin kendisi, isterse gerçekten var olan duyu organlarımız aracılığıyla bağımsız bir gerçeğin yorumları olsun; olan şey saf fiziktir. Düşüncenin kendisi en sonunda elektronlara indirgenir. Bu elektronlar, tıpkı bilardo masasındaki topların oyun başlangıcında dağılırken kendiliğinden beklendiği hareketleri yapmalarına rağmen nereye gideceklerini önceden tahmin etmesinin zor olduğu bilardo topları gibi beynimizde birbirlerine çarparak o nörondan diğerine fırlarlar. Bu sadece fiziktir. Zor ve kompleks bir fizik. Tıpkı meteoroloji gibi, psikoloji de bu kompleks fiziğin yaklaşımsal tahminlerini yapar. O kadar açılmaya meyillidir ki, yaklaşımları bazen bilimsel olmaktan bile çıkar. Kuantum bilgisayarları icad edilene kadar aramızdaki en bilgili kişiler de onlardır. Eğer bunları hesaplayabilseydik, bundan iki yıl sonra canınızın kahvaltıda ne çekeceğini hesaplayabilirdik. Peki bu bize özgür irademiz hakkında ne söyler? Bilmiyorum. Görünüşe göre herkesin kendi fikri var. Fakat ortam kızışıyor ve bu da cevaba yakın olduğumuzu düşündürüyor. Beynimizin evrimsel süreçte hayatta kalmamıza yardım edip bizi atik ve hızlı karar veren bir hayvana dönüştüren bir mekanizması var. Yukarıda bahsettiğim tarzda karmaşık şeylere karakter yüklemeye eğilimli. Eski zamanlarda yırtıcı hayvanları sadece tehlikeli değil de kötü kalpli veya şeytani olarak düşünmemizin sebebi budur. Bilgisayarımız takıldığında ona sinirlenmemizin, arabamız bozulduğunda tekerine tekme atmamızın veya düşen bir uçaktaki pilotun uçağı kurtarmaya çalışırken Hadi kızım! diyerek bağırması bu yüzdendir. Halbuki bütün bunlar tamamen fizikseldir ve mekaniktir. Sadece o anda hesaplayamayız, gözleyemeyiz ve dolayısıyla o anda bilemeyiz. İnsan beyninin kendi kendisinin kompleksliğine de karakter yüklemiş olması da muhtemel. Belki de özgür irade Einstein'ın dediği gibi bir illüzyondur. Bir şeyi sorumsuzluğunuz veya karakteriniz yüzünden kaçırdığınızda, başarısızlığa uğradığınızda, aptallık ettiğinizde kendinize kızmanın anlamı yoktur. Kafanızdaki o elektronun oraya varacağı daha büyük patlama anında belliydi belki de. Neyin kesinlikle gerçek olduğunu söyleyerek sonuca bağlamak istiyorum bu makaleyi. Belki de Matrix filmindeki gibi bütün bunlar çok güçlü bir bilgisayarın simülasyonudur ve siz aslında sadece üzerine elektrotlar bağlı olarak kavanozda duran bir beyinsiniz. Bunun geçerli bir hipotez olduğunu görmüştük. Bu durumda yediğiniz meyve gerçek değildir. Ama onun için hissettiğiniz açlık, onu yerkenki aldığınız haz ve onun tadı gerçektir. Bunlar tamamen sizin ürününüzdür. Gökkuşağı belki de gerçek değildir. Ama renkleri gerçektirler. Sonuçta uyandıkları bir simülasyon olabilir, uyanacakları gerçeklik de, ve bir sonraki de. Bunun bir sonu yok. Demek ki bizden bağımsız bir gerçeklik de yok. Elimizdekiyle yetinip onu iyice anlamamız ve sakin olup ne olup bittiğini çözene kadar birbirimize sahip çıkmamız gerekiyor. Bir an için Fermi Paradoksu'nu unut... Bilindiği üzere 1950 ve 60'lı yılla..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gezegenimsi-bulutsular-gezegen-mi-nebula-mi/", "text": "Planetary Nebula, ya da Türkçesi gezegenimsi bulutsuların tahmin edileceği üzere gezegenlerle bir ilgisi yok. Eski tarihlerde, büyütme gücü düşük teleskoplarla ilk keşfedildikleri dönemde yuvarlak bir gezegen gibi göründükleri için böyle adlandırmışlar ve bu adlandırma günümüze kadar gelmiş. Üstte gördüğünüz fotoğraftaki NGC 7293, ya da başka bir deyişle Helix Nebulası, gezegenimsi bulutsuların en bilindik örneklerinden biri. Bu bulutsular, ölmekte olan Güneş benzeri, düşük kütleli bir yıldızın artık tüm yakıtını tükettiğinde serbest kalıp uzaya saçılmaya başlayan dış katmanlarından oluşur. Ölü yıldızların oluşturduğu gezegenimsi bulutsular ile yıldızların içinde doğduğu devasa bulutsular çoğunlukla birbiriyle karıştırılsa da, hem yapıları, hem de kaderleri çok farklıdır. Bir yıldız, ömrünün sonuna yaklaştığında çekirdeğindeki aşırı boyutlara ulaşan nükleer füzyon sonucu hidrostatik dengesini yitirir ve şişmeye başlayarak kırmızı dev evresine girer. Bu evrede yıldız o kadar fazla şişer ki, sonunda yıldızın çekirdeğinin çevresinde bulunan katmanlarının tamamı uzay boşluğuna savrulmaya başlar. Yıldızın çekirdeğinden trilyonlarca kilometre uzaklara savrulan bu maddeler, gördüğümüz gezegenimsi bulutsuları meydana getirir. Bir gezegenimsi bulutsu haline gelebilecek yıldızlar ve yaşanan süreç hakkında daha detaylı bilgi için şu makalemizi okuyabilirsiniz. Ölen yıldızın artık Beyaz Cüce adı verilen çok sıcak çekirdeği bulutsunun merkezinde yer alır ve güçlü ışımasıyla uzaya saçılan bu dış katmanları aydınlatır. Tüm bu saçılan madde, birkaç yüzbin yıl içinde tümüyle uzaya dağılarak artık görünmez hale gelir ve geride sadece beyaz cüce yıldızımız kalır. Sıcaklığı yüzbinlerce dereceyi bulabilen bu beyaz cüce de, onlarca milyar yıl sürecek bir zaman dilimi içinde tümüyle soğuyarak görünmez hale gelir. Sanıldığının aksine gezegenimsi bulutsular halka şeklinde değil, aksine çoğunlukla küresel bir yapıya sahiptir. Fakat yıldızın uzaya dağılan artıklarından oluşan bu enkaz o kadar seyrektir ki, biz sadece kürenin bakış açımıza göre kenar kısmında kalan, görece daha kalın bölgesini net biçimde görebiliriz. Bu durum, bir sabun köpüğünün ortasını saydam, kenarlarını ise renkli görmemizle hemen hemen benzer bir görsel yanılgıdır. Uzaya yayılan yıldızın maddesinin oluşturduğu düzgün yapılı bulutsular 18. Yüzyıllarda teleskopların yetersizliği sebebi ile dev gezegenlere benzetilmiştir. Adlarını Gezegenimsi Bulutsu olarak almaları da bu sebepten ileri gelir. 1784 yılında William Herscell, bir Gezegenimsi Bututsuyu Uranüs gezegenine benzeterek bu ismi vermiştir. Gezegenimsi Bulutsular sayesinde yıldızları oluşturan madde, yıldızlar arası ortama geri döner. Geri dönen bu madde, milyonlarca yıl sonrasında yeni yıldızlar ve gezegenler oluşturmak üzere evrende, yavaş yavaş bulutsulara karışır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gezegenler-nasil-olusur/", "text": "Tüm gezegenler elbette yıldızıyla aynı anda ve aynı yerde meydana gelirler. Sıkışıp kendi içine çökmeye başlayan gaz bulutları içindeki yoğunlaşma çok nadiren tek bir bölgede gerçekleşir. Çoğunlukla; aynı gaz bulutunun birçok bölgesinde gaz, yoğunlaşmaya ve dönerek kendi içinde çökmeye başlar. Yoğunlaşan bölgelerde ağır elementler merkeze çökerek yüksek kütle çekime sahip bir topak meydana getirirler. Bu topaklar, bulutsuyu oluşturan hidrojen ve helyum gazıyla beraber az miktarda bulunan diğer ağır elementleri de kendi çevresinde toplamaya başlarlar. Tabii, asıl büyük yoğunluk her zaman gaz bulutunun merkez bölgesindedir ve bu merkez bölgelerinde yıldızlar meydana gelir. Bu gaz çöküntüleri içinde bir veya birkaç tanesi şansının ve konumunun yardımıyla daha fazla gazı yutup büyürken, bazıları ise diğerleriyle rekabete giremeyerek küçük kalır. Hatta bu küçük yoğunlaşmalar zaman zaman daha büyükleri tarafından yutularak yok edilirler. Yani bebek gezegenlerin bir kısmı, henüz yolun başındayken daha büyüklerinin yamyamlığına uğrar. Anladığımıza göre, Güneş Sistemi oluşurken, bu gaz yutma savaşından Güneş çok büyük bir galibiyetle ayrılmış ve tek bir yıldız olarak doğma şansına erişmiş. Savaşın diğer galibi Jüpiter ise, diğer tüm gezegenlerin toplamından daha fazla gazı kendi bünyesine katarak gezegenler arası şampiyonluğu elde etmiş. Yazımızın en başında yer alan görseldeki benzetimde; aynı gaz bulutu içinde oluşan biri büyük, diğeri küçük iki yıldız görülüyor. Büyük ihtimalle ikili bir yıldız sistemi meydana getirecek olan bu önyıldızların çevresindeki diğer küçük girdaplar ise birer gezegen haline gelecekler ve eğer şansları varsa, bu ikili sistemin çevresinde yer alacaklar. Bununla beraber, çok az sayıda ve nadir gerçekleşse de, yukarıda anlattığımız biçimde oluşmuş olan bazı gezegenler çeşitli nedenlerle yıldızlarından koparak uzay boşluğuna savrulabilirler. Bu gezegenlerin bir kısmı, yakınından geçtiği başka bir yıldızın yörüngesine girebilir. Böylelikle konuk olduğu yıldızın bir gezegeni haline dönüşebilir. Ancak, bu senaryo belirttiğimiz gibi çok nadir gerçekleşir. Gezegenlerin oluşumu hakkında daha detaylı bilgi almak için, Güneş Sistemi'nin oluşumuna dair günümüzdeki en geçerli yorumu anlattığımız şu kapsamlı makalemizi okuyabilirsiniz. Şunu belirtmemiz gerekir ki, Güneş Sistemi'nin oluşumu ile, uzaklarda keşfettiğimiz yabancı ötegezegenlerin oluşumu tümüyle aynı mekanizmanın ürünüdür. O nedenle, Güneş Sistemi'nin oluşum aşamaları konusunda yeterli bilgiye sahipseniz, bunu tüm diğer yıldız sistemlerine ve gezegenlere uyarlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gezegenler-neden-eliptik-yorungelerde-dolanirlar/", "text": "Kepler Yasaları'ndan da bildiğimiz üzere gezegenler eliptik yörüngelerde dolanırlar. Aslında yalnızca gezegenler değil, çift yıldız sistemlerindeki yıldızlar da birbirleri etrafında eliptik yörüngelerde dolanırlar. Bunlar bazen çembere çok yakın da olsa, bir elips şeklinde yörüngeye sahiptir. Resimde verilen e değeri basıklık ifade eder. e=0 ise çember, 01 ise hiperboldür. Bu sorunun en yalın cevabı hızdır. Bir gezegen, yıldızının etrafında ne kadar büyük bir hızla dolanıyorsa yörüngesi de o kadar basıktır. Bunun en güzel örneği açık yörüngeli kuyruklu yıldızlardır. Makalenin devamını rasyonalist.org sitesindeki bu linkten okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gezegenler-ve-yildizlar-neden-kure-seklindedir/", "text": "Evrende gerçekleşen tüm olaylar, bildiğimiz veya bilmediğimiz fizik yasalarınca gerçekleşiyor. Sadece bazılarının ne olduğunun bulunması zaman meselesi iken, mevcut bilgilerimiz ile de birçok şeyi açıklayabiliyoruz. Küreselleşmeyi açıklamak da oldukça basit bir duruma dayanıyor. Aslında başta sorduğumuz bunun ardında nasıl bir amaç var sorusu yanlıştır. İnsanoğlu olarak duygusal düşünme gücümüz, bizim her şeyin temelinde olan bir amacın bulunduğunu düşünmemize sebep olur. Bu, her şeyin sonunda böyle midir bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz şey, evrende gerçekleşen olayların yalnızca fizik yasalarının birer sonucu olduğudur. Küre, merkez noktasından yüzeyine olan uzaklıkların hepsinin eşit olduğu geometrik şekildir. Biz bu uzaklığa yarıçap diyoruz. Merkezden yüzeyin neresine giderseniz gidin, ölçecek olduğunuz mesafe yarıçapın ta kendisidir. Dolayısıyla küre, kusursuz bir geometriye ve simetriye sahiptir. Newton'ın bahsettiği Kütle Çekimi Kanunu bugün hala pratikte işimize yaramakta olduğu için küresel yapıyı açıklamada onu kullanabiliriz. Evrende bulunan kütleler yakınlıklarına bağlı olarak birbirlerine bir çekim uygularlar. Bu çekimin sonucunda en nihayetinde öbeklenerek gruplar, kümeler oluştururlar. Bu gruplar ve öbekler de giderek küresel veya çembere ait bir geometri oluşturur. Bu tamamen çekim kuvvetinin ve kürenin kusursuz simetrisinin bir sonucudur. Kürenin yüzeyinin neresinden bir nokta alırsanız alın, uzaklık yarıçap olacağından her noktaya uygulanan çekim kuvveti de aynıdır. Dolayısıyla kürenin kusursuz simetrisi, basit bir denge durumu oluşturur. Yasalar sürekli olarak gerçekleşmektedir, kütle çekim hala oradadır. Fakat kuvvetler, simetri sayesinde birbirini harika bir şekilde dengelediği için bir etki gözlenmez. Tıpkı duvarı itmeye çalışmak gibi, etkiye karşılık eşit bir tepki vardır. Eğer bu denge durumu yoksa, yasa işlemeye devam ettiği sürece yapı küresel olmaya çalışacaktır. Gezegenin üzerindeki bir dağ, kuvvetler dengesini bozarak jeolojik etkilere yol açacaktır. Bunu da duvara fazla kuvvet uygulayıp yıkmak gibi düşünebiliriz. En nihayetinde, yapının dayanıklılığına bağlı olarak kütle çekim ile bir noktada denge sağlanır. Bu, gezegenlerde pek görmediğimiz bir durum. Hiçbir gezegen kusursuz küre şeklinde değildir. Bunun sebebi, mevcut katı yapıdan ötürü oluşan direnç kuvvetidir. Yani duvarı yıkacak yeterli bir kuvvet uygulanamıyordur . Dönen her cisim, ekvator bölgesinden dış yönde savrulur. Ucuna top bağlı bir ipi çevirdiğinizde, yeterli hızlarda çevirirseniz dışarıya doğru fırlamaya çalışacaktır. Bu sebeple ekvator yönünde daha büyük yarıçapa sahip bir yapı ortaya çıkar. Biz bu yüzden gök cisimlerinin yarıçaplarını aşağıdaki gibi iki şekilde ifade ederiz, kutup bölgelerden ve ekvator bölgelerden. Çünkü kutuplarda bu etki en az iken, ekvatorda en fazladır. Bunun için Disk Oluşumu ile ilgili yazımızı okuyabilirsiniz. Bu ortalamaya oranlandığında 1.000'de 3'lük bir kusur. Güneş ise neredeyse kusursuz bir küresel yapıya sahiptir. 10 saatte bir dönüşünü tamamlayan Jüpiter'de ise ekvator yarıçapı kutup yarıçapından tam 5000 km fazladır. Bu neredeyse Dünya'nın yarıçapına eşit bir değer."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gezgin-uydu-ploonet-gezay-nedir/", "text": "Bir pulsarın etrafında döndüğü gözlenen ilk ötegezegen, bundan yaklaşık 30 yıl önce keşfedilmiş, kesin olarak onaylanma süreci ise 2012 yılına dek devam etmişti. Güneş benzeri bir anakol yıldızının etrafında dönen ilk ötegezegen olan 51 Pegasi-b ise 1995 yılında keşfedilmişti. O zamandan bugüne dek, Kepler/TESS ötegezegen keşif projelerinin ve zenginleşen ötegezegen tespit yöntemlerinin de yardımıyla yaklaşık 4.000 ötegezegen keşfi daha yapıldı ve bu sayı günbegün artıyor. Çok değil, bundan yalnızca 150 200 yıl önce bile ötegezegenlere kıyasla burnumuzun dibinde sayılabilecek Güneş Sistemi içerisinde yeni bir gezegen keşfedildiğinde başta astronomlar olmak üzere tüm Dünya keşfi coşku ve heyecanla karşılardı. Günümüzdeyse, yaşadığımız her bir sene içerisinde binlerce ışık yılı uzaklıkta, yüzlerce yeni gezegen keşfi yapılıyor ancak keşfedilen bu gezegenler dünya benzeri, elmaslarla, altınla kaplı değilse veya kulağa yeterince fantastik ve ilgi çekici gelmiyorsa çoğumuzun haberi dahi olmuyor. Bilimde soruların cevaba kavuşmasının yeni sorular oluşturmasına benzer biçimde, astronomide yapılan her bir keşif sayesinde de daha güncel keşiflerin kapıda olduğu bilinir. Nitekim ötegezegen keşiflerinin başından beri astronomlar için bir anlamı daha vardı. Çok uzaklarda, başka Güneşlerin etrafında dönen gezegenlerin varlığının kanıtlanması, bu gezegenlerin bazılarının etrafında dönen öteuyduların da var olması gerektiğini gösteriyordu. İlk öteuydu keşfi, ancak 2018'in ortalarında gerçekleştirilebildi. Kepler 1625b ötegezegeninin etrafında döndüğü keşfedilen uydunun boyutu Güneş Sistemimizdeki Neptün kadardı. Ancak bu öteuydunun gerçekten var olup olmadığı hakkında halen tartışma ve araştırmalar devam ediyor. Ötegezegen keşiflerinde olduğu gibi, bu öteuydunun keşfi de geçiş yöntemiyle yapılmıştı. Basitçe anlatmak gerekirse, astronomlar bir ötegezegeni keşfetmek için yıldızların parlaklıklarını sürekli incelerler. Eğer yıldızın parlaklığında bir azalma meydana gelirse, bu azalma yıldızın önünden bir ötegezegenin geçiş yaptığı anlamına gelebilir. Ancak astronomlar için tek seferlik bir parlaklık değişimi yeterli değildir. Yıldızın parlaklığındaki çok küçük bir azalmanın sebebinin bir gezegen olduğundan emin olmak için astronomlar aylar, hatta bazen on yıllar boyunca parlaklıktaki azalma düzenini sabırla kontrol etmek zorundadırlar. Çünkü bir gezegen, yörüngesine bağlı olarak yıldızın önünden mutlaka pek çok kez daha geçiş yapacaktır. İşte öteuydu keşfinin gerçek olup olmadığı hakkındaki anlaşmazlık da aslında buradan kaynaklanıyor. Ötegezegen avcısı Kepler ve Hubble teleskopları tarafından ayrı ayrı ikişer parlaklık azalışı not edilmiş olsa da astronomlar parlaklıktaki bu azalmanın bir uydu nedeniyle değil, bambaşka bir ötegezegen tarafından da kaynaklanabileceği ihtimali üzerinde duruyorlar. Öteuydunun boyutunun Neptün kadar olduğu da hesaba katıldığında, bu kadar büyük bir gökcisminin uydu olamayacağı da ihtimaller dizisine dahil edilmiş oluyor. Öteuydunun gerçek olup olmadığı tartışıladursun, buraya kadar özetle ötegezegen ve öteuydu kavramlarının astronomi terminolojisine yeni dahil olmuş kelimeler olduğunu söyleyebiliriz. Haziran 2019 itibariyle şüpheli öteuydu keşfinin de yardımıyla terminolojiye yepyeni bir kavram daha eklendi; gezgin uydu/gezay . Ploonet, İngilizce gezegen anlamına gelen planet ve uydu anlamına gelen moon kelimelerinin bir birleşimi. Çünkü 27 Haziran 2019'da yayınlanan çalışmaya göre, gaz devi gezegenlerin yıldızlarına yaklaşmaları sonucu, uydularının yörüngeleri bozuluyor ve artık bu uydular, gezegenlerinin kütleçekim kuvvetlerinden neredeyse kurtularak bir 'gezegen' haline gelebiliyorlar. Bu yüzden gezegenlerinin kütleçekim kuvvetinden kurtulup, artık yıldızlarının etrafında dönmeye başlayan uydulara, gezgin uydu deniyor. Başka bir deyişle gezgin uydular, bir zamanlar uydu olan, ancak kalan ömürlerini gezegen olarak geçirecek gökcisimleridir. Çalışma, aynı zamanda yıldızına yaklaşmakta olan gaz devi bir gezegene sahip güneş sistemindeki uyduların kaderinin ne olacağını simülasyonlar sayesinde hesapladı. Simülasyonlara göre, böyle bir sistemde uyduların %44 kadarı kütleçekim etkisi sebebiyle gezegenleriyle çarpışıp dağılıyor veya gezegenlerinin etrafında halkalar oluşturabiliyor. %6 kadarı eninde sonunda yıldızın kütleçekimine yenik düşüp yok oluyor. %48'i gezgin uydu halini alıyor ve kalan %2'lik kısım ise sisteminden uzağa fırlatılıyor. Bir gezgin uydu keşfetmek bir yana, henüz bir öteuydu keşfedildiğinden bile emin değiliz. Bu nedenle gezgin uydular hakkında daha fazla şey öğrenebilmek için ötegezegen verilerini inceleyen astronomların, küçücük bir parlaklık azalışını yıllarca beklemelerinde olduğu gibi bizlerin de bilim insanlarından gelecek yeni yayınlar için sabırla beklememiz gerekecek gibi görünüyor. - https://exoplanetarchive.ipac.caltech.edu/docs/counts_detail.html - http://www.astronomy.com/news/2019/07/ploonets-when-a-planets-moon-goes-rogue - https://www.sciencenews.org/article/skepticism-whether-first-known-exomoon-exists-kepler - https://bigthink.com/surprising-science/ploonet - https://academic.oup.com/mnras/advance-article-abstract/doi/10.1093/mnras/stz2110/5542731?redirectedFrom=fulltext Hemen hepimiz, birçok astronomi ve ... Ross 154, bize en yakın yıldızlar a..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gizemli-nesne-oumuamua-hakkindaki-10-gercek/", "text": "Güneş sistemimizden geçtiği doğrulanan ilk yıldızlararası nesne olan 'Oumuamua' hakkında 5 tane bildiğimiz, 5 tane de bilmediğimiz bilgiyi aşağıda sizlere sunuyoruz. Oumuamua takma adlı ve 1l/2017 U1 olarak bilinen nesne, Güneş sistemimizde ortaya çıktığında çok hızlı yolculuk ediyordu (saniyede 87.3 km). Güneş sistemimiz içerisinde bulunan kuyruklu yıldızlar ve astreoitler bundan daha yavaş bir hızla hareket eder (ortalama saniyede 19 km). Teknik olmayan bir tabir ile 'Oumuamua' yıldızlararası bir serseridir. Oumuamua, Güneş sistemimize Şilyak takımyıldızının tehlikeli bir noktasından girdi ancak aslında nereden geldiğini söylemek mümkün değil. Binlerce yıl önce, Oumuamua asıl ait olduğu gezegen sisteminde başıboş dolaşmaya başladığında yıldızlar çok farklı pozisyondaydılar bu yüzden de tam olarak nereden geldiğini belirlemek olanaksız. Oumuamua, Güneş sistemimizin dışına doğru yöneldi ve geri dönmeyecek. Hızlıca Pegasus takımyıldızına doğru yöneldi ve yaklaşık 4 yıl sonra Neptün'ün yörüngesini de geçecek. 11.000 yıl içerisinde ise bir ışık yılı mesafede olacak. Onu sadece teleskop aracılığı ile bir ışık noktası şeklinde görebildik ancak eşsiz dönüşü, bize onun puro gibi uzamış olduğunu ve genişliğine göre 10 kat daha uzun olduğunu düşündürtüyor. Onu hiçbir zaman göremeyiz. Sanatçıların tasvirleri de neye benzediği konusundaki tahminlere dayanıyor. 5) Çok az bir hız artışına sahip olduğunu biliyoruz. Bu cismi gözlemleme kampanyasına gelen hızlı cevaplardan sonra, Oumuamua'nın umulmadık bir hız artışına sahip olduğunu gördük. Ancak daha önceki tahminlere göre bu hızlanma, rotası boyunca çok az değişmektedir. NASA'nin Jet İtki Laboratuarı'nda bulunan Dünya'ya Yakın Nesneler Çalışmaları Merkezi'nde görevli olan Davide Farnocchia, Oumuamua'nın üzerindeki bu zor tespit edilen gücün muhtemelen yüzeyinden çıkan gaz püskürmeleri yüzünden ortaya çıktığını belirtti. Ayrıca bu tarz bir gaz püskürtmenin, Güneş sistemimizdeki bir çok kuyruklu yıldızın hareketine etki ettiğini de ekledi. Nesnenin parlaklığındaki sıra dışı çeşitlilikler, onun birden fazla eksen üzerinde döndüğü izlenimini uyandırmaktadır. Güneş sistemimizdeki kuyruklu yıldızlar, Güneş'e yaklaştıklarında çok fazla toz ve gaz ortaya çıkarırlar fakat Oumuamua bunu yapmadı. Bu da, gözlemcilerin onu asteroit olarak tanımlamayı düşünmelerine sebep oldu. Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nde astronom olan Karen Meech, bir çok kuyruklu yıldızın yüzeyinde var olan küçük toz parçacıklarının Oumuamua'nin yıldızlararası uzaydaki yolculuğu boyunca aşınmış olabileceğini söyledi. Onu ne kadar daha fazla araştırırsak, daha fazla heyecan verici şeyler öğrenebileceğimizi de ekledi. Belki de tozdan daha zor görülen gazlar çıkarıyor olabilir ancak bu noktada bunu bilmemiz imkansız. Sadece ne zaman olacağını bilmiyorduk. Yıldızlararası bir nesnenin keşfi, on yıllardır tahmin ediliyordu. Yıldızlar arasındaki mesafelerd,e muhtemelen milyarlarca ve milyarlarca asteroit ve kuyruklu yıldız bağımsız bir şekilde dolanmaktadır. Bilim insanları, Güneş sistemimize girebilecek bunun gibi küçük cisimlerin olmasının kaçınılmaz olduğunu anladılar. Oumuamua'nın bu ziyareti, gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğu konusundaki modellerimizi güçlendirmektedir. 9) Şu an ne yaptığını bilmiyoruz. 2018 yılının Ocak ayından sonra Oumuamua, artık teleskoplarla görülemez kadar uzaklaştı. Ancak bilim insanları, uluslararası gözlem kampanyasında toplanan bilgileri analiz etmeye devam ediyorlar ve bu eşsiz yıldızlararası ziyaretçi hakkında daha fazla gizemi ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. 10) Önünde sonunda bir başkasını daha görme şansına sahip olduğumuzu biliyoruz. Oumuamua'nın Güneş sistemimizde gözlemlediğimiz ilk yıldızlararası nesne olmasından dolayı araştırmacılar, bunun gibi yeni keşfedilen gök cisimleri ile ilgili genel sonuçlara varmamızın zor olduğuna dikkat çekiyorlar. Gözlemler, diğer yıldız sistemlerinin düzenli bir şekilde bu tarz kuyruklu yıldız benzeri nesneleri dışarı atma olasılığına işaret etmektedir ve buna göre yıldızlar arasında sürüklenen bir çok böyle nesne olması gerekir. Gelecek temelli ve uzaya dayanan araştırmalar, daha fazla yıldızlararası serserileri belirleyebilir ve bilim insanlarına analiz etmek için daha fazla örnek sağlayabilirler. 29 Kasım 2020 tarihinde görece büyü... 31 Ekim 2015 tarihinde kafatası şek..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gizemli-radyo-atislari/", "text": "Evet, şu çok konuşulan gizemli radyo atımları gerçekten dış uzaydan geliyor. Bilim insanları, neredeyse on yıldır Evren'deki en gizemli ve tartışmalı sinyallerden bazılarının kökenini deşifre etmeye çalışıyordu: bu sinyaller, hızlı radyo patlamaları . Hatta bazı bilim insanları, bu atımların Dünya dışı uygarlıkların uzay yolculuklarından gelen sinyaller olabileceğini dahi iddia etmişti. Bunun hakkındaki yazımızı buradan okuyabilirsiniz. Sadece milisaniyelerce süren bu enerji patlamaları, galaksimizde şimdiye kadar gördüğümüz herhangi bir şeyden yaklaşık bir milyar kat daha parlaklar ve çok büyük uzaklıklar boyunca yolculuk edip gelmiş gibi görünüyorlar. Ancak bilim insanları bunların 20 taneden fazlasını tespit etmelerine rağmen, nereden geldiklerinden veya onlara neyin sebep olduğundan hala emin değiller. Şimdi ise araştırmacılar, Dünya üzerindeki olasılıkları eleyerek, gerçek kaynağını bulmaya bir adım daha yaklaştılar. FRB'lerin nereden geldiğini kesin olarak söyleyebilene kadar, elenmesi gereken birkaç hipotez daha bulunuyor; belki en tuhaf olanı, geçen ay Harvard'lı bilim insanları tarafından öne sürülen, FRB'lerin aslında uzaylı sinyalleri olabilecek olduğu. Yazımızın başında bununla ilgili linki vermiştik. Fakat şu an cevabın uzayda yattığını bilmemiz çok önemli. Kulağa besbelli bir şeymiş gibi gelebilir, fakat 1998 yılında, araştırmacıların uzaydan gelen yeni bir radyo sinyali türünü keşfettiklerini düşündüğünü, ancak 17 yıl sonra bu sinyalin araştırma tesisinde bulunan bir mikrodalga fırından geliyor olduğunu geç de olsa farkettiklerini unutmayalım. Bu radyo sinyallerinin kaynağını tespit etmenin çok zor olmasının sebebi, genelde tek çanaklı radyo teleskoplarını kullanarak buluyor olmamız. Bu teleskoplar, sinyalin nereden geldiğine dair fazla derinlik sağlayamadan pek çok şey 'duyabiliyor'. Araştırmacılar, bu sorunun üstesinden gelmek ve FRB'lerin kaynağı olarak dünyasal bir müdahaleyi temelli elemek için, Avustralya Başkent Bölgesi'ndeki Molonglo teleskobunu kullandılar. Bu teleskop yaklaşık 18.000 metrekarelik bir sinyal toplama alanına sahip. Bu devasa toplama alanı, teleskobun FRB'leri algılamak için ideal olduğu anlamına geliyor. Takım, 2013 yılında teleskobun yapısı yüzünden, atmosferimiz içinden gelen, yani Dünya kaynaklı herhangi bir sinyali algılamasının mümkün olmadığını da fark etmişti. Nihayet, teleskobun topladığı verilerde, daha önce topladığımız sinyaller ile mükemmel şekilde uyuşan üç yeni FRB sinyali ortaya çıkardılar; bu durum, sinyallerin Dünya'dan gelmesinin ihtimal dışı olduğunu gösteriyordu. Araştırmacıların vardığı kanılar, bu yılın başlarında elde edilen bulguları destekliyor. Araştırmacılar bu yılın başlarında, bir FRB'nin kaynağını, Dünya'dan 3 milyar ışık yılından fazla ötedeki küçük bir cüce galakside belirlemeyi başarmışlardı. Fakat şimdilik, yeni tespit edilen üç FRB'nin kaynakları nispeten gizemli halde. Bu dünyadan olmadıkları gerçeğinin dışında tabii ki. Veriler, bunların Puppis ve Hidra takımyıldızları yönünden geliyor olduklarını öne sürüyor. Molonglo teleskobu şimdi, gelecekte biraz daha fazla fikir verebileceği umuduyla geliştiriliyor. Ümit ediyoruz ki, özel galaktik kökenleri saptamaya kadar ileri gider. Araştırma, Monthly Notices of the Royal Astronomical Society bülteninin gelecek sayısında yayınlanmak üzere kabul edildi ve arXiv.org'tan çevrimiçi olarak ücretsiz şekilde okuyabilirsiniz (https://arxiv.org/abs/1703.10173). Birinci ve üçüncü görsel Science Alert'ten alınmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gizemli-radyo-sinyalleri/", "text": "Galaksimizin dışından hepsi tek bir yerden gelen 6 tane gizemli radyo sinyali daha tespit edildi. Bilim insanları, geçtiğimiz Mart ayında dış uzayda , aynı konumdan gelen 10 güçlü radyo sinyali patlaması tespit etti. Ve araştırmacılar yakın bir zamanda, Samanyolu'nun dışında, aynı bölgeden çıkan 6 radyo sinyali daha buldular. Bu hızlı radyo patlamaları , şimdiye kadar uzayda tespit edilen, en güçlü sinyallerden bazılarıdır yalnızca milisaniyeler sürdü; ancak bu kısa süre içerisinde Güneş'in bir gün boyunca ürettiği enerjiye sahip bir kaynak tarafından yayınlanmış görünüyor. Ama bu güçlerine rağmen, bilim insanları, sinyallere neyin sebep olduğunu hala tam olarak anlayabilmiş değil. Mart ayında keşfedilen ve ardı ardına tekrarlanan bu 10 sinyale kadar, radyo sinyali patlamalarının, uzayda rastgele yerlerden gelen ve yalnızca bir defalık gerçekleşen olaylar olduğu düşünülüyordu. Dolayısıyla, tespit edilen sinyaller için elimizde kıyas yapabileceğimiz bir model olmadan, araştırmacılar, buna neden olabilecek şeyler hakkında cevapsız kaldılar. Hızlı radyo patlamaları hakkında fazla bilgi sahibi olamamamızın nedeni, çok nadir oldukları değil, çünkü evrende her gün yaklaşık olarak 2.000 FRB'nin ateşlendiğini tahmin ediliyor. Ancak inanılmaz derecede kısa ömürlü, oldukları için tespit etmek, bu yönüyle biraz uğraş gerektiriyor. FRB'leri ilk kez 2007'de keşfettik. Bu yılın başında, araştırmacılar FRB'lerden herhangi birini gerçek zamanlı gözlemleyebilecek kadar hızlı olamadı. O nedenle gerçekleşen olayları, çok sonra inceleme fırsatı bulabiliyoruz. Ancak şu anda, aynı bölgeden gelen sinyallerin 16'sını tespit etmiş bulunmaktayız (Mart ayı 10, daha sonra 6 sinyal olmak üzere). Bilim insanları bu sayede, FRB adını verdiğimiz güçlü patlamalara neden olabilecek şeyleri daha detaylı araştırma olanağı buluyorlar. Bahsedilen bölgeden gelen ilk 10 sinyal patlaması, bu yılın Mart ayında fark edilmesine rağmen, aslında 2015 yılının Mayıs ve Haziran aylarında gerçekleşmişti. Bunlar, galaksimizin dışında tespit edilen ilk FRB'ler değil geriye kalanlar Samanyolu'ndan kaynaklanıyor gibi görünse de-, bizi şaşırtan tarafı, daha önce gördüklerimizin aksine tekrarlanan sinyallerle karşılaşmamız. Patlamaların altısı, Porto Riko'daki Arecibo Radyo Teleskobu tarafından sadece 10 dakika içinde kaydedildi ve daha sonraki aylar boyunca, aynı yerden gelen 4 sinyal daha kaydedildi. Ekip, kaydedilmiş eski verilere tekrar göz attığında, aynı bölgeden gelmiş gibi görünen ve 2012 yılında tespit edilen bir FRB sinyali daha fark etti. Bu sayede aynı bölgeden gelen sinyallerin sayısı 11'e yükseldi. Ekip, sinyallerin kaynağının Samanyolu'nun ötesinde bir şeyler olduğunu belirtti. Buna dayanak olarak ise, sinyallerin düzenli, aşırı yoğun ve kısa olması gösterildi. Şimdi Kanada'nın McGill Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi, FRB 121102 olarak adlandırılan konumda (11 sinyalin tespit edildiği konum), 6 kadar esrarengiz sinyal daha bulunduğunu tespit etti ve The Astrophysical Journal'a : Bilindiği gibi tekrarlanan, hızlı radyo patlamalarının kaynağı hakkında, radyo ve X ışını gözlemlerine dayanarak rapor veriyoruz diye yazdılar. Ekip, FRB 121102'nin yerini tam olarak tespit edemiyor. Ancak daha düşük frekanslarının yavaşladığı spesifik yönteme dayanarak, Samanyolu'nun çok ötesine uzandığını söylüyorlar. Bu ise, bize radyo dalgalarına neden olan şeyler hakkında ipuçları verebilir. Günümüzde Samanyolu içerisindeki FRB'lerin kaynağına dair hipotez şudur; kara delik oluşturan iki nötron yıldızının çarpışması. Hipoteze göre, bu çarpışma esnasında, çok miktarda kısa ömürlü radyo enerjisi uzaya saçılıyor. Ancak uzaktan gelen sinyallerin hepsinin aynı yerden gelip, tekrarlanması, FRB'lerin kaynağının, sadece bu hipoteze dayandırılmasına engel oluşturuyor. Buna örnek olarak, FRB 121102'den gelen 17 radyo patlaması sinyali, nötron yıldızı çarpışmalarından daha az dramatik bir şeyin olduğunu gösteriyor bu galaksimizin dışından gelen FRB'ler için en olası hipotez-. Buna göre, galaksimizin dışından gelen FRB'ler, genç bir nötron yıldızı gibi egzotik bir cisimden geliyor olmalıdır. Bunun nedeni ise, bu özelliğe sahip bir nötron yıldızının fazlasıyla parlak olup, düzenli ve güçlü sinyal patlaması yaymak için yeterli enerjiye sahip olmasıdır. İyi haber ise şu; FRB'lerin kaynakları birbiriyle çelişmemektedir. Yani FRB'lere kaynak olarak birçok sebep gösterilebilir. O nedenle farklı türde FRB'ler bulunmaktadır. Bu durum, FRB 121102 radyo patlaması sinyallerinin, galaksiden gelen tek seferlik olaylardan daha geniş görünmesi gerçeği ile desteklenir. Ancak, elimizde fazla kanıt olmadığından dolayı, araştırmacılar henüz net bir şey söyleyemiyor. Daha fazla FRB tespit etmek için yarış başladı. Galaksimizin içinde ya da dışında olan bu FRB'leri anlamak ve her nereden geldiler ise onu keşfetmek bizim için önem teşkil etmektedir, her ne kadar tuhaf olurlarsa olsunlar. Çünkü bu tarz tuhaf olaylar, Evrende meydana gelen diğer gizemli olaylara da ışık tutabilir. En üstteki ana görsel CSIRO/Harvard/Swinburne Astronomy Productions' dan alınmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gizemli-radyo-sinyallerinin-kaynagi-magnetarlar-olabilir/", "text": "İlk kez 2007 yılında keşfedilen Hızlı Radyo Atımları FRB'ler ; bugüne dek astronomların tam olarak kaynaklarını çözemediği gizemli radyo sinyalleri olarak görülüyordu. FRB'ler üzerine yapılan her yeni gözlem ve çalışma ile sinyallerin kaynağını anlamaya bir adım daha yaklaşıyoruz. Ve maalesef, eldeki verilere göre bu sinyaller uzaydaki akıllı varlıklardan ziyade, ölü yıldızların kalıntılarından kaynaklanıyor. Türkçeye Hızlı Radyo Atımları olarak çevirebileceğimiz FRB'ler, milisaniyeler içerisinde çok yüksek enerjili sinyaller yayabilen radyo sinyalleridir. Yalnızca milisaniyeler içerisinde Güneş'in üç günde yaydığı enerjiden daha fazla enerji üretebilirler. Yüksek enerjili bu radyo sinyallerinin nereden geldiği ve nasıl oluştuğu, on yılı aşkın bir süredir astronomların en çok merak ettiği konulardan bir tanesiydi. Sinyallere sebep olan ihtimaller arasında kara delikler, süpernovalar, nötron yıldızları ve hatta uzaylılar bile vardı. 2020 yılının Nisan ayına dek keşfedilen yaklaşık 50 kadar FRB sinyali, milyonlarca ışık yılı uzaklıktan Dünya'ya ulaşıyordu. Ancak 2020 Nisan ayında ilk defa bir FRB'nin galaksimiz Samanyolu'ndan geldiği tespit edildi. FRB 200428 sinyali, 30.000 ışık yılı uzaklıktaki SGR 1935+2154 isimli magnetarın bulunduğu konumdan geliyordu. Evrenin en güçlü mıknatısları olarak da tanımlayabileceğimiz magnetarlar, muazzam güçte manyetik alanlara sahipler ve tıpkı FRB sinyallerinde olduğu gibi çok kısa sürelerde güçlü sinyaller üretebiliyorlar. Bu nedenle bilim insanları, FRB'lerin kaynağına ilişkin soruları yanıtlamak üzere SGR 1935+2154'e odaklandılar ve FRB 200428'in tahmin edildiği gibi bir magnetardan geldiğini keşfettiler. Böylece ilk defa FRB'lerin magnetarlardan kaynaklandığı üzerine elle tutulur kanıtlara erişilmiş oldu. Güçlü manyetik alanlara sahip olan magnetarlar, nötron yıldızının bir çeşididir. Bu gök cisimlerinde büyük miktarda madde, küçük bir alanda sıkışmıştır ve atomda yer alan elektronlar bile, bu sıkışıklık yüzünden çekirdekteki protonlarla birleşerek nötron haline dönüşür. Başka bir deyişle, nötron yıldızlarının pratikte dev bir atom çekirdeği olduğunu söyleyebiliriz. Çöken bu yıldızların açısal momentumu, nötron yıldızına dönüştükten sonra da aynı kalır. Yıldızın kendi etrafında bir saniyede yüzlerce kez dönmesine sebep olan bu etki, X Işını ya da Gama Işını gibi yüksek enerjili radyo dalgalarının yayılmasına da neden olur. Bu gök cisimleri, milyonlarca ışık yılı uzaklıktan bile gözlenebilen ışımalara sebep olan enerjilerini sahip oldukları muazzam manyetik alan sayesinde kazanırlar. Magnetarlardan yayılan bu yüksek enerjili X Işını ve Gama Işınları ise Dünya'daki radyo teleskoplar tarafından kısa süreli atımlar olarak algılanır. FRB 200428 radyo atımı, daha önce milyonlarca ışık yılı uzaklıktan gelen FRB'ler ile benzerlik gösterdiği için aynı zamanda diğer FRB'lerin kaynağının da magnetarlar olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Bugüne dek galaksimiz Samanyolu'nda tespit edilen en parlak radyo atımı olan FRB 200428, daha önce magnetarlardan kaynaklandığı düşünülen en parlak radyo sinyalinden bile 3.000 kat daha güçlü. - Gibney, Elizabeth. Astronomers Closer to Cracking Mystery of Fast Radio Bursts. Nature News, Nature Publishing Group, 13 Aug. 2019, www.nature.com/articles/d41586-019-02455-1. - Witze, Alexandra. Astronomers Spot First Fast Radio Burst in the Milky Way. Nature News, Nature Publishing Group, 9 June 2020, www.nature.com/articles/d41586-020-01666-1. - Weltman, Amanda, and Anthony Walters. A Fast Radio Burst in Our Own Galaxy. Nature News, Nature Publishing Group, 4 Nov. 2020, www.nature.com/articles/d41586-020-03018-5. Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gliese-581-gde-olasi-yasam-ihtimali/", "text": "Dünya'dan yaklaşık 20 ışık yılı uzaklıktaki Gliese 581, çevresinde çok sayıda gezegen keşfedilen ve yaşanabilir bir gezegene sahip olma ihtimali en yüksek görülen yıldız konumunda. En son keşfedildiği düşünülen gezegeni ise, Dünya benzeri gezegen arayışında belki de bulduğumuz en uygun şartlara sahip gezegen. Aşağıda teleskopla alınmış bir fotoğrafını gördüğünüz Gliese 581 yıldızı, oldukça küçük bir yıldızdır. Güneş'in sadece %30'u kadar kütleye sahiptir. Çapı yaklaşık olarak 400 bin km'dir ve yaydığı ışınım Güneş'in %1'inden birazcık daha fazladır. Kırmızı cüce denilen, Güneş'in yarısından küçük kütleye sahip bu tür yıldızlarda, yaşam kuşağı da doğal olarak yıldıza daha yakın konumlarda bulunuyor. Kırmızı cüce yıldızların çevresindeki gezegenler, suyu sıvı halde tutabilecek ısıyı almak için yıldıza oldukça yakın konumda bir yörüngede olmak zorunda. Burada Gliese 581g gezegeni, çevresinde döndüğü yıldız Gliese 581'e oldukça yakın, yaklaşık 0.14 ab (21 milyon km) uzaklıkta yer aldığı için kütleçekim kilidi nedeniyle bir yüzü sürekli yıldıza dönük biçimde dönmekte. Kendi yıldızına dünya-güneş ikilisi gibi, sıvı su varlığı için gayet uygun bir uzaklıkta olmasına karşın, kütleçekim kilidi altında olması gelişkin yaşam için işleri biraz zorlaştırıyor. Yani, gezegenin bir tarafı sürekli aydınlıkken, diğer tarafı da sürekli karanlık. Bu şu anlama geliyor; yıldıza bakan tarafı sürekli ısınırken, arkada kalan yüzü hiçbir biçimde ısınmıyor. Arka yüzünü, Dünya'nın çok az Güneş ışığı aldığı için çok soğuk olan, buz tutmuş kutupları gibi düşünebilirsiniz. Tabii, gezegenin kutupları da yine çok eğik ışık aldığından, kutup bölgeleri de çok soğuk olacak. Yıldızdan ışık alıp yaşama elverişli sıcaklığa sahip tek alanlar yıldıza bakan yüzdeki ekvator bölgesi ve kutuplara kadar olan orta enlemler sadece. Gezegenin geri kalan her yanı buz tutmuş durumda. Bu durumdaki gezegenlerde, yıldızdan gelen ısının homojen dağılımı için gezegen atmosferinin biraz kalın olması; karanlık yüzdeki iklimi daha sıcak hale getirmesi, aydınlık yüzü de biraz soğutması açısından önemli. Aksi halde, ne aydınlık, ne de karanlık yüzde gelişkin yaşam için uygun ortamlar oluşmayabilir. Örneğin, böyle bir gezegende ısının homojen dağılımı için Dünya'nın atmosferi çok incedir ve ısıyı homojen biçimde dağıtamaz. Ekvator bölgemiz çok ısınır, kutuplar ve Dünya'nın arka yüzü tümüyle buz tutmuş halde olurdu. Yine de, gezegenin yıldızı etrafındaki dönüşünde, yörünge eliptiğine bağlı olarak, yakınlaşıp uzaklaşmalar sırasında düzenli ve/veya yarı düzenli mevsimsel değişiklikler olacaktır. Bu değişiklikleri, dünyanın sürekli sıcak olan ekvator kuşağındaki yıllık değişimlere benzetebiliriz. Gliese 581 g, yıldızının çevresinde 36 günde bir döndüğü için değişimler bizden çok daha kısa aralıklarla gerçekleşiyor olmalı. Fakat kütleçekim kilidi altındaki bir gezegen neredeyse dairesel bir yörüngeye mecbur kaldığı için, bu olasılık oldukça düşük. Aynı zamanda, ekliptik eğim de söz konusu olamayacağından, bu ihtimal neredeyse tamamen ortadan kalkıyor. Gliese 581 g için, çok uzun dönemler içinde herhangi bir mevsimsel değişimin yaşanmadığı bir gezegen diyebiliriz. Yani en azından elimizdeki bilgiler bu yönde. Mevsim değişikliğinin olmadığı ortamlarda gelişkin yaşamın ne tür bir etkiye maruz kalacağını, ya da var olup olamayacağını ise bilmiyoruz. Buna rağmen, ilkel de olsa bir yaşam gelişimi için mevsimler zorunluluk değil. Eğer sıvı su mevcutsa, öyle ya da böyle, ama ilkel, ama gelişkin bir yaşam vardır. Tabi burada bol keseden konuşuyoruz da, gezegende sıvı su olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Hesapta bizim Venüs ve Mars da Güneş'in yaşam kuşağı içinde ama, ne sıvı sudan, ne de yaşamdan iz taşımıyorlar. Henüz elimizde kütleçekim kilidi altında olup da üzerinde yaşam olan bir gezegene ilişkin veriler olmadığı için, yorum yaparken sadece dünya gezegenini baz alabiliyoruz. Dolayısıyla gelişkin yaşam için mevsimlerin, sıcak ve soğuk döngülerin, yahut dünya benzeri atmosfer koşullarının olması gerektiği düşüncesindeyiz. Bu düşüncemiz de, daha iyi bir örnekle karşılaşana kadar böyle olmak zorunda; bilimsel düşünce bunu gerektiriyor. Not: ESO'nun gelişmiş gezegen arayıcısı HARPS tarafından yapılan kontroller, bu gezegenin var olmadığını ortaya çıkardı. Yani burada bahsedilen süper dünya Gliese 581 g yok. İeride bu ismi alacak bir gezegen olabilir, ama o bu değil. Yine de, düşük kütleli yıldızların yaşam kuşaklarında dolanan karasal gezegenler benzer özellikler göstereceği için, bu yazıyı örnek olarak sunmayı tercih ettim. Alpha Centauri (Alfa Erboğa, Rigil ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gobeklitepe-dunyanin-ilk-astronomik-gozlemevi-mi/", "text": "Bir grup avcı toplayıcı, Türkiye'de Şanlıurfa'nın Örencik Köyü yakınlarında dünyanın ilk bilinen tapınağını inşa etmeye başladığında Dünya'nın kuzey yarımküresi inanılmaz Buz Devri buzulları ile kaplıydı. Göbeklitepe olarak bilinen bu yer, yaklaşık 12.000 yıl önce inşa edildi ancak bazı kısımlarının daha eski olduğu görünüyor. Bununla birlikte bu antik tapınak o kadar geniş ve karmaşık ki arkeologlar, 1994 yılındaki keşfinden beri hala bu alanı kazmak ile meşguller. Göbeklitepe'nin tasarımı ve yaşı, on yıllardır insanların hayal gücünü ele geçirdi. Uzaylılardan antik, teknolojik olarak gelişmiş medeniyetler hakkındaki fantastik iddialara kadar sayısız komplo teorisine konu olmuş, yaygın ve çoğu zaman soluksuz bir şekilde basında ve belgesellerde yer bulmuştur. Alanı kazan esas grup ile bağlantılı olmayan bazı bilim insanları ise Göbeklitepe'nin aslında astronomik bir gözlemevi veya İncil'de yer alan Cennet Bahçesi olabileceğini bile tahmin ediyorlar. Göbeklitepe'nin gökyüzü ile ilgili olduğunu işaret eden iki ana iddia bulunmaktadır. Bir iddia, bölgenin gece gökyüzüyle özellikle de Sirius yıldızı ile aynı hizada olduğunu öne sürüyor çünkü yerel halk, bölgedeki diğer kültürlerin binlerce yıl sonra yaptığı gibi bu yıldıza tapıyordu. Diğer iddiaya göre ise Göbeklitepe'de bulunan oymalar, Buz Devri'nin sonlarında Dünya'ya çarpan bir kuyruklu yıldızın kayıtlarıydı. Bunlardan herhangi biri doğruysa, Göbeklitepe'nin aşırı ileri yaşı gerçekten de burayı dünyanın bilinen en eski astronomik bölgesi yapacaktır. Fakat Göbeklitepe'nin gece gökyüzü ile ilgili olan bağlantısını ortaya atan iddialara tapınağı kazan esas ekip genel olarak karşı çıkıyor. Onlara göre, arkeolojik alanın önemli şekilde korunmuş olmasına rağmen zamanın güçleri belli şekillerin yerini değiştirmişti. Örneğin, çalışmalar bazı sütunların alınıp başka yerlerde kullanılmış olduğunu belirtiyorlar. Dahası bölgedeki daha sonraki medeniyetler ve son zamanlarda çiftçiler belli sütunların parçalarını yeniden düzenlemişler ve hatta parçaları kırmışlar. Araştırmacılar, kazıya başladıkları zamandan beri Göbeklitepe'nin sütunlarını orijinal konumlarına getirmek için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlar ancak bölgenin müthiş yuvarlak yapılarının ilk düzeni tartışmaya açık durumda. Bu da şu anda arkeologların Göbeklitepe'nin astronomik bir önemi olup olmadığını bilmelerini imkansız kılıyor. Fakat bölgedeki yapıların bir zamanlar yıldızlarla hizalandığından şüphe etmek için daha bariz ve olası başka bir sebep daha var. Araştırma ekibi, bir dergi makalesinde bu astronomik iddialara değinerek çatı ile kapanmış yapılarla uğraştıkları ile ilgili dikkate değer bir olasılığın olduğunu ve bu gerçeğin tek başına bu yapıların gözlemevi olarak kullanılması için sınırlamalar getirdiğini belirttiler. Göbeklitepe'yi araştıran ekip için bölgenin gerçekliği, astronomik bir bağlantı olmasa bile oldukça şaşırtıcı. Arkeologlar, insanoğlunun karmaşık toplumları ve yapıları tarımın icadından sonra inşa etmeye başladığını farzediyorlardı. Ayrıca karmaşık dinlerin de bütün bu yapılanlardan sonra ortaya çıktığını düşünüyorlardı. Göbeklitepe ise bu teorileri alt üst ediyor. Alan, Orta Doğu'da bulunan ve tarihsel olarak tarımın, yazının ve daha bir çok şeyin ortaya çıktığı düşünülen bir bölge olan Bereketli Hilalin göbeğinde bulunuyor. Ancak Göbeklitepe, tarım öncesi bir topluluktu; insanların tarım yapmaya başlamalarından önce inşa edilmişti. Rastgele bir bakışta Göbeklitepe, sıradan bir tepe gibi gözükmektedir. Bu yüzden de araştırmacılar, 1960'lı yıllarda tepenin doruğunda keşfedilen az sayıdaki taş yapıların üzerinde çok da fazla düşünmediler. Fakat 1994 yılında German Archaeological Institute kurumu için çalışan Klaus Schmidt yakınlardaki bir Taş Devri yerleşkesinin kazısını bitirirken Göbeklitepe'nin doruğunu yeniden incelemeye karar verdi. Şaşırtıcı bir şekilde, yüzeyde bulduğu birkaç kalıntının benzer unsurlara sahip olduğunu farketti ve bu da aşağıda daha fazlasının gömülü olduğunu ona düşündürdü. Takip eden yıllarda ise keşfinin sersemletici ölçeği netleşti. Bütün tepe insanlar tarafından inşa edilmişti. Buradaki bütün toprak yaklaşık 305 m genişlikte ve 16 m yükseklikteki alana yayılmış düzinelerce yapıyı gizliyor. Alanı yapan insanlar; daha sonrasında kumlarla örtülmüş geniş, anlaşılması güç bir şekilde süslenmiş taş çemberler inşa etmişlerdi. Bu keşif, arkeoloji camiasında şok dalgaları yarattı çünkü Göbeklitepe çiftçiler tarafından inşa edilmiş olamazdı. Çünkü zamanın o noktasında henüz çiftçilik başlamamıştı. Ayrıca evcilleştirilmiş hayvan sürüsü ve yolları aydınlatacak metal aletler olmaksızın Göbeklitepe, ilkel aletler ve insan elleri ile inşa edilmiş olmalıydı. 12,000 yaşında olan Göbeklitepe, insanlığın bilinen en eski uygarlıklarından daha önce yapılmış. Megalitik tapınakları; Mısır'daki 4,500 yıllık piramitlerden, İngiltere'deki 5,000 yıllık Stonehenge'den veya bilinen en eski astronomik bölge olan Nabta Playa'dan bin yıl önceki zamanlardaki kayalardan kesilip yapılmış. Hatta alanın bazı kısımlarındaki yapıların inşasının başlangıcı 14,000 veya 15,000 yıl öncesine kadar gidiyor gibi görünüyor. Yine de Göbeklitepe'de gerçekten insanların yaşadığını gösteren herhangi bir kanıt bulunmamakta. Herhangi bir mezar veya belirgin bir ev bulunmadı. Bu yüzden de bu alanın ziyaretçilerinin kim olduğunu daha iyi anlamak için bilim insanlarının bu kırsal kesimin yakınlarına bakmaları gerekti. Bunu yaptıkları zaman Göbeklitepe'nin ortaya çıkmasından yüzyıllar önce Taş Devri avcı toplayıcılarının bölgede toplu halde yaşadıkları küçük, kalıcı yerleşimler inşa ediyor ve toplanmış kaynaklarını paylaşıyor olduklarına dair işaretler buldular. Eğer bu durum doğrulanırsa, bu türden bir paylaşım bir toplumun oluşmasına yardım etmiş olabilir. Bütün bunlara rağmen, neden bu çevredeki topluluklardan gelen çok sayıdaki avcı toplayıcı Göbeklitepe'yi inşa etmek için birlikte çalıştı? Bu sorunun cevabı en büyük gizemlerden biri olmaya devam ediyor. Göbeklitepe'deki devasa dairesel ve oval odaların sadece birkaçı şimdiye kadar kazıldı ancak araştırmalar daha pek çoğunun hala yer altında gömülü olduğunu gösteriyor. Bu yuvarlak odaların her biri, T şekilli iri sütun halkası olarak tanımlanıyor. Sütunların bir çoğu yılanlar, tilkiler, yaban domuzları, kuşlar ve diğer yaratıklardan oluşan süslü hayvan oymaları içeriyor. Ayrı odaların da tema olarak genellikle belirli hayvana sahip olmasından dolayı araştırmacılar bu eski avcı toplayıcıların sözde animalist olduklarını öne sürdüler. Yani bu insanlar bütün canlı varlıkların ruhu olduğuna inanıyor ve onlara tapınıyorlardı. Sütunlarının bir çoğu sadece tek bir hayvana odaklanmış olsa da, diğer oymalar sanatlarını daha karmaşık bir motifle birleştiriyor. Alanda bulunan Sütun 43, bu oymalardan en göze çarpanıdır. Bu büyüleyici sütunun büyük bir akbabayı, diğer kuşları, bir akrebi ve ek olarak bazı soyut sembolleri nitelediği görünüyor. Schmidt, bu sembollerin ne anlama geldiklerini bilmediklerini ancak mimari eserleri tasvir ediyor olabileceklerini söyledi. Anlamları ne olursa olsun arkeologlar, bu oymaların sadece hayvanların neye benzemeleri gerektiğini bilen değil, aynı zamanda onları yeniden yaratmak için teknik yeteneğe sahip olan eğitimli zanaatkarların çalışması anlamına da gelen tekrarlanan rölyefler olduğunu belirtiyorlar. Schmidt, 2012 yılında düzenlenen Göbeklitepe araştırma sempozyumunda bu T şeklinin Göbeklitepe ve çevresindeki kültürde gerçekten eşsiz bir olay olduğunu ve bunun daha sonra Dünya'nın herhangi başka bir yerinde veya herhangi başka bir kültürde tekrarlanmadığını söyledi. Bu yüzden de bu sütunların anlamını çözmek, bütün bölgeyi açıklamak için yardımcı olabilir. Göbeklitepe'yi kazmak için on yıllarını harcayan arkeologlar, Sütun 43 için cesur tahminler yapmaya can atmamalarına rağmen, bu durum diğer insanları durdurmuyor. 2017 yılında iki kimya mühendisi, Göbeklitepe'nin sütunlarında bulunan hayvan oymalarıyla birkaç bin yıl önce Dünya'nın gökyüzünde bulunan çeşitli yıldız gruplarının pozisyonları arasında bağlantı kurabildiklerini iddia ettiklerinde dünya manşetlerine çıktılar. Mediterranean Archaelogy and Archaeometry dergisinde yayımlanan bir makalede Sütun 43'e oyulmuş Akbaba Taşı'nın 13.000 yıl önce gerçekleşen yıkıcı bir kuyruklu yıldız çarpması için bir tarih damgası olduğunu iddia ediyorlar. Bu fikir çok dikkat çekti, çünkü bilim insanları bu süre zarfında Grönland'da gerçekleşen ve potansiyel olarak Genç Dryas dönemini (12.800 ile 11.500 yılları arasında meydana gelen soğuk iklim koşulları ve kuraklığın jeolojik kısa dönemi) tetikleyen bir kuyruklu yıldız çarpmasından şüpheleniyorlardı. Ancak bu iddialar, Göbeklitepe ve onu inşa edenler hakkında yapılan en aşırı iddiadan çok uzaktadır. Graham Hancock, Tanrıların Parmak İzleri kitabının popüler yazarıdır. Bu kitap ise, herhangi bir delil olmaksızın gizemli antik bir kültürün yıldız yalpalamasını izlemenin çok önemli olduğunu düşündüğünü ve bu yüzden de bilgilerin nesiller boyunca aktarılmasını sağlamak için müthiş hikayelere bir dizi önemli rakamları yerleştirdiklerini öne süren bir sahte bilim kitabıdır. Yazar buna da gezegenimizin en eski mitleri ve geleneklerinden etkilenen gelişmiş bilimsel bilginin ruhani parmak izi diyor. Bu yazarın en favori örneği ise Göbeklitepe'dir. 2015 yılında 11 milyondan fazla izlenen Joe Rogan Experience programında verdiği röportajda Göbeklitepe'nin ciddi olarak bir astronomik bir alan olduğunu söyledi. Hancock'un bu iddiaları, Göbeklitepe'nin antik bir gözlemevi olarak düşünülmesine artan ilgiyi körüklemeye yardım ediyor. Fakat yazarın Sütun 43 üzerine oyulmuş akbaba ve diğer oymalar hakkında çok daha fantastik bir iddiası var. Yine herhangi bir kanıt olmaksızın yazar, bu sütunun bugünün modern gökyüzünün bir arka planı ile kış gündönümünü gösteren eski bir takımyıldız diyagramı olduğuna inanıyor. Hatta Hancock; bunun ürkütücü ve tüyler ürpertici olduğunu, çünkü Göbeklitepe'yi inşa eden insanların yalpalama konusunda derin bilgiye sahip olduklarına dair büyük kanıtların olduğunun görüldüğünü söylüyor. Ayrıca yine kendisine göre bu insanların zaman kapsülü içerisinde bizim çağımızdaki gökyüzünün bir resmini gönderdikleri anlaşılıyor. Fikirlerinin detayları açıkladıkça daha da fantastik hale gelmekle beraber, bu durum Hancock'u bunları seslendirerek çok fazla ilgi çekmekten alıkoymuyor. Sonuç olarak Göbeklitepe, ana akım arkeologların halkın inanmasını istedikleri şeye dair sahte bilimsel iddialara ve garip sonuçlara sürüklendi. Bu sırada ise bölgeyi keşfeden ve kazıları sürdüren Alman arkeolog Klaus Schmidt 2014 yılında vefat etti. Ancak kaybına rağmen Schmidt'in ekibi, alanı kimin ve neden inşa ettiğini bulmaya odaklanarak on yıllardır süren kazılara hala devam ediyorlar. Ve hala Göbeklitepe'nin astronomik alan olarak inşa edildiğine dair ikna edici bir kanıt olmamasına rağmen bu, hiçbir şeyin gün ışığına çıkmayacağı anlamına gelmiyor. Belki de Göbeklitepe'nin yıldızlarla olan bağlantısının kanıtı hala toprağın altında gömülüdür. Milton Humason: Katır Sürücüsüydü, Ünlü Bir Astronom Oldu!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gok-mekanigi-egrisel-hareket-in-kinematigi/", "text": "Eğrisel hareket ile ilgili bu yazımız, matematik ağırlıklı ve sözelciler için giriş seviyesinin biraz üstündedir, bunu dikkate alarak okuyunuz. Yazımızı anlayabilmek için öncelikle Kepler ve Newton kanunları ile ilgili yazıları okumanız, hatta bu konuda detaylı matematiksel alıştırma yapabilecek durumda olmanız önemli. Öncelikle linklerini verdiğimiz ilgili yazıları okuyunuz ve çalışınız. Eğer bu bahsettiğimiz konular ile ilgili bilginiz yeterli ise, yazımızı okumaya devam edebilirsiniz. Bu yazıda eğrisel hareket geometrisini gösterip; konumdan hıza, hızdan ivmeye geçişi nasıl yaptığımızı ele alacağız. Böylelikle yörünge üzerindeki hareketin teğetsel ve dikine bileşenlerinin neler olduğunu göreceğiz. Üstteki görselden de anladığınız üzere, tenis maçlarında vurduğumuz her top dahil olmak üzere, herhangi bir cismin kütle çekimi altında olduğu sürece fırlattığımız her nesne, eğrisel hareket yapar. Ve tüm bunların hareketini hesaplayabiliriz! Kartezyen koordinat sisteminde üç boyutlu referans sisteminde C eğrisi boyunca hareket eden P noktasını ele alalım. Zamana bağlı olarak s yay uzunluğunun artacağını görebiliriz. Başlangıçta s=0 iken, ok yönünde hareket ettikçe s yay uzunluğu da artacaktır. Buradan ilerideki bir noktayı da P' olarak adlandıralım. Kartezyen koordinat sisteminde kullandığımız i, j, k birim vektörlerini kullanarak konum vektörü r'yi aşağıdaki gibi ifade edebiliriz. İvme ise hızın zamana göre değişimi olduğundan, v'nin t'ye göre türevi ya da r'nin t'ye göre ikinci türevi olarak ifade edilebilir. Buraya kadar ele aldıklarımız eğrisel hareketin geometrisine dair birkaç vektörü göstermek ve konum ile hızın zamana göre değişimini incelemekti. Şimdi bilgilerimizi birleştirelim. Hız için yukarıdaki verdiğimiz denklemi daha farklı bir şekilde de yazabilirdik. Eğrisel hareket boyunca elimizdeki parametreler r, s ve t olduğuna göre bu üçü arasında bir ilişki yakalayabiliriz. En sağdaki ifadeyi inceleyelim. s ile t arasındaki ilişki bize oldukça tanıdık bir ifadedir. s bir yay uzunluğu, bir konum, olduğuna göre bunun zamana göre değişimi bize P noktasındaki hızı verir. r/ s limiti ise C eğrisine P noktasında teğet olan teğet birim vektörü ifade eder. Bunun için aşağıdaki şekli inceleyelim. P noktasındaki teğet birim vektörü ile gösterdik. Cisim eğri üzerinde hareket ederken teğetin yönünün de değişeceğini görebiliriz. Eğer P' noktasındaki teğet birim vektörü bulmak istersek, yine basit bir vektör toplamı işlemi yapabiliriz. P noktasında kesikli çizgilerle gösterilen vektör P' noktasındaki teğet birim vektördür . Görüyoruz ki; UT vektörüne UT gibi bir vektör eklersek P' noktasındaki teğet birim vektörü elde edebiliriz. O halde P' noktasındaki teğet birim, vektör UT+ UT olur. Bu noktadan sonra merak etmemiz gereken şey, teğet vektöründeki değişimin nasıl olduğudur. Bariz bir şekilde değişmesi gerektiğini görüyoruz, öyleyse nasıl değiştiğini bilmemiz gerek. Yukarıdaki limit işleminden elde edeceğimiz ifade denklemin sol tarafı için; r'nin t'ye göre değişimi olan V'yi verirken sağ tarafı için s/ t'den v'yi, r/ s'den teğet birim vektör UT 'yi verdiğine göre aşağıdaki şekilde düzenlenebilir. Böylelikle hız ile teğet birim vektör arasında bir ilişki yakaladık. İvme, hızın zamana göre türevi olduğundan bu ifadenin türevini alarak ivmeyi de bulabiliriz. Burada UT'nin zamana göre türevinin ne olduğunu incelemeliyiz. P noktasından P' noktasına C eğrisi boyunca ilerlerken, UT değeri UT kadar değişir. Burada UN birim normal vektördür ve eğrinin konkav tarafına yönlenmiştir. Sonuç olarak bu ifadeyi yerine yazdığımızda genel ifademizin düzenlenmiş hali aşağıdaki gibi olur. Şimdi elimizde daha rahat yorumlayabileceğimiz bir ifade var. UT birim teğet vektörü UN ise birim normal vektörü ifade ediyor. Böylelikle ivmeyi iki birim vektöre ayırmış oluyoruz. Bu bize yorum yapma olanağı sağlar. Eğer ki çember üzerinde sabit bir hızla hareket ediyorsanız, yani v=c gibi bir sabit ise, sabit sayının türevi sıfır olduğundan bu durumda teğetsel bileşen ortadan kalkar ve geriye sadece normal vektörü kalır. Bu da bize; böyle bir durumda cismin, yarıçap boyunca merkeze doğru ivmeleneceğini söyler. Tüm bunları yapmaktaki amacımızı hatırlayalım. Yeryüzünden gözlem yapıyoruz ve koordinatlar üzerinde çalışacağız. İşleri basitleştirmemiz gerek, öyle değil mi? Dolayısıyla kolay işlemler yapabileceğimiz kutupsal koordinatları kullanmak çok daha işlevsel olacaktır. Bir P noktası tanımlayalım. İki adet birbirine dik birim vektör tanımladık: Ur dikine bileşen U teğetsel bileşen. r konum vektörü olmak üzere aşağıdaki şekilde ifade edebiliriz. Böylelikle konum vektörümüzü de ifade etmiş olduk. Bundan sonra r'nin zamana göre türevinden hıza gidebilir, hızın türevinden de ivmeye gidebiliriz. Fakat burada görüyoruz ki, türev alırken Ur ifadesinin de türevi gelecek. Dolayısıyla öncelikle bu bileşenlerimizin tanımlamalarını yapmalıyız. Yukarıdaki şekilde sol üstte U bileşeninin, sağ altta ise Ur bileşenin nasıl açıldığını görebiliriz. Öyleyse birim vektörlerimizi aşağıdaki şekilde yazabiliriz. r'nin türevlerini alırken yukarıda verdiğimiz bu ifadelerin de türevleri geleceği için öncelikle bunların türevlerine bakmamız gerekir. Açıkça görüyoruz ki, bu ifadeler birbirlerinin çok basit şekilde türevlerini ifade eder ve aşağıdaki şekilde yazılabilir. Cisim P noktasından P' noktasına giderken açısının değişeceğini görüyoruz. Dolayısıyla burada değerinin türevinin gelmesinin sebebi, açısının sabit bir açı değil zamana bağlı olarak değişen bir fonksiyon olmasından kaynaklanır. Artık birim vektörlerimizin de türev ifadelerini bildiğimize göre; konum vektörünün birinci türevinden hıza, ikinci türevinden de ivmeye ulaşabiliriz. Böylece hız ve bileşenleri hakkında fikir edinmiş olduk. Eğer bu ifadenin de zamana göre türevini alırsak ivme ve bileşenleri hakkında fikir edinebiliriz. elde ederiz. Böylelikle ivme ve bileşenleri hakkında da fikir edinmiş olduk. İlerleyen konularda bu ifadeleri yorumlayarak ne gibi durumlarda neler olacağını, bize söylediklerini göreceğiz. Bazı yerlerde vektörleri belirtirken üzerine ok işareti koyarak vektör olduklarını vurgulamak zorunda kaldık. Bazılarında ise bu işaret yok. Bunun sebebi yazım için kullandığımız programda bazı harfleri vurgulayamamış olmamız. Normalde hiç vektör işareti kullanmayacaktık. Çünkü birim vektör içeren ifadelerden hangisinin vektör olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Katkılarından ve desteğinden ötürü Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nde bize Gök Mekaniği dersini veren Prof. Dr. Can Kılınç hocamıza teşekkür ederiz. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 26 Aralık 2017 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gok-mekanigi-giris-2/", "text": "İnsanoğlunun yıldızları izleyip anlamaya çalıştığı ilk zamanlarda; bazı yıldızların farklı hareketler yaptığını fark etmesiyle başlayan bir hikaye gök mekaniği. Farklı hareket yapan bu yıldızlara, gökyüzünde gezdikleri için gezgin adını verdiler. Zamanla bunların bir tane olmadığının da ortaya çıkmasıyla Güneş, Dünya ve diğer gezegenler arasında bir ahenk yakalanmaya başladı. Biraz da insanoğlunun ben merkezcilliğinin etkisiyle Güneş'i merkeze koymak yerine Dünya'yı merkeze koyarak bu durumu açıklamaya çalıştılar. Fakat oldukça kusurlu bir modeldi, çünkü böyle olduğunda hareketler oldukça tuhaf ve sıradışı oluyordu. Güneş'i merkeze koyduklarında ise durumu daha basit bir şekilde açıklayabildiklerini fark ettiler. Dünya'nın da bir gezegen olduğunu fark edip diğerleriyle beraber Güneş'in etrafında dolandırdıklarında çembersel bir harekete sahip oluyorlardı. Bu iki fikrin de temelde aynı düşünceyi barındırdığını es geçmemek gerekir. Birisi Dünya'yı merkeze koymayı, onu başka yerde görmemeyi isterken diğeri de kusursuz sayılabilecek kadar ahenkli bir modele yöneliyordu. Fakat arada oldukça ince bir çizgi olan gerçekler yer alıyor: Fizik kuralları. Aşağıdaki görselde Dünya merkezli model ile Güneş merkezli modeli kıyaslamalı olarak görebilirsiniz. Sıfır fizik bilgisiyle her ikisinin de olabilmesi ya da olamaması için düşünsel sonuçlar çıkarabiliriz. Fakat elimizde fizik kuralları var ve ilkinin doğru olamayacağını söylüyor. Sadece bununla da kalmıyor, ikincisinin nasıl olacağını da açıklayabiliyor. Bu yazı dizisinde de tam olarak bunu açıklayacağız. Sıfırdan başlayıp, basit fizik kurallarıyla gök cisimlerinin hareketlerini nasıl açıklayabildiğimizi göstereceğiz. Elbette ağır teorik, matematiksel ispatlara boğmayacağız. Fakat neyi, nasıl elde ettiğimizi göstermek istiyoruz. Böylelikle sanıyoruz kimsenin aklında soru işareti kalmayacaktır. Yazı dizisinin sonuna geldiğimizde gök cisimlerinin yörüngelerinin nasıl hesaplandığı, nasıl bir şekli olduğu, ne kadar süre sonra gökyüzünde nerede görüneceği, hangi zamanda yörüngesinin neresinde olacağı gibi birçok soruya cevap bulmuş olacağız. - Her gezegen, odaklarından birinde Güneş bulunan eliptik bir yörüngeye sahiptir. - Gezegenler, Güneş etrafında dolandıkları sırada eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tararlar. Bu madde bize, eliptik hareket sırasında hızın değişmesi gerektiğini söyleyen geometrik bir yorum. Eğer bir elips üzerinde hızınızı değiştirmeden hareket ediyor olsaydınız, odağa yakınken yaptığınız hareket, uzaktayken yaptığınız hareketten daha az bir alanı tarardı. Bu arada taranan alandan kastımızın gezegenden yıldıza olan vektörün zaman içerisinde taradığı alandır. Bu maddenin sadece hızın değişken olduğunu söylemekle kalmadığına da dikkat etmek gerekiyor. Eşit zaman aralıklarında, eşit alanlar tarıyor. Yani alan ile ilgili önemli bir ipucunu bize veriyor. Böylelikle yaptığı hareketin geometrisinde alan hakkında bir fikir sahibi olduk, bu bize önemli ipuçları verecek. - İki gezegenin periyotlarının karesi arasındaki oran, aynı iki gezegenin yıldıza olan ortalama uzaklığın küplerinin birbirine oranına eşittir. Burada periyottan kastımız yörünge etrafında tam bir tur atılması için geçen süredir. Ortalama uzaklık ise eliptik hareketten ötürü yıldıza olan mesafe sürekli değiştiğinden, bu değişen değerlerin ortalamasının alınmış halidir. Bu madde bize açıkça şunu söyler: Dolanma süresi ile uzaklık arasında bir ilişki vardır ve bu ilişki tüm gezegenler için aynıdır. Ciddi ve önemli bir sonuç. Çünkü gezegenler birbirlerinden farklılar, fakat bir şekilde ortak bir bağları var. Bunun Güneş olduğunu açıkça görebiliyoruz, fakat kendilerinin farklı olması neden bir şeyi değiştirmiyor? Bu sorunun cevabının, yukarıdaki maddelerin neden tam olarak değil de yaklaşık olarak geçerli olduğunu gösterdiğini detaylı olarak göreceğiz. Elbette bunun temelinde, Güneş'in kütlesinin yanında gezegenlerin kütlesinin çok küçük olması yatıyor. Evrensel çekim yasasında Newton, birbirleri arasındaki mesafe r olan m1 ve m2 kütlesine sahip iki cismin birbirlerine Gm1m2/r2 kadar bir çekim kuvveti uygulayacağını söyler. Burada G, evrensel çekim sabitidir. Özetle çekim kuvveti kütleler ile doğru orantılı iken, uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Bu basit yasalar, tüm yörünge mekaniğinin temel taşını oluşturur. Birinci yasa; sabit kütleli bir cismin bir dış kuvvet etki etmediği sürece durağan ise durağan kalacağını, sabit hızla hareket ediyorsa bu hızdaki hareketine devam edeceğini söyler. Üçüncü yasa; Eğer iki cisim birbirine etki ediyorsa ilkinin ikinciye uyguladığı kuvvet ikincinin ilkine uyguladığı kuvvete eşit ve zıt yönlüdür. Tüm bunlardan yola çıkarak yörünge mekaniklerini elde edeceğiz. Katkılarından ve desteğinden ötürü Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünde bize Gök Mekaniği dersini veren Can Kılınç hocamıza teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokadalardan-kovulan-yildizlar/", "text": "Yıldızlar çok nadiren görülen istisnalar dışında, gökada içlerinde oluşur. Çünkü, yıldız oluşumu için büyük miktarda yoğunlaşmış gaza ihtiyaç vardır ve bu gazlar sadece galaksilerde bulunur. Şartlar normal ise, hiçbir yıldız bulunduğu galaksiden ayrılıp hiçbir yere gidemez. Çünkü galaksiyi oluşturan tüm maddenin ortak çekim kuvveti, yıldızları kendi yörüngelerinde bulunmaya zorlar. Yıldızın galaksinin çekiminden kurtulabilmesinin tek bir yolu vardır; hızlanmak. Her gökcismi gibi, galaksilerin de bir kaçış hızı vardır. Bu hız, bizim galaksimiz Samanyolu merkezi için saatte 1.6 milyon kilometre civarındadır. Eğer yıldız bu hızın üzerine çıkabilirse, galaksiden ayrılıp kendi başına bir ömür sürebilir. Kaçış hızının ne olduğu hakkında bilgi almak için, bu yazımızı okumanız önemli. Bu arada belirtelim, Güneş'in Samanyolu'ndaki yörünge hızı yaklaşık 800 bin km/saat'tir. Bazı istisnalar hariç, çoğu galaksinin merkezinde dev kütleli bir kara delik olduğunu bilirsiniz. Merkez civarında çok yoğun halde bulunan yıldızlar, bu kara deliğin çevresinde oldukça eliptik yörüngelerde dolanırlar. Normalde başlarına hiçbirşey gelmeden, milyarlarca yıl boyunca bu yörüngede dertsiz tasasız yaşamlarını sürdürebilirler. Ancak, galaksi merkezleri çok kalabalıktır ve kazalar kaçınılmaz olabilir. Eğer bir yıldız, galaksi çekirdeğindeki kara deliğin çevresinde dolanırken, başka bir misafir yıldızın çekim etkisi nedeniyle yörüngesinde bir değişiklik yaşarsa, kara deliğe normal yörüngesinden çok daha dar bir açıyla girebilir. Bu durum, kara deliğe yaklaşma hızını artırır. Öyle ki, hızı galaksinin çekiminden kurtulabileceği kaçış hızına ulaşır. Bu durumda yıldızımız kara delik çevresindeki normal yörüngesini tamamlayamaz ve galaksi merkezinden dışarı doğru, bir daha geri dönmemek üzere savrulur. Hazır yeri gelmişken söyleyelim; kara delikler öyle çevrelerindeki her şeyi yutmaz/yutamazlar. Bu yazımızı okuyarak konu hakkında bilgi alabilirsiniz. Artık yıldızın kaderi bellidir. Geri kalan ömrünü uçsuz bucaksız uzay boşluğunda tek başına geçirmek zorundadır. Bu arada, eğer varsa ve savrulma anında hasar görmemişlerse, beraberindeki gezegenleriyle birlikte galaksiden hiç durmadan uzaklaşmaya devam eder. Çok hızlı bir şekilde uzaklaştıkları için, bunlara hiper hızlı yıldız deniliyor. Yapılan araştırmalar sonucu, bu şekilde gerek Samanyolu'ndan, gerekse yakınımızdaki galaksilerden dışlanmış onlarca hiper hızlı yıldız keşfedildi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokadalarin-halo-bolgesi/", "text": "Samanyolu ve üstteki fotoğrafta gördüğünüz Sombrero Galaksisi gibi dev gökadaların çevresini saran, halo dediğimiz devasa bir bölge bulunur. Halo kelimesini Türkçe'ye gökada aylası diye çevirebiliyoruz ama, ayla ile halo kelimeleri arasında farkettiğiniz gibi anlaşılabilirlik açısından bir fark yok. O halde biz halo demeye devam edelim. Galaksilerin bu bölgesi, görünür ışıkta pek farkedilemeyen, ancak, gökadanın görünür büyüklüğünün iki katından fazla bir alana yayılabilen çok geniş bir yapıya sahiptir. Küresel yıldız kümeleri denilen ve yüzbinlerce yıldızın küçücük bir alana sıkıştığı yaşlı yıldız kümelerinin büyük bölümü galaksiyi dıştan bir küre gibi saran bu bölgede yer alır. Halo, bağımsız takılan yıldızlar bakımından çok zengin değildir ancak, yıldızlararası gaz olarak bilinen düşük yoğunluklu gaz ve toz burada bolca bulunur. Üstteki görselin sol altında, galaksilerin sarmal kollarında bulunan yıldızların ve halodaki küresel kümelerin nasıl hareket ettiklerini görebilirsiniz. Sarmal kollardaki yıldızlar düzenli biçimde dönerken, halo sakinleri birbirinden farklı yörüngelerde galaksi çevresinde gezinirler. Karanlık maddenin asıl büyük yoğunlukta yer aldığı bölge de burasıdır. Yıldızların çok yoğun bulunduğu sarmal kollarda pek izine rastlayamadığımız karanlık madde, büyük oranda halo ile birlikte galaksiyi çevreler. Daha başka bir deyişle gökadayı meydana getiren asıl kütle, göremediğimiz bu bölgede toplanmıştır. Tabi, karanlık maddeyi hiç göremiyoruz, zor görüyoruz derken karanlık maddeyi görebildiğimiz sanılmasın. En üstte fotoğrafını verdiğimiz Sombrero Galaksisi, söz konusu bölgesindeki gaz ve toz açısından diğer galaksilere oranla çok daha zengin bir içeriğe sahip. Galaksideki yıldızların ışığıyla parlayan bu gaz sayesinde, halonun bir galaksiyi nasıl sarmaladığını görmemiz açısından iyi bir örnek. Tabi bu yazıyı okuduktan sonra, Sombrero'nun halosunun burada gördüğünüzün en az 3 katı uzaklığa kadar yayılmış olduğunu, ancak bu kadarını görebildiğimizi farketmişsinizdir. Bizden yaklaşık 2.700 ışık yılı uza... Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokbilim-dukkaninda-yilin-son-firsati/", "text": "Ülkemizin en geniş içerikli ve en güvenilir astronomi platformu olan Kozmik Anafor, geçtiğimiz ay Meade Türkiye distribütörü Astromed'in katkılarıyla kurmuş olduğu Gökbilim Dükkanı'nda, amatör astronomlar ve gökbilim severler için 2016 yılını güzel bir sürprizle bitirecek. Dövizdeki büyük yükselişe rağmen, fiyatlarını hiç artırmayan ve en ucuza, en kaliteli teleskoplara / dürbünlere sahip olarak gökyüzünde kendinize yeni bir pencere açmanıza imkan sağlayan Gökbilim Dükkanı, bu çok uygun fiyat politikasını yıl sonuna kadar sürdürme ve fiyat artırımı yapmama kararı aldı. Yıl sonuna kadar yapacağınız alışverişlerde yükselen döviz fiyatlarından etkilenmeyeceğiniz gibi, ayrıca gökyüzü gözlemlerine ilk kez başlayacaklar için Bresser Hunter 7x50 dürbün, çocuklarınıza sevdiklerinize yılbaşı ya da yarıyıl tatili hediyesi olarak verebileceğiniz Meade Infinity 60, lise çağı gençleri için iyi bir başlangıç olan Meade Polaris 70 EQ, ileri düzey derin uzay gözlemleri ile astrofotoğrafçılık için en uygun başlangıç modeli olan Go-To özellikli Meade ETX 80 ve profesyonelleşmek için ilk adım olan Meade 5 LX70 EQ teleskoplarında %5'lik indirime gittik."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokcisimlerinin-acisal-buyuklugunu-bulmak/", "text": "Gökbilim kaynaklarının çoğunda; uydumuz gökyüzünde 0.5 derece alan kaplıyor ya da Orion Nebulası 10 derece alana yayılan bir bulutsudur biçiminde okumalar yapıyorsunuz . Öyle ya da böyle, astronomi ile ilgileniyorsanız, xyz derece kaplayan alan kavramını bilmek zorundasınız. Bu, aslında bildiğiniz 360 derecelik çember ile aynıdır. Gökyüzünü boydan boya çember biçimde 360 parçaya bölerseniz, her parça 1 derece olur. Tabi biz bir ufuktan diğer ufka en fazla 180 derecelik bölümünü görebiliriz. İşte, gökyüzünü böyle açılara bölebiliyorsak, bir gezegenin, yıldızın veya herhangi objenin kaç derecelik alan kapladığı özel, havalı görünüşleri olan alangirli aletlerle ölçümlenip belirlenebilir. Ölçülen bu değere açısal büyüklük veya açısal çap denilir. Tabi böyle süper havalı görünüşlü aletleriniz olmadan da kabaca açı ölçümü yaparak gökyüzünde kaç derecelik bir alana baktığınızı ölçebilirsiniz. Kolunuzu dümdüz gökyüzüne doğru uzatın ve en üstteki fotoğrafta görüldüğü şekilde ellerinizi, parmaklarınızı biçimlendirin. Örneğin küçük parmağınızın ucu, kolunuzu iyice öne uzattıktan sonra yaklaşık 1 derecelik alan kaplar. Yazımızın kapak fotoğrafındaki görselin alt kısımda ise konuyu iyice anlayabilmeniz için başka bir örnek verilmiş. 1 derece 60'a bölündüğünde ark dakika dediğimiz daha küçük bir birime dönüşür. 1 ark dakikayı da yine 60'a böldüğünüzde ark saniyeyi bulursunuz. Üstteki resimde gördüğünüz bozuk parayı (Burada 1 Penny gösteriliyor ama, bizim 25 kuruş da olur) kendinizden 4 km öteye koyduğunuzda, bakış açınızda kapladığı alan 1 ark saniye yani yaklaşık olarak 0.0003 derecedir. Bu açısal büyüklük konusuyla ilgili daha kapsamlı bir yazımız da mevcut. Dilerseniz buradan okuyabilirsiniz. Yaklaşık 600 ışık yılı uzaklıktaki Betelgeuse yıldızı> 0.04 ark saniye, 8 ışık yılı uzaklıktaki Sirius yıldızı> 0.006 ark saniye, 450 ışık yılı uzaklıktaki Ülker yıldız kümesi> 20 ark dakika, Neptün gezegeni> yaklaşık 2.2 ark saniye, Venüs gezegeni> en yakın olduğu zaman 66, en uzak olduğu zaman 9.5 ark saniye, Güneş> 0.5 derece (30 ark dakika) alan kaplar. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 8 Aralık 2016 tarihinde yayınlanmıştır. Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta... Fizik için zor olan çok şey vardır..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/goktasi-vergisi/", "text": "Size sunulan cazip fiyat karşısında göktaşı kalıntısını sattıktan sonra çok geçmeden, güzel ülkemin vergi memurları kapınızı çalsa ve Göktaşı devlet malı niteliğinde ve alım-satımları Gelir Vergisi Kanunu kapsamındadır deseler, siz ne düşünürdünüz? Geçtiğimiz yıllarda yapılan göktaşı vergisi tartışmaları ile ülkemizde uzay ve hukuk konularının yolları kesişti. 2 Eylül 2015'te Dünya yörüngesinde parçalanan meteor, Bingöl'ün Sarıçiçek Köyü ve çevresine saçıldı. Bölge halkı topladıkları göktaşlarını satarken, vergi memurları ticari faaliyet niteliğindeki göktaşı alım-satımını vergi kapsamında değerlendirdi. Bingöl İl Defterdarlık Müdürlüğü, Göktaşı devlet malı niteliğinde ve alım-satımların Gelir Vergisi Kanunu kapsamında olduğu açıklamaları üzerine Sarıçiçek Köyü'ne ekip gönderdi. Bilimsel değeri olan sahipsiz doğal şeyler ile eski eserlerin bulunmasının tabi olduğu hukuki rejim 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile düzenlenmiştir. (2) Kanunun 5. maddesi gereği; devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda varlığı bilinen veya ileride meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 2. maddesinde tanımı yapıldığı üzere Tabiat varlıkları; jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan değerlerdir. Hukukun karşı kaşıya kaldığı sorun her gün dünya üzerine irili ufaklı yüzlerce göktaşı düştüğü halde ender bulunma kavramının nasıl yorumlanacağıdır. Vergi memurlarımız paranın kokusundan olacak ki bu kavramı geniş yorumlamıştır. Gelir Vergisi Kanunu'na göre; her türlü ticari ve sınai faaliyetlerden doğan kazançlar ticari kazanç olup, her durumda ticari kazanç olarak vergilendirilir. Ticari faaliyetten kastımız, süreklilik gösteren bir faaliyetin yerine getirilmesinin sermaye ve emeğe dayanıyor olması gerekmektedir. Ayrıca gelir getirici faaliyetlerin bir organizasyon dahilinde yapılmış olması gerekmektedir . Müessesenin, ticari ve sınai bir müessese şekil ve mahiyetinde olması gerekmektedir. Bu bakımdan incelendiğinde, Bingöl'e düşen göktaşlarının toplanarak satılmasından kazanç elde edilmesinin, bu kazancın gelir vergisine tabi tutulması için tek başına yeterli olmadığı sonucunun ortaya çıktığı görülecektir. Zaten Maliye Bakanlığı'ndan yapılan açıklama da bu yöndedir. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Gök taşlarının toplanarak satılmasından kazanç elde etmek amacıyla, emek ve sermaye faktörlerini bir araya getirdiğiniz bir organizasyon dahilinde göktaşı aramaya girişmişseniz, bu durumda ticari faaliyet söz konusu olacaktır ve elde ettiğiniz kazanç, ticari kazancı oluşturacaktır. Yani Bingöllü vatandaşlarımızın, kendi topraklarından topladığı gök taşının satışı ticari organizasyon olarak değerlendirilmezken, ticari amaçla başka illerden gelerek bu işin yapılması ticari faaliyettir ve vergiye tabi olacaktır. açıklamasında bulunmuştur. Bu açıklamalardan sonra ortaya bir çelişki çıkmaktadır. Eğer göktaşlarını Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamına alırsak bu göktaşları devletin mülkiyetine tabi olacakları için gerçek veya tüzel kişilerce satışı hukuken söz konusu olmayacaktır ve Gelir Vergisi Kanunu kapsamında Bingöllü vatandaşlarımız vergilendirilemeyecektir. Bu noktada yapılması gereken böyle bir göktaşından veya bu gibi varlıklardan doğrudan doğruya haberdar olan ilgili makamlar, muhtar veya mülki amir tarafından bunların muhafaza ve güvenlikleri için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Muhtar, kaymakam veya vali, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ve en yakın müze müdürlüğüne bu durumu bildirmelidir. Sonrasında Bakanlık Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu hükümlerine göre, en kısa zamanda gerekli işlemleri yapmalıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokturk-2-uydumuz-7inci-yasini-kutluyor/", "text": "Türkiye'nin uzaydaki ilk yüksek çözünürlüklü gözlem aracı olan Göktürk-2 Uydusu, 18 Aralık 2019'da yörüngedeki yedinci yılını doldurdu. Büyük oranda Tübitak Uzay tarafından tasarlanıp inşa edilen Göktürk-2, TAİ'nin de katkılarıyla önemli oranda yerli imkanlarla tasarlanıp üretilmiş olan bir keşif gözlem uydusudur. Tasarım ve üretim süreci 2007 yılında başlamış ve 2012 yılının 18 Aralık tarihinde Çin'in Jiuquan üssünden fırlatılmıştır. Tübitak Uzay'ın geliştirdiği tamamen yerli yazılım kullanan uydumuz, yeryüzünden 686 km yükseklikte bir yörüngede yer alıyor. Bu yörüngesi ekvator düzleminde değil, Güneş eş zamanlı dönülen, kutupsal bir yörünge. Dolayısıyla, Dünya çevresinde 98 dakika süren bir turunda, aynı zamanda kuzey ve güney kutup noktaları üzerinden de geçiyor. Dünya çevresinde her gün 14 tur dönen Göktürk-2'nin yörüngesini anlık olarak bu linkten takip edebilirsiniz. Bu yörüngenin avantajı, uydunun yüksek çözünürlüklü kameraları yoluyla, Dünya üzerindeki hemen her yeri görüntüleme şansına sahip olması. Evet, yanlış anlamadınız, Göktürk-2 uydusu, gezegenimizdeki her yeri, her kara ve deniz parçasını görüntüleyebiliyor. Bir kez görüntülediği yerin tekrar üstünden geçmesi için gereken zaman da -lokasyonuna göre- 3 ila 5 gün arasında sürüyor. Göktürk-2 uydusu, aslen Türkiye Cumhuriyeti Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından kullanılıyor. Temel amaç da, askeri keşif ve istihbarat sağlamak. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, uydu yüksek çözünürlüklü görüntüleme özelliğine sahip. Üzerinde yer alan kameralar ile, yeryüzündeki herhangi bir alanı 20x20 km'lik pozlamalarla, 2.5 metre (fotoğrafta bir piksel 2.5 metreye tekabul edecek biçimde) çözünürlükle görüntüleyebiliyor. Bu şu demek; gözlemlenen alanlardaki her türlü değişim veya yapılaşmayı, yahut hareketliliği gözlemleyebiliyoruz. O nedenle de Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından terörle mücadelede etkin biçimde kullanılıyor. Bu arada yazımızda birşey farketmiş olmalısınız: Düz Dünya saçmalığına iman etmiş cahillerin kutuplara gitmek yasak, Dünya aslında düzdür, NASA insanlıktan gizliyor savının da ne büyük saçmalık olduğunun açık delilidir uydumuz. ABD haricindeki birçok diğer ülke gibi, bizim ülkemiz ve bilim insanlarımız kutupları görüntüleyebiliyor. Uzaydaki kendi uydumuzla Dünya'yı görüntüleyebiliyoruz. Uzay NASA'nın yani ABD'nin tekelinde değil. Rusya'dan Çin'e, Fransa'dan İran'a, Japonya'dan Hindistan'a onlarca ülke uzaya kendi yaptıkları uzay araçlarını, uyduları fırlatıp gezegenimizi izliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokyuzu-yazilimlari-stellarium/", "text": "Bilgisayar teknolojisinin gelişimi sayesinde bundan yıllar önce cilt cilt sayfalar dolusu kataloglardan bir cisim ararken, şimdi basit bir tuşla aradığınız cismin nerede olduğunu bulabiliyoruz. Üstelik o cismin aradığınız özellikleri de yanında yazıyor, hatta başka bir tarihte hangi zaman aralığında nerede olduğu bilgisine de ulaşabiliyoruz. Yani eğer gökyüzünde ne olduğunu anlayamadığımız bir gök cismi görürsek, Stellarium'dan açıp bakarak ne olduğunu kolaylıkla öğrenebiliyoruz. Stellarium, bulunduğunuz konum ve tarih/saat bilgisinden yola çıkarak size gökyüzünün eş zamanlı bir simülasyonunu gösteriyor. Sağladığı gelişmiş seçenekler sayesinde ne görmek istiyorsanız sizin için bulması kolay bir hale getiriyor. Üstelik bu yazılım tamamen ücretsiz ve açık kaynak kodlu. Stellarium'un iki tane menüsü var. Bunlar farenizi sol tarafa getirdiğinizde ve alt tarafa getirdiğinizde beliriyorlar, yani fare ile sol alt kenarlarda gezinince bu menülerin geldiğini göreceksiniz. Sol menü genel ayar menüsü iken, alt menü gökyüzü seçeneklerini barındıran menüdür. Bunları ve kısayollarını birazdan kapsamlı bir şekilde ele alacağız. Başlangıçta yapmamız gereken basit iki tane ayar bulunuyor. Bulunduğunuz yerde gökyüzünün nasıl olduğunu görebilmek için öncelikle Konum Ayarları bölümünden Konum bilgisini girmeliyiz. Bunun için iki seçenek bulunuyor, şehir adından seçmek ve koordinat girmek. Hangisi sizin için kolaysa onu uygulayabilirsiniz, bana şehir adı daha kolay geliyor. Eğer bulunduğunuz yerin adı çıkmıyorsa endişe etmeyin, yakın çevrenizdeki bir yer de işinizi görecektir. Burada yükseklik bilgisinin girilmesi çok önemli değil, bunun konmasının sebebi Stellarium'un ışık kirliliğini ve atmosferi hesaba katarak bir görüntü ortaya sunması. Atmosfer ve ışık kirliliği gök cisimlerinin görünümünü etkilediğinden Stellarium konum bilginizi kullanarak size uygun bir görüntü sunmaya çalışıyor. Dilerseniz siz bunu kendiniz de ayarlayabilirsiniz, ya da atmosferik etkiyi tamamen ortadan kaldırabilirsiniz. İkinci önemli ayar ise Tarih ve Saat ayarı. Gözlem yapmak istediğiniz veya merak ettiğiniz bir zamanı girdikten sonra Stellarium size o an bulunduğunuz yerden gökyüzünün nasıl göründüğünü gösterecek. Ayrıca alt menüde sağ kısımda ileri geri yön tuşlarına basarak zamanı ileri geri yönde hızlandırabilirsiniz. Birkaç kere basarsanız daha hızlı akacaktır. Normal hızında akmasını sağlayan oynatma tuşunun sağındaki tuş ise sizi şu ana geri getirir. İpucu: Zamanı geri yönde hızlandırmak için J tuşuna, normalleştirmek için K tuşuna, ileri yönde hızlandırmak için L tuşuna basabilirsiniz. Daha hızlı ilerlemesi için birkaç kez basın. Gözlem amacınıza veya isteğinize uygun olarak Stellariumda gezinebilirsiniz. Ben öncelikle farenin ileri geri kaydırma topunu kullanarak geniş bir açıya alıyorum. Aşağıda gördüğünüz üzere küresel bir görünüş elde ediliyor, böylelikle öncelikle gökyüzünde ne nerede tek çırpıda görmüş oluyorum. Dikkat ederseniz alt menüde FOV görüş açısı değeri 138 derece. Eğer basit bulutsuların nerede olduğunu pratik bir şekilde görmek istiyorsanız D veya N tuşuna basabilirsiniz. Buna bastığınızda aşağıdaki gibi bir görüntüyle karşılaşacaksınız. Burada bulutsu olarak bir genelleme yaptık fakat aslında bunlar temel gök cisimleri ya da daha uygun bir tabiriyle derin uzay cisimleridir. Burada daire içinde artı işaretli olanlar küresel kümeleri, kesikli halka şeklinde olanlar açık kümeleri, kesikli halka etrafında kare olanlar ise küme ile ilişkili bulutsuya sahip bir cismi işaret eder. Aynı zamanda yukarıda görünmüyor fakat elips şeklinde olanlar da gökadaları belirtiyor. Burada görünmemelerinin sebebi kısayol tuşuyla basit bir işlem yapmış olmamız. Bu işlem bize belirli bir kadir değerine kadar olan derin uzay cisimlerini gösterir. Eğer daha sönükleri görmek istiyorsak yan menüden gökyüzü seçeneklerine gitmeliyiz. Menünün İngilizce görünmesinin sebebi programdaki dil seçiminden kaynaklanıyor, eğer siz Türkçe'yi seçerseniz Türkçe görünecektir. 1) Buradaki kutuyu işaretlediğinizde belirlediğiniz kadir değerine kadar yıldızların isimleri haritada görünür. Kadir değerini ayarlamak için çubuğu kaydırmanız yeterli, arka planda görerek yeterliliğini anlayabilirsiniz. 2) Yukarıdaki işlemin aynısını bu sefer derin uzay cisimleri için yapıyoruz. Dikkat ederseniz sağa kaydırdığımızda daha sönükleri göstermeye başladı, artık görünmeyen gökadalar da işaretli bir şekilde görünüyor. Ben en çok bu ayarla oynuyorum. 3) Bu da aynı işlemi gezegenler için uyarlıyor. 4) Burada kadir değerine göre limit değer verebiliyorsunuz. Eğer kutuları işaretlerseniz yıldızları veya derin uzay cisimlerini şu kadire kadar göster diyebilirsiniz. 5) Bu kısımda atmosferik etki ile ilgili ayarlar bulunuyor. Atmosferi kaldırırsanız görüntü karanlıklaşıp güzelleşecektir. Fakat şehir içinde gerçek bir görüntüyü hedefliyorsanız buradan ışık kirliliği ayarıyla oynama yapabilirsiniz. Aynı zamanda atmosferi kaldırmak için A kısayol tuşunu kullanabilirsiniz. Farz edelim ki Dumbbell Bulutsusu'nu gözümüze kestirdik ve fareyi kullanarak ona yaklaştık. Gördüğünüz üzere şu andaki FOV değeri 1.53 derece, yani oldukça ufak bir alan. Bu demek oluyor ki zaman geçtikçe Dünya hareketine devam ettiği için gökyüzü de hareket edecek ve Dumbbell Bulutsusu zamanla gözden kaybolacak. Eğer cisminizi seçip boşluk tuşuna basarsanız o cismi ekranda ortalar ve takip eder. Aynı zamanda tıkladığınız gök cismi ile ilgili bilgiler sol üst köşede görünür. Bunlar gök cisminin tipi, kadir değeri, sağ açıklık, dik açıklık, yükseklik, ufuk açısı ve görünür boyutu gibi parametreler. Koordinatlara değinmişken size kolaylık sağlayabilecek bir diğer özellik de görüntüye koordinat sistemine çizdirmektir. Bunu alt menüden yapabildiğiniz gibi ekvatoryal koordinat sistemi için E tuşuna, alt-az sistem için ise Z tuşuna basarak da getirebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokyuzunden-gelen-garip-korkunc-sesler/", "text": "Yine bir gaipten gelen sesler hikayesi... Her yıl belli dönemlerde sosyal medya, istanbul'da duyulan garip ve ürkünç ses olayıyla çalkalanıyor. Basınımız da sosyal medyadaki tartışmaları sayfalarına taşıyarak tüm Türkiye'ye duyuruyor. Öncelikle belirteyim ki, bu korkunç ses fenomeninin ülkemize gelişi biraz geç oldu. Çünkü yıllardır Dünya bu kamuoyu gökyüzünden gelen ses haberleriyle çalkalanıyor. Şurada konunun tüm dünya haber bültenlerine yansımasının bir derlemesi mevcut. Peki sesin açıklaması ne? Net ve kestirme bir cevap vereyim; bir açıklaması yok. Çünkü gerçekte böyle bir ses yok. Daha açık bir ifade ile; bu garip ses fenomeni bir internet eğlencesi, organize bir şaka. Sadece Türkiye'ye biraz geç ulaştı o kadar. Geçtiğimiz aylarda bir grup şakacı, toplu halde böyle bir eyleme imza attılar. Daha sonradan aralarına katılıp şakayı devam ettirenler de oldu. Tabi bunlara, komplo teorilerine ve gerçek üstü mistik olaylara inanmaya meyilli milyonları da peşlerinden sürüklediler. Gazetelere açıklamalar yapan bilim insanlarımız ise, gerçekte böyle bir ses duymadıkları ve bunun bir şaka olmasına ihtimal vermedikleri için kendilerince durumu bilimsel açıdan açıklamaya çalışıyorlar. Kuzey ışıklarıyla bağlantı kurmaya çalışanlar mı dersiniz, elektromanyetik fırtınalar yüzünden oluyordur belki diyenleri mi ararsınız, hepsinden var. Hoş, medyada bilim insanı diye nitelenen kişilerin önemli bir kısmı uydurma isimler ama, aralarındaki ağzına mikrofon dayanan gerçek bilim insanları biraz da iyi niyetlerinin ve saflıklarının kurbanı oluyorlar. Evet, son birkaç gündür aralıksız P... Bizden yaklaşık 57 ışık yılı uzakta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokyuzunun-altinda-yildizlar-ve-mitoloji/", "text": "Bundan 2000 yıl kadar önce yaşamış Romalı hatip Tacitus, dünyadaki çirkinliklere tahammülünüz kalmadığında gözünüzü göğe çevirin demişti. Gerçekten de ne güzeldir, ılık bir yaz gecesinde gökyüzünü boydan boya kateden Samanyolu'nu seyretmek... Eğer yeterince karanlık bir yerdeyseniz ve uzanmak için yumuşacık ve yemyeşil bir zemin bulduysanız, hele yakınlarda bir yerden denizin kıyıya değişini duyuyorsanız, gözünüzü gökyüzünden ayırmayın derim. Eski çağlarda insanlar göğe daha çok merak ve korkuyla bakarlardı, ancak biz buna bir de hazzı ekledik. Eski çağlarda insanlar Samanyolu hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı, halbuki biz bugün onun yüz milyarlarca yıldızdan meydana geldiğini ve dünyamızın da onun yumuşacık bulutları arasında devindiğini biliyoruz. Samanyolu dev bir gökada ve milyarlarca adını bilmediğimiz, binlerce de adını bildiğimiz yıldızla süslenmiş. Bunların bir kısmı, bağımsızlığına pek düşkün tek yıldızlar, bazıları çift ya da üçlü gezmeyi sevenler, bir kısmı ise yüzlerce, binlerce, milyonlarca yıldızdan oluşan yıldız kümeleri. Göğü gözlemeye elbette gökyüzümüzün en parlak yıldızı Sirius'la başlamalıyız. Aslında parlak beyaz renkte bir çift yıldız olan Sirius, Büyük Köpek Takımyıldızı'nın bir üyesi. Bizim ülkemizde Akyıldız denen Sirius'a ilişkin söylenceler ise MÖ 3000 yılına kadar gidiyor. Antik dönemde Sirius'un Samanyolu'nun merkezinde olduğuna inanılırdı. Sirius'u iyice gözledikten sonra gökyüzünün ikinci en parlak yıldızı Canopus'a geçebiliriz. Ancak burada küçük bir sorun var. Çünkü Güney Yarım Küre'nin en önemli yıldızı olan Canopus, Kuzey Yarım Küre'de ancak 37. paralelin altında görülebilmekte. Yani İstanbul'da yaşayanların biraz hayal güçlerine ihtiyacımız var ama Antalya'da güney ufkuna gözümüzü dikersek Bedevilerin Çölün Gemisi, Arapların Evrenin Feneri adını taktığı Canopus'la buluşabiliriz. Adını Koptça'daki Kahi Nub, yani Altın Dünya kelimesinden aldığı söylenen Canopus, MÖ 12. yüzyılda geçtiği rivayet edilen Troya Savaşları'na neden olan güzel Helena'nın kocası Sparta Kralı Menelaus'un gemisinin adıdır aynı zamanda. Söylenceye göre Menelaus karısına aşık olan Paris ile girdiği savaşı kaybettikten sonra Mısır kıyılarına kadar Canopus ile gitmiştir. Çoban takımyıldızının göz bebeği Arcturus ise adını hemen yanıbaşında durduğu Büyük Ayı ve Küçük Ayı'dan almış olmalı, çünkü Yunanca Arktouros ya da Latince Arctophilax ayı bekçisi anlamına gelmekte. Arcturus dünyamıza yaklaşık 36.5 ışık yılı uzaklıktadır ve güneşimizden 100 defa daha parlak. Kanun adlı eserinde Aristo ve Batlamyus'un görüşlerini tartışmaya açarak, Dünya'nın kendi ekseninde dönüyor olma olasılığı üzerinde duran El Biruni (ö.1061?) nedense ondan Arslanın İkinci Postu diye söz eder. Birinci post ise çok uzaklarda olduğu için göremediğimiz ama göğümüzün 14. parlak yıldızı olduğunu bildiğimiz Spica. Arcturus'a da göz kırptıktan sonra Arabacı takımyıldızının en parlak, gökyüzünün 10. en parlak, Kuzey Yarım Küre göğünün 3. en parlak yıldızı Capella'yı ihmal etmemeliyiz. Ama yaz deyince herkesin aklına Yaz Üçgeni adını taktığımız üç yıldız gelir. Uzaktan bakıldığında bir üçgenin köşelerini oluşturan bu göz alıcı üç yıldız; Çalgı takımyıldızında yer alan Vega, Kuğu takımyıldızında yer alan Deneb ve Kartal takımyıldızında yer alan Altair'dir. Bu büyülü üçlü, yaz başında kuzeydoğu ufkunda yeni yeni yükseliyor ancak, yaz sonuna geldiğimizde tam başucumuza kurulacak. 1577'de Tophane'de ilk Osmanlı rasathanesini kuran ancak saraydaki düşmanları tarafından meleklerin bacaklarını gözetliyor diye Padişah III. Murad'a jurnallenen Takiyüddin Efendi'nin de gözünden kaçmamıştı bu üç güzel. Olimpos'un yüce tanrısı Zeus, bir ölümlü olan Leda'ya aşık olmuş, onu kandırmak için kuğu kılığında ona yanaşmış. Leda da bir yumurta yumurtlamış, yumurtadan iki ikiz çocuk çıkmış. Bu çocuklardan en ünlüsü yukarıda adını andığımız güzel Helena, ikisini ilerde anacağız. Gökyüzünün 20. parlak yıldızı olan Deneb, çıplak gözle görülebilecek en uzaktaki yıldızlardan biri. Dünyamıza uzaklığı konusundaki hesaplamalar 1000 ışık yılı ile 2000 ışık yılı arasında değişiyor. Deneb öyle kocaman bir yıldız ki onun dünyamıza bu kadar uzaklıkta olmasına şükretmemiz gerekir. Çünkü eğer yerini şaşırıp da yakınımıza yerleşseydi, 200 Güneş'e eşdeğer çapıyla, Güneş'le Dünya arasındaki boşluğu tümüyle kaplayacak ve bize yer bırakmayacaktı. Üçgenin ikinci üyesi, Kuzey Yarım Küre'nin en parlak 2. yıldızı, gökyüzünün en parlak 5. yıldızı ve güneşten 50 defa parlak olan safir renkli güzel Vega. Dünya'dan 25 ışık yılı kadar yakın olan Vega'ya Araplar El Vaki yani Akbaba Yıldızı gibi pek zarif olmayan bir ad takmışlar nedense. Babilliler ise ona ışığın habercisi anlamına gelen Dilgan diye seslenirlermiş. Kuzey Yarım Küre'de Mayıs ayının ortalarından itibaren görülür olan Vega, Yunan mitolojisinde ozan Orpheus'un çaldığı arpa benzetilir. İlkçağda, ünü Trakya'dan İtalya'ya kadar yayılan Orfeizm denilen bir akım yaratacak kadar yaygın olan Orpheus'un müziği vahşi hayvanları bile büyülermiş. Vega ve Deneb'i bulduktan sonra ise üçgenin ucundaki Altair'i bulmak çocuk oyunu. Bulduğunuz yıldızın iki yanında sönük birer yıldıza daha rastladıysanız, tam isabet kaydettiğinize emin olabilirsiniz. Altair, Arapça'da El Ta'ir yani uçan kartal demek. Eski Yunan söylencelerine bakılırsa Titanların soyundan Prometheus'un ciğerlerini didikleyen kartalın ta kendisidir bu Altair. Hani Zeus'un ebedi bir işkenceye mahkum ederek, bir kayaya bağladığı ve her gün ciğerlerini bir kartalın didiklediği soylu Prometheus. Adı eski Yunanca'da bir hareket veya olaydan önceki düşünce anlamına gelen Prometheus, Zeus'un bir gün tahttan düşeceğini bilmiş. Ayrıca Zeus'u aldatıp kutsal ateşi çalmış ve onu insanlara vermiş. İki kere küçük düşürülen Zeus'un verdiği ceza ağır olmuş. Cezanın ağırlığı sadece bir kayaya zincirlenmesinde değil, bir zamanlar tanrı olan birinin köle durumuna düşürülmesinden diyor uzmanları. Kartallar her gün yeniden büyüyen ciğerini didiklerken Bile bile, isteye isteye suç işledim. Bana gelince, ben bu çileme katlanacağım der de başka şey demezmiş. Çünkü kayaya bağlı oluşunun aslında Zeus'un esareti olduğunu bilirmiş. Yaz göğünden söz ederken, eski zamanlarda Mahşerin Dört Atlısı diye adlandırılan dört yıldızı anmadan geçmek olmaz. Bunlar sırasıyla Batının gözcüsü Antares, Doğunun gözcüsü Aldebaran, güneyin gözcüsü Fomalhaut ve Kuzeyin gözcüsü Regulus'tur. Gökyüzünün 16. (bazılarına göre 15.) parlak yıldızı Antares kırmızı-yeşil bir çift yıldızdır ve Akrep burcunun hemen yanıbaşındadır. Çoğunlukla onun gibi kırmızı renkteki Mars'la karıştırılan Antares, Yunanca anti-Ares yani Mars'ın karşıtı demektir. Bilirsiniz Ares, Mars'ın mitolojideki adıdır. Araplar ona Akrebin Kalbi, Çinliler ise Ateş Yıldızı derler ki rengini düşününce hiç de haksız değiller. Ancak bazılarına göre yıldızın adı, en eskisi 6. yüzyılda yazılmış, yedi uzun şiirden oluşan Muallakat adlı Arap şiir antolojisinde geçen kahraman Antar'dan gelir. Hangi etimoloji hoşunuza giderse ona inanmakta serbestsiniz. Osmanlıların Ülker ya da Yedi Kandilli Süreyya dedikleri bu açık yıldız kümesi aslında yüzden fazla yıldızı kapsıyor. III. Murad'ın Şehnamesi'ne bakılırsa, ünlü astronom Takiyüddin, Tophane'deki gözlemevinin kubbesine yerleştirdiği ve kendi buluşu olan zat'üs-sukbeteyn adlı rasat aleti ile Süreyya yıldızının düğümünü bir kalemde çözüvermişti! Takiyüddin'in gördüğünü siz de görebilirsiniz elbette. Üstelik o günden bu yana teleskopların ne denli geliştiğini düşünürsek... Göreceğiniz ilk şey az sayıda yıldızı barındırmasına rağmen gökyüzünde geniş yer tutan ve en parlak yıldız kümesi olan Ülker'in bulutsu mavi peçesi olacaktır. Mahşerin diğer atlısı Fomalhaut'a gelince, sanki Batı dillerinden gelirmiş gibi duran adını da Araplar koymuş. Fam al-Havt anlamına gelen adı hakikaten de Güney Balığı denen yıldız kümesinin ağzında yer alan yıldızın konumunu anlatmakta. Ancak İkizler takımyıldızındaki Pollux ve gökyüzünün en parlak yıldızları arasında yer alan Fomalhaut'u ülkemizden görmemiz çok zor, bu yüzden sadece varlığını hayal etmekle yetinmeliyiz. Arslan takımyıldızının en görkemli yıldızı Regulus ise gökyüzünün 4. parlak yıldızı olarak Ağustos ayı boyunca göz kırpacaktır bizlere. Yakışıklı Regulus aslında dörtlü bir yıldız kümesidir ancak uzaktan bunu farkedemeyiz, tek yıldız gibi görürüz. Kuzey Yarım Küre'nin alamet-i farikası, güneşten sonra gökyüzünün en önemli gökcismi Polaris, yani Kutup Yıldızı ise Küçük Ayı takımyıldızının tam kuyruğunda oturuyor. Aslında üçlü bir yıldız kümesi olan Kutup Yıldızı Araplar için Dünyanın üzerinde oturduğu eksendeki delik idi. Norveçliler Polaris'in evreni bir arada tuttuğuna inanırlar, Moğollar ise onu Altın Askı diye adlandırırlardı. Orta Asya Türkleri Demir-Kazık veya Altun-Kazık der, Araplar onu Mismar yani İğne ya da Tırnak diye anar, Osmanlılar ise çok daha sade biçimde Yıldız diye adlandırırlardı. Bir rivayete göre Yıldız, Fatih'in orduları Konstantinopolis'i fethederken aynen çok uzun süre tutulan Ay gibi, ışığını saklayarak düşmanların dikkatini dağıtmıştı. Kutup Yıldızı denizcilerin, seyyahların ve tüccarların ona ne kadar ihtiyacı olduğunu bildiği için binlerce yıldır yerinden kıpırdamıyor, daha doğrusu öyle görünüyor. Bundan binlerce yıl önce nasıl ki Ejderha takımyıldızının üyelerinden Thuban kutup yıldızı ise bundan 5500 yıl sonra da Kral takımyıldızının en parlak yıldızı olan (Güneş'ten 18 kere daha parlak) Alderamin kutup yıldızı olacak. Alderamin ya da bilimsel adıyla Alpha Cephei, MÖ 18.000 yılında da kutupta imiş. Anlaşılacağı üzere Polaris, bizim çağımızın kutup yıldızı, bu nedenle ona daha sık bakmalıyız. Yazın Samanyolu'ndaki gösteride, Kuzey Kutbu yönüne bakarsanız Kraliçe ve ondan biraz daha sönük Kral takımyıldızlarının milyonlarca yıl önceki hallerini net bir şekilde görebilirsiniz. Onların daha kuzeybatısında Zürafa, sağ tarafında Vaşak takımyıldızı var. Haziran ayında Yay, Akrep gibi yazın simgesi olan takımyıldızları yeterince yüksek değillerdir ancak Çoban, Herkül ve Başak gibi ilkbahar takımyıldızları henüz sahneyi terk etmemişlerdir. Bir de hiç batmayan Küçük ve Büyük Ayı, Ejderha gibi takımyıldızlar var. Ancak tam tepemizde duran fakat çok sönük olan Ejderha'yı çok gayret edersek görebiliriz. Ters bir S harfine benzeyen bu talihsiz takımyıldızını bulmak için Küçük Ayı'nın kepçesiyle Vega'nın arasına bakmak gerekir. Ejderha takımyıldızı adını, söylenceye göre mitolojideki Hesperides Bahçeleri'ndeki büyülü elmalarının koruyucusu Draco'dan alır. Kuzey Yarım Küre'nin sabitlerinden olan çok yıldızlı Büyük Ayı takımyıldızı ise birbirinden parlak 13 yıldızı ile ilgi çekmeyi her zaman başarmıştır. En parlak yıldızı Mizar eskiden Araplar tarafından bir gözün keskinliğini test için kullanılırmış, ancak günümüzde onu sadece karanlık ve açık bir havada seçebiliriz. Çok uzaklarda Etiyopya Kralı Sefeus ile Kraliçe Kassiope'nin kızı olan Andromeda'nın gökadası var. Andromeda dünyamıza tam 2.5 milyon ışık yılı uzaklıkta. 10. yüzyıldan bu yana gözlendiği bilinen nadir dişi galaksiden biri olan Zincirli Prenses Andromeda, söylenceye bakılırsa kibirli annesi Kassiope'nin denizin yaşlı adamı Nereus'un 50 kızından daha güzel olmakla övünmesinden dolayı Zeus tarafından cezalandırılmış. Cezası bir kayığa koyup uzaklara gönderilmekmiş. Gerçi masal onu kurtaran Perseus sayesinde iyi bitmiş ama Andromeda hala dünyamıza çok uzak bir yerlerde, evrenin boşluğunda sarmallar halinde devinip duruyor. Neyse ki hemen yanı başında mitolojinin ünlü uçan atı Pegasus ile Üçgen Galaksisi ona eşlik ediyorlar da yalnızlıktan sıkılmıyor. Yıldızları gözlemekten yorulanlara göktaşı yağmurlarını ve gezegenleri izlemeyi öneriyoruz. Her yıl 17 Temmuz'dan itibaren göğü şenlendiren Perseid göktaşı yağmurunun en şiddetli sağanağı ise 12 Ağustos'u 13 Ağustos'a bağlayan gece yaşanır. Bir Perseid yağmuru sırasında bir saat içinde en az 100 göktaşı atmosfere girerek yandığından dilek tutmanın tam zamanıdır, en uygun saatler ise gece yarısından sonrasıdır, hatırlatalım. Bir ölümlünün oğlu olan ama Zeus'un habercisi olarak görev yapan Hermes'in Roma mitolojisindeki adını taşıyan Merkür, zaman zaman gün batımı ve doğumları sırasında Güneş'e eşlik eder. Dikkatli bir gözlem ile, Merkür'ü bu zamanlarda görmeniz zor da olsa mümkün. Osmanlının Zühre Yıldızı dediği, bizlerin Çoban Yıldızı diye andığımız Venüs'ü yılın belli zamanlarında gün batarken, belli zamanlarında ise gün doğarken görürüz. Osmanlının inanışına göre Güneş'le Zühre Yıldızı bir dereceye gelir ve tam o sırada bir padişah tahta çıkarsa bu padişaha sahipkıran denirdi. Bu padişahlar sağ yanına iki, sol yanına iki kılıç takardı. Ama kitaplar bir tane bile sahipkıran padişah adı kaydetmemiş ne yazık ki. Uzaklarda bir yerlerde uzanan İkizler takımyıldızının en ünlü mitolojik çifti Kastor ile Pollux yer alır. Efsaneye göre Zeus ile Leda'nın tek yumurtadan ikişer ikiz doğurur. İkizlerden en ünlüsü olan Helena'yı yukarıda anmıştık. Helena ve ikizi Pollux Zeus'un çocuklarıdır ve ölümsüzdür. Diğer ikizler Klytaimestra ve Kastor ise ölümlü Tyndareos'un çocuklarıdır ve ölümlüdürler. Zeus, tanrılar ve insanoğlunun teması sonsuza kadar devam etsin diye ölümsüz Kastor ile ölümlü Pollux'u hem gökyüzüne hem de yeryüzüne göndermiş anlaşılan. Bu ikilinin heykelleri, bir zamanlar Konstantinopolis Hipodromu'nda yapılan araba yarışlarında, yarışçıların parkurdaki dönüş noktasını simgelermiş. Araba yarışlarının ünlü takımları Maviler ve Yeşilleri bir başka zamana anlatırız. Osmanlının Müşteri Yıldızı diye andığı Jüpiter, Temmuz sonlarında geceyarısı doğacak ve gündoğumuna kadar gözlemlenebilecek. Çok uzaklardaki Buz devi Uranüs ile Neptün'ü ise görmeye çalışmayın bile, sadece orada olduklarını bilmemiz yeterli."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gokyuzunun-geometrisi-kis-altigeni/", "text": "Gökyüzünü tanımak amacıyla ele aldığımız yaz üçgeni ve kış üçgenini dışında, yıldızları daha kolay tanımak, yerlerinin biraz daha zihninize kazınmasını istiyorsanız kışın kış üçgeni dışında bir geometrik şekil oluştuğunu da görebilirsiniz. Özellikle akşamın erken saatlerinde gökyüzüne bakarsanız Kış Altıgeni ni oluşturan gökyüzünün parlak altı yıldızını rahatlıkla görebiliriz. Altıgenimizin ilk üyesi, gökyüzünün en parlak yıldızı ve Ufocuların sığındığı: Sirius diğer bir adıyla Akyıldız. Canis Major takım yıldızının alfa yıldızı olan ve gökyüzünün de bilinen en parlak yıldızı olan Sirius'tur ve ufka daha yakın bir konumda yer alır. Avcının kemerinde yan yana dizilmiş olan 3 yıldızın hemen arkasından gelir. 8.6 ışık yılı uzaklıktadır. Bir diğer üye ise gökyüzünün en parlak 7. Yıldızı olan Rigeldir . Gökyüzünde kum saatini andıran Orion takımyıldızının sağ alt köşesindeki yıldızdır. Orion takımyıldızında avcının ayağı olarak betimlenmiştir. Işıma gücü çok yüksek ve yayınladığı ışık mavi-beyaz renktedir. Güneşten 900 ışık yılı uzaktadır. Sıcak ve genç bir yıldızdır. Altıgenin bir diğer üyesi Taurus Takımyıldızının en parlak üyesi ve gökyüzünün en parlak 13. Yıldızı olan Aldebaran. Aldebaran ismi Arapçadan gelmektedir. Takip eden, izleyen olarak tercüme edilir, gece gökyüzünde Pleiades yıldız kümesinin hemen aşağısında yer alır. Nitekim Pleiades'i takip etmektedir. Güneş'e 65 ışık yılı uzaklıkta yer alır. Anakol evresinden çıkmış, tüm yakıtını hidrojenini bitirmiş kırmızı dev yıldızdır. Auriga Takımyıldızının en parlak, gökyüzünün ise en parlak onuncu yıldızı olan Capella' da bu altıgenin bir bileşeni. O kadar parlaktır ki, yaklaşık 42 ışık yılı uzakta yer almasına rağmen, büyük şehirlerde ışık kirliliği altında bile rahatlıkla görülebilir. Tek bir yıldızmış gibi görünse de aslında çoklu yıldız sistemidir yani parlak iki ve daha sönük iki yıldızdan oluşur. Gökyüzünün bir tanıdığımız üyesi daha olan Pollux, Güneş'ten daha soğuk bir yıldızdır Gemini Takımyıldızı içerisinde yer alır. Orion Takımyıldızının sağ alt köşesindeki Rigel ve yine aynı takım yıldızında sol üst köşede yer alan Betelgeuse yıldızlarından hayali bir doğru geçirilirse Pollux yıldızını rahatça bulunabilir. Pollux turuncu bir dev yıldızdır. Güneşten 34 ışık yılı uzaklıktadır ve 2006 da edinilen bilgilere göre Pollux'un yörüngesinde bir gezegen yer almaktadır. Altıgenin son bileşeni Procyon bizden sadece 11,5 ışık yılı kadar uzaktadır. Canis Minor takımyıldızında yer alan ve takımyıldızın en parlak, gökyüzünün de 8. en parlak yıldızıdır. Procyon da çift yıldız sistemidir. Özellikle kış aylarında Samanyolu'nun hemen doğusunda rahatlıkla görülür. Türkçe ismi Rümeysa, Arapçası ise Gümüş'tür. Mitolojik olarak Canis Major takımyıldızı ve Canis Minor takımyıldızının, Avcı Orion'u takip eden köpekleri temsil ettiği söylenir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/golge-toplari-su-rezervlerini-korumak/", "text": "Amerika Birleşik Devletleri Los Angeles'da dışarıdan bakıldığında oldukça ilginç görünen, aslında oldukça zekice bir yöntem uygulanmaya başlandı. Gölge topu adı verilen 10 santimetre çapındaki polietilenden yapılan tam 96 milyon adet top, şehrin su rezervinin üstünü kaplamak için kullanıldı. Bu topların içerisi ağırlık yapması için biraz su ile doldurulmuş durumda. Böylece su üzerinde daha sabit bir şekilde durabiliyorlar. Ayrıca su seviyesinin yükselmesiyle yüzey alanı artacağı için, toplar üst üste duracak miktarda fazlaca atılmış. Böylelikle su seviyesi yükseldiğinde üstte kalan toplar düşerek yüzeyi tamamen kaplayabiliyor. Kimse suyun üzerinde duran siyah bir şeyler görmek istemeyecektir, kabul edelim güzel bir su manzarasını simsiyah bir şekilde kaplayarak kesinlikle mahvediyor. Fakat çok önemli bir amaç için. Aslında bu toplar yeni bir icat değil. Daha önceleri özellikle hava alanlarında su alanlarını kuşlardan uzak tutmak ve petrol alanında suyun buharlaşmasını önlemek gibi amaçlar için kullanılıyordu. Buradaki esas amaç ise suyun buharlaşmasını önlemekten ziyade zararlı kimyasallardan onu korumak. Böyle bir su rezerverinde doğal olarak oluşan bromit, suyu temizlemek için kullanılan klor ve güneş ışığı ile temasa geçtiğinde kanserojen olarak kabul edilen bromatı oluşturuyor. Bu kirlilik yüzünden 2007 yılında Los Angeles Su ve Enerji Departmanı 600 milyon galon suyu boşaltmak zorunda kalmıştı. Kirliliğin temizlenmesi ise 4 ay sürmüştü. Ayrıca gölge topları suda zararlı mikroorganizma ve alg gelişimini de engelleyerek suyun daha temiz kalmasını sağlayacak. Peki topların kendisi suya ve dolayısıyla insan sağlığına zarar verir mi? Sonuçta, gölün yüzeyinde milyonlarca plastik parçası var ve kanserojen etki yaratabilir şeklinde düşünenler oluyor. Hayır. Bu toplar özel olarak üretilmişler ve hiçbir biçimde kanserojen etkiye sahip değiller. Günlük hayatta kullandığımız plastiklerden farklı olarak Güneş ışığı altında moleküler yapılarını kaybedip bozunmuyorlar ve ayrıca sudan da etkilenmiyorlar. Yani, neredeyse tıbbi amaçla kullanılan plastik ürünler kadar güvenliler. Gölge topları ayrıca Güneş ışığının büyük bir bölümünü yansıtarak suyun bir miktarını buharlaşmaktan kurtarıyor. Birçok insan, yanlış bilgi nedeniyle siyah rengin Güneş ışığını yansıtmayacağını düşünüyor. Oysa toplar siyah olmasına karşın, Güneş'in en yüksek enerjili ışınları olan ultraviyole dalga boyunu yansıtıyor. Evet, siyah toplar görünür ışığın büyük bölümünü emiyor ve yansıtmıyor. Ancak, ultraviyole ışığı geri yansıtıyor. Çünkü toplar ultraviyole ışığı yansıtacak biçimde özel bir kaplamaya da sahip. Güneş ışığı altında bronzlaşmanızın nedeni de aslında budur. Ultraviyole ışık, görünür ışıktan çok daha fazla enerjiye sahiptir ve çarptığı yere büyük miktarda ısı enerjisi aktarır. Cildiniz bu ışınlara karşı kendini savunmak üzere melanin pigmentlerinin sayısını artırarak korunmaya çalışır. Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti: Gölge topları suyun buharlaşarak gökyüzüne karışması yerine buharlaşmanın önüne geçerek her yıl 300 milyon galon suyu koruyacak dedi. Hayır. Eğer bir su rezervinin üzerini branda ile kaplarsanız, gölün hava almasının önüne geçmiş olursunuz. Göldeki oksijen oranı düşer ve çürükçül bakterilerin sayısında artış olur. Bu da hem gölün ekosistemini yok eder, hem de zararlı gaz salınımını artırarak suyun toksik bir yapıya bürünmesine neden olur. Yani, bir süre sonra gölün suyu içilemez hale gelir. Oysa topların arasında bulunan boşluklar gölün doğal biçimde hava almasına engel olmaz. Ayrıca gölden salınan toksik gazlar da bu boşluklardan çıkıp havaya yayılarak gölde toksik kirlilik oluşmasını engeller."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gorebileceginiz-en-buyuk-firtina-buyuk-kirmizi-leke/", "text": "Bir gezegen düşünün ki içinde fırtınalar kopuyor. Evet, bağrı yanık, Güneş Sistemi'nin fazla agresif gezegeni Jüpiter'den bahsediyoruz. Jüpiter hakkında söyleyecek çok şey, yazacak bir ton bilgi var. Ama biz Güneş Sistemi'nin haylaz çocuğu Jüpiter'in içinde kopan, çok karmaşık bir yapıya sahip olan ve hala bilim insanlarının üzerinde çalışmalar yaptığı Büyük Kırmızı Leke'ye değineceğiz. Büyük Kırmızı Leke, Robert Hooke tarafından ilk olarak 1664 yılında gözlemlendi. Hook, 17.yy'ın en başarılı bilim insanlarından biriydi ve onun çalışmaları yüzyıllar boyunca uzanacak araştırmalara ışık tuttu. Bilim alanında birçok yeniliğin keşfedilmesini sağlayan, Ay'ın kraterleri hakkında araştırmalarda bulunan Hook, Satürn'ün halkalarının da ilk gözlemcilerindendir. Büyük Kırmızı Leke, Jüpiter gibi gezegenlerde sıkça rastlanan, kiminin saatlerce, kiminin ise yıllarca sürdüğü fırtınaların en büyüğüdür. Amatör astronomlar tarafından kullanılan teleskoplarla, yeryüzünden dahi görüntülenip fotoğraflanabilir. Onu ilginç kılan şey ise 400 yıla yakın bir süredir devam ediyor olmasıdır. Ortalama sıcaklığı -160 derece olarak ölçülen devasa fırtınaya dair ilk ciddi araştırmalar 19. yüzyıla dayanmaktadır. Jüpiter'in Büyük Kırmızı Leke'si 40 bin km'ye ulaşan çapıyla o kadar büyüktür ki, üç tane Dünya'yı içine alabilir. Aşağıda sanatçı Michael Carroll'un hazırladığı Dünya ve Büyük Kırmızı Leke'nin karşılaştırıldığı bir fotomontajı görüyorsunuz. Jüpiter'in sıra dışı lekesi Dünya'daki fırtınaların aksine antisiklondur. Yani fırtına yüksek basınç altındadır. Lekenin kuzeyinde hakim rüzgarların batıya; güneyinde ise doğuya doğru esmekte olduğu görülmüştür. Çok karmaşık bir yapıya sahip olan Jüpiter'in dev beneği saatin tersi yönünde dönüyor ve gezegenin ekvatorunun 22 derece güneyinde bulunuyor. Çoğunlukla kahverengi ve kırmızı olarak kendini gösteren lekenin zaman zaman pembeye dönüştüğü de görülmüştür. Üzerinde tartışmalar devam etse de, Büyük Kırmızı Leke'ye tam olarak hala rengini neyin verdiğini bilmiyoruz. Geçtiğimiz yıllarda Jüpiter'e ulaşan robot uzay aracı Juno, Jüpiter'in gizemli fırtınası üzerinde de araştırmalar yapacak ve bilgilerimizin artmasına yardımcı olacak. Büyük Kırmızı Leke'nin bir de küçük bir kardeşi bulunuyor. Adını tahmin edebileceğiniz gibi, bilim insanları bu oluşuma Küçük Beyaz Leke diyor. İsmi sizi yanıltmasın, aslında o kadar da küçük değil. O da Dünya'yı içine sığdırabilecek kadar büyük bir leke. 1 Mart 1979 yılında Voyager 1 tarafından alınan fotoğrafta da görüldüğü gibi; Küçük Beyaz Leke, ağabeyini kovalamaya devam ediyor. İlk başta beyaz bir oluşum olarak beliren Küçük Beyaz Leke'nin ağabeyi gibi uzun süreli bir oluşum olduğu düşünülüyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar Büyük Kırmızı Leke'nin günden güne küçüldüğünü göstermektedir. Yine de astronomlar, Jüpiter'in simgesi haline dönüşmüş ihtişamlı fırtınanın ne zaman kaybolacağını kestiremiyor. Lekenin yok olma ihtimali çok yüksek, ancak Büyük Kırmızı Leke'siz bir Jüpiter'de düşünemiyoruz. Sakın yok olma koca fırtına! Sen böyle çok güzelsin.."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gorelilik-kuantum-fizigi-birlestirilmeye-calisiliyor/", "text": "Neden bu iki kuramı kendi hallerine bırakmıyoruz? Bırakalım da kuantum mekaniği en küçüğün ve görelilik kuramı en büyüğün fiziğini açıklamaya devam etsin. Neden bunları birleştirmeye çalışıp fizikçilerin bile zar zor anladığı, matematiğinin işin içinden çıkılmaz hale geldiği 10-11 boyutlu bir evrenle uğraşmak zorundayız ki? Aslında fizik, uzun yıllar bunu yaptı. Fakat devekuşu olmanın da belli sınırları vardı ve kafamızı kumdan çıkarmanın zamanı gelmişti. Bu sorunun cevabı biraz da bilim tarihi serüveni. Öyleyse başlayalım. Klasik fizik pek çok olguyu matematiksel olarak açıklıyor, matematiksel öngörüleri olgularla örtüşüyordu. Bu disiplinle Newton fiziği, gök cisimlerinin hareketlerini bile açıklama gücüne sahipti. 19'uncu yüzyılın son yarısında Maxwell tarafından elektriksel ve manyetik kuvvetler de açıklanınca artık fiziğin her şeyi çözdüğü, geriye sadece bir iki ayrıntı kaldığı söylenip zafer çığlıkları atıldı. Ama bu iki ayrıntı, fiziğin baştan aşağı değişmesine neden oldu. Bunlardan ilki elektrik, manyetizma ve ışığın hareketinin doğasıyla ilgili ayrıntıydı. Elektrik, manyetizma ve ışık hakkındaki sorunlarla ilgilenen Einstein, iki görelilik kuramı ile fiziğe bakışımızı kökten değiştirdi. Klasik fizik için uzay ve zaman mutlak şeylerdi. Einstein'dan sonra ise uzay ve zaman, evrenin hammaddesiydi, mutlak değildi ve birbiriyle ilişkiliydi. Bu bakış açısı tüm algılarımızda devrim yapıp evreni anlama serüvenimizde çok daha isabetli bir bakış açısı sağlamaktaydı. Diğer ayrıntı, parçacıkların doğasını anlamaya çalışan bilim insanlarının deneylerden hayret verici sonuçlar elde etmesiyle klasik fiziği altüst etti. Fizikçiler, kuantum mekaniği adı verilen tümüyle yeni bir kuram önermek zorunda kaldılar. Newton fiziğine göre bir maddenin doğrusal hızını ve konumunu bilirseniz o maddenin geçmişte ve gelecekte hangi hızda ve konumda olduğunu/ olacağını bilirsiniz. Fakat yeni kurama göre evrene belirsizlik hakimdir. Mümkün olan en mükemmel ölçümleri bile yapsak, parçacıkların konumunu tam olarak belirlediğimizde hızını bilemiyoruz, hızını bilirlediğimizde konumunu bilemiyoruz. Parçacıklarla ilgili tek yapabileceğimiz, konumları veya hızlarının zaman içindeki olasılıklarıyla ilgili istatistiksel yorumlar yapmaktır. Kafayı kuma sokma meselesi burada karşımıza çıkıyor. Evreni anlamamızda çığır açan bu iki yöntem, birlikte uygulanmaya çalışıldığında denklemler sonsuz sonuçlar vermeye başladı. Örneğin kütle çekimi ile ilgili herhangi bir sürecin olasılığının hesaplanmasında; kuantum mekaniği ve göreliliği birlikte kullanmaya çalıştığımızda sonuç %33 veya %87.69856 gibi bir olasılık çıkmıyor, sonsuz oluyor. Yüzde Sonsuz, denklemlerin sonuçları için anlamsız ifadeler demektir. Yani bir yerde fena çuvallıyorduk. Ne de olsa ikisi de ayrı ayrı işe yarar. Fakat tıkandığımız bir nokta var: Tekillikler, yani çok büyük kütlelerin çok küçük hacimlere sıkıştığı fenomenler. Bunlardan ilki kara delikler, ikincisi büyük patlama. Nereden ve nasıl var olduğumuzu açıklayamayan bir fizik, yeterince rahatsız edici."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gorunur-bir-karanlik-madde/", "text": "Ancak bu bildiğimiz türde atomlardan oluşan yani bizim gördüğümüz kısım -bedenlerimiz, evlerimiz, dünyamız hatta uzay- bildiğimiz evrenin sadece %4,6'lık kısmını oluşturuyor. Bir de evrenin karanlık madde ve karanlık enerjiden oluşan bilmediğimiz ve yeni yeni farkına vardığımız %95'lik kısmı var. Evrenimiz nasıl bugünkü haline geldi, galaksiler nasıl bir araya geldi? sorusunu araştıran bilim insanları, görünmeyen maddenin herşeyi bir arada tuttuğu sonucuna, yani karanlık maddeye ulaştı. Karanlık madde Büyük patlama sırasında oluşmuştu. Galaksilerin meydana gelmesini sağlayan, devasa madde kümelerini bir arada tutan karanlık madde idi. Karanlık madde evrenimizin iskelet yapısını oluştururken, görünen bildiğimiz madde bu iskelete dahil olarak günümüz evrenini yapılandırdı. Daha sonra simülasyonlarda yapılan ölçümlere 'karanlık maddeyi' de eklemeye başladılar. Yapılan bu çalışma görünür maddenin 5 katı fazla olarak karanlık madde eklendiğinde galaksilerin gezegenlerin oluştuğunu gösteriyordu. Yıldızlar ve yıldızlararası maddenin bir araya gelerek galaksileri oluşturmasını sağlayan, maddeleri büyük yapılar halinde bir arada tutan yapıcı güç, karanlık maddeydi. Günümüzde artık astronomlar baktıkları her yerde karanlık maddenin varlığını hissetmeye başlamış durumdalar. Karanlık maddenin ışığın tüm dalga boylarıyla herhangi etkileşimi yok. Karanlık madde hiçbir dalga boyunda ışık yaymıyor, dağıtmıyor ayrıca ışığı emmiyor da. Ama Einstein'ın teoremine göre uzay, yerçekiminden etkilenen eğilip bükülebilen ve genleşebilen bir yapıya sahiptir. Bu da bize karanlık maddenin varlığını farkedebilmemiz için bir yol sunar. Kütlesi olan her şey, ister bir yıldız ister bir galaksi olsun; uzayın dokusunu bir kumaş gibi bükebilir ve bir mercek görevi görür. Buna 'kütle çekimsel mercek etkisi' diyoruz. Uzay bükülürken içinden geçen ışık da, bükülmeyle aynı oranda eğri bir yol izler. Işığın bükülmüş uzay-zamana göre yön değiştirmesi garip gelebilir. Ama ışığın bükülmesi her zaman karşılaştığımız günlük bir olaydır. Bununla ilgi sıkça karşılaşılan ve anlamamızı sağlayan örnek: ışık, şarap kadehinden geçer ve meydana gelen kırılmaları görebiliriz. Arkadaki cisimlerin görüntüsü bozulur böylece ışığın bir şeyin içinden geçtiğini anlayabiliriz. Tabi bu ışık kırınımı, uzay zaman dokusunun ışığı bükmesinden çok farklı bir olaydır. Ancak, algılamanız açısından bu örneği aklınızda tutabilirsiniz. Aynen bu mantıkla bakıp, uzak galaksilerden gelen ışığın kırılma miktarını hesapladığımızda çıkan sonuç, bize ışığın olması gerekenden daha fazla kırıldığını gösterir. Yani tüm galaksiler görünmez karanlık maddeyle sarılmış durumda ve karanlık maddenin çekim gücü tüm uzayı görünür maddenin yapabileceğinden çok daha fazla büküyor. Işığın fazladan kırınımını göz önüne aldığımızda karanlık maddenin fotoğrafını çekebiliyor ya da 3 boyutlu olarak modelleme yapabiliyoruz. Işık ışınlarının bükülmelerini ölçüp karanlık maddenin evrende nasıl dağıldığını anlayabiliyoruz. Hubble Uzay Teleskobu bize inanılmaz sayıda fazla galaksinin görüntülerini, boyutunu ve şeklini son derece net bir şekilde ulaştırıyor. Galaksilerden gelen ışığın bize ulaşmadan önce karanlık maddenin içinden geçerken kırılmasıyla ortaya çıkan şekil bozukluklarını belirleyerek evrenin görünmeyen kısmının haritasını çıkarabiliyoruz. Belli bir şekle sahip galaksilerin görüntüsü, önlerindeki karanlık madde yoğunluğu tarafından merceklendiğinde hesaplanabilir oranda bozulmuş oluyor. Karanlık madde ağırdır ve evrenimizi oluşturup yapılandıran, yapıcı bir maddedir. Aslında bir nevi çimento gibidir. Çok hızlı hareket etmiyor ve görülemiyor. Ama bunun dışında onun hakkında yeni şeyler de öğreniyoruz. 2004 yılında bir teleskobun yakaladığı görüntülerde, tabiri caizse hayaletimsi olduğunu öğrendik. 4 milyar ışık yılı uzakta 2 galaksi kümesi çarpıştı ve dehşet bir güç açığa çıktı. Çarpışmanın şok dalgası bir mermi gibi görünüyor. Bu yüzden buna mermi küme çarpışması dendi. Mermi küme çarpışmasında karanlık maddenin bir özeliğini daha keşfettik. İki galaksi çarpıştığında görünen madde birbirine girse de, karanlık madde yoluna devam ediyor. Sıradan madde beklenildiği gibi davranıp etkileşime giriyor, duruyor veya yön değiştiriyor. Karanlık madde ise hiçbir etkileşime girmediği için bir hayalet edasıyla yoluna devam ediyor. Evrenin ilk 7 milyar yılında şeklini belirleyen karanlık madde idi. Bir iskelet olup galaksilerin bir araya gelmesini oluşması sağladı. Şu anki metotlarımızla evrenin %23'ünü meydana getirdiğini hesaplayabiliyoruz. Fakat geri kalan %72'lik baskın kısım; evrenin genişlemesini ve dev galaksi kümelerinin birbirinden uzaklaşmasını sağlayan karanlık enerji. Bugün görüyoruz ki, karanlık enerjinin etkisi büyük patlamadan sonra yavaş yavaş artış gösteriyor. Bu iki güç arasındaki oran, evrenin ileriki zamanlarda nasıl şekilleneceğini de gösteriyor. Eğer karanlık enerji baskın çıkarsa evren trilyonlarca yıl sonra büyük yırtılma ile son bulacak. Eğer karanlık madde evrende yüksek orana çıkarsa, yine trilyonlarca yıl sonra evren kendi içine geri çökmeye başlayacak. Üçüncü bir olasılık olarak, bu iki güç birbirini dengelerse düz, sabit, ancak trilyonlarca yıl içinde termodinamik açıdan ölmeye mahkum bir evren ortaya çıkacak. - 1 Karanlık maddenin fazla olduğu - 2 Karanlık enerjinin fazla olduğu - 3 Karanlık madde ve karanlık enerjinin birbirine eşit olduğu durumlar"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gozlem-senlikleri-ne-katilanlarin-bilmesi-gerekenler/", "text": "Havalar ısınıyor; gökyüzü gözlem şenlikleri, festivaller, gözlem etkinlikleri bizleri bekliyor. Bazılarımız daha önce hiçbir etkinliğe katılmadı ve bu sene artık zincirlerini kırmak istiyor. Bazılarımız ise daha önce katıldı ama hala yeteri kadar tecrübeli değil. Öncelikle katılacağınız etkinliğin özelliklerini belirlemeniz gerekiyor. Nerede olacağı, kaç gün süreceği, organizasyonu kimin yaptığı ve daha önce bu tür organizasyonlar yapıp yapmadığı gibi bilgiler ışığında ihtiyaçlarınızı belirlemeniz doğru olacaktır. Örneğin aynı grup yıllardır aynı yerde aynı etkinliği yapıyorsa, artık bazı aksaklıklar giderilmiş demektir. Hesapta olmayan durumlar için de mutlaka hazırlıklı olurlar ve sorunlar büyümeden çözüme kavuşturulur. Kozmik Anafor platformunun bu yıl Ağustos ayında altıncısını yapmayı planladığı Antalya'daki Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali ve Bursa'daki Uludağ Astrofest bunlara örnektir. En güzel örnek tabii ki Saklıkent Bakırlıtepe'de bu sene 23. kez düzenlenecek olan Tübitak Ulusal Gözlem Şenliği'dir. Devletin imkanları da seferber olunca, şenliğin tadı bir başka oluyor. Katılmanızı tavsiye ederdik ama, maalesef Tübitak Gözlem Şenliği'ne başvurular 2021 yılı için sona erdi. Ayrıca Konya Taşkent Gökyüzü Şenliği de oldukça kapsamlıdır. İşte, bu tarz etkinliklerde çok temel ihtiyaçlarınız dışında çantanızı doldurmanıza gerek olmayabilir. Bol miktarda su, 5 litrelikler kullanışlı oluyor, kendi aracınızla gitmiyorsanız araçla gelen birine sipariş edin. Unutmayın ki suyu dağ başında sadece içmek için kullanmayacaksınız. Gideceğiniz yerin denizden yüksekliği çok önemli. Özellikle yüksek yerlere çıkacak olanlar için tekrar belirtelim, gündüz çok sıcak ama gece de çok soğuk oluyor. Gece soğuktan korunmak için çadırınızın içinde üstünüze örttüğünüz battaniyeler, Güneş'in doğması ile birlikte sizin can düşmanınız haline gelebiliyor. Tabi bölgenin özelliklerine göre sabah 8 akşam 5 mesai yapan sivrisinekler ve avucunuz kadar böcekler de sizi uyutmayacaktır. Bu paragraftan çıkarmanız gereken sonuç, battaniyeyi üstünüzden atıp sinek ilacına Davidoff muamelesi yapacağınız anı çok iyi ayarlamanız gerekiyor. Ufak bir gecikme size pişik ve koca koca sinek ısırıkları olarak geri dönebilir. Gözlem şenliklerinin bilim etkinliği olduğunu unutmamanız gerekli. Yani, çok eğleneceğiz, vuhuuu kopacağız! kafasındaysanız, hiç yerinizden kalkıp gitmeyin buralara. Gözlem şenlikleri, genellikle gündüz yapacak pek birşey olmayan, geceleri ise önünüzü görmeniz bile pek mümkün olmayan zifiri karanlıkta teleskoplar eşliğinde gökcisimlerinin izlendiği etkinliklere sahne olan organizasyonlardır. Gündüzleri, etkinliği düzenleyenlere göre farklılık gösteren bilim atölyeleri oluyor. Bu atölyeler ise çoğunlukla çocuklara ve çocuk ruhlulara hitap ediyorlar. Kartondan maket yapımı, boyama ve resim atölyeleri, çeşitli elektrik deneyleri, şişelerden yapılan roketlerin su veya uçucu gazlarla fırlatılması gibi etkinlikler oluyor. Güneş altında katlanması zor olsa da, Güneş teleskopları ile yapılan Güneş gözlemlerini de unutmayalım. Güneş'i yakından görebilmek de heyecanlı bir aktivitedir. Ayrıca, bilimsel sunum ve söyleşiler de gündüz vakitlerinde gerçekleştiriliyor. Gittiğiniz etkinliğin niteliğine ve konuşmacıların yapılarına göre sunumlar bazen bir üniversite amfisinde ders anlatır ciddiyetindeyken, bazıları uzay ve evrenle ilgili keyifli konuların neşeyle takip edildiği anlatımlar olabiliyor. Gece olduğunda karanlığa gömülen etkinlik alanında, teleskop başında gezegenleri ve derin uzay cisimlerini izleyeceksiniz. Çoğunlukla her teleskop başka bir gökcismine dönük olduğu için, o teleskop senin bu teleskop benim dolaşacaksınız birkaç saat. Bunun yanında, eğer yanınızda fotoğraf makinası getirmişseniz ışık kirliliğinin olmadığı bu ortamda astrofotoğraf çekimleri yapabilirsiniz. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali gibi bazı etkinliklerde, katılımcılar fotoğraf makinaları eşliğinde uygulamalı astrofotoğraf eğitimleri alıp, evlerine yıldızlar altında çekilmiş fotoğrafları ile dönebiliyorlar. Yine, profesyonel çekim yapan astrofotoğrafçıların yanına ilişip, o rengarenk gökyüzü fotoğraflarının nasıl çekildiği izleyip öğrenebilirsiniz. Böylelikle astrofotoğrafçı sabrını da deneyimlemiş olursunuz. Etkinliklere katılanlar olarak en temel amacımız, şehrin gürültüsünden, stresinden ve yoğunluğundan bir süre de olsa kaçıp doğayla iç içe pozitif enerji depolamak. Bunun yanında, şehirlerde asla göremeyeceğiniz Samanyolu ve muazzam bir yıldız manzarası eşliğinde gökyüzüne hayran hayran bakmak. Şenliğe gelen hemen herkesin temel amacı ve beklentisi bundan ibaret. O halde çekingen olmayın, tanımadığınız insanların sohbetlerine katılın, kaynaşın. Bırakın doğa sizi, ortak zevkleriniz, ortak heyecanlarınız olan insanlarla birleştirsin. Beyne daha fazla oksijen gittiği dönemlerde kurulan arkadaşlıklar daha uzun ömürlü oluyormuş . 15 Mart 2017 tarihinde, İzmir Bahçe... 30 Mart 2018 Cuma günü, Çanakkale B... 13 Kasım 2018 Salı günü, Kilis'te ç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gozlemevine-hapsedilen-dusman-astronom/", "text": "II. Dünya Savaşı başladığında Mount Wilson Gözlemevi çalışanları da askere çağrıldı, bir kişi hariç: Alman bilim adamı Walter Baade (1893 1960). Wilhelm Heinrich Walter Baade, 24 Mart 1893 tarihinde Almanya'da doğdu. Göttingen Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayan Baade 1919'da Hamburg Gözlemevinde çalışmaya başladı. 1931 Hamburg'dan ayrılıp Los Angeles'a geldi ve Mount Wilson'a gelip zamanın en büyük teleskobu Hooker'un başına geçti. Lakin büyük abisi Hubble'den ona sıra gelmiyordu. 1939 yılında II. Dünya savaşı başladı. 1941'de Japonlar Hawaii'de bulunan Pearl Harbor'ı bombaladı ve bunun üzerine Amerika resmen II. Dünya Savaşına dahil oldu. Bugün artık yayınlanan belgelere göre anlıyoruz ki İngiliz gizli servisi Pearl Habor'a yapılacak saldırıyı 3 gün önce Amerikalılara bildirmesine rağmen, Amerikalılar bilinçli olarak tedbir almamış. 19 Şubat 1942'de Başkan Roosevelt 9066 numaralı başkanlık emriyle Kaliforniya'da yaşayan 120 bin Japon kökenli Amerikan vatandaşını mülklerini yok fiyatına sattırıp iç bölgelerde kurdukları kamplara taşıdılar ve başlarına onları gözetleyecek bir askeri birlik koydular. Aynı işlem Alman vatandaşları içinde geçerliydi. Bu gelişme üzerine Mount Wilson Gözlemevi çalışanları askere çağrıldı. Walter Baade ise Almanlar'la Amerikalılar savaşta olduğu için potansiyel düşman ilan edildi ve yargılandı. Bilim adamlarının araya girmesiyle kampa gitmek yerine ev hapsinde kalacaktı. Mount Wilson'da bulunan lojmanından dışarı çıkmayacaktı. Sonra cezayı biraz hafifletip gözlemevinde de çalışmasına izin verdiler. Böylelikle Walter Badee gözlem evine hapsedilmiş oldu. Ayrıca savaş şartları geçerli olduğu için Los Angeles'ta geceleri hiçkimse ışık yakmıyordu. Çünkü Japon savaş uçakları gelirse ışık olan yerleri bombayalacak korkusu hakimdi. Bir astronomun başına gelebilecek en güzel şey: Kapkaranlık bir gece ve dünyanın en büyük telekobu. Üstelik etrafta kimsecikler yok. Bütün bilim adamları savaşa çağrılmış. Ceza mı bu şimdi ödül mü? Bana göre ödül. Walter Baade bu sayede tek başına zamanın en büyük teleskobuyla müthiş keşiflere imza attı. Hubble'ın yaptığı hesapları yeniden gözden geçirdi ve evrenin yaşının 13 milyar yıl olduğunu hesapladı. Hidalgo ve Icarus isimleri verilen 2 tane asteroid keşfetti. Süpernova patlamalarının kozmik ışık yaydığını ve nötron yıldızları oluşturduğunu gözlemledi. Yıldızları özelliklerine sıcak ve genç, yaşlı ve soğuk diye iki grupta inceledi. Savaşın şekli belli olunca Pasadena şehri sınırları içerisinde kalmak şartıyla evinden dışarı çıkmasına izin verildi. Savaştan yıllar sonra, 1954 yılında keşiflerini yayınladı ve bilim dünyasını alt üst etti. Bu keşifleri sayesinde kendisine onlarca bilimsel ödül verildi. 1958 yılında Mount Wilson'dan ayrılıp Almanya'ya döndü. 25 Haziran 1960'da doğduğu şehirde öldü."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/grafen-karmasik-molekuller-ve-evren/", "text": "Karbon atomlarının bal peteği şeklinde bir dizilişle oluşturdukları, sanayide birçok devrimsel alanda kullanılan bir maddedir Grafen. Birbirine altıgen olarak bağlanmış tek sıra karbon atomlarından oluştuğu için iki boyutlu kabul edilir. Çok sağlamdır ve elektronik sanayiinde akla hayale gelmeyecek kadar geniş kullanım alanları vardır. İlginçtir, bizim yapay olarak laboratuarlarda ürettiğimiz bu maddenin, uzayda toz ve gaz bulutları içinde yer aldığı keşfedildi. Böylelikle, oldukça özel yapılı olan bu karbon molekülünün, yıldızlararası ortamda, şartlar uygunsa kendiliğinden oluşabileceğini bulmuş olduk. Bir anlamda Panspermia teorisi de böylelikle, güçlü bir kanıtla desteklenmiş oluyor. Bu aslında şunu gösteriyor; sadece Dünya gibi gezegenlerde özel şartlar altında oluşabileceğini düşündüğümüz birçok molekül, uzay boşluğunda kozmik ışınlar altında kendi kendine oluşabiliyor. Zaten gözlem tekniklerinin ilerlemesi sayesinde, birçok organik molekülün, hatta aminoasitlerin bile uzay boşluğunda öylece oluşabildiğini görmüştük. Grafen ise, ancak yapay yollarla ve gelişmiş bir teknolojiyle oluşturulabileceğini düşündüğümüz bir maddenin, uzay boşluğunda kendiliğinden oluşabildiğini farketmemiz açısından ilginç bir yere oturuyor. Bu da, karmaşık moleküllerin ve dolayısıyla yaşamın yapıtaşlarının var olabilmesi için çok özel şartlar gerektiği, Dünya'nın bunu sağlayabilen tek yer olabileceği savını bir anlamda çürütüyor. Çünkü evrende çok büyük ve gerekli özel şartları sağlayabilecek yerlerin sayısı çok fazla."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gtu-uzay-gunleri-episode-iv-aquila/", "text": "Gebze Teknik Üniversitesi Havacılık ve Uzay Kulübü'nün bir gelenek haline getirdiği, alanında uzman konuşmacıların katılacağı Uzay Günleri Episode-IV AQUILA etkinliği 14-15 Mart 2020 tarihlerinde Gebze Teknik Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezinde gerçekleştirilecek. Profesyonel ve amatör astronomları bir araya getiren etkinlikte; birbirinden keyifli konferanslar, panel oturumları gerçekleşecek, stand alanı etkinlik boyunca misafirler için açık olacak. Kozmik Anafor Astronomi Platformu'nun da desteklediği, sektörün önde gelen isimlerini uzay severlerle bir araya getirecek olan bu etkinliği, Doç. Dr. İlyas Kandemir açılış konuşmasını yaparak başlatacak. Ardından Prof. Dr. Mehmet Emin Özel, Ast. Prof. Dr. Erk İnger, Öğr. Gör. Ayhan Tarakçı, Şahin Ekşioğlu, Alp Sirman, TUSAŞ Ekibi, Prof. Dr. Cengiz Toklu ve Prof. Dr. Alim Rüstem Aslan konuşmacı olarak katılacak. Gebze Teknik Üniversitesi yeni devreye giren Marmaray hattı Fatih Gebze Teknik Üniversitesi durağını içinde bulunduruyor. Durakta indikten sonra 5dk yürüyerek etkinlik alanına ulaşabilirsiniz. Etkinliğe katılmak için bit.ly/UZAYGUNLERI linkinden bilet almanız yeterli. Tuzla Belediyesi, 4 üniversite, 14 ... Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2019 Etkinlik Takvimi Açıklandı! 10 Nisan 2017 tarihinde, Antalya ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gtu-uzay-gunleri-etkinligimizden-kareler/", "text": "Gebze Teknik Üniversitesi Havacılık ve Uzay Kulübü'nün düzenlediği Uzay Günleri etkinliği 8 Mart 2018 tarihinde gerçekleştirildi. Kozmik Anafor'un medya sponsoru olarak katkıda bulunduğu Uzay Günleri etkinliğine, kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan ve uzman astrofotoğrafçımız Murat Sana konuşmacı olarak katıldılar. Etkinlikte ayrıca Yalansavar'dan Tevfik Uyar, emekli astronom Prof. Dr. Ethem Derman ve havacılık ve uzay psikolojisi uzmanı Ayça Mumkule Erşipal da konuşmacı olarak yer aldılar. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2022 Kayıtları Açıldı! 7 yıldır Kozmik Anafor Astronomi Pl... 15 Mart 2017 tarihinde, İzmir Bahçe... 25 Aralık Cuma günü, Saat 16:00-17:..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gun-dogarken-gorulen-parlak-yildiz/", "text": "Bazı gün doğumları sırasında gökyüzünde parlak bir veya birkaç yıldız kendini belli eder. Gün doğdukça kaybolan tüm yıldızların aksine, oldukça parlak bir biçimde gökyüzünde görünürler. Aslında bu bir yıldız da değil, çoğunlukla Venüs, Satürn, Mars ya da Jüpiter gezegenidir. Televizyona çıkıp sabahtan akşama Merkür'den bahseden astrologların hiçbiri görmemiş, görünebildiği zamanlarda yerini dahi bilmedikleri için gösteremeyecek olsalar da, dikkatlice gözlemleyenler bunlar arasında biraz daha soluk olarak Merkür'ün de zaman zaman yer aldığını bilir. Uzun yazı okumak istemeyen okurlarımıza söyleyelim ki, şu an ve önümüzdeki aylarda (Haziran 2020 Ocak 2021 arası) sabaha karşı, Güneş doğmadan hemen önceden başlayarak gün doğumu sırasında görülen doğu ufkundaki çok parlak yıldız, aslında bir yıldız değil. Gökyüzü aydınlandığında dahi, sabah saatlerinde en doğuda, çok parlak biçimde Venüs gezegenini göreceksiniz. Eğer keskin gözlere veya bir dürbüne sahipseniz, hava aydınlanırken ufka çok yakın konumdaki Merkür'ü de görmeniz mümkün. Venüs , yörüngesinin Güneş'e oldukça yakın olmasından ötürü gökyüzünde de Güneş'e yakınlarda bulunur. Bu yüzden gün doğum ve batımları sırasında sıklıkla Venüs'ü görürüz. İşte, en aşırı parlaklık da Venüs tarafından sergilenir. Her şey çok basit bir geometrik olaya dayanıyor. Venüs bir iç gezegen olduğu için, yani Dünya ile Güneş arasında bir yörüngeye sahip olduğu için biz Dünya'dan baktığımızda Venüs'ün yörünge hareketini ayırt edebiliriz. Yani Venüs yörüngesi etrafında nasıl Güneş'in etrafında dolanıyorsa, gökyüzünde de Güneş'in etrafında benzer şekilde dolanır. Venüs; zaman zaman Güneş'in önünden geçerken, zaman zaman arkasında kalır. Aynı şekilde bu dolanma hareketi sırasında bize göre Güneş'in sağında veya solunda da kalabilir. Bu sebeple Ay gibi evreler gösterirken, ayrıca bu hareketi ile bir gezegen olduğunu anlamamıza imkan verdiği gibi bize onun Jüpiter olup olmadığını anlamamıza da imkan sağlar. Aşağıdaki görselde Venüs ile Dünya'nın yörüngeleri arasında bir üçgen görülüyor. Buradaki alfa açısı bize Venüs'ün gökyüzünde Güneş'ten kaç derece uzakta olduğunu verir. Dikkat ederseniz bu açı hiçbir zaman belirli bir değerin üzerine çıkamaz, yani Venüs gökyüzünde Güneş'ten en fazla belirli bir derece uzakta görülebilir. Bunun aksine Jüpiter bir dış gezegen olduğu için gökyüzünde Güneş'ten olan görsel uzaklığında bir sınırlama yoktur. Yukarıdaki görselde verilen açı en büyük açı değeri değildir! En büyük açı değeri için Venüs'ün bulunduğu yerdeki açı 90 derece, yani teğet olmalıdır. Bu durumda da parlaklıklarına bakmamız yeterli, Venüs gökyüzünde Jüpiter'e oranla daha parlak görünür. Dolayısıyla parlak olan Venüs'tür diyebiliriz. Buradan da bir diğer sonuca ulaşıyoruz, yalnızca gün batımında görünmedikleri. Yörüngeleri dolayısıyla bir taraftayken Güneş'in solunda diğer taraftayken ise sağında kalırlar. Haliyle ya gün doğumu öncesinde Güneş'ten önce doğarlar ya da gün batımı sonrasında Güneş'ten hemen sonra batarlar. Fakat biz genelde gün doğmadan önce uyanık olmadığımız için daha sıklıkla gün batımında görmeye alışkınız. Halbuki benzeri şekilde gün doğumu sırasında görmek de mümkündür. Bu gezegenleri bir teleskop ile görüntüleyebilir, bu teleskoba bağladığınız iyi bir fotoğraf makinesi ile çok detaylı olmasa da rahatlıkla fotoğraflayabilirsiniz . Aynı zamanda, gezegenler parlak olduğundan dolayı ortalama büyütme gücüne / lenslere sahip fotoğraf makineleri ile fotoğraflayabilirsiniz. Hele ki, bir takip sistemine sahipseniz, gezegenleri çok daha iyi biçimde görüntüleyip fotoğraflamanız da biraz çaba sarfedip ustalaştığınızda mümkün olacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-aniden-yok-olsa/", "text": "Öncelikle Güneş aniden yok olunca, Dünya'nın çevresinde dönmesini sağlayan çekim etkisi de yok olacağından, dairesel olan yörüngemiz Güneş kaybolduğu andan itibaren hangi doğrultuda ise o yöne doğru hareketimizi düz biçimde sürdüreceğiz. Yani Dünyamız galaksinin içinde düz doğrultuda binlerce km'lik bir hızla yol almaya başlayacak. Doğrultumuz ve hızımız değişmediği için herhangi bir savrulma veya yıkım da yaşanmayacak. Endişelenmeyin; yolculuk sırasında herhangi bir gökcismine veya başka bir yıldıza çarpma ihtimalimiz çok çok düşük. Burada şunu belirtmek gerekir ki, kütle çekim etkisinin evrendeki en yüksek hız olan ışık hızıyla yayıldığını düşünüyoruz. Bu da şu anlama geliyor; Güneş aniden ortadan kaybolduğunda üzerimizdeki kütle çekim etkisinin ortadan kalkması 8 dakika kadar bir süre alacak. Sonrasında yukarıda belirttiğimiz senaryo dahilinde düz bir doğrultuda galaksinin derinliklerine yol almaya başlayacağız. Güneş'in yok olduğunu bizim anlamamız, ışığı bize yaklaşık 8 dakika ulaşabildiği için ancak 8 dakika sonra mümkün olacak. Dünya'nın gündüz tarafında olanlar için gökyüzü aniden kararacak. Gece tarafında olanlar ise Ay'ın aniden kaybolduğunu görecekler. Çünkü Ay da bize Güneş ışığını yansıtıyor. Güneş yok olduğunda, bir ışık yansıtamadığı için gözden kaybolacak. Güneş bir anda gitse ve ortalık kararsa bile şehirlerimizde gökyüzü yıldızlarla dolmayacak. Çünkü elektrik şebekemiz hala çalışıyor ve sokak lambaları şehirlerimizde ışık kirliliğine sebep oluyor. Bu sırada Jüpiter ve Satürn gibi gezegenler gökyüzünde görünür durumdaysa, onları görmeye devam ediyoruz, çünkü bu gezegenlerden bize ulaşan ışığın yolculuk süresi uzaklıkları nedeniyle oldukça fazla. Ancak, yaklaşık 50 dakika sonra Jüpiter, 80 dakika sonra ise Satürn gökyüzünde görünmez hale gelecek. Dünyamız ışık ve ısı kaynağından yoksun hale düştüğü için yavaş yavaş soğumaya başlayacak. Fakat bu öyle çok ani biçimde olmayacak. Sıcaklığın sürekli düştüğünü gün gün yavaşça hissedeceğiz. Bununla beraber, yaşayabilmek için Güneş ışığına bağımlı olan bitkiler fotosentez yapamayacak hale gelecekler. Yaklaşık 1 hafta 10 gün içinde yeryüzündeki tüm yeşil bitkiler ölüp yok olacak. Mantarlar ise fotosenteze ihtiyaç duymadıkları ve yeryüzü henüz donmadığı için bir süre daha hayatlarına devam edecekler. Tabi bizler de acil tedbirler alacağız. Güneş'in yok olduğunu gören yetkililer çok hızlı biçimde sıcak jeotermal suların bolca bulunduğu İzlanda gibi yerlere korunaklı şehirler inşa etmeye başlayacaklar. Kendi elektriğini üretebilen ve ısısını sağlayabilen bu jeotermal kentler geçici ancak uzun yıllar insanların yaşaması için yeterli olacak. Fakat insanlığın büyük kısmı, yer ve kaynak sıkıntısı nedeniyle bu yapılarda yaşama şansı bulamayacak. Çoğumuz, elimizde olanlar tükendikten sonra soğuktan, susuzluktan ve açlıktan birkaç ay içinde öleceğiz. Bu arada yeryüzü yavaşça soğumasını sürdürüyor olacak. Yaklaşık 1 yıl sonra yüzey sıcaklığı -100 santigrat derece civarına düşmüş olacak. Bu sıcaklıkta atmosferde bulunan tüm karbondioksit donacak ve atmosferimiz saf haliyle bitki yaşamına izin vermez hale gelecek. Yani jeotermal kentlerde yaşayan insanlar, yiyecek bitki yetiştirmek için aynı zamanda karbondioksit de üretmek zorunda kalacaklar. Güneş ışığına bağımlı olan algler öldüğü için okyanusların besin zinciri kesintiye uğrayacak. Alglerle beslenen canlılar ölecek. Bu canlılarla beslenen diğer küçük canlılar da ölecek. O küçük canlılarla beslenen balıklar da öldüğü için daha büyük balıkların da nesli tükenecek. Özetle okyanusların ilk 1 km'lik derinliğine kadar yaşayan tüm canlılar yok olacak. Geriye, zor koşullarda yaşayabilen birkaç tek hücreli bakteriden başka bir şey kalmayacak. Zaten birinci yılın sonuna kadar, düşen sıcaklık nedeniyle denizler ve okyanuslar buz tutmaya başlayacak. Gün geçtikçe daha da kalınlaşan, yüzlerce metre kalınlığındaki bir buz tabakası tüm okyanusların üzerini kaplayacak. Okyanus derinlerindeki jeotermal bacaların çevresinde yaşayan canlılar için ise pek birşey farketmeyecek. Zaten hiçbir biçimde Güneş ışığına bağımlı olmadıkları için buralarda güle oynaya yaşamlarına devam edecekler. Dünya'nın çekirdeği milyarlarca yıl daha sıcak kalmaya devam edeceği için jeotermal bacalar hep varolacaklar ve yaşam alanları zarar görmeyecek. Birkaç yıl sonra buz kalınlığı 1 km'nin üzerine çıkacak. Ancak okyanusların derin bölgeleri her zaman sıvı kalmaya devam edecek. Bir süre sonra da okyanus yaşamı sadece jeotermal sıcak su bacalarının çevresiyle sınırlı olacak. 10 yıl içerisinde Dünya'nın sıcaklığı -250 santigrat dereceye kadar düşecek. Bu sıcaklıkta atmosferin neredeyse tamamını oluşturan azot ve oksijen donarak yeryüzüne kar şeklinde yağacak. Yani atmosferimiz yok olacak. Bu sırada tüm karalar da buzla kaplanmış, okyanuslar insanın erişemeyeceği kadar donmuş, göl ve nehirler yok olmuş olacağı için, jeotermal kaynaklar çevresindeki korunaklı yapılarda yaşamlarını sürdürmeye çalışan şanslı insanlar, daha büyük projelere girişmeleri gerektiğini fark edecekler. Bu farkındalık sonucu, yeryüzünün derinliklerine doğru artan sıcaklıktan faydalanabilmek için yüzlerce, binlerce metre derinliklerde, tünel ağlarından oluşan şehirler inşa edecekler. Enerjilerini yerkabuğunun derinliklerindeki sıcak magma'dan sağlayarak bu tünel şehirlerde, yaşamlarını binlerce, hatta milyonlarca yıl boyunca sürdürebilecekler. Magmanın ısısı sayesinde elektriklerini üretip, aydınlanabilecek, soluyacak hava üretebilecek, bitki ve hayvan yetiştirebilecekler. Bir süre sonra tünel şehirlerde bu yaşam insanlar için normal hale gelecek. Hatta belki nesiller sonra, Dünya yüzeyinde yaşadığımız bile unutulup gidecek. Yer altında geçen binlerce, milyonlarca yıl içinde eğer insanlık uzay teknolojisi alanında ilerleyebilirse, belki bir gün Dünya'nın yakınından geçtiği bir yıldızın çevresindeki uygun şartlara sahip bir gezegene taşınarak bugünkü gibi normal hayatlarına dönebilecekler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-aslinda-dev-bir-yildiz/", "text": "Popüler bilim yayınları ve basında, Güneş'in diğer yıldızlar karşısında nasıl da küçücük kaldığı ile ilgili çok sayıda karşılaştırma görmüşsünüzdür. Oysa yıldızlar alemi, belgeselcilerin gözdeleri olan gösterişli bu dev yıldızlara karşı pek merhametli davranmaz. Gösterişli dev yıldızların yanında biricik yıldızımızın pek bir minik, pek bir çelimsiz kaldığı doğrudur. Ancak, bizim bu minicik sandığımız yıldızımız, Samanyolu'nda yer alan yıldızların en az %88'inden daha büyük kütleye, çapa ve parlaklığa sahiptir. Üstteki fotoğrafta boyut karşılaştırmasını verdiğimiz kırmızı cüce yıldızlar, var olan tüm yıldızların en az %80'ini oluştururlar ve ancak Jüpiter gibi gaz devi gezegenler ile kıyaslanabilecek boyutlardadırlar. Kırmızı cüce yıldızlar ile, yıldızımız arasında kalan ve K tayf sınıfı anakol yıldızları olarak nitelenen bir yıldız ailesi daha bulunur. Bunlar da Güneş'in yanında küçük, mütevazı boyutlardadır ve tüm yıldızların yaklaşık %8'lik bölümünü meydana getirirler. G tayf sınıfı bir anakol yıldızı olan Güneş, boyut olarak kırmızı cüce yıldızların çoğundan onlarca kat büyük olmasına karşın, kütle açısından arada bu denli büyük farklar bulunmaz. Örneğimizdeki kırmızı cüce yıldız, yanında minicik kalıyor olsa da; yıldızımızın yaklaşık %20'si kadar, yani 5 kat az kütleye sahiptir. Onunla hemen hemen aynı boyutlarda olan Jüpiter gezegeninin kütlesi ise Güneş'in sadece binde biri kadardır. Yani o minicik yıldız, yanında çok yakın boyutlarda görülen Jüpiter'den en az 250 kat daha ağırdır. Unutmayın, yıldızlar kendileriyle aynı boyutta görülen gezegenlerden her zaman çok ama çok daha büyük kütleye sahiptirler. Geri kalan büyük kütleli anakol yıldızlarının ve ömrünün sonuna yaklaşmış kırmızı devlerin, tüm yıldızların en fazla %5 veya 6'sını oluşturduğu düşünülüyor. Bu da, 400 milyar yıldız içeren Samanyolu'ndaki Güneş'in ağabeylerinin 24 milyar civarında olduğu anlamına gelir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-ay-tutulmalari-nasil-olur/", "text": "Tutulmalar ışığın doğrusal yayılması sonucu oluşan bir gölge olayıdır aslında. Bir ışık kaynağından gelen ışığın bir engel sebebiyle aydınlatamadığı bölgelere gölge denir. Işık doğrusal yayılmasaydı gölge oluşumu olmazdı. Tıpkı gece ve gündüzün oluşamayacağı gibi. Tutulmaların sebebi Ay'ın Dünya etrafında 29.5 günde bir dolanması sonucu Ay'ın ve Dünya'nın gölgesinin birbirlerinin üzerine düşmesidir. Öyleyse neden her ay tutulma gözlenmez? Bunun nedeni, Dünya'nın Güneş etrafında ve Ay'ın da Dünya etrafında dolanma yörüngelerinin aynı düzlemde olmayışından dolayıdır. Dünya ve Ay, 50 lik bir düzlem farkıyla yörüngelerini yılda en az iki kere kesecek biçimde dolanırlar. Bu yüzden bir yılda en az 2 kere Ay, 2 kere de Güneş tutulması gözlemleyebiliriz. Yörünge düzlemleri kesiştiğinde Ay tutulmasından yaklaşık 2 hafta sonra ise Güneş tutulması gözlenir. Tabi, tutulmaya şahit olmak için Dünya üzerinde bulunduğunuz konumun da önemi büyüktür. Güneşten gelen ışık demetlerinin dünyamıza ulaşmasına Ay engel olursa, Dünya üzerinde belli bölgelerde gölge oluşur, bu gölge içerisinde kalan gözlemci için güneş tutulmuş olur. Gündüz dediğimiz aydınlık tarafın kısa bir süreliğine ışık alamaması durumudur. Bu da Ay'ın evrelerinden, yeni ay dediğimiz evrede, yani Dünya'dan bakıldığında tümünün karanlık göründü hilal evresinden bir gün önceki dönemde gerçekleşebilir. Güneş tutulmasının ertesi gününde, gün batımında görülen Ay'a bakarsanız; incecik bir hilal şeklinde olduğunu göreceksiniz. Bu hilal, aynı zamanda Hicri Takvim'de yılın 12 ayından her birinin de başlangıcı olarak kabul edilir ülkemizde. Bunun tek sebebi, engelimiz Ay'ın çapının, dünyamızın çapına göre 4 kat küçük olması ve dünya ve ayın arasındaki ortalama 384.000 km'lik uzaklık. Yani küçük ve uzak bir engelin büyük bir cisim üzerinde oluşturacağı gölge epeyce küçük olur. Dünyamızın her yeri gölge olamayacağı için güneş tutulması her yerden gözlemlenemez, veya bazı yerlerde parçalı tutulma gözlenirken bazı yerlerde tam tutulma gözlemlenir. Daha detaylı açıklaması için bu linkteki yazımıza bakabilirsiniz. Tam Güneş Tutulması: Ay tarafından Güneş küresi örtülür ve Güneş tacı çıplak gözle görülebilir hale gelir. Tam Güneş tutulması esnasında hava kararır ve bu kararmayla beraber parlak yıldızlar ve gezegenler gözle görülebilir. Halkalı Güneş Tutulması: Ay, Güneş'in önünden geçerken Güneş'i tam örtemeyebilir Ay, her tam kavuşumlu geçişinde Güneş'i tam örtemez ve bu durumda da Güneş diskinin Ay tarafından örtülmeyen kısmı, Dünya'dan halka şeklinde gözlemlenir. Hibrit Güneş Tutulması: Meydana gelen Güneş tutulmasının Dünya yüzeyinin bazı bölgelerinde tam, bazı bölgelerinde ise halkalı olarak gözlemlenmesiyle oluşur. Hibrit Güneş tutulması çok ender olarak görülen bir tutulma türüdür. Parçalı Güneş Tutulması: Ay, Güneş'i kısmen örttüğü takdirde Parçalı Güneş tutulması meydan agelir. Bütün tam ve halkalı tutulmalar ilk olarak parçalı şekilde başlar ve tam kavuşumdan sonra yine parçalı tutulma halinde devam eder ve biter. Aşağıda yakın gelecekteki Güneş tutulmaları listelenmiştir. Güneş tutulması sırasında çıplak gözle bakmak çok tehlikelidir. Bu tıpkı normalde Güneş'e filtresiz bakmakla eş değerdir. Tam tutulma esnasında bile gelen UV ışınları retinanıza zarar verecektir. Dolayısıyla Güneş'e bakabilmek için tasarlanmış özel gözlükler edinilmesi gerekir. Bunun dışındakiler her zaman risklidir . Bunları kullanmaktansa, çevrenizde bir kaynakçı varsa, kaynakçıların kullandığı gözlükleri kullanmanız çok daha sağlıklı olacaktır. Ay, Dünya'nın gölgesi içerisine girer ve ışık alamaz ise tutulmuş olur. Yani dünyamız; Güneş'ten gelen ışınların Aya ulaşmasına engel olmuştur. Bu tutulma ancak dolunay evresinde gözlemlenir. Dünyanın gölgesi Ay'a göre daha büyük olduğundan, Ay tutulmaları Güneş tutulmalarına göre daha uzun sürer. Ay, Dünya'nın yarı gölge konisinden geçer ve çıplak gözle tam fark edemediğimiz tutulmadır. Ay'ın bir kısmı Dünya'nın tam gölge konisinden geçer ve bir kısmı gölgede kalır. Çıplak gözle tutulma rahatlıkla gözlenebilir. Ay, Dünya'nın tam gölge konisinden geçer. Ay tutulma sırasında kırmızı bir renk alır ve kolaylıkla gözlenir. Genellikle tam Ay tutulması sırasında gölgede kalan Ay, hafif kızıl renge döner. Bunun sebebi; gölgede kalan Ay'dan yansıyıp gelen daha az miktardaki Güneş ışınlarının, atmosferimizden geçerken soğurulması sonucu ışık tayfının maviye yakın bölgesinin emilmesi, kızıla yakın ışınların geçebilmesinden kaynaklıdır. Yani kanlı ay tutulması denilen olay Ay'dan değil Dünya'nın atmosferinden kaynaklanır. İnsanoğlu için nadir gözlenen bu iki doğa olayı her zaman ilginç ve olağanüstü gelmiş, hep bir anlam yüklenmiştir. İnsan bilmediği şeyden korkar. Güneş ve Ay tutulmalarına yönelik bu korku; ne zaman ve nerede olacağının hesaplanamadığı zamanlardan kalmadır. Oysa günümüzde, gelecekte ne zaman ve nerelerde tutulma olacağı hesaplanabilmektedir ve Güneşin doğuşu batışı gibi sıradan olaylardır. Dolayısıyla eğer insanların umutlarını sömürüp bu işten para kazanmayı düşünen bir astrolog değilseniz; farklı bir anlam yüklenmesi yersizdir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-batarken-neden-kirmizi-gorunur/", "text": "Büyük Gölcük depremi olduğunda ben henüz çocuk yaşlardaydım. O zamanlara dair çok fazla hikaye anlatılır. Benim hatırladığım anılardan birisi de kızıl gün batımıydı. Birçok kişi o gün Güneş'in çok kırmızı battığını söyler. Bu olayın depremin işareti olduğu kanısı da oldukça yaygındır. Aradan yıllar geçti, ben o manzarayı hala unutamadım. Benimle beraber o gün manzarayı seyreden babaannem hala o gün batımının kızıllığını anlatır durur. O kızıllığın neden olduğunu ben çok sonradan öğrendim. Aslında o güne özgü bir kızıllık yoktu. Güneş, gün batımı esnasında hep bir miktar kızıllaşır. Nadiren gökyüzüne baktığımızdan bunun pek farkına varmayız. Yani bu olayın depremle veya başka hiçbir bir olayla ilişkisi yoktur, sürekli olan bir şeydir. Böyle düşünülmesinin sebebi, çaresizlik içerisinde kaldığımız bir durumu, doğadaki güçlere ithaf etme çabamızdır. Nadiren baktığımız gökyüzünde, nedenini bilmediğimiz bir olayı öğrenmektense, onu bir şey ile ilişkilendirmek insanoğlu için her zaman daha kolay yol olmuştur. Bir diğer yanlış nokta ise, olayın gün batımı ile sınırlı olduğu yanılgısıdır. Halbuki bu olay gün doğumlarında da gerçekleşir. Bu yanılgının sebebi sabah gün doğumu sırasında büyük bir çoğunluğun uykuda olması ve ülkemizin coğrafi konumundan ötürü doğu kesimlerin çoğunlukla dağlarla kaplı olmasından ötürü pek gözlem yapılamaması olabilir. Makalenin devamını rasyonalist.org sitesindeki bu linkten okuyabilirsiniz. Ay tutulması, Güneş ile Ay arasına ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-battiktan-sonra-gorulen-parlak-yildiz/", "text": "Öylesine parlak görünür ki, gökyüzüne o anda bakanlar muhakkak onu fark eder. Aslında bu görülen bir yıldız değildir. Bu parlak gök cismi, çoğunlukla Venüs ya da Jüpiter gezegenidir. Bazen ise bu gökcismi Satürn veya Mars gezegeni olabilir. 2021 yılı Mayıs ayından itibaren, yıl sonuna kadar batı ufkunda henüz ortalık yeni kararmışken göreceğiniz çok parlak yıldız, Venüs gezegenidir. Mayıs ayının son günlerine kadar, çok parlak olmasa da Merkür gezegeni de batı ufkunda olacak. Haziran'dan itibaren Merkür gezegeni görünemeyecek. Eğer 2021 Temmuz Ağustos Eylül Ekim aylarında batı değil, doğu güneydoğu ufkunda, Güneş battıktan ve hava iyice karardıktan biraz daha sonra sonra çok parlak yıldız görüyorsanız, o bir yıldız değil Jüpiter ve Satürn gezegenidir. En parlak olanı Jüpiter, biraz daha sönük olanı Satürn gezegenidir. Detaylı bilgi almak isteyen okurlarımız, Venüs ve Merkür'ü anlattığımız iç gezegenlerin gökyüzünde çok parlak görünmesiyle ilgili bu yazımızı okumaya devam edebilirler. Çünkü hayatınız boyunca gökyüzünde gün batımı ve doğumu sırasında sürekli göreceğiniz en parlak gök cismi, bir iç gezegen olan Venüs olacak. Her şey çok basit bir geometrik olaya dayanıyor. Venüs bir iç gezegen olduğu için, yani Dünya ile Güneş arasında bir yörüngeye sahip olduğu için biz Dünya'dan baktığımızda Venüs'ün yörünge hareketini ayırt edebiliriz. Yani Venüs yörüngesi etrafında nasıl Güneş'in etrafında dolanıyorsa, gökyüzünde de Güneş'in etrafında benzer şekilde dolanır. Venüs; zaman zaman Güneş'in önünden geçerken, zaman zaman arkasında kalır. Aynı şekilde bu dolanma hareketi sırasında bize göre Güneş'in sağında veya solunda da kalabilir. Bu sebeple Ay gibi evreler gösterirken, ayrıca bu hareketi ile bir gezegen olduğunu anlamamıza imkan verdiği gibi bize onun Jüpiter olup olmadığını anlamamıza da imkan sağlar. Aşağıdaki görselde Venüs ile Dünya'nın yörüngeleri arasında bir üçgen görülüyor. Buradaki alfa açısı bize Venüs'ün gökyüzünde Güneş'ten kaç derece uzakta olduğunu verir. Dikkat ederseniz bu açı hiçbir zaman belirli bir değerin üzerine çıkamaz, yani Venüs gökyüzünde Güneş'ten en fazla belirli bir derece uzakta görülebilir. Bunun aksine Jüpiter bir dış gezegen olduğu için gökyüzünde Güneş'ten olan görsel uzaklığında bir sınırlama yoktur. Aşağıdaki görselde verilen açı en büyük açı değeri değildir. En büyük açı değeri için Venüs'ün bulunduğu yerdeki açı 90 derece, yani teğet olmalıdır. Bu durumda da parlaklıklarına bakmamız yeterli, Venüs gökyüzünde Jüpiter'e oranla daha parlak görünür. Dolayısıyla parlak olan Venüs'tür diyebiliriz. Buradan da bir diğer sonuca ulaşıyoruz, yalnızca gün batımında görünmedikleri. Yörüngeleri dolayısıyla bir taraftayken Güneş'in solunda diğer taraftayken ise sağında kalırlar. Haliyle ya gün doğumu öncesinde Güneş'ten önce doğarlar ya da gün batımı sonrasında Güneş'ten hemen sonra batarlar. Fakat biz genelde gün doğmadan önce uyanık olmadığımız için daha sıklıkla gün batımında görmeye alışkınız. Halbuki benzeri şekilde gün doğumu sırasında görmek de mümkündür. Bazen bu Venüs olur, bazen Jüpiter, bazen Satürn. Bazen ikisi veya hepsi birden de olabilir. Bu durum tamamen Dünya'nın ve bu gezegenlerin yörüngelerindeki konumlara bağlıdır. Jüpiter ile aramıza Güneş girdiğinde, Jüpiter'i gün doğumu veya batımında Güneş'e yakın olarak görürüz. Jüpiter ve Satürn, Dünya'dan sonra yer alan gezegenler olduğu için onları Güneş'le yan yana görmemiz ancak bu şekilde mümkündür. Tabi ki bu durumda rahatça söyleyebiliriz ki Jüpiter ve Satürn Güneş'e yakın görünen bir konumdaysa, bize yörünge olarak oldukça uzak bir konumdadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-cift-yildizlar-kanit/", "text": "Neredeyse evet- aynı ikiz olmasa da... UC Berkeley'den teorik bir fizikçi ve Harvard Üniversitesi'nde Smithsonian Astrofizik Gözlemevi'nden bir radyo astronom tarafından yapılan yeni bir analize göre, evrendeki diğer Güneş benzeri yıldızların da ikizleri vardı. Gökbilimciler, bizim güneşimize eşlik ettiğini düşündükleri ve Nemesis olarak adlandırılan bir yıldızı araştırdılar, çünkü gezegenimizin yörüngesine bir göktaşı fırlattığını ve bunun da gezegene çarparak dinozorları yok ettiğini var saydılar. Ancak bu yıldız hiç bulunamadı. Yeni iddia; kısa süre önce Perseus takımyıldızında yeni oluşan yıldızlarla dolu dev bir molekül bulutuna ait bir radyo araştırmasına ve Perseus gözlemlerini ancak Güneş benzeri yıldızların bir eş ile doğmuş olması halinde açıklayabilecek matematiksel bir modele dayanıyor. UC Berkeley araştırma astronomu olan Steven Stahler, Evet, muhtemelen bir Nemesis vardı. Perseus moleküler bulutundaki tüm ayrışmalara ait, genç tekli ve ikili yıldızların karşılaştırmalı sayısının hesaplanıp hesaplanamayacağını görmek için bir dizi istatistiksel model denedik. Buradaki model, veriyi yeniden üretebilecek tek model olup bu modelde tüm yıldızlar başlangıçta ikili eşler halindeydi. Bu sistemler daha sonra milyonlarca yıl içinde küçülür veya parçalanırlar diyor. Bu çalışmada, kullanılan engin terimi, iki yıldızın birbirinden 500 astronomik birimden daha fazla bir mesafede ayrı kaldığı anlamına gelir. 1 astronomik birim, Güneş ile Dünya arasındaki ortalama mesafedir (150 milyon km). Buna göre, güneşimize eşlik eden engin ikinci eşi Güneş'e, bugün en uzak gezegen olan Neptün'den 17 kat daha uzak olacaktı. Bu modele dayanarak, Güneş'in ikizi muhtemelen bir daha asla görülmemek üzere Samanyolu Galaksi'sindeki diğer yıldızlarların arasına kaçtı ve onlara karıştı. Smithsonian Astrofiziksel Gözlemevindeki bir NASA Hubble üyesi olan Sarah Sadavoy Birçok yıldızın bir eşi ile birlikte oluştuğu fikri daha önce de ortaya atıldı, ancak soru şu: Kaç tane? Basit modelimize dayanarak, neredeyse tüm yıldızların bir eş ile birlikte oluştuğunu söylüyoruz. Perseus bulutu, tipik bir düşük-kütleli yıldız oluşum bölgesi olarak dikkate alınır ancak, modelimizin diğer bulutlarda da kontrol edilmesi gerekiyor demişti. Stahler ise, Tüm yıldızların bir dağınıklıkta doğduğu fikri, yıldız oluşumunun ötesinde, galaksilerin kökeni de dahil olmak üzere dolaylı anlatımlar taşır diyor. Stahler ve Sadavoy, bulguları Nisan ayında arXiv sunucusunda yayınladılar. Makaleleri, Kraliyet Astronomi Topluluğu Aylık Bildirimlerinde yayına kabul edildi. Gök bilimciler, yüzlerce yıldır ikili ve çoklu yıldız sistemlerinin kökeni hakkında spekülasyonlar yarattılar ve son yıllarda çöken gaz kütlelerinin kütle çekimi altında yıldızlara dönüşmek üzere nasıl yoğunlaştıklarını anlamak için bilgisayar simülasyonları oluşturdular. Ayrıca, son zamanlarda gaz bulutlarından kurtulmuş pek çok genç yıldızın etkileşimini de simüle ettiler. Birkaç yıl önce, Bonn Üniversitesi'nden Pavel Kroupa'nın yaptığı böyle bir bilgisayar simülasyonu, bütün yıldızların ikili olarak doğduğu sonucuna varmasına yol açtı. Gök bilimciler daha genç yıldızlara baktıklarından, ikili sistemlere ait daha büyük bir oran buluyorlar, ancak yine de nedense bir gizem söz konusu. Stahler'a göre gök bilimciler yıldızların; genç yıldızların yuvaları olan uçsuz bucaksız soğuk, moleküler hidrojen bulutlarında serpilmiş yoğun çekirdekler denilen yumurta biçimli kozaların içinde doğduklarını yıllardır biliyorlardı. Bir optik teleskopla bakıldığında bu bulutlar yıldızlı gökyüzünde delikler gibi gözüküyorlar çünkü gaza eşlik eden toz, içerde oluşan yıldızlardan gelen ışığı blokluyor. Ancak bulutlar, radyo teleskoplarıyla taranabilir, çünkü içlerindeki soğuk toz taneleri bu radyo dalga boylarında yayılır ve radyo dalgaları toz tarafından engellenmez. Perseus moleküler bulutu, Dünya'dan yaklaşık 600 ışık yılı uzaklıkta ve yaklaşık 50 ışık yılı uzunluğundadır. Geçen yıl gök bilimcilerden oluşan bir ekip, bulutun içindeki yıldız oluşumuna bakmak üzere New Mexico'daki radyo teleskoplardan oluşan bir grup olan VLA dizisini kullanarak bir çalışma yaptılar. VANDAM olarak adlandırılan bu çalışma, moleküler bir buluttaki tüm genç yıldızlara yani yaklaşık olarak 4 milyon yaşın altındaki yıldızlara ait ilk çalışma oldu. Ayrıca çalışmaya birbirinden neredeyse 15 astronomik birim mesafede ayrılmış tekli ve çoklu yıldızlar da dahil edildi. Böylece Güneş sistemimizdeki Uranüs'ün yörüngesinin yarıçapından bile büyük bir mesafede -yaklaşık 19 AU- ayrılmış çoklu yıldızları yakaladı. VANDAM çalışması, Sınıf 0 yıldızlarının (yaklaşık 500.000 yaşından küçük yıldızlar) ve Sınıf 1 yıldızlarının (yaklaşık 500.000 1 milyon arası yaştaki yıldızlar) sayımını yaptı. Her iki yıldız türü de o kadar genç ki, enerji üretmek için henüz hidrojen yakmıyorlar bile . Sadavoy, sonuçları VANDAM'dan aldı ve genç yıldızların etrafındaki yumurta şekilli kozaları açığa çıkaran ek gözlemler ile birleştirdi. Bu ilave gözlemler, Hawaii'deki James Clerk Maxwell Teleskopu üzerindeki SCUBA-2 ile Gould Belt çalışmasından elde edildi. Bu iki veri kümesini birleştiren Sadavoy, Perseus'daki ikili ve tekli yıldız popülasyonların sayımını yapabildi. 24 çoklu yıldız sisteminde, 55 genç yıldız ortaya çıkardı. Bu verileri kullanan Stahler, yaygın olarak ayrılmış tüm ikili sistemlerin (birbirlerinden 500 AU'dan fazla mesafede ayrılan) iki tane Sınıf 0 yıldız içeren çok genç sistemler olduğunu keşfetti. Bu sistemler ayrıca yumurta şeklindeki yoğun çekirdeğin uzun ekseni ile hizalanma eğilimindelerdi. Biraz daha eski Sınıf 1 ikili yıldızlar, birbirine daha yakındı, bir çoğu yaklaşık 200 AU mesafede ayrılmıştı ve çekirdeğin ekseni boyunca hizalanma eğilimi göstermediler. Stahler yıldızların bu dağılımını açıklamak için, tipik oluşum, parçalanma ve yörüngesel küçülme süreleriyle ilgili varsayım yaparak çeşitli senaryoları matematiksel olarak modelledi. Gözlemlerin açıklanmasının tek yolunun; Güneş'in etrafındaki tüm yıldız kütlelerinin yumurta şeklindeki yoğun çekirdeklerde geniş Sınıf 0 ikilileri olarak doğduklarını ve bunun ardından %60'ının zamanla bölündüklerini varsaymak olduğunu belirttiler. Geri kalanlar, sıkı ikililer oluşturmak için küçülüyorlar. Teorilerine göre, birkaç Güneş kütlesi ihtiva eden her yoğun çekirdek, daha önce düşünülmüş olduğu gibi iki kat daha fazla maddeyi yıldızlara dönüştürüyor. Yeni veriler ve model birer başlangıç, ancak bu kuralın arkasındaki fiziği anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor. Bu tür çalışmalar yakında artacak gibi görünüyor çünkü yakın zamanda yükseltilmiş bir VLA, Şili'deki ALMA teleskopu ve ayrıca Hawai'deki SCUBA-2 çalışmasının bize sağladığı güç, gerekli veri ve istatistikleri veriyor. Bu da yoğun çekirdekler ve içindeki gömülü yıldızlarla ilgili bakış açımızı değiştirecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-fizigi-kelebek-diyagrami/", "text": "Kelebek diyagramı, Güneş aktivitelerini kayıt altına alan ve bunları anlamlandırmaya yarayan bir diyagramdır. Güneş'in üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda üzerinde patlamalar olduğu keşfedildi. Araştırmalar bu patlamalar sonucunda Güneş'in üzerinde soğuk bölgelerin yani lekelerin oluştuğu gözlendi. Bu patlamalar kayda alındığında, patlamaların periyotlar halinde olduğu ortaya kondu . Güneş patlamaları 11 yıllık periyotlar ile gerçekleşiyor ve her 11 yılda maksimuma ulaşıyor. Fakat periyot doğrusal artan bir şekilde değil artıp azalan şekilde. Örnekle açıklayalım 2009'u, periyodun başlangıcı sayarsak, o yıl 30-40 patlama gerçekleşsin, her sene gün geçtikçe artacak bu patlamalar 2014-2015 yılında maksimuma ulaşacak. Yani yılda 170-210, sonrasında yaklaşık 2020'ye kadar azalacak ve tekrar 40-50 seviyelerine inecek... Yani 11 yılın ortasına kadar önce artan sonrasında azalan aktivite gözlemlenecek . Bilim insanları bu verileri alıp kayda geçtiklerinde, salt artıp azalan bir grafik elde ettiler. Elde ettikeri grafik üst tarafta gösterilmiştir. Grafik x ekseninde yılları , y ekseninde ise yıl içinde gözlenmiş toplam leke sayısını gösteriyor. Güneş üzerindeki lekeler kayıt altına alındıktan sonra, bilim insanları bu lekelerin oluşum yerlerini inceleme başladılar. Yapılan gözlemlerde lekelerin yaklaşık 30 derece kuzey ve güney enlemlerinden Güneş'in ekvatoruna kadar olan bölgede olduğu anlaşıldı. İşte işin ilginç kısmı burada ortaya çıkıyor. Yine bu araştırmalar sırasında lekelerin aynı zamanda yaklaşık eşit-zıt enlemlerde ortaya çıktığı ve periyodun ilk başlangıç zamanından döngünün sonuna doğru gidildikçe, leke oluşumlarının 30'lu enlemlerden ekvatora doğru olduğu gözlendi. Örnekle açıklayalım; 2000 yılını leke periyodu başlangıcı, 2011 yılını da sonu kabul edelim. 2000 yılında lekeler ilk olarak 30'lu enlemlerde gözlenirken 2011 yılına geldikçe her sene ekvatora biraz daha yaklaşan lekeleri gözlemlemiş olacağız. Lekelerin eğer bir grafiğini çıkaracak olursanız göreceksiniz ki, her 11 senelik bir periyod bir kelebeğe benziyor. İşte üstte gördüğünüz kelebek benzeri noktalı grafiğin tümüne astronomide kelebek diyagaramı deniliyor. Gelin bugün bu yazıda ilkokul sır... Nedir bu Higgs bozonu? Adına 'tanrı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-her-gun-ayni-yerden-mi-batar/", "text": "Dünya'nın yörüngesindeki hareketi ve eksen eğikliğini düşünecek olursak Güneş'in gökyüzündeki görünür konumu zamanla değişmelidir. Aşağıdaki fotoğraf Kutay Arınç Çokluk tarafından belirli zaman aralıklarıyla İzmir'den çekildi. 18 Ekim tarihinde Güneş, tam batı noktasından 13 derece daha güneyde yer alırken, 1 Kasım tarihinde bu aralık 18 dereceye 22 Kasım'da ise 26 dereceye çıkmış görünüyor. Hepimizin bildiği tarihler olan 21 Mart, 21 Haziran, 23 Eylül ve 21 Aralık bize esasında bu konuyu açıklar. Mevsimlerin dönümü olarak belirlenen bu tarihler, Güneş'in batış ve doğuş noktasında tam olarak bulunduğu tarihleri ve o noktalara en uzak olduğu tarihleri verir. Yani ekinoks zamanı olan 21 Mart ve 23 Eylül'de tam doğudan doğup batıdan batarken, 21 Haziran ve 21 Aralık tarihinde bulunduğu enleme bağlı olarak en uzak noktadan doğar ve batar. Bu olay aynı şekilde Güneş'ten gelen ışınların bulunduğunuz konuma ne kadar dik düşeceğini de belirlediğinden sıcaklık değişimi, dolayısıyla mevsim dönümlerini bize söyler. Eğer ekvatorda yer alsaydık, Güneş'in tüm bu hareketi eksen eğikliği değeri olan yaklaşık 23 derece arasında gidip gelecekti. Türkiye'den gözlemlediğimiz bu harekette ise batış ve doğuş noktasından en fazla 30 derece kadar kayma söz konusudur. Ekvatordan Türkiye'ye, sonra da daha yukarılara çıktıkça bu değer değişir. 60 derece enleminde yaklaşık 51 derecelik bir kayma söz konusudur. 65 derecede ise neredeyse güneyden doğar ve kısa süre sonra tekrar güney yakınlarında batar. Geometri bilgimizi ele alacak olursak 90 dereceye yaklaştıkça ciddi artan bir değer olduğunu görürüz. Ki bu da bildiğimiz bir bilgi ile örtüşmektedir. Kutup noktasında yılın yarısının gündüz, yarısının gece olarak geçtiğini düşünecek olursak burada epey bir farklılık olmalıdır. Çünkü Güneş gün içerisinde ne batıyor ne de doğuyor, yani neredeyse yere paralel bir hareket çiziyor. İşte tam bu sebeple en uzak noktada olması gereken tarihler olan 21 Aralık ve 21 Haziran'da Güneş ne batar ne de doğar. Tam ekinoks zamanları olan 21 Mart ve 23 Eylülde kutup noktasında gün batım ve doğumu gerçekleşir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-isigi-d-vitamini-ve-vampirler/", "text": "Atalarımız Güneş girmeyen eve doktor girer demişler. Ne de güzel demişler. Aranızda vampir yok değil mi? Evet, yoksa bu yazıyı okumaya devam edebilirsiniz. Güneş'te her saniye 600 milyon ton hidrojen 596 milyon ton helyuma dönüşür. Böylece Güneş her saniye 4 milyon ton kütle kaybeder ve bu kaybolan kütle ısı ve ışık olarak uzaya yayılır. Güneş'in merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceye kadar çıkarken yüzeyindeki sıcaklık yaklaşık 6 bin derecedir. Yıldızımızın merkezinde nükleer füzyon denilen termonükleer reaksiyonlarla Hidrojenlerin Helyuma dönüşmesi sonucu açığa çıkan fotonların Güneş'in yüzeyine çıkması binlerce yıl sürer. Yüzeye çıktıktan sonra Dünya'ya ulaşmaları ise yaklaşık 8 dakika'dır. Yani şu an Güneş'ten bize gelen ışınlar, binlerce yıl artı 8 dakika yaşındadır. Güneşin ikinci kütle kaybı ise Güneş rüzgarları sayesindedir. Yıldızımız her saniye 1.5 milyon ton daha kütle kaybeder rüzgarlar sebebiyle. Bu rüzgarlar Dünya'nın manyetik alanına çarpıp aurora denilen güzelim ışık gösterilerine sebep olurlar. Dolayısıyla Güneş'in her saniye kütle kaybı kabaca 5.5 milyon tondur. Bir yılda ise 174 trilyon ton gibi muazzam bir kütle kaybı yaşar. Şu anda 5.5 milyar yaşında olduğunu hesapladığımız yıldızımız her saniye 5.5 milyon ton kütle kaybetmesine rağmen, daha 5 milyar yıl ömrü vardır. 5 milyar yıl sonra ise bu kayıp ancak binde 34'ü kadar olacaktır. Bu kayıp Güneş'in asıl kütlesi karşısında ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Yani Dünya'nın en zengin adamının 1 lira kaybetmesi gibidir. Kendisini etkilemez. Çünkü Güneş, kütle olarak dünyamızın tam 330 bin katıdır. Hacim olarak ise 1 milyon 300 bin Dünya'yı içine sığdırır. Yıldızımız, tek başına güneş sisteminin toplam kütlesinin %99.86'sına sahiptir ve diğer devasa gezegenler, cüce gezegenler, göktaşları ve uydular ancak Güneş Sisteminin %0.14'ünü oluştururlar. Yani, bizim için çok büyük görülen bu rakamlar, Güneş için neredeyse bir hiçtir. Güneşin kaybettiği bu kütlenin tek hissedildiği nokta Güneş'in kütle çekim kuvvetinin göreceli olarak zayıflaması sebebiyle dünyamızın her yıl 1.6 cm gibi bir miktar Güneş'ten uzaklaşmasıdır. İşte uzaya ısı ve ışık olarak yayılan 5.5 milyon ton kütlenin 2 milyarda biri dünyamıza ulaşır. Bu sayede sular buharlaşıp bulut olur, atmosfer motoru çalışır. Bitkiler fotosentez yaparak hayat bulur. Karbondioksit alıp, oksijen verirler. Bazı bitkiler gün battıktan sonra bile depoladıkları güneş ışıkları ile pasif fotosentez yaparlar. Uzay araçları ve dünyamızın etrafında dönen yapay uyduların çoğu Güneş'ten gelen ışınlarla pillerini şarj edip, faaliyetlerine devam ederler. Biz bu sayede uydulardan TV yayınlarını izler, GPS ile yolumuzu bulur, hava durumunu takip eder, telefon görüşmelerimizi yapar ve internete bağlanırız. Güneş'ten doğrudan D vitamini almayız elbette, çünkü Güneş vitamin değil, ışık saçar. İnsan derisinin ilk katmanının hemen altında bulunan bir madde yıldızımızdan gelen ultraviole ışınlarla tepkimeye girip D vitamini meydana getirir. Bu sayede insan vücudunun ihtiyacı olan D vitaminin %90'ı, Güneş'in gözle görülmeyen ve yukarıda belirttiğimiz kütle kaybı ile Dünya'ya ulaşan ultraviyole ışınları sayesinde var olur. Bu olmasaydı, D vitamini eksikliğinden kaslarımızın kasılması ve gevşemesi zorlaşacak, kemik erimesi başlayacak, zayıf ve hasta olacaktık. Kalsiyum kasların kasılması için en önemli maddedir. Değilse ne elimiz kalem tutacak, ne klavyeye dokunabilecek ne de bir şey kaldırabilecektik. Hamilelik yaşayan hanımlar bilirler; doktorlar hamilelik süresince kalsiyum ve D vitamini takviyesi yaparlar. Aksi halde, bebek annedeki kalsiyum ve D vitamini alır ve zamanla annenin kemikleri zayıflar. Bu da, ilerleyen yaşlarda büyük sıkıntılara neden olur. O nedenle hamilelik sürecinde doğru beslenmek ve güneşlenmek önemli. . D vitamini eksikliği beyin felci, diş çürümesi, hipertansiyon, kalp yetmezliği, parkinson, kemik erimesi, depresyon gibi hastalıklara neden olduğu gibi son yapılan bilimsel araştırmalara göre de prostat kanseri, kalın bağırsak, meme kanserine yakalanma riskini artıyor. D vitamini eksikliğinde sinüzit, nezle, zatürre, bronşit ve grip gibi hastalıklara karşı daha korumasız hale geliriz. Ayrıca, D vitamini değerleri düşük olanlarda felç ve kalp krizi vakalarına daha çok rastlandığı görülmüştür. Depresyon tedavisinde D vitamini seviyesini ölçmek ve eksik ise vitamin takviyesi yapmak çok önemli bir nokta. Hal böyle olunca günde en az 15-20 dakika güneşlenmek gerekiyor. Bu, her gün sahile gidip güneşlenin manasında değil tabii. Kendiniz gölgede dursanız ve sadece elinizi bir saat boyunca Güneş'e tutsanız, yine de günlük D vitamini ihtiyacınızı karşılayacak enerjiyi alabilirsiniz. Siz yine de, elinizi uzatmakla yetinmeyin, en azından yüzünüzün ve kollarınızın bir süre Güneş görmesini sağlayın. Güneş altında çok kalmak da bolca D vitamini üretip bunu depolayacığınız anlamına gelmiyor. Aşırı doymuş bir çözelti gibi, bir müddet sonra ne kadar eklerseniz ekleyin bir işe yaramıyor. Dolayısıyla her şeyin aşırısı zarar kaidesine göre, düzenli ve aşırı olmayan miktarlarda güneşlenerek günlük D vitamini ihtiyacımızı karşılamak zorundayız. Evin içerisinde güneşlenirim ben demeyin, pek işe yaramıyor. Çünkü ultraviyole ışınların önemli bir bölümü pencere camlarından yansıyıp geri dönüyorlar. Kısaca dışarı çıkmak ve Güneş altında yürümek veya bir miktar oturmak zorundayız. Modern zaman insanları maalesef fazla dışarı çıkmayıp evlerde ve işyerlerinde oturuyor ve maden işçileri gibi Güneş görmeden yaşıyorlar. Filmlerde, romanlarda gördüğünüz vampirler ise gündüz dışarı çıkmadıkları için günlük D vitamini ihtiyacını karşılayamıyorlar. Bu sebeple buldukları insanın kanını içiyorlar ki D vitamini elde etsinler. Tarihte ise 1492 yılının Temmuz ayında, Papa 8. Innocentius ölüm döşeğinde iken onu iyileştirmek umuduyla üç genç erkeğin ölünceye kadar kanı akıtılıp daha sıcakken ona içirildiği söylentisi vardır. Amacınıza en uygun, kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı'nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz. Güneş Merkezli Evren Modelini Kopernik Keşfetmemiştir! Sorunun genel cevabı, çoğumuz için ... Bu yazımızda ısı ve ışık kaynağımız..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-isigi-milyon-yillik-bir-yol-hikayesi/", "text": "Hepimizin bildiği üzere yıldızımız Güneş, yılmadan yorulmadan enerji üreten devasa bir gaz topudur. Yıldızımızın çekirdeğinde ürettiği bu enerji, ısı ve ışık olarak kendini gösterir ve bize fotosferden, yani yüzeyinden itibaren yaklaşık sekiz dakikalık bir zaman diliminde ulaşır. Kesinlikte böyle değil; çünkü bu yolculuk binlerce, milyonlarca yıllık bir zaman dilimine ihtiyaç duyan ciddi bir süreç. Çekirdekten sonra yer alan Işıma Bölgesi dediğimiz katman yaklaşık 300 bin km kalınlığındadır ve sıcaklığı çekirdeğe yakın bölgelerde yedi milyon, yüzeye yakın bölgelerde iki milyon derece arasında değişir. Ayrıca bu bölge çok ciddi bir yoğunluğa sahiptir. Bu sebeple fotonlar bu bölgede düz bir istikamette yol alamazlar ve sürekli (ortalama 1 cm'de bir) yolları üzerinde başka parçacıklar ile çarpışarak zigzaglar çizmek zorunda kalırlar. Bu sebeple de hızları ortalama saniyede 0,1 milimetre kadardır. Oysa ki düz bir istikamette ilerliyor olsalardı çekirdekten fotosfere kadar olan toplam mesafeyi iki saniyede rahatlıkla katedebilirlerdi. Merkezden çıkan bir foton, yoğun ortamdan dolayı kısa bir süre içerisinde soğurulur. Soğurucu elektron uyartılmış bir erke düzeyinde saniyenin 100 milyonda biri kadar bir süre kalır ve fotonu rastgele bir doğrultuda tekrar salar. Hemen sonra foton tekrar soğurulur ve tekrar salınır. Bu işlem foton yüzeye ulaşana kadar yıldızın içerisinde sürekli, aralıksız gerçekleşir durur. Bunun sonucunda ortam yoğunluğuna bağlı olarak salma-soğurma işlemi sayısı hesaba katıldığında bir fotonun yüzeye ulaşabilmesi için geçmesi gereken süre 30 bin yıldan başlayıp 10 milyon yılı bulabilir. Özetle çok basit bir mantık yürütürsek eğer şu anda yüzümüze vuran Güneş Işığı, milyonlarca yaşında ve ilk oluştuğu sırada Dünyamız buzul çağının en yoğun dönemlerini yaşamaktaydı diyebiliriz. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak Ekim 2016 tarihinde yayınlanmıştır. Yazı dizimizin daha önceki iki seri... Çok yaygın bir yanılgı, teorilerin ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-kirmizi-dev-oldugunda-yasanacaklar/", "text": "Hidrojen tükendiğinde, artık kütle çekimine karşı koyan ışınım basıncı azalır ve yıldızın hidrostatik dengesi bozulur. Bozulan bu denge nedeniyle kütle çekim gücü baskın hale gelir ve Güneş'i oluşturan madde kendi ağırlığı altında içe çökmeye başlar. Güneş çöktükçe, sıkışan çekirdek bölgesindeki basınç ve ısı artar. Basınç ve sıkışmanın yarattığı ısı çekirdekte 100 milyon santigrat dereceyi bulduğunda, çekirdekte birikmiş olan Helyum atomları, üçlü alfa süreci dediğimiz bir reaksiyonla birleşerek karbon atomları meydana getirmeye başlar. Aynı anda, çekirdek çevresinde kalmış ama reaksiyonu durmuş olan tüm hidrojen de tepkimeye girer. Ortaya çıkan bu ani ve muazzam enerji Güneş'in çökmesini engellediği gibi, daha başka bir şeye de sebep olur: Güneş genişlemeye başlar. Bu genişleyen yıldızlara kırmızı dev diyoruz. Şu ankinden 100 kat fazla genişleyen ve 500 kat fazla enerji yayan yıldızımız; sırasıyla Merkür, Venüs ve Dünya'yı önce kavurup daha sonra bünyesine katarak yok edecek. Asteroid kuşağındaki tüm asteroidler kavrulacak, küçük boyutlu olanlar buharlaşacaklar. Mars gezegeni şu an olduğundan yüzlerce kat fazla ışınıma maruz kalacağı için yüzeyi binlerce derecelik sıcaklıkla kavrulacak, bir lav topuna dönüşecek. Eğer o günlere kadar insanlık hala hayatta kalmayı başarmışsa, ancak başka gezegenlere göçmenin bir yolunu bulamamışsa, türümüz tamamen yok olacak. Sadece biz değil, yeryüzündeki bütün yaşam türleri de Güneş'in kavurucu sıcağıyla tarihin tozlu sayfaları arasına karışıp gidecekler. Güneş Sistemi'nin devi, görkemli Jüpiter gezegenine yaz gelecek. Ancak gelen bu yaz, Jüpiter sistemi için pek hayırlı olmayacak. Europa gibi buzlu uyduları eriyerek birer su dünyasına dönüşecek. Ancak bu su birkaç bin yıl içinde buharlaşarak yok olacak. Jüpiter'in manyetik alanı kendisini korumaya yetmeyecek; Güneş'in aşırı güçlü yıldız rüzgarları bu dev gezegenin atmosferini süpürmeye başlayacak. Bu süreçte Jüpiter kütlesinin bir kısmını kaybederek biraz zayıflayacak. Güneş'ten 1.5 milyar km uzaklıktaki Satürn sistemi ise daha şanslı olacak, Satürn'ün yörüngesi, şu an Dünya ve Mars'ın yer aldığı; Güneş'in habitable zone dediğimiz suyun gezegenler yüzeyinde sıvı halde kalabildiği yeni yaşam kuşağı haline gelecek. Ancak, şu an kalın bir atmosfere sahip olan Titan'da buzlar çözülmeye başlayıp ısındıkça atmosfer de uzaya kaçarak kaybolacak, Titan çıplak bir kaya parçasına dönüşecek. Neptün ve Uranüs için ise pek birşey değişmeyecek. Çok uzakta oldukları için her iki gezegen de şu anda nasıl buz tutmuş halde donuyorlarsa, o zaman da donmaya devam edecekler. Sadece, biraz daha ısınacaklar ama bu ısı tüm buzları çözmeye yetmeyecek. Triton'un yüzeyindeki azot buzları tümüyle buharlaşacak. Ancak sıcaklık su buzunu eritebilecek kadar yükselmeyecek. Güneş bu şekilde kırmızı dev evresinde yaklaşık 1 milyar yıl geçirecek. Sonrası ise malum: Güneş bu kadar aşırı genişlediğinde, kütle çekim kuvveti de yıldızı bir arada tutmak için yeterli olan gücünü yavaş yavaş yitirmeye başlayacak. Bu da Güneş'in geri dönüşü olmayacak biçimde dağılmaya başlaması anlamına geliyor. Yıldızımızın dış katmanları bağımsız biçimde çekirdek bölgesinden yavaşça uzaklaşmayı sürdürecek. Çekirdekte Helyum reaksiyonuyla üretilen aşırı büyük enerji de bu dağılma sürecini kaçınılmaz hale getirecek: Güçlü yıldız rüzgarları Güneş'in dış zarfını öteleyerek dağılmayı hızlandıracak. Artık bu noktada kırmızı dev aşamasındaki Güneş, bir gezegenimsi nebulaya dönüşmeye başlayacak. Uzaklardan Güneş'i izleyenler için bir görsel şölen sunan bu gezegenimsi nebula da milyon yıllar içinde yavaşça dağılıp yok olacak. Geriye ise, Güneş'in bir beyaz cüceye dönüşmüş çekirdeği ve bu çekirdeğin çevresinde hala dolanmaya devam eden Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün kalacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-lekeleri-nedir-nasil-olusur/", "text": "Yıldızımız Güneş'e çıplak gözle bakarsak eğer, onu gökyüzünde çok parlak ve pürüzsüz bir yapıdaymış gibi görebiliriz. Aslında konuya bu şekilde girdiğimize de bakmayın; Güneşe ne çıplak gözle, ne bir dürbünle ne de Güneş teleskobu olmayan normal bir teleskopla bakmanızı asla ama asla tavsiye etmiyoruz. Gözlerinize tedavisi mümkün olmayan zararlar verebilir, kalıcı biçimde görme yeteneğinizi kaybedebilirsiniz. Bundan 400 yıl kadar önce Galileo Galilei, teleskobunu Güneş'e çevirdiğinde, beklediğinin aksine hiç de pürüzsüz bir yapıda Güneş yüzeyi ile karşılaşamadı. Aksine bir kağıt üzerine düşürdüğü Güneş görüntüsü üzerinde siyah renkli lekeler ile karşılaştı ve bunların özellikle üzerlerinden geçerek kağıda çizdi. Farklı tarihlerde yaptığı gözlemler ile, bu lekelerin aynı yöne doğru ilerlediğini farkedip Güneş'in de Dünyamız gibi kendi ekseninde döndüğü gerçeğine ulaşmış oldu. Aslında Güneş lekelerinin farkına ilk varan Galileo değildir. Çok daha eski çağlarda, Çinli astronomlar bu lekeleri gözlemliyorlardı. Gan De isimli Çinli astronomun milattan önce 360'lı yıllarda tuttuğu ilk Güneş lekesi kayıtları, bu alanda elimizdeki en eski kayıt durumunda. Yine, Yunanlı bilgin Theophrastus'un milattan önce 300'lü yıllarda Güneş lekelerini kaydettiğini biliyoruz. Milattan sonraki yıllarda da gerek Avrupa'da, gerek doğu ülkelerinde bu gözlemler sürmüştür. Galileo'yu ise Güneş lekelerini ilk anlamlandıran kişi olarak görebiliriz. Güneş lekeleri, Güneş yüzeyinde hemen hemen Dünya büyüklüğünde yapılanmalardır ve koyu renk görünmelerinin tek sebebi çevrelerine göre biraz daha soğuk olmalarından. Güneş yüzeyi yaklaşık 5.500 santigrat derece sıcaklıkta iken Güneş lekeleri 3.000 4.000 Derece arasında bir sıcaklıkta olabilirler. Güneş lekelerinin rengi fotoğraflarda siyah gibi görülebilir fakat aslında siyah renkte değildirler. Bizler Güneş'i gözlerken, parlaklığını azaltacak özel filtreler kullanırız. Bu sayede yüzeyindeki detayları görebiliriz. Bu filtreler yıldızımızın parlaklığını gözlerimizin tahammül edebileceği düzeye kadar düşürürken, daha soğuk ve az parlak olan leke bölgelerinin koyu renkli görünmesine neden olurlar. Lekelerin en koyu olduğu merkez bölgesine Tam Gölge denirken, çevresindeki daha açık renkli kısımlarına ise Yarı Gölge adı verilir ve bu kısımlar Tam Gölgeye nazaran biraz daha sıcak bir yapıda olsalar da yine de asıl yüzeyden çok daha soğukturlar. Güneş lekeleri Güneş'teki Manyetik Alan şiddetinin en yoğun yaşandığı bölgelerdir. Öyle ki bu manyetik alanların yoğunluğu sebebi ile iç bölgelerden dışarıya doğru enerji ve ısı akışı engellenir ve dolayısı ile Güneş lekesinin olduğu bölge soğuyarak içe doğru batar. Bununla birlikle Güneş yüzeyinde meydana gelen Güneş Patlamalarının ve püskürmelerin büyük bir bölümü Güneş lekelerinin yoğun olduğu bölgelerde gerçekleşir. Lekeler çiftler halinde ya da gruplar halinde oluşabilirler. Genellikle kısa ömürlü ve geçici yapılanmalardır. Güneş patlaması denilen olgu da bu lekelerin oluşum dinamikleriyle ilintilidir ve lekelerin çevresinde gerçekleşir. Lekeyi oluşturan manyetik alanlar boyunca ipliksi flamentler şeklinde yayılan sıcak plazma halindeki hidrojen ve helyum gazları, manyetik alan izlerinin kopması ile büyük bir güçle uzay boşluğuna fırlaması ile oluşur. Güneş'in yüzeyi akışkan bir halde olduğu için, manyetik alanların sabit kalması mümkün değildir. Alan kutupları sürekli hareket halindedir ve bu hareket manyetik alan izlerinin gerilmesine, ardından taşıdığı sıcak gazla birlikte kopmasıyla sonuçlanır. İşte, Güneş patlaması dediğimiz olayın kabaca oluşum dinamiği böyledir. Böylesi leke oluşumları sadece bizim yıldızımız Güneş'e özgü değil elbette. Diğer yıldızların da yüzeylerinde leke oluşumları gerçekleşir. Astronomlar çeşitli gelişmiş teknikler kullanarak başka yıldızların yüzeylerindeki leke oluşumlarını gözlemlemeye çalışıyorlar. Artık günümüzde elde ettiğimiz veriler ışığında Güneş Lekelerinin 11 Yıllık periyotlar halinde azalıp çoğaldıklarını biliyoruz. Güneş Minimumu denen süreç içerisinde çok az sayıda yada hiç Güneş Lekesi görülmeyebilir. Birkaç hafta ya da ay içerisinde bu oluşumlar tekrar kendini gösterir ve 11 yıllık bir periyotun sonunda Güneş Maksimumu denen sürece girilir ve birçoğu gruplar halinde olan ve en büyükleri 80.000 km çapa ulaşabilen 100 ün üzerinde Güneş Lekesi, Güneş Yüzeyini rahatlıkla sarabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-merkezli-evren-modelini-kopernik-kesfetmemistir/", "text": "Başlıktaki gibi cümleleri duymuş olabilirsiniz. Genellikle de devamında, Bu keşifleri ondan çok öncesinde X kişisi veya Y toplumu keşfetmişti, o kişi gelip fikri bunlardan aldı. diye devam edilir. Kendisinden çok önce Aristarchus, ondan birkaç yüzyıl sonra Biruni, ondan sonra ise aradaki birçok kişi Kopernik'e atfedilen Güneş Merkezli Sistem modelini dile getirmiştir, bu bilinen bir gerçek. Fakat Copernicus'u onlardan ayıran, onun gözlemlerini, savını destekleyecek biçimde bir yayınhaline getirmesidir. Güneş merkezli evren modeline ulaşmak için yaptığı gözlemleri, başkalarının da tekrarlayabileceği biçimde toplamış, delillerini ortaya koymuştur. Tıpkı, mikrobun varlığını ve bizler gibi canlılar üzerinde etkisi olabileceğini eski Yunan düşünürlerinin ve Akşemseddin gibi İslam alimlerinin dile getirmesi gibi... Benzer şekilde canlıların sabit olmadığı fikrini Antik Yunan'da Empedokles'in İslam alimlerinden el-Cehiz'in, Biruni'nin, el-Tusi'nin, el-Dinavari'nin, İbn Miskeveyh'in, İbni Haldun'un, el-Haytam'ın, el-Kazini'nin bahsetmiş olması, üzerinde kafa yorması gibi. Fakat, mikrobun varlığını ve nasıl bir şey olduğunu, nasıl çalıştığını şüpheye yer bırakmayacak biçimde açıklayan Louis Pasteur'dür. Canlıların neden değiştiğini, nasıl değiştiğini, evrim sürecini, mekanizmalarını ve bariz sonuçlarını ortaya koyan Charles Darwin'dir. O halde, mikrobun veya evrimin kaşifine ilk çağ Yunan bilginleri veya İslam bilginleri diyemeyiz. Çünkü bunlar, mikroorganizmaların varlığını kanıtlayabilecek tek bir çalışma veya tekrarlanabilir kontrollü deneyler yapmamış, sadece olabilirliğinden söz etmişlerdir, bir fikir düzeyinde bırakmışlardır. Benzer şekilde evrimin kaşifi, Darwin'den birkaç sene önce de bu fikirler üzerinde duran Lamarck, Chambers, Erasmus Darwin ve benzerleri de değildir. Bu saydığımız isimler, evrimin olabilirliğinden söz etmiş; ancak fikir düzeyinde bırakmışlardır: Nasıl, neden, ne yöntemlerle olduğundan bahsetmemiş veya bahsetseler de ortaya sistemli, somut ve tekrarlanabilir veriler koyamamışlardır. Bir Olguyu Dile Getirmek, İspatlamaktan Farklıdır! Bir olgudan söz etmek, daha ziyade bir öngörüdür. Öngörüler elbette kıymetlidir; sonuçta bir düşüncenin sizi bir sonuca götüreceğini öngörebilmek büyük bir yetenektir. Antik Yunan filozoflarının modern bilimde gördüğümüz neredeyse her şeyi önceden öngörmeleri muazzam bir başarıdır. Ancak bunların hepsi birer öngörü, birer ihtimal olarak ileri sürülmüş felsefi pozisyonlardır. Bir öngörüyü doğrulayan, onu gerçek kılan şey ise somut bilimsel çalışmalardır. Bir öngörünün kabul edilmesi için onu delilleri ile birlikte açıklamanız gerekir. Herkesi ikna edebileceğiniz elle tutulur argümanlar ortaya koyabilmelisiniz. Bugün birisi çıkıp ısrarlı bir biçimde Eğer kütleçekimi kontrol altına alabilirsek ışıktan hızlı yolculuk yapabiliriz! diyebilir. Paralel evrenlerden, çoklu evrenlerden bahsedebilirsiniz. İnsan evriminin henüz bilmediğimiz bir diğer boyutta devam ettiğini söyleyebilir, şu anda burada dizileyemeyeceğimiz kadar bol sayıda argüman geliştirebilirsiniz. Bu tür fikirlerin büyük bir kısmı, saygın bilim insanlarınca bile ileri sürülmektedir! Ancak bu öngörüleri kim yaparsa yapsın, o öngörüyü net bir şekilde test ederek ortaya koyan kişinin adı tarihe geçecek, kaşif o olacaktır. Çünkü bilim somut verilerle işler, öngörüler bu işin bir parçasıdır; ancak nihai sonucu asla olmamıştır ve asla da olmayacaktır. Tabii öngörünün ne kadar detaylandırıldığı da önemlidir. Örneğin Higgs Bozonu örneğinde, elinde somut bir ispat olmamasına rağmen Peter Higgs, eldeki verileri en iyi açıklayan açıklamanın bu bozon olacağını ileri sürmüştür. Bu iddiadan on yıllar sonra, öngörü doğrulanmış ve Higgs'in adı tarihe geçmiştir. Çünkü Higgs, teorik bir biçimde bunun bu şekilde olması gerektiğini göstermiştir. Tıpkı Einstein'ın öngörülerinin teorik olarak gösterilmesi ama pratik olarak ispatının yıllar sonra yapılması gibi. Yani teorik çalışmalarla, gözlemsel öngörüler birbirine karıştırılmamalıdır. Bir teorik çalışma elbette somut veriler sunabilir; ancak bir gözlemsel öngörünün sahibi, o öngörünün doğru çıkması durumunda muhtemelen kaşif ya da mucit olarak anılmayacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-patlamalari-anlatildigi-kadar-tehlikeli-mi/", "text": "Medyada ve popüler bilim mecralarında Güneş patlamalarının, fırtınalarının ve Güneş kaynaklı kütle atımlarının Dünya ve insanlık için son derece tehlikeli olduğu sık sık dile getiriliyor. Güneş'te bugüne kadar görmüş olduğumuz en büyük patlama ve kütle atımları dahi, Dünya üzerindeki biyolojik hayatı tehdit edebilecek seviyede değildir. Yani Güneş patlamaları insanları, canlıları öldürebilecek bir felakete yol açmaz. Sizler de farkındasınız ki, şimdiye kadar gerçekleşen ve Dünya'ya ulaşan hiçbir Güneş patlamasını hissetmediniz hayatınız boyunca. Oysa, bu durum son 50 yılda bile onlarca defa gerçekleşti. Belgesellerde yayınlanıyor olmasa, böyle bir olayın varlığından bile habersiz olacaktınız. Bilim insanlarının uyarılar yapması ve bu patlamaların yoğun biçimde gözlemlenmesinin nedeni; son 100 yıldır yoğun biçimde kullandığımız teknolojiden kaynaklanıyor. Çünkü Güneş patlamalarının oluşturduğu yüklü parçacıklar, uydularımıza, haberleşme sistemlerimize ve elektrik hatlarımıza ciddi zararlar verebilecek potansiyele sahip. Fakat, çok büyük boyutlarda bir patlama gerçekleşmediği takdirde, uydu sistemlerimiz kendilerini koruyacak donanımlara sahipler. Ayrıca, patlamayı Dünya'ya ulaşmadan çok önce farkedebildiğimiz için, gerekirse yörüngedeki uydular ve yeryüzündeki güç şebekeleri kapatılarak zarar görmeleri engellenebiliyor. Yani, eğer çok güçlü bir Güneş patlaması Dünya'yı vurursa, birkaç gün elektriksiz, telefonsuz ve internetsiz kalmamız dışında herhangi bir zarar görmemiz söz konusu değil. Çünkü, Dünya'nın manyetosferi bu patlamalardan kaynaklanan zararlı parçacıkları rahatlıkla engelleyebilecek güçtedir. Gezegenimizin manyetik alanı ve Güneş rüzgarları ile ilgili daha detaylı bilgi için şu yazımızı okumanız faydalı olabilir. İsveçli Göran Strand isimli amatör ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-ruzgarlari/", "text": "Ele alacağımız konu; tamamen bizim yıldızımız Güneş'le, yani Güneş fiziği ile alakalı. Güneş fiziği, yıldızımızın herhangi bir süre içerisinde uzayda nerede olduğuna değil, sadece yapısına ve işleyişine odaklanır. Yıldızları ve Güneş'i bize gönderdikleri ışınımlar sayesinde anlayabiliyor ve inceleyebiliyoruz. Bu ışınımları tüm dalga boylarındaki elektromanyetik spektrum olarak ele alabiliriz. Güneş, çevresine büyük miktarda enerji saçan bir yıldızdır ve saçtığı ışınımın hemen hemen tümü, yıldızın dış tabakalarından, yani atmosferinden gelir. Ancak, Güneş de dahil tüm yıldızlar akışkan bir gaz küresi oldukları, sert bir yüzeyleri bulunmadığı için, atmosferin sınırlarını kesin olarak belirleyemeyiz. Güneş'i oluşturan tabakalar dört ayrı bölümde incelenir. Bunlar iç küre, fotosfer , kromosfer ve son olarak koronadır . İç küre, Güneş'in iç yapısıyla ilgilidir ve kendi içinde başka alt katmanlar halinde incelenir. Fotosfer, kromosfer ve korona ise kabaca Güneş'in atmosferini olarak nitelenebilirler. Güneşe bakıldığında disk şeklinde görülen tabaka fotosferdir. Fotosfer katmanında %74 civarıda hidrojen, %25 helyum, geriye kalan %1 lik kısımda ise karbon, oksijen, demir, kükürt ve neon gibi elementler bulunur. Bu elemetler bize Güneş'in aslında birinci nesil bir yıldız olmadığını, bir yıldızın ölümü sonucu oluşan ikinci nesil bir yıldız olduğunu gösteriyor. Bununla ilgili bilgiyi yıldız oluşumları ve ölümleri makalelerimizi inceleyerek detaylı bir şekilde öğrenebilirsiniz. Atmosferden yayılan ışığın spektrumunda fotosferin payı büyüktür. Spektrumdaki siyah çizgiler fotosfere nazaran daha soğuk olan bir üst tabaka aracılığıyla ortaya çıkar. Fotosferin etrafında nispeten daha dar bir tabaka olan kromosfer ise, spektrumundaki parlak çizgilerin kaynağıdır. Yine aynı şekilde kısa dalga boylu ışınların spektrumundaki parlak çizgiler atmosfere aittir. Röntgen ışınlarının kısa dalgalı olanları fotosferden gelirken, kromosfer tabakasına geçildiğinde uzun dalga boylarının etkisi artar. Yani kromosfer hem çok kısa dalga boyları hem de radyo dalgalarını meydana getirmektedir. Güneş'te, yüzeyden iç kısımlara yolculuk yaptığımızda sıcaklık ve basınç artar ve yıldızın kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan iç küreye ulaşılır. Yıldızın çekirdeğinde meydana gelen ışınım, iç kürenin tabakaları arasında bir yutulup bir yayılarak ilerlemeyi sürdürür. Dış tabakaların yaptığı emisyon Güneş yüzeyinden dışarı çıkar ve uzaya yayılır. Güneş faaliyetlerinin tümü, daha doğrusu görebildiğimiz tüm faaliyetler iç kürenin en dışındaki bölgeye aittir. Güneş ışığının yüzeye ulaşma süreci hakkında daha kapsamlı bilgi almak için bu yazımızı okumanız faydalı olabilir. Son birkaç yüzyılda, bilgi birikimimizin artması ve bilimsel düşüncenin tabana yayılması sayesinde, gezegenimiz hakkında birçok soru sormaya ve bu soruları cevaplamaya başladık. Hatta bununla yetinmeyip, soruların aynılarını önce Güneş, sonra yıldızlar için sormaya başladık. Birçok sorunun cevabı aynı olamamakla birlikte, bazı sorularda aynı cevapları alabildik. Basit ama bir o kadar da ilginç bir soru. Dünya'da gerçekleşen bu olay acaba yıldızlarda gerçekleşiyor mu? Yoksa rüzgar oluşumları sadece gezegenlere özgü bir olay mı? Cevabı basit ama açıklaması zor bir konu bu! Evet, rüzgar oluşumu yıldızlarda gerçekleşir, fakat biçim olarak Dünya'daki rüzgarlara benzemez. Yıldız rüzgarları, yıldızlarda bulunan elektron, proton ve ağır metallerinin atomlarını hızlı bir şekilde yıldızlardan fırlatılmasıyla gerçekleşir. Bu rüzgarlar kimi bölgelerde saniyede onlarca kilometre, kimi yerlerde ise saniyede binlerce kilometre hıza ulaşır. Sıcaklık yüksek olunca, gerçekleşen iyonizasyon fazla olur ve korona bölgesi sürekli genişler. Böylece iyonize gazda bir akım meydana gelir. Güneş rüzgarları Güneş'in en üst katmanlarından salınan plazma akışı ile gerçekleşir. Güneş'te gerçekleşen bu rüzgarların hızı saniyede 300 ila 700 km arası değişmektedir. Ek Bilgi: İyonizasyon, atomların ve parçacıkların elektrik yüküne sahip olmasıdır. Bu konu hakkında daha fazla bilgi için maddenin plazma halini anlattığımız şu yazımıza göz atmanız faydalı olur. Güneş, genellikle 1.5 keV ile 10 keV arasında enerjiler ile daha çok elektron, proton ve alfa parçacıklarını oluşturur ve bu parçacıkları evrene yollar. Her yıldızda olduğu gibi Güneş'te de gerçekleşen parçacık akımları, zaman içinde yoğunluk, sıcaklık, rüzgarın hızı gibi etkenlere bağlı olarak değişim gösterir. Güneş, Güneş rüzgarları ile her saniye 1 milyon ton kütle kaybeder. Bu kaybolan kütlenin sabit olduğunu düşünürsek, yaklaşık her 150 milyon yıl içinde, toplamda 1 Dünya kütlesine eşdeğer Güneş malzemesinin uzay boşluğuna saçıldığını görürüz. Ancak, yıldızımızın kütlesi akıl almayacak kadar büyük olduğundan, doğduğu günden bugüne geçen 5 milyar yıl içinde kütlesinin sadece on binde birini Güneş rüzgarları yoluyla kaybetmiştir. Önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde bu kayıp miktarı artacak olsa da, ömrünün sonuna kadar Güneş rüzgarları yoluyla kaybedeceği kütle miktarı, yıldızımız için hiçbir zaman önemli bir düzeye ulaşmayacaktır. Güneş rüzgarı, Güneş üzerinde açık manyetik alan çizgilerinin bulunduğu koronal delikler boyunca uzaya saçılır. Bu koronal deliklerde meydana gelen kütle emisyonuna, Koronal Kütle Atımı denir. Koronal Kütle Atımları ve Güneş püskürmeleri genel olarak, fotosferin yarı durgun olan manyetik alanı ile Korona arasındaki manyetik enerjinin ani olarak salınması ile gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu hipotez Depolama-Serbest bırakma olarak adlandırılır (Chen, 2001). Bu CME'leri açıklayan yeni bir teoridir (Hanslmeier 2004). İşte bu oluşan Güneş rüzgarları Güneş Sistemi boyunca hakim bir parçacık esintisi oluşturur. Gerçekte bu esinti o kadar kuvvetlidir ki, gezegenlerin atmosferlerini dahi süpürebilecek güçtedir. Gücü uzaklığa bağlı olarak düşse de, onlarca milyar km boyunca sistemimiz üzerinde etki sahibidir. Heliyopoz'un konumunun Güneş'ten 130 170 AB'lik bir uzaklık aralığında (1 AB = 150 milyon km) olduğu düşünülmektedir. Bu bilgi, Voyager 1 ve 2 araçlarının rastladığı 3 kHz'lik elektromanyetik atımlar yolu ile gözlenmiştir (Hanslmeier 2004). Güneş'te gerçekleşen parçacık akımları, elektromanyetik olaylardan ve yüksek sıcaklıktan ötürü kazandığı yüksek enerji ile Güneş'in çekiminden kaçabilecek kaçış hızının üzerine çıkarlar. Bu rüzgarlar 'heliosfer' olarak bilinen bölgede muazzam hacimli bir kabarcık şeklinde yıldızlar arası ortama karışırlar. Güneş rüzgarlarının yoğunluğu, Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin karesi oranında azalır. Güneş rüzgarı yeteri kadar bir mesafe aldığında Güneş'in manyetik alanı ile yıldızlararası manyetik alan sınırını oluşturan sınır ile karşılaşır. Bu sınır, tıpkı Dünya'nın manyetik alanının sınırı belirleyen manyetopoz gibidir. Güneş'ten yayılan yüklü parçacıklar ve atomlardan oluşan Güneş rüzgarı, Güneş'in hareket yönünün tersine uzanan damla şekilli heliosphere denilen düşük yoğunluklu bir ortam oluşturur. Bu parçacıklar yaklaşık 400 km/sn gibi süpersonik bir hızla hareket ederler. Fakat güneşten 90-100 AB (1 ab = 150 milyon kilometre) kadar uzaklıkta artık yavaşlayarak ses altı hıza düşerler. Parçacıkların ses altı hıza düştüğü bu bölgeye termination shock ismi verilir. Heliyosfer'in bu sonlandırma şoku sınırı ile yıldızlararası ortamdan gelen rüzgara yenik düşüp durduğu durgun bölgeye kadar olan alana heliosheath adı verilir. Bu alanda, Güneş rüzgarı ses altı hızda yoluna devam eder, yaklaşık Güneş'ten 130-150 ab uzaklıkta ise yıldızlararası rüzgarın gücüne yenik düşerek tamamen durur. Güneş rüzgarlarının tamamen durduğu bölgeye de heliopause deniliyor. Güneş Sistemi'ni, yıldızımızdan kaynaklı yüklü parçacıkların bir kabarcık şeklinde sardığı, yıldızlararası ortamdan bizi ayıran bölgedir. Ayrıca heliosfer Güneş sistemini yıldızlararası ortamdan izole eden katmandır. Biliyoruz ki yıldızlararası ortamda gaz ve toz bulutları ile, diğer yıldızlardan kaynaklanan kozmik ışınlar vardır. İşte heliosfer bizi bu ortamdan izole ederek bir anlamda steril bir bölge oluşmasını sağlar. Fakat Güneş'ten yayılan yüklü parçacıklar da en az yıldızlararası ortamdakiler kadar tehlikelidir. Dolayısıyla bahsettiğimiz streril ortam, bir koruyucu kalkan olarak nitelenemez. En nihayetinde yeryüzündeki yaşamı koruyan ana faktör Güneş'in heliosferi değil, Dünya'nın manyetik alanıdır. Dünya'yı göktaşlarından koruyan atmosfer gazlarının yanı sıra, bizi daha büyük etkilerden -Güneş rüzgarlarından- koruyan ve gezegenimizi saran az önce de belirttiğimiz bir manyetik alan mevcuttur. Manyetik alan tanım olarak; hareketli ve elektrik yüklü atom altı parçacıkların manyetik güç etkisinde kaldığı boşluktur. Nötronlar gibi yüksüz parçacıklar hiçbir zaman manyetik alandan etkilenmezler. Yüksüz parçacıklardan korunmamızı sağlayan şey, atmosferimizdir. Yeryüzünün manyetik alanı gezegenimizin sıvı dış çekirdeğinin sahip olduğu akışkan özellik ve gezegenimizin dönüşü sayesinde oluşmaktadır. Dünyanın manyetik alan çizgileri bir çubuk mıknatısınki kadar simetrik değildir. Yukarıda görüldüğü gibi güneşten akıp gelen alan çizgileri dünyanın manyetik kuyruğunu oluştururken, Güneş rüzgarları alan çizgilerinin sıkılaşmasına sebep olur. Manyetosfer uzay boşluğunda Güneş yönünde yaklaşık 80 km'den 60.000 kilometreye kadar, kuyruk kısmı ise Güneş'in aksi yönde 300.000 kilometre uzağa kadar uzanır. Güneş sistemindeki gezegenlerin manyetik alan güçleriyle, kendi eksenleri etrafındaki dönüş hızları arasında bir orantı vardır. Merkür, Venüs, Dünya, Mars gezegenlerinin manyetik alanları zayıftır. Başka bir deyişle kendi eksenleri etrafındaki dönüş hızları düşüktür. Örneğin dünyamız kendi ekseni etrafında 1.600 km/s hızla dönmektedir. Ancak burada şunu belirtmek gerekir: Merkür ve Mars gezegenleri çok daha hızlı dönüyor olsalardı bile, bir sıvı dış çekirdekten mahrum oldukları için kayda değer bir manyetik alan üretemezler. Venüs gezegeni, bir sıvı dış çekirdeğe sahip olmasına ve Dünya ile çok benzerlik göstermesine rağmen, aşırı yavaş dönüşü sebebiyle manyetik alanı çok zayıftır. Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün gezegenlerinin manyetik alanları güçlüdür. Bu gücün nedeni hem büyüklükleri, hem de kendi eksenlerindeki dönüş hızlarının çok hızlı olmasıdır. Örneğin Jüpiter'in kendi ekseni etrafındaki dönüş hızı 45,300 km/s 'tir ve bu nedenle muazzam güçlü bir manyetik alanı vardır. 1958 yılında Amerikalı fizikçi James A. Van Allen tarafından keşfedilen ve dünyayı bir simit gibi çevreleyen radyasyon bölgesidir. Van Allen Radyasyon Kuşakları Güneş'ten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı ışınlara karşı kalkan işlevi gören tabakadır. Güneşten ve yıldızlararası boşluktan gezegenimize ulaşan yüklü parçacıklar bu bölgede dünyanın manyetik alanına yakalanırlar. Uzun süredir biriken bu yüklü parçacıklar Dünyanın çevresinde 2 tane Van Allen radyasyon kuşağı oluşturmuştur. Dışta yer alan kuşak, Güneş rüzgarı kökenli hidrojen , helyum (He2+=alfa parçacıkları) ve oksijen iyonları yanı sıra, serbest elektronlar içerir. Yer yüzeyinden 10.000-60.000 km. yükseklikte bulunur. İçte yer alan kuşak ise kozmik ışınların iyonlaştırdığı atmosfer kaynaklı atomlar içerir. 650-6500 km. yükseklikte yer alan bu kuşak dış kuşağa oranla çok daha güçlü bir ışınım kaynağıdır. NOT: Van Allen kuşaklarındaki yüksek elektron konsantrasyonu, uydulardaki korunmasız elektronik cihazlara şiddetli radyasyon hasarı verebilecek kadar yüksektir. Kuşak içinde yer alan uydular, bu zararı en aza indirgemek için iyi biçimde yalıtılırlar. Örneğin Türkiye'nin televizyon yayınlarını ve iletişiminin büyük kısmını karşılayan Turksat uyduları tam olarak bu kuşağın ortasında yer alır. Ancak, iyi yalıtıldığı için mükemmel biçimde çalışmaktadır. Van Allen kuşakları insanlı uzay uçuşları için de tehlike kaynağıdır. Bu nedenle, Van Allen kuşaklarından geçecek olan uzay araçları ya oldukça iyi yalıtılırlar, ya da kuşağın daha zayıf bölgelerinden geçerler. Bu sayede kuşağın içinden geçen uzay araçlarındaki insanlar herhangi bir zarar görmezler. Ay yolculuklarını gerçekleştiren araçlar hem çok iyi yalıtılmışlardı, hem de kuşağın görece zayıf bir bölgesinden geçmişlerdi. Madem Mars ve Venüs de Güneş'in yaş..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sevgilinin-kollari/", "text": "Öğle sıcağında, hele bir de yaz ortasındayken Güneş'in altında kalınca hissediyor insan sıcak denen şeyin ne olduğunu. Eğer atmosferimiz çok daha ince olsaydı Güneş, Dünya yüzeyini ortalama 100 santigrat dereceye kadar ısıtacaktı. Bu garip geliyor bana; uzakta, çok uzakta bir yıldız var ve bu yıldız bizi kavuracak kadar çok ısı gönderiyor. Güneş'in çekirdeğinde oluşuyor bu ısı. yüzde75'inden fazlası hidrojenden oluşan Güneş'in çekirdeği epeyce yüksek basınca sahip. Bu basınç, hidrojen atomlarını birbirine çok fazla yakın olmaya zorluyor. Bir noktadan sonra da atomlar birleşmeye başlayıp enerji yayıyorlar. Bilirsiniz, iki hidrojen atomu birleştiği zaman helyum meydana geliyor. Bir helyum atomunun ağırlığı ise kendisini oluşturan iki hidrojen atomundan birazcık daha düşük... İşte, aradaki o kayıp ağırlık, enerji olarak yayılıyor. Ne demiştim, Güneş'in içinde basınç ve yoğunluk çok fazla. Hatta o kadar fazla ki, çekirdekte oluşan enerjinin dışarıya çıkması binlerce, milyonlarca yılı buluyor. Çekirdekteki birleşme sonucu ortaya çıkan enerjiyi taşıyan fotonlar binlerce yıl boyunca zigzaglar çizerek dışarı çıkmaya çalışıyorlar. En nihayetinde yüzeye vardıklarında ise, o kadar zamandır özlem duydukları kendi hızları, yani ışık hızı ile uzaya yayılmaya başlıyorlar. İşte, Dünya'da bizi ısıtan sıcaklık, doğduktan sonra yüzeye ulaşabilmek için binlerce yıl uğraşan bu fotonlardan kaynaklanıyor. Bunca zahmetin bir ödülü olmalı elbette: Fotonlar Güneş yüzeyine ulaşıp serbest kaldıktan ortalama sekiz dakika sonra Dünya'ya geliyorlar. Tabii foton garip bir isim. Biz ona ışık diyoruz; daha kolay, daha anlaşılır. Bir yıldız Güneş; küçük bir yıldız. Ama siz yine de küçük dediğime bakmayın. Bu yorumu, yıldızları büyükten küçüğe doğru sıraladığımızda yapıyoruz. Yıldızlar kütlelerine göre sıralandıklarında, bizimki sarı cüce diyebileceğimiz bir kategoriye giriyor. Bu kategorideki bir yıldızın ortalama yasam suresi 10 milyar yıl kadar. Geceleri gökyüzüne bakınca binlerce yıldız görüyoruz. Tabii eğer büyük şehirlerde yaşıyorsak bu kadarını görmemiz mümkün değil. Neyse, küçük bir kasabada yaşadığımızı farz edip o gökyüzündeki binlerce yıldıza baktığımızda bir şeyi bilmemiz gerekiyor. Gökyüzündeki yıldızların hemen hemen hepsi, bizim Güneşimizden büyük ve daha parlaklar. Çünkü onlarca, yüzlerce ışık yılı uzaktalar ve o kadar uzak bir yıldız eğer Güneş büyüklüğünde ise, pek parlak görünmeyecek, Dünya'dan fark edilemeyecek. Güneşimiz büyüklüğünde olup da Dünya'dan görülebilen sadece birkaç yıldız var. Bunu duyup onu küçük görmemek lazım. Çünkü içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi'nde, her 100 yıldızdan sadece 10 tanesi Güneş'ten daha büyük kütleye sahip. Yani, Samanyolu'ndaki her 100 yıldızdan 90 tanesi bizim yıldızımızdan küçük. Bu küçük yıldızlar hem soluk, hem de bize çok uzak oldukları için onları çıplak gözle göremiyoruz. Eğer görebilseydik, gökyüzü geceleri ışıl ışıl olurdu. Fakat talih işte; biz Samanyolu'nun dış kenarında bir yerdeyiz ve buralarda yıldız yoğunluğu oldukça az. Güneş büyüklüğünde bir yıldızın 10 milyar yıl kadar yaşadığından söz etmiştik. Bizim yıldızımız ise beş milyar yaşında. Yani ömrünü yarılamış durumda. Yarılamış yarılamasına da, daha bir beş milyar yıl boyunca bugün olduğu gibi parlamayı sürdürecek. Belki birkaç milyar yıl sonra parlaklığı artacak, ortalığı fazlasıyla ısıtacak ama, o zamana kadar bize hayat vermeyi sürdürecek. Sonrasında ne olacağı da hemen hemen belli gibi: Merkezindeki hidrojen yavaş yavaş azalıyor... Dile kolay, her saniye yaklaşık dört milyon ton kütle kaybediyor Güneşimiz. Yukarıda küçüktür, cücedir falan dedim ama, düşünün artık ne kadar büyük olduğunu: Dünya dediğimiz şey, çapı 12 bin kilometre olan küçücük bir küre. Yanına Güneş'i getirdiğimizde misket kadar kalıyor, çünkü Güneş'in çapı tam 1 milyon 400 bin kilometre! Üstelik bu sıkıştırılmış, yoğun hali ile... E bu durumda saniyede dört milyon ton kütle kaybetmesinin biricik yıldızımızı pek etkilememesine şaşmamalı. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disina-yolculugumuz-goge-bakma-duragi-4-sezon-1-bolum/", "text": "Türkiye'nin en uzun soluklu astronomi programı Göğe Bakma Durağı programımızın 4'üncü sezonu 21 Mart Pazar günü saat 21:00'da başlıyor. Güneş Sistemi'nin dış kısımlarına doğru yol alan Pioneer 1, Pioneer 2, Voyager 1, Voyager 2 ve New Horizons araçlarını, görevlerini, özelliklerini, tarihçelerini ve bugüne kadar astronomi bilimine yaptıkları katkıları astronom Yaren Bektaş ve amatör astronom Zafer Emecan eşliğinde ele alacağımız Göğe Bakma Durağı yayınını bu linkten canlı olarak izleyebilirsiniz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gerçek Bilim, Açık Bilim, Yalansavar, DijitalX, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla, aynı zamanda çok sayıda üniversitenin astronomi, fizik, biyoloji gibi temel bilimler üzerine çalışmalar yapan öğrenci kulüpleriyle her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-1/", "text": "Güneş Sistemi dışındaki gezegenleri anlatmadan önce, konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu gezegenlerin barınabileceği yerleri tanımamız gerekiyor. O nedenle yazı dizimizin ilk birkaç bölümü, ötegezegenlere ev sahipliği yapabilecek gökcisimleri üzerine olacak. Daha sonra da gezegenlerin özelliklerini incelemeye, burada yaşamın nasıl şekillenebileceğini görmeye çalışacağız. Bir de altını çizerek belirtelim, bu gezegenleri ele alırken kriterimiz; Dünya benzeri, sıvı suya bağımlı, karbon tabanlı yaşama uygunluklarıdır. Bilmediğimiz başka türde yaşamlar olabilir. Ancak, bilimin öncelikli amacı bildiği konuyu araştırmaktır. Bizler Dünya üzerindeki yaşam hakkında çok şey biliyoruz ve şu an benzeri bir yaşam sağlayabilecek gezegenleri bulmaya çalışıyoruz. İleride başka türde, örneğin sıvı metan kaplı bir gezegende gelişkin yaşam oluşabileceğini keşfedersek, araştırma alanımızı genişletip onları da bulmaya çalışabiliriz. Yakın zamana kadar, yıldız dediğimizde aklımıza hep ortalama Güneş büyüklüğünde, yahut çok daha büyük yıldızlar geliyordu. Kırmızı cüce olarak bilinen ve evrendeki yıldızların yaklaşık %80'ini oluşturan sınıf ise bir kenara atılmış, çok da önemsenmeyen gök cisimleriydi. Bu nedenle gezegen arayışı da Güneş benzeri yıldızlar üzerine yoğunlaşmıştı. Çünkü biz, Güneş benzeri bir yıldızın ışığı altında yaşıyorduk ve eğer üzerinde yaşam barındırabilecek bir gezegen olacaksa, bu gezegenin bizim Güneşimiz boyutlarında bir yıldızın etrafından dönüyor olması gerektiği düşünülüyordu. Fakat işin öyle olmadığı çok çabuk anlaşıldı. Güneş benzeri yıldızlar, evrende bildiğimiz yıldızların sadece yaklaşık %8'lik bir bölümünü oluşturuyor. Ortalama yaşam süreleri ise anakol evresinde 8 ila 15 milyar yıl kadar. Işıma güçleri daha büyük yıldızlarla kıyaslanamayacak derecede düşük olsa da, kırmızı cüce yıldızlarla karşılaştırıldığında çok daha fazla. Gerçekte, çıplak gözle gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz yıldızların hemen hemen tamamı Güneşten çok daha büyük kütleli yıldızlardan oluşuyor. Dünyaya en yakın yıldız Proxima Centauri'den Güneşe baksaydınız, onu soluk bir yıldız olarak diğer yıldızlardan ayırmanız zor olacaktı. Öyleyse, Güneşten çok daha soluk kırmızı cüceleri çıplak gözle göremememiz kadar normal bir şey yok. Bu şu anlama da geliyor; Samanyolu'ndaki yıldızların %80'ini çıplak gözle göremiyoruz. Belki de bu nedenle şimdiye kadar onları ciddiye almadık. Oysa, gezegen araştırmaları gösterdi ki, kırmızı cüce yıldızlar da en az bizim Güneş sistemimiz kadar gerçek gezegen sistemi oluşturabiliyorlar. Anakol yıldızları arasında M sınıfı olarak listelenen kırmızı cüceler, düşük ışıma güçlerine (Güneşin yaklaşık yüzde 10-15'i ile on binde 1'i kadar) karşın, olağanüstü uzun ömürleriyle ünlüler. Bir kırmızı cücenin ömrü 80 100 milyar yıldan başlıyor ve kütlesinin düşüklüğüne göre 1 trilyon yıla kadar uzayabiliyor. Bu da onları aslında gezegen sistemleri ve -olası- yaşam için en uygun adaylar haline getiriyor. Çünkü uzun ömürlü olmalarının yanısıra, kırmızı cüceler aynı zamanda oldukça stabil yıldızlardır. Öyle ki, ne kadar soluk olursa olsun, bugün 7 milyar yaşındaki bir kırmızı cücenin yaydığı ışınım gücü neyse, 70 milyar yıl sonra da o olacak. Açıkcası, bizim Güneşimiz yok olduktan on hatta yüz milyarlarca yıl sonra bile, kırmızı cüce komşuları aynen bugün olduğu kadar sağlıklı parlamaya devam edecekler. Güneşe en yakın 60 küsür yıldızın 50 kadarını kırmızı cüce yıldızın oluşturduğu düşünüldüğünde onların hancı, Güneşin ise yolcu olduğunu anlamak zor değil. Daha önce de söylediğim gibi, bunların ışığı çıplak gözle göremeyeceğimiz kadar zayıf. Bu nedenle biz yakınımızdaki yıldızlardan sirius ve alpha centauri gibi büyük kütleli ve parlak olan birkaç tanesini görebiliyoruz. Araştırmalar başladıktan sonra, keşfi yapılan gezegenlerin önemli bir kısmı kırmızı cüce yıldızların çevresinde döndüğü farkedildi. Tabi bu yıldızların yaşam kuşağı, bizim Güneşimizle aynı değil. Örneğin dünya, Güneşin yaklaşık %30 kütlesine sahip bir kırmızı cücenin çevresinde olsaydı, üzerindeki yaşamın devam edebilmesi için ona bugün Güneşe olan uzaklığından yaklaşık 10 kat daha yakın olmak zorunda kalacak, yani 150 milyon değil de, 15 milyon kilometre uzaklıkta olması gerekecekti. Böylece dünya bugün olduğu kadar ısı ve ışık alabilecekti. Görüleceği üzere, bir kırmızı cüce'nin çevresinde yaşayabilmek için ona sadece Güneşte olduğundan çok daha yakın olmanız gerekiyor. Başka bir deyişle, kırmızı cücelerin yaşam alanı Güneş benzeri yıldızlardan çok daha yakın yörüngelerde yer alıyor. Eğer Güneşin bulunduğu yerde, kütlesi Güneşin yarısı kadar olan bir kırmızı cüce bulunsaydı, 35 milyon kilometre uzaklıkta dönen merkür dünya kadar ışınım alan yaşam alanı içerisinde olacaktı. Fakat eğer yıldız daha küçük, mesela Güneşin %20'si kadar kütleye sahip olsa idi, merkür oldukça soğuk bir gezegen olacaktı. Bu durumda, yaşama izin verecek olan gezegenin 8-10 milyon kilometre ötede dönmesi gerekecekti. Tabi bu da bir kütle çekimsel kilitlenmeye yol açacaktı. Tabi burada, Güneşin %25'inden daha düşük kütleli yıldızları yaşam için uygun görmek doğru olmaz. Bunlar gerçekten çok sönük yıldızlar ve bu yıldızların yaşam kuşağında yer almak için yıldıza tehlikeli derecede (3-8 milyon km) yakın olmanız gerekiyor. Bu yakınlık, hem kütleçekim kilidi nedeniyle gezegenin hep aynı yüzünün yıldıza dönük olması, hem de aşırı radyasyona ve yıldızın kütle atımlarına doğrudan maruz kalmak gibi sorunları beraberinde getiriyor. Neyse işte, işin güzel yönü, kırmızı cüceler çevresinde keşfedilen gezegenler yıldızlarına yakın konumlarda yer alıyorlar. Başka bir deyişle, yıldız küçüldükçe çevresindeki gezegenlerin yörüngeleri de aynı oranda küçülüyor. Bu da gösteriyor ki, yaşanabilir yahut yaşam oluşması mümkün gezegenleri artık sadece Güneş benzeri yıldızlar çevresinde arama zorunluluğu yok. Güneşten küçük kırmızı ve turuncu cüce yıldızlar sayıca çok daha fazlalar ve gezegen sistemlerine düşman değiller. Aksine, belki de yaşam için Güneş benzeri yıldızlardan çok daha uygunlar. Son olarak; Güneşten daha büyük (1.3 kat ve fazla kütleye sahip) yıldızlar yaşanabilir gezegen arayışları için uygun değiller. Öncelikle bu tür yıldızlar çok kısa ömürlüler. Örneğin Güneşin 1.5 katı kütleye sahip bir yıldız için anakol evresinde geçen süre ortalama 1 milyar yıl kadar. Yani çevresindeki gezegenin soğumasına bile fırsat kalmadan yıldız bir kırmızı dev'e, ardından da kütlesinin büyüklüğüne göre bir nova'ya dönüşerek yok oluyor. Zaten anakol evresi de dahil olmak üzere bu yıldızlar pek dengeli bir yaşam geçirmiyorlar. Parlaklıklarında ve ışıma güçlerinde sıkça değişiklikler yaşanıyor. Açıkcası hem çok kısa olan ömürleri, hem de dengesiz doğaları gereği olası bir yaşam için buralar pek tekin yerler değil."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-2/", "text": "Güneş sistemi dışında üzerinde bildiğimiz anlamda yaşam oluşma ihtimali olan gezegen arayışında, dev gezegenlerin uyduları gözden kaçırılıyor. Ötegezegenleri anlattığımız bu yazı dizimizin ilk bölümünde, kırmızı cüce yıldızların yaşama ev sahipliği yapabilecek gezegenleri üzerinde durmuştuk. Bu makalemizde ise gaz devi gezegenlerin uydularından söz edeceğiz. Bugün keşfedebildiğimiz gezegenlerin çok büyük kısmı dev gezegenlerden oluşuyor. Görece daha kolay keşfedildiği için bir yıldızın çevresinde eğer varsa bu tip bir gezegenin, hele ki yıldızına yakın geçiş yapıyorsa önce keşfedilmesi zaten normal. Kaldı ki, bilim adamları çevresinde böyle bir dev gezegen keşfedilmiş bazı yıldızları yakın takibe aldıklarında başka gezegenlere de rastlayabiliyorlar. Bugün çoklu gezegen sahibi olduğu düşünülen yıldızlardaki diğer gezegenlerin bir kısmı, bu gaz devi gezegenleri yakın takip sonucunda keşfedildi. Fakat takdir edersiniz ki, bu oldukça zor ve uzun uğraş gerektiren bir iş. Şöyle örnekleyelim; bir yıldızın çevresindeki gezegeni yıldızın gezegenden kaynaklanan kütleçekimsel salınımı yöntemiyle keşfetmeye çalışıyorsak, söz konusu olan yakın bir gezegen olduğunda; yıldızının çevresinde birkaç gün veya birkaç aylık periyotlarla hızlı biçimde döneceği için saptamak çok kolay olacaktır. Fakat, daha uzak bir, mesela Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde Venüs, Dünya veya Mars kütlesi ve uzaklığında dönen bir gezegen söz konusu olduğunda iş uzar. Çünkü bu gezegenin yıldız çevresindeki dönüş süresi yaklaşık 1 yıl ve üzeri olacaktır. Dolayısıyla bu gezegenin keşfi için, o yıldızı en az 1 yıl gözlemlemek gerekir. Tabi sonrasında kontrol amaçlı birkaç gözlem daha... Yani en az 3 yıl. Keşfedilen dev gezegenlerin çevrelerindeki uydular konusu, yaşam arayışları için önem taşıyor. Yıldızının yaşam kuşağında yer alan dev bir gezegende bildiğimiz türde bir yaşamın oluşabilmesi elbette mümkün değil. Çünkü bunlar Jüpiter gibi, katı yüzeyleri olmayan gaz devleri. Bu gezegenin çevresinde dolanan öteuyduların varlığını yok sayamıyoruz. Kendi güneş sistemimiz içerisindeki dev gezegenlerin her birinin onlarca uydu sahibi olduğu düşünüldüğünde bunun neredeyse bir zorunluluk hali aldığı görülebilir. Bu uydulardan bazıları da yaşanabilir niteliklere sahip olabilir. Ki oldukça kalın bir atmosfere sahip Satürn'ün uydusu Titan verilebilecek en güzel örneklerden biri. Eğer Satürn Güneş'e daha yakın bir konumda olsaydı, Titan yeterli Güneş ışığı alabilecek, belki de bu sayede üzerinde yaşanılabilir bir yer haline gelebilecekti. Ancak, böyle olsa bile Titan'ın kütlesinin küçüklüğü nedeniyle bunun gerçekleşmesi pek mümkün değil. Bize daha büyük kütleli, örneğin Venüs veya Dünya kütlesinde bir uydu gerekiyor. Bir gaz devi gezegen tıpkı Dünya, Venüs veya Mars kütlesinde bir veya birden çok uydu da barındırıyor olabilir. Jüpiter kütlesindeki bir gezegen için böylesi bir uydu, umursayacağı büyük bir sorun değil. Bizim sistemimizde böyle büyük bir uydu bulunmuyor ama, diğer yıldız sistemlerinde gaz devlerinin böylesi büyük uydulara sahip olamayacağını düşünmek için hiçbir neden yok. (1) Gaz devleri; Satürn, Jüpiter veya bunların birkaç katı büyüklüğündeki gezegenlere deniliyor. Güneş sistemi dışı gezegen arayışlarında keşfedilen gezegenlerin çok büyük bir kısmı bunlardan oluşuyor. (2) K sınıfı yıldızlar, Güneş'in %85'i ile %60'ı arasında kütleye sahiptir. M sınıfı Kırmızı cüceler ile, G sınıfı Güneş benzeri yıldızlar arasında yer alan bir yıldız sınıfını oluştururlar. Turuncu cüce de denilen K sınıfı yıldızlar, Samanyolu galaksisinde Güneş benzeri yıldızlardan birkaç kat daha fazla sayıda bulunuyorlar. (3) Kırmızı cüce yıldızlar ile ilgili daha detaylı bilgi için sitemizden kırmızı cüce şeklinde aratarak daha fazla bilgi alabilir, yakın çevremizdeki kırmızı cüce yıldızları tanıyabilirsiniz. Yıldızlar da, evrende var olan her ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-3-k-tipi-anakol-yildizlari/", "text": "Yazı dizimizin daha önceki iki serisinde önce cüce yıldızları, daha sonra da gaz devi gezegenlerin uydularını incelemiştik. Eğer okumadıysanız, öncelikle o iki yazımızı okumanızı tavsiye ederiz. Bu yazımızda ise, yaşama ev sahipliği yapabilecek bir diğer uygun yıldız türüne göz atacağız. Gökbilimle az veya çok ilgilenen herkesin bildiği birkaç yıldız tipi vardır: O-B türü parlak dev yıldızlar, kırmızı devler, Güneş benzeri G tipi yıldızlar ve kırmızı cüce denilen M tipi yıldızlar. Ancak, bunlar haricinde bir yıldız türü daha vardır ki, gerçekte asıl ilgiyi üzerinde toplaması gerekirken ilginç bir biçimde gözardı edilir. Yıldızlar ilk oluştukları anda çekirdek bölgelerinde hidrojeni nükleer reaksiyona sokarak enerji üretmeye başlarlar. Çekirdekteki hidrojen tükenene kadar da bu böyle devam eder. Daha sonrasında ise sırasıyla hidrojenin nükleer reaksiyonu sonucu çekirdekte biriken helyumu, o bittikten sonra helyumun reaksiyonu sonucu oluşan karbonu, sonra oksijeni vs vs kullanarak enerji üretmeye devam ederler. Nihayetinde demire kadar tüm elementleri yakan yıldızımız artık enerji üretemez hale gelir ve ölür. Tabi bir yıldızın demire kadar olan tüm elementleri kullanması kütlesiyle ilintilidir. Örneğin bizim yıldızımız Güneş, karbondan sonraki elementleri yakıp enerji üretebilecek kütlede olmadığı için karbon sonrasında ölecektir. Sözün özü, bir yıldızın hidrojen yakmaya devam ettiği, diğer elementleri yakmaya başlayarak ölüm sürecine girmediği döneme anakol evresi denir. Yıldız bu evrede en sağlıklı günlerini geçirmektedir. Güneş kütlesine yakın G tipi yıldızlarda bu anakol evresi 8-13 milyar yıl arasında sürer. O-B tipi dev yıldızlarda 1 ila 10 milyon yıl, Sirius benzeri A tipi yıldızlarda 300-900 milyon yıl, M tipi kırmızı cücelerde ise 70 milyar ila birkaç trilyon yıl arasıdır. K tipi yıldızların kütleleri G tipi yıldızlardan küçük, M tipi yıldızlardan ise büyüktür. Yani, Güneş benzeri yıldızlar ile kırmızı cüceler arasında bir yerde bulunurlar. Gökbilimciler arasında turuncu cüce olarak da adlandırıldıkları olur . Bu yıldızlar, Güneş'in %85'i ile %65'i arasında bir kütleye sahiptirler ve yüzey ısıları da kütlelerine göre 4.000 4.900 santigrat derece arasında değişir. Bu özellikleriyle yaydıkları enerji Güneş'ten epey düşük olmasına rağmen, kırmızı cüce yıldızlardan hatırı sayılır ölçüde yüksektir. Örneğin, en parlak kırmızı cücenin yaydığı enerji Güneş'in %10'una bile yaklaşamazken, en soluk K tipi turuncu cüce Güneş'in %15'inden fazla enerji yayar. Kütle arttıkça aydınlatma gücü de artar. Güneş'in %80'i civarında kütleye sahip bir turuncu cüce yıldızın aydınlatma gücü, Güneş'in %40'ından fazla olabilir. Turuncu cücelerin evrendeki bolluğu Güneş benzeri yıldızlardan daha fazladır. Tüm yıldızların sadece %3.5'i Güneş benzeri G tipi yıldız iken, %8'i K tipi turuncu cücedir. Kaba bir hesapla, Samanyolu galaksisinde 400 milyar yıldız olduğunu varsayarsak, 32 milyar turuncu cüce olduğu sonucuna varabiliriz. Aynı sayı, Güneş benzeri yıldızlar için 14 milyar civarındadır. K tipi yıldızları önemli kılan şey, objektif gözle bakıldığında aslında yaşama ev sahipliği yapmak için aslında Güneş benzeri yıldızlardan bile daha uygun oluşları. Şöyle ki, Güneş benzeri yıldızlar her ne kadar 10 milyar yıla yakın yaşıyor olsalar da, bu yaşamlarının sadece 5 veya 6 milyar yılı gibi bir süre boyunca dost canlısı biçimde gezegenleri aydınlatırlar. Örneğin Dünya ve Güneş yaklaşık 5 milyar yaşındadır ve gezegenimiz üzerinde hayat 4 milyar yıldır sürmekte. Ancak, yıldızımız ömrünü yarılamış durumda ve sıcaklığı ilk günden beri düzenli olarak artıyor. Kaba bir hesapla yaklaşık 1 milyar yıl sonra yıldızımız Dünya gezegenini gereğinden fazla ısıtacak ve gezegenimiz yaşanmaz, kuru, kavrulmuş bir kaya parçasına dönüşecek. Oysa en büyük kütleye sahip bir turuncu cücenin ömrü 25 milyar yıl civarındadır. Kütlesi küçüldükçe bu süre 50 milyar yıla kadar çıkar. Bu da, K tipi yıldızların çevrelerindeki gezegenleri kavurma konusunda Güneş benzeri yıldızlardan daha insaflı oldukları anlamına gelir. Örneğin, 25 milyar yıl ömre sahip tipik bir turuncu cücenin çevresindeki yaşam kuşağında yer alan Dünya benzeri bir gezegenin kavrulmaksızın güvende kalabileceği süre 15 milyar yıldan daha uzundur. Ömür süresini yaşam için bir kriter olarak görürsek, elbette ki kırmızı cüce yıldızlar yüzlerce milyar yıl yaşayabildikleri için daha uygunmuş gibi görünebilirler. Ancak, bu yıldızlar çok az enerji yaydıkları için, yaşam kuşakları yıldıza çok yakındır. Bu yakınlık yüzünden gezegenler kütle çekim kilidine yakalanırlar ve bir yüzleri sürekli M tipi yıldıza dönük kalır. Yani gezegenin yıldıza bakan yüzü sürekli gündüz ve çok sıcak iken, arka yüzü sürekli karanlık ve soğuktur. Bu durum, gelişkin yaşamın böylesi gezegenlerdeki varlığını tehlikeye düşürebilir. Turuncu cücelerin yaşam kuşağı ise yaydıkları görece yüksek enerji nedeniyle, gezegenlerin kütle çekim kilidine kapılmayacakları güvenli bir uzaklıktadır. Örneğin Güneş'in %70'i kütleye sahip bir turuncu cücenin 60 milyon km ötesinde bir yörüngeye Dünya'yı yerleştirseniz, bugünkü gibi yaşamaya devam edebilirdik. Yeterince uzak olduğumuz için gel-git etkilerinden kaynaklanan kütle çekim kilidi sorunumuz da olmaz, bugünküne benzer gece/gündüz döngüsü devam ederdi. Yıldızların yaşam kuşağı hakkındaki bu yazımızı okumanızı tavsiye ederiz. Not: En üstteki görselde, bize en yakın K tipi yıldız olan Alpha Centauri B ve çevresindeki olası bir gezegen bir sanatçı tarafından resmedilmiş. Ay Milyarlarca Yıl Önceki Kadar Yakın Olsaydı... Bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-4-su-dunyalari/", "text": "Güneş Sistemi dışındaki yıldız sistemlerinde, yıldızının gezegen yüzeyinde suyun sıvı halde kalabildiği yaşam kuşağında yer alıp; Dünya'dan daha az, hatta hiç su içermeyen gezegenler olabilir. Fakat, benzeri konumda olup, çok daha fazla su içeren ve hiç karasal yüzeyi bulunmayan gezegenlerin de, sayıca oldukça fazla olabileceği göz ardı edilemez. Evrende, tümüyle sıvı suyla kaplı yüzlerce trilyon gezegenin var olması ciddi bir olasılık. Dünyamız gibi bir miktar su, ve bir miktar karasal alan içeren gezegenlerin sayısı sandığımızdan az olabilir. Su dünyaları olasılıkla atmosferlerinde bitmek bilmeyen fırtınaların koptuğu; aylar hatta yıllar süren kasırgaların yaşandığı yerler olmalı. Güneş sistemindeki karasal yüzeyi olmayan gaz devleri üzerinde ve kendi gezegenimizdeki fırtına sistemlerinin işleyişlerine yönelik yaptığımız araştırmalarda bunu gördük: Atmosferik fırtınalar ani ısı değişimine neden olan karasal yüzeylerle karşılaşmadıkları sürece çok zor duruluyorlar! Benzeri uzun süreli kasırgalar gezegenimizde de gerçekleşiyor fakat, karasal yüzeyle karşılaştıklarında enerjilerini kaybederek yok oluyorlar. Karasal yüzeyi olmayan bir gezegende ise dev kasırgaları durdurabilecek çok daha zayıf kuvvetler var. Fırtınalar yıllar sürse de önünde sonunda elbette duruyor ancak, tümüyle suyla kaplı bu gezegenlerdeki olası yaşam üzerinde tehdit oluşturmaları çok zor. Karaların olmaması, bir su dünyasında hayat olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu gezegenler tıpkı Dünya okyanuslarındaki gibi oldukça zengin deniz yaşamına sahip olabilirler. Hatta, belki de en az insanlar kadar zeki deniz canlılarına ev sahipliği yapıyor olmaları da olasılık dahilinde. Dünya'nın yaklaşık 4 milyar yıl önce, suya ilk kavuştuğu dönemlerde tümüyle suyla kaplı ve karasal yüzeyi olmayan bir gezegen olduğu biliniyor. Fakat, daha sonraki tektonik levha hareketleri sayesinde yerkabuğumuz çıkıntılar yaratarak karasal bölgeler oluşturmayı başarmış. Ancak, eğer Dünya'nın su miktarı günümüzdekinden %20-25 daha fazla olsaydı, bugün su yüzeyinin üstünde yer alan kıtalar ya hiç oluşamayacak, ya da sadece volkan tepelerinin yarattığı adacıklar şeklinde var olabileceklerdi. Dünyamızın, Güneş Sistemi içinde su içeren Jüpiter ve Satürn'ün çoğu uydusundan daha az suya sahip olduğu gerçeğini de düşündüğümüzde, su dünyalarının nadir gezegenler olmadığı düşüncesi biraz daha pekişiyor. Dolayısıyla Dünyamız, belki de karasal yaşamın filizlenebildiği az bulunan şanslı gezegenler arasında yer alıyor olabilir. Bu soruya tatmin edici bir cevap vermek güç olsa da, böylesi bir ortamda gelişen canlıların teknolojik gelişmişliğe ulaşmasının oldukça zor olacağını söylemek yerinde olur. Gezegenimizin okyanusları, balinalar, yunuslar ve ahtapotlar gibi zeka açısından oldukça gelişmiş canlılara ev sahipliği yapıyor. Ancak, bu canlıların hiçbiri çevrelerini kendi yaşamlarına uygun biçimde dönüştürebilecek ve karmaşık aletler yapabilecek kadar gelişmiş zekaya sahip değil. Karmaşık aletten kastımız nedir? Çok basit; uzaktaki bir avı yakalamak için çevrenizdeki çalı çırpıyı kullanarak yapacağınız basit bir mızrak dahi karmaşık alettir. Çünkü yapımı ve kullanılış biçimi ciddi bir düşünsel süreç gerektirir. Dolayısıyla karmaşık aletin ne olduğunu düşünürken aklınıza katı meyve sıkacağı veya makara/vinç sistemleri gibi şeyler gelmesin. Okyanus suları, hangi tür gezegende bulunursanız bulunun, elektriksel olarak iletken yapıda olacaktır. Dolayısıyla, Su Dünyaları'nda yaşayan canlıların elektriği kullanılabilir biçimde kontrol etmelerini bekleyemeyiz. Aynı biçimde, fosil yakıtların ısı enerjisini de alet ve makina yapmak için kullanmaları mümkün olmayacaktı. Örneğin ateş yakarak besinlerini pişiremeyecekler veya normalde yemeleri mümkün olmayan yiyecekleri yenebilir hale getiremeyeceklerdi. Bildiğiniz gibi bizler; ateşi bulamasaydık, asla bakliyatları yiyemeyecektik. Bununla beraber, hayal gücümüzü kullanmamıza kimse engel değil. Okyanus dünyalarından çıkabilecek olası bir teknolojik uygarlığın gelişimini birlikte hayal edebiliriz. Uzak Su Dünyalarındaki bazı zeki sualtı canlıların, okyanusların yoğun gün ışığı alan sıcak sığ bölgelerinde barınmak için evler, şehirler inşa edebileceklerini düşünsek de, bu şehirlerdeki hayatları teknolojik açıdan milattan önce 5 binli yılların Dünyasının dahi gerisinde olacaktı. Tabi ki bu yorumu kendi teknolojik gelişimimizi baz alarak yapıyoruz. Gerçekleşmesi imkansıza yakın görünüyor olsa da, okyanus dünyalarında yaşayan zeki canlılar; teknolojik gelişim için ihtiyaç duyulan enerjiyi bizim şu an için bilmediğimiz, gerek duymadığımızdan dolayı hayal de edemediğimiz biçimde kullanmayı öğrenmiş olabilirler. Belki de bu okyanuslarla kaplı Su Dünyalarında bazı türler sığ alanlarda yüzeye yakın yaşamaya alışmış, bir süre sonra da okyanus yüzeyinde nefes alabilecek biçimde evrilmişlerdir. Hava soluyabilen bu canlılar zamanla okyanus dışında yaşamaya iyice uyum sağlayıp, suyun üzerinde yüzen yapılar inşa ederek buralarda yaşamaya başlamış, ardından da suyun kısıtlamalarından kurtularak teknolojik açıdan ileri düzeye ulaşmışlardır. Belki de bu zeka sahibi amfibiler; yarısı hava, diğer yarısı su dolu gemileri ile evreni keşfe bile çıkmış olabilirler. Daha da ileri gidersek, okyanuslarda gelişen ve daha sonrasında hava solumaya adapte olan bu zeki canlıların, aradan geçen onbinlerce yıl içinde neredeyse tümüyle okyanus dışında yaşayabilecek hale gelmeleri de mümkün. Not: İlk olarak 28 Haziran 2015 tarihinde yayınlanan bu yazımız, güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur. Kepler Uzay Teleskopu Tekrar Görev Başında!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-5-kutlece-dunya-benzeri-otegezegenler/", "text": "İnsanlık yıllarca evrenin her köşesinde yeni yaşamlar veya yaşanabilecek yerler keşfetmek istedi. Bu istek sonucu yapılan çalışmalar Güneş Sistemi'miz dışında yeni gezegenlerin keşfedilmesine de yardımcı oldu. 1. Kepler-42 d: Dünya'nın kütlesine neredeyse eşit olan bu ötegezegenin yarıçapı Dünya'nın yarısı kadardır. Yani Dünya'dan daha yoğun maddeleri içinde barındırır. Sistemi içindeki dolanımını yaklaşık 1,8 günde tamamlar (Dünya'nın 365 gününe kıyaslarsak bu süre oldukça kısadır). Ayrıca 2012 yılında keşfedilen bu ötegezegen, 0,13 Güneş kütleli ve 3.000 kelvin sıcaklığında bir yıldızın etrafında dolanır. Son olarak, bulunduğu sistemde kendisi dışında iki ötegezegen daha bulunur. Bunlardan birisi Kepler-42 b, diğeri ise Kepler-42 c'dir. 2. Kepler-138 d: Dünya'nın kütlesine neredeyse eşit olan diğer bir ötegezegen olan Kepler-138 d'nin yarıçapı ise Dünya'ın yarıçapının 1,61 katı kadardır. Buradan Kepler-138 d'nin Dünya'dan daha az yoğun maddeler barındırıyor olduğu çıkarımını yapabiliriz. Gezegen, yörünge dönemini yaklaşık 24 günde tamamlar. Ayrıca 2014 yılında keşfedilen bu ötegezegen, 0,57 Güneş kütleli ve 3871 kelvin sıcaklığındaki KOI-134 adlı yıldızın etrafında dolanır. 3. Kepler-138 c: Bu ötegezegen, Kepler-138 d ile aynı sistemde bulunur. Kardeş olan bu iki gezegenin farkı, Kepler-138 c'nin dolanma süresidir. Kepler-138 c, yaklaşık 14 günde yörünge dönemini tamamlar. 4. Alpha Centauri Bb: Bu ötegezegenin kütlesi 1,1 Dünya kütlesidir. Yarıçapı hakkında henüz bilgi sahibi olmadığımız bu gezegenin yörünge süresi ise yaklaşık 3,5 gündür. Alpha Centauri Bb, Alpha Centauri B yıldızının etrafında dolanırken 2012 yılında keşfedildi. Alpha Centauri Bb yıldızının kütlesi Güneş'in kütlesine neredeyse eşittir. 0,94 Güneş kütleli bu yıldız sıcaklığı ile de Güneş'e oldukça benzer. Yaklaşık olarak 5214 kelvin sıcaklığındadır ve yarıçapı Güneş'in 0,86 katıdır. 5. Kepler-307 c: 2013 yılında keşfedilmiştir. Kütlesi 1,2 Dünya kütlesi olan bu yıldızın yarıçapı ise Dünya'nın 2,8 katıdır. Yörünge dönemini 13 günde tamamlayan bu gezegen, Kepler-307 yıldızının etrafında dolanır. 6. OGLE-2013-BLG-0341L b: Adı bir garip bu gezegenimiz hakkında çok fazla bilgiye sahip olmasak da yaklaşık 1,66 Dünya kütleli olduğunu biliyoruz. Yörünge dönemi ve kütlesi henüz bilinmiyor. Ayrıca OGLE-2013-BLG-0341L b ötegezegeni microlensing hassas mercek yöntemi ile keşfedilmiş nadir ötegezegenlerdendir. 7. Kepler-78 b: Dünya'nın 1,6 katı kütleye sahip olan bu gezegen, yarıçapının küçüklüğü ile dikkat çekiyor. Dünya'nın yarıçapının 1,2 katı büyüklüğünde olan ötegezegenin yörünge dönemi 0,3 gün. Bu, yıldızının etrafında 6 saatte dolandığı anlamına geliyor. Yarı-küçük ekseni 0,01 AB olan ötegezegen, kendi yıldızına Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığından 100 kat daha yakın. 8. Kepler-177 b: 1,7 Dünya kütleli bu gezegenin yarıçapı 2,9 Dünya yarıçapıdır. Yörünge dönemi 35 gün olan bu gezegen, Güneş'in çok benzeri Kepler-177 yıldızının etrafında dolanır. Kepler-177 yıldızı kütle, yarıçap ve yüzey sıcaklığı olarak Güneş'e çok benzer. 9. Kepler-11 b: 2011 yılında keşfedilmesine rağmen 2014 yılında birçok verisine ancak ulaşılabilen bu gezegenin kütlesi yaklaşık 4.5 Dünya kütlesi kadardır. Yarıçap olarak Dünya'dan 1,8 kat daha büyük olması bize Dünya'ya görece yakın oranda yoğunluğa sahip olduğunu gösteriyor. Yörünge dönemi ise 10 gündür. 10. Kepler-42 c: Kepler-42 d ile aynı yıldızda bulunan bu gezegen, kütle olarak Dünya'nın tam iki katı büyüklüğündedir. Yarıçapı 0,8 Dünya yarıçapı olan bu gezegen sadece 8 saatte dolanımını sağlamaktadır. Yukarıda bahsedilen bilgilerin sürekli güncellenmekte ve değişmekte olduğunu hatırlatalım. Teknoloji ilerledikçe kullanılan aletlerin hassasiyeti artacak ve yeni Dünya benzeri ötegezegenlerin keşiflerinde bu aletler bizlere yeni kapılar açmış olacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-6-cap-olarak-dunya-benzeri-gezegenler/", "text": "Bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, birçok parametrenin ortak olması koşulunda bir gezegene Dünya benzeri gezegen diyebiliriz. Fakat buradaki amacımız farklı parametrelerin neler olduğunu göstermek. Bu yüzden parametreleri bölerek, size benzerlikleri kadar farklılıkları da olabilen gezegenlerden bahsediyoruz. Bu yazımızda, yarıçapı bakımından Dünya'ya benzeyen Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerden söz edeceğiz. Dünya'nın yarıçapı 6,371 km. Yani verdiğimiz birimi bu sayı ile çarparak bahsettiğimiz ötegezegenin yarıçapını bulabileceğiz. Size bu yazıda bahsedeceğim 10 ötegezegen de 1 Dünya biriminde. Yani tam tamına Dünya kadar yarıçaplı gezegenleri kast ediyoruz. - Kepler 271 c, evet bu gezegenimiz tıpkı anlatacağım diğer 9 gezegen gibi yarıçap olarak Dünya'nın tıpatıp benzeri. Kütlesi hakkında bilgi sahibi olamadığımız bu gezegenimizin yörünge dönemi yaklaşık 7,4 gün olmakla beraber yarı küçük ekseni yaklaşık 0,071 astronomik birimdir (1AB=149600000km). Yıldızına oldukça yakın olan bu gezegen, 5500 K derece sıcaklığında ki, Kepler 271 c yıldızının etrafında dolanmakta. - Kepler 392 b, 1 Dünya yarıçapı büyüklüğünde. Bu gezegenimiz 5,34 günde yörünge dönemini tamamlamakta. Yine kütlece bir bilgimiz olmayan bu gezegenimizin yarı küçük ekseni 0,059 AB dir. 1,13 Güneş kütleli ve yaklaşık 5900 K dereceli Kepler 392 yıldızının etrafında dolanmakta. - Kepler-20 f, 1 Dünya yarıçaplı ötegezegenler arasında kütlesini tek bildiğimiz güzel bir gezegen. Yaklaşık 14 Dünya kütlesine sahip (1 Dünya kütlesi=5.9736x1024kg). Bu bilgi bize Dünya'dan 14 kat daha yoğun bir gezegenle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Yörünge dönemi 1 Dünya kütleliler arasında en yükseği bu gezegen. 19 günlük dolanım yapıyor. Yarı küçük ekseni 0,11 AB olan bu gezegen birçok yönü ile Güneş'e benzeyen Kepler-20 yıldızının etrafında dolanıyor. - Kepler -322 b, yine 1 Dünya yarıçalı bu gezegenimizin yörünge dönemi yaklaşık 1,6 gün. 1 yılları 1,6 gün. Yine muazzam bir dolanma hızı. Hem de yarı küçük ekseni 0,27 AB olan bir gezegen için... Özellikle Güneş'in 0,91 katı olan Kepler 322 yıldızının çevresinde dolanıyorsanız gerçekten dikkat çeken bir gezegen olursunuz. - Kepler-282 b, 1 Dünya yarıçaplı bu gezegenin yörünge dönemi ise 11 gün ve yarı küçük ekseni 0,083 AB. Güneş'in her anlamda ikizi olan Kepler 282 yıldızının etrafında dolanarak dikkat çekiyor. - Kepler-398 c, 1 Dünya yarıçaplı bu gezegen, diğer 1 yarıçap benzeri gezegenlere göre en yüksek yarı büyük eksende dolanmakta. Yaklaşık 0,087 AB. Yörünge dönemi ise yaklaşık 11,5 gün. Güneş'in yarısı kadar olan Kepler 398 yıldızının etrafında dolanıyor. - Kepler 336 b, 1 Dünya yarıçaplı bu gezegen, sadece 2 günde bir yılını tamamlıyor. Yarı küçük ekseni 0,33 AB'dir. - Kepler 197 b, 1 Dünya yarıçaplı başka bir gezegenimiz olan Kepler 197 b 'nin yörünge dönemi 5,5 gün, yarı küçük ekseni ise 0,06 AB'dir. 0.86 Güneş kütlesine sahip yıldızının sıcaklığı yaklaşık olarak 6000 K derece, yarıçapı ise 1,12 güneş yarıçapıdır. - Kepler-130 b, 1 Dünya yarıçaplı olan gezegenimizin yörünge dönemi yaklaşık 8,5 gündür. Yarı küçük ekseni 0,079 AB'dir. Yıldızı Kepler 130'un kütlesi tam tamına 1 Güneş'tir. Yarıçap olarak Güneş'in 1,13 katı olan bu yıldızın sıcaklığı yaklaşık 5830 K derecedir. - Kepler- 327 c, son olarak bahsedeceğim bu gezegenin yörünge dönemi yaklaşık 5,5 gün olup yarı küçük ekseni 0,047 AB'dir. Bu bahsettiğimiz gezegenlerin ortak bir özellikleri daha var; o da neredeyse hepsinin 2014 yılında keşfedilmesidir. Sadece Kepler-20 f gezegeni 2011 yılında keşfedilmiş, güncellemesi ise 2012 de yapılmıştır. Bu bilgiler exoplanet.eu sitesinden alınmıştır. Venüs, büyüklük ve kütle olarak Dün..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-disindaki-gezegenler-7-jupiter-benzeri-gaz-devleri/", "text": "Dünya dışı yaşamları keşfetmek için önemli bir rol oynayan Jüpiter benzeri ötegezegenlerden , gaz devlerinden bahsedeceğiz. Neden önemli olduğunu şuradaki makalemizden okuyabilirsiniz. Yaşam arayışları için bizim için asıl önemli olan Jüpiter benzeri gaz devi ötegezegenler değil, bunların yörüngesindeki yakalanmış veya beraberinde oluşmuş Dünya, Mars, Venüs vb. katı yüzeye sahip karasal uydularıdır. Bizim için bu gezegenlerin uyduları önemli olsa da, bu uyduların orada olmasını sağlayan gaz devi ötegezegenler de o kadar önemli ve değerlidir. Diğer sistemler hakkında bilgi sahibi olmak, bize Dünya benzeri ötegezegenleri anlamamız yolunda büyük katkı sağlayacaktır. O nedenle bu gezegen türünü de, Dünya'nın tam benzeri gezegenleri anlamamızı sağlayacak olan Güneş Sistemi dışındaki gezegenler yazı dizimize ekleme ihtiyacı duyduk. Hemen size bazı önemli benzeri Jüpiter benzeri ötegezegenlerimizden bahsedelim. İlk olarak XO-5 b ötegezegeninden bahsedelim. 2008 yılında keşfedilen bu dev gezegen, yaklaşık 1,077 Jüpiter kütleli (Jüpiter'in kütlesi 1,899x10 üzeri 27 kg) ayrıca yarıçapı 1,03 Jüpiter yarı çaplıdır (Jüpiter'in yarıçapı 71,492 km). Gezegenin yarı küçük ekseni yaklaşık 0,0487 AB, yani yaklaşık 7 milyon kilometredir. Bu gezegenimizin yıldızı G tayf türündendir ve Güneş'e oldukça benzerdir. G tayf türü yıldızların yaşanabilir kuşak aralığı, yaklaşık 0,725 AB'den başlar (1 AB = 150 milyon km). XO-5 b ise bu kuşağa göre yıldızına oldukça yakındır. Az önce de bahsettiğimiz gibi XO-5 b gezegeninin uyduları yaşanabilir kuşakta olamayacak. Bu yüzden buralarda gelişkin canlı araştırmaları çok büyük olasılıkla hüsranla sonuçlanacak. 1,25 Jüpiter kütleli olan olan bu gezegenin yarı çapına dair bir bilgimiz bulunmamakta. Fakat 1,02 AB yarı küçük ekseni, bize var olabilecek karasal uydularının tam da Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığına eşit olabileceğini gösteriyor. Ayrıca HD 142 b'nin etrafında dolandığı yıldız olan HD 142, G1 tayf türünde, 1,1 Güneş kütleli, 0,86 güneş yarıçaplı ve yüzey sıcaklığının 6.180 Kelvin olması, buradaki herhangi bir uyduda canlılığı keşfedebileceğimiz konusunda bizi umutlandırıyor. Evet parametrelerin çok yakın olmaması veya eksik parametrelerin olması buraları araştırmamıza engel olmuyor. Çünkü araştırdığımız aralıklar somutlaştırmakta güçlük çektiğimiz büyüklükte. Ross 458 c, gezegeninin yarı küçük ekseni 1.168 AB. Yani, Neptün'ün Güneş'e uzaklığının yaklaşık 39 katı kendi yıldızına uzak olan bu gezegen; 11,3 Jüpiter kütleli ve 1,07 Jüpiter yarı çaplıdır. Yıdızı M tayf türünden bir kırmızı cüce olup, yaklaşık 0,6 Güneş kütlelidir. Yani, bu gezegen tam anlamıyla buz kesmiş durumda. Çevresinde var olabilecek karasal uyduları -250 santigrat derecenin daha altında bir sıcaklığa sahip."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-gezegenlerinde-mevsimler/", "text": "Mevsimler, gezegenin yıldızı etrafındaki yörüngesinin ve kendi eksen eğikliğinin doğal bir sonucu olarak meydana gelir. Bunlara bağlı olarak bazı zamanlarda bazı atmosfer olayları sık ya da seyrek yaşanır. Bildiğimiz üzere dünyamızda genel anlamda 4 mevsim yaşanmaktadır. Neden diğer gezegenler de mevsim yaşamasın ki? Elbette onlar da mevsim yaşarlar. Tabi süreleri ve mevsimler arasındaki değişiklikler birbirlerinden oldukça farklılık göstermektedir. Öncelikle bir gezegende mevsimler nasıl oluşur ve mevsimlerin oluşmasını sağlayan unsurlar nelerdir, açıklamakta fayda var. Mevsimler, gezegenin yıldızı etrafındaki yörüngesinin ve kendi eksen eğikliğinin doğal bir sonucu olarak meydana gelir. Eksen eğikliği nedeniyle yılın bazı aylarında Güneş ışınları bir yarım küreye daha dik açıyla gelirken diğer yarım küreye ise daha eğik açılarla gelir. Örneğin Dünya'da, 21 Haziran'da Güneş ışınları Yengeç Dönencesi'ne dik açı ile gelirken yılın en uzun günü yaşanır ve kuzey yarım küre için yaz mevsiminin başlangıcı iken, Oğlak Dönencesi'ne daha eğik bir açı ile gelir ki bu da kış mevsiminin başlangıç tarihini temsil eder. Çünkü bu durum atmosferden geçen radyasyon miktarı ve Güneş ışınlarının geliş açısı ile bazı atmosfer olaylarının daha sık gerçekleşmesine neden olur. Bu olayların bütünü ise mevsimler olarak adlandırılır. Dünya'da mevsimler arası süre ortalama olarak 90-93 gün arası iken Mars'ta 7 ay, Satürn'de ise 7 yıla kadar çıkabilir. Dünyamızda mevsimlerin oluşmasında eksen eğikliği eliptik yörüngeden daha etkin bir rol oynar. Eliptik yörüngenin etkisinin az olmasının sebebi ise Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinin daireye yakın bir eliptik şekil ortaya koymasıdır. Yani Güneşe en yakın ve en uzak konumu arasındaki mesafe, mevsimler üzerinde anlamlı bir fark yaratacak kadar fazla değildir -bu da yaklaşık 5 milyon kilometreye tekabül eder-. Mesela Merkür'de bir mevsimin başladığı veya bittiği anlaşılabilir değildir. Çünkü Merkür'ün bir günü 57, bir yılı da 88 dünya günüdür. Yani 2 dolanma hareketi 3 dönme hareketine eşittir . Ama merak etmeyin, zaten orada mevsim yaşayacak bir atmosfer de bulamazsınız. Eksen eğiklikleri yaklaşık olarak 3 derece olan Venüs ve Jüpiter'de de mevsimler arasındaki fark çok azdır. Venüs'te atmosfer basıncı ve sera etkisi hakimken Jüpiter'de ise saatte binlerce kilometreye ulaşan ve yüzlerce yıl sürebilen fırtınalarla uğraşmak zorunda kalacaksınız. Lakin Mars'ta durum biraz farklı. Mars'ın mevsim döngüleri Dünya'ya benzese de Mars'ta mevsimlerin döngüsünü eksen eğikliği değil daha çok eliptik yörünge sağlar. Güneş'e en yakın ve en uzak konumu arasındaki fark oldukça fazladır. Bu da mevsimler arasındaki farkları bariz hale getirir. Mars'ta da Dünya'daki gibi kuzey yarım kürede yaz mevsimi, gezegenin Güneş'e en uzak olduğu zamanlarda yaşanır. Yani güney yarım kürede yaz, kuzey yarım küreye göre daha sıcak; kış da daha uzun ve soğuk geçer. Ancak burada da mevsimsel döngünün önemli bir parçası olan toz fırtınalarına maruz kalacaksınız. Sonuç olarak sadece bizim gezegenimizde değil, diğer birçok Güneş Sistemi gezegeninde de mevsimsel döngüler yaşanmaktadır. Ancak bize uygun yaşam için elverişli koşulları, evimiz Dünya'dan başka hiçbir yer sunmuyor. - Mevsimler oluşmazdı. - Gece ve gündüz her zaman eşit olurdu. - Güneş ışıkları her zaman ekvatora dik düşerdi. - Matematik iklim kuşakları ortadan kalkardı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-nasil-olustu/", "text": "İçinde yaşadığımız Güneş Sistemi, yüz milyonlarca yıllık uzun bir oluşum evresiyle meydana gelmiş bir yapıdır. Güneş Sistemi'nin oluşumu bilim insanlarının yüz yıldan uzun süredir çözmeye çalıştığı bir bulmaca. Tam anlamıyla olmasa da, bu bulmacayı büyük oranda çözmüş durumdayız. Ancak belirtelim ki, Güneş Sistemi'nin oluşumu burada kısa bir yazıyla anlatabileceğimiz kadar basit bir süreç değil. O nedenle, yazının altında verdiğimiz ve sistemimizin oluşumunu uzun uzun anlattığımız yazılarımızı sırayla okumanızı tavsiye ederiz. 1) Yıldızlararası gaz ve toz, nebula denilen yapılarda kütle çekimsel etkilerle, örneğin bir süpernova patlamasının rüzgarı, yakından geçen bir yıldız veya galaksi, ya da kendi içindeki devinim sonucu sıkışmaya başlar. 3) Merkezde topaklanan madde, kütle çekim etkisiyle öyle bir noktaya kadar sıkışır ve ısınır ki, sonunda hidrojen atomları nükleer füzyon yoluyla birleşerek enerji üretmeye başlar. Böylelikle merkezde bir yıldız oluşur. Bu arada yıldız oluşum diskinin kalan bölgelerinde daha küçük ölçekte madde topakları oluşmaya başlamıştır. 4) Disk üzerindeki, kütle çekimsel olarak bir araya gelen gaz ve toz birleşerek daha büyük yapılar oluşturmaya başlarlar. Her oluşan gezegencik çevresindeki gaz, toz ve küçük meteoritleri yutarak büyümesini sürdürür. Bu gezegencikler, daha büyük gezegencikler tarafından yutulup nihayetinde büyük gezegenleri oluşturur. 5) Yüz milyonlarca yıl sonra merkezdeki yıldızın rüzgarlarıyla yıldız oluşum diskini oluşturan gaz ve toz dağılır. Gezegenler de bu süre içinde, yörüngelerinde bulunan her şeyi yutarak kalıcı büyüklüklerine ulaşır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-teorileri-1/", "text": "Güneş sisteminin ve gezegenlerin oluşumuna dair eski çağlardan beri bir çok görüş bildirildiyse de bunlar bilimsel olmaktan uzaktadırlar. Her ne zaman gök cisimlerinin nasıl ve hangi güçler tarafından hareket ettiklerine dair elimizde fiziksel ve matematiksel modeller geliştirilmeye başlandıysa, teoriler de ancak o zaman bilimsel forma girmeye başlamışlardır. Bu açıdan miladı Newton olarak kabul edersek pek de yanılmış olmayız. Newton'un kütleçekim yasaları güneş sisteminin işleyişini ve evrimini araştırmak isteyen bilim insanlarına gerekli olan bilimsel zemini hazırlamıştır. Bu sayede son 250 yıl içinde gözlemser veriler ışığında bir çok oluşum modeli geliştirilmiştir. Bu modeller yapısal olarak tek bir sistem olarak evrilenler ve başka bir yıldızın müdahelede bulunmasıyla evrilenler şeklinde ikiye ayrılırlar. 18.yy'da Comte de Buffon dualist bir teori önermiş, Emanuel Swedenborg ve Immanuel Kant ise monistik bir görüş bildirmişlerdir. Kant'ın varsayımı üzerinden hareket eden Pierre-Simon Laplace teoriyi daha detaylı bilimsel bir forma soktuğu için ilerleyen yıllarda çoğu çalışma bu teori üzerinden şekillenmiştir. Laplace'ın teorisinde bulunan açıkları 19.yy'da Edouard Roche gidermeye çalışmış fakat başarılı olamamıştır. 20.yy'a gelindiğinde ise astronomlar açısal momentum ve gezegen oluşumu gibi başlıca problemleri çözmek amacıyla 15'ten fazla model geliştirmişlerdir. Ortaya konulan neredeyse her teori açıklayabildiği şeyler olduğu gibi açıklayamadıkları gözlemsel veriler de içerir. Belirli sorunları açıklamak için geliştirilen bir model her ne kadar üzerinde durduğu sorunu açıklayabilse de başka bir teorinin açıklayabildiği kısımlarda problemler yaşayabilmektedir fakat parça parça açıklamalarda bulunan bu denemeler sayesinde sonraki yıllarda daha çok açıklamayı tek bir potada eritebilen daha tutarlı teoriler geliştirilmesine ön ayak olmuşlardır. Bir fransız naturalisti olan Georges Comte de Buffon'un 1949'da yazdığı Natural History: General and Particular kitabında öne sürdüğü teori dualist sınıfına girmektedir. Güneş'e çarpan bir kuyruklu yıldız sonucu Güneş'ten dışarıya materyaller atıldığını ve gezegenlerin bu sayede oluştuğunu anlatmaktadır. Kuyruklu yıldızların doğasına ilişkin bir bilgisi olmayan Buffon açıkça kuyruklu yıldızların gerçekte bildiğimizden çok daha büyük olduğunu düşünüyordu. 1796'da Laplace Buffon'un bu teorisine eleştiri getirdi. Güneş ile bir kuyruklu yıldızın çarpışmasının sonucu dışarı saçılacak materyalin saçıldıktan sonra Kepleryen bir yörünge ile bir süre sonra tekrar Güneş'in yüzeyine düşeceğini, gezegenleri oluşturamayacağını söyledi ve gezegenlerin şimdiki yörüngelerinin, oluşum süreçlerinin bir parçası olması gerektiğini belirtti. Galileo Galilei ve Johannes Kepler ile aynı dönemde yaşamış olan fransız filozof Rene Descartes aynı zamanda fizik ve matematikle de ilgilenmektedir. Haliyle Galilei ve Kepler'in çalışmalarını yakından incelemiş ve güneş merkezli modeli benimsemiş, bunu bir adım daha ileri taşıyarak Güneş sisteminin nasıl oluştuğunu bulmaya çalışmıştır fakat çalışmasını yayınlamamış, kitabı Le Monde ölümünden sonra basılmıştır. Newton'dan önceki bir dönemde yaşadığından dolayı, problemi için gerekli matematik ve fizik henüz ortada olmadığı için yapmaya çalıştığı açıklama tatmin edicilikten oldukça uzaktır. Descartes uzayın evrensel bir akışkan ile dolu olduğunu ileri sürer. Suyun ve diğer akışkanların hareket şekillerini inceleyerek geliştirdiği teoride bu evrensel akışkan, yıldızlar etrafında girdaplar oluşturarak gezegenleri meydana getirmektedir. Gezegenlerin etrafında oluşan girdaplar ise uyduları oluşturur. Descartes'ten 1yy sonra alman filozof Immanuel Kant 1755'te yayınlanan Universal Natural History and Theory of Heaven kitabında evrensel akışkanı gaz bulutuyla değiştirmiş ve Newton mekaniğini kullanarak bu gaz bulutunun kütleçekimsel etki ile disk şeklini alabileceğini göstermiştir. 18.yy'da teleskopların da gelişmesiyle bulanık bir şekilde de olsa nebulalar görülmeye başlanmış 1791'de ingiliz astronom William Herschel etrafında bulutsu bir hale olan yıldız gözlemlemiş ve bu gözlemler yıldızların nebulalar tarafından oluşturulduğu görüşünü kuvvetlendirmiştir. Descartes, Kant ve Herschel'in teorisini fransız astronom ve fizikçi Pierre Laplace yazdığı The System of the World kitabında daha da ileriye taşımıştır. Resimde görülüldüğü gibi, yavaşça kendi etrafında dönen küresel bir bulutsunun kendi kütleçekimi dolayısıyla çökmeye başlayacaktır. Açısal momentumunu korumak için disk şeklini alıp çok daha hızlı dönmeye başlayak ve zamanla ekvator düzlemindeki madde, merkezdeki kütlenin etrafında kendi yörüngesini oluşturacaktır. Çökmeler diski halkalara çevirecek, bu halkaların yoğunlaşması gezegenleri meydana getirecektir. Daha küçük ölçekte ise benzer işlem uyduları oluşturmaktadır. Güneş'in, sistemin kütlesinin %99.86'sını oluşturmasına rağmen toplam açısal momentumun %0.3'üne sahip olması bu nebula modeli ile ilgili eleştiriler gelmesine sebep olmuştur. Kütle ve açısal momentum dağılımı sistemin Laplace'ın nebula modelinde belirtilen şekilde oluşmasına pek de olanak vermemektedir. Laplace'ın modelindeki sorundan kurtulmak amacıyla fransız astronom Edouard Roche (1854) önceden oluşmuş yoğun bir Güneş'in etrafını kaplayan düşük kütleli nebula modeli önermiştir. Fakat önceden merkezde hayli yoğunlaşmış kütlesi olan bu modelde düşük yoğunluklu nebulanın rotasyonunun nasıl sağlanacağıyla ilgili problemler baş göstermiştir. Ayrıca ingiliz astronom James Jeans bu modelde nebula için gerekli olan yoğunluğun azlığından dolayı maddenin gelgit etkisine karşı koyamayacağını ve asla yoğunlaşıp gezegen oluşturamayacağını belirtmiştir ki James Jeans'in bu argümanı Roche'nin kendi geliştirdiği ve Roche Limiti denilen mekanizmaya dayanmaktadır. Çözülemeyen momentum problemi ve gezegenlerin oluşum sürecinin bir türlü birbirleriyle uyuma kavuşturulamaması teoriyi rafa kaldırmıştır. ABD'li Jeolog Thomas Chrowder Chamberlin (1901) ve astronom Forest Ray Moulton (1905) birbirleriyle sürekli fikir alışverişi yapsalarda makalelerini genelde birbirlerinden ayrı olarak yayınlamışlardır. Çözmeye çalıştıkları ana konu gezegen oluşumlarıdır. Sistemin oluşumu içinse Laplace'ın Nebula hipotezi yerine öne sürdükleri model aslen Roche'un iki cisimli teorisinden ilham almaktadır ve Lick Gözlemevi'nde bir spiral nebulanın fotoğraflanması ile şekillenmeye başlamıştır. Güneş patlamalarını inceleyen ikili fotoğrafta görülen spirallerin bir yıldızdan dışarı atılan maddeler olduğu şeklinde yorumlamışlardır. Model oldukça aktif ve büyük patlamaları olan bir Güneş öngörür. Yanından geçecek yıldız ile gerekli gelgit etkisi yapılacaktır. Güneş patlamasıyla dışarı salınan materyallerin tekrar Güneş'e düşmeyeceği kadar fazla, fakat ondan ayırmayacak kadar da az olmayan bir etki yapması gerekmektedir geçen yıldızın. Geçiş yapacak yıldızın kütlesi ise Güneş'ten birkaç kat fazla olarak düşünülmüştür. Dışarı salınan maddenin oluşturduğu spirallerin büyük bir kısmı tekrar Güneş'e geri dönerken az bir kısmı kalacaktır. Bu kollar Neptün yörüngesine kadar uzanmaktadır. Spiral kolun Güneş'e uzak olan kısımları Güneş'in atmosferinden kopan maddeden, kolun Güneş'e yakın olan kısımları ise Güneş'in iç kısımlarından gelen daha yoğun maddeden oluşur. İç gezegenler ile dış gezegenler arası yoğunluk farkı bu şekilde açıklanmıştır. Bu geriye kalan kollardaki maddenin soğuyup yoğunlaşarak ve zamanla birbirleriyle çarpışıp kümelenerek gezegen çekirdeklerini ve gezegenimsileri oluşturmaktadırlar. Gezegenimsilerin yörüngesindeki daha ufak birleşmeler ise uyduları meydana getirmektedirler. Tarif ettikleri gezegen oluşum modeli ileriki yıllarda geliştirilmiş daha iyi Güneş sistemi modellerinde de kullanılmıştır, oldukça iyidir. Fakat sistemi oluşturan kollar detaylı hesaplamalar içermekten ziyade diyagramlar şeklinde gösterilmiştir ve pek tutulmamıştır. İlerleyen yıllarda galaksiler ile nebulaların farklı şeyler olduğunun anlaşılması ve önceleri bir spiral nebulanın fotoğrafı olarak bilinen şeyin aslında bir Galaksi olduğunun anlaşılması zaten yaygın olmayan bu modele iyice gölge düşürmüştür. Chamberlin-Moulton modeli gibi bir dualist teori varyasyonu olan Gel-git teorisi 1917 yılında İngiliz matematikçi ve fizikçi olan James Jeans tarafından ortaya atıldı. Yine Güneş'in yakınından geçen başka bir yıldızın yarattacağı etkiden söz eder fakat Jeans'in modelinde Güneş patlamaları ile oluşan spiraller bulunmamaktadır. Güneş'in Roche limiti yakınlarından geçen daha fazla kütleye sahip bir yıldızın sebep olacağı yüksek miktarda gelgit etkisi Güneş'te bozulmaya neden olur. Gelgit etkisi çok yüksek olduğu için Güneş'ten dışarıya doğru filament şeklinde madde akışı başlar. Bu filament kütleçekimsel olarak pek de stabil olmayacağı için parçalara bölünerek gezegenimsileri meydana getirir. Geçiş yapan yıldızın etkisiyle de açısal momentumları artar. Güneş'in gelgit etkisi bu gezegenimsilerin ilk perihelion geçişlerinde önceki işlemin daha ufak ölçeklisini gerçekleştirerek uyduları oluşur. Teoriye gelen eleştirilerden birini önceleri teorinin ciddi destekçilerinden olan hatta adı Jeans ile yanyana anılan Harold Jeffreys yapar. Jeffreys'e göre güneş'in yakınından büyük kütleli bir yıldızın geçme olasılığının çok düşük olması bir sorundur. Fakat bu yanlışlayıcı bir argüman değildir. Bir diğer eleştiri ise 1935 yılında astronom Henry Norris Russell'dan gelir. Bu çok daha ciddi bir eleştiridir. Russell Güneş'ten dışarıya doğru çekilen maddenin perihelion uzaklığının Güneş'in yarıçapı kadar uzaklıktan daha öteye gidemeyeceğini matematiksel olarak gösterir. Ayrıca bu sonuç açısal momentuma dair önemli açıklamalar da içerir. Monistik nebula modellerinin açısal momentum problemine karşın ortaya atılan dualist modeller bu açıklamayla birlikte ciddi darbe alırlar. Çünkü Russell Güneş'in yakınından geçecek olan bir yıldızın gelgit etkisinin gezegenimsilere gerekli olan açısal momentumu vermekten yoksun olacağını ve gezegenlerin olması gereken yörüngelere konumlanamayacağını, bunun imkansız olduğunu göstermiştir. 1939'da ise Lyman Spitzer Jüpiter'i oluşturan maddenin Güneş'in ortalama yoğunluğuna yakın bir bölgeden kopması gerektiğini ve bunun 106K sıcaklığında olacağını belirtmiş, yaptığı hesaplama ortaya 2x1029kg kütle çıkmıştır ki bu Jüpiter'in kütlesinin yüz katı kadardır. Jüpiter'in bu şekilde oluşamayacağı kesindir. James Jeans teorisini düzenlemeye çalışmış fakat bunlar sonuç vermeyince kendisi de modelin tatminkar olmaktan uzak olduğunu belirtmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-teorileri-2/", "text": "Yazı dizimizin ilk bölümünde gözlem araçlarımızın gelişmesiyle birlikte Güneş Sistemi'nin nasıl oluştuğuna dair geliştirilen teorileri görmeye başlamıştık. 20.yy başlarından beri popüler olan dualist teoriler her ne kadar Henry Norris Russell sayesinde ciddi darbe alsalar da, vazgeçilmeleri pek kolay olmamıştır. 1944 yılında Sovyet gezegenbilimci Otto Schmidt oldukça farklı, modern teorilere de dahil edilebilen bir dualist teori ortaya atar. Arkalarındaki yıldızın ışığını absorblayan soğuk ve yoğun bulutsuların bulunmaya başlanmasıyla birlikte Schmidt bu bulutsuların içinden bir yıldız geçebileceğini ve bu geçişten sonra kendi yörüngesine gaz ve tozlar çekebileceğini, ortamdan toplanan bu maddenin gezegenleri oluşturabileceğini belirtir. Başlarda Schmidt yakalama işleminin gerçekleşmesi için üçüncü bir cismin olması gerektiğini söyler fakat Ray Lyttleton 1961'de bunun gerekli olmadığını bir akresyon modeli ile gösterir. Kaçış hızından daha düşük olduğu müddetçe yıldız bulutsu materyalini yakalayabileceği üzerinden hareket edilir. Bu modelin en büyük başarısı gezegenlerin nasıl oluştuğuna dair yaptığı açıklamadır. Bulutsunun içindeki toz parçacıkları açısal momentum kazanarak disk şeklini alırlar. Fakat homojen bir yapı olmadığı için kütle çekimsel dengesizlikler ve kazandığı momentum sayesinde belirli bölgelerdeki çökmeler olur ve bu çökmeler gezegenleri oluşturacak kaya parçalarını, protoplanet'leri , inşa eder. Birbirlerine yaklaşan parçaların elips yörüngeler çizerek çarpışıp birleştikleri, artan kütlenin saçılan ve etrafta olan diğer materyallerin de yörüngelerini değiştirip kendisine doğru çekerek kütlesini arttırdığı belirtilir. Modelin önerdiği sistem oluşum süreci ise eleştiriler almıştır. Bulutsu için öngörülen sıcaklık 3-4 Kelvin, hesaplanan hız ise 0.2km/s-1'dir. Bu tarz bulutsularda rastlanan değer ise 10-100 K (Kelvin: -273 santigrat derece = 0 Kelvin) arasında, Güneş benzeri yıldızlarda ise hız 20km/s-1 civarındadır. Michael Woolfson parametreleri değiştirerek Lyttleton'un modelinin daha kabul edilebilir yapılabileceğini söylemiştir fakat Viktor Safranov ise hesaplarına göre modelde Neptün gibi büyük gezegenlerin oluşma sürelerin 1010 yani 10 milyar yıl mertebesinde olduğunu ve bu değerin sistemin kendi yaşından çok daha yüksek olduğunu belirlemiştir. Akresyon: Kümelenme, birikme, bir araya gelme anlamlarına gelir. 1960 yılına gelindiğinde Güneş sistemimizin nasıl oluştuğuna dair oturaklı bir teori hala ortaya konulamamıştı. Çözülmesi gereken temel problemler hala bekliyordu. Bu tarihten itibaren, eski teorilerin parça parça getirdikleri tutarlı açıklamalar eşliğinde oluşturulan 4 adet yeni ve daha kapsamlı teori vardır. Önceki teoriler içerdikleri hatalar nedeniyle yanlışlanırken bu teoriler açıklayamadıkları kısımlar olsa bile geçersiz kılınamamışlardır. 1960'da protoplanet teorisi, 1964'te yakalama teorisi, 1973'te güneş nebulası teorisi ve 1974'te günümüzde yaygın bir şekilde kabul görmüş olan modern laplace teorisi ortaya atılmıştır. Sırasıyla bu son 4 teoriye değineceğiz. 1960 yılına gelindiğinde William McCrea gezegenimsi oluşumlarını açıklayan teoriyi bir adım ileri götürürken Güneş'in yavaş dönüşü ile gezegenlerin açısal momentumu arasındaki ilişkiyi açıklamak için monistik modele başvurdu. Yıldız ve gezegen oluşumlarının eş zamanlı olarak ilerlediğini düşünüyordu. Başlangıç noktasını yıldızlarası bir gaz ve toz bulutu olarak aldı. Bulutun %1 kadarı toz parçaları geri kalan kısmı ise hidrojen ve helyum'dan oluşuyordu. Bu karışımın türbülanslar içerdiği varsayımından yola çıkarak, türbülansların yarattığı madde akımlarının çarpıştığını, partiküllerin bu şekilde belirli bölgelerde yoğunlaşacağını belirtti. Başka varsayımsal parametreler kullanmaktan ise elinden geldiğince çekinerek modelini test etmeye çalıştı. Bu modelin en dikkat çekici kısmı yıldız oluşum sürecini açıklama şeklidir. Rastgele konumlardan gelen türbülanslar ve kümelenmeler Güneş'in oldukça düşük açısal momentuma sahip olmasını sağlarlar. Güneş'in varolan açısal momentumuna göre teori yine de daha fazlasını öngörmektedir fakat ilksel Güneş'in bu açısal momentum farkını kaybetmesi için zamana sahiptir ve iyonize olmuş Güneş rüzgarlarıyla taşınan materyallerin manyetik alanların etrafında spiraller çizmesi ve ayrılması açısal momentumu azaltıcı etki için tatminkardır. Türbülanslar nedeniyle bölge bölge yoğunlaşan gazlar gezegenlerin en az bir kaç katı büyüklükte oluyor, birbirleriyle kesişenler birleşiyor ve etrafına karşı basın konuma gelip etrafındaki maddeleri de kendine çekiyor, daha sonra bu yapılar kendi kütleçekimleri dahilinde çökmeye başlayıp gezegenimsileri oluşturuyorlardı. McCrea aynı zamanda gezegenimsilerin gezegenlerden daha büyük olduğunu savunuyordu. Çökme süreci sırasında artan hız nedeniyle gezegenimsilerin dönüş biçimi kararsız bir hale bürünüyor ve gezegenimsi 8'e 1 oranında iki parçaya ayrılıyor, bir kütle merkezi etrafında önceki açısal momentuma yakın bir hızda birbirleri etrafında dönen gezegenimsilerden daha ufak olanı kaçış hızından daha hızlı olduğu için fırlayıp başka bir yörüngeye oturuyordu. Bu iki gezegenimsinin etkileşimi sırasında ise uydular oluşuyordu. Haliyle bu modele göre Güneş sistemindeki gezegenlerin sınıflandırması değişmektedir. Venüs ve Dünya 2 ana kaya gezegen olurlar. Merkür Venüs'ün kardeş gezegeni, Mars ise Dünya'nın kardeş gezegenidir. Ayrıca bu gezegenlerin yoğunluklarının da birbirlerine yakın olacağı öngörülmektedir. Jupiter ve Satürn 2 ana gezegen, Uranüs ve Neptün ise 2 dış gezegendir. Plüton da Mars ve Merkür gibi kardeş gezegenlerin içinde kabul edilir. Teori gezegenlerin yörüngelerinin neden dairesele yakın bir şekilde olduğu konusuna bir açıklama getirememiştir. Ayrıca rastgele bir şekilde oluşan gezegenlerin hepsinin de Güneş'in etrafında aynı yönde seyretmeleri pek akla yatkın değildir. 1964 yılında Michael Woolfson'un geliştirdiği bu teori zamanında oldukça kabul görmüş olan James Jeans'in Gelgit teorisi (1917) gibi dualist teoriler sınıfındadır. Jeans'in teorisinden farklı olarak yıldızlar rollerini değiştirmişlerdir. Güneş yanından geçen hiperbolik yörüngeli, henüz tam bir yıldız olamamış düşük yoğunluklu ve daha az kütleli fakat daha büyük bir protoyıldıza gelgit etkisi yapar. Bunun sonucunda protoyıldızın atmosferinden güneşe doğru filament şeklinde madde akışı başlar. Yörüngeye oturan bu madde bölge bölge yoğunlaşarak topaklar oluşturur ve bunlar da zamanla gezegenimsileri meydana getirirler. Woolfson, makalesinde geçiş yapan yıldızın kütlesini 0.15 güneş kütlesi, yarıçapını ise 20 astronomik birim olarak belirtmiştir. Yapılan parçacık simülasyonlarında büyük kütleli gezegenimsilerin Güneş'in yakınlarında oluşmasının pek de mümkün olmadığı görülmüştür. Filamentin gezegenimsileri oluşturması sırasında bu gezegenimsiler aphelion konumlarında olurlar ve yüksek dış merkezli yörüngeler ile (0.7 ile 0.9 arası) 100AU'dan daha öteden Güneş'e doğru rota çizerler. Perihelion'a ulaşmaları binlerce yıl alacağı için yoğunlaşıp Güneş'in gelgit etkisi ile dağılmamaları için zamanları olur. 1960'larda meteoritlerin artık iyice anlaşılmaya başlanmasının ve 1972'de sovyet astronom Victor Safranov'un gezegen oluşumları için yazdığı makalenin ardından tekrar gündeme gelip gelişmeye başlayan nebula modeli 1973'te ise Kanadalı astrofizikçi Alastair Cameron sayesinde olgunlaşmıştır. Güneş sisteminde bulunan belli kompozisyonların farklı sıcaklıklarda ve basınçlarda soğumalarının nasıl yapılar ortaya çıkardığına dair bir çok makale çıkmaya başlamıştır bu dönemde. Bunlardan elde edilen sonuç, Güneş sisteminin ilk zamanlarında sıcak gaz formunda olduğudur. Eski Laplace modelinde merkezdeki önyıldız ile disk birbirlerinden ayrı bir gelişim göstermektedirler ve disk gezegenleri oluşturmak için halkalar halinde bölünmüştür. Güneş nebulası teorisinde ise disk halkalar halinde bölünmez. Gezegen formasyonu %1 civarı katı materyal bulunduran ve merkezden uzaklaştıkça kademeli bir şekilde sıcaklığı azalan gaz diskinde akresyon ile oluşmaya başlar. Teoride önceleri diskin 1 güneş kütlesinde olacağı düşünülmüş fakat bunun sonucunda bir çok gaz devi oluşumu ve yörüngelerde düzensizlikler baş gösterdiği için diskin kütlesi 0.01 güneş kütlesi mertebesine indirilmiştir. Bu değer de akresyon süreci ve gezegen oluşumu için yeterlidir. Kaya gezegenlerin ve gaz devlerinin çekirdeklerinin oluşumu sırasında diskteki ufak katı parçalar büyüklükleri yüzlerce metre ile onlarca kilometre arasında değişen planetesimal'leri oluşturmaktadırlar. Sonrasında ise bu planetesimal'ler birbirleriyle çarpışarak ve birleşerek kütleçekimsel olarak etrafına baskın konuma gelecek gezegenimsileri oluştururlar. Oluşan gezegenimsiler de etrafındaki diğer materyallere kütleçekimsel etkide bulunarak yörüngesini temizlemeye başlarlar. Güneş nebulası teorisi uydu oluşumları için spesifik bir model önermemektedir, gezegen oluşum sürecindekine benzer fakat daha küçük ölçekte bir oluşuma işaret eder. Monistik bir teoridir. Yıldız ile disk ayrı yapılar olarak görülmedikleri için oluşma sürecindeki güneş çökerken açısal hız transferini mümkün kılmaktadır fakat açısal momentum ile kütle dağılımının üstesinden yine de tam olarak gelememiştir. Diskte oluşan gezegenlerin aynı yönde dönmeleri ve kaya gezegenlerin daha ağır moleküllerden oluştukları için Güneş'e yakın olduklarını ve gaz devlerinin Güneş'in çekim alanı dışında kalan uzaktaki gazları toplayarak oluştuğunu açıklanmaktadır. Model ayrıca çoğu gezegen oluşumlarının makul süreler vermektedir. Dünya için 106 yıl, Jüpiter için 108 yıl veya daha az bir zamanda gezegenin oluşacağını belirtmektedir. Fakat dış gezegenlerin oluşması için verdiği süreler 1010 yıl kadardır. Gezegen oluşumları sonrasında disk materyalinden geriye bir şey de kalmamaktadır ve Kuiper kuşağı hakkında da bilgi içermez."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminde-kac-gezegen-var/", "text": "1) Küresel bir yapıya sahip olacak kadar fazla kütleye sahip olmalı. Yani, iri meteorlar gibi yamuk yumuk bir yapıda değil, düzgün küresel bir biçimde olmalı. 2) Doğal olarak Güneş veya başka bir yıldızın etrafından yörüngede dönmeli. Uzayda başıboş dolaşan hiçbir cisim bir gezegen olarak nitelenemez. 3) Dolandığı yörüngeyi başka bir gezegenle paylaşmamalı ve yörüngesi üzerindeki diğer gökcisimlerini, çerçöpü temizlemiş olmalı. Bu yukarıdaki üç kritere uyan gezegen sayısı, şu an için bildiğimiz kadarıyla Güneş Sistemi'nde sadece 8 adet: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün. Dolayısıyla, evet bu bir gezegen diyebileceğimiz sadece sekiz gökcismi var sistemimizde. Bir zamanlar gezegen olan Plüton ise, üçüncü kriteri karşılayamadığı için malesef gezegen sınıfına giremiyor. Ancak, küresel bir yapıya sahip olduğu ve Güneş'in çevresinde dolandığı için kestirip atmamız da mümkün değil. Bu durumda, Plüton ve benzeri gezegenleri ayrı bir sınıflandırma içinde isimlendirip, onlara cüce gezegen ismini veriyoruz. Plüton'dan önce gökbilimciler, Mars ile Jüpiter arasında yer alan asteroid kuşağında başka bir gezegen daha bulmuşlardı. Ceres adı verilen bu gezegen, çok küçük olduğu anlaşılana kadar gezegen muamelesi görmüş, ancak daha sonrasında irice bir meteor olarak tanımlanmıştı. Evet, Ceres oldukça büyüktür, bununla beraber, en küçük gezegen olan Merkür ile dahi karşılaştırıldığında çok küçük kalır. Takdire şayan emeklerle keşfedilen Plüton da yine aynı biçimde yaklaşık olarak Ceres boyutlarında bir gökcismidir. Fakat, daha şanslı olduğu için 2000'li yıllara kadar biraz basının, biraz da insanların ismine duyduğu sempatinin hatırına gezegen olarak nitelenmiştir. Ancak, geçtiğimiz 10-15 yıl içinde Plüton'un yörüngesi yakınlarında ve daha uzakta, Kuiper Kuşağı içlerinde kendisine benzer boyutlarda onlarca gökcismi bulununca, Plüton'un gezegen ünvanı da elinden alınmak zorunda kaldı. Çünkü, bu ünvan kendisinden alınmasaydı, bulduğumuz diğer tüm gökcisimlerine de gezegen demek zorunda kalacaktık ve bu büyük bir kargaşaya neden olacaktı. Düşünsenize, Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri saymaya kalktığımızda onlarca isim sıralamak zorunda olacaktık. İşte bu nedenlerden dolayı, Plüton ve Ceres benzeri gezegenlere cüce gezegen diyoruz. Bugün, bazılarını Kozmik Anafor'da sizlere tanıttığımız, Trans Neptunian Object adıyla da anılan çok sayıda cüce gezegen var: Plüton, Ceres, Haumea, Sedna, Orcus, Quaoar, Makemake, Varuna, Eris, Ixion bunlardan birkaçı. Gökbilimciler, daha da keşfedilecek onlarca böylesi cüce gezegenin var olduğunu düşünüyor ve araştırmalara devam ediyorlar. Takdir edeceğiniz gibi, çok uzaklarda yer aldıkları için oldukça soluklar ve keşfedilmeleri de zaman alıyor. Bu da bize, önümüzdeki yıllar boyunca cüce gezegen keşiflerinin bitmek bilmeksizin süreceğini gösteriyor. Fakat, artık sayıları o kadar fazlalaştı ki, keşfedilen cüce gezegenlerin haber değeri bile olmuyor. Güneş Sistemi'nde 8 tane gezegen, en az 10 tane de cüce gezegen var diyebiliriz. Unutmayın, cüce gezegen sayısı hala belirsiz ve yenilerini keşfetmeye devam ediyoruz. Yirmi yıl sonra cüce gezegen sayısı 15-20 civarında, hatta daha fazla bile olabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemindeki-en-derin-ucurum-verona-rupes/", "text": "Tam 27 tane uydusu ve çok ince bir halkası olan Uranüs gezegeni, kendi içinde başlı başına bir Güneş Sistemi'ni andırıyor. Büyüklüğünün yanı sıra, büyüleyici ve esrarengiz bir sistemi barındırıyor. Beş büyük uydusunun en küçüğü Miranda, bu büyüleyici diyarın en çarpıcı farkını ortaya koyuyor.. 16 Şubat 1948'de Gerard Kuiper tarafından keşfedilen, sistemimizdeki hiçbir gökcismine benzemeyen ve bu özelliğiyle diğerlerinden ayrılan Miranda hakkında hala çok net bilgilere sahip değiliz. Tuhaf yüzey oluşumları ve esrarengiz yapısıyla şaşırtıcı bir duruş sergiliyor. Miranda'yı özel kılan bir çok farklılık olmasına karşın, onun bilinirliğini arttıran en önemli özelliği; sistemimizdeki en derin uçuruma ev sahipliği yapıyor olması.. Uçurumun nasıl oluştuğu tam olarak bilinmese de tektonik bir yüzey hareketi veya çok şiddetli bir çarpışma ihtimali üzerinde kuvvetle duruluyor. Kanada'da bulunan, Dünya'nın en yüksek uçurumu Thor Dağı 'ndan bile onlarca kat daha büyük olan devasa derinliğin 20 km olduğu tahmin ediliyor! Bu inanılmaz yükseklikten atlamak nasıl olurdu acaba? Düşünmeden edemiyorum. Bu devasa derinlik aklıma hemen Erik Wernquist'in hazırladığı Gezginler kısa filmini getirdi. Gelecekte insanların diğer gezegenlere açıldığında ne gibi görüntülerle karşılaşabileceğini gösteren kısa filmin bir parçasında, Verona Rupes'ten atlayan astronotlar dikkat çekiyor. En üstte kullandığımız kapak görselimiz, bu kısa filmden bir sahneyi gösteriyor. Gerçekleştirebilme ihtimalimiz olsaydı eğer, uydunun çok düşük kütle çekimi sayesinde bu inanılmaz bir deneyim olurdu. Kim bilir, belkide çok uzak bir gelecekte, gelişen teknoloji ile beraber Miranda'ya yapılacak bir insanlı yolculukta bunun keyfine varacağız.."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemindeki-karasal-gezegenler-uydular/", "text": "Öğretmenlerimiz için hazırladığımız ve yüksek çözünürlük olarak indirip poster olarak bastırabileceğiniz bu infografikte, Güneş Sistemi'nde yer alan terrestrial, yani karasal gezegenler, cüce gezegen Plüton ve gaz devi gezegenlerin kayda değer büyüklükteki uydularını orantılı olarak göstermeye çalıştık. Bu gördüğünüz karasal gezegenler ve uyduları bir araya getirseniz, toplam kütleleri infografikte boyut kıyaslaması için örneklediğimiz küçük gaz devi Neptün'ün 10'da 1'i bile etmez. Tüm bu karasal yapılar , Güneş Sistemi'ndeki toplam kütlenin %0.0001'inden daha azdır. Geri kalan tüm kütlenin %99.8'i Güneş'e, %0.001'i Jüpiter'e, 0.0009'u Satürn, Neptün ve Uranüs'e aittir. Bu dev gezegenlerden artakalan %0.0001'lik kütlenin ise yarısını Dünya ve Venüs gezegeni bünyesinde toplamıştır. Diğer tüm katı yapılı gezegenler, cüce gezegenler, uydular, kuyruklu yıldızlar ve meteorlar ise, Güneş Sistemi'ndeki toplam kütlenin sadece %0.00005'inden meydana gelir. Karasal gezegenler hakkında daha fazla bilgi almak için bu yazımıza, uyduları detaylı biçimde görmek için bu infografiğimize, gaz devi gezegenler hakkında bilgi edinmek için bu yazımıza, Güneş'in yapısını görmek için ise bu infografiğimize bakabilirsiniz. Not: Kütle kavramını, aynı şey olmasa da ağırlık şeklinde düşünebilirsiniz. En Yakın Komşumuzda İkinci Bir Karasal Gezegen Keşfedildi! Bizden yaklaşık 4.2 ışık yılı uzakl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-cografyasi-2-venus/", "text": "Venüs, büyüklük ve kütle olarak Dünya'ya oldukça benzemektedir. Ancak, tamamen bulutlar ile gizlenmiş bu gezegene uzaydan bakıldığı vakit, yüzeyi hakkında en küçük bir ipucu elde etmek olanaklı değil. Bu nedenle, uzay araçları tarafından ziyaret edilene kadar, çok sayıda bilim insanı Venüs'ü bulutların altında ormanların, nehir ve göllerin bulunduğu tropik bir gezegen olarak düşünmüştür. 1970'li yıllarda Sovyet Venera araçlarının yüzeyine inip gönderdiği görüntüler ve 1990'lı yıllarda Macellan Uzay Sondası'nın yüksek çözünürlüklü radarı sayesinde bilim insanlar Venüs'ün bulutlarını delip geçerek yüzey oluşumlarını inceleyebildiler. Venüs'te az da olsa krater bulunmaktadır. Krater nüfusunun azlığında başlıca etmen, malum volkanik hareketliliktir. Ayrıca gezegenin çok yoğun atmosferi de, göktaşlarının yüzeye çarpmasına imkan vermeyerek imha eder. Venüs düzlükleri bugüne kadar ya hiç suyla karşılaşmadıklarından ya da gelen su miktarı pek fazla olmadığından yüzey yapısı olarak nehir kaynaklı erozyonlardan yoksundur. Ayrıca Venüs'te rüzgar hızları göreceli olarak düşük olduğundan rüzgar erozyonun etkisi Dünya'daki gibi değil, daha azdır. Erozyona bağlı etkiler yerine volkanik faaliyetler topografik değişikliklerin başlıca etkenidir. Volkanlar gezegenin her yerinde mevcuttur. 500 ila 300 milyon yıl öncesine dek uzanan bir zaman diliminde bu volkanlar Venüs'ün arazi yapısını bütünüyle yeniden şekillendirmiştir. Gezegende 1.100'den fazla volkan oluşumu bilinmektedir. Volkanlardan bazıları yeryüzünde Hawaii adalarındakine benzer ya da Mars'taki dev Tharsis volkanlarına benzer Kalkan tipi volkanlardır. Venüs, volkanik oluşumların etkili olduğu bir gezegendir. Jeolojik geçmişinin hayli aktif olduğunu bildiğimiz gezegende, kendi Dünya'mızda rastlayamayacağımız volkan türleri bulunmaktadır: Krep Kubbe, Korona ve Örümcek Ağı adı verilen sınıflandırmalara tabi volkanlar gibi. Krep Küreleri olarak da bilinen bu parçalanmış, dairesel volkanik cisimler Venüs'e özgü volkan türleridir. Alpha Regio adı verilen bölgede ortalama 25 km genişliğinde ve yaklaşık 750 m yükseliğe sahip örnekleri bulunmaktadır. Bu yapıları oluşturan etmenin ne olduğu sorusuna verilen cevap ise, silisyum dioksit bakımından zengin lavların bir kerede ama yavaş şekilde yüzeye sızmaları şeklindedir. Coronae ya da Koronalar, Venüs dışında yalnızca Uranüs'ün uydusu Miranda'da mevcut olup, Dünya'da benzeri bulunmamaktadır. Korona oluşumu, lavların koronanın merkez çıkıntısı oluştururak volkan menfezinden dışarı akması ile başlar. Volkanik malzemelerin ağırlığı altındaki kabuğu kırarlar. Kubbe etrafındaki arazi burkularak kabuk içine gömülür. Çoğu örnekte kubbenin kendisi de yavaşça soğur ve çökerek parçalanır. Bugüne kadar 30 farklı Arachnoid keşfedilen Venüs, bu yapıdaki volkanların Güneş Sistemi'nde yegane vatanıdır. 200 km'ye varan oval şekilleri ve örümcek ağına benzer yapıları ile eşsiz birer volkan türüdür. Oluşum mekanizması hakkında hala birtakım şüpheler bulunmaktadır. Terralar isimlendirilirken alışıldık üzere mitolojilerden esinlenilmiş, Yunan, Babil ve Slav mitolojilerindeki Aşk tanrıçalarının isimleri kıtalara verilmiştir . Terralar; önceki Merkür yazımızda tanıttığımız Rupes'lerden ve Planitia'lardan barındırmaktadır. Chasma adı verilen kayalık derin vadiler de Terra'larda sıklıkla bulunmaktadır. Volkanların dışında Venüs'teki tektonik plakaların tıpkı Dünya'da olduğu gibi hareketlerinden doğan Mont'lar bulunmaktadır. Montlara da isimler verilirken Dünya kültürlerinde bulunan önemli kadın karakterlerin isimleri verilmesine rağmen, bu kadınlar matinesindeki tek erkek olarak Ishtar Terra'da bulunan Maxwell Mont'u istisna olarak zikretmeliyiz. Cevap olarak şunu söylemek gerekir ki Venüs'ün bulutları ardına geçip de gezegeni tanımamızı sağlayan radar dalgalarını kullanmamız İngiliz bilim insanı James Clerk Maxwell sayesindedir ve bu başarısını taçlandırmak adına Uluslararası Astronomi Birliği, Venüs'te bir dağa kendisinin adını vermiştir. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere Venüs'te krater oluşumu oldukça güçtür. Bu güçlüğe rağmen 500'e yakın krater bulunan gezegende, bu kraterlere ünlü kadın yazarların ve dünya dillerinde sık kullanılan kadınların isimleri verilmiştir. Bu kraterler arasında bir Türk kadın yazarın da adı var! Halide Edib Adıvar. Bu sebepten olacak ki bir kratere (40.3 K- 87.2 B) sade dille yazdığı kaside ve gazelleriyle tanınan 1460 Amasya doğumlu Mihri Hatun'un adı verilmiştir. Tabii ki bu sorunun cevabı Himala... Mars, Merkür'den sonra ikinci en kü..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-cografyasi-3-mars/", "text": "Mars, Merkür'den sonra ikinci en küçük karasal gezegendir. Gezegen'in büyüklüğü Dünya'nın yüzde 53'ü kadarken; kütlesi ise yüzde 11'i kadardır. Oksitlenme nedeniyle kızıl olan ve iri kaya parçaları saçılmış olan gezegenin yüzeyi, tahrip gücü yüksek toz fırtınalarının ve dünyadaki benzerlerinden daha büyük ölçülerde bulunan krater, volkan ve kanyonların hükümranlığı altındadır. İtalyan astronom Giovanni Schiaparelli, Milano'da ilk ayrıntılı Mars haritalarını çıkarmak üzere 22 cm'lik bir teleskop kullandığında gözlemlerinde Mars yüzeyinde kendisinin kanallar adını verdiği optik yanılsamalara rastladı. Fakat bunların bir illüzyon olduğu; gezegenin yüzeyini, iklimini ve jeolojisini incelemek üzere, ABD, Avrupa ülkeleri, Japonya, Hindistan ve SSCB tarafından düzinelerce yörünge aracı, iniş aracı, sonda ve uzay keşif aracı gibi çeşitli uzay araçlarının Mars'a gönderilmesiyle açıklığa kavuşmuştur. Mars topografyası ilginç bir ikilem göstermesiyle dikkat çeker. Kuzey yarım kürenin lav akıntılarıyla düzleşmiş ovalar içermesine karşın, güney yarım küre eski çarpışmalarla çukurlar ve kraterlerle oyulmuş haldeki bir dağlık arazidir. - Yoğun kraterli güneyin yüksek arazileri - Volkanik kaynaklı kuzeyin alçak ovaları Mars'ta kıtasal levha bulunmamaktadır. Gezegen kabuğu kalın ve katıdır. Muhtemelen Dünya'nın kabuğundan çok daha kalın olup 120 km aşağıya uzanmaktadır. Bu yapısı ile çok büyük volkanların kütlesini destekleyebilmektedir. Kabuğun ayrıca hareketsiz oluşu, lavların sadece yüzeyden yukarı doğru akmasına olanak sağlamıştır, bu durum Mars'taki volkanların Güneş Sistemi'nin bilinen en büyükleri olacak şekilde nasıl büyüdüklerinin açıklamasıdır. Mars'ın yüzeyi gezegen bilimciler için çok değerli bir araştırma sahasıdır. Volkanlar öylesine devasa boyutlara sahiptir ki gezegenimizin volkanları bunların yanında sadece birer kabartı şeklinde kalmaktadır. Kanyon ve kraterler bakımından da oldukça etkileyici olan gezegenin, uzak geçmişinde bir zamanlar göller, denizler ve hatta okyanuslar olduğunun kanıtları her yerdedir. Güneş Sistemi'nin en büyük kanyonudur. Teleskoplarımızla baktığımızda neredeyse güney yarım kürenin bir yanından diğer bir yanına uzanan kara bir leke olarak gözükmektedir. Mars kabuğunda 7 km derinliğe ve 3800 km uzunluğa ulaşmasıyla gezegenin en ünlü yeryüzü şeklidir. Yani uzunluğu Avrupa'nın uzunluğuna eş olup, gezegenin çevresinin beşte biridir. Büyüklüğünün devasa boyutlarının anlaşılması amacıyla Dünya'daki Büyük Kanyon'un boyutları göz önüne getirilebilir. (Büyük Kanyon 446 km uzunluğunda ve yaklaşık 2 km derinliğindedir). Valles Marineris, yüzey altındaki magmanın yukarı doğru fışkırması ve etkin olarak yer kabuğunu yanal olarak yarması ile ortaya çıkmıştır. Devasa bir Chasma ve Labyrinthus ağı olan Valles Marineris, su erozyonunun kanıtları ile doludur. Kanyonda hapsedilen ya da yer altında yüksek basınç ile gömülü bulunan suyun aniden bırakılması sonucu oluşabilecek feci taşkınların işaretleri mevcuttur. Dünya'mızdakine benzer olarak Mars da bir çift kutup buzuluna sahiptir. Ancak bizdekiler su temelli iken Mars'takiler Kuru Buz yani büyük miktarda karbondioksit içeren buzullardır. Mars, Güneş'e yakınlaştıkça güney yarım küresi ısınır ve kutup buzulları karbondioksit buharlaştıkça yok olur. Kış mevsiminde buharlaşan CO2 yüzeye kar olarak düşer ve kutup buzulları eski büyüklüğüne geri döner. Bütün karasal gezegenler gibi Mars yüzeyi de oluşumunu tamamlamaya yakın katılaşma safhasında Çarpma Kraterleri biriktirmeye başlamıştır. İlginç bir biçimde Kızıl Gezegen'deki kraterlerin çoğu yüksek araziler olarak adlandırılan güney yarım küreyi kaplar. Kuzey yarım kürede ise kraterler, rüzgar erozyonu ve yakın geçmişteki volkanik hareketler neticesinde aşınmıştır. Volkanik faaliyetler ve su erozyonu kadar rüzgar da kıraç Mars yüzeyini yontmada rol oynamıştır. Mars'ta kum fırtınaları yaygın olup aylarca gezegenin büyük bölümünü boğucu bir şeklide kaplar. Dünya'da Yardang adı verilen oluşumlara Mars'ta da rastlamak mümkündür. Hakim rüzgarların taşıdığı ufak parçacıklar dip kayayı oyarak uzun oyuklar meydana getirir. Olympos Mons'un etekleri bu yapılarla doludur. Hellas Planitia, Mars'ta bulunan en derin noktadır. 8 km derinliğiyle eski bir çarpma havzasıdır. Everest'in üç misli yüksekliğindeki Olympus Dağı birçok büyük volkan içeren dağlık Tharsis bölgesindeki, yumuşak eğimli bir sönmüş volkandır. Olympus Mons, Güneş Sistemi'ndeki en büyük dağdır. Rakımı 27 km olan bu dağın taban genişliği yaklaşık 550 km'dir. En son püskürmesinin 10-20 milyon yıl önce olduğu düşünülmektedir. Kalkan tipli volkanlar sınıfına girmektedir. Şekli kalkana benzeyen dağlar oluşturacak şekilde zamanla biriken yüksek miktarda lav çıkartan bu volkan tipi dünyada çoklukla Hawaii ve İzlanda'da görülürler. Olympus Mons'un yakın çevresinde Tharsis Montes adı verilen Arsia Mons, Pavonis Mons ve Ascraeus Mons yapısı daha bulunmakta ve bu dağların eteklerinden Valles Marineris başlamaktadır. Mars'ın bu alanı birçok uzay sondasının da iniş bölgesi olmuştur. Mons tekil dağ sistemine verilen ad iken Montes ise sıradağ sistemlerine verilen isimdir. Küçük boyuttaki kubbeli tepelere Tholus denilmektedir. Mars'ta yaygın şekilde bulunan volkanlar, tektonik levha eksikliği sebebi ile lavların sadece belli bir alanda birikmesinden ötürü devasa boyutlardadır. Bu birikim Mars'ın batı yarımküresinde oluşmuştur, irili ufaklı volkanları ile Tharsis Tholus adı verilen bir sistem meydana getirmiştir. Olympus Mons'un aşırı yüksek zirvelerinden Tharsis Montes volkanları boyunca Valles Marineris'in derinliklerine doğru kat eden bu coğrafya bölgedeki volkanik sismitite sonucudur. Gelecekte bir gün, insanlar Mars üz..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-cografyasi-merkur/", "text": "Dünya coğrafyasına büyük oranda hakimiz. Bunun yanında, karasal gezegenlerin coğrafyaları hakkında da bir miktar bilgi sahibiyiz. Merkür gezegeni de, bunlardan biri. Genel kültür yarışmalarından aşina olduğumuz birtakım sorular vardır ve bunların cevaplarını çoğumuz biliriz. Mesela Dünya'nın en büyük denizi, en uzun nehri, en yüksek dağı vb. Peki aynı yıldızı paylaştığımız diğer gezegenler hakkında bu tip sorulara ne kadar çabuk cevap verebiliriz? Güneş sisteminin en yüksek dağı Everest olabilir mi? Bu sorunun cevabı, hayır! Malumunuz Merkür, Güneş'e en yakın konumdaki gezegendir. Güneş'in etrafını 88 gün gibi kısa bir periyotta döner. Bundan olacak ki, adını biz Romalıların mitolojisindeki ticaret ve yolculuk tanrısı ve tanrıların habercisi olarak bilinen Merkür'den alır. İlk bakışta Merkür'ün hırpalanmış yüzeyi sevgili uydumuz Ay'ı anımsatır. Merkür yüzeyi hakkındaki bilgilerimizin önemli bir kısmını NASA'nın Mariner 10 isimli uzay aracının 1975-75 yıllarında gerçekleştirdiği uçuşlardan ve Messenger uzay sondasının 2008-2015 yılları arasında gönderdiği verilerden elde ettik. Merkür'ün yüzeyi oldukça yaşlıdır. Belirgin bir atmosfer, tektonik hareket ya da su olmadığı için gezegenin şimdi gördüğümüz engebeli manzarası hemen hemen gezegenin bütün yüzeyinin yüzde seksen-seksen beşini oluşturmaktadır. Merkür, Güneş'i dolanan eski bir fosil olup, sarp kraterli yüzeyi gezegenlerin oluşma sürecinin son aşamalarını tanımlayan ağır meteor bombardımanlarına bir kanıttır. Sıklıkla kraterleri gözümüze çarpan Merkür'ün Planitia adı verilen engin alçak arazileri ya da düzgün ovaları da gezegenin tipik topografik özelliğidir. Bu yapıları açıklayan iki görüşten ilkine göre; Merkür'ün havzalarını oluşturan çarpmalar sırasında ergiyen yüzey kayalarından oluşmuş örtülerdir. Diğer bir görüşe göre ise Ay'daki Maria oluşumlarına benzer şekilde büyük çarpmaları takiben yüzeyi dolduran lavların zemini altına hapsederek oluştukları şeklindedir. En tipik Planitialar ise gezegenin kuzey kutbuna yakın konumdaki Borealis Planitia ve Caloris Planitia'dır. Caloris Planitia 1550 km. çapı ile en büyük planitiadır. Borealis'in, Romalıların dili Latince'de Kuzey, Caloris'in ise Sıcak anlamında geldiğini de yeri gelmişken ekleyelim. Merkür'ün yüzeyi sayısız rupes ile yani uçuruma ev sahipliği yapmaktadır. Merkür'e özgü bu oluşumların bir krateri boydan boya kestikleri olmaktadır. Rupeslerin olduğu yerde kraterler genelde uçurumlara paralel yönden çok, dik yönde daha kısa çaplara sahiptir. Bu durumun en muhtemel açıklaması; uçurumların yanal sıkışmalar sonucu kabuk kısmını birbiri üzerine iterek, Merkür'ün kabuğunu çatlattığı yönündedir. Kabul edilen en olası görüş, Merkür'ün mantosu soğudukça çürüyen bir meyvenin kabuğuna benzer şekilde yüzeyin bölünerek ve buruşarak küçüldüğü yönündedir. Olur da hani bir gün elinize Merkür haritası alırsanız,"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-devi-jupiter/", "text": "Güneş sistemimizin devi, hidrojen ve helyumdan oluşan bir renk cümbüşü, en az 67 uydunun ev sahibi, dünyamızdan daha büyük fırtınaları, ölümcül radyasyon alanları ve güçlü manyetosferi ile gökyüzünde ki en parlak cisimlerden biri olan Jüpiter gezegeninden bahsedeceğiz. İsmini Roma'nın yüce tanrısı Jüpiter'den alır bu harika gezegen. Romalılar'dan önce Babilliler için Marduk ve Yunanlılar için Zeus tanrılarının sembolü olmuştur. Gece gökyüzünde Ay ve Venüs'ten sonra en parlak cisimdir. Bu nedenle kimin keşfettiğini söylemek çok zordur, Ayı kim keşfetti demeye benzer, hep oradadır ve hep bilinmiştir. Ancak Jüpiter'in bir gezegen olduğunu Babilliler keşfetmiştir diyebiliriz. Çünkü gezegen fikrini ortaya attıklarını ve Venüs ile Jüpiter'i gözlemlediklerini biliyoruz. Jüpiter ve diğer gezegenlerin oluşumu ile ilgili detaylı bilgileri, 3 bölümlük Güneş Sistemi Teorileri yazı dizimizde bulabilirsiniz. Jüpiter'in atmosferi yüzlerce girdap benzeri yapıya ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar gezegenin dönüş yönünde hareket eden siklonlar ve aksi yönde hareket eden anti-siklonlar şeklindedir. Dünya'dakinin aksine, Jüpiter'dekilerin %90'ı anti-siklondur. Bu anti-siklonlar arasında en ünlüleri hepimizin bildiği Büyük Kırmızı Leke ve daha az bilinen Küçük Kırmızı Leke'dir . Bu yapılar farklı yönlerde esen jet rüzgarlarından kaynaklanmaktadır. Ünlü büyük kırmızı lekenin varlığı 1665'teki Galileo'nun gözlemlerinden beri bilinmektedir. Kuzey ve güneyinde kalan jet rüzgarları sebebiyle bulunduğu enlemlerdeki yerini korumaktadır. Boyutları doğudan-batıya 24.000 km 40.000 km arasında değişirken, kuzeyden-güneye 12.000 km 14.000 km arasında değişmektedir. Yani bu fırtınanın içine 2-3 Dünya rahatlıkla sığabilir. Kızılötesi veriler, büyük kırmızı lekenin gezegenin geri kalanından daha soğuk olduğunu gösteriyor. Bu bölgenin sınırlarındaki rüzgarlar saatte 430 km'ye kadar çıkabilir. Jüpiter, gaz devleri arasında atmosferi en ayrıntılı analiz edilmiş gezegendir. Bunda Dünya'dan yapılan gözlemler, ISO Kızılötesi Uzay Gözlem Evi ve Satürn'e giderken Jüpiter yakınlarından geçen Cassini sondası yanında, en büyük miktardaki bilgi Jüpiter atmosferine bırakılan Galileo Sondası'ndan gelmiştir. Jüpiterin dış atmosferi 90% hidrojen ve 10% helyumdan oluşur. Atmosferin derinlerine inildikçe oran 75% hidrojen, 24% helyum ve 1% diğer elementler olarak bu oran değişir. Jüpiterin atmosferinin nerede başladığı, gezegenin tümünün gazdan oluşması sebebiyle çok belirgin değildir. Bu nedenle atmosferin, basıncın yaklaşık 1-10 bar arası (1 bar = Dünya yüzeyinde ki basınç) olduğu seviyeden başladığı genel kabul görmektedir . Burası yüzey kabul edildiğinde, atmosfer 5.000 kilometre yüksekliğindedir ve sırayla troposfer, stratosfer, termosfer ve eksofer katmanlarından oluşur. Termosfer katmanının basıncı 1 mikrobardan daha düşüktür ve gezegenin uzay ile sınırını oluşturur. Burası ultraviyole Güneş radyasyonuna ve manyetosferden gelen yüklü parçacıklara maruz kalıp, ışıldamalar, x-ışını yayılımı ve auroralar gibi birçok ilginç fenomene ev sahipliği yapar. Jüpiter, değişken tonlarda renklere sahip atmosferik kuşaklarla kaplıdır. Bu kuşaklardaki ton farkı, bulutların şeffaflık oranından gelir. Genellikle amonyak konsantrasyonunun daha fazla olduğu kalın bölgeler açık tonlu kuşakları oluştursa da, bölgeler arasındaki yoğun ve keskin renk farklılıklarının tam mekanizması henüz bilinmiyor. Bu kuşaklar, jet denen, saatte 360 kilometre ile esen atmosferik akım bölgeleri ile birbirinden ayrılır. Jetlerin dönüş yönüne göre kuşaklarda ve bölgelerde siklon ve antisiklon yönlerine sahip yapılar oluşmaktadır. Jüpiter'in böyle ayrışık bölgeleri ilk başta nasıl kazandığı henüz kesinleşmese de, şu anda işleyen mekanizma Dünya'daki Hadley hücreleri denen, ekvatorda yükselen ve tropik bölgelerde çöken hava akımları ile benzer yapılardadır. Genel kanıya göre çeşitli bölgelerde hava amonyak ile zenginleşince yükselerek genişler ve soğur, böylece yüksek ve kalın bulutlar oluşur. Kuşaklarda ise hava çökerek ısınır ve amonyak bulutları buharlaşarak daha derinlerde bulunan karanlık bulutları açığa çıkarır. Jüpiter Güneş'ten aldığından daha fazla enerji yayar. Bunun sebebi, Kelvin-Helmholtz mekanizması denen yoğun kütleçekimi ile Jüpiter'in sıkışmaya devam etmesidir. Yani bir anlamda Jüpiter hala oluşum evresindedir! Burada diğer gaz devleri ile örneklendirmemiz gerekirse; Satürn de iç ısınma yaymasına rağmen artık sıkışma evresinde değildir. Bunun yerine helyumun çekirdeğe doğru çökerek daha az yoğunluktaki hidrojen ile sürtünmesinden doğan bir ısı yaymaktadır. Neptün de tıpkı Jüpiter gibi hala devam eden sıkışmadan kaynaklı ısınma yaymakta iken, Uranüs'te artık devam eden bir sıkışma ve iç ısınma olayı yoktur. Jüpiter'in atmosferinden ve kasırgalarından bahsettiğimize göre artık daha derinlere inebiliriz. Yüzeyin alt sınırı kabul edilen 10 bar atmosferlik ve yaklaşık 67 santigrat derecelik bölgeyi terkettikten sonra, 20bar bölgesinde Galileo sondasının basınç ile ezilip yok olduğu seviyeyi geçeriz. Yaklaşık 1.000 kilometre boyunca gaz halinde bulunan hidrojen katmanında yavaş yavaş sıvı hidrojen hakim olmaya başlar. Sıvı hidrojenin hakim olduğu tabakada sıcaklık, Güneş yüzeyinden daha fazla olan 7.000 santigrat dereceyi bulacaktır. Buradan itibaren Jüpiter çekirdeğe kadar devam eden hidrojenden oluşmuş garip bir okyanustur. Bu ilk okyanus bölgesinde hidrojen süperkritik akışkan haldedir. Kısa Bilgi 1: Süperkritik Akışkan: Herhangi bir madde, kritik bir sıcaklık ve basınç noktadan sonra hem sıvı hemde gaz özelliklerini taşıyan bu hali alır. Süperkritik sıvıların sanayide ve günlük hayatta birçok kullanım alanları mevcuttur. Bu süperkritik hidrojen okyanusunun derinlerinde helyum ve neon gibi hidrojenden daha ağır elementler çöküş halinde bir sonraki okyanus tabakası üzerinde birikmektedirler. Bu bir sonraki tabaka, Güneş yüzeyinden daha parlak şekilde gümüşi bir maviyle paylayan sıvı-metalik hidrojen okyanusu tabakasıdır. Kısa Bilgi 2: Sıvı-Metalik Hidrojen: Hidrojenin fazlarından biri olan bu halde, hidrojen atomlarındaki elektronlar orjinal atom çekirdeklerini geride bırakıp, sürekli olarak başka atom çekirdekleri ile etkileşime girecek şekilde hareket halindedirler. Yani yüksek sıcaklık ve basınç altında elektrik yüklerini sürekli taşıyarak akım üretirler. Hidrojen normal halinde renksiz transparan, yalıtkan bir gazdır. Ancak yüksek basınç altında böylesi bir quantum sıvısına dönüşerek elektriği dirençsiz ileten bir süper iletken ve süper akışkan bir sıvı özelliklerini alır. Teorik olarak mümkün olsa da laboratuvar ortamında üretimi gigapascallarca basınç ihtiyacı sebebiyle çok zordur. Bu sebeple şu ana kadar laboratuvar şartlarında onaylanmış bir metalik hidrojen üretimi olmamıştır. Dünya çekirdeğinden daha yüksek basınçlar olan 500 Gpa civarında deneyler ile sıvı metalik hidrojen yaratma çalışmaları devam etmektedir. Bunun dışında sadece gaz devlerinde hidrojen bu halde bulunabilir. Pratik açıdan hidrojenin bu hali meta-stabil yapılabilirse, yani yüksek basınçlı ve sıcaklıklı ortamda oluşturulduktan sonra bu özelliklerini normal şatlar altında da koruyabilirse kullanım alanları inanılmaz olur. Süper-hafif yapı malzemeleri, su yüzeyinde süzülen şehirler, sıvı-hidrojenden 4 kat daha etkili bir roket yakıtı gibi birçok uçuk denebilecek kullanım alanına sahip olur. Sıvı halde akkor gibi parlayan çelik veya manyetik alana sahip bir sıvı, hidrojenin bu halini tasvir etmek için hayal edilebilir. Jüpiter'in çekirdeğinin detaylı kompozisyonu tam olarak bilinmese de, Dünyadan 12-45 kat arası daha fazla kütleye sahip, basınç sebebiyle katı halde bulunan kayasal bir çekirdek olduğu tahmin ediliyor. Çekirdek hakkında detaylı bilgi edinmek için 2016'da Jüpiter yörüngesine girecek Juno sondasını beklemek zorundayız. Jüpiter'in hayranlık uyandırıcı iç yapısından sonra gezegenden biraz uzaklaşıp sırayla halka sistemini, manyetosferini ve uydularını özetleyelim. Uzun süre tek halkalı gezegen Satürn zannedilmişken; bugün Jüpiter, Uranüs ve Neptün'ün de kendi halka sistemlerine sahip olduklarını biliyoruz. Jüpiter'in halkalarını ilk kez 1979'da Voyager-1 keşfetti. Satürn'e kıyasla oldukça soluk ve temel olarak tozdan oluşan bir halka sistemidir ve dört ana bölümden oluşur. Jüpiterin manyetosferi muazzam bir yapıdır. Güneş yönünde 7 milyon kilometreye erişip, aksi yönde Satürn yörüngesine kadar ulaşabilmesi ile Güneş Sistemi'ndeki en büyük ve en güçlü manyetosferdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi sıvı-metalik hidrojenin ürettiği manyetik alandır bu manyetosfer. Manyetosferin şekli Dünya'nınkine benzese de, gezegenin yakınlarında yapısı oldukça farklıdır. Jovian; Jüpiter benzeri gezegen demektir. Genel olarak Jüpiter gibi büyük kütleli gaz devleri için bu tanımlama kullanılır. Io, volkanik aktiviteler ile sürekli sülfürdioksit püskürtür. Güneş rüzgarları bu sülfürdioksidi parçalayarak pozitif yüklü sülfür ve oksijen iyonlarına dönüştürür. Bu iyonlar uydudan kaçarakIo Plazma Torusu adı verilen ve Jüpiter'i çevreleyen plazma hattını oluşturur. Bu torustaki plazma sıcaklığı 10-100 eV (100.000 1.000.000 santigrat derece) aralığında olup, radyasyon kuşaklarının 1/10'u kadar sıcaktır. Bu plazma, Jüpiter ile aynı yönde dönerek manyetosferin dinamiklerini değiştirmektedir. Bu sebeple Dünya'nın manyetik alanı göz yaşına benzer bir şekildeyken, Jüpiter'inki hareket halindeki yüklü plazma torusu sebebiyle diske benzer. Manyetik alanın taşıdığı Güneş'den ve Io'dan gelen yüksek enerjili parçacıklar, kutuplarda eşsiz Aurora gösterileri yapmaktadır. Buralara yağış halinde olan elektronlarının etkisini, 10-100 keV gibi muazzam bir ultraviyole radyasyonu olarak gözlemleyebiliriz. Bu radyasyon, iyonosfere toplamda 10-100 terawatt'lık enerji girdisi ile Joule ısıtması denen süreçte oluşmaktadır ve 300 TW'lik kızılötesi radyasyon olarak Dünya'dan bile tespit edilebilir. Jüpiter'in buzlu ayları Europe, Ganymede ve Callisto da; manyetosferde ki değişikliklere göre indüklenmiş manyetik momentum üretirler. Bu da çevrelerinde manyetik alan oluşturur. Bunun sebebi, bu üç uyduda da tuzlu su okyanuslarının bulunmasıdır! 2015 itibari ile 67 tane (2020 yılında yeni keşiflerle bu sayı 79'a çıktı) olduklarını bildiğimiz uydulardan önemli olanlara bir bakalım. Galileo'nun gözlemlediği, Galilean Ayları olarak isimlendirilen 4 büyük uydu, Güneş sisteminde keşfedilen ilk uydulardır. Bunlar sistemimizde yer alan uyduların en büyüklerinden bazılarıdır ve yapısal olarak yaşam için en uygun ve en düşman Dünya çeşitlerini içlerinde barındırırlar. Detaylı bilgilerini ilgili yazımızdan bulabileceğiniz Ganymede, en büyük olmasının yanı sıra kendine ait manyetosfere sahip olan tek uydudur. Jüpiter'in manyetosferi içinde yer almasına rağmen, kendi manyetosferi iki Ganymede çapında bir alanda etkilidir. Bu manyetosferi, özellikle uydunun ekvator bölgelerini Jüpiter kaynaklı yüksek enerjili parçacık akışından korumaktadır. Detaylı bilgileri ilgili yazımı dizilerimizde bulabileceğiniz Europe, maruz kaldığı günlük 540 rem radyasyon ile bizler için fazlasıyla tehlikelidir. Bu miktarda radyasyona işe yarar bir korunma olmadan maruz kalmak, radyasyon zehirlenmesine yol açacaktır. Ancak donmuş yüzeyinin altında, radyasyondan uzakta, Jüpiter'in gel git etkileriyle ısınan devasa okyanusta yaşıyor olabilecek canlılar bu uyduyu ilgi odağı yapmıştır. Güneş sisteminin dinamosu olan bu ay, bizim için Venüs ile birlikte en ölümcül yerlerden biridir. Gerek Jüpiter'in kütleçekimsel gel git etkisi ile sürmeye devam eden volkanik aktivitelere, gerekse maruz kaldığı günlük 3.200 rem'lik korkunç radyasyon ile yakınında bulunmayı pek istemeyeceğiniz, inanılmaz bir uydudur. Jüpiter'in manyetosferine olan uzaklığı sebebiyle günlük 0.01 rem radyasyon alan Callisto, Galilean ayları arasında kolonizasyona en müsait olandır. Ayrıca tıpkı Ganymede gibi, yakın zamanda yer atlında tuzlu su okyanusu bulunduğunu öğrenmemiz ile, bizim yaşamamızın yanı sıra Dünya dışı yaşam ihtimali için de önemli başka bir uydudur. Amalthea Grubu olarak da geçen bu uydular şunlardır: Metis, Amalthea, Adrastea ve Thebe. Bu uyduların ve henüz görmemiş olabileceğimiz bir kaçının daha en büyük etkisi, Jüpiter'in halkalarını oluşturan toz ve parçacıkların bunlardan geliyor olmasıdır. Günlük 18.000 rem radyasyon ile bir Marvel kahramanına dönüşmek için çok ideal yerlerdir buralar. Oldukça egzantrik, düzensiz yörüngelere sahip, çoğunluğunun geçmişte başıboş dolaşan asteroidler olduğu düşünülen küçük uydulardır. 2 ana gruba ayrılırlar, Prograde ve Retrograde . Retrograde: Bu grupta ise en içteki S/2003 J 12 ve S/2011 J 1 uyduları, 12 uydudan oluşan Carme, 7 uydudan oluşan Ananke ve 7 uydudan oluşan Pasiphae alt gruplarıyla beraber, en dışta S/2003 J 2 uydusu mevcuttur. Bunlar bir kaç kilometrelik boyutlara sahip düzensiz şekillerdeki asteroidlere oldukça benzeyen uydulardır. Jüpiter Güneş Sistemi'nin oluşumunda olduğu gibi şimdi de büyük etkiye sahiptir. Yörüngesinin Lagrangian L4 ve L5 noktaları Truvalı denen asteroidlere ev sahipliği yapmaktadır . En büyükleri 370 x 200 kilometrelik boyutları ile 624 Hektor ismine sahip olan truvalılardan 2.000'den fazlası bu bölgeleri işgal etmektedir. Eskiden Jüpiter'e, Güneş Sistemi'nin elektrikli süpürgesi denilirdi. Bunun sebebi, sahip olduğu büyük kütleçekim kuyusu ile iç gezegenleri kuyruklu yıldız bombardımanından koruduğunun sanılmasıydı. İlgili yazımızda da bahsettiğimiz gibi, bilgisayar simülasyonlarına göre Jüpiter; iç gezegenlere giden kuyrukluyıldız sayısında net bir düşüşe neden olmaz. Evet, Shomaker-Levy 9 gibi yörüngesini bizim yararımıza değiştirdiği kuyruklu yıldzıların yanı sıra, yörüngelerini bize yakınlaşacak şekilde değiştirdikleri de vardır. Yine de Jüpiterin, Dünya'dan 200 kat daha fazla asteoroid ve kuyruklu yıldız çarpışmasına maruz kalması, ister istemez az da olsa güven vermektedir. Bu çarpışmalardan en iyi bilineni, Shomaker-Levy 9 kuyruklu yıldızıdır. Bu iki Güneş Sistemi objesinin gözlemlenebilmiş ilk çarpışmasıdır. Daha önce 1992'de Jüpiter'in yakınından geçen Levy-9, kütleçekimsel etkiler ile parçalanmış ve bu parçalar 1994'te Jüpiter'e çarpmıştır. Saniyede 60 kilometrelik hızlar ile çarpan parçalar dünyadan, Hubble Teleskobu'ndan, Rosat X Işını Teleskobu'ndan ve ozaman yolda olan Galileo sondasından gözlemlenmiştir. 16 Temmuz 1994'te gerçekleşen ilk çarpma ile 24.000 santigrat derecelik bir alev topu gözlemlenmiştir. Çarpmadan sonra Jüpiter'de Dünya boyutlarında karanlık bir leke oluşmuştur. Sonraki 6 gün boyunca, 21 adet çarpışma olayı daha gerçekleşmiş ve en güçlü olanı 6.000.000 megaton TNT(dünyanın nükleer silah cephaneliğinin 600 katı) enerji eşdeğeri açığa çıkarmıştır. Yanlış okumadınız, uydularında değil ama, Jüpiter'in kendisinde yaşam ihtimali! Gezegen, bildiğimiz anlamda karbon bazlı hayat için uygun değildir. Ama amonyak bazlı proteinler ve nükleik asitlerin oluşabilme ihtimali, Jüpiter ve benzeri gaz devlerinde atmosferik canlıların evrimleşmesine olanak tanıyabilir. Amonyak bazlı yaşamın Jüpiter atmosferinde bulunabilme ihtimali Carl Sagan ve Edwin E. Salpeter tarafından incelenmişti. Jüpiter'i bize yakından gösteren ilk uzay araçları 1973'te Pioneer 10 ve 1974'te Pioneer 11 olmuştur. Bu sondalar yörüngeye girmeyip Jüpiter'in yakınından geçerken, bizi ilk yakından çekilmiş görüntüler ile büyülemiş, Galileo uydularıyla, manyetosferle ve atmosferle ilgili bilgiler toplamışlardır. Gezegenin derinliklerinin yoğun miktarda sıvıdan oluştuğunu da bu araçlar ile öğrenmiş olduk. 1979'da Voyager 1 ve Voyager 2 sondaları, Jüpiter ile ilgili en çok bilgiyi edindiğimiz görevler olmuşlardır. Voyager görevleri Jüpiter'in halkalarını keşfetmiş, atmosferini, Io'nun volkanlarını, Ganymede'in sismik kaynaklı görünen tektonik yapısını ve Callisto'nun kraterlerini incelemiştir. Özellikle Io'da keşfedilen volkanik aktivite tamamen bir süpriz olmuştur. Europa'nın da buzlarla kaplı olduğuna ve derinliklerinde okyanuslar bulunduğuna dair ilk bulguları bize Voyagerlar sağlamıştır. Bunların yanında bir çok uydu da Voyagerlar tarafından keşfedilmiştir. 1992'de Ulysses Güneş Gözlem sondası, Jüpiter yakınlarında Güneş çevresinde kutupsal bir yörüngeye oturmak için yerçekimi manevrası yapmıştır. Bu işlem sırasında manyetosfer ile ilgili ölçümler yapmıştır. 1995-2003 arasında Jüpiter yörüngesinde araştırmalar yapan Galileo uzay aracı, Jüpiter'in yörüngesine girmiş tek uzay aracıdır. Önemli bilimsel araştırmalar yürüten Galileo, Temmuz 1995'te gaz devine bir atmosferik sonra bırakmıştır. Sonda bir ısı kalkanıyla atmosfere girmiş ve daha sonra paraşüt ile alçalışına devam ederek 57.6 dakika boyunca bilgi toplamıştır. 2003'te görevi tamamlanan Galileo da, Jüpiter atmosferine saniyede 50 kilometre hız ile sokularak imha edilmiştir. Bunun sebabi, Europa uydusu ile herhangi bir çarpışmayı önleyip buradaki olası canlılara herhangi bir zarar vermekten kaçınmaktır. 2000 yılında Satürn yolunda Jüpiter yakınlarından geçen Cassini, ilk kez Jüpiter'in yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını paylaşmıştır. Özellikle önemli atmosferik gözlemler yapan sonra, 26.000 kadar fotoğraf çekerek Jüpiter arşivini genişletmiştir. 2015 yaz aylarında Plüton'un yakınlarından geçecek olan New Horizons, 2007'de Jüpiter'de yer çekimsel manevra yaparken bilgi dağarcığımızı arttıran birçok gözlem gerçekleştirmiştir. 2011'de fırlatılan Juno, 2016 Temmuz ayında Jüpiter'e ulaşıp kutupsal bir yörüngeye oturdu. Ana görevi, gaz devinin kütle çekimini, manyetik alanlarını, manyetosferini ölçmek olan araç, ayrıca atmosferle ve çekirdekle ilgili ölçüler de yapıyor. Sondada birçok ilgili çekici bilimsel cihazın yanısıra, Galileo Galilei'nin el yazmalarını içeren bir plaka ve alüminyumdan yapılmış 3 LEGO minifigürü de; Galileo, tanrı Jüpiter ve eşi tanrı Juno'yu temsilen araçta bulunuyor. Europa Clipper: 2022'de fırlatılması planlanan bu görev sadece Europa'yı incelemek amaçlı olacak. Bu buzul dünyanın buzul yapısını, buzul-okyanus ilişkisini, kimyasal ve jeolojik yapısını inceleyip, Europa'ya gelecekte gönderilecek bir iniş aracı için uygun iniş bölgelerini araştıracak. Jüpiter sistemi, teknolojik yeterliliğe sahip olduğumuzda, faydalanabilme ihtimalimiz olan bol miktarda Helyum ve Hidrojen kaynaklarına sahip. Ganymede ile Callisto gibi yerleşilebilir uyduları ile dış gezegenlerin kolonizasyonu için de uygun bir basamak. Europa ise, gerek barındırıyor olabileceği yaşam, gerekse sahip olduğu muazzam miktarda su ile her zaman ilgi çekip, yüzey altındaki okyanusunun keşfi çok uzun yıllar boyunca bir araştırma ve macera konusu olacak bir uydu. Jüpiter sisteminde bizler için en büyük tehlike ne yazıkki yüksek miktarda ki radyasyon. Callisto yörüngesinde bu radyasyon pek sorun olmazken, Ganymede yörüngesinde önlem alınması gereken miktara geliyor. Europa yörüngesinde ise eğer yerleşmek istiyorsak, yüzeyinin derinliklerinde hatta su altında barınaklar kurulması gerekecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-en-sicak-yeri-neresi/", "text": "Birçoğumuz için burası Güneş'tir. Ama bu malesef doğru cevap değil. Çünkü Güneş Sistemi'ni en sıcak yeri Güneş'te değil, Jüpiter'de. Jüpiter'in de, Dünya'da olduğu gibi bir manyetik alanı bulunur. Tabi bu alan, bizimkiyle kıyaslanamayacak kadar büyük ve güçlüdür. İşte, Jüpiter'in bu devasa manyetik alanına yakalanan yüklü kozmik parçacıklar, yine Dünyamızda olduğuna benzer Van Allen Kuşakları oluşturur. Bu radyasyon kuşağını oluşturan sıcak parçacıkların kaynağı; Güneş, Jüpiter'in kendisi ve uydularından gelen gazlar, iyonlar ve atomaltı parçacıklardır. Jüpiter'den 3 milyon km kadar ötede başlayıp, onlarca milyon kilometre ötelere uzanan büyük radyasyon kuşaklarında, kütleçekim, parçacık bombardımanı, sürtünme vb yollarla inanılmaz yüksek enerjilere maruz kalan bu parçacıklar o kadar ısınır ki, sıcaklıkları 200 milyon santigrat derecenin üzerine çıkar. Bu, Güneş Sistemi dahilinde bildiğimiz en yüksek sıcaklıktır. Kıyaslama açısından söyleyelim, Güneş'in yüzey sıcaklığı yaklaşık 6 bin, çekirdek sıcaklığı ise 13 milyon santigrat derecedir. Güneş'in korona tabakasında da manyetik alanlar nedeniyle çok yüksek sıcaklıklar meydana gelir ama, bu sıcaklıklar Jüpiter'in manyetik alanında olduğu gibi yüz milyonlarca derece değil, birkaç milyon santigrat derece civarındadır. Burada şunu belirtmek gerekiyor: Manyetik alan içindeki radyasyon kuşaklarında yer alan bu parçacık ve gazların arasında bulunduğunuzda yanmaz veya ısınmazsınız. Çünkü, parçacık yoğunluğu çok düşüktür. Dünya atmosferi içinde bizler santimetre kare başına milyarlarca atom içeren bir ortam içinde yaşarız. Bu kadar fazla sayıda atom, hem temas hem de ışıma yoluyla yoğun bir ısı transferi yaşanmasına neden olur. Dolayısıyla gündelik algılarımızla, bir yer sıcaksa, orada kaldığımızda ısınırız şeklinde düşünürüz. Oysa bu, Dünya yüzeyinde doğru, ancak uzay boşluğundaki yapılar için doğru değil. Jüpiter'in manyetik alanındaki parçacık / atom yoğunluğu santimetre karede birkaç atomdan fazla değildir. Dolayısıyla, çok aşırı sıcaklıkta olsalar bile, bu parçacıklar dikkate almaya değer bir ısı transferine neden olmazlar. Bu düşük yoğunluk nedeniyle; tek tek ölçüldüklerinde yüzlerce milyon santigrat dereceye ulaşan sıcaklıkları çevrelerini ısıtmaya yeterli gelmez. Yani bu kuşağın, çevresindeki herhangi bir uyduyu veya gezegeni hafifçe de olsa ısıtması mümkün değil. Bununla beraber, ısı şeklinde zarar vermese bile; aşırı radyasyon seviyesi hiçbir biçimde hayatta kalmanıza izin vermeyecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-en-yuksek-dagi-tanrilarin-mekani-olimpos/", "text": "Tabii ki bu sorunun cevabı Himalaya'nın en yüksek zirvesi olan Everest değil! Güneş Sistemi'nin en yüksek dağı Dünya'da da değil. Dünya'nın yarı büyüklüğündeki Mars gezegeninde! İsmini Yunan Mitolojisi'nde 12 tanrının yaşadığı düşünülen dağdan alan bu oluşumla ilgili genel bilgi verecek olursak, devasa yüksekliğe sahip ve volkanik dağ biçimindedir. Everest'in yaklaşık 8,848 metre olduğunu biliyoruz, Olimpos ise yaklaşık 26,400 metre ile Everest'in 3 katından fazla yüksekliğe sahip, genişliği ise yaklaşık 160 kilometre olarak ölçülmüş. Cevap ise Mars'ın yarıçapı... Mars yüzeyinde bulunan kraterler, dağlar ve düzlüklerin ortalama yükseklikleri alınarak Mars'ın yarıçapı ortaya çıkarılmış ve bu yarıçap sıfır metre olarak kabul edilmiş. (Mars'ın yarıçapı 3,390 km). Bu dağ ne Ege'deki dağlar gibi denize dik ne de Karadeniz'deki dağlar gibi denize paraleldir. Yamaçları sadece 5 derece gibi küçük bir eğime sahiptir. Çok düşük bir atmosfer basıncına sahip dağ, neredeyse pürüzsüz Mars yüzeyinde kendisine çok uzak noktalardan dahi, başından sonuna kadar rahatça gözlemlenebilir. \"Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017\" Kapılarını Açıyor! Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali ... Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017 Etkinlik Takvimi Güncellendi! Mars'ta elbette kar yağar. Ama bizi... Dünya neden sıra dışı olsun ki? Nep..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-mavi-devi-neptun/", "text": "Galileo'nun çizimlerine bakınca Neptün'ü 28 Aralık 1612'de ve 27 Ocak 1613'te gözlemlediğini görebiliriz ancak, Galileo her seferinde hareketsiz görüntüsünden dolayı Neptün'ü yıldız sanmıştır. O tarihte Neptün ve Dünya'nın yörüngedeki hareket yönleri tersine dönmekteydi, bu kısa zaman aralığı boyunca gezegenler gökyüzünde sabit duruyormuş gibi görünür. Bu da Galileo'nun o zamanki teleskobuyla gezegenin hareketini farketmesini iyice güçleştirmişti. Bu sebeple bu gözlemleri Neptün'ün keşfi olarak sayılmamaktadır. Neptün bize bu kadar uzakken, hakkında bilgi edinmeyi geçtik, keşfedilmesi bile mucizeydi. Ama keşfe yol açan bir sebep vardı; Uranüs'ün garip hareketleri ve huysuzlukları. Uranüs bir türlü beklenildiği gibi davranmıyor ve sürekli öngörülen yörüngenin dışına çıkıyordu. Bu durumda farklı bir etkenin varlığı kaçınılmaz oluyordu. Bu fikri 1834 yılında papaz T.J. Hussey ortaya attı ve bilmediğimiz bir gezegen Uranüs'ü etkiliyor olabilir mi? dedi. İzleri takip ederek suçluyu bulabilirdik. Bu düşünce Hussey'in aklını 1835 yılında Greenwich'e, kraliyet gökbilimcisi George Airy'ye mektup yazacak kadar yoruyordu. Airy bu konuyla pek ilgilenmemişti ve ümit vaadetmedigini söylemişti. Hussey ise bu konuyla ilgilenmekten vazgeçmişti. Bundan sonraki adımı 1837 yılında Alexus Bouvard'ın yeğeni Eugene Bouvard attı. Airy'ye mektup yazan Bouvard, görünmeyen bir cismin bu durumun sorumlusu olabileceğini söylemişti fakat, böyle bir şey olsa bile gözlemlenemeyeceği yanıtını almıştı. Bu sırada Uranüs sorun çıkarmaya devam ediyordu. Bu durum 1841 yılında genç bir Cambridge öğrencisi olan John Couch Adams tarafından tekrar gündeme getirildi. Adams, günlüğünde bugüne kadar üzerinde durulmamış olan bu durumla ilgilenecegini anlatmış, Bu duruma ondan daha uzak henüz keşfedilmemiş bir gezegen yol açıyor olabilir mi olamaz mı; belki bu gezegenin yörüngesi veya keşfini mümkün kılacak benzeri bir özelliği tespit edilebilir yazmıştı. Adams 1843'de mezun oldu ve o andan itibaren Uranüs'ün hareketleri üzerine çalışmaya başladı. 1845'de yeni gezegenin konumunu yaklaşık olarak hesaplamıştı ve bir teleskop bulup onu aramaya başlaması gerekiyordu. Airy'ye mektup yazdı ve böylece bir dizi talihsizliğin başlamasına neden oldu. Airy, Adams ile de ilgilenmedi. Adams daha fazla uğraşmadı ve ona varsayımsal gezegenin uzaklığını gökbilimi ölçütleriyle 38,4 AB olarak belirttiği bir mektup bırakıp Airy'ye yazmayı kesti. Airy büyük bir gökbilimciydi fakat, düzen ve yöntem takıntısı vardı. O sırada başka tarafta başka gelismeler yaşanıyordu. Urbain Jean Joseph le Verrier adlı genç bir fransız matematikçi de Uranüs ile ilgileniyordu. Adams'ınkine benzer bir çalışma yapmıştı ve Adams'ın çalışmasından haberdar değildi. Le Verrier iki rapor bastırttı. Airy bu raporları okuduğunda Adams'ın çalışmasıyla neredeyse aynı olduğunu gördü ve yeni gezegen avı başladı. Airy, Challis'i aradı ve üniversitedeki güçlü Northumberland mercekli teleskobunu kullanarak bir araştırma yapmasini istedi. Challis pek istemeyerek de olsa bunu kabul etti. Le Verrier de elde ettiği sonuçları Paris Gözlemevi'ne, ardından Berlin Gözlemevi'nden Johann Galle'ye yolladı ve belirlediği noktaya bakmasını istedi. Galle bu öneriye sıcak baktı. Ardından o gezegen, gözlem yapılan ilk gece tespit edildi. Berlin Gözlemevi de bu keşfi hemen duyurdu. Adams'ın Le Varrier ile aynı sonucu bulmuş ve hesaplarını ondan çok önce bitirmiş olduğunu öğrenen Fransızlar bu duruma çok sinirlenmişti; neyse ki ne Adams ne de Varrier böyle seylerle ilgilenmiyordu, ilk karşılaştıkları an aralarında dostluk doğdu. Neptün keşfedilir keşfedilmez Uranüs'ün yörüngesi tekrar hesaplandı. Gezegenin Uranüs üzerindeki çekim etkileri hesaplara eklendiğinde, açıklanamayan tüm garipliklerin ortadan kalktığı görüldü. Neptün, 23 Eylül 1846'da keşfedildikten kısa bir süre sonra en büyük uydusu Triton keşfedildi. Kalan 12 uydusunun keşfi ise ancak 20. yy'da mümkün olabildi. Neptün'ün atmosferi, Jüpiter ve Satürn gibi ağırlıklı olarak Hidrojen ve Helyum'dan oluşmakla beraber, onlardan farklı olarak su, amonyak ve metan buzları barındırır. Buzdan bir dev olan Neptün hakkında çok az şey biliyoruz. Neptün'e tek bir uzay aracı gitti ve o da 25 Ağustos 1989 tarihinde sadece Naptün'ün yakınından geçti. Voyager görevi, uzaktaki dış gezegenlere yakından bakmak için tasarlanmıştı ve bu görev için 12 yıl içinde iki uzay aracı tasarlandı. İkiz Voyager araçları 1977'de birbirinden birkaç hafta aralıklarla fırlatılarak destansı yolculuğa başladılar, üstelik Güneş Sistemi'nin dışına götürmesi için Dünya'dan sesler taşıyan altın bir plak ile beraber. Voyager 2, güneş sisteminin dışına yaklaştıkça bizi şaşırtmaya başlamıştı. Çünkü buralarda bize yuvamızı hatırlatan bir şey vardı; mavi-yeşil bir gezegen! Atmosferinin rengi ve beyaz bulutlarıyla Neptün bize kendimizi evimizde gibi hissettiriyordu. Bu gezegende günler çabuk geçiyor, her bir günü 16 Dünya saatiyle eşdeğer. Bir yılı 90.000 gün, yani Güneş yörüngesini 165 Dünya yılında dönüyor. Dev bir hidrojen ve helyum topu olan Neptün'e mavi rengini metan gazı veriyor. Ama bu kadar mavi olması için metan gazı tek başına yeterli bir bileşen değil. Bunun için başka bir bileşen gerekli ama, biz bunu henüz bilmiyoruz. Tabii tek gizem rengi değil. Neptün Güneş Sistemi'nin en güçlü rüzgarlarına sahip. Bu rüzgarlara sebep olan bir şey var ve bu gizemini koruyor. Aynı zamanda Neptün kısa sürede yok olan devasa koyu lekelere sahip, bu da bir diğer şaşırtıcı olay. Bu lekeler ve atmosfer olayları 2.100km/s'e varan hızlara sahip, Güneş Sistemi'ndeki en güçlü rüzgarlar tarafından gerçekleşir ve lekeler kısa zaman dilimleri içerisinde şaşırtıcı bir şekilde yok olur. Örneğin; 1989'daki Voyager 2'nin yakın geçişi sırasında gezegenin Güney yarım küresinde Jüpiter'deki Büyük Kırmızı Lekeye benzer bir Büyük Kara Leke vardı . Büyük Kara Leke, yaklaşık Dünya boyutundaydı ama o leke aslında Neptün atmosferinin derinliklerine açılan, daha alt katmanlardaki koyu bulutları görmemizi sağlayan ve bu şekilde koyu görünen bir delikti. İlk olarak Voyager aracının gözlemlediği bu lekeyi 1994'de NASA yörüngedeki teleskobu Hubble'ı Neptün'e çevirerek tekrar gözlemlemek istedi fakat, lekenin 5 yıl içerisinde ortadan kaybolduğunu gördü. Neptün'ün bu hava olaylarının güç kaynaklarından biri Güneş. Ama Güneş bu kadar uzun bir mesafeden Güneş sisteminin en sert rüzgarlarını oluşturuyor olamaz, çünkü Neptün üzerindeki etkisi oldukça zayıf. Zaten, Neptün'ün Güneş'ten aldığı enerjinin 2.8 kat fazlasını çevresine yaydığı düşünüldüğünde, Güneş'in asli etken olmadığı anlaşılabilir. Bilim insanlarına göre, güç kaynağı gezegenin hala içinde saklı duran kendi oluşum ısısı. Bu da bizi, Neptün'ün çekirdeğinin hala sıkışma aşamasında olduğu fikrine itiyor. Neptün'de gerek oluşumdan, gerekse hala devam eden sıkışmadan kaynaklı ısı, sıcak gazlar halinde yayılıyor. Böylelikle Neptün, Güneş'e kendisinden çok daha yakın olan Uranüs kadar ısıya sahip olabiliyor. Bu ısı dışarı çıkınca atmosfere kadar yükselip soğuk hava akımlarıyla karşılaşıyor ve böylece tüm gezegen sert rüzgarlar oluşturan bir makineye dönüşüyor. Onu durduracak karasal alanlar olmadığı için de Neptün'ün jet akımları durmaksızın dönüyor. Çoğu uzman Neptün'ün derinliklerinde su olduğu konusunda hemfikir. Fakat hangi halde bulunduğu henüz bilinmiyor. Eğer Neptün'de okyanuslar varsa çok derinliklerde bulunuyordur. Bu da, suyun çok yüksek basınçlı gaz halde bulunduğunu gösterir, tıpkı gezegen boyutunda bir sauna gibi! Neptün'ün halkalarının varlığı da gözle görülene kadar tartışılıyordu. Voyager uzay aracı halkaların varlığını kanıtladı ama, dağınık halde, kesik kesik bulunuyorlardı. Dolayısıyla bunlara halka değil de, halka yayları desek daha doğru olur. Güneş sisteminin en güzel halkaları olmayabilirler ama ufak da olsa bir hayranlığı hakediyorlar. Neptün'ün bilinen 14 uydusu var. Bunların en büyüğü William Lassell tarafından gezegenin keşfinden sadece 17 gün sonra gözlemlenen Triton'dur. Güneş Sistemi'ndeki diğer uydulara göre ters bir yörüngeye sahip olan Triton, Neptün etrafında dönen uyduların toplam kütlesinin %99.5'ini oluşturuyor. İkinci keşfedilen uydusu, Güneş sistemindeki en eliptik uydu yörüngesine sahip Nereid'dir. Elimizdeki verileri değerlendirdiğimizde Triton'un oldum olası Neptün'ün uydusu olmadığı, bir zamanlar bağımsız bir cisim olduğu sonucuna varabiliriz. Uydu, gezegen tarafından yakalandığında büyük bir olasılıkla eliptik bir yörüngeye sahipti, ancak sonrasında geçen bir milyar yıllık süre yörüngeyi dairesel bir şekil alması için zorlamış olmalı. Bu süre boyunca uydunun içi çalkalanıp ısınmış iç kısımları oluşturan madde yüzeye çıkmış, orada donup kalmıştır. Neptün'ün uydu üzerinde yarattığı gelgit etkileri hala uydunun içini ısıtarak, tıpkı Jüpiter'in uydusu Io gibi aktif tutar. Ancak, büyük oranda buzdan oluşan çok soğuk Triton'da yanardağlar lav değil, sıvı nitrojen püskürtür. Triton'un, gezegenin tüm uydularının toplam kütlesinin %99'undan fazlasına sahip olduğunu dile getirmiştik. Bu şu anlama gelir; Triton haricindeki diğer tüm uyduları aslında küçük birer kaya parçasından ibaret. Bilim insanlarının aklını kurcalayan sorulardan biri de bu. Neden böylesine büyük kütleli bir gezegen olan Neptün'ün Triton haricinde doğru düzgün uydusu bulunmuyor? Bu sorunun cevabından emin değiliz ancak, gezegenin Güneş'e daha yakın konumda oluşup, şu an bulunduğu çok uzak bölgeye göçene kadar yolda Jüpiter ve Satürn'ün güçlü kütleçekim etkilerine maruz kalıp uydularını kaybettiği düşünülüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-mucevheri-saturn/", "text": "Güneş sisteminin altıncı gezegeni olan Satürn'ü bilmeyen yoktur. Hidrojen ve helyumdan oluşmuş, çok sayıda uydusu olan halkalı bir gaz devi gezegendir Satürn. Aslında Güneş sistemimizdeki bütün gaz devleri kendi halkalarına sahiplerdir ancak, Satürn'ün halkaları oldukça büyük ve belirgin olmaları sayesinde diğerlerini gölgede bırakır. Sahip olduğu bu harikulade halka sistemi ile özellikle teleskop ile gözlemlemek için harika bir gezegendir. Halkalarını farkedebilmek için en az 15-20 mm mercek çaplı bir teleskop gerektiğinden dolayı, 1610'da Galileo Galilei onları keşfedene kadar bilinmediler . Günümüzde Satürn ve sahip olduğu onlarca uydu hakkında geniş bir bilgi dağarcığına sahibiz, halkalarının nelerden oluştuğunu biliyoruz, iç yapısının katmanları hakkında birçok fikrimiz var. Yörüngesinde dolanan Cassini sondası her geçen gün, Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar gönderiyor hatta en ilgi çekici uydusu olan Titan'a bir robot indirmeyi başardık. Belki bir gün Satürn'ün yörüngesinde ve uydularında insanlar yaşıyor olacak. Romanın tarım tanrısından ismini alan Satürn, çıplak gözle görülebilen en uzak gezegendir. Bu sayede modern zamanlardan çok önce, Babilli, Romalı ve Yunanlı astronomlar tarafından gözlemlenmekteydi. Satürn'ün Güneş çevresinde attığı bir tam tur 29.46 yıldır. İki turunun bir integral sayısı olan 59 yılı verdiğini fark eden Babilliler ve Yunanlıların gözünde Satürn zamanın bir temsilcisi olmuştur ve bizzat Yunanlılar tarafından Cronos ismini alarak, Yunan mitolojisindeki Jupiter'in babası yerine konmuştur. Romalılar ise Satürn onuruna Saturnalia kış festivalleri kutlamışlardır. İngilizcede Saturday olan Cumartesi günüde ismini Satürn'den almaktadır. Satürn'ün keşifler tarihçesi de tıpkı Jüpiter gibi Dünya tarihinin en karanlık dönemlerine denk gelir. Bugün, insan ırkının aydınlanmasına, herhangi bir politik veya askeri liderden çok daha büyük katkıları olmuş dünyaca ünlü ve saygın bilim insanları, bir zamanlar birçok çevrece hor görülüyor, mahkemelerde yargılanıyor ve hapsediliyorlar iken, içinde bulundukları çağın karanlığına rağmen evreni anlamak için bilimden vazgeçmemişlerdir. Bu sebeple yazımızda onlardan bahsetmemek, anılarına ve miraslarına saygısızlık olur. Bunların aslen ince ve yassı bir halka sistemi olduğunun, Satürn'e temas etmediklerinin ve eğimli bir şekilde durduklarının keşfi ise 45 yıl sonra, 1655'te kendi yaptığı teleskobu ile Satürn'ü gözlemleyen Hollandalı astronom Christiaan Huygens'e aittir . Galileo gibi Huygens de çağının önde gelen bilim insanlarındandı. Satürn'ün en büyük ve en ilgi çekici uydusu Titan'ın keşfi de bizzat Huygens'e aittir. Hatta kendisini onore etmek için Titan'a indirilen robota da Huygens ismi konulmuştur. Huygens, Satürn ile ilgili gözlemlerinin yanı sıra, Cosmotheoros isimli eserinde Dünya gibi su barındıran gezegenlerde hayat olabileceğini yazarak çağının çok ilerisinde fikirler ortaya atmıştır. Satürn sisteminin keşfine büyük katkıları olan bir diğer bilim insanı da ünlü İtalyan astronom, matematikçi ve mühendis olan Giovanni Domenico Cassini'dir. Cassini, Mars ve Jüpiter ile ilgili gözlemleri yanı sıra, Satürn'ün dört büyük uydusu, Iapetus (1671), Rhea (1672), Tethys (1684) ve Dione'nin (1684) keşfi ile adını duyurmuştur. Ayrıca, Satürn'ün A ve B halkaları arasında ayrık bir bölge olduğunu fark edip buraya Cassini Division demiş ve Iapetus uydusunun bir yarısının diğer yarısına kıyasla daha koyu olduğunu da keşfetmiştir. İlerleyen yıllarda, 1789'da William Herschel, Mimas ve Enceladus uydularını keşfederken, 1848'de William Lassell, Hyperion uydusunu keşfetmiştir. 1899'da ise ilginç bir tesadüf eseri bir başka William, William Henry Pickering, Phoebe isimli sıradışı yörüngeye sahip uyduyu keşfetmiştir. 1903'te yaptığı gözlemler ile Titan'ın kalın bir atmosfere sahip olduğu izlenimi edinen Josep Comas i Sola'nın şüpheleri 1944'te Gerard P. Kuiper tarafından doğrulanmıştır. Yüzyıllara yayılan bu keşiflerden sonra bu bilim insanlarının bize kazandırdığı bilimsel altyapı sayesinde bugün diğer gezegenlerin olduğu gibi Satürn'ün de sırlarını keşfetmeyi sürdürüyoruz. Uydu Sayısı: 82 + 150'den fazla moonlet denen boyutları bir kaç yüz metre olan küçük uydular. Satürn'ün düşük yoğunluğunun yarattığı farka örnek olması için daha anlaşılır bir kıyaslama yapmamız gerekirse: Jüpiter'in yarıçapı, Satürn'ün yarıçapından sadece 1.2 kat fazlayken, kütlesi Satürn'ün 3 katından daha büyüktür. Bu gaz devi; 74-75% Hidrojen, 24-25% Helyum, 0.4% Metan, 0.01% Amonyak, 0.01% Hidrojen döterid ve 0.0007% Etan'dan oluşmaktadır. Tıpkı Jüpiter gibi, Satürn'ün derinliklerine inildiğinde artan basınç ve sıcaklığın etkisiyle hidrojen önce sıvılaşmakta ve sonra sıvı metalik bir hal almaktadır. Hidrojenin bu Süperkritik Akışkan ve Sıvı Metalik halleri için Jüpiter yazımızın ilgili bölümlerine göz atabilirsiniz. Satürn'ün 25.000 kilometre çapında ve Dünya'nın 9 22 katı aralığında kütleye sahip 11.700 santigrat derecede kayasal yapılı katı bir çekirdeğe sahip olduğu düşünülüyor. Bu çekirdek kalın bir sıvı metalik hidrojen ve katmanıyla çevrilidir. Bu katman ise gezegenin derinliklerine çöken helyumca zenginleşmiş bir sıvı hidrojen okyanusu ile çevrilidir. Bazı araştırmalar dibe çökmekte olan helyumun da tıpkı hidrojen gibi metalik bir hal almış olabileceğini göstermektedir. Satürn, Güneşten aldığı enerjinin çok daha fazlasını dışarı yayar. Tıpkı Jüpiter gibi, bu bir iç ısınma mekanizması ürünüdür. Jüpiter için iç ısınma kaynağının sebebi Kelvin-Helmholtz mekanizması ile kütle çekimsel sıkışmadır. Yani Jüpiter hala oluşum evresindedir diyebiliriz. Satürn içerisinde de aynı mekanizma düşük bir ölçüde işliyor olsa bile, oluşum evresi uzun zaman önce sona ermiştir. Bu nedenle iç ısınmanın ana kaynağı farklıdır. Satürn'de oluşumu sırasında üst katmanlarda yoğunlaşan helyum, yaklaşık son 2 milyar yıldır derin hidrojen katmanlarına doğru yağış halindedir. Bu yağış halindeki helyumun hidrojen ile sürtünmesi ve kütle çekim etkisi ile sıkıştırılıp ısınması iç ısının ana kaynağıdır. Aynı nedenle dış katmanlardaki helyum oranı oldukça azalmıştır. Uzak gelecekte helyum yağışı sonlandığında Satürn'ün iç ısınması sonlanacak ve sadece Güneş'ten aldığı kadar enerji yayacaktır. Satürn atmosferinin üst katmanlarında, -170 ve -110 santigrat derece ile 0.5 ve 2 bar basınç aralıklarında amonyak kristali bulutları mevcuttur. Bu üst katmanlarda aynı zamanda Güneş'ten gelen ultraviyole radyasyonu, metanın bozunmasına yol açıp, etan ve acetylene gibi hidrokarbonlar üretmektedir. Bu hidrokarbonlar derinlere çökerken atmosferdeki renk farklılıklarına neden olurlar. Daha derin katmanlardaki bulutlar ise amonyum hidrosülfat ve su içeriklidir. Genel olarak bulut katmanları, Jüpiter gibi şeritler halinde olsa da, biraz daha soluklardır. Bu bulut paternleri ilk kez 1980'lerde Voyager sondaları gezegenin yakınından geçerken gözlemlendiler. Satürn atmosferindeki rüzgarlar, Neptün'den sonra (Voyager gözlemlerinde saatte 2.400 kilometre olan bir rekor) Güneş sistemindeki ikinci en hızlı rüzgarlardır. Özellikle üst atmosferde doğu yönlü rüzgarlar saatte 1.800 kilometreye ulaşabilmektedir. İlk kez Voyager görüntülerinde 78 kuzey boylamı civarında heksagon şeklinde altıgene benzer bir yapı tespit edilmiştir. Kenar uzunlukları 13.800 kilometre olan bu oluşumun kaynağı tam olarak bilinmese de, çeşitli hipotezlere ve laboratuvar deneylerine göre bir sıvının çeşitli bölgelerindeki farklı akış hızları bu ve benzeri desenler oluşturmaktadır. Jüpiter'in muazzam manyetosferinin 20'de 1'i gücünde olsa da, Satürn'ün derin katmanlarındaki sıvı metalik hidrojenin akışkan dinamiğinden kaynaklanan manyetosfer tabakası, Dünya'nın sahip olduğundan 500-1.000 kat arası daha kuvvetlidir. Bu da Satürn'ün manyetosferini, Güneş sisteminin en güçlü ikinci manyetik alanı yapmaktadır. Bu manyetosfer, halkaları ve 16 uyduyu içerisinde bulunduracak şekilde, Güneş yönüne doğru ortalama 1.44 milyon kilometre kadar uzanmaktadır. Titan, ortalama 1.2 milyon kilometrelik yörüngesi ile Güneş rüzgarlarının şiddetine göre zaman zaman manyetosferin dışına çıkmaktadır. Satürn'ün manyetosferi ile ilgili ilk kesin olmayan ölçümler 1955'te yapılmış, 1974'te ise gezegenden kaynaklanan 1MHz değerindeki zayıf radyo emisyonu tespit edilmişti. Ancak bunlar yeterli bilimsel kanıtlar olarak kabul görmediği için, 1979'da Pioneer 11 manyetosferden bizzat geçip şiddetini ölçene kadar Satürn'ün manyetosferi onaylanmadı. Detaylı ölçümler için ise sırayla Voyager 1, 2 ve en nihayetinde Cassini sondalarının verilerini beklememiz gerekti. Satürn'ün manyetosferi 4 katmandan oluşur. İçteki çift kutuplu bölge yaklaşık 3 Rs (3 Satürn yarıçapı) bir bölgeyi kaplar ve halkalar sayesinde tamamen plazmadan arınmıştır. Ancak halkaların ötesinde radyasyon bölgeleri mevcuttur. İkinci bölgeye iç manyetosfer denir ve 3-6 Rs mesafede bulunur ve çoğunlukla çift kutuplu bir manyetik alandır. Burada soğuk plazma torusu denen bir bölge mevcuttur. Bu plazma bölgesini içeriğini Enceladus uydusundan gayserler ile püskürtülen parçacıklardan almaktadır. Bunlar genellikle pozitif yüklü oksijen, su ve benzeri moleküllerden oluşurlar. Enceladus ile birlikte, Dione ve Titan uydularından salınan parçacıklar da plazmaya katkıda bulunmaktadırlar. Üçüncü bölge 6 ile 12-14 Rs mesafe arasında bulunur. Extended plasma sheet denen bu bölgede değişken manyetik akımlar hüküm sürer ve sıcak ve soğuk plazma bölgeleri bulunur. Dördüncü ve son bölge ise 15 Rs mesafe dışında bulunur ve manyetosferin sonlandığı manyetopause bölgesine kadar devam eder. Düşük plazma yoğunluğuna sahiptir ve Güneş rüzgarlarına göre değişen, çift kutuplu olmayan bir yapısı vardır. 15-20 Rs mesafedeki bölgede ekvator hizasında manyetik alan, manyetodisk denen disk biçiminde bir hal alır. Manyetodisk Güneş'e bakan tarafta, Güneş rüzgarlarının etkisiyle manyetosferin eriminin 23 Rs ve altına düştüğü zamanlarda kaybolurken Güneş'in aksi yönünde her zaman mevcuttur. Manyetosferin iç bölgelerindeki soğuk plazma, dış bölgelerde bulunan sıcak plazma ile sirkülasyon halindedir. Satürn sistemi sayısız katı objeyle doludur. Halkalarında moonlet denen küçük uydulara ve görece daha büyük aylara sahiptir. Haliyle gezegenin manyetosferi bu cisimlerle etkileşim halinde olsa da, bu etkileşim Jüpiter'in uyduları ile olan etkileşimden daha yumuşaktır. Manyetosferdeki plazma gezegenle aynı yönde dönüş halindeyken, birçok uydu tarafından emilmekte, ancak Enceladus, Dione ve Titan uydularından kaynaklı parçacıklar tarafından beslenmektedir. Eskiden manyetosferdeki bu plazmanın ana kaynağı Titan zannedilirken, Cassini sondası Enceladus gayzerlerini gözlemleyerek bu konuda ki bilgilerimizi güncellemiştir. Yolu üstündeki plazmayı emen diğer uydular gerilerinde plazma bırakmadıkları için, manyetik alan uyduların arkasında kuvvetlenmektedir. Bu uydularda ve plazmaya maruz kalan halka parçacıklarında radyoliz sonucu ozon, hidrojen peroksit ve moleküler oksijen açığa çıkmaktadır. Satürn, ultraviyole ve kızılötesi tayflarda gözlemlenebilen parlak aurora bölgelerine sahiptir. Bu aurora bölgeleri 70-80 derece parelellerde bulunur ve genelde halka biçimiyle kutupları çevrelerler. Auroraların yapısı ve bulundukları yerler Güneş rüzgarlarının etkisine göre değişkenlik gösterir. Bu aurora bölgeleri ultraviyole tayfında 50 GW ve kızılötesi tayfta 150-300 FW olmak üzere enerji açığa çıkarırlar. Gezegenlerin radyo emisyonlarının gezegenin dönüşü tarafından modüle edilmesi, özellikle gaz devlerinin iç yapılarında ki akışkanların dönüş hızı hakkında fikir verirken, Satürn için SKR'nın değişken değerleri sebebiyle bu çok zordur. Voyager 1 ve 2, modülasyon değerlerinden 10 saat 30 dakika 24 +/-7 saniye olarak ölçtükleri akışkan dönüş hızı, Cassini ve Galileo sondaları tarafından 10 saat 45 dakika 45 +/- 36 saniye olarak ölçülmüştür. Bu sebeple Satürn'ün kendi ekseni etrafında dönüşüyle ilgili kesin bir değer verilememektedir. Satürn zayıf radyasyon kuşaklarına sahiptir bunun sebebi yüksek enerjili parçacıkların gezegeni kuşatan halkalar ve onlarca uydu tarafından emilimidir. En yoğun radyasyon kuşağı Enceladus gaz torusunun iç sınırı 3.5 Rs ve A halkasının dış sınırı 2.3 Rs arasında yer alır. Bu radyason kuşaklarının içeriğini protonlar ve yüksek hızlı elektronlar oluşturur. Enerji değerleri ise onlarca megaelektronvolta kadar yükselebilir. 3.5 Rs mesafede radyasyon kuşaklarını oluşturan yüksek enerjili parçacıklar, nötr gazlar tarafından soğurulur ancak 6 Rs mesafede tekrardan yoğunluk kazanarak halka sistemindeki akıma katkıda bulunurlar. Radyasyon kuşaklarındaki elektronlar, manyetosfer tarafından yakalanan Güneş rüzgarlarından gelmektedir. Ancak proton içeriğinin düşük enerjili (10 MeV) bölümü manyetosferden gelirken, yüksek enerjili (20 MeV) bölümü kozmik ışınların Satürn sistemindeki katı elementler ile etkileşimi sonucu üretilmektedir. Bahsettiğimiz bu radyasyon kuşakları, Jüpiter'de bulunanlardan çok daha zayıftır. Fakat yine de buzlu ayların yüzeylerini aşındıracak, yer yer suyu ayrıştıracak ve oksijen açığa çıkartacak kuvvettedir. Satürn'ün karakteristik görünümünü oluşturan göz alıcı halkaları, mikrometre ve bir kaç metre arasında boyutları değişen sayısız su buzu ile çok az miktarda tholin ve silikat toz parçacıklarından oluşur. Zayıf teleskoplar ile tek parça, daha güçlü teleskoplar ile üç parça ve yakınına gönderdiğimiz uzay araçları ile sayısız parça ve yapıdan oluştuğunu gözlemlediğimiz bu halkalar, keşif sıralarına göre alfabetik olarak adlandırılıyor. Ana halkalar dışarıdan içeri doğru C , B ve A halkaları olarak isimlendirilir. Daha sonradan keşfedilen ikincil soluk halkalar ise gezegene en yakın olan F halkası, A'nın hemen dışındaki D halkası ve uzaktaki G ve E halkalarıdır. Bunların dışında da çok daha soluk toz halkaları ve ana halkalar içerisinde farklı yapılar ve ayırımlar mevcuttur. Bazı belirgin ayırımlar Pan benzeri küçük uydular tarafından temizlenmiştir. Gezegenin bu muazzam halka sistemi başlı başına incelenmesi gereken çok geniş bir konudur. O nedenle halka sistemini detaylarıyla geniş biçimde şu yazımızda ele aldık. Satürn; 13 tanesi 50 kilometreden büyük çaplara sahip, 53 tanesi isimlendirilmiş 62 ay ve sayılarının en az 150 olduğunu bildiğimiz moonlet denen çok küyük boylu uyduya sahiptir. Satürn sistemi, Güneş sisteminin sayı olarak en zengin uydu sistemini barındırır. Ancak kütle dağılımı uydular arasında pek dengeli değildir, Titan, Satürn'ü çevreleyen uydu ve halkaların toplamının kütle olarak 96%'sını oluşturur. Küresel yapıya sahip geri kalan 6 büyük uydu, Mimas, Enceladus, Tethys, Dione, Rhea ve Iapetus geri kalan 4%'ün çok büyük bir kısmını oluştururken, diğer 55 küçük uydu ve bütün halka sistemleri birlikte Satürn çevresindeki kütlenin 0.04%'ünü oluştururlar. Bu uyduların en küçük üyeleri yaklaşık 500 metre çapıyla Aegaeon ve B halkası içerisindeki yörüngesiyle moonlet sınıfından olan yaklaşık 300 metre çaplı S/2009 S 1 dir. Satürn'ün ikinci büyük uydusu olan 1.527 kilometre çaplı Rhea, düşük yoğunluğu ile 75% su buzu içermektedir. Gerek fiziksel yapısı, gerekse çok ince atmosferi ile Dione uydusuna çok benzer. İki uydu da yörünge hareket yönü yerine, arkada kalan yarı kürelerinde yoğun krater izlerine sahiptir. Buna sebep olarak Satürn'ün oluşumu sırasında bu yönden meteor bombardımanına maruz kalmış olması düşünülmektedir. Neredeyse 80% buzdan oluşan 1.468 kilometre çaplı Iapetus, birçok sıra dışı coğrafi özelliğe sahiptir. En dikkat çekeni ekvatoru boyunca uzanan dağ sırasıdır. Bu dağ sırası 1.300 kilometre boyunca uzanmakta, 20 kilometre genişliğinde ve 13 kilometre yüksekliğindedir. Bu yapının nasıl oluştuğu ve nasıl ekvatoru mükemmel bir şekilde takip ettiği henüz kesin olarak belirlenememiştir. Başka bir ilginç özellik de yüzeydeki dikkat çekici renk farklılıklarıdır. Yörünge hareket yönündeki yarı küre ve yakın bölgeleri santimetreler kalınlığında koyu bir birikim ile kaplıyken, arka yarıküresi ve kutupları oldukça parlak görünmektedir. NASA bilim insanları, bu birikimin orjinalde yörünge üzerindeki artık maddelerden geldiğini, ama artık yüzeyden süblimleşen buzun Güneş ışığı etkisiyle kararması sonucu oluşmaya devam ettiğini düşünüyor. İç bölgenin 1.122 kilometre çaplı en büyük ikinci uydusu olan Dione, aynı zamanda Güneş Sistemi'ndeki kendisinden küçük bütün uyduların toplamından daha fazla kütleye sahiptir. Dione'nin yüzeyi neredeyse tamamen su buzundan oluşsa da, yoğunluğu ile Titan ve Enceladus'dan sonra üçüncü sıradadır. Bu sebeple kütlesinin %46'sının yoğun kayalarda oluştuğu tahmin edilmektedir. Dione'nin yörüngesindeki ilerleyiş yönüne bakan yarıküresi, E halkasından kaynaklı materyal birikimi ile kaplıyken diğer yarıküresi kraterlerle, buzdan oluşmuş parlak tepeler ve vadilerle doludur. Genel olarak kütle çekimsel kilitteki uyduların hareket yönüne bakan yarı küreleri daha fazla kraterlerle kaplı olurken, Rhea gibi Dione'de bu durum tersinedir. Dione'nin bir diğer ilginç özelliği de, çok ince bir oksijen atmosferi tabakasına sahip olmasıdır. 500 kilometrelik çapı ile Enceladus, Satürn'ün 6. büyük uydusudur. Gündüzleri ancak -198 santigrat dereceye kadar yükselen sıcaklığı ile tamamen buzla kaplı bir aydır. Özellikle Cassini'nin keşfettiği, güney kutbunda bulunan saniyede 200 kilogram su buharı ve buz parçaları püskürten en az 100 adet gayzer benzeri buz volkanı , bu uydunun en önemli jeolojik özelliklerini oluşturuyor. Bu buz volkanlarından püskürtülen parçacıkların bi kısmı Enceladus'a kar yağışı benzeri bir şekilde yağarken, kaçış hızına ulaşan parçacıklar E halkasını oluşturmaya devam ediyor. Bu gayserler aynı zamanda güney kutbunda yer altında bulunan yaklaşık 10 kilometre kalınlığındaki sıvı su okyanusunun da kanıtıdır. Enceladus hakkında daha detaylı bilgiyi şu yazımızdan alabilirsiniz. Güneş Sistemi'ndeki en düşük yoğunluğa sahip uydulardan biri olan Tethys, kraterlerle ve fay hattı bölgelerine benzer vadilerle dolu bir uydudur. Diğer uydular gibi Tethys de, yörünge hareketi yönüne bakan yarı küresinde E halkasından kaynaklanan madde birikimi ve bu madde birikiminin yarattığı renk farklılığına sahiptir. Tethys hakkında detaylı yazımızı buradan okuyabilirsiniz. Mimas'ın yüzey alanı İspanya'dan biraz daha azdır. 396 kilometre çaplı bu uydu 130 kilometre uzunluğunda dikkat çekici Herschel isimli kratere sahiptir. Bu krater Mimas'a, Yıldız Savaşları serisindeki Ölüm Yıldızı benzeri bir görüntü vermektedir. Krater 1980'de keşfedildiği ve Yıldız Savaşları daha önce çekildiği için bu benzerlik bir raslantıdır. Kraterin yanında, irili ufaklı sayısız başka kraterler ve vadiler Mimas'ın buz kaplı yüzeyini süslemektedir. Güneş Sistemi'nin süngeri denebilecek bu uydu, kaotik ve biçimsiz düzensizliği ile hayret vericidir. Yaklaşık 270 kilometrelik yarıçapa sahip, en büyük düzensiz uydulardan biri olan Hyperion'un yüzeyi kelimenin tam anlamıyla parçalanmıştır. Hyperion hakkında daha fazla bilgi için şu yazımızı okuyabilirsiniz. Hyperion'un ilginç bir özelliği de, kaotik bir yörüngeye sahip olmasıdır. Tıpkı Plüton'nun uyduları Nix ve Hydra gibi, bu kaotik yörünge, uydunun ilerleyen tarihlerde nerede olacağının belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Böyle uyduların maruz kaldığı en ufak kuvvetler bile yörüngelerinde değişimlere neden olmaktadır. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundadır. Elbette Titan'daki olası canlılar Dünya'da aşina olduklarımızdan çok daha farklı olacaklardır. Her şeyden önce su yerine değil metan kullanıyor olmalılar. Cornell Üniversitesi'nde yapılan çalışmalar, Metan bazlı canlıların olası olduğunu söylüyor. Teorik olarak organik nitrojen bileşiklerinden oluşan hücre duvarları, Titan'ın soğuk ve sert ikliminde -202 derecelik sıvı metan denizlerinde işler kalabilir. Mühendisler bu teorik hücre zarına Azotosome adını vermiş. Titan'da bolca bulunan nitrojen , karbon ve hidrojen moleküllerinden oluşup Dünya'ya özgü hücre duvarları kadar esnek ve stabil bir yapıya sahip olabiliyor. Araştırmacılar şu anda böylesi hücre yapılarının Metan içerisinde nasıl davranışlar göstereceği ve metan bazlı canlıların üremeye eşdeğer faliyetlerinin neler olabileceği üzerinde çalışıyor. Böylesi canlılar teorik olarak modellenebiliyor iken, Titan üzerinde veya denizlerinde bulunmalarını bekleyebiliriz. Ya da en azından umut edebiliriz. Güney kutbunun derinlerinde sıvı su okyanusu olduğunu bildiğimiz Enceladus, su bazlı yaşam için oldukça uygun bir uydu. Tıpkı Europa, Ganymede ve Callisto uydularında da olası olduğu gibi, bu okyanus yaşama ev sahipliği yapıyor olabilir. Bazı çalışmalar Enceladus okyanusunun kayasal mantosu ile temas halinde olduğunu ve bunun birçok kimyasal reaksiyona neden oluyor olabileceğini gösteriyor. Bu etkileşimler, su ile temas eden metallerin serpentinization yöntemi yeni minerallere dönüşmesine ve bu esnada suya moleküler hidrojen katarken, pH derecesinin artmasına neden olmaktadır. Oldukça tuzlu olan bu okyanus pH 11 12 aralığı ile amonyak bazlı solüsyonlar kıvamında olsa bile, yine de Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilir. Bildiğimiz canlı türlerinin kesinlikle evrimleşemeyeceği düşman bir ortam olan Satürn atmosferi, tıpkı Jüpiter gibi amonyak bazlı canlılar için olası bir yaşam alanı olabilir. Tabi saatte 1800 kilometre sürat ile esen rüzgarların olduğu bir atmosferde yaşayacak canlı türlerini hayal etmek oldukça zordur. Bir zamanlar sadece hayal iken, şimdi teknolojinin gelişmesi ile birlikte Güneş Sistemimizin üyelerine bilimsel cihazlarımızı gönderebiliyoruz. Bu halkalı gezegene gönderilen ve gönderilecek olan uzay araçlarını inceleyelim. Pioneer 11: 5 Nisan 1973'te fırlatılan Pioneer 11, 1979 Eylülünde Satürn'ün yakınından geçti. Pioneer 11 adından da anlaşılacağı gibi bir yol bulucuydu. Gezegenler arası uzayın koşullarını ve Satürn çevresindeki bölgeyi test etmek amacıyla gönderilmişti. Voyager 1 ve Voyager 2: 1977'nin 1 Eylül ve 20 Ağustos tarihinde fırlatılan bu sondalardan Voyager 1, 13 Kasım 1980'de ve Voyager 2, 27 Ağustos 1981'de Satürn'ün yakınından geçtiler. Pioneer 11'den edinilen bilgiler ışığında geliştirilen bu karmaşık sondalar; Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün hakkındaki bilgi dağarcığımızı inanılmaz ölçüde genişletmiştir. Gönderdikleri fotoğraflar ve bilgiler yüz yıl önceki bilim insanları tarafından hayal bile edilemeyecek ölçüdeydi. Cassini/Huygens: NASA ve ESA'nın ortak projesi olan Cassini/Huygens, tamamen Satürn'ün keşfine adanmış olan ilk görev. Cassini, 6 Kasım 1997'de fırlatılırken sahip olduğu nükleer radyoizotop jeneratörü sebebiyle oldukça tepki çekmişti. Ancak bu jeneratör sayesinde Temmuz 2004'te Satürn sistemine giriş yaptığından beri verimli bir şekilde işler vaziyette. Bu görevin en önemli dönüm noktası ise, Cassini ile birlikte gönderilen Huygens sondasının Titan'a indirilmesi olmuştur. Böylece hidrokarbon ve metan okyanuslarına sahip bu soğuk cennetin kalın atmosferinin altını ilk kez görebildik. Satürn sistemi keşif için oldukça ilginç bir aday olsa da, ne yazık ki birçok keşif görevi ödenek ayırılamadığı için hayata geçirilemedi. Bunların arasında en önde gelen 2.5 milyar dolarlık NASA/ESA ortak Titan Saturn System Mission aracı, Titan'a biri atmosfer balonu diğeri denizaltı olacak şekilde iki robot indirmeyi planlıyordu. Ancak Europa Jupiter System Mission görevine öncelik verildiği için hayata geçirilemedi. Şu anda Enceladus ve Titan'a ayrı ayrı gönderilecek araçlar üzerinde çalışmalar devam ediyor olsa da, bir denizaltı aracı olması planlanan yeni Titan görevi için henüz çok erken. Enceladus'a gidecek bir robot için ise 2016 yılında son onay kararı verilmesi bekleniyor. Yakın gelecekte herhangi bir araç fırlatılana kadar, daha uzun yıllar boyunca Cassini, Satürn sistemindeki gözümüz ve kulağımız olmaya devam edecek. Daha önce belirttiğimiz gibi, uzak gelecekte Satürn sistemi kolonizasyon için oldukça uygun bir aday. Yoğun su miktarı, geleceğin füzyon ekonomisini destekleyecek miktarda helyum-3, düşük radyasyon ve bol miktarda uydu ile Jüpiter'den çok daha yüksek bir potansiyel barındırıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-sisteminin-olusumu-modern-laplace-teorisi-kozmik-anafor/", "text": "Modern Laplace Teorisi günümüzde Güneş Sistemi'nin oluşumunu en iyi anlatan ve en kabul görmüş teoridir. Ancak, Güneş Sistemi'nin oluşumunu açıklamaya çalışan teorileri geçmişten günümüze doğru anlatmaya çalıştığımız yazı dizimizi eğer okumadıysanız, öncelikle birinci ve ikinci bölümlerini okumanızı öneririz. Bu uğraşlar sayesinde Güneş Sistemi'nin oluşum sürecindeki farklı olaylara zaman içinde açıklıklar getirilmiş, 1974'te astronom Andrew Prentice tarafından Modern Laplace Teorisi adı altında daha bütünlüklü bir teori oluşturulmuştur. Teori, kendisinden birkaç sene önce ortaya konulan Güneş Nebulası Teorisi'nin bir devamı gibi durmasının yanında gezegen oluşumlarını ele alışı Protoplanet Teorisi ile benzerlik taşır. Güneş Sistemimizi oluşturan ana nebulanın çapının 20 parsek (1 parsek = 3.26 ışık yılı, yani 31 trilyon km) olduğu düşünülmektedir. Güneş sistemi bu nebulanın sadece 0.01-0.1 parsek çapındaki bir parçasının çökmeye, yoğunlaşmaya başlamasıyla meydana gelmiştir. Güneş öncesi nebulası adını verdiğimiz bu parçada yoğunlaşmaya neden olan, daha doğrusu katalizör görevi gören şeyin süpernovalardan yayılan şok dalgaları olabileceği tahmin edilmiştir. Bu şok dalgaları sayesinde ortamdaki gaz ve toz kümelenmeye başlar ve kütle çekimi etkisiyle yıldız sistemleri meydana gelir. Süpernovalar kütlesi oldukça yüksek olan ve dolayısıyla kısa ömürlü olan yıldızların ömürlerinin sonuna gelince infilak etmeleri sonucu etrafa şok dalgasıyla birlikte içlerindeki materyali de saçarlar. Demir elementinin kararsız izotoplarından olan 60Fe ve benzer şekilde aluminyum izotopu 26Al, sadece süpernova patlamalarıyla ortaya çıkan ürünlerdendir ve Dünya'ya düşmüş meteoritlerde bu izotoplar bulunmuştur. 60Fe daha eser miktarda bulunduğu için Güneş Sistemi'ni oluşturan etkiyi yaratacak patlamadan çok daha önceki çevrimlerden arta kaldığı düşünülmektedir fakat 26Al miktarı, etrafta 20 Güneş kütlesinden daha büyük bir yıldızın Güneş Sistemi oluşmadan önce patladığını ve sistemimizi oluşturacak gaz ve toza etki ettiğini doğrulamakta. Supernova'dan gelen şok dalgasının etkisiyle kümelenmeye başlayan bulutsu kütle çekimsel olarak baskın hale geldiğinde çökmeye başlar. Merkezde yoğun bir çekirdek oluştuktan sonra kütle çekimsel alan büyüyüp etraftaki gazları da çekmeye başlar ve daha da büyür. Akresyon adı da verilen bu süreçle etraftaki gazlar sistemin içine dahil edilir ve sistem dışarıdan bağımsız bir hale gelir. Bu andan itibaren içsel süreçlerle evrilme devam eder. Sisteme yandan baktığımız zaman, nebulanın yukarısından ve aşağısından çekilen parçacıkların çarpışmaları ve dikey enerjilerini bu şekilde yok etmeleri nedeniyle sistem yüksekliğini kaybedip genişleyerek bir disk şeklini almaya başlar. Gezegenlerin Güneş ile neredeyse aynı düzlemde yer almalarının nedeni budur. Disk küçülmeye devam ederken 10 milyon yıl içinde gaz yapılı dış gezegenler oluşur. Kayaç gezegenlerin oluşması 10-100 milyon yıl içinde gerçekleşir. 50 Milyon yıl içinde ise merkezdeki T-Tauri benzeri proto yıldızın kütlesinin yarattığı basınç ve sıcaklık Hidrojen füzyonu başlatacak seviyeye ulaşır, Güneş doğar. Maddenin nasıl dağıldığına bakacak olursak; bu disk oluşumu sırasında Güneş'e 4 AU (1 AU astronomik birim = 150 milyon km) kadar yakın konumlarda hafif gazlar sıcaklık ve basınç dolayısıyla kendilerine yer bulamazken yüksek sıcaklıklarda yoğunlaşma özelliğine sahip olan Kalsiyum ve Alüminyum açısından zengin oluşumlar Güneş'e yakın konumlarda toplanmaya başlarlar. Kalsiyum-Alüminyum oluşumlarının biraz daha ötesinde ise milimetre ve daha ufak ölçeklerde Krondül adı verilen ve serbestçe dolaşan erimiş damlalar olan silikat küreleri oluşur. En yaygın meteorit tipi olan Krondrit'lerde yani kaya meteoritlerinde bulunurlar. Yoğunlaşan bu gibi moleküllerin ve demir, nikel alüminyum gibi metal elementlerinin birleşmesiyle oluşan taş ve kaya parçacıkları Güneş Sistemi'nin iç kesimlerinde, çapı 10km'ye varan, Planetesimal'ler adını verdiğimiz yapıları meydana getirmeye başlarlar ve disk halkalı bir yapıya dönüşme sürecine girer. Gaz ve tozdan oluşan bu diskin iç kısımlarında su molekülleri sıcaklıktan dolayı kristalleşip donamaz. Dış kısımlara doğru gidildikçe, buz hattının ötesinde su molekülleri donmaya başlar. İç kısımlardaki metaller ve silikatlara göre çok daha yüksek miktarda bulunan bu moleküller, donup çarpışmaya ve daha büyük yapıları; buz kayaları oluşturmaya başlarlar. Yeterince büyüyüp gezegenimsiler halini aldıklarında hızlı bir şekilde birkaç milyon yıldır var olan gaz diskinin en büyük parçasını oluşturan hidrojen ve helyum ile beslenmeye başlarlar. 3 milyon yıl içinde Dünya'nın kütlesinin 4 katı kadar kütle kazanabilirler ve bu gezegenimsiler 10 milyon yıl içinde gaz devlerini oluştururlar. Bu sebeple güneş sistemimizdeki dış gezegenler, iç gezegenlere oranla çok daha hızlı bir şekilde oluşmuştur. Jüpiter'in buz hattının hemen ötesinde olması bir rastantı değildir. Buz hattına geçince yoğunlaşmaya başlayan materyaller bir bariyer görevi görerek ortalama 5 AU uzaklıkta birikmeye neden olmuş ve gezegenimsinin oluşum sürecini hızlandırmıştır. Satürn ise Jüpiter'den birkaç milyon yıl sonra oluşumunu tamamlamıştır, Jüpiter'den daha düşük kütleli olmasının nedeni etraftaki hidrojen ve helyum gazlarının büyük bir kısmının daha önce Jüpiter tarafından ele geçirilmesinden kaynaklanmaktadır. Uranüs ve Neptün'ün ise günümüzde bulundukları bölgede oluşma ihtimali düşük görülmekte. Materyal dağılımına bakıldığı zaman bu kadar fazla kütleye sahip olmaları oldukça zor görünmesinin yanında, oluşmaları için geçen süre de birkaç yüz milyon yıla yayılıyor. Bu nedenle Uranüs ve Neptün'ün Güneş'e daha yakın bir konumda, Jüpiter ve Satürn civarlarında gezegen çekirdeklerini oluşturduklarını ve daha sonra yörüngelerinin değiştiğine dair geliştirilmekte olan yörünge göçü modellerinden Nice 2 Modeli günümüzde çalışılmakta. Bu teoriye göre, buz devleri ilk evrelerinde rezonansa kapılmış durumdalar ve oluşumlarından milyonlarca yıl kadar sonra günümüzdeki yörüngelerine yerleşiyorlar. Dış gezegenlerin yaşadıkları rezonanslar ve yörünge göçleri, Güneş sisteminin daha dış bölgelerindeki yapıların oluşumunda da pay sahibiler. Neptün'ün ötesindeki Kuiper kuşağı, saçılma diski ve Oort Bulutu buzul yapıya sahip olan kuyruklu yıldızların kaynağını oluşturmaktalar. Güneş'ten oldukça uzakta olan bu bölgelerde yeterli kütle olmadığı için madde akresyona uğrayamaz ve gezegenler oluşturamaz. Kuiper kuşağı günümüzde 30-55AU uzaklıkları arasında olsa da Güneş sisteminin ilk zamanlarında daha yakın konumdaydı ve yoğunluğu daha fazlaydı. Dış kısımları 30AU'ya kadar uzanırken içeride günümüzde Neptün ve Uranüs'ün bulunduğu yörüngeleri kapsamaktaydı. Modele göre Jüpiter ve Satürn'ün, yörüngelerini temizlerken ilk 500 milyon yıl içinde 2:1 oranında rezonansa girmeleri (yani Satürn Güneş çevresinde 2 tam tur atarken Jüpiter'in 1 tam tur atması), çevrelerinde kütle çekimsel bir itki etkisi oluşturuyor ve bu nedenle önceden Güneş'e daha yakın olan Neptün, Uranüs'ün ötesine doğru sürükleniyor. Bu sırada eski Kuiper Kuşağı kalıntılarını da süpürüyor. Buz devlerinin yörüngelerinin ötelenmesiyle birlikte daha dışarıdaki ufak buz kayaları da onların çekim etkisiyle birlikte iç bölgelere doğru yöneliyorlar. Jüpiter'in etkisiyle çok daha eliptik ve parabolik yörüngelere girmeye başlayan bu cisimlerin bir kısmı sistemin dışına doğru yol almaya başlıyor ve Oort Bulutu'nun da bu şekilde olduştuğu tahmin ediliyor. Buz hattından daha yakınlarda ise diskteki katı materyalleri bünyesine katan gezegenimsiler, biraz daha karmaşık bir oluşum süreci geçirirler. Güneş sisteminin iç kesimindeki silikat ve metal ağırlıklı cisimler çarpışmalar ve birleşmeler sonucu 1km civarı boyutlara ulaştıklarında, yakın çevrelerini kütleçekimsel olarak etkileyebilen planetesimal'ler dediğimiz ufak parçaları; gezegenimsi parçalarını oluştururlar. Bir çok planetesimal çarpışmalar sonucu dağılır fakat aralarından bazıları çekimlerine kapılan ve türbülanslar sonucu bünyesine dahil ettiği kaya parçalarıyla sıkışmaya ve büyümeye devam eder. Böylelikle boyutları birkaç yüz km'yi bulan gezegenimsileri oluşur. Çarpışmaya ve birleşmeye süreçleriyle Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde 50-100 civarı Ay/Mars büyüklüğünde gezegenimsi oluştuğu tahmin edilmektedir. 100 milyon yıl süresince bu gezegenimsiler kütleçekimsel olarak birbirlerini etkiler, çarpışmaya ve büyümeye devam ederler ve sonucunda 4 adet iç gezegeni oluştururlar. Bu dönemin sonlarına doğru ortalama büyüklüğü Mars kadar olan gezegenimsilerden birinin Dünya'ya çarpması sonucu ise uydumuz Ay oluşmuştur. İlk 10 milyon yılda dış gezegenler, 100 milyon yılda ise iç gezegenler oluşmakta. Fakat hem iç gezegenlerin oluşum sürecinden arta kalan planetesimaller, hem de dış gezegenlerin yörünge değişimleri nedeniyle Kuiper Kuşağı ve saçılım diskine etki etmeleri nedeniyle; Güneş Sistemi'nde 4.1 ila 3.8 milyon yıl öncesine uzanan, iç gezegenlere yönelik yüksek sayıda meteorit çarpışmasının yaşandığı düşünülen Ağır Bombardıman Dönemi adı verilen bir zaman aralığı vardır. Ay'daki en büyük kraterler incelendiğinde tarihlenmeleri bu zaman aralığına denk gelir. Dünya'daki suyun da bir kısmı bu dönemde çarpan buz meteoritlerinden gelmektedir. Geç Ağır Bombardıman dönemi sonlarında artakalan planetesimal'lerinin bazıları gezegenlerin yörüngeleri tarafından yakalanıp uyduları meydana getirir. Mars'ın uyduları ve Jüpiter gibi devlerin yüksek deklinasyona sahip uyduları bu şekilde yakalanmış cisimlerdir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-tutulmalari-ay-tutulmalarindan-daha-mi-yaygin/", "text": "Yıl boyunca pek çok kez Güneş ve Ay tutulması olur. Peki bu tutulmalardan hangisi daha yaygındır? Bu sorunun cevabı, son hesaplamaya hangi tür Ay tutulmalarını dahil edeceğimize bağlı. Bilimsel terimlerin açıklamalarını yaparak başlayalım. Tam Güneş tutulması; Ay'ın Güneş'in önünden geçmesi sonucu, Güneş'in görüntüsünün bizim açımızdan kararmasıyla gerçekleşir. Tam Ay tutulması ise Ay'ın Dünya'nın gölgesi nedeniyle kararması olayıdır ve Ay'ın bakırımsı bir koyu bir kızıllıkta görünmesine yol açar. Parçalı Ay tutulması göze çarpmayan türden bir tutulmadır. Bu tutulmanın nasıl oluştuğuna beraber bakalım. Dünya'nın oluşturduğu gölgenin iki ayrı parçası vardır: Daha içte bulunan koyu gölge ve sınırda bulunan yarıgölge . İki farklı gölge alanı, iki farklı Ay tutulmasına sebep olur: Tam Gölgeli ve Yarıgölgeli . Yarıgölgeli Ay tutulması meydana geldiğinde Ay'ın yüzeyi Dünya'nın daha açık olan yarıgölge alanından etkilenir. Bazı insanlar bu tutulmanın gerçekleştiğini fark edemediklerini söylerler. Ay'dan bakıldığında Dünya'yı kısmi olarak örten Güneş'i görebildiğiniz için tutulma daha da belirgindir. Aslına bakarsanız, Dünya'dan parçalı Güneş tutulmasını izlerken, Ay'ın yarıgölgesinin altında duruyorsunuz. Dünya çapında bir ölçeklendirmeye bakarsak, bazen Güneş tutulmasının Ay tutulmasından üçe ikilik bir oranla sayıca daha fazla olduğunu görürüz. Ancak bu bahsettiğimiz ölçek, yarıgölgeli Ay tutulmasının tamamen görmezden gelmektedir. Yarıgölgeli Ay tutulmasını hesaba kattığınızda ise Dünya çapındaki Güneş ve Ay tutulmalarının birbirine neredeyse eşit olduğunu görüyoruz. Hatta yarıgölgeli Ay tutulmalarını hesaba kattığınız bazı zamanlarda, Ay tutulması sayısı Güneş tutulması sayısından fazla çıkıyor. Belçikalı Astronom Jean Meeus bilinen kitabı More Mathematical Astronomical Morselsın içinde 1901'den 2000'e kadar 228 tane Güneş tutulması, 229 tane ise Ay tutulması yaşandığını yazmıştır. 1'den 3000'e kadar olan yıllar için ise 7,124 Güneş tutulması ve 7,245 Ay tutulması tasvir etmiştir. Bunlara ek olarak NASA'dan Fred Espenak ya da daha bilinen adıyla Mr. Eclipse, MÖ. 2000 MS. 3000 yılları arasını kaplayan beş bin yıllık bir süre içinde 11,847 Güneş ve 12,186 Ay tutulması bulmuştur. Söz açılmışken, Güneş tutulmaları çoğunlukla Ay'ın Dünya ve Güneş'in arasından duruma göre daha çok veya daha az geçtiği yeni ay dönemlerinde olur. Tam Güneş tutulması sırasında, bir alacakaranlık tüm görüş ufkunuzu çevreler ve yıldızımız bir anlığına karanlığa gömülür. Bu sırada Güneş'i çevreleyen bu karanlık kürenin aslında Ay'ın etrafında Güneş'in ateşli koronası görülebilir. Tüm Ay tutulmaları ise dolunay döneminde, Dünya'nın gölgesi dolunayı kısmen veya tamamen sardığında gerçekleşir. Ay tutulması, Güneş tutulmasından olağanüstülük bakımından aşağı kalsa da, etkileyiciliğinde eksik kalır yanı yoktur. Ay tutulmasını izlerken, sanki Dünya'nın gölgesi Ay'ın yüzeyinden karanlık ısırıklar almış gibi hissedebilirsiniz. Bu karanlık ürperti Ay yüzeyinde tutulmanın birkaç saati boyunca dolanır. Sonuç ne olursa olsun; Güneş tutulması da, Ay tutulması da kendilerine has güzelliklere sahiplerdir. Büyük Gölcük depremi olduğunda ben ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-tutulmalari-ile-depremle-baglantili-mi/", "text": "Biliyorsunuz, toplumumuz içinde Ay ve Güneş tutulmalarının depremle ilişkili olduğu, maalesef yaygın bir yanlış inanış. Yani, herhangi bir günün ardından gerçekleşen depremlerle, Güneş tutulmaları dönemlerinde gerçekleşenler arasında oransal olarak hiç bir fark bulunmuyor. Bu durum, Ay tutulmaları için de geçerli. Var olan Ay tutulmaları, süper Ay, en büyük dolunay vs dönemlerine yakın zamanlarda gerçekleşen büyük depremler ile, yılın rastlantısal olarak seçilen herhangi bir zamanında yaşanan depremler arasında istatistiksel açıdan bir fark yok. Unutmayın, Dünya üzerinde her yıl 7 ve üzeri büyüklükte 2 ila 5 arası deprem olur. Ancak bu depremler, çoğunlukla insan yerleşiminin olmadığı bölgelerde gerçekleştiği için haber niteliği taşımazlar. Çünkü, %70'i sularla kaplı olan Dünya üzerindeki %30'luk karasal alanın sadece yaklaşık %5'lik bir kısmında insan yerleşimi vardır. Geri kalan karasal alanlar ya ıssız çöller, ya da insan yerleşiminin çok düşük olduğu dağlık yüksek bölgelerdir. Tübitak'ın burada yazdığımız çalışması haricinde, İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nden Dr. Tansel Ak'ın farklı bir araştırmasını buradan okuyabilirsiniz. Güneş tutulması, Yer ile Güneş aras... Tripogon loliiformi, ya da yaygın b... verdiğin deprem istatistiği ilginç. yani tutulmaların +/- 10 gün içinde %80e yakın olasılıkla deprem kaydı var görünüyor. acaba bu depremler tutulma izine yakın mı? tam iz üzerinde olanalar unların % kaçı? , +/- 10 km içindeki bölgede olanlar bunların % kaçı? .... gibi bir istatistik te var mı elimizde? hatta bunları temmuz şenliğinde sunmak, veya, sunmsan da, paylaşmak veya duyurmak nasıl olur? öyle bir listemiz olsa: Tutulma tarihi, deprem bölgesi ve büyüküğü, hasar bilgisi vs. Asında yazı zamanında yayınlandı, ama ben sonradan sayın Bursalı ile aramızdaki yazışmadan bahsediyordum."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-tutulmasi-nedir/", "text": "Güneş tutulması, Yer ile Güneş arasına Ay'ın girerek Güneş'i kısmi veya tam olarak örtmesi olayıdır. Ay her Yeni Ay evresine geldiğinde zaten Yer ile Güneş arasında bir yerlerdedir, fakat Güneş tutulmaları oldukça nadiren gerçekleşir. Bunun sebebi Güneş, Yer ve Ay'ın masa gibi bir düzlemde yer almamaları, aralarında eğim olmasıdır. Eğer bir masa üzerindeki toplar gibi konumlansaydık, Ay Güneş ile her aramıza girdiğinde, yani her yeni ay evresinde tutulma gözlemlerdik. Her Dolunay evresinde ise Ay tutulması olurdu. Fakat Ay'ın bizim etrafımızdaki yörüngesi ile, bizim Güneş etrafımızdaki yörüngemiz arasında yaklaşık 5 derecelik bir açısal fark vardır. Bu sebeple bir tutulmanın gerçekleşebilmesi için bu yörüngelerin kesişmesi gerekir, bu da olasılıklara ve çeşitliliklere sebep olur. Bu çeşitliliğe sebep olan temel etmen ise Güneş ile Ay'ın açısal boyutlarının, yani gökyüzünde kapladıkları alanların, yaklaşık olarak eşit olmasıdır. Fakat Kepler Yasaları'nda da bahsedildiği üzere, yörüngeler elips şeklinde olduğundan zaman zaman Ay bize daha yakın veya uzak, zaman zaman Güneş bize daha yakın veya uzak olur. Bu da açısal boyutlarının değişmesi demektir, Güneş'e yakın olduğumuzda Güneş daha büyük görünürken, Ay'a daha uzak olduğumuzda Ay daha küçük görünür. Bu da arada bir fark yaratarak tutulmalarda çeşitliliklere sebep olur. Ay'ın Yer etrafındaki yörüngesine bağlı olarak en uzak ve en yakın konumundaki Ay'ın görünür boyutu aşağıdaki gibidir (29.94 33.66 ark-dakika). Güneş ve Ay gökyüzünde yaklaşık olarak yarım derece yer kaplasa da, bu yukarıda verildiği şekilde değişir. Bu da tutulmalarda çeşitliliğe sebep olur. Ay'ın Güneş'in kenarından bir kısmını örttüğü Güneş tutulması türüdür. En sık gözlenen Güneş tutulması türüdür. Halkalı Güneş tutulması, Güneş'in ve Ay'ın yörüngeleri üzerinde belirli bir konumda olmalarıyla gerçekleşir. Ay bize uzaktayken , biz Güneş'e yakın olduğumuzda , Ay tam olarak Güneş'i örtemez. Tam olarak Güneş'in üzerinden geçse de, Ay'ın etrafında Güneş bir simit şeklinde görünür. Bu tutulma türü ikinci olarak sıklıkla yaşanır. Tam Güneş tutulması da halkalı tutulmanın tam aksine, Güneş'e uzak olduğumuz bir konumda Ay'ın bize yakın olduğu zaman gerçekleşir. Bu tutulmada Ay, Güneş'i tamamen örter. Tutulma sırasında hava anlık olarak kararırken, normal bir zamanda Güneş'in parlaklığından ötürü göremediğimiz Güneş'in koronası Ay'ın etrafında görünür. Tam tutulma gerçekleştikten hemen sonra, Ay Güneş'in önünden çekilirken önce Güneş'in ufak bir kısmı görünür. Bu tıpkı bir tek taş pırlantı gibi bir görüntü verdiğinden böyle anılır. Hibrit Güneş tutulması ise, Yer üzerinden gözlenen konuma bağlı olarak hem halkalı hem de tam Güneş tutulmasının birlikte görülmesidir. Bu iki tutulmayı da barındırdığı için hibrit tutulma olarak adlandırılır. En nadir bu tutulma gerçekleşir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-uzak-gezegenleri-ne-kadar-aydinlatir/", "text": "Yıldızımız Güneş, bizleri Dünya, Venüs, Merkür ve hatta Mars gibi görece kendisine yakın gezegenlerin yüzeyinde çok ciddi miktarda aydınlatır. Bu aydınlatma gücü o kadar fazladır ki, gökyüzünde doğrudan Güneş'e bakmamız gözümüze ciddi zararlar verir. Güneş'in daha uzakta yer alan Jüpiter ve Satürn gibi gezegenlere kadar olan mesafede ise hatırı sayılır bir aydınlatma gücü vardır. Her ne kadar uzaklığa bağlı olarak bu aydınlatma gücü düşüş gösterse de, insan gözü için kabul edilebilir bir aydınlatma ve enerji sağlar. O nedenle, yaklaşık 800 milyon km uzaktaki Jüpiter civarına kadar gönderdiğimiz uzay araçları enerji kaynağı olarak Güneş panelleri kullanır. Çünkü, yıldızımızın yaydığı ışık ve enerji oldukça güçlüdür. Uranüs (2.8 milyar km), Neptün (4.5 milyar km) gibi çok daha ötelerdeki gezegenlerde ise, Güneş'in aydınlatma gücü dramatik bir düşüş gösterir. Örneğin, en üstte yer alan görseldeki hanım kızımız gibi Neptün'deki hayali bir evin çatı katında otursaydınız, Güneş sizi ve odanızı sadece 8 10 mumluk bir ampülün yapabildiği kadar aydınlatacaktı. Kıyas yapmanız için hatırlatalım; sıradan bir evin oturma odasında kullanılan lambalar genellikle 60-100 mumluk bir aydınlatma sağlarlar. 10 mumluk ampül, genellikle yatak odalarında gece lambası olarak kullanılır. Türü ne olursa olsun, ışık kaynağından uzaklaştıkça, o kaynaktan size ulaşan foton sayısı azalır. Yıldızlar küresel ışık kaynaklarıdır ve ürettikleri enerji, kürenin yüzeyinden her yöne dağılır. Eğer yıldıza yakınsanız, o kürenin daha fazla yüzey alanından yayılan ışık fotonu size çarpacaktır. Ancak, uzaklaştıkça fotonlar sizi ıskalamaya başlar. Yıldızdan çıkan aynı miktarda foton aynı uzaklığa ulaşmış olmasına rağmen, birim alana düşen foton sayısı çok azalır. Bir ışık kaynağının aydınlatma gücü uzaklığın karesi ile doğru orantılı azaldığına göre, Güneş'e bizden 30 kat uzakta olan Neptün, Dünya'dan 900 kat daha az ışık alacaktır. Bu oran size küçük görünmesin, çünkü dolunay evresindeki Ay'ın yeryüzünü aydınlatma gücünden yaklaşık 700 kat fazladır. Kısa keselim; Neptün'deki hayali şehrimizde öğle vaktinde bile ortalık, ancak Dünya'da Güneş ufukta battıktan yarım saat sonraki kadar aydınlanabilecek, ortalık alacakaranlık gibi olacak, Sirius, Arcturus, Capella, Rigel, Aldebaran gibi parlak yıldızlar gündüzleri bile görülebilecekti. Ancak bu durumda bile bizler çıplak gözlerimizle, rahatlıkla her şeyi görebilecektik. Çünkü, insan gözü alacakaranlıkta bile görmek üzere evrimleşmiştir. Tarih, Ocak 1967 yılını gösterdiği ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-ve-gezegenlerin-orantili-buyuklukleri/", "text": "Yıldızımız Güneş, sistemimizdeki hem boyut olarak en büyük, hem de en fazla kütleye sahip gökcismidir. Tüm Güneş Sistemini bir araya getirdiğimizde oluşacak olan kütlenin %99.8'ini Güneş tek başına karşılar. Kalan %0.2'lik kütlenin ise yarısından fazlası Jüpiter'e aittir. Daha başka bir ifadeyle Jüpiter, Güneş haricinde sistemimizdeki her şeyin; tüm gezegenlerin, meteorların, cüce gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların toplamından daha ağırdır. Güneş ve Jüpiter'den artan yaklaşık %0.07'lik kütlenin yarısından fazlası Satürn'den ibarettir. Ondan geri kalan %0.03'lük kütle'nin de dörtte üçünden fazlası Neptün ve Uranüs'ü meydana getirir. Üstteki görseli bize ulaştıran okurumuz Onur Gündüz'e teşekkür ederiz. Görselin dev boyutlu halini buradan veya buradan bilgisayarınıza indirebilirsiniz. 1989 yılında Güneş Sistemi'nin son ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-ve-gunes-sisteminin-olusumu/", "text": "Bu yazımızda ısı ve ışık kaynağımız olan Güneş ve Güneş sistemi'nin oluşumu hakkında bilgi sahibi olacağız. Güneş Sistemi, günümüzden yaklaşık 4.6 milyar yıl önce oluşmaya başlamış ve bugünkü şeklini almasının üzerinden 4 milyar yıl geçmiştir. Sistemin oluşumuna dair süregelen araştırmalar sonucunda en çok kabul gören görüş; Nebula hipotezidir. 18. Yüzyılda Laplace ve Kant birbirlerinden habersiz şekilde aynı teoriyi ortaya atmışlar, daha sonrasında yüzlerce bilim insanının katkısıyla bu teori geliştirilip büyük oranda kesinleştirilmiştir. Güneş sisteminin tamamı, kendi ekseni etrafında dönen Güneş bulutsusu adı verilen toz ve gaz kütlesinin sıkışması ile oluşmuştur. En çok kabul gören bu teorinin en önemli kanıtlarından biri; Güneş ve etrafında dönen cisimlerin hepsinin aynı yönde ve hemen hemen aynı düzlemde hareket ediyor olmasıdır. Teorinin ortaya koyduğu modele göre, dönmekte olan Güneş bulutsusunun parçaları birbirlerine kütle çekim kuvveti uygular. Bu sayede merkezde büyük miktarda madde birikir, sıkışıp ısınırak ışıma yapmaya başlayıp 'ön güneş'i oluşturur. Daha sonra çökme merkezi daha da yoğunlaşıp merkezinde nükleer reaksiyon başlar ve bir yıldız meydana gelir. Eğer bahsettiğimiz nebula sistemi dönme hareketi yapmıyor olsaydı tüm maddeler Güneş'i oluşturacak olan ön güneş üzerine düşüyor olacaktı. Bu durum da, bulutsu içinde gezegenleri oluşturacak hiçbir şeyin kalmamasına sebep olacaktı. Teoriye göre gezegenlerin oluşum sırası, en dıştaki gezegenden içeriye doğrudur. Yani Güneş'e en yakın gezegen olan, Merkür en son; Güneş'e en uzak gezegen olan Neptün ise ilk sırada oluşmuştur. Not: Şu anda gezegenlerin sıralaması, oluştukları zamana göre değildir. Milyar yıllar içinde kimi gezegenler dışa göç ederken, kimileri de içe doğru göç etmiştir. Yani, ilk oluşan gezegen Neptün, son oluşan ise Merkür şeklinde düşünmeyin. Çok hafif olan ve bol miktarda bulunan Hidrojen elementinin çok daha fazla toplanmasını sağlayan dış Güneş sistemindeki gezegenler diğer gezegenlere oranla daha büyük oldu ve çevrelerinde ki girdaplar uyduları oluşturdu. Güneş'ten Dünya'ya yayılan enerji, fotosentez yoluyla yer yüzündeki hayatın var olmasını ve devamlılığını sağlamaktadır. Güneş Sistemi, Samanyolu galaksisinde bulunan 200 milyardan fazla yıldızdan sadece bir tanesidir. Büyük oranda hidrojen ve helyumdan oluşan Güneş'in çapı, Dünya'nın çapının 109 katı kadardır ve kendi etrafında dönüşünü 25 günde tamamlamaktadır. Güneş'in yıldız sınıfı G2V'dir. Bu sınıfta ki G2 kodu güneşin yüzey sıcaklığından kaynaklıdır. G2 kodu, yıldızın tayf türünü tanımlar. V harfi ise, yıldızımızın anakol dediğimiz evrede olduğuna işaret eder. Anakol evresindeki yıldızları, çekirdek bölgelerinde hala bol miktarda bulunan hidrojeni helyuma çevirerek enerji üreten, sağlıklı yıldızlardır. Güneş'in sahip olduğu muazzam enerji, hidrojen çekirdeklerinin füzyonla helyuma dönüşmesinden elde edilir. Güneş'te her saniye 600 milyon ton hidrojen helyum elementine dönüşmektedir. Bu dönüşüm Güneş'in her bir saniyede 4.5 milyon ton hafiflemesine yani, her saniyede yakıtının 4.5 milyon tonunun bitmesine sebep olur. Güneş Fırtınası : Güneş'in içerisinde de fırtına olayına rastlamak mümkündür. Ancak bu fırtına gezegenimizde ki fırtınalardan çok daha farklıdır. Güneş yüzeyinin derinliklerinden yükselek yoğun ve sıcak gazlar, devasa patlamalar halinde yüzeyden onbinlerce km yukarı fırlar. Bu olaya 'Güneş Fırtınası' adı verilir. Güneş Lekeleri: Güneş'in yüzeyinde zaman zaman koyu renkli bölgeler oluşur. Bu bölgelere 'Güneş Lekeleri' adı verilmektedir. Bu bölgeler manyetik alanlarla kaplıdır. Bu bölgelerin diğer bölgeler nazaran daha koyu görünmesinin sebebi ise daha soğuk olmalarıdır. Güneş lekeleri on bir yıllık döngülerle meydana gelmektedir. Her döngünün ortasına doğru 'solar maximum' denen dönemde pek çok güneş lekesi gözlemleriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunes-yuzeyi-ve-gunes-tanecikleri-bulgurcuklar/", "text": "Yaşam kaynağımız olan Güneş'in katı bir dış yüzeyi bulunmaz. Oldukça hareketli olan en dış katmanı, sürekli değişen hücresel yapısı ile bilim insanları tarafından yoğun biçimde inceleniyor. Yaklaşık 500 km kalındığındaki bu hareketli dış yüzeyine ışıkyuvar adı veriliyor. Yakından bakıldığında Güneş Tanecikleri olarak nitelenen hücresel bir yapıda olduğunu görüyoruz. Sayıları milyonları aşan bu bulgurcukların her biri, bir baştan bir başa yaklaşık 1.000-1500 km uzunluğundadır ki, bu da her birinin neredeyse bir Türkiye büyüklüğünde olduğu anlamına gelir. Güneş Tanecikleri , Güneş'in konveksiyon bölgesinde, dev ısı iletimi hücrelerindeki sıcak hidrojen gazının bulgurcuğun parlak alanları boyunca yükselmesi ve yayılıp soğuyarak kenarlara dağılması sonucu oluşurlar. Bu da bulgurcukların, nispeten daha serin ve bu sebeple de daha koyu renkli bulgurcuklar arası şeritler yardımı ile sınırlandırılmış biçimde görünmesine neden olur. Ömürleri yaklaşık bir saat civarında olan bulgurcuklar, alttan gelen sıcak plazma sebebi ile sürekli fokurdayan değişken bir görünüm sergilerler. Yıldızımızın çok sıcak iç yüzeyindeki ısının nasıl yüzeye ulaştığının bir kanıtını bizlere sunan bu bulgurcukların incelenmesiyle gökbilimciler; Güneş lekelerinden, güçlü Güneş patlamalarının nasıl meydana geldiğine kadar çok sayıda Güneş aktivitesinin nasıl oluştuğuna dair geniş bir yelpazede bilgi sahibi olabiliyorlar. Örneğin, bu yüzeyden çok daha uzakta, daha dışta yer alan korona katmanının yaklaşık 1 milyon santigrat derecelik sıcaklığının, bulgurcuklardan yükselen yüksek enerji nedeniyle olduğu da gökbilimciler tarafından düşünülüyor. En üstteki kapak fotoğrafında, Güneş'in bulgurcuklu yüzey yapısının Hawaii'de bulunan 4.2 metre ayna çaplı Inouye Solar Telescope tarafından alınmış bir fotoğrafı görülüyor. Fotoğraf, 705 nanometre dalga boyunda çekilmiş olup, yaklaşık 19.000 km genişliğindeki bir alanı gösteriyor. Videoda ise, aynı teleskobun 10'ar dakikalık aralıklarla aldığı görüntülerin birleştirilmesiyle bulgurcuklu yüzeyin fokurdaması rahatlıkla izlenebiliyor. Parker Güneş Sondası İlk Rekorunu Kırdı! Parker Güneş Sondası (Parker Solar ... İsveçli Göran Strand isimli amatör ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunese-1-metre-bile-yakin-olsak-olurduk-safsatasi/", "text": "Bazıları bu iddiayı; Dünya Güneş'e 1 mm daha yakın olsaydı ... şeklinde de dile getiriyor. Biz milimetreyi bir kenara bırakıp 1 metre kavramı üzerinden gidelim. En azından 1 mm'den daha zekice duruyor. Oysa gerçekler bunun tam tersidir. Bırakın 1 metre yakınlaşmayı, eliptik yörüngesi nedeniyle yıl içinde Dünya Güneş'e birkaç milyon kilometre yakınlaşır ve tekrar uzaklaşır. Her yıl kış mevsiminin başlangıcında Güneş'e uzaklığımız 147 milyon kilometre iken, yaz başlarken 152 milyon kilometre uzakta yer alırız. Aradaki fark tam 5 milyon kilometredir. İşin doğrusu şudur; Her yıldızın kütlesine ve parlaklığına göre değişen, suyun yüzeyde sıvı halde kalmasının mümkün olduğu bir yaşam kuşağı bulunur. Güneş'in yaşam kuşağı, kendisine yaklaşık olarak 110 milyon kilometre uzaktaki bir yörüngeden başlayıp 250 milyon kilometreden biraz daha uzak bir yörüngeye kadar devam eder. Yaklaşık 140 milyon kilometre genişliğe sahip bu yörünge aralığında, Dünya gibi uygun fiziksel ve kimyasal yapıya sahip gezegenler üzerinde yaşam için gerekli şartlar sağlanabilir. Yıldızların yaşam kuşağı hakkında bu linkteki yazımızda çok daha detaylı bilgi bulabilirsiniz. Bir gezegenin yüzey sıcaklığı, yıldızına olan yakınlığı kadar; atmosferinin yıldızından aldığı ışığı nasıl koruduğu ve sakladığı ile de sıkı sıkıya bağıntılıdır. Gezegenimiz Dünya, Güneş'e olan şu anki uzaklığı ile gezegen genelinde ortalama 15 santigrat derecelik (ekvatorda yaklaşık +25, kutuplarda -25 küsür derece civarı) bir sıcaklığı koruyabilecek atmosfer kalınlığına sahiptir. Eğer atmosferimiz biraz daha kalın olsa veya sera etkisi yaratabilecek gazların miktarı daha fazla olsaydı, gezegenimizin ortalama sıcaklığı 15 değil, 25 santigrat dereceye hatta daha fazlasına yükselebilirdi. Benzer biçimde Mars gezegeni aslında ortalama 8-10 santigrat derecelik bir sıcaklığa sahip olabilecekken, çok ince atmosferi nedeniyle ortalama yüzey sıcaklığı çok düşüktür. Mars'ı şu an alıp Dünya'nın bulunduğu yere yerleştirmiş olsaydık, yine ince atmosferi nedeniyle yüzey sıcaklığı düşük kalmaya devam edecekti. Mevsim değişiklikleri, yani gezegenimizin farklı bölgelerinde yıl içinde yaşanan sıcaklık artış ve azalışlarının Güneş'e yaklaşıp uzaklaşmamızla ilgisi bulunmaz. Bu, tümüyle gezegenimizin yörünge eğikliği ile ilintilidir. Bu eğim nedeniyle, yörüngemiz boyunca kimi zaman kuzey yarımküre, kimi zaman da güney yarımküre Güneş'e doğru eğilir. Bu da, her iki yarımkürenin yıl içinde farklı miktarda Güneş ışığına maruz kalmasına yol açar. İşte mevsimler böyle oluşur. Bilim dışı bazı çevreler bu iddiayı; yaklaşma ve uzaklaşma oranı sabit. Hep aynı miktarda yakınlaşıp uzaklaşıyor, eğer öyle olmasaydı yeryüzünde yaşam mümkün olmazdı şeklinde dile getiriyor. Oysa bu da doğru değil, çünkü Dünya Güneş'ten her yıl giderek uzaklaşıyor. Bu uzaklaşmanın miktarını ve nedenleri bu linkteki yazımızdan okuyabilirsiniz. Özetle anlatmaya çalıştığımız şu; şimdi Dünya'yı alıp Güneş'den 50 milyon kilometre uzaklaştırsanız da donmayız. Evet, ortalama sıcaklık biraz daha az olur, mevsimler biraz daha farklılaşır ama donmayız, buna da alışır, mutlu mesut yaşamaya devam ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunesin-atmosferinde-yeni-bir-delik-fici-deligi/", "text": "Güneş'in atmosferinde -Corona'sında- gözlenen fıçı deliği, mevki olarak Güneş'in kuzey yarım küresinde yer alıyor. Yıldızımız, bu oluşan delik sonucu, uzaya geniş bir alandan Güneş rüzgarlarını kustu. NASA'nın SDO , Güneş gözlemi 3 Aralık 2015 günü erken saatlerde Corona deliklerini fotoğrafladı. Güneş rüzgarları hakkında ileri okumayı şu makalemizden yapabilirsiniz. Bu arada Güneş rüzgarlarını oluşturan bu coronal delikler, Güneş'in leke aktivitesi maksimum olduğu yıllardan sonra daha fazla gözlemlenir. Lekeler hakkındaki bilgileri şu yazımızdan okuyabilirsiniz. 6 Aralık günü Dünya'ya ulaşması beklenen bu rüzgarlar için şimdiden uyarı yapalım. Medyamızda; elektrikler kesilebilir, telefonlar çekmeyebilir, radyasyondan sekiz bacaklı ve beş gözlü olabiliriz, depremlerin ve felaketin habercisi gibi haberlere karşı dikkatli olun çünkü bu haberler asılsızdır. Son bir not: Bir alarm söz konusu ama, o da aurora alarmı. Bu görsel şölen, Güneş rüzgarları sayesinde artacak. Siz de izlemek isterseniz hemen İskandinav ülkelerine gidin, gidebilenlere şimdiden iyi seyirler. Sarı cüce G tayf sınıfı bir yıldız ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunesin-bugunu-ve-yarini/", "text": "Güneş; dengeli olarak niteleyebileceğiz aşamada, gençlik günlerini yaşayan bir yıldızdır. Gökbilimciler yıldızların bu dengeli ve sağlıklı ömür bölümünü anakol evresi olarak nitelerler. Bu süreç içerisinde yıldız, çekirdeğindeki çok yoğun maddenin büyük bir kısmını oluşturan hidrojeni helyuma çevirerek enerji üretir. Ancak, bir süre sonra yıldızın çekirdeğinde helyuma dönüştürecek miktarda hidrojen kalmaz. Çekirdek ve çevresi, yıldızın ömrü boyunca ürettip biriktirdiği Helyum'la dolmaya başlamıştır artık. Bu hidrojen kıtlığının ne zaman gerçekleşeceği yıldızın kütlesinin büyüklüğüne, daha başka bir deyimle ne kadar ağır olduğuna bağlıdır. Güneş benzeri bir yıldızda hidrojenin yanma süresi yaklaşık 10 milyar yıl kadar sürer. Hidrojen bitince yıldızın çekirdeğinde enerji üretimi durur. Duran enerji üretimi, yıldızı doğduğu günden beri içe doğru çökmeye zorlayan, ancak üretilen enerjinin dışa doğru baskısına yenik düşen kütle çekim gücünün hakimiyeti ele geçirmesine neden olur: Yıldızın çekirdek bölgesi içe doğru çökmeye, küçülmeye ve sıkışmaya başlar. Not: Kütleçekim ve yıldızın ürettiği enerji arasında yaşanan savaşa hidrostatik denge adı verilir. Yukarıdaki yıldızın içe çökmesine neden olan mekanizmayı anlayabilmek için şu iki yazımızı , okuyabilirsiniz. Enerji üretemediği için çökmeye engelleyemeyen çekirdek bir süre sonra o kadar sıkışır ve bu sıkışma sırasında oluşan sürtünmeden dolayı o kadar ısınır ki, 100 milyon santigrat dereceye ulaşmış olan birikmiş helyum ve çekirdeği çevreleyen helyum kabuk, tıpkı hidrojenin bir zamanlar yaptığı gibi enerji üretmeye başlar. Artık helyum atomları birleşerek Karbon oluşturuyordur ve üretilen enerji, eskiden hidrojen reaksiyonları ile üretilen enerjiden çok daha fazladır. Bu sırada çökme süreci devam ederken ısınan yıldızın dış katmanları da genişlemeye, yıldız daha az yoğun ama daha büyük bir hale gelmeye başlamıştır. Bu yetmezmiş gibi, çekirdekteki helyum reaksiyonu, dış katmanların daha da ısınıp çok daha fazla genleşmesine neden olur. Artık ömrünün güzel günlerini geride bırakan yıldızımız eski boyutlarından neredeyse 100 kat daha büyüktür. Helyum reaksiyonunun ürettiği büyük miktarda enerjiyle çevresine gençlik günlerinde olduğundan çok daha fazla ısı yaymasına karşın, yüzey sıcaklığı çok geniş yüzey alanı nedeniyle gençlik günlerinin yarısına kadar düşmüştür. Bu da yıldızın artık daha kırmızı görünmesine neden olur. Sonrası ise bildik hikaye; helyumun yanması biter, karbon yakılmaya başlar, o biter oksijen yakılır; sırayla neon, silikon, kükürt vs diye sürer gider bu süreç. Ancak, Güneş'in kütlesi helyum ve karbondan sonra nükleer reaksiyonları sürdürecek kadar büyük değildir. Karbon süreci sonunda büyük ihtimalle dağılıp bir gezegenimsi bulutsu gösterisiyle, ömrünü beyaz bir cüce olarak tamamlayacak. Not: Yukarıda anlattığımız sürecin çok daha detaylı anlatımı için şu makalemizi okuyabilirsiniz. Bu süreç içerisinde yaşanacakların bizi ve Güneş'i ilgilendiren kısmı için ise şu makalemizi okumanız faydalı olacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunesin-cok-uzaklarda-bir-es-yildizi-var-mi/", "text": "Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegen Jüpiter'dir. Ardından sırasıyla Satürn, Uranüs ve Neptün gelir. Bunlar haricinde uzaklarda da olsa, bildiklerimiz haricinde başka hiçbir dev gezegen, kahverengi cüce veya eş bir yıldıza rastlanmadı. Gökbilimciler, böylesi bir gezegen veya yıldızın varlığını beklenen etkileri görülmediği için zaten ciddiye almıyorlardı. Eğer buralarda böylesine büyük bir kütle yer alıyor ise, gerek Kuiper Kuşağı, gerek Oort Bulutu, gerekse dış gezegenler oldukça çalkantılı ve dengesiz bir yapıda olmalıydı. Oysa böyle bir dengesiz durum bulunmuyordu. Yine de bilim şüpheyle veya lafla yapılamayacağı için, yine de uzun yıllar boyunca böylesi bir gökcisminin var olup olmadığı araştırıldı, ancak hiçbir ize ulaşılamadı. Son yıllarda çok gelişmiş kızılötesi teleskoplarla ve WISE uzay teleskobu ile gökyüzünün tamamı yıllar boyu taranarak sistemimizin çok uzaklarında bu tür bir yapının var olup olmadığı nihai olarak gözden geçirildi, sonuç yine sıfırdı. Bilim insanları yakınlarımızda bu Nemesis isimli mitolojik gezegeni ararken, çok daha uzaklardaki, Güneş Sistemi'nin dışında yer alan yüzlerce kırmızı cüce ve kahverengi cüce yıldızı keşfettiler. Bu keşfedilen ışık yılları uzaklıklardaki kahverengi cücelerden bazıları öylesine soluktu ki, kızılötesi dalga boyunda zar zor görülebiliyorlardı. Dolayısı ile, bu kadar uzak ve silik yıldızsı yapıları görebiliyorsak, Nemesis'i de rahatlıkla görebilmeliydik. Ama göremedik. Dolayısıyla artık diyebiliyoruz ki; %99.99 ihtimalle Güneş'in böylesi bir ikiz yıldızı veya uzakta bırakın Jüpiter benzeri bir gezegen yok. Ancak, Kuiper Kuşağı civarındaki bazı cüce gezegenlerin alışılmadık yörüngelerine dayanarak, daha küçük boyutlu bir gezegenin var olabileceği düşünülüyor. Bu konuyla ilgili yazımızı bu linkten okuyabilirsiniz. Eski uygarlıkların kimi astronomi bilgilerine vakıf oldukları, gezegenlerin, Ay'ın ve Güneş'in hareketlerini bir dereceye kadar hesaplayabildikleri doğrudur. Ancak bu sınırlı bilgi düzeyi, bu toplulukları elde etmesi büyük teknolojiler gerektiren bilgilere vakıf kılmaz. Demiri işleyip alet yapmayı bile bilmeyen, en büyük teknolojisi çömlek yapmak olan, yazı yazmak için bile saatlerce taş yontmak zorunda olan, -sözde- onuncu gezegeni keşfeden, yine sözde gezegenler olan Marduk ve Nibiru'yu bilen ama, çok daha yakınlardaki Neptün ve Uranüs'ten habersiz yaşayan toplumların dinsel hikayelerini ve hayal güçleriyle oluşturduları öyküleri gerçekmiş gibi görmek, en başta o toplumlara, sonra insan zekasına hakarettir. Aynı mantıkla, 5 bin yıl sonra birileri bizden kalan bir Harry Potter kitabı bulursa, bizim uçan kaçan ejderlerin arasında harala gürele büyü yapıp mucizeler yaratan bir toplum olduğumuzu düşünebilir. Herhalde o zaman da bazı zeki insanlar çıkıp bunlara inananları; yapmayın arkadaşlar, yazılanlar hayal gücü, bir ev kadınının can sıkıntısından yazdığı hikayeler sadece, gerçek değil diyerek bunlara inanan halkı ikna etmeye çalışacaktır, tıpkı bizim gibi. Not: ilk olarak 2014 yılında yayınlanan bu yazımız, yeni bilgiler eşliğinde güncellenerek tekrar yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunesin-en-dis-katmani-neden-en-sicak-katmandir/", "text": "Sarı cüce G tayf sınıfı bir yıldız olan Güneş, oluşturduğu gezegen sistemi kütlesinin yüzde 99'luk kısmını oluşturmaktadır. Güneş, kayalık gezegenlerde olduğu gibi belirgin katmanlar yerine, yüzeyine yaklaştıkça yoğunluğu değişen gaz katmanlarına sahiptir. Ancak iç yapısı belirgin katmanlardan oluşur. Elbette en iç kısmında beklendiği gibi çekirdek olmak üzere, dış kısımlara gidildikçe ışınım katmanı ve konveksiyon katmanına rastlarız. Bu noktadan daha dışarı gidildikçe fotosfer, kromosfer ve koronadan oluşan Güneş atmosferi bizi karşılar. Yazımızın anahtar kelimelerinden biri olan fotosfer, diğer bir deyişle ışık küre, Güneş yüzeyinin başladığı yerdir. Yani optik olarak gözlemlediğimiz, Güneş'in görünen yüzeyi fotosferdir ve aynı zamanda 5840 K'lik (K= Kelvin: 0 sıfır kelvin, eksi 273 santigrat derecedir) sıcaklığı ile Güneş'in en soğuk katmanıdır. Fotosferin hemen üzerinde bulunan kromosfer , 20 bin K'lik sıcaklığı ile Güneş tutulmalarında kendini gösterir. Kromosferin üzerinde, yıldızımızın en dış katmanı olarak bilinen korona katmanı ise bir milyon (10^6) K'lik, diğer katmanlara oranla aniden artan sıcaklığıyla 70 yıldan fazla süredir Koronal Isınım Sorunu adı altında bilim insanlarını meşgul etmiştir. Çünkü Güneş'in çekirdeğinde sürekli üretilmekte olan yoğun nükleer reaksiyonlardan en uzak noktada bulunan ve aynı zamanda Güneş'in en dış katmanı olan korona katmanının en soğuk katman olması gerekiyor. Ancak bırakın en soğuk katman olmasını, bu katman korona katmanının altında bulunan fotosferden bile 200 kat daha sıcak. Geçmişte sorunun çözümüyle ilgili ortaya bazı varsayımlar atılmış. Örneğin yüksek hızda hareket eden elektronların oluşturabileceği nano-parlamaların aşırı ısı üretebileceği öne sürülmüş. Ancak bu parlamalar bugüne kadar doğrudan hiçbir şekilde gözlenememişler ve dolayısıyla pek de ikna edici olamamışlar. Ancak bugün Japonya, Avrupa ve Amerika'dan oluşan uluslararası bir bilim ekibi konu hakkında Güneş'ten bazı veriler alarak önemli ipuçları elde etmeyi başarmışlar. Görünüşe göre bulmacanın cevabı Güneş'in manyetik alanı içinde gizli. Ekip, koronal katmanın etkilerini silip süpüren rezonant emilim adında bir olgu keşfetmiş. Bu olguya göre, eğer manyetik alanlar sayesinde sürmekte olan iki çeşit dalga varsa, bu durumda bir dalganın daha güçlü olmasını sağlayacak bazı türden senkronize desenler ortaya çıkıyor. Bu durumu bir trambolinde aynı anda zıplayan iki kişiden birinin daha yükseğe sıçramasına benzetebilirsiniz. Ekip, rezonant emilimin enine dalgalar ve dönüş dalgaları olmak üzere iki tür dalga arasında oluştuğunu belirlemiş. Her bir dalga hareketinin belirlenmesi için farklı türden uydular kullanılmış. Örneğin enine dalgalar için Hinode Uydusu kullanılırken, dönüş dalgaları ise IRIS Uydusu tarafından gözlenmiş. Bu iki uydu da manyetik enerjinin nasıl ısıya dönüşebildiğini çözebilmek adına Güneş'in yüzeyinden dışa doğru çıkmakta olan Güneş çıkıntılarını gösteren bir harita oluşturmuşlar. İki uydu da enine dalgaları ve dönüş dalgalarını gözlerken aynı zamanda Güneş çıkıntılarını gözlemeye devam etmiş. İlginç bir şekilde veriler, dalgaların senkron bir şekilde hareket ettiğini ortaya çıkarmış. Aynı zamanda Güneş'in manyetik alanı boyunca uzanan çıkıntıların alan boyunca 10 bin santigrat dereceden, 100 bin santigrat dereceye yükseldiği gözlenmiş. Ancak sorun şu ki, iki dalga da senkronize bir biçimde aksa bile ortada bir jimnastikçinin daha yükseğe sıçraması gibi ısı enerjisini öylece ortaya çıkaracak bir enerji bulunmuyordu. Oysa veriler çıkıntı boyunca sıcaklığın 10 kat yükseldiğini göstermekteydi. Bu yüzden verilere göre dalgalar birbirlerine senkronize gözükseler bile kusursuz bir şekilde senkron değillerdi. Enine dalgalar, dönüş dalgalarının ardından hafif bir biçimde farklı akıyordu. Bu, bizim günlük hayatta yaşadığımızın tam aksi bir durum. Çünkü örneğin bir fincan çayı bir çay kaşığıyla karıştırdığınızda kaşığın etrafında dairesel hareketler oluşur. Yani çayınızı karıştırdığınızda çayınızdaki enine dalgalar ve dönüş dalgaları kusursuz bir uyum içindedir. Ancak Güneş'in manyetik alanı içinde oluşan dönüş dalgasının gücü, enine dalga hareketinden hemen sonra zirveye ulaşıyordu. Ve aslında bu durum, akıştaki manyetik enerjinin ısı enerjisine dönüşmesi için harika bir yol olan türbülansı oluşturuyordu! Başka bir deyişle enine dalgaların ve dönüş dalgalarının tam olarak senkronize olmaması manyetik bir dinamo meydana getiriyor, bu da bilim insanlarının üzerinde hayli kafa yorduğu koronal tabakadaki aşırı ısıyı oluşturuyordu. Böylece bilim insanlarının yaklaşık 70 yıldır çözemediği Koronal Isınım Sorununun cevabı, uluslararası bilim ekibinin yoğun çabaları ve iki uydunun da katkılarıyla bulunmuş oldu. Ele alacağımız konu; tamamen bizim ... Rekorlara sahne olan Parker Güneş S..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunesin-parlakligi-ve-sicakligi-hep-ayni-miydi/", "text": "Elbette hayır... Güneş'in, doğumundan bugüne kadar geçen yaklaşık beş milyar yıllık süre içerisinde yaydığı enerjide ciddi oranda değişim olmuştur. Güneşimiz, astronomların G tayf sınıfı olarak nitelediği sarı cüce, sıradan bir anakol yıldızdır. Yaklaşık 400 milyar yıldız içerdiğini düşündüğümüz galaksimiz Samanyolu'nda, Güneş ile aynı kütleye ve benzer özelliklere sahip en az 14 milyar yıldız olduğu hesaplanıyor. Bu da yıldızımızın özel olmadığının bir göstergesi. Sorumuza dönelim: Yıldızlar, yüzde 99'una yakını hidrojen ve helyum olan dev gaz kütlelerinin kütle çekim etkisiyle bir araya gelip sıkışmasıyla oluşurlar. Bir araya gelen gaz kütlesi sıkıştıkça ısınır ve kütle çekim baskısı nedeniyle merkez bölgesinde basınç çok büyür. Merkezdeki bu basınç bir süre sonra öyle bir kritik noktaya gelir ki, burada bulunan hidrojen molekülleri birbirleriyle birleşmeye başlarlar ve büyük bir enerji açığa çıkar. Açığa çıkan enerji, ışınım basıncı dediğimiz, merkezden dışa doğru yayılan bir güç oluşturarak, sıkışmakta olan gaz kütlesini dışa doğru itmeye başlar ve gaz kütlesinin sıkışması sona erer. Bu duruma hidrostatik denge adı verilir. Gaz kütlemiz bir yıldıza dönüşmüştür ve hayatının geri kalanı, kütle çekimin sıkıştırma isteği ile merkezde üretilen enerjinin gazı dışa doğru itme çabası arasında yaşanan savaşla devam eder. Bir yıldız ilk oluştuğunda, enerjinin üretildiği çekirdekteki alan görece küçüktür. Bu küçük alanda üretilen enerji, yıldızın sıkışmasını büyük oranda engellese de, tümüyle durduramaz. Yani yıldız daha yavaş da olsa sıkışmaya devam eder. Bu da, yıldızın çekirdeğinin zaman geçtikçe daha fazla sıkıştığı, enerjinin üretilebileceği kadar yüksek basınca sahip çekirdek bölgesinin giderek daha da büyüdüğü anlamına gelir. Güneş gibi küçük kütleli yıldızlarda milyarlarca yıl süren bu yavaş sıkışma evresi süresince, yıldız yavaş ama istikrarlı biçimde daha fazla enerji yayar. Detaylı bilgi ve sürecin tümü için şu makalemize göz atabilirsiniz. Bizim Güneşimiz örneğinden devam edelim. Bundan yaklaşık 4-4.5 milyar yıl önce, Güneş henüz 1 milyar yaşına bile girmemişken, yaydığı enerji şu ankinin yarısından bile daha azdı. Yüzey sıcaklığı günümüzdeki gibi 5.500 santigrat derece değil, yaklaşık 3.600 derece civarlarındaydı. Yani, Dünya'ya ulaşan enerji bugün Güneş'ten Mars'a ulaşan enerjiden bile azdı ve gezegenimiz şu an olduğundan çok daha serin, tümüyle buzlu olmasa da oldukça soğuk bir gezegendi. Yoğun meteor yağmurları altında olan ve volkanik faaliyetlerin çok yoğun olduğu Dünya yüzeyinin büyük kısmı lavlarla kaplıydı. Günümüzden iki milyar yıl önce ise, artık üç milyar yaşına giren ve iyice ısınan Güneş, ilk dönemlerine nazaran çok daha fazla enerji yayıyordu. Ancak bu enerji, günümüzde yaydığından hala yüzde 25 daha azdı. Yüzey sıcaklığı 3.600 santigrat dereceden 5.200-5.300 dereceye kadar yükselmişti. Bu dönemde Dünyamız, Güneş Sistemi'nin ilk dönemlerinde yaşanan yoğun meteor yağmurlarından ve gezegen çarpışmalarından sağ çıkmayı başarmış, volkanik faaliyetler eskiye oranla azalmış ve daha dost canlısı bir gezegene dönüşmüştü. Evet, Mars'ın bugün aldığından biraz daha fazla enerji alıyorduk ama, günümüzdekinin sadece yüzde 75'i kadar enerji yayan Güneş gezegenimizi fazla ısıtmıyordu. Ancak, kalın ve sera gazlarıyla yüklü atmosferimiz soluk Güneş'ten gelen ısıyı hapsediyor, gezegenimizi yaşanılabilir sıcaklıkta tutuyordu. Yaşam ortaya çıkmış, ilkel tek ve çok hücreli canlılar gezegene yayılmaya başlamıştı. Günümüzden yaklaşık bir milyar yıl sonra, yıldızımızın yüzey sıcaklığı 5.600 santigrat dereceye ulaşacak. Bu durumdayken yaydığı enerji, şu ankinden yaklaşık yüzde 15 daha fazla olacak. Gezegenimizdeki su, artık daha çok daha hızlı buharlaşacak, atmosferin üst katmanlarından daha hızlı biçimde uzay boşluğuna kaçarak kaybolacak. Ancak, tümüyle yok olmasına daha var. İki milyar yıl sonra, yıldızımızın yüzey sıcaklığı 5.800 santigrat dereceye ulaşmış olacak. Yani günümüzden yüzde 40 daha fazla enerji yayan bir yıldız tarafından aydınlatılacağız. Yeryüzü büyük oranda yaşanmaz hale gelecek. Aşırı su buharlaşması yüzünden atmosfer su buharına doymuş olacak ve hava sıcaklığı orta enlemlerde 80 santigrat dereceye yaklaşacak. Üç milyar yıl sonra yüzey sıcaklığı 6 bin santigrat dereceye ulaşmış olan Güneş, yeryüzünü tümüyle kavurur hale gelecek. Son su birikintileri de buharlaşacak ve eğer hala yaşıyorlarsa insanlığın yeraltı sularından başka kullanabileceği su kalmayacak. Hava sıcaklığı kutuplar veya ekvator fark etmeksizin 100 santigrat derecenin üzerine çıkmış olacak. Beş milyar yıl sonra ise çok daha dramatik bir olay gerçekleşecek. Güneş artık anakol denilen sağlıklı yaşam sürdüğü evreyi sona erdirecek ve bir kırmızı deve dönüşerek ölmeye başlayacak. Kırmızı dev evresinde çok fazla enerji üreten yıldızımız, kendini sıkışmaya zorlayan kütle çekim kuvvetini; ürettiği enerji ile yenerek dış katmanlarını şişirmeye başlayacak ve bugün olduğundan 100 kat daha büyük hale gelecek. Yüzey sıcaklığı yine ilk yıllarında olduğu gibi 3.500 santigrat dereceye düşecek ama, aşırı büyük çapı nedeniyle yaydığı enerji bugün olduğundan 500 kat fazla olacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunesin-yerel-galaktik-cevresi-ve-hareketi/", "text": "Gökadamız Samanyolu yörüngesinde yaklaşık 230 milyon yılda döndüğü düşünülen Güneş, bu yolculuğu sırasında farklı ortamlardan geçer. Yıldızımız ve bizler, son 100 bin yıla yakın zamandır ise, Yerel Yıldızlararası Bulut adı verilen seyrek gazlardan oluşan bir bulutsunun içinde yol alıyoruz. Seyrekliği nedeniyle (santimetreküpte 0.26 atom) gözlemlenmesi oldukça zor olan bu gaz bulutu çoğunlukla hidrojen, az miktarda helyum ve eser miktarda tozdan meydana geliyor. Gökbilimciler tarafından ılık diye nitelenen plazma halindeki bulutun sıcaklığı yaklaşık 6.000 santigrat derece civarında. Buna ılık deniliyor, çünkü Samanyolu'nda gözlemlenebilen pek çok yıldızlararası bulutun sıcaklığı milyonlarca dereceyi bulabiliyor. Yerel Yıldızlararası Bulut da, tıpkı Güneş gibi hareket halinde fakat onunla birlikte değil, aksi yönde hareket ediyor. Yapılan tahminler, bu gaz bulutu içinden çıkmamızın 10 ila 20 bin yılı bulabileceği yönünde. Güneş, Samanyolu çevresindeki milyonlarca yıllık yolculuğu boyunca hemen hiç gaz bulunmayan berrak ortamlardan geçtiği gibi, şu an içinde olduğumuz gaz bulutundan çok daha yoğun ortamlardan da geçer. Öyle ki, bazı dönemlerde bulutun yoğunluğu nedeniyle yeryüzüne gelen Güneş ışığı miktarında, ciddi iklimsel değişiklikler yaratabilecek seviyede azalmalar olur. Dünya'nın 4.5 milyar yıllık serüveni boyunca, birkaç milyon yılda bir yaşanan küresel buzul dönemlerinde bu durumun da etkin olduğu düşünülüyor. En üstteki kapak görseli, Güneş'in 10 ışık yılı kadar çevresini kapsıyor ve Yerel Yıldızlararası Bulut'un gerçekci bir benzetimini içeriyor. Yıldızımızın bizi de peşinde sürüklediği Samanyolu çevresindeki yörüngesi çok uzun bir süreç aldığı için, bu dönem içinde gezegenimiz oldukça büyük değişimler yaşar. Bu son derece doğaldır, çünkü bizler için uzun olan 230 milyon yıllık dolanım süresi, evrensel ölçekler göz önüne alındığında bir göz kırpma anı kadar kısadır. Az önce belirttiğimiz gibi, şu an içinden geçtiğimiz gaz kütlesinin çok daha yoğunlarının içinden geçeriz. Bu geçiş sürecinde öylesi büyük etkiler olur ki, Güneş rüzgarlarının gücü içinde yol aldığımız bulutsuyu dağıtamaz. Hatta, Dünya göklerinden bakıldığında bugün rahatlıkla görebildiğimiz Jüpiter ve Satürn gibi gezegenler bu yoğun bulutsuların içinden geçerken görünemez hale gelebilir. Tüm bunlar, yıldızımız ve gezegenimiz için son derece sıradan ve defalarca tekrarlanan olaylar olmasına rağmen, insanlık tarihi evrensel ölçeklerde son derece kısa bir süreç olduğu için henüz bunları yaşayıp göremedik. Plazma; aşırı sıcak olduğu için elektronlarını yitirmiş Hidrojen ve Helyum'dan oluşur. Madde aşırı ısındığında elektron ve atom çekirdekleri birbirinden ayrılıp bağımsız hale gelir. Madenin; katı, sıvı ve gaz hali haricindeki bu dördüncü haline plazma adı verilir. Not: İlk kez 3 Nisan 2013'te yayınlanan bu yazımız düzenlenerek tekrar yayınlanmıştır. Aşağıdaki linkte bulacağınız; Araş. Gör. Selçuk Bilir ve Yard. Doç. Dr. Yüksel Karataş'a ait olan 2001 yılında yayınlanmış kaynak makalede çok daha geniş ve detaylı anlatımı mevcuttur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunessistemindesuarayisi/", "text": "Öncelikle şu konuda anlaşalım; susuz yaşayamayacağımız gibi, gelecekte uzun aylar, yıllar boyunca sürecek uzay görevleri için bolca suya ihtiyacımız olacak. Fakat böylesi uzun uzay görevlerine yetecek miktardaki suyu, uzay araçlarımıza yükleyip yanımızda götürmemiz mümkün değil. Çünkü her bir litre su, onu taşımak için ek yakıt, her litre ek yakıt, o yakıtı taşımak için daha fazla yakıt, ve nihayetinde daha büyük maliyet demek. O halde bunu gideceğimiz yerde temin etmemiz gerekiyor. Özetle; bir yere ulaşabileceğimiz kadar suyu yanımıza alıp, daha sonrasında ihtiyacımız olan miktarını orada bulduklarımızla karşılamak zorundayız. Bu durumda, buz halinde dahi olsa, insanlı ziyaret edeceğimiz gök cisimlerinde, hele ki oralara uzun süreli yerleşmeyi hayal ediyorsak; suyun varlığı hayati bir önem arzediyor. Güneş enerjisini elektriğe dönüştürüp, sudanelektroliz yoluyla oksijen üretmek çok basit düzeneklerle mümkün. Bunu zaten hemen hepiniz ilkokul fen bilgisi kitaplarında görmüş, bazılarınız da basit düzenekler kurarak denemişsinizdir. O halde gittiğimiz yerde su varsa, oksijen de var demektir. Hele ki atmosferi uygun olmayan örneğin Mars gibi bir yerde koloni kurmak istiyorsak, suya ulaştığımızda oksijene de ulaşmış sayılırız. Yani suyu hem içmek, hem de nefes almak için arıyoruz. Hepsi bu kadar mı? Değil elbette. Suyu içmek ve solumak dışında bir de yakıt olarak kullanabiliyoruz. Biliyorsunuz, su iki hidrojen ve bir oksijen molekülünden oluşur. Yine oksijen elde etmekte kullandığımız yöntemle; elektroliz sonucu sudan elde edilen hidrojen, uzay araçlarımızda kolaylıkla yakıt olarak kullanılabilir. Böylelikle, yanımızda geri dönüş yakıtını taşımak zorunda kalmayacağımız gibi, suyun olduğu bölgelere kalıcı üsler kurabilmemiz, yerleşmemiz, hatta buralardan başka gezegenlere veya uydulara gitmemiz mümkün olacak. Güneş Sistemi'nde insanlı bir uzay kolonisi veya uzun sürecek bir insanlı dış gezegen görevinde kendi yiyeceğimizi de kendimiz üretmek durumundayız. Dünya'dan aylar, yıllar boyu yetecek tonlarca yiyecek ile havalanmak yerine, bulunduğumuz bölgede tarım yapıp kendi besinimizi üretebileceğimiz seralar kurmak sürdürülebilirlik açısından yapılabilecek en doğru davranış olur. Tarım yapabilmek için de yine bolca su ve oksijene ihtiyacımız var. Dolayısıyla, bir besin üretim tesisi kurabilmek için bulunduğumuz bölgede suyun varlığı oldukça önemli hale geliyor. Özetle su, insanlığın evrene açılabilmesi için gerekli olan tüm temel ihtiyaçlarını karşılayan bir madde. Onun içindir ki bilim insanları, her bulduklarında çocuklar gibi seviniyorlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/guneste-bir-eyfel-kulesi/", "text": "İsveçli Göran Strand isimli amatör bir astronom, evinin bahçesine kurduğu 5 cm çaplı teleskobu ile Güneş'i gözlemlerken bu dikkat çekici fotoğrafları çekti. Fotoğraf, Güneş'in yüzeyinde gerçekleşen devasa bir patlamayı gösteriyor. Büyük bir kütle atımının gerçekleştiği ve ilginç biçimde bir Eyfel Kulesi'ni andıran patlamanın yanında, yaşadığımız gezegen Dünya adeta oyuncak bir bilyeden farksız boyutlarda. Küçük bir hesap yaparsak, Dünya'nın çapından 7 kat daha yükseğe erişen bu kütle atımının boyutunun en az 90 bin km olduğunu görürüz. Güneş patlamaları ile ilgili daha fazla bilgi edinmek için şu yazımızı okuyabilirsiniz. Güneş atmosferinde yaşanan olayların detaylarını öğrenmek için ise bu yazımıza bakabilirsiniz. Ele alacağımız konu; tamamen bizim ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/guneste-enerji-nasil-olusur-proton-proton-reaksiyonu/", "text": "Proton Proton reaksiyonu, Güneş ve Güneş'ten küçük yıldızlarda görülen enerji üretim biçimidir. Daha büyük yıldızlarda enerji, CNO döngüsü ile üretilir. Bu tür reaksiyonlara füzyon, yani çekirdek birleşmesi adı verilir. Temelde iki hidrojen atomunun birleşerek bir Helyum atomu oluşturmasına dayanan Proton-proton reaksiyonu için fazla miktarda enerjiye ihtiyaç vardır. Bu enerji ihtiyacı, yıldızın kütle çekimi nedeniyle çekirdek bölgesinde oluşan çok büyük basınç yoluyla karşılanır. Enerji, yıldızların sadece çekirdek bölgesinde üretilir. Yıldızın hacminin küçük, fakat kütlesinin büyük bölümünü oluşturan, yoğun ve sıkışmış çekirdek bölgesi haricinde enerji üretimi gerçekleşmez. Bu reaksiyon, temel olarak hidrojenin bir izotopu olan iki döteryum'un (H2) birleşerek helyum-4 (He4) oluşur. Birleşme, bir elektron ve bir pozitron yayılımına yol açar. Elektron ve pozitronlar ise birbirinin anti parçacığı olduğu için birleşerek enerjiye dönüşür. Bu sırada oluşan He4, bozunur ve H3'e dönüşür. Aynı senaryonun yaşandığı bir başka birleşmede ise bu kez He4 bozunarak He3'e dönüşür. Her iki reaksiyonda açığa çıkan bir proton ve bir nötron birleşerek tekrar bir H2 meydana getirir. Proton-proton reaksiyonu bir zincirleme reaksiyon değildir ancak, yıldızın çekirdeğinde yavaş ama istikrarlı biçimde gerçekleşir. Güneş benzeri bir yıldızda oluşan çekirdek basıncı çok büyük düzeylere ulaşamadığı ve yeterli basıncın sağlanabildiği alan görece küçük olduğu için, reaksiyon yaklaşık 1 milyar yıl süren oldukça yavaş bir süreçte gerçekleşir. Yani, iki hidrojen atomunun birleşerek bir helyum atomu meydana getirmesi için geçen süre, 1 milyar yılı bulabilir. Buradan, aslında füzyon reaksiyonunun ne denli zor gerçekleşen bir süreç olduğunu anlayabilirsiniz. Ayrıca, küçük yıldızların, ağabeylerine göre çok daha uzun ömürlü olmasının en önemli nedeni, bu reaksiyonun böylesi yavaş gerçekleşmesidir denilebilir. Yıldızlarda enerjinin oluşumu ile ilgili daha kapsamlı bilgi almak için kardeş platformlarımızdan rasyonalist.org sitesine girip, yıldız astrofiziği şeklinde aratabilirsiniz. Derin Bir Nefes Alın, içimizdeki yı... Eta Carinae (Eta Karina şeklinde ok... Bize en yakın yıldızlardan biri ola..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunun-gokbilim-goruntusu-23-aralik-2017-phaethonun-cocuklari/", "text": "Yörüngesinin iyi ölçülmesine dayanılarak, 3200 Phaethon yıllık Geminid Meteor Yağmuru'ndan sorumlu metreoidlerin kaynağı olarak tanınmaktadır. Çoğu meteor yağmurunun ebeveyni bir kuyrukluyıldız olmasına rağmen, 3200 Phaethon 1,4 yıllık bir yörünge dönemi olan Yakın Dünya asteroididir . Kayalık ve Güneş'te pişmiş bu asteroidin, Güneş'e yakın konumu , en içteki gezegen Merkür'ün yörüngesindedir. Bu teleskopik görüş alanında, asteroidin Kahraman Takım Yıldızı'nın soluk arka plan yıldızlarına karşı hızlı hareketinin, iki dakikalık toplam pozlama süresi boyunca kısa bir iz bıraktığı görülüyor. Meteoritin çocuklarının görülen paralel çizgileri ise, çok daha hızlı ve uzun çizgiler oluşturmuş. Bu aile portresi, Phaethon'un 16 Aralık'ta Dünya'ya en yakın konumundan önce, Geminid meteor yağmuru 13 Aralık günü çok aktif zirve noktasında iken kaydedildi. NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply. Hayır, Yakında Bir Asteroit Dünya'ya Çarpıp Hepimizi Öldürmeyecek! Eylül ayında bir asteroid Dünya'yı ... 31 Ekim 2015 tarihinde kafatası şek..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunun-gokbilim-goruntusu-24-12-2017-spacex-falcon-9-roketinin-izi/", "text": "Gökyüzüne ne oldu? Cuma günü California, Lompoc yakınlarındaki Vandenberg Hava Kuvvetleri Üssü'nden fırlatılan Space X roketi Güney Kaliforniya ve Arizona bölgeleri üzerinde, Güneş ışığının da etkisiyle, dev bir uzay balığını andıran oldukça büyük bir gösteri yarattı. Falcon 9 Roketi gelişmekte olan bir küresel iletişim ağının parçası olan düşük yörüngedeki Iridium NEXT uydularını başarıyla yerleştirdi. Çok sayıda videosu çekilen bu gökyüzü şöleninden seçtiğimiz görüntü, 2.5 saniyelik pozlama ile California, Orange County'den çekildi. NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply. SpaceX'in Mars Aracı İçin Dev Yakıt Tankı Hazır! Telif Hakkı: NASA, CXC, SAO Samany..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunun-gokbilim-goruntusu-25-12-2017-arktik-ates-topu/", "text": "Gece aniden parlak bir cisimle aydınlandı. Neydi bu? Asıl plan bir dizi aurora fotoğrafı çekip, bunu hızlandırılmış bir video haline getirmekti. Fakat gecenin karanlığı aniden aydınlanınca, astrofotoğrafçı daha muhteşem bir şey gördüğünü fark etti. Bu Büyük Ayı Takımyıldızı önünde dolaşan çok parlak ateş topu, bir Geminid meteoruydu. Şansın da yaver gitmesiyle, kamera metorun parıldadığı tüm alanı yakalamayı başardı. Bu fotoğraf çekildiğinde, astrofoğrafçının konumu Rusya'nın Murmansk'taki Lovozero Gölü yakınında, kutup dairesinin hemen kuzeyinde idi. NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply. 2015 yılında, Tayland'dan pek çok i... Telif Hakkı: Mikiya Sato (Japon Met..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunun-gokbilim-goruntusu-27-12-2017-atbasi-horsehead-nebulasi/", "text": "Gece göğünün çıplak gözle görülebilen en belirgin bulutsulardan biri olan Orion Nebulası'ndaki Horsehead Bulutsusu, dev karanlık bir moleküler bulutun parçasıdır . Barnard 33 olarak da bilinen bulutsunun bu sıra dışı şekli, ilk kez 1800'lü yılların sonlarında çekilen bir fotoğrafta farkedilmişti. Arkaplandaki kırmızı ışıltı, büyük oranda bulutsunun yakınlardaki parlak yıldız Sigma Orionis tarafından iyonize edilen hidrojen gazından kaynaklanmaktadır. Horsehead'in karanlık yapısı ise çoğunlukla yoğun tozdan kaynaklanır ve bulutsunun boynunun alt sol tarafına gölge düşürür. Bulutsudan ayrılan gazın oluşturduğu akıntılar, güçlü manyetik alanlar tarafından yönlendirilir. Horsehead Bulutsusu'nun tabanındaki parlak noktalar, henüz oluşma aşamasında olan genç yıldızlardır. ABD'ye ait Hawaii adasında bulunan büyük 3.6 m'lik Kanada-Fransa-Hawaii Teleskobu ile çekilen bu gördüğünüz fotoğrafı oluşturan ışığın Horsehead Bulutsusu'ndan bize ulaşması için yaklaşık 1.500 yıl geçmesi gerekir. NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply. Telif Hakkı: Mikiya Sato (Japon Met..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunun-gokbilim-goruntusu-29-12-2017-m78-yansima-bulutsusu/", "text": "Yıldızlararası toz bulutları ve ışıltılı bulutsular, genç ve üretken Orion Takımyıldızı içerisinde bolca bulunur. Avcının kemerinin kuzeyindeki bir bölgede geniş görüş alanı kaplayan, bu görüntünün merkezinde en parlaklarından olan Messier 78 bunlardan biridir ve en parlak difüzyon yansıma bulutsuları arasındadır. Mavimsi bir tonda görünen M78, bizden tahminen 1.500 ışıkyılı uzaklıkta ve yaklaşık 5 ışıkyılı çapındadır. Bulutsunun mavimsi tonu, çoğunlukla sıcak ve genç yıldızların mavi renkli ışığının, toz bulutları tarafından yansıtmasından kaynaklanmaktadır. Bu bulutsunun hemen sol tarafında ise, daha az tanınan NGC 2071 bulutsusu bulunuyor. Sağ tarafında ise çok daha kompakt görünen ve sarımsı Güneş benzeri genç bir yıldızla ilişkilendirilen McNeil Bulutsusu yer alır. Daha derinlerdeki kırmızı noktalar, Herbig-Haro objelerinden yayılan oluşum sürecindeki yıldızlardan gelen enerjik jetler ve karanlık toz şeritleri ile öne çıkıyor. Görüntüde ayrıca bölgeden etrafa yayılan atomik hidrojen gazının soluk kırmızı parıltısı da göze çarpıyor. NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply. Telif Hakkı: NASA, CXC, SAO Samany... Telif Hakkı: Mikiya Sato (Japon Met... Telif Hakkı: Yang Sutie Gece anid... Telif Hakkı: FORS, 8.2-meter VLT A..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/gunun-gokbilim-goruntusu-cassiopeia-a-geri-donusuyor/", "text": "Samanyolu Galaksi'si devasa yıldızlar, heyecan verici hayatlara sahiptir. Geniş kozmik bulutların çökmesiyle nükleer fırınlar ateşlenip yıldızların çekirdeklerinde ağır elementler oluşturmaktadır. Birkaç milyon yıl sonra, ağır elementlerce zenginleştirilmiş bu malzemeler yıldızlararası boşluktaki yıldız oluşum alanlarına saçılır. Cassiopeia Takımyıldızı yönünde yer alan ve Cassiopeia A olarak da bilinen genişleyen bu enkaz bulutu, yıldızların yaşam döngülerinin son aşamalarına bir örnektir. Bu Süpernova kalıntısını meydana getiren patlamanın ışığı, ilk olarak 350 yıl önce Dünya'dan görülmeye başlandı. Fakat bize ulaşması için 11.000 yıl geçmesi gerekmişti. Yapay olarak renklendirilmiş, Chandra X Işını Gözlemevi tarafından alınan bu görüntü; Cassiopei A süpernova kalıntısındaki hala sıcak olan gazın meydana getirdiği iplikçileri ve düğüm yapılarını gösteriyor. Gökbilimcilerin galaksimizdeki yıldızların geri dönüşümünü keşfetmelerine yardımcı olmak için renklendirilen bu görüntüde; kırmızı silisyum, sarı sülfür, yeşil kalsiyum ve mor renk demir elementinden gelen ışığı gösteriyor. Hala yoluna devam eden patlama dalgası ise, mavi dış halka olarak görülmektedir. Kalınıtının bir nevi röngen görüntüsü sayılabilecek olan bu fotoğraf; Cassiopei A'nın tahmini uzaklığına göre yaklaşık 30 ışık yılı genişliğinde bir alan kaplar. Merkeze yakın parlak benek, yıldızın inanılmaz yoğunluktaki çökmüş çekirdeği olan bir nötron yıldızıdır. NASA Official: Phillip Newman Specific rights apply. Telif Hakkı: Yang Sutie Gece anid... Telif Hakkı: FORS, 8.2-meter VLT A..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/guvenilir-turkce-bilim-kaynaklari/", "text": "Çok az değil mi? Elbette bunlar dışında da birkaç adet buraya ekleyebileceğimiz bilim platformu, sayfa ve site daha var. Onları da zamanla ekleyerek bu listeyi daha da uzatacağız. Ayrıca, üniversitelerin ilgili bilim alanlarına dair sitelerini de takip etmeniz faydalı olacaktır. Ancak diyebiliriz ki, şimdilik güncel biçimde takip edebileceğiniz, yalandan dolandan ve safsatadan uzak güvenilir Türkçe kaynaklar bunlar. Bizden sadece 15.8 ışık yılı uzakta... Uzay mekiği Atlantis'in 21 Temmuz 2..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/haarp-abd-ve-poseidon-kozmik-bir-fantazi/", "text": "Haarp ile ilgili gerçekleri açıklamadan önce, birkaç bin yıl öncesine gidip yaşananlara göz atmakta fayda var: Poseidon, bildiğiniz gibi antik dönemlerde kimi insanların tapındığı deniz ve deprem tanrısıdır. yeri sarsan Poseidon diye bilinir, depremler yaratır, denizlere hükmeder, tsunamilerle cezalandırır insanları. Fakat, gerçekte Poseidon'un bir tanrı değil de, dünya dışı zeki varlıklardan biri olduğu ve Dünya'da tanrı rolü keserek vur patlasın çal oynasın yaşadığı yönünde gizli tutulan tarihi kayıtlar ve metinler var. Fransız arkeolog Engraing de Taavetti'nin ulaşıp yayınladığı bu kayıtlara göre, Poseidon'un gücü elindeki ışıklar saçan bir cihazdan geliyormuş. Ne zaman öfkelense, korkudan dehşete düşmüş antik Yunanlıların gözü önünde bu cihaz ışıklar saçmaya başlıyor, yer sallanıyor, denizler kabarıyormuş. Tabi gerçekte, elindeki cihazın Poseidon'un göklerde gezinen aracının bir kumandası olduğu düşünülüyor. Bu araç da yüksek ihtimalle Poseidon'un yeryüzüne gelmekte kullandığı, uzay yolculuklarını gerçekleştirdiği gemisi. Aletten ışınlar çıkıp yer sallanmaya başladığında, dönemin metinlerinde bu aracın da gökyüzüne yükseldiğinden söz ediliyor. Burada bir konuya dikkat çekmek lazım: Eski Yunanlılar'ın astronomide oldukça iyi oldukları, Dünya'nın yuvarlak olup Güneş çevresinde döndüğünden, yıldızların hareketlerini detaylı bir biçimde hesaplamaya kadar, o çağdaki ilkel teknoloji ile elde edilemeyecek birçok bilgiye sahip oldukları biliniyor. Bu da Poseidon benzeri uzaylı-tanrıların insanlara bu bilgileri verdiğinin açık bir kanıtı. Yoksa böylesi bilgilere sahip olmaları milattan önceki o yıllarda mümkün olamazdı. Zurnanın zırt dediği yer HAARP Projesi ile Poseidon'un bağlantısı. Poseidon'un, Dünya'dan sıkılıp 2.000 yıl önce çekip gittiğinden ve tanrıcılık oynamayı bıraktığından beri birkaç defa daha gezegenimize gelip gittiği biliniyor. Pen State üniversitesinde nükleer fizik uzmanı olarak görev yapan Dr. Paul Edward Johansen'ın sızdırdığı Nasa'nın gizli belgelerine göre, Poseidon'un gemisi ile birkaç kez temas gerçekleştirildiği, hatta Poseidon'un Dünyalıların teknolojik ilerlemesinden etkilenip, bazı kilit uzay teknolojilerinde yardım etmeyi kabul ettiği açıkca yazıyor. Burada asıl önemli olan durum, zaten iyi niyetli olmayan Poseidon'un hava durumu ve depremleri kontrol ettiği teknolojinin temel ilkelerini ABD'ye vermiş olması. Aynı kaynaklara göre; Poseidon, ABD'nin dünyaya hakim olacak teknolojik gelişime ulaşmasını, güçlü fakat kendisine muhtaç bir müttefik haline gelmesini amaçlıyor. Dünya üzerinde ABD'nin deprem ve fırtınalar yaratmakta kullandığı HAARP projesinin bir türlü düzgün çalıştırılamaması da, hem HAARP sisteminin oldukça ilkel bir prototip olmasından, hem de Poseidon'un verdiği eksik teknolojilerden kaynaklanıyor. tam randımanlı bir çalışma için her seferinde Poseidon'a ihtiyaç duyuyorlar. Proje tamamlandığında, ABD ve birkaç küçük bölge haricinde, Dünya'nın tamamında büyük deprem ve tsunamiler oluşturarak insanların çoğu yok edilecek, kalanlar da ellerindeki her şeyi kaybetmiş ilkel toplumlar olarak yaşamaya devam edecekler. Deprem ve tsunamiler haricinde insanları Dünya'ya zarar vermeden yok etmenin yolu yok malesef. Atom bombası ve kimyasal silahlar hem doğaya, hem de diğer hayvanlara onarılması güç büyük zarar veriyorlar. Bu yıkım sonrasında, ABD toplumu Dünya'nın tüm kaynaklarından faydalanacağı gibi, Poseidon önderliğinde galakside ciddiye alınabilecek bir güç olma yolunda büyük bir adım atılmış olacak. Peki Poseidon bu şeytani plan ve ABD ile müttefikliğinden ne elde edecek? Tabi ki, dışlanmış olduğu kendi toplumuna karşı yanında yer alacak bi güç. Böylece Poseidon, yeniden gezegenlere hakim olabilen güçlü bir kişilik haline dönüşebilecek. ."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/haarp-ve-depremi-bilinmeyene-baglama-saplantisi/", "text": "Bilim gelişimimiz öncesinde insanların büyük kısmı, deprem gibi doğal felaketleri tanrının gazabı, bizleri cezalandırması, uyarısı olarak görürlerdi. Ancak artık bilim geçmişe göre büyük oranda ilerledi, depremin nasıl ve niçin olduğunu biliyoruz: Fay hattına ev kurarsan, evini sağlam yapmazsan önünde sonunda yıkılacağından haberdarız. Artık birkaç cahil dışında kimse depremi tanrının kullarını cezalandırması olarak değerlendirmiyor. Ancak, onca bilimsel ilerlememize karşın, depremin yerini ve zamanını tahmin edebilecek düzeye ulaşamadık. Bilemediğimiz için korkuyoruz, depremin tedirginliği ile yaşıyoruz. Ve bilemediğimiz, bizi korkutan, çaresiz kaldığımız tüm doğal afetlerin izahını, binlerce yıldır yaptığımız gibi bilinmeyen bir güçte, HAARP'te arıyoruz. İlkel insanın; açıklayamadığı depremi tanrıların kızgınlığına bağladığı gibi, bilimsel gerçeklerden uzak yaşayan günümüz insan da açıklayamadığı depremi ABD'nin kızgınlığına bağlıyor. Niçin? İnternetin icadı ve yaygınlaşması ile, cehalet kokan fikirlerini toplumun geneline ulaştırmayı başaran, bunu bazen eğlenmek için, bazen de art niyetli fikirlerini yaymak için çabalayan bilim soslu sözler eden şarlatanlar sayesinde. Cahillerden uzak durun. Zeki görünümlü cahillerden ise hem kendinizi, hem de çevrenizdekileri koruyun. Bilim insanlarını dinleyin, onlara güvenin; desteksiz sallayan, delil veya kanıt ortaya koyamayan komplo teorisyenleri ve şarlatanlara değil. 23 Aralık'ta Uzaydan Gelen Virüs Dünya'yı Yok Mu Edecek! 8-10 senedir her yıl sonu yaklaştığ... Evrende yaşamın sadece dünya ile sı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hale-bopp-kuyruklu-yildizi/", "text": "Amatör astronomların, astronomi biliminin en önemli yardımcıları ve profesyonel astronomların en önemli yol göstericileri, hatta ve hatta deyim yerindeyse sağ kolları olduklarını söylesek kesinlikle hata etmemiş oluruz sanırız. 1990'ların Tarkan'dan, Michael Jackson'dan daha ünlü yıldızı olan Hale-Bopp kuyruklu yıldızı, bunun en büyük kanıtıdır. Amatör astronomlar, yapmış oldukları çok sayıda gözlem sonucunda elde ettikleri bulguları profesyonel astronomlarla paylaşarak, çoğu konunun daha detaylı araştırılması ve sonuçlandırılması açısından astronomi bilimine ciddi ölçüde yardımcı oluyorlar. Günümüzde ismini ve yörünge hesaplarını artık iyi derecede bildiğimiz çok sayıda asteroit ve kuyruklu yıldızın keşfinde Amatör astronomların imzaları var. Keşfedilen bu kuyruklu yıldızların arasında, 1990'lı yıllar boyunca isminden sıkça söz ettirmiş, neredeyse bir rock yıldızı kadar ünlü olmuş en parlak kuyrukluyıldız olan; Hale-Bopp kuyruklu yıldızı, çoğunlukla olduğu gibi; bir amatör astronom ve profesyonel astronom tarafından eş zamanlı olarak keşfedildi. Bu kuyruklu yıldız, ilk defa 1995 yılında amatör astronom Thomas Bopp tarafından ABD Arizona'da yıldızları gözlemlenirken, onunla yakın tarihlerde profesyonel gökbilimci Alan Hale tarafından da ABD New Mexico'daki evinin garajının önünden yaptığı gözlemler sırasında keşfedilmişti. Bu nedenle kuyruklu yıldıza, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından her iki kaşif astronomun isimlerinin birleşimi olan Hale-Bopp kuyruklu yıldızı adı verildi. Oort Bulutu'nun iç bölgelerinden çıkıp gelen bu kuyruklu yıldız, 1996 yılında Dünya göklerinde görünmeye başladığında, en uzun süre gökyüzünde kalma rekorunu da kırma amacıyla gelmiş gibiydi. Yörünge periyodu 2.320 yıl olan Hale-Bopp, bir rock yıldızının yapabileceği unutulmaz sahne şovlarına nazire yapar biçimde, tam 18 ay boyunca gök yüzünde çıplak gözle rahatlıkla gözlemlenebildi. Bu kuyruklu yıldız, gökyüzünden kaybolalı çok oldu ve müziği bırakmış olan çoğu rock yıldızı gibi artık hatırlanmaz halde. Tüm bunlardan, gökyüzünde göründüğü dönemdeki Hale-Bopp çılgınlığından habersiz, bizden hala hızla uzaklaşmakta olan bu kuyruklu yıldız; binlerce yıl sonra, 4380'li yıllarda gezegenimizin göklerinde yine sahne alacak. Eğer o zamana kadar kendimizi yok etmemişsek, gökyüzünde yine muhteşem bir görsel, belki yine bir rock yıldızı şöleni sunacak. En üstteki kapak fotoğrafı; profesyonel fotoğraf sanatçısı John Goldsmith'e ait olup, dünyaca ünlü Mısır piramitlerinden Keops ve Hale-Bopp Kuyruklu yıldızı aynı kare içerisinde görülüyor. Rosetta, ESA t... Rosetta, Avrupa Uzay Ajansı t... 31 Ekim 2015 tarihinde kafatası şek..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/halka-nebulasi-gercekten-halka-seklinde-mi/", "text": "Öncelikle bu güzel bulutsunun yıldız oluşum bölgesi olan bulutsulardan farklı olduğunu söyleyelim. Hatta tam tersi olarak gezegenimsi bulutsular ölmekte yıldızlardır. Yıldızların ölüm şeklini onların kütlesi belirler. Halka Nebulası veya diğer adıyla Messier 57 (M57) ölmek üzere olan bir yıldızın kalıntısı olan gezegenimsi bulutsudur. Güneşimizin kütlesinin birkaç katı kütleye sahip yıldızları kaderi, beyaz cüce olarak ölmektir. Yıldız bünyesindeki hidrojenini bitirip helyum yakmaya başladığında, yıldızın hidrostatik dengesi bozulur, kütlesi gaz bir kabuk gibi genişleyerek yayılır. Yıldızın bu aşamasına kırmızı dev deriz. Yıldızın çekirdeği ise küçük bir kütleye sıkışıp kalmıştır. Yakıtının tamamı bittiğinden uzaya savrulan gaz kabuğun ortasında beyaz beyaz parlar ve çevresindeki gaz kabuğu aydınlatır. Halka Nebula da ömrünün bu aşamasını yaşayan bir yıldız ihtiyarıdır. Astronomlar önceleri halka bulutsusunun simit gibi halka şeklinde olduğunu düşünüyorlardı. Sonra bu fikirden vazgeçip küresel bir şekli olduğunu teorize ettiler. Halka şeklinde görünmesine neden olan çevre ve merkezdeki parlaklık farkının ise bir göz yanıması olduğunu söylediler. Küresel gaz kabuğa baktığımızda madde miktarı küresel şeklin sınırlarında üst üste biner ve sınır daha parlak görünür. Fakat daha detaylı araştırmalar bu teorinin halka bulutsusunun yapısını açıklamak için yetersiz olduğunu göstermiştir. Gerçek biçim halkadan çok, amerikan futbol topu benzeri mavi yapı etrafında dolanan çoklu halkalardan oluşmaktadır. Ayrıca içi boş olmaktan çok maddeyle doludur. 2013 yılında daha yüksek çözünürlüklü fotoğraflara dayanan incelemelerle, yüzüğün iç halkasına gömülü karanlık alanlar ve düzensiz gaz yoğunlukları tespit edildi. Bu gaz yoğunluğu ve koyu noktalar iç halkada bisiklet jantına benzer bir görünüm oluşturmuştu. Yapılan araştırmalarla bu görünümün, yaşlı yıldız tarafından fırlatılan soğuk gazın, genişleyen sıcak gazın içine itilmesiyle meydana geldiğini gösterdi. Astronomlar benzer şekli diğer gezegenimsi bulutsularda da tespit etmişlerdir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/halley-kuyruklu-yildizi/", "text": "Eskiden teleskoplar olmadığı için gökyüzünde gördüğümüz her şeyi yıldız olarak isimlendirmişiz. Mesela Satürn gezegeni için Zühal Yıldızı demişiz. Göktaşlarının atmosferde yanmasına yıldız kayması demişiz. Aslında Dünya, Güneş etrafında göndüğü için izafi olarak yıldızlar yavaş da olsa hareket ediyor gibi görülürler. Ancak bizim halk dilinde yıldız kayması dediğimiz durum, gerçekte bir göktaşının atmosferde yanmasıdır. Halley Kuyruklu Yıldızı aslında tozlu-buzlu bir göktaşı. 76 Yılda bir Dünya'nın yakınından geçer ve tarih boyunca bu kuyruklu yıldızın her gelişinde ilginç olaylar ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu, zaten her zaman gerçekleşen ilginç olaylar, bu kuyruklu yıldızın geçişine yorulmuştur. İlk defa Edmund Halley (1656 1742) bu kometin Güneş'in yörüngesinde dönen bir göktaşı olduğunu tespit edip her 76 yılda bir Dünya'nın yakınından geçeceğini hesap etti. Bir sonraki ziyaretinin 1758 yılında olacağını hesapladı ve gerçekten de Halley Kuyruklu Yıldızı 1758'de Dünya semalarından görüldü. Fakat Edmund Halley, 1758'e yetişemeden 16 yıl önce ölmüştü. 1758' de Edmund Halley'in hesaplarının doğru çıkması üzerine bu kuyruklu yıldıza Halley ismi verildi. Edmund Halley aynı zamanda herkese küsmüş, Cambridge Universtesinde kendi halinde bilimsel araştırmalarda bulunan ve kimse tarafından çok da bilinmeyen Sir Isaac Newton'un eserlerinin basılıp gün yüzüne çıkmasını da sağlayan kişidir. Astronomlar ve tarihçiler Edmund Halley'den sonra geriye doğru hesap yaparak Dünya literatüründe inceleme başlattılar ve milattan önce 240 yılında Çinlilerin Halley Kuyruklu Yıldızını resmettiklerini buldular. Hz İsa'nın doğumunda görüldüğü söylenen kuyruklu yıldızın da Halley olabileceğini hesapladılar. Hz Isa'nin doğum günü tam olarak bilinmemekle birlikte 24 Aralık 0000 olduğu tahmin ediliyor. Ünlü Yazar Mark Twain 1835'te Halley Kuyruklu Yıldızı görüldükten 15 gün sonra doğmuştu. Otobiyografisinde ise Halley'in bir sonraki görünmesinde öleceğini yazmıştı. Hakikaten 21 Nisan 1910'da Halley Kuyruklu Yıldızının görülmesinden sonra öldü. Halley Kuyruklu Yıldızı Dünya'yı en son 1986 yılında ziyaret etti. Bir sonraki ziyareti 2061 yılında olacak. 15 km uzunluğunda ve 8 km genişliğinde olan bu komet Güneş'e yaklaştığında; buharlaşıp Güneş rüzgarı ile arkasına doğru saçılan toz ve buz bulutu parlıyor ve kuyruk gibi görülüyor. Kuyruklu yıldızın gerçek şekli ise, bir fıstık gibi. Yörüngesi ise sıradışı bir elips biçiminde. Güneşe Venüs'ten daha yakın olabildiği gib Plüton'dan da daha uzağa gidebiliyor. Kömürden kara bir yapıya sahip, Güneş'ten aldığı ışığın sadece %4'ünü geri yansıtıyor. Bir sonraki ziyaretinde üzerine kameralı bir uzay aracı bindirebilirsek 76 yıllık serüvenini de takip etmiş oluruz. Eğer 80 yıl yaşarsanız ve doğru zamanda doğduysanız Halley'i bir çocukluğunuzda bir de yaşlılığınızda görürsünüz. Halley'in üçüncü gelişinde ise, siz olmayacaksınız. Cometin yörungesi neden bu kadar sapkın. Yörungesi Elips bile olsa neden güneş merkezde degil."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hangi-gezegenden-gunes-ne-buyuklukte-gorunuyor/", "text": "Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin her birinden bakıldığında, yıldızımız Güneş gökyüzünde çok farklı büyüklüklerde görülür. Gezegen Güneş'ten ne kadar uzaksa, doğal olarak gökyüzünde kapladığı alan o kadar küçük oluyor. Öyle ki, Uranüs, Neptün ve Plüton göklerinde Güneş'in o alışık olduğumuz yuvarlağı neredeyse görünmez olur. Aşağıda gördüğünüz diyagramda, Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerden bakıldığında yıldızımızın gökyüzünde Dünya'da göründüğüne kıyasla ne büyüklükte yer aldığını orantılı olarak görebilirsiniz. Gökcisimlerinin gökyüzünde görünür büyüklüklerine, astronomide açısal büyüklük adı veriliyor. Cismin gökyüzünde kapladığı alan, büyüklüğü ve uzaklığı ile orantılıdır. Tüm gökyüzünü bir çember kabul edip, 360 dereceye bölerseniz, gökcisimlerinin bu çemberin dış yüzeyinde ne kadar alan kapladığını açısal bir değerle ifade edebilirsiniz. Örneğin, Ay'ın çapı yaklaşık 3.400 km, bize uzaklığı ise yaklaşık 380 bin km'dir. Bu uzaklıktan, bu büyüklükte bir cismin gökyüzünde kapladığı alan 0.5 derecedir. Güneş ise yaklaşık 1.4 milyon km'lik çapı ile bizden 150 milyon km uzaklıktadır. Gökyüzünde kapladığı alan ise tıpkı Ay gibi 0.5 derecedir. Yani Ay'dan çok daha büyük olmasına rağmen, uzaklığı çok fazla olduğu için gördüğümüz açısal büyüklüğü Ay ile hemen hemen aynıdır. Gökcisimlerinin açısal büyüklükleri çok çok küçük olduğu için, derece birimi fazla büyük gelir. Bu nedenle 1 derecenin 3.600'de biri olan arksaniye birimi açısal büyüklük tanımlama için kullanılır. Buna göre, 0.5 derecelik Ay'ın açısal büyüklüğü yaklaşık 1.800 arksaniye olur. Uzaklığa bağlı olarak açısal büyüklüğün de küçüldüğünü söylemiştik. Örneğin Güneş'in neredeyse iki katı büyüklükte olan Sirius yıldızı, Dünya'dan bakıldığında 0.0059 arksaniyedir. Jüpiter gezegeni, uzaklığına bağlı olarak Dünya'dan 29.8 ila 49.06 arksaniye arasında bir açısal büyüklüğe sahiptir. Farkettiğiniz gibi, uzak yıldızların açısal büyüklükleri çok ama çok küçük olduğu için teleskoplarımızla ancak ışık noktaları şeklinde görünebilirler. Dolayısıyla ne kadar büyük bir teleskopla bakarsak bakalım hiçbir yıldızın yüzeyini görüntülememiz mümkün değildir. Açısal büyüklükle ilgili daha detaylı bilgiyi bu linkten ulaşabileceğiniz yazımızdan alabilirsiniz. Sorunun genel cevabı, çoğumuz için ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/harici-duygular-yuksek-algi-gerceklik/", "text": "Hiç diliniz ile görebilmeyi, hissederek anlamayı, yada kör bir insanın ses dalgalarını kullanarak görebileceği aklınıza gelir miydi? Gelişen teknoloji ve bilim, bizlere doğa ananın verdiğinden daha fazlasını verebileceğini gösteriyor. Bir noktada şu an neler yapabildiğimizi yada neleri yapabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Aslında benim Yapay Umwelt Geliştirme olarak adlandırdığım bir teknoloji olan YUG, bizlere sahip olduklarımızın ötesini vaat ediyor olabilir. Umweltten kısaca bahsedecek olursak; umwelt, gerçekliğin farklı alanlarını farklı duyular ile algılamaktır. Biz insanların umwelti, elektromanyetik spekturmun 10 trilyonda 1'ini oluşturan görünür ışıktan, yılanların umwelti, kızılötesi algılayıcılarından, arıların umwelti, ultraviole ışını algılamasından, kuşarın umwelti, dünyanın manyetik alanını algılamasında, köpeklerin umwelti, yüksek koku algılama becerilerinden, kara hayalet balığının umwelti, elektriksel uyarılardan ibarettir. Her canlı gerçekliğin çok küçük bir kısmını algılayacak şekilde evrimleşmiştir. Her canlının, nasıl bir umwelt meknizmasına sahip olacağına karar veren mekanizmaya doğal seçilim denir. Bu mekanizmayı çözmek için önümüzde uzun bir süre olduğunu düşünürsek YUG'a yönelmek yerinde olacaktır. YUG'dan bahsetmeden önce YUG'u düşünmemize neden olan duyu değiştirmeden bahsetmemiz gerek. Duyu değiştirmeyi yani dil ile görebilmeyi, kulak ile hissedebilmeyi, yada sağar bir insanın hissederek duymasına olanak sağlayan şey; beynin ve sinir sisteminin çalışma prensibidir! Doğuştan kör yada sağır bir insan beynin duyu değiştirmeye olanak sağlaması ile dolaylı bir şekilde bu duyulara kavuşabilir. Günümüzde bu teknoloji aktif olarak kullanılmakta ve geliştirilmektedir. Doğuştan duyu organlarının herhangi birini kaybetmiş birey için umweltin sadece küçük bir kısmı geçici olarak kapanmıştır. Ama beyinde bulunan ilgili kısım sorunsuz bir şekilde çalışıyordur. Özetle duyu değiştirme; beyne bilgiyi alışılmadık yollardan sağlamak demekti. Beyin ise bu bilgiyi anlamanın bir yolunu buluyordu. Buna ilk ve en büyük kanıt 1969'da nature dergisinde yayımlanan bir makaledir. 1960'lı yıllarda wisconsin üniversitesinde nörobilimci olan Paul Bach-y-Rita, görme engellilere yeniden görme duyusunu kazandırmanın yollarını arıyordu. Kişinin alın bölgesine yerleştirilmiş bir video kameraya gelen video bilgisi, sırtta yer alan ve ufacık titreştiricilerden oluşan bir dizgeye girdi olacak şekilde dönüştürülür. Böyle bir aygıtı takıp gözleriniz bağlı halde odada yürüdüğünüzü düşünün. Önce sırtınızın bir bölümünde tuhaf bir örüntüyle kendini gösteren titreşimler hissedeceksiniz. Gözleri görmeyen deney katılımcıları bu görsel-dokunsal değişim gözlüklerini takıp bir hafta kadar ortalıkta dolaştıktan sonra, yeni bir ortamda yönlerini bulmada oldukça başarılı hale gelirler. Sırtlarında hissettiklerini, yönelecekleri doğrultunun bilgisine çevirebiliyorlardır artık. Ama işin asıl şaşırtıcı yönü bu değildir. Asıl şaşırtıcı olan, dokunsal girdileri algılamaya; onlar aracılığıyla görmeye başlamalarıdır. Yeterince uygulama yaptıktan sonra bu dokunsal girdiler, çevrilmeye ihtiyaç duyan bilişsel bir bilmece olmanın ötesine geçerek, dolaysız bir duyum haline gelir. Thomson, sadece birkaç milimetre genişliğindeki çift modüllü küçük implantlar tasarlayarak deneyine başladı. İmplant, kafaya bağlı kızılötesi detektörün çıktısını; farenin özellikle bıyıklarca algılanan dokunma sinyallerine cevap veren, duyu korteksine yerleştirilmiş elektrikli mikrostimülatörün mikrodizisine iletti. Daha sonra, susuz bırakılmış fareleri, yuvarlak alandaki üç su ağızlığını birbirinden ayırt edecek şekilde eğitti. Her ağızlık rastgele bir düzende ışık yayıyordu; su ödülünü almak için farelerin yapması gereken tek şey, ışık yanan ağızlığa gitmeleriydi. Fareler oyunun kurallarını öğrendiğinde Thomson ışıkları kızılötesiyle değiştirdi. Çalışma baştan beri mükemmel olsa da Thomson bununla yetinmedi. Bir kere, farelerde yalnızca bir adet kızılötesi detektör vardı, bu da derinlik algısını oldukça kısıtlıyordu. Diğeri de fareler teknik olarak kızılötesini görmüyor, hissediyorlardı çünkü bütün işi yapan duyu korteksleriydi. Ama en çok şaşılacak an, implantları farelerin görsel korteksine yeniden yerleştirdiği zaman yaşandı: Bu sefer, hayvanların su deneyini öğrenmesi yalnızca bir gün sürdü. Beyine bilginin hangi yolla geldiğinin bir önemi olmadığının en güzel kanıtlarında biridir bu deney. Açıkcası beynin kortkesler arası senkronize oluşuna muazzam bir örnek vermesi de muazzam. Aslında bu gelişme beyni eş zamanlı kullanamıyoruz tezine kısmende olsa anti-tez niteliğinde. Beyine bilgi geliyor ve beyin o bilgiyi nerede ve hangi hızla işlemesi gerektiğini bir şekilde biliyor. Neden için YUG'u geliştirmemiz çok önemlidir. Çünkü evrensel gerçekliği irdelemek için çeşitli evrensel yasaları, tek bir gerçekliği referans alarak değerlendirmek gerekir. Bunun içinde umweltimize yapay duyu ve algı donanımlarını eklememiz kaçınılmazdır. Gerçeklik, 5 duyu organımız ile aldığımız elektirksel verilerin beyin tarafından yorumlanması sonucu oluşan kompleks bir olgudur. Bu yüzden algılarımızda yapacağımız değişiklikler gerçekliğimizide değiştirecektir. Sonuç olarak sahip olduğumuz duyular ile tatmin olmayıp, gerçekliğin daha büyük bir kısmını anlamak için YUG'u uygulamaya geçirmek doğa ana tarafından takdir edilecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/havacilik-uzay-ve-psikoloji-kongresi/", "text": "7-8 Aralık 2019 tarihlerinde, Türkiye'de ilk kez Havacılık, Uzay ve Psikoloji kongresi düzenlenecek. Kongrede, çok sayıda uzman isim konuşmacı olarak yer alıp bilgi ve tecrübelerini katılımcılara aktaracak. Kozmik Anafor Astronomi Platformu'nun da destek verdiği; İstanbul Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek olan, havacılık, uzay ve psikoloji alanlarında ülkemizdeki eksik ve yanlış bilgileri düzeltip, yeni ve doğru bilgilerin halkımıza ve bilim insanlarımıza aktarılacağı kongre, aynı zamanda 7 Aralık Dünya Sivil Havacılık gününe denk geliyor. Kongrenin Onursal Başkanı, Havacılık ve Uzay Psikolojisi kitabının yazarı ve Havacılık Tıbbı Derneği Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Çetingüç, NASA Astrofizikçisi Dr. Umut Yıldız, Türk Havacılık Tarihi adlı kitabın yazarı Stuart Kline, Safsatalar gibi beş popüler kitabın yazarı Dr. Tevfik Uyar, Türk Hava Kuvvetlerinin Doğuş Yılları kitabının yazarı, Emekli Havacı Pilot Tümgeneral İrfan Sarp, Havada Kalan Sorular gibi üç havacılık kitabının yazarı Kaptan Pilot Menderes Çakıcı, Havacılıkta Emniyet Yönetimi kitabı yazarı Prof. Dr. Ender Gerede, Türk Hava Yolları ve İstanbul Üniversitesi ortaklığında kurulmuş Havacılık Psikolojisi Araştırmaları Enstitüsü'nün Kurucu Müdürü Prof. Dr. Pınar Ünsal gibi uzman isimlerin de konuşmacı olarak yer aldığı alanında uzman 23 konuşmacı sunumlarını gerçekleştirecek. Ülkemizde ilk kez gerçekleştirilen bu kongreye akademisyenler, üniversite öğrencileri, psikoloji-havacılık çalışanları ve havacılık, uzay ve psikoloji meraklıları katılabilecekler. Katılım bilgileri ve kayıt için bu adresi ziyaret edebilirsiniz. Kongrenin etkinlik takvimi için ise, bu adresten bilgi almanız mümkün. Aynı zamanda güncel bilgileri almak için kongrenin Instagram hesabını takip etmeniz de faydalı olacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hawking-isimasi/", "text": "Adından da anlaşılacağı gibi Hawking Işıması ünlü fizikçi Stephen Hawking tarafından öne sürülmüştür. 1975 yılına kadar fizikçiler kara delikler gibi muazzam yoğunluğa sahip kozmik canavarların hiçbir zaman ölmeyeceğini düşünüyorlardı. O zaman ki fizikçiler için yıldızların, gezegenlerin, hatta nötron yıldızlarının ölmesini bile çok doğal karşılıyorlardı. Yalnız konu kara deliklerin yaşam döngülerinden açılınca, olanlar biraz çığırından çıkıyordu. Kara delikler ölemezlerdi, çünkü ölmeleri için kütle veya enerji kaybetmeleri lazımdı. Ve çoğunuzun da bildiğiniz gibi; olay ufkuna giren ışık bile olsa, bir daha olay ufkunun dışına çıkamazdı. Işık saniyede 299,792,458 metre yol kat etmesine rağmen, bir kere olay ufkuna girdikten sonra terk edemez. Yani bunu ışık bile yapamıyorsa, başka nasıl bir parçacık olay ufkunu terk edip kara deliğe kütle kaybettirip onu günbegün öldürebilirdi ki? Bu soru 1975 yılına kadar cevapsız kaldı ve işte birazdan böyle bir sorunun bile cevabını bilim bize verecek. Bu cevabı anlayabilmek için kuantum mekaniğini iyice bilmemiz gerekiyor. Kuantum mekaniği bizlere boş uzayın bile gerçekte hiçbir zaman boş olmadığını ve ne yaparsak yapalım tamamen boş bir ortam yaratamayacağımızı söyler. Çünkü her yerde saniyenin en ufak kesirlerinde bile milyarlarca parçacık çifti var olup yok olur. Bu termodinamikle çelişiyor gibi gözükse de, biraz yakından baktığınızda böyle bir çelişkinin olmadığını görürsünüz. Oluşan madde çiftlerinden birisi + kütleli ve diğeri kütlelidir ve bunlar etkileşime girince toplam enerji 0 olur ve herhangi bir yasa ihlal edilmeden kuantum mekaniği termodinamikle çelişmeden yoluna devam eder. Kara delikler, kuantum mekaniksel açılardan ele alınmazlarsa ölümsüzlerdir ve bu da fark edeceğiniz gibi büyük bir sorun teşkil eder. Çünkü sonsuza kadar yaşayan kozmik cisimler uzay-zamanda çok bol bulunurlar. Çok bol bulunmuyor olsalardı dahi sonsuza kadar yaşamaları bizim için sorundur. Hawking'e göre kara deliklerin olay ufkunun etrafındaki uzay boşluğunda kuantum mekaniğinin izin verdiği ölçülerde kuantum dalgalanmaları gerçekleşir bu dalgalanmaların yarattığı negatif enerjili parçacık ve bu parçacığın çifti olan parçacık etkileştiklerinde birbirini yok eder. Ancak enerjili parçacık olay ufkundan içeri girip kara delik tarafından yutulursa ve + enerjili parçacık olay ufkundan uzaklaşırsa, bu olay kara deliğe kütle kaybettirir. Negatif enerjili parçacık kara delik tarafından yutulduktan sonra etkisi çok azda olsa E=MC2 eşitliğine denk gelen kütle kadar negatif kütle, kara deliğin kütlesine eklenir ve bu ekleme işlemi kara deliklerin kütle kaybedip buharlaşmalarına neden olur. Ancak kara deliklerin bu özellikleri şu ana kadar gözlemlenememiştir. Yani matematiksel olarak ortaya konulmuş olsa bile, sadece varsayımsaldır ve gözlemlenmesi bir hayli zordur. Ayrıca kara deliklerin radyasyon yaymasını sağlayan içine düşen enerjili parçacık değil, dışarıda kalıp kaçan + enerjili parçacıktır. Kısacası kara delikler tamamen ölümsüz olmasalar bile, gözlemsel kanıtlarımız olmasa dahi şimdilik neredeyse ölümsüzdürler demek zorundayız. Yine de burada bir kısıtlama yapmak zorundayız: Makro kara delikler Hawking Işıması yaparak kütle kaybederler ve yavaşça belki trilyonlarca yıl içinde ölürler, mikro kara delikler ise makro kara deliklerin aksine saniyenin çok ufak bir kesrinde bu kuantum dalgalanmalarının etkisiyle buharlaşırlar. Bilim insanları bizden 2.5 milyon ı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hawkinge-gore-insanligin-omru-1000-yildan-az/", "text": "Son zamanlarda oldukça aykırı ve bolca karamsar söylevlerini duymaya başladığımız Stephen Hawking, içinde bulunduğumuz dönemin en başarılı fizikçilerinden biri. Bu başarılı bilim insanının söyledikleri bir süredir tartışmalar yaratıyor ve büyük ilgi çekiyor. Son olarak Oxford Union Society'de bir konuşma yaptı ve Dünya üzerinde kaldığımız sürece insanlığın ömrünün 1.000 yıldan uzun olmadığını dile getirdi. Hawking aslında şunu ısrarla belirtiyor son zamanlarda: İnsanoğlu, uzayı keşfe çıkmalı ve diğer gezegenlerde yerleşik koloniler kurarak yayılmalı. Bir anlamda Dünya'ya olan bağımlılığına son vermeli. Kişisel görüşüm, Hawking'in bu düşüncesinin doğru olduğu yönünde. Evet, eğer evrende yüzbinlerce, milyonlarca, hatta milyarlarca yıl boyunca insanoğlunun neslinin devam etmesini istiyor ve umuyorsak, Dünya'ya olan bağımlılığımızı sona erdirmeli ve başka gezegenlere yayılmanın yollarını aramalıyız. Bu ilk etapta Mars olur, sonrasında Jüpiter ve Satürn'ün uyduları ve devamında uzak yıldızların çevrelerinde dolanan başka gezegenler olur. Bu sadece benim kişisel düşüncem değil, hemen bütün bilim insanları böyle düşünüyor. Çünkü, gezegenimiz Dünya bize dost canlısı bir yaşam ortamı sunuyor olmasına rağmen, önünde sonunda yetersiz hale gelecek. Dünya'nın kaynakları sınırsız değil, ama insanoğlunun isteklerinin sınırı yok, kaynakları tüketiyoruz. Ayrıca gezegenimiz göktaşları, gamma ışın patlamaları, büyük küresel iklim dönüşümleri gibi insanlığın sonunu getirebilecek tehlikelere son derece açık durumda. 100-200 yıl içinde dev bir göktaşının gezegenimize çarpıp yaşanmaz hale getirmeyeceğini kimse iddia edemez. Bu tehlikeler belki binlerce, hatta yüzbinlerce yıl boyunca gezegenimize uğramayabilir, ama önünde sonunda gerçekleşecek. Bunlardan korunabilmemizin tek yolu ise, yaşayabilecek başka bir gezegenimizin olması. Bununla beraber, Hawking artık abartmayı seviyor. Az önce anlattığım gibi, insanoğlu yeni bir ev veya evler bulmak zorunda. Ama bu zorunluluk, eğer yapamazsak insanlığın maksimum bin yıl içinde yok olacağı anlamına gelmiyor. Yüz bin yıl içinde yok olacağımız anlamına bile gelmiyor. Kimbilir, belki 10 milyon yıl daha gezegenimiz üzerinde kaza bela yaşamadan var olmamız mümkün olabilir. Evet, süre uzadıkça türümüzün hayatta kalma oranı düşüyor ama, bu kadar karamsar olmamız için de bir neden yok. Sözün kısası, insanoğlu önümüzdeki yüzyıllarda Mars'tan başlayarak kendine yaşayabileceği yeni gezegenler bulacaktır. Bundan hiçbirimizin şüphesi yok. Şu anda bile son derece yetersiz teknolojimizle Mars'ta kolonileşme hayalleri kuruyoruz, atılımlar yapmaya çalışıyoruz. Hawking, kötümser bakış açısını belki bizi kamçılamak için bir silah olarak kullanmaya başlamış ve bundan keyif alıyor da olabilir. Fakat biz bu kadar kötümser değiliz; başka gezegenlere yerleşmez isek birkaç bin yıl içinde yok olacağımızı da düşünmüyoruz. Çünkü insanlığın, çok büyük felaketler haricinde her türlü sorunu çözebilecek zekaya ve hayatta kalma güdüsüne sahip olduğunu biliyoruz. Çoğu canlı türü evrimleştiği ve alışık olduğu coğrafya dışında yaşayamazken; biz insanlar çöllerden kutuplara, dağ başlarından kurak ovalara kadar her yere yayılmış ve buralarda başarıyla yaşayabilen bir türüz. Gezegenimiz tümüyle yaşanmaz hale gelmedikçe, her şekilde hayata tutunup varlığımızı devam ettiririz. Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hawkingin-evrenin-tanriya-ihtiyaci-yok-sozleri-ve-bilimin-bakis-acisi/", "text": "Hawking'in evrenin var olabilmek için bir tanrıya ihtiyacı yok sözüne karşı dururken yapılan en pragmatik davranış; bir tetikleme mekanizması olması gerektiğini öne sürmek, bunun sonucunda nasıl yerine neden sorgusuna dönmeye çalışmak oluyor. Bilimi diğer düşünce tarzlarından farklı kılan olgu, olaylara neden oluyor? şeklinde değil, nasıl oluyor? sorusu eşliğinde bakmasıdır. Nasıl oluyor sorusu evrenin işleyiş mekanizmalarını keşfetmeye başlamamızın altında yatan en büyük zihinsel dönüşümlerden biridir. Böylelikle yağmurun yağmasının nedenlerini tartışmak yerine, meteoroloji bilimini oluşturup nasıl olup da yağdığını bulmamız mümkün oldu. Bu arada tetikleme mekanizması derken elbette Tanrı'yı kastediyoruz ki, inançlı okurlarımız bunu yanlış anlamasınlar. Bilim artık bize; evrenin bir noktadan aniden genişleyerek oluştuğunu, ilk patlamanın sonrasında evrenin fizik yasaları etrafında bugünkü şeklini doğal bir evrim süreciyle aldığını ikna edici biçimde kanıtlarıyla ortaya koyuyor. O halde inanç gözüyle bakarsak bilim, evrenin var oluş anını, yani tanrının ol dediği anı bize göstermeyi başarıyor. Böylelikle, binlerce yıldır yaratılış efsanelerinde türlü şekillerle anlatılmış olan genesis anının nasıl ve ne zaman gerçekleştiğini bilebiliyoruz. Bu bilgiye din adamları sayesinde değil, bilim insanları sayesinde eriştik. Elbette ki bu bilim insanlarının yüklü bir kısmı bir dini inanca sahip değil. O nedenle korkmadan peki ya ilk patlama anından öncesi nasıldı? sorusunu sorabiliyorlar. Hawking'in açıklamaları sonrasında yanılgıya düşüp Tanrı'nın müdahalesi olmaksızın bu evrenin var olamayacağını dile getirenlerin düştüğü yanılgı aslında şu: Hawking, şu an gördüğümüz evrenin ilk patlama ve sonrasında var olabilmesi için bir tanrısal müdahaleye ihtiyaç duymadığını söylüyor. Evet, genleşmeye başlayan tekilliğin şimdilik nereden ve nasıl geldiğini göz ardı edersek Hawking haklıdır. Ki zaten, Hawking tekilliğin kökeni ile ilgili değil, o anın sonrasında olanlar ve olabilecekler hakkında konuşurken bu yorumu dile getiriyor. Çünkü gerçekten de, öyle ya da böyle bir ilksel atom varsa ve bu tekillik doğası gereği kararsız olmak zorundaysa evren için bir yaratıcı gerekmez. Tüm bunlar anlatılırken, ortaya tekilliğin mimarı kimdi peki şeklinde bir felsefi yaklaşımla çıkmak doğru bir hareket değil. Çünkü bu yapıldığında tartışılan konunun dışına çıkılıyor. Bu konunun kim koydu onu oraya çerçevesinde konuşulabilmesi için bilim insanlarının büyük patlama öncesi hakkında yapacağı çalışmaları tamamlamasını ve bu konudaki savlarını ortaya sürmelerini beklemek gerekli. Eğer bir bilim insanı; evrenin oluştuğu ilksel atom şuradan gelmiştir ve sonsuz sınırsız uzayda bu madde yumaklarından daha bir sürü vardır, bizim içinde yaşadığımız evren sonsuz süredir devam eden bu madde yumağı genişlemelerinin sonuçlarından biridir. Kimi yumaklar ilk patlamanın ardından genişlemeye devam ederken, kimi yumaklar büzüşüp tekrar tekilli haline dönerler ve bir daha genişlerler derse, konuya bunların kaynağı nedir peki sorusuyla yaklaşmak mümkün olabilir. Fakat şu anda konuyu; ilk madde nereden geldi ve neden oradaydı sorusuna indirgemek en başta Hawking'e ve onun evreni anlayabilmek için gösterdiği çaba ve çalışmaya saygısızlık olur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hayabusa-2-ryugu-asteroitinden-ornek-toplamayi-basardi/", "text": "Japon Uzay Ajansı JAXA'nın asteroit sondası Hayabusa 2, geçtiğimiz günlerde kendisinin ilk uzay taşı örneklerini Ryugu Asteroiti'nden aldı. Hayabusa 2, Ryugu'nun yüzeyine döne döne yaklaştı, yakın menzilden kayalık bir alana 5 gramlık tantal kurşununu ateşledi ve bünyesinde barındırdığı özel olarak tasarlanmış örnek alma borusunu kullanarak ateşleme sonrasında asteroit yüzeyinden saçılan maddelerden parçalar topladı. Görev ekibinin üyeleri, 22 şubat günü saat yaklaşık 6.30'da (Avrupa saati ile 23.30'da) merminin ateşlendiğini ve Hayabusa 2'nin planlandığı gibi harekete geçtiğini bildirdiler. Ancak merminin gerçekten ateşlenebildiğini ve örneklerin ortaya çıktığını doğrulamaları birkaç saatlerini aldı. Hayabusa 2, Aralık 2014 tarihinde fırlatılmış ve Ryugu'ya geçtiğimiz yılın haziran ayında ulaşmıştı. Araç, bu son inişinden önce de bir kaç kere asteroitin yüzeyi ile temasa geçmişti. Örneğin; eylül ayında Hayabusa 2 ana aracı, yüzeye iki tane küçük zıplayan gezgin aracı ve bunların arkasından birkaç hafta sonra da MASCOT adlı bir mikrodalga fırın büyüklüğündeki iniş aracını göndermişti. MASCOT'un bataryası yaklaşık 17 saatlik bir yüzey çalışmasından sonra tükendi. Ki bu süre, planlanan süreden birazcık daha fazlaydı. Owl ve Hibou adındaki diğer iki küçük iniş aracı ise hala sağlam. Hayabusa 2'nin asıl hedefi, bilim insanlarının Ryugu gibi karbon zengini asteroitlerin Dünya'daki yaşamın ortaya çıkmasında oynamış olabileceği rolü ve aynı zamanda Güneş Sistemi'nin erken tarihini ve evrimini daha iyi anlamalarına yardım etmekti. Toplanan örnekler bu hedef için oldukça önemli. Ryugu'dan alınan örnekler Dünya'ya Aralık 2020'de özel bir dönüş kapsülü ile geri gelecek. Ve Dünya'nın her yerindeki bilim insanları laboratuvarlarda bu numuneleri çok daha dikkatli ve titiz bir şekilde inceleyecekler. Görevin sonunda elde edilecek ödül, Hayabusa'nın bu zaman kadar elde ettiği materyallerden çok daha fazlasını içerecek. Sebebi ise, ana aracın önümüzdeki haftalar ve aylarda başka iki farklı görev ile daha fazla örnek toplaması beklenmesi. İkinci örnek toplama görevi, bugüne kadar olanlara benzer şeyleri ortaya çıkaracak ancak üçüncü görev önemli derecede farklı olacak. Hayabusa 2, Ryugu'ya bu sefer bakır bir mermi fırlatacak, daha sonra tozun temizlenmesi için biraz bekleyecek ve sonrasında yeni oluşan kraterden materyal toplamak için kraterin üzerine yerleşecek. Bu alınacak yüzey altı materyalleri, bozulmamış ve derin uzay radyasyonundan etkilenmemiş olacak. Bu son örnek toplama işinin yani üç gün süren alçalma ve yakalama manevrasının sonucunun aslında ekim ayında olması planlanıyordu. Ancak Hayabuya2'nin gönderdiği görüntülerde Ryugu'nun tahmin edilenden daha fazla engebeli olduğu görüldü ve görev ekibi, uygun ve güvenli bir örnek toplama alanı bulup tanımlamak için biraz daha vakit istediğinden dolayı görev şubat ayına kaldı. Galileo uzay aracı, 29 Ekim 1991 ta... Bir kara deliğin olay ufkunun ilk d... Nasa'nın Kanada ve Japonya uzay aja..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hayalet-parcacigimiz-notrino/", "text": "Evreni dolduran atom altı parçacıklar arasında en gizemli olanlarından biri nötrinodur. hayalet dememizin sebebi bu. Nötrinolar, büyük çoğunlukla yıldızların içinde oluşan parçacıklardır. Yıldız içerisinde olup bitenleri çekirdekteki termonükleer reaksiyonlar sayesinde anlıyoruz. Bu reaksiyonlar hakkındaki bilgileri de bize biricik parçacıklarımız nötrinolar veriyor. Yıldızlar kendi kütle çekimiyle bir arada kalan nükleer füzyon reaktörleridir. Kütle çekiminin içe doğru çekimi ve sıcak gazların dışa doğru itimi arasında denge sağlanır. Kütlesi daha yoğun olan yıldızlar hızlı yaşarlar ve dehşet verici süpernova patlamalarıyla erken ölürler. İşte nötrinolar, yıldızların merkezlerindeki füzyon tepkimelerinde, süpernova patlamalarında, atmosferimizi bombardıman eden kozmik ışınlarla atmosfer molekülleri arasındaki çarpışmalarda ve parçacık bozunmalarında ortaya çıkan parçacıklar. Elektrik yükü taşımadıklarından ve temel doğa kuvvetlerinden yalnızca kütle çekiminden etkilendikleri için nötrinolar son derece zayıf etkileşimli parçacıklar olarak nitelenirler. Işık hızına yakın hıza sahip olan, elektriksel yükü sıfır olan temel parçacık olarak tanımlanabilir. Maddelerin içinden neredeyse hiç etkileşmeden geçebilirler. Öyle ki, milyarlarca ışık yılı kalınlığındaki kurşun bir bloktan ddahi hiçbir şey olmamış gibi geçip gidebilirler. Güneş içerisindeki füzyon reaksiyonlarından da Dünya üzerine nötrino yağmurları olmaktadır. Hatta Dünya'ya santimetre kare başına Güneş kaynaklı 60- 65 milyar nötrino düşer. Dahi fizikçi Enrico Fermi, günümüzde geçerli olan 'Beta bozunumu kuramını' ortaya attı. Beta bozunumu; atom çekirdeğindeki proton ve nötronun bir proton, bir elektron ve nötrinoya -dönüşmesi- bozunmasıdır. Bu kuram adeta puzzle parçaları gibi birbirini tamamlıyordu ve gözlemleri de açıklıyordu. Enerji korunumu ilkesi de vazgeçilmekten kurtulmuştu. Nötrinolar her şeyi açıklığa kavuştursa da gözlemlenemiyordu. Sadece 'kayıp enerji' sinyallerinden takip ediliyordu. Maddeyle çok nadir etkileşime girdikleri için, bilim insanları 20 yıl boyunca bu hayalet parçacıkları nötrinoları keşfetmek için uğraştılar. Nihayet çok duyarlı bir detektörle ilk kez 1956'da gözlemlendi. Clyde L. Cowan ve Frederic Reines ABD'deki Savannah River nükleer reaktöründe oluşan milyarlarca nötrinodan birkaçıyla etkileşime girmeyi ve nötrinoların kesin varlığını ispatlamayı başardılar. Bu keşif Clyde L. Cowan ve Frederic Reines'a 1995'te Nobel ödülünü kazandırdı. Hayaleti andıran nötrinonun etkileşimleri ancak çok büyük ve duyarlı detektörlerle gözlemlenebilir. Bir nötrinonun sıradan bir madde ile çarpıştığı nadir durumlarda dairesel hayaletimsi bir ışık çakması ortaya çıkar. Algılanabilmesi için oldukça büyük ve etkili parçacık detektörlerine ihtiyaç duyulmuştur. Diğer kozmik parçacıkların etkilerinden uzak olabilmek için genellikle yer altı madenlerinde inşa edilmiş içi saf su ya da başka sıvılarla doldurulmuş depolar ve çevresindeki detektörlerden oluşan nötrino gözlemevleri bulunmaktadır. Gerçekleşen çarpışmaların sayı ve enerjilerinden bu gizemli parçacıklarla ilgili sonuçlar çıkartıyorlar. Bu sorunun cevabı, Güneş dışında evrende bir çok etkileşimin sonucunda nötrinoların açığa çıkmasında saklıdır. Dünya'ya sürekli çarpan kozmik parçacıkların atmosferdeki atomlarla etkileşimlerinin sonucu bozunmasından da nötrino salınır. Bu şekilde oluşan nötrinolara atmosferik nötrino denir. Bir başka doğal nötrino kaynağı da süpernovalardır. İlk kez 1987'de Büyük Macellan Bulutu'ndaki bir süpernova patlamasından yayılan nötrinolar deneysel olarak gözlemlenebildi. Doğal kaynakların dışında, parçacık hızlandırıcıları kullanılarak da nötrino demetleri oluşturulmaktadır. Hızlandırıcılar, kontrol edilebilir bir kaynak olduğu için nötrino deneyleri için sıklıkla tercih edilir. Nötrino demeti oluşturmak için protonlar, hızlandırıcıda belli bir enerjiye kadar çıkarılıp bir hedefe çarptırılır. Etkileşim sonucunda oluşan kararsız parçacıklar bozunarak nötrino demetini oluşturur. 1965 yılından günümüze kadar birçok parçacık hızlandırıcı da ve ünlü CERN'de nötrino deneyleri yapılmaya devam ediyor. Nötrinoyu öteki yüklü atom altı parçacıklardan farklı kılan en önemli özellik kütlesinin çok küçük olmasıdır. Uzun süre nötrinoların, tıpkı fotonlar gibi hareket eden kütlesiz parçacıklar olduklarına inanıldı. Son birkaç yılda ise, Güneş tarafından salınan veya kozmik ışınların atmosfere çarpmasıyla oluşan nötrinolar üzerinde çalışan fizikçiler, nötrinoların çok az da olsa elektronun on milyonda biri kadar bir kütle taşıdığını keşfettiler. Şimdiye değin, nötrinonun kütlesini ölçmek için tasarlanan deneylerde kütle için yalnızca üst bir limit konabildi. Henüz tam kütle ölçümü yapmayı başaramadık. Standart Modele göre nötrinolar üç tiptir: Elektron nötrinosu, müon nötrinosu ve tau nötrinosu. Elektron nötrinosu, protonun nötrona dönüşmesi sırasında ortaya çıkar. Beta bozunmasının bir formudur. Leon M. Lederman, Melvin Schwartz ve Jack steinberger'e 1988 Nobel Ödülü almalarını sağlayan 1962'deki çalışmalarında müon nötrinosunu bularak tek tip nötrino olmadığını ispatladı. Müon nötrinosu müon bozunmalarından kaynaklanmaktadır. Tau nötrinosu varlığı Büyük Elektron-Pozitron Çarpıştırısı tarafından keşfedildi. Nötrinoların bir diğer özelliği de salınım yapmalarıdır. Zayıf etkileşmeler ile üretilen nötrinolar uzayda yoluna devam ederken farklı çeşnideki bir nötrinoya peryodik geçiş yaparlar. Buna nötrino salınımları denir. Örneğin; CERN'deki hızlandırıcılarda beta bozunması yoluyla oluşturulan müon nötrinonun bir bölümü uzunca bir yol kat ettikten sonra salınım yaparak tau nötrinoya dönüştüğü görülmüştür. Nötrino salınımlarına ilişkin ilk ipuçları, Güneş'ten gelen nötrinoların gözlenmesinde ortaya çıktı. İlk kez Ray Davis 1960'tan itibaren Güneş'ten gelen nötrinoları gözlemledi. Nötrinoların salınım yapma olasılığı kat ettikleri mesafeyle doğru orantılıdır. Güneş' ten oluşan nötrinolarının üçte ikisinin detektöre ulaşıncaya kadar salınım yapıp başka nötrino türlerine dönüştüğü gözlendi. Elde edilen sonuçlar ışığında, Güneş'ten gelen nötrinoların ortalama 35.000 km yol katlettikten sonra salınım yaptığı anlaşıldı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hayallerinizin-mektubu-nasaya-ulasiyor/", "text": "NASA'da görevli Dr. Umut YILDIZ sosyal medya üzerinden fark ettiği uzay meraklısı Murat'a kayıtsız kalamadı ve o koca yufka yüreğiyle gözü yükseklerde olan herkese hayallerini NASA'ya ulaştırma fırsatı sağladı. #HayallerinizinMektubu etiketiyle sizden gelen yazı ve resimleri NASA'dan bir sürprizle yayınlayacak. 1998'de üniversiteye başladığı ilk yılda NASA'ya girmek için yaptığı plan mektubunu da yayınlayacağına söz verdi. İddialı bir tavır, daha iyi bir resim veya yazıyla koltuğunu elinden almak mümkün görünüyor. Hayallerinizin mektubunu buradan Dr. Umut YILDIZ'a ulaştırabilirsiniz. NASA, 2017 şubat ayının bitmesine y... SSCB'nin uzaya fırlattığı ilk uydu ... Bugün sahip olduğumuz en iyi ötegez..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hd-189733-b-cam-yagmurlariyla-yikanan-gezegen/", "text": "Sadece camcılar değil, bütün astronomi meraklıları için ilgi çekici bir gezegen olan HD 189733 b; Tilkicik Takımyıldızı yönünde yer alan Jüpiter benzeri bir gezegendir. Camcıları biraz üzeceğim ama yaşama hiçte elverişli bir yer değil. Kendi yıldızına olan yakınlığı ve yüksek sıcaklığı nedeniyle Sıcak Jüpiter sınıfına giren gezegen, araştırmacılara bir kaç farklılığı sayesinde kendisi gibi evrende bulunan milyarlarca öte gezegenden daha sıra dışı ve ilgi çekici geliyor. Sıcak Jüpiterler, bilindiği gibi çekim kuvvetleriyle yıldızlarına kilitlenmişlerdir. Yani gezegen, yaklaşık 4.6 milyon kilometre uzaklıkta bir yörüngede döndüğü Güneş benzeri çok genç bir yıldız olan HD 189733'e her zaman aynı yüzünü gösteriyor ve dolanımını bu şekilde yapıyor. Atmosferindeki silikat parçalarının yoğunluğu gezegeni bu hale sokarken, aynı zamanda 2.000 Santigrat derecelere varan sıcaklıktaki bu parçacıklar gezegende cam yağdırıyor. Bildiğiniz cam, yanlış okumadınız! Bu cam parçacıkları da, gezegende saatte 7.000 km'ye varan büyük bir hız ile uçuşuyor.. Spitzer Uzay Teleskobu'ndan alınan verilerle hava haritası ölçülen ilk ötegezegen olan cam diyarının, süregelen araştırmalarda yıldızının önünden geçerken yaptığı hareketlere bakılarak rüzgar hızı da ölçüldü. Bu özelliğiyle Güneşdışı gezegenlerde, hava sistemlerinin araştırılmasında büyük etki sahibi olacağa benziyor. Toplanan veriler ile yüzeyindeki sert rüzgarların sıcaklığı etkilediği de doğrulanmıştır. Hemen altta, Spitzer'in elde ettiği veriler ile HD 189733 b gezegeninin sıcaklık haritasını gösteren bir diyagram görüyorsunuz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/herbig-haro-cisimleri/", "text": "Bir gece hayallerimizin esirinde gökyüzünün seyrine dalmışken, M.Ö 384 ve 322 yılları arasında yaşayan Aristoteles'in düşündüğü gibi yıldızların sabit nesneler olduğunu aklımızdan geçirmek ilk etapta mümkün olabilir. Değişen yıldız genel olarak, yıldızın parlaklığının zaman içerisinde değişmesidir. Bu değişmenin temel nedenleri; yıldızın bütün yüzeyinin içe ve dışa doğru hareket etmesi , madde püskürtme gibi yıldızın iç dinamiğinden, ya da birden fazla yıldızın birbirlerinin yörüngelerinde dönerken oluşturdukları tutulmaların sebep olduğu dış dinamiklerden olabilir. - Püsküren Değişenler, - Zonklayan Değişenler, - Dönen Değişenler, - Kataklismik Değişenler, - Örten Değişenler, - X-ışın Kaynakları Bu yazımızda bizi ilgilendiren kısım, püsküren değişenler olacak . Anakol öncesi yıldızları genellikle püsküren değişenler olarak dikkate alınmış ve çok sayıda alt gruba bölünmüşlerdir . Günümüzde anakol öncesi yıldızları için fiziksel anlamı olan sınıflama, kütlelerine göre yapılmaktadır. Bu gruplardan birinde de 'T Tauri' yıldızları adı verilen düşük kütleli yıldızlar ( M<3 M ) yer alır. T-Tauri yıldızlarının tayfını karakterize eden en önemli özelliklerden biri, tayflarında Güneş'in tayfında gözlenen kromosferik salma çizgilerine benzer yapılar gözlenmesidir . Yine T-Tauri yıldızlarının tayfları incelendiğinde, yıldızı çevreleyen maddede bol miktarda toz olduğu, kızılöte ve milimetre altı dalga boylarında 'şiddetli artık ışınım' sergiledikleri ortaya çıkmıştır. Bu da T-Tauri yıldızlarını çevreleyen maddede rastgele yönlerde kütle hareketleri olduğu anlamına gelir ki, bu yıldızlar saniyede birkaç 100 km mertebesinde yıldız rüzgarlarına sahiptirler. Yani T-Tauri yıldızları; anakola erişememiş, oldukça genç olan, püsküren değişenler sınıfına ait yıldızlardır. Bu T-Tauri yıldız rüzgarlarının, çevredeki yıldızlararası ortamla etkileşmesi sonucunda ise; Herbig-Haro cisimleri adı verilen olgular ortaya çıkmaktadır. Bu olgular yüksek hızlı 'jet' benzeri yapılar ve çift kutuplu moleküler fışkırmalar olarak kendilerini göstermektedirler. Etkileşimin temel sebebi olarak, anakola yaklaşmakta olan yıldızın yüksek manyetik aktivitesi düşünülmektedir. Tayfsal türleri A ve A'dan daha erkendir. Bu yıldızlar, T-Tauri yıldızlarının yanında yer alan ve ''Herbig Ae/Be yıldızları'' olarak adlandırılan yıldızlardır. Kütleleri Güneş kütlesinin dört ile sekiz katı aralığında değişir (4 M M<8 M ). T-Tauri yıldızları ile Herbig Ae/Be yıldızları arasında keskin bir geçiş olmamakla birlikte, Herbig Ae/Be yıldızlarının kütleleri T-Tauri yıldızlarına göre daha büyük, buna bağlı olarak da ışınımları daha fazladır. Herbig Ae/Be yıldızında kütle kaybı son derece fazladır ve yıldız çoğunlukla karanlık veya yarı karanlık düzensiz şekle sahip bulutsularla iç içedir. Bazı Herbig-Haro yıldızları karanlık bulutun parçalanmasıyla görünür hale gelirler ama, çoğu dahil oldukları bulut kompleksinin derinliklerinde gömülü olduğundan çoğunlukla optik olarak görülemezler. Bu nedenle keşifleri daha çok kızılöte bölgede yapılan gözlemlerle mümkün olmaktadır. Yine bu yıldızların fotometrik gözlem sonuçlarına göre, T-Tauri yıldızları gibi düzensiz ışık değişimleri gösterdiği de ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak; Eğer Herbig-Haro yıldızları, T-Tauri yıldızlarının daha büyük kütleli atalarıysa, bu yıldızların ve çevrelerindeki materyalin incelenmesi yıldız evrimleri hakkında önemli sonuçlar verecektir. Ross 154, bize en yakın yıldızlar a... Bir ikiz çift yıldız sistemi olan v... Yazı dizimizin bir önceki ilk bölüm..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hertzsprung-russell-diyagrami-hr-diyagrami/", "text": "Hertzsprung-Russell diyagramı , yıldızların ışıtma güçleri ile tayf türleri arasındaki ilişkiyi veren bir dağılım grafiğidir. Aynı zamanda renk-parlaklık diyagramı olarak da bilinir. Basit bir şekilde, yıldızların mutlak parlaklıkları ile sıcaklıkları arasındaki ilişkiyi göstermekten çok daha fazla şey anlatır ve yıldız astrofiziğinin en önemli araçlarından biridir. İlk defa Danimarkalı kimyager ve astronom Ejnar Hertzsprung ve Amerikalı astronom Henry Norris Russell tarafından 1910'da tanımlanmıştır. HR diyagramı genellikle, dikey eksende ışıtma gücü, yatay eksende ise etkin sıcaklık olacak şekilde kullanılır. Yatayda etkin sıcaklık sağdan sola doğru artarken, dikeyde ışıtma gücü aşağıdan yukarıya doğru artar. Yani en sıcak ve en çok ışıtma gücüne sahip yıldızlar, diyagramın sol üst köşesinde yer alırken; en soğuk ve en az ışıtma gücüne sahip yıldızlar da sağ alt köşesinde yer alır. Soğuk yıldızlar aynı zamanda kırmızı yıldızlar, sıcak yıldızlar da mavi yıldızlar demek olduğundan; diyagramda soldan sağa doğru gidildikçe sıcaklık azaldığından, yıldızların rengi maviden kırmızıya doğru değişir. Ortalarda beyaz rengin olmasının, bir gök kuşağı gibi görünmemesinin sebebi, renklerin karışımından kaynaklanmaktadır. Tüm renkler birbirine karıştığında yıldızın rengi beyaz görünür. Eğer buna biraz daha mavi ışıma dahil olursa yıldızın rengi mavileşmeye başlar. Tersi şekilde eğer kırmızı ışıma maviye göre daha baskınsa, yıldız daha sarı ya da kırmızı görünür. Aslında yatay eksen, tayf türünü ifade eder. Bu sınıflandırma O, B, A, F, G, K, M tayf türleri olmak üzere çeşitli gruplara ve bunlar da kendi içlerinde çeşitli alt gruplara ayrılır. Bunlar yıldızın kimliğini oluşturan, tayfsal özelliklerine göre belirlenir. Fakat bu durum doğrudan yıldızın etkin sıcaklığı , ile ilişkili olduğundan, basit bir şekilde yatayda etkin sıcaklık ifadesi yer alabilir. Benzeri şekilde dikey eksende yer alan ışıtma gücü de yıldızın mutlak parlaklığı ile ilgili olduğundan, bazen ışıtma gücü yerine, mutlak parlaklık ifadesini de görebilirsiniz. HR diyagramı üzerinde, sağ alttan, sol üste kadar uzanan, çeşitli ışıtma ve etkin sıcaklıklara sahip yıldızların yer aldığı bir bant bulunur. Bu banttaki yıldızlara anakol yıldızları ya da cüce yıldızlar denir. Yıldızlar evrimleri sırasında, ömürlerinin büyük bir bölümünü burada geçirirler. Güneş de şu anda anakol üzerinde yer alan cüce bir yıldızdır. Yıldızlar oluşurken çöken gaz bulutunun giderek ısınmasıyla, merkezde hidrojenin helyuma dönüşümünü gerçekleştiren nükleer füzyon tepkimeleri başlar. Bu tepkimelerin gerçekleşme hızı, temel olarak yıldızın kütlesine bağlıdır. Çünkü nükleer tepkimeler sıcaklığa aşırı duyarlıdır ve merkezin ne kadar sıcak olacağını, yıldızın ne kadar çöktüğü belirler; bu da en temel olarak onun kütlesine bağlıdır. Fakat bunun yanında metallik ve diğer faktörler de önemli bir rol oynar. Yine de bir yıldızın ömrünü, en temelde onun kütlesi belirler. Anakol üzerindeki yıldızlar aynı zamanda hidrostatik dengededir . Burada 0 sınıfı hiper devleri, I sınıfı süper devleri, II sınıfı parlak devleri, III sınıfı devleri, IV sınıfı alt devleri, V sınıfı anakolu , VI sınıfı alt cüceleri ve VII sınıfı ise beyaz cüceleri tanımlar. HR diyagramında aynı zamanda, grafiğe çapraz bir biçimde birbirine paralel çizgiler bulunur. Bunlar, Güneş yarıçapı cinsinden, bu çizgi üzerindeki yıldızların yarıçaplarını ifade eder. Sağ alttan, sol üstte doğru uzanan yatık bir çizgi olmasının sebebi, yıldızların sıcaklıklarına bağlı olan ışıtma profili ile alakalıdır. Aynı yarıçapta bir soğuk yıldız ile bir sıcak yıldızın yaptığı ışımadan, sıcak olanınki daha fazladır. Soğuk olan , sıcak olana göre , daha az ışıtma gücüne sahip olacaktır. Dikey eksende de ışıtma gücü olduğu için, yarıçapı ifade eden doğru, yatık bir doğrudur. Aynı zamanda anakol üzerinde, bir kütle belirteci bulunur. Anakolda yer alan soğuk yıldızlar, sıcak olanlara göre daha düşük kütleye sahiptirler. Kütle, bir yıldızın yaşamı için en belirleyici parametredir. Çünkü yıldızın, kendi kütle çekimi üzerinde ne kadar çökeceğini, dolayısıyla merkezinin ne kadar sıcak olacağını belirler. Merkez sıcaklığı ise nükleer tepkimelerin kaderini belirlediğinden, yıldızın yaşamı, en temel olarak onun kütlesine bağlıdır. Bu yüzden anakol üzerinde daha büyük kütleye sahip olan mavi yıldızların yaşam süresi, daha düşük kütleye sahip kırmızı yıldızlara göre çok daha kısadır . Fakat bir yıldızın yaşamı, yalnızca onun kütlesine bağlı değildir. Buradaki parametrelerin, temel bir yaklaşım verdiğine dikkat edin. Yıldızlar için, daha karmaşık olaylar söz konusudur. Metallik miktarı, hızlı dönmesi, manyetik alanı gibi bazı fiziksel parametreler, grafikteki sonuçları etkileyecektir. Fakat HR diyagramının bu hali, yıldızlar hakkında genel bir bilgi edinmek adına çok fazla şey anlatır. Bu yüzden genellemeler yapıyoruz, genellemeler yaptığımızı her zaman hatırlayın. Önemli Not: HR Diyagramı'nın daha geniş anlatımını, Evrimsel Aşamalar, Kararsızlık Kuşağı ve Uzaklık Ölçümü bölümlerini kardeş platformumuz rasyonalist.org üzerindeki bu yazıdan okuyabilirsiniz. Basınç bir yüzeye etkide bulunan di..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hiclik-kuvveti-kesfedildi/", "text": "Araştırmacılar, vakumda nano parçacıklara etki eden, onların saf hiçlike itilmesini sağlayan yeni ve beklenmedik bir kuvvet keşfettiler. Kuantum fiziği, hiçlikin aslında var olmadığını açıklığa kavuşturmaya başlamıştır, öyle ki vakumlar bile çok küçük elektromanyetik dalgalanmalarla doludur. Bu yeni araştırma, maddesel dünyanın en küçük düzeyinde iş başında olan tuhaf kuvvetleri, anlamaya başladığımızın ileri bir kanıtıdır. Mükemmel bir vakumda sürtünme var olamaz. Çünkü boş alan, içinden geçen nesneler üzerinde bir kuvvet uygulayamaz. Ancak son yıllarda kuantum fizikçileri, vakumların aslında ışık partikülleri olan fotonlarının aktivitesine müdahale edebilen ve nesneler üzerinde ölçülebilir bir kuvvet uygulayan küçük elektromanyetik dalgalanmalarla dolu olduğunu göstermişlerdir. Buna Casimir Etkisi denir. Bu etki, ilk önce fizikçiler tarafından 1948'de tahmin edilmiştir. Şimdiki yeni çalışma, bu etkinin hayal ettiklerinden daha güçlü olduğunu göstermiştir. Casimir Etkisi, sadece kuantum ölçeğinde ölçülebilir ancak, git gide küçülen teknolojide mühendisliğe başladığımızdan beri, bu kuantum etkilerinin tüm her şeyi büyük ölçüde etkileyebileceği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmalar önemlidir çünkü bu tür kuvvetlerin her şeye hakim olabileceği çok küçük boyutlara ulaştığımız nano teknolojiler geliştiriyoruz. Bu Casimir kuvvetlerinin var olduğunu biliyoruz, bu yüzden yapmaya çalıştığımız şey, bu kuvvetlerin çok küçük parçacıklar üzerindeki genel etkisini bulmaya çalışmaktır. Ekip Casimir kuvvetlerinin nano partikülleri daha başka nasıl etkileyebileceğini bulmak için, vakumda düz bir yüzeyin yakınında dönen nano partiküllere ne olduğunu incelediler. Buldukları şey, Casimir etkisinin aslında bu nano partikülleri yanal olarak itebileceğiydi, hatta bu partiküller yüzeye değmese bile. Sürekli olarak foton bombardımanına tabi olan bir yüzey üzerinde dönen küçük bir küreye sahipsiniz. Fotonlar kürenin dönüşünü yavaşlatırken aynı zamanda, kürenin yanal yönde hareket etmesine neden olmaktadırlar. Klasik fizik dünyasında, bu yanal hareketi sağlamak için küre ve yüzey arasında sürtünme gerekli olabilir, ancak kuantum dünyası aynı sonuçları takip etmemektedir ve bu nedenle, bir yüzeye değmediğinde bile partiküller itilebilir. Manjavacas, Nano partikül, aslında yüzeyle temas halinde olmamasına rağmen sanki yüzeye temas ediyormuş gibi yanal bir kuvvete maruz kalmaktadır diye eklemiştir. Araştırmacılar merak uyandırıcı bir biçimde, parçacık ile yüzey arasındaki mesafeyi değiştirerek gücün yönünü kontrol edebildiklerini gösterdiler. Bu durum, bir gün nano-ölçekte maddeyi daha iyi manipüle etmenin yollarını sürekli araştıran mühendisler ve araştırmacılar için kullanışlı olabilir. Nano partikülleri hiçlik içinde yönlendirmede kullanılabilecek yeni bir güce sahip olduğumuzun kanıtı, oldukça heyecan vericidir ve kuantum dünyasındaki tuhaf güçleri anlamaya bir adım daha yaklaştığımızı göstermektedir. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/higgs-bozonu-nasil-uretiliyor/", "text": "Einstein'ın Görelilik kuramında yer alan ünlü E=mc^2 denklemi, bize madde ve enerjinin bir madalyonun iki farklı yüzü olduğunu söyler. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı bu prensibi parçacıkların içinde bulunan enerjiyi dönüştürerek, yeni ve normal şartlarda bulunması zor olan parçacıkları keşfetmek için kullanır. Örneğin, Higgs bozonu gibi kısa sürede hafif ve kararlı parçacıklara bozunabilen, ağır parçacıkları keşfetmek için... Ancak her çarpışma Higgs bozonu yaratamaz. Higgs bozonu birden bire ortaya çıkmıyor. Çünkü tüm parçacıklar nasıl oluşabileceklerine, bozulacaklarına ya da etkileşeceklerine dair belli başlı bazı katı kurallara uymak zorundadırlar. Bu kurallardan biri Higgs bozonunun sadece Higgs bozonu ile etkileşen parçacıklar tarafından oluşturulabileceğidir. Başka bir deyişle, kütlesi olan parçacıklar tarafından. Higgs alanı bütün bir uzaya yayılmış görünmez bir örümcek ağı gibidir. Parçacıklar Higgs içinde hareket ettikçe, bazıları bu yapışkan alana takılır. Bu, aynı zamanda parçacıklara kütle kazandırır ve yavaşlamalarını sağlar. Ancak başka parçacıklar söz konusu olduğunda bu ağ tamamen geçirgendir ve etkileşime girmeden geçip giderler. Yeterli enerji verildiği takdirde, Higgs alanı içinde paketlenmiş parçacıklar kendi enerjilerini transfer edip Higgs bozonu oluşturur. Kütlesiz parçacıklar Higgs alanı ile etkileşmediğinden, bunlar Higgs parçacığı oluşturamazlar. Ancak LHC'de ki bilim insanları bunun aksini yapabiliyorlar. LHC, protonları 27 kilometrelik çevresinin etrafında ışık hızına çok yakın hızlarda hızlandırıp bu protonları dört farklı noktada çarpıştırır. Proton temel bir parçacık değildir. Çünkü protonlar kuark ve gluonlardan oluşur. Hızlandırılmış iki proton birbiri içinden geçtiğinde, genellikle görünmez alanlara birleşik enerjileriyle dolan kütlesiz gluon çiftleri oluştururlar. Bu Higgs bozonu için de geçerlidir. Yani parçacıklar birbirleriyle konuşabilmenin bir yolunu bulmuş gibi görünüyorlar. Peki nasıl? Gluonlar bu konuda bize fikir verebilir. Eğer LHC'de çarpışmalar bir anlık bir süreç olsaydı, gluonlar ile Higgs bozonu üretmek imkansız olurdu. Ancak şanslıyız çünkü süreç böyle işlemiyor. Gluonlar anlık olarak enerjilerini sanal parçacıklarla değiştirir. Bu da gluonun enerjisini kütleye çevirir. Eğer iki gluon bir çift sanal top kuark çifti oluşturursa, top kuarklar tekrar bir araya gelir ve Higgs bozonunu oluşturmak için yok olurlar. Aslında sanal parçacıklar hiç de stabil değildir. Bu parçacıklar ancak çok kısa bir süre boyunca var olabilirler. Teorisyenlerin tahminine göre, Higgs bozonunun %90'lık kısmı gluon füzyonu sayesinde oluşturuluyor. Ancak iki gluonun çarpışıp, top-antitop kuark eşi yaratıp Higgs bozonu ortaya çıkarması yaklaşık olarak 2 milyarda 1 olasılıkla gerçekleşir. Fakat, LHC her saniye 1 milyar proton oluşturduğu için, bu olasılıksızlık bilim insanlarının lehine çevrilmiş oluyor ve Higgs bozonu üretim oranı yaklaşık olarak her birkaç saniyede 1'e denk geliyor. Higgs bozonunun keşfinin ardından, bilim insanları hemen Higgs bozonunun bozunumunun ardında ne olduğuna odaklanmaya başladı. Parçacık fiziğinin Standard Modeli, neredeyse bütün Higgs bozonlarının dört temel süreçten biri ile oluştuğunu tahmin ediyor. Bilim insanlarının görmek istediği ise Higgs bozonunun Standart Modelin tahmin etmediği, mesela yeni bir parçacığın bozunumu şeklinde oluşması. Kuralları yıkmak bize fizikçilerin anladıklarını sandığından daha çok şey olduğunu gösterecek. Bilim insanları, bir çarpışmadan yayılan bazı parçacıkların fazlalığına veya bilim insanlarının tahmin ettiğinden daha sık veya daha az sıklıkla meydana gelen bozunma yolları gibi beklenmedik herhangi bir şeye dikkat ediyorlar. Bu göstergeler, Higgs bozonlarına dönüşen keşfedilmemiş ağır parçacıklara işaret edebilir. Aynı zamanda, bazen Higgs bozonlarını oluşturan zincir reaksiyonlarında ki beklenmedik bileşenlerin ipuçlarını bulmak için bilim insanlarının ne beklemeleri gerektiğini kesin olarak bilmeleri gerekir. Bütün bunları tahmin eden mükemmel bir matematiksel modelimiz var ve denklemin her iki tarafını da biliyoruz. Şimdi her şeyin mantıksal bir şekilde yerli yerine oturup oturmadığını görmek için bu tahminlerimizi deneysel olarak test etmeliyiz ve eğer oturmuyorsa eksik değişkenlerin ne olduğuna karar vermeliyiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/higgs-nasil-kutle-kazandiriyor/", "text": "Daha önce Higgs Bozonu'nun ne olduğuyla ilgili bir yazı yazmıştık. Bu yazıda da aynı biçimde matematiksel denklemlerden kaçınarak Higgs mekanizmasının nasıl işlediğini kabaca anlatacağız. Yazımızda kullanılan bazı kavramlar yabancı gelebilir. Bunun nedeni modern fizik ile ilgili bahsettiğimiz bu konunun aslında koskoca bir sistemin içindeki çarklardan biri olmasından kaynaklanıyor. 1 Fizikte sürekli adını duyduğumuz temel parçacıklar aslında Kuantum Alan Teorisi'nde tanımlanmış olan alanlarının uyarılmış ve dolayısıyla quantalaşmış halleridir. Örneğin; fotonlar elektromanyetik alan'ın uyarılmış bir hali, elektronlar -ve pozitronlar- elektron alanının uyarılmış hali, Higgs bozonları ise Higgs alanının uyarılmış bir halidir. Bu alanlar uzay ve zamanın bütün noktalarına yayılmış bir vaziyettedirler. Uzay-zamana yayılmış bu alanlar uyarıldıkları noktalarda quantalaşıyorlar ve bu quantalara biz parçacık adını veriyoruz. Kuantum Alan Teorisi ile ilgili daha fazla bilgi için Kuantum Alan Teorisi nedir? adlı yazımızı okuyabilirsiniz. 2 Bu alanlar başka alanlarla kesişebilir, birleşebilirler. Yani bir alan ile başka bir alan birbirleriyle etkileşime girebilir. Örneğin Bremsstrahlung ışıması gibi olaylarda elektronlar fotonlara dönüşmekteler veya enerjilerinin bir kısmını foton olarak salmaktalar. 3 Bu alanlar Higgs alanıyla da etkileşime girerler. Kendiliğinden Simetri Kırılması adı verilen bir sürecin sonucunda Higgs alanı iki bölüme ayrılır. İlk bölüm dinamik alan olarak kalır ve bu kısmın oluşturduğu quantalar Higgs bozonlarıdır. Beklenen vakum değeri olarak da bilinen 2. bölümü ise sabittir ve Higgs alanının diğer alanlarla etkileşimini tanımlayan denklemler, 2.derecede bu alanların kendileriyle etkileşimini de tanımlayan denklemlere dönüşürler. Özetle; bu olaya Kuantum Alan Teorisi'nde bir alana kütle kazandırmak denir. Dolayısıyla Higgs alanının beklenen vakum değeri, her bir alandaki kütle ile orantılıdır. Bir alanın en düşük enerji seviyesinde olduğunu beklediğimiz seviyeye Beklenen vakum değeri denmekte. Evrendeki fiziksel sistemler her zaman en düşük enerji seviyesinde olmaya meğillilerdir diye genel bir doğa yasası var. Mesela atomun elektron yörüngelerine baktığımızda, ilk yörüngeye foton gönderip oradan bir elektron kopardığımızda, üst yörüngeden bir elektron hemen bu alt yörüngedeki boş kalan yere geçer, çünkü alt yörüngede daha az enerji ile varlığını sürdürebilmektedir. Alttaki yörüngeye geçerken bünyesinden bir foton saçar. Bu fotonun enerjisi, iki yörünge arasındaki enerji farkı kadardır. Her neyse; beklenen vakum değeri ile kuantum alanları sisteminin potansiyel enerji fonksyonları belirlenir. Yani alanın enerji seviyesinin değişim grafiği. Buna meksika şapkası deniliyor. 3 boyutlu bir grafik ve V ile gösterilen dikey boyut alandaki değerlere denk gelen potansiyel enerjiyi simgelemekte. Şapkanın ortasındaki potansiyel değerde olan Higgs Alanı bu sırada tamamiyle simetriktir. Nasıl döndürürseniz döndürün aynı şekilde gözükür. Fakat bu Higgs alanı etrafında daha düşük enerjiyle var olabileceği durum gördüğünde, ki grafikte şapkanın alt kısmına, yeşil çembere denk geliyor bu, o duruma geçiş yapar. Tepeden aşağıya iner ve böylece simetri bozulmuş olur. Bu olaya Kendiliğinden Simetri Kırılması deniliyor. İkinci grafiğimizde Higgs alanı daha düşük olan potansiyel enerji seviyesine geçiş yapmış durumda ve simetri özelliği böylece kayboldu. İlk grafikte Higgs alanını temsil eden küre döndüğünde bir şey değişmiyordu fakat ikinci grafikte dönerken şapkanın içinde halka çizmekte. Yani simetrik değil, sürekli değişiyor görüntü. Burada biraz matematiksel gösterim gerekiyor. gee diye bir etkileşimimiz olsun. g=birleşme sabiti, e=elektron, e=anti-elektron, =higgs alanı diyelim. Higgs alanı daha düşük potansiyele yani beklenen vakum değerine geldiğinde kendisini ikiye ayırabiliriz. =v+H (Bunu 4'ü ikiye bölüp 4=2+2 diye göstermek olarak düşünebilirsiniz. ilk önce simetrik olan 4 vardı, daha düşük enerjiye geçiş yapıp 2 oldu fakat fazladan bir 2 daha var geçiş yaptığı sırada kaybettiği)O zaman etkileşimimiz şu halde gösterilir. Şimdi bu denklemi yorumlamak gerekirse. Sol tarafta ile gösterilen simetrik Higgs Alanımız var. Bu alan daha düşük enerji seviyesine geçiş yaptı ve buna beklenen vakum değeri demekteyiz, denklemin sağ tarafındaki ilk eşitlikte v harfi bunu simgeliyor. Sağ tarataki ikinci eşitlikte ise H harfi var. Kendiliğinden simetri kırınımı sonrasında, higgs alanın beklenen vakum değerine geçiş yaparken geri kalan enerjiye, yeni alana H demiştik. İşte bu H aslında higgs bozonu. Kendiliğinden simetri kırınımı sonucunda, Higgs alanı beklenen vakum değerine geçiş yaparken arta kalan enerji Higgs bozonu oluyor. Denklemdeki geev deki v ile g'yi yani beklenen vakum değeri ile birleşme sabitini toplayıp m diyebiliyoruz ve ortaya mee çıkıyor. Bu etkileşimde bir alan yok, elektron ve anti-elektron kütle ile yani m ile gösteriliyor. İlk başta yani eşitlik gee iken elektron ve anti-elektron'un kütlesi yoktu fakat Higgs alanının kendiliğinden simetri kırınımı sonucu beklenen vakum değeri vastasıyla elektron ve anti-elektron m kütlesine sahip oldular. 4 Belirli alanlara kütle kazandırmak olarak yorumlanan bu denklemler, Higgs alanında gerçekleştiğini söylediğimiz kendiliğinden simetri kırılması meydana gelmeden önce var olamıyorlar. Simetri kırılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyorlar. Higgs alanının temel parçacıklara kütlelerini kazandırması bu şekilde gerçekleşiyor. Herhangi bir alan Higgs alanı ile etkileşime girdiği zaman kütle kazanıyor, başka türlü kazanamıyor. 5 İlk maddeye tekrar döndüğümüzde Higgs mekanizmasının özü: Kendilerine ilişkin alanların quantaları olarak bildiğimiz bu temel parçacıklar kendiliğinden simetri kırılması nedeniyle Higgs alanı ile etkileşime giren diğer alanların kütle kazanmalarının bir sonucu olarak varlar. Fotonlar ve gluonlar hariç bütün temel parçacıklar bu mekanizmaya dahiller. Bileşenlerden oluşan Proton, Nötron, Kaon ve Pion ise kütlelerini Higgs mekanizması ile kazanmazlar. İçlerindeki temel parçacıklar ve onların bağlanma enerjileri bu parçacıkların kütlelerini tanımlar. This article was written by Barak Shoshany. I want to thank him for allowing me to translate and share his article."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/himiko-bulutu/", "text": "Japonya Ulusal Gözlemevi'ne ait 8.2 metre ayna çaplı Subaru Teleskobu'yla astronomlar 1999 yılından beri gözlemler yapıyor. Subaru, Hawaii'deki Mauna Kea gözlemevlerinin teleskoplarıyla birlikte çalışıyor. Böylece gökyüzünün büyük bir bölümünü taramayı başarabiliyorlar. Subaru'nun bugüne kadar gerçekleştirdiği en önemli çalışmalardan biri hiç şüphesiz 2009'da keşfedilen Himiko Bulutu. Himiko Bulutu'nun adı MS 170-248 yılları arasında yaşamış Japon kraliçe Himiko'dan geliyor. Himiko Bulutu aslında 55 bin ışık yılı genişliğinde, oldukça büyük bir galaksi . Büyük olduğu kadar bizden de oldukça uzak bir mesafede, yaklaşık 12.9 milyar ışık yılı ötede bulunuyor. Eğer astronomiyle şöyle ya da böyle ilgileniyorsanız, uzağa baktıkça geçmişe de bakılmış olunacağını biliyor olmalısınız. Dolayısıyla 12.9 milyar ışık yıllık uzaklığa bakmak, 12.9 milyar yıl geçmişe bakıyor olmak anlamına gelir. Bu yüzden Himiko Bulutu, evrenin en genç galaksilerinden biri olma ünvanını taşıyor. Himiko Bulutu Galaksisi'nin Büyük Patlama'dan 800 milyon yıl sonra oluştuğu düşünülüyor. Başka bir deyişle Himiko Bulutu Galaksisi, evrenin şu anki büyüklüğünün yüzde 6'sı kadarıyken oluşmuştu. Himiko oldukça genç bir galaksi olduğundan üzerinde hidrojen ve helyum dışında başka elementlere rastlanmadı. Bu durum doğal olarak bilim insanlarının böylesine genç bir galaksinin nasıl bu kadar büyüdüğünü ve oldukça fazla enerji yaydığını merak etmelerine sebep oldu. Yürütülen araştırmalar 20 bin ışık yılını kapsayan üç yıldız kümesinin varlığını doğruladı ve bu üç yıldız kümesinin yeni yıldızların oluşmasına zemin hazırladığı anlaşıldı. Özetle, üç yıldız kümesi güçlerini birleştirip yılda 100 Güneş kütlesiyle aynı oranda yıldız oluşmasını sağlamıştı. (Himiko Bulutu Galaksisi şu an yaklaşık olarak 40 milyar Güneş kütlesine eşit bir kütlede) Birleşen bu üç yıldız kümesi de Himiko'nun yaydığı yoğun enerjiyi açıklamaya bir nebze de olsa yetiyor. Ayrıca bu türden üçlü birleşimlerin evrende oldukça nadir görülen olaylardan olduğunu da ekleyelim. Erken evren hakkında bilgilerimiz oldukça yetersiz olduğundan Büyük Patlama'dan 800 milyon yıl sonra oluşmuş Himiko Bulutu Galaksisi'nin araştırılması da erken evreni anlayışımız açısından önemli bir rol oynuyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hint-chandrayaan-2-ay-gorevi-yildizlarasi-filminden-daha-ucuza-maloluyor/", "text": "Hindistan'ın yaklaşmakta olan 800 milyon Rupi'lik Chandrayaan-2 görevi, Hollywood'un 2014 yapımı 1.062 milyon Rupi (165 milyon dolar) bütçeli bilim kurgu filmi 'Interstellar'dan daha ucuz olacak. ISRO, Nisan ayında bir zamanda gerçekleşecek olan Ay'ın yüzeyine yumuşak inişi ve keşif aracı yürüyüşünü de kapsayan Chandrayaan-2 görevini fırlatmayı deneyecek. Bununla birlikte, fırlatma tarihini belirleyek olan şey, Ay'ın Dünya'ya göre göreceli pozisyonu gibi çeşitli etkenle. Dr. Sivan, bilimsel görevden maksimum miktarda faydalanmak için, Ay görevinde şafaktan alacakaranlığa inişi ve keşif aracı yürüyüşü yapabilmek için uğraşıyoruz. Eğer çeşitli sebeplerden dolayı Nisan ayında iniş yapamazsak, görev Kasım ayında başlatılacak. Nisan ve Kasım ayları arasında görevi başlatırsak, Ay tutulmaları nedeni ile mükemmel bir şafaktan alacakaranlığa inişi ve deney zamanlarını elde edemeyeceğiz. Bu nedenle de, söz konusu iki zaman arasında göreve başlamaktan kaçınacağız. Fırlatma için mükemmel zamanlama sadece ayda bir kere elimize geçiyor diye açıkladı. Ay'ın ekvator bölgesine inen araçlara sahip olan NASA'nın Apollo ve Rusya'nın Luna görevlerinin aksine ISRO, uydumuzun güney kutbuna yakın bir yerlere keşif aracı indirmeyi planlıyor. ISRO başkanı ayrıca, Güney kutbuna yakın bir iniş yeri seçtik, çünkü milyarlarca yıllık eski büyük kayalar var. Bu yapıları ve yüzeyi incelemek, Ay'ı daha iyi keşfetmemize ve evrene karşı olan anlayışımızı zenginleştirmemize yardımcı olacaktır diye açıklamasına devam etti. Yumuşak inişten sonra; altı tekerlekli keşif aracı, iniş aracından ayrılacak ve Ay'ın yüzeyinde 100-200 metre yol almaya çalışarak buradaki içeriği analiz edecek. Araç, 14 Dünya günü boyunca aktif bir şekilde kalacak ve yörünge aracı vasıtası ile 15 dakikada bir Yeryüzü'ne veri ve resim gönderecek şekilde planlanmış durumda. Chandrayaan-2 görevine Rusya'nın başlangıçtaki katılımı sorulduğunda ise Dr. Sivan, daha önce Rusya'nın görev için bir keşif aracı sağlayacakları konusunda kendilerine söz verdiğini ancak, ISRO bilim insanlarının kendilerine ait bir keşif aracı istediklerini anlattı. Bu süre zarfında, Rusya'nın bir iniş aracını da içeren Phobos-Grunt adlı Mars görevi başarısız oldu. Daha sonra Rusya, görevin başarısız olmasına yol açan hatayı düzeltmek amacıyla biraz daha süre istedi. Bu durumları göz önünde bulundurarak ISRO, kendi keşif aracını ve iniş aracını geliştirmeyi planladı. Dolayısıyla, bu görev artık tamamen yerli bir Hint programı diye açıklmasına devam etti. Farklı Chandrayaan-2 bileşenleri üzerindeki simülasyon testlerinin Bengaluru, Mahendragiri ve Chitradurga, Karnataka da bulunan ISRO merkezlerinde devam eden benzetim testleriyle ilgili şunu söyledi: Aslında ISRO, tehlike önleme ve iniş testlerinin bir parçası olarak, yeryüzü testleri sırasında birkaç tane yapay Ay krateri yarattı. Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Tripogon loliiformi, ya da yaygın b..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hint-uzay-araci-mangalyaandan-mars-fotograflari/", "text": "Bildiğiniz gibi Hindistan 2014 yılı Eylül ayında Mars yörüngesine bilimsel amaçlı bir uydu yerleştirmişti. Mangalyaan ismi verilen bu uydu sayesinde Hindistan Mars'a araç gönderen dördüncü ülke ünvanını almanın yanısıra, ilk denemesinde Mars yörüngesine uydu yerleştirebilen tek ülke payesini de kazanmıştı. Mangalyaan uzay aracı, şimdiye kadar Mars yörüngesine yerleştirilen en ucuz uzay araçlarından biri konumunda. Projenin Hindistan Uzay ve Araştırma Örgütü'ne maliyeti sadece 75 milyon dolar. Yani İstanbul'da rezidanslı bir alışveriş merkezinin inşa masrafı kadar. Tabi, maliyet ucuzluğunu bizdeki dağa taşa yapılan inşaatlarla veya kimi devlet kurumlarının muazzam bütçeleri ile kıyaslamak bir kıstas olamaz. Çünkü, böylesi projelerde para değil yetişmiş insan gücü ve teknolojik birikim çok daha önemli. Hindistan'ın bilgi işlem teknolojileri ve sanayi üretimi anlamından bizden çok ama çok daha ileri düzeyde olduğunu unutmamak gerekir. Çoğumuz için Hindistan fakir bir ülke olarak bilinmesine rağmen, bu kişi başı gelire yansıyan fakirliğin asıl sebebi 1.5 milyar'ı bulan nüfusu. Yoksa, ülkede Türkiye'nin nüfusunun 5 katı insan (400-500 milyon kişi) gayet iyi maddi imkanlara sahip ve iyi bir hayat yaşıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hoag-cismi-halka-galaksisi/", "text": "Oldukça sıra dışı bir görünüme sahip olsa da; üstte gördüğünüz bu gördüğünüz fotoğraf, oldukça büyük bir galaksiye ait. Hoag Cismi olarak da isimlendirilen halka biçimli bu galaksi, bildiğimiz spiral veya eliptik galaksilerden farklı olarak; merkezde bir çekirdek ve çekirdeğin çevresinde halka biçiminde bir gaz, toz ve yıldız diski ile çevrili. Bizden yaklaşık 600 milyon ışık yılı uzakta yer alan bu yıldız adasının, nasıl olup da böyle bir şekil aldığı hakkında şu an için net bir bilgimiz yok. Yine de, gök bilimciler böylesi halka biçimli galaksilerin oluşumunu gökada birleşmelerine bağlıyorlar. Daha küçük bir gökada, böylesi büyük bir galaksi ile birleşirken bazen yığılma diski denilen biçimde gökada merkezi etrafında bir halka yapısı meydana getirebiliyor. Galaksinin merkez bölgesi, sarı rengini veren yaşlı yıldızlardan oluşurken, çevresindeki halka genç mavi yıldızlar içeriyor ve burada yeni yıldız oluşumu yoğun bir şekilde devam ediyor. Hoag Cismi'nin büyüklüğü ise bizim Samanyolu'muzdan biraz daha fazla. Yani en az 100 bin ışık yılı çapında ve yüz milyarlarca yıldız içeriyor diyebiliriz. Tabii, bu gökada eşsiz değil. Evrende ona benzeyen başka galaksiler de keşfedildi. Ama, şu ana kadar keşfedebildiklerimiz arasında en muntazam halkaya sahip olan budur diyebiliriz. Büyük Köpek Cüce Gökadası (Canis Ma... Özel göreliliğin bir diğer önemli s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/holmberg-15a-karadeligi/", "text": "1937'de İsveçli astronom Erik Holmberg tarafından keşfedilmesiyle kaşifinin ismini alan Holmberg 15A, Abell 85 galaksi kümesinde bulunan süper dev bir eliptik galaksi. Dünya'mıza olan uzaklığı ise yaklaşık 700 milyon ışık yılı. Holmberg 15A galaksisine özel bir yer ayırmamızın sebebi ise merkezinde sahip olduğu büyük bir kara delik. Bu kara delik öylesine büyük ki, bir ucundan diğer ucuna olan uzaklığı, yani çapı yaklaşık 60 milyar kilometre. Holmberg 15A'nın merkezindeki karadelik süper kütleli kara delik olarak sınıflandırılıyor. Süper kütleli kara delikler ise en büyük kara delik çeşididirler ve milyarlarca Güneş'in ağırlığına eşit ağırlıkta olabilirler. Böylesi büyük kütleli kara delikler genellikle galaksilerin merkezinde ve kuasarlarda bulunurlar. Örneğin yaşadığımız Samanyolu galaksisinin merkezindeki kara delik de bir süper kütleli kara deliktir. Holmberg 15A kara deliğinin kütlesi yaklaşık olarak 10 üzeri 10 Güneş kütlesine eşit. 1 Güneş kütlesinin Dünya'nın kütlesinin 332.946 katı olduğunu düşünürsek bu kara deliğin 21. en ağır kara delik olmasına rağmen yine de ne kadar ağır olduğunu biraz olsun anlayabiliriz. Ancak elbette Holmberg 15A kara deliğini asıl ünlendiren şey, içinde yer aldığı galaksi çekirdeğinin sahip olduğu muazzam büyüklük. Bu büyüklüğü daha iyi anlayabilmek adına evrendeki diğer büyüklük oranlarıyla kıyaslayabiliriz. Holmberg 15A galaksisinin olay ufku çapının 15.000 ışık yılı genişlikte olduğunu aklımızda tutarak başlayalım. Güneş sistemimiz 1,5-2 ışık yılı genişliğinde. Güneş'le birlikte birkaç yüz yıldızın daha içerisinde hareket etmekte olduğu yerel yıldızlararası bulut 30 ışık yılı genişliğinde. Yani Holmberg 15A'nın çapı, yerel yıldızlararası bulutun çapından 500 kat daha fazla. Güneş'in de bulunduğu pek çok yıldız içeren Gould Kuşağı ise 3.000 ışık yılı genişliğinde, yani Gould Kuşağı'ndan 5 kat daha büyük bir çapta. Güneş'in yolculuk yaptığı ve Samanyolu galaksisinin bir kolu olan 10.000 ışık yılı genişliğindeki Orion Kolu bile Holmberg 15A'nın büyüklüğünün yanına yaklaşamıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hologram-evren-nedir-ne-degildir/", "text": "Yaşadığımız evrenin aslında bir hologram olduğu söylemi son yıllarda fizik ile ilgili ortaya çıkan en büyük yanlış anlamalardan birine sebep olmakta. Bu yazıda konuda geçen kavramları ele alacağız, fizikçiler aslında ne demek istiyor onu açıklayacağız. Hayır evrenimiz hologram değil. Bu sözcük evrenin olması gerektiği düşünülen bazı özelliklerini tanımlamak için kullan bir metafor. Bilimkurguda rastladığımız bir simülasyonun içinde yaşama eylemini sağlayan hologramla ilgisi yok. Bunu netleştirelim ve konunun bel kemiğini oluşturan Holografik İlke aslında ne demek ona bakalım. Biraz düşünecek olursak; eğer bu bölgenin içine madde eklemeye başlarsak bölgenin entropisini arttırırız. Fakat madde eklemeye devam ederken belli bir noktadan sonra o bölgede o kadar çok madde birikir ki, sonunda bu bir karadelik oluşturur. Entropiye aslında bir bilgi ölçeği de diyebiliriz. Evrendeki her madde, her parçacık, her dalga bilgi, yani enformasyon taşır. Bir yerde ne kadar çok madde varsa, o kadar çok bilgi vardır, dolayısıyla entropi o kadar yüksektir. Bu çıkarım bir fiziksel ilke, yani uymak zorunda kalınan bir kural. Holografik ilke adı verilen bu kural kısaca demekte ki; bir miktar hacmin içerisindeki bilgi miktarı, o hacme tanımlanan toplam bilgi miktarını geçemez. Fizikte ilke/prensip adı altında geçen tanımlamalar, bir konuyla ilgili teorileri formülize etmek için kullanılır. Holografik ilke ise, Kuantum yerçekimi teorisini oluşturabilmek için kullanılması gereken bir ilkedir. Kuantum yerçekimi teorisi oluşturmak için işe koyulduysanız, bulduğunuz teori ya bu ilkeye uymak zorunda, ya da bu ilkeyi ihlal ediyorsa neden ihlal ettiğini çok iyi açıklayabilmek zorunda. Yoksa, teoriniz tutarsız olur. Yapısı gereği deneysel olarak test edilebilecek tahminlere sahip olmayan bu gibi bilimsel ilkeler, belirli bilimsel teorileri oluşturmak için kullanılırlar yukarıda belirttiğimiz gibi. Dolayısıyla, prensibin tek başına varlığı, evrenin hologram olduğu veya evrenin bu prensibe gerçekten uyduğu anlamına gelmez. Evrenin Holografik ilkeye uyup uymadığı ifadesi ise test edilmesi gereken bir önermedir. Fakat bunun yapılabilmesi için önce işe yarar, çalışan bir kuantum yerçekimi teorisi oluşturmak gerekiyor. Dolayısıyla, eğer biri size evrenin hologram olduğundan bahsediyorsa, o kişinin aslında neyden bahsettiği hakkında bir fikri olmadığı söylenebilir. Medyada son zamanlarda çokça ortaya çıkmaya başlayan evrenin hologram olduğu kanıtlandı benzeri haberler de benzer bir şekilde yanıltıcı ifadelerle son zamanlarda yapılan çalışmaları anlatmaya çalışıyor. Bu haberlerin yapıldığı makaleler aslında biri AdS diğer CFT adında iki gerçek olmayan teorinin bağlantısını ifade eden AdS/CFT konjektürü adlı matematiksel tanımlamaya dayanmakta ve bu, yaşadığımız evren ile ile ilgili bir şey de söylememekte. Konuyu genel hatlarıyla anlayabilmeniz için bu iki karışık matematiksel teorinin detaylarını bilmeniz gerekmiyor merak etmeyin. Sadece uzayı farklı şekilde tanımlayan iki farklı matematiksel modelin olduğunu ve bu ikisinin birbirleriyle ilişkisinin üzerine çalışıldığını söylüyorum. Aşağıda iki teoriye de kısaca değineceğim. Yukarıda anlattığımız holografik prensip sadece sözlerden oluşan bir şey ve sözler keskinlik konusunda iyi değillerdir, hesaplanamazlar. Fizikçiler düşünceleri matematiksel denklemler halinde yazmayı severler, böylece bahsedilen şeyin niteliği ve niceliği analiz edilebilir olur. Fizikte Oyuncak Teori olarak da bilinen bir kavram bu. Gerçek olmadığı bilindiği halde bu gibi teorilerin üzerinde çalışılmasının iki nedeni var. 1 Basit bir model olduğu için daha karmaşık ve gerçek olan modellerde yapılamayan hesaplamaları yapmaya olanak sağlamaları. 2 Gerçekçi bir modelimizin olmadığı bir alanda, elimizdeki verilerle ne yapabildiğimize bakabilmek. Peki o zaman AdS/CFT konjektürü bize ne anlatıyor? Teknik detayına girmediğimizde bunun sicim teorisinde tanımlanan D3-zarıyla uğraştığını söyleyebiliriz. Bu zara iki farklı perspektiften bakılıyor. Bir perspektiften bakıldığında 5 boyutta yerçekimi teorisi gibi duruyor, buna AdS tarafı deniliyor. Diğer perspektiften yani CFT tarafından bakıldığında ise yerçekiminin dahil olmadığı 4 boyutlu teori gibi duruyor. Fakat zar aynı zar olduğu için, hangi perspektiften bakarsak bakalım aynı şekilde davranması gerekmekte. Yani aynı hesaplamaları 5 boyutlu teoride de 4 boyutlu teoride de yaptığımızda aynı sonuçları almalıyız. Bir şeyin bu şekilde iki farklı tanımının olması, yani modelin ikili yapısı, hesaplamalar yaparken oldukça kullanışlı, faydalı oluyor. Hesaplanmak istenen şey eğer yerçekiminin dahil olduğu AdS tarafında hesaplanması çok zor ise, yerçekimsiz olan CFT teorisinde hesaplanarak bulunabiliyor. AdS/CFT modeline konjektür yani varsayım sıfatını vermemin nedeni daha tam kanıtlanamamış olması. Fakat bu konjektürün doğru olabileceğine dair birçok veri var. Bunlar yukarıda anlattığımız gibi hesaplamaların iki farklı perpektiften de bakılarak yapılıp karşılaştırılmasıyla ve sonuçların tutmasıyla olmakta. Fakat sonuçların her zaman tutarlı olacağı henüz söylenememekte. Bilim sitelerinde fizikçiler evrenin hologram olduğuna dair kanıt buldular diye haberlere rastladığınız zaman, o habere konu olan makalenin aslında demek istediği şey AdS/CFT konjektüründe tutarlı olan bir hesaplama daha bulunduğu. Fakat tekrar edelim, bu bizim evrenimizle ilgili bir şey söylememekte, sadece gerçek olmayan model hakkında daha yeni bir bilgi vermekte. Model sırtını sicim teorisine dayamakta ve aslında sicim teorisi de Oyuncak Teori sınıfına girmekte. Sicim teorisi evrenimizi ile ilgili gerçek bir tanımlama yapmamakta. Sanal bir evren tanımı yapmakta ve bu evren bazı açılardan bizim evrenimiz ile benzerlikler taşıyor fakat bazı açılardan oldukça farklı. Yerçekiminin de dahil olduğu perspektife AdS deniliyor çünkü bu evreni Anti de Sitter adında özel bir geometri ile tanımlıyor. Evrenimiz bu geometriye sahip değil. Hatta bunun tam tersi olan de Sitter ile tanımlanmış durumda. Dolayısıyla AdS bizim evrenimize bağlı bir tanım yapmıyor. Yerçekiminin dahil olmadığı perspektif olan CFT ise evreni Conformal Simetri adında özel bir geometri ile tanımlıyor. Bu nedenle adı Conformal Field Theory/Conformal Alan Teorisi. Fakat evrenimiz hem conformal simetriye sahip değil hem de yerçekimi var. Dolayısıyla CFT de bizim evrenimize bağlı bir tanım yapmamakta. Sonuç olarak; AdS/CFT konjektürü sanal bir evren modeli tanımlıyor ve bu tanımladığı evren bizim evrenimiz değil. Holografik ilkenin matematiksel bir karşılığı. Oldukça önemli olmasına ve teorik fizikte bir çok uygulama alanı olmasına rağmen bizim evrenimizle bir ilişkisi yok."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/homeopati-sacmaligi/", "text": "Son günlerde İngiltere'de homeopatik ilaçların kara listeye alınıp alınmayacağı tartışılıyor. Bakanlar gelecek yıl, tartışmaya yol açan bu tedavinin bir alternatif seçenek olarak devam edip etmeyeceğini görüşecekler. İngiltere Yaşam Bilimleri Bakanı George Freeman, artan sağlık ihtiyaçları sebebiyle, NHS fonlarının en etkin tedavi yöntemlerinde kullanılması gerektiğini ifade ederken; homeopatik ilaçların reçeteli olarak verilip verilmemesini tartıştıklarını ifade etti. Homeopati, İngiltere'nin tüm bölgelerinde yaygın olmamasına rağmen, ülkenin çeşitli yerlerinde bilimsel bir temeli olmayan pek çok homeopati hastanesi bulunmakta. Bilim ve Teknoloji Komitesi'nin raporuna göre homeopati ilaçları placebolardan daha iyi bir etki göstermemekte ve bilimsel açıdan mantıksız bulunmakta. NHS 'nin web sitesinde ise homeopatinin bir tedavi yöntemi olarak hiçbir iyi niteliğinin bulunmadığından bahsediliyor. Fakat İngiltere'de homeopatlar hiçbir yasal düzenleme içinde değiller. Herkes, deneyimi ve niteliği olmadan homeopat olabiliyor. Bunun en önemli sebeplerinin başında bilimsel bir temeli olmaması, anlatılacak bir mekanizması olmaması geliyor. Dolayısıyla homeopatlar, herhangi bir niteliğe sahip olmadan bu işi yaparak para kazanabiliyorlar. Söz konusu sağlık olduğu için bu konuda şimdiye kadar alınan umursamaz tavrı bir kenara bırakıp, konuyu bilimsel olarak tartışmak ve uygun olanı yapmak gerekiyor. İnsanlar belki de doğru tedaviyi alabilecekken buna maalesef inanmayıp, herhangi bir geçerliliği olmayan homeopati gibi sözde-bilime güvenebiliyor ve bu sebeple hayatlarını kaybedebiliyor veya ciddi sağlık sorunları yaşayabiliyorlar. Dolayısıyla geç de olsa bilim ve sağlık bakanlıklarının, halklarının sağlığı ve geleceği açısından bu sözde-bilimin durdurulmasında adımlar attıklarını görüyoruz. Özellikle dış ülkelerde homeopatinin ne olduğu, daha doğrusu gerçekte ne olmadığı ortaya çıkmaya başlıyor. Umarız ülkemizde de bu iş fazlasıyla zarara sebep olmadan gerekli adımlar atılır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hubble-uzay-teleskobu-25-yasinda/", "text": "Not: Bu yazı 2015 yılına aittir. Şu anda Hubble 25 değil, 2018 yılı itibarıyla 28 yaşındadadır. İlk defa 1946 yılında astrofizikçi Dr. Lyman Spitzer daha net görüntüler elde etmek için uzaya teleskop yerleştirme fikrini öne sürdü. Böylece atmosferin üzerinde bulunan bir noktada yer alan bir teleskop yıldızların, galaksilerin ve uzayda yer alan diğer nesnelerin ışığını atmosferde soğurulmadan ya da herhangi bir etkiye maruz kalmadan önce gözleyebilirdi. Bu nedenle bu tip bir teleskoptan elde edilecek bir görüntü, yeryüzünde bulunan en büyük teleskoptan bile çok daha keskin ve detaylı olacaktı. Bu düşüncenin gerçekleştirilmesi için 1970'li yıllarda Avrupa Uzay Ajansı ve Ulusal Havacılık ve Uzay Kurulu'nun ortak çalışması ile başladı. Ünlü astronom Edwin Hubble'ın anısına bu teleskopa Hubble Uzay Teleskopu adı verilmiştir. Edwin Hubble, evrende bizim galaksimizin dışında başka galaksilerin de olduğunu belirleyen ve evrenin genişlediğini keşfeden kişidir. Edwin Hubble, galaksileri boyutlarına, şekillerine ve parlaklıklarına göre sınıflandırmak istemişti. Bu girişimi sonucunda galaksilerin bizim galaksimizden hesaplanabilir bir oranda uzaklaştıklarını gördü. Evrenimizin genişlediğini anladı. Hubble Uzay Teleskobu, 24 Nisan 1990'da başlayan STS-31 Görevi esnasında Uzay Mekiği Discovery tarafından 560 km yükseklikteki Dünya etrafındaki yörüngesine yerleştirilmiş bir uzay teleskobudur. HUT olarak da adlandırılmakta olan Hubble Uzay Teleskobu, uzaya gönderilen ilk teleskop olmamasına rağmen, fonksiyonları ve de başarıları nedeniyle evreni izleyen en önemli gözümüz konumundadır. Ayrıca 2.4 metre çaplı ana aynasıyla, bugüne kadar uzaya yerleştirdiğimiz en büyük teleskoptur. Sadece görünür ışıkta değil, kızılötesi ve morötesi ışıkta da gözlem yapabilmektedir. Hubble Uzay Teleskobu tasarlanırken eklenen bir özellik, kendini benzerlerinden ayıran en önemli noktalardan birisi olmuştur. O da HUT'un, bakımı uzayda astronotlar tarafından yapılabilecek şekilde tasarlanan tek uzay teleskobu olmasıdır. Bu özellik sayesinde, teleskobu Dünya'ya getirmek zorunda kalmadan astronotların uzayda bakım yapılabilmesi mümkün olmakta. Öyle ki, fırlatıldıktan günümüze kadar geçen süreç içerisine bu teleskoba toplamda 5 sefer bakım ve yenileme yapılmıştır. İlk bakım uçuşu mecburi olarak 1993 yılında yapıldı. Bunun sebebi teleskobun aynasını yapan şirketin aynayı hatalı üretmiş olmasıydı. Ayna hatalı olduğu için gelen görüntüler bulanıktı. Uzayda ayna değiştirmek imkansızdı, Dünya'ya geri getirip onarmak ise çok masraflıydı. Ancak, geliştirilen özel bir optik düzenek, 1993'te uzayda teleskoba takılınca mükemmel görüntüler elde edilmeye başlandı. Tabiri caiz ise, Hubble'a bir gözlük takıldı ve yeniden net görmeye başladı. Hubble uzay teleskobu fırlatıldığı günden itibaren astronomi tarihindeki en önemli gözlem araçlarından biri haline gelmiştir. Astronomların astrofizik alanındaki temel problemlerine çözüm bulmakta büyük yarar sağlamıştır. Hubble teleskopu tarafından kaydedilmiş olan Hubble ultra derin alan adlı fotoğraf, bugüne kadar görünür ışık ile en uzak mesafeden alınmış en detaylı görüntüdür. Birçok Hubble gözlemi; en kesin biçimde hesaplanan evrenin genişleme oranı gibi, astrofizik alanında birçok çığır açıcı sonuç doğurmuştur. Bir kuyruklu yıldızının Jüpiter çevresinde dönmekte olduğu ve gezegene çarpacağı fark edilince, kuyruklu yıldızın çapışı ve gazlardan oluşan dev gezegen tarafından yutuluşu Hubble ile izlendi. Fakat bir gün Hubble Uzay Teleskobu'nun da görevi sona erecek. Onun yerine ise NASA-ESA ve CSA ortaklaşa yürüttüğü çalışmanın ürünü, daha gelişmiş olan James Webb Uzay Teleskobu ile keşifler devam edecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/hubbledan-30uncu-yasgunu-fotografi-kozmik-resif/", "text": "24 Nisan'da NASA, Hubble Uzay Teleskopu'nun fırlatılışının 30. yılını NGC 2014 ve NGC 2020 bulutsularının yıldızlarla dolu görüntüsü ile kutladı. Bu bulutsular, Samanyolu'nun en büyük uydu galaksisi olan Büyük Macellan Bulutu'nun en geniş yıldız oluşum yapısının bir parçasıdır. Bu yapıya genelde NGC 2014'ün karmaşık ve mercan benzeri görüntüsünden dolayı Kozmik Resif denilmektedir. Rengarenk olan bu bölgedeki genç ve parlak yıldızların her biri bizim güneşimizden 10 veya daha fazla kat kütleye sahiptir. Bu devasa yıldızlar, oluşturdukları gaz ve tozu savurarak doğdukları bulutsunun içini oyuyorlar. Bölgenin mavi rengi yıldızların mor ötesi ışıklarıyla güçlenen oksijenden gelirken kırmızımsı rengi ise parlayan hidrojen ve azot gazlarından ortaya çıkmaktadır. Yakınındaki mavi renkli NGC 2020 bulutsusu, güneşimizden 15 kat daha büyük ve 200.000 kat daha parlak bir Wolf-Rayet yıldızı tarafından ortaya çıkarılıyor. NGC 2020'nin de rengi merkez yıldızından dağılan ve yaklaşık 11.000 santigrat dereceye kadar ısınan oksijenden kaynaklanmaktadır. Hubble Uzay Teleskobu, bilime paha biçilemez katkılarda bulundu ve gönderdiği evrenimizin nefes kesici görüntüleri ile bilim insanlarının olduğu kadar halkın da ilgisini çekti. Bilimsel katkıları ise 1.4 milyon astronomik gözlemi içeriyor ve daha da fazlası gelecek. NASA, teleskobun en azından 2025 yılına kadar görevde olacağını ve 2030'lu yıllara kadar da yörüngede dengeli bir şekilde kalacağını umut ediyor. Hubble Teleskobu hakkında daha fazla bilgi edinmek için bu linkteki yazımızı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ibb-sehit-m-erdogan-ortaokulu-etkinligimiz/", "text": "İstanbul Başakşehir'de, 20 Şubat 2019 tarihinde İBB Şehit Mustafa Erdoğan Ortaokulu'nun davetlisi olarak bir konferans etkinliği gerçekleştirdik. Velilerimiz ve okul yönetiminin davetiyle gerçekleştirdiğimiz etkinliğe, kurucumuz Zafer Emecan konuşmacı olarak katıldı. Yaklaşık 2 saat süren konuşması sırasında Emecan, basın ve sosyal medyada astronomi ve uzay bilimleri alanında yanlış aktarılan bilgilere değinip, bilim okur yazarlığı kavramına değindi. Ardından Dünya ve ülkemizde gerçekleştirilen çalışmalara değinip, öğrencilerin astronomi ve uzay bilimleri alanında eğitim almaları konusunda tavsiyelerde bulundu. Etkinlik, katılımcıların merak ettiği konular hakkında yönelttikleri soruların cevaplanmasıyla sona erdi. Bu güzel etkinliği gerçekleştirmemizde büyük katkıları olan İBB Şehit Mustafa Erdoğan Ortaokulu yönetimine, yoğun katılım gösteren öğrencilerimize ve misafirperverlikleri için öğretmenlerimize teşekkür ederiz. 10 Nisan 2017 tarihinde, Antalya ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ic-10-cuce-galaksisi/", "text": "Bu küçük, sadece 15 bin ışık yılı çapa sahip galaksi, bizden 2.2 milyon ışık yılı uzakta yer alıyor. Yani, yaklaşık bir milyar yıldıza sahip bu galaksi, yerel gökada grubumuzun bir üyesi. IC 10 düzensiz yapılı, 10-15 bin ışık yılı çapa sahip cüce bir gökadadır. Bununla beraber, yerel galaksi grubumuzda yer alan tüm gökadalardan çok daha fazla ve hızlı yıldız oluşumunun gerçekleştiği bir yerdir. Bol miktarda gaz ve toz içeren bu galakside yıldız oluşumu o kadar hızlıdır ki, her birkaç yılda bir yıldız meydana gelir. Bu durumundan dolayı, gök bilimciler tarafından yıldızlarla dolup taşan gökada olarak nitelenen bir sınıfa dahildir. Bizim galaksimiz Samanyolu'nun da yıldız oluşum hızı benzerdir ama, büyüklüğüyle orantıladığımızda Samanyolu'ndaki yıldız oluşumunun çok daha yavaş gerçekleştiğini görürüz. IC 10'da oluşan yıldızların önemli bir bölümü dev kütleli, aşırı parlak yıldızlardır ve bu sayede galaksi küçük boyutuna rağmen oldukça parlak hale gelmiştir. Tabii heveslenmeyin hemen, görece uzakta olduğu ve galaksimiz Samanyolu'nun toz bulutları arkasında kaldığı için dürbün veya ortalama amatör teleskoplarla farkedilmesi oldukça güç. Galakside bu kadar güçlü yıldız oluşumu gerçekleşmesinin olası nedenlerinden biri, Andromeda Galaksisi'nin uyguladığı kütle çekim kuvveti olabilir. Zaten IC 10'un, Andromeda'nın uzak bir uydusu olduğu düşünülüyor. Ayrıca yerel grubumuzun üçüncü en büyük gökadası olan Triangulum'a da oldukça yakın sayılır. Bu da, Andromeda ve Triangulum arasında çekiştirildiğini ve bunun gaz bulutlarını sıkıştırarak galakside yıldız oluşumunun patlama yapmasına neden olabileceğini akla getiriyor. Her ne kadar şu anda en görkemli günlerini yaşıyor olsa da, IC 10'un içerdiği gaz miktarı yeni yıldız oluşumlarıyla giderek azalıyor. Önümüzdeki üç milyar yıl içinde gaz tamamen tükenecek ve galaksideki yıldız oluşumu duracak. Kısa ömürlü dev yıldızların da ölmesiyle, IC 10 yaşlı Güneş benzeri yıldızlar ve soluk kırmızı cücelerden ibaret, soluk, ölü bir galaksiye dönüşecek. Eğer o günlerde, buradaki yıldızların çevresindeki gezegenlerde yaşayan zeki canlılar varsa, geceleri sadece birkaç yıldızın olduğu karanlık bir gökyüzüne bakıyor olacaklar. Gelecekte bir gün, insanlar Mars üz... 2017 Taslak Fen Bilimleri Dersi Eği... 45,000 feete (13.7 km) kadar çıkabi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ic-405-caldwell-31-nebulasi/", "text": "Bize yaklaşık 1.500 ışık yılı uzaklıkta bulunan IC 405 , amatör teleskoplarla dahi gözlenebilen parlak bir yansıma/salma bulutsusudur. Caldwell 31, Flaming Star Nebula veya IC 405 olarak isimlendirilen bu bulutsu , Arabacı takımyıldızı yönünde yer alıyor. Bulutsunun parlaklığı yaklaşık 6 kadir olduğu için insan gözünün görme sınırları dışındadır ve çıplak gözle görülemez. Ancak, küçük bir teleskop, hatta dürbünle bile gözlemlenebilmesi mümkün. Bulutsu, AE Aurigae isimli kendi içinde oluşmuş parlak bir yıldızın ışığı ile aydınlanıyor. Yaklaşık 23 Güneş kütlesinde O tipi bir dev yıldız olan AE Aurigae, 33 bin santigrat dereceyi bulan yüzey sıcaklığı ve Güneş'in 59 bin katı ışıma gücüyle bulutsunun parlaklığının asıl sebebi. IC 405, oldukça büyük yaklaşık 5 ışık yılı çapa sahip bir yıldız oluşum bölgesidiraynı zamanda. Çok büyük oranda Hidrojen ve Helyum gazından oluşan bulutsunun derinliklerinde yeni yıldız oluşumları hala devam ediyor. Bulutsuyu şu anda aydınlatan AE Aurigae'nın güçlü yıldız rüzgarları çevresindeki gazı itip sıkıştırıyor ve bu da yıldız oluşumunun daha hızlı gerçekleşmesini sağlıyor. Bulutsuların içinde yer alan yıldız oluşum bölgelerini daha iyi tanımak için bu yazımızı, yıldız oluşumunun nasıl gerçekleştiğini ise şu yazımızı okuyarak daha detaylı biçimde öğrenebilirsiniz. Önümüzdeki onlarca milyon yıl içinde bu bulutsu içinde irili ufaklı yüzlerce yıldız oluşacak. Parlamaya başlayacak olan bu yıldızların güçlü yıldız rüzgarları bulutsuyu dağıtacak. Bulutsudan geriye ise, içinde oluşmuş yıldızlardan meydana gelmiş ışıltılı bir açık yıldız kümesi kalacak. Sonraki milyonlarca yıl içinde, zayıf kütleçekim gücü ile bir arada duran bu açık yıldız kümesi de dağılacak ve yıldızları Samanyolu'nun kollarına saçılacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ic-gezegenler-hava-karardiginda-nasil-oluyor-da-gorunebiliyor/", "text": "Aslında her şey çok basit bir geometrik olaya dayanıyor. Venüs bir iç gezegen olduğu için, yani Dünya ile Güneş arasında bir yörüngeye sahip olduğu için biz Dünya'dan baktığımızda Venüs'ün yörünge hareketini ayırt edebiliriz. Yani Venüs yörüngesi etrafında nasıl Güneş'in etrafında dolanıyorsa, gökyüzünde de Güneş'in etrafında benzer şekilde dolanır. Hemen alttaki, Starry Night programından alınmış görselde 2 Temmuz 2020 tarihinde gün doğumundan hemen önce Venüs'ün doğu ufkunda kendisini gösterdiğini görüyoruz. Yani, 2020 yaz ve sonbahar ayları boyunca Güneş'in doğumu sırasında göreceğiniz o çok parlak gökcisimi Venüs olacak. Tekrar konumuza dönecek olursak Venüs; zaman zaman Güneş'in önünden geçerken, zaman zaman arkasında kalır. Aynı şekilde bu dolanma hareketi sırasında bize göre Güneş'in sağında veya solunda da kalabilir. Bu sebeple Ay gibi evreler gösterirken, ayrıca bu hareketi ile bir gezegen olduğunu anlamamıza imkan verdiği gibi bize onun Jüpiter olup olmadığını anlamamıza da imkan sağlar. Aşağıdaki görselde Venüs ile Dünya'nın yörüngeleri arasında bir üçgen görülüyor. Buradaki alfa açısı bize Venüs'ün gökyüzünde Güneş'ten kaç derece uzakta olduğunu verir. Dikkat ederseniz bu açı hiçbir zaman belirli bir değerin üzerine çıkamaz, yani Venüs gökyüzünde Güneş'ten en fazla belirli bir derece uzakta görülebilir. Bunun aksine Jüpiter bir dış gezegen olduğu için gökyüzünde Güneş'ten olan görsel uzaklığında bir sınırlama yoktur. Dolayısıyla bir gün batımı sonrasında görüldüğü dönemlerde, Venüs asla doğu ufkunda görülmez . Çünkü açısal uzaklığı buna el verecek kadar fazla değildir. Buradan da bir diğer sonuca ulaşıyoruz, yalnızca gün batımında görünmedikleri. Yörüngeleri dolayısıyla bir taraftayken Güneş'in solunda diğer taraftayken ise sağında kalırlar. Haliyle ya gün doğumu öncesinde Güneş'ten önce doğarlar ya da gün batımı sonrasında Güneş'ten hemen sonra batarlar. Fakat biz genelde gün doğmadan önce uyanık olmadığımız için daha sıklıkla gün batımında görmeye alışkınız. Halbuki benzeri şekilde gün doğumu sırasında görmek de mümkündür. Güneş'e en yakın gezegenimiz olan M... 11 Kasım 2019 tarihinde dünyadaki b..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/icimizdeki-yildizlar/", "text": "Derin Bir Nefes Alın, içimizdeki yıldızlardan söz edeceğiz... Ciğerlerinize dolan, kan dolaşımınızda dolaşan, metabolik çalışmalarınızı tetikleyen, yaşamınızı mümkün kılan oksijen yıllanmıştır. Sizden yaşlıdır, hatta Dünya'nın kendisinden bile yaşlıdır. Bahsettiğimiz oksijen, uzun yıllardır ölü olan bir yıldızın kalbinde yaşıyordu. Kemiklerinizdeki kalsiyum? Kanınızdaki demir? Bu hepsi için geçerli. Milyarlarca yıl önce, Dünya, Güneş, hatta bir Güneş Sistemi bile yoktu. Yalnızca, yüzlerce ışık yılı boyunca uzanan göreceli şekilde özelliksiz gaz ve toz bulutu vardı. Bu gaz bulutu yüzlerce, binlerce hatta milyarlarca yıl boyunca sabit olarak tanımlanabilecek bir denge içinde kaldı. Ufak bir dürtme bile bu olgunlaşmamış, dengeli gaz bulutunu parçalayabilirdi. Bu dürtme etkisine, belki de etrafına basınç dalgaları yayan bir süpernova sebep oldu. Yayılan basınç dalgalarının gaz bulutuna çarpması sonucunda, dengeli gaz bulutu kendisini arapsaçı gibi düğümlerin ve akıntıların içinde buluverdi. Bir tutam gaz tedirgin edilip feci bir sıkışma yaşadığında, bazı durumlarda inanılmaz bir yoğunluğa ve basınca ulaştığında, nükleer füzyon dediğimiz işlem genç bir sistemin kalbinin derinliklerinde başlamış olur: İşte bu bir yıldızın doğumudur. Bulutun paramparça kalıntıları bir disk üzerinde kendi düzenlerini oluştururlar. Disk büyüdükçe daha fazla malzeme alan ve yeni güneşin etrafında bir yer için mücadele eden gezegenleri oluşturur. Çarpışmaların ve yoğun ışımanın ardından arta kalan tozlar süpürülür ve geriye bir aile kalır: Bir yıldız , birkaç kayalık gezegen, gaz devleri ve çevresinde astroitler ve donmuş kalıntılardan oluşan bir aile. Güneş Sistemi'yle doğmuş olan ama genel anlamda yeni olan birkaç element, binlerce yıl boyunca Güneş Sistemi'nin içinde uçuştu. İlkel gaz bulutunun içerdiği gazların özellikleri sistemin kaderini belirledi: Yeteri kadar silikon yok mu? Kayalık gezegenler yok. Oksijenin yalnızca izi mi var? Bu gezegenlerin hiçbirinde sıvı su yok. Bir avuç karbon mu var? Oluşan suyun içinde yüzebilecek küçük varlıkların oluşması için kullanılacak yapıtaşı yok. Peki Güneş Sistemi'ni oluşturan bu gaz bulutundaki özel gaz karışımı milyarlarca yıl önce, en başta nasıl bir araya geldi? Doğruyu söylemek gerekirse cevabı zaten vermiştik: Füzyon. Bu yeni doğmuş güneşte ve onun kalbinde, nükleer bir yangın şiddetlendi. Ardı arkası kesilmeyen gaz katmanları, Güneş'in karşı konulmaz kütle çekimi altında ezilerek atomik çekirdeği birleşmeye zorladı. Tıpkı o izlediğiniz kötü romantik komedilerdeki karakterler gibi. Füzyon işlemi, ardında bir miktar enerji bırakır ve sayısız füzyon reaksiyonu Güneş'in milyarlarca yıllık enerjisini karşılamak için yeterlidir. Güneş'in füzyon sayesinde kazandığı bu enerji Dünya'da yaşamın var olması için gerekli olan sıcaklığı ve ışığı sağlar. Füzyon işlemi başlamak için yalnızca hidrojene, yani basit bir protona ihtiyaç duyar. Evrenin ilk anlarında da hidrojenden bol bir şey yoktu. Her şey ondan sonra geldi. Dünya'nın kendi yıldızı Güneş de dahil olmak üzere, gökyüzündeki her bir yıldız yeni elementleri ortaya çıkarmak için çalışan ağır, uykusuz birer fabrikadır. Hidrojenden helyuma, karbon, azot ve oksijene doğru ilerleyen birer fabrika. Daha ağır yıldızlar bu zinciri daha da ileriye taşır; kalsiyum, magnezyum, neon ve argonu ortaya çıkarırlar. Her işlem demir ve nikel oluşturulana kadar ilerler. Ve parti burada sona erer. Demir ve nikelin ortaya çıkmasından sonra füzyon artık enerji açığa çıkarmayı bırakır, enerjiyi kendi içinde toplamaya başlar. Füzyon hala devam eder ama aralıksız devam eden kütle çekimsel çöküşü durdurabilecek hiçbir şey yoktur. Yıldızı yeniden canlandırıp denge durumuna getirebilecek hiçbir enerji üretimi yoktur. Merkeze sıkışmaya çalışan dolgu maddeleri, merkezdeki katı demir top tarafından durdurulur ve dolgu maddelerinin geri çekilmesine sebep olur. Diğer bir deyişle: Booom! Bir süpernova evrendeki deli dolu enerjinin en fantastik görüntülerinden biridir. Milyonlarca yıldız değerindeki bu enerji, tek bir patlamayla birkaç hafta içinde harcanır. Bu enerjik cehennemde her şey mümkündür. Yeni ağır elementler için enerjiyi harcamak ister misiniz? Kimin umrunda yedekte var! Biraz daha var! Parti zamanı! Bu öfkeli patlamada periyodik tablonun geri kalanı var. Bir yıldızın ölüm sancılarından, çekirdeği ile başıboş dolaşan nötrinoların karmaşık dansından doğan bir yıldızın kalbinde ne kaynaşmaz ki. Ama bu sevimli bir masal değil, bilimdir ve bazı kanıtlara ihtiyacı vardır. Teori, bu çalışmasıyla Nobel Ödülü'nü kazanan fizikçi William Fowler tarafından yayınlanmıştır. Bugün bilim insanları yıldızlardan oluşan elementleri, her birinin yıldız ışığında bıraktığı belirgin parmak izini kullanarak tanımlayabiliyorlar. Fizikçiler Dünya'da bulunan dedektörleri, füzyon reaksiyonlarının yan ürünleri olan nötrinoları yakalamak için kullanarak Dünya'nın Güneş'inin çekirdeğindeki füzyon reaksiyonlarını gözlemleyebiliyorlar. Araştırmacılar parçalanmış bulutların arasında sürüklenen elementleri belirlemek için süpernova kalıntılarını inceleyebiliyorlar. Bilim insanları evrendeki bazı elementlerin neden diğerlerinden daha bol olduğunu açıklayabiliyorlar: Eğer yıldızlarda bir zincir reaksiyonu daha yaygınsa, bu reaksiyon sonucu üretilen elementin evrendeki izi de daha fazladır. Ve insanlar gerçekten yıldızlardan oluştuklarını anlayabiliyorlar, belki uzun zamandır ölü olan yıldızların küllerinden ama ne de olsa bunlar da yıldız. Gece gökyüzünde bulunan bu ışık noktaları insanlarla derin ve manalı bağlantılar içeriyor. İnsanların kanları ve kemikleri, insanlığın göksel kuzenlerinin doğumunu, hayatını ve ölümünü içeren doğal döngünün bir parçası. İnsanlar yıldızlardan oluşurlar ve sonrasında yine yıldızlara dönüşürler; her yıldız ölür ve parçaları geldikleri yere geri yayılır. Ve Dünya'nın Güneş'inden gelen ışık sonunda sona erdiğinde, beraberinde insanlığın küllerini karanlığa taşıyacak, yeni dünyalarda onları tekrar şekillendirecek ve olası bir yeni yaşam ortaya çıkaracak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/icimizi-yarip-gecen-parcaciklar-notrino/", "text": "Siz şu anda bu satırları okurken içinizden bir şeyler geçiyor; nötrinolar. Bu parçacıklar ışık hızına çok yakın hızlarda hareket eden, elektriksel yükü sıfır olan parçacıklardır. Elbette hiçbirini hissetmiyoruz, çünkü nötrinolar maddenin içerisinden neredeyse hiç etkileşmeden geçerler. Burada neredeyse detayı önemli, çünkü rastlantı sonucu kaza ile de olsa bazen madde ile etkileşime geçebiliyorlar. Daha önce bir yazımızda belirtmiş olduğumuz gibi Güneş'in merkezinde üretilen fotonların bize ulaşması milyon yıl mertebelerine varabiliyor. Yıldıza dair yaptığımız gözlemler dış katmanlarına ait bilgiler verdiğinden, içeride gerçekleşen reaksiyonların neler olduğunu bilmekte zorlanıyoruz. Yani en azından zorlanıyorduk. Yapılan hesaplamalarımızın sonuçlarını test edemiyorduk. Nötrino dedektörlerinin geliştirilmesiyle bu problemi, yani sanki Dünya ve biz yerimizde yokmuşuz gibi içimizden geçip giden bu parçacıkları gözlemleme sorununu çözmüş olduk. Çünkü nötrinolar neredeyse hiçbir maddeyle etkileşmediğinden, Güneş'in çekirdeğinde üretildikten sonra yoğun iç katmanlarından sadece birkaç saniyede geçerek doğrudan Dünya'ya ulaşabiliyor. Nötrinolar belirli nükleer reaksiyonlar sonucunda ortaya çıkıyor ve çıktıklarında sahip oldukları enerji bize hangi reaksiyon sonucu ortaya çıkmış olabilecekleri hakkında da bilgi veriyor. Dolayısıyla gözlemlemeyi başarabildiğimiz bir nötrino, Güneş'in içinde ne tarz nükleer reaksiyonlar gerçekleştiğini bilmemizi, doğrulamamızı sağlıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi bu parçacıkları tespit etmek için sıradan yöntemlerden farklı bir yol izlemek gerek. Bir üstteki fotoğrafta gördüğünüz IceCube nötrino dedektörü ya da teleskobu, nötrinoları kutupta yerin 1,5 km altında, bir km küplük bir alana yayılmış 5,160 optik sensör sayesinde tespit etmeye çalışıyor. Eğer bir etkileşim olursa çok hassas optik sensörler bunları tespit ediyor, geliş doğrultusu ve enerjileri hakkında bilgi topluyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ii-asteroit-madenciligi-meteor-bilimi-calistayi/", "text": "II. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı; Ege Üniversitesi, Fen Fakültesi, Konferans Salonu'nda, 15-16 Şubat 2018 tarihleri arasında yapılacak. Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet BUDAK'ın açılışını gerçekleştireceği çalıştay organizasyonu; Doç. Dr. Ozan ÜNSALAN ve Prof. Dr. Alim Rüstem ASLAN başkanlığında gerçekleştiriliyor. NASA-JSC dan Dr. Michael E. ZOLENSKY'nin davetli konuşmacı olarak katılacağı ve yine NASA-JPL'den Dr. Umut YILDIZ'ın da e-konferans yoluyla bir konuşma yapacağı çalıştayda, gazeteci Fatih ALTAYLI da yer alacak. Çalıştaya katılım için gerekli bilgileri http://www.turk-met.com/workshop adresinden alıp, kaydınızı gerçekleştirebilir, festival programını, üzerine tıklayıp büyütebileceğiniz aşağıdaki afişten görebilirsiniz. Telif Hakkı: Mikiya Sato (Japon Met... 31 Ekim 2015 tarihinde kafatası şek..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/iii-asteroit-madenciligi-ve-meteor-bilimi-calistayi/", "text": "Ülkemizin en önemli uzay etkinliklerinden biri olan III Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı; Ege Üniversitesi, Fen Fakültesi, Konferans Salonu'nda, 16 Aralık 2019 tarihinde gerçekleştirilecek. Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet BUDAK'ın açılışını gerçekleştireceği çalıştayda; Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin YILDIRIM ve Türkiye Uzay Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Lokman KUZU da konuşmacı olarak yer alacaklar. Oldukça zengin bir içeriğe sahip olan çalıştay süresince; Prof. Dr. Alim Rüstem Aslan, Doç. Dr. Ozan Ünsalan, Dr. Öğr. Üy. Selçuk Topal, Uzm. Yücel Kılıç, Arkeolog Altay Bayatlı, Halit Mirahmetoğlu, Zafer Emecan, Mehmet Ekin Yalçınkaya gibi birbirinden değerli isimler bilgilerini katılımcılara aktaracaklar. Kozmik Anafor Astronomi Platformu'nun da destekçi olarak yer aldığı, halka açık ve ÜCRETSİZ gerçekleştirilecek olan bu çalıştaya katılım için gerekli bilgileri http://www.ozanunsalan.com/2019/09/astminmet/ adresinden alıp, kaydınızı gerçekleştirebilir, çalıştay programını, üzerine tıklayıp büyütebileceğiniz aşağıdaki afişten görebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/iki-beyaz-cuce-kutle-cekim-dalgasi-yayiyor/", "text": "Kütle çekim dalgaları, bugüne kadar yalnızca kara delik ve nötron yıldızı çarpışmalarında tespit edilmişti. Ancak ilk kez, iki beyaz cücenin de bu dalgaları yaydığı tespit edildi. Harvard &Smithsonian Astrofizik merkezindeki bilim insanları, kısa yörünge periyotları olan, birbirinden bağımsız iki helyum çekirdeğe sahip ve J2322+0509 adını verdikleri bir beyaz cüce çifti keşfettiklerini duyurdular. Bu çiftin diğerlerinden farklı yanı ise, türünün tespit edilen ilk kütle çekimi dalgası kaynağı olması. Başlangıçta bilim insanları, j2322+0509 sisteminin araştırmak için zorlu olduğunu fark ettiler ve gelecekteki bilimsel sonuçları birden fazla yolla şekillendirecek olan bu yıldız sistemi hakkında kritik bilgileri toplamaya başladılar. Optik ışık eğrisi bir sonuç vermedi çünkü bu çiftin bir ışık eğrisi yoktu. Ayrıca fotometrik sinyaller de sistemin bir fotometrik sinyali olmadığı için işe yaramadı. Ancak spektroskopik çalışmalar, bilimsel olarak önemli ve belirlenmesi zor bu çift yıldız sisteminin hikayesini şekillendirerek sistemin yörüngesel hareketlerini ortaya çıkardı. Bu çift yıldız sistemi gibi tespit edilmesi zor olan sistemlerin aslında kütle çekim dalgalarının en güçlü kaynakları olabileceğini de buldular. Bu yıldız çiftinin tespit edilmesi zordu çünkü sistem, kenarda duruyor gibi değil de hedef tahtasının tam ortasında bulunan nokta gibi bizim yüzümüze doğru yönelmişti. Dikkat çekici olarak bu çiftin kütle çekim dalgaları, bu yönde örten çift gibi kenarda durmasına göre 2.5 kat daha kuvvetlidir. Bu yıldız çifti, bilim insanları için başka bir sürprizi de barındırıyordu. Sistemin yörüngesel periyodu 1201 saniye yani 20 dakika sürüyor ki bu da sistemi tespit edebildiğimiz üçüncü en kısa yörüngesel periyodu olan yıldız çifti yapıyor. Ve bu çift yıldızın yörüngesi aslında bozuluyor çünkü yayılan bu kütle çekim dalgaları yıldızların enerji kaybetmesine sebep oluyor. 6 veya 7 milyon yıl içerisinde bu iki yıldız birleşerek tek ve daha büyük kütleli bir beyaz cüce oluşturacak. Kara Delikler, Ölmüş Yıldızları Yeniden Canlandırabilir! Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü i... Bizden sadece 11.5 ışık yılı uzakta... Yazı dizimizin bir önceki ilk bölüm..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ikili-yildiz-sistemlerini-nasil-kesfediyoruz/", "text": "Güneş yalnız bir yıldız olmasına karşın, yıldız sistemleri ikili veya daha fazla sayıda bulunabilir. Hatta bu ikili sistemler birbirleri arasında da bir sistem oluşturabilirler. Bu tamamen olasılıkların gerçekleşme durumuna bağlıdır. Çoğunlukla bize olan uzaklıklarının çok fazla olmasından ötürü, birbirleri arasındaki mesafe buna oranla çok az kaldığından iki ayrı yıldız göremeyiz. Yani bu demek oluyor ki, tek yıldız gibi gördüğümüz bir nokta, bir çift yıldız sistemi olabilir. Gözlemlediğimiz bu noktadan bize gelen ışığın zamana göre değişimini grafiğe dökersek bir sistem olup olmadığını anlayabiliriz. Biz bu grafiklere, ışık eğrileri diyoruz. Aşağıdaki resmi inceleyelim. Birinci konumda ikili sistemimizi görüyoruz. Bu sistem ortak kütle merkezi etrafında dönerken bir tutulma gerçekleştirirse, gelen ışıkta değişim olmasını bekleriz. Resimde kırmızı yıldız büyük, mavi küçük olmasına rağmen, küçük olan mavi sıcak, büyük olan kırmızı soğuk yıldızdır. Yıldızların ışıma güçleri de yarıçap ve sıcaklık ile alakalıdır. Lakin sıcaklığın mertebesi daha büyük olduğundan burada ufak olan yıldızın, yani mavi olanın, yaydığı ışığı daha fazla kabul edeceğiz. İkinci resimde sıcak yıldız öne gelmiştir. Dolayısıyla artık B'nin bir kısmını görmüyoruz. Bu sebeple gelen ışık miktarında bir azalma olacaktır. Fakat soğuk yıldızın bir kısmı örtüldüğünden bu miktar çok fazla değildir. Dördüncü resimde ise bu sefer sıcak yıldızımız tutulmuştur. Bu yıldızın yaydığı ışık miktarı, soğuk olandan daha fazla olduğundan bu sefer eğride ikinciden daha büyük bir düşüş olacaktır. Böylelikle ortaya çıkan ışık eğrisinden bir sistem olup olmadığını, ne tür bir sistem olduğunu anlamamız mümkün oluyor. Bir hayli basit görünmesine rağmen, birçok faktör sebebiyle incelemesi zor, tuhaf eğriler ortaya çıkabilmektedir. Yani neredeyse hiçbiri, yukarıdaki gibi bir eğri vermemektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ikiz-cift-yildiz-sistemi-hd-98800/", "text": "Bir ikiz çift yıldız sistemi olan ve bizden yaklaşık 150 ışık yılı uzaklıkta yer alan HD 98800, ilginç ve bir o kadar da araştırmaya değer bir yıldız sistemidir. Sistem, birbirlerine yaklaşık 7.5 milyar kilometre uzaklıkta yer alan iki çift yıldızdan oluşuyor. Yani, iki yıldız birbirine yakın yörüngede dönerken, onlardan 7.5 milyar kilometre uzakta yine iki yıldız birbirlerinin çevresinde dönüyorlar. Tabi, bu çift yıldızlar aynı zamanda diğer çift yıldızla beraber oluşturdukları ortak kütle çekim merkezi etrafında da dolanıyorlar. Aslında HD 98800'e ikiz çift yıldız sistemi adını vermek yanlış olmaz. Sistemi ilgi çekici kılan en önemli konu, yıldız çiftlerinden birinin çevresinin bir gezegen oluşum diski ile çevrelenmiş olması. Evet, yanlış anlamadınız, gezegen oluşum diskinin ortasında bir değil, iki yıldız var ve henüz oluşum aşamasında olan gezegenler bu iki yıldızın yörüngesinde yer alıyor. HD 98800 B olarak nitelenen bu çift yıldız sistemi, turuncu cüce olarak niteleyebileceğimiz, Güneş'in yaklaşık %60'ı kütleye sahip K tayf türü iki yıldızdan oluşuyor. Yaklaşık 8 milyon yaşında oldukları tahmin edilen yıldızların ikisi de çok genç ve henüz yolun başındalar. Bu da demek oluyor ki, yıldız oluşum diskinde olması kuvvetle muhtemel gezegenler de yeni oluşum halindeler. Zaten bu gezegenlerin varlık olasılıklarını Spitzer Uzay Teleskobu'nun yaptığı gözlemlerle anlayabiliyoruz. Bu gözlemler gösteriyor ki, oluşum diski iki halkaya bölünmüş. Aralarında yaklaşık 450 milyon kilometre olan bu iki halkanın var olma sebebi, orada bir yerde bulunan olası bir gezegenin oluşum diskindeki maddeleri kendine çekerek temizlemesi olmalı. Henüz net konuşamasak da, gökbilimciler HD 98800 B çevresinde var olan bu gezegenin yıldızlardan yaklaşık 800 milyon kilometre uzakta bir yörüngeye sahip, Jüpiter kütlesinde bir gezegen olduğunu düşünüyorlar. HD 98800 Bb olarak isimlendirilen gezegenin bir gaz devi olduğu açıkca anlaşılıyor. Her ne kadar çift yıldız varlığı söz konusu olsa da, her biri Güneş'in sadece %15'i kadar ışınım gücüne sahip iki yıldızın birden yaydığı enerji, bu uzaklıktaki yörüngeye sahip gezegen için bildiğimiz yaşamı destekleyecek denli fazla değil. Çünkü, çift yıldızın ortak gücüyle oluşturduğu yaşam kuşağı yıldızlardan sadece yaklaşık 80 ila 150 milyon km uzakta bir yörünge genişliğinde yer alıyor. Dolayısıyla, var olması muhtemel bu gezegenin varsa uyduları, tıpkı Jüpiter'in uyduları gibi buz tutmuş olmalı. Bununla beraber, gökbilimcilerin gezegen oluşum diski üzerinde yaptıkları incelemeler, daha küçük, belirsiz boşlukların da varlığını ortaya koyuyor. Yani, oluşum diski üzerinden birden fazla gezegenin var olma olasılığı çok yüksek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ikizler-goktasi-yagmuru-7-17-aralik/", "text": "Her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında gerçekleşen İkizler Göktaşı Yağmuru, 13'ü 14'e bağlayan gece zirve yapacak. Perseid Göktaşı Yağmuru'ndan sonra yılın en iyi ikinci göktaşı yağmuru olacak olan İkizler Göktaşı Yağmuru sırasında ışık kirliliği olmayan bir yerde saatte 50 ile 100 adet meteor görmeniz mümkün. Gözlem için dürbüne, teleskoba ya da başka bir tür astronomik ekipmana ihtiyacımız yok. Bu gece gözlerimiz, yegane gözlem araçlarımız olacak. İkizler Göktaşı Yağmuru'nun saçılım noktası tahmin edebileceğiniz üzere gökyüzünde İkizler Takımyıldızı'nın bulunduğu bölge. Saat 21.00 sularında doğu ufkunda yükselmeye başlayacak olan İkizler Takımyıldızı'nın en parlak yıldızları olan Polluks ve Kastor'u, yine doğu ufkunda üst üste dizili belirgin üç yıldızıyla hemen tanıyabileceğiniz Avcı Takımyıldızı'nın doğusunda görebilirsiniz. İkizler Takımyıldızı'nı seçemeyecek olsanız dahi, saat 21.00'den sonra doğu ufkuna bakmanız yeterli olacaktır. Çünkü göktaşı yağmurlarının belirli saçılım noktaları bulunsa bile, gökyüzünün her bir yönünde görülebilirler. Çoğu göktaşı yağmurunun aksine, İkizler Göktaşı Yağmuru'na sebep olan şey bir kuyruklu yıldız değil. Başımıza taş yağdıran cisim, 3200 Phaethon adına bir asteroid. Dünyamızın yörüngesi 3200 Phaethon'un yörüngesiyle kesişince, asteroitin ardında bıraktığı irili ufaklı toz parçacıkları atmosferimize giriyor. En sağlıklı gözlemi gerçekleştirmek ve daha fazla meteor görmek için şehrin ışık kirliliğinden uzak, yıldızları rahat seçebileceğiniz bir yerde, gece yarısından sonra saat 02:00 gibi gökyüzüne bakmanızı tavsiye ediyoruz. Burada ışık kirliliği ciddi önem taşıyor, çünkü eğer bir şehir merkezinde iseniz, maalesef ne yaparsanız yapın göktaşı yağmurunu gözlemleneniz mümkün olmayacak. O nedenle, şehirden olabildiğince uzak ve gökyüzünde yıldızları bol miktarda görebildiğiniz bir yere gitmenizi önermek zorundayız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ikizler-paradoksu/", "text": "Özel göreliliğin oldukça ilginç sonuçlarından birisi de zaman genişlemesidir. Zaman nasıl olur da farklı kişiler için farklı şekilde akar? Aslında bu sorunun cevabı, ilk yazımızda verdiğimiz referans sistemlerinde geçiyor. Oradaki şeklimize geri dönelim. Bir A gözlemcimiz var ve bir trenin üzerinde ilerliyor. Bunu dışarıdan gözlemleyen bir B gözlemcimiz var. A gözlemcisi trende giderken elindeki topu havaya atıp yakalıyor. A gözlemcisinin gördüğü şey, topun dik bir şekilde havaya çıkıp yere inmesidir. Fakat sabit bir şekilde dışarıdan bakan B gözlemcisi, A gözlemcisi trenle beraber ilerlediği için, topu da ilerliyor olarak görür. Yani top bir kavis çizer. Bu durumda B gözlemcisinin daha uzun bir yol ölçmesini bekleriz. Şimdi buradaki topun yerine ışığı koyalım. Trenin tavanında bir adet ayna bulunsun ve bu sefer A gözlemcisi elindeki lazerle bu aynaya ışık atması göndersin. Gözlemcinin lazeri ile ayna arasındaki mesafeyi d olarak kabul edelim. Olay 1, A gözlemcisi tren içerisinde ilerlerken tepesinde bulunan aynaya elindeki lazerden bir ışık atması gönderiyor. A gözlemcisinin gördüğü olay ışık atmasının d kadar yolu gidip tekrar geri geldiğidir. Dolayısıyla A gözlemcisi, ışığın aldığı yolu 2d olarak ölçer. elde ederiz. Buradan görüyoruz ki gama en düşük değer olarak 1 değerini alabilir. Burada öz zaman olarak belirttiğimiz t ifadesi 2d/c ifadesinden yani A gözlemcisinin ölçtüğü süreden gelir. Bu öz zamanın gama ile çarpımı sonucunda elde edilen t değerinin, t 'den büyük olacağı açıktır. Yani B gözlemcisinin ölçtüğü zaman daha fazladır. (t>t Yani aynı olayın gerçekleşmesi, durgun kişi için daha uzun sürmüştür. Bir başka deyişle hareketli kişi için daha kısa sürmüştür. Sonuç olarak, hareketli sistemdeki bir saat durgun olan saate göre gama çarpanı kadar yavaş çalışır. Bu sadece saatler için değil, tüm mekanik ve biyonik her şey için geçerlidir. Yani hareketli olan tarafsanız, yaşlanmanız durgun olana göre daha uzun sürecektir. Bu olaya zaman genişlemesi adını veriyoruz. Tüm bu olayların görelilik kavramı üzerinden yürüdüğüne bir kez daha dikkat edin. Bu paradoksun oluşma sebebi de budur. Çünkü gerçekleşen tüm olaylar, farklı referans sistemlerinin birbirlerine olan bakışlarından kaynaklanır. Farz edelim ki Rüzgar ve Doğa adında ikiz kardeşlerimiz var, ikisi de 20 de yaşında olsun. Bir gün Rüzgar, 20 ışık yılı ötedeki bir sistemde araştırma yapmak üzere görevlendiriliyor. Işık hızının %90'ı bir hızla gidebilen bir uzay gemisine binip bu sisteme gidiyor, orada kısa sürede araştırmasını yapıp tekrar yola koyuluyor. Oradan topladığı verileri yolda incelemeye koyuluyor. Rüzgar'ın tüm bu yolculuğu toplamda 19 yıl sürüyor. Dünya'ya döndüğünde ikizini görmek için can atan Rüzgar, gördüğü tablo karşısında şoka uğruyor. Kendisi 39 yaşına gelmişken ikizini 64 yaşında görüyor! Doğa için gerçekleşen olay ışık hızının %90'ı bir hızla 20 ışık yılı mesafenin 44 yılda kat edilmesidir. Dolayısıyla bu süreçte Doğa için zaman 44 yıl geçmiştir. Fakat ışık hızının %90'ı bir hızla giden Rüzgar için zaman, gama çarpanı kadar yavaş akmıştır. Dolayısıyla onun için 44/2.3=19 yıl geçmiştir. Buraya kadar her şey harika görünüyor gibi değil mi? Şaşırtıcı olmasının yanında bir paradoks burada görelilik kavramının içerisinde yatıyor. Bu noktada Özel Görelilik Kuramı'nın neye dayandığını hatırlamamız gerekiyor. Özel Görelilik, birbirlerine göre sabit hızlarda hareket eden eylemsiz referans sistemleri ile ilgilenir. Bu olayda Rüzgar bulunduğu yerden ayrılarak ivmeli bir hareket yapıyor. Önce araştırmasını yapacağı sisteme gidiyor, sonra orada biraz durup ters yönde tekrar hızlanarak geri dönüyor. Yani Rüzgar'ın hızı sabit olmadığından eylemsiz bir referans sistemi içerisinde değildir. Bu sebeple Rüzgar'ın sabit olup Doğa'nın hareket ettiğini söylemek mantıklı değildir. Hareket eden Rüzgar'dır, dolayısıyla zaman Doğa için değil Rüzgar için yavaş akar. Sonuç olarak, Dünya'dan ışık hızına yakın hızlarla ayrılan bir kişi için zaman Dünya'dakine göre daha yavaş akar. Fakat iki kişi de zamanın akışında bir farklılık hissetmez. Sadece zaman birbirlerine göre farklı akmıştır. Popüler bilim zaman zaman bize öyle..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ikizler-takimyildizi-gemini-constellation/", "text": "İkizler Takımyıldızı; kendi yatay ekseninde Yengeç ve Arabacı, dikey ekseninde ise Orion ve Vaşak Takımyıldızlarına komşuluk eden bir kış takımyıldızıdır. En iyi şubat ayında gözlemlenebilen İkizler Takımyıldızı, mayısın sonlarına kadar gökyüzünde kendini gösterir. Kış aylarında ufka yatay, bahar aylarına doğru ise batı ufkunda dikey konumdadır. Aylar ilerledikçe de akşamın ilk saatlerinde ufka yatay, batmaya yakın ise dikey hale gelerek veda eder. Kendisine İkizler adı verilmesinin nedeni klasik mitolojide yer alan, Zeus'un Leda'dan olma Polluks ve Kastor isimli ikiz kardeşlerdir. Polluks ölümsüz, Kastor ise ölümlüdür. Kastor bir gün güzel bir kıza aşık olur ve onun için girdiği bir kavga sırasında ölür. Bu duruma çok kederlenen Polluks, Zeus'a kardeşini kendisinden ayırmamasını, gerekirse kendisini öldürmesini söyler. Polluks ölümsüz olduğu için ikinci seçeneği yerine getiremeyen Zeus iki kardeşi de dostluklarını ve sevgilerini sürdürebilmeleri için gökyüzüne gönderir. İkizler, artık zamanın yeraltında geri kalan yarısında tanrıların ülkesinde yaşayacaklardır. Bu durum yılın yarısında ufkun altında, yarısında ufkun üstünde yer almalarıyla simgelenir. - Büyük Ayı'nın cezvesinin tabanını oluşturan yıldızları bulduktan sonra batıya doğru hayali bir doğru çizilir. Yaklaşık beş yumruk uzaklıkta (50 derece) birbirine komşu ( 8-10 derece yakınlıkta) ve yakın parlaklıkta iki yıldıza ulaştığınızda Polluks ve Kastor'u bulmuş olacaksınız. - Orion'un kemerinden yola çıkarak Betelguese yönünden doğuya doğru hayali bir doğru çizilir, hemen hemen üç yumruk (yaklaşık olarak 30 derece) devam ettikten sonra karşılaşacağınız en parlak ikili Polluks ve Kastor olacaktır. Çoğu takımyıldız adını birçok parlak yıldızın belirli bir imge oluşturmasıyla alırken İkizler ise birbirine konum itibarıyla yakın olan Polluks ve Kastor sayesinde bu şekilde anılagelmiştir. Yine de folklorik olarak çeşitli halkların tarihlerinde farklı isimlerle nitelendiği de olmuştur. Örneğin; Araplar tavus kuşu, Mısırlılar iki çiçek, Fenikeliler iki oğlak, Çinliler ise Yin ve Yang'a karşılık olarak betimlemişlerdir. - Pollux (1,15) - Castor (1,90) - Alhena (1,90) - Wasat (3,50) - Mebsuta (3,05) - Tejat Posterior (2,85) - Tejat Prior (3,30) - Alzirr (2,07) İkizler Takımyıldızının en parlak yıldızı Polluks'tur. 1.15 kadir değeri ile gökyüzündeki en parlak 16. yıldız olan Polluks, dünyadan yaklaşık 34 ışık yılı uzaklıkta yer alan turuncu renkli dev bir yıldızdır. 2006 yılında yapılan bir araştırmada ise yörüngesinde en az bir gezegen olduğu doğrulandı. Doğrulanan gezegene Pollux b adı verilirken Jüpiter'den en az 2.3 kat fazla kütleye sahip olduğu tespit edilmiştir. Takımyıldızın en parlak yıldızı olmasa da alfası olan Kastor ise tek yıldız olarak görünmesine rağmen 6'lı (3 çift yıldız sistemi) genç bir yıldız sistemidir. Birbirine kütle çekim ile bağlı olan bu 6'lının ana yıldızı olarak öne çıkan Kastor A1 Güneş'ten yaklaşık 2.7 kat büyük mavi anakol yıldızdır ve dünyadan yaklaşık 51 ışık yılı uzaklıkta bulunur. İkizler Takımyıldızı aynı zamanda bulutsulara ve açık yıldız kümelerine de ev sahipliği yapmaktadır. Kastor'un sol ayağına dikkatlice baktığımızda M35 Açık Yıldız Kümesini görebiliriz. 2800 ışık yılı uzaklıktaki bu yıldız topluluğunda 100'den fazla yıldız bulunmaktadır ve genişliği Ay'ın 1.5 katı kadardır. Beşinci kadirden olan parlaklığı, yeterince karanlık bir ortam ve Aysız bir gecede çıplak gözle de görünür kılar. Yine Kastor'un sol ayağında Tejat Posterior ve Tejat Prior arasında Denizanası Bulutsusu bulunur. Bu alan aslında yaklaşık 5-30 bin yıl önce gerçekleşen bir süpernovanın kalıntılarıdır. Dünyaya yaklaşık 5 bin ışık yılı uzaklıkta yer alır. Palyaço Bulutsusu olarak da bilinen Eskimo Bulutsusu 9. kadirden olan parlaklığı ile çıplak göz ya da küçük teleskoplar için oldukça zor bir hedeftir. Yaklaşık 10 bin yıl önce bölgede bulunan güneş benzeri bir yıldızın patlamasıyla dış katmanını uzaya fırlatması sonucu oluşmuştur. Merkezinde yer alan beyaz cüce ise dünya büyüklüğündedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ilk-gezegenler-arasi-iletisim-venera-4/", "text": "Henüz cep telefonlarınının bilimkurgunun ötesine dahi gidemediği, Kaptan Kirk'ün elindeki ütopik bir cihaz olarak görüldüğü dönemlerde, insanlık milyonlarca kilometre öteden ilk gezegenler arası iletişimi Verena 4 ( -4) sayesinde 1967 yılında gerçekleştirdi. Venüs'ü keşfetmek ve hakkında bilgi toplamak isteyen bilim insanları, daha öncesinde bu çılgın gezegene birçok keşif aracı göndermişti fakat, onca araç arasında hiçbiri başarılı olamamıştı. Venüs ve Venüs'ün keşif serüveni hakkında detaylı bir ön bilgi almak için öncelikle şu yazımızı okumanızı öneririz. Verena 4'ten biraz bahsedelim: Venera 4'ün ana merkezinde enerjisini sağlayan 4 metre genişliğinde ve 2.5 metrekare yüzey alanına sahip güneş panelleri vardı. Göbeğinde bir manyetometre, bir iyon detektörü, bir kozmik ışın detektörü ile, çeşitli gazları tespit edebilen bir ultraviyole spektrometresi ve Dünya ile iletişimi sağlayacak koca bir radyo anteni bulunmakta idi. İki parçalık Venera 4, bir yörünge aracı ve Venüs'ün atmosferine girmesi planlanan 383 kg ağırlığında bir atmosfer sondasından oluşuyordu. 12 Haziran 1967 tarihinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Venüs'e bu aracı gönderdi. Bu tarihten önce SSCB 11 tane, ABD 2 tane olmak üzere toplamda 13 tane uzay aracı (1964-1965 yılları arası) gönderilmiş ve hepsi başarısız olmuştu. Burada şu detayı vermek gerekir: Venüs'ün atmosfer basıncı çok ama çok yüksektir. Öyle ki, yüzeyindeki atmosfer basıncı denizin kilometrelerce altındaki su basıncının yarattığı etkiyi yaratır. Rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; bugün en derinlerine inebilen insanlı nükleer denizaltılar dahi Venüs'ün yüzeyindeki atmosfer basıncına dayanmakta çok zorlanırlar. Bu dayanılmaz basıncın üzerine, bir de Venüs'teki 450 santigrat derece civarındaki muazzam sıcaklığı eklerseniz, bunca aracın neden başarısız olduğunu anlayabilirsiniz. Gönderilen her araç ya konserve kutusu gibi ezilip parçalanıyor, ya sıcaklık yüzünden kavruluyor, ya da her ikisi birden başına geliyordu. -Araç neden başarısız oldu? -Basınç yüzünden ezildi malesef... -O halde daha yüksek basınca dayanıklı bir araç yapın! İşte Venera 4 bu makus talihi yenebilen ilk insan yapımı araç olacaktı. 18 Ekim 1967 tarihinde 2 termometre, bir barometre, bir radyo altimetre, bir atmosfer yoğunluğu ölçme cihazı ile çeşitli gaz analiz cihazları bulunan sondayı paraşütle Venüs'e yaklaşırken bıraktı. Atmosfere gönderilecek sondanın pilleri 100 dakika boyunca veri göndermeye yeterliydi. Ancak, uzun yolculuk sırasında bu pillerin boşalabilme riski olduğundan, fırlatılış öncesi boş olarak eklenen piller aracın Venüs'e olan seyahati boyunca Güneş panellerinden elde edilen elektrik ile yavaş yavaş doldurulmuştu. Sonda, paraşütlerce yavaşlatılmadan önce saniyede 1.000 km hızla girdiği gezegen atmosferinden elde ettiği verileri önce yörünge aracına, yörünge aracı da yeryüzüne gönderdi. Dünya ile olan iletişim 922 mhz dalga boyunda gerçekleşiyor ve 48 saniyede bir gönderilen sinyal saniyede 1 bit'lik veri içeriyordu. İletişim çok çok yavaş, ama sorunsuz gerçekleşmişti. Bugün sıradan bir cep telefonunun internet bağlantısı saniyede milyonlarca bit veri iletebiliyor. Buradan, yapılan işin ne kadar muazzam bir çaba gerektirdiğini anlayabilirsiniz. Aracın yeryüzüne iletti bu sinyaller, sadece aracı Venüs'e gönderen SSCB tarafından değil, Dünya üzerindeki o an uygun konumda olan her yerden alınıp kaydedilmişti. Aynı durum şu anda da geçerlidir. Gezegenlere NASA, ESA, JAXA, RSA gibi uzay ajanslarınca gönderilen bilimsel amaçlı uzay araçlarının sinyalleri şifreli değildir ve uygun konumlarda yer alan her ülkeye ait alıcılar tarafından yakalanabilmektedir. Ve bu arada belirtmeliyiz ki, gezegenler arası iletişim günümüzde dahi çok yavaştır. Veri gönderim hızı saniyede 1-2 kb'ın altındadır ve bu nedenle birkaç megapiksellik sıradan bir fotoğrafın iletimi dahi saatler sürer. Venera 4'ün aldığı bu verilerde Venüs'ün atmosferinde öncelikle karbondioksit ve az oranda azot olduğunu ayrıca %1 civarında oksijen ile su buharı bulunduğu öğrenilmiş oldu. Oran olarak yazarsak; 90-93%, karbondioksit, 0.4-0.8% oksijen, % 7 azot ve % 0,1-1,6 su buharı ölçümü yapılmıştı. Venera 4, Venüs'ün zayıf bir manyetik alanı bulunduğunu da bize söyledi. Sonda, Venüs atmosferinin o dönemki bilim insanlarının beklentisinden çok daha yoğun ve son derece sıcak olduğunu kanıtlayan ilk doğrudan ölçümleri bize ulaştırdı. Ayrıca uzun zaman önce Venüs'te su olduğunu, ancak bu suyun çoğunu kaybettiğini öğrenmemizi sağladı. Sonda yüzeye 25 km kala, o yükseklikte bile Dünya'nın 22 katı kadar olan atmosfer basıncına ve 277 santigrat derecelik yüksek sıcaklığa dayanamayarak tahrip oldu. Gönderdiği bilgiler, yeni Dünya arayışı içinde olan insanlar için Venüs'ün yaşanabilecek bir yer olmayacağının ilk verileri oldular. Sovyet mühendisler, bu başarılı aracın ardından elbette durmadılar. Amaçları yüzeye inmekti ve sadece biri başarılı olan bunca tecrübeden sonra bir yüzey aracını Venüs'e indirmekte ısrarcıydılar. Amaçlarına ulaşmak için çok çalışmaları gerekecekti ama, Venera 4'ün gönderdiği bilgiler sayesinde bunu nasıl yapacaklarını artık biliyorlardı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ilk-kadin-astronomlardan-maria-mitchell/", "text": "Amerika'nın ilk kadın astronomlarından Maria Mitchell 1818'de Massachusetts'te doğdu. Maria; astronom, kütüphaneci, natüralist ve hepsinin üzerinde eğitmendi. Maria teleskobu ile bir kuyruklu yıldız keşfetti ve bunun sonucunda Danimarka Kralı tarafından altın madalya ile ödüllendirildi ve Amerikanın ilk profesyonel kadın astronomu oldu. Mitchell hevesli bir öğrenciydi. Kızların da erkeklerin de eğitim görmesi gerektiğini düşünen bir ailede doğmak, o zaman için büyük bir imkandı. Mitchell'in teleskobuyla gökleri tarama macerası çocukken başlamıştı ve bunun destekleyen de babasıydı. Gökbilimci ve öğretmen olan babası on çocuğunu da akşamları yıldızları izlemek için üst kata sürüklerdi. Maria'nın kardeşleri için ailevi bir zorunluluk olan bu eylem, zamanla Mitchell için hayatının anlamına dönüştü. 12 yaşındayken, Güneş tutulmasını gözlemleyerek evlerini konumunu hesaplamada babasına yardım etti. 14 yaşındayken denizciler, yolculukları için hayati hesaplamalar yapması konusunda Maria'ya güveniyordu. Maria öğrenme aşkını Nantucket fen kulübünün ilk kütüphanecisi olarak sürdürdü. Maria Mitchell gündüzleri kütüphanecilik yapıyordu fakat, çalışmayı sevdiği yer diğer ofisi yani ailesinin Massachusetts'deki evlerinin çatısına kurduğu gözlemeviydi. Hava ister sıcak olsun, ister soğuk; Maria her gece yıldızları gözlemliyordu. 1 Ekim 1847 günü Mitchell yine yukarı çıkmış gözlem yaparken küçük bulanık bir cisim gördü. Çizelgelerinde yer almayan bu cisim bir kuyruklu yıldızdı! Mitchell her şeyden emin olmak için daha yakından gözlemlemeye başlamıştı. Bir süre sonra Mitchell bir kuyruklu yıldız keşfedip yörüngesini çıkaran ilk Amerikalılardan olmuştu. Kuyruklu yıldıza Miss Mitchell Kuyruklu Yıldızı adı verildi. Başarısı şerefine altın madalya ile ödüllendirildi ve Amerikan Bilim Sanat Akademisine Onursal Üye olarak girdi. Günlüğünde bu günler için ...Birkaç gün boyunca bilim hüküm sürdü... yazıyor. Mitchell 1865 yılında Vassar College'da astronomi profesörü olarak çalışmaya başladı. Okulun yarım metre çaplı birinci sınıf bir teleskobu vardı. Ancak öğrencilere araç gereçlerle pratik yapmaları için yeterli zaman tanınmıyordu. Öğrencilerin zorunlu yatma saatleri vardı ve bu da astronomi derslerinin gün ışığında yapılması anlamına geliyordu. Oysa astronomi dersi gece araç gereçlerle gökyüzüne bakmadan gerçekleşemezdi. Mitchell okulun öğrenciler üzerindeki baskısını gevşetti. Ayrıca ülkenin çeşitli yerlerinde memur sıfatıyla Ay ve Güneş tutulmalarını gözlemlemek üzere görevlendirilmelerini sağladı. Mitchell, Harvard'da düzenlenen bir seminere konuşmacı olarak katılıp kendisine şüphe ile yaklaşan profesörlerin beğenisini kazanmış ve Vassar'daki öğrencilerini Harvard'daki derslere göndermeyi başarmıştı. Göklere adadığı yaşamı boyunca, Mitchell Satürn ve Jüpiter'in uydularını, Güneş lekelerini ve nebulaları gözlemledi. 1889'daki ölümünden sonra ise ismi, o çok sevdiği yıldızlı manzarada ölümsüzleştirildi ve Ay'daki bir kratere onun ismi verildi. Milton Humason: Katır Sürücüsüydü, Ünlü Bir Astronom Oldu!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ilk-kara-delik-goruntusunde-neden-turuncu-bir-halka-var/", "text": "Sekiz radyo teleskop ve 200'den fazla astronom, daha önce hiç görülmemiş şaşırtıcı uzak bir kara delik görüntüsünü elde etmek için uğraştı. 10 Nisan gününde 200'den fazla astronomun küresel iş birliği, ortaya doğrudan gözlemlenen bir kara deliğin ilk gerçek görüntüsünü ortaya çıkardı. Karanlık bir çekirdeğin etrafındaki parlak turuncu-sarı halkanın görüntüsü, Olay Ufku Teleskopu Event Horizon Telescope olarak bilinen ve yeryüzünde bulunan 8 adet radyo teleskopunun ortaklaşa yaptığı gözlemlerden toplandı. National Science Foundation'un açıklamasında söylediği üzere; kara delikler yoğun nesneler olmalarına karşın alışılmadık bir şekilde çok büyüktürler ki, mesela M87'de bulunan kara deliğin kütlesi bizim güneşimizden yaklaşık 6.5 milyar kat daha fazladır. Sahip olduğu bu inanılmaz büyük kütleden dolayı, kara delik uzay zamanı büker ve etrafındaki gaz ve tozları aşırı sıcaklıklara ulaştırır. Doğası gereği kara delikler görülemezler çünkü ışık bile ondan kaçamaz. Ancak Albert Einstein'in genel görelilik teorisinde belirttiği tahminine göre, bazı belli durumlarda kara deliğin dış hatları ve ışığı yutan olay ufku görülebilirdi. EHT Bilim kurulu başkanı, Hollanda Radboud Üniversitesi'nde radyo astronomi ve astro parçacık fiziği profesörü olan Heino Falcke, açıklamasında kara deliğin eğer ışıldayan gaz bulutu diski gibi parlak bir bölge içinde kalırsa görünebileceğini düşündüklerini söyledi. M87 galaksisindeki kara delik, Dünya'ya hiç de yakın değil ancak bilinen en büyük kara deliklerden biridir ki, bu özellik onu EHT için oldukça ümit veren bir hedef haline getirdi. Görüntüdeki onu çevreleyen ışıldayan madde tarafından ortaya çıkarılmış karanlık daire, kara deliğin gölgesini ve sınırlarını gösteriyor. Bununla birlikte görüntüdeki parlak halkanın renkleri, gazın gerçek rengi değildir. Bu renkler EHT araştırmacıları tarafından yayılımların parlaklığını tasvir etmek amacı ile seçilmiştir. Sarı renk en yoğun yayılımı, kırmızı renk daha az yoğun olan yayılımı, siyah renk ise çok az veya hiç olmayan yayılımı göstermektedir. Gerçekte ise optik aralıkta kara deliğin çevresindeki halka, muhtemelen belki mavi ve kırmızı ile renklenmiş bir beyaz renkte olabilir. Popüler bilim zaman zaman bize öyle... NGC 4889'un Kalbinde Uyuyan Dev Kara Delik!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ilk-kez-bir-beyaz-cuce-yildizin-yorungesinde-otegezegen-tespit-edildi/", "text": "Bilim insanlarımızdan Dr. Tansu Daylan'ın da içinde yer aldığı araştırma ekibi, bir beyaz cüce yıldızın yörüngesinde dolanan hasar görmemiş olma ihtimali yüksek bir gezegen keşfettiklerini duyurdu. Ötegezegen Araştırma Uydusu Transiting Exoplanet Survey Satellite-TESS ve artık emekliye ayrılmış Spitzer Uzay Teleskobu'nu kullanan uluslararası bir astronom ekibi, güneş benzeri bir yıldızdan arta kalan ve çapı Dünya'dan sadece %40 büyük olan bir beyaz cücenin çok yakınında yörüngede dönen bozulmamış bir gezegenin olabileceğini bildirdi. WD 1856 b adı verilen bu Jüpiter büyüklüğündeki gaz devinin çapı, WD 1856+534 isimli beyaz cüceden yaklaşık yedi kat büyüktür. Bu gaz devi gezegen, kor haline dönüşmüş yıldızın etrafında Merkür'ün Güneş'in çevresinde dönmesinden 60 kat daha fazla bir hızla 34 saatte bir dönüyor. TESS, gökyüzünün sektör denilen şeritler halinde uzanan alanlarını, yaklaşık bir ayda tek seferde gözlemliyor. Bu uzun gözlemleme, uydunun gezegenlerin yıldızlarının önünden geçerken ortaya çıkan parlaklık değişimlerini yakalayarak öte gezegenleri veya güneş sistemimizin ötesindeki dünyaları bulmasına olanak veriyor. Uydu, WD 1856 b'yi yaklaşık 80 ışık yılı uzaklıkta bulunan Ejderha takımyıldızında tespit etti. Gezegen, en fazla 10 milyar yıl yaşında ve üçlü bir yıldız sisteminin uzaktaki bir üyesi olan soğuk, sakin bir beyaz cücenin aşağı yukarı 18.000 km uzağındaki yörüngede dönüyor. Güneş benzeri bir yıldızın yakıtı tükendiğinde, yıldız şişerek normal büyüklüğünün yüzlerce, binlerce katına ulaşır ve bu da daha serin kırmızı dev yıldız ortaya çıkarır. Nihayetinde de dış gaz tabakasını püskürtür ve kütlesinin %80'ni kadar olan kısmını kaybeder. Geride kalan sıcak çekirdek ise beyaz cüce haline gelir. Yakınında bulunan gezegenler ise genellikle bu süreç boyunca yakılıp yok edilerek yutulur ki, bu sistemde WD 1856 b'nin mevcut yörüngesi bu duruma dahildi. Vanderburg ve meslektaşları, bu muhtemel gezegenin şimdiki konumundan en az 50 kat daha uzakta oluşmuş olması gerektiğini tahmin ediyorlar. Hilo, Hawaii'de bulunan Uluslararası Gemini Gözlemevi'nde yardımcı astronom ve çalışmanın ortak yazarı Siyi Xu, açıklamasında asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gibi uzak küçük cisimlerin beyaz cüceler doğduktan sonra bu yıldızların iç kısımlarına doğru giderek parçalandıklarını uzun zamandır biliyoruz. Genellikle bu cisimler beyaz cücenin güçlü yerçekimi ile parçalanır ve moloz diskine dönüşür. Bu yüzden de Andrew bana bu sistemden bahsettiğinde çok heyecanlandım. Gezegenlerin de içeri doğru parçalandığı konusunda ipuçlarına sahibiz ancak bütün yolculuğu parçalanmadan atlatan bir gezegeni ilk defa görüyoruz diyor. Ekip, WD 1856 b'yi beyaz cücenin etrafındaki eliptik bir yola sürükleyebilecek bir kaç senaryo öne sürüyor. Bu yörünge, yıldızın kütle çekimi nesneyi esnetip yörünge enerjisini dağıtan muazzam gel-gitler yarattıkça zamanla daha dairesel hale gelecekti. Pasadena'daki Caltech'te görev yapan ve çalışmanın ortak yazarı Juliette Becker ise açıklamasında En olası durum, WD 1856 b'nin orijinal yörüngesine yakın bir kaç tane daha Jüpiter boyutunda cisimleri içeriyor. Bu büyüklükteki cisimlerin yer çekimsel etkisi, bir gezegeni içe doğru devirmek için ihtiyaç duyulan istikrarsızlığa olanak sağlayabilir. Ancak bu noktada hala veri göstergelerine nazaran daha çok teorimiz var diyor. Çalışmanın ortak yazarlarından Dr. Tansu Daylan da; Bu bir beyaz cüce etrafında keşfedilen, bütünlüğünü koruyabilmiş ilk ötegezegen. Beyaz cüceler oluşurken etraflarında ötegezegenleri yutuyor veya yörüngelerini kararsızlaştırıyor olmaları gerekiyor. Güneş için bu tehlikeli uzaklık, Dünya yörüngesine kadar uzanan mesafe, yani bir AU örneğin. Ama bu bulduğumuz ötegezegen beyaz cüceye çok yakın ve yörünge periyodu 34 saat sadece. Bu nedenle buraya sonradan gelmiş olmalı. Belki başka bir yıldızın veya ötegezegenin kütle çekimsel etkisi ile. Bir de sonradan oluşma hipotezi var ama, ortada yeterince gaz yokken bu kadar büyük bir ötegezegenin oluşması zor gözüküyor. şeklinde açıklıyor. Diğer olası senaryolar ise sistemde bulunan diğer iki yıldız olan kırmızı cüceler G229-20 A ve B'nin milyarlarca yıl boyunca yavaş yavaş kütle çekimsel sürüklenmesini ve sistemi alt üst eden serseri bir yıldızın geçişini kapsıyor. Vanderburg'un ekibi bunların ve diğer açıklamaların çok olası olduklarını düşünmüyorlar çünkü bu senaryolar, potansiyel dev refakatçi gezegenlerin oluşturduğu etkilerin aynısını gerçekleştirmek için ince ayarlanmış koşullara sahip olmayı gerektiriyor. Jüpiter boyutundaki nesneler, Dünya'dan yalnızca bir kaç kat daha büyük gezegenlerden Dünya'nın kütlesinin binlerce katı olan düşük kütleli yıldızlara kadar çok çeşitli kütlelerden meydana gelebilirler. Diğerleri ise gezegen ve yıldız arasındaki çizgide arada kalan kahverengi cücelerdir. Genellikle bilim insanları bir nesnenin kütlesini ölçmek için nesnenin yapısı ve doğası hakkında ipucu verebilecek radyal hız gözlemlerine yönelirler. Bu yöntem, yörüngedeki bir cismin yıldızını nasıl çektiğini ve ışığının rengini nasıl değiştirdiğini inceleyerek çalışır. Ancak bu durumda, beyaz cüce o kadar yaşlıydı ki ışığı bilim insanlarının gözle görülür değişiklikleri tespit edemeyecek kadar soluk ve özelliksiz bir hale geldi. Bu yöntemin yerine ekip, emekliye ayrılmadan sadece bir kaç ay önce Spitzer teleskobunu kullanarak sistemi kızıl ötesi ışıkta gözlemledi. Eğer WD 1856 b bir kahverengi cüce veya düşük kütleli bir yıldız olsaydı, kendi kızı ötesi ışığını yayardı. Bu durum da, cisim eğer ışık yaymaktan çok ışığı engelleyen bir gezegen olsaydı Spitzer'in yapabileceğinden daha parlak bir geçiş kaydedeceği anlamına geliyordu. Araştırmacılar, Spitzer'den aldıkları verileri İspanya'daki Kanarya Adaları'nda bulunan Gran Telescopio Canarias'ta yapılan görünür ışık geçişi gözlemleri ile karşılaştırdıklarında aralarında görülebilir farklar bulamadılar. Bu da yıldızın yaşı ve sistem ile ilgili diğer bilgilerle birleştiğinde ekip, WD 1856 b'nin muhtemelen en fazla Jüpiter'in 14 kat büyüklüğünde olan bir gezegen olabileceği sonucuna ulaştılar. Gelecekte yapılacak olan araştırmalar ve takip gözlemleri ile bu sonucu doğrulayabilirler. Bir beyaz cücenin yakın yörüngesinde dolanan olası bir gezegeni bulmak, Lisa Kaltenegger'i, Vanderburg'u, Daylan'ı ve diğerlerini benzer durumda bulunan küçük kayalık dünyaların atmosferlerini incelemenin olası sonuçlarını düşünmeye sevk etti. Örneğin, Dünya büyüklüğünde bir gezegenin WD 1856'nın civarında yüzeyinde suyun var olabileceği yörünge mesafeleri aralığında bulunduğunu varsayalım. Araştırmacılar, simüle edilmiş gözlemleri kullanarak yakında fırlatılacak olan James Webb Teleskobu'nun sadece beş geçişi gözlemleyerek bu varsayımsal dünyada suyu ve karbondioksiti belirleyebileceğini gösterdi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ilk-kez-bir-kara-deligin-olay-ufku-goruntulendi/", "text": "Bilim insanlarının günlerdir duyurusunu yaptığı ve bilimde çığır açacak bir çalışma olarak niteledikleri event horizon telescope projesi ile elde edilen ilk kara delik fotoğrafı bir basın toplantısı ile gösterildi. Event Horizon Telescope , yani Olay Ufku Teleskobu; aynı zamanda geldiğimiz teknolojik düzey açısından da devrimsel bir teknolojik zafer olarak nitelenebilir. 40 ülkeden, 200'den fazla bilim insanının bir arada gerçekleştirdiği bu çalışma, şimdiye kadar hayal bile edilemeyecek bu gerçek fotoğrafın elde edilebilmesini sağladı. Bu proje ile yapılan gözlemler, görünür ışık dalga boyunda değil de, radyo dalga boyunda gerçekleştiriliyor. Yani, gözlemler sırasında radyo teleskoplar kullanılıyor. Bilimde çığır açacak bir ilerleme olarak nitelenmesinin nedeni ise, yapılan gözlemlerin tek bir teleskopla değil, Dünya'nın her yanına dağılmış, çok sayıda radyo teleskop ve radyo teleskop dizgesinin bir arada kullanılmasıyla görüntülemelerin yapılması. Bu sayede, inşa edemeyeceğimiz büyüklükte, devasa bir teleskopla ancak alabileceğimiz görüntülere çok sayıda teleskobun bir arada kullanılmasıyla ulaşabiliyoruz. Basın toplantısında gösterilen ilk kara delik fotoğrafı, Messier 87 (M87) galaksisinin merkezinde bulunan, Güneş'in 6.5 milyar katı kütleye sahip süper kütleli kara deliğin olay ufkuna ait. M87 galaksisiyle ilgili daha detaylı bilgiyi bu yazımızdan alabilirsiniz. Aslında burada kara deliğin kendisini değil, olay ufkunu görüyoruz. Olay ufku; bir kara deliğe artık ışığın bile kaçamayacağı kadar yakın olan yörünge uzaklığıdır. Olay ufkunu geçen her cisim, bir daha görülememek ve geri dönememek üzere kara delik ile bütünleşir ve kaybolur. Yani, bir kara delik asla ve asla hangi dalga boyunda bakarsak bakalım teleskoplarla görülemez. Ancak, kara deliklerin çevresinde her zaman bu olay ufkunun yakınlarında yörüngeye girmiş gökcisimleri, gaz ve toz yer alır. Bu cisimler, gaz ve toz, kara deliğe yakınlıklarından dolayı çok büyük bir yörünge hızında dolanırlar ve oluşan sürtünme nedeniyle muazzam biçimde ısınırlar. Bu yüksek ısı, görünür ışıktan radyo dalga boyuna kadar hemen her dalga boyunda güçlü bir ışımaya neden olur. Kara deliklerde olay ufku ve bununla çok ilintili olan kaçış hızı konusunu daha iyi anlayabilmek için, aşağıdaki videomuzu izlemenizi öneririz. Event Horizon Teleskobu ile elde edilen bu fotoğraf, M87 galaksisinin merkezindeki kara deliğin çevresindeki yörüngede yüksek hızla dolanan gazın radyo dalga boyunda yaptığı ışımanın görüntüsüdür. Fotoğrafın elde edilmesiyle, bilim insanlarının şimdiye kadar kara deliklerin olay ufukları için yaptıkları simülasyon ve benzetimlerin birebir doğru olduğunu da öğrenmiş olduk. Konuyla ilgili bilimsel çalışmanın resmi makalesini buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ilk-mars-yolculari/", "text": "Yukarıda resmini gördükleriniz; Mars'a gönderilen, daha doğrusu gönderilmeye çalışılan ilk araçlar. Fotoğrafın solundaki Korabl 4 (ve kardeşi Korabl 5) Sovyetler Birliği'nin Mars'a göndermek için ürettiği ilk robot araçlardı. Her iki araç da, 1960'ta fırlatılmasına rağmen, maalesef henüz yerden bile havalanmaya fırsat kalmadan infilak ettiler. Bunun birçok nedeni sayılabilir; ancak acele etmek ve o dönemde kullanılan roketlerin henüz tam güvenilirliğe erişmemiş olması ana nedenler olarak görülüyor. Fırlatma, Dünya yörüngesine girme ve gezegene doğru yol alma aşamalarını başarıyla geçen Mars-1'in, Dünya'dan yaklaşık 100 milyon km uzaklığa ulaştığında maalesef iletişim sistemleri bozuldu. Aracın ana misyonu gezegenin yörüngesine girmek değil, tıpkı Yeni Ufuklar aracının Plüton geçişi gibi yakın geçiş yapmaktı ve 1963 yılının 19 Haziran'ında bu geçişi de başarıyla gerçekleştirdi. Fakat iletişim sistemi bozuk olduğu için herhangi bir bilgi göndermesi mümkün olmadı. Mars-1, şu anda hala gezegene yakın geçişi sonrası girdiği Güneş çevresindeki yörüngesinde dolanmayı sürdürüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ilk-teleskobum-bir-sevdadir-gokyuzu/", "text": "Türkiye'nin en iyi el yapımı teleskop ustalarından, Kozmik Hanım olarak da bildiğiniz Nurcan Örtügen Gök, uzunca bir süre İlk Teleskobum adını verdiği sosyal sorumluluk projesi ile onlarca okula çok sayıda ücretsiz teleskop sağladı, eğitimini verdi. 'Bilim toplum projesi' denince bir çok proje sayabiliriz. Ülkemizde bu alanda bir çok çalışma yapılmakta. Yapılan projelerin çoğu baktığınızda gayet iştah açıcı gelebiliyor. Bir öğretmenseniz, lisede öğrenci iseniz, yüksek lisans yapıyorsanız, belli bir kesime ait iseniz vs. bu projelere katılabilmeniz çok da uzak değil. Ne kadar büyük bir lüks değil mi bu saydığımız? Belli 'BİR' kesime ait olmayan, içimizden herkesin, her kesimin koşulsuz katılabileceği bir 'BİLİM TOPLUM PROJESİ'? Evet çok büyük bir lüks. Kozmik hanımımızın tam olarak böyle, büyük, çok büyük, çok lüks bir sosyal sorumluluk projesi vardı. 'DI' diyoruz zira varla yok arası bir durumda artık. O, eşi ve kendi maddi imkanları ile Türkiye'nin ilk halka açık teleskop yapım imalathanesini kurmuştu. Türkiye çapında ulaşabildiği kadar insanı gökyüzü ile tanıştırma hedefindeydi. Bu hedefine ulaşırken yaşadığı tatlı anılardan bazılarını kendi ağzından bu yazıda bir araya getirdik. Gözlem yapıyorduk bahçede. YİBO'da okuyan öğrenciler de vardı gözlem etkinliğinde. Herkes sıraya girmişti. Üç genç kız dikkatimi çekti. Kol kola dolaşıyorlardı. Siz baktınız mı diye seslendim teleskobun başından. 'Abla biz akşamları damdan hep seyrediyoruz yıldızları, bakmasak da olur' diye cevap verdi biri. Israr ettim, bir de burdan bakın belki değişik bir şeyler vardır dedim. Geldiler baktılar, gittiler geldiler tekrar tekrar baktılar. Ah elinde bastonu yaşlı dedem, ama öyle de dinçtin ki hiç unutmuyorum seni. Dedem yanımdan hiç ama hiç ayrılmadı. Gel dedecim sen de bak dedim. Kızım çocuklar baksın önce, ben beklerim dedi. Ben gözlem yaptırırken, sohbet ettik bir yandan. Dedem köy enstitüsü mezunlarındanmış. Sputnik'in fırlatılmasından tutun da neler neler konuştuk. 'Kızım hiç nasip olmamıştı. Söyledikleri gibi Satürn'ün halkalarını da göreceğim değil mi?' diye sordu. Tabii ki dedim. Çocuklar azaldığında artık teleskobun başına geçti, gözlüğünü usulca cebinden çıkarıp gözüne yerleştirdi. Derin bir nefes alarak göz merceğine doğru eğildi. Baktı, baktı, baktı. Kafasını kaldırdı, gözlüğünü çıkarıp bana baktı uzunca. Onaylarcasına başını öne salladı. Şalvarlı teyzem beni öyle güldürmüştü ki. Bağbozumu şenliğindeydik. Bir yandan sahnede konser, diğer tarafta dönme dolaba binen gençlerin çığlıkları, bir yanda da bizim dizdiğimiz teleskoplar. Ortam şahane Şalvarlı teyzem geldi. Sırada çok beklemiş. Aranızda mutlaka \"la keşke bi teles... Kozmik Anafor ekibinin değerli ve d... \"Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017\" Kapılarını Açıyor! Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali ... \"Boş ve ters çevrilmiş bir bidonun ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ilk-yeniden-kullanilabilir-roket-spacexin-degil-mi/", "text": "Blue Origin firmasının dediğine bakılırsa, tarihte ilk defa kendi ürettikleri Blue Shepard roketi, başarılı bir şekilde kalkışını gerçekleştirip, kapsülünü uzaya bırakıp ve yine başarılı bir şekilde belirlenen yere dikey vaziyette inişini gerçekleştirdi. Üstte de fırlatılış anının fotoğrafını görüyorsunuz zaten. Üstelik bu olay 23 Kasım 2015 te, yani SpaceX firmasının 21 Aralık tarihindeki başarılı roket inişinden neredeyse bir ay önce gerçekleşti. Firma fırlatmayı gerçekleştirdiği tarihte attığı tweet ve videoda bu olayı duyurdular. Video da gayet afili olmuş aslında. Önceki uzaya yük taşıma esnasında kullanılan roketler ya görev bitince çöp olurdu uzayda; ya da okyanusun serin sularına gömülürlerdi. Hatta yeryüzüne hasarsız olarak dönen bir döneme damgasını vurmuş uzay mekiklerinde bile yarı-tek kullanımlık roketler kullanılmaktaydı. Mekiğin katı roket iticilerinin tekrar kullanılabilir hale getirilmesi için bile yenileme süresi ayları bulabilmekteydi. Ancak Blue Shepard ve benzeri dikey kalkış-iniş yapabilen roket tasarımlarında durum böyle değil. Blue Origin'nin bu uçuşuyla beraber SpaceX ile arasındaki dikey indirme yarışı da fiilen bitmiş oluyor. Her ne kadar Blue Origin roketini karaya indirirken, SpaceX okyanus üzerindeki yarı-otonom bir yüzer duba üzerine indirmeyi denemiş olsa bile. Tabii bu süreç içinde SpaceX'in Şubat ve Nisan aylarındaki denemelerinde başarısız olduğunu ve Haziran ayındaki fırlatma sonrası patlamayı da eklemek gerekir. Blue Shepard'ın başarılı inişini Musk tebrik tweetiyle kutlasa da, peşinden bizi onlarla kıyaslamayın tarzı kısa bir açıklama içeren tweet atmadan da duramıyor. Kısa açıklamada Blue Origin şirketinin uzaya roket fırlatırken, kendilerinin yörünge altına roket gönderdiklerini ve bu iki olayın arasında aslında ak ile kara kadar büyük bir farkın olduğuna dem vuruyor. Nitekim kendisinin de bahsettiği gibi yaptıkları iş ile beraber, roket tasarımları bile tamamen farklı. Blue Shepard'a baktığımızda yörüngeye girmeden kapsülünü bırakıp iniş yolunu tutuyor. Ancak SpaceX firmasının Falcon 9 roketine baktığımızda alt Dünya yörüngesinde ilerleyerek istenen noktaya uydu veya insanlı kapsül bırakmak üzere tasarlanmış. Bu iki görev arasındaki farkı başka bir yazıda daha detaylı irdeliyeceğiz ama, aklınızda epeyce bi fark olduğunu anımsatan bir şeyler kalsın. Her iki şirket de aynı yarış içinde gibi görünse de, aslında yaptıkları işlere veya amaçlarına bakıldığında birbirlerinden tamamen farklılar diyebiliriz. Blue Origin şirketi videodan da anlayacağınız üzere uzay turizmi odaklı bir şirket. Müşterileri de daha çok parayla oynayan, para sende ama, bi uzaya çıkamadın be patron şeklinde tepkiler duymak istemeyen insanlar diyebiliriz. Virgin Galactic firmasını bu kulvarda görebilirsiniz. Ancak SpaceX'te durumlar farklı, adamların müşterileri genelde hükümetler. Firma hükümet veya şirketlerin yukarıya göndermek istedikleri yükleri göndermeyi amaç edinmiş ve bu işte ciddi miktarlarda kontratlar imzalamış. 3D Yazıcı İle Roket Motoru Yakında! Doğada uzay-zamanın şekil ve akış d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/imkansiz-sartlarin-canlisi-tardigrad/", "text": "Bize öyle bir canlı söyleyin ki bu canlı yüksek sıcaklıklara, dondurucu soğuklara, doğal afetlere, radyasyona, uzay boşluğuna meydan okusun dayansın ve yaşasın... Eminim aklınıza hiçbir canlı türü gelmemiştir. Tardigradlar mikroskobik canlılar olup omurgasız hayvan şubesinden. Yaklaşık 960 türü biliniyor. Küçük olmalarına rağmen olağanüstü ortam koşullarına da dayanıklıdır. Yüksek sıcaklıktaki bölgelerden, denizin derinlerine, kutuplardan, atmosferin üst katmanlarına, radyasyona, susuz ortamlara kadar her yerde yaşayabilirler. Aynı zamanda, göl, tatlı su kaynakları, taş duvarlar ve çatı gibi daha ılımlı ortamlarda da bu canlılar görülebilir. Genellikle nemli ortamlarda yaşayan bu türler, düşük nem ortamlarında da hayatta kalabiliyor. Beyni, iki gözü ve sindirim sistemi var olup kalp ve akciğerleri bulunmayan bir varlıktır. Kuru ortamlarda büzülerek dokularında bulunan suyu buharlaştırıp oksijen tüketimini neredeyse durduruyorlar. Bu kendini koruma evresinde insanoğluna zarar veren birçok şeyden neredeyse burnu bile kanamadan kurtulup, uygun ortamı bulunca normal yaşantısına geri dönüyor. Aşırı uçlardaki ortamlara da böyle uyum sağlıyor; yarı-ölü evreye geçiyorlar. Bu evrede metabolizma hızı neredeyse sıfırlanıyor. Vücutlarındaki su oranını çok çok alt seviyelere getirip (% 3lere) yarı-ölü moda geçiyorlar. Böylece yüksek sıcaklılardan, ölümcül soğuklardan hatta radyasyondan bile etkilenmiyorlar. Nemli bir ortama geçtiklerinde ise hiçbir değişim olmadan eski hallerine dönebiliyorlar. Tardigradların bu dayanıklıklarını ölçmek için birçok deney yapıldı. Uzay boşluğunda çok uzun süreler bırakıldılar. Burada kaldıkları süre içinde havasız vakum ortama, yüksek radyasyona ve susuzluğa rağmen hayatta kalmayı başardılar. Bu ortama maruz bırakılan tardigradlar, yeniden nemli ortama yerleştirildiklerinde hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına kaldıkları yerden devam ettiler. Bilim insanlarının bu zamana kadar yaptıkları tüm çalışmalarda tardigradların her ortama ve koşula meydan okudukları görüldü bazı teorilere göre dünyanın yaşamış olduğu felaketlerden de -veba salgınları, meteor düşmeleri, dinazorların yok oluşu- hepsinden sağ çıkmışlardır. Yapılan deneylerde uzay boşluğunun aşırı koşullarına maruz kalmalarına rağmen yaşamayı başarmışlardır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/infografik-istanbul-uzerinde-bir-notron-yildizi/", "text": "Eğer bir nötron yıldızını alıp İstanbul boğazı üzerine koyabilseydik, büyüklüğünün sadece bu kadar olduğunu görecektik. Elbette, pratikte bunu yapabilmenin hiçbir yolu yoktur. Bu kadar yakınımızda olan gördüğünüz küçücük nötron yıldızı, gezegenimizin tümünü saniyeler içinde parçalayarak kendi bünyesine katacaktır. Bir süpernova patlamasından geriye kalan yegane sağlam şey, yani ölü bir yıldızın çekirdeği olan nötron yıldızları; her zaman için 1.44 Güneş kütlesinden büyüktürler. Kimi nötron yıldızları 2 Güneş kütlesinden daha büyük de olabilir. Bu büyük kütlelerine rağmen, tümüyle nötronlardan oluşmuş dev bir atom çekirdeğini andıran yıldız çekirdeğimiz, akıl almaz bir yoğunluğa ve sadece birkaç km çapa sahiptir. Bir santimetreküplük hacimdeki ağırlığı milyarlarca ton gelebilen bu sıkışık ve yoğun bir yapıya sahip olan yıldızın, kütleçekimi de çok büyük boyutlardadır. Sıradan bir nötron yıldızı yüzeyindeki kaçış hızı, saniyede 100 bin km'nin üzerindedir. Yani, bir nötron yıldızının üzerindeyseniz oradan ayrılabilmek için saniyede 100 bin km hıza ulaşabilen bir aracınız olmalı. Tabi pratikte işler böyle yürümez, çünkü bu muazzam çekim gücü sizi bir sinek gibi ezmeye yeterlidir. Nötron yıldızları yakınındaki bir gezegen veya yıldızı kolayca yutabilir. Tabi bir yıldızı yutması, kütlesini büyük oranda artıracağı için ortaya yeni bir süpernova patlaması ve bir karadelik çıkabilir. Nötron yıldızlarının oluşum süreçleri hakkında çok daha kapsamlı bilgi için, bu yazımızı okumalısınız. İnfografiğin büyük boyutlu, basılabilir halini ise bu linkten indirebilirsiniz. İlk kez 2007 yılında keşfedilen Hız..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/infografik-saturnun-temel-yapisi/", "text": "Günümüzde Satürn ve sahip olduğu onlarca uydu hakkında geniş bir bilgi dağarcığına sahibiz, halkalarının nelerden oluştuğunu biliyoruz, iç yapısının katmanları hakkında birçok fikrimiz var. Yörüngesinde dolanan rahmetli Cassini sondası, Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve binlerce fotoğraf gönderdi. Hatta en ilgi çekici uydusu olan Titan'a bir robot indirmeyi başardık. Belki bir gün Satürn'ün yörüngesinde ve uydularında insanlar yaşıyor olacak. Tıpkı Jüpiter gibi, Satürn'ün derinliklerine inildiğinde artan basınç ve sıcaklığın etkisiyle hidrojen önce sıvılaşmakta ve sonra sıvı metalik bir hal almaktadır. Hidrojenin bu Süperkritik Akışkan ve Sıvı Metalik halleri için Jüpiter yazımızın ilgili bölümlerine göz atabilirsiniz. Satürn'ün 25.000 kilometre çapına ve Dünya'nın 9 22 katı aralığında kütleye sahip 11.700 santigrat derecede kayasal yapılı katı bir çekirdeğe sahip olduğu düşünülüyor. Bu çekirdek kalın bir sıvı metalik hidrojen ve katmanıyla çevrilidir. Bu katman ise gezegenin derinliklerine çöken helyumca zenginleşmiş bir sıvı hidrojen okyanusu ile çevrilidir. Bazı araştırmalar dibe çökmekte olan helyumun da tıpkı hidrojen gibi metalik bir hal almış olabileceğini göstermektedir. Satürn, halkalarıyla tanınmasına rağmen aslen Güneş Sistemi'nde bulunan ikinci en büyük kütleye sahip gaz devi gezegendir. Bu linkten büyük boyutlu halini indirebileceğiniz infografikte, Satürn'ün temel yapısını görüyorsunuz. - Güneş Sistemi'nin Mücevheri Satürn - Satürn Sistemi - Satürn'ün Soğuk Cenneti Titan - Satürn'de Dev Bir Kasırga - Satürn'de Güneş Tutulması"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/infografik-uranusun-temel-yapisi/", "text": "Uranüs'ün kütlesinin yaklaşık % 70 i buzdan ibarettir ve bu sebeple Uranüs Buz Devleri statüsünde değerlendirilir. Fakat bu durum gezegenin katı bir yüzeye sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Yapısı ağırlıklı olarak büyük oranda Hidrojen ve Helyum ile; daha az oranda su, metan ve amonyak içermektedir. Gezegenin bilinen 27 adet uydusu vardır ve bu uyduların isimleri Shakespeare ve Alexander Pope'un eserlerindeki kadın ve peri isimlerinden seçilmiştir. Bilinen en büyük beş uydusu Miranda, Umbriel, Oberon, Ariel ve Titania dır. Gezegen uydu sayısı bakımından Jüpiter ve Satürn'den sonra 3. Sırada gelir. Pek bilinmemesine ve daha silik olmasına rağmen Satürn gibi bir halka sistemine sahip olan Uranüs, Güneş Sistemi'nde bulunan üçüncü en büyük kütleye sahip gaz devi gezegendir. Bu linkten büyük boyutlu halini indirebileceğiniz infografikte, Uranüs'ün temel yapısını görüyorsunuz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/infografik-uydularin-ilkel-tarihi/", "text": "Belki de O Yıldız Çoktan Yok Oldu! Düşünün; tek bir yıldız yok, gecele..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/insan-kanindan-kristal-yapmak/", "text": "Uzun bir zamanın ardından tekrar makaleme hoşgeldiniz!! Bu zaman içerisinde biriken Kristal çalışmalarımın daha ötesine geçerek, sıradışı kristal yapılar üzerinde yaptığım deneylerler hakkında bir yazı yazmaya karar verdim. Baştan söylemem gerekir ki, bu yazıda anlattıklarım ve kullandığım kanlı fotoğraflar hasas okurlarımızı olumsuz yönde etkileyebilir. Bu yüzden okuyup okumamayı iyi değerlendirin. Kristaller hakkında daha derin araştırma ve yeni deneyimlerim her ne kadar araştırmaları genişletebileceğim uygun ekipman ve ortama sahip olmadığım için ağır gitse de, bu sorunumu olabildiğince yaratıcılığım ile çözümlüyorum. Birçoğunuz beni tanımıyor, tanıyanlar ise ilgilendiğim şey ne olursa olsun onun hakkında bolca araştırmayı, genişletmeyi ve geliştirmeyi, kısaca üzerine gitmeyi ne kadar çok sevdiğimi biliyor. Artık sizde biliyorsunuz. Biraz hayal gücü, biraz merak ve üretmeye karşı duyduğumuz aşk bizi geliştiren ve ileriye iten güzel etkenler. Aslında başlarda bilinen bir şey bulmaktan çok, yapısal olarak farklı kristaller üretmek istiyordum. Lakin Türkiye'de olmayan ve ülkeye sokamadığım çok fazla kimyasal madde olduğu için çoğu projem yarıda kalıyordu. Yine de kendimce çözümler ürettim, sonuçta bu hobimdi ve eğlenceli olmalıydı. Kristal yapıları çeşitlidir. Bunu basitçe açıklamam gerekirse: Sivri yapılı, yuvarlak yapılı vb. Yani bu yapıları yuvarlak iken sivri, Sivri iken yuvarlak yapamazsınız ancak, şeklillerini ve koşşularını değiştirirseniz, sivriler ve yuvarlakları birleşmeye ikna edebilirsiniz. Ancak bu zorlama değil, doğal olarak yapılmalıdır. Bu durumda ya doğa ana olamayacağım için, doğa anayı taklit etmeye karar verirseniz sizi çözüme zor da olsa ulaştırır. Peki tıpkı pırlanta yapımı gibi yapay olarak yapılamaz mıydı? Evet. Ancak bu seferde bütün ruhu ölür ve işlevi gerçekleşiremezdi. Şimdiye kadar yazdıklarım sizce çok havada kalmış cümleler içeriyor olabilir. Nerede kanıt, nerede deneyler. Öncelikle ilk yazım olan evde kristal yapımı hakkındaki yazımı okumanızı ve bir sure kristal yapmaya devam etmenizi ardından bu deneye geçmenizi tavsiye ederim. Kristaller canlıdır. Bunu sadece müziğe verdiği tepkiler ile ortamlarını değiştirerek değişen yapılarında gözlemleyebilirsiniz. Ve şimdi gelelim en hasas deneyimize. Ölümsüz olmakla ilgili bir beklentim var ancak, ölümsüz olabilirmiyiz? Evet. Bio-makine olarak ölümsüz olabilirmiyiz? Ölmeyi erteleyebiliriz veya genlerimizi ileriye taşıyabiliriz. Biolojiklik uzun ve etkili bir sure değil. Aslında Biolojikliğin avantajları tartışılır. Ama şahsen ben DNA'mı sabitleme ihtiyacı hissettim ve bunu kristaller yolu ile yapabileceğimi keşfettim. Kendi kanımdan kristaller oluşturmaya başladım. Bu deneyim için doktorumun gözetimi altında kanımı kullandım. Diğer kristallerden farkı, daha keskin yapılı olmaları. İkinci fotoğrafta parmağımın ucunda görünen ufak kesik kan kristalimin işi. Doğru yaparsanız tam olarak elde edeceğiniz bu. Tabii sonradan dondurucuda saklamalısınız. Burada amaç su yerine kendi kanınızı kullanarak, kristal özelliği gösteren her yapıyı toz haline getirip denemek. Size doğrudan söylemektense, deneme yanılma yönteminiz ile eğlenceli bir uğraş bırakmak istiyorum. Çünkü çoğu şey kristal yapılıdır. Yazımı okudunuz için teşekkür ediyorum. Bir sonraki süreçte, size hem daha ayrıntılı doğal ortam yapımı kristal çeşitleri, hem de birleşme yolu ile nasıl melez kristaller elde edeceğiniz ile ilgili en kısa sürede yazmayı planlıyorum. Örnek olarak ametist ve inciyi kullanıp size daha sevimli bir görüntü verme hazırlığındayım merak etmeyin. Çıkan sonuçlar için beklemede kalın sonraki deneyimizde görüşürüz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/insanlar-titanda-yasayabilecek-mi/", "text": "Tüm garipliklerine rağmen, Satürn'ün en büyük uydusu Titan Dünya'ya aslında oldukça benziyor. Sahip olduğu kalın atmosfer, karasal yüzeyini zararlı radyasyona karşı koruyor ve Güneş Sistemi'nde yüzeyinde sıvı barındıran tek uydu konumunda. İnsanlar bir gün, bu ayın semalarının sarı pusu altında yaşamak, kumullarını ve dağınık tepeliklerini araştırmak veya hidrokarbon gölleri etrafına yerleşerek yaşamlarını sürdürmek zorunda kalsalardı, yaşamak için enerjiye ihtiyaç duyacaklardı. Maryland'daki Johns Hopkins Üniversitesi'nden bir gezegen bilimci olan Ralph Lorenz, Mars'ın ardından uzun vadede Titan'ın muhtemelen insanların varlığını devam ettirecekleri bir sonraki en önemli yer olduğunu düşünüyorum diyor. Gezegen Bilim Enstitüsü'nden Amanda Hendrix ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Yuk Yung, insanların uzak gelecekte Titan'da nasıl hayatta kalabileceğini bulmak için potansiyel enerji kaynaklarını analiz ettiler. Başlangıçta Titan'ı tarayan herhangi bir kaşif robot, elektrik üretmek ve sıcak kalmak için radyoaktif bozunmayı kullanan nükleer enerjiyi kullanmak zorunda olacaktı. İnsanlar da aynı şeyi yapabilirler; nükleer enerji santrali yapmak için Dünya'dan malzeme götürüp yakıt konusuna çözüm bulmak için de uyduda madenciliğe başlayabilirler. Bununla birlikte Titan'ın iç jeolojisini araştırmadan, bu fikrin fizibilitesi çoğunlukla varsayım olarak kalacaktır. Ancak uydu, kolayca erişilebilen metan bakımından zengindir ve Dünya'dan daha da uzağa ilerleyen roketler için potansiyel bir yakıt ikmali noktası haline gelmektedir. Lorenz, Uzun vadeli bir kaynak olarak ve güneş sistemi çapında bir medeniyet için, Titan önemli bir yer olurdu diyor. Her ne kadar hazır oksijen eksikliği nedeniyle uydunun kendisinde hidrokarbonların yakılması verimsiz olsa da, gelecekteki Titan sakinleri güç üretmek için asetilene hidrojen ekleyebilirler. Bununla birlikte, Titan'da teorik olarak asetilen bolluğuna rağmen, bilim insanları bunu Titan'ın yüzeyinde henüz bulamadılar. Johns Hopkins Üniversitesi'nden gezegen bilimci olan Sarah Hörst Atmosferi tarafından maskelenmiş olduğu için asetileni kaçırmış olma olasılığımız var diyor. Hidrogüç, Titan'da birkaç 10 yılda olan nadir yoğun sağanakların yarattığı seller haricinde biraz sorunlu olabilir. Hörst Hidroelektrik enerji üretimi için tam olarak ideal değil. Kısa bir süre için nehirlerin çok hızlı akışı olur, sonra tekrar kururlar. diyor. Barajlar veya su değirmenleri, Titan'ın son derece düşük sıcaklıklarından dolayı sıvı halde bulunan hidrokarbonlardan güç üretebilir, ancak en büyük göl ve denizlerin çevre arazilerden daha düşük seviyelerde olması nedeniyle sıvının akmasını sağlamak zor olabilir. Hendrix, Topoğrafya bunu imkansız kılmıyor, sadece denizden aşağı inen bir nehri oymak için çok büyük bir mühendislik projesi gerekir. diyor. Satürn'ün Titan üzerinde güçlü gel-gitler yaratması nedeniyle türbinleri denizlere kurmak daha iyi bir seçenek olabilir. En büyük denizi olan Kraken Mare, her gün 1 metre gelgit değişikliği yaşar. Bu gelgitler, denizin kuzey ve güney kısımlarını yani Kraken Boğazı takma adıyla bilinen Seldon Fretum'u ayıran dar bir boğaz boyunca oluyor. Lorenz, Kraken'in boğazı temelde Cebelitarık Boğazı'dır. Her Titan gününde ileri ve geri çok güçlü bir sıvı akışı olduğundan eminiz. Erişilebilir olacağını bildiğiniz güvenilir gücü istiyorsanız, orası benim gideceğim yer olurdu. diyor. Rüzgar enerjisi, uzun vadede güç kaynağı olarak aynı derecede cazip ama zorlayıcı olacaktır. Kum tepeleri Titan'ın yakın geçmişte bir süre güçlü yüzey rüzgarlarına sahip olması gerektiğini gösterse de, bu rüzgarların hala sürdüğüne dair herhangi bir kanıt yok. Ancak atmosferdeki dolaşım, yılda iki kez yön değiştiriyor. Bulut izleme ve 2005'te yapılan Huygens sondasının yüzeye inerek yaptığı kısa ölçümlerle üst atmosferde güçlü rüzgarlar olduğu ortaya çıkarılmıştır. Hendrix, Üst atmosferde rüzgar makinelerimiz olsaydı, Dünya'daki rüzgar türbinlerinden on kat daha fazla güç üretebilirdik. Yüzeye bağlanmış bir çeşit havalanmış rüzgar türbini yapabiliriz. şeklinde konuşuyor. Ancak bu tür rüzgar türbinleri mevcut teknoloji kapasitelerinin ötesindedir. En beklenmedik fikir Güneş enerjisidir. Dünya'ya göre yıldızımıza yaklaşık 10 kat daha uzakta olan Titan, Güneş ışığının sadece 1/100'ünü alır. Işık daha sonra da atmosferik puslar tarafından filtrelenir. Hörst Titan'ın en aydınlık noktası Dünya üzerindeki akşam üstü karanlığı gibidir diyor. Ancak Güneş panelleri giderek daha verimli hale geliyor ve Titan üzerindeki bir insan medeniyeti yaygın, kalıcı enerji altyapısı inşa etme alanına sahip olacaktır. Hendrix, Yeterince büyük Güneş enerjisi santralleri inşa ederseniz, bol miktarda enerji üreteceksiniz diyor. O ve Yung, 300 milyon insanın kabaca Amerika Birleşik Devletleri nüfusunun desteklenmesi için Titan'ın %10'unu veya ABD'nin yüzey alanını kapsayan bir Güneş enerjisi çiftliği gerektiğini tahmin ediyor. Buna karşılık, Dünya'da aynı miktarda güç üretmek, ABD'deki Kansas'ın yüzeyinin %10'undan daha azını gerektirir. Dünya'da olduğu gibi bir başka zorluk da Titan'ın atmosferinde bulunan ve paneller temizlenmediği takdirde verimliliğini düşürecek olan organik moleküllerdir. Hendrix, Titan'nın atmosferinde bulunan ve panellerde birikecek olan tholin adlı organik tortuları da düşünmeli ve sık sık onları silmeliydik diye belirtiyor. Titan insan medeniyetini desteklemek için enerji kaynaklarına sahiptir, ancak yaşamak zor olacaktır. Titan'da Dünya'nın atmosferik basıncının 1.5 katında sıkışmış gibi ve Dünya'nın yerçekiminin 1/7'si gibi bir yerçekiminde yüzüyor gibi hissedecek olan insanlar, uzaydaki astronotlardan çok okyanustaki dalgıçlara benzeyecekler. Ayrıca Titan'ın azot, metan ve hidrojenden oluşan ve solunamayan atmosferi soğuktur, bu nedenle dalgıçlar gibi, orada yaşayan herkesin kendi havasını yanında taşıması gerekecektir. Bir gün Titan'da hangi güç kaynağını kullanırsak kullanalım, önce onu Dünya'da mükemmelleştirmemiz gerekecek. Günümüzde Satürn ve sahip olduğu on... Güneş Sistemi'nin belki de en ilgin..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/insanligin-facia-ile-baslayan-ay-seruveni-apollo-1/", "text": "Tarih, Ocak 1967 yılını gösterdiği sıralarda, Sovyetler Birliği , Uzay Yarışında Amerika'nın çok ilerisinde olduğunu tüm Dünya'ya ispatlamış ve sürekli yeni denemeler ile de bunu perçinlemeye devam etmekteydi. Başkan Kennedy'nin Ay'a çıkma için tanıdığı 10 yılın bitmesine 3 yıl kala NASA hala programın çok gerisindeydi. Yaklaşık 400.000 kişilik bir ekip 3 astronotu Ay'a taşıyacak olan ve o güne kadar eşi benzerine hiçbir yerde rastlanmamış olan devasa Saturn 5 roketini uçuşa hazırlamaya çalışıyordu. Amerikan uzay üssü Florida, Cape Canaveral'da haftanın 7 günü geceli gündüzlü çalışmalar ve testler hızla devam ediyordu. Programın en önemli parçaları olan Komuta ve Hizmet modülü ve belki de işin en zor kısmı olan astronotları ay yüzeyine indirecek olan Ay modülü bitmek tükenmek bilmez testlere tabi tutuluyordu. Gecikmeler ile birlikte Nasa'nın üzerindeki baskılar da artmaya başlamıştı. İlk Apollo uçuşu, astronotların içerisinde bulunacağı komuta modülünün deneme uçuşu olacaktı. Görevin komutanı, daha önce uzaya çıkmış 2. Amerikalı olan Virgil Gus Grissom'du. Gus, ekibi ile birlikte uzay aracını ilk defa incelediğinde endişeye kapıldı çünkü her yerde serseri kablolar ortalığa dolanmış ve her yerden aşağıya sarkıyorlardı. Bu durumu kendisine ileten arkadaşı John Young'un uyarısına karşılık Gus'ın cevabı Bunu insanlara şu dakikadan sonra söylersem tek yapacakları beni kovmak olur şeklinde olacaktı. 27 Ocak 1967 tarihinde 3 mürettebat, Apollo 1 uzay aracının ilk yeryüzü testini gerçekleştirmek amacıyla Cape Canaveral uzay üssündeki bir rampada uzay aracının içerisine girdiler. Komuta modülü, tamamen kendi imkanlarını kullanarak denenecekti yani kendi elektriğini, kendi yakıtını ve kendi oksijenini kullanacaktı. Kontrol merkezinden tamamen bağımsız olarak yapılacak olan bu teste bu sebeple Kablosuz adı verilmişti. Astronotlar gerçek bir uzay aracında olunacağı gibi içerisi basınçlı saf oksijen ile doldurulmuş bir kabine kilitlenmişti. Saatler süren testler sonrasında bir ara modül ile iletişim tamamen koptu. Telsizden Daha şurada üç bina arasında konuşamıyorsak Ay'a nasıl gideceğiz şeklinde bir anons duyuldu. Astronotlar radyo iletişiminin tekrar kurulmasını beklerken Gus'un altında açıkta duran bir kablodan kıvılcım sıçradı ve basınçlı oksijen sebebi ile hızla alev aldı. Derken çok şiddetli bir patlama duyuldu. Yardıma koşan insanlar patlamanın şiddeti ile geri savruldu. Diğerleri ise zehirli gazlar ve yüksek ısı sebebi ile modüle yanaşamıyordu. Uzun uğraşlar sonucu modülün ağır ve hantal kapağı 5 dakika içerisinde ancak açılabildi fakat iş işten geçmiş ve ekip kaybedilmişti. Mürettebat Virgil Grissom, Ed White ve Roger Chaffee, Amerikan hükümeti tarafından şehit olarak onurlandırıldı ve resmi tören düzenlendi. Yazı dizimizin daha önceki iki seri... 25 Aralık Cuma günü, Saat 16:00-17:..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/intihal-ve-icerik-hirsizligina-dur-de/", "text": "Türkiye'de aktif çalışma yürüten bilim yayıncıları, içerik üreticileri ve yazarları olarak; oldukça zorlu şartlar altında yoğun tempo ve emeklerle ürettiğimiz içeriklerimizin, bu davranışı iş modeli haline getirme düzeyine kadar götüren bazı kişi, kurum ve kuruluşlarca izinsiz ve/veya kaynak göstermeksizin ve tamamen ticari amaçlarla kullanması kabul edilemezdir. Bu bildirimiz, söz konusu bilim yayıncıları ve yazarları olarak bu gidişata bir dur demek, bunu sürdürenlere toplu bir ihtarda bulunmak ve intihal yapan birey ve oluşumlara karşı ortak hareket bildirisi ve çağrısı yapmak amacıyla yayınlanmaktadır. Bizler, Türkiye'nin zorlu iklimi ve şartları altında özgün içerikler üretmeye çalışan veya ülkemize kazandırılmasının faydalı olduğunu düşündüğümüz bilimsel içerikleri Türkçeye çeviren bilim emekçileri, gönüllüleri, çalışanları ve üreticileriyiz. Bizleri çeşitli isimlerde duyabilirsiniz. Kimi zaman Evrim Ağacı oluruz, kimi zaman Açık Bilim olarak karşınıza çıkarız; kimi zaman Kozmik Anafor'dur adımız, kimi zaman Bilimfili, Bilimsol, Rasyonalist ve buraya sığdıramadığımız daha niceleri... Kısacası bizler her gün gerek sosyal medya üzerinde, gerekse internet sitelerimiz, yayınlarımız, kitaplarımız, paylaşımlarımız aracılığıyla gördüğünüz, okuduğunuz, desteklediğiniz bilim yayıncıları ve yazarlarıyız. Hepimiz farklı arka planlardan, farklı deneyimlerden, farklı uzmanlıklardan gelmekteyiz; ancak her birimizin ortak bir amacı var: Türkiye'ye ve Türkçeye modern bilimi elimizden geldiğince güvenilir, kapsamlı, anlaşılır biçimde taşıyabilmek. Mümkünse, bunu tamamen özgün içeriklerle yapmak; değilse, bunu açıkça kaynağını gösterdiğimiz çeviriler veya derlemeler yoluyla yapmak... Bir diğer ortak özelliğimiz, bu çabadan herhangi bir maddi kazancımız olmamasına rağmen, günlerimizin önemli bölümünü bu uğurda harcıyor olmamız. Kimimiz iş yerlerinde, kimimiz laboratuvarlarında, kimimiz üniversite sıralarında, kimimiz evlerinde saatlerini Türkiye'de modern bilime dair ufak tefek de olsun bir parça taşıyabilmek için, yorulmak bilmeksizin çalışıyor. Hatta birçoğumuz kendi ceplerimizden yaptığımız harcamalarla bu siteleri, oluşumları, platformları ayakta tutuyor. Hepimizin hataları, eksikleri, yanlışları olmuştur, olacaktır da... Ancak hiçbirimiz, bir diğerinin emeğine göz dikmedik, bir başkasının emeğini çalmadık, intihal üzerine bir iş modeli kurmadık. İçeriklerimize başkalarından olduğu gibi kopyala yapıştır yöntemiyle alınma parçalar eklemedik, sonrasında bunu kendi içeriğimizmiş gibi yayınlamadık, öncelikle insani değerlerimiz tarafından, sonrasında ise Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nca korunan emeklerine hakaret etmedik. Bir başka kaynaktan içerik aldıysak ya önce sahibinden izin aldık ya da çok açık bir şekilde alıntılarımıza kaynak ekledik. Bir diğer deyişle, birbirimizin emeğine zarar vermemek adına elimizden geleni ardımıza koymadık. Ne yazık ki, yıllarımızın emekleriyle geldiğimiz şu noktada, ülkemizdeki bazı gazetelerin, haber kaynaklarının ve medya oluşumlarının bu içeriklerimizi ve emeklerimizi çalıyor olduğunu görmek son derece rahatsız edicidir. Hatta sadece yanlışlıkla birkaç içerik çalmayı geçtik; bazı kurum ve kuruluşlarının iş modelleri başkalarından alınan içeriklerin bazen hafif miktarda düzenleme, kimi zamansa doğrudan kopyalama şeklinde paylaşmak üzerine kurmuş olmaları, bilim ve insanlık etiği bakımından iç ürperticidir. Bizler, bilim oluşumları olarak bu gidişata bir DUR deme vaktinin geldiğini düşünüyoruz. Aşağıda, bu bildiriye imzacı olan oluşumlarla birlikte tek yumruk ve tek vücut olarak bir araya geldiğimizi kamuoyuna ilan ederiz. Bundan sonra intihal yoluyla içeriklerimizi aşıran, paylaşan, gerekli referansları vermeden dağıtan, emek hırsızlığı yapan her türlü kişi, kurum ve kuruluş ile her türlü mücadele içerisinde olacağımızı kamuoyuna bildiririz. Bu kararımızın arkasında bilimsel bilginin yayılmasına engel olmak, yavaşlatmak, bilgi akışını aksatmak gibi amaçlar yoktur. Bizler, kendi içimizde yaptığımız içerik alışverişinden de görülebileceği gibi, başka kişi, kurum ve kuruluşların yazılarımızı barındırmasından ve paylaşmasından hiçbir rahatsızlık duymayan insanlarız. Birçoğumuz, zaten içeriklerini ücretsiz olarak halka arz etmiş oluşumlarız. Tek istediğimiz, doğru zamanda, doğru yerde ve doğru şekilde alıntı yapılan kaynağın bildirilmesi, eğer ki yazılar bir bütün olarak alınıp yayınlanacaksa, içeriklerin orijinal yazarlarına ve kaynaklarına çok açık bir şekilde yönlendirme yapılmasıdır. Bu, sadece insani haklara saygı duyulduğunu göstermekle kalmayacak, aynı zamanda orijinal metinlerimiz bilimin kendini durmaksızın yenileyen ve geliştiren doğası çerçevesinde yeni veriler ve bulgular ışığında yenilendiğinde, okurların orijinal kaynaklara giderek en güncel bilgilere erişebilmesinin önünü açacaktır. Bu bilgiler dahilinde, aşağıda imzacı olduğu belirtilen tüm oluşumların okurlarını ve ülkemizdeki tüm bilimseverleri intihal konusunda daha uyanık ve tepkisel olmaya davet ediyor; denk geldikleri internet siteleri, kişiler, kurumlar ve kuruluşların içerik hırsızlığı yaptığı durumlarda bizleri ve intihalcileri uyarması konusunda ricada bulunuyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/iran-sinirindaki-meteor-cukuru-gercek-mi-efsane-mi/", "text": "Doğu Anadolu görevim nedeniyle Doğubeyazıt'a yerleşirken en çok heyecan duyduğum şeylerden biri, Gürbulak Sınır Kapısı'nın hemen yanındaki büyük meteor çukuru idi. Bölgede pek çok günübirlik tur var. Bu turlar uygun mevsimlerde turistlere bu meteor çukurlarını da gezdiriyor. Benim gittiğim dönem tur dönemi değildi. Yaz aylarını beklemektense, bir arabaya atlayıp meteor çukurunu görmeye gittim. Gürbulak sınır kapısına varmadan hemen önce sola sapan toprak bir yol var. O yoldan devam edip jandarma kontrol noktasını geçince meteor çukuruna geliyorsunuz. Ben de büyük bir heyecanla meteor çukuruna vardım. Fakat ilk gördüğümde tüm heyecanım yerini büyük bir şaşkınlığa bıraktı. Daha önce fotoğraflar haricinde bir meteor çukuru görmemiştim. Lakin gördüğüm çukur karşısında sağduyum hemen harekete geçti. Öncelikle bu çukur fazla derindi. Bu bölge, efsaneleriyle ünlü. Buradaki insanlara bir toprak parçası verin ve size bu biçimsiz şeyden elli ayrı öykü çıkarsınlar. Bu kadar derin ve büyük bir çukur oluşturacak bir meteorun bu bölgede inanılmaz öykülere sebep olmalası gerekirdi fakat, kulağıma böyle bir hikaye hiç gelmemişti. Yarı eğlenerek yarı inanarak anlattıkları kadim öyküleri var. Bu kadar büyük bir olayla ilgili ise hiç söz yok. Sadece adı var, orada işte, meteor çukuru. Şüphelenmeme neden olan ikinci durum meteor çukurunun çok dik olmasıydı. Evet, bir meteor çukurunu daha önce görmemiş olabilirdim ama, Arizona'daki meteor çukurunun fotoğrafına bir yerlerde rastlamıştım. Bu nedenle çok daha yayvan bir çanak görmeyi bekliyordum, kuyu benzeri bir çukur değil! Bu şüphelerim nedeniyle internette kısa bir araştırma yaptım ve gerçekten de Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nden Prof. Dr. Orhan Deniz'in bu konuyla ilgili bir çalışması olduğunu gördüm. Tabi her ortalama Türk vatandaşı gibi medyada yazanlara inanmayıp Orhan Deniz Hoca'yı aradım. Orhan Deniz hocamız da büyük bir mütevazılıkla sorularımı cevapladı. Böylece doğrulamış oldum. Evet, gördüğüm şey bir meteor çukuru değildi. Çalışmanın söylediği şu: Göktaşları yeryüzüne çarptığında oluşan krater çevresinde deformasyon oluşur. Türkiye-İran sınırı üzerinde Gürbulak sınır kapısı civarında meteor çukuru olarak adlandırılan bu çukurda böyle bir deformasyon yok. Çukurun iç kısmı 90 dereceye yaklaşık bir diklik oluşturmuş durumda. Dünyadaki örneklerine baktığımızda hiçbir meteor çukurunda böylesi bir oluşuma rastlamıyoruz. Orhan Deniz Hoca'nın yaptığı çalışmalar sonrası buranın bir meteor çukuru olmadığı anlaşılmış. Peki burada meteor çukuru olarak adlandırılan çukur ne? Bunun da cevabını aldım: Buradaki çukur, meteor çarpmasıyla oluşan çukurdan çok, karstik kayaçların erimesiyle oluşan bir obrukmuş. Bölgede zemine sızan sular karstik kayaçları eritip yer altında boşluk oluşturunca tavan çöküp böyle düzgün dairesel çukurlar oluşturmaktaymış. Üstelik bölgede, konumları nedeniyle popüler olmayan, benzer özellikte iki çukur daha varmış. Telif Hakkı: Mikiya Sato (Japon Met..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/iran-uzay-ajansi-ve-uzay-faaliyetleri/", "text": "Daha önce bazı ülkelerin uzay faaliyetleri konusunda yazılar hazırlamıştık. Şimdi de biraz komşu ülkemiz İran'ın uzay faaliyetlerinden bahsedelim. İran, 1959 yılında kurulan BM UBAKK komitesinin kurucuları arasındadır. Bu komiteyi o zaman 24 ülke kurmuştur. İran, aynı zamanda OST 'nin ilk imzacılarından biridir. 1970'lerin başından itibaren uzaya dair projeleri yoğunluk kazandı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde uzay konusunda Amerika ve İsrail ile çalışıyorlardı. 1978 yılında Tahran yakınlarında Mahdeşt şehrinde uydu veri toplama ve işleme merkezi kuruldu. Ancak 1979 devriminden sonra bu işler sekteye uğramıştır. 1990'ların sonlarında tekrar toparlanmaya başlamışlar ve dışarıdan alınan teknik destekle uydu ve roket projeleri yapmışlardır. Devrim sonrası ambargo olmuş ve yıllar süren İran-Irak savaşı sebebiyle bazı faaliyetleri uzamıştır. Roketler konusunda Şah Rıza Pehlevi döneminde başlayan çalışmalar olmuştur. 1977 yılında İsrail ile petrol karşılığı silah tedarikini öngören altı anlaşma yapılmıştır. Bunlardan biri de Project Flower idi. Taktik balistik füze geliştirilecek, İran'ın güneyinde bir füze test merkezi kurulacaktı. İran devrimi ile bu proje durdu. Bundan sonra Rusya, Çin, Kuzey Kore, Libya ve Suriye ile ilişkiler geliştirildi. Libya'dan Scud-B tipi füzeleri temin etti. Sonrasında roketler konusunda ciddi aşamalar kaydetmişlerdir. Şu an İran'ın uzay faaliyetleri aslında kıtalararası balistik füze geliştirmek için bir kılıf olarak algılanıyor. Uzay endüstrisi gelişmiş ülkelere göre zayıf ve geliştirdikleri teknoloji genelde Ruslardan ve Kuzey Kore'den alınma. Çin ile birlikte çalıştıkları alanlar da var. İlk geliştirdikleri uydu Misbah, 65 kg ağırlığında deneysel bir uydu idi. Bunu İtalyan Carlo Gavazzi Space şirketi ile yapmışlardır. Ancak fırlatma olmamıştır. 2004 sonrası İran Uzay Ajansı kurulmasının ardından Rusya ile ilişkiler çok gelişmiştir. Sina-1 mikro uydusunu Ruslarla birlikte geliştirmişlerdir ve bu uydu Rus Kosmos-3 roketi ile 2005 Ekim ayında yörüngeye yerleşmiştir. İran'ın yörüngeye giren ilk uydusudur. Ruslarla Zühre isimli bir haberleşme uydusu geliştirmek istemişler ancak uluslararası baskılardan dolayı Rusya geri adım atınca bu iş ilerlememiştir. İran Uzay Ajansı 2004 yılında kuruldu. ISA, Bilgi ve Haberleşme Teknolojileri Bakanlığı altında faaliyet göstermektedir. Fakat direk talimatları Yüksek Uzay Konseyinden alır. Bu konseyin başkanı İran Cumhurbaşkanıdır ancak Savunma Bakanı da başkanlık yapabilmektedir. Uzay Ajansı başkanı ise bu konseyin sekretaryasını yapar. Ajans başkanı aynı zamanda bahsettiğim bakanlığın bakan yardımcısı konumunda. İran Uzay Ajansı haricinde İran Uzay Araştırma Merkezi var. Teknolojiyi bunlar geliştiriyor. Konuyla ilgili üniversiteler de var. Amirkabir Teknoloji Üniversitesi gibi. İran şimdiye kadar çeşitli balistik füzeler geliştirdi. Kendi yaptıkları ilk roket Safir'dir ve ilk denemesi 2008 Ağustos ayında başarısız olmuştur. 3 Şubat 2009 tarihinde ise yine kendi yaptıkları ve 26 kg olan Omid ismini verdikleri uyduyu Safir-2 füzesi ile uzaya gönderdiler. İran, böylelikle yörüngeye bir uyduyu yerleştirme kapasitesine ulaşmış oldu. Zaten Safir-2 füzesi uzaya uydu taşımak için geliştirildi. - Bir sonraki görev ise 15 kg'lık Rasad-1 deneysel gözlem uydusudur ve 15 Haziran 2011 tarihinde yörüngeye yerleşmiştir. - Üçüncü görev 50 kg'lık Navid adlı gözlem uydusudur ve 3 Şubat 2012 tarihinde yörüngeye yerleştirilmiştir. İran'ın kuzeyinde Semnan ilinde iki ayrı yerde fırlatma tesisi var. Ayrıca Kazakistan'daki Baykonur Uzay Üssü'nü kullanmak için anlaşmaları var. İlk geliştirdikleri füze Safir, 2008 yılında başarısız olmuştu. Sonraki denemelerde de kazalar yaşadılar. Ancak İran işin peşini bırakmadı. Safir-2 isimli füzeyi geliştirdi ve ismini Simurg füzesi olarak değiştirdi. Bu füze, 3 kademeli, 27 metre uzunluğunda ve 87 ton ağırlığında bir füzedir. Simurg füzesinin ilk denemesi 19 Nisan 2016 tarihinde olmuştur. Ağır yükleri yörüngeye götürmek için geliştirildi. Dört denemenin dördü de başarısız olmuştur. En son denemesi 9 Şubat 2020 tarihinde olmuş ve füzenin yeterince hız kazanamamasından dolayı Zafer-1 adlı uydunun düşmesiyle sonuçlanmıştır. İran, 2025 yılına kadar uzaya insan götürmeyi planladığını duyurdu. Bazı canlıları uzaya götürüp, canlı şekilde geri getirdiler. 2013 yılında maymun götürüp getirdiklerini ifade ettiler. Böylelikle uzaya canlı götüren 6. ülke oldular. Şahab-1'den itibaren Şahab-6'ya kadar geliştirdikleri orta menzilli balistik füzeleri var. Nükleer başlık taşıyabildiği sanılıyor. Bunu Kuzey Kore'nin Nodong-1 füzesinden aldıkları düşünülüyor. Bu konularda İran ile Kuzey Kore birlikte çalışıyor. İran askeri uzay uygulamaları konusunda da çalışmalar yapıyor. Uzayı yerden radar ve elektro optik sistemler ile izleme konusunda çalışmaları var. Hangi uydunun üstümüzden geçtiğini bilmek önemli. İran, İHA'ları da daha uzun menzilde kontrol etmek için uyduları kullanıyor. Ayrıca uydu sistemlerini köreltici lazer ve jammer sistemleri geliştirdikleri biliniyor. Bu teknolojiyi Rusya veya Çin'den aldıkları düşünülüyor. İran'ın ASAT silahları geliştirdiğine dair bir bilgi yok ancak balistik füzeleri sayesinde böyle bir yetenek geliştirebilecek durumda. Bununla birlikte öncelikleri ASAT silahından çok, nükleer başlıklı ICBM geliştirmek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/iridyum-uydulari/", "text": "Amatör astronomlar açısından izlemesi en keyifli olaylarından biri de İridium Parlamalarıdır. Bunlar, uydu telefonları ve çağrı cihazlarının yeryüzünde kullanımını sağlamak amaçlı yörüngede dolanan uydulardır. 690 kilogramlık ağırlıklarıyla oldukça iri sayılabilecek iridyum uyduları, alçak Dünya yörüngesinde, yaklaşık 780 km yüksekte yer alırlar ve sayıları 72 tanedir. Dünya yörüngesindeki yaklaşık 100 dakika süren dolanımları sırasında her gün defalarca üzerimizden geçerler. Bu esnada belirli bir açıya geldiklerinde Güneş ışınlarını çok fazla yansıtırlar. Öyle ki kısa bir süre için gökyüzündeki en parlak yıldızdan dahi kat ve kat daha parlak görünürler. Bu da bizim onları başta sönük, sonra şiddetli bir parlama yapıp sonra da tekrar sönüp kaybolan gizemli objelermiş gibi algılamamıza sebep olur. Tahmin edeceğiniz gibi, yaklaşık 23 yıldır hayatımızda yer alan bu iridyum uyduları, birçok UFO ihbarının da sorumlusudur: Gökyüzünden aniden aşırı parlak bir obje belirdi. Çok hızlı yol alıyordu ve aniden ortadan kayboldu. Uçak değildi, olsaydı sesini duyardık tarzında çok fazla yoruma neden olurlar. Halbuki durum son derece basit. Onlar bizim yıllar önce yörüngeye yerleştirdiğimiz uydulardır. Hatta bunları oturduğunuz yerden ne zaman görebileceğinizi bilmek de mümkündür. Gökyüzünün en parlak yıldızı olan Sirius yıldızı -1.47 kadir iken bu uydular -8.5 kadire, yani gerçekten göz alacak kadar büyük bir parlaklığa ulaşabilirler. Dolayısıyla ne zaman geçeceğini ve nereden geçeceğini konum bilginizi vererek öğrendiğinizde tek yapmanız gereken arkanıza yaslanıp manzaranın tadını çıkarmak. Gerekli bilgileri öğrenmek için www.heavens-above.com adresine girerek öncelikle konumunuzu seçmelisiniz. Ardından İridium Parlamaları listesine tıkladığınızda size nereden ve ne zaman geçecekleri hakkında bir tablo verecektir. Aynı şekilde bu siteden diğer tüm uydu geçişlerini takip edebilir ve izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isi-kalkani-dunyaya-donmek-mi-yoksa-dusmek-mi/", "text": "Öncelikle, uzay araçlarının yeryüzüne iniş adı altında gerçekleştirdikleri yolculuğun gerçekte bodoslama düşüş olduğu gerçeğini kabullenerek işe başlayalım. Şu aralar bolca reklamını gördüğünüz SpaceX kapsülleri bile, eğer yeniden kullanılmaları gerekliyse Dünya'ya bu şekilde sağlam olarak geri dönüyorlar. Atmosferin bu seyrek üst katmanı, uzay aracını yavaşlatamayacak kadar düşük yoğunluklu gazlardan oluşuyor. Buna karşın, aracın çok yüksek hızı nedeniyle oluşan sürtünme böylesi büyük ısıların oluşması için yeterli. Araç, ısı kalkanı sayesinde bu düşük yoğunluklu atmosfer katmanını geçip, yeryüzüne yakınlaştıkça atmosferin artan kalınlığının oluşturduğu baskı ile yavaşlar ve giderek soğur. Ardından inen cisim bir kapsül ise paraşütleri açılır, bir uzay mekiği ise uçak gibi normal iniş gerçekleşir. Sadece birkaç dakika önce 1.000 derecenin üzerine çıkmış olan ısı kalkanı sıcaklığı, araç yeryüzüne indiğinde elle dokunulabilecek kadar düşmüş olur. Bu arada ısı kalkanı dediğimiz şey öyle über süper teknolojik bir sistem değil. Kapsüllerde bildiğimiz şişe mantarına benzer bir kaplama kullanılıyor. Mantar atmosfere girişte yanarken ısıyı dağıtıyor ve kapsülün yanması engelleniyor. Uzay kapsüllerinin dönüşte alev topuna dönüşmelerinin nedeni aslında bu. Mekiklerin dış katmanları ise inşaatlarda görebileceğiniz hafif tuğlalar gibi seramik bir malzemeyle kaplı. Bu kaplamanın dış kısmı bin dereceye kadar ısınsa bile, içte bulunan mekiğe bu ısının çok azını iletiyor. Hayır, şu an için teknolojimiz bunun yapabilmek adına yeterli değil. Bir aracın, ısı kalkanına ihtiyaç duymadan yeryüzüne dönebilmesi için, iniş sırasında hızını azaltmasını sağlayacak frenleyici güçlü roketlere ihtiyacı vardır. Ancak, bu frenleyici roketlerde kullanmak için de bolca yakıtı taşımanız gerekir. Uzay araçlarını çok büyük maliyetleri olan muazzam miktarda yakıt kullanarak fırlatıyoruz. Hem aracın, hem de onu fırlatmak için gereken yakıtın ağırlığı arttıkça, fırlatma maliyetleri ve mühendislik sorunları da artıyor. Uzaya gönderdiğimiz araçların, küçük bir uzay aracını yeryüzünden fırlatmak için kullandığımız miktarda yakıta sahip olması gerekir ki, dönüşte bu roketlerini ateşleyerek hızını azaltsın ve ısınma sorunu olmadan geri dönebilsin. Ancak, bahsettiğimiz maliyet ve böylesi büyük miktardaki yakıta sahip ağır bir aracı uzaya göndermenin getireceği mühendislik sorunları yüzünden bunu yapabilmemiz mümkün değil. Not: Hayır, SpaceX şirketinin şu roketi uzaydan geri dönmek amacıyla inşa edilmedi. Amacı, uzayda uyduları yerleştirdikten sonra geri dönmek. Yoksa, 300 küsür kilometre ve ötesi yörününgeye uydu yerleştirdikten veya araç gönderdikten sonra geri dönmek şimdilik (2018) değil. Güneş Sistemi'nin belki de en ilgin... Birkaç bin yıl önce günlük yaşamın ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isik-hizi-neden-asilamaz/", "text": "Ön bilgi verelim; şimdiye kadar ışıktan daha hızlı hareket edebilen hiçbir şeye rastlamadı. Arada sırada ortaya atılan; bilim insanları ışık hızını aştı, Işık hızı geçildi veya ışıktan hızlı parçacık bulundu gibi magazinsel basın haberlerinin hiçbirinin gerçekliği yok. Bunu demekle yetinmeyen Albert, ortaya bir de ispat koyarak arkasına yaslanıp olanları izlemeye başladı. İspatının özeti ise, herkesin bildiği ünlü E=mc2 denklemi. Bu çok basit görünümlü denklem bize diyor ki; Enerji , kütle ile ışık hızının karesinin çarpımına eşittir. Yani, kütle ile ışık hızı arasında sıkı bir bağıntı vardır. Aynı bağlantı enerji ile madde, enerji ile ışık hızı arasında da mevcuttur. Evrende tüm bunlar birbirini etkilerler. Işık hızı da bu denklik formülünün bir parçası olduğuna göre, kütleli bir cismin ışık hızına ulaşabilmesi için her şeyin eşit olması gerekir. Yani cismin kendi kütlesine eş miktarda enerjiye ihtiyacı vardır. Bu enerji ihtiyacını kendisinden karşılamaya kalkarsa bizim aracımız olduğu gibi enerjiye dönüşmek durumunda kalacağından, böyle bir şey mümkün değil. Gerçi bunun bir de ışık hızına yaklaştıkça gerçekleşen zaman genleşmesi durumu var ki, ihtiyaç duyulan enerjiyi cismin kendi kütlesinden daha fazla bir noktaya çekiyor. Bunun da adı özel görelilik. Hani şu; ışık hızına ulaşırsak zamanda atlarız, uçarız kaçarız geyikleri vardır ya, işte o. Şimdi yeri ve zamanı değil, sonra anlatırız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isik-hizinda-giderken-farlari-acarsak-ne-olur/", "text": "Konu mankenimiz, gerektiğinde ışık hızı ve daha üstü hızlarda yol almakta sıkıntı yaşamayan Süper Girl'ü ele alalım: Işık hızı izafi yani görelidir. Daha açık ifadeyle; gözlemciye göredir. Gözlerinden ışınlar çıkararak ışık hızına çok yakın hızda yol alan süper kızımız baktığında, gözlerinden çıkan ışığın kendisinden 300 bin km/saniye hızla uzaklaştığını farkedecek. Dışarıdan, neden böyle birşey yaptığını bilmediğimiz Mahmut abi kızımızı izlediğinde ise, gözlerinden çıkan ışıkla hemen hemen aynı hızda yol aldığını görecek. Çünkü süper ablamız ışık hızına yaklaştığında, zaman onun için yavaşlıyor. Hız dediğimiz şey neydi; x zaman içinde alınan mesafe... Yani o hızla uçarken zaman da hatun kişi için yavaşlıyorsa, hız da zaman içinde alınan mesafenin bir ifadesi ise, kendi gözlerinden çıkan ışığın yine normal hızıyla seyrettiğini görecek. Unutmayın, çok hızlı yol aldığından, zaman Süper Kız için size göre yavaş akıyor. Atıyoruz; süper ablamıza göre sabit duran sen 1 saat yaşarken, onun için sadece 1 saniye geçiyor. Dışarıda Süper Girl'ü izleyen Mahmut abinin bir yere gittiği yok ve zaman durağan cisimler için nasıl geçiyorsa, onun için de öyle geçiyor. Süper abla ve gözlerinden çıkan ışın, Mahmut abi için aynı zaman sürecinde aynı mesafeyi katediyor. Yukarıda söylediğim gibi, Mahmut abi 1 saat geçti diye düşündüğünde, Süper abla için 1 saniye geçmişti. Dolayısıyla, süper kızımızın ışık hızına çok yakın hızda geçirdiği senin için 1 saatlik, onun için 1 saniyelik sürede; gözlerinden çıkan ışık kendi bakış açısına göre yine 300 bin km daha hızlıydı. Çünkü, ışık hızına ne kadar yaklaşırsanız yaklaşın, sizin üzerinizde geçen zaman, ışık hızını yine saniyede 300 bin km olarak ölçeceğiniz oranda yavaşlar. İçinde yaşadığımız evrenin doğası, yapısı budur. Uzay ve zaman birbiri ile sıkı bir ilişki halindedir. Siz uzay içinde belli bir hızda yol aldıkça, zaman da hızınızla orantılı olarak değişir ve bu değişim ışığın hızını her zaman 300 bin km/saniye ile göreceğiniz oranda gerçekleşir. Hız dediğimiz şey de x zamanda alınan mesafe olduğuna göre, ne yaparsanız, ne kadar hızlı mesafe alırsanız alın, zaman sizin için yavaşladığından asla önünüze tuttuğunuz ışığın sizin ölçümünüze göre saniyede 300 bin km'den daha yavaş yol aldığını göremez, ölçemezsiniz. Bu şu anlama gelir; evrenin öteki ucundan, 10 milyar ışık yılı mesafeden gözlerinize ulaşan ışık parçacığı için zaman aslında hiç geçmemiştir. O foton için hayat, bir anda yıldızın içinde oluşmak ve aynı anda sizin gözünüze ulaşmaktan ibarettir. Oysa bizim referans noktamızdan baktığımızda, sadece bir anlık ömrü olan o fotonun 10 milyar yıl boyunca bıkmadan usanmadan yol aldığı görülür."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isik-hizini-gecmek-zorunda-miyiz/", "text": "Aracımız saniyede 300 bin km değil de, saniyede 100 km hızla yol alsa, Mars'a 97 saatte gidebiliyoruz. Saniyede 200 km hızla gidebiliyor olsak, sadece 48 saat, yani 2 gün içinde Mars'a ulaşmış olacağız. Saniyede 400 km hızla yol almayı becerebilirsek, 1 gün içinde mars'ta oluruz. Yani gördüğünüz üzere, ışık hızından çok çok çok düşük olan saniyede 400 km'lik hıza ulaşmak, bizi Mars'a kapı komşusu yapıyor. Aynı hızla yine günler içinde Jüpiter, Satürn, Neptün, Uranüs gibi gezegenlere de ulaşabiliyoruz. Özetle, saniyede 400 km'lik hız bile bize Güneş Sistemi'nde elimizi kolumuzu sallayarak dolaşabilme imkanı veriyor. Burada öncelikli amaç, evreni keşfe başlayabilecek yeterli hıza ulaşabilmek. Ve bu hız da ışık hızı değil, makul oranda hızlı gitmenin yollarını bulmamız yeterli. ışık hızına ulaşamayacağımızı, bugünkü bilimsel bilgilerimiz ve teknolojimiz eşliğinde biliyoruz evet. Ancak, ışık hızına çok yakın hızlara ulaşabilmemiz mümkün ve bu sadece teknoloji ve mühendislik sorunu. Işık hızına çok yakın hızlara ulaşmak bize görelilik gereği zaman yavaşlaması şansı veriyor. Yani, aracın içindekiler için zaman çok yavaş akıyor. Örneğin, bize 4.2 ışık yılı uzaklıktaki Proxima Centauri yıldızından ışık bize 4.2 yılda ulaşıyor ama, biz çok yakın bir hıza ulaşırsak, aracın içindekiler için 4.2 yıl geçmeyecek! Şimdi Proxima Centauri'ye ışık hızının %99'u hızla yol alan bir araçla gittiğinizi düşünün. Bu aracın içindekiler için zaman genleşecek ve oraya ulaşmaları kendileri için sadece 7 ay sürecek. Aynı araçla eğer ışık hızının %99.9'u hıza ulaşabiliyor olsaydık, bu yolculuk sadece 2 ay sürecekti. Işık hızının %99.98'i hızla yol alsaydık, yolcularımız 4.2 ışık yıllık bu mesafeyi birkaç gün içinde katetmiş olacaklardı. Umarız anlatabilmişizdir. Yakın çevremizdeki evreni oyun bahçemiz haline getirmek için saniyede birkaç yüz km hıza ulaşmamız yeterli ve bunu yakın zamanda yapabilecek durumdayız. Aynı şekilde, çok uzak yıldızlara rahatça gidebilmek için yine ışık hızına çok yakın yüzdelere ulaşmamızda hiçbir sorun yok ve ileride bunu da başaracağız. Bunca yazdığımız şeyin özeti: Işık hızına ulaşmak veya geçmek güzel, süslü hayaller gibi görünebilir. Ancak, hayallerinizi bu kadar büyük değil, makul tutarsanız, aslında yine aynı şeyleri yapabileceğinizi göreceksiniz. Bizim şimdiki ihtiyacımız saniyede 300 bin km'ye ulaşmak değil! Saniyede 100 veya 400 km'ye ulaşalım, önce şu kendi sistemimizi keşfedelim, gerisine sonra bakarız. Plüton, en büyük cüce gezegen değil... Bu yazımızda ısı ve ışık kaynağımız..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isik-hiziyla-birbirimize-yaklasirsak-ne-olur/", "text": "Klasik algımız bize, birbirine yaklaşmakta olan araçlardan birinde otururken karşıdaki aracın hızı konusunda yalan söyler. Örneğin 100 km/saat hızla düz bir yolda ilerlerken karşıdan bir araç bize doğru 50 km/saat hızla geliyorsa birbirimize 150 km/saat hızla yaklaşmalıyız sonucunu çıkarırız. Lakin bu tam olarak doğru değildir. Işık hızı ve ışık hızına çok yakın rölativistik hızlar söz konusu olduğunda ise, hiç doğru değildir. Albert Einstein'ın 1905 yılında ortaya attığı Özel Görelilik tam olarak bunu açıklar. Işık hızının bir limit hız olduğunu ve aşılamayacağını ifade eder. Bu sebeple aracımız ışık hızında(300,000 km/s) ilerlerken, karşıdan ışık hızında bir araç gelirse onun hızını 600,000 km/s olarak ölçemeyiz. İki hızın toplamı yine ışık hızını geçmemelidir. Albert Einstein bize Özel Görelilik ile aslında iki hızın toplanmadığını, ışık hızına bağlı bir formül ile hesaplandığını gösterdi. Fakat söz konusu hızlar ışık hızına kıyasla çok çok düşük olduğunda aradaki fark o kadar az olur ki, neredeyse hızlar gerçekten toplanıyormuş gibidir. Bu sebeple gündelik hayatımızdaki düşük hızlarda bu etkiyi asla hissetmeyiz. Fakat tam olarak doğru işlem, iki hızın toplanması değildir. Yine de çok çok ufak fark olduğundan ötürü, gündelik hayatımızda hızların toplanması pratik ve doğrudur. Söz konusu ışık hızı olunca bu etki fark edilir. Örneğin ışık hızının yüzde 75'i (0,75c) ile giden bir uzay aracında olduğumuzu varsayalım. Tam karşıdan da bize doğru ışık hızının yüzde 85'i (0,85c) hızla bir uzay aracı bize yaklaşmakta olsun. Artık karşıdan yaklaşmakta olan bu aracın hızının 0,75+0,85 = 1,60c olmayacağını, asla ışık hızını aşmayacağını biliyoruz. Fakat yine klasik algımızın öngördüğü şekilde bu hız, 0,85c'den büyük olacaktır. Bu hız aşağıdaki formülle hesaplanır. Karşıdan bize yaklaşmakta olan aracın görünen hızını 0,977c, yani ışık hızının yüzde 97,7'si olarak buluruz. Bu hızlar giderek arttıkça, çıkan sonuç da ışık hızına çok yakın değerler almaya başlar. Örneğin 0,90c hızıyla 0,95c hızındaki bir araca yaklaşmak, onu 0,9973c yani ışık hızının yüzde 99,73'ü bir hızla yaklaşıyor olarak görmek demektir. Gündelik hızlardaki ufak farkın ne kadar ufak olduğunu hesaplamak ise aslında matematiksel bir işkenceden ibarettir. Gurur kaynağı olarak aşabildiğimizi bahsettiğimiz ses hızı, ışık hızının yaklaşık olarak milyonda biridir. Burada Özel Görelilik'ten faydalanacak olursak 300 km/s hızla birbirine yaklaşan iki uçağın birbirlerini 599.999999999998 m/s gibi bir hızla birbirlerine yaklaşıyor olarak görmesi gerektiğini hesaplarız. Bu ne ölçebileceğimiz, ne de ölçmenin bir anlamı olduğu bir hesaplamadır. Dolayısıyla gündelik hızlarda, yine klasik algımızın bize söylediği gibi, hızlar basitçe toplama çıkarma yaparak hesaplanabilir. Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y... Zihin ve Evren, doğanın en büyük ik..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isik-kirliligi/", "text": "Işık kirliliği neden oluyor? Reklam panoları, sokak lambaları, araç farlarından yayılan yoğun ışıklar ve göz kamaştıran süslü püslü aydınlatmalar... Burası, küçük ya da büyük şehirlerde yaşayan insanların aşina olduğu kaotik bir ortam. Evet, insan buralarda sadece çöpleriyle değil, yapay ışıklarıyla da kirlilik yaratıyor! Eğer bir defa dahi olsa yıldızlarla bezenmiş uçsuz bucaksız, temiz gökyüzüne bakma şansını elde etmişseniz o anın sizin için ne denli eşsiz olduğunu da biliyorsunuzdur. Milyarlarca yıldızla dolu engin gökyüzüne baktığınızda kendinizi çok küçük hissetmeniz muhtemeldir. Bütün bu sonsuzluğa bakıyor olmak ilham verir. Nitekim, yüzyıllar boyunca da böyle olmuş. Şairler, filozoflar, ressamlar ve bilim insanları gökyüzünün bu muhteşemliği karşısında büyülenmiş ve insanlığa bir daha aynısı gelmeyecek eserler bırakmışlar. Işık kirliliği tanım olarak; ışığın aşırı, yanlış yönlendirilmiş ve farklı türden sorunlara yol açabilecek şekilde kullanımıdır. Her ne kadar hava ve su kirliliği kadar tehlikeli gözüküyor olmasa da, aşırı ve kontrolsüz ışık kullanımı etkileriyle hem insanlara, hem de çevreye ciddi zararlar verebilmektedir. Ayrıca ışık kirliliği, elektrik enerjisinin önemli ölçüde boşa kullanılması açısından da önemli bir sorundur. Işık kirliliği kendi içerisinde birkaç kategoriye ayrılıyor. Işık Taşması : Türkçe'ye Işık Tecavüzü olarak da çevirebileceğimiz bu ışık kirliliği türünü basitçe, evinize dışarıdan istenmeyen yoğun ışığın girişi olarak anlatabiliriz. Bu türden ışık kirliliği özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanların uyku yönünden sıkıntılar yaşamasına sebep olabiliyor. Uyku problemleri de insan psikolojisini doğrudan etkileyebildiğinden, bunu engellemek adına ABD'de hükümet ve Uluslararası Karanlık Gökyüzü Topluluğu bazı yönetmelikler oluşturmuşlar. Yani istediğiniz gibi ışık kullanamıyorsunuz. Kullanabileceğiniz ışığın yönetmelik tarafından belirlenmiş bir limiti bulunuyor. Ülkemizdeyse böyle bir uygulama yok. Göz Kamaştırıcı Işık : Adından da anlaşılabileceği üzere araç farlarından ya da başka herhangi bir yerden gelen ışığın, gözünüzü neredeyse Güneş'e bakarmışçasına kamaştırabilen rahatsız edici ışık kirliliği türüdür. Göz kamaştırıcı ışık kirliliği, gözünüze herhangi bir nesneden yayılan aşırı ışıktan dolayı asıl nesneyi görememenize neden olur. Aynı zamanda, bu tür ışık kirliliğine belirli dönemlerle maruz kalmak, görme yetinize önemli ve geri dönüşü olmayan zararlar verebilir. Özetle, bir nesneyi görmeye çalıştığınızda ondan yayılan ışık nedeniyle asıl nesneyi göremiyorsanız ya da görmekte zorlanıyorsanız göz kamaştırıcı ışık kirliliğine maruz kalıyorsunuz demektir. Gökyüzü Parlamaları : Amatör ya da profesyonel astronomların en çok zarar gördüğü bu ışık kirliliği, özellikle kalabalık şehirlerden ışığın gökyüzüne kontrolsüz bir şekilde yayılmasıdır. Lambaların yalnızca aydınlatması gereken yerlere değil, kaynağından dik bir şekilde de yayılmasıyla gökyüzünde görülen cisim sayısı hayli azalır. Hatta çok kalabalık şehirlerde bu etki yüzünden gökyüzünde bir ya da iki yıldızın dışında hiçbir şey göremezsiniz. Gökyüzünde aydınlatmamız gereken bir yer olmadığından yukarı yayılan ışık aynı zamanda enerji kaybı anlamına da geliyor. Oysa doğru yönlendirilmiş ışık ile yılda milyonlarca Watt elektrik enerjisini tasarruf edebiliriz. Aşırı Aydınlatma : Herhangi bir yeri gereğinden fazla enerji harcayarak aydınlatmaktadır. Tahmin edebileceğiniz üzere aşırı aydınlatma bütün Dünya'da önemli oranlarda enerji israfına sebep oluyor. Işık Toplanması : Bu tür ışık kirliliği, gereğinden fazla miktarda ışığın belirli noktalarda gruplaşmasıdır. Özellikle sürücüler için ışığın gruplaşması yanıltıcı olup kazalara sebep olabilir. Işık toplanması sürücülerde olduğu kadar uçak pilotlarının da iniş pisti ışıklarını, ışık toplanmalarıyla karıştırıp yanılmalarını sağlayabilir. Bütün ışık kirliliği türleri ışığın gereğinden fazla kullanılıp yanlış yönlendirilmesiyle ilişkilidir. Bu nedenle ışık kaynaklarının amacına uygun şekilde dizayn edilmesi, ışık kirliliğini önemli ölçüde azaltıp, ciddi miktarda enerji tasarrufları da sağlayabilir. Ayrıca baş ağrısı, yorgunluk, stres ve hatta kanserle ilişkisinin bulunduğu bilindiğinden ışık kirliliği problemlerinin üzerine düşülmesi gereken önemli konular olduğunu söylemek gerek. Nihayetinde atalarımız geceleri avlanmayı pek tercih etmeyen, karanlıkta uyuyan varlıklardı. Evrimsel olarak karanlıkta uyumaya adapte olmuş vücudumuz, ışıklı bir ortamda uyuduğunda karanlıkta olduğu kadar melatonin hormonu salgılayamıyor ve bu da prostat ve meme kanserlerine bile yol açabiliyor. Işık kirliliğinin insan hayatına etkisinin dışında hayvanlara ve çevreye de verdiği ciddi zararlar var. Örneğin geceleri göç etmeyi tercih eden bazı kuş türleri şehir ışıklarından dolayı yönlerini kaybedip ölürler. Benzer şekilde yönlerini Ay ışığını kullanarak belirlemeye çalışan pek çok böcek türü yapay ışıklar yüzünden yönlerini kaybederler. Her yıl binlerce su kaplumbağasının da ışık kirliliği yüzünden yanlış yönlere gidip öldükleri biliniyor. Özetle Dünya'da savurganca yerleştirdiğimiz yapay ışıklar yüzünden ölen canlı sayısının haddi hesabı yok. İnsanoğlunun elinden çıkan pek çok şeyde olduğu gibi, yarattığımız ışık kirliliğiyle de doğaya doğrudan ve olumsuz yönden müdahale etmiş oluyoruz. Aslında anlatılan bütün bu etkileri en aza indirmek, sokak lambalarını yalnızca gereken yere ışık verecek şekilde tasarlamak ya da aşırı ışık kullanımından kaçınmak gibi yöntemleri uygulamak kadar kolay. Her ne kadar bu konularda tüm Dünya'da küçük bazı çalışmalar yürütülüyor olsa da halen ışığı çok dengesiz kullandığımız açık bir gerçek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isik-kirliliginin-en-onemli-nedeni-sokak-lambalari-degil/", "text": "Işık kirliliği günümüzde Türkiye de dahil olmak üzere tüm dünyada büyük bir çevre sorunu haline geldi. Ancak halen dünya genelinde ışık kirliliğinin olumsuz etkileriyle ilgili yeterince farkındalık oluşturulamamış olması sebebiyle bu ciddi sorun; amatör ve profesyonel astronomlar veya bir avuç kurumun dışında görmezden gelinmeye devam ediliyor. Işığın canlılara doğrudan zarar vermesine sebep olacak biçimde, yanlış ve aşırı yönlendirilmesine ışık kirliliği adını veriyoruz. İnsanlara, bitkilere ve hayvanlara verdiği zararların yanı sıra ışık kirliliği, astronomi çalışmalarını da ciddi ölçüde olumsuz etkiliyor. Milyonlarca yıldır Güneş ışığının doğal ritmine uyum sağlayacak biçimde evrimleşmiş tüm canlıların biyolojik dengesi, modern dünyanın sebep olduğu ışık kirliliği yüzünden bozuluyor. Bu nedenle ışık kirliliğini sorununu öncelikle kabul edip anlamak ve sonrasında çözümüne ilişkin çalışmalara hız kazandırmak, hepimiz için büyük önem taşıyor. Işık taşması, göz kamaştırıcı ışık, gökyüzü parlamaları ve aşırı aydınlatma gibi birçok farklı türü bulunan ışık kirliliğinin ana sebebinin bugüne dek daha çok sokak lambalarından kaynaklandığı düşünülüyordu. Ancak ABD'nin Tucson şehrinde yapılan bilimsel bir araştırma, ışık kirliliğinin gerçek nedeninin düşündüğümüzden çok daha farklı olabileceğini gösteriyor. Tucson şehrinde yapılan ışık kirliliği deneyinde 10 gece boyunca aynı saatte 14.000 sokak lambasının ışığı belirli bir süreyle kapatıldı ve lambaların gökyüzünün ışımasına ne düzeyde etki ettiği ölçüldü. Dr. Christopher Kyba tarafından uydu görüntülerinden yardım alınarak yapılan çalışmanın sonuçları oldukça ilginç. Deney, ışık kirliliğinin büyük bir çoğunluğunun sokak lambalarından değil; binalardaki cephe ışıklandırmaları, caddelerdeki aydınlatma sistemleri, projektörler, otoparklar, spor sahaları ve tabelalar gibi farklı yapay ışıklardan kaynaklandığını gösterdi. Ancak bu durum, ışık kirliliği problemini çözmeyi daha da sorunlu ve karmaşık bir hale getiriyor. Çünkü ışık kirliliği gerçekten büyük oranda sokak lambalarından kaynaklanıyor olsaydı, sokak lambalarının tasarımını değiştirmek gibi basit projelerle sorun ortadan kaldırılabilirdi. Hal böyle olunca, ışık kirliliğini ortadan kaldırmak için herkesin elini taşın altına koyup, günümüzde kullanılan tüm aydınlatma sistemlerini ortak bir çabayla gözden geçirmesi ve değiştirmesi gerekiyor. Bütün bu aydınlatma sistemlerinin sebep olduğu ışık kirliliği, bilimsel araştırmalara engel olması ve çevre sorunlarına yol açmasıyla beraber, korkunç miktarlarda enerji israfına da sebep oluyor. Çünkü gökyüzüne öylece yayılan ışığın hiç kimseye bir faydası yok ve enerjinin büyük miktarda kaybolmasına neden olarak, ekonomik açıdan zarar veriyor. Ancak ışık kirliliğinin onlarca farklı kaynak nedeniyle yaratılması, boşa harcanan enerji miktarını kesin olarak saptamayı da imkansız hale getiriyor. Yine de Uluslararası Karanlık Gökyüzü Derneği, kullanılan ışığın yaklaşık %35'inin israf edildiğini tahmin ediyor. Yalnızca ABD'de gökyüzünü ışıkla kirletmek için bir yılda 3 milyar dolar harcanıyor. Türkiye'de ise ışık kirliliğin yılda yaklaşık 200 milyon TL'ye mal olduğu tahmin ediliyor. Ve ne yazık ki bu zararlar, ışık kirliliği sorununun yeterince göz önünde bulundurulmaması nedeniyle artmaya devam edecek gibi görünüyor. Hem enerji kullanımını hem de ışık kirliliğini azaltmak için geceleri ışığın ihtiyaç fazlası kullanımını engellemeyi düşünebiliriz. Çünkü geceleri insanların çok büyük bir kısmı uyurken elektrik enerjisi tamamen gereksiz yere harcanıyor. Bu sırada harcanan enerjiden tasarruf edip, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz alanlara yönlendirerek ışık kirliliğine basit ama etkili bir çözüm bulma konusunda bir adım atabiliriz. Bütün bu zararlarının yanı sıra ışık kirliliğinin daha derin etkileri de var. Bunun en çarpıcı ve belki de en acı örneklerinden biri, 17 Ağustos 1999 depremi ile bağlantılı. İstanbul gibi ışık kirliliğinin yoğun olduğu şehirde yaşayan insanların büyük bir kısmı, gerçekleşen korkunç depremden sonra elektriklerin kesilmesi nedeniyle gökyüzünü hayatlarında ilk defa aydınlatılmamış biçimde, Samanyolu kemeri ile beraber gördüler. Bu nedenle bu depremden sonra halk arasında yıldızlı gök ile depremler arasında bir ilişki olduğu düşünülmeye başlandı. Oysa; yüz yıllar boyunca bilim insanları, şair ya da ressamların insanlığa belki bir daha benzeri gelmeyecek olan eserler bırakmasına dolaylı yoldan ilham kaynağı olan karanlık gökyüzü görüntüsünü korumak, alınacak önlemler kadar kolay."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isik-renk-algimiz/", "text": "Açıkçası bu sorular, yeni boyadığımız duvara öylesine bakarken aklıma takıldı. Üzerine okuma yapmak istedim ama maalesef, çok araştırma yapıp az sağlıklı veriye ulaşabildim. Bu yüzden, benim gibi duvarlara bakarak derin düşüncelere dalan arkadaşlar için, benden daha hızlı ulaşabilsinler diye edindiğim bilgileri bu yazıda derlemeye ve orijinal kaynaklarından çevirmeye çalıştım. Temelde, ışığın dalga özelliği gösterdiğini ve bir nesnenin renginin, yansıttığı ışık dalgalarının frekansı ile ilgili olduğunu hepimiz lise sıralarımızda duymuşuzdur. Frekans basitçe, birim zamandaki salınımların sayısı şeklinde tanımlanabilir. Bir ışık demeti, frekanslarına ya da dalga boylarına göre sıralanırsa, ışık tayfı ya da elektromanyetik spektrum denilen bir grafik elde edilir. Bu grafikte yaygın olarak, metrenin milyarda biri olan nanometre kullanılır. Bu grafiğin insan gözü tarafından algılanabilen kısmı, yani görünür ışık aralığı, dalga boyu 400 ile 800 nanometre arasında olan dalgalardır. Görünür ışık, tayfın ortalarında yer almaktadır. Peki, nasıl oluyor da sarı ışığı görebiliyoruz? Bu durumu anlayabilmemiz için biyolojiye danışmamız, insan gözünün ışığı nasıl algıladığına bakmamız gerekir. Işığı, retina denilen ve göz küresinin arkasını kaplayan incecik hücre katmanlarında algılarız. Retinada iki farklı tür ışık algılayan hücreye odaklanacağız: rodlar ve koniler. Gözümüzün ve retinanın yapısı. Türkçede basil veya çubuk hücreler olarak adlandırılan rodlar, düşük ışık koşullarında renksiz görüş için kullanılır ve bunlardan tek çeşit vardır. Koni hücreleri ise, renkli görüş için kullanılır; 3 çeşittirler ve kabaca karşılık geldikleri renkler, kırmızı, yeşil ve mavidir. Bir renk gördüğümüzde, her koninin kendi ayrık iletisini beyne gönderdiğini söyleyebiliriz. Ama sarı frekanslı ışık gözümüze geldiğinde sarıyı iletmek için özel bir konimiz yok. Sarı biraz yeşile biraz kırmızıya yakın, bu yüzden, yeşil ve kırmızı koni hücreleri beyne aynı zamanda sinyal yollarlar. Görsel 2'deki gibi, kırmızı ile yeşil ışığın aynı anda var olması da, kırmızı ile yeşil konileri eş zamanlı titreştirmenin diğer bir yoludur. Burada önemli olan beynimizin aynı sinyali almasıdır. Gördüğünüz ışığın sarı frekanslı ya da, yeşil ile kırmızı frekansların birlikte olduğu bir ışık demeti olması önemsizdir. Her iki durumda da aynı koni hücrelerimiz titreşir ve beynimiz ışığı sarı görür. Sonsuz çeşitlilikte fiziksel renk vardır ama bizim koni hücrelerimiz sadece üç çeşit olduğundan, bu rengin doğru karışımları ile beynin herhangi bir rengi gördüğünü düşünmesi sağlanabilir. İşte insan gözünün bu özelliğini kullanıp televizyon üreticileri televizyonunuza sonsuz çeşitte renk koymak yerine, sadece üç rengi koyarlar ve size doğru karışımın yollanmasını sağlarlar. Boya sektörü de bu yöntemle çalışır: Duvardan yansıyan ışıktaki frekansları doğru oranlarla değiştirirsek duvarın istediğimiz renk olmasını sağlayabiliriz. Sadece bir duvarın rengini değiştirme işleminde bile sayısız bilimsel basamak vardır. - http://ed.ted.com/lessons/how-we-see-color-colm-kelleher - Retinanın yapısı : http://www.dicle.edu.tr/Contents/c1f85c00-cddf-4490-a4f4-72adb9f619bc.pdf"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isik-yili-nedir-astronomik-olcu-birimleri-nelerdir/", "text": "Bizler evrende son derece küçük ve önemsiz bir yer işgal eden Dünya üzerinde yaşıyoruz. Bu nedenle kullandığımız ve aşina olduğumuz ölçü birimleri günlük yaşantımızda karşımıza çıkabilecek cisimlerin boyutlarını saptayabilmek için özelleşmiş durumda. Boyumuzu ölçmek için metre ve onun küçük/büyük oranlarını kullanıyoruz. Boyumuzu santimetre ile ölçüyor, mesafeleri kilometre ile saptıyoruz. Yine, bu ölçü birimlerini mesafeler söz konusu olduğunda zaman birimi olarak da kullanıyoruz; Antalya İstanbul arası 700 km, otobüsle 12 saat sürer veya Eskişehir buradan 5 saat uzaklıkta gibi kalıplar dilimize yerleşmiş. Burada saat tanımlamasını kullanırken aslında mesafenin uzunluğunu belirtiyoruz. Dünyamızın çevresinin uzunluğu yaklaşık 40 bin km'dir. Bu da şu anlama gelir; Dünya'da bir yerden bir yere olan en uzak mesafe yaklaşık 20 bin km'dir. Yani, saatte 800 km hızla uçan normal bir yolcu uçağı ile 25 saatlik uzaklıktadır. Aynı mesafeyi saatte 2.400 km hızla yol alan bir savaş jeti ile sadece 10.5 saatte katedebiliriz. Ancak, tüm bu mesafe/zaman hesapları sadece Dünya üzerinde geçerlidir. Gerek galaksimiz Samanyolu içinde, gerekse evrenin genelinde gökcisimleri arasındaki mesafeler çoğu zaman insan algı sınırlarını zorlayacak boyutlarda olabiliyor. Bu da uzaklıkların ne kadar büyük olduğunu anlamamızı zorlaştırıyor. Bize en yakın gökcismi, bildiğiniz gibi Ay'dır ve Dünya ile Ay gökbilim ölçeklerine göre yan yana diye tabir edilir. Ortalama 384 bin km uzaklıkta olan Ay bile aslında Dünya'mıza burada alışık olduğumuz ölçülere göre o kadar uzaktadır ki, ulaşım için bildiğimiz en hızlı araçlarla bile günler, hatta haftalar süren yolculuklar yapmamız gerekir. Aynı maksimum hızla yol alan F-16 ile; bize en yakın olduğu zamanda Mars'a yaklaşık 2.8 yılda, Güneş'e 8 yılda, Jüpiter'e 34 yılda, Neptün'e 230 yılda ancak ulaşabilirsiniz. Tüm bu verdiğimiz mesafeler aslında burnumuzun dibi sayılabilecek yerler için. Komşumuz diyebileceğimiz yıldızlar bizden öylesine uzaktır ki, uçakla şu kadar yılda gidilir demek bile anlamsızlaşır. Çünkü maksimum hızda yol alan F-16'mız, bize en yakın yıldız Alpha Centauri'ye tam 1.3 milyon yılda ulaşabilir. Kuzey yarımküre göklerindeki en parlak yıldız olan Sirius'a ise bu hızla ancak 2.5 milyon yılda varabiliriz. Gördüğünüz gibi evrensel mesafeler çok yakınımız diye nitelediğimiz yerlerde bile olağanüstü büyük boyutlarda. Böyle olunca, gökbilimciler mesafeleri tanımlayabilmek için kilometre veya mil gibi Dünya üzerinde kullanılmak için tasarlanmış olan ölçü birimlerini kullanamaz oluyorlar. İşte ışık yılı terimi burada devreye giriyor. Işık yılı, bir zaman değil, yukarıda anlattığımız gibi mesafe ölçüsüdür. Işığın bir yılda aldığı yolu; yaklaşık 9.5 trilyon kilometrelik mesafeyi ifade eder. Yani, gökbilimciler bir yıldız için 10 ışık yılı uzakta diyorsa, aslında kastettikleri yıldızın (9.5 x 10) 95 trilyon kilometre ötede olduğudur. Bir hesaplama yaparken 95.000.000.000.000 kilometre yazmak yerine, 10 ışık yılı yazmak, hem sizin hesabınızı kolaylaştırır, hem de karşınızdakinin ne söylediğinizi daha iyi anlamasını sağlar. Fotoğraftaki M13 yıldız kümesi bizden 25.000 ışık yılı uzakta yer alır. Bu da yaklaşık 240 kentrilyon kilometreye denk gelir ki, M13 aslında evrenin büyüklüğü düşünüldüğünde arka sokağımızda sayılır. Böylesi büyük ve bol sıfırlı rakamları hem yazmak, hem de dile getirmek biraz zor olduğundan, bilim insanları halk içinde ışık yılı ölçütünü kullanmayı tercih ederler. Çünkü tanımlaması ve anlatması kolaydır, ışık bile o yolu şu kadar yılda ancak gidebiliyor şeklinde basitçe izah edilebilir. Mesafeler büyükdükçe, ışık yılı ölçü birimi de kullanışsız olmaya başlar. Burada M13 için 25.000 ışık yılı yazıyoruz. Ama, en yakın büyük galaksi olan Andromeda için 2.500.000 ışık yılı yazmamız gerekecekti. Daha uzak bir galaksi için 150.000.000, çok daha uzakta olan için ise 3.500.000.000 ışık yılı gibi rakamlar yazmak zorunda kalıyoruz. Dolayısıyla, mesafe uzadıkça ışık yılı yine hesap kitap yapmak için kısa ve hantal bir ölçü birimine dönüşüyor. Bu durumda astronomlar, halkın kolay anlayabileceği ışık yılı ölçü birimini kullanmayı bırakıyorlar ve çok daha kullanışlı olan parsek ölçü birimini kullanmaya başlıyorlar. Bir parsek, 3,26 ışık yılına denk gelir. Tanımlaması biraz karışıktır ama şöyle diyebiliriz; paralaksı 1 olan bir yıldızın bize olan uzaklığı 1 parsektir. Bunu daha iyi anlamak için yıldızların uzaklığını ölçmekte kullandığımız şu yöntemle ilgili yazımızı okuyabilirsiniz. Yani M13 kümesi 25000/3,26 = 7.668 parsek uzaklıktadır. Şimdi elimizde daha kullanışlı bir ölçü birimi olduğu için bunun katlarını da kullanmaya başlayabiliriz: Tıpkı metre'yi kilometre ve hektometre şeklinde kullanmamız gibi, parsek'i de kiloparsek ve megaparsek olarak katları şeklinde tanımlayabiliyoruz. Böyle bir sistem kurduğumuzda, M13 yıldız kümesi 7,6 kiloparsek uzaklıktadır. Bakın, gördüğünüz gibi bu yıldız kümesi burnumuzun dibinde demiştim; sadece 7,6 kiloparsek. Galaksimizin dışına doğru çıktıkça rakam da büyüyor. Örneğin en yakınımızdaki cüce galaksi Büyük Magellan Bulutu 58 kiloparsek uzaklıktadır. Andromeda Gökadası 778 kpc, Messier 101 Galaksisi 6.4 megaparsek uzaklıkta yer alır. Parsek ölçü biriminin hesapları nasıl kolaylaştırdığını farketmiş olmalısınız. Ama çoğunuz astronom olmadığınız için parsek bizim için bir anlam ifade etmeyecek ve ışık yılı terimini kullanmaya devam edeceğiz. Işık yılı ve parsek birimleri haricinde, gökbilimciler Güneş Sistemi içinde rakamları azaltmak adına başka bir mesafe birimi daha kullanırlar. Astronomik Birim denilen bu ölçü birimi, Dünya ile Güneş arasındaki ortalama uzaklık olan 150 milyon km'yi (8 ışık dakikası) baz alır. 1 Astronomik Birim , 150 milyon km'dir. Buna göre, yaklaşık 800 milyon km uzaklıktaki Jüpiter 4.5 AB uzaklıktadır. Güneş'ten ortalama 4.5 milyar km uzakta yer alan Neptün'ün uzaklığı ise 30 AB olur. Belirttiğimiz gibi, Astronomik Birim, sadece Güneş Sistemi içindeki görece kısa mesafeleri tanımlamak için kullanılır, daha uzak mesafeler için ışık yılı ve parsek birimleri kullanılmaya devam eder. O halde tekrarlayalım; ışık yılı bir zaman birimi değil, ölçü birimidir. Mesafeyi anlatır; tıpkı İstanbul'dan Eskişehir'in otobüsle 5 saat uzaklıkta olması gibi. Yolun 350 km olması sizi ilgilendirmez, siz otobüse bindiğinizde 5 saat sonra orada olacağınızı bilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/isiktan-hizli-gitmenin-aslinda-birkac-yolu-var/", "text": "Albert Einstein, ışığın Evren'deki her yerde aynı hızda sehayat ettiğini ilk defa tahmin ettiğinde, esasında bir hız sınırı da koymuştu: Bu hız saniyede 299.792 kilometreydi. Yani her saniye Dünya'nın tamamını sekiz defa dolaşacak kadar hızlıydı. Ancak hikayenin tamamı bu değil. Aslında, bu sadece başlangıçtı. Einstein'dan önce kütle ve enerjiye, birbirinden ayrı varlıklar şeklinde davranılıyordu. Fakat Einstein 1905'te, fizikçilerin Evren'e bakışını sonsuza kadar değiştirdi. Einstein'ın özel görelilik kuramı, E = mc2 şeklindeki basit fakat temel bir eşitlik ile kütle ve enerjiyi daimi olarak birbirine bağladı. Bu küçük eşitlik, kütlesi olan hiçbir şeyin ışık kadar veya ışıktan daha hızlı hareket edemeyeceğini öngörüyor. İnsanlığın şimdiye kadar ışık hızına en çok yaklaştığı anlar, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ve Tevatron gibi güçlü parçacık hızlandırıcılar ile mümkün oldu. Bu muazzam makineler, atomaltı parçacıkları ışık hızının yüzde 99.99'undan daha fazla hızlandırıyorlar, fakat Nobel Fizik ödülü kazanan David Gross'un açıkladığına göre bu parçacıklar asla evrensel hız sınırını aşamayacaklar. Bunun gerçekleşmesi için sınırsız miktarda enerji gerekiyor ve bu süreçte nesnenin kütlesi sonsuz hale geliyor ki, bu da imkansız bir şey . Einstein'dan beri fizikçiler, belli varlıkların ışık hızından daha yüksek hızlara ulaşabildiklerini ve buna rağmen hala, özel göreliliğin şart koştuğu evrensel kuralları takip ettiklerini buldular. Bu varlıklar Einstein'ın kuramını çürütmese de, ışığın ve kuantum aleminin kendine has davranışına ilişkin bilgiler veriyorlar. Nesneler ses hızından daha hızlı seyahat ettikleri zaman bir ses patlaması meydana getiriyorlar. Bu yüzden kuramsal olarak, eğer bir şey ışık hızından daha hızlı seyahat ederse, ışık patlaması gibi bir şey oluşturması gerekiyor. Aslında bu ışık patlaması, dünya çapındaki tesislerde günlük olarak gerçekleşiyor; bunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz. Buna Çerenkov radyasyonu deniyor ve yukarıdaki görüntüde olduğu gibi, nükleer reaktörlerin içerisinde mavi bir parlama şeklinde ortaya çıkıyor. Çerenkov radyasyonu, ismini Sovyet bilim insanı Pavel Alekseyeviç Çerenkov'dan alıyor. Kendisi bunu ilk olarak 1934'te ölçmüş ve yaptığı keşif dolayısıyla 1958 yılında Nobel Fizik Ödülü kazanmıştı. Çerenkov ışınımı, İleri Test Reaktörü çekirdeğinin soğutulması amacıyla suya batırılması yüzünden parlıyor. Işık suyun içerisindeyken, dış uzay boşluğundaki hızının yüzde 75'iyle seyahat ediyor fakat çekirdeğin içerisindeki tepkimeyle oluşan elektronlar, suyun içerisinde ışıktan daha hızlı seyahat ediyorlar. Parçacıklar, bu elektronlarda olduğu gibi suyun içerisinde veya cam gibi diğer ortamlarda ışık hızını geçiyorlar ve bir ses patlamasının oluşturduğu şok dalgasına benzer bir şok dalgası oluşturuyorlar. Örneğin bir roket havada seyahat ederken, ön tarafta kendisinden ses hızında uzaklaşan basınç dalgaları oluşturuyor ve roket bu ses engeline ne kadar erken ulaşırsa, dalgaların da nesnenin güzergahından çıkmak için daha az zamanları oluyor. Roket ses hızına ulaştığında, dalgalar birbirine kenetlenerek bir şok cephesi oluşturuyor ve gürültülü bir ses patlaması meydana geliyor. Benzer şekilde sudaki elektronlar, sudaki ışığın hızından daha hızlı seyahat ettikleri zaman, bazen mavi ışık şeklinde parlayan fakat ayrıca mor ötesi şeklinde de parlayabilen bir ışık şok dalgası oluşturuyorlar. Bu parçacıklar, suyun içinde ışıktan daha hızlı hareket ederken, aslında saniyede 299.792 kilometre olan evrensel hız sınırını aşmıyorlar. Einstein'ın özel görecelik kuramının, kütlesi olan hiçbir şeyin ışık hızından daha hızlı gidemeyeceğini belirttiğini ve fizikçilerin bildiği kadarıyla Evren'in bu kurala uyduğunu unutmayın. Fotonlar, doğaları gereği ışık hızını aşamazlar ancak evrende kütlesi olmayan tek şey ışık parçacıkları değildir. Uzay boşluğu maddesel cisim içermez ve bu yüzden, tanım itibariyle kütlesizdir. Fizikçiler, Büyük Patlama'dan hemen sonra, genişleme adı verilen dönem sırasında tam da bu şeyin gerçekleştiğini düşünüyorlar. Bu fikir ilk olarak fizikçi Alan Guth ve Andrei Linde tarafından 1980'lerde hipotezleştirildi. Evren'in boyutu, saniyenin bir trilyonunun trilyonunda tekrarlı şekilde ikiye katlandı ve sonuç olarak, evrenin dış kenarı çok hızlı ve ışık hızından çok daha hızlı şekilde genişledi. Şimdi bu iki elektronu ayırın ve birbirlerinden yüzlerce, hatta binlerce ışık yılı uzaklıkta olsunlar. Aralarındaki anlık iletişim köprüsü hala açık olacaktır. Eğer bir elektronu hafifçe sallarsam, diğer elektron bu titreşimi anında ve ışıktan daha hızlı bir şekilde 'hisseder'. Einstein bu yüzden bu durumun kuantum kuramını çürüttüğünü, çünkü hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı gidemeyeceğini düşünmüştü diye yazıyor Kaku. Aslında, 1935 yılında Einstein, Boris Podolsky ve Nathan Rosen, Einstein'ın belli bir mesafedeki hayaletimsi davranış şeklinde adlandırdığı bir düşünce deneyi ile kuantum kuramını çürütmeye kalkışmışlardı. Oluşturdukları tez, ironik şekilde, bugün EPR paradoksu veya çelişkisi olarak adlandırılan şeyin temelini oluşturmuştu. Söz konusu çelişki, kuantum şifreleme gibi dünyadaki bazı en son teklonojilerin bütünleyici bir parçası olan kuantum dolanıklığının bu anlık iletişimini açıklıyor. Kütlesi olan hiçbir şey ışıktan daha hızlı seyahat edemeyeceği için, yıldızlararası yolculuğa güle güle diyebilirsiniz; yani en azından, roketli uzay araçları ve uçmanın klasik anlamı bakımından. Einstein her ne kadar özel görelilik kuramıyla birlikte uzayın derinliklerine seyahat etme arzumuzu ayaklar altına aldıysa da, 1915 yılındaki genel görelilik kuramıyla bize yıldızlararası yolculuk konusunda yeni bir umut verdi. Özel görelilik, kütle ve enerjiyi birleştirirken, genel görecelik uzay ve zamanı birbirine dokumuştu. Işık engelini aşmanın tek geçerli yolu, genel görelilik ve uzay zamanının bükülmesi üzerinden olabilir diye yazıyor Kaku. Bu bükülme, halk dilinde solucan deliği olarak adlandırılıyor ve kuramsal olarak herhangi bir şeyin, çok büyük mesafeleri hemen katetmesine olanak sağlıyor. Aslında çok kısa bir sürede çok büyük mesafelerde yol alarak, evrensel hız sınırını aşmamıza imkan tanıyor. Kuramsal fizikçi Kip Thorne , 1988 yılında Einstein'ın genel görelilik eşitliklerini kullanarak, uzay yolculuğu için sonsuza kadar açık olacak solucan deliklerinin olasılığını tahmin etmeye çalıştı. Üstelik bu tuhaf madde, Dünya üzerinde bulunan laboratuvarlarda yapıldı bile. Fakat sadece çok küçük miktarlarda yapıldı. Thorne, 1988 yılında kalıcı solucan delikleri kuramını ortaya attığında, evrende bir solucan deliği olasılığını destekleyecek miktarda tuhaf madde bulunup bulunmadığına karar vermesine yardımcı olmaları için fizik camiasından yardım istemişti."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/iskenderiyeli-hypatia/", "text": "İskenderiye, Makedonya kralı ve Aristo'nun öğrencisi Büyük İskender tarafından MÖ 332 yılında Mısır'da kurulmuş bir kenttir. İskender'in ölümünden sonra (MÖ 323), İskender'in en güvendiği general olan Ptolemaios ve ailesi tarafından yönetildi. Çok büyük bir üniversite ve kitaplık kuruldu. Çağın en önemli kültür merkezlerinden biri oldu. İskenderiyeliler bir süre için Roma İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını korumayı zar zor başarabildilerse de, MÖ 80 yılında pes ettiler. Hypatia'nın babası Theon, İskenderiye Üniversitesi'nde matematik hocasıydı. Daha sonra üniversitenin rektörü oldu. Hypatia, İskenderiye'deki zengin bilim ortamından yararlandı. Daha genç yaşlarında soru sormayı, araştırmayı ve kuşku duymayı öğrendi. Theon, kızını kusursuz bir insan olarak yetiştirmek istiyordu. Kızının eğitimini üstlendi, hem öğretmeni hem oyun arkadaşı oldu. El sanatları, şiir, felsefe, din, astronomi, astroloji, matematik konularında eksiksiz bilgilenmesi için elinden ne geliyorsa yaptı. Çok iyi bir öğretmendi. Öğrettiği konuları seviyor ve sevgisini karşısındakine aktarabiliyordu. O çağda ve dünyanın o yöresinde bilinen büyük dinleri kızına öğretti. Dogma düşüncelere ve dinlere saplanmasına izin vermedi. Bütün dogmatik dinler yanlışlıklarla doludur ve kendine saygısı olan bir kimse tarafından son gerçek olarak kabul edilmemelidir ve Düşünme hakkını hep kullanmalısın. Çünkü, yanlış düşünmek, hiç düşünmemekten yeğdir dedi kızına. Hypatia çok sevilen, iyi bir öğretmendi. Tarihçi Sokrates Hypatia'nın hem sınıfının hem de evinin öğrencilerle, çağın bilgin ve düşünürleriyle dolup taştığını yazıyor. Avrupa'dan, Asya'dan ve Afrika'dan öğrenciler salt Hypatia'nın öğrencisi olmak için akın akın İskenderiye'ye geldiler. Diofantos'un ünlü Aritmetik adlı yapıtından ders verirdi genellikle. Hypatia matematik üzerine birçok kitap yazmıştır. Ne yazık ki bu kitaplardan günümüze ancak parçaları kalabilmiştir. Çoğu İskenderiye yangınında ve Serapis tapınağının azgın halk tarafından yakılıp yıkılmasından zarar görmüştür. Babasıyla birlikte Öklid üzerine en az bir kitap yazdığı biliniyor. Diofantos'un astronomi üzerine çalışmalarına katkıda bulunan bir yapıtının parçaları 15'inci yüzyılda Vatikan kitaplığında bulunmuştur. Hypatia'nın bir de Apollonius'un Konikleri Üzerine adlı bir kitap yazdığı biliniyor. Hypatia'dan sonra 17'nci yüzyılın ikinci yarısına değin bu konuya dokunulmamıştır. Ta ki Descartes, Fermat, Newton, Leibniz gelene dek. Bunun dışında, Ptolematios'un astronomi ve Diofantos'un aritmetik kitaplarına düştüğü notları var elimizde. Hypatia, gökyüzü gözlemlerinde, su arıtmada, denizcilikte kullanılan çeşitli buluşlarıyla ünlüdür. Hypatia öylesine ünlüydü ki, İskenderiyeli filozof ya da İskenderiyeli esin perisi adresli mektuplar doğrudan kendisine verilirdi. Hypatia, yeni-eflatuncular denilen bir düşünce okulundan sayardı kendini. Bu okulun bilimsel düşünce yöntemi Hıristiyanların dogmatik ve bağnaz düşünceleriyle çelişiyordu. MS 412 yılında, İskenderiye patrikanesinin başına Kiril adında bir adam atandı. Kiril çöllerde oruç tutup dua eden sofu bir Hıristiyandı. Yine de dünya işlerinden elini ayağını çekmemişti. Parabolari denilen bir çapulcu ordusu emrindeydi. Parabolariler başlangıçta bugünün Kızılay'ı veya Kızılhaç'ı görevini görüyorlardı. Daha sonra amaçlarından çıkarak çalıp çırpmaya başladılar. Kiril paganlara saldırmaya en zayıflarından başladı. Çok yakıp yıktı, çok suçsuz insan öldürdü. Sonra İskenderiye'nin kuruluşundan bu yana özel yasalarla korunan ve barış içinde yaşayan Yahudilere yüklendi. Tapınaklarını, yani havralarını yerle bir edip onları kentten sürdü. Mısır müfettişi Orestes, Kiril'in yaptıklarını hükümetine şikayet ettiyse de bir sonuç elde edemedi. Kiril yalnızca dinsel gücü değil, siyasi gücü de eline geçirmek istiyordu. Bu nedenle Orestes ve yandaşları yok edilmeliydi, en azından Orestes zayıflatılmalıydı. Hypatia, Orestes'in yakın arkadaşlarının en önemlisi ve en başta gelenlerindendi. Hem saygındı, hem bilgiliydi, hem iyi konuşurdu, hem de ünlüydü. Hypatia ortadan kaldırılmalıydı. Orestes'le Kiril'in dostluklarına tek engelin Hypatia olduğu söylentileri yayılır kentte. Matematik tarihinin en korkunç cinayeti için ortam hazırlanmıştır. Kışkırtmacıların da yardımıyla, çapulcular, işsizler, cahiller Hıristiyan olmayan Hypatia'ya karşı kızıştırılır. Hypatia, üniversitenin önünde aracındayken bu canavaların hücumuna uğrar. Önce soyarlar, sonra midye kabuklarıyla etlerini parçalayıp ateşe atarlar. Soruşturma açılır elbet. Açılmaz olur mu? Ama rüşvet ve güç gösterisi sayesinde sonuçlanmadan kapanır. Kiril, Hypatia'nın Roma'da olduğunu, linç edilmediğini bildirir halka. İskenderiyelileri kandırmış olabilir ama Tarih'i kandıramamıştır. Kullanılan tüm görseller Agora filminden alıntıdır. Bir önceki yazımızda bir sarkacın p..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/istanbul-maltepe-babil-kultur-merkezi-panelimizden-kareler/", "text": "8 Aralık 2018 Cumartesi günü, İstanbul Maltepe Babil Kültür Merkezi'nin davetlisi olarak; herkese açık, ücretsiz bir astronomi söyleşisi ve eğitim etkinliği düzenledik. Yaklaşık 2.5 saat süren panelde; yazarlarımızdan astronom Reyhan Çelik, Taylan Kasar, kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan ve astrofotoğrafçılarımızdan Mesut Özkan ile birlikte yer aldık. Temel astronomi, uzayın keşif tarihçesi, yıldızlar, galaksiler üzerine konuştuğumuz panelde, amatör astronomiye başlangıcın nasıl gerçekleştirilebileceği, gökyüzü gözlemlerinin nasıl yapılacağını anlatıp, teleskoplar hakkında da bilgi verdik. Bu güzel etkinliğin gerçekleştirilmesinde büyük emek harcayan Maltepe Babil Kültür Merkezi yetkililerine ve seminer salonunu dolduran tüm astronomi / bilim tutkunu İstanbullulara teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/istanbul-universitesi-aak-26-gozlem-etkinligi/", "text": "İstanbul Üniversitesi Amatör Astronomlar Kulübü'nün bu yıl Geleneksel 26. Mayıs Etkinliği 3 4 5 Mayıs 2017 tarihlerinde ve yine üç gün boyunca İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünde, Bayazıt kampüsündeki bölüm bahçesinde gerçekleşecek. Etkinlik programı detaylarını aşağıdaki afişte görebilirsiniz. Tüm etkinlikler gibi bu organizasyon da tamamen ücretsiz ve herkesin katılımına açıktır. Siz de bu etkinliği paylaşın, bu büyük organizasyonun daha fazla astronomi severe duyurmamıza yardım edin. Formlarından size uygun olanı doldurmanız gerekmektedir. Belki de O Yıldız Çoktan Yok Oldu! Covid-19 ile mücadele için tüm insa..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/istanbulda-super-ay-gozlem-etkinligi/", "text": "Ay'ın yeryüzüne en yakın olduğu 14 Kasım 2016 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Amatör Astronomi Kulübü, ücretsiz bir gözlem etkinliği düzenliyor. Prof. Dr. Adnan Ökten'in de bir sunum yapacağı etkinlikte, Süper Ayı gözlemleme ve astronomi kulübü üyelerinden bolca bilgi alma şansına erişeceksiniz. Kozmik Anafor ekibinin değerli ve d... Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2021 Kayıtları Başladı!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/istanbuldaki-gizemli-isiklar-ve-ufo-sahtekarlari/", "text": "Birkaç gündür, İstanbul semalarında görülen ve yavaşça yeryüzüne doğru hareket ettiği izlenebilen parlak cisimlere ait bir video ortalıkta dolaşıyor. Her tuzum var diyene elinde salatalık turşusuyla koşturan basınımız da, sorgusuz sualsiz bunu haberleştiriyor. Hiç uzatmadan bu görüntülerin ne olduğunu söyleyelim, çünkü bu tür konular üzerine uzun uzun konuşmak, boş laf salatası yapmak bir bilim platformuna yakışacak şeyler değil. Kaldı ki, görüntüde herhangi bir gizem de bulunmuyor. Ancak, bildiğiniz gibi Türkiye basınının önemli bir bölümü, bilimsel konularda yetkin mercilere danışma gereği duymadan, halk arasında bodoslama diye tabir edilen biçimde bu tür konulara atlayarak haberleştirir. Buna rağmen, gökyüzünde uçan poşet görse, sokak lambasının fotoğrafı çekilse, hatta çocukların havaya attığı tabağın fotoğrafını gösterseniz hemen hiçbir dünya teknolojisine uymuyor, analiz ettik, kesin UFO bu diyen bir UFO araştırma şeysi, bunun da UFO, yani tanımlanamayan uçan cisim olduğuna karar vermiş. Yüz yıldır kullandığımız bu kadar basit bir düzeneği dahi, Dünya dışı uygarlıklara veya gizemli konulara yoranlara Allahtan akıl fikir diliyor, sizlerin de böylesi sahtekarlıklara gülüp geçmenizi temenni ediyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/istanbuldan-bakildiginda-uludag-gorulur-mu/", "text": "Dünya mükemmel bir küre değildir ama, hesabı kolaylaştırmak adına öyle olduğunu varsayıp yarıçapını 6,378,137 metre kabul edelim. Gerçekle aradaki fark çok küçük olduğundan bunu yapmamızda herhangi bir sakınca yok; sonucu etkilemeyecektir. Örneğin deniz kıyısındaki bir rıhtımda durup ufka baktığınızda, göz hizanızın deniz seviyesinden 3 metre yüksekte olduğunu varsayarsak, ufuk durduğunuz noktadan 6.2 km uzakta olacak. Bu mesafenin ilerisindeki cisimler, eğer yeterince yüksekte değillerse yani ufkun altında kalıyorlarsa görülemeyeceklerdir. İsterseniz kendi belirleyeceğiniz yüksekliğe göre ufkun uzaklığını veren hesaplama aracını kullanabilirsiniz. Bu hesapla İstanbul'daki yüksekliğimizi 30 m civarı kabul ederek ufkun uzaklığını 19-20 km olarak buluruz. Şüphesiz Uludağ daha uzakta. Görülebilmesi için uzaklık ve yüksekliğine göre çözüme yeni bir hesap eklemek gerekir. Ya da gözlem noktası olarak Uludağ'ın zirvesini kabul edip, buranın ufukunu hesaplarız. Bu ufkun içinde kalan ve teorik olarak görülebilir her nokta aynı zamanda Uludağ'ı görüyor demektir. Uludağ'ın zirvesi 2543 m yükseklikte. Yukarıdaki hesapla Uludağ zirvesinin ufuk uzaklığını 180 km olarak buluruz. İstanbul'un uzaklığı ise yaklaşık 105 km. Bu da Uludağ'ı teoride görebileceğimiz anlamına gelir. Pratikte ise atmosfer çoğunlukla buna izin vermez. Hava şartlarının izin verdiği sayılı günlerde bu fırsat iyi değerlendirilmeli. Bu yazı, ilk olarak atroturk.net sitesindeki yayınlanmış, yazarın izni ile Kozmik Anafor'a eklenmiştir. Yazının orjinaline https://astroturk.net/uludag-istanbuldan-gozukur-mu/ linkinden ulaşılabilir. Tuzla Belediyesi, 4 üniversite, 14 ... Ay'ın ufka yakın olduğu zamanlarda ... Eğer bir nötron yıldızını alıp İsta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/itulu-ogrenciler-mars-kesif-araci-uretiyor/", "text": "Mars Society'nin 11 yıldır düzenlediği University Rover Challenge yarışmasına ilk kez bir Türk ekibi katılabilmek adına bu kadar yaklaştı. İTÜ Rover Takımı, bu kez çok iddialı! İTÜ Rover Takımı, daha önce birçok başarılı projede kendini kanıtlamış öğrencileri bir arada bulunduran bir öğrenci topluluğu. Ekip üyeleri daha önce Arı Teknoloji Geliştirme Kulübü olarak 2014 yılında ARISAT takımı ile Cansat Model Uydu yarışmasına katılıp dünya birinciliği kazanmış ve yine ARIGE olarak 2016 yılında RobotChallenge yarışmasında ilk üç dereceyi de diğer tüm takımları geride bırakarak elde etmişti. Takımın bazı üyeleri ise İTÜ Pars Roket Takımı ile IREC yarışmasında başarılar elde etmiş ve İTÜ Sci-X Hyperloop Takımı ile Amerika'da Space-X'in düzenlediği Hyperloop yarışmasında ülkemizi temsil etmişti. Böylesi başarılara imza atmış ekip üyelerini bir arada bulunduran bu yeni takımın şu anki projesi ise; gezegenler üzerinde keşif ve araştırma yapması amacıyla üretilen robotlar olarak bilinen rover tasarlamak ve üretmek. İTÜ Rover Takımı, tasarımını tamamladıkları araçlarını üretmeyi ve Amerika'da Mars Society tarafından 11 yıldır düzenlenmekte olan University Rover Challenge yarışmasına katılmayı hedefliyorlar. Yarışmaya her yıl ortalama 13 farklı ülkeden 80'e yakın üniversite katılıyor ancak, henüz Türkiye'den kabul almayı başaran bir takım olmadı. İTÜ Rover Takımı, yenilikçi fikirleri ile ülkemizi bu yarışmada temsil etme hakkı kazanacak ilk TÜRK EKİP olacaklarına inanıyor. Uzaktan kontrollü ve otonom olarak hareket edebilecek olan aracın özelleşmesi, uzay araştırmaları alanında olacak. Bu da, aracın bir gezegen üzerinde görevlerini yerine getirmek için tasarlanması demek oluyor. Olası görevlerden en önemlisi; aracın çukurlarda, yükseltilerde, eğimlerde ve engellerle karşılaştığında devrilmemesi. Bunun yanında araç, üzerindeki robot kol sayesinde yerden nesneleri alacak, kontrol panellerindeki bir takım vanalara müdahale edecek. Yine üzerindeki robot kol sayesinde yerden toprak numunesi alarak kendi üzerinde o numuneyi bir takım analizlere tabi tutacak ve numuneyi bir laboratuvara götürecek. Laboratuvardaki arkadaşlarımız, 1 saat içinde numune üzerinde hızlı test ve analizler yaparak gezegendeki yaşam izlerine dair bir rapor sunacak. Numunenin alındığı toprak yine fotoğraflanarak numunenin neden buradan seçildiği de raporda belirtilecek. Uzaktan kontrollü kısımlarda araç, üzerindeki kameralar yardımıyla kontrol odasına görüntü aktaracak, kontrol odasındaki arkadaşlarımız bu görüntüler yardımı ile aracı direkt olarak görmeden yönetecek. Burada görüntü aktarımı ve komut aktarımı için yaklaşık 2 km çapında bir çalışma alanımız olacak. İTÜ Rover Takımı'nın aracın biteceğine ve yarışmada ülkemizi başarıyla temsil edeceklerine dair kendilerine olan güvenleri tam. Fakat üretim aşamasında maddi yetersizliklerden ötürü hız kaybettiklerini düşünen ekip, tüm bilim severlerden destek beklemekte. Bu gençlere destek olarak sizin de bu güzel projede tuzunuz olsun. Her türlü sorunuz için onlara sosyal medya hesaplarından veya mail yoluyla ulaşabilirsiniz. Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Zodyak Işığı, ya da daha doğru bir ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ivme-nedir/", "text": "Kelime anlamı olarak ivme, aslında hızlanmaya karşılık gelse de yavaşlamayı da ifade eder. Yani fiziksel olarak incelediğimizde ivme, hızdaki değişimdir. Matematikte değişimleri ve artış şekillerini incelerken türev kullanılırız. Dolayısıyla ivme, yani hızlanma, hızın zamana göre değişimi dir. Hız da benzer şekilde konumun zamana göre değişimi . Örneğin durağan bir arabanın içerisinde olduğumuzu varsayalım. Bu durumda bir hızımız yoktur. Dolayısıyla konumumuz da değişmemektedir. Fakat aracın sürücüsü gaza bastığında araç birden hızlanır, biz de koltuğa yapışırız. Aynı şekilde sabit bir hızla giden araçta aniden frene basıldığında da öne doğru gideriz. Bu durum 1. Newton Kanunu'dur ve der ki: Cisim üzerine etkiyen net bir kuvvet olmaması durumunda, eğer cisim durağansa durmaya, eğer sabit bir hıza sahip ise, sabit hızla hareketine devam eder. Araç içerisinde gerçekleşen olay tam olarak budur. Durgun bir arabada hızımız sıfırdır. Herhangi bir etki hissetmememiz için geçerli koşul hızın sıfır olarak kalmasıdır. Fakat ne zaman araç hızlanır , biz de bu etkiyi eylemsizlik olarak hissederiz. Aralarında belirli bir mesafe bulunan kütleler, bu mesafeyle ters orantılı olmak üzere birbirlerine bir çekim uygularlar. Biz buna Newton'ın Evrensel Çekim Yasası diyoruz. Bu her cisim için geçerlidir; örneğin şu anda bilgisayarım ile benim aramda da bir çekim kuvveti vardır. Fakat bizim kütlelerimiz bunu hissetmek için oldukça düşük kalır. Etkilerini daha çok Dünya gibi büyük kütlelerde görürüz. Evrensel çekim yasası aşağıdaki şekilde ifade edilir. Yine F=m.a formülünden biliyoruz ki, kuvvet söz konusu olduğunda ivmeden bahsedebiliriz. Öyleyse bu iki denklemi eşitlersek, Yerçekimi ivmesi için gerekli formülü bulmuş oluruz. G=6,673x10-11, M=5,972x1024, r=6,371x106 olduğundan formülde yerine konulduğunda a=9.81 m/s2 olarak bulunur. Biz yerçekimi ivmesinden bahsederken a değil de g ifadesini kullanırız. Yani Dünya için g=9.81 m/s2 'dir. t değerimiz ardışık olarak arttığı için onu yazmadan X'in nasıl değiştiğine bakalım. Şimdi olayın güzel yanına geçiyoruz. Türev dediğimiz şey; basitçe değişimi, artışı, ivmeyi ifade eder. Öyleyse yukarıdaki sayılar arasındaki artış, bu ifadenin türevini bize vermelidir ki gerçekten de öyledir. X =5t fonksiyonunun zamana göre türevi sabit bir sayı olan 5'tir. Konumun zamana göre türevi bize hızı verir. Öyleyse bu durumda hız 5 birimdir ve sabittir. İvme de hızın zamana göre değişimi olduğundan, hızın zamana göre türevi olarak ifade edilir. Yani aslında V, zamana bağlı bir fonksiyondur ve V olarak gösterilebilir. Yukarıdaki örneğimizde hız sabit olduğu için, hız değerleri arasındaki değişime baktığımızda (0, 0, 0, 0...) olduğunu görürüz. Yani ivme 0'dır. Şimdi de ivmeye sahip bir aracın hız ve konum değişimini veren bir örneği inceleyelim. Konumu veren fonksiyon olan X , aşağıdaki gibi bir fonksiyon olsun. 2, 6, 12, 20, 30... metre şeklinde konumumuz değişecek. Eğer bunlar arasındaki farka bakacak olursak hızın zamana göre değişimini görürüz. dX/dt=2t+1'dir. Sonucun buna uyduğunu görürüz. 4, 6, 8, 10... Bu hızımızın formülüdür(V . Eğer bunun da değişimine bakacak olursak, yani türevini alırsak dV/dt=a=2 bulunur. Ki bu da yukarıdaki sayı dizisindeki farkla aynıdır. Dipnot: Geriye doğru işlem yapılırken integralden ötürü +c ifadesi gelir. Dolayısıyla fonksiyonda çıkan değerleriniz biraz tuhaf görünebilir. Ben türevin daha kolay anlaşılabilmesi için özellikle X =t2+t fonksiyonunu seçtim. Fakat ne yaparsanız yapın çıkan sonuçlarınız denklemlerle tutarlı olacaktır. Bunu test etmek için X =Vit+at2/2 formülünü uygulayabilirsiniz. İlk hız Vi olmadığında formül direkt X =at2/2 olacaktır. Yukarıdaki örnekte a=2 olduğu için X =t2 bulunur. Yani sağlayacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/izmir-bahcesehir-okullari-etkinligimiz/", "text": "15 Mart 2017 tarihinde, İzmir Bahçeşehir Okulları Torbalı Kampüsü'nde, öğrenciler ve velileri ile buluşup, 7 saat süren bir sunum, söyleşi ve beraberimizde getirdiğimiz profesyonel bir teleskopla gece gözlem etkinliği gerçekteştirdik. Kurucumuz amatör astronom ve astrofotoğrafçı Zafer Emecan ile, yazarlarımızdan Akdeniz Üniversitesi astrofizik yüksek lisans öğrencisi Merve Yorgancı eşliğinde gerçekleştirdiğimiz etkinliğimize katılan 600 öğrenciye, velilerine ve bu güzel astronomi etkinliği için büyük çaba harcayan öğretmenlere, başta Tekin hocamız olmak üzere tüm Bahçeşehir Torbalı Kampüsü yönetimine teşekkürlerimizi sunarız. - - Etkinlik, Corona virüse karşı ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/j1407b-super-saturn/", "text": "Güneş Sistemi'nin dışında Satürn'ün halkalarından tam 200 kat daha büyük halkalara sahip olan bir ötegezegen keşfedilmişti. J1407 kataloglu yıldızın yörüngesinden bulunan ilk ötegezegen olmasından dolayı bu gezegen J1407b olarak adlandırılıyor. J1407b çapı yaklaşık olarak 89 milyon km'ye ulaşan 37 tane halkaya sahip. Bu değer Güneş-Yer arası mesafenin yarısından daha büyük. Yani neredeyse Güneş'ten Venüs'e kadar olan bir uzunluk. J1407bnin Jüpiter'den 10 ile 40 kat daha büyük boyuta sahip olduğu tahmin ediliyor. Bilim insanları, cismin bir öte gezegen mi, yoksa bir kahverengi cüce mi olduğunu kesinleştirmek için çalışmalara devam ediyorlar. Yukarıdaki videoda ötegezegenin, sistemin yıldızı ile Yer arasından geçmesinden dolayı yıldızın bize ulaşan ışığındaki değişimleri görülüyor. Leiden Rasathanesi ve Rochester Üniversitesinde bulunan bilim insanları ışıktaki ani azalış ve artışlara dayalı bir modelleme yaptılar ve bu sayede öte gezegenin halkalara sahip olduğu anlaşıldı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/james-van-allen-ve-explorer-1/", "text": "SSCB'nin uzaya fırlattığı ilk uydu olan Sputnik'ten sadece birkaç ay sonra ABD kendine ait ilk uydu olan Explorer 1'i Dünya yörüngesine yerleştirmiş ve Van Allen radyasyon kuşaklarını keşfetmişti. Explorer 1, 31 Ocak 1958'de Juno I tipi bir roketin uç kısmına yerleştirilerek yörüngeye gönderildi. Juno I, sadece 10-15 kg taşıma kapasitesine sahip, 21 metre uzunluğunda bir balistik füzedir aslında. Dolayısıyla uyduyu fırlatan da NASA değil, ABD Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ydı. Yaklaşık 14 kg ağırlığındaki Explorer 1'i ilk ABD uydusu olmaktan daha önemli kılan şey, uydunun bilimsel keşif cihazları barındırıyor olmasıydı. Ünlü fizikçi James Van Allen'ın geliştirmiş olduğu bu cihazlar, Dünya yörüngesindeki elektron ve iyon miktarını ölçmek üzere tasarlanmışlardı. Uydu, yörüngede yaklaşık bir ay kadar çalışabildi ve bu süre içinde Dünya'ya gönderdiği veriler önemli bir keşfin yapılmasını sağladı: Bugün Explorer 1'in bu keşfine Van Allen Radyasyon Kuşakları ismini veriyoruz. Ay'a gidilmedi iddiasında bulunan akıl yoksunu komplo teorisyenleri, Van Allen radyasyon kuşaklarından insanların ve/veya elektronik cihazların geçemeyeceği iddiasını sık sık dile getirirler. Kuşakları keşfeden cihazı geliştiren ve yaptığı çalışmalarla kuşakların varlığını ortaya koyan James Van Allen ise; tüm bu iddiların saçmalık olduğunu söylüyor. Evet, gerçekten de böyledir, çünkü Van Allen kuşaklarından geçmek ne insanlar için, ne de elektronik cihazlar için kayda değer tehlike arzetmez. Her ne kadar çalışır kalma süresi bir ayı geçememiş olsa da, bu ilk ABD uydusu 1970 yılına kadar yörüngede kalıp, Dünya çevresinde 58 binden fazla tur atmayı başardı. Sonrasında ise atmosfere girdi, Pasifik Okyanusu üzerinde tümüyle buharlaşarak yok oldu. En üstteki görselde solda, uyduyu fırlatan Juno I füzesinin ateşlenme anı görülüyor. Sağda ise, uydunun birebir boyutlu maketini elinde tutan bilim insanlarını görüyorsunuz. Soldan sağa; JPL mühendisi William Hayward Pickering, fizikçi James Van Allen ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD'nin uzay programına katılan Alman roket bilimci Wernher von Braun görülüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/james-webb-teleskobu-firlatilisi-yine-ertelendi/", "text": "Uzun yıllardır yapımı süren ve fırlatılışı sürekli ertelenen James Webb teleskobu'nun fırlatılış tarihi, yine ve yeniden ertelendi. James Webb Teleskobu , son birleştirme aşamasına geldi. Ancak test aşaması, başarılı bir görev olmasının garantiye alınması açısından biraz daha vakit alacak. Oldukça karmaşık olan uzay teleskobunun üzerinde hala yapılması gereken çalışmaların yeniden değerlendirmesinden sonra yeni fırlatma tarihi, 18 Aralık 2021 olarak hedefleniyor. Teleskobun fırlatılışı bundan önce Mayıs 2020, daha sonra Mart 2021 olarak belirlenmişti. Bu sefer gerçekleşen ertelemeye teknik sıkıntıların yanısıra, Covid-19 pandemisi nedeniyle yaşanan aksaklıkların neden olduğu belirtiliyor. Teleskopta bulunan donanımın ve uzay aracı modülünün üzerinde yapılan testler, bu sistemlerin tek başlarına gereksinimleri karşıladıklarını gösterdi. Bununla birlikte; NASA'nın Sürekli Değerlendirme Kurulu'nun son bulguları, bu parçaların birleştirilip test edilmesinin ve daha sonrasında Kaliforniya Redondo Beach de bulunan Northrop Grummab Aerospace Systems'de ortam testlerinin yapılmasının biraz daha fazla vakit gerektirdiğini belirtmekte. Avrupa Uzay Ajansı , JWST'yi uzaya fırlatacak Fransız Ariane 5 roketinin yeni fırlatma tarihine kadar hazır olmasında NASA ile birlikte çalışacak. ESA'nın katılımının bir parçası olan NIRSpec ve MIRI araçlarının, teleskopun ve taşıyacağı diğer bilimsel yüklerin 2017 yılında NASA'nın Houston Johnson Uzay Uçuş Mekezi'nde yapılan başarılı test performansından sonra teleskop modülü, 2018 yılı başında şu anda uzay aracı modülü ile birlikte bulunduğu Northrop Grumman'a teslim edildi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/james-webb-teleskobunun-odak-ayarlari-yapildi-artik-goreve-hazir/", "text": "James Webb Uzay Teleskobu'nun 18 altıgen parçadan oluşan ana aynasının hizalanması tamamlandı. Yapılan tam bir değerlendirmeden sonra teleskobun, içerisinde bulunan dört adet güçlü bilimsel aygıtı ile yeni ve çok iyi odaklanmış görüntüler alabilecek olması nihayet doğrulandı. Yedi aşamadan oluşan teleskop hizalanmasının son aşaması da tamamlandıktan sonra görevden sorumlu ekip, kilit kararları alabilmek için bir dizi toplantı gerçekleştirdi ve bu toplantıların sonunda oy birliği ile James Webb'in bilimsel araçlarının devreye sokulacağı nihai aşamaya geçilmesine karar verildi. Araçların kurulması ve test edilmesini içeren bu aşama ise, yazın başlayacak olan bilimsel operasyonlar öncesinde yaklaşık 2 ay sürecek. Hizalanmanın tamamlanmasından sonra teleskobun bütün aygıtlarından alınan bir dizi görüntüyü, aşağıda paylaştığımız görselde görebilirsiniz. Her aygıtın görüş alanında bulunan ve bu aygıtların keskin bir şekilde odaklandığı yıldızların işlenmiş görüntüleri, teleskobun tamamen hizalanmış ve odakta olduğunu göstermektedir. Bu testin gerçekleşmesi için James Webb Teleskobu, Samanyolu'nun küçük bir uydu galaksisi olan Büyük Macellan Bulutları'na odaklandı ve bu odaklanma, teleskobun sensörlerinde yüz binlerce yıldızdan oluşan yoğun bir bölge görmemizi sağladı. Paylaştığımız bu görsellerin konumları ve boyutları, teleskopun odak düzlemindeki aygıtların göreli bir dizilişini göstermekte olup her biri gökyüzünün birbirine göre hafifçe kaymış bir bölümünü işaret ediyor. James Webb'in üç görüntüleme aygıtı, NIRCam (bu aygıttan alınan görüntüler bu görselde 2 mikronluk dalga boyunda gösterilmektedir), NIRISS (bu görüntüler ise 1,5 mikronluk dalga boyundadır) ve MIRI'dir ( bu aygıttan alınan görüntüler de 7.7 mikrondadır ki bu dalga boyu, yıldızı ışığının yanında yıldızlar arası tozun yayılımını da gösteren daha uzun bir dalga boyudur.) ESA'nın NIRSpec aygıtı ise görüntüleyiciden ziyade bir spektrograftır ancak yine de kalibrasyon ve hedef belirleme için bu görselde olduğu gibi 1.1 mikronluk görüntüler de alabilir. NIRSpec verilerinde görülen karanlık bölgelerin sebebi ise, spektrografa gönderilecek ışığın seçimi için açılıp kapanabilen ve kontrol edilebilir birkaç yüz bin kapakçığa sahip mikro deklanşör dizisinden kaynaklanıyor. Son olarak, Webb'in Hassas Yönlendirme Sensör'ü teleskobu doğru ve hassas bir şekilde yönlendirmek için kılavuz yıldızları izleyecek ve bu iki sensör genellikle bilimsel araştırmalar için değil bu görselde gördüğümüz üzere kalibrasyon görüntüleri almak için kullanılacak. Bu görüntü verileri, sadece görüntü keskinliğini belirlemek için değil Webb'in bütün aygıt kalibrasyon sürecinin bir parçası olarak sensörler arasındaki göze çarpmayan görüntü bozukluklarını tam olarak belirlemek ve bunları da kalibre etmek için kullanılacak. Teleskobun optik performansı, mühendislik ekibinin en iyimser tahminlerinden bile daha iyi olmaya devam ediyor. Webb'in aynaları şu an uzaydan odaklanarak alınmış her ışığı aygıtlarına aktarıyor ve bu aygıtlar da başarılı bir şekilde kendilerine aktarılmış bu ışıkla beraber görüntüler yakalıyor. Bu görüntülerin kalitesi ise kırınım ile sınırlıdır yani görülebilen ayrıntı inceliği, teleskopun boyutu göz önüne alındığında fiziksel olarak mümkün olduğu kadar iyidir. Bu noktadan itibaren aynalarda yapılacak olan değişiklikler çok küçük olacak ve birincil ayna bölümlerinde periyodik ayarlamalar yapılacak. James Webb ekibi ise şimdi dikkatlerini teleskopun bilimsel aygıtlarını devreye alma konusuna çevirecekler. Teleskopta yer alan her bir aygıt, elde edilmek istenen bilgiye ulaşmak için tasarlanan eşsiz lensler, maskeler, filtreler ve özelleştirilmiş ekipmana sahiptir. Bu aygıtların özelleştirilmiş karakteristikleri, bu devreye alma aşaması boyunca bilime hizmet adına tamamen hazır olduğunu doğrulamak için çeşitli kombinasyonlarda yapılandırılarak çalıştırılacak. Teleskobun hizalanması tamamlanmış olmasına rağmen bazı teleskop kalibrasyon aktiviteleri geriye kaldı. Bilimsel aygıt devreye sokma prosedürünün bir parçası olarak teleskoba hedefleri değiştirirken termal istikrarı doğrulamak için kendisine çarpan toplam güneş radyasyonun miktarının değişeceği farklı alanlara yönelmesi emredilecektir. Ayrıca her iki günde bir yapılan bakım gözlemleri ile ayna hizalanması gözlemlenecek ve eğer gerekirse aynaları hizalanmış konumlarında tutmak için düzeltmeler uygulanacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/james-webb-uzay-teleskopu/", "text": "Uzun yıllardır James Webb Uzay Teleskobu'nun inşası için, NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nde telaşlı bir montaj çalışması sürüyor. 25 Aralık 2021'de bir Fransız Ariana 5 roketi ile fırlatılmak üzere çok gelişmiş bir teleskop hazırlanıyor. Kısaca Webb diyebileceğimiz bu teleskop öyle hassas ve gelişmiş bir enstrüman olacak ki; evrenin ilk yıldızlarının, galaksilerinin oluşumunu ve başka yıldızların yörüngelerindeki gezegenlerin doğrudan gözlemini mümkün kılacak. James Edwin Webb, 1961-68 yılları arasında görev yapmış NASA'nın ikinci yöneticisidir. Amerika'nın ilk insanlı uzay uçuşlarını, Mercury ve Gemini programlarını kendi döneminde gerçekleştiren Webb, bunun yanında insanlığın Ay'a ulaşmasını sağlayan Apollo programlarını da başlatmıştır. Sadece insanlı görevlerle ilgilenmekle kalmayan Webb, NASA'nın Mariner ve Pioneer robotik sondaları üzerinde çalışmaya başlamasını da sağlamıştır. Kendisinin büyük katkıları ile NASA, birbirine zayıf bağları olan bir araştırma tesisleri topluluğundan iyi koordine edilmiş bir organizasyona dönüşmüştür. Kısacası, kendisinin NASA'da yeri ve önemi oldukça büyüktür. 1992 yılında, 85 yaşında hayatını kaybeden Webb'in ismi 2002 yılına kadar Yeni Nesil Uzay Teleskobu olarak isimlendirilen projeye verilerek onurlandırıldı. Hubble Uzay Teleskobu, Dünya yörüngesindeki en harika cihazlarımızdan biridir ancak yörüngede dolanan tek teleskop değildir. Geçmişi 1946'ya kadar dayanan Great Observatories başlığı altında uzaya fırlatılan dört büyük teleskobun her biri elektromanyetik spektrumun belli tayfları göz önüne alınarak hazırlanmıştır. 1990'da fırlatılan Hubble, görünür ışık, yakın-ultraviyole ve yakın-kızılötesi tayflarında gözlem yapar. 1991-2000 yılları arasında hizmet veren Compton Gözlemevi, gamma ışınları gözlemleri yapmaktaydı. Bugünkü halefi, 2008'de fırlatılan Fermi Gamma-Işını Teleskobu'dur. 1999'da fırlatılan Chandra gözlemevi, X-ışınları tayfına odaklanır. 2003'de fırlatılan Spitzer Teleskobu ise kızılötesi spektrumda gözlem yapar. Medya, Hubble Teleskobu'na odaklanmış olsa da Compton, Chandra ve Spitzer teleskopları pek çok astronomik obje konusunda bilgi dağarcığımızda çığır açmış ve binlerce yeni objenin keşfine olanak sağlamışlardır. İlki yüksek kırmızıya-kayma değerine sahip çok uzak gök cisimlerinin görünür emisyonları kızılötesi spektrumunda bulunmakta. İkincisi, yıldızların çevresindeki gezegenler ve döküntü diskleri gibi soğuk objeler en iyi kızılötesi spektrumda gözlemlenebilir. Son olarak kızılötesi spektrumun Dünya'dan gözlemi zordur. Hubble ve Spitzer gibi mevcut teleskoplar ise amaçlarımız ve hedeflerimiz için artık yetersiz kalmaktadır. Yüzlerce dış gezegen keşfine olanak sağlayan Kepler teleskobu da yaşadığı sorunlar nedeni ile galaksinin sadece çok küçük bir bölümünü gözlemleyebilmektedir ve taşıdığı ekipman ile dış gezegenlerin doğrudan değil, yalnızca dolaylı gözlemi mümkündür. 25 yıldır hizmet veren Hubble Uzay Teleskobu, 2.1 milyar dolar ile Guiness Rekorlar Kitabı'ndaki yerini yakında Webb Teleskobu'na kaptıracak. Birçok şeyin değeri para ile ölçülemez ancak harcanan ödenek ile bir projeye ne kadar önem verildiği anlaşılabilir. Tabii bu müthiş rakam sizi yanıltmasın. Webb yörüngedeki en pahalı şey olmayacak, bu ünvan yıllık gideri 2.9 milyar dolar olan, 150 milyar dolarlık Uluslararası Uzay İstasyonu'na aittir. Bu noktada uzay çalışmalarını çok pahalı bulan, bu çalışmalara harcanan paranın yoksulluğu gidermek ve Afrika'daki açlara yardım için kullanılması gerektiğini söyleyecek olan, gerçek hayattan uzak kalmış okurlarımıza ithafen şunları söylemek gerek; 2014'te Dünya'nın sadece bir yıllık askeri harcamaları 1.7 trilyon dolara ulaşmıştır. Bu korkunç israfta Amerika, 610 milyar dolar ile birinci, Çin 216 milyar dolar ile ikinci, Türkiye 22.6 milyar dolar ile 15'inci sıradadır. Birbirimizi öldürmek için 1.7 trilyon harcarken ve mutlak barış sadece parasal olarak bütün insanlığa 1.7 trilyon kazandırabilecekken, bilime harcanan paraya sakın göz dikmeyin. Kendinizi fakirliği ve açlığı gidermeye adamışsanız, önce komşularınızdan, sonra Dünya'nın geri kalanından nefret etmemenin bir yolunu bulmak için ve enerji-kaynak arz/talep dengesizliğini gidermek için çabalayın. Toplumsal mesajımızı da verdiğimize göre, devam edebiliriz. Tahmin edilenlerden çok daha yüksek sayılara ulaşan bu ödenek ihtiyacı ile Webb uzun süre tehlike altında kaldı. 1990'lardaki ilk Yeni Nesil Teleskop konseptine 500 milyon dolar gider öngörülmüştü. 2005'te yapılan yeniden planlama ile bu miktar üretim için 3.5 milyar, 10 yıllık işletme için de bir milyar dolara çıktı. 2007 yılında proje için gerekli olan 10 teknolojiden dokuzu yeterince geliştirildi ve 2008'de proje öncül tasarım aşaması başarıyla tamamlandı. 2009'da entegre bilimsel ekipman modülü ve 2010'da Güneş kalkanı parçaları da onaylanan Webb, yine 2010 yılındaki görev-kritik tasarım incelemesinin teknik bölümünü de geçti. Gördüğünüz üzere böylesi detaylı, hassas ve fırlatıldıktan sonra değiştirilemeyecek bilimsel bir cihaz için geliştirme ve üretim süreci oldukça uzun ve detaylı olmak zorundadır. Bu sebeple 2011 yılında son tasarım ve üretim aşamasında, bütün parçaların tasarımı, üretimi ve operasyonel kullanımı baştan aşağı tekrar incelendi. 2014'te bilimsel ekipman modülü dört aylık bir vakum testinden geçirildi. Bütün bu süreç işlerken, ihtiyaç duyulan fon güvence altına alınmışken ve teleskop parçaları tamamlanırken bile proje sürekli artan giderler ile tartışmaların odağında kaldı. Birçok NASA projesinde sorunlara sebep olan bütçe planlaması, Webb Teleskobu'nda da soğuk nefesini hissettirdi. Öyle ki 2011 yılında kongre, projenin Amerika ayağını ücret planlama sorunları sebebi ile tamamen iptal etmeye, kısacası Webb Teleskobu projesini bitirmeye kadar vardırdı. Neyse ki bu bütçe sorunları sonunda aşıldı. Webb'in fırlatılışı şu an da garantilenmiş görünüyor. Bu teleskop ile evrenin ilk yıldızları olan metal açısından fakir Nesil-3 yıldızların tespit edilebilmesi, ilk galaksilerin oluşumu ve evrim sürecinin gözlemlenmesi ve son olarak yıldızların ve gezegen disklerinin oluşumunun gözlenip anlaşılması ve dış gezegenlerin incelenmesi amaçlanmaktadır. Böylesi uzak hedeflerin gözlemi için yıldızlararası ve galaksilerarası uzayda bulunan toz ve gaz bulutlarının ötesini görmek şarttır. Teleskobun kızılötesi spektruma odaklanması da bu yüzdendir. Kızılötesi radyasyon, böyle bölgeleri görünür spektruma göre daha az kayıp yaşayarak geçer. Örneğin galaksimizin merkezindeki devasa kütleli karadelik Sagitarrius A, Webb için çok cazip bir hedeftir çünkü mevcut ekipmanlarımız, galaksinin bu bölümündeki yoğunluğun ardını görmekte yetersiz kalmaktadır. Soğuk objelerin de ışımasının büyük bir yüzdesi kızılötesi spektrumda gerçekleşir. Güneş sistemi gezegenleri ve dış gezegenler, kahverengi cüceler, Kuiper kuşağı objeleri, Oort bulutu objeleri ve başka yıldızların döküntü disklerini en rahat görebileceğimiz tayf, kızılötesidir. Kızılötesi tayfta gözlem yapmak için Webb teleskobu yoğun kızılötesi radyasyon kaynaklarına karşı kalkanlanmış, çok soğuk bir ortamda bulunmalıdır. Bu sebeple Lagrange-2 bölgesi mükemmeldir. L-2'de Güneş, Dünya ve Ay üçlüsü teleskobun aynı yönünde kalarak sadece tek bir yönün kalkanlanması kolaylığını sunacaklardır. Teleskop bu üçlüden gelecek ışığı polyimid filmden yapılma, bir tarafı alüminyum, diğer tarafı silikon kaplı bir Güneş kalkanı ile engelleyerek ekipmanların bulunduğu bölgeyi sabit -220 santigrat derecede tutacaktır. Bilim ekipmanları ve aynalar bu süper soğuk ortamda iken kalkanın Güneş tarafındaki yüzü +85 santigrat derece olacak. Yani kalkanın iki tarafı arasında 300 derecelik bir fark bulunacak. Teleskobun inşasının neden bu kadar hassas ve detaylı gerçekleştirildiği böylece daha iyi anlaşılıyor. Bu Güneş kalkanı fırlatma anında kapsülü içinde katlanmış halde tutulacak ve açıldığında 12.2 x 18 metrelik bir alan kaplayacaktır. 6.5 metrelik altın kaplamalı berilyum ayna, 25 metre karelik bir toplayıcı alan mevcut roketler için çok büyüktür. Bu sebeple ayna, 18 adet altıgen parçadan oluşmaktadır ve roket içerisinde katlanmış halde bulunacaktır. Bu 18 aynanın operasyon başlamadan önce doğru pozisyonlara yerleştirilmeleri için hassas dedektörler ve mikro motorlar kullanılacak ve gözlemler sırasında belirlenen hedefe göre bu dedektörler ve motorlar ile ince odak ayarları yapılabilecektir. Yanlış okumadınız evet, altın kaplamadan bahsettik ancak 25 metre karelik alanı kaplayan bu altın kaplama 0,00001 santimetre inceliği ile 48.25 grama denk geliyor. Yani milyar dolarlar altına harcanmıyor. Yakın-Kızılötesi Kamera : Bu kızılötesi görüntüleyici, görünür tayfın sınırı (0.6 mikrometre) ve yakın-kızılötesi (5 mikrometre) aralığında çalışacak, aynı zamanda dalga cephesi sensörü görevi üstlenecektir. Yakın-Kızılötesi Spektrograf : ESA tarafından hazırlanan bu cihaz, NIRCam ile aynı tayf aralığında, dört farklı gözlemleme modunda çalışarak, ilk yıldızlardan, dış gezegenlere kadar birçok objeyi analiz edecektir. Orta-Kızılötesi Enstrüman : 5 27 mikrometre arası orta kızılötesi tayfı, hem kamera hem de spektrometre taşıyan bu cihaz inceleyecektir. İnce ayar sensörleri ve Yakın-Kızılötesi görüntüleyici/spektrografı: Bu aygıt ise hem ayna odağını ayarlayan hem de yine yakın-kızılötesi görüntülemede kullanılacak cihazlar içermektedir. Şu anda James Webb Teleskobu'nun montajı Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nde son sürat devam ediyor. 28 Kasım 2015'te ilk teleskobun 18 aynasından ilkinin montajı tamamlandı. Tam bir ay sonra, yani 28 Aralık itibari ile, teleskobun dokuzuncu aynası da ana gövdeye monte edildi. Eğer olması oldukça muhtemel başka bir gecikme olmazsa, teleskop önümüzdeki 25 Aralık 2021 tarihinde Dünya'nın en güvenilir fırlatma sistemlerinden olan bir Fransız Ariane 5 ECA roketi ile Fransız Guyanası'ndan fırlatılacak ve L-2 noktasında minimum beş yıl sürecek gözlemlerine başlayacak. Elbette sahip olduğu yakıt ile gereken ödenek de sağlanırsa 10 yıl boyunca gözlem yapabilecek. Açıkçası böylesi önemli bir cihaz için 10 yılın nispeten az olacağını düşünmeden edemiyoruz. Hubble'dan yaklaşık yedi kat güçlü olacak James Webb Teleskobu ile dış gezegenlerin atmosferlerinin analizi bile mümkün olacak. Böylece yüzeylerinde sıvı su bulunup bulunmadığı anlaşılabilecek. Son günlerde tartışmalara konu olan olası bir yeni gezegen de şüphesiz en iyi James Webb ile gözlemlenebilecektir. 21'inci yüzyıla tam anlamıyla yakışan bu teleskobun göreve başlamasını heyecanla bekliyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jeans-kriterleri/", "text": "Jeans kriterleri, yıldızı oluşturacak olan gaz kütlesinin çökmesi için gerekli olan sınır değerleri ifade eder. Kütlenin, ısınma sonucu artan gaz ve ışınım basıncını yenip çökebilmesi için belli şartları sağlayabilmesi gerekir. Gece gökyüzünde ışıl ışıl parlayan yıldızlar aslında galaksimizin oldukça karanlık, soğuk ve yoğun bölgelerine oluşmuştur. Karanlık bulutsu, Bart damlacığı, Bok küreciği veya absorbsiyon bulutu adları ile anılabilen bu yapılar; yıldızlararası ortamdaki devasa molekül bulutlarının dış tetiklenmelerle öbekleşmesi sayesinde oluşur. Bu dış etkiler; evriminin farklı aşamalarındaki yıldızlardan gelen yıldız rüzgarları, şok dalgaları, jet atımları gibi katkılar veya bulutsuların çarpışmaları gibi olaylardır. Zira tamamen izole ve kararlı bir gaz, termodinamik yasalarından bildiğimiz üzere, yıldız oluşturmak üzere hiçbir zaman bir araya toplanmayacaktır. Molekül bulutunun parçalanmasıyla oluşan karanlık bulutsudaki gaz ve toz tanecikleri, serbest düşme hareketi yaparak merkezde öbeklenmiş madde topağını ısıtmaya başlayabilirse, enerjisini sadece kütle çekim enerjisinin ısıl enerjiye dönüşmesinden alan ilkel yıldız doğmuş olacaktır. Ancak ısınan merkez bu kez ışınım yapmaya başlayacak, etraftaki taneciklerin kinetik enerjisini artırıp kaçmalarına neden olacak ve bu durumda çökme daha fazla devam edemeyeceğinden ilkel yıldızımız bir anakol yıldızına evrilemeyecektir. Belki dev bir gezegene yahut kahverengi cüceye dönüşmesi, kütlesine ve çevresine bağlı olarak söz konusu olabilecektir. Burada Jeans kriterleri devreye girer ve dolayısıyla ilkel yıldızın nükleer füzyon ile enerji üretip gerçek bir yıldız olarak adlandırılabilmesi için belirli şartları sağlaması gerekir: Jeans kütlesi ve Jeans uzunluğu. halini alır. Bu eşitsizliği yarıçapı yalnız bırakacak şekilde yazarsak, Jeans Uzunluğunu elde etmiş oluruz. olarak da ifade edebiliriz. Bu uzunluk bize; pertürbasyonların çökmeyi başlatması için, karanlık bulutsunun sahip olması gereken kritik boyutunu verir. ifadesini elde ederiz (M terimi, 1 Güneş Kütlesi anlamına gelir). Buna göre T kinetik sıcaklığı ve N sayı yoğunluğu verilen bir bulutun çökebilmesi için Jeans kütlesini birtakım varsayımlar altında hesaplayıp, karanlık bulutsunun kütlesinin bu değerden büyük olması durumunda kendi kütle çekimi ile çökebileceği yorumunu yapabiliriz. Ayrıca her iki eşitsizlikten de kritik değerlerin sıcaklığın artmasıyla artacağını ve yoğunluğun artmasıyla azalacağını görebiliriz. Nitekim yoğunluk arttıkça gerekli minimum kütle ve boyut azalacağından küçük kütleli çok yıldız oluşabilecekken, yüksek sıcaklıklı bulutta kütle çekiminin galip gelebilmesi için daha fazla miktarda maddenin toplanması gerekli olacaktır, bu da büyük kütleli yıldızların oluşumunun ilk aşamalarıdır. Bu ata kütle değeri aynı zamanda ilkel yıldız aşamasında ne kadar süre kalınacağını da belirler. Çünkü kütle ne kadar büyükse serbest düşme zamanı o kadar hızlı tamamlanır ve anakola daha hızlı ulaşılır. Sözgelimi Güneşimiz yaklaşık 30 milyon yıl ilkel yıldız olarak kalmıştır. Erken tayf tipinden yıldızlarda bu süre on binlerce yıl mertebesindeyken, geç türlerde yüzlerce milyon yıla ulaşabilmektedir.. Dikkat edilmesi gereken bir nokta; Jeans kriterleri bize bulutun çöküp daha yüksek yoğunluklara ulaşabilme limitini verir. Ancak bu şartın teorik olarak sağlanması bir yıldızın oluşumu için yeterli olmayabilir. Çünkü gezegen ve yıldız oluşumlarında çevresel faktörlerin yanında, kritik yoğunluğa denk gelen Jeans kütlesi de önemlidir. Kütlesi 0.08 M değerinden düşük ilkel yıldızlar nükleer füzyonu başlatacak basınç ve sıcaklık değerlerine ulaşamayacaktır. Benzer şekilde ~130 M değerinden daha büyük bir yıldız da 1 M için 33,000 L değerinde ışıma gücü gerektireceğinden , bu kadar basınç kuvvetine çekimsel kuvvet karşı koyamayacak ve üst katmanlar uzaya saçılmak durumunda kalacaktır. Bu nedenle bu değer yıldızlar için üst sınır olarak karşımıza çıkmaktadır. Kütle limiti uygulamasını kahverengi cüceler için de yapmak istersek, referansımız döteryumu yakabilecek bir iç ortamdır. Böyle bir ortamın da en az 0.013 M ile sağlanabileceğini söyleyebiliriz. Bilgisayar simülasyonlarının gösterdiği üzere, tüm yıldızlar bu opasite veya yoğunluk limitinde ( > 10-13 g/cm3) aynı kütlede doğsalar da, ilkel yıldız oluştuktan sonra kütlesi yığılma süreci yardımıyla artmaya devam edebilir. Burada molekül bulutunun yapısı ve etrafta genç yahut ölmekte olan yıldızların varlığı gibi etkenler hem kütle artışı hem de disk ve gezegen oluşumu koşullarını etkileyeceğinden önemlidir. Sonuç olarak rekabetçi yıldız oluşum modelinin öngördüğü üzere yıldızlar etraftaki madde için yarışıyor, daha büyük kütleliler daha hızlı bir şekilde etraftaki maddeyi topluyor, dolayısıyla her yıldız eşit doğuyor olsa da Prof. Daniel Price'ın deyimiyle bazı yıldızlar diğerlerinden daha eşit davranabiliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jeodezik-egri-en-kisa-mesafe/", "text": "Sıklıkla uzay-zamanın eğriliğinden bahsederiz, fakat bahsederken bu eğriliğin nasıl olduğu konusundaki muhteşem detayı atlarız. Aslında uzay-zaman özel bir eğriyi doğasında barındırır. Oysa ki eğri dediğimizde aklımıza çeşitli, sonsuz sayıda eğri türü gelebilir. Genel görelilik yazımızda da bahsettiğimiz üzere kütle çekimsel alanda ivmelenen bir cisim eğri uzay-zamanda jeodezik olan bir evren çizgisine sahiptir Yani, bu eğrilik öyle rastgele bir eğrilik değildir. İki nokta arasındaki yol, belirli bir ahenge sahiptir. Özetle bir kütle tarafından bükülmüş olan uzay-zaman kargacık burgacık bir şekle sahip değildir, oldukça anlamlı bir bükülmeye sahiptir. Biz buna az önce de bahsettiğimiz gibi jeodezik eğri diyoruz. Jeodezik eğri, en temel tanımıyla bir yüzey üzerindeki iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi veren eğridir. Örneğin bir düzlem üzerinde yer alan iki nokta en kısa şekilde bu iki noktayı birleştiren bir doğru ile ifade edilir. Çizeceğiniz herhangi başka bir rota, bu doğrudan daha uzun bir yola sahip olacaktır. Makalenin devamını rasyonalist.org sitesindeki bu linkten okuyabilirsiniz. Jüpiter veya Satürn gibi gaz devler... İnsanların çoğu icin bir romantizm ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jplin-marsli-filminindeki-rolu/", "text": "NASA'nın California'da bulunan Jet Propulsion Laboratory Jet İtki Laboratuvarı kurumu, hayali astronot Mark Watney'in tüm ekip ve teknolojisiyle birlikte dünyadan epeyce uzakta, Kızıl Gezegen'de yalnız başına mahsur kalması sonucu yaşadığı macera dolu serüvende astronotun hayatta kalmasında önemli bir rol oynuyor. Belki de Marslı'daki en önemli hikaye; 1997'de JPL tarafından tasarlanıp üretilen ve üç ay boyunca Mars yüzeyinde faaliyet gösteren Mars Pathfinder ve onun gezicisi olan Sojourner'dir. Pathfinder'ın dayanıklı sondası, Watney'in Dünya ile iletişime geçmesinde ve zorlu hayat mücadelesinin başlamasında belirleyicidir. Marslı'nın hikayesinde geçen ve gerçek olan bir diğer teknik konu da, Pathfinder'ın astronotların tekrar programlayabilecekleri ve kontrol edebilecekleri bir bilgisayarın oluşudur. Not: Mars'a bugüne kadar gönderilen gezgin araçların bilgisayar sistemleri hakkında bilgi için şu yazımıza bakabilirsiniz. Hikaye, JPL mühendislerinin, mahsur kalan astronotla apar topar iletişime geçmesi ve sonrasında hayatını idame ettirmesi için gerekli olan malzemelerin gönderilmesi konularındaki tutumlarını da gösteriyor. Uzay çağının başlamasıyla beraber, diğer gezegenlerin yer çekimi kuvvetlerinin kullanılmasından tutun da Satürn ve uydusu Cassini üzerindeki alçak uçuşlara kadar, derin uzay yolculuklarında JPL, Dünya'nın önde gelen kurumlarından. Yalnız hikayede, NASA, JPL ve Mars Programı'nın yöneticilerinin, karar alma süreçleri bakımından inisiyatif söz konusu olduğunda, kendi başlarına karar alabildiklerine şahit oluyoruz. Ancak gerçekte durum daha farklı işlemekte. Her birimin yöneticisi, kendi ekiplerindeki bilim insanları ve mühendislerle birlikte çözüm ararlar. Watney, soğuk Mars ortamında ısınmak için, RTG diye adlandırılan güç sistemini çok yaratıcı biçimde kullanıyor. Bu uzay bataryası, içinde bulunan plütonyum-238'in doğal radyoaktif bozunumunun güvenli biçimde elektriğe çevrilmesinde kullanılmaktadır. Bugün aslında NASA'nın Curiosity aracı buna benzer bir güç sistemiyle çalışıyor. JPL, onlarca yıldır termokupl yapımında kullanılan materyallerin geliştirilmesine çabalıyor. Bu arada bu termokupllar, RTG'lerde ısı enerjisinden elektrik enerjisi elde edilmesinde kullanılan esas parçalar. Ayrıca JPL, U.S. Enerji Departmanı'yla ortaklaşa çalışarak, yeni nesil RTG'lerde kullanılmak üzere malzemeler geliştiriyor. Bu yolla şu an Curiosity'de kullanılan üreteçten yüzde 25 daha fazla verim elde etmeyi hedefliyorlar. Marslı'nın film versiyonunun çekildiği esnada prodüktörler, teknik destek ve Pathfinder resimleri için bizzat JPL'i ziyaret ettiler. Böylece filmde kullanılan uzay aracını daha gerçekçi oluşturabildiler. Ayrıca kendi deneyimleriyle oluşturdukları ileri nesil laboratuvar figürünü geliştirmek için yine JPL'den yardım aldılar. Oyuncu kadrosundan Jessica Chastain rolüne hazırlanırken JPL'i ziyaret etmeyi de ihmal etmedi. JPL, NASA'nın Güneş Sistemi'nde robotik keşiflerinin gerçekleştirilmesine katkı sağlayan önde gelen merkezlerinden. Aynı zamanda Mars'ın atmosferinin anlaşılmasına yardımcı olan çeşitli yörünge uydularını, yüzey araçlarını ve gezicilerini sağlıyor. Tıpkı Ay'a insan göndermeden önce de yaptığı gibi NASA, Mars'a uzay araçları göndermeye devam ediyor. Bu sayede insanoğlu, Kızıl Gezegen'e indiğinde karşılaşacağı atmosferi önceden bilip ona göre hazırlıklarını yapılabilsin diye. NASA, şu anda ve geçmişteki Mars çalışmalarıyla potansiyel basit yaşam habitatını anlamak için çalışıyor. Bu robotik görevlerle, Mars'ın yeraltı katmanlarında su izlerine rastlandı. Bu aslında astronotların hayatlarını idame ettirebilmeleri için tüketebilecekleri, bitki yetiştirmede ve hatta roket yakıtı yapımında dahi suyu kullanabilecekleri anlamına gelebilir. Curiosity gezicisinde RAD isminde, Mars'a gidiş esnasında ve inişten sonra radyasyon seviyelerini ölçen bir cihaz var. Bununla elde edilen veriler sayesinde, Mars ekibinin nasıl bir korumaya ihtiyaç duyacağı anlaşılmaya çalışılıyor. Yine NASA'nın Mars Reconnaissance Orbiter aracı üzerindeki yüksek çözünürlüklü kamera, gezegeni insan ölçeğinde haritalayarak astronotların seyahatlerini planlamada yardımcı olacak. İleriye bakıldığında JPL, 1 tonluk Curiosity gezicisinden daha ağır yükleri Mars yüzeyine indirebilmek için teknolojik yeteneklerini geliştirmeye devam ediyor. Bu teknolojilerden biri, mamut paraşütlerin ve devasa şişme hız kesicilerin test edildiği; Low-Density Supersonic Decelerator projesi. Bu proje sayesinde insanlı görevlerin desteklenmesi sağlanacak. Su ve gıda gibi paketlerin, basınçlandırılmış gezicilerin veya Mars yüzeyinden tekrar yörüngeye çıkmak için kullanılacak roketlerin taşınması amaçlanıyor. JPL, Marslı'da bahsi geçen ve Mars ekibinin gezegene gitmesinden önce, belirlenen yüzeye gönderilebilen, Otonom Mars Tırmanış Aracı'nda kullanılması planlanan hassas iniş teknolojilerini geliştiriyor. 2012 yılında Curiosity'de kullanılan kendinden kontrollü iniş sistemi bu projenin mihenk taşı. Ek olarak JPL, Mars görevindeki uzay araçlarıyla NASA''nın Güneş Sistemi'ndeki uzay araçlarıyla koordinasyonunu sağlayan hayati öneme sahip iletişim ağı Deep Space Network yönetimini de yapıyor. Bu iletişim ağı, gelecekte Dünya ile Mars arasında derin uzay yolculuğu yapacak astronotlarla iletişim kurmak için de kullanılacak. Mars Helikopteri Ingenuity ile Mars'ta İlk Kez Uçuyoruz! Büyük bilim insanı Carl Sagan, Mars..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jules-verne-topu/", "text": "Çünkü bilim insanları hurafelere inanmaz, onlar için katı gerçeklik önemlidir... Fakat zannetmeyiniz ki, bilim insanları hayal kurmaz, veya kurulan hayalleri küçümser. Böyle bir şey yok. Hayaller, insan çocuklarının dünyayı keşfetmesinin önünü açar. Hayallerimiz olmasaydı, bilimsel gerçeklerin hiç bir önemi olmazdı. Sizlerle bilim kurgu yazarlarının atası kabul edilen Jules Verne'in bir fikrini paylaşmak istiyorum; AY TOPU... Jules Verne adlı arkadaşımız Fransız olup, 19'uncu yüzyılda yaşamış bir yazar. Bu arkadaş biraz uçuk bir tip; denizlerin altında yirmi bin fersahlık bir hayal kurabiliyor. Ya da Dünya'nın merkezinde bir takım medeniyetlerin olduğunun hikayelerini yazıyor. Özetle kendisi, hayal gücü geniş bir kardeşimiz. Tabii söz konusu romanın, günümüz bilimsel gerçekleriyle bir ilgisi yok. Ama bana kalırsa Jules Verne'in bir fikri var ki, gelecekte uygulanması mümkündür. Şimdi edebiyatı bir köşeye bırakıp, biraz bilim yapalım. Jules Verne, uzaya nasıl çıkılacağı meselesine kendince bir çözüm buluyor. Unutmayın ki, Jules Verne'in yaşadığı dönemde havadan ağır taşıtların uçabileceğine inanılmıyordu. Henüz Wright Kardeşler serbest amino asitler olarak dolaşıyordu ve bırakın uçağı, içten yanmalı motorlar bile icat edilmemişti. Havai fişekler kullanılmakla birlikte, sıvı yakıtlı füze kavramı ortada yoktu. Çoğu kişi uzayda kütle çekiminin hissedilmeyeceğinin bile farkında değildi. Uzayın büyük ve kesintisiz bir boşluk olduğu, uzayda nefes alabileceğimiz bir havanın olmadığı bile tam olarak anlaşılmamıştı. Jules Verne, seyyahlarımızın içinde bulunduğu uzay gemisinin uzaya çıkmasının nasıl mümkün olabileceği fikri üzerinde durdu. Bu soruna kendince bir çözüm buldu. Uzay gemisi devasa büyüklükte bir topla uzaya gönderdi. Fakat saatte 40 bin kilometre korkunç bir hızdır ve bir tüfek mermisi bile o sürate ulaşamaz. Fakat teorik olarak böylesine büyük bir hıza erişen bir top yapmak mümkündür. Özetle Jules Verne haklıdır, büyük bir top yapıp, uzaya madde fırlatmak mümkündür. Fakat madalyonun bir de ters yüzü bulunuyor. Tamam Dünya'nın kurtulma hızı büyük, ancak Ay gibi, Mars gibi daha küçük kütleli cisimlerin kurtulma hızı o kadar da büyük değil. Mesela Ay'ın kurtulma hızı saniyede 11 bin 200 metre değil, 2 bin 400 metre kadar. Yani daha küçük bir top yaparak aydan uzaya çıkmak mümkün. Üstelik asteroitlerde durum daha da kolay, mesela Ceres'in kurtulma hızı saniyede 510 metre, yani saatte iki bin kilometrenin bile altında... Diğer asteroitlerin kurtulma hızı daha da küçük. Yine de bir ay topunun içinde olmak istemem, fakat kargo taşımak için uygun bir yöntem. Gelecekte öncelikle Ay'da maden işletmeleri kurulacaktır. Ay yüzeyinde 'Regolit' adı verilen toz tabakası maden açısından zengin ve işlemeye uygun bir yapıdır. Titanyum, Berilyum, Aliminyum gibi hafif metaller ile elektronik için kullanılacak altın ve bakır gibi metaller Ay'da üretilebilir. Bu üretilen maddeler, yörüngede monte edilmeye uygun parçalar halinde Ay'da yapılır. Sonra Jules Verne topuna götürülerek yörüngeye çıkarılabilir. Yörünge istasyonundaki astronot mühendisler de büyük uzay gemilerini üretebilirler. Böylece güneş sistemini keşfedeceğimiz filolarımız dünya üzerinde değil de, komşumuz Ay'da oluşturulabilir. Bana kalırsa böylesine bir projede Jules Verne topu önemli bir yer tutar. Peki bu top nasıl çalışacak? İddia ediyorum ki, kurtulma hızı küçük gök cisimlerinde topumuz basit yaylı sistemlerle bile çalışabilir. Yani sapanın büyüğü... Fakat Ay yüzeyinde saatte 2 bin 500 kilometrelik bir sürat yakalamamız gerekeceği için, sapan işe yaramaz. Bu durumda dünyadaki toplarda olduğu gibi bir patlamaya ihtiyacımız var. Namlu içerisindeki odacığa önceden belli bir miktarda hidrojen atomu yerleştirebilirsiniz. Bu hidrojeni güneş rüzgarlarının savurduğu maddelerden toplayıp biriktirmek mümkün. Daha sonra basınç altında sıkıştırılan hidrojen gazının merkezinde küçük bir patlama yapılır. Böylece aşırı ısı altında kalan atomlar, itici gücümüzü oluşturur. Tıpkı sıcak barut gazlarının namlu içindeki mermiyi ileri itmesi gibi. Topun konuşlanacağı bölgeyi seçmek de önemli. Ay yüzeyinde büyük bir merkez kaç kuvveti yok. Fakat asteroitlerde topumuz ekvator bölgesine yerleştirilirse, gezegenciğin merkez kaç kuvvetinden de yararlanır. Ayrıca yüksek tepelere topun kurulması da göz önünde bulundurulmalı. Böylece kütle çekim merkezinden uzaklaşılmış olacak, cisimleri uzaya çıkartmak daha kolay olacaktır. Not: Okurumuz Kerem Akyıl'a bu oldukça keyifli yazı için teşekkür ederiz. Kullandığımız görsel, 1902 yılında yapılmış ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen A trip to the moon isimli filmden alıntıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/juno-uzay-araci-guvenli-moda-gecip-kapandi/", "text": "NASA'nın Juno uzay aracı Jüpiter etrafındaki bir sonraki uçuşunu 18 Kasım gecesi yapacaktı. Ancak Jüpiter'e son yakınlaşmasını yapmasından 13 saat önce kendini güvenli moda aldı. Hatırlarsanız, Juno 4 Temmuz'da Jupiter'in yörüngesine girmişti. Jupiter'in eliptik yörüngesi sebebiyle Juno, Jüpiter'e her 53 günde bir yaklaşacak ve bilimsel ölçümlerini yapacaktı. Ancak, Juno'nun yapacağı en yeni yakınlaşmadan önce bir şeyler Juno'nun tüm ölçüm aletlerinin otomatik olarak kapanmasına yol açtı. Bunun anlamı ise Juno'nun bu uçuş sırasında veri aktarımı yapaması. Nasa halen neyin yanlış gittiğini anlamaya çalışıyor. 19 Ekim'de yapılan basın toplantısında Juno'nun baş araştırmacısı Scott Bolton sorunun beklenmedik bir durum tespit edilmesi sebebiyle uzay aracının bilgisayarının yeniden başlamasına sebep olacak yazılımsal bir problemle ilgili olduğunu düşündüklerini söyledi. Bu beklenmedik durumu ortaya çıkaran sebebin ne olduğu henüz belli olmasa da, Nasa bu duruma sebep olan şeyin Jupiter'in yörüngesindeki yüksek radyasyon seviyesi ve manyetik alanla ilgili olmadığını düşünüyor. Çünkü Juno'nun 27 Ağustos'ta yaptığı ilk uçuş sırasına radyasyon seviyesi ve manyetik alan değerleri Nasa'nın beklediğinden daha yüksekti ve böyle bir problemle karşılaşılmadı. Nasa'nın uzay araçlarından biri güvenli moda geçiş yaptığında, basitçe anlatmak gerekirse aracın kameralarını ve bilimsel ölçüm aletlerini de içeren tüm gereksiz alt sistemleri kapanır ve araç daha fazla güç alabilmek için Güneş'e daha yakın bir konuma doğru ilerlemeye başlar. Tıpkı, bu yılın başlarında kendini güvenli moda alan Curiosity'nin yaptığı gibi. Sisteminin yeniden başlatıldığını haber veren Juno şu an Nasa'dan gelecek yeni talimatları bekliyor. Nasa da uzay aracını eski fonksiyonel haline getirmek için çalışıyor. Bu durum Juno'nun geçen hafta yaşadığıyla birlikte ikinci sorunu oldu. 14 Ekim Cuma günü, Nasa Juno'nun yörüngesinin değişmesine sebep olacak bir gecikme olduğunu duyurdu. Bu haftadaki uçuş sırasında olan bir şey, takvime göre Juno'nun Jupiter yörüngesi üzerinde 14 gün geride kalmasına yol açtı. Plan değişikliğine, Juno'nun motor bazı valflerinin beklenen şekilde çalışmadığının farkedilmesi sebep oldu. Bu yüzden her şeyi eskisi haline döndürene kadar planlarını ertelediler. İyi haber ise uzay aracının uçuş bilgisayarının şu an başarılı bir şekilde çalışmaya başladığı. Görünüşe göre bilgisayar tüm yedeklemeleri istendiği gibi yapmış durumda. İşin kötü yanı ise bu son uçuş bize gizemli gezegen Jupiter'in atmosferi ve iç olayları hakkında daha çok veri elde etmemizi sağlayabilirdi, tüm bu şansı kaçırmış olduk. Juno'nun Jupiter'e bir sonraki yakınlaşmasının 11 Aralık tarihinde olması planlanıyor. Umarız bu yakınlaşma sırasında Juno'nun tüm ölçüm aletleri çalışır durumda olur. En küçük yıldız konusuna girmeden ö..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/junodan-ne-bekliyoruz/", "text": "NASA, Juno Uzay Aracı'nın 4 Temmuz'u 5 Temmuz'a bağlayan Pazartesi gecesi Jüpiter'in yörüngesine girmesini ve Güneş Sistemi'nin en büyük gezegenine doğru olan beş yıllık yolculuğunu bitirmesini planladı. Pazartesi günü yaşanacak en önemli olay 35 dakikalık motor yanması olacak. Juno'nun Jüpiter'in güçlü çekimi tarafından yakalanabilecek kadar yavaşlamasını sağlamak amacıyla tasarlanmış olan bu yanma olayı Türkiye Saati ile 5 Temmuz günü 6:18 sıralarında yaşanacak. Bu sırada bir şeyler yanlış giderse Güneş enerjili Juno, gaz devi Jüpiter'i ıskalayacak yada Jüpiter'in kütleçekim alanı ile manyetik alanını haritalandırmayı ve içsel yapısını tanımlamayı amaçlayan 1.1 milyar dolarlık bilimsel görev başarısızlıkla sonuçlanacak. Umarız bu kötü senaryolar gerçekleşmez. 5 Temmuz 04:16: Juno Güneş'ten yavaşça geri dönmeye ve yörüngeye oturma yönelimine başlayacak. Yörüngeye girmek için uzay aracının yapacağı bir diğer geri dönüş manevrası, 5 Temmuz sabahı 05:28'de yapılacak. Bu manevralar ve yörüngeye girmek için yapılan tüm yönlendirmeler önceden planlandı, uzay aracı 30 Haziran'dan beri otomatik pilotta. 5 Temmuz 05:41: Juno, gece manevraları süresince uzay aracının durum güncelleme sesleri ve yörüngeye giriş tamamlandığında kullanılacak sesi göndermesi için LGA anteni kullanmaya başlayacak. 5 Temmuz 05:56: Uzay aracının dönüş hızı yörünge girişindeki yanma süresinde durağanlığı arttırabilmek için 2 RPM'den , 5 RPM'ye çıkarılacak. 5 Temmuz 06:18: Juno'nun ana motorunda, uzay aracının hızını saatte 1.950 kilometreye düşürmek için yanma başlayacak. Uzay aracının hızını düşürmek, aracın 53.5 yörünge günü boyunca Jüpiter'in kütle çekimi tarafından yakalanmasına izin verecek. 5 Temmuz 06:53: Yörüngeye oturtma yanması bitecek. 5 Temmuz 06:55: Juno dönüş hızını 5 RPM'den 2 RPM'e düşürmeye başlayacak, bu işlem yaklaşık beş dakika sürecek. 5 Temmuz 07:07: Uzay aracı, tekrar Güneş'e doğru ilerlemeye başlayacak. 5 Temmuz 07:11: Juno, MGA antenini kullanmaya başlayacak. 5 Temmuz 07:16: Uzay aracı, MGA anteni sayesinde ses mesajları dışında daha detaylı telemetri bilgilerini Dünya'ya yollamaya başlayacak. Görev ekibi üyelerinin söylediğine göre Juno'nun sinyaline tekrar bağlanmak yaklaşık 20 dakikamızı alacak. Ve elbette ki bilgi akışı anlık olmayacak, şu anda bir ışının Jüpiter'den Dünya'ya gelmesi 48 dakika sürüyor. 5 Temmuz 08:00: NASA ve Juno Görev Ekibi üyeleri yörüngeye girişin nasıl gittiği ile ilgili haberleri vermek için bir basın toplantısı düzenleyecekler. Juno'nun dokuz bilimsel aleti, Jüpiter'e varışı sağlamak için geçen hafta kapatıldı. NASA'dan yapılan resmi açıklamaya göre görev takımı bu bilimsel aletleri Juno, Jüpiter'in yörüngesine girdikten 50 saat sonra açmaya başlayacak. Bu bilimsel araçlar ayarlanacak ve önümüzdeki üç ay boyunca Jüpiter üzerindeki çalışmalarda kullanılacak. Ancak Juno, 19 Ekim'de yapacağı son motor yanmasına kadar resmi bilimsel görevine başlamaya hazır olmayacak. Eğer her şey planlandığı gibi giderse, bu 22 dakikalık manevrayla Juno 14 gün boyunca yüksek eliptik bir yörüngeye kayacak. Uzay aracı devasa gezegeni 30'dan fazla yörünge boyunca gözlemleyecek. Bilim insanları gözlemlerden toplanan bilgilerin Jüpiter'in Güneş Sistemi'nde nasıl, nerede ve ne zaman oluştuğu sorularına ışık tutacağını umuyor. Juno'nun yaşamı planlı bir ölümle, Şubat 2018'de Jüpiter'in atmosferine dalarak bitirilecek. Bu planlı ölüm için, uzay aracının üzerinde yaşama ev sahipliği yapma potansiyeli olan Jüpiter'in uydusu Europa'ya hiçbir Dünya organizması bulaştırılmayacağını garantileyen bir manevra tasarlandı. Pazartesi günü yapılacak yörünge oturtma manevraları ilgili daha çok şey öğrenmek ve Juno görevi ile ilgili basın bilgilerine ulaşmak için bu linki inceleyebilirsiniz. Çok bilinen bir şehir efsanesi, ABD... Zodyak Işığı, ya da daha doğru bir ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jupiter-sistemi/", "text": "Jüpiter çok büyük bir gezegendir. Sistemimizin ağır abisi diyebileceğimiz bu gezegenin kütlesi o kadar büyüktür ki, geri kalan tüm gezegenler, yani Dünya, Mars, Merkür, Venüs, Satürn, Neptün, Uranüs bir araya gelseler bir Jüpiter etmezler. Hatta bunların üzerine sistemimizdeki tüm meteorları, kuyruklu yıldızları, cüce gezegenleri de ekleseniz Jüpiter hala hepsinden daha ağır kalır. Bu çok büyük kütlesi nedeniyle kimi astronomlar şu tanımlamayı yaparlar: Güneş Sistemimiz; Güneş, Jüpiter ve bazı kalıntılardan oluşmuştur. Evet, Jüpiter ile kıyasladığımız Güneş Sistemi'ndeki her şey aslında birer kalıntıdan ibarettir diyebiliriz belki de. Gaz devi derken bunu kastediyoruz; gaz deyip geçmeyin. Jüpiter gibi gaz devi gezegenler, sistemlerindeki hemen her şeyden çok daha ağır, çok daha büyüktürler. Çok büyük bir kısmı Hidrojen ve Helyum gazlarından meydana gelen Jüpiter'in, bildiğimiz kadarıyla 67 uydusu var. Bu uydulardan görece büyük olan 4 tanesi, Galileo Uyduları olarak da biliniyorlar ve Dünya'dan basit bir teleskopla dahi gözlemlenebilirler. Neredeyse kendi çapında mini bir Güneş Sistemi oluşturmuş olan Jüpiter'in bu 4 uydusundan en büyüğü Ganymede, kütle açısından olmasa da, çap olarak Merkür gezegeninden bile daha büyüktür. Üstteki görselde, bu Galileo uyduları olan Ganymede, Io, Europa, Callisto ve Jüpiter'in büyüklükleri orantılı olarak gösteriliyor. Kıyaslamaya yardımcı olması açısından bizim uydumuz Ay'ı da aralarına yerleştirdik. Dört büyük uydu haricinde kalan diğer uydular ise, çoğunlukla biçimsiz ve birkaç kilometre çapında küçük asteroidlerden oluşuyor. Bunların en büyükleri olan Amalthea bile 250x146x128 km boyutlarında bir kaya yığınından ibaret. Not: Jüpiter gezegeni ve uyduları ile ilgili çok daha geniş kapsamlı makalemizi bu linkten okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jupiterde-bolca-su-var/", "text": "Öyle görünüyor ki Jüpiter'de tahmin edilen miktardan fazla su var. Bu fikri, Jüpiter'in yörüngesindeki Juno sondasından yeni gelen verilerden ediniyoruz. Bu veriler, Jüpiter'in ekvatoru üzerindeki atmosferde bulunan moleküllerin %0.25'ini suyun oluşturmuş olabileceğini gösteriyor. Suyun bileşenleri olan hidrojen ve oksijenin varlığına dayanılarak yapılan hesaplara göre bu bileşenler, Jüpiter'de Güneş'ten üç kat daha fazla su bulunduğunu gösteriyor. Bu incelemelerin sonucunda Galileo ve Juno'dan gelen verilerin örtüşmesi, bilim insanlarının Güneş sistemimizin nasıl bir araya geldiği konusunu daha iyi anlamaları için bir anahtar olabilir. Çünkü Jüpiter büyük bir olasılıkla Güneş Sistemi'nde oluşan ilk gezegendir ve Güneş'in oluşurken arkasından bıraktığı gaz ve tozun büyük bir kısmını Jüpiter'in topladığı düşünülüyor. Jüpiter'in ne kadar suyu bünyesine topladığı ise bilim insanlarına Jüpiter'in oluşumu konusunda daha olası teorileri ortaya koyma fırsatı verebilir. Jüpiter'in oluşumunu anlamak, bilim insanlarının ayrıca gezegenin rüzgar akımlarını ve bu akımların hangi bileşenlerden oluştuğunu anlamaya da yardımcı olacak. Bu sayede bilim insanları, bu bulguları genelleyerek diğer Jüpiter tarzı büyük ötegezegenlerin nasıl bir sistem oluşturduklarını anlayabilir. Galileo'dan gelen sonuçlar, 1990'lı yıllarda bile bilim insanlarını şaşırtıyordu. Aracın gönderdiği verilerde, bilim insanlarının tahminlerinin aksine gezegende on kat daha az su olduğu görünüyordu. Ancak tuhaf olan şey ise Galileo'nun Jüpiter'in derinliklerinden gönderdiği az sayıda veride bu su miktarının artmasıydı. Bilim insanları da bunun sebebinin aracın veri göndermeyi bıraktığı noktada, yani yaklaşık 120 km derinlikte, gezegenin atmosferinin daha iyi karışmış ve değişmeyen bir durumda olması olduğunu düşünüyorlardı. Ancak bu sırada yeryüzünde bulunan kızılötesi teleskoplar, Galileo'nun dalışı sırasında Jüpiter'deki su yoğunluğunu ölçebildiler ve Galileo'nun kazara kuru bir noktaya çarptığını ve bu suyun Jüpiter'in atmosferinin derinliklerinde olmadığını gösterdiler. Juno uzay aracının ilk sekiz yakın geçişi de atmosferik bir karışım göstermedi. Ancak daha sonra aracın radyometresi, Galileo'nun veri topladığı derinlikten daha fazla derinliği yani yaklaşık 150 km aşağıyı inceleyebildi ve Galileo'nun bulduğundan daha fazla su buldu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jupiterde-gunes-tutulmasi/", "text": "Üstteki fotoğraf, astrofotoğrafçı Burak Yeşilmen tarafından çekildi. Görüntüde gaz devi olan Jüpiter'in dört bilindik uydusundan Io ve Europa bulunuyor. Konuyu ele almamıza sebep olan ise Europa ve Jüpiter üzerine düşen gölgesi. Jüpiter'den bakıldığında eğer uydularından herhangi bir tanesi Güneş'in önünden geçerse o noktada Güneş tutulması gerçekleşir. Eğer tutulmaya neden olan uydunun gökyüzündeki görünür boyutu, Güneş'in görünür boyutundan küçükse bu durum transit ; aksine Güneş'in görünür boyutundan büyük ise örtme olarak adlandırılmaktadır. Güneş'i tamamen örtmek için gerekli şartları Galileo Uyduları sağlamaktadır. Diğer uyduların ise Güneş'i örtmek için ya çapları çok küçük, yada Jüpiter'den çok uzaktadırlar. Basit geometri hesabıyla Jüpiter'den Güneş'in ve uydularının görünür büyüklüğünü bulabiliriz. Jüpiter'den Güneş'in açısal boyutu, Dünya'dan görüldüğünden yaklaşık 5 kat daha küçük, yani yaklaşık 6 yaydakikası kadardır. Io 35.6, Ganymede 18.1, Europa 17.85 ve Callisto 9.3 yaydakikası boyuta sahiptir. Buradan da görüyoruz ki bu dört uydu Güneş'i tam olarak örtebilmek için yeterli büyüklüğe sahiplerdir ."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jupiterin-atmosferi-ve-bulut-katmanlari/", "text": "Jüpiter'in atmosferi, Güneş Sistemi'ndeki gezegenler arasında en sert koşulların olduğu, aynı zamanda en karmaşık olayların gerçekleştiği atmosfer yapılarından biridir. Jüpiter, gaz devleri arasında atmosferi en ayrıntılı analiz edilmiş gezegendir. Bunda Dünya'dan yapılan gözlemler, ISO Kızılötesi Uzay Gözlem Evi ve Satürn'e giderken Jüpiter yakınlarından geçen Cassini sondası yanında, en büyük miktardaki bilgi Jüpiter atmosferine bırakılan Galileo Sondası'ndan gelmiştir. Şu anda Jüpiter yörüngesinde olan Juno uzay aracı da gezegenin atmosferini detaylıca incelemeyi sürdürüyor. Jüpiter'in atmosferi, dış kısımlarda 90% hidrojen ve 10% helyumdan oluşur. Atmosferin derinlerine inildikçe oran 75% hidrojen, 24% helyum ve 1% diğer elementler olarak bu oran değişir. Jüpiterin atmosferinin nerede başladığı, gezegenin tümünün gazdan oluşması sebebiyle çok belirgin değildir. Bu nedenle atmosferin, basıncın yaklaşık 1-10 bar arası (1 bar = Dünya yüzeyinde ki basınç) olduğu seviyeden başladığı genel kabul görmektedir . Burası yüzey kabul edildiğinde, atmosfer 5.000 kilometre yüksekliğindedir ve sırayla troposfer, stratosfer, termosfer ve eksofer katmanlarından oluşur. Bulut sistemlerinin büyük çoğunluğu troposferde bulunur. En üst katmanı (0.6 0.9 bar arası)amonyak buzu bulutları oluştururken alt katmanları (1 2 bar) kalın amonyum hidrosülfat ve amonyum sülfat bulutları oluşturmaktadır. 3 7 bar aralığında ise su bazlı bulutları vardır. Bu su bulutları en kalın bulut katmanını olarak atmosfer dinamikleri üzerindede en büyük etkiye sahiptir. Troposferin üst katmanlarında ve stratosferde bulunan daha ince buz tabakaları ise Güneş rüzgarları ile etkileşen metanın oluşturduğu çeşitli hidrokarbon ve hidrazin bulutlarıdır. Termosfer katmanının basıncı 1 mikrobardan daha düşüktür ve gezegenin uzay ile sınırını oluşturur. Burası ultraviyole Güneş radyasyonuna ve manyetosferden gelen yüklü parçacıklara maruz kalıp, ışıldamalar, x-ışını yayılımı ve auroralar gibi birçok ilginç fenomene ev sahipliği yapar. Jüpiter'in atmosferi, değişken tonlarda renklere sahip atmosferik kuşaklarla kaplıdır. Bu kuşaklardaki ton farkı, bulutların şeffaflık oranından gelir. Genellikle amonyak konsantrasyonunun daha fazla olduğu kalın bölgeler açık tonlu kuşakları oluştursa da, bölgeler arasındaki yoğun ve keskin renk farklılıklarının tam mekanizması henüz bilinmiyor. Genel kanıya göre çeşitli bölgelerde hava amonyak ile zenginleşince yükselerek genişler ve soğur, böylece yüksek ve kalın bulutlar oluşur. Kuşaklarda ise hava çökerek ısınır ve amonyak bulutları buharlaşarak daha derinlerde bulunan karanlık bulutları açığa çıkarır. Jüpiter'in atmosferi yüzlerce girdap benzeri yapıya ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar gezegenin dönüş yönünde hareket eden siklonlar ve aksi yönde hareket eden anti-siklonlar şeklindedir. Dünya'dakinin aksine, Jüpiter'dekilerin %90'ı anti-siklondur. Bu anti-siklonlar arasında en ünlüleri hepimizin bildiği Büyük Kırmızı Leke ve daha az bilinen Küçük Kırmızı Leke'dir . Bu yapılar farklı yönlerde esen jet rüzgarlarından kaynaklanmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jupiterin-devasa-manyetik-alani/", "text": "Tüm diğer gezegenlerin toplamından daha fazla olan kütlesiyle, sistemimizi domine eden Jüpiter'in manyetik alanı da adına yakışır büyüklükte, devasa bir yapıya sahiptir. Güneş Sistemi'ne dahil olan gök cisimleri, manyetize edilmiş bir Güneş rüzgarı içinde yer alır. Güneş rüzgarı, Güneş'in atmosferini oluşturan 500 km kalınlıkta ki fotosfer ve 2.500 km kalınlıktaki kromosfer tabakalarının üstünden başlayıp bütün gezegenlerarası uzaya yayılan KORONA tabakasına dahildir. Güneş atmosferi statik bir denge durumunda olmadığı için, Güneş'in genişleyen korona tabakası Güneş rüzgarı şeklinde bütün sistemini içine yayılır. Güneş'ten radyal yönde sürekli bir elektrik yüklü tanecik akımı meydana getiren güneş rüzgarı; elektron, proton ve helyum çekirdekleri gibi parçacıklar içerir. Güneş rüzgarı iyi iletkenliği dolayısıyla elektrik bakımından nötr, yani yüksüzdür. Aksi olsaydı bile, hemen zıt yükler nötrlüğün bozulduğu yere giderek nötrlüğü yeniden gerçekleştirirdi. Güneşin en dış tabakası olan korona içindeki manyetik alanın büyük bir kısmı Güneş rüzgarı tarafından gezegenlerarası ortama taşınır. Güneş koronası uzay içinde genişledikçe hızı artar. Bu hız, zamana bağlı olarak 200 km/s den 1.000 km/s kadar değişiklikler gösterir. Güneş rüzgarı içindeki elektron ve iyon sıcaklıkları da uzaklıkla azalırlar. Bu olay Güneş rüzgarı ile gezegenlerin kendi manyetik alanları arasındaki etkileşimde büyük öneme sahiptir. Mars ve Venüs haricindeki gezegenler ile bazı uydular etkili birer manyetik alana sahiptir. Manyetik alana sahip bu gezegenler ile Güneş rüzgarı arasındaki etkileşim, kendini önce manyetik gökcismi önünde oluşan bir eğri-şok dalgası ile gösterir. Etkileşme nedeniyle Güneş rüzgarı plazması içinde büyük ölçekli akımlar indüklenir. Bu akımlar gezegenin manyetik alanı boyunca bir sınır teşkil edecek biçimde yayılır. Bu sınırlar içinde kalan ve Güneş rüzgarını engelleyen manyetik bölgeye gezegenin 'manyetosferi' denir. Manyetosferin büyüklüğü çeşitli faktörlere bağlıdır. Jüpiter, büyüklüğü ve iç dinamikleri nedeniyle Güneş Sistemi'nin en güçlü manyetik alana sahip gezegenidir. 1955 yılında Jüpiter'in, düzensiz radyo dalgası patlamaları, yaydığı gözlendi. Bu güçlü radyo ışıması bilim insanlarının ilgisini çekti. Yerden yapılan gözlemler yeterli olmadığı için daha yakından görmeye karar verdiler. 1973 ve 1974 yıllarında, arka arkaya Jüpiter'e ulaşan Pioneer 10 ve 11 uzay araçları garip sayılabilecek bir şeye rastladı: Dünya'dakinden çok daha güçlü bir manyetik alana ve bu alana yakalanmış çok hızlı hareket eden yüksek enerjili elektronlara. Dünyanın yaklaşık on dokuz bin katı daha güçlü olduğu hesaplanan bu manyetik alanın ekseni, Jüpiter'in dönme eksenine 11 derece açı yapar. Kutupları ters yerleşmiş çift kutuplu bir manyetik alandır. Yani Jüpiter'in kuzey manyetik kutbu gezegenin güney coğrafi kutbuna, güney manyetik kutbu ise kuzey coğrafi kutbuna yakındır. Bu çift kutuplunun yanı sıra, Jüpiter'in manyetik alan yapısını karmaşıklaştıran bir dört kutuplu ve bir de sekiz kutuplu bileşeni bulunmaktadır. Manyetik alanın oluşabilmesi için gezegenin çekirdeğinin demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içermesi gerekir. Dev bir manyetik alan için ise, dev bir demir ve nikel kütlesi olması gerekmektedir. Fakat yapılan araştırmalarda demir ve nikelin Jüpiter'in kütlesinin ancak küçük bir kısmını oluşturduğu keşfedildi. Gezegene yaklaştıkça manyetik alanın etkisi giderek artar. Güneş kökenli parçacıkların aşamayarak çevresinden dolaşmak zorunda kaldığı manyetopoz, manyetosferin sınırını belirler. Bu alan da güneş rüzgarlarının şiddetindeki değişimlerle paralel olarak kısa sürelerde genleşip daralmakla birlikte, Jüpiter'in 3-7 milyon km. uzağında başlar. Güneş rüzgarlarının deforme ettiği manyetik kuvvet çizgilerine uyumlu olarak damla biçimini alır ve gezegenin arkasında bir milyar kilometreye kadar uzanan bir kuyruk oluşturur. Öyle ki, bu kuyruğun Satürn'ün yörüngesine kadar uzandığı gözlemlenmektedir. Dolayısıyla, Jüpiter manyetosferi hacim açısından Güneş Sistemi'nin en büyük oluşumu olarak kabul edilmelidir. Jüpiter manyetosferinin iç bölgelerinde gezegen tarafından yakalanan yüklü parçacıklarla oluşmuş Van Allen kuşakları benzeri ışınım kuşakları bulunmaktadır. Jüpiter'in ışınım kuşaklarında hapsettiği yüklü parçacık sayısı, manyetik alan şiddetine bağlı olarak Dünya'nın Van Allen kuşaklarındaki parçacık sayısından çok daha fazladır. Van Allen kuşaklarında toplanan yüklü parçacıkların çoğunluğu Jüpiter atmosferinden koparak manyetik alana kapılan gazlardan kaynaklanır. Büyük ölçüde iyonize hidrojen atomlarından salınan serbest elektron ve protonların yanı sıra, helyum, oksijen ve kükürt iyonlarına da rastlanır. Jüpiter'in manyetik alanı tarafından yakalanan yüklü parçacıkların kutup bölgelerine inmesiyle Dünyadakine benzer kutup ışınımları oluşmaktadır. Galileo uzay aracı gözlemleri, Jüpiter'deki kutup ışınımlarının bulut tepelerinden 300-600 km yüksekte oluştuklarını göstermiştir. Dev gezegenin, 2017 yılı itibarıyla bilinen 69 uydusu bulunmaktadır. Bu uydulardan birçoğu da manyetosferin içinde kalan yörüngelere sahiptir. Büyük uydulardan gezegene en yakın olan İo, Jüpiter ile uydu arasında kesintisiz süren bir elektrik akımının etkisi altındadır. Uydu yüzeyinden iyonize atomları kopararak İo ve Jüpiter'i iki yönden birbirine bağlayan sıcak plazma akımının 1000 gigawatt değerini bulduğu düşünülüyor. Io uydusu gezegene bol miktarda sülfür dioksit bırakarak gezegenin etrafında simit biçimli büyük bir hat oluşturur. Jüpiter'in manyetik alanı da bu hattı kendisiyle aynı yönde ve hızda dönmeye zorlar. Dönen torus, manyetik alana da plazma yükleyerek şeklini manyetodisk adı verilen bir yapıya çeker. Diğer bir uydu olan Europa'nın, yüzeyi buzlarla kaplıdır. Manyetosferin yarattığı bu gerginlik buzlarla kaplı yüzeyindeki eliptik yarıklarla belli olmaktadır. Son bir not olarak şunu söylemeliyiz; gezegeni çevreleyen 1 milyon km. yarıçapındaki alan, çok yoğun ışınımların varlığı nedeniyle uzay sondalarının bu alandan geçtikleri sıradaki etkinliklerini önemli ölçüde kısıtlamıştır ve ileride yapılabilecek insanlı araştırmalar için önemli sakıncalar yaratabilecek durumdadır. Bu bölgedeki radyasyon o kadar büyük boyutlardadır ki, günümüz uzay elbiselerini giyen bir astronotu bu bölgede birkaç dakikadan fazla hayatta kalamaz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jupiterin-halkalarinin-kesfi/", "text": "4 Mart 1979 tarihinde Voyager 1 uzay aracı, Jüpiter'in çevresinde bulunan halkaların resimlerini çekmeyi başardı. Bu durum, Jüpiter'in halkalarının birileri tarafından görülebildiği ilk zamandı. Halkaların çok zayıf ve soluk olması nedeniyle, bu halkaları Dünya'da bulunan yer teleskopları ile tespit etmek son derece güçtür. Hatta Jüpiter'in yakınındaki bir uzay aracı için bile; halkalar, eğer kameralar Güneş ışığının doğrudan halkalara vurduğu bir açıdan bakmıyorsa görünmezdir. Jüpiter gezegeni etrafında bulunan halkanın ilk kanıtı olan aşağıdaki fotoğraf, NASA'nın Voyager 1 aracı tarafından 4 Mart 1979 yılında çekilmiştir. Çoklu pozlama ile alınan görüntüde; aşırı zayıf ve soluk olan bu halka, resimin merkezinden geçen geniş bir ışık şeridi gibi gözükmektedir. Halkanın kenarı, uzay aracından 1,212,000 km ve Jüpiter'in görülebilir bulut katmanından 57,000 km uzaklıktadır. Arka plandaki yıldızlar, uzay aracının 11 dakika 12 saniyelik pozlama süreci boyunca yaptığı hareket sebebi ile kırık saç tokası gibi görünmektedir. Yıldız izlerinin dalgalı hareketi ise, uzay aracının aşırı yavaş doğal salınımı yüzündendir. Siyah noktalar, kameranın geometrik kalibrasyon noktalarıdır. Halkanın kalınlığı, yaklaşık 30 km veya daha az olarak tahmin edilmektedir. Bu fotoğraf, Jüpiter'in ekvator düzleminde buna benzer halkaların olup olmadığını araştırmak adına planlanıp alınan bir dizi görüntüden bir parçadır. Halka, Dünya'dan görülememektedir çünkü, ona düz açı dışındaki herhangi bir açıdan bakıldığında çok zayıf ve şeffaftır. Voyager 1'in halkaları ilk kez görmesinden bu yana, Juno ve Gallileo gibi diğer uzay görevleri bu konuda çalışmaya devam etmişlerdir. Bilim insanları; bu halkaların, Jüpiter'in uydularına çarpan kuyruklu yıldızlar ve bu çarpışmalardan dolayı ortaya çıkıp gezegenin yörüngesine yerleşen tozlar tarafından oluşturulduklarına inanıyorlar. En üstteki kapak fotoğrafı, Jüpiter yörüngesine gönderilen ve 1995-2003 yılları arasında görev yapan Galileo uzay aracı tarafından çekilmiştir. NASA, Juno Uzay Aracı'nın 4 Temmuz'..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/jupiterin-kirmizi-lekesi-girdaplar-ve-kahve/", "text": "Jüpiter'in kırmızı lekesinin mekaniklerine bakmadan önce girdapları anlamak yararınıza olacaktır. Kısaca tanımlamak gerekirse, girdap herhangi bir eksen etrafında dönen akışkan parçacıkların oluşturduğu harekettir. Matematik dilinde curl olarak bilinen ve dilimizde de rotasyonel yada kıvrım olarak kullanılan ifade, vektörel hız alanının kıvrımının olup olmadığı hakkında bize bilgi verir. Biraz daha açmak gerekirse, eğer girdabın matematiksel denkleminin kıvrımını aldığımızda sonuç sıfır olmuyorsa bu doğal olarak girdabın açısal bir hareket izlediğini gösterir. Girdap denildiğinde çoğumuzun aklına devasa boyutlardaki meteorolojik olaylar gelir. Ancak küçük ebatlarda bile girdaplar oluşturmak mümkündür. Kahve eşliğinde Kozmik Anafor okumaktan daha büyük bir keyif yok. Yalnız bir dahaki sefer kahvenizi hazırlarken siz de kahvenizde girdaplar yaratabilir ve bu anın tadını çıkarabilirsiniz. Benzer girdapları doğrusal hareket eden akışkanın bir silindir etrafında kıvrılırken görmek de mümkündür. Silindir etrafında akışkan hareketler birçok bilim insanını meşgul etmiş ve ortaya gerçekten herkesi büyüleyen sonuçlar çıkmıştır. Daha fazla detaya girmeden önce Reynold numarasının burada tanımını yapmak yararımıza olacaktır. Reynold numarası aslında fiziki bir yasa olmasa da, akışkan hakkında bize pek çok bilgi verebilir. Reynold numarası kısaca akışkanın eylemsizliğinin akmazlığına oranıdır. Eylemsizliği hepimiz biliyoruz. Peki nedir bu akmazlık? Nasıl dirençler elektriksel akımını sınırlandırıyorsa, akmazlık da akışkanın temas ettiği yüzeyde sınırlandırılmasıyla deforme olacağını ifade eder. Bu yasanın en basit hali Newton'un akmazlık yasası olarak bilinir ve bu akışkanlara Newton akışkanları denir. Bu kapsamın dışında kalan akışkanlar da pek tabii mümkündür. Reynold numarası 10.000'lere kadar dayandığı zaman akışkan, uçak havadayken hepimizin korkulu rüyası olan türbülans halini almaktadır. Akışkan türbülans halini almadan önce her ne kadar pürüzsüz ve sakin sakin hareket etse de, türbülans halini aldıktan sonra birçok girdap yaratacaktır. Hepimizin bildiği gibi sıcak gazlar yükselir. Jüpiter'in atmosferini oluşturan gazlar ısınıp yükseldiğinde girdaplar oluşarak birbiriyle birleşerek daha büyük bir girdap halini alır. Soğuyan gazlar Jüpiter'in döngüsünden dolayı oluşan Coriolis kuvvetinden dolayı daha önce gördüğümüz kahvenin içindeki sütün hareketini yapmaya başlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kabarcik-bulutsusu/", "text": "Hubble'ın 26. yıl şerefine çektiği yukarıda görmüş olduğunuz fotoğraf, 1787 yılında Friedrich Wilhelm Herschel tarafından keşfedilen, Dünya'ya yaklaşık 7.100 ışık yılı uzaklıkta bulunan Kabarcık Bulutsusu ya da diğer adıyla NGC 7635'tir. Kraliçe Takımyıldızı yönünde bulunan bir H II bölgesi salma bulutsusudur. Bir yanılgıyı düzeltmek adına belirtmeliyiz ki, çok benzer olduğu için genellikle bir gezegenimsi bulutsu sanılsa da, değildir. Gezegenimsi bulutsular, merkezlerindeki hayatının sona ermiş yıldızın uzaya saçılan dış katmanlarıyla oluşurlar. Bu bulutsu ise, böyle bir oluşumun ürünü değil. Yapısındaki parlak yıldızlarca aydınlatılan gaz ve toz bulutu olan bu cisim, Güneş'ten yaklaşık 45 kat daha büyük bir kütleye sahip SAO 20575 isimli yıldızdan gelen ışıma ve şiddetli rüzgar saldırılarıyla çevresindeki basınç ile etkileşip kabarcıklar oluşturuyor. Güneş'ten 400 bin kat daha fazla enerji yayan bu yıldız, cismin büyümesini ve ışımasını sağlamaktadır. Yıldızdan ortaya çıkan gaz, saatte 6.4 milyon kilometre hızla yayılan Güneş rüzgarları oluşturmaktadır. Kabarcık Bulutsusu 10 ışık yılı çapına sahiptir. Yıldızın basıncı sebebiyle, saatte 100 bin km olarak sürekli büyüyen cisim akıllara şu soruyu getiriyor: Bulutsuyu oluşturan yıldız merkezde olmadığı halde, nasıl bu kadar simetrik bir bulutsu olabiliyor? İşte bu da henüz cevabı bilinmeyen fakat astronomlarca araştırılmaya devam edilen bir konu. Bugün evrende var olan tüm yıldızla... Telif Hakkı: NASA, CXC, SAO Samany..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kablosuz-iletisim-marconi-ve-anten/", "text": "Guglielmo Marchese Marconi, anten denilince akla gelen ilk isimlerdendir. İtalyan elektrik mühendisi olan Marconi, 25 Nisan 1874'de İtalya'nın önemli bir şehri olan Bolonya'da doğar. Varlıklı bir İtalyan ailenin ikinci çocuğudur. Annesi zengin bir İrlandalı olduğu için Marconi'nin İngilizcesinin çok iyi olduğu söylenir. Eğitimini İtalya'da alır ancak Herhangi bir üniversiteye kayıt yaptırmaz. Alanında uzman fizik hocalarından dersler aldığı için elektromanyetik radyasyon konusunda Heinrich Hertz, Oliver Lodge, Augusto Righi gibi bilim insanlarının çalışmalarını öğrenme fırsatı yakalamıştır. Marconi 1894'te bir makale okur. Bu makale 8 yıl öncesinde, yani 1887'de Heinrich Hertz tarafından yapılan deneyde keşfedilen elektromanyetik dalgalardan bahseder. (Heinrich Hertz 1894 yılının ilk günü ölmüştür.) Marconi o dönemde Hertzian sinyalleri olarak adlandırılan dalgaları iletişim için kullanabileceğini düşünür. 1894 yılının sonuna kadar evinde çalışmalar yapar ve bu sinyalleri 10 metre mesafede iletişim için kullanır. Hertz dalgalarını kullanarak Morse kodlarını karşı tarafa kablosuz göndermiştir. O dönemde dalgaların daha evsafı tam bilinmiyordu. Benzer çalışmalar Rusya'da Aleksander Popov tarafından yapılıyordu. Marconi, iletişim mesafesini artırmak için çalışmalara devam eder ve bu mesafeyi gittikçe artırmayı da başarır. Mesafeyi 1895 yılında 1.5 mile (2.4 kilometreye) kadar artırmayı başarmıştır. İlgilendiği iletim hattının işlevi ve başarısı konusunda çevresindekileri ikna etmekte zorlanmıştır. Yaptığı çalışmalar İtalya'da çok az ilgi gördüğü için İngiltere'ye gitmesi tavsiye edilir. Bunun üzerine Marconi, 1896'da İngiltere'ye gider. Limanda, çantasından çıkan aletler sebebiyle sorun yaşadığı bilinir. Görevliler panik olur ve bu aletleri suya atarlar. Ancak Marconi yaptığı çalışmalarla İngiltere'de bazı hükümet yetkililerinin ilgisini çekmeyi başarır. Elindeki ekipmanların menzilini artırmak için 5 yıl harcar. Önce 9 mil (14.4 kilometre) mesafeden iletişim kurmayı başarır. İlk patentini ise 1896 yılında alır. Bu, radyo üzerine alınan ilk patent olması açısından önemlidir. Bir yıl sonra İtalya'ya döner ve karadan gemiye 12 mil (19.2 kilometre) uzaktan sinyal göndermeye başlar. 1898'de ise tekrar İngiltere'ye gider ve 18 mil (28.8 kilometre) uzaktan iletişim kurar. Bu sırada oluşturduğu sistemi ticarileştirmek için uğraş verir. 1897'de bir şirketin kurulmasına yardımcı olur. Bu şirket 3 yıl sonra, yani 1900 yılında Marconi'nin şirketi olur. İsmi ise artık Wireless Telegraph Co. Ltd. olmuştur. Mart 1899'da Fransa ve İngiltere arasında ilk kablosuz iletimi başarır. Bu deneyi, uluslararası basında epey ilgi çekmiştir. Aynı yıl bazı gemilere taktığı antenler ile radyo telgraf sistemini gösterir ve bazı amiralleri ikna eder. Marconi'nin 1900 yılında aldığı patent olan 7777 numaralı patent, 26 Nisan 1901 yılında tescil edilmiştir. Enterferans yapmadan birkaç istasyonun çalışmasını sağlar. Marconi 12 Aralık 1901'de İngiltere'de Poldhu'dan 3200 kilometre ötede Kanada'nın Newfoundland bölgesinde bir yere Morse kodunu radyo sinyalleri ile göndermeyi başarır. Nihayet ulaşmak istediği sonuca gelmiştir. O zamana kadar düşünülenin aksine bir durum ortaya çıkar: Radyo dalgaları direkt gitmesi gerekirken nasıl olur da bir yerden yansıma yapmaktadır ve dünyanın öbür ucunda bir yere inmektedir? Aslında Hertzian dalgalar direkt gitmiyor, dünyanın eğriliğini takip ediyor. Bu durumu bir yıl sonra açıklayan kişi Arthur Kennelly ve Oliver Heaviside olmuştur. İlk defa bunu ispat eden de Edward Victor Appleton'dır (1892-1965). O zamana kadar Güneş ışınlarından kaynaklı olabilecek iyonosfer tabakası zaten tahmin ediliyordu. Dalgalar buradan tekrar geri dönüyor olmalıydı. Dolayısıyla 1901 yılı bu sistemin kullanılabilirliği açısından bir dönüm noktası olmuştur. Marconi bu deneyde antenleri ayakta tutmak için balonları kullanmıştır. Dikey monopol antenlere bu sebeple Marconi antenleri de denir. Antenler 48 metre uzunluğunda tellerden oluşuyor ve 70 kHz'de çalışıyordu. Bu noktadan sonra Marconi'nin artık ünü artar ve onu eleştirenler susar. İyonosfer tabakası özellikle denizcilik açısından önemlidir. Daha sonra Marconi bu sistemleri iyileştirmek üzerine çalışmış ve şirketlerini yönetmiştir. Marconi, kendisi İtalyan olmasına rağmen şirketi İngiltere'dedir. Bu şirket tarihte birçok yapısal değişiklikten geçmiştir. Şu an BAE Systems firması altında faaliyet göstermektedir. Marconi aslında başkalarının yaptığı çalışmaları pratik hale getirmiş, patentler almıştır. Anten kelimesini ilk kullanan kişidir. Ondan önce bu tür sistemlere aerial deniyordu. Marconi, I. Dünya Savaşı'nda İtalyan radyo hizmetlerinden sorumlu kişiydi. Savaş sonrası İtalya adına barış konferansına katılmıştır. 1923'te Faşist Partiye katılmış ve Mussolini'nin arkadaşı olmuştur. Büyük Faşizm Konseyinin üyesiydi. 1929'da İtalyan hükümeti tarafından asalet rütbesini almıştır. 1932'de Marconi, Vatikan ile Castel Gandolfo arasında kısa dalga radyo telefonu sistemi kurmuştur. Bununla beraber birçok ödül ve onursal derece almıştır. Marconi kablosuz telgraf teknolojisine yaptığı katkılardan dolayı 1909 yılında Nobel ödülü almıştır. Bu ödülü aynı konuda çalışmış ve katkıları olan Alman bilim insanı Karl Ferdinand Braun ile birlikte almışlardır. Marconi ayrıca 1929'da Royal İtalyan Akademi'nin başkanı olmuştur. 1937 yılında vefat etmiş ve cenazesi İtalyan hükümeti tarafından kaldırılmıştır. Cenazesi sırasında saygı göstermek amacıyla bütün BBC istasyonları iki dakikalığına susmuştur. Titanik gemisinden kurtulan 600 kişi kendisine bir altın tablet hediye etmiştir. Çünkü bu gemide kullanılan kablosuz sistemin mucidi Marconi'dir ve bu sistem ile çevreden yardım istenmiş ve 700 kadar kişi kurtulmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kacis-hizi-nasil-cikariz-uzaya/", "text": "Kaçış hızı veya kurtulma hızı, bir gök cisminden ayrılıp uzay boşluğuna çıkmanın en önemli etkenidir. Yeterli hıza ulaşamazsanız, ne Dünya'dan, ne de herhangi bir gök cisminden uzaklaşamazsınız. Her gök cismi, her yıldız, her gezegen veya her asteroit, hatta her insan kütlesi oranında diğer cisimleri kendi üzerine çeker. Kütle çekim denilen bu güç, çeken cismin kütlesi ile doğru orantılı olarak artar. Gezegen ve yıldızların bu çekim güçlerinden kurtulabilmek için kütlesiyle orantılı olarak ondan belli bir hızda uzaklaşmanız gerekir. Üzerinden kalkıp uzaya çıkmaya çalıştığınız gezegenin kütlesi küçükse daha yavaş, büyükse daha hızlı olmalısınız. Örneğin Dünya'nın çekim alanından kurtulabilmek için saniyede 11 km'lik hıza ulaşmalısınız. Neptün gibi daha büyük kütleli bir gezegen için ise, hızınızın saniyede 23.5 km olması gerekli. Eğer ki Jüpiter'in kütle çekiminden kurtulup yörüngeye ulaşmayı amaçlıyorsanız saniyede 59,5 km hıza ulaşmak zorundasınız. Mars gibi daha küçük kütleli gezegenlerin yüzeyinden havalanıp yörüngeye çıkmak ise daha kolaydır; saniyede sadece 5 km'lik hıza ulaşmanız yeterli olur. Çok daha düşük kütleli, küçük bir gökcismi olan Ay için bu hız saniyede 2.3 km'dir. Siz de farkettiniz evet, bir uzay aracının Dünya'dan havalanıp yörüngeye girmesi için koca koca roketler gerekirken, aynı işi Ay yüzeyinden daha küçük, basit roketlerle çok daha kolay gerçekleştirmek mümkün oluyor. Çünkü Ay'ın kütle çekimi Dünya'ya oranla altı kat daha az. Yalnız, bu sonuca bakıp; Dünya yüzeyinden ayrılmak için altı ton yakıt gerekiyorsa, Ay'dan ayrılmak için bir ton yeterlidir diye düşünmeyin. Bundan çok daha az yakıt yeterli olur, çünkü kütle çekiminin bir de; uzaklığın karesi ile ters orantılı etki etmesi gibi bir durum söz konusu. Elbette burada hesap kitap yapmayacağımız için bu bilgiyi verip geçiyoruz. Buraya kadar okuduklarınızdan, bir gök cisminden kurtulabilmek için cismin kütlesiyle orantılı belli bir hıza ulaşmamız gerektiğini anlamış olmalıyız. Gök cisminin kütlesi büyüdükçe çok daha hızlı olmamız gerekiyor, aksi halde yüzeyden uzaklaşamıyoruz. Tıpkı zıpladığımızda 30-40 cm kadar yükselip Dünya'ya geri düşmemiz gibi. Hızımız yeterli olmadığı için Dünya'nın çekim gücü galip geliyor ve bizi tekrar yerimize döndürüyor. Aynı zıplama eylemini yakınımızdaki en büyük kütleli cisim üzerinde, yani Güneş yüzeyinde yapmaya kalksaydık 30 cm değil de, ancak birkaç milimetre yükselebilecektik. Çünkü Güneş'in kütle çekimi, dolayısıyla kaçış hızı olağanüstü derecede büyüktür; saniyede 617 km! Tabii, kaçış hızı sadece cismin kütlesiyle değil, o kütlenin ne kadarlık bir alan içine sıkışmış olduğuyla ilgilidir. Dünyanın çapı yaklaşık 13 bin km. Eğer Dünya'yı, içindeki kütle miktarı aynı kalacak biçimde yarıçapı 3.250 km'ye düşecek kadar sıkıştırırsak, kaçış hızı da iki kat yükselip saniye'de 22 km'ye çıkar. Sekiz kat sıkıştırırsak 44 km, 16 kat sıkıştırırsak 88 km... Yani bir gök cisminin yoğunluğu arttıkça, kütle çekimi ve dolayısıyla yüzeyinden kaçış hızı artış gösteriyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kafaniza-uzay-araci-duserse/", "text": "ABD'nin Oklahoma eyaletinde yaşayan Lottie Williams, 1977 yılında bir Delta II roketinin küçük enkaz parçasının mağduru oldu. Williams yaralanmazken, kendisine bu olay hatırlatıldığında, Hayatım boyunca başıma gelen en garip olaylardan biriydi yorumunu yaptı. Kimi zaman gündelik hayatımızda olasılık hesapları yaptığımızda düşük bir ihtimali vurgulamak için Kafana bir uzay mekiği düşmesi kadar deyimini kullanırız . Uzay Araçları Tarafından Verilen Zararlardan Dolayı Uluslararası Sorumluluk Hakkında Konvansiyon, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 29.11.1971 tarihinde aldığı 2777 sayılı kararın ekidir. Uluslararasında 29.03.1972 gününde Londra, Moskova ve Washington da imzaya açılan sözleşme ilk kez 01.09.1972 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye'nin de tarafı olduğu sözleşmenin hazırlanmasında göz önünde tutulan amaç, uzay çalışmaları sırasında ortaya çıkabilecek herhangi bir zararın tam ve hakkaniyete uygun şekilde zarar görene ödenebilmesini sağlamaktır. Bunu gerçekleştirebilmek için de güçlü ve etkin hukuk kurallarını oluşturmaktır. - Verilen zarara ilişkin hükümler - Uzay Aracı ile zarar arasındaki illiyet bağı sorunu - Sorumlu ve sorumluluk esası - Tazminat Konvansiyonda zarar, fırlatma, fırlatan devlet ve uzay aracı gibi kavramlarının tanımları yapılmıştır. Zarar: İnsan hayatının kaybı, yaralanma veya sağlığın diğer bir şekilde olumsuz yönde etkilenmesi bu sözleşme bağlamında Zarar olarak kabul edilir. Tanımda insan sağlığının etkilenmesi geniş kapsamlı düşünülmelidir. Sağlığı etkilenen bir insanın, bu etkilenmeyi uzay çalışmalarından kaynaklandığının ispatı halinde, yani sağlıkta oluşan zarar ile uzay çalışmaları arasında uygun illiyet bağının varlığı halinde sorumluluk gerçekleşmektedir. Tanım ayrıca malların zarara uğraması hakkında da hüküm içermektedir. Devletin gerçek veya tüzel kişilerle uluslararası örgütlerin uzay çalışmaları veya uzay araçlarından kaynaklanan nedenlerle kaybolması veya bu mallarda eksilmenin gerçekleşmesi de bu sözleşme çerçevesinde zarar olarak kabul edilecektir. Fırlatma: Konvansiyonda fırlatma tanımı fırlatma eyleminin yanında bu eyleme yönelik girişimi de kapsar. Bu nedenle aracın gönderilme girişiminden itibaren sorumluluk başlamaktadır. 1) Bir uzay aracını fırlatma faaliyetinde bulunan devleti, 3) Ülkesinin veya tesislerinin uzay aracı fırlatılmasına hizmet eden devleti kapsar. Uzay Aracı: Uzay aracını oluşturan tüm parçalar ile bu uzay aracının fırlatıcısına ait parçaları da kapsar. Sadece uzay aracı değil, bu aracın fırlatılması için gerekli araçları da kapsayan bir tanımdır. Sorumluluk açısından Konvansiyon'un 2.maddesi gereği Zarar yeryüzünde gerçekleşmişse Fırlatan Devletin mutlak sorumluluğu bulunmaktadır. Uzay faaliyeti ister kamu kurumları tarafından ister özel sektör tarafından icra edilsin, her halukarda ulusal uzay faaliyeti kapsamında devletin uluslararası sorumluluğunu doğuracaktır. Mutlak sorumluluktan kasıt, ilgili Devletin her hangi bir kurtuluş beyyinesi öne süremeyecek olmasıdır. Ancak Zararın yeryüzünden başka bir yerde gerçekleşmesi halinde bir uzay aracına, bu araçta bulunan insanlara veya mallara yeryüzünden başka bir yerde başka bir uzay aracı tarafından zarar verilmişse, zarar veren uzay aracının ait olduğu devletin sorumluğundan söz edebilmek için gerçekleşen zararın kendi kusurundan veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin kusurundan doğması gerekir. Bu durumlarda kusura bağlı sorumluluk ilkesi benimsenmiştir. Zararın yeryüzünden başka bir yerde gerçekleşmesi halinde bu zararın üçüncü bir devlete veya onun tabiiyetindeki kimselere zarar verilmişse, her iki devletin sorumluluğu bu zararın yeryüzünde veya yeryüzünden başka bir yerde gerçekleşmesi halinde gene farklı rejimler uygulanmaktadır. Yeryüzünde gerçekleşen zarardan her iki ülke genel kural gereği mutlak ve müteselsil sorumlu iken, bu zararın yeryüzünden başka bir yerde gerçekleşmesi halinde sorumluluk zarara sebep olan ülkelerin kusur ve bu ülkelerin eylemlerinden sorumlu olduğu kimselerin kusuru oranındadır. Kusurun belirlenememesi halinde eşit paylaştırılması esastır. İki veya daha fazla devlet ortaklaşa bir fırlatma icra ettikleri zaman, bu ortak girişime ülkesi veya tesisleri hizmet eden devlet de dahil olmak üzere, faaliyetin yaratacağı tüm zararlardan ortakların sorumluğu müteselsildir. Yani zararın hepsinden, bütün fırlatan devletler sorumludur. Zararı gideren devlet diğer ortak devlete karşı başvuru hakkına sahiptir. Ortaklar zararın giderilmesine ve mali yükün paylaştırılmasına yönelik kendi aralarında sözleşme yapabilirler. Fakat bu sözleşme zarar görene karşı ileri sürülemez. Bu Konvansiyon hükümleri, zarar veren uzay aracını fırlatan devletin tabiiyetindeki kimselere, fırlatma anında veya işletilmesi işlemlerine katıldıkları süre boyunca ve fırlatan devletin daveti ile kurtarma faaliyetlerin gerçekleştiği bölge yakınlarında bulunan yabancı tabiiyeti taşıyan kişilere uygulanmaz. Bu durumda fırlatan devletin kendi iç hukukundaki sorumluluk hukuku uygulanır. Konvansiyona göre Tazminat talebinde bulunacak olan gerçek kişiler değil; Devletlerdir. Kendisi veya gerçek veya tüzel kişileri zarara uğrayan Devlet, sözkonusu zarar için, Fırlatan Devlete, bir tazminat talebinde bulunabilir. Talep için Diplomatik Yol'un kullanılacağı, Diplomatik ilişki mevcut değilse temsilci atanabileceği hüküm altına alınmıştır. Talepte bulunan devlet ile talepte bulunulan devletin Birleşmiş Milletler üyesi olması halinde, bu talep Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği aracılığıyla da ileri sürülebilir. Konvansiyon çerçevesinde uğranılacak her türlü zararın zaman aşımı süresi 1 yıldır. Bu süre, zararın ortaya çıktığı tarihten veya zarar veren devletin belirlenmesinden itibarendir. Bir yıllık süre sonrasında herhangi bir talepte bulunulamayacağından bu süre Hak Düşürücü Niteliktedir. Bir ev satın aldığınızda tapuya, bi... Star Wars Evreni, Gerçeğe O Kadar Uzak Değil! Bu sıralar Star Wars hayranları, St..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kahverengi-cuce-nedir-nasil-bir-seydir/", "text": "Yeterli kütleye sahip (örneğin güneş'in yüzde 1 ila 7'si) bir gök cismi, ömrünün başlangıcında, yani henüz oluşma ve sıkışma aşamasında ciddi bir ışıma yayar. Bu ışıma, gök cismini oluşturan maddenin kütle çekim etkisiyle büzüşmesi sonucu oluşur. Büzüştükçe ısınır, ısındıkça ışıma yayar. Ancak bu ışıma, onu bir yıldız yapmaz! Kahverengi cüce denilen bu türden gökcisimlerinin ışıma süresi birkaç milyon yıldan fazla sürmez. Çünkü içerdiği madde yeterince sıkışmış, fakat kütlesi yetersiz olduğu için içerdiği madde daha fazla yoğunlaşamaz hale gelmiş, sıkışma işlemi sona ermiştir. Artık kahverengi cücemiz kimi zaman iki bin santigrat dereceye ulaşabilen yüzey sıcaklığını yavaş yavaş kaybedip soğumaya ve görünür ışık dalga boyunda görünmez olmaya başlar. Bunlara yıldız demek ne derece doğrudur bilinmez ama gerçekten de bugün görebildiğimiz tüm kahverengi cüce yıldızların kaderi, birkaç milyon yıl içerisinde tümüyle ölü karanlığa gömülmüş bir gök cismine dönüşmek. Galaksimiz, hala parlayan yüz milyarlarcasının yanında, artık sönmüş olan yüz milyarlarca kahverengi cüce içeriyor. Yalnız içlerinden bazılarının şöyle bir şansları da var; eğer ışıma yapmaya ve sıkışmaya devam eden kahverengi cüce, hidrojen ve helyum dışında ağır elementler açısından zengin içeriğe ve yeterli kütleye (0.07, yani yüzde yedi Güneş kütlesi) sahipse, çekirdeğinde gerçek yıldızlar gibi nükleer tepkime başlatabilir. Bunun sonucu, yüzey sıcaklığı 2.500 santigrat derece civarında olan bir kırmızı cüce yıldıza dönüşerek yüz milyarlarca yıl parlamaya devam eder. Fakat çoğu kahverengi cüce için bu bir hayalden öteye gidemez. Çünkü bunu başarabilenlerin büyük bir kısmında yetersiz kütle çekim nedeniyle çekirdek reaksiyonu sona erer ve taze yıldızımız yeniden soğumaya başlar. Buradan anlamış olmalısınız ki, bir gök cisminin yıldız olabilmesi için, doğarken en az yüzde yedi Güneş kütlesine sahip olması gerekir. Güneş sisteminin ilk aşamalarında yaklaşık 0.006 Güneş kütlesine sahip olan Jüpiter tıpkı bir yıldız gibi ışıldıyordu. Bu ışıldamanın sebebi elbette kütle çekim büzülmesi idi ve zamanla bu sona erdi. Bugün Jüpiter çevresine çok az da olsa, hala bir miktar enerji yaymakta. Bu enerji, her yıl çekirdeğindeki 2-3 cm'lik sıkışmadan kaynaklanıyor. Birkaç yüz milyon yıl sonra bu sıkışma da sona erince Jüpiter'in kızılötesi ışınım yoluyla ısı yayması da sona erecek. Kahverengi cüceleri birer başarısız yıldız olarak nitelemek yanlış olmaz. Burada aslında bir kavram yitimi söz konusu. Bilindiği gibi kahverengi cüceler, bir yıldız gibi nükleer reaksiyon oluşturmaya yeterli olmayan kütleye sahip, yalnızca kütle çekimsel büzüşme sonucu geçici bir süreliğine ısınan gök cisimleri. Kahverengi cüce ismini almalarının nedeni de, çok düşük ısıları gereği oldukça koyu kırmızı ve kırmızı ötesi tayfta ışık yaymaları. Bunların ilk keşfedilenleri Güneş'in yüzde yedisinden daha az kütlelere sahiplerdi ve yüzey sıcaklıkları 1.000 santigrat derecenin üzerindeydi. Dolayısıyla parlaktılar, gerçek birer yıldız gibi ışıldıyorlardı ve keşfedilmeleri görece kolaydı. Geçen zaman içinde teleskoplarımızın hassasiyeti arttı ve artık sadece birkaç yüz santigrat derecelik yüzey sıcaklığına sahip kahverengi cüceleri de keşfedebilmeye başladık. Yani iyice soğumuş veya ancak bu sıcaklığa ulaşabilecek kadar ısınabilmiş kahverengi cüceleri zor da olsa görebilecek teknolojik yeterliliğe ulaştık. Yeni keşfedilen daha soğuk kahverengi cücelerin kütleleri ise Güneş'le değil, ancak Jüpiter gibi gaz devleriyle kıyaslanabilecek kadar küçük: Sadece 5-10 Jüpiter kütlesindeler. Dolayısıyla daha sönükler ve keşfedilmeleri çok daha zor. Çok yakınımızda yer alan bir kahverengi cüce hakkında bu makalemizi okuyarak bilgi alabilirsiniz. Bu düşük kütledeki cisimleri kahverengi cüce olarak tanımlıyor olsak da, gerçekte bunların yapısal olarak Jüpiter'den ve diğer yıldızların çevresinde dönen Jüpiter yahut Satürn gibi gaz devi gezegenlerden bir farkı yok. Tek şansları bir yıldızın çevresinde dönmüyor oluşları. Ya yıldız fabrikalarında bağımsız olarak gelişmişler ya da kütle çekim etkileri gibi sebeplerle birlikte oluştukları yıldızlardan kopup uzay boşluğunda bir başlarına veya kendi gibi eşleriyle dolaşmaya başlamışlar. Aldatıcı da olsa, kahverengi cücelerin yıldız sınıflandırılmasına sokulması sadece sıcak kaldığı kısa dönem süresince geçerli olabiliyor. Çünkü kütle çekimsel büzülmeleri durduğu andan itibaren hızla soğumaya başlıyorlar. Buraya kadar olan kısmın özeti: Kahverengi cüceler yıldız değildir. Sadece, oluşum aşamasındaki sıkışma sebebiyle ısınan ve bu şekilde çok kısa bir dönem için az da olsa parlamayı başaran gök cisimleridir. Gerçekte Jüpiter'in birkaç katı yahut çok daha büyük kütleye sahip gaz devi gezegenlerden farkları yoktur. İstatistiksel olarak, Güneş'ten çok daha düşük kütleli ve gerçek birer yıldız olan kırmızı cüce yıldızların, evrendeki toplam yıldız miktarının yüzde 80'ini oluşturduğu gerçeği ortadayken, kırmızı cüce dahi olamamış kahverengi cücelerin sayısının tüm yıldızlardan çok daha fazla olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Henüz gözlemsel kanıtlar bu savı doğrulamasa da, düşük kütleli gök cisimlerinin oluşma oranının daha büyük kütleli cisimlerden çok daha fazla olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Proton Proton reaksiyonu, Güneş ve ... UV Ceti, bize yaklaşık 8,7 ışık yıl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kalem-bulutsusu-ngc-2736/", "text": "Güney yarımkürede bulunan Yelken takımyıldızı yönündeki bu bulutsuyu 1835 yılında ünlü astronom John Herschel keşfetmişti. Bulutsunun, Vela süpernova artığının bir parçası olduğu düşünülüyor, çünkü Vela Atarcası'na çok yakın bir konumda. Çubuk gibi görünmesinden dolayı ona Kalem Bulutsusu (NGC 2736) denmiş ve bizden tam 815 ışık yılı uzaklıkta. Büyük Vela Süpernovası'nın yaydığı şok dalgaları ile oluştuğu düşünülen NGC 2736'nın hızı bu nedenle çok yüksek; saatte 644 bin km. Son zamanlarda hızı düşmekte olan bulutsunun hareket ettiği yön, soldan sağa doğru. Beş ışık yılı uzunluğunda olan bu Kalem Bulutsusu, aslında ince örülmüş gaz bulutlarının oluşturduğu düzlemsel bir yapının kenardan görünüşüdür. Yaklaşık 11 bin yıl önce Yelken takımyıldızında bir yıldız aniden parladı. Parlaklığı o kadar arttı ki Venüs'ten 250 kez daha fazla ışık saçıyordu. O zamanki gökyüzünü seyreden insanlar, bu gizemli cismi görünce çok şaşırmış ve hayretler içinde kalmış olamalılar. Yıldız o kadar parlaktı ki gündüz dahi kolayca görülebiliyordu. Yazılı tarihten önce olduğundan, o zamanlar bir süpernova patlaması; çeşitli kabile ve köylüler arasında şüphesiz sadece bir korku, batıl inanç ve masal kaynağıydı. Biz ise bugün onun büyük kütleli bir yıldızın yaşamının bittiği an olduğunu biliyoruz. Bilgili olmak ne kadar güzel, çünkü korkmuyoruz ve batıl inançlarımız yok. Bir yıldız, ait olduğu galaksiden d... Tarih, Ocak 1967 yılını gösterdiği ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kalem-nebulasi-ngc-2736/", "text": "Güney yarımkürede bulunan Yelken takımyıldızındaki bu bulutsuyu 1835 yılında John Herschel keşfetmişti. Bulutsunun (NGC 2736), Vela süpernova artığının bir parçası olduğu düşünülüyor, çünkü Vela Atarcası'na çok yakın bir konumda. Çubuk gibi görünmesinden dolayı ona Kalem Bulutsusu denmiş ve bizden tam 815 ışık yılı uzaklıkta. Büyük Vela Süpernovası'nın şok dalgaları ile oluştuğu düşünülen bulutsusunun hızı bu nedenle çok yüksek; saatte 644.000 km. Son zamanlarda hızı düşmekte olan NGC 2736'nın hareket ettiği yön, resimdeki pozisyona göre soldan sağa doğrudur. Beş ışık yılı uzunluğunda olan bu Kalem Bulutsusu, aslında ince örülmüş gaz bulutlarının oluşturduğu düzlemsel bir yapının kenardan görünüşüdür. Yaklaşık 11 bin yıl önce Yelken Takımyıldızı'nda bir yıldız aniden parladı. Parlaklığı o kadar arttı ki; Venüs'den 250 kez daha fazla ışık saçıyordu. O zamanki gökyüzünü seyreden insanlar, bu gizemli cismi görünce çok şaşırmış ve hayretler içinde kalmış olamalılar. Yıldız o kadar parlaktı ki gündüz dahi kolayca görülebiliyordu. Yazılı tarihten önce olduğundan, o zamanlar bir süpernova patlaması; çeşitli kabile ve köylüler arasında şüphesiz sadece bir korku, batıl inanç ve masal kaynağıydı. Biz ise bugün onun büyük kütleli bir yıldızın yaşamının bittiği an olduğunu biliyoruz. Bilgili olmak ne kadar güzel, çünkü korkmuyoruz ve batıl inançlarımız yok. Kozmik Anafor Batman gönüllü il tem... İçinde yer aldığımız evreni bir büt..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kaos-ve-kaos-teorisi/", "text": "Halk tarafından düzensizlik olarak da bilinen Kaos kelimesi, Yunan mitolojisinden bir kelime olup sözlüklerde Düzensizlik kargaşa hali, düzensizlik yaymak isteyen güç anlamlarına gelir. Kaos kelimesi, Düzenli Evren anlamına gelen Kozmos kelimesinin tam zıddıdır. Ancak Kaos'un kelime anlamıyla Kaos'un 'teorisi' birbiriyle aynı kavramlar gibi gözükselerde aslında birbirleriyle zıt pek çok yanları da bulunmaktadır. Çünkü teorideki Kaos, düzensizlikten bir düzenin oluştuğunu savunmaktadır. Kaos teorisine geçmeden önce hem tarihsel hem de fikirsel gelişiminde determinizmin önemli bir etkisi olduğunu düşündüğümden, determinizme kısa bir bakışın faydalı olacağını düşünüyoruz. Determinizm, özünde felsefi bir görüştür ancak bu bölümde bunu asıl konumuzdan uzaklaşmamak amacıyla yalnızca bilimsel açıdan inceleyeceğiz. Bilimsel açıdan belirlenirciliğe en büyük katkıyı yapanlardan biri, 1687'de yayınladığı kitabı ile klasik mekaniğin temellerini atan Isaac Newton olmuştur. Newton'un oluşturduğu kesin formüller sayesinde bugün hala, fırlatılan bir okun -gerekli bilgilerine sahip olduğumuz takdirde- büyük bir doğruluk payıyla nereye düşeceğini hesaplayabiliyor, veya yine aynı formüller sayesinde bir gezegenin 50 yıl sonra gökyüzünde hangi noktada olacağını öngörebiliyoruz. Newton'un yaşadığı dönemlerde, onun formülleri o kadar kesin ve belirleyici görünüyordu ki, teoride eğer beyindeki her bir sinirin veya atomun bilgisine eksiksiz sahipsek, beynin 50 yıl sonra ne düşüneceğini bilmemiz gerektiği dahi savunulabiliyordu. Beyin ise insanın tüm hareketlerini doğrudan yöneten temel organımız olduğundan, belirlenirciliğe göre geleceği 'hesaplayabilmemiz' yeterli teknolojiye ulaşmamız dahilinde mümkündü. Fakat... Newton'dan bir süre sonra, bugün çoğumuzun tanıdığı Einstein isminde zeki bir adam, Newton'un formüllerinin aslında her şeyin tamamen doğru sonuçlarını vermediğini keşfetti. Özetle bu keşfin adına da bugün ''Görelilik Kuramı'' diyoruz. Görelilik Kuramı'yla birlikte Newton'un kuramında boş ve cevapsız kalan sorular cevaplarına kavuşmuş oldu. Örneğin, zamanın hareket üzerindeki etkisi gibi garip fenomenler ve 'mutlak' olduğu düşünülen Newton değişkenlerinin aslında 'mutlak' olmadığı ancak Görelilik ile açıklanabildi ki bu büyük bir devrimdi. Görelilik devrimi , mutlak zannedilen değişkenlerin de aslında pek çok farklı değişkene bağlı olduğunu ortaya çıkarmış olduğundan, determinizme vurulmuş darbenin öncülüğünü yaptı. Ancak Determinizm savunucularıyla birlikte Determinizm karşıtları da Görelilik Kuramı'nın determinizme vurduğu darbenin büyük olmadığının farkındalardı. Çünkü hala, değişkenleri etkileyen tüm değişkenlerin de hesaplanabilmesi teoride mümkün gözüküyordu. Ancak Görelilik formüllerinin mikro evrende pek bir şey ifade etmediğinin anlaşılmasıyla birlikte Kuantum devrimi kapıdaydı ve bu, determinizme en büyük darbeyi vuracak olan devrimdi. Çünkü Kuantum teorisi bizlere; bir parçacığın aynı anda hem 'burada' hem 'orada' bulunabilmesinin mümkün olmasının yanı sıra, 'parçacıkların mesafeyi yok sayarak haberleşebildiklerini', yada ışığı oluşturan fotonların hem dalga hem parçacık özelliği gösterebilmesi gibi o zamanın bütün fizik yasalarını çiğniyormuş izlenimini veren sıra dışı fenomenlerin olduğunu söylüyordu. O zamanlar sahip olunan yasalarla bırakın bir sinirin veya atomun hareketlerini tam olarak hesaplayabilmeyi düşen bir yaprağın hareketi, akmakta olan bir suyun ne tarafa yöneleceği ya da havaya yükselen sigara dumanının ne şekilde yol alacağı gibi sinir ve atomun hareketlerine kıyasla çok daha basit gözüken hareketleri bile hesaplamak imkansız görünüyordu. Bu imkansızlıkların sebebi, yukarıda verilen hareket örneklerinin çok fazla farklı değişken tarafından etkilenebiliyor olmasıydı. Örnek olarak yere düşmekte olan yaprağı ele alalım ve biraz inceleyelim. Yaprağın ağaçtan yere doğru düşüşü en temelde bir kanun tarafından belirlenir ki, bu da bildiğimiz üzere Yerçekimi'dir. Ancak burada cevabını aradığımız şey yaprağın yalnızca yere neden ve nasıl düştüğü değil, aynı zamanda yerin tam olarak hangi noktasına, hangi zamanda düşecek olmasıdır. Cevabımızı daha detaylı bir şekilde bilmek istediğimizde yavaş yavaş Newton formüllerinin yetersizleştiğini görmeye başlarız. Çünkü, yaprağın yere düşüşünü etkileyen birçok değişken mevcuttur. Örneğin o an esmekte olan rüzgarın hızı, türü, nem oranı ve sıcaklık gibi değişkenler bunlardan sadece birkaçı ve belki de en basit olanlarıdır. 'Tam' cevabı bulabilmek için bütün bu parametrelerin her birini en ince ayrıntısına kadar bilmeliyiz. En ince ayrıntısına kadar dediysem, gerçekten olabilecek en ince ayrıntısına kadar demek istiyorum. Yani atomlara, hatta atomdan da küçük bilebildiğimiz en küçük yapılara kadar tüm parametreleri biliyor olmak zorundayız. Çünkü en küçük bir değişken bile, yaprağın düşüşünün seyrini tamamen farklı bir şekilde olmasına yol açabiliyor. Küçük bir değişkenin bütün bir sistemi büyük oranda etkilemesi olayına ise bugün ''Kelebek Etkisi'' adı veriliyor. Kelebek etkisi, Edward Lorenz'in keşfettiği bir fenomenin basit bir şekilde anlatımı için ''Dünyanın herhangi bir noktasındaki küçük bir kelebeğin bir kanat çırpışının dünyanın öbür ucunda bir yerde fırtınaya yada herhangi büyük bir hava olayına sebep olabilmesi'' olarak bilinir. Ancak burada, her kanat çırpan kelebeğin hava durumunda mutlaka bir değişikliğe sebep olacağı gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Bu örnek yalnızca, çok küçük değişkenlerin en ufak hareketlerinin bile sistemde çok büyük değişimlere sebep olabileceğini tasvir etmek için oluşturulmuş bir örnektir. Bir meteorolog olan Edward Lorenz, 1963 yılında bilgisayarıyla hava durumu tahminleri üzerine çalışmaktaydı. Yine bir çalışmasında Lorenz, hesaplamasında sisteme 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak girdi. Sonraki aşamada Lorenz, 0,506127 sayısını 0,506 olarak girmesinin sisteme etkisinin olmayacağını, çünkü yaptığı değişikliğin çok küçük bir değişiklik olduğunu düşünüyordu. Nitekim bu değişiklik matematiksel olarak öyleydi de... Ancak Lorenz, elde ettiği sonuçlar karşısında hayrete düştü. Yaptığı bu küçük değişiklik sistemin devasa farklılıkta sonuçlar vermesine neden olmuştu. Lorenz bilgisayarının bozulduğunu düşündü ancak tekrar tekrar yaptığı hesaplamalar bunun tersini söylüyordu. Gerçekten de Lorenz'in bilgisayarında bir kelebeğin kanat çırpması kadar önemsiz olan yaptığı bu küçük değişiklik sistemin tamamen farklılaşmasına yol açmıştı. Lorenz keşfettiği bu fenomeni 1963 yılının Mart ayında, Atmosferik Bilimler Dergisi'nde yayınladı ve ilk kez burada ''Kelebek Etkisi'' terimini kullandı. ''Kelebek Etkisi'' böylece halk ve bilim dilinde yerini almış oldu. Kelebek Etkisinin Kaos ve determinizm arasındaki mücadeleye dahil olmasıyla birlikte işler iyice karmaşıklaşmıştı. Çünkü küçük bir kelebeğin kanat çırpmasının dahi dünyanın öte yanında bir fırtınaya sebep olabilmesi, bir olayın gelecekte ''tam'' bilgisine ulaşabilmemiz olasılığını önemli ölçüde azaltıyordu. Yinede yeniden, ileri teknoloji sayesinde bu karmaşıklığın giderilebileceği savunulabiliyordu. Ancak 1900'lü yıllarda Görelilik Kuramı ile birlikte gelişmekte olan Kuantum Kuramı bizlere determinist gözüken doğanın aslında belirlenemez ve tahmin edilemez taraflarının da olduğunu gösterdi. Determinizme adeta başkaldıran bu fikirlerin başlarında Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi ve Schrödinger'in Kedisi vardı. Şimdi bu çılgın fikirleri yakından inceleyelim. Kuantum Kuramı bizlere özet olarak, atom boyutları kadar küçük ölçeklerde maddenin nasıl davrandığını açıklar. Klasik fizikle olaya baktığımızda, bir cisim aynı anda iki durumda ya da yerde- birden bulunamaz. Örneğin, ya masanın üzerindedir ya da yerde. Ancak Kuantum Kuramı geliştirilirken fizikçiler, bir parçacığın aynı anda iki durumda -ya da yerde- bulunabileceğini keşfettiler. Sağduyumuza ters görünen bu çılgın keşfi, Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger zarif bir düşünce deneyiyle açıklamıştı. Deney düzeneği oldukça basittir. Düzenekte Schrödinger, zavallı bir kediyi kuantum mekaniği kurallarına göre çalışan bir düzeneğe yerleştirmişti. Düzenekte kedi, zehirli sıvı içeren bir şişe ile birlikte kapalı bir kutudadır. Kutuda ayrıca ne zaman bozunacağı belli olmayan (bozunma olasılığı %50) radyoaktif bir madde, örneğin uranyum vardır. Uranyum çekirdeği alfa parçacıklarını yayarak bozunduğunda şişe kırılır ve kedi ölür. Kutunun dışında bulunan bizler için kedi %50 ihtimalle ölü, %50 ihtimalle canlıdır. Kedinin akıbeti hakkında tam bir hükme varmak için kutunun açılması şarttır. Yani kedinin hem ölü olabilme, hem canlı olabilme olasılığı vardır, ancak bu olasılıkların gerçeklik kazanması ancak gözlemle mümkün olabilir. Yani, kutu açılmadıkça kedinin akıbeti hakkında ortada bir ''belirsizlik'' vardır. Aslında Kuantum Kuramı, çoğunlukla belirsizlikler üzerine kurulmuş bir kuram. Gelin, belirsizliğe daha yakından bakalım. 1- Sivrisinek net, arkaplan bulanık . 2- Arkaplan net, sivrisinek bulanık . Şimdiyse bu sivrisineğin uçuşa geçtiğini ve sivrisineğin fotoğrafını uçarken çekmek istediğimizi düşünelim. Sivrisineğin bulunduğu yerin arkaplanını ne kadar kaliteli ölçüde fotoğraflamışsak onun konumunu, arkadaki nesnelere bakarak o denli iyi belirleyebiliyoruz. Örneğin; ''Fotoğraf anında sivrisinek perdenin önünde uçuyormuş.'' diyebiliyoruz. Ancak bunun bize bir maliyeti oluyor. Fotoğrafta sivrisineğin kendisini çok bulanık gördüğümüzden, ne kadar hızlı uçtuğunu da bilemiyoruz. Sivrisinek perdenin önünde yalnızca bulanık bir karartı olarak görünüyor. Makinemizin ayarlarıyla oynayıp, bu defa sineğin hızını bilmek istiyoruz ve doğrudan ona odaklanıyoruz. Ancak bu defa da sivrisineğin hızını büyük oranda hesaplayabilirken, fotoğraf çekildiği anda nerede olduğu hakkında tahminde bulunmakta o kadar zorlanıyoruz. Çünkü arkaplandaki örneğin perde gibi nesneler o kadar bulanık görünüyor ki, onun perde olduğu hakkında bile kesin konuşamıyoruz. Özetle, sivrisineğin nerede olduğu bilgisini öğrenmek isterken, onun hızı hakkındaki bilgiden ödün veriyoruz. Veya tam tersi, sivrisineğin hızı hakkında kesin bilgiye ulaşmak isterken, onun konumu hakkındaki bilgiden feragat etmek zorunda kalıyoruz. İşte Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi de verdiğimiz bu örnekle büyük bir oranda benzeşiyor. Bu ilke bizlere bir parçacığı gözlemlemek istediğimizde, parçacığın hızını ne kadar büyük bir kesinlikle biliyorsak, parçacığın konumunu o denli az bileceğimizi söyler. Yani asla iki bilgiye birden, tam olarak ulaşamazsınız. Burada her iki bilgiye de aynı anda ulaşamamamız teknolojideki yetersizliğimizden değil, doğanın tamamen böyle sınırlayıcı kurallara sahip olmasındandır. Çünkü örneğin, bir parçacığı gözlemek istediğinizde ona belli bir dalga boyunda ve belli bir enerji içeren ışık demeti göndermek zorundasınızdır. Ve eğer parçacığın konumunu büyük bir kesinlikle bilmek isterseniz, ona o kadar yüksek enerjili bir ışın demeti göndermelisiniz. Ve bu ışın demeti de ne kadar yüksek enerjili olursa, parçacığın hareketi üzerinde o kadar büyük bir etkisi olur. Bu nedenle ne kadar gelişmiş bir teknolojiye sahip olursanız olun asla bir parçacığın hem konum hem de momentumuna dair aynı anda iki bilgiyi ''kesin'' olarak elde edemezsiniz. Bizi asıl ilgilendiren kısımsa şu; Yukarıdaki tüm bu nedenlerden ötürü, aynı anda iki bilgiye birden ulaşamadığımızın matematiksel bir kanıtını sunan Belirsizlik İlkesi, her şeyi kesin olarak belirleyebilme''yi savunan determinizme çok büyük bir darbe vurmuş oluyor. Bu yüzden, isterseniz dünyanın tüm kelebeklerinin kanatlarının hareketini dahi hesaplayabilecek kadar hassas bir teknolojiye sahip olun, Belirsizlik İlkesi bizi ''her şeyi'' hesaplamadığımız için cezalandırıp, örneğin 10 yıl sonra hava durumunu bilebilmemize engel olabilecektir. Çünkü Kelebek Etkisi yüzünden, hesaplamayı başaramadığımız herhangi bir konum yada hız bilgisi tüm sistemin farklılaşmasına yol açabilecektir. Madem doğa bu kadar hassas biçimde hesaplar yapabilmemizi engelliyor, o zaman birde rastgele hareketlerin uzun bir zamana yayılmış grafiğini çıkararak geleceğe dönük tahminlerde bulunmayı deneyelim. Bu grafiklereyse kısaca ''Çekerler'' diyoruz. Çekerler, Kaos Teorisi'in altında, Kelebek Etkisi kavramıyla birlikte gelişen; Tamamen rastgele gözüken kaotik sistemlerin faz uzayı adı verilen, tüm olası durumların temsil edildiği bir tablonun üzerinde sistemin genel hareketlerinin grafiğe döküldüğü çizimlere verilen addır. Örneğin yukarıdaki resimde, Lorenz'in hava durumlarının uzun süreli değişimlerini hesaplayarak oluşturduğu bir çekeri görüyorsunuz. Lorenz Çekeri bizlere, hava durumu gibi binlerce farklı parametreye bağlı olan bir sistemin zaman içinde belli sınırlara bağlı olarak hareket edip, bu sınırların dışına çıkamadığını gösterir. Başka bir deyişle; Hava Durumu adı verilen kaotik sistemin içindeki parametreler tıpkı bir anafor tarafından çekilirmişçesine hareket ederler Grafiklere ''Çeker'' adı verilmesinin sebebi de budur- ve bu bizlere, zaman içinde düzensizmiş gibi gözüken sistemin aslında belirli bir düzende olduğunu söyler. Lorenz Çekeri'nin ilginç bir şekilde iki kanadını açmış bir kelebeğe benzemesi de dikkate değerdir. Aşağıda görülen diğer bir çekerin ismi ise Rössler Çekeri. Otto Rössler tarafından oluşturulan bu çeker, kimyasal reaksiyonlardaki kararlılık modellenerek ortaya çıkarılmıştır. Özetlemek gerekirse, yine hava durumunda olduğu gibi kimyasal reaksiyonlar, pek çok farklı parametreye bağlı olan sistemlerdir. Ancak Rössler'in keşfettiği çekerde görüldüğü üzere, kimyasal reaksiyonlar her ne kadar karmaşık ve rastgele gibi gözükselerde belirli zaman aralığında oluşan matematiksel bir anafor tarafından sürekli çekilmekte ve düzensizlikten istifade bir düzen oluşturmaktadırlar. Çekerler ''Kaotik Sistem'' olarak adlandırılan sistemlerin en güzel örnekleridir. Çünkü tüm kaotik sistemler, tıpkı çekerlerde gördüğümüz üzere düzensiz gibi gözüken sistemlerin aslında düzenli olmalarına verdiğimiz addır. Çekerler yalnızca faz uzayı üzerindeki matematiksel modellerde bulunmaz; kullandığınız elektronik aletlerde, izlediğiniz filmlerde, ciğerlerinizde, hücrelerinizde, biyolojide, astronomide, matematikte, havada, yerde, uzayda veya kısacası gözünüzün önünde, hemen her yerde bulunuyor olabilirler. Doğanın her bir köşesinde gizlenmiş olabilecek sonsuz döngüler içeren ''Fraktallar''dan bahsediyorum. Gelin, geometriyle sanatın zarif bir birleşimi olarak gördüğüm bu sonsuz formlar hakkında biraz konuşalım ve Kaos ile ilgisini biraz inceleyelim. Peki eğer doğa, yeterli düzeyde yakından bakmadığımız takdirde bu denli düzensiz görünüyorsa, tüm bu düzensizliğin sırrını öğrenmek için ne yapmalıyız? Sırrımızı aralamak için önce Öklid Geometrisi hakkında biraz fikir edinelim. Öklid geometrisi kareler, dikdörtgenler, çemberler, üçgenler veya doğrulardan oluşan her sistem için bizlere geometrik açıklamalar sunar. Ancak doğa, çoğunlukla düzgün kareler, dikdörtgenler ya da üçgenler gibi düzgün sistemlerden oluşmaz. Örneğin bir buluta baktığınızda orada keskin kenarlar yerine, kenarı köşesi belli olmayan şekiller görürsünüz. O halde doğada düzensiz görünen dağlar, vadiler, dalgalar veya bulutların matematiksel açıklamasını Öklid Geometrisi ile nasıl yapabiliriz? Cevap; Yapamazsınız. Çünkü doğa, Öklid geometrisiyle uyumlu değildir. Öklid geometrisi matematik ve teknolojide oldukça kullanışlıdır ancak doğanın karmaşışının matematiksel bir açıklamasını sunan geometriyse, konu başlığımızdan da anlaşılacağı üzere ''Fraktal Geometrisi''dir. ''Fractal'' kelimesi Latince ''kırılmış parçalanmış'' anlamına gelen ''fractus'' kelimesinden, bugün Fraktal Geometrinin kaşifi olarak kabul edilen Benoit Mandelbrot adında Polonyalı bir matematikçi tarafından türetilmiştir. Fraktal geometrisi, kendini sonsuza kadar bir fonksiyonu yineleyerek uygulama anlamına gelen 'iterasyon' yöntemiyle bir şekli küçük parçalara bölen ve her böldüğü parçanın kendine benzemesini inceleyen geometri dalıdır. Fraktal geometrisi, kendini sonsuza kadar küçültme işlemi sayesinde doğayı daha iyi kavramamızı, ve onu teknolojiye daha iyi uyarlamamızı sağlar. Örnek olarak, kullandığımız neredeyse her teknolojik alette Fraktal geometrisinin büyük payı vardır. Fraktalların en ünlü örneği, kuşkusuz Fraktalların kaşifiyle adlandırılan ''Mandelbrot Kümesi''dir. Mandelbrot fraktalına yaklaştırma yaptıkça, yeni yapıların oluştuğunu ve bir süre sonra bu yapıların sürekli olarak kendini tekrar ettiğini görürsünüz. Hemen alttaki resimde gördüğünüz yapıya, ''Fraktal Anten'' denir ve bugün kullandığınız pek çok cep telefonunun içerisine yerleşmiş durumdadır. Fraktal antenler, Fraktal Geometri'den yararlanarak antenleri çok daha küçük hale getirmekle kalmamış, bu dizayn şekli antenlerin daha geniş aralıkta frekans bilgisi almasını da sağlamışlardır. Yani eğer Fraktal geometrisine sahip olunmasaydı, cep telefonlarımız çok daha büyük olacak ve iletişim daha zahmetli ve kalitesiz olacaktı. Fraktal Geometri günümüzde iletişimden kanserin erken teşhisine, kardiyolojiden küresel ısınmayı engellemeye kadar pek çok alanda kullanımda. Ayrıca Fraktal Geometri'nin tüm bunların haricinde başka faydaları da var. Bunlardan belki de en önemlisi, doğayı anlamak. Fraktal geometri sayesinde bulutların hareketlerinden nehirlerin drenajına kadar doğal şekilleri tam olarak hesaplayabiliyoruz. Fraktal geometri Evrim Kuramı, Ekonomi, Astronomi, Fizik gibi kaotik sistemlerin olduğu her yerde uygulanabilen bir geometri. Bu yüzden Fraktal Geometri bizi, bilim ve teknolojide büyük bir adım daha ileriye götüren bir keşif olmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kara-delikler-andromeda-galaksisindeki-gazi-yutarken-gozlendi/", "text": "Bilim insanları bizden 2.5 milyon ışık yılı uzakta bulunan, tıpkı Dünya'mızın da içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi gibi spiral bir galaksi olan Andromeda Galaksisi ile ilgili yeni bulgulara ulaşabilmek için NASA'nın X ışını uzay teleskobu NuSTAR'ı kullanıyor. NASA, NuSTAR uzay teleskobuyla Andromeda Galaksisi'nde yoğun X ışını akışı gözlemleyerek 40 adet kara delik ve nötron yıldızının Andromeda'nın yıldız çevrelerinden gelen gazları yuttuğunu belirledi. Nötron yıldızlarının X ışını ikilileri olarak adlandırılan sistemlerinin, bu yıldızların komşularının yakınlarındaki gazların ısınmasında ve galaksi evriminde anahtar rolü oynadıkları düşünülüyor. X ışını ikilileri kalın gaz ve toz maskeleriyle gizlendikleri için bu yapıların milyonlarca ışık yılı uzaktaki Dünya'nın içinde bulunduğu galaksi olan Samanyolu'ndan görünebilir ışıkla tespit edilmeleri oldukça zor. Ancak NASA'nın NuSTAR uzay teleskobu, bazı görülmesi zor ikilileri bu engeller olmaksızın gözleyebiliyor. Araştırmacılar, Andromeda'nın Samanyolu'na olan göreli yakınlığının bu araştırmalarda onlara çok yardımcı olduğunu söylüyor. Florida, Kissimmee'de 2016 yılında 227'ncisi düzenlenen Amerika Astronomi Birliği'nin toplantısında sunulan NuSTAR'dan alınan yeni bilgilerle Wik ve çalışma arkadaşları, kara delikleri nötron yıldızlarına karşı besleyen X ışını ikililerinin bir kısmını tanımlamaya çalıştılar. Andromeda'nın sahip olduğu X ışını ikilileri sayısını incelemek, daha uzaklardaki galaksilerin içerdiği X ışını ikili sayılarını, hatta ilkel galaksileri anlamak için oldukça yararlı olabilir. Muazzam bir çubuklu sarmal gökada o..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kara-delikler-olmus-yildizlari-yeniden-canlandirabilir/", "text": "Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü iddiaya göre, orta boyutlu kara delikler ile karşılaşan ölü yıldızlar, sadece kısa bir süreliğine de olsa yeniden hayata dönebilir. Bir grup gökbilimci; beyaz cüce olarak bilinen yakıtı tükenmiş bir yıldız kalıntısının, kütlesi güneşimizin kütlesinin 1.000 ila 10.000 katı arasında değişen orta kütleli bir kara deliğin yakınından geçtiğinde ne olacağını belirlemek için bilgisayar simülasyonları gerçekleştirdi. Araştırmacılar; kara deliğin güçlü kütle çekiminin, beyaz cücede bulunan hareketsiz iç kısımları önemli ölçüde gerip, çarpıttığını ve bu sayede helyum, karbon ve oksijen gibi elementleri daha ağır olan demir gibi elementlere dönüştürerek birkaç saniyeliğine de olsa nükleer füzyon süreçlerini yeniden ateşleyebileceğini belirlediler. Bu gibi gel-git bozulması olayları , aynı zamanda bir yüzyıl önce Albert Einstein tarafından tahmin edilen ve ilk kez 2015 yılında Lazer İnterferometre Yerçekimsel Dalga Gözlemevi tarafından doğrudan tespit edilen kütle çekim dalgalarını da ortaya çıkarabilir. Ekip üyelerinin söylediklerine göre LIGO, büyük ihtimal ile bu belirli kütle çekim dalgalarını tespit edemeyecek ancak Avrupa Uzay Ajansı'na ait olan Lazer İnterferometre Uzay Anteni gibi gelecek yıllarda kullanacağımız başka araçlar bu işi yapabilir. Araştırmaya göre; aşırı derecede bozulmuş olan beyaz cücelerden gelen büyük miktardaki maddeler, şimdi kullandığımız teleskoplarla bile tespit edilebilecek güçlü radyasyon patlamaları ortaya çıkararak kara deliklerin içine çekilebilirler. Bu yeni sonuçlar, araştırılması çok zor olan orta kütleli kara delikleri ele almanın daha iyi bir yolunu öne sürmektedir. Gökbilimciler, bu zamana kadar bir çok galaksinin merkezinde yer aldığı bilinen milyonlarca veya milyarlarca güneş kütlesine sahip küçük kütleli ve süper kütleli kara delikler tespit etti. Ancak orta kütleli olanlar hep anlaşılması zor olarak kalmıştı. Güney Karolina'da bulunan College of Charleston'da fizik ve astronomi profesörü ve çalışmanın ortak yazarı olan Chris Fragile açıklamasında kaç tane orta kütleli kara deliğin bulunduğunu bilmenin, süper kütleli kara deliklerin nasıl oluştuğu sorusunun cevaplanmasında oldukça önemli olduğunu belirtti. Orta kütleli kara delikleri gel-git bozulması olayları sayesinde bulmak, muazzam bir ilerleme olacaktır diye de ekledi. Araştırmacıların belirttiğine göre; süper kütleli kara delikler, büyük yıkıcılar değillerdir. Bu devler, beyaz cüceleri muhtemelen onlara dikkate değer şekilde zarar vermeden hafifçe süpürmektedirler. Bu yeni çalışma, akademik bir ilgiden ziyade uzak gelecekte güneşimizin sonunun nasıl olacağını anlatan bir senaryoyu ortaya koymaktadır. Yaklaşık 8 güneş kütlesi veya bundan daha az bir kütle ile hayatına başlayan her yıldızın sonu, süper yoğun beyaz cüceye dönüşmek olacak. Bu kader, bizim güneşimizi de 5 milyar yıl içerisinde bekliyor. Bünyesindeki hidrojen yakıt deposunu tükettikten sonra şişerek bir kırmızı deve dönüşecek ve sonrasında ise çökerek beyaz cüce haline gelecek. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 14 Eylül 2018 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kara-deliklerin-cevresinde-yasam-mumkun-mu/", "text": "Bir kara deliğin çevresinde dolanan olası bir gezegende yaşam mümkün olabilir mi? Bilim insanları bu soruya bir cevap bulmuş olabilir! Güneşimize benzer yıldızların çevresinde dönen su dünyalarında muhtemel yaşam aramaya alışığız ancak, yeni yapılan bir araştırma ile başka bir olası yaşam ortamı bulundu: Hızla dönen süper kütleli bir kara deliğin olay ufkunun ötesinde yörüngede dönen kayalık bir gezegen. Kara deliğin çevresindeki tuhaf güçler bu gezegeni en iyi şekilde ısıtabilir fakat, bu senaryo bir aldatmaca ile ortaya çıkıyor: Bu gezegenin yörüngede neredeyse ışık hızı ile dönmesi gerek! Evrenimizde yaşamın ortaya çıkabileceği bütün olası yerleri bilmiyoruz, çünkü şu ana kadar elimizde yaşamın ortaya çıktığı tek bir örnek var o da biziz. Bilim insanları ve bilim kurgu yazarları yaşam formlarının var olabileceği bütün tuhaf düzenleri ve olasılıkları düşünmekten keyif almalarına rağmen, yapılan bütün ciddi dünya dışı yaşam araştırmalarına göre ve kendi durumumuzu model alarak yapabileceğimiz en iyi tahmin, bulabileceğimiz yaşamın Dünya'dakinden çok da farklı olamayacağıdır. Bu durumdan yola çıkarak iki tane çok büyük gereklilik olduğunu söyleyebiliriz. İlki, bizim gibi bir yaşamın suya ihtiyacı vardır. Su ise evrende bulunan en yaygın bulunan moleküllerden oluşur; hidrojen ve oksijen . Ancak bu su, genellikle ya plazma içerisinde buharlaşmış halde ya da buz olarak katı ve donmuş halde bulunur ki, bu iki durum da yaşam barındırması adına kötü şartlardır. Sıvı suya ise rastlamak çok zordur. Çünkü bu suyun bulunacağı ortamın suyun buharlaşmasını engelleyecek bir sıcaklıkta olması gerekir. Bu mükemmel dengeyi tespit edebildiğimiz iki konum bulunuyor; birisi yıldızın yörüngesinde dolanan bir gezegenin yüzeyinde bulunan suyun sıvı halde kalabilmesini destekleyecek oranda ısı aldığı, ne suyun tümüyle buz tutacağı kadar soğuk, ne de tümüyle buharlaşacağı kadar sıcak olmayan yörünge uzaklığı olan yaşanabilir bölgesi; diğeri de gel-git ısısının gerekli enerjiyi ürettiği ve Güneş sistemimizin dış gezegenlerinin bazı uydularında yer alan buz çatlaklarının altıdır. Ancak sadece saf sıcaklık yeterli değildir. Yaşam; etrafta dolaşma, yemek yeme ve üreme gibi şeyleri yapabilmek için enerji kullanan karmaşık bir süreçtir. Bütün bu süreçler mükemmel bir şekilde etkili olmadığı için ortaya artık ısı da çıkarırlar. Ve bu artık ısının çevreden güvenli bir şekilde atılması gerekir yoksa başlayan yaşamı öldürecek derecede sıcaklıkları arttıracak sera gazı senaryoları ortaya çıkabilir. Dünya'da bu artık ısıyı kızılötesi radyasyon şeklinde uzayın boşluğuna atıyoruz. Bir enerji kaynağı ile tüm atıkları koyacağımız yer arasındaki bu karşıtlık, aynı gezegenimizde olduğu gibi benzer bir düzene sahip başka bir gezegende de yaşamın gelişmesine muhtemelen olanak sağlayacaktır. Kara delikler isimlerinden anlaşılacağı üzere karanlıklardır, çünkü çevrelerine ışık yaymazlar. Ancak çok güçlü kütle çekimleri de onları evrende eşsiz kılar. İlk bakışta kara delikler, herhangi bir hayat formu için en az elverişli yerlermiş gibi görünüyor. Neticede kara delikler, saf kütle çekimden oluşan ve olay ufuklarına çok yaklaşan her şeyi içerisine çekerek onları sonsuza dek evrenden ayıran cisimlerdir. Hatta ışık bile onların yerçekiminden kurtulamıyor. Evreni anlamamızın bir yolu da kozmik mikrodalga arka plan ışımasıdır. Bu ışıma, evrenin henüz bebekken yani yaklaşık 380.000 yaşındayken geride bıraktığı radyasyondur ve bütün evrenin en büyük radyasyon kaynağıdır. Bu ışımayı göremiyor olmamızın sebebi ise elektromanyetik tayfın mikrodalga bölgesinde olmasındandır. Bu kozmik mikrodalga arka plan ışıması, mutlak sıfırın yaklaşık 3 derece üzerinde bir sıcaklığa sahiptir. Ancak kozmik mikrodalga arka plan ışıması, kara deliğe düşerken aşırı yer çekiminden kaynaklanan daha büyük enerjilerle çarpışarak maviye kayar. Olay ufkuna çarpmadan önce ise kozmik mikrodalga plan ışıması o kadar çok enerji kazanabilir ki; tayfın kızılötesi, görülebilir ve hatta mor ötesi kısmına kayabilir. Yani başka bir deyişle, kara deliğin yakınlarında kozmik mikrodalga arka plan ışıması, soğuk olmaktan çıkar hatta çok fazla ısınır. Daha da ötesi eğer kara delik dönüyorsa, bu kara delik ışını odaklayabilir ve kozmik mikrodalga arka plan ışımasının gökyüzünde bir Güneş gibi parlamasını sağlayabilir. Yani bu durumda eğer bir kara deliğe yeterince yaklaşabilirseniz, kendinizi şaşırtıcı bir şekilde ısınmış bulabilirsiniz ve üstelik eğer bir gezegenseniz, belki de sahip olduğunuz su sıvı su okyanuslarına dönüşmüş olabilir ki bu da yaşam için muhtemel bir ev anlamına gelir. Ancak yaşamın serpilmesi için bir soğutucuya da ihtiyaç vardır ki bunu da kara delik kolayca sağlayabilir. Kara deliğin yakınında iken kütle çekimsel çarpıklık, olay ufkunun görünüşünü daha da genişleterek onu düşündüğünüzden daha şişkin bir hale getirir. Kara deliğe yeterince yakın olunca (örneğin, olay ufkunun %1'inden az bir yarıçapta), olay ufku gökyüzünün %40'ını kaplayacak şekilde şişerken, sıcak kozmik mikrodalga arka plan ışıması da küçük bir diski dolduracak şekilde büzülür. Bu sırada da eğer gezegeniniz dönüyorsa o zaman gündüz ve geceye sahip olursunuz ve yaşam da işini yapmak için gerekli her şeye sahip olur. Fakat bu yarıçaptaki bir yörünge genellikle aşırı değişken olmakla beraber, kendini o korkunç karanlığa atmaya eğilimli olur. Son zamanlarda bu durumu dengede tutmanın bir yolu olup olmadığını görmek için bu senaryoyu araştıran bir grup araştırmacı, analizlerini The Astrophsical Journal dergisinde yayınladı. Ve bunun işe yarayacağı bir yol buldular. Eğer bir kara delik 1.6x108 kat Güneş kütlesinde olursa ve hızla da dönüyorsa, olay ufkunun çok az üstündeki kozmik mikrodalga arka plan ışımasının tayfın mor ötesi kısmında zirve yaptığı ve korkunç derecede sıcak olmayan kısımda bir yaşanabilir bölgeye ev sahipliği yapabilir. Daha yakın olursa gezegen aşırı kütle çekimi kuvvetinden dolayı yıkıma uğrar, daha uzak olursa kozmik mikrodalga arka plan ışıması soğur. Peki ama bu dar kuşakta ne olur? Araştırmacılara göre; tam kararında olur. Yine de bu araştırma bize yaşam için elverişli bir yer ararken zihinlerimizi açık tutup evrendeki en korkunç yerlerin bile bir potansiyeli olabileceğini düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Yaratılan bu kara delik, olay ufku ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karadelik-yapmak-schwarzschild-yaricapi/", "text": "Eğer bir kütleyi, yüzeyindeki kaçış hızı ışık hızına eşit olacak şekilde bir küreye sıkıştırmak istersek, bu kürenin yarıçapını Schwarzschild Yarıçapı olarak tanımlarız. Elbette ki bu tanım bir yerlerden hatırlıyoruz, kara delikler. Eğer ki bir kütleyi, Schwarzschild Yarıçapı'ndan daha küçük bir alana sıkıştırırsanız bir kara delik elde etmiş olursunuz. Bunu esasında teorik olarak tüm nesnelere uygulayabiliriz. Yani masanızdan, kaleminizden veya diz üstü bilgisayarınızdan da bir kara delik yapabilirsiniz. Tabi ki onu bu yarıçapa kadar sıkıştırabilirseniz. Bir şeyleri kara delik yapmadan önce nasıl yollardan geçiyoruz görelim. Bir metreküpte neler kaç kilogram ediyor bir göz atalım: Su 1.000 kg, Güneş'in çekirdeği yaklaşık olarak 150.000 kg, bir beyaz cüce ~10^9 kg , atomik çekirdek ise ~10^17 kg. Artık nasıl okunduğunu bile bilmediğimiz değerlere geldik. Fakat bu noktadan sonra bir şeyler değişecek. Bir metreküpe atomları doldurduk ve ~10^17 kg geldiğini gördük. Fakat henüz nötron yıldızları ve kara deliklerden bahsetmedik bile. Bir nötron yıldızı çekirdeği için bu değer 10^18 kg olabiliyor. Yani ortam atomdan bile daha yoğun demek. İşte bu yüzden bu yıldızlar nötron yıldızlarıdır, çünkü atomu o kadar sıkıştırmışızdır ki geriye sadece nötronlar kalmıştır. Asıl bomba ise kara deliklerde. Orada bu sayı yaklaşık olarak 10^30 kg. Bu inanılmaz bir değerdir. Madde öylesine bir yoğunluğa sahiptir ki, artık maddenin sıkışması geçilmiş, atomun sıkışması geçilmiş, nötronların sıkışması dahi geçilmiştir. İşte bu sebepledir ki bu objeler bizim için kara deliklerdir. Çünkü bu yoğunlukta maddeye ne olduğu hakkında sizin de görmüş olduğunuz gibi pek bir fikrimiz yok. - Güneş için bu değer birkaç kilometredir. - Eğer Jüpiter'i kara delik yapmak istiyorsanız bir insan boyutlarına sıkıştırmalısınız. - Eğer ki Dünya'yı sıkıştırmak istiyorsanız bu bir küp şekerden bile küçük olmalıdır. - Bir araba için bu değer 10^-23 m'dir. Bu değer bir virüsten dahi trilyonlarca kat daha küçük bir değerdir. Geri kalanları sizin hayal gücünüze bırakıyoruz. Belirli bir büyüklüğün altındakiler artık mikrokaradelik olarak adlandırılıyor, bunlar bildiğimiz karadelikler gibi değil. Burada kütlenin ne kadar sıkıştırılması gerektiğine örnek vermek için kullandık. Daha önce iki bölüm halinde tanıttı... İçinde yer aldığımız evreni bir büt..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karadelikler-her-seyi-yutar-mi/", "text": "Popüler bilim zaman zaman bize öyle şeyler aşılıyor ki, kendi ile ters düşerek bilimsellikten uzak belirli kalıpları ezberlerimize yerleştiriyor. Bunlardan birisi ise hepimizin çok merak ettiği kara delikler ve onların çekim kuvveti konusunda. Karadelikten ışık bile kaçamaz, her şeyi içine çeker cümlesi öyle bir algılanıyor ki, kara delikler bebek bezi reklamlarındaki tüm sıvıyı içine çeken bezler gibi, her şeyi her yerden sonsuza dek içine çeken cisimler olarak kafamızda yer ediyor. Bu cümle her ne kadar doğru olsa da eksik. Daha doğru şekilde anlamak için doğru bir şekilde ifade etmemiz gerekiyor. Bunun için öncelikle belirli kalıpları incelememiz gerek. Bunlardan en başta geleni Schwarzschild Yarıçapı. Tanımı oldukça basittir, küresel yapıya sahip bir kütlenin yüzeyindeki kaçış hızı, bildiğimiz sınır değer olan ışık hızına eşit olduğu nokta Schwarzschild Yarıçapı'dır. Şimdi kara delikten ışık hızıyla kaçabilir miyiz sorusunun cevabını arayabiliriz. Elimizdeki bilgi son derece basit. İlgilileri için Schwarschild Yarıçapı'nın matematiksel hesaplaması aşağıdaki gibi. Burada G, gravitasyon sabiti, c ışık hızı, m cismin kütlesi, r de yarıçapıdır. Schwarzschild yarıçapında, yani kara deliğin yüzeyinde, ulaşılabilecek en büyük değer olan ışık hızı kaçış hızı olduğundan, ışık dahi olsanız kaçamazsınız. Dolayısıyla bu noktadan itibaren ışık dahi dışarıya kaçamaz. İşte bu kara delik olmak için gerekli limit yarıçap-kütle ilişkisini bize verir, zaten kara deliğin kara olarak adlandırılması da bu sebeptendir. Lakin, yüzeyden biraz daha ötede olacak olursanız bu durumda kaçış hızı ışık hızından nispeten daha düşük olacağından ışık bu noktadan kaçabilir. Aşağıda gözlemsel bir çalışmanın sonucu yapılmış bir simülasyon izleyeceksiniz. Simülasyonda kara deliğe yaklaşmakta olan bir yıldız görünüyor. Kısa bir süre sonra, bu simülasyonda altta gösterildiği gibi günlerle ifade ediliyor, yıldız dağılıyor. Kara deliğe yaklaşma anını eğer dikkatle izlerseniz, yıldızın izlediğin yolun esasında kara delik ile aynı doğrultuda olmadığını görebilirsiniz. Yani yıldız ile kara delik kafa kafaya gelmiyor, yıldızın hareketi kara deliği teğet geçecek şekilde. Fakat yıldız kara deliğe yaklaştıkça artan çekim kuvvetinin etkisiyle yörüngesi sapmaya, kara deliğe doğru çekilmeye başlıyor. Bu esnada yıldız giderek artan bir hız kazanıyor. Kara deliğe çok yaklaştığında ise yıldız hala kara delikten bir miktar uzakta. Dolayısıyla yıldız kara deliği deyimi yerindeyse sıyırarak geçiyor. Fakat kara deliğin uyguladığı muazzam çekim gücü yıldız üzerine etkiyerek yıldızın dağılmasına sebep oluyor. Bunu daha iyi anlamak için kara deliği geçip parçalandığı ana dikkat edelim. Bu noktada yıldız mevcut yüksek hızıyla kaçmaya çalışırken, kara deliğin çekim gücüyle de geriye çekilmeye zorlanıyor. Bu iki hareketin altında yıldızın kaderinde spagetti gibi uzayıp parçalanmaktan başka seçenek yoktur. Sonuç olarak yıldızın bir kısmı kazandığı hızdan ötürü uzayda dağılarak ilerlerken bir kısmı kara deliğin etrafında bir toplanma diski oluşturuyor. Simülasyonda kırmızı alanlar az yoğun, beyaz alanlar ise daha yoğun alanları gösteriyor. Dikkat ederseniz yıldızın yalnızca bir kısmı sadece kara delik tarafından yutulmak üzere toplanıyor, bir kısmı ise uzayda paramparça da olsa ilerlemesine devam ediyor. İşte bunun tüm sebebi yıldızın kara delik ile olan yakınlaşma şekli. Burada çekim kuvveti aynı zamanda yıldızı kendine doğru çekerken, aynı zamanda bu çekimden ötürü yıldıza kazandırdığı hızla yörüngesi etrafında bir sapan gibi fırlatıyor. Hatta ve hatta biz bugün kara deliklerin varlıklarını bu sayede bilebiliyoruz. Çünkü yıldız olamayacak kadar büyük kütlelerde görünmeyen bir cismin etrafında dönen yıldızlar mevcut."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karadeliksiz-galaksi-ngc-1300/", "text": "Muazzam bir çubuklu sarmal gökada olan NGC 1300, bizden yaklaşık 70 milyon ışık yılı (21 megaparsek) uzaklıkta yer alıyor. Yaklaşık 110 bin ışık yılını aşan genişliği ve 500 milyarın üzerindeki yıldız sayısı ile, gökadamız Samanyolu'nu gölgede bırakan dev boyutlardaki bu galaksinin dikkat çekici bir özelliği; merkezinde süper kütleli bir kara deliğin yer almayışı. Çoğu insan; ister sarmal, ister eliptik olsun gökadaların merkezlerinde süper kütleli dev bir kara delik olduğunu ve gökadayı bir arada tutan şeyin kara deliklerin çekim gücü olduğunu düşünür. Evet, galaksilerin büyük kısmının merkezinde dev kütleli bir kara delik bulunur ancak, NGC 1300 gibi dev yapılı fakat merkezlerinde kara delik içermeyen istisnalar da vardır. Galaksileri bir arada tutan şey, merkezlerindeki süper kütleli kara delikler değil, galaksinin tümünü oluşturan yıldızların, gaz ve tozun yarattığı ortak kütle çekim etkisidir. Bu durum merkezinde dev kütleli bir kara delik bulunduran Samanyolu için de geçerlidir; galaksimiz merkezindeki kara delik sayesinde değil, galaksimizi oluşturan tüm yapıların ortak kütle çekimi ile bir arada durur. Üstteki fotoğrafta gökadanın merkez bölgesine dikkatle bakarsanız, merkez bölgenin de tıpkı galaksinin kendisi gibi spiral bir yapıya sahip olduğunu görebilirsiniz. Yaklaşık 3.300 ışık yılı çapa sahip bu merkez sarmal, yine diğer galaksilerde görmeye alışık olmadığımız ilginç yapılardan biri. Yazımızın en başında yer alan ve 2004 yılında Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilmiş olan fotoğraf, Hubble'ın şimdiye kadar bir galaksi için çektiği en yüksek çözünürlüklü fotoğraflardan biridir. Bunun sebebi, galaksinin çok güzel görünmesi değil elbette. Yukarıda anlattığımız tuhaflıkları bilim insanlarının daha detaylı inceleyebilmesi için. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 13 Ocak 2017 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karadul-atarcasi/", "text": "Karadul tanımı bir cins örümcekten kaynaklanır: Çiftleştikten sonra dişisinin erkeğini yemekten çekinmediği bir örümcek türünün adıdır. Peki bu terim gökbilime nasıl girmiştir? Çift yıldızlar ortak kütle merkezi çevresinde dolanan yıldızlardır. Eğer bunlardan biri çok yoğun bir nötron yıldızı ise ve bileşenine çok yakınsa, bir takım çekim ve yoğun gama-ışın etkileri sonucu yıldızını yiyip bitiriyor. İşte bu tür sistemlere Karadul atarcaları adı veriliyor. 1988 yılında ilk bulunan Karadul atarcasının katalog adı B1957+20. Burada nötron yıldızının bileşeni bir kahverengi cüceydi ve bu çift, tutulma gösteriyordu. Yani atarcanın o deniz feneri gibi düzenli aralıklarla gözüken ışığı kahverengi cücenin arkasına geçtiği için 20 dakika boyunca görülmüyordu. Çiftin yörünge dönemi ise 9.2 saatti. Bu sistemin kuramsal açıklaması sonradan geldi, nötron yıldızı kahverengi cüceyi bir anlamda yiyordu. Yani onun maddesi zamanla nötron yıldızı üzerine düşüyor ve sistemin açısal momentumunu korumak için bileşenler her gün biraz daha birbirine yaklaşıyordu. Daha sonra benzer atarcalar gözlenince bunlara Karadul Atarcaları adı verildi. Son bulunan böyle bir çiftin katalog adı PSR J1311-3430. Atarca olduğu sadece gama ışınlarında görülebiliyor, radyo veya başka dalgaboylarında ışınım yapmıyor. Bileşenlerin arası Dünya-Ay uzaklığının 1.4 katı, yani 520 000 km. Bu atarcanın çevresinde 93 dakikada bir dolanan acayip bir yıldız var. Neden bu sıfatı kullandım çünkü çapı 88.000 km, yani 140 bin km çapa sahip olan Jüpiter gezegeninden daha küçük fakat, kütlesi Jüpiter'in sekiz katı kadar. Bu ise onu yoğun bir cisim yapıyor, öyle ki Güneşin ortalama yoğunluğunun 30 katı bir yoğunluğa sahip. İşte bu nedenle acayip bir yıldız diyoruz. Atarca'nın kütlesi ise Güneş'in 2,7 katı olarak hesaplanıyor. Bir nötron yıldızı için oldukça iri bir kütle sayılabilir. Yani atarca biraz şişmanlamış. Eğer eş yıldızında yiyecek biraz daha fazla madde olsaydı, büyük ihtimalle atarca bir hipernova patlaması ile yok olacaktı. Atarcanın eş yıldızını yutarken sistemden kazandığı momentum o kadar büyük düzeydedir ki, kendi çevresindeki bir dönüşü sadece 2.5 milisaniye mertebesindedir. Böylesi atarcalara gökbilimde milisaniye atarcası adı veriliyor. Dünya'nın kendi çevresinde 86.400 saniyede döndüşü ile kıyasladığımızda ortaya akıl almaz bir dönüş hızı çıkıyor. Bu bahtsız yıldızın atarcanın çevresinde dönerken bir yılı, bizim zamanımızla sadece 1.5 saat yöresinde. Dolayısıyla Kepler yasasından dolayı çok hızlı dönüyor. Yarıçapı 520 000 km olan çemberin uzunluğunu bulabiliriz; 3.27 milyon km. Yolu zamana böldüğümüzde hızını buluruz, çıkan rakam saniyede 586 km'dir. Yerin Güneş çevresinde saniyede 30 km hızla döndüğünü düşünürsek bu acayip yıldızın yörüngesindeki hızının büyüklüğünü daha iyi anlarız. En üstteki fotoğrafta, Güneş diski ile PSR J1311-3430 atarcasının çevresinde dolanan acayip yıldızın yörüngesi karşılaştırılmıştır. Kozmik Anafor Batman gönüllü il tem..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karanlik-bir-gokyuzu-leo-ii-aslan-cuce-galaksisi/", "text": "Yerel gökada kümemizin hakimlerinden biri olan gökadamız Samanyolu'nun 20'den fazla küçük uydu galaksisi vardır. Bunlardan bir kısmı oldukça görkemli ve hatırı sayılır büyüklüklere sahipken, Leo II Cüce Gökadası gibi bazıları ise; üstte fotoğrafını gördüğünüz gibi acınacak haldeki cüce galaksilerdir. Yerel kümemiz için şu kısa yazımızı, cüce galaksiler için ise bu kısa yazımızı okuyarak daha fazla bilgi almanızı tavsiye ederiz. Yüzbinlerce yıldız içeren bu cüce galaksi bize çok yakın, sadece 700 bin ışık yılı uzaklıkta yer alıyor ve Samanyolu tarafından yavaş yavaş yutuluyor. Öyle ki, gökada içinde yeni yıldız oluşturabilecek gazın neredeyse tümüne Samanyolu el koymuş durumda ve kalan son gaz kırıntılarını da çekmeye devam ediyor. Bu nedenle, Aslan II'de neredeyse hiç yeni yıldız oluşumu yok. Var olan yıldızların hemen hemen tamamı, 8-10 milyar yaşından büyük ihtiyar yıldızlardan oluşuyor. Bir yıldızın, onlarca ışık yılı uzaktan görülebilmesi için çok parlak, yani dev boyutlu bir yıldız olması gerekir. Dev boyutlu yıldızların ise ömürleri çok kısadır; birkaç milyon ile bir milyar yıl içinde süpernovaya dönüşerek yok olurlar. Yani, Leo II galaksisi içindeki tüm dev yıldızlar çoktan ölmüş haldeler. Geriye parlak yıldız olarak yalnızca, Güneş benzeri yıldızların ölmeden önceki son aşaması olan kırmızı dev yıldızlar kalmış durumda. Bunların sayısı da çok az. Hala sağlıklı durumda olan Güneş benzeri ve daha küçük kütleye sahip yıldızlar ise, maalesef uzak (8-10 ışık yılı) mesafelerden çıplak gözle görülemezler. Örneğin Güneş'in yaklaşık 10 ışık yılı çevresinde çoğu kırmızı cüce olan 60'ın üzerinde yıldız yer alır ama, biz bunlar arasında çıplak gözle sadece bir iki tane Güneş'e yakın büyüklükte yıldızı görebiliyoruz. Daha küçük yıldızların ise hiçbirini göremiyoruz. Geceleri gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz neredeyse bütün yıldızlar, onlarca, yüzlerce ışık yılı uzaktaki kısa ömürlü dev yıldızlardır. Yıldızsız bir gökyüzünün bizim galaksimizde nasıl mümkün olabileceği ile ilgili şu makalemizde detaylı bilgi vermiştik. Galaksimiz Samanyolu hala dev yıldızlarla dolu olduğu ve sürekli yenilerini oluşturduğu için, biz Dünya'dan gökyüzüne baktığımızda çıplak gözle beş bine yakın yıldız görebiliriz. Leo II ise artık dev yıldızlara sahip değildir. Ancak, yüzbinlerce Güneş benzeri G sınıfı sarı cüce, K sınıfı turuncu cüce ve M sınıfı kırmızı cüce yıldız içerir. Bu yıldızların çevresinde yaşama uygun binlerce Dünya benzeri gezegen bulunur. Eğer bu gezegenlerden bazılarında gökyüzünü izleyen zeki canlılar varsa, geceleri kapkaranlık bir gökyüzünde güç bela seçebildikleri çok az, belki en fazla on tane yıldızı görebiliyor olmalılar. Hatta gökyüzünde, sistemde yer alan diğer gezegenler haricinde çıplak gözle hiçbir yıldızın görünmediği gezegenler bile olabilir. Normalde Leo II, bizimki gibi genç yıldızlar içeren bir galaksi olsaydı, gökyüzü yıldızla dolu olurdu. Fakat belirttiğimiz gibi, bu galakside bolca yıldız olmasına rağmen, uzaklardan görülebilecek genç parlak dev yıldızlar yok. Kim bilir, yüz binlerce yıldız içeren bir cüce galaksi içinde yaşadıklarının bile farkında değillerdir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karanlik-madde-aginin-ilk-fotografik-kaniti/", "text": "Bilim insanları 4.5 Milyar ışık yılı uzaklığındaki galaksilerin fotoğraflarını toplayarak, karanlık maddenin galaksileri birbirine bağladığının fotografik kanıtını ortaya koydular. Karanlık madde hakkındaki her türden yeni bilimsel görüş, şu an içinde yaşadığımız evren anlayışımızı daha da geliştiriyor. Karanlık madde kavramını ortaya koyan teori zorunluluk olmaktan çıktı. Görebildiğimiz maddeye dayanarak konuşursak, evrenimizin şu an olduğu gibi var olmaması ve işlememesi gerekirdi. Görülebilir madde, galaksileri bir arada tutmak için gerekli olan kütle çekimi meydana getiremezdi. Karanlık madde, bilim insanlarının bu tutarsızlığı açıklamak için kullandıkları bir yol. Evrenimizin bizim göremeyeceğimiz, bir şey absorbe etmeyen, yansıtmayan veya foton yaymayan türden madde barındırması gerektiğini gösterdiler ki, bu da karanlık madde oluyor. Dayalı olduğumuz bilimsel modellere göre karanlık madde; bütün evrendeki toplam maddenin dörtte birinden fazlasını oluşturmalıdır. Karanlık maddenin neyden oluştuğu hala bir gizem olarak bilinmezliğini koruyor ve görülmeyen bir şeyin kanıtını aramak gerçekten yıldırıcı bir iş. Önceden, karanlık maddenin kütle çekimsel etkisi bilim insanlarının sahip olduğu en güçlü kanıttı ama, artık Ontario, Canada, Waterloo üniversitelerindeki araştırmacılar daha iyi bir şeye sahipler: Galaksilerin gerçekte karanlık maddeyle bağlı olduğunun kompozit bir fotoğrafı. Zayıf kütle çekimsel mercekleme olarak bilinen tekniği kullanarak, araştırmacılar karanlık maddenin varlığını göstermek için yıllarca alınan fotoğrafları birleştirdiler. Üstte gördüğünüz birleşik görüntü, 4.5 milyar ışık yılı uzaktaki 23.000'den fazla galaksi çiftinin fotoğrafları kullanılarak oluşturuldu. Bu maddenin tam olarak neyden oluştuğuna dair daha fazla fikir sahibi olmayabiliriz fakat, en azından galaksiler arasındaki varlığının fiziksel bir temsiline sahibiz. Fotoğraf, gerçekten de diğer bilim insanlarının karanlık maddenin varolması gerekliliğini ortadan kaldıracak modeller önerdikleri bir zamanda, karanlık maddeyi ve karanlık enerjiyi onaylamaya yönelik önemli bir adımdır. Bu, karanlık madde anlayışımızı daha yakına getirip evreni bir arada tutma rolünde daha iyi bir anlayış sağlıyor. Var oluş, sayısız parçadan oluşan sonsuz büyüklükteki bir bilmecedir. Bu parçaları birbirine bağlamanın yolunu bulabilirsek, büyük resmi büyük odaklar haline getirir ve yaşadığımız dünyayı gerçekten anlayabilmeye bir adım daha yaklaşırız. Kozmik Anafor'un notu: Elde edilen birleşik fotoğraf, karanlık maddenin kendisinin gerçek görüntüsü değil. Kütleçekim mercek etkisine fazladan yol açtığı düşünülen karanlık maddeyi, fotoğrafların birleştirilmesi sonucu konumu ve miktarı ile sembolize eden, dolaylı kanıt olarak görülebilecek olan bir çalışma."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karanlik-madde-ile-karanlik-enerji-arasindaki-fark-nedir/", "text": "Evrenimize henüz tam anlamı ile anlayamadığımız; gizli ve görülemeyen bir madde ve enerji tarafından hükmediliyor. Kısaca söylemek gerekirse karanlık enerji evrenin genişlemesini hızlandırırken karanlık madde genişlemeyi yavaşlatıyor. Karanlık madde, evrenimizi bir arada tutan bir nevi kozmik çimento gibi çekici güç olarak çalışır. Bu durumun sebebi ise karanlık maddenin kütle çekimi ile etkileşime girmesine rağmen, ışığı hiç bir şekilde yansıtmaması, soğurmaması ve yaymamasıdır. Bu arada karanlık enerji de evrenin her daim hızlanan genişlemesine güç sağlayan itici bir güçtür. Evrenin toplam kütlesinin ve enerjisinin yaklaşık yüzde 68'ine tekabül ettiğinden dolayı karanlık enerji, bu iki kuvvetten daha baskın olandır. Karanlık madde ise bu kütle ve enerjinin yüzde 27'sini oluşturur. Geride kalan yüzde 5'lik kısmı ise bildiğimiz ve her gün etkileşime girdiğimiz sıradan madde oluşturur. 1930'lu yıllarda İsviçreli astronom FritzZwicky, Saç Gökada Kümesi'ni oluşturan yaklaşık 1.000 tane galaksiyi incelerken bu galaksilerin davranışlarında tuhaf bir şeyler olduğunu tespit etti. Galaksiler o kadar hızlı hareket ediyorlardı ki, aslında parçalanmaları gerekiyordu. Bunun üzerine ise bir çeşit kara maddenin bu galaksileri bir arada tuttuğunu düşündü. On yıllar sonra astronomlar Vera Rubin ve Kent Ford da galaksilerin dönüş hızları üzerine çalışırken buna benzer bir olayı gördüler. Galaksinin dış kenarında bulunan yıldızların merkezde bulunan yıldızlardan daha yavaş dönmeleri gerekiyordu. Ki bu şekilde gezegenlerimiz Güneş Sistemi'nde kendi yörüngelerinde dönmektedir. Ancak bunun yerine galaksinin dış katmanlarında yer alan bu yıldızların, yakındaki yıldızlar kadar hızlı ve hatta bazen daha hızlı hareket ettiklerini fark ettiler. Bu sayede de Rubin ve Ford, evreni bir arada tutan bir çeşit görünmez bir maddenin varlığı ile daha fazla kanıt buldular. Vera Rubin, Discover dergisine verdiği bir röportajda dış katmanlardaki yıldızların bile yüksek hızlarda döndüğünü, bu yıldızların yörüngelerinde bu kadar hızla dönmesini sağlayacak büyük bir kütlenin olması gerektiğini ancak bunu göremediklerini belirtmişti. Ayrıca bu kütleye, görünmez kütleli kara madde dediklerini de açıklamasına ekledi. Şu anda astronomlar, bu karanlık maddenin gerçek olduğu ile ilgili başka kanıtlara da sahipler. Hatta karanlık maddenin varlığı o kadar kabul edilmiştir ki, karanlık madde bilim insanlarının evrenin doğumunu ve evrimini anlamaya çalışması için oluşturulan temeller olan kozmolojinin standart modelin bir parçasıdır. Karanlık maddenin varlığını kabul etmeden, buraya nasıl ulaştığımızı açıklayamıyoruz. Fakat bu görünmezlik durumu, karanlık maddenin var olduğu konusunda kesin bir kanıt bulma ve evren modellerinin doğru olduğunu ispatlama konusunda kozmologların üzerinde büyük bir baskıya sebep oluyor. On yıllardır bütün dünyadaki fizikçiler, bu karanlık maddeyi tespit etmek için yüksek teknoloji aygıtları kullanıyorlar. Ancak bu zamana kadar bu kanıtı bulmayı başaran biri olmadı. Astronomlar, evrenimizin genişlediğini yaklaşık bir yüzyıldır biliyorlar. Teleskoplar ile yapılan gözlemler, birçok galaksinin birbirinden uzaklaştığını gösteriyor. Ki bu duruma göre uzak geçmişte bu galaksiler birbirlerine aslında çok yakındılar. Sonuç olarak bu bulgular ile Büyük Patlama teorisi için kanıtlar birikmeye başladı. Buna rağmen astronomlar, yıldızların ve galaksilerin ortaya çıkardığı bu karma kütle çekimin evrenin genişlemesini yavaşlatacağını varsayıyorlardı. Hatta belki de bir gün evrenin Büyük Çöküş ile içe çökeceğini düşünmüşlerdi. Ancak bu fikir, 1990'li yıllarda iki grup astronomun bir şeylerin tuhaf olduğunu belirlemesiyle tabiri caizse çöpe atıldı. Çok uzak galaksilerdeki süpernovaları inceleyen bu araştırmacılar, uzak galaksilerin yakınımızdaki galaksilere göre çok daha hızla uzaklaştıklarını keşfettiler. Yani evren sadece genişlemek ile kalmıyor, bu genişleme hızlanıyordu. Ancak daha sonra yapılan gözlemler de bu varsayımı çürütmek yerine, karanlık enerji kanıtlarını daha sağlam bir hale getirdi. Ancak bu durum, şu anda araştırmacıların karanlık enerjinin ne olduğunu tamamen bildiği anlamına gelmiyor. Hatta bu enerjinin ne olduğunu bilmekten hala çok uzağız. Neyse ki Albert Einstein'ın genel görelilik teorisi ile bu enerjinin evrendeki rolünü tarif edebiliyoruz. Einstein karanlık enerji konusunda hiçbir şey bilmiyordu fakat, denklemleri yeni bir uzayın ortaya çıkabileceğini öne sürüyordu. Einstein ayrıca teorisine daha sonra eklemekten pişman olacağı ve evrenin içe doğru çöküşünü devam ettiren bir kozmolojik sabit eklemişti. Bu fikir de uzayın kendisinin bir enerjisi olduğunu öne sürüyordu. Fakat bilim insanları hala bu kuvveti gerçekten görebilmiş değil."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karanlik-yildizlar-mumkun-mu/", "text": "Deniliyor ki; eğer karadelikler ışığın bile kaçamayacağı kadar güçlü kütleçekimleri olan gökcisimleri ise, yeterince fazla kütleye sahip bir yıldız da kendi ürettiği ışığın kaçamayacağı kadar büyük bir kütleçekimine sahip olabilir. Dolayısıyla böyle bir yıldız büyük miktarda enerji üretmesine ve çok sıcak olmasına rağmen, ürettiği ışık kendi çekiminden kaçamayacağı için bir karadelik gibi karanlık olacaktır. Şimdi, tahmin edileceği üzere, bir gökcisminin yıldız olabilmesi için bellli bir minimum kütleye sahip olması gerekir. Bu alt değer; Güneş'in kütlesinin %7'sine (Dünya'nın yaklaşık 24 bin katı) tekabul ediyor. Daha düşük kütleye sahip gökcisimleri malesef yıldız haline dönüşemiyorlar. Yıldız oluşum süreci ile ilgili şu makalemizden faydalanabilirsiniz. Eğer yıldız olabilmek için bir kütlesel bir alt limit varsa, bir de üst limit olması gerektiğini düşünmemek için bir neden göremiyorum. Hatta benim yerime bunu başkaları düşünmüş ve yaklaşık 120 Güneş kütlesinden daha buyuk bir yıldız olamayacağını hesaplamışlar. Profesör olmak için çok uygun bir isme sahip Sir Arthur Stanley Eddington tarafından belirlenen bu maksimum kütle değerine Eddington Limiti deniliyor. Keza; 100 Güneş kütlesinin uzerinde bir başlangıç kütlesine sahip yıldız, cok kisa surede kütlesinin büyük bölümünü oluşturan dış katmanlarını, çekirdeğinden üretilen çok büyük enerjinin yarattığı muazzam ışınım basıncı sayesinde atacak, makul sayabileceğimiz süper dev yıldız kütlesi olan 40-60 Güneş kütlesine düşecektir. Oluşum aşamasında 100 Güneş kütlesinin uzerinde kütleye sahip yıldızımız, bu muazzam ışınım basıncı yüzünden zaten sahip oldugu maddeyi iterek dış çapını büyüteceğinden, asla ışığın bile kaçamayacağı kadar büyük bir çekim gücüne sahip olamayacaktır. Çünkü bir cismin kütlesi kadar, o cismin kütlesinin ne kadar bir hacme sahip olduğu da kaçış hızının artması açısından önemlidir. Kaçış hızı nedir diye merak ediyorsanız, burada detaylı bir yazımız mevcut. Hal böyle olunca, asla bir yıldızın yüzeyindeki kütle çekim kuvveti ışığın kaçmasını engelleyebilecek kadar büyük olamıyor. İzah etmeye çalıştığımız gibi, 120 Güneş kütlesinden büyük bir yıldızın oluşması çok özel nadir örnekler haricinde pratikte mümkün değil. Nadir durumlar dedik; çünkü hidrojen ve helyum haricinde, metal oranı yüksek olan yıldızlar kimi durumlarda kısa süreliğine 150-160 Güneş kütlesine ulaşabiliyorlar. Tabi bu kütle bile bir yıldızın karanlık olabilmesi için yeterli değil. İsterse 200 Güneş kütlesi olsun, ne fayda; yıldız önünde sonunda yukarıda izah ettiğimiz gibi daha oluşum aşamasında dağılacaktır. Yıldızlar, çok büyük oranda hidrojen (%73-74) ve helyum'dan (%23-24) oluşurlar. Astronomi biliminde, hidrojen ve helyum dışındaki diğer tüm elementler metal ve ağır element olarak adlandırılır. Toplam kütlesinin %2'sinden fazlası hidrojen ve helyum harici elementlerden oluşan yıldızlara; metal açısından zengin yıldızlar denir. Derin Bir Nefes Alın, içimizdeki yı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karasal-terrestrial-gezegenler-ve-yapilari/", "text": "Güneş Sistemi'nde gezegenler karasal gezegenler ve gaz devleri şeklinde keskin hatlarla birbirinden ayrılırlar. Yukarıdaki fotoğraftan da anlayacağınız üzere, adım atabileceğiniz bir yüzeyi olan karasal, başka bir deyişle terrestrial gezegenlerin yapılarına birlikte kısaca bir göz atalım. Birbirine boyut ve yapısal açıdan çok benzeyen Dünya ile Venüs, hala volkanik aktiviteler yaratabilecek sıvı bir manto tabakasına sahipken, daha küçük boyutlardaki Merkür ve Mars soğuyarak bu sıvı mantolarını yitirmiş durumdalar. O nedenle Merkür ve Mars'ta volkanik aktiviteler ve plaka tektoniği görülmez. Bir anlamda jeolojik açıdan ölü gezegenler olarak nitelenirler. Dünya'nın uydusu Ay'ın ise iç yapısı büyük oranda soğumuştur ve hala sıcak kalabilen katı çekirdeği oldukça küçüktür. Ay'da son volkanların bundan 1.2 milyar yıl önce patladığı hesaplanıyor. O tarihten beri Ay da jeolojik açıdan ölüdür. Yukarıdaki görselde, sistemimizdeki karasal gezegenlerin iç yapılarının temelde nasıl olduğunu görebilirsiniz. Sistemimizdeki en büyük terrestrial gezegenler olan Venüs ve Dünya'nın var olan kütlesi, büyük miktarda gazı çevresinde tutabilecek kadar değildir. Dolayısıyla hem Venüs, hem de Dünya, boyutlarıyla kıyaslandığında oldukça ince diyebileceğimiz bir atmosfer katmanına sahiptirler. Yani, Dünya'yı alıp; Newton'un bir ara kafasına düştüğü rivayet edilen elma boyutuna kadar küçültürseniz, atmosferimiz ancak o elmanın kabuğu kalınlığında olacaktır. Ancak, daha büyük kütleye sahip olsalardı, işler biraz değişebilirdi. Bugün gökbilimciler Dünya'dan 2, 3, 4, hatta 10 kat büyük kütlelere sahip ötegezegenler keşfediyorlar. Bunlara süper dünyalar deniliyor. Keşfedilen bu süper dünyaların kütlesi 5-6 Dünya kütlesini aşmaya başladığında, ortaya bizim Güneş Sistemi'nde örneğine rastlayamadığımız yapıya sahip; Neptün gibi gaz devleri ile, Dünya gibi karasal gezegenler arasında yer alabilecek katı bir yüzeye ve çok kalın ve yoğun atmosfere sahip gezegenler ortaya çıkıyor. Böyle bir gezegen hakkındaki yazımızı bu linkten okuyabilirsiniz. Neptün, Uranüs, Satürn ve Jüpiter gibi gezegenler; aslında oldukça büyük kütleli karasal gezegenlerin çevresinin çok çok büyük miktarlarda gazla kaplanması ile oluşuyor. Bunun nedeni, büyük boyutlardaki karasal gezegenlerin kütle çekimlerinin Dünya ve Venüs gibi küçük karasal gezegenlerden çok daha güçlü olması. Böylelikle, oluşum aşamasında çevrede var olan çoğunluğu hidrojen ve helyumdan oluşan gaz, bu gezegenlerin çevresinde birikiyor. Evet, bu dev gezegenlerin merkezlerinde tıpkı Dünya gibi kaya ve metalden oluşan yapılar mevcut. Ama artık o merkezdeki yapıya gezegen değil; gezegenin çekirdeği diyoruz. Örneğin, yaklaşık 120 bin km çapa sahip olan Satürn gezegeninin merkezinde yaklaşık 20 bin km çapa ve 25 Dünya kütlesine sahip bir katı çekirdek yer aldığı hesaplanıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/karbon-temelli-hayat-yaygin/", "text": "Karbon'dan oluştuk, oksijen soluyoruz ve su içiyoruz. Ancak yapı taşlarımız olan atomlar ve bize hayat veren oksijen atomları Big Bang ile oluşmadılar. Hepsi eski, kısa ömürlü ancak devasa Nesil-III yıldızların kalplerinde füzyon ile dövüldü. Güneşimizden yüzlerce kat daha büyük olduğu düşünülen bu yıldızlar yaklaşık bir kaç milyon yıllık ömürlerini tamamlayarak birer süpernova görkemi ile patladılar ve böylece evrene bizim yapı taşlarımızı saçıldı. Bugün uzay-zamanda uzaklara/geçmişe bakarak evrenin ilk milyon yıllarını inceleyip bu ilk yıldızları görmeye çalışıyoruz. Kolay değil evrende 12-13 milyar yıl geçmişe bakıp, galaksilerin bile soluk benekler olduğu yerlerde bu ilk yıldızları bulmaya çalışmak. Bu ilk yıldızların ölümü ile büyük patlamadan beri sadece hidrojen, helyum ve lityum içeren evrene ilk kez oksijen ve karbon atomları saçıldı. Günümüzde evrende en çok bulunan elementler sıralamasında hidrojen ve helyumdan sonra oksijen ve karbonun gelmesi de bu yüzdendir. Bu iki atomun üretimi ilk yıldızların doğumu ile başlamıştır, bir anlamda sizi siz yapan bütün atomlar neredeyse evrenle yaşıt olabilirler. Çevrenizde gördüğünüz her yaşam kırıntısı, karbon ve oksijenle şekillenmiştir. Nasıl ki yıldızların temel yapı taşı helyum ve hidrojen ise, hayatın yapı taşı da bu iki elementtir. Evrenin genelinde olduğu gibi Güneş Sistemi'mizde de bu miktar dağılımı benzerdir, oksijen ve karbon üçüncü ve dördüncü sıradadır. Güneş sisteminin oluşumu sırasında gezegenler farklı miktarda element kompozisyonu ile oluşmuş olsa da oksijen ve karbon miktarının yüksekliği dünyamızı yaşanır kılmıştır. Dünyamızda yaşamın karbon bazlı oluşu şans değildir, başka hiçbir atom, karbon ile oluşabilecek organik bileşenler miktarının yanına yaklaşamaz bu sebeple evrende keşfetmeyi beklediğimiz canlı türlerinin de çoğunun karbon bazlı olmasını beklemekteyiz. Elbette orada bir yerde karbon yerine silikon yada sülfür temelli ve su yerine amonyak, metan ya da başka hidrokarbonlar kullanan canlılar vardır. Ancak bu karbon bolluğunda bu canlıların yüzdesi çok daha az olacaktır. Bu yüzden bize ya da en azından Dünya'da tanıdığımız diğer canlılara benzer canlılar arıyoruz, en çok onlardan bulma ihtimalimiz olduğunu biliyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kartopu-dunya/", "text": "Bazı bilim insanlarına göre, gezegenimiz günümüzden yaklaşık 650 milyon yıl kadar önce tamamen buzla kaplanmıştı. Ortalama dört km kalınlığındaki bu buz tabakası, okyanuslar dahil olmak üzere yeryüzünün tamamını örterek Güneş ışığını büyük oranda yansıtıyor ve zaten soğuk olan yeryüzünün daha da soğumasına neden oluyordu. Dünya'nın dev bir kartopunu andırdığı milyonlarca yıl süren bu dönemin, daha önceki çağlarda da birkaç kez tekrarlandığı düşünülüyor. Elbette bu durum yeryüzündeki yaşamı da oldukça olumsuz etkilemişti. Okyanuslar haricinde karasal tek hücreli yaşamın neredeyse tümü yok olurken, okyanuslarda yaşayan canlıların da büyük kısmı ortadan kalkmıştı. Bu dönemde hala hayatta kalabilen tek veya çok hücreli canlı türlerinin hepsi, sadece okyanus diplerindeki sıcak su bacalarının çevresinde varlığını sürdürebilmişti. Jeolojik kayıtlar, Dünya'nın bu çok soğuk dönemden volkanik aktivitelerle atmosfere salınan karbondioksit gibi sera gazları sayesinde kurtulduğunu gösteriyor. Dünya'nın yeniden ısınmaya başlamasının Kambriyen Patlaması denilen süreci tetiklediği ve okyanuslardaki yaşamın büyük bir türleşme patlaması ile tüm yeryüzüne yayıldığı düşünülüyor. Kartopu Dünya görüşünü tatmin edici bulmayan ve aksi yönde görüş bildiren hatırı sayılır oranda bilim insanı da var. Şu an için bu görüş jeologlarca büyük oranda kabul görmüş olsa da, tartışmalar hala sonuçlanmış değil. Not: Kartopu Dünya olgusu, toplum genelinde bilinen Buzul Çağı kavramı ile ilgili değildir. Günümüzden üç-beş milyon yıl önceye tarihlenebilen bilindik Buzul Çağı'nda, Dünya'nın tamamı değil, yaklaşık %30-35'lik bölümü buzlarla kaplanmış, geri kalan alanlarda iklim ılıman özelliğini sürdürmüştü."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/katir-surucusuydu-unlu-bir-astronom-oldu/", "text": "Los Angeles şehir merkezinin yaklaşık 55 km kuzey doğusunda, Pasadena sınırları içinde bulunan Wilson Dağı 1907-1948 yılları arasında adeta bilimin ve astronominin kalbinin attığı yerdi. En büyük keşifler burada kurulu 100 inç çapında (2,54 metre) Hooker teleskobu kullanılarak yapıldı. Edwin Hubble ve ekibi inanılmaz keşiflere imza attılar ve bilim dünyasında hala dahi en fazla tartışılan konularda gözlemler yaptılar. Yeni galaksileri keşfettiler. Evrenin genişlediğini hesap ettiler. Doppler efektini ışığa uyguladılar. Samanyolu galaksisinde sanıldığı gibi 10 bin yıldız değil en az 400 milyar yıldız olduğunu keşfettiler. Işığın hızını doğruya en yakın biçimde ilk kez Mount Wilson Gözlemevi'nde ölçtüler. Samanyolu Galaksisi'nden başka, içlerinde böylesi milyarlarca yıldız ihtiva eden en az 300 milyar büyük galaksi daha olduğunu buldular. Böylesine önemli bir mekanı, burnumun dibinde dururken ziyaret etmezsem olmazdı. Bir pazar günü Wilson Dağı'nın yolunu tuttum. Pasadena'da bulunan NASA JPL'i geçtikten sonra yaklaşık 45 dakika yol alıp, keskin virajlar ve yüksek uçurumlardan geçerek Wilson Dağı'nın tepesine ulaştım. Büyüleyici ve güzel bir manzaranın yanında bilim tarihi açısından en önemli keşiflerin nasıl yapıldığını anlatan rehberimiz, bir bir tesisleri gezdiyor ve George Ellery Hale'in bu teleskopları hem kendisi, hem de zengin iş adamlarından topladığı yardımlarla nasıl kurduğunu anlatıyordu. Beklediğimden çok daha ilginç detaylar vardı ve duydukça hayret ediyordum. Bütün teleskopları gezip, gün doğumundan gün batımına kadar her gün Güneş'i gözetleyen cihazları gördükten sonra, en son 100 inçlik teleskobun olduğu binaya girdik. İşte karşımda Edwin Hubble'ın kullandığı 1907'den 1948'e kadar Dünyanın en büyük Teleskobu ünvanını taşıyan, Evrenin genişlediğini bulmamıza yarayan, bilime büyük katkıları olan Hooker Teleskobu duruyordu. Bundan sonra rehberin anlattıkları bir kulağımdan girdi, ötekinden çıktı. Hubble'ın kullandığı bu teleskobu iyice inceleyip resimlerini çektim. Çıkışta ise, 1929'da Einstein'ın ziyaret edip resim çektirdiği aynı noktada resim çektirdim. Milton Humason, 1891 yılında Minnesota eyaletinin Dodge Center şehrinde dünyaya geldi. 14 yaşına gelince Wilson Dağı'nda yaz kampı için ailesi onu Los Angeles'a gönderdi. Los Angeles'a ve özellikle Wilson Dağı'na hayran kalan genç Milton, ailesini bir yıl okula ara verip burda kalmak için ikna etti. Sonrasında ise okula bir daha dönmedi. Wilson Dağına gözlemevi kulurken katırlarla malzeme taşıdı. İnşaat bitme zamanlarına doğru gözlemevinin inşaatını yapan baş mühendisin kızı Helen Dowd'a gönlünü kaptırdı ve her ne kadar babasının gönlü olmasa da kısa zaman sonra evlendiler. Edwin Powell Hubble'ın babası, oğlunun avukat olmasını istiyordu ve İngiltere'ye babasının zoruyla hukuk okumaya gitti. Ancak eğitimini tamamlayamadan babası vefat etti. Kızkardeşleri ve annesine bakmak için İngiltere'deki okulunu bırakıp, gemiyle Amerika'ya dönerken güvertede yıldızları seyre daldı. Yıldızlı semalardaki haşmeti en iyi izleme yerlerinden biri denizle açılmaktır. Çünkü etrafta hiçbir ışık olmaz ve gökyüzü bütün azametiyle görüntülenebilir. Hubble yıldızları incelerken ne olmak istediğine karar verdi. Gemiden iner inmez Chicago'da astronomi okudu. Mezun olunca Wilson Dağında gözlemevi kuran George Hale'e bir mektup yazarak, zamanın en büyük teleskobunda çalışmak istediğini bildirdi. Hale Hubble'ın bu isteğini kabul etti. Lakin Hubble I. Dünya Savaşı çıkınca askere çağrıldı. Savaş bittikten sonra Hale'e bir mektup daha yazarak iş teklifinin hala geçerli olup olmadığını sordu. Hale geçerli olduğunu söyledi. Bunun üzerine Edwin Hubble Los Angeles'a gelip Wilson Dağı'nda kurulan en büyük teleskobun başına geçti. Astronomlar Güneş battıktan sonra çalıştığı için, Edwin Hubble'a gece yardımcı olacak bir elemana ihtiyaç vardı. Ailesi olanlar ise geceleri çalışmak istemiyordu. Tam bu sırada, astronomları ve bilim adamlarını katırlarla gözlemevine taşıyan, liseden terk Milton Humason bu göreve talip oldu ve George Hale bu başvuruyu eleştirilere rağmen kabul etti. Hubble hesapların nasıl yapılacağını anlatıyor genç Milton yapıyordu. Teleskop kullanmayı öğrenen Milton Hubble'ın gelemediği gecelerde kendi başına çalışıyordu. Yeni mesleğinin adı da teleskop operatörü olmuştu. Hubble ile birlikte evrenin hesaplarını, galaksilerin uzaklaşma hızını x olarak hesapladılar. Madem evren genişliyordu, o halde her geçen yıl bu galaksiler daha da yakın olmalıydı diyerek geriye dönük hesap yaptılar. Ufak tefek hatalarla evrenin bir zamanlar tek bir noktada birleştiğini ancak büyük bir patlama ile uzaklaşmaya başladığını hesapladılar. Einstein'ın hayatımın en büyük hatası dediği durgun evren teorisinin tarihe karışıp bilinen evrenin bir başlangıcı olduğunun ispatında büyük rol oynadılar. Onlar keşfettikçe isimleri bilim dünyasında sürekli duyulmaya başladı ve dünyanın her bir yerinde tanınır oldular. Katır sürücüsü olarak işe başlayan Milton Humason dünyada en çok tanınan astronomlardan birisi oldu. Astronomiye katkılarından dolayı Ay'da bir kraterin adı Humason olarak isimlendirildi. Aynı şekilde bir yıldızın adı da Humason-Zwicky stars olarak isimlendirildi. Ünlü astronom Carl Sagan Cosmos: A Personal Voyage belgeselinin 10. bölümünde Humason'un hayatını anlattı. Humason'un çektiği resimlerden birinde Pluto mini-gezegeni de vardı. Fakat onu keşfeden başkası oldu. Yaptığı işlerin çoğu ise eğitim durumundan dolayı Hubble'a maledildi. Milton Humason 1954 yılına kadar Mount Wilson Gözlemevi'nde çalıştı. 1948'de ise Palomar Dağında 200 inçlik (5,08m) ve Hooker Teleskobunun 2 katı büyüklükte yeni bir gözlemevi devreye girdi ve 1993 yılına kadar da dünyanın en büyük teleskobu olarak kaldı. Bu sebeple Mount Wilson Gözlemevi ehemmiyetini yitirdi. Bizim ise şu an Erzurum'da 4 metrelik bir telekobumuz yapılıyor. Yani Amerikalıların 1948-1993 yılları arası kullandığı ve devri biten teleskopdan 1 m daha küçük bir teleskop. Buna rağmen çok iyi bir gelişme. Gelecek yazılarımdan birinde, 1948-1993 yılları arası dünyanın en büyük teleskobu ünvanını taşıyam Palomar Dağındaki Hale teleskobunu ziyaretimden izlenimlerimi anlatağım."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kayseri-bilim-merkezi-bilim-senligi/", "text": "31 Aralık 2016 2 Ocak 2017 tarihleri arasında; Kayseri Büyükşehir Belediyesi ve TÜBİTAK işbirliği ile Kayseri Bilim Merkezi tarafından yapılacak olan Bilim Şenliği, herkese açık ve ücretsiz olacak. Cuma, cumartesi ve Pazar devam edecek olan şenlik, üniversitelilerin final stresini atması için güzel bir fırsat. Özellikle Mars sergisini kaçırmayın; Mars'ta kurulması düşünülen kolonilerde yaşamın nasıl olacağını tecrübe etmek isterseniz, simülatörleri denemelisiniz. Şenlikte, Erciyes Üniversitesi Amatör Astronomi Kulübü ASTER de tam kadro olarak yer alacak. Kayseri'de Türkiye'nin İlk Radyo Astronomi Çalışmaları Yapılacak! NASA Uzaylıları Biliyor Ama Halktan Gizliyor! Kimi zaman üstad İlber Ortaylı'nın ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kayseride-turkiyenin-ilk-radyo-astronomi-calismalari-yapilacak/", "text": "Ülkemizde havacılığın merkezi olarak bilinen Kayseri şehri, aynı zamanda Türkiye'nin ilk ve tek radyo teleskobuna da ev sahipliği yapan şehir konumunda. Yakında, Türkiye'nin Radyo Astronomi alanında da merkezi olmaya hazırlanıyor. Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük'ün yaptığı açıklamada, üniversite bünyesinde yer alan radyo teleskobun, artık akademik çalışmalar ve araştırmalarda kullanılmaya hazır hale geldiği belirtiliyor. Radyo Astronomi, gökcisimlerinden gelen ve optik teleskoplar yoluyla algılanması mümkün olmayan ışık dalga boylarının incelendiği, astonominin önemli bir alanıdır. Önemli bir teknoloji ve bilgi birikimi gerektiren bu alanda çalışmaların yapılabilmesi için, Erciyes Üniversitesi bünyesinde uzun yıllardır araştırma ve geliştirme faliyetleri sürdürülüyordu. Şu anda kullanıma hazır haldeki 12.8 metre çaplı radyo teleskop ile, uzak galaksilerden gelen ışımalar, kuazarlar ve pulsarlar gibi radyo dalga boyunda aktif olan gizemli gökcisimleri gözlemlenip, uluslar arası alanda yapılan gözlem ve araştırmalara ortak olunabilecek. Arecibo Mesajı: Merhaba Uzaylılar, Biz Buradayız! #NeBilim Yarışması Halk Oylaması Sona Eriyor!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kendi-uzay-geminizi-yaparsaniz-nereye-tescil-ettireceksiniz/", "text": "Bir ev satın aldığınızda tapuya, bir otomobil aldığınızda trafik tescile gidip aldığınız malın adınıza kaydettirilmesi gerektiğine günlük deneyimlerinizden aşinasınız. İnsanoğlu birçok şeyi kayıt altına almayı sever. Amaç, tescil edilen her neyse ona ait haklarımızın açıklığını, korunumunu sağlamak ve bunlara resmiyet kazandırmaktır. Uzay araçlarının tescili meselesi özel önem arz etmektedir. Çünkü bir aracın belirli bir rejime göre tescil edilmesi, o aracın hukuki niteliği ve tabi olacağı hukuki rejim için kuvvetli bir göstergedir. Uzay nesnelerinin tescilindeki temel amaç, araç üzerinde birtakım hususlarda yetki ve sorumluluk sahibi devletin belirlenmesini sağlamaktır. Bu hususta uzay araçları için getirilmiş uluslararası boyutta bir Uzay Araçları Tescil Sistemi bulunmaktadır. 12 Kasım 1974 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 3235/29 sayılı kararıyla kabul edilen Uzaya Fırlatılan Cisimlerin Tescili Sözleşmesi ile uzay çalışmalarında bulunan devletlerin bir dünyasal yörüngeye veya daha ötesine göndermiş oldukları uzay araçlarının kaydına yönelik ve bu kayıtlarda izlenecek usuller belirlenirken, ortak girişim halinde yürütülen çalışmalarda kaydın geçerliliğine yönelik hükümler de getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti 28.4.2004 tarihinde bu sözleşmeyi, sözleşmenin hükümlerini yalnızca diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulayacağı çekincesini beyan ederek kabul etmiş ve sözleşmeye taraf olmuştur. i. Bir uzay cismini uzaya fırlatan ya da fırlattıran devleti, ii. Ülke sınırları içinden veya tesislerinden uzay cismi fırlatılan devleti, b) Uzay cismi terimi bir uzay cisminin parçalarını olduğu kadar, onu gönderen uzay aracı ve onun parçalarını da kapsar. c) Tescil eden Devlet terimi, 2'inci maddeye uygun olarak uzaya fırlatılan cismin tescil işlemini yapan devleti ifade etmektedir. İkinci maddede ise bir uzay cismi, Dünya etrafında bir yörüngeye girmek veya daha uzağa gitmek üzere fırlatıldığında cismi uzaya fırlatan devlet kayıtların tutulduğu tescil sistemine kaydettirmek suretiyle cismin tescil işlemini yaptıracağını ve de uzaya cisim fırlatan her devlet, böyle bir tescil işlemi yapıldığını Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ne bildireceği hükmü yer almaktadır. Bir uzay cismi ile ilgili olarak cismi fırlatan iki veya daha fazla devlet söz konusu olduğunda, uzaya cisim fırlatan devletler arasında uzay cisminin ve ilgili personelin yetki ve kontrolüne ilişkin kendi aralarında yapılmış veya yapılacak ilgili anlaşmalara bağlı kalınarak cismin tescil işlemini hangi devletin yapacağını, bu devletler ortak bir şekilde belirleyecektir. Örneğin TURKSAT 4A ve RASAT uydularının tescili bu çerçevede Türkiye adına Rusya tarafından yaptırılmıştır. - Tescil eden her devlet Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ne mümkün olan en kısa sürede, kendi tescil sistemindeki her uzay cismi ile ilgili olarak aşağıdaki bilgileri verecektir. a. Uzaya cisim fırlatan devlet veya devletlerin isimleri, b. Uzay cismini tanıtan uygun bir isim veya tescil numarası, c. Fırlatılış tarihi ile fırlatılış bölge veya yeri, d. Aşağıdakiler dahil olmak üzere temel yörünge parametreleri, i. Yörüngenin ekvator düzlemini kestiği noktalar arasındaki süre, - Tescil eden her devlet Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ne zaman zaman kendi kayıt sistemindeki bir uzay cismine ilişkin ilave bilgi verebilir. - Tescil eden her devlet, hakkında daha önce bilgi verdiği dünya etrafındaki bir yörüngeye yerleştirilmiş ancak artık yörüngede olmayan uzay cisimleriyle ilgili olarak, mümkün olan en geniş şekilde ve mümkün olan en kısa sürede Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ne bilgi verecektir. Eğer ki uzaya fırlatılan cisim özel bir şirkete ait ise şirketin faaliyet gösterdiği Devlet, bu bilgilere ilave olarak şirketin de ismini ekleyerek BM Sicili'ne kaydı yaptıracaktır. Sözleşmenin üçüncü maddesinde, sözleşme gereği içinde yer alan bilgilerin incelenmesi serbest olan bir sicilin tutulmasını sağlama görevini Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ne vermiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'i, 4'üncü madde uyarınca verilen bilgilerin kaydedileceği bir Tescil Sistemi'ni muhafaza edeceği ve bu Tescil Sistemi'ndeki bilgilere tam ve açık erişim sağlayacağı ifade edilmektedir. Bu tescile çevrimiçi olarak erişim mümkündür. Özetle, hava araçlarının tescili ve standartları benzeri bir gelişim göstermesi beklenen uzay araçları tescil sistemi uzay faaliyetlerinin artması ile daha da acil bir önem arz etmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, hava araçlarının tescili uyrukluk ilişkisi doğurmaktayken, uzay hukukuna dair antlaşmalarda uzay nesnelerinin tescilinin uyrukluk ilişkisi doğurduğundan hiç söz edilmemiştir. Bu uzay araçlarının tescil hukuku açısından mühim bir eksikliktir. Hava araçlarından farklı olarak, her bir fırlatılan uzay nesnesinin fırlatan devlet tarafından bir ulusal sicile tescil edilmesi ve bu tescilin BM Genel Sekreteri'ne bildirilmesi gerekir. Genel Sekreter de kendisine verilen bilgiler uyarınca bir sicil tutmak ve buradaki bilgilere erişimin açık olmasını sağlamakla yükümlüdür. Tescil Sözleşmesi madde iki gereğince, fırlatan devlet yörüngeye veya daha ötesine fırlatılan uzay nesnelerinin tescili için yükümlülük üstlenmiştir. Magna Carta Libertatum, Yüce Roma h... Henüz az sayıda ülke uzay alanında ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kepler-452b/", "text": "NASA'nın Kepler görevi kapsamında, ilk defa yaşanabilir kuşakta yer alan Dünya benzeri olma olasılığı çok yüksek bir gezegenin varlığı kesin olarak saptandı. Üstelik bu gezegen Güneş ile çok benzer bir yıldızın etrafında dolanıyor! Kepler-452b adı verilen gezegen, şu zamana kadar Güneş benzeri yıldızların çevresinde bulduğumuz gezegenler arasında, yaşanabilir kuşakta yer alan en küçük gezegen. Ön bilgi: Yaşanabilir Bölge , bir yıldızdan Dünya'nın Güneş'ten aldığı kadar ısı ve ışık aldığı uzaklığa verilen isimdir. Yıldızına böylesi bir uzaklıkta yer alan gezegenin yüzeyindeki su, sıvı halde bulunabilir. Yıldızına kuşaktan daha yakın gezegenlerin yüzeyindeki suyun tamamı buharlaşırken, daha uzakta yer alan gezegenlerin yüzeyindeki suyun tamamı donmuş haldedir. Yıldızın yaydığı ışınımın şiddetine göre yaşanabilir bölgenin uzaklığı da değişir. Örneğin Güneş ile aynı kütle ve yaştaki bir yıldız için bu uzaklık 110-280 milyon km arasındaki bir yörüngeye tekabül eder. Eğer bir gezegenin yüzeyinde bildiğimiz türde, Dünya benzeri bir yaşam gelişecekse, gezegen yıldızının yaşanabilir bölgesinde yer almak zorundadır. Gökyüzünde Kuğu takımyıldızı yönündeki, bizden yaklaşık 1.400 ışık yılı uzaklıkta yer alan bir yıldızın çevresinde döndüğü tespit edilen Kepler-452b ile birlikte, Kepler Uzay Teleskobu'nun keşfettiği doğrulanan toplam gezegen sayısı 1.030 olmuş oldu. Yüz milyarlarca gökada içerisinden, yalnızca bizim gökadamızda bulunan yüz milyarlarca yıldız sisteminde bulunabilecek gezegen sayısını düşünün. Daha bunlardan 1.030 tanesine baktık ve Dünya'nın kuzeni olabilecek bir gezegen bulduk. Üstelik etrafında dolandığı yıldız dahi Güneş'imiz gibi G2 tayf türünden bir yıldız. Eğer bir kart oyununu yeterince uzun süre oynarsanız, bir süre sonra aynı oyunu oynamanız kaçınılmazdır. Her ne kadar düşük olasılıklı da olsa. Kepler-452b yarıçap olarak Dünya'mızdan %60 daha büyük bir gezegen. Yani aslında bir Süper Dünya. Henüz kütlesi ve kimyasal yapısındaki araştırmalar sonuçlanmadı fakat, Kepler-452b'nin kayaç yapılı olma şansı oldukça yüksek görülüyor. Gezegen Dünya'dan %60 büyük olmasına karşılık yıldızının etrafındaki bir turunu 385 günde tamamlıyor. Bu süre Dünya'dan sadece 20 gün daha fazla. Ayrıca kendi yıldızı olan Kepler-452 ile arasındaki uzaklığı, Dünya ile Güneş arasındaki mesafeden yalnızca %5 daha fazla. Not: Güneş ile Dünya arasındaki uzaklık ortalama 150 milyon km'dir. Kendi yıldızına bu mesafeden yalnızca %5 daha uzak bir yörüngede dolanan Kepler 542b gezegeninin yıldızına uzaklığı yaklaşık 158 milyon km olarak hesaplanıyor. Keşfedilen gezegenin çevresinde dolandığı Kepler-452 yıldızı; bizim Güneş'imizden 1.5 milyar yıl daha yaşlı, yani 6 milyar yıl yaşında. Güneş ile aynı yüzey sıcaklığına sahip, yarıçapı %10 daha büyük, parlaklığı ise %20 daha fazla. Bu da, keşfettiğimiz gezegenle arasındaki mesafe düşünüldüğünde, gezegenin şu an Venüs'ün Güneş'ten aldığı kadar ısı ve ışık aldığını gösteriyor. Bu sorunun cevabı hem evet, hem hayır. Ancak şu bir gerçek ki, Güneş'in neredeyse ikizi bir yıldızın etrafında, Dünya'nın şu an Güneş'e bulunduğu uzaklığın hemen hemen aynı yörüngede dolanan ve çok çok büyük ihtimalle kayalık yapıda olan bir gezegeni ilk kez keşfettik. Belki de Dünya Versiyon2 olarak adlandırabileceğimiz bu gezegenin Süper Dünya sınıfında yer alması, üzerinde yaşam için gerekli altyapının var olma ihtimalini artırıyor. Çünkü, süper dünyaların kütleçekimi gezegenimizden çok daha fazladır ve bu nedenle ciddi bir atmosfer sahibi olmaları kaçınılmazdır. Ek Bilgi: Süper Dünya olarak nitelenen gezegen sınıfı, Dünya'nın 1.8 katı kütleden başlayarak 5-8 katı arasında kütleye sahip olan gezegenleri kapsar. Süper Dünya sınıfındaki gezegenler, Dünya'dan daha fazla kütleçekimine ve çapa sahip olmalarına karşın; yüzeyleri kayalık, buzul veya okyanus benzeri yapıya sahiptir. 8-10 Dünya kütlesinin üzerindeki gezegenler ise; yüzey diyebileceğimiz bir yapısı bulunmayan, Neptün, Uranüs, Jüpiter benzeri dev gezegenlerdir. Onlar da kütlelerinin büyüklüğüne göre buz devi ve gaz devi olarak farklı sınıflara ayrılırlar. Kütle kavramı hakkında bilgi sahibi olmayanlar, kütleyi aynı şey olmasa bile ağırlık olarak düşünebilirler. Ayrıca, bir süper dünya yine güçlü kütleçekimi sayesinde yüzeyinde yer alan sıvı suyu bizim Dünyamız gibi gezegenlerden çok daha uzun süreler boyunca koruyabilir. Örneğin şu anda Kepler-452b'nin aldığı kadar Güneş'ten ısı ve ışık aldığını söylediğimiz Venüs, yaşadığı küresel ısınma nedeniyle geçmişte yüzeyinde bolca var olan suyu kaybetmiştir. Bunun sebeplerinden biri manyetik alandan yoksun oluşu, bir diğeri de bizim gezegenimiz Dünya ile hemen hemen aynı olan yerçekimidir. Bu yerçekimi, ısınıp buhar haline gelen ve atmosferin üst kısımlarına yükselen su moleküllerinin gezegenden hızlı bir biçimde kaçmasını önleyemeyecek kadar düşüktür. Bir gezegenin, atmosferinde var olan suyu kaybetmesini sağlayan mekanizma şu şekilde işler: Gezegenden buharlaşarak yükselen su molekülleri, atmosferin üst katmanlarında büyük oranda yıldızdan kaynaklanan kozmik ışınların etkisi ile hidrojen ve oksijen atomlarına ayrışır. Bu ayrışan atomlar, oldukça sıcak oldukları için yüksek enerji sahibidir ve gezegenin kütleçekiminden kurtulabilecek hıza ulaşarak gezegenden uzaklaşırlar. Eğer gezegen kayda değer bir manyetik alana sahip değilse , Güneş rüzgarları ayrışmış olan bu molekülleri hızlı bir biçimde süpürür. Bu uzun süreç sonunda gezegen bünyesindeki suyu kaybeder. Ancak, Kepler-452b'nin -henüz tam olarak bilinmeyen ama- Venüs ve Dünya'dan birkaç kat büyük olduğu aşikar kütlesi, bir küresel ısınma yaşansa dahi gezegenin barındırdığı suyun kaybını azaltabileceği anlamına gelir. Yani, Kepler-452b, yaklaşık 6 milyar yıllık yaşam sürecinde nasıl bir iklimsel felaket yaşamış olursa olsun, hala bol miktarda suya sahip olmalı. Dolayısıyla NASA bilim insanlarını basın açıklaması yoluyla duyuru yapmaya iten motivasyon, bu gezegenin yüzeyinde sıvı suyun çok büyük ihtimalle hala bulunuyor olması. Bu da, gezegeni Dünya benzeri yaşamın varlığı için en büyük aday haline getiriyor. Nasa'nın ilgili duyurusuna bu linkten ulaşabilirsiniz. Nasa'nın Kanada ve Japonya uzay aja... Evrenin keşfi serüvenimizde en çok ... Bir gezegenin manyetik alanının olması için iki şart hızlı dönüş ve büyük bir uydusunun olmasıdır. Eger ki Mars'ın da büyük bir uydusu olsaydı yeterince hızlı olan dönüşü uydu ile etkileşime geçerek çekirdeğinin aktif olmasını saglar, bu da hem atmosferini tazeleyecek bir volkanizmaya ve onu koruyacak bir manyetik alana sahip olabilirdi. Venüs de bu yüzden kaybediyor. Bulunan bu gezegen hakkında konuşmak gerekirse insanların yaşayamayacağı kadar yüksek kütleçekimine sahiptir, kütlesi de 2 Dünya kütlesi olur ki bu da en az 15 m/s kütleçekim ivmesine tekabül eder. Kalbimizin bu çekimde beynimize yeterince kan pompalayabilmesi icin 1 metre boyunda falan olmamız gerekir. Tahminimce orada yaşam varsa cüce boyutlarda ve sürüngen yaşam vardır. Bizim derin su balıkları da orada yüzeyde yaşıyordur. Ayrıca gezegenin atmosfer basıncı metan gibi gazları da sıvıya çevirebilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kepler-51-ve-pamuk-seker-gezegenleri/", "text": "Dünya, Mars ve Venüs gibi karasal gezegenlerin yoğun demir çekirdeği ve kayalık örtüsü vardır. Jüpiter ve Satürn gibi dev dış gezegenler çoğunlukla gaz ve sıvıdır. Gökbilimciler, bu gezegenlerin bulut katmanlarının içine bakarlar, gezegenin kütlesini boyutuyla karşılaştırarak çıkarırlar. Sonuç, Jüpiter'in su yoğunluğuna sahip olması ve Satürn'ün daha düşük bir yoğunluğa sahip olması bu şekilde bulunur. Bu gaz devleri kayalık dünyanın yoğunluğunun sadece 1/5'i kadardır. Gökbilimciler güneş sistemimizde bulunan hiçbir şeye benzemeyen tamamen yeni bir gezegen sınıfı ortaya çıkardılar. Karasal veya gaz devi yerine, pamuk şekeri gezegenler denebilir çünkü yoğunlukları çok düşük. Bu gezegenler o kadar şişirilmişler ki, neredeyse Jüpiter'in büyüklüğündeler. Ancak Jüpiter kütlesinin sadece 1/100'ü kadarlar. Üçü, yaklaşık 2.600 ışık yılı uzaklıkta bulunan Güneş benzeri yıldız Kepler-51'in yörüngesinde dönüyor. Şişirilmiş gezegenler, gezegen evriminde Güneş Sistemi'nde neden böyle bir şey görmediğimizi açıklayan kısa bir geçiş aşamasını temsil edebilir. Gezegenler yıldızlarından çok daha uzakta oluşmuş ve içe göç etmiş olabilirler. Düşük yoğunluklu hidrojen/helyum atmosferleri uzaya akarak çok daha küçük gezegenlere dönüşebilirler. Super-Puffs yeni bir kahvaltılık gevrek gibi gelebilir. Ama aslında pamuk şeker yoğunluğuna sahip benzersiz ve nadir genç gezegenler sınıfı için verilen takma bir addır. Güneş sistemimizde onlar gibi bir cisim yoktur. Hubble Uzay Teleskobu'ndan yeni veriler, Kepler-51 Sistemi'nde bulunan bu süper kabarık gezegenlerden ikisinin kimyasının ilk ipuçlarını verdi. Aslında Güneş benzeri genç bir yıldızın etrafında dönen üç süper pufa sahip olan bu dış gezegen sistemi, 2012 yılında NASA'nın Kepler Uzay Teleskobu tarafından keşfedildi. Ancak bu gezegenlerin düşük yoğunlukları 2014 yılında belirlendi. Son Hubble gözlemleri, bir gökbilimciler ekibinin bu gezegenler için kütle ve büyüklük tahminlerini hassaslaştırmasına izin verdi bağımsız olarak kabarık doğalarını doğruladı. Dünya kütlesinin birkaç katından fazla olmamakla birlikte, hidrojen/helyum atmosferleri o kadar şişmiştir ki neredeyse Jüpiter'in büyüklüğündedirler. Başka bir deyişle, bu gezegenler Jüpiter kadar büyük ve hantal görünebilir ancak kütle olarak yaklaşık yüz kat daha hafiftir. Atmosferlerinin dışa doğru nasıl ve neden balonlandığı bilinmemektedir ancak bu özellik süper ponponları atmosfer araştırması için ana hedefler haline getirmektedir. Hubble'ı kullanan ekip, Kepler-51 b ve 51 d adı verilen gezegenlerin atmosferinde bileşenlerin, özellikle de suyun, kanıtlarını aramaya başladı. Hubble gezegenleri yıldızlarının önünden geçerken gözlemledi. Gökbilimciler, kızılötesi ışıkta atmosfer tarafından emilen ışık miktarını çıkardılar. Bu tür bir gözlem, bilim insanlarının gezegenlerin su gibi kimyasal bileşenlerinin belirtilerini aramasına izin verir. Hubble ekibinin şaşkınlığına neden olan, her iki gezegenin spektrumlarının herhangi bir kimyasal imzaya sahip olmadığının bulunmasıdır. Bu sonucu atmosferlerinde yüksek parçacık bulutlarına bağladılar. Colorado Üniversitesi Boulder'dan Jessica Libby-Roberts, Bu tamamen beklenmedik bir şeydi, diyerek şöyle devam ediyor; Büyük su emme özelliklerini gözlemlemeyi planlamıştık ama onlar orada değildi. Bulutta kaldık! Bununla birlikte, Dünya'nın su bulutlarının aksine, bu gezegenlerdeki bulutlar, Satürn'ün en büyük ayı Titan'da bulunanlar gibi tuz kristallerinden veya fotokimyasal pustan oluşabilir. Bu bulutlar, ekibe Kepler-51 b ve 51 d'nin güneş sistemimiz dışındaki diğer düşük kütleli, gaz açısından zengin gezegenler hakkında fikir verdi. Süper ponponların spektrumlarını diğer gezegenlerin spektrumlarıyla karşılaştıran ekip, bulut/pus oluşumunun bir gezegenin sıcaklığına bağlı olduğu hipotezini destekledi. Sonunda, ekip bu gezegenlerin düşük yoğunluklarının, 4.6 milyar yıllık Güneşimize kıyasla, sistemin sadece 500 milyon yıllık genç yaşının bir sonucu olduğunu buldu. Modeller, bu gezegenlerin yıldızın yaşanabilir bölgesi dışında, buzlu malzemelerin hayatta kalabileceği olası yörüngeler bölgesi içinde oluştuğunu ileri sürüyor. Şimdi, gezegenler yıldıza daha yakın olduğunda, düşük yoğunluklu atmosferleri önümüzdeki birkaç milyar yıl içinde uzaya buharlaşmalıdır. Gezegensel evrim modellerini kullanan ekip, yıldıza en yakın gezegen olan Kepler-51 b'nin bir gün oldukça küçük, Samanyolunda yaygın bir gezegen türü olan Neptün'ün daha küçük ve daha sıcak bir versiyonuna benzeyeceğini gösterdi. Bununla birlikte, yıldızdan daha uzak olan Kepler-51 d, düşük yoğunluklu bir tuhaf top gezegen olmaya devam edecek, ancak hem küçülecek hem de az miktarda atmosfer kaybedecek. Boulder Colorado Üniversitesi'nden Zach Berta-Thompson, Bu sistem erken gezegen evrimi teorilerini test etmek için bize eşsiz bir laboratuvar sunuyor diyor. İyi haber şu ki, bu iki gezegenin atmosferik kompozisyonunu belirlemek için her şey bitmedi. NASA'nın 2021'de uzaya yollamayı planladığı James Webb Uzay Teleskobu, daha uzun kızılötesi dalga boylarına duyarlılığı ile bulut katmanlarını inceleyecektir. Bu teleskopla gelecekteki gözlemler, bu pamuk şeker gezegenlerinin gerçekte nelerden oluştuğu hakkında bilgi verebilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kepler-56-garip-bir-sistem/", "text": "Bu sistemi özel kılan şey ise, gezegenlerin oldukça ilginç bir davranış sergilemesi. Normalde bir yıldız sistemi oluşurken disk şeklinde bir yapı gözlenir. Bu durum, temelde merkezkaç etkisinin sebep olduğu doğal bir sonuçtur. Dolayısıyla gezegenler yıldızının ekvator düzlemi ile aşağı yukarı aynı düzlem etrafında dolanırlar. Kepler 56 sistemi hariç. Kepler 56'nın keşfedilen iki gezegeni de oldukça aykırı bir yörünge eğikliğine sahip. Yıldızları olan Kepler 56'nın etrafında tam 45 derecelik bir açı ile dolanıyorlar! Üstelik yalnızca biri değil, ikisi de. Elbette normal koşullarda böyle bir şey olmaması gerekiyor. Bu da akla nasıl öyle bir durumun olabileceği düşüncelerini getiriyor. Eğer tek bir gezegende bu durum olsaydı, çarpışma gibi bir durumla açıklamak kolay olurdu. Fakat burada belli ki farklı bir şeyler dönüyor. Güneş Sistemi'nin eski gezegenlerinden biri olan Plüton'nun gezegenlikten çıkarılma sebeplerinden biri de 17 derecelik aykırı yörüngesi idi. Araştırmayı yapan ekip bu sebeple Kepler 56d adı verilen gezegenin Jüpiter'den 3,3 kat daha fazla kütleye sahip 2 AB birim uzaklıkta dolanan üçüncü bir bileşene sahip olması gerektiğini düşünüyordu. Fakat bu gezegenin varlığının doğrulanması biraz zaman aldı. Nihayet 2016 yılında Kepler Teleskobu'ndan gelen verileri yeniden inceleyen gökbilimciler, bu gezegenin varlığını doğruladılar. Gezegen, düşünülenden biraz daha fazla, 5.6 Jüpiter kütlesine sahip ve yıldıza tam da tahmin edildiği gibi, 2.1 AB uzaklıkta dolanıyor. Geç olsun, güç olmasın demişler. Pl... Plüton, 1 Milyon Kuyruklu Yıldızdan Oluşmuş Olabilir! Aslında Plüton devasa bir kuyruklu ... 5 Ocak 2005 tarihinde astronomlar, ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kepler-hubble-ve-james-webb/", "text": "NASA tarafından, galaksimizdeki diğer yıldızların etrafında dolaşan Dünya benzeri gezegenlerin keşfi için tasarlanmış ve 07 Mart 2009 tarihinde uzaya fırlatılmıştır. Ama bu öyle sıradan bir fırlatılma değildir. Daha önce fırlatılan alet edevat, hep Dünya'nın yörüngesine yerleşiyor iken bu güzide uzay aracı dünya takipli, günmerkezli yörüngeye sahiptir. Yani aslında Dünya'nın değil, Dünya'nın hemen yanıbaşında hareket edecek şekilde, Güneş'in yörüngesindedir. Kepler böylece, sürekli araya giren Dünya diye bir derdi olmadığından kesintisiz görüntü alabiliyor. Aynı zamanda Dünya atmosferinden yansıyan ışığın, Kepler'in ışık ölçerinde olumsuz etkisi engelleniyor. Kepler hayata geçene kadar keşfedilen gezegenlerin çoğunluğu, en az Jüpiter boyutunda ya da ondan daha büyük gezegenlerdi. İşte Kepler, aralarda saklanan Dünya boyutlarına yakın, düşük kütleli gezegenleri yakalamak için tasarlandı. Kullanılan teknik ise, gökbilim dilinde gezegen geçiş tekniği olarak adlandırılan bir teknik. Şöyleki; bir gezegen, yıldızı ile gözlemcinin arasından geçerken Dünya benzeri bir gezegen ise 1/1000 (binde bir, %0.1) katları oranında bir algılanan ışık azalmasına neden olacaktır. Ulaşan ışık değerindeki bu azalmanın derecesi ölçülerek gezegenin kütlesi, geçişler arası süreler hesaplanarak ise gezegenin yörüngesi ve sıcaklığı hesaplanabilir. Kepler, aynı anda binlerce gezegen için bu hesapları yapabilen bir mühendislik harikasıdır diyebiliriz. Adını, Amerikalı uzay bilimci Edwin Hubble'dan almıştır. Yerden 559 km yükseklikte, saniyede 7.500 metre hızla yol alır. 13 metre uzunluğuyla ve yaklaşık 12 ton ağırlığındaki Hubble, bir belediye otobüsü kadar uzun olan boyu ve içi kaçak mültecilerle dolu bir tır kadar olan ağırlığı ile bugüne kadar fırlatılmış en büyük yörüngesel gözlemevidir. Buna karşılık bir ütü kadar bile enerji harcamıyor. O kocaman cüssesiyle Dünya atmosferinin hemen üstünde kendi halinde dönüp duran, yaklaşık 2,4 metre çapındaki aynasıyla uzayın tüm gizemini gözler önüne seren Hubble, evrenin keşfinde insanoğlunun en büyük yardımcısı. Bu teleskop, uzay bilimcilerin henüz düşünsel kıvamda olan fikirlerini haklı çıkarabilecek ya da çürütebilecek kudrete sahip. Bu yüzden daha fikir aşamasındayken bile tüm uzay bilimcileri heyecanlandırmıştır. Nisan 1990'da NASA ve ESA'nın ortak iştirakleri ile fırlatılır. Ancak mühendisler, ana aynanın, teleskopun çalışmasını engelleyecek şekilde yanlış yerleştirildiğini fark ederler. Kısa süren şoku atlattıktan sonra NASA, 1993 yılında hatayı düzeltmek için bir uzay mekiği gönderir, hata düzeltilir ve hayranlıkla baktığımız o eşsiz fotoğraflar gelmeye başlar. Hubble Uzay teleskopu, uzayda bakımı astronotlar tarafından yapılacak şekilde tasarlanmış tek teleskoptur. Beş kez bakım uçuşu gerçekleştirilmiştir. İlk bakım uçuşu ise, planlananlardan çok erken, Aralık 1993'te Hubble'ın görüntüleme hatasının düzeltilmesi için mecburen gerçekleştirildi. Son bakım ve güncelleme ise Mayıs 2009 tarihindeydi ve Yeni cihazlar ve düzeltmeler test edilip Hubble rutin işlemlerine Eylül 2009'da tekrar başladı. Tüm gökbilimcilerin gerçek anlamda heyecanla beklediği, adeta bir nimet olarak gördüğü uzay teleskobudur. Çok beğenilen filmlerin devamının çekilmesi gibi, halen gözümüzün nuru, göz bebeğimiz durumunda olan Hubble'ın devamı niteliğinde planlanan James Webb, aynı zamanda bir kızılötesi teleskoptur. Bu teleskop tam anlamıyla bir ardıl olarak görev yapmayacak, çünkü Hubble abisinin gözlemleyebildiği bütün ışık dalga boylarına duyarlı olmayacak. Asıl hedefi evrende yer alan daha uzaktaki cisimleri; diğer teleskoplar veya Hubble'ın görmediği cisimleri gözlemlemek olacak. Her zamanki elebaşı olan NASA, bu projede yanına 15 farklı devletin yanı sıra Avrupa Uzay Ajansı ve Kanada Uzay Ajansını da almış. JWST üzerinde yer alacak olan hassas aygıtlar, dev gezegenlerin ve gezegen sistemlerinin kırmızı ötesi görüntülerini çekme ve tayflarını ölçerek yaşlarını ve kütlelerini belirleme imkanına sahip olacak. James Webb'ten beklentiler yüksek, bir buçuk yıl daha beklersek, ufkumuzu arşa kadar açma potansiyeli olan yeni bilgileri önümüze serilmeye başlayacak. Yapımı son hız devam eden James Webb Uzay Teleskopunu yapılırken canlı yayında buradan izleyebilir, kaytaran mühendis görürseniz de buradan NASA'ya şikayet edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kepler-k2-gorevi/", "text": "Bugün sahip olduğumuz en iyi ötegezegen avcısı olan Kepler uzay aracı hala yeni dünyalar keşfedebileceğini gösteriyor. Aracın 2013'ün Mayıs'ında bozulup asıl Kepler görevinin sonlanmasına yol açan ikinci konum sabitleyicisinden sonra, planlanan yeni göreve Kepler ekibinin umudunu kaybetmediğini gösteren K2 İkinci Işık adında yeni bir isim verildi. Şimdi K2 projesinde görev alan önemli bilim insanlarından biri Steve Howell, olumsuzluklara rağmen çok önemli keşiflerin kapıda olduğu konusunda kendinden emin. Howell, K2 görevi sayesinde her yıl 50 ile 100 arası önemli ötegezegen keşfinin yapılabileceğini tahmin ediyor. Hatırlarsanız bu yılın Haziran ayında Dünya'nın ikizi olarak da adlandırılan Kepler-452b adında önemli bir ötegezegen keşfi yapılmıştı. Dünya'dan yüzde 60 oranında daha büyük ve 2 milyar yıl kadar daha yaşlı olan bu gezegen, K2 projesi sayesinde keşfedilen en önemli ötegezegenlerden biriydi. Ayrıca Kepler-452b ile birlikte keşfedilen ötegezegen sayısı 1.030'a yükselmişti. Steve Howell'ın söylediklerine göre K2, görevinin henüz ilk ayında 20'nin üzerinde ötegezegen keşfi yapmıştı bile. Howell, K2 projesinin aracın yakıtı tamamen tükenene kadar, yani 2-3 yıl daha sürdürülmesi gerektiğini düşünüyor. Proje sayesinde her yıl 100 ötegezegen keşfinin mümkün olduğunu düşünürsek 3 yıl, 300 ötegezegen keşfi anlamına geliyor. Kepler uzay aracı şu an Haziran'ın 11'inde başlayıp Ekim'in 3'ünde sonlanacak olan altıncı gözlem görevinde uzayı taramaya devam ediyor. Bu gözlem görevi ötegezegen araştırmalarının dışında astrofiziksel fenomenlerin de incelenebileceği 28.000'den fazla yıldızı kapsıyor. Ayrıca görev süresince 65 kadar Trojan asteroidi de inceleyecek. Nisan 2016'da, Kepler'ın dokuzuncu gözlem görevinde NASA ilk kez mikromerceklenme hakkında geniş bir alanda araştırmaya başlayacak. Kütleçekimsel merceklenmenin farklı bir çeşidi olan mikromerceklenmenin güneş sistemimizde bulunan Jüpiter ve Neptün gibi, yıldızlarından uzak noktalarda ve uzun yörünge dönemlerinde bulunan ötegezegenleri tespit etmek için kullanıldığını da bilgi olarak ekleyelim. K2 görevi şu an da NASA'nın Ames Araştırma Merkezi tarafınca yönetilmeye devam ediyor. Gelecek aylarda K2 görevinin bilime ne gibi katkılarının olacağanı hep birlikte göreceğiz. Bize en yakın yıldızlardan biri ola... Bir gün orada olacağına inanan çocu..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kepler-uzay-teleskopu-tekrar-gorev-basinda/", "text": "Daha önce sistemlerinde sorunlar oluşan ve çalışmayı durduran uzay teleskopu Kepler, 22 Nisan cuma itibariyle ötegezegen gözlemi projesi K2 görevine geri döndü. Bilimsel gözlemlere dönüş denemelerine 19 Nisan'da başlayan Kepler, devam eden iki günde başarılı sonuçlar elde etti. Gözleyeceği alan ve kaynaklar Kepler'e yüklenerek test edildiler. Teleskop içerisinde tutulan kayıtlar ve sayaçlar ise sıfırlandı ve yeni bir görev zinciri oluşturularak test edildi. Teleskop şimdilerde bilimsel gözlemlere hazır. K2'nin yeni projesi ise kütleçekimsel mercek projesi C9 projesi olarak biliniyor. Kütleçekimsel mercek etkisi, büyük kütleli bir cismin daha uzakta bulunan başka bir cismin ışığını güçlendirmesi ile meydana gelen olaylardır. Kepler'in gözlediği bölge C9 projesi süresince gözlem verisi toplamak amacıyla Samanyolu galaksisinin merkezine doğru yönlendirildi. K2 kütleçekimsel mercek etkisi ve C9 yer tabanlı gözlem ortaklığı takımı, Hawaii'deki 10 metrelik Keck Teleskopu gibi teleskoplarda gözlemeye uygun olabilecek cisimler bulabilmek için yer tabanlı gözlem verilerini inceliyorlar. 24 Mayıs'ta başlayacak üç günlük proje arasında veriler Kepler uzay teleskopundan dünyaya indirilecek ve bilim adamları K2 ile yer gözlemlerini karşılaştırma fırsatı bulacaklar. C9 gözlem dönemi 1 Temmuz'da sonuçlandırılacak. Bu günden sonra galaksi merkezi uzay teleskopu için avantajlı bir görüş noktasında yer almayacak. Bu nedenle Kepler uzay teleskopu 10. proje olan tamamen farklı bir grup cisme yönlenecek. 8 Nisan tarihinde rapor edilen anormalliğin nedeni ise hala araştırılıyor. Sorunun doğası gereği gelip geçici bir özelliği bulunması nedeniyle sistemi yanlış bir alarmla kapattığı düşünülüyor. Bu da Kepler'in acil durum kipine girmesine neden olmuş. Teleskop içerisindeki bilgisayarların ve alt sistemlerin kapatılıp yeniden başlatılması sorunu çözmüş gibi görünüyor. Bilim adamları sorunu araştırırken bilimsel verileri indirmeyi de ihmal etmemişler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kepler-yasalari/", "text": "Kepler, gezegenlerin hareketlerini açıklayan 3 yasayı açıklayarak bir devrim yarattı. Bu yasalar oldukça basit temellere dayanıyordu. Yüzyıllardır süregelen inanışların dayatmalarıyla uydurulmaya çalışılan abartı yasaların yerine basit ve doğru olanı koydu. Tycho Brahe'den kalan gözlemlerle matematik bilgisini kullanarak bağımsız ve doğru sentezleriyle bulduğu bu 3 yasayı ele alalım. 1. Her gezegen, odak noktalarından birinde Güneş'in bulunduğu eliptik yörüngelerde dolanır. Eğer matematikten elips kavramına hakim iseniz gözünüzde canlanacaktır. Lakin eskiden önemsendiği kadar pratik matematik ve geometri bilgisi öğretilmiyor. Bu sebeple elipsin nasıl bir şekil olduğunu hiçbir ezbere dayanmadan ele alalım. Elips, teoride basık bir çemberdir. Bu özelliğinden ötürü ne kadar basık olduğunu belirtmek için basıklık değeri tanımlıyoruz. Bir noktasından bastırdığınız çember, artık yarıçap değerinden başka bir değere daha sahip olacaktır. Bu değer basıklık katsayısı ile yarıçapından yola çıkarak bulunur. Peki bir elips nasıl çizilir? Çemberde tek bir noktadan uzaklıkları eşit olan noktalar kümesi söz konusuyken elipste bu nasıl? Biz elipsi çemberi bozarak elde ettiğimiz için bir merkez noktasından ziyade iki odaktan söz ediyoruz. İşte elipsin bu iki odağı adını verdiğimiz noktalardan elipse çizdiğiniz iki doğrunun uzunlukları toplamı eşittir bu sefer. Nasıl olduğunu anlamak için bir elipsin nasıl çizildiğine bakalım. İki odak noktasının etrafından belirli bir uzunlukta ip geçirin, kalemle bu ipi dışarıya doğru gererek çember çizmeye çalışın. Fotoğraftaki kişinin saat yönünün tersine çizdiğini düşünelim. Yeşil raptiyeden noktaya olan uzaklık azalırken, sarı raptiyeden olan uzaklık artacaktır. Fakat bu ipin uzunluğu sabittir. Dolayısıyla biz odak tanımını buradan yola çıkarak yapıyoruz. Odak noktalarından dış noktasına çizilen uzaklıklar toplamı daima eşittir. İşte Kepler'in bahsettiği de bu odak noktalarından birinde Güneş'in bulunduğudur. Resimde görüldüğü üzere, odaklarından birinde Güneş bulunan gezegen yörüngesi üzerinde dolanırken iki eşit zaman aralığı sırasında taradığı alanlar eşit. Buradan Newton'un kütle çekim yasasına ulaşabiliyoruz, çünkü bu tek koşulda mümkündür, gezegen yörüngesi üzerinde farklı hızlarda hareket etmektedir! Güneş'e yaklaştıkça hızlanır, uzaklaştıkça yavaşlar. 3. Gezegenin yörünge periyodunun karesi, elipsin yarı büyük eksen uzunluğunun kübüne eşittir. şeklindedir. Bu da yine Newton'un çekim yasasını haklı çıkaran denkleme dayanır. Bunun en temel sebebi yörüngede dolanan gök cisminin sahip olduğu hızdır. Hatırlayacak olursanız Güneş etrafında oldukça basık bir yörüngede dolanan kuyruklu yıldız gibi cisimler yörüngeden fırlatılabilmektedir. Bunun sebebi hızlarındaki dengesiz artıştır. Yörüngede kalabilmek kütle çekim tarafından yıldız üzerine düşmemek için belirli bir hıza sahip olmayı gerektirir. Tıpkı uydularımızda olduğu gibi yer çekiminin etkisinde olup, dönüş hızından ötürü yere düşmemekte olduğu gibi. Fakat eğer siz bu iki değeri tam eşitleyecek olursanız en ufak bir hız düşüşünde cisim diğerinin üzerine çekilmeye başlar. Böyle bir durumda orada bir cisim bulunmasını bekleyemezsiniz. Gezegenlerin birbirleri arasındaki kütle çekim etkileşimi sebebiyle bu hızlar değişim gösterir. Eğer birisi tam olarak gerekli hıza sahip olsaydı ve diğeri onun hızını yavaşlatsaydı Güneş'in üzerine doğru çekilmeye başlardı. Bu sebeple bizim artık orada gözleyebileceğimiz bir cisim olmazdı. Bu sebeple olması gerektiğinden biraz daha fazla hıza sahip olurlar ve bu da onların eliptik yörüngelerde dolanmalarına sebep olur. 1 Ocak 1801 de İtalyan astronom Giu... Evrende her bir cismin, daha önceki..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kilis-astronomi-egitim-ve-gozlem-etkinligimiz/", "text": "13 Kasım 2018 Salı günü, Kilis'te çocuklarımıza yönelik bir eğitim ve gözlem etkinliği düzenledik. IBC Vakfı'nın davetiyle gerçekleştirdiğimiz etkinlik, eğitmen olarak kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan'ın katılımıyla gerçekleşti. Yaklaşık 7 saat süren etkinliğimiz süresince, çocuklarımıza Güneş Sistemi'ni gezegenleri ve evrendeki yerimizi anlattık. Akşam üzeri ise, beraberimizde getirdiğimiz teleskopla çocuklarımla uydumuz Ay'ı gözlemledik, kraterlerini inceledik. Etkinliğimiz sırasında bize olan yardımları ve misafirperverlikleri için, IBC Kilis yetkililerine, tüm öğretmenlerimize ve uzaya olan müthiş ilgilerinden dolayı çocuklarımıza teşekkürü borç biliriz. 68 yıl aradan sonra, Dünya'ya en ya..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kimsesiz-cocuklarimiza-astrofotograf-tutkunuzla-yardim-edin/", "text": "Haydi, hem yardıma muhtaç çocuklarımıza yardım edelim, hem de ülkemizin en başarılı astrofotoğrafçılarından biri olan Mehmet Ergün'ün astrofotoğraflarıyla evrenin muhteşemliğine tanık olalım! Celestron Teleskopları Türkiye distribütörü Eyüboğlu ve Kozmik Anafor Astronomi Platformu'nun katkılarıyla hazırlanan; Mehmet Ergün üstadımızın fotoğraflarından oluşan 2018 takvimine sahip olmak istiyorsanız, yardıma muhtaç çocuklara yönelik faliyet gösteren bir kuruma bağışta bulunmanız yeterli olacak. Kuruma yaptığınız bağış veya havale/eft makbuzunu adresine iletişim bilgilerinizle birlikte ilettiğinizde, 12 sayfalık A3 boyutlarındaki bu astrofotoğraf takvimini ücretsiz olarak adresinize göndereceğiz. Sizler de bu sosyal sorumluluk projesine katkıda bulunup; hem çocuklarımıza yardım edin, hem de amatör astronomi ve astronomi biliminin ülkemizde yaygınlaşmasına destek olun! Yardım kuruluşlarına yapılacak bağış miktarı öğrenciler için minimum 25 tl, öğrenci olmayanlar için ise minimum 50 tl olmalıdır. Tarafımızdan ücretsiz gönderilecek olan takvimlerin kargo gönderim masrafı (7.5 ila 12 tl arası), bağışçıya aittir. En karmaşık konuları bile elinden ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kirmizi-cuce-yildizlar/", "text": "Bunlar oldukça küçük, ışıma gücü düşük yıldızlar. Bu arada küçük dediğime bakmayın, çapları kütle miktarına göre 200 bin ile 700-800 bin kilometre arasında değişiyor. Kıyaslama için söyleyeyim, Dünya'nın çapı sadece 13 bin km kadar. Bunlar hem küçük, hem de düşük ışıma yapan yıldızlar demiştik. Yüzey sıcaklıkları 3.600 Santigrat dereceyi geçemeyen kırmızı cüceler, çevrelerine bizim güneşimizin binde 1'i ile yüzde 10'u kadar enerji yayabiliyorlar. Her ne kadar, anlı şanlı güneşimiz karşısında biraz acınası görünüyor olsalar da, sahip oldukları uzun, hem de çok uzun ömürle bırakın Güneş'i, diğer tüm dev yıldızları fersah fersah geride bırakıyorlar. Şu yanılgıya da da düşmemek gerek. Eğer yıldızın kütlesi Güneş'in yarısı kadar ise iki kat uzun yaşaması söz konusu değil. Güneş'in yarı kütlesine sahip bir yıldız en az 80 milyar yıllık bir ömre sahip. Eğer yıldızın kütlesi Güneş'in %25'i kadar ise 250 milyar yıl kadar bir ömre sahip oluyor. Eğer kütleyi daha da düşürürsek bu ömür uzunluğu dramatik içimde artış gösterir. Eğer yıldızın kütlesi Güneş'in %10'u kadar ise ömrü 1 trilyon yılı bulabilir. Ancak, yıldız olmanın da bir sınırı var. Bir yıldızın enerji üreterek parlayabilmesi için sahip olması gereken minimum kütle değeri yaklaşık %7.5 ila %8.3 Güneş kütlesi arasına denk geliyor. Eğer yıldızı oluşturan madde hidrojen ve helyum harici maddeler açısından zengin ise, Güneş'in sadece %7.5'i kadar kütleye sahip olan (yani yaklaşık 80 Jüpiter ağırlığında) bir yıldız enerji üretmeye başlayabilir. Gökbilimcilerin metal olarak nitelendirdiği hidrojen ve helyum harici maddenin yıldızın sadece %1'ini oluşturuyor olması onu metal açıdan zengin olarak nitelememize yeterlidir. Yani, içeriğinin %1'i hidrojen ve helyum harici elementlerden oluşan bir yıldız %7.5'lik Güneş kütlesine sahip ise nükleer füzyon gerçekleştirerek ışıldamaya başlar. Bu kadar düşük kütleli bir yıldızın ise ömrü 10 trilyon yılı bulabilir. Bu yıldızların böylesi uzun yaşamlarının sırrı, çekim güçlerinin görece düşüklüğü nedeniyle nükleer tepkimelerin oluştuğu çekirdek bölgesinin küçük bir alan kaplaması. Böylelikle kırmızı cüceler, yakıtları olan hidrojeni neredeyse koklayarak yakıyorlar ve yakıtları diğer yıldızlardan çok daha az olmasına karşın, yüz milyarlarca yıl boyunca parlayabiliyorlar. Bu inatçı yıldızları özel yapan şey, evrende var olan tüm yıldızların %80'lik kısmını oluşturmaları. Galaksimizde, her 3 Güneş büyüklüğünde yıldıza karşın 80 tane kırmızı cüce yıldız bulunuyor. Açıkcası ortalık kum gibi kırmızı cüce dolu. Mesela, güneşin 10 ışık yılı kadar çevresinde 60 yıldız bulunuyor ve bu 60 yıldızdan 50 kadarı kırmızı cüce. Sitemizde yakınımızdaki yıldızlar şeklinde arama yaparak bu yıldızların bir kısmını tek tek inceleyebilirsiniz. Kırmızı cüceler, çevrelerinde bir gezegen sistemi bulunduramayacak kadar aciz yıldızlar değil her şeye rağmen. Şu çok ünlü, çevresinde astronomların durup dinlenmeden sürekli yaşama uygun gezegenler bulduğu Gliese 581 yıldızı da bir kırmızı cüce. Yani bu yıldızlar da, Dünya ayarında gezegenlere ev sahipliği yapabiliyorlar. Bu gezegenlerin yıldızlarına, sıvı suyun ve bildiğimiz anlamda yaşamın var olabilmesi için biraz daha yakın olması yeterli olabiliyor. Bizim güneşimiz ve Dünya'nın konumundan bir örnek verelim: Dünya Güneş'e 150 milyon kilometre uzaklıkta. Bu mesafeden Güneş'ten aldığımız enerji hayatın sürebilmesi için yeterli oluyor. Eğer, Güneş yerine, onun yaklaşık %60 kütlesine sahip bir kırmızı cüce yıldız olsaydı, Dünya'nın 42 milyon kilometre uzaklıkta olması aynı miktarda enerji alabilmesi için yetecekti. Yok eğer yıldız güneşin %20 kütlesindeyse, bu sefer ona uzaklığımızın 15 milyon kilometre olması gerekecekti. Son olarak bu bağlantıya tıklayarak her ne kadar çok uzun ömürlü olsalar bile, kırmızı cüce yıldızları nasıl bir sonun beklediğini, ölümlerinin nasıl olacağını okuyabilirsiniz. Uzay mekiği Atlantis'in 21 Temmuz 2... Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Evet, son birkaç gündür aralıksız P..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kis-ucgeni/", "text": "Yaz Üçgeni'ni yazın gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz en parlak 3 yıldızdan biliyoruz: Vega, Altair ve Deneb. Gökyüzü o kadar muntazam, bereketli ve ihtişamlıdır ki insanoğluna yazın 'Yaz Üçgeni' ile gösterdiği rehberliği, kış aylarında da gösterir. Bu sefer çok farklı yıldızlarla tabi ki: Sirius, Procyon, Betelgeuse ile. Kış Üçgeni, amatör astronomların ya da profesyonel olarak ilgilenenlerin yakından tanıdığı, gökyüzündeki hayali bir geometrik şekildir. Şu günlerde, geceleri başımızı yukarı kaldırıp güney yönüne doğru bakarsak eğer Kış Üçgenini oluşturan gökyüzünün parlak üç yıldızını rahatlıkla görebiliriz. Gökyüzünde adeta bir kum saati gibi şekle sahip olan Orion takımyıldızının kırmızı dev yıldızı Betelgeuse, bu üç yıldızdan biridir. Avcı takım yıldızı kış aylarında gökyüzünde ışık kirliliğinin bolca bulunduğu büyük şehirlerde dahi en rahat şekilde görülebilecek en belirgin takım yıldızlardan biridir. Bu takımyıldız, avcının kemerini oluşturan nizami şekilde yan yana dizilmiş üç yıldız sayesinde rahatlıkla tanınabilir. Betelgeuse yıldızı, belirgin turuncu-kırmızı rengi ile bu üçlünün hemen üzerinde hafif çaprazlarında görülebilir. Üçgenin diğer bir üyesi Canis Major takım yıldızının alfa yıldızı olan ve gökyüzünün de bilinen en parlak yıldızı olan Sirius'tur ve ufka daha yakın bir konumda yer alır. Avcının kemerinde yan yana dizilmiş olan 3 yıldızın hemen arkasından gelir. Sirius yıldızının, Jüpiter kadar parlak ışıltılarıyla gökyüzünde farkedilmeme ihtimali yoktur. Üçgenin en son üyesi de Canis Minor takımyıldızında yer alan ve takımyıldızın en parlak ve gökyüzünün de 8. en parlak yıldızı olan Procyon Yıldızıdır. Mitolojik olarak Canis Major takımyıldızı ve Canis Minor takımyıldızının, Avcı Orion'u takip eden köpekleri temsil ettiği söylenir. Bu üç yıldızın oluşturduğu eşkenar Kış Üçgeni'ni, gökbilimciler genelikle yakın noktalardaki diğer kuzey yarımküre takımyıldızlarının yerini hızlı bir şekilde tespit etmek amacıyla kullanırlar ve gerçekten de gözlem yapmak isteyenlerin ve gökyüzü gözlemine yeni başlayacak olanların kesinlikle bilmesi gereken en belirgin gökyüzü referans noktalarından biridir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kitlesel-yok-oluslar/", "text": "Yine iç açıcı bir konuyla karşınızdayız. Bu yazımızda güzelim Dünyamızın belini büken, tam da yeni yeni türemeye ve yayılmaya başlamış bazı türleri yok eden, bazılarını ise yeni baştan ve bambaşka şekillerde tekrar ortaya çıkmasına vesile olmuş Kitlesel Yok Oluşlardan bahsedeceğiz. Kitlesel Yok Oluş olağan dışı çok sayıda türün aynı anda ya da sınırlı bir zaman dilimi içinde ortadan kalktığı Dünya tarihi dönemlerine denir. Dünya üzerinde canlı yaşamı baş gösterdiğinden beri farklı farklı türler güzel gezegenimize varlıklarıyla renk katmıştır. Fakat ne yazıktır ki bazı türler, daha modern insan olan Homo Sapiens ile bile tanışamadan tarih sahnesinden silinmiştir. Bunların sebepleri ise davetsizce gezegenimize yönelip atmosferin yok edemeyeceği kadar büyük olduğu için Dünya'ya çarpan çok büyük meteoroidler olabileceği gibi, Dünya atmosferindeki değişimler gibi uzun süreli doğal felaketler de olabilir. Meteor çarpması ile kısa sürede gerçekleşen yok oluş, atmosferik sebeplerle olursa çok milyon yılları kapsayabilir. O devasa ve korkunç dinozorların günümüzde sadece çocukların elindeki sevimli oyuncaklardan ibaret olması 66 milyon yıl önce yaşanan Kretase yok oluşuna bağlanmaktadır. Bu felaketin sebebinin, tam olarak kanıtlanamamış olmakla birlikte Meksika'nın Yucatan bölgesine düşen bir meteor olduğu düşünülmektedir. Bu meteorun çapı 10 km ve meydana getirdiği kraterin çapı da yaklaşık 180 km genişliğindedir. Bu yok oluş öyle devasa boyutlardaydı ki yeryüzü evrelerinden Mezozoik dönemi bitirmiş ve Senozoik dönemi başlatmıştır. Mezozoikin son zamanı Kretase, Senozoikin ilk zamanı Tersiyerdir. Yeryüzünün 200 milyon yıldır en baskın canlıları olan dinazorlar ve bir çok sürüngen türü tarihe karışmıştır. Ayrıca ilkel kuşların bir çoğu, bir çok omurgasız deniz canlısı ve plankton türlerinin çoğu da tarihin tozlu raflarında yerini almıştır. Kara bitkilerinin %35'i, tüm canlı türlerinin ise yaklaşık %70'i bu felaketten paçayı sıyıramamıştır. Çiçekli bitkililer, kertenkele, yılan ve timsah gibi sürüngenlerin yanı sıra bazı küçük ilkel memeliler bu felaketten kurtulmayı başarmışlardır. Ayrıca bu felaket ile aynı zamanlarda faaliyete geçen Hindistan'daki bir yanardağın atmosfere yaydığı gazların da yıkıma katkısı olduğu tahmin edilmektedir. Bahsi geçen göktaşı beraberinde, dünyada çok nadir bulunan İridyumdan bol miktarda getirmiştir. Bazı çevrelerce Büyük Ölüm ya da Büyük Yok Oluş olarak da adlandırılır. 251 milyon yıl kadar önce meydana gelmiş Paleozoik ve Mezozoik dönemlerin haricinde Permiyen ve Triyas jeolojik dönemleri arasında geçisi başlatan bir kitlesel yok oluş olayıdır. Bu yok oluş olayı sayesinde karadaki omurgalı türlerinin %70'i, tüm türlerin ise %96'sı yok olmuştur. Dünya'da meydana gelen en şiddetli yok oluş olarak bilinir. Bir diğer özelliği de böceklere etki eden tek yok oluş olayı olmasıdır. Bazı ailelerin %57'si yok olurken tüm cinslerin ise %83'ü ölmüştür. Bu olay biyoçeşitliliğe büyük bir darbe vurmuş, Dünya'nın kendine gelmesi, üzerindeki yaşamın kendini toparlaması diğer yok oluşlara kıyasla daha uzun sürmüştür. Bu yok oluşun gerçekleşmesi milyonlarca yıl sürmüştür. Nedenlerine dair çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bu teorilerden birine göre, daha önceden yavaş yavaş gerçekleşmeye başlayan bazı çevresel değişimlerin yanı sıra, aynı dönemlere denk gelen bir yıkımsal felaketin yok oluşu hızlandırdığı düşünülmektedir. Bu yıkımsal felaket, bol miktarda meteorun çarpması, bazalt seli patlamaları, denizlerdeki oksijenin oranının değişikliği, deniz seviyesinin gerilemesi, volkanik patlamalar veya bunların birden fazlasının birlikte görülmesi olabilir. Küresel soğuma bu yok oluşu açıklamak üzere önerilen diğer görüşlerden biri. Gondvana kıtası üzerindeki buzullaşmanın Ordovisyen ve Devoniyende olduğu gibi yok oluşa neden olmuş olabileceğini ileri süren bilim adamları da var. Yaygın buzullaşma, deniz seviyesinde bir düşüşe, küresel soğumaya ve iklimsel değişimlere yol açarak yok oluşa neden olmuş olabilir. Bugün dünya üzerinde yaşamını sürdüren tüm türler, Permiyen-Triyas yok oluşundan kurtulabilen %4'lük kısımda olan türlerden türemiştir. 359 milyon yıl önce Dünya üzerindeki tüm türlerin üçte ikisi, Devonian'ın Geç Devoniyen Kitlesel Yok Oluşu ile yok oldu. En yaygın görüşe göre tek bir olay ile değil de milyonlarca yıllık bir dizi felaketten sonra bu yok oluş gerçekleşmiş olabilir. En kötü etkilenenler sığ denizlerdeki yaşam türleriydi. Resifler, yeni mercan türleri 100 milyon yıl sonra ortaya çıkıncaya kadar eski ihtişamlarına geri dönmemek üzere kayboldu. Aslında, deniz yatağının büyük kısmı neredeyse oksijensiz kalmış, bakteriler haricindeki canlılar için yaşanabilir olmaktan çıkmıştı. Deniz seviyesinde meydana gelen değişiklikler, asteroid etkileri, iklim değişikliği ve toprağa karışan yeni tür bitkiler bu yok oluşlardan sorumlu tutuldu. Dünya tarihinin üçüncü en büyük yok oluşu olan Ordovisiyen-Silüriyatik kitlesel yokoluş, gerçekleştiği yüzbinlerce yıl içerisinde iki kere yok oluşlar açısından tavan yapmıştı. Ordovisyen dönem sırasında yeryüzündeki hayatın çoğu suda yaşıyordu. Bunlar trilobitler, brachiopodlar ve graptolitler gibi deniz canlılarıydı. 443 milyon yıl önce vuku bulan bu yok oluştan dolayı toplamda, deniz hayatının yaklaşık %85'i yok oldu. Yaşanan bir buzul çağının yok oluşlardan sorumlu olduğuna dair görüşler ağırlıkta. Bu görüşe göre güney yarımkürede büyük bir buz tabakası, iklim değişikliğine ve deniz seviyesinde bir düşüşe neden oldu, böylece okyanusların kimyası da haliyle alt üst oldu. Triyas döneminin son 18 milyon yıllık döneminde, ikiye katlanan etkileri ile Trias-Jura kitlesel yokoluş olayını yaratan iki veya üç aşamalı yok oluş vardı. İklim değişiklikleri, sel felaketleri ve bir asteroid etkisi bu yaşam kaybından sorumlu tutuldu. Çok sayıda deniz sürüngenleri, bazı büyük amfibiler, resifleri oluşturan bir çok canlı ve çok sayıda yumuşakça da dahil olmak üzere pek çok hayvan öldü. O dönemde hayatta olan bütün türlerin yaklaşık yarısı yok oldu. Garip bir şekilde, bitkiler o kadar da etkilenmemişti."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kizilgezegenmars/", "text": "Bilindiği üzere Mars, kırmızımsı turuncu renge sahip bir gezegendir. Çıplak gözle görülebilen diğer gezegenlere göre ayırt edici olan bu özelliği Dünya'dan bakıldığında hemen fark edilebilmektedir. Zira Romalılar da Mars'ın rengini kan rengine benzettikleri için ona bu ismi vermişlerdir. Peki Mars, bu rengi neye borçlu? Gezegenin kızılımsı parlaklığı, yüzeyinde bulunan bol miktarda demirin/demir tozlarının oksijenle tepkimeye girmesiyle oluşan oksitlenmeye bağlıdır. Her ne kadar gezegenin hemen her yeri için geçerli olsa da bu oksitlenme oldukça yüzeyseldir. Öyle ki, Mars'ın yüzeyini birkaç metre kazma fırsatımız olsa bizden gizlediği yüzü olan, gezegenin ana kayasını oluşturan beyaz bir katmanla karşılaşırdık. Göz alıcı parlaklığı Dünya'ya yakınlaşıp uzaklaşmasıyla değişse de (en yakındayken ki parlaklığı en uzakta olduğu zamanki parlaklığından 50 kat fazladır) gözlemciler en iyi görüntüyü alabilmek için onun yörüngede Dünya'ya en yakın konumda olduğu zamanı bekler. Bu, karşı konum evresidir. Bu evrede Mars-Dünya arası ortalama mesafe 55 milyon kilometreye kadar düşebilir ve ortalama bir teleskopla (yaklaşık olarak 8 inç ayna çapı) Mars'ın kutuplarında yer alan buzul katmanları görüntülenebilir. Mars'ın atmosferik içeriği yaklaşık olarak %95,3 karbondioksit, %2,7 azot, %1,6 argon, eser miktarda serbest oksijen, karbonmonoksit ve metandan oluşur. Yaklaşık 3 milyar yıl önce Mars'ın yüzeyinin Dünya gibi sularla kaplı olduğu ve kalın bir atmosferi olduğu düşünülüyor. Ancak düşük kütlesi nedeniyle yeterince güçlü bir kütle çekimine sahip olamamış, dolayısıyla atmosferini de uzaya kaçırmıştır. Atmosfer kalınlığının düşmesi nedeniyle basınç ve sıcaklık kaybı meydana gelmiş ve yüzeyindeki suyu sıvı formda tutamamıştır. Şu an ise Mars'ın o eski güzel günlerinden eser yok. Herhangi bir tektonik levha sahibi olmadığı için de zayıf kalan manyetik alan nedeniyle güneş rüzgarlarına karşı korunmasız kalmıştır. Yani düşük kütle çekimi, ince atmosfer, zayıf manyetik alan çok uzun yıllar içinde zincirleme etki yaparak Mars'ın sonunu getiren faktörler olmuştur. Doğal olarak bu koşullarda suyun sıvı halde kalması pek mümkün değildir. Tamamı neredeyse donuk halde, paslı ve tozlu yüzeyin altında hapsolmuş buz yataklarındadır. Tabi kutup bölgelerinde buz katmanları daha yoğundur. Kutup buzullarına yazımızın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz. Atmosfer basıncı ise her yerde on milibardan daha düşüktür. Bu da Dünya'da deniz seviyesinden 36.000 metre yükseklikteki hava kadar yoğun olduğu anlamına geliyor. Yüzey rüzgarları yaklaşık olarak 0-33 km/saat, fırtınaların hızıysa yaklaşık 145 km/saattir. Aynı zamanda yüzeyde devamlı yerel, bölgesel ve büyük ölçekte toz fırtınaları görülmektedir. Bu toz fırtınaları Mars'a gönderilen uzay araçlarının başına bazen büyük belalar da açabiliyor. Tıpkı 2018'de Opportunity uzay aracını devre dışı bırakması gibi. Mars'taki mevsim döngülerine de değinecek olursak, Dünya'ya benzese de Mars'ta mevsimlerin döngüsünde eksen eğikliği değil daha çok eliptik yörünge etkin rol oynadığı için ve Güneş'e en yakın-en uzak konumu arasındaki fark oldukça fazla olduğundan dolayı mevsimler arasındaki farklar daha fazladır. Mars'ta da Dünya'daki gibi kuzey yarım kürede yaz mevsimi, gezegenin Güneş'e en uzak olduğu zamanlarda yaşanır. Yani güney yarım kürede yaz, kuzey yarım küreye göre daha sıcak; kış da daha uzun ve soğuk geçer. Bu döngüde yüzeyindeki ortalama sıcaklık -63 dereceyken en yüksek sıcaklık 30 derece, en düşük sıcaklığın da -143 derece civarlarında olduğu tespit edilmiştir. Mars'ın yüzeyi topografik olarak incelendiğinde kuzey yarım küresi ile güney yarım küresi arasında daha ilk bakışta ciddi farklılıklar olduğu göze çarpar. Kuzey yarım kürede genelde lav akıntılarıyla düzleşmiş ovalar hakimken güney yarım kürede ise meteorların oluşturduğu çukurlar ve kraterlere çok daha sık rastlanır. Ayrıca kuzey yarımkürede rakım güney yarımküreden 3,2 kilometre daha düşüktür. Yüzey şekillerinin Kuzey ve Güney yarımkürede bu denli değişiklik göstermesine Plüton büyüklüğünde bir cismin Mars'a çarpmasının sebebiyet verdiği düşünülüyor. Her anlamda ilginç bir gezegen olan Mars, aynı zamanda Güneş Sistemi'nin en yüksek dağı olan Olimpos Dağı'na ve devasa kanyon sistemi Valles Marines'e sahiptir. Peki nasıl oluyor da büyüklüğü Dünya'nın sadece %53'ü kadar olan karasal bir gezegen Güneş Sistemi'nin coğrafik enlerini barındırabiliyor? Mars'ın hareketsiz kalın kabuğu, yeraltı aktiviteleri sonucu yüzeye çıkan maddelerin devamlı surette katmanlaşmasına -dolayısıyla yükselmesine mukavemet gösterir ve yüzeyde çok büyük kütlelere sahip oluşumların meydana gelmesine sebep olur. Bu durum özellikle volkanların neden bu denli büyüdüklerinin bir tezahürü olarak göze çarpmaktadır. Kuşkusuz Mars'ta irili ufaklı birçok dağ mevcuttur ancak bunların en görkemlisi ve aynı zamanda Güneş Sistemi'nin de en yüksek dağı olan Olimpos Dağı'dır. Bu müthiş oluşumdan bahsetmezsek olmaz. Olimpos Dağı lokasyon olarak Mars'ın en temel jeolojik oluşum bölgesi/jeolojik doğumhanesi olarak nitelenen Tharsis Tümseği'nde bulunur ki bu devasa bölge de Kuzey Amerika büyüklüğündedir. Tharsis bölgesinde Olimpos Dağı'nın haricinde 3 büyük dağ daha vardır. Bunlar: Pavonis, Arsia ve Ascraeus Dağlarıdır. Bu yüksek dağların eteklerinden itibaren derin yarıklarıyla Valles Marieris Kanyonu başlamaktadır. Güneş Sistemi'nin en büyük kanyonu olan Valles Marines, Mars'ın ortasına sarılmış bir yara bandı gibi kendini bariz bir şekilde gösterir. 4 bin kilometre uzunluğunda ve 200 kilometre genişliğinde olup, 7 kilometreye varan derinliğe sahip bir yarıktır. Eğer bu vadi Dünya üzerinde olsaydı neredeyse Avrupa kıtası kadar uzun olurdu. Büyüklüğünün devasa boyutlarının anlaşılması amacıyla Dünya'daki Büyük Kanyon'un boyutları göz önüne getirilebilir. (Büyük Kanyon 446 km uzunluğunda ve yaklaşık 2 km derinliğindedir.) Gezegenin çevresinin beşte birini kaplayan bu devasa kanyonun yüzey altındaki magmanın yukarı doğru fışkırması ve etkin olarak yer kabuğunu yanal olarak yarması ile ortaya çıkmıştır. Bir başka geniş kanyon olan Ma'adim Vallis 180 kilometre çapa sahip Gusev Krateri'nden güneye doğru seyreder ve 700 kilometre uzunluğunda, 20 kilometre genişliğinde ve 2 kilometre derinliğindedir. Bu kanyonun geçmişte bir sıvı su baskınıyla oluştuğu sanılmaktadır. Mars'ın yeteri kadar koruma sağlayamayan atmosferi nedeniyle yüzeyinde çeşitli büyüklüklerde çok sayıda çarpma krateri mevcuttur. Yarıçapı 5 kilometre ve daha büyük olabilen bu krater oluşumlarının toplam sayısı 43.000 olarak belirlenmiştir. Bunlardan biri olan Hellas Planitia, Mars'ta bulunan en derin noktadır ve 8 km derinliğiyle eski bir çarpma havzasıdır. Bu kraterler neredeyse güney yarım kürenin her bölgesinde vardır. Kuzey yarım kürede ise rüzgar erozyonu ve çarpmalardan sonra meydana gelen volkanik faaliyetler sonucunda aşınmıştır. Aylarca sürebilen şiddetli kum fırtınaları da bu aşınmaya katkıda bulunmuştur. Mars o eski şaşalı günlerinde nehir yatakları ve su birikintilerine sahipti. Bunlar da gönderdiğimiz uzay araçlarının bizlere sunduğu verilerin, fotoğrafların değerlendirilmesiyle keşfedildi. Bu kanalların Mars'ın dağlarından ovalarına inen yağmur suyunun kuruması ile ya da o deli zamanlarında ortaya çıkıp daha sonra kurumuş olan sellerin olduğuna işaret ediyor. Bu su hareketlerinin oluşturduğu kanalların tabanları ve genişlikleri incelendiğinde akan suyun debisinin saniyede milyonlarca ton su taşıyacak kadar hızlı olduğu düşünülüyor. Mars, görsellerde de sıkça gördüğümüz gibi her iki kutbunda da takkeye benzer buzul katmanlarına sahip olan bir gezegendir. Uzun yıllar bu buzulların su buzu olduğu düşünülse de sanılanın aksine çoğunlukla karbondioksit buzundan oluştuğu anlaşılmıştır. Ayrıca karbondioksit buzu tabakasının altında su buzundan oluşan başka bir katman yer almaktadır. Buzul kuşaklarının toplam hacmi Reconnaissance Orbiter uydusunun sağladığı verilere göre yaklaşık olarak 150 milyar metre küptür. Eğer bu kuşaklar Mars'ın yüzeyini tamamen kaplamış olsaydı 1,1 metre derinlikte bir tabaka oluştururdu. Aynı zamanda Mars'ta plaka ve faylanma hareketleri olmadığı için bu hareketsiz kalın kabuk Mars'ın ilk zamanlarından itibaren herhangi bir değişime uğramamıştır. Bu da yeterince derin bir sondajla Mars'ın çocukluk yıllarına inebileceğimiz anlamına gelmektedir. Yapılan araştırmalarda gezegenin Güney yarım küresinde yerel manyetik alanlara rastlanmıştır. Günümüzde Mars'ın kayda değer bir manyetik alana sahip olmaması, eskiden var olan manyetik alanın, gezegenin iç tabakalarının farklılaşmasıyla yok olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Mars'ın Phobos ve Deimos adında iki uydusu vardır. İsimleri Yunan Mitolojisinde savaş tanrısı olan Ares'in iki kötü karakterli çocuğundan gelir . Her iki uydu da Asaph Hall tarafından 1877'de keşfedilmiştir. Bu uyduların asteroid kuşağından kopup gezegenin yörüngesine girdiği düşünülüyor. Dolayısıyla Phobos ve Deimos'un şekli alışık olduğumuz küre görünümünden daha gayri tabi, hatta bir patatesi andırır. İçeriksel olarak da, karbon bakımından zengin kaya oluşumlarıdır diyebiliriz. Bu iki uydu aynı zamanda gelgit kilitlenmesiyle birbirlerine bağlı oldukları için Mars'a hep aynı yüzeylerini gösterirler. Phobos Mars'ın etrafında hatrı sayılır bir hızla dönmektedir. Bir Mars gününde gezegeninin etrafında neredeyse 3 tur tamamlar. Aynı zamanda güneş sistemi uyduları arasında gezegenine en yakın uydu unvanını da elinde bulundurur (6 bin kilometre). Üstelik Mars'a yavaş yavaş yaklaşmaya da hala devam etmektedir. Tahminlere göre 45-50 milyon yıl içerisinde Mars'la çarpışacak veya parçalara bölünerek Satürn kadar olmasa da gezegen etrafında halkalar meydana getirecek. Yani Phobos tabiri caizse Mars'ın 50 milyon yıl sonraki savaş yüzüğüdür. Mars Global Surveyor aracının gönderdiği resimlere göre yüzeyinin 1 metre kalınlıkta regolith de denen ince bir toz tabakasıyla kaplı olduğu anlaşılmıştır. Aynı zamanda yüzeyinde oldukça belirgin bir krater vardır. Keşifçisi Hall, karısının kızlık adını vererek bu kraterin de isim babası olmuştur. Sovyetler Birliği uzay ajansının Phobos 2 aracı ise, uydudan birkaç resim gönderebilmiş ancak bir süre sonra iletişim kopmuş. Bu resim ve veriler değerlendirildiğinde uydudan zayıf ama devamlı bir gaz çıkışı olduğu saptanmış. İletişim beklenenden erken koptuğu için içeriği hakkında detaylı analizler yapılamamış ancak en olası tahminin su olduğu düşünülmektedir. Deimos şekil itibariyle Phobos'a göre daha gayrı muntazam görünüme sahip olsa da daha pürüzsüz bir yapıya sahiptir. Üzerinde Voltaire ve Swift isimli iki belirgin krater vardır. Yörüngesine ise Phobos'a kıyasla daha uzak bir mesafede seyreder. Bu durumda Deimos, Phobos'tan farklı olarak tahminlere göre birkaç milyon yıl içerisinde Mars'tan uzaklaşacak ve yörüngeden kopacaktır. Şüphesiz ki yakın gelecekte bu iki kardeş hakkında daha fazla bilgi edinebileceğiz. Zira hali hazırda Japonların uzay ajansı JAXA 2022'de başlatacağı Mars Moons keşif programı ile 2027'de Phobos ve Deimos'tan Dünya'ya örnek getirmeyi hedefliyor. ESA ve Rus Uzay Ajansı benzer görev tanımı olan keşif programlarını da 2024'te hayata geçirmeyi planlıyor. Aynı zamanda gelecekte yapılacak olan Mars'a yolculuk görevlerinde de bu iki uydunun üs olarak kullanılabileceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kizilotesi-avcisi-spitzer-uzay-teleskobu/", "text": "Işık, elektromanyetik spektrumda farklı dalga boylarına göre sıralanmıştır ve her bir dalga boyu farklı enerjiye sahiptir. Dalga boyu düşük olan ışık daha enerjiktir. Ve de astronomlar gökyüzünü, sadece görünür ışıkla değil, Spitzer gibi farklı dalga boylarında ışığa duyarlı teleskoplarla da gözlemlerler. Elektromanyetik dalgaların isimleri en düşük enerjili olandan en yüksek enerjili olanına göre şu şekildedir: Radyo Dalgaları, Mikrodalgalar, Kızılötesi Dalgalar, Görünür Bölge Işınları, Morötesi Işınlar, X-ışınları ve Gama Işınları. Bu dalgaların toplam enerjisini meydana getiren enerji parçacıkları ise fotonlardır. Elektromanyetik dalgaların uzayda bir noktadan başka bir noktaya ilerlemesi de bu fotonların dalgalarla birlikte taşınmasıyla olur. Gözlerimiz foton adı verilen bu temel parçacığa karşı duyarlıdır çünkü, fotonlar gözümüzdeki retinada bulunan ışığa duyarlı reseptörleri uyarmaya yetecek kadar enerjiktir. Fakat bu, gözümüzün elektromanyetik spektrumdaki tüm dalga boylarını algılayabileceği anlamına gelmez. Çıplak gözümüzle ancak spektrumun görünür bölgesindeki dalga boylarına sahip fotonları algılayabiliriz. Görünür bölgenin dışında kalan kısımlardaki ışığı ancak teleskoplarla -o dalga boyuna göre ayarlanmış filtrelerle- görebiliriz. Uzayda konuşlandırılmış, bu farklı dalga boylarından aldığı ışımalara göre gözlem yaparak, gün geçtikçe yeni keşiflere imza atan ünlü 'büyük gözlemevi' teleskoplarımız vardır. Bu konuda hiç kuşkusuz aklımıza ilk gelen Hubble Uzay Teleskobu'dur. Fakat diğerlerinin de hakkını yememek adına bugün Spitzer Uzay Teleskobuna değinmek istedik. Hubble, Spitzer gibi göz bebeği teleskopların ardında yatan bir isim vardır. O da Lyman Spitzer. Lyman Spitzer, Yale ve Princeton'da okumuş, astrofizik eğitimi almış ve araştırmalarının çoğunu yıldızlararası maddeyi inceleyerek gerçekleştirmiştir. Bugün biz onu Hubble Uzay teleskobunun fikir babası olarak tanırız. Spitzer, 1946 yılında, henüz NASA kurulmadan önce, atmosferimizin bulanıklaştırma etkisinden kurtulmuş bir uzay teleskobu yapılmasını önermiştir. Bunun üzerine de ajans, aralarında Hubble'ın da olduğu dört adet büyük uzay gözlemevini yapmıştır. Diğerleri ise Compton Gamma-Işını Gözlemevi , Chandra X-Işını Gözlemevi ve Kızılötesi Uzay Teleskobu Tesisi . SIRTF, zaman içinde zaman içinde Spitzer'ın adını almıştır. Spitzer Uzay teleskobu uzaydaki nesnelerden kızılötesi ışınımda görüntü alır. Kızılötesi ışınım, ısıtma yoluyla olan, yararlı etkisi sonucu genellikle 'ısı radyasyonu' olarak adlandırılan ve tıp, teknoloji gibi birçok alanda kullanılan ışınımdır. Yine birçok uzay ajansı Dünya'yı algılayabilmek için kullandıkları / gönderdikleri teleskoplarını atmosferik olaylar, hava durumu, okyanus sıcaklıkları ve yüzey değişiklerini gözlemlemek amacıyla IR dedektörleriyle donatmaktadırlar. Astronomide, yakın, orta ve uzak kızılötesi olmak üzere üç tür kızılötesi incelenir. Yakın ve orta bir IR dedektörü ile yıldızlararası toz bulutlarının içi görülebilirken, uzak kızılötesinde galaksimizin düzlemi parlak bir şekilde görülebilir. 2003 yılında NASA tarafından uzaya fırlatılan Spitzer Uzay Teleskobu, yakın, orta ve uzak kızılötesi ışınlara duyarlı olmak üzere geliştirilmiştir ve 3-180 mikron dalga boyları arasında yayılan kızılötesi ışığın tayfını tespit eder . Kızılötesi yakalayıcısı olan bu gözlemevi, 0.85 metre çapında bir teleskop ve soğutulmuş bir vaziyette bulunan üç bilimsel aygıta sahiptir. Spitzer'ın, cihazlarını en soğuk şekilde muhafaza eden sıvı helyumu bittiğinde esas görevi son bulmuş olsa da, halen veri göndermeye devam etmektedir. 2003 yılından beri birçok keşfi vardır fakat, en sonuncusu; diğer gözlemevleriyle birlikte yapmış olduğu kuytuda bir yerlerde saklanmış olan Trappist-1 adlı cüce yıldızın yörüngesindeki bizleri bir hayli heyecanlandıran 7 ötegezen. Spitzer'in ismine, bu keşifle aşina olduk. Ayrıca, Spitzer 2005 yılında uzak yıldızların yörüngesindeki iki Güneş Sistemi dışı gezegenden gelen ışığı doğrudan tespit eden ilk teleskop olmuştur. En büyüleyici gözlemlerinden birinde, evrendeki en eski yıldızlardan gelmesi muhtemel olan bir ışık yakalamış ve yine güneşdışı bir gezegenin meteoroloji haritasını ortaya çıkarmıştır. Optik teleskoplar, yıldız doğumu bölgelerini görüntülediğinde yalnızca yıldız ışığıyla hatları belirginleşmiş karanlık bir sütun görürken, kızılötesi-etkin bir teleskop olan Spitzer, kızılötesi ışığın avantajlarını kullanarak toz bulutlarından içeri girer ve yıldız embriyolarını, yeni doğmuş yıldızları gözler önüne serer. Hawaii , Şili , Wyoming , Herschel Uzay Gözlemevi, Geniş-Alan Kızılötesi Araştırma Kaşifi ve Kızılötesi Astronomi Uydusu . IRAS, Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Hollanda tarafından yapılan uzaydaki ilk IR gözlemevidir ve 1983 yılında on ay boyunca gözlem yapmıştır. Yaptığı birçok çalışmanın yanı sıra, Samanyolu'nun merkezini tespit etmek için gaz ve toz bulutlarının içine dalmıştır. Antik Galaksiler, Tahmin Edilenden Daha Parlaklar! 2014 yılının Ocak ayında; çok yakın..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kizilotesi-isikta-yaratilis-sutunlari-pillars-of-creation/", "text": "Bilim insanları, Hubble Uzay Teleskopu'nun en ikonikleşmiş fotoğrafını kızıl ötesi ışık ile yeniden görüntüleyerek inanılmaz detaylarını ortaya çıkardı. Yaratılış Sütunları adı verilen bu görüntü ilk olarak 1995 yılında Hubble Uzay Teleskobu tarafından detaylıca fotoğraflanmıştı. Fotoğraftaki fil hortumuna benzer kısım, yıldızlar arası toz ve gazın yekpare bir şekilde yer aldığı yıldız oluşum bölgesidir. Bu bölge, Dünya'dan yaklaşık 6.500 veya 7.000 ışık yılı uzaklıkta bulunmakta ve Yılan Takımyıldızı içerisinde yer alan bir yıldız yuvası olan ve Kartal Bulutsusu olarak da bilinen geniş bir bölgenin bir parçasıdır. Bu sütunlar yaklaşık 4 veya 5 ışık yılı uzunluğundayken Kartal Bulutsusu ise 55-70 ışık yılı civarı bir alanı kapsamaktadır. NASA'nın 1995 yılında ilk yayınladığı ünlü Yaratılış Sütunları görüntüsü, bölgeyi insan gözünün görebildiği elektromanyetik radyasyon tayfındaki görülebilir ışıkta gösteriyordu. Fakat sütunların bu yeni görüntüsünde araştırmacılar, sütunları kızıl ötesi ışıkta gösterip kalın bulutları delerek ön plandaki gaz ve tozun arkasındakileri açığa çıkardı. Bu yeni görüntü, kalın gaz ve toz bulutu içerisindeki bölgenin neye benzediği konusunda çarpıcı bir perspektif ortaya koyuyor. Bu kızıl ötesi görüntüde parlak ve muhteşem yıldızlar ve hatta bebek yıldızlar hakkında yüzeysel bilgileri elde edebiliriz. Hubble'ın 1995 yılında bize verdiği görüntünün aksine bu kızıl ötesi görüntü, solgun ve hayaletli gibi görünüyor ve sütunlar görünebilir ışıktaki gibi öne çıkmıyor. Hatta arka planda yer alan gölgeler gibi görülüyorlar ve ön plandaki yıldızların arkasındaki arka koltukta yerlerini alıyorlar. Kartal Bulutsusu, 1745 yılında İsviçreli astronom Jean-PhilippeLoys de Cheseaux tarafından keşfedildi. Bulutsu 6 kadir parlaklığa sahiptir ve Dünya'da küçük ve standart teleskoplar ile nispeten kolayca görülebilirken sütunları görebilmek için daha büyük teleskoplara ihtiyacımız vardır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/koca-patlama/", "text": "Her şey tek bir noktada üst üste binmiş şekildeydi. Sonra koca bir patlama oldu ve her şey birbirinden uzaklaşmaya başladı. Daha sonra da yıldızlar falan oldu, Dünya oluştu, canlılık doğdu işte değil mi? Keşke hayat o kadar kolay olsa Romeo. Büyük patlama , özel bir noktada gerçekleşmemiştir. Galaksilerin giderek birbirinden uzaklaştığı doğru ama, bunların önceden tek bir noktada üst üste olduğu yanlış. Peki doğru olan ne derseniz, doğru olan büyük patlamanın her yerde aynı anda ve aynı şiddette olduğu. Önceleri yıldızlar ve galaksiler falan da ortada yoktu. Var olan şey gaz ve karanlık maddeydi. Evrendeki tüm nesneler giderek birbirinden uzaklaşıyor ifadesi de bildiğimizi sandığımız yanlışlar arasında . En basitinden örnek verecek olursak, bize en yakın galaksi olan Andromeda'nın şöyle güzelce elini sıkmak için birbirimize doğru yaklaşıyoruz. Büyük patlamadan beri evren hızlanarak genişlemesini sürdürmüyor. Evrenin genişleme hızının azaldığı dönem de var. Sonradan vites değiştirip hızlanmaya başladı. Willem de Sitter, bu denklemlere Einstein'dan farklı bir şekilde yaklaşmıştır. Denklemleri, kozmolojik sabiti koruyarak sıfır çıkarmayı başarmıştır. Oysa Einstein, denkleme eklediği kozmolojik sabit sayesinde hiç bir zaman sıfır yoğunlukta bir model olacağını düşünmemiştir. Sitter'in elde ettiği bu sonuç, boşlukta olan bir enerjinin varlığını simgeler. Sıfır yoğunlukta olan bir enerji ve evrenin basıncı düşünüldüğünde de evrenin genişlemesi gerektiği düşünülebilir. Düşünülmüş de... 1929 da Edwin Hubble amca, gökcisimlerinin spektrumunu incelemiş ve kırmızıya kaymayı gözlemlemiştir. Yani evrenin genişlediği 1929 da gözlemsel olarak ispatlanmıştır. Üzülmeyin, herkes hata yapabilir. Bu olaya sevinenlere inat Einstein'ı saygıyla analım bu vesileyle. Kırmızıya kaymak ve Doppler Kayması denen o basit şeye bakalım. Doppler Etkisi için çoğu kişinin verdiği örnek üzerinden gitsek iyi olur sanırım . Cıyak cıyak öten bir ambulans sireni sesini duydunuz. Eğer o ambulans tam arkanızdaysa ve siz de trafikteyseniz, bencillik yaparak muhtemelen sevinirsiniz. Malum, varacağınız yere 1-2 dakika erken varacaksınız. Çok büyük bir olay. Bu ambulansın sesini kulaklarınızda duyun şimdi. Ambulans size doğru yaklaştıkça sesi inceliyor değil mi? Aynı şekilde sizden uzaklaştıkça da kalınlaşıyor olmalı. İşte bu şeye Doppler Kayması diyoruz. Bunla cisimlerin bizden nasıl uzaklaştığını bilmeyenler anladı değil mi? Ben de anlamadım. Bir de şöyle düşünelim. Frekansı esnek bir yay gibi düşünün . Bu yay ile iki galaksiyi birbirine bağlayalım. Galaksiler birbirinden uzaklaşırsa bu yayımız gerilir. Yani dalgaboyumuz artar. Olay bundan ibaret. Önceden genişleme hızının azaldığı bir dönem olsa da, şimdi hızlanarak genişlememize devam ediyoruz. Bu bilgi yakın bir tarihte gün yüzüne çıkartıldı. 1998 yılında süpernova gözlemleri evrenin gittikçe artan bir hızla genişlediğini ortaya koymuştu. Sonraki yıllarda ise daha da uzaktaki süpernova gözlemleri, 5 milyar yıl önce yavaşlayarak devam eden genişlemenin, birden hızlanarak genişlemeye başladığını gösterdi . İki galaksi arasında ne kadar çok mesafe varsa o kadar daha hızlı uzaklaşırlar. Tabii kütlelerini de göz ardı etmemek gerekir. Uzaklaşma hızı, kütlelerin çarpımı ile ters orantılı bir şekildedir. Atıyorum, Oğulcan Galaksisi bizden 5 milyon ışık yılı uzakta olsun. İşte bunu hesaplamak kolay olmuyor. Derine inip can sıkıntısı vermek istemem, kısaca anlatayım . Yıldızlar olsun, gezegenler olsun, galaksiler olsun, bir sürü ıvır zıvır bizden ne kadar uzakta olursa o kadar sönük görünür. Odanızda bulunan ampulün altına geçin ve bir bakın. Gözünüzü rahatsız eder. Ama karşı apartmanda oturan bir evin perdesi açıksa ve gördüğünüz odanın ampulü kadrajınızdaysa, bir rahatsızlık vermez. Çünkü uzaktadır ve daha sönüktür. Aynı şey gökcisimlerinin ışığında da söz konusu. Ancak zor olan şey, bunu hesaplamak için galaksinin yanınızdayken ne kadar parlak olduğunu bilmeniz gerekir. Bu soruyu benim Halil Bulut arkadaşım düşünmüş. Kendisi çok düşünceli bir arkadaşımdır. Ama her Rocco verişinde bu son diyor. Neden diye sorduğumda ise farklı farklı kaçamak cevaplar veriyor. Yani bunun bir çok cevabı var. Aynen evren neyin içinde genişliyor sorusuna vereceğimiz cevap gibi. Evrenin dışı diye bir şey olmayabilir. Zamanda yolculuk için uzay-zaman bölgelerinin eğrildiğini duymuşsunuzdur. Aynı mantıkla evrene de yaklaşabiliriz. Işık hızına yakın hızlarda hareket edebilen bir aracımız olsa ve biz de ölümsüz olsak uçuşur dururuz ortalıkta. Evren kıvrılmış olabilir. Çoğunluk böyle düşünüyor diye düşünüyorum. Öte yandan, görebileceğimiz maximum bir uzaklık vardır. Yani ufuk. Aynen Dünya'da gözlemlediğimiz gibi. Işık ışınları bize ışık hızında geldiği için ancak belirli bir noktaya kadar gözlem yapabiliyoruz. Fizikte hayal kurmadığına ve gözlem yaptığı alanla ilgilendiğine göre dışarısının pek bir önemi kalmaz. Bir de boyut meselesi var. Birisi çıkıp diyor ki 3 boyutlu bir evren var, birisi diyor 7, birisi diyor 10 boyutlu bir evrende yaşıyoruz. Boyutlar bambaşka bir konu elbette. Ancak şöyle düşünenler de var. Kaç boyutlu olursa olsun, evrenimiz daha fazla boyuta sahip başka bir evrenin içinde dolanıyor olabilir. Sonra da bambaşka evrenlerle çarpışıp yok olabilir. Bunu boşverelim, baya korkutucuymuş. Caner Taslaman'ın \"Big Bang ve Tanrı\" Kitabı Üzerine... Antik Galaksiler, Tahmin Edilenden Daha Parlaklar!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/komur-cuvali-bulutsusu-caldwell-99-coalsack-nebula/", "text": "Kömür Çuvalı Bulutsusu, soğurma bulutsuları olarak da adlandırılan karanlık bulutsular grubuna dahildir. 109 uzay cisminin kataloglandığı ve Messier Kataloğu'nun tamamlayıcısı olarak hazırlanan Caldwell Kataloğu'nda C99 koduyla yerini almıştır. Kömür Çuvalı Bulutsusu, geceleyin gökyüzüne baktığımızda siyahlığıyla en belirgin bir bulutsu olarak karşımıza çıkar. Dünyamızdan 180 parsek (590 ışık yılı) uzaklıkta yer alan bu meşhur bulutsu; Güney Haçı Takımyıldızı'nın bize göre güneydoğu kısmında yer alır ve Centaurus ve Musca takımyıldızları ile de komşudur. Kömür Çuvalı Bulutsusu, insanlık tarihini de içine alan bir zaman diliminde, özellikle Güney Yarımküre göklerini süslemiş ve coğrafi keşiflerde kayıtlara geçirilene kadar birçok kültürün mitolojik anlatılarında yer etmiştir. Avustralya'daki Aborjinlere göre bu nebula, gökyüzündeki emuların lideri vasfındadır. Bir başka Avustralya halkı Wardamanlılara göre bu bulutsu, özellikle şekli itibariyle bir yargıcın başı ve omuzları olarak yorumlanmış ve bu yargıç, geleneksel yasaları her daim gözetlemiştir. Avustralyalı bir yazar olan W. E. Harney'e göre Utdjungon adı verilmiş olan bu yargıç; aynı zamanda geleneksel yasalara bağlı kalındığı müddetçe yeryüzünü yok edecek olan ateşli bir yıldızın hiddetinden insanları korumaktadır. Avustralya'dan epey uzakta, Güney Amerika'daki İnkalar ise Kömür Çuvalı Bulutsusu'nu, bir tür keklik gibi düşünebileceğimiz, o bölgeye özgü tinamulara benzetmişler ve Yutu adını vermişlerdir. Kristof Kolomb'un, Amerika'yı keşif yolculuğunda bulunurken filosuna ait gemilerden Nina'da kaptanlık yapan İspanyol denizci Vicente Yanez Pinzon; 1499 yılında bu bulutsuya dair ilk gözlemi ve kaydı oluşturmuştur. Bir başka denizci ve kaşif Amerigo Vespucci tarafından ''il Canopo fosco'' olarak adlandırılmış ve Magellan Bulutları'nın zıttı bir yapı olarak düşünmüş olduğundan biliyoruz ki Magellan Bulutları, göz alıcı parlaklığa sahip, birer cüce galaksilerdir Magellan's Spot, Black Magellanic Cloud olarak da ifade edilmiştir. Kömür Çuvalı Bulutsusu'nun içeriğinde, birçok karanlık bulutsuda gözlemlediğimiz element ve bileşiklere rastlarız. Bunlar; donmuş su, azot, karbonmonoksit ve diğer basit organik moleküllerdir. Karanlık bulutsular; oldukça yoğun yapıda oldukları için içlerinden görünür dalga boyundan ışık geçemez ve kızılötesi dalga boyunda yapılan gözlemler sayesinde içeriğine ve ardındaki yapılara dair bilgi edinilebilir. Bu bulutsunun ne kadar karanlık olduğunu anlamak için 1970'lerde Finlandiyalı gökbilimci Kalevi Mattila deneysel bir çalışma yayınlamış ve Samanyolu'nun parlaklığının onda biri kadar olduğunu tahmin etmiştir. Adeta dökülmüş bir mürekkep koyuluğundaki bu bulutsunun içerisinden, arkasındaki bazı yıldızların ışığı geçmeyi başarmış ve bu da yeni ESO görüntüsünde ve modern teleskoplarla yapılan diğer gözlemlerde ortaya çıkarılmıştır. Bu bulutsunun arkasında da zengin bir yıldız kümelenmesi olduğu bu sayede bilinmektedir. Bulutsu içerisinden geçerek gelen ışık bir miktar değişime uğramaktadır. Görüntüde gördüğümüz ışık normalde olduğundan daha kırmızı görülmektedir. Bunun nedeni karanlık bulutsulardaki toz parçacıklarının yıldızlardan gelen ışıktaki mavi ışığı, kırmızı ışığa göre daha çok soğurması, yıldızları normalde göründüklerinden daha koyu kırmızı halde göstermeleridir. Kömür Çuvalı Bulutsusu, elbette varlığını bu şekilde karanlık bir toz ve gaz yığını olarak sürdürmeyecek; önümüzdeki milyon yıllar içinde devasa boyutlarda yıldızların, orta ölçekli yıldızların meydana geldiği ve belki de bu yıldızların oluşturduğu gezegen sistemlerine ev sahipliği yapan ışıltılı bir yapı haline gelecek. - Alındığı Tarih: Ocak 27, 2021, Alındığı Yer: http://www.bulutsu.org/evreninharitasi/darknebs.php - . Bir Çuval Dolusu Kozmik Kömür Kömür Çuvalı Bulutsusu'na yakından bakış. Alındığı Tarih: Ocak 27, 2021, Alındığı Yer: https://www.eso.org/public/turkey/news/eso1539/ - Coalsack Nebula. Alındığı Tarih: Ocak 29, 2021, Alındığı Yer: https://en.wikipedia.org/wiki/Coalsack_Nebula#cite_ref-6 - Caldwell catalogue. Alındığı Tarih: Ocak 28, 2021, Alındığı Yer: https://en.wikipedia.org/wiki/Caldwell_catalogue - Dekker, E., (1990). The Light and the Dark: A Reassesment of the Discovery of the Coalsack Nebula, the Magellanic Clouds and the Southern Cross, Annals of Science, 47, 529-560. - Henry, R., C., Holberg, J., B., & Murthy, J., (1994). Voyager Obervations of Dust Scattering Near the Coalsack Nebula, The Astrophysical Journal, 428, 233-236. - Kerr, F., & Garzoli, S., (1968). A Search for Hydrogen in the Southern Coalsack, The"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/konaklama-tesislerimiz-lagrange-noktalari/", "text": "Bilindiği gibi büyük veya küçük her cisim bir kütle çekimine sahiptir ve yine büyüklüğünden bağımsız olarak başka bir cismin kütle çekiminden öyle ya da böyle etkilenir. Bu etkileşim, Lagrange noktaları gibi özel alanların oluşmasını da sağlar. Çok büyük bir kütle olan Dünya gezegeninin kütle çekiminden etkilenir ve üzerine doğru çekilirsiniz. Ancak, siz de Dünya'yı aynı biçimde kendinize doğru çekersiniz. Tabi, sizin kütle çekiminiz Dünya için zırhlı bir tanka atılan taş kadar önemsizdir ve ölçebileceğiniz hiçbir etkiye yol açmaz. Boyutlar ve kütleler büyümeye başladıkça iş değişir. Örneğin gezegenimizin kütle çekimi Ay üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Onu kendi yörüngesinde tutar ve Ay hiçbir yere kaçamaz. Ancak, Ay'ın da güçlü bir kütle çekimi vardır ve gezegenimiz üzerinde hatırı sayılır bir etkiye sahiptir. Oldukça büyük bir kütle olduğu için gezegenimizin dönüş hızına etki eder. Ayrıca, gel-git kuvvetleri ile gezegenimizi çekiştirir, denizleri kabartır, yer kabuğunu eğer, büker. O noktada, ikisinin arasında sabit biçimde ve güvenle kalabilirsiniz. İşte en temel anlatımı ile Lagrange noktası budur. İki gökcisminin kütle çekimlerinin birbirini dengelediği, dolayısıyla kütle çekimi hiç yokmuş gibi hissedebileceğiniz bir yerdir. İsmini, bu konuda yaptığı çalışmalarıyla bilinen İtalyan astronom ve matematikçi Louis Lagrange'dan (1736-1813) almıştır. Gökcisimleri arasındaki bu noktaların gökbilimde birçok kullanımı var. Örneğin, L1 noktasına yerleştirdiğiniz bir uzay aracı, Dünya ve Ay arasında stabil bir yörüngeye oturmuş olur. Bu yörüngedeki cisim, Ay ile beraber sabit bir noktada kalmak üzere gezegenimiz çevresinde dolanır. Böylelikle hem Dünya'yı, hem de Ay'ı aynı anda kesintisiz gözlemleyebileceğiniz bir yer elde etmiş olursunuz. Buna benzer bir durum, L2 ve L3 noktaları için de geçerlidir. Buralarda bulunan uzay araçları çok uzun bir süre boyunca yörünge düzeltmesine gerek kalmadan stabil bir yörüngede dolanırlar. İlginç özelliğe sahip olduğunu söylediğimiz L4 ve L5 noktaları ise kararlılıkları ile uzay çalışmaları için eşsiz bir fırsat sunar. L1, L2 ve L3 noktalarında bulunan cisimler her ne kadar çok uzun süre kararlı kalabilseler de, önünde sonunda büyük veya küçük gökcisimlerinden biri tarafından kendilerine çekilerek bu kararlılıklarını yitirirler. Oysa Lagrange 4 ve 5 noktaları çok daha kararlıdırlar. Burada neredeyse sonsuza kadar sabit kalabilirsiniz. Aslında 4 ve 5'inci noktalar için bir tuzak sıfatını da kullanabiliriz. Çünkü, birçok gezegenin bu yörüngesi, buraya hapsolmuş gökcisimleri ile doludur. Örneğin, Jüpiter'in Güneş etrafındaki yörüngesinde bulunan L4 ve L5 noktalarına yüzbinlerce asteroid hapsolmuş durumdadır. Bu asteroidler Trojans olarak bilinir. Eğer bir gök cismi, bu noktaya gezegenin yörünge hızı ve doğrultusuna eşit veya yakın bir biçimde girerse, kaçınılmaz olarak burada hapsolur ve yörüngesine artık gezegenin L4/5 Lagrange noktasında kalacak biçimde devam eder. Bu noktalar o kadar kararlıdır ki, L4 ve 5 noktalarına hapsolmuş asteroidler ve toz bulutları, gökcisimlerinin ömür süreci boyunca burada kalabilirler. Sadece Jüpiter'de değil, Güneş Sistemi'ndeki hemen her gezegenin, Mars'ın, Dünya'nın, Satürn'ün, Uranüs'ün 4. ve 5. Lagrange noktaları böylesi Troyalı göktaşları barındırır. Ancak, asteroid kuşağına yakın olan Jüpiter'in ve Kuiper Kuşağı'na yakın olan Neptün'ün Troyalıları sayıca çok daha kalabalıktır. SOHO Güneş Gözlem Uydusu, Dünya ve Güneş arasındaki L1 noktasında bulunuyor. Bu nokta, gezegenimizden 1.5 milyon km uzakta yer alıyor ve Güneş ile Dünya'nın çekim güçleri burada dengelendiği için SOHO uydusu kalıcı olarak buraya yerleşebildi ve Güneş gözlemini sürdürüyor. Dünya-Güneş arasındaki, ikinci nokta olan ve Güneş yönünde Dünya'nın tam arkasında kalan L2 noktasında ise, Wilkinson Mikrodalga Düzensizlik Sondası yer alıyor. Burada Dünya Güneş'i tam olarak gölgelediği için, WMAP aracı yıldızımızın ışınımından etkilenmeden Kozmik Fon Işınımı'nın ölçümünü yapabiliyor. Gelecekte Hubble Uzay Teleskobu'nun yerine kullanılması planlanan James Webb Uzay Teleskobu da yine L2 bölgesindeki bu yörüngeye yerleştirilecektir. Bunların yanında, Lagrange noktaları gelecekte kurulabilecek yörüngesel uzay kolonileri için de iyi birer konaklama yeri olarak görülüyor. Örneğin Dünya yörüngesinde L4 ve 5 noktalarına kurulacak bir koloni hem gezegenimize, hem de Ay'a eşit uzaklıkta (yaklaşık 380 bin km) olacağı için her ikisine de ulaşma açısından avantajlı ve güvenli bir konumda yer alacak. Dünya ve Ay arasındaki L1 noktası da yine ulaşım için bir ara istasyon olması bakımından önemli. Gelecekte burada Dünya-Ay arası yolculuklar için bir dinlenme tesisi kurulabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/korku-dehset-phobos-deimos/", "text": "1877'de ABD'li Astronom Asaph Hall tarafından keşfedilen Mars'ın bu iki uydusu; isimlerini Eski Yunanca'da korku anlamına gelen Phobos ve dehşet anlamına gelen Deimos'tan almıştır. Phobos ve Deimos, antik Yunan mitolojisinde, savaş tanrısı Ares'in çocukları olan iki kötü karakterdir. Zaten Mars'ın adı da, antik Yunan'daki Ares'in Roma mitolojisindeki karşılığı olan Mars isimli savaş tanrısından gelir. Bu iki uydu, ilk kez 1971'de ABD'ye ait Mariner 9, 1977'de Viking 1 ve 1988'de ise SSCB'ye ait Phobos uzay araçları tarafından fotoğraflanmışlardır. Çekilen fotoğraflardan elde edilen verilere göre, her iki uydunun da yüzeyinin düzensiz, karanlık ve bol kraterli olduğu anlaşılmıştır. Muhtemelen Phobos ve Deimos, C tipi asteroidler (%75 lik oran ile bilinen en yaygın, karbon tipi asteroidler) gibi karbon bakımından zengin kaya oluşumlarıdır. Ancak yoğunluklarının düşük olması, bu uyduların, kayanın yanı sıra buz da içerdiğini gösteriyor. Tıpkı Dünya'nın uydusu Ay gibi, Mars'ın Phobos ve Deimos uydularının da nasıl oluştukları tam olarak bilinmemekte. Fakat bununla ilgili çeşitli modeller bulunmaktadır. Son zamanlarda bu iki uydunun dev bir çarpışmanın ürünü olduğu öne sürülse de bu modeller arasında en çok kabul göreni, Mars'ın iki biçimsiz cismi yakalayıp yörüngesine almasıyla ilgili olanıdır. Bu asteroidlerin Ana Asteroid Kuşağından değil de Güneş Sistemi'nin dışından geldikleri ile ilgili spekülasyonlar mevcuttur. Phobos Mars'ın diğer uydusu Deimos ile kıyaslandığında hem daha büyük hem de Mars'a daha yakındır. Güneş sistemindeki diğer tüm uydular içinde gezegenine en yakın konumlanmış uydudur. Yörünge süresi ortalama 7,5 saat olan Phobos, eşzamanlı yörünge yarıçapından daha alçak bir yörüngede olduğundan Mars yüzeyinde bir gözlemci olsaydık Phobos'un günde iki kez doğup battığına şahit olurduk (Eşzamanlı yörünge yarı çapı : Bir uydunun gezegenin çevresinde, gezegenin kendi etrafında dönüş süresi kadar bir zamanda döneceği yüksekliği ifade eder. Böyle bir uydu, yüzeydeki gözlemci için her zaman aynı noktadadır. Dünya'da, 36.000 km yüksekliğe yerleştirilen iletişim uydularında olduğu gibi). Ortalama yarıçapı yalnızca 22 kilometre olan Phobos ve ve 14 kilometre olan kardeşi Deimos'un Mars'a olan uzaklıkları sırasıyla 9,3 bin kilometre ile 20 bin kilometredir. Gel-git etkileri nedeniyle her geçen gün yüzeye biraz daha yakınlaşan bu talihsiz uyduların, birkaç milyon yıla kalmaz gezegenin güçlü çekimine yenilerek parçalanması ya da Mars yüzeyine düşmesi bekleniyor. Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kova-takimyildizi-trappist-1-yildiz-sistemi/", "text": "Kova Takımyıldızı , en eski belgelenmiş takımyıldızlarından biridir. Yunan gökbilimci Ptolemy tarafından ikinci yüzyılda kaydedilmiştir. Adı da Latince'de kupa taşıyıcı veya su taşıyıcı anlamına gelmektedir. Kova takımyıldızı, gökyüzündeki en büyük 10. takımyıldızıdır; 980 derece karelik bir alana yayılmıştır. Bununla birlikte, takımyıldızında özellikle parlak yıldızlar yoktur ve çıplak gözle farketmek zor olabilir. Güney Yarıküre'de ilkbaharda ve Türkiye'nin de yer aldığı Kuzey Yarıküre'de sonbaharda görülebilir. Kova takımyıldızı, gökyüzünün su veya deniz bölümü olarak anılan kısmındaki diğer su ile ilişkili takım yıldızlarının yakınında bulunur. Bu takımyıldızları da Cetus , Pisces , Delphinus ve Eridanus gibi isimlerle anılır. Kova Takımyıldızındaki en parlak yıldız, Sadalsuud olarak da bilinen Beta Aquarii adındaki az rastlanır sarı süper dev yıldızdır. 600 ışık yılı uzaklıkta olup, 2.9 kadir gibi düşük bir parlaklığa sahiptir. Alpha Aquarii veya Sadalmelik, Dünya'dan 760 ışık yılı uzaklıktaki ve 2.95 kadir parlaklığına sahip bir dev yıldızdır. Dünya'dan 158 ışık yılı uzaklıkta bulunan Gamma Aquarii veya Sadachbia, 3.8 kadir parlaklığa sahiptir. Zeta Aquarii, Kova Takımyıldızı'nın su kavanozunu oluşturan Y-şeklindeki yapının merkezinde bulunmaktadır. Kavanozu oluşturan yıldız kümesindeki diğer yıldızlar ise gamma, pi ve eta Aquarii'dir. Su akımı, Fomalhaut ile biten 20'den fazla yıldızı içermektedir. Kova Takımyıldızı, gökyüzünün en parlaklarından biri olan NGC 7009 dahil bir dizi gezegenimsi bulutsuyu içerir. Bu bulutsu , Satürn Bulutsusu olarak da bilinir, çünkü Satürn'ü andıran bir halkası vardır ve ilk kez 1782'de Alman doğumlu bir İngiliz astronom Sir William Herschel tarafından gözlemlenmiştir. Kova Takımyıldızı, tüm gezegenimsi bulutsuların en yakını olan; Dünya'dan sadece 400 ışık yılı uzaklıkta olan NGC 7293 veya bilinen adıyla Helix Bulutsusu'na da ev sahipliği yapar. Kova Takımyıldızı, aynı zamanda Dünya'dan yalnızca 40 ışık yılı uzaklıktaki (gezegenimizden en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri'ye olan uzaklığımızın yaklaşık 10 katı) TRAPPIST-1 isimli aşırı soğuk yıldıza ev sahipliği yapıyor. 2017'de gökbilimciler, bu yıldızın muhtemelen kayalık da olan Dünya boyutundaki en az yedi tane ötegezegeni barındırdığını açıkladılar. Bu gezegenlerin çoğu, suyun gezegenlerin yüzeylerinde var olabileceği bölge olarak tanımlanan yıldızın yaşanabilir bölgesinde yörüngede dolaşırlar. TRAPPIST-1'ın kütlesi, Güneş'in kütlesinin yüzde 8'i kadar olmasından dolayı bu, yıldızın yaşanılabilir bölgesinin yıldıza çok daha yakındır. Başka bir deyişle, sıvı suyun yüzeylerinde yer alabilmesi için gezegenlerin birbirlerine yakın bir şekilde toplanmaları gerekmektedir. Bu zamana kadar keşfedilen yedi dünya, kendi güneş sistemimizdeki Merkür ile Güneş arasındaki mesafeden daha yakın bir şekilde esas yıldızının yörüngesinde dönmektedir. Bu yıldızın çevresinde dönen gezegenler, ilk olarak Şili'deki Transiting Planets and Planetesimals Small Telescope kullanılarak 2010 yılında keşfedilmiştir. Takip gözlemleri, Şili'deki Çok Büyük Teleskop ve NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu gibi gözlemevleri ile gerçekleştirildi. Ancak gökbilimciler daha detaylı bir incelemenin, 2019 yılında fırlatılması planlanan James Webb Teleskopu'nun sistemi incelemesine kadar beklemesi gerekebileceğini söylemektedirler. Gökbilimciler, TRAPPIST-1'ı 2009'de fırlatıldığından beri binlerce ötegezegen bulan verimli bir gezegen-avcısı olan Kepler Teleskopu gibi diğer teleskoplardan gelen gözlemlerle birleştirerek, evren çapında Dünya boyutundaki kayalık gezegen keşiflerinin hızla artışını daha iyi anlamak amacıyla bir sıçrama tahtası olarak kullanıyorlar. Yunanlılar, Kova Takımyıldızı'nı tanrılara kupa taşıyan Ganymede ile bağdaştırmışlardır. Hikayeye göre; Ganymede, Zeus'un düşkünlüğünün öznesi olan yakışıklı genç bir adamdı. Tanrılara kupa taşıyıcı olarak hizmet ettiği Olimpos dağına getirilmiş ve kendisine ebedi gençlik bağışlanmıştı. Kova Takımyıldızı'nın diğer kültürlerde de çeşitli anlam ve çağrışımları vardır. Babilli astronomlar, bu takımyıldızının çoğunlukla taşar biçimde resmedilen tanrı Ea'yı veya Büyük Olanı temsil ettiğini belirtmişlerdir. Antik Mısır'da ise su taşıyıcısının kavanozu nehire batırıldığında Nil'in bahar taşmasına sebep olduğu söyleniyordu. Çinli astronomlar ise bu akımı askerler olarak görmüşlerdir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-anafor-12-15-ekim-tuzla-bilim-senliginde/", "text": "Tuzla Belediyesi, 4 üniversite, 14 okul ve Kozmik Anafor Astronomi Platformu'nun katkılarıyla 12-15 Ekim 2017 tarihleri arasında Şelale Eğitim Parkı'nda Tuzla Bilim Şenliği'ni düzenliyor. Bilim Şenliği'nde 4-15 yaş grubu öğrencilere bilimi sevdirmek amacıyla okulların bilimsel projeleri akademisyenlerin değerlendirmesine sunulacak. Şenlikte ayrıca farklı yaş gruplarına yönelik bilimsel etkinlikler, sergiler, yarışmalar ve söyleşiler yer alacak. Şenliğe katılanlar Şelale Eğitim Parkı'nda Tuzla Belediyesi Bilim Merkezi, Planetaryum-Gözlemevi, Nuh'un Gemisi HoloZoo ve Belediye Başkanı Dr. Şadi Yazıcı'nın Teknolojinin Serüveni Sergisi'nde bilimsel gelişmeler ve yeniliklere şahitlik etme fırsatı bulacak. Tuzla Belediyesi Karting ve Formula 1 aracı, Gebze Teknik Üniversitesi drone, maket uçak, 3D printer ve farklı bilimsel projeler, Okan Üniversitesi otonom araç ve robotlar, İstanbul Üniversitesi Elektrikli Araç Milat 1453, İstanbul Aydın Üniversitesi Elektrikli Araç Elektro Aydın'' ve Elektro Aydın Nova, İBB Gençlik Meclisi'nden Bilim Otobüsü ve Kozmik Anafor Astronomi Platformu ekibi sunum ve söyleşileri ile şenlikte yer alacak. Şenliğin açılışı 12 Ekim 2017 Çarşamba günü saat 10.00'da Şelale Eğitim Parkı'nda gerçekleştirilecek. Eğer bir nötron yıldızını alıp İsta... 8 Aralık 2018 Cumartesi günü, İstan..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-anafor-bilim-kurgu-bir-otegezegende-fotosentez/", "text": "Bahsedeceğimiz konu bir bilim kurgu... Kendi bilim kurgumuzu, bilimsel verilere dayandırarak bilim-gerçek sınırına yaklaştırmaya çalışacağız. Bu yazıda, Dünya'ya kütle ve yarıçap olarak en benzer gezegeni seçip, bu gezegenin koşullarına bağlılıkla fotosentezin oluşup oluşamayacağını tartışacağız. İsmi KOI-2700 b. Fakat gezegenden bahsetmeden önce, fotosentez nedir, ne değildir, koşullarını anlatalım. Dünyadaki yaşamın enerji kaynağı Güneş. Basitçe, fotosentetik organizmaların güneşten gelen ışık enerjisini kullanarak şeker ve diğer organik bileşikleri üretip, bu enerjiyi besinlerdeki kimyasal enerjiye dönüştürmesine, fotosentez diyoruz. Bu olay dolaylı veya doğrudan tüm biyolojik sistemlerin enerji kaynağı. Fotosentez bakterilerde, alglerde ve bitkilerde gerçekleşir. Ayrıntıda birbirinden farklı olsalar da temelde mekanizmaları aynıdır. Fotosentez olayı pek çok basamağa sahip iki temel süreçten meydana gelir. Işık reaksiyonları ve Calvin döngüsü. Işık reaksiyonları kloroplastın tilakoid zarlarında, Calvin döngüsü ise stromada gerçekleşir. Tilakoid zarlarda klorofil pigmentleri ve çeşitli enzimler yer alırken, stromada DNA, RNA, ribozom ve yine enzimleri içeren yoğun bir sıvı bulunur. Bitkiler tüm yeşil kısımlarında kloroplast denilen, klorofil pigmenti içeren organelleri bulundururlar. Bitki yapraklarının yeşil olmasının sebebi yine bu klorofil pigmentleridir. Yapraktaki pigmentler görünür ışık spektrumunun, kırmızı ve mavi bölgeleri arasındaki ışığı soğururlar. Bu sırada en fazla yeşil ışık yansıtıldığı için bize yeşil renkte görünür. Klorofil içeren bu kloroplastlar, ışık reaksiyonlarında bu pigmentler aracılığıyla güneşten gelen ışığı soğurup, ATP veya NADPH formunda kimyasal enerjiye dönüştürürler. Daha geniş bakarsak, bir ışık fotonu bir pigment molekülüne çarpıp pigmentin elektronunu daha yüksek enerji seviyesine çıkartır. Elektron temel düzeyine geri dönerken, yanındaki diğer bir pigmentin elektronu uyarılmış duruma geçer. Bu süreç sonucunda uyarılan klorofil pigmenti bir elektronunu kaybeder. Bu elektron çeşitli ETS elemanlarından geçer. Bu esnada iki elektron, iki hidrojen ve bir oksijen atomu elde edilecek şekilde bir su molekülü parçalanır. Bu olaya fotoliz denir. Bu sayede klorofil pigmentinin elektron açığı kapatılır. Ayrıca dünyamızın oksijen kaynağı yine bu fotoliz olayına dayanır. Çıkan oksijen, bir başka fotolizin oksijeniyle birleşip O2'yi oluşturur. Işık reaksiyonları devirli ve devirsiz fotofosforilasyon olmak üzere ikiye ayrılmasına karşın, temel mantığı fotosentezin Calvin döngüsü için gereken ATP ve NADPH'ları üretmektir. Calvin döngüsü genelde karanlık evre reaksiyonları olarak bilinir. Bu reaksiyonlarda ışık doğrudan kullanılmasa da, pek çok bitkide bu döngü dolaylı olarak ışığa bağımlıdır. Calvin döngüsünde kullanılacak ATP ve NADPH, ışık reaksiyonları ile sağlanır. Bu döngüde CO2, ATP ve NADPH'lar kullanılarak şeker elde edilir. Dünyamıza oldukça benzeyen KOI-2700 b, hakkında alınan verilere bakarsak; 5.9742 x 1024'lük kütlesiyle Dünya'nın 0,85 katı ve 6.371 km'lik yarıçapıyla 1,2 katıdır. Fakat bir sorun var. O da bu gezegenin zamanı! KOI-2700 b, bir yılını yani yıldızının etrafındaki dolanımını 0,9 günde tamamlamakta. Gördüğünüz gibi gezegen yıldızına çok yakın ve gerçekte sıcaktan kavrulan, kurak bir gezegen. İşte işin bilim kurgu kısımı da burada devreye giriyor. Biz bu gezegenin dolanım hızını yavaşlatacağız ve yaklaşık 365 gün dolanım süresine getireceğiz, kim bilir belki milyonlarca yıl sonra bu hızda dolanmaya başlar. Ayrıca bildiğimiz gibi gezegenlerin bir yaşam kuşağı vardır. Yıldızların belli başlı parametrelerine göre yaşanabilir kuşak, değişkenlik gösterir. Güneş'in çevresi için bu sınır yaklaşık 0,8 AB ile 2.5 AB arasındadır (1 AB=149.600.000 kilometre). Gezegenimizin etrafında dolandığı yıldızı da irdeleyelim. Çünkü KOI'nın yaşanabilir kuşağını bilmemiz lazım. Güneş'in kütle ve yarıçapının takribi yarısı olan bu yıldız, yaklaşık 4.300 Kelvin derece sıcaklığa sahip. Muhtemelen 50 milyon km uzaklıktaki bir yörüngeye, bu yıldızımızın yaşanabilir kuşağı diyebiliriz. Yörüngesinin ne kadar eliptik olduğu hakkında bilgi sahibi değiliz fakat, bilim kurgumuzda bu yıldızımızı 0,35 AB'ye yerleştirelim . Eksen eğikliği, gerek yıldızdan gelecek ışıklar gerekse gezegenin ortalama ısısı için önemlidir. Dünya benzeri kütle ve yarıçapa sahip olan bu gezegeni yaklaşık 23,5 derecelik eksen eğikliğe sahip kılalım. Kütlesi ve büyüklüğü bakımından yoğun olduğunu bildiğimiz gezegenimiz yine muhtemelen bizimle aynı çekim hızına sahip olacaktır. Fotosentez için önemli olan aydınlık evrede ışık spektrumudur. Üçüncü nesil, birinci öbek olarak kabul ettiğimiz bu yıldızın, çeşitli metallere sahip gezegeninde volkanik patlamalar olduğunu farz edersek, karbondioksit üretimi vardır. Başka bilim kurgulardan esinlenerek, yanımızda toprak götürelim, azıcık da H O . Evet, bilinmeyenler üzerine söylediğimiz her ihtimal doğru olabilir, işte işin bilim gerçeklik kısmı da bu. Tüm verileri topladık, bilinmeyenleri de muhtemel temeller üzerine oturttuk."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-anafor-ege-universitesi-panelinden-kareler/", "text": "En karmaşık konuları bile \"elinden ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-anafor-ege-universitesinde/", "text": "Ege Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Topluluğu'nun düzenlemiş olduğu panelde; Kozmik Anafor'un kurucusu, amatör astronom Zafer Emecan ve saygın yazarlarından biri olan Merve Yorgancı İzmirliler ile birlikte olacak. Soru cevap şeklinde gerçekleştirilecek olan panelde, katılımcılar merak ettikleri konular hakkında, uzmanlarından doyurucu cevaplar alabilecekler. - - Etkinlik, Corona virüse karşı ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-anafor-hypatia-bilim-ile-guclerini-birlestirdi/", "text": "Başarılı Youtube bilim kanalı Hypatia Bilim ile Kozmik Anafor, artık birlikte hareket etme kararı aldılar. Bu kararın ilk meyvesi, ortaklaşa hazırladıkları Youtube videosu ile geldi. Hypatia Bilim, yayın hayatına birkaç ay önce başlamış oldukça başarılı bir Youtube bilim platformu. Nurcan Seven'in sunuculuğunda, ortaya çok kaliteli işler çıkarıyor. Bu kadar yeni ve başarılı bir platformun Kozmik Anafor ile birlikte hareket etme isteği, elbette Kozmik Anafor için onur verici. Önümüzdeki süreçte; Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyor ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili ve Evrim Ağacı gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim de, artık bu birliktelik zincirinin bir parçası haline geldiği için mutluyuz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-anafor-mart-ayi-etkinlik-takvimi/", "text": "Son iki yıldır, resmi olarak davet edildiği tüm eğitim kurumlarında astronomi söyleşi, etkinlik ve eğitimleri düzenleyen Kozmik Anafor Astronomi Platformu'nu, Mart 2018'de oldukça dolu bir etkinlik takvimi bekliyor! İlk olarak 2 Mart'ta ülkemizin uzman astrofotoğrafçıları Murat Sana ve Mustafa Aydın eşliğinde Ankara Hacettepe Üniversitesi'nde Hacettepe Üniversitesi Astronomi Topluluğu'nun davetlisi olarak bir astrofotoğrafçılık eğitim etkinliği düzenledik. 8 Mart'ta Gebze Teknik Üniversitesi Havacılık ve Uzay Kulübü'nün düzenlediği Uzay Günleri: Kosmosa Doğru etkinliğinde astrofotoğrafçı Murat Sana ve amatör astronom Zafer Emecan ile birlikte yer alıyoruz. Etkinlikte öncelikle evrenimizi tanıyıp, ikinci evimiz olacak Mars'a yerleşme ihtimallerimizi konuşacağız. Sonrasında ise astrofotoğrafçılık eğitimi verip, bir astrofotoğraf sergisi düzenleyeceğiz. 14 Mart tarihinde ise, Mersin'e gidiyoruz. Yusuf Kalkavan Anadolu Lisesi'nin davetlisi olarak düzenlediğimiz bu söyleşi etkinliğinde amatör astronom Zafer Emecan eşliğinde temel astronomi eğitimi gerçekleştirip, ardından evrende yaşam arayışı serüvenimizi konuşacağız. 21 Mart'ta Tülay Başaran Anadolu Lisesi'nin davetlisi olarak Samsun'da yer alacağımız söyleşi etkinliğimiz ise; evrendeki yaşam arayışımız ve Mars'ı yaşanabilir kılmanın yolları üzerine olacak. Öğrencilerin ve öğretmenlerin sorularının da yanıtlanacağı etkinlik, Zafer Emecan tarafından gerçekleştirilecek. Son olarak 30 Mart tarihinde Çanakkale Bilim Sanat Merkezi'nin davetlisi olarak Çanakkale'ye gidiyoruz. Prof. Dr. Osman Demircan, astronom Tamer Akın ve kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan eşliğinde içinde yaşadığımız evreni konuşacağız ve katılımcıların evren hakkında merak ettiği soruları cevaplayacağız. Kozmik Anafor, ülkemizde astronomi bilimini toplum tabanına yaymayı amaçlayan, amatör astronomiyi halkımız arasında yaygınlaştırmak için çaba gösteren, tümüyle gönüllü katılımcıların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir astronomi ve bilim platformudur. Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da bilimi talep edip bizi davet eden her eğitim kurumuna gitmeye ve bilgilerimizi aktarmaya devam edeceğiz. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2019 Etkinlik Takvimi Açıklandı! Tuzla Belediyesi, 4 üniversite, 14 ... - - Etkinlik, Corona virüse karşı ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-anafor-twitterda/", "text": "Ülkemizin en büyük ve en geniş astronomi içeriğine sahip olan Kozmik Anafor'u ve zengin astronomi içeriğini artık Twitter'dan da takip edebilirsiniz. Twitter sayfamıza https://twitter.com/kozmik_anafor üzerinden abone olduğunuz takdirde, yayınlarımızı artık anlık biçimde takip etme ve haberdar olma şansına kavuşacaksınız. Yine, eğer isterseniz Facebook adresimizden (www.facebook.com/KozmikAnafor1) de takip edebilir, yazı ve makalelerimize yorum yapabilir, aklınıza takılan konularla ilgili sorularınızı yöneltebilirsiniz. Sitemizi ayrıca, cep telefonunuza yükleyeceğiniz Flipboard ve Bundle uygulamalarının bilim bölümünden de takip edebilirsiniz. En karmaşık konuları bile \"elinden ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-anaforda-2017nin-en-cok-okunan-40-yazisi/", "text": "2017, ülkemizde astronomi bilimini halk tabanına yaymak ve amatör astronominin gelişmiş ülkelerde olduğu gibi yaygın bir uğraş haline gelmesi için 5 yıldan uzun süredir mücadele veren Kozmik Anafor için, ektiğimiz fidanların meyve vermeye başladığını gördüğümüz gurur verici bir yıl olarak geçti. Türkiye'nin en geniş ve güvenilir astronomi külliyatını oluşturma çabamıza hiç durmadan devam ettik, aralıksız araştırarak, okuyarak ve yazarak daha da büyüttük. Şehir gözetmeksizin, ayrım yapmaksızın okullarımızda astronomi eğitimleri, söyleşileri, panelleri düzenledik. Öğrencilerimize, öğretmenlerimize, gençlerimize birincil başvuru kaynağı olduk. 2.5 Dakikada NeBilim yarışmasıyla, astronomi tutkunlarına bilgilerini herkese gösterme fırsatı sunduk. Yurt dışında yapıldığında görüp kıskandığımız standartlarda bir astronomi etkinliği olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'ni ülkemize kazandırdık. Milyonlarca kişiye ulaşıp, gözlerini yıldızlara çevirmelerini sağladık. Verilen okunma sayıları, Google Analytics verileridir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-fenerler-samanyolunun-kadim-cekirdegine-isik-tutuyor/", "text": "Astronomlar Samanyolu merkezinden sadece 2.000 ışık yılı uzaklık içinde yaşlı bir yıldız grubu keşfettiler. Bu yıldızlar 10 milyar yıldan daha yaşlı ve yörüngeleri de Samanyolu'nun ilk oluştuğu dönemlere ilişkin bilgiler içeriyor. Bu yıldız gruplarının yörünge doğrultuları ve hızları, şimdiye kadar ilk defa galaksi merkezinde bulunan diğer yıldız gruplarından ayrılabilmiş. Anglo Avusturalya Teleskopuna bağlı AAOmega tayf çekeri, iyi bilinen yıldız türleri olan RR Lir türü yıldızlara odaklanmış. Bu yıldızlar titreşim yoluyla kabaca bir günde parlaklıklarını değiştiren yıldızlardır. Her ne kadar sabit parlaklıktaki diğer yıldızlara göre yapılarının anlaşılması daha zor olsa da, RR Lirler standart mumlar olmaları nedeniyle uzaklık ölçümleri yapılabilen ve sadece 10 milyar yıldan daha yaşlı yıldız grupları içerisinde gözlenen cisimlerdir. Bu gruplara örnek olarak yaşlı Halo küresel kümeleri gösterilebilir. Çalışma süresince Sagittarius takımyıldızı içerisinde, gökyüzünde Dolunay'dan daha büyük bir alanı kapsayan bölgedeki yüzlerce yıldızın uzay hızları ölçülmüş. Çalışmayı yürüten takım daha sonra ilk oluştuğu sırada Samanyolu merkezindeki şartlarla, gözlenen bu RR Lir yıldızlarının yaşlarını ilişkilendirmeyi başarmış. Aynı Londra'nın veya Paris'in antik Roma hatta daha eski uygarlıkların üzerine inşa edilmesi gibi, Samanyolu galaksimiz de, oluşumundan günümüze kadar çok sayıda yıldız jenerasyonuna ev sahipliği yapmıştır. Ağır elementler, Astronomlar tarafından metaller olarak tarif edilirler ve bu elementler yıldızlar tarafından oluşturulurlar. Her yeni oluşan yıldız jenerasyonu metalce daha da zengin hale gelmektedir. Bununla birlikte, en eski yıldız gruplarının metalce fakir yıldızlar olması da beklenmektedir. Galaksimizin merkezi bölgesi metalce zengin yıldızlar tarafından çevriliyken, Güneş'imiz de Galaksi merkezi boyunca uzanan çubuk adı verilen bir merkezi bölgede yer aldığı için benzer metal bolluğu gösterir. Ayrıca daha önceki çalışmalarda çubuk üzerinde bulunan bu yıldızların galaksi merkezi etrafında kabaca aynı doğrultuda dolandıkları da bulunmuştur. Samanyolu içerisinde bulunan Hidrojen gazı da, bu dolanma yönünü takip eder. Bu nedenle merkezdeki cisimlerin tümünün benzer dolanma yönelimlerine sahip olduğu düşüncesi, geniş ölçekte kabul gören bir düşünceydi. Fakat RR Lir türü yıldızların bu çubuk yapısı içerisindeki diğer yıldızların dolanmalarına benzer bir hareket göstermemeleri, bu cisimlerin Samanyolunun oluşumunun ilk parçalarından biri olduklarını yani tamamen farklı bir geçmişe sahip olduklarını gösteriyor. RR Lir yıldızları pulsasyon gösteren yıldızlardır ve bir günlük süre içerisinde görünür parlaklıklarında değişimler meydana gelir. Çalışmayı yapan bilim adamları RR Lir'lerin bu durumlarını da göz önüne alarak merkezde bulunan diğer yıldızlara göre, RR Lirlerin göreli hızlarının ve rastgele hareketlerinin farklı olduğu sonucuna varmış. Çalışmada gelecek adımı merkezi RR Lir yıldızlarının metal bolluklarının ölçümü oluşturuyor. Çalışılan yıldız sayısı ise henüz 1000 civarında. Bu sayının üç veya dört katına çıkarılması ise takımın diğer hedefleri arasında."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-isik-ufku-ve-gozlemlenebilir-evren/", "text": "İçerisinde yer aldığımız evrenin her ne kadar bir sınırı olmasa da ve hatta sonsuz bir büyüklükte bile olsa, İnsanoğlunun Evren hakkında bilgi sahibi olabildiği sınırlı bir evren bölgesi mevcuttur. Bilim insanları, bu sınırın içerisinde kalan tüm alanı ve bu alanın içerisinde tüm cisimleri genel olarak Gözlemlenebilir Evren olarak tanımlamaktadır. Astronomlar, gün geçtikçe akıl almaz düzeyde gelişen devasa teleskop teknolojileri ile gittikçe daha uzun süreli pozlamalar ile gökyüzünü taramaktadırlar. Bu pozlamalar neticesinde de şu ana dek olmadığı kadar uzaktaki çok daha zayıf ve belirsiz cisimleri gözler önüne serebilmektedirler. Işık, evrende sonlu bir hızla seyahat ettiğinden dolayı (Saniyede 300.000 Km) bizler, teleskoplarımızda gördüğümüz bu en uzak cisimleri şu anda bulundukları halleri ile değil, ışıklarının onları terk ettiği zamandaki halleri ile görüyoruz. Şu ana kadar gözlemlenmiş olan en uzak cisimlerdeki yani Ön Gökadalardaki ışığın, bizlere ulaşabilmesi için 13 Milyar yıllık bir süre geçmiştir. Fakat insanoğlunun evrende geçmişe dönük yapmış olduğu bu taramanın da elbette bir sınırı mevcuttur. Bilindiği üzere evrenin ilk başlangıcı sırasında elektronlar ve protonlar, maddenin plazma hali dediğimiz bir halde yer alıyordu. Yani henüz atom halini alamamışlardı. Evren, tamamen ışık geçirmez bir yapıya sahipti ve bu hali ile bir parçacık ve ışık sisi çorbasından ibaretti. Büyük Patlama'nın meydana geldiği andan 380.000 yıl kadar sonra olduğu tahmin edilen bir zamanda, parçacıklar bir araya gelmeye ve ilk atomları oluşturmaya başladı. Bu durum tamamen, evrenin bu zaman zarfında atomların oluşmasına zemin hazırlayacak düzeyde soğumuş olmasından ileri gelmektedir. Evrende ilk atomların oluşmasının ardından ışık fotonları da, evrende rahatça seyahat edebilir hale gelmiş oldular. İşte bu anlar, İnsanoğlunun Evren'de en geriye gidebilmeyi umacağı zamanın sınırını oluşturmaktadır. Bu sınıra da Astronomlar, Kozmik Işık Ufku adını vermektedirler. Gözlemlenebilir evreni ve dolayısı ile Kozmik Işık Ufkunu, merkezinde Dünya'nın yer aldığı dev bir balon şeklinde hayal edebiliriz. Bu balonun yarıçapı ışığın hızı ile sınırlıdır. Evrenin yaşı 13,7 milyar yıl kadar olduğuna göre, ışıkları bizlere bu sürenin altındaki bir zamanda ulaşabilen tüm cisimler ve gökadalar bu kürenin içerisinde yer alır. Burada şunu unutmamak gerekir: ışığın hızı sınırlı olmasına karşın, evren durmaksızın genişlediği için bugün gördüğümüz en uzak galaksiler evrenin yaşı olan 13.7 milyar değil, bizden 30-40 milyar ışık yılı uzakta olabilirler. Bu durumu şu yazımızda anlaşılır biçimde açıklamıştık."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-isin-kilici/", "text": "Üstteki fotoğrafta gördüğünüz güçlü ışın kılıcı, etrafını saran koyu toz ve gaz bulutlarını parçalara ayırıyor. Bu fotoğraf yeni Star Wars filminden bir kare değil, bizzat insan yapımı olan Hubble Uzay Teleskobu'ndan gelen gerçek bir fotoğraf. Yeni doğan bir yıldızın maddelerinin çökmesiyle şekil almış, kendi yıldızlarını dıştan ses üstü bir hızla vuran bu iki ışının oluşturduğu görüntü, Star Wars filminde Darth Maul tarafından kullanılan çift taraflı ışın kılıcını andırıyor. Gaz ve toz bulutları, içe doğru çökerek yeni bir yıldız oluşturuyor. Toz ve gaz bulutuyla örtülü bu ilkel yıldız, çekirdeğinde gerçekleşecek füzyon işlemlerini başlatabilmek için, çevresindeki gazı kendine çekerek kütlesini gitgide arttırıyor. Bazı durumlarda ise, genç yıldızın içine akan materyaller, yıldızın kutuplarından yanıcı jetler şeklinde püskürüyor. Bu güçlü jetler, yıldızı çepeçevre saran maddelerle çarpışıyor ve sonlandıkları noktalarda eğimli şok dalgaları oluşturuyorlar. Oluşan bu karmakarışık kümelenmeler Herbig-Haro objeleri olarak adlandırılıyor. Bu yeni Hubble fotoğrafındaki genç yıldızın etrafındaki HH objesi HH 24 olarak biliniyor. ESA'nın resmi bilgilerine göre, ilerleyen ses ötesi şok dalgalarının etrafındaki gazın sıcaklığı 1000 Fahrenayt'a (yaklaşık 537,7 santigrat derece) yakın. Kozmik ışın kılıcının uçları normalde bu tür yapıların olması gereken uzunluğundan daha kısa. 1996 yılında bu jetlerin bulunduğunun ilan edildiği araştırma verilerine göre, baştan uca çeyrek ışık yılından daha az bir alana yaklaşık olarak 1,34 trilyon mil'e (2.15 trilyon kilometreye) uzanıyor. Aynı zamanda bu jetler çevreleriyle normalde olması gerektiğinden daha yakın bir etkileşim içinde. Jetlerle ilgili bu iki karakteristik özellik, birkaç yüzyıl önce oluşmuş olan yıldızlarda, daha yeni oluşanlara göre daha belirgin gözleniyor. Bu genç yıldız çok çok uzaklarda bir galakside bulunmuyor ama Samanyolu galaksimizde, bizlere 1,350 ışık yılı uzaklıkta Orion Takımyıldızı'nın içinde bulunuyor. Fotoğrafta net olan jetler hariç, zor da olsa başka yeni doğan yıldızlar tarafından oluşturulmuş jetler seçilebiliyor. Aslında, ESA'nın resmi bilgilerine göre bu küçük bölge bilinen HH konsantrasyonun en fazla olduğu bölge. Hubble Uzay teleskobu bu fotoğrafları, yeni yıldızların çevresindeki gaz ve toz yığınlarını aşıp görmesine imkan sağlayan kızılötesi ışıkla çekiyor ve astronomlar bu sayede bu yıldızların en temiz görüntülerini yakalayabiliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-kabarcik-sharpless-2-308/", "text": "Baktığınız şey bir emisyon bulutsusu ve HII bölgesidir. Sıcak bir yıldızdan esen hızlı rüzgarlar, Büyük Köpek Takımyıldızı içerisinde bulunan bu muhteşem kabarcığı oluşturmuş. Kabarcığın sardığı büyük kütleli cisim EZ Canis Majoris olarak adlandırılan bir yıldız ve Wolf-Rayet türü yıldız kategorisine sokuluyor . Yıldız elbette vurgulandığı gibi böylesine büyük, sıcak ve aşırı derecede parlak..! Eğer bu yıldızı Güneş'in yerine koysaydık Dünya kısa süre içinde kavrulurdu. Hatırlatmakta fayda var, bu tipteki yıldızlar Güneş'in 20 katından fazla kütleye sahip olup, uzaya şiddetli rüzgarlar savurmaktadırlar. Yakın gelecekte merkezdeki yıldızın da patlayarak bir süpernovaya dönüşmesi bekleniyor. Gaz bulutunun kendisine ise Sharpless 2-308 deniyor. Bulutsunun kabarcık yapısını ise, merkezdeki yıldızından saatte 1700 km ile esen rüzgarların daha önceki evrelerinde yavaş hareket eden malzemeleri süpürerek ortaya çıkardığı düşünülüyor. Majoris, hidrojen tabakalarını dışarı atarak, daha ağır elementleri iç tabakalarda ortaya çıkarmış. Bulutsunun astronomlara göre tahmini uzaklığı 5.000 ışık yılı, çapı ise yaklaşık 60 ışık yılıdır. Bulutsuyu gözlemlemek için en uygun dönem, Aralık ile Nisan ayları arasındadır. Güney yarımkürede gözlemlemesi daha kolaydır ancak, kuzey yarımkürede de kolayca görülebilir. Özel filtreler yardımıyla, yüksek güçlü amatör teleskoplar ile çekilen fotoğraflarda soluk bir bulut olarak objektifinize yansıyacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-mesafe-merdiveni-uzakliklari-nasil-olcuyoruz/", "text": "Her uzaklıktaki yıldızın mesafesini ölçebilen tek bir yöntem bulunmadığından çeşitli mesafeler için farklı yöntemler kullanılması gerekiyor ve burada kozmik mesafe merdiveni devreye giriyor. Merdivenin her basamağı, belirli menzildeki yıldızların uzaklıklarını belirlemek için bilgi sağlıyor. Basamak sayısı oldukça fazla olmasına rağmen basamaklarda kullanılan yöntemler büyük farklılıklar göstermez. Bu yazımızda yüzeysel olarak bu yöntemlere değineceğiz. Kozmik mesafe merdivenindeki tek doğrudan ölçüm yöntemi olan paralaks, yakın yıldızların uzaklıklarını belirlemek için lise sıralarında görmüş olduğunuz trigonometriden yararlanır. Paralaksı anlamanın en basit yolu, kolunuzu kırmadan önünüzde tutup baş parmağınızı gözlerinizin hizasına getirerek bir gözünüzü kapatıp bakmak ve ardından diğer gözünüzü kapatıp bakmaktan geçer. Bu süreçte parmağınız arka planda yer değiştirecektir, eğer kolunuzu kırıp suratınıza daha yakın konuma getirirseniz bu değişim artacaktır. Peki bunu yakın yıldızlar için kullanabilir miyiz? Yapılan basit parmak deneyinde gözlem noktalarını iki gözümüz oluşturur, aralarındaki uzaklık görece az olduğundan astronomi değerlerinde uygulanması istenen sonucu vermeyecektir. Tamam, sorun değil, bu deneyi bahçenizde yapıyorsanız bahçenizin bir köşesinden diğerine hareket ederek gözlem noktaları arasındaki uzaklığı arttırabilirsiniz, gelgelelim bu da yeterli olmayacaktır. Ölçeği arttıralım, gezegenimizin bir ucundan diğerine hareket ettiniz, gözlem noktaları arasındaki uzaklığı Dünya'nın çapına yani yaklaşık 13 bin kilometreye çıkardınız, ancak bu bile yeterli olmayacaktır. Bu yüzden astronomlar bu gözlem noktaları olarak Dünya'nın Güneş'in etrafındaki hareketini kullanırlar, günöte ve günberi noktalarında, Dünya Güneş'in etrafındaki yörüngesinde yarı yolunu tamamlamışken iki ayrı ölçüm yaparlar. Bu sayede iki gözlem noktası arası uzaklık yaklaşık 300 milyon kilometreye çıkmış olur ve nihayetinde bir kaç bin ışık yılı içerisindeki yıldızlar için yeterli bir mesafedir. Paralaks metodu hakkında daha fazla bilgi almak için şu yazımızı okuyabilirsiniz. Fakat daha önce de bahsettiğimiz gibi bu yöntem yalnızca birkaç bin ışık yılı içerisinde geçerlidir, galaksimizin ötesinde mesafeler o kadar büyüktür ki başka yöntemlere ihtiyaç duyarız. Astronomide standart mumlar parlaklığını iyi bildiğimiz gök nesneleri için kullanılan bir tabirdir. Bunun yıldızların mesafelerini belirlememize nasıl katkısı olduğunu anlamak zor değil. Arkadaşınızın parlaklığını iyi bildiğiniz bir ışık kaynağını; örneğin bir mumu, sizden yavaşça uzaklaştırdığını düşünün. Ters kare kuralına göre parlaklık uzaklığın karesi oranında azalacaktır, bu sayede parlaklığı ölçümleyerek uzaklığı belirleyebilirsiniz. Bu yöntemi astrometride kullanmak istiyorsanız parlaklığını iyi bildiğiniz bir gök cismine ihtiyacınız vardır. Bu noktada Sefeid Yıldızları devreye girer. Bu yıldızlar kararsız yapıda olmalarının sonucu olarak sürekli bir titreşimdedirler; yani durmaksızın şişer ve büzüşürler. Bu şişip büzüşme sırasında, yıldızın parlaklığında düzenli bir değişim meydana gelir. Peki ama bu yıldızların titreşimiyle neden ilgileniyoruz? Uzaklığı belirlemek istiyorsak gök cisimlerinin parlaklığına ihtiyacımız vardır, titreşimlerine değil. 1900'lerin başında Henrietta Swan Leavitt isimli kadın astronom, bu yıldızların şişme ve büzüşme sürelerinin; yani titreşim periyotlarının yıldızların parlaklığı ile doğrudan ilişkisi olduğunu keşfetmiştir. Periyot ve parlaklık arasında ters orantı vardır, daha parlak Sefeid Yıldızları'nın parlaklık değişimi görece yavaş olacaktır. Bu da demek oluyor ki, bir Sefeid Yıldızı'nın periyodunu ölçmeniz, onun gerçek parlaklığını bulmanızı, gerçek parlaklığını yeryüzünden ölçülen parlaklıkla kıyaslamanız da yıldızın bizden uzaklığını bulmanızı sağlayacaktır. Ne yazık ki Sefeid Yıldızları da yaklaşık 40 milyon ışık yılı uzaklığını aştıklarında üzerinde çalışılamayacak kadar belirsizleşiyorlar. Fakat neyse ki elimizde başka bir standart mum daha var. Süpernova, enerjisi biten büyük kütleli yıldızların patlamalarına denir. Tip 1a Süpernova ise ikili yıldız sistemlerinde gerçekleşen bir süpernova türüdür. Burada, daha önce ölüp bir beyaz cüceye dönüşen yıldız, hala hayatta olan eşinden madde koparmaya ve üzerinde biriktirmeye başlar. Beyaz cüce madde kazandıkça kararsız hale gelir. Toplam kütlesi 1.4 Güneş kütlesine erişen beyaz cüce, büyük bir süpernova patlamasıyla yok olur. Bu patlamalar o kadar parlaktır ki, meydana geldikleri galaksilerin parlaklığını gölgede bırakırlar. Bu yüzden galaksideki yıldızları göremesek bile süpernovaları görebilmek mümkün. Tüm Tip 1a Süpernova'lar aşağı yukarı aynı kütlede ve parlaklıkta gerçekleştiklerinden uzaklıklarını da belirleyebiliriz. Tip 1a Süpernovalar'ın dezavantajları ise onların oluştukları an ya da hemen sonra yakalanmak zorunda olmalarıdır, aksi takdirde gözden kaçacaklardır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kozmik-mikrodalga-arka-plan-isimasi-nin-kesfi/", "text": "Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması, 13,7 Milyar yaşındaki Evrenimizin oluşumunu en iyi ve doğru bir şekilde açıklayan Büyük Patlama Teorisinin bilinen en önemli kanıtlarından biridir. Evren oluşup, artık ışığın yayılabileceği yoğunluğa düştüğü andan, yani yaklaşık 380 bin yaşında olduğu zamandan günümüze kadar ulaşmış olan bu fosil ışımanın keşfedilmesi de ilginç bir rastlantıya dayanmaktadır. 1964 yılında iki arkadaş ve Radyo Astronom olan Arno Penzias ve Robert Wilson, Bell Laboratuvarlarında bulunan büyük radyo anteni ile çalışmalar yaparlarken elde ettikleri sinyallerde bu ışımanın sebep olduğu aralıksız devam eden bir parazit ile karşılaştılar. Bu sebeple çalışmalarına ara veren ikili radyo sinyallerinde parazite sebep olan bu kaynağı araştırmak zorunda kaldılar. İşin daha ilginç tarafı antenlerini hangi yöne doğrutursa doğrultsunlar, 2.7 kelvin'lik bir kara cisim ışımasının üretebileceği düzeydeki aynı parazit ile karşılaşıyorlardı ve bir türlü parazitin sinyallerdeki şiddetini azaltmayı başaramıyorlardı. Hatta bunun sebebini bir ara antenin içerisine yuva yapan güvercinlere bile bağladılar. Güvercinlerin dışkısında bulunan beyaz renkli maddenin bu parazite sebep olabileceğini düşünerek anteni tamamen temizleme yoluna gittiler. Bunun çözüm olmadığını gördüklerinde de bir güvercin kapanı kurarak güvercinleri yakalayıp uzak bir noktada serbest bıraktılar. Güvercinlerin tekrar antene geri döndüklerini gördüklerinde de zavallı hayvanları öldürmekten başka çareleri olmadığını düşünerek bunu dahi gerçekleştirdiler. Fakat parazit bir türlü giderilemiyordu. Bunun üzerine kapsamlı bir araştırma yapan ikili, Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması ile ilgili bilgilere ve diğer bilim insanları tarafından yapılan bilimsel çalışmalara ulaştılar. Bunun sonucunda da aldıkları sinyallerde meydana gelen parazitin sebebini kesin bir şekilde tespit ederek ayrı ayrı iki makale yayınlayıp buluşlarını duyurdular. Daha sonra yapılan birçok aynı özellikli ölçüm ve 1992 yılında NASA nın uzaya gönderdiği COBE uydusu ile Mikrodalga Işımasının varlığı kesin bir şekilde kanıtlanmış oldu. Öyle ki, uydunun bu sinyallere ulaşması yörüngede yalnızca 9 saniyesini almıştı. Daha sonra 2003 yılında uzaya gönderilen WMAP uydusu ile çok daha hassas biçimde mikrodalga arka plan ışıması detaylı biçimde haritalandırıldı. Gökbilimciler için sıradan, ancak sizler için ilginç gelebilecek bir detayı da burada aktaralım: Televizyonlarınızda herhangi bir kanal ayarlı olmadığı zamanlarda gördüğünüz karıncalı görüntünün %1 ila 3'lük kısmı kozmik mikrodalga arka plan ışımasından kaynaklanıyor. Yani, aslında evrenin ilk dönemlerindeki ışımayı görüyorsunuz. Konuyla ilgili yazımızı bu linkten okuyabilirsiniz. Bu ışıma, başta belirttiğimiz gibi evrenin, ışığı oluşturan fotonların ilk kez serbest halde saçılabilecek kadar düşük yoğunluğa eriştiği dönemden kalma. Bilim insanları bu dönemde ışımanın 3000 kelvin'lik bir kara cisim ışıması şeklinde yayıldığını, evrenin genişmesiyle beraber günümüzde ışımanın yaklaşık 5 kelvin'lik bir düzeye düşmesi gerektiğini hesaplamışlardı. Yapılan bu gözlemde yakalanan 2.7 kelvin'lik ışıma hesapların yeniden yapılmasına sebep oldu. Sonuçta, yaklaşık 3 kelvin düzeyinde bir ışımanın olması gerektiği sonucuna ulaşıldı ve Büyük Patlama Teorisi'nin öngörüsünü doğrulamış oldu. İki bilim insanı, tesadüf eseri tespit ettikleri kozmoloji biliminin bilinen en büyük buluşlarından biri sayesinde 1978 yılında Nobel Fizik Ödülüne layık görüldüler. En üstteki kapak fotoğrafında, Arno Penzias ve Robert Wilson keşfi gerçekleştirdikleri Radyo anteninin önünde poz veriyorlar. İkili buluşlarının ardından bu şekilde aynı tarz pozu yıllar içerisinde belki onlarca kez vermek zorunda kalmışlardır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kristal-yapilar/", "text": "Gelin bugün bu yazıda ilkokul sıralarından beri bize öğretilen bilgilerden yeni bir şey keşfedelim, ya da ne demek istediğini daha iyi anlayalım. Evrende, kimyasal özellik barındıran maddelerin yapıtaşını atomlar oluşturur. Bildiğimiz her şey, periyodik cetveldeki elementler ve elementlerin bir araya gelerek oluşturduğu moleküllerden meydana gelmişlerdir. Bir maddeyi oluşturan atomların ve moleküllerin arasındaki kuvvetler onu katı, sıvı veya gaz olarak sınıflandırmamıza neden olur. Moleküller arası kuvvetlerin çok daha az olduğu sıvı ve gaz halinde madde bulunduğu kabın şekline bürünürken, daha sıkı bağlanmış olan katılar ortamın şeklinden bağımsız olarak bulunurlar. Katı bir maddenin içindeki parçacık yoğunluğu çok fazladır. Öyle ki, oda sıcaklığında katı halde bulunan 1cm karbon, aynı yerde gaz halde bulunan 1cm oksijen'den 211 kat daha fazla atom içerir. Katı maddelerin özellikleri yüzyıllardır araştırma konusu olmuştur. Johannes Kepler, kar tanelerinin neden hep 6 köşeye sahip olduğunu merak etmiş ve yaptığı çalışmalarda kristal yapıların varlığını tahmin etmiştir. Bu konuda yazdığı makalesinde bir alanı boşluk kalmadan doldurmak için üçgen, kare veya hexagon (6 köşeli) yapıların olması gerektiğini bulmuştur. Sonraki zamanlarda ise Robert Hooke ve Rene Just Haüy da sıkı paketlenme argümanını kullandılar. Böylece kristal yapıları matematik teorileriyle açıklamaya çalıştılar. Ancak X-ışını kırınımı teknikleri keşfedilince kristal yapılar tam anlamıyla anlaşılır kılındı. Kristal yapıları anlamak için maddenin katı hale geçme sürecine bakmamız gerekmekte. Gaz atomlarını ele alalım. Gazlardaki atomlar çok hızlı hareket ederler. Kinetik enerjileri yani hareket hızları çok yüksektir. Moleküller arasındaki çekim bağı ise aksine zayıftır. Moleküller arası çekme enerjisi moleküllerin kinetik enerjisi ile kıyaslandığında devede kulak kalır. Gazın sıcaklığını düşürürseniz atom veya moleküllerdeki kinetik enerji azalır. Yoğunlaşma noktasına geldiğinde moleküller arası çekme enerjisi ile kinetik enerji eşit olacaktır. Biraz daha soğuttuğunuzda gaz sıvıya dönüşür. Konumları -gaz fazındaki kadar olmasa da- sürekli değişkendir. Moleküllerin konumları düzenli küçük yerel bölgelerde bulunabilir. Eğer sıcaklığı daha da düşürür donma noktasına getirirseniz kinetik enerjileri o kadar azalır ki, moleküller birbirine bağlanırlar. Atomların veya moleküllerin birbirine bağlanması etrafta serbestçe hareket edemeyecekleri anlamına gelir. Bağlı olma durumunda sadece titreşim hareketi yaparlar. Bu titreşim hareketlerini de belirli alan içerisinde yapabileceklerinden, moleküllerin düzenini ve konumunu tam olarak hesaplayabileceğimiz anlamına gelir. Moleküllerin dağılımı olasılıklı değil periyodiktir. Madde katı hale gelene kadar soğutulduğunda atom ve moleküller daha sık dizilirler ve bu maddelerin oluşturdukları yapıların özelliklerini inceleyen dalın adı Katı Hal Fiziği'dir. Düşük sıcaklık fiziği olarak da bilinir. Katı maddelerın atomik ölçekteki davranışlarının nasıl olduğunu araştırır. Katı Hal Fiziği'nin inceleme konularından biri olan Kristal yapılar; en düzenli yapılardır ve simetrik tekrarlar ve örgüler ihtiva ederler. Çok az enerjiye ve oldukça kararlı yapıya sahip olmaları, moleküllerin simetrik yapı oluşturmasına etki eder. Bu yapıdaki atomlar belli bir dizilime kavuşarak geometrik şekiller oluştururlar. Yapı büyüdükçe, yeni atomlar ve moleküller eklendikçe aynı geometrik şekil kendini tekrar ederek kristal yapıyı düzenli bir şekilde büyütür. Kristal yapı; atomların veya moleküllerin 3 boyutlu uzayda periyodik dizilişi olarak tanımlanabilir. Bir kristal yapıya uzayda hangi tarafından bakılırsa bakılsın, atomların belli bir geometrik dizilişe sahip oldukları görülür. Çoğu katı cisim, genellikle geometrik dizilişinde kırılmalar olan, farklı geometrik yapıların birleşmesiyle oluşur ve buna Polikristal yapı denir. Yapıda geometrik bir düzen gözlenemiyor ise, düzene sahip olmayan bu gibi katılara ise Amorf denir. Kristallerdeki bu dizilişi ve geometriyi inceleyen bilim dalına kristalografi deniliyor. Kristalografi'de atom geometrisini anlayabilmek için, atomlar nokta ile temsil edilip etrafındaki diğer atomlarla yaptıkları bağların şekilleri gösteriliyor. Atomların birbirlerine bağlanarak oluşturdukları geometrinin tekrar etmesiyle oluşan yapıya ise kristal örgü düzeni denmekte. Yukarıdaki resimde Karbon atomlarının katmanlar halinde birbirlerine bağlanarak oluşturdukları altıgen geometrik yapı görülmekte. Bu şekilde bağlanan karbonların oluşturduğu yapıya Grafit deniliyor. Birbirlerine bir düzlem boyunca sıkı bağlanıyorlar fakat katman arası bağlar daha kuvvetsiz olduğu için grafit oldukça kaygan bir hal alıyor. Bu resimde ise karbon atomlarının daha sıkı bir geometrik yapı ile birbirlerine bağlandıklarını görebiliriz. Bu geometrik dizilim ile oldukça sağlam bir bağ yapısına kavuşan karbona ise elmas denilmekte. Karbon örneğine benzer şekilde bir çok element farklı kristal yapılarına sahip olabiliyorlar. Ortamın basınç ve sıcaklığına bağlı olarak, atomların birbirleriyle yaptıkları bağ yapıları farklı olabiliyor, bir yapıdan diğerine bile geçiş mümkün olabiliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuantum-alan-teorisi/", "text": "20.yy'ın başlarında fizik ciddi bir değişime uğradı. Görelilik ve Kuantum diye alışılagelmişin çok dışında iki büyük alan ortaya çıktı ve bunların etkileri klasik fiziğe çok yabancıydı. Parçacık-Dalga ikililiği'ni hatırlayın; foton'un ve elektron'un bazı durumlarda dalga özelliği göstermesi fakat bazı durumlarda da parçacık gibi hareket etmesi oldukça şaşırtıcı değil mi? Onu artık bir kenara bırakabilirsiniz. Aslında parçacıklar veya dalgalar yok; sadece bütün evreni kaplayan alanlar var. Parçacıklar da dalgalar da aslında aslında bu kuantum alanların belli noktalarda bize gösterdiği farklı yüzlerden ibaret. Kuantum Alan Teorisi; fizikteki quarklar, fotonlar, elektronlar, bozonlar gibi temel parçacıkların tanımlanıp analiz edilebilmesi için oluşturulmuş, teorik fizikteki matematiksel bir çalışma alanı. Fizikçiler arasında da öğrenilip uzmanlaşmasının oldukça zor olmasıyla ünlü. Kuantum Alan Teorisi'ni yazının bazı yerlerinde QFT olarak kısaltacağız. Bu alandaki çalışmalar fotonlar veya elektronlar gibi parçacıklar üzerinde denenemiyor fakat bizim bu parçacıkların doğası ve birbirleriyle ilişkileri hakkında fikirler edinmemizi sağlıyor. Böylece somut fizik çalışmalarına da etkileri yansıyabiliyor. Paul Dirac'ın 1927 yılında yazdığı Radyasyonun emisyon ve absorbsiyonunun kuantum teorisi adlı ünlü makalesi, Kuantum Alan Teorisi'nin başlangıcı olarak kabul edilir. Dirac bu makalede Kuantum Elektrodinamiği diye bir şeyden bahseder ki QFT'nin geliştirilen ilk kısmındandır. Fotonların elektromanyetik alanda nasıl kuantize olduğuna dair teorik bir açıklama yapar ve Dirac'ın bu prosedürü diğer alanların da kuantize olmalarıyla ilgili kullanılacak bir model halini alır. Ardından Pascual Jordan alanlar için üretici operatörleri ortaya atar ve 1929 yılında Heinsenberg ve Pauli de QFT'nin ana yapısını oluştururlar. Bu metodlar kuantum mekaniğindeki elektron gibi temel parçacıklara ait denklemlere uygulanabilir bir haldedirler. Kuantum mekaniğinin bütün postülalarına uyan, spesifik bir kuantum mekaniği teorisidir. Esas avantajı temel bileşenler olarak parçacıklar yerine bu parçacıkları ortaya çıkaran alanların olduğunu söylemesidir. Her parçacık tipi için bir alan mevcut. Yani evrendeki bütün fotonlar için aslında tek bir alan var, evrendeki bütün elektronlar için de yine hepsini kapsayan farklı bir alan var... ve bu alanlar her yerdeler. Parçacıklar sadece evrenin belirli noktalarında bulunurken, örneğin boşlukta bulunmazlarken, bu alanlar evrenin her bir noktasına yayılmış durumdalar. Bu alanlar en düşük enerji seviyelerini temsil etmekteler. Nasıl bir atomun yörüngesindeki elektronlar için belirli enerji seviyeleri varsa, en düşük enerji seviyesi 1.yörünge ise ve o elektrona enerji verdiğimizde daha üst yörüngelere çıkabiliyorsa, Kuantum Alan Teorisi'nde aslında en düşük enerji seviyeleri alanların kendisini, yani parçacığın olmadığı durumu, temsil etmekte. Örneğin evrende seçtiğimiz bir noktada elektron yoksa, orası elektroniçin en düşük enerji seviyesi oluyor. Eğer elektron alanı o noktada yeterince enerjiye sahip olursa alan o noktada bir üst enerji seviyesine geçiş yapıyor ve biz buna parçacık diyoruz. Alanın içinde enerjiyi verdiğimiz nokta parçacık gibi görünüyor ve bu enerji alanın içinde gezdikçe, biz bu parçacığı hareket ediyor olarak görüyoruz. Yani parçacıklar, Alanların özel bir durumu. Bazı alanlar parçacık ortaya çıkarmak için diğerlerine göre daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyorlar. Parçacığın ortaya çıkması için gereken enerji miktarını biz o parçacığın kütlesiyle ilişkilendiriyoruz. Yani parçacık ne kadar kütleye sahipse, ortaya çıkması için gereken enerji o. Higgs Bozonu'nu örnek verecek olursak; bu parçacığın kütlesi 125GeV gibi oldukça yüksek bir değerde. Dolayısıyla bu parçacığı ortaya çıkarmak elektron gibi 0.51MeV kütleye sahip bir parçacığı ortaya çıkarmaktan çok daha zor. Elektron alanından ortaya elektron-pozitron parçacık çifti çıkarmak için elektron'un en az 2 katı enerjiye sahip olan yani 1.02MeV gibi yüksek enerjili bir fotonu bir atom çekirdeğinin yanından geçecek şekilde ona doğru doğrultmak gerekiyor. Bu foton atomun çekirdeğinin yanından geçerken onun etkisiyle birlikte elektron alanı ile etkileşime girip ortaya 0.51MeV kütleye sahip bir elektron ve bir pozitron çıkarıyor. Foton ise bu enerjisini kaybediyor. Bu sürece çift oluşum denilir ve enerjinin kütleye dönüşmesine bir örnektir. Bu dönüşümü 1920'li yıllarda Dirac ortaya atmıştır ve içerisinde antimadde diye bir kavramın olması, eter hipotezinin çürütülmesinin devamındaki bu yıllarda bir çok fizikçiyi kızdırmayı başarmıştır. Fakat 1932 yılında Carl Anderson bir antimadde olan pozitronun doğruluğunu kanıtlayan bir deney yapmış ve 1936'da bunun için Nobel Ödülü almıştır. Görüldüğü üzere, elektron gibi çok ufak kütleye sahip bir parçacığı, elektron alanına enerji vererek ortaya çıkarmak çok da zor değil. Fakat yine temel parçacıklardan olan Higgs Bozonu'nun kütlesi, karmaşık bir parçacık olan proton'un kütlesinden bile çok daha büyüktür. Higgs Bozonu 125GeV kütleye sahipken proton 0.938GeV kütleye sahiptir. Higgs, elektron'dan binlerce kat daha çok kütleye sahiptir. İşte bu nedenle Higgs Bozonu'nun bulunması bu kadar uzun sürdü. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı adında oldukça büyük bir parçacık hızlandırıcısı inşa edilmek zorunda kalındı ki yüksek enerjili parçacık çarpıştırmaları sırasında Higgs alanına gerekli enerji verilip Higgs Bozonu ortaya çıkarılabilsin. Enerji kütle dönüşümü denilince akla gelen ilk şey tabi ki özel görelilikte karşımıza çıkan E=mc formülü olmakta. Kuantum Alan Teorisi, şimdilik kuantum fiziği ve özel göreliliği tutarlı bir şekilde birleştirebileceği düşünülen bir yol. QFT'nin ilkelerine baktığımızda onları kapsadığını görüyoruz. Kuantum fiziği enerji ve momentum ayrı ayrı, uzay-zamandaki ufak değişimlerle dalgalanabilirler demekte. Özel görelilik ise enerjinin maddeye dönüşebildiğini söylemekte. Bu ikisini birleştirdiğimiz zaman, yeterince büyük dalgalanmalar, belirli bir eşiği aştıklarında ortaya kuantum parçacıkları çıkarabilirler, ayrıca bu işlemin tersi de mümkün, varolan kuantum parçacıkları yokolabilir sonucu çıkıyor ki bunlar QFT'ye paralellik gösteriyor. 1950'lerden itibaren QFT bir taslak olmaktan çıkıp teorik fizikteki üstünde durulan, güvenilen teorilerden biri oldu ve ilginç fizik problemlerinde kullanılmaya başlandı. Yeni parçacıklar ve yeni etkileşimler üzerinde denenmeye başlandı. Sadece elektromanyetik kuvvet ile değil zayıf kuvvet ve güçlü nükleer kuvveti de kapsayacak şekilde genişletildi ve bu sayede yeni parçacık sınıfları da bulundu. Fizikteki bütün parçacıkları ve kuvvetleri kapsayacak olan herşeyin teorisine doğru atılan adımlardan biri oldu. Diğer 3 kuvvet ve bunlarla etkileşen parçacıklar arasındaki ilişkiyi ortaya koymak konusunda iyi olsa da, genel görelilik ve kuantum fiziğinin birleşmesi önündeki büyük problemimiz olan kütleçekim kuvveti, veya başka bir tanımla uzay-zaman, hala bilinmezliğini korumakta ve kuantum yerçekimi adı altındaki bu kuvvet de uzun yıllardır QFT'nin araştırma alanları arasında. Kuantum yerçekimi altında uğraşılan alanların en önemlilerini ise standart kuantum yerçekimi, kuantum loop yerçekimi ve sicim teorisi oluşturmakta. Standart kuantum yerçekiminde izlenilen yaklaşım kısaca QFT'nin ana yapısını koruyarak buna yerçekimini de kuantize ederek katmaya çalışmak. Diğer ikisi yani kuantum loop yerçekimi ve sicim teorisi ise kuantum teorisini ve genel göreliliği QFT'ye ulaşmaya çalışarak birleştirmeye değil QFT'nin kendisini de değiştirecek biçimde birleştirmeye çalışmaktalar. Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuantum-harmonik-salingaci/", "text": "Kuantum sarkacına giriş yapmadan önce, klasik sarkaçları anlamak yararımıza olacaktır. Enerji korunumu yasasına göre sürtünmeyi ihmal ettiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor. Eğer sistem ilk başta sabitse, biriktirilen yay enerjisi kinetik enerjiye dönüşecektir; çocukken oynadığımız arabalar gibi. Burada cismin hızı ve konumu herhangi bir zaman evresinde biliniyor olup, nerede ne zaman hangi hızda hareket edeceği Newton'un ikinci yasasından türeyen aşağıdaki denklem ile bulunabilir. Cismin hızı yukardaki denklemin türevi alınarak bulunabilir. Yani demek istediğim klasik mekanikte cismin hızı ve konumu belirlenebilir. Kuantum mekaniklerine gelince işler biraz daha karmaşık hale gelmektedir. Matematiğin branşlarından biri olan lineer cebir, kuantum sistemlerini tanımlamak için güçlü bir araçtır. Kuantum mekaniğinde 'gözlemlenebilir' olarak adlandırılan fiziki değerleri temsil eden operatörler vardır. Eğer bu oparatörler kuantum sistemimizi tanımlayan dalga fonksiyonuna ölçüm yapmak için etki ederlerse, karşımıza kararlı olmayan ancak istatiksel olarak tanımlanabilecek değerler ortaya çıkar. Belirsizlik ilkesinin temel dayanağı da buradan gelmektedir. A ve B olmak üzere 2 tane oparatör alalım. Eğer AB ve BA operasyonu birbirine eşit değilse bu oparatörler birbiriyle değiş tokuş yapmıyor demektir. Yani operasyonun sırası sonucu değiştirmektedir. Kuantum sistemlerinde bu oparötörler birbirine eşit değildir. Eğer A ve B yi konum ve momentum operatörleri olarak alırsak karşımıza şu sonuç çıkar. i karmaşık sayıyı ise, indirgenmiş Planck sabitini ifade eder. Yukarıdaki sonuç aslında çok önemlidir. Bize kuantum sistemimizin kararsız olduğu hakkında ipucu verir. Dolaysıyla istatiksel olarak analiz yapılması gerekir. Yukarıdaki oparatörleri dalga fonksiyonu üzerinde istatiksel işlemlere tuttuğumuzda o meşhur belirsizlik prensibi ortaya çıkar. Dolaysıyla bir kuantum sisteminde konum ve momentumdaki belirsizlik her zaman sıfırdan büyüktür. Kuantum salıngaçımıza geri gelecek olursak; yukardaki oparatörleri dalga fonksiyonumuza uyguladığımızda sistemimizdeki kuantize enerji düzeyleri şu şekilde ifade edilebilir. Eğer sistemimizin en düşük enerji düzeyini bulmak istiyorsak, n yerine 0 koymak ile bu ifadenin yukardaki ifadeye benzer olduğunu göreceksiniz. Dikkat ederseniz klasik sistemde en düşük enerji düzeyi 0'dır. Yani cisim sabit konumdayken momentumu da sıfırdır. Kuantum sarkacında böyle birşeyden söz etmek mümkün değildir. Cisim en düşük enerji seviyesinde olsa da momentumuna dair belirsizlik vardır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuantum-malzemeler-isik-hizinda-elektrik-iletiyor/", "text": "Fizikçiler, geleceğin harika materyali olarak tabir edilen grafeni tahtından indirebilecek yeni 2 boyutlu (2D) kuantum malzemeler üzerinde çalışıp özelliklerini test etmektedirler. Neredeyse ışık hızında elektrik iletebilen bu kuantum malzemeler, hiper-hızlı bilgisayarların yeni nesillerinde, silikonun yerini alabilirler. Hatta zaman akışını tersine çevirebilen veya zaman çevrimi simetrisini bozabilen yeni bir egzotik süper iletkenin temeli bile oluşturulabilir. Kozmik Anafor'un notu: Elektrik, iletken malzemeler üzerinde sanılanın aksine ışık hızı veya ışık hızına yakın bir hızda değil, belirgin oranda yavaş ilerler. Aslında elektriği oluşturan elektronların kabloda akma hızı söz konusu değildir, çünkü elektron akışı değil salınımı söz konusudur. Ancak, elektriğin iletim hızından söz edecek olursak; elektrik akımı, üzerinde ilerlediği iletkenin niteliği, kalınlığı, akımın miktarı ve sıcaklığa bağlı olarak oldukça değişkenlik gösterse de, ışık hızının yarısı ile üçte ikisi arasında değişim gösterir. Yine, bu aktarım hızı ortamın niteliğine göre saniyede birkaç kilometre veya birkaç metreye dahi düşebilir. California Üniversitesi'nden Xia ve ekibi, ABD ve Çin'deki birçok üniversiteden araştırmacılarla birlikte, önümüzdeki on yılda bilgisayar kullanımında devrim yaratacak bir avuç kuantum malzemesinin potansiyelini araştırıyor. Jing Xia, kendi tasarladığı fiber-optik Sagnac interferometresini, dünyadaki en hassas manyetik mikroskop olarak adlandırıyor. Çelikten daha güçlü, elmastan daha sert ve esnek, 2D karbon atomu levhası şeklindeki grafen, iletkenlik açısından muazzam bir potansiyel taşısa da bilgisayar kullanımı açısından büyük bir dezavantaja sahiptir; o da manyetik olmadığı gerçeği. İşte bu noktada grafenin başka bir 2 boyutlu kuzeni sayılan krom germanyum tellürür devreye giriyor. Xia'nın hassas manyetik mikroskopunu kullanan ekip, sadece iki atom kalınlığında, birkaç mikron uzunluğunda ve birkaç mikron çapında mikroskopik bir CGT taneciği gözlemlediler (Kıyaslamak isterseniz, tek bir insan saç telinin kalınlığı yaklaşık 17 180 mikron arasında değişir). Bu deney, birçok insanı şaşırtan atomsal olarak ince ve düz bir mıknatıs için, somut bir kanıt sundu. Bugünün bilgisayarlarındaki elektronlar yerine; kütlesiz, ışık hızında hareket eden Dirac ve Majorana fermiyonları formunda elektriği iletme yeteneği olan bu malzeme, bilimsel açıdan büyük bir ilgiye layık olduğunu kanıtladı. Xia, Bu durum gerçekten de süper iletkenler için egzotiktir ve 2D malzemelerde ilk kez görülmüştür diye belirtiyor. Şimdi bu yeni kuantum malzemelerin sahip olduğu potansiyele bir göz atılmış oldu, sonraki adım ise onları gelecekte, devrimsel nitelik taşıyan kuantum bilgisayarlarda kullanmak için daha pratik hale getirmek olacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuantum-mekanigine-giris-kara-cisim-isimasi/", "text": "Kara cisim ışıması; tamamen varsaydığımız, üzerine düşen tüm ışınımı soğuran ve hiçbirini yansıtmayan, dolayısıyla siyah olması gerektiğini varsaydığımız termodinamik denge halindeki kara cismin, yalnızca sıcaklığı sebebiyle yaptığı ışınımı ifade eder. Kara cismin yapacağı bu ışımanın dağılım fonksiyonunu belirlemek için Rayleigh ve Jeans 1900 yılında elektrodinamik ve termodinamik argümanlara dayanarak Rayleigh-Jeans Yasasını ortaya koydular. Fakat açıkça görülmektedir ki, frekans sonsuza giderken bu formül ıraksamakta, dolayısıyla deneysel sonuçlar ile tam olarak örtüşmemektedir. Yani klasik fizik bu noktada yetersiz kalmaktadır. Ardından Max Planck 1900 yılında Karacisim Işınımını tam olarak açıklayabilen, bugün de kullandığımız Planck Dağılım Fonksiyonunu yayınladı. Makalenin devamını kardeş sitemiz rasyonalist.org adresindeki bu linkten okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuantum-tunelleme/", "text": "Potansiyel bariyere çarpan bir elektronun, kapının diğer tarafında belirme ihtimali vardır. Evet, ilk duyduğumda ben de sizin şu an verdiğiniz tepkiyi vermiştim. Olayın derinlerinde yine Schrödinger denklemi yatmaktadır. Klasik mekanikte bu denklemi bir sistemin var olan toplam enerjisi olarak düşünebilirsiniz. Tek farkı kuantize olmuş enerji seviyeleri içermesidir. Zamandan bağımsız küresel Schrödinger denklemi şu şekilde karşımıza çıkıyor. Burada gördüğünüz her harf yerine büyük resme odaklandığınızda toplam enerjinin dalga fonksiyonu olan 'in katsayısı olduğunu göreceksiniz. Bu, kuantize olmuş enerji seviyesinden başka bir şey değildir. Parçacığımızın yukarıdaki şekilde gösterilen bir bariyere maruz kaldığını varsayalım. Burada bariyer tamamen örnek amaçlıdır ve istenilen şekilde olabilir. 0 noktasını ilk örnekteki kapı olarak düşünebilirsiniz. Yukarıdaki denklem verilen şartlar altındayken dalga fonksiyonumuz şu şekli almaktadır. Buraya kadar özetleyecek olursak 'duvara fırlattığımız' elektron ışını sekip aksi yönde hareket etmektedir. Buraya kadar her şey normaldir. Ancak aynı şeyi 2. bölgeye uyguladığımızda bizi bir sürpriz beklemektedir. Klasik mekanikte hatırlayacağınız gibi kapının öbür tarafına geçememiştik. Ancak 2.bölgede denklemimizi çözdüğümüzde karşımıza şu ifade çıkıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kucuk-ayi-ve-kutup-yildizi/", "text": "Dünya'dan 432 ışık yılı uzaklıkta bir çift yıldız. Tabi biz, büyük olan yıldızı görüyoruz. Güneş'in 48 katı bir çapa sahip olduğu biliniyor. Yüzey sıcaklığı ise yaklaşık 5900 santigrat derece. Güneş'in 48 katı çapa ve 5900 derece yüzey sıcaklığına sahip olduğuna ve bir kırmızı dev olmadığını tayf ölçümlerinden anladığımıza göre cepheid tipi değişken bir dev yıldız olduğu düşünülebilir. Çift yıldız dedik evet, buradaki ikinci yıldız ise sarı cüce de denilen G tayf türünde Güneş benzeri bir yıldızdır. Dahası var; Polaris bir çift yıldız olarak bilinmesine rağmen, pek bilinmeyen ve kırmızı cüce sınıfına giren üçüncü bir yıldız da bu sistemde yer alıyor. Yani aslında üçlü bir yıldız sistemi. Kutup yıldızı Dünya'nın dönüş ekseni üzerinde yer alıyor. (1) Bu yüzden, dünya dönse de tam dönüş ekseni doğrultusunda olduğu için hep aynı yerdeymiş gibi görünüyor. Gezegenimizin her 25.000 yılda bir yaptığı yalpa döngüsünü hatırlatırsak, Kutup Yıldızı'nın yavaşca yerinden kaydığını ve bir süre sonra kuzeyi göstermez hale geleceğini görebiliriz. Neyse ki, bunu ne ben, ne de torunlarımın torunlarının torunları göremeyecek. Sadede gelelim; Kutup Yıldızı öyle parlak bir yıldız değil. Yanlış bir şekilde maalesef gökyüzünün en parlak yıldızı olarak anlatılıyor Kutup Yıldızı. Ancak, gökyüzündeki gözle görülen yıldızların parlaklık sıralamasında ilk 20 yıldız arasında bile değildir. Diğer yıldızların parlaklıkları arasında kolayca gözden kaçırılabilecek kadar soluk görünür. Tabii, Kutup Yıldızı gerçekte çok parlak aslında ama, bize o kadar uzak ki, Dünya'dan öyle ışıltılı görünemiyor malesef. Gökyüzünde bulmak zordur, çünkü yaklaşık 1.9 kadir (2) parlaklığı ile sehir ışıkları arasında kolayca kaybolabilir. (1) Aslında tam olarak dönüş eksenimizde yer almıyor. Eksen doğrultusunda ölçüm yaparsak, 44 dakika yani bir derecenin 3/4 ü kadar sapmıs durumda. (2) Kadir, yıldızların parlaklıklarını ölçmeye yarayan birimdir. Rakam ne kadar büyük ise, yıldız o kadar sönük görünür. Örneğin Ay -12, Venüs -4 kadire ulaşabilen parlaklıklarıyla gece gökyüzünün en parlak cisimleridir. İnsan gözü +5.5 kadirden daha sönük yıldızları ise göremez."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kucuk-dev-yildiz-dogumevi-ngc-1569/", "text": "NGC 1569, Camelapordalis Takımyıldızı içinde bulunan düzensiz cüce bir galaksidir. Bu soluk ve küçük galaksi amatör astronomi için gözde bir hedef değilken, yıldız oluşum süreci ile ilgilenen profesyonel astronomlar tarafından çok iyi bir gözlem alanıdır. Galaksi nispeten yakın olduğu için Hubble uzay teleskobu galaksideki yıldızları kolayca görüntüleyebiliyor. Önceleri galaksiye olan uzaklığın sadece 2.4 Megaparsek (7.8 milyon ışık yılı) olduğu düşünülüyordu. Fakat 2008'de Hubble'dan alınan fotoğraflar üzerinde çalışan bilim insanları, galaksinin uzaklığının yaklaşık olarak 11 milyon ışık yılı olduğunu hesapladılar. Bu değer eskisinden yaklaşık olarak 4 milyon ışık yılı daha uzaktır ve galaksinin IC 342 galaksi kümesine üye olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır. NGC 1569 un en çok dikkat çeken özelliği yıldız oluşumunun çok güçlü olmasıdır. Öyle ki, galaksi geçtiğimiz 100 milyon yıl içerisinde bizim galaksimiz Samanyolu'ndan 100 kat daha büyük bir hızda yıldız oluşturmuştur. Bu yönüyle, NGC 1569 astronomların yıldızlarla dolup taşan gökada adını verdikleri bir gökada sınıfına girer. Galakside oluşan fazla sayıda süpernovalar ve ayrıca dev yıldızlarının oluşturduğu güçlü yıldızlararası rüzgarlar; büyük teleskoplardan çekilen fotoğraflarda göze çarpan ve galaksinin içerdiği genç yıldızların ışıklarıyla heyecan verici bir şekilde parlayan boyutları 3.700 ışık yılına ulaşabilen iyonize hidrojen kabarcıkları ve filamentleri oluşturmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kucuk-yesil-uzaylilar-gercek-olabilir-mi/", "text": "Pullu sürüngenleri bir kenara ayırırsak, Dünya üzerindeki canlıların deri rengini belirleyen başlıca unsur, kanımızın da kırmızı olmasına neden olan alyuvarlarımızda bulunan hemoglobin. Bu hemoglobin molekülü oksijen taşımakla görevli olup, demir atomları içerir ve bu atomlara bağlanan oksijen canlıların vücuduna yayılır. Daha başka ifadeyle, hemoglobin molekülü kabaca demir oksit yani bildiğimiz pas içerir. Kana kırmızı rengini veren de bu paslanmış demirdir. Bu sayede, derimiz de sarımsı pembe bir tona bürünür. Heyecanlandığınızda yüzünüzün kızarmasına da bu yol açar: Deri altınızda bulunan kılcal damarlara çok daha fazla kan akışı gerçekleşir ve yüzünüz pembeleşir. Aynı biçimde, üşüdüğünüzde burnunuzun ve kulaklarınızın kızarması da, bu organlarınızı soğuktan korumak için artan kan akışıdır. Dünya'da mavi kana sahip, kanında demir yerine bakırı oksijen taşıma amaçlı kullanan canlılar var. Bunlardan en bilineni nal yengeci. Hatta bu hayvanın mavi kanı, tıpta ilaç yapımında kullanılıyor. O halde, yeşil uzaylılar tanımlamasını saçmalık olarak niteleyemeyiz. Yeşil veya mavi tenli dünya dışı canlıların varlığı olası görünüyor. Bilim insanları olarak, Dünya dışı yaşamın, hatta zeki yaşamın büyük bir olasılık olduğunu düşünüyoruz. Ancak, Dünya dışı canlıların varlığına dair elimizde henüz hiçbir kanıt bulunmuyor. O nedenle bu yazı, olasılık üzerine yazılmıştır. En üstte yer alan fotoğraftaki hanım kız; Star Trek Orjinal Seri'nin Whom God's Destroy bölümünde Marta isimli yeşil kanlı insanımsı bir türü canlandıran aktrist Yvonne Craig. Aslında, yeşil rengi vurgulamak için biraz abartmışlar. Derisinin daha soluk bir yeşil olması gerekiyordu. Yine en çok bilinen yeşil kanlı uzaylı da bildiğiniz gibi yine Star Trek'te yer alan Mr. Spock. Onun da ten rengi insan gibi sarımsı pembe değil, daha çok soluk hafif mavimsi bir tondaydı. Ancak, ana karakter olduğu için sanırız, yan karakter olarak kullanılan yine mavi renkli Andorianlar gibi vurgulanmasına gerek duyulmamıştı. İnsan derisinde yer alan melanin isimli bir pigment deri rengini belirleyen etkenlerden biridir. Örneğin biz beyazlarda Güneş altında bu pigment aktif hale gelerek koyulaşır. Albino dediğimiz tümüyle beyaz insanlarda melanin pigmenti maalesef bulunmaz, bu nedenle ten renkleri sadece konuda anlattığımız hemoglobin molekülleri tarafından belirlenir ve bu yüzden derileri pembedir. Siyahi dostlarımızın derisindeki melanin miktarı bizlerden kat kat fazladır. Bunun, insanın sürekli Güneş altında bulunduğu ilk dönemlerinde gelişen evrimsel bir mekanizma olduğu düşünülüyor. Bir yıldız, ait olduğu galaksiden d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kugu-takimyildizi-cygnus/", "text": "Kuğu Takımyıldızı, gökyüzünün en bilinen ve astronomi gözlemlerinde yön tayini için sıkça kullanılan takımyıldızlardan biridir. Yaz aylarında, gece gökyüzüne bakarsanız eğer, tam tepenizde kanatlarını açmış güneye doğru uçan devasa ve bir o kadar da heybetli bir kuş görürsünüz. Hemen yanı başında yer alan Kertenkele Takımyıldızı'ndan kaçar gibi bir hali olan bu dev kuş, Kuğu Takımyıldızı'dır ve kuzey yarımkürenin en parlak takımyıldızlarından biridir. Bizden bir hayli uzakta yer alıyor olmasına rağmen gökyüzünün en parlak 19. Yıldızı olan Deneb Yıldızı, Kuğu'nun kuyruğunda yer almaktadır. Zaten adı da bu yüzden Deneb'dir, çünkü Deneb Arapça kuyruk anlamına gelmektedir. Deneb, milyonlarca yıl içerisinde bir süpernovaya dönüşerek yok olacağı düşünülen, çok büyük boyutlarda ve bir o kadar da parlak beyaz rengiyle kendini gösteren bir dev yıldızdır. Deneb ayrıca, Kuğu Takımyıldızı'nın komşusu olan Lir Takımyıldızı'ndaki Vega ve Kartal Takımyıldızı'ndaki Altair'le birlikte yaz üçgeninin köşelerini oluşturan yıldızlardan biridir. Debeb yıldızının tam karşı noktasında yani Kuğunun kafasının bulunduğu yerde Albiero Beta yıldızı yer almaktadır. Kappa Kuğu ve Mü Kuğu yıldızları ise sağlı sollu olarak Kuğunun kanatlarını oluşturan yıldızlardır. Kuğu takımyıldızı, arkaplanında görülen Samanyolu Gökadası şeridi nedeniyle bir hayli zengin bir içeriğe sahiptir. Bu sebeple bu bölgeye basit dürbün ile baksanız bile rahatlıkla göz alabildiğine sayısız yıldız bulutları ile karşılaşabilirsiniz. Samanyolu Gökadası, tam olarak Kuğu Takımyıldızının yer aldığı noktada ikiye ayrılır ve iki ayrı kol olarak gökyüzünde yoluna devam eder. Gökadanın bu noktada bu şekilde görünüyor olmasının en temel sebebi, arka planda yer alan yıldızları gölgeleyen ve Büyük Çöküntü adı ile de bilinen devasa toz bulutlarının bu bölgedeki varlığıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuiper-kusagi-cisimleri/", "text": "Palomar Gözlemevi'nde çalışan iki astronom David Jewitt ve Jane Luu, 1992 yılında Plüton gezegeninin de ötesinde yaklaşık 190 km çapında buzla kaplı bir cisim keşfetti. 1992 QB1 adı verilen bu cisim Güneş çevresindeki bir turunu 296 yılda tamamlıyordu. 1992 QB1, keşfedilen ilk Kuiper Kuşağı cismi olma özelliği taşımaktadır. İlk keşfin hemen ardından yeni keşiflerin ardı arkası kesilmedi ve yüzlerce yeni cisim keşfedilmeye devam edildi. Bu keşifler neticesinde, bilim insanlarının uzun süredir kuşku duydukları Kuiper Kuşağı'nın kesin bir şekilde varlığı kanıtlanmış oluyordu. 1930'lu yıllardan beri varlığı tartışılan bu kuşak ile ilgili ilk ciddi makaleyi 1951'de Gerard Kuiper yayınlanmıştır ve kuşak keşfedildikten sonra da onun adı ile anılmaya başlanmıştır. İşin ilginç yanı, Gerard Kuiper'in böyle bir kuşağın artık günümüzde kalmamış olması gerektiğini savunan kişilerden birisi olmasıydı. Kuiper Kuşağı, Neptün gezegeninin ötesinde, yaklaşık 30 ile 55 Astronomik Birim (1 Astronomik Birim = Dünya ile Güneş arasındaki uzaklık yani 150 milyon km'dir) arasında bir uzaklıktan başlamaktadır. Yani 4.5 ile 8.5 milyar km gibi bir uzaklıktan söz ediyoruz. Buradan başladığı düşünülen kuşağın tümü ise 100 milyar km'den daha öteye kadar uzanır. Güneş Sistemi'nin oluşmasının ardından geriye kalan döküntü cisimlerinin toplandığı Kuiper Kuşağı, genel olarak Mars ile Jüpiter'in yörüngeleri arasında yer alan Asteroit Kuşağı ile benzerlik göstermektedir ve simit şeklindedir. Asteroit Kuşağı'ndan bir farkla ki, Kuiper Kuşağı'nda yer alan cisimler daha çok buzla kaplıdır. Çok küçük milyonlarca parçanın yanı sıra çok daha büyük çapta Cüce Gezegenler de bu kuşakta yer alır. Yapılan gözlemler neticesinde Kuiper Kuşağı'nda, 100 km çapından büyük 100 bin civarı cisim olduğu tahmin edilmektedir. Daha küçük boyutlarda ise 1 milyonun üzerinde cisim olduğu düşünülüyor. Kuşakta yer alan cisimlerin bazılarının yörüngesi aşırı eliptik ve basık olabilir. Örnek vermek gerekirse; kuşak içerisinde yer alan Sedna'nın korkunç eliptik bir yörüngesi vardır ve Güneş etrafındaki bir turunu tamamlaması 11.300 yıl kadar sürmektedir (Hatırlatalım, Plüton bir turunu 248 yılda tamamlar). Bu cisimler, gezegenlerin yer aldığı yörüngelerin çok ötesinde yaklaşık 25 Astronomik Birim genişliğindeki bir alanda kararlı yörüngelerinde dönmektedirler. Nadir olarak ise bazıları buz devi gezegenlerin kütle çekimine kapılarak onların birer uydusu haline gelebilirler. Neptün'ün uydusu Triton örneğinde olduğu gibi... Ya da daha ötesinde, aynı etki sebebi ile Güneş'e doğru hızla yol alarak aşırı eliptik bir yörünge ile kısa periyotlu bir kuyruklu yıldıza dönüşebilirler. Güneş Sistemi'nde şu anda hızla yol alan Yeni Ufuklar Plüton'un ötesinde yeni hedefine doğru yol alıyor ve bu Kuiper Kuşağı cismine ulaştığında bize hakkında ayrıntılı bilgiler ulaştıracak. Daha sonrasında da Güneş Sistemi dışına doğru yoluna devam edecek. Kozmik Anafor Batman gönüllü il tem... Bir yıldız, ait olduğu galaksiden d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kulturel-homojenlesme-ve-galaktik-kultur-alisverisi/", "text": "İleri uygarlıkların geleceği hakkında tahminlerde bulunmak pek zor değil. Sayısız organizma, farklı biyokimyalara sahip oldukları ve farklı kültürel başlangıç noktalarından hareket ettikleri için çok farklı görünümlerde olsa da, galakside yer alan birbirinden farklı kültürler zamanla homojenleşecektir. Yukarıdaki fotoğraf, kendi kültürlerini en iyi biçimde koruduğu düşünülen Japon toplumundan sıradan bir görüntü: Tamamen batılı tarzda giyinen ve yaşayan gençler... Tokyo sokaklarında, artık geleneksel Japon kıyafetleriyle dolaşan insan sayısı bir elin parmaklarını aşmıyor. Ancak Galaksi çapında kültürel homojenleşme uzun zaman alacaktır. Dünya'dan Samanyolu Galaksisi'nin ortasına radyo dalgalarıyla bir sinyalin gidip gelmesi yaklaşık 50 bin yıl alır. Her gönderilen mesaj birçok bilgiyi kapsayacak şekilde düzenlense bile, galaksinin kültürel homojenleşmesi için yine de çok fazla sinyal alışverişi gerçekleşecektir. Samanyolu Galaksi'sinde uygarlıklar varsa ve eğer ışık hızından daha hızlı bilgi gönderilemeyeceği konusunda haklıysak, o zaman bu uygarlık üyelerinin bir kısmı bizden en az milyonlarca yıl daha ileri bir medeniyete sahip olabilir. Milyonlarca yıldan oluşan bir varsayımsal zaman geçip de, bir galaksinin uygarlıkları arasında kültürel bütünleşme sağlandıktan sonra bile, diğer galaksiler arasında bütünleşme için ışık hızı kısıtlamasıyla yeniden karşılaşırız. Bize en yakın spiral galaksiler milyonlarca ışık yılı uzaktadır. Bir tek mesajın gidip cevabının gelmesi 10 milyon yıl alabilir. 100 adet benzer mesaj alışverişi olacağını varsayarsak, galaksiler arası homojenleşme 1 milyar yıl kadar sürecektir. Tabii, bu zaman içerisinde galaktik toplumların durağan biçimde ömürlerini sürdürmeleri şarttır. Bu demektir ki, galaksimizde bulunan son derece yaşlı ve gelişmiş bir uygarlık, astronomların yerel grup dedikleri grubun içindeki diğer galaksilerde yer alan başka benzer düzeydeki uygarlıklarla ortak öğrenilmiş özellikler geliştirmiş olabilir. Evrende, birçok gezegene yayılmış halde 1 milyar yıldır yaşayan aşırı gelişmiş bir durağan topluluğu bile etkileyebilecek doğal felaketler ve istatiksel dalgalanmalar vardır. Bu nedenle bütünleşmek için gereken zaman çok çok uzun olacağından hiçbir topluluğun bu süreyi durağan geçiremeyeceği açıktır. Karşılıklı iletişim sırasında galaktik toplumlar ilerlemeye ve dönüşmeye devam edeceğinden kültürel homojenleşmeyi korumak için de ayrıca iletişim kurulmalıdır. Yine de, bir galaksi ile yüz kez mesajlaşmak için gereken zaman, evrenin yaşından daha büyük olabilir. Ancak bir galaksiden diğerine uzun mesajlar gidebilir. Evrenin birbirine uzak olan iki galaksisi arasında belki de en fazla bir mesaj değişimi yapılabilir. Işık hızıyla iki mesaj değişimi yapılması modern kozmolojiye göre var olandan daha çok zaman gerektirmektedir. Sonuç olarak bir galaksinin kendi içinde kültürel açıdan homojen bir hale dönüşmesi milyarlarca yıl alacak olsa bile mümkün, belki de kaçınılmaz olabilir. Ancak, galaksiler arasındaki kültür alışverişi mesafeler nedeniyle oldukça güçtür ve kültürel homojenliği sağlamak belki de imkansızdır. Carl Sagan'dan derlenen bu yazımız, ilk olarak sitemizde 17 Aralık 2016 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kure-dunya-tam-olarak-dogru-degil/", "text": "Uzaydan çekilen sayısız fotoğraflar bize Dünya'nın tam bir küre olduğunu gösterir. Yeryüzünden yörüngeye çıkan yüzlerce astronot, dünyamızı mavi bilye olarak isimlendirmişti ancak, ne yazık ki bu söylenenler çok büyük oranda doğru olsa da, tam olarak doğru değil. Gerçek şu ki Dünya tam olarak mükemmel biçimde küre değildir. Bu tabi ki durum dünyanın komplo teorisyenlerince uydurulduğu üzere düz olduğu anlamına gelmez. Colombus açık denizlere yelken açmadan önce Aristo ve diğer antik yunan bilginleri Dünya'nın yuvarlak olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bir dizi gözlemlerle, örneğin yola çıkan gemiler sahilden uzaklaştığında sadece küçüldüğü görülmemiştir adeta ufukta batan bir görünüme sahip olduğu ve tahmin edebileceği gibi ancak bir topun üzerinde hareket eden bir nesnenin böyle görüneceği anlaşılmıştır. Antik Yunan, Roma ve Orta Çağ Avrupa astronomları gibi, Biruni ve Uluğ Bey gibi yüzlerce İslam dönemi bilim insanı da küre Dünya gerçeğini net delillerle ortaya koymuştur. Yani, ne İlk Çağ, ne Orta Çağ, ne de günümüze kadarki bilim insanlarının hiçbiri Dünya'nın küre olmadığını iddia etmemiş, aksine küre olduğuna dair tartışılmaz delilleri uzaya çıkıp gerçekten küre olduğunu görmemize gerek dahi kalmadan yüzlerce, binlerce yıl önce ortaya koymuştur. Elbette 1950'lerden sonra uzay yolculukları ile görsel kanıtlara net biçimde ulaştık. Dünyanın mükemmel bir küre olmadığını ise ilk olarak Isaac Newton dile getirmiştir. Dünyanın kutuplardan basık bir sferoid şekline sahip olduğunu ileri sürmüştür. Sferoid, jeodezide ve bir çok çalışmada kolaylık sağlaması açısından düzenli bir yüzey elde etmek amacıyla, yerkürenin kutup ekseni boyunca dönmesi ile oluşan yüzeye denir. Dönme elipsoidi olarak da tanımlanır . Ve Isaac Newton yanılmamıştı, çünkü ekvator yarı çapı kutuplar yarıçapından yaklaşık olarak 21 km daha uzundur. Arizona Üniversitesindeki Jeolog Vic Baker; Dünya'nın çelik gibi sert bir yüzeyden oluşmasına karşıt olarak, çok az bir esnekliğe sahip olduğunu söylüyor. Bu esnekliğin yeryüzü şeklinin çok az deforme olmasına, yani dönen bir oyun hamuruna yakın bir esnekliğe benzediğini de belirtiyor. Ancak dünyamız kusursuz bir spheroide sahip değildir çünkü yoğunluk düzensiz bir şekilde yeryuvarına dağılmıştır. Florida Üniversitesindeki Jeolog Joe Meert'ın araştırmasına göre; yoğunluğun büyük bir konsantrasyonu güçlü yerçekim kuvvetinin etkisiyle yerkürede çıkıntılar meydana getirmiştir. Yeryüzü şekli diğer dinamik faktörlerin etkisiyle de değişmektedir. Yoğunluk bu yerçekimi anomalilerini değiştirerek, gezegenin içinde kaydırır. Levha tektonik hareketleri nedeniyle dağlar ve vadiler oluşur veya kaybolur. Sadece Ay ve Güneş'in çekim kuvveti etkisi değil, gezegenimizin kendi çekim kuvveti de yeryüzünün şeklinin değişmesine etkendir. Ayrıca okyanusların ve atmosferin kütle değişimi nedeniyle yerkabuğunda deformasyonlar meydana gelir. California'da Jet İtki laboratuvarındaki jeofizikçi Richard Gross'un gözlemlerine göre, son buzul çağında yeryüzüne büyük buz plakaları oturmasından doğan etki ile manto ve yer kabuğundan geri sekme etkisiyle her yıl 1 santimetre yukarı yükselmektedir . Dünya, düzensiz dağılımlı bir yoğunluğa sahiptir. Bütün yeryüzünün kendi ekseni etrafında dönmesiyle beraber yoğunluğu ekvator boyunca sağlamak amacıyla oluşan bu işleyiş, kutupsal dolaşım olarak adlandırılır. Bilim insanları gezegenimizdeki değişimleri izlemek için yeryüzünde bulunan binlerce yer tabanlı cihazı ve bunun yanında binlerce GPS tabanlı alıcıları kullanır ve bu gözlemler milimetre bazındaki yükseklik değişimlerini tespit etmektedir. Bu değişimleri gözlemeye yarayan diğer metot ise SLR 'dır. Yeryüzünde bulunan istasyonlar ile alıcıları arasında gerçekleştirilen bu metodda, yörüngelerdeki uydularla eş zamanlı olarak Dünya'daki yoğunluk dağılımları ve gravite anomalilerindeki değişikler tespit edilir. Diğer yöntemlerden VLBI tekniği de hala kullanılmaktadır. Yeryüzündeki radyo teleskopları ile gerçekleştirilir. Radyo teleskoplar; elektromanyetik tayf bölgesindeki dalgaları yakalayıp kuvvetlendirerek gözlem yapmak için kullanılan çanak şeklinde antenlerden oluşmuş alıcı veya çoklu alıcılardır. Radyo teleskop alıcısı radyoyla hemen hemen aynı işi görür ancak, çok daha farklı dalga boylarını tarar. Radyo teleskobun radyodan farkı, kozmik cisimlerden gelen yayının çok ama çok zayıf olmasıdır. Bu da gelen yayının normal radyo yayınından milyonlarca, hatta yüz milyonlarca kat fazla kuvvetlendirilmesini gerektirir. Bu yüzden radyo teleskop alıcıları daha duyarlı yapılmak zorundadır. Antenin büyüklüğü yani dalgaları toplayan alanın büyüklüğü önemli olduğu için radyo çanakları olabildiğince büyük yapılmaya çalışılır. Dünyanın tam olarak mükemmel bir yuvarlak olmadığını anlamak çok fazla teknolojiyi gerektirmez, sadece biraz çaba ve teknoloji gerektirmeyen basit ekipmanlarla dünyanın gerçek şeklini belirleyebiliriz. Ki, yüzyıllar önce Newton gibi bilim insanları bu durumu kolayca farkedebilmişti. Tıpkı Dünya'nın düz olmadığını binlerce yıl önce farkeden ve çevresini dahi ölçen Antik Yunan, Roma ve İslam bilginleri gibi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuresel-geometri/", "text": "Hepimizin ilkokuldan beri öğrendiği; üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir bilgisi, kimi durumlarda yetersiz bir tanımdır. Bu durumlardan biri ise küresel geometridir. Küresel geometri diye adlandırdığımız bu sistem bize; salt üçgenin iç açılarının 180 derece olmadığını, aynı zamanda üçgenin alanı büyüdükçe iç açıların da büyüdüğünü söylüyor. Yine bu geometriye göre bir noktadan dışındaki bir doğruya hiçbir paralel doğru çizilemez ve doğrular iki noktada kesişen büyük çemberlerdir. Bu geometri üç boyutlu küresel cisimler için geçerlidir. Düzlem yapılar için Öklit geometrisi kullanmak yeterlidir. Peki yazımızın başında küresel geometriden bahsettik, ne demek istediğini açıklamaya çalışalım ve örneklerle geliştirelim. 1) Üçgenin iç açılarının toplamı 180 derece değildir: Evet küresel bir şekilde herhangi üç noktayı ele alalım bunların birleşiminden bir üçgen oluşturursak iç açıları 180 derece olmayacak. Bunu bir örnek ile açıklayalım. Aklımıza standart düz bir Türkiye haritasını getirip buradan üç şehir seçtiğimizi farz edelim. Örneğin Ankara, İzmir ve İstanbul olsun. Bu üç şehri düz doğrular ile birleştirirsek bir üçgen elde ederiz. Bu üçgenin iç açıları 180 derece olacaktır. Fakat Dünya haritada olduğu gibi düz değil yuvarlaktır. Şimdi elimizdeki bu haritayı dör bir yanından bükersek işte o zaman doğruları yanlış çizdiğimizi göreceğiz. Bu yanlış doğrular düzeltilince ortaya çıkan üçgenin iç açıları 180'den büyük olacaktır. Gördüğünüz gibi küresel bir cisimde, üçgen veya kare fark etmez, geometrik bir kesit alırsanız daima boyutlar, düzlemden alınan geometrik kesitlerden farklı olacaktır. Ve gördüğünüz gibi üçgenin veya çokgenin alanı büyüdükçe iç açıların toplamı da büyür. 2) Bir noktadan dışındaki bir doğruya hiçbir paralel doğru çizilemez ve doğrular iki noktada kesişen büyük çemberlerdir. Bunu önce açıklmaya çalışalım sonra da örnekle pekiştirelim. Öklid geometrisine göre herhangi faklı yerlerde, iki nokta veya bir nokta ve bir doğru ele alalım. Bu nokta ve doğrulardan birbirine pararlel iki doğru elde edebiliriz. Yani iki çubuğu düz bir masaya birbirine paralel yerleştirebiliriz. Ayrıca Öklid geormetrisinde birbirine paralel iki doğru sonsuzda dahi birleşmez. Fakat bunu bir dairede yapamayız. Elimize çok büyük bir futbol topu alalım ve tam ekvatoruna paralel olacak şekilde yerleştirelim. Işte sorun burada başlıyor. İki çubuğu esnetebildiğimizi düşünelim, çünkü bu çubukları tam zemine oturtmamız lazım. Paralel bu çubukları esnetip zemine oturtursanız ve topu biraz daha şişirirseniz bu paralelik gittikçe bozulur ve aralarındaki mesafe açılır. Ayrıca bu çubukları uzatabildiğimizi düşünelim. Bu paralel olarak koyduğumuz iki çubuk kutup noktalarında birleşeceklerdir. Ekvatordan kutuplara gidildikçe aralarıdaki mesafede küçülecektir. Gördüğünüz gibi paralel iki boylam arası ekvatordan kutuplara gidildikçe aralarındaki mesafe azalıyor. İki doğru ise güney ve kuzey kutbunda kesişince bir çember oluştururlar. İşte bir üçgenin iç açılarının 180 derece olmadığ küresel geometri bize bunları söylüyor; peki bunlar bize nasıl bir avantaj sağlıyor? Bu konu anlatılırken hep verilen bir örnekle size ufak bir faydasından bahsedelim. Fakat bundan bahsetmeden önce haftalar önce sitemizin facebook sayfasında bir soru paylaşıldı onu size hatırlatalım. Dünya yuvarlak olduğu için göz yanılması, önce Kanada'ya uğrayıp yolcu alacaktır ondandır, o düz olan rota üzerinde denizde metafiziki şeyler gerçekleşiyor bundan dolayı gidemiyordur... vs. Fakat cevapların hiçbiri doğru değildi, çünkü ise en kısa mesafe kırmızı rotaydı. Öklitçi düşünce tarzına göre harita üzerinde Madrid ve Newyork arasında düz bir çizgi çizersiniz. Bir uçakla bu çizgi üzerinde yol alırsanız 3707 mil yol gidersiniz. Ancak büyük çember boyunca uçarsanız yani kuzeydoğuya yönelip, sonra yavaş yavaş güneydoğuya yönelirseniz kat ettiğiniz mesafe 3605 mil olacaktır. Bu yolun yerküreyi düz gösteren harita üzerindeki görüntüsü aldatıcıdır. Dünya gibi cisimler külte çekimi denilen kuvvet yüzünden çok eğrilmiş uzayda, jeodezik denilen, doğru çizgiye en yakın yolu izlediklerinden eğik yörüngeler üzerinde hareket ederler. Son olarak astronomide de çok önemli olan küresel geometri bize en yakını ve en yakın şekilde nasıl gideceğimizi gösteren güzel bir metottur. Bu bilgiler dahilinde artık siz de küresel şekillerde en yakına en kolay şekilde gidebilirsiniz. Bu küçük, sadece 15 bin ışık yılı ç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuresel-yildiz-kumeleri-2/", "text": "Küresel yıldız kümeleri; yüz binlerce hatta bazen milyonlarca yıldızın birbirine kütle çekim kuvveti ile bağlı olduğu, küresel yapılı yıldız topluluklarıdır. Bu küresel yapının içinde yıldızlar oldukça sıkışık halde yer alırlar ve kümenin merkezine doğru gidildikçe birim hacimdeki yıldız yoğunluğu artar. Öyle ki, sadece 1 ışık yılı çapında bir alanın içinde onlarca yıldız yer alabilir. Ne kadar yoğun olduğunu anlamanız için şunu söyleyelim; bizim yıldızımız Güneş'in 1 ışık yılı çapında çevresi içinde hiç yıldız yoktur. Hatta 2 ışık yılı, 3 ışık yılı, 4 ışık yılı çevresinde de yıldız bulunmaz. Bize en yakın yıldız 4.2 ışık yılı uzaklıktaki Proxima Centauri'dir. Bu kümeler, Açık yıldız kümelerinin aksine çoğunlukla halo bölgesinde yer alırlar. Gökada merkezi etrafında basık bir yörüngeye sahiptirler. Samanyolu gökadamızda 150'nin üzerinde küresel küme bulunur. Yakın komşumuz Andromeda Gökadası için bu sayı 500'lere çıkabilirken M87 gibi bazı dev eliptik gökadalar 13.000'in üzerinde küresel küme barındırabilir. Küresel yıldız kümeleri oldukça yaşlı yıldızlardan oluşan yapılardır. Bu yüzden küresel kümelerin yaş tayinleri astrofizikte kilit bir rol oynayarak Samanyolu'nun nasıl oluştuğu ve evrenin yaşı ile ilgili bir takım sorulara cevap olabilir. Samanyolu gökadamızda gördüğümüz küresel kümelerin ortalama yaşı 10 milyar yıl ve üzeridir. Bu kadar yaşlı olmaları sebebiyle gökadadaki en yaşlı yıldızların da çoğu küresel kümelerde yer alır. 10 milyar yıl boyunca hayatta kalabilecek yıldızlar sadece Güneş benzeri ve daha küçük yıldızlar olduğu için, bu kümelerde parlak beyaz renkli, büyük kütleli yıldızlar neredeyse hiç bulunmazlar. Küme sakinlerinin hemen hemen tamamı kırmızı dev yıldızlar, K ve G tipi düşük kütleli anakol yıldızları ve kırmızı cücelerden ibarettir. Ancak, bu kümelerin kendine has özel şartları, parlak büyük kütleli mavi yıldızların da nadir de olsa var olabilmelerini sağlar. Bunlar genç yıldızlar değillerdir ama, genç kısa ömürlü yıldızlar kadar parlaktırlar. Mavi Başıboşlar dedilen bu yıldızlarla ilgili şu yazımızdan detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu kümelerin neden böylesi bir yapıya sahip oldukları, niçin böylesine fazla ve yaşlı yıldız popülasyonunun bir küre biçiminde bir arada yoğunlaştığına yönelik yapılan araştırmalara göre; küresel kümelerin gökadaların yuttukları cüce gökadaların çekirdekleri olduğu düşünülüyor. Birleştiği gökadaya bütün gaz, toz ve yıldızlarını kaptıran cüce gökadanın çekirdek bölgesindeki yıldızlar kütle çekim ile birbirlerine güçlü biçimde bağlı oldukları için dağılmıyorlar ve yutuldukları gökadanın yörüngesine giriyorlar. Gökadaların çoğunlukla halo bölgesinde yer alan küresel yıldız kümelerini, bir anlamda gökadaların uyduları olarak da niteleyebiliriz. Çünkü; yıldızlar, gezegenler, gaz ve tozun tamamı galaksi içinde yörüngesel devinim gösterirken, bu kümeler gökadaların dış kısmında yörüngelere sahiptir. Bu da şu anlama gelir; Samanyolu gibi dev kütleli gökadalar küresel kümeleri zamanla kemirerek, dış kısımlarındaki yıldızları birer ikişer bünyesine alarak yok ederler. Aşağıda, galaksimizde yer alan en bilindik küresel yıldız kümelerinin fotoğraflarını görüyorsunuz. Üzerlerine tıklayarak büyük boyutta açıp inceleyebilirsiniz. Hubble Uzay Teleskobu, Arp 256 olar... Messier 83 Gökadası (M83 ya da ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kurtulusumuz-termonukleer-fuzyon-enerjisi/", "text": "Gündüzleri gözümüzü kamaştıran Güneş, yaşamın en temel kaynağı. Her saniye 600 milyon ton hidrojeni harcayarak açığa çıkardığı Termonükleer Füzyon Enerjisi Dünya'ya milyarlarca yıldır hayat veriyor. Gece ise gökyüzüne baktığımızda, tıpkı Güneşimiz gibi yoğun miktarda enerji saçıp, bu enerjinin muazzamlığı ile yüzlerce hatta binlerce ışık yılı uzaklığa ışıklarını ulaştıran yıldızları görüyoruz. Örneğin Deneb, çıplak gözle görebileceğimiz oldukça uzak yıldızlardan biri, 2.600 ışık yılı mesafedeki bir süper devdir. Bütün hidrojenini tüketmiş ve şu an üçlü alfa tepkimeleri ile Helyum yakarak ışığını bize ulaştırmakta. Yıldızlar genel kanı aksine yakıtlarını yakmazlar, atomları birleştirirler. Bu kadar uzak mesafelerde yaz gecelerinde tepemizde ışıltısını görebilmemiz, Dünya'da da yaratmaya çalıştığımız Nükleer Füzyon reaksiyonları sayesindedir. Bizim şu anki konumuz yapay nükleer füzyonu yaratıp, Dünya'da ve evrenin keşfinde nasıl kullanabileceğimiz üzerine olacak. 1920'lerden önce bu muazzam enerjinin nasıl açığa çıktığına, yıldızların nasıl böyle yaşam verebildiğine dair pek bir fikrimiz yoktu. 1920'de Francis William Aston, 4 Hidrojen atomuna eşdeğer enerjinin bir Helyum atomunun enerji eşdeğerinden fazla olduğunu keşfetmişti. Bu demekti ki; Hidrojen atomları birleşerek Helyum oluştururken net enerji açığa çıkacaktır. Aston'ın araştırmalarını temel alan Arthur Eddington'ın ise atom çekirdeklerinin birleşerek enerji ürettiğini ve yıldızların bundan güç aldığını öne sürmesi ile, ilk kez yıldızlarda ki füzyon reaksiyonlarına dair bir fikrimiz oldu. Füzyon reaksiyonları, hafif elementlerin Coulomb gücü denen birbirlerini itme eğilimini, güçlü nükleer kuvvet ile aşarak bir araya gelmelerine ve başka bir atom çekirdeği oluşturup; bazen nötron ve çok yüksek miktarda enerji açığa çıkarmasına denir. Doğanın 4 ana gücünden biri olan bu güçlü nükleer kuvvetin, atom çekirdeklerini birbirinden uzak tutan elektriksel itmeye üstün gelmesi için, çekirdeklerin ısı ve/veya basınç etkisi ile birbirlerine oldukça yaklaşması gerekmektedir. Günümüzde kullandığımız fisyon temelli nükleer enerji, uranyum gibi ağır elementleri parçalayıp farklı elementlere dönüştürürken; füzyon reaksiyonları hafif elementlerin birleşimi sayesinde gerçekleşir. Reaksiyonun çeşidine göre artık madde çeşitlilik gösterse de, fisyon gibi uzun süreli radyoaktif bir atık üretilmez. Örneğin bir Döteryum-Trityum reaksiyonu, Helyum ve 14.1 MeV enerji değerine sahip bir nötron üretir. Endişelenmemiz gereken şey bu nötrondur ve bu nötron da yalıtılacağından, ortaya çıkan tek atık madde oldukça işe yarar olan helyum olacaktır. Bizlere can veren nükleer füzyon muazzam bir potansiyele sahiptir. Füzyon ile kıyaslayınca fosil yakıt kullanıyor olmamız bir şakaya benzer malesef. Fosil yakıtlar verimlilikten uzak, son derece kirli, ilkel ve yetersizdir. Günümüzde kullanılan fisyon bazlı nükleer enerji bile fosilden milyonlarca kat daha fazla enerji üretirken, ilk nesil ticari füzyon reaktörleri bunun 3 4 katını üreteceklerdir. Örneğin 1GW'lık bir kömür santrali yılda 1.5 ile 2.5 milyon ton kömür yakarken, eşdeğer ilk nesil bir füzyon santrali sadece birkaç yüz kilogram yakıt harcayacaktır. Kömür son derece zehirli gazları atmosfere salarken füzyon reaksiyonlarının zararlı bir artık maddesi olmayacaktır. Sonuçta yıldızların kalbindeki bu enerji, gezegenimizdeki bütün enerji ihtiyacını çözüme kavuşturabilir. Güneşimizin çekirdeğinde muazzam miktardaki kütleçekimsel kuvvetlerin etkisiyle; Dünya'dakinin 250 milyar katı basınç ve 15.7 milyon santigrat derece sıcaklık, füzyon için oldukça uygun bir altyapı oluşturmaktadır. Burada, yaklaşık olarak Güneş yarıçapının 24%'lük bölgesi içerisinde füzyon reaksiyonları sürmektedir. Böylesi aşırı şartlar altında füzyon sıradan bir olay gibi sürerken biz 50 yıldan uzun süredir bu olayı Dünya'da kendi teknolojimiz ile sürdürülebilir hale getirmeyi henüz beceremedik. Çeşitli hidrojen izotoplarından oluşan yakıt, Güneş'teki basıncı yaratamayacağımız için, 100 milyon santigrat dereceye ısıtılmalı, atomların birleşeceği kadar yoğun ve sıkıştırılmış bir ortam yaratılmalı. Böylece ignition sağlanıp füzyon kendi kendini besleyen bir hale gelmeli. Şu anda arge çalışmalarının birçoğu teknolojik kolaylık sebebiyle yüklü parçacıklar ile birlikte, yüksek enerjili nötronlar üreten hidrojen izotopu reaksiyonları üzerinedir. Elektrik üretimi de bu yüklü parçacıklar ve nötronlar sayesinde gerçekleşir. Termal Dönüşüm: Füzyon sırasında muazzam miktarda ısı üretilir, bunu geleneksel yöntemler ile buhar türbinleri ile elektriğe çevirebiliriz. Dünya'da ki elektriğin 80%i böyle buhar türbinleri kullanan santrallerde üretilir. Bu denenmiş ve uzmanlaşılmış bir alandır. Ancak ısıyı elektriğe dönüştürmenin ancak %33-50 arası bir verimliliği vardır. Direkt Dönüşüm: Hareket halindeki yüklü parçacıklardan direkt olarak elektrik üretmek anlamına gelir. Yani soğutucu bir sıvı ya da gazı ısıtarak buhar türbini yolu ile elektrik üretme aşaması yoktur ve termal dönüşümün düşük verimliliğine kıyasla 90% ve üstü verimlilik sağlar. Direkt dönüşüm sistemlerinden en verimli şekilde faydalanmak için nötron üretimi düşük olan reaksiyonlar gerekmektedir. Çünkü nötronlar yüksüz oldukları için barındırdıkları enerjiyi direkt dönüşümde kullanamayız. Aşağıda reaksiyon çeşitlerinde bahsedeceğimiz gibi nötron üretimi düşük olan reaksiyonlar mevcuttur ancak, enerji ihtiyaçları çok yüksek olduğu için yakın zamanda geliştirilmeleri oldukça zordur. Net Enerji: Füzyonun kendi kendini beslemesi gerekir. Füzyon ile üretilen enerji, ateşleme durumuna getirmek için harcanan enerjiden daha fazla olmak zorundadır. Böylelikle füzyon reaksiyonları hem ateşlemenin yaratıldığı ortamı besleyen enerjiyi üretir, hem de fisyon reaksiyonlarından 3 4 kat fazla enerji fazlası açığa çıkar. Deneysel reaktörlerde sayısız defa füzyon reaksiyonları yaratıldı. Hatta zaman zaman duyduğumuz Garajında Güneş yarattı haberleri de doğrudur. Fusor denen yapımı basit cihazlar ile füzyon reaksiyonları yaratılabilir. Ancak bu reaksiyonların harcanandan daha fazla enerji üretilmez. Daha fazlasını üretmenin mümkün olduğunu deneysel sonuçlar ve formüller ile biliyoruz ancak, bunu işler bir enerji üretim sistemine dönüştürmek, gerekli teknolojiyi zaman içerisinde geliştirdiğimiz için uzun sürüyor. Bu konuda en olumlu haberi 50 yıldan uzun süren araştırmalar sonucu ancak Eylül 2013'te NIF reaktöründe ilk kez harcanandan daha fazla enerji üretilmesi ile alabildik. Kararlı Güç Üretimi : Elektrik üretimi için reaksiyonlar dinamik kararlılık halinde ya da kısa süreli hızlı atımlar halinde anlık olmalıdır. Füzyon araştırmalarının amacı, dinamik kararlılık halinde sabit ve sürekli halde enerji üretmektir. JET (1982- günümüz) 20-60 saniyelik atımlı kısa süreli füzyon mümkündür. Yüksek enerjili reaksiyonlar bir saniyeden kısa sürer. ITER (2019) 2019'da tamamlanacak bu deneysel reaktörde, 1.000 saniye boyunca 500 MW elektrik üretilmesi planlanmaktadır. DEMO (2033) Dinamik kararlılık ile füzyon reaksiyonunu sürekli hale getirmeyi amaçlayan bu projenin güç hatlarına 2040'a kadar bağlanması bekleniyor. Şu anda ana araştırma konuları olan D-T ve D-D reaksiyonları yüksek miktarda nötron açığa çıkarmaktadırlar, buna nötron akımı denir. Yıldızları Anlamak yazı dizimizde detaylı olarak bahsettiğimiz gibi, güneşimizin kalbindeki ana reaksiyonlardan biri olan, ancak Dünya'da kullanmamıza pek uygun olmayan bir reaksiyon çeşididir. Güneşimizin çekirdeğindeki sıcaklık dahi, protonların coulomb bariyerini klasik şekilde aşması için yeterli değildir. Ancak, kuantum mekaniklerini anlamaya başlamamız ile birlikte bu protonların quantum tünellemesi yolu ile birleştiğini keşfetmiş olduk. p-p döngüsü sadece kuantum tünellemesiyle işlediği için yavaştır. Tek bir protonun diğer bir proton ile füzyon reaksiyonu geçirmesi için bazen bir milyar yıl gerekebilir. Tünelleme yolu ile birbirlerine ulaşan protonların önündeki bir diğer engel de zayıf nükleer kuvvet etkileşimine ihtiyaç duymalarıdır ki, bunun da olasılığı azdır. Bu zayıf ihtimallere rağmen Güneş'teki ana reaksiyon tipi budur. Çünkü zayıf ihtimalin rahatlıkla yüksek ihtimale döneşebileceği trilyon x trilyon atom vardır. Sonucunda 4 proton birleşir, bir helyum çekirdeği , biraz nötrino ve 26.73 MeV'lik enerji açığa çıkar. Eğer Güneş 1.5 kat daha büyük olsaydı ana yakıt döngüsü bu olacaktı. Karbon çevrimi olarak da bilinen bu reaksiyonda ağır bir atom yer yer helyumla birleşerek karbon, nitrojen ve oksijen izotopları arasında geçiş yapar ve bu süreç içerisinde 27.8 MeV'lik enerji açığa çıkartır. Güneşte üretilen enerjinin sadece 1-2%'lik kısmı bu çevrimden gelirken, Sirius A yıldızı, büyük oranda CNO çevrimi enerjisi ile ışımaktadır. Tahmin edebileceğiniz gibi CNO, şu anki füzyon teknolojimiz için henüz mümkün olmayan bir çevrimdir. Döteryum deniz suyunda metreküp başına 30 gram kadar bulunan oldukça yaygın bir izotoptur. Sadece Dünya'daki döteryum rezervlerini binlerce yıl füzyon reaksiyonlarında kullanabileceğimiz gibi, uzayda da diğer gezegenlerde, uydularda ve kuyruklu yıldızlarda da bolca bulunur bu hidrojen izotopu. Trityum yaklaşık 12 yıl yarı ömrü olan radyoaktif bir hidrojen izotopudur. Doğada fazla bulunmaz ve kozmik ışınların atmosferimiz ile etkileşimi sırasında üretilir. Şu anki teknolojimiz ile normal nükleer reaktörlerde de trityum üretimi yapılmaktadır. Yakın gelecekte ise füzyon esnasında açığa çıkan nötronların Lityum elementini bombalaması ile Trityum üretimi yapılacaktır . D-D çevrimlerinde de trityum üretimi yapılabilir. Reaksiyon sonucunda açığa çıkan enerjinin 20%'si 3.5 MeV değerinde Helyum izotopu ve 80%'i 14.1 MeV değerinde nötrondur. Daha öncede yazdığımız gibi Trityum üretimi gerektirmektedir, bu sebeple Lityum örtüsü denen bir tabaka, reaktörde üretilen nötronlar ile bombalanarak Trityum üretecektir. Bu yöntemin de ayrı zorlukları vardır. Bir diğer dezavantajı da, nötronlar %80 enerji taşıyacağı için reaksiyonun enerjisinin beşte biri plazma içerisinde kalacaktır. Bu da ateşlemenin sürekliliğini zorlaştırmaktadır. Sadece döteryum kullanan bu reaksiyon, edinimi zor olan başka bir yakıt gerektirmemesi ile öne çıkan bir diğer araştırma konusudur. Reaksiyon sonucu üretilen Trityum ve Helyum-3, geri dönüştürülerek yüklü parçacık miktarı arttırılıp nötron miktarı azaltılacaktır. Şöyle ki; reaksiyon sonucu oluşan Trityum toplanabilirse, aksi taktirde oluşacak nötron salınımı oldukça düşük olur ve reaktör D-He3 reksiyonu devam ettirebilir. Bunun yanında Trityum D-T reaksiyonlarında kullanılır veya bozunup Helyum-3'e dönüşünce D-He3 reaksiyonlarında da kullanılabilir. Aşağıdaki reaksiyon çeşitleri nötron salınımı içermez ve çok daha verimlilerdir ancak zorlukları da bununla doğru orantılı artmaktadır. En büyük avantajları nötron kalkanlaması gerektirmemeleri ve direkt enerji dönüşümünü mümkün kılmalarıdır. Bu reaksiyonda döteryum ve Dünya'da nadir bulunan helyum-3 izotopu birleşmektedir. Helyum-3'ün ne kadar nadir olduğunu anlatmak için, bu izotopu Ay yüzeyinden ve hatta Jüpiter'den toplanmasına dair fikirler olduğunu örneklememiz yeterli olur sanırız. Helyum-3 ayrıca Trityumun beta bozunması geçirmesi sonucu da oluşur. Daha önce de döteryum için yazdığımız gibi, uzayda hali hazırda asteroidlerde, kuyuklu yıldızlarda, gaz devlerinin halkalarında ve uydularında bolca bulunan buzdan döteryum elde edip, bu döteryumu nötron bombardımanına tutarak Trityum üretimi yapılabilir. Bu reaksiyonun bir diğer ve esas zorluğu ise reksiyonun en verimli noktaya ulaşması için 58 keV enerji girdisi gerekmektedir. Bu dönüşüm, D-T reaktörlerinde ikincil reaksiyon olarak gerçekleşebilir. Ancak sadece D-He3 reaksiyonu gerçekleştirecek bir reaktör, çoğunlukla Dünya dışından getirilecek stoklara dayanacağı için, en azından gezegenimizdeki kullanımı pek ekonomik olmayacaktır. Ancak Ay'da yeterli stok bulabilirsek, Ay üzerinde enerji üretimi ve teknolojimiz geliştikçe ve gaz devleri civarında enerji üretimi için vazgeçilmez olabilir. Tabi reaksiyonu başlatacak enerji ihtiyacı sorununun üstesinden gelebilirsek. p-11B uzak gelecek için hedeflenen bir reaksiyondur, şu anda ve yakın gelecekte mümkün değildir. Anötronik füzyon amaçlanıyor ise ki er ya da geç füzyon teknolojisinin nihai hedefi olacak, proton/boron reaksiyonu da nihai hedeftir. Bu arada Boron, bildiğimiz Bor madenidir. Bu reaksiyonda bir proton, Boron-11 ile birleşerek, Karbon-12 oluşturur. Karbon-12 ise üç helyum-4 olarak bozunur. Bu reaksiyon fisyon gibi gözükse de Helyum-4 evrendeki en kararlı izotoplardan birisidir. D-He3 reaksiyonundan dahi çok daha az nötron salınımı ile p-11B neredeyse tamamen temizdir. 0.001% nötron salınımı ile her bin reaksiyonda sadece 1 nötron üretilir. Anötronik bir reaksiyon verimliliğine sahip olmasının yanısıra, yakıtı da oldukça yaygın ve boldur. Tek dezavantajı, reaksiyon oranının tepe noktasına 123 keV'de ulaşması. Yani gerekli olan sıcaklık bir D-D veya D-T reaksiyonunda ihtiyaç duyulandan 10 kat fazlası olan 1 milyar santigrat dereceye yakındır. Enerji hapsedilmesini sağlayacak manyetik alanlar da doğal olarak 500 kat daha iyi olmak zorundadır. Tokamak ve lazer odaklı reaktör modellerinin limitleri dışında olan bu reaksiyon için daha radikal farklılıklar gösteren Polywell ve Dense Plasma Focus sıkıştırma yöntemleri düşünülmektedir. Alfa Yapışması : Alfa parçacığı dediğimiz helyum, 2 proton ve 2 nötron içerir, yani yükü +2dir. Protonların yükü, -1 yüklü muonu kendilerine çeker ve bu şartlar altında proton füzyonu gerçekleşmeyeceği için Muon 2.2 milisaniye sonra bozunduğunda reaksiyon gerçekleşmez. Boron-11 kullandığımızda ise muon, boron çevresinde bulunan elektronlar sebebiyle etkisini büyük ölçüde kaybeder bu sebeple muon katalizasyonu ağır atomlarda işe yaramaz. Muon katalize yönteminden daha etkin faydalanmak için Muon üretiminin daha verimli bir yolu bulunmalı. Şu anda bir Muon üretimi için 6 GeV enerji gerekmektedir. Bu enerji, muon katılmış bir füzyon reaksiyonundan açığa çıkan enerjiden daha fazladır. Muon üretimi için kat kat verimli bir yöntem bulunmadığı sürece oda sıcaklığında çalışan soğuk füzyon reaktörleri yapmak şimdilik ekonomik değildir. Avrupa Birliği, Amerika, Rusya, Japonya, Çin, Brezilya, Kanada ve Güneş Kore'deki çok sayıda füzyon reaktöründe araştırma ve geliştirme çalışmaları yapılıyor. İlk füzyon araştırmaları ABD ve Sovyetler'in nükleer silah araştırmaları ile beraber yürütüldü ve 1958'de Cenevreki Atoms for Peace konferansına kadar gizli kaldı. Birçok ulus uzun yıllar kendi başlarına füzyon çalışmalarını yürütmüş olsa da, artan araştırma masrafları ve kullanılan aygıtların karmaşıklığı uluslararası işbirliğini zorunlu kılmıştır. Yıldızlarda füzyon reaksiyonları oluşmasını sağlayan şeydir kütleçekimsel hapisleme. Bunu yapay olarak yaratmanın teorik veya pratik bir yolunu henüz bilmiyoruz. Doğada dahi füzyon reaksiyonlarının oluşması için yıldızlar en az 75 Jüpiter kütlesi alt sınırında olmak zorundadır. 13 Jüpiter kütleli kahverengi cücelerde de döteryum füzyonu ve 65 jüpiter kütleli olanlarda da lityum füzyonu gerçekleşebileceğini bildiğimiz için kütleçekimsel hapislemeyi sadece izlemekle yetinebiliriz. Not: Kahverengi cücelerde bu reaksiyonlar çok nadir ve çok az miktarda gerçekleşir. Yani asla bu cisimleri ısıtıp parlatacak kadar değildir. Bu yöntem ile yüzlerce metreküp yakıt manyetik alanlar ile, çok daha küçük bir alana sıkıştırılır. Bunun için manyetik alanlar idealdir çünkü iyonlar ve elektronlar yüklü parçacıklar olduklarından manyetik alanları takip edeceklerdir. Buradaki esas amaç, parçacıkların reaktör duvarlarıyla temas edip ısı kaybetmelerini ve yavaşlamalarını önlemektir. Zaten manyetik alanlar ile korunmayan hiç bir malzeme füzyon sıcaklıklarına dayanamaz. Toroid denen donut biçimli reaktör tasarımı manyetik alanlar için en verimli olanıdır, böyle reaktörlerde plazma, spiral yollar izleyen manyetik alanlar ile hapsedilir. Aşağıda Toroid biçimli reaktörlerin üç ana modeli olan Tokamak, Stellarator, Reversed Field Pinch ve birkaç diğer MCF modelinden bahsedeceğiz. Tokamak, kontrollü termonükleer füzyon araştırmalarında en çok tercih edilen ve araştırılan modeldir. Bu reaktörlerde manyetik alanlar, reaktör etrafına eşit aralıklarla yerleştirilmiş toroidal bobinler tarafından üretilir ve bunları dik açıyla kesen poloidal bobinler tarafından helikal bir hareket yönü verilir. Bu tasarım 1950'lerde Sovyet bilim insanları Igor Tamm veAndrei Sakharov'un ürünüdür. D-D ve D-T reaksiyonlarında üretilen nötronların sağladığı ısıtma esas enerji üretim yöntemidir. Bu nötronların sağladığı ısı, reaktörlerin iç duvarlarındaki seramik kaplamalar ile yalıtılır. Elektro mıknatısları korumak için ayrı sıvı-helyum veya sıvı-nitrojen katmanları mevcuttur. Şu anda farklı ülkelerde işler halde 30 kadar deneysel tokamak reaktöründe araştırmalar sürmektedir. En büyük ve en ünlü olan proje Joint European Torus , İngiltere'de 1984'ten beri aktif araştırmaların en büyük parçalarından biridir. Bu reaktörün enerji üretim rekoru, 1997'de 24 MW enerji girdisi ile, 16 MW füzyon enerjisi elde etmesidir. 2014'te Avrupa Komisyonu'nun imzaladığı 5 yıllık uzatma kontratı ve sağladığı 283 milyon Euro'luk ödenek ile bilim insanları ve mühendisler yeni bir rekor kırmaya hazırlanmaktadırlar. ITER'i takip ederek 2033'te tamamlanacak olan DEMO santrali de tokamak modelini kullanacaktır. 2-4 GW arası enerji üretimi ile günümüz nükleer santralleri ile eşdeğer olacaktır. Bu projeler yanında Güney Kore, K-STAR projesi ile 2008'de ilk plazma üretimini gerçekleştirdi ve şu anda ITER için bir test yatağı olarak kullanılıyor. K-STAR'ı takiben 2037'de hayata geçmesi planlanan K-DEMO isimli proje de, 2033'te tamamlanacak DEMO ile bağlantılı halde geliştirilecek. Tokamak reaktörlerine bir alternatif olarak geliştirilen Stellarator modelleri 1950'ler ve 60'larda popüler olmalarına rağmen tokamakın daha iyi sonuçlar elde etmesi ile gözden düşmüş ancak 90'larda tokamak ile yaşanan sorunlar nedeniyle yeniden gözden geçirilmişlerdir. Stelleratorlerin tasarımsal zorluğuna rağmen en büyük avantajı, toroidal akım üretimine gerek olmamasıdır. Wisconsin-Madison üniversitesinde ki Helically Symmetric eXPeriment projesinde, bu tasarımın optimizasyonu ile uğraşılmaktadır. Avusturya'da da H-1 projesinde arge çalışmaları yürütülmektedir. Tokamak reaktörlerinde, toroidal yönde manyetik alanlar, poloidal yöne göre daha şiddetliyken, Reversed Field Pinchte iki yönde de manyetik alanlar eşit şiddetlidir. Toroidal akımın yönü tokamakın tersidir. Manyetik alanların gücü, tokamakın 10 da 1'i kadar düşük olabilir. Böylece hassas ve pahalı süper iletken mıknatıslara ihtiyaç olmaz. Plazma içinden geçen akım daha yoğundur. Bu avantajlara rağmen dezavantajları da kuvvetlidir. Plazma hapsi tokamakların ancak %1'i kadar verimlidir. Dış kabuğu iletken olmalı ve manyetik alan üretimi için yüksek miktarda elektrik akımına maruz bırakılmalıdır. Adından da anlaşılabileceği gibi tokamak tasarımının küre biçimli bir modelidir. Rusya'da, Amerika'da ve İngiltere'de deneysel küresel tokamak reaktörleri mevcuttur. Ancak ilk öne sürüldükleri zamanın, özellikle Amerika'da füzyon araştırmalarının maddi kesintiye uğradığı bir döneme denk gelmesi sebebiyle, geleneksel tokamak kadar ilgi görmemiş ve onlardan bir nesil geride kalmıştır. Bu sistemde plazma iki manyetik ayna tarafından üretilen diamagnetic cusp denen manyetik alanlar arasında sıkıştırılır. Manyetik güç sürekli yön ve şiddet değiştirerek plazmayı füzyonun oluşacağı orta noktaya kadar sıkıştırır. Yakın zamanda Lockheed Martin'in basın açıklamasına göre High Beta Fusion Reactor adını verdikleri manyetik ayna modelini kullanan kompakt füzyon reaktörü projesi, 5 yıl sonra seri üretime geçecek ve bir konteyner boyularındaki reaktörler ile 100MW elektrik sağlayacak. Şirketin sunumuna göre tasarımları ITER ve benzeri tokamaklardan çok daha küçük, ucuz ve verimli olacak. ITER ile aynı boyutlardaki bir reaktör ile ITER'in 10 katı elektrik üretebilecek. Şehirlere elektrik sağlamaktan, insanlı uzay uçuşları için güç kaynağı olarak çok geniş bir kullanım yelpazesi olacak. Gerçekten de bu proje, vaad ettiklerini gerçekleştirirse Dünya'nın enerji sorununu çözmekle kalmaz, zaten Dünya'nın en büyük savunma sanayii firması olan Lockheed Martini, bir numaralı ekonomik güç haline getirebilir. Reaktörleri ise petrol şirketlerini yerlerinden edip, uzay araçlarında günümüzde kullanmamız mümkün olmayan füzyon roketlerini bir anda mümkün kılabilir. Bu yöntem ile yakıt yüksek enerjili lazerler ile ısıtılır ve sıkıştırılır. Alttaki şekilde gördüğünüz gibi, ısıtılan dış katman dışarı doğru genişlerken içeriye doğru şok dalgası göndererek yakıtı sıkıştırır. Bu sıkıştırma yeterli güçte olursa füzyon reaksiyonları oluşur. Bu reaksiyonlar yakıtın geri kalanını da füzyon reaksiyonlarına sokabilir. Böylesi yakıt parçaları yaklaşık 10 miligram yakıt içerir ve bu 10 miligram yakıt bir varil petrol ile aynı miktarda enerji açığa çıkarır(159.000.000 miligram petrol = 10 miligram D-T). ICF, manyetik hapislemeye göre daha yeni bir alandır ve 1970'lerde öne sürülmüştür. Öne sürüldüğü yıllardan bu yana reaktör modelleri büyümüş ve gelişmiştir. Bugün bu yöntemin en önemli örneği ABD'deki National Ignition Facility'de bulunan reaktördür. Bu yöntemin uygulanışında; hedefe gönderilen enerji seviyesi, şok dalgaları ile içe çöken yakıtın simetrisini korumak ve maksimum yoğunluğa erişilmeden yakıtın fazla ısınması gibi birçok problemin geçen on yıllar içerisinde az ya da çok üstesinden gelinmiş olsa bile, hedefe gönderilen lazerler arasındaki güç eşitsizliğinden doğan Rayleigh-Taylor instabilitesi bugün aşılması gereken en önemli sorundur. Bu yöntemin en büyük temsilcisi NIF, 2009'da tamamlanmış ve deneylere 2010'da başlamıştır. NIF reaktöründe, 192 yüksek enerjili lazeri tek bir noktada kesiştirerek 500 terawattlık bir enerji odağı yaratma amacına 2012'de erişilmiş olsa da, ateşleme sağlanamamıştır. Ancak 29 Eylül 2013'te 5x1015 nötron salınımı ile önceki deneylerden 75% daha fazla nötron üretilmiş, Alfa ısıtması sağlanmış ve reaksiyon, ateşleme için harcanandan daha fazla enerji üreterek tarihi bir rekor kırmıştır. Ancak bu reaksiyon için kullanılan lazerlerin enerjisinin bir kısmı yakıtı tutan hohlarum denen dış tabaka tarafından soğurulmuştur. Yani lazerleri ateşlemek için daha yüksek enerji harcanmış, ancak yakıta ulaşan soğurulmuş enerji daha düşük olmuştur. Yakıt bu soğurulmuş enerjiden daha fazla füzyon enerjisi açığa çıkarmıştır. Günümüzde NIF'de, ödeneğin kesilmesi ile birlikte füzyon yerine materyal araştırmalarına odaklanılmaktadır. NIF dışında, Fransa'daki Laser Megajoule tesisi de Ekim 2014'te ICF deneylerine başlamıştır. Japonya'da Osaka Üniversitesi de GEKKO XII ICF lazer aygıtıyla 1983'ten beri ICF testleri sürdürmektedir. Z-pinch bir Lorentz gücü uygulamasıdır. Hem MCF hemde ICF metotlarının bir birleşimidir. Bu metot da plazma içerisinden elektrik akımı geçirerek plazmayı sıkıştıran bir manyetik alan oluşturulmaktadır. Z-Pinch'e ismini veren Z, bu elektrik akımının üç boyutlu düzlemdeki yönünü söyler. Bu elektrik akımını oluşturmak için de harici manyetik alanlar kullanılır. Böylece hiç bir fiziksel temas olmaz. Bu yöntemle ilgili ilk çalışmalar İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İngiltere'de başlamıştır. Günümüzde ABD'deki Z-makinesi olarak bilinen Z Pulsed Power Facility, 1996'ya kadar materyal testi amacıyla kullanılmış Dünya'nın en büyük X-ışını jeneratörüdür. Sandia Ulusal Laboratuvarları'nda bulunan cihaz, nükleer silahların modellenmesinden, 1996 sonrasında füzyon odaklı araştırmalara kadar birçok farklı alanda kullanılmaktadır. Burada Z-pinch testleri manyeto atalet füzyonu metoduyla ve D-D yakıtı ile sürdürülmektedir. Bu metod 100 nanosaniyelik elektrik atımları ile Z-pinch manyetik alanı yaratıp, yakıt içeren silindirik hohlarauma basınç uygular ve içe çökmeden önce bir lazer yakıtı ısıtır. 2014'te 10 tesla gücünde manyetik alan ve 2.5 kJ lazer ile yapılan son testlerden sonra tessis 2018'e kadar güncelleme çalışmalarına girmiştir. 2018'de 30 teslalık manyetik alanlar, 8 kJ lazer ve D-T yakıtı yardımıyla ateşleme sağlanıp, her 10 saniyede bir yakıt topağı harcayarak 300 MW'lık füzyon enerjisi üretmesi beklenmektedir. Z-pinchin benzerleri olan T-pinch metodu theta yönünde elektrik akımı gönderirken Screw Pinch hem theta hemde zeta yönlerinden elektrik akımı uygulanmaktadır. Fusor: Garajınızda yapabileceğiniz bir füzyon cihazıdır fusor. Elektrostatik atalet hapislemesi yöntemi ile iyonları elektrik alanları ile ısıtarak füzyon reaksiyonları oluşturur. Elektrik üretmek yerine nötron jeneratörü amacıyla kullanılırlar. Gerçekten de evde böyle bir cihaz yapmayı planlıyorsanız işe önce şu güvenlik talimatlarını okuyarak başlayın. Bu konularda yeteri kadar bilgi birikimi ve tecrübeniz olmadan başlamamanız tavsiye edilir. Elektronik bir cihazdır, yüksek voltaj ve akım öldürücü olabilir. Vakum çemberinin camı patlayabilir, güvenlik gözlüğü gerekir. Polywell: Fusor'a oldukça benzer. Bu modelde elektro mıknatıslar yoluyla elektronların yakalandığı bir manyetik alan ile negatif voltaj oluşturulur ve bu pozitif yüklü iyonları çeker. İyonlar negatif yüklü merkeze doğru hızlanırken kinetik enerjileri yükselir ve merkezde çarpıştıklarında füzyon reaksiyonları oluşabilir. Tıpkı günümüz nükleer santralleri gibi, füzyon enerjisi de artan enerji ihtiyacının çevreye verdiği zararı, asit yağmurlarını ve sera etkisini azaltacaktır. Er ya da geç, füzyon tek başına bütün enerji ihtiyacını karşılayıp fosil yakıt kullanımını bitirecekse de, o zamana kadar uzun ve zorlu bir geçiş dönemine şahit olacak çocuklarımız ve torunlarımız. Sağlayacağı ucuz ve bol enerji şehirleri aydınlatmakla kalmayıp yüksek enerji gerektiren bilimsel araştırmaları da destekleyecek, uzayda ise yeterli optimizasyondan sonra enerji kaynağı ve itici olarak kullanılabilecektir. Teknoloji geliştikçe sırayla D-T ve D-D yakıt döngülerinin yerini nötron üretmeyen D-He3 ve p-11B döngülerine bırakıp daha gelişmiş teknolojiler üretilene kadar enerji üretimini tavan yaptıracaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutle-cekim-dalgalari-ile-extra-boyutlar-kesfedilebilir/", "text": "Eğer evrenimizde gizlenen ekstra boyutları bulmak istiyorsak kütle çekim dalgaları bunların keşfinde bir yol olabilir. Bu yeni hipotez, kütle çekimin şu anlık keşfedemediğimiz extra boyutlara sızdığını öne sürerek, uzunca bir süre boyunca gizemini koruyan; kütle çekim evrenimizdeki geri kalan temel kuvvetlerden neden daha zayıf? sorusuna bir cevap arıyor. Şu anlık 4 boyutlu (3 uzay, 1 zaman) evren fikriyle oldukça rahatız. Ancak maddenin en küçük boyutlarda nasıl davrandığı ile ilgili anlayışımızda extra 6 boyutun doldurabileceği çok fazla boşluk var. Hatta sicim kuramına göre, evren 10 boyuttan oluşsaydı çok daha mantıklı olurdu. Fizikçilerin sonunda klasik fizik ve kuantum fiziği arasındaki boşluğu kapatabileceği en umut verici yollardan biri olan sicim teorisi kolayca göz ardı edilemez. Teori, keşfedebildiğimiz en küçük maddenin yapı taşı olan kuarkların çok daha küçük titreşen iplikçikler gibi görünen, 1 boyutlu enerji filamentlerinden oluştuğunu öne sürüyor. Bu 'sicimler' fizikçiler için cazip bir olasılıktır. Çünkü onlar günümüz fizikçilerinin yapamadığı bir şeyi yapma potansiyeli var ki, bu da doğanın bütün temel kuvvetlerini bir kerede açıklamak . Bunlar ayrıca hızlanıyormuş gibi görünen evrenin genişlemesini anlamamıza da yardım edebilir. Tek problem, matematiksel olarak mümkün olmaları için bu sicimler en az 10 boyuta ihtiyaç duyması. Ancak şu anlık sadece bir tane ekstra boyut bulmaya bile yakın değiliz. Yine de, Almanya'daki Max Plank kütle çekim enstitüsünden Gustavo Lucena Gomez ve David Andriot, onları aramak için harika bir yol olduğunu düşünüyorlar . LIGO'daki araştırmcılar, Einstein'ın 100 yıl önce tahmin ettiği uzay-zamandaki dalgalanmalarının doğrudan kanıtını bulduklarını duyurması geçtiğimiz yıllarda bilimdeki en büyük olaydı. Kütle çekim dalgaları, kara deliklerin birleşmesi veya yıldızların patlaması gibi şiddetli olaylar tarafından oluşturulan, ışık hızında uzayda dolaşan ses dalgaları gibidir. Hatta evrenimizde mevcut olan, tespit edilmesi çok zor olan ufacık boyutların bile hepsinin içinden geçebilmeleri mümkün. Gomez ve Andriot, kütle çekim dalgalarına gizli boyutların etkisinin nasıl görüneceğini açıklamak için matematiksel bir model öne sürdüler ve iki önemli faktörü buldular: Ekstra dalgalar ekstra frekanslarda var olur ve kütle çekim dalgaları uzay-zamanın dokusunu ekstra boyutların civarında farklı şekilde gerer. İlk faktörü çok yüksek frekanslı ekstra boyutların ''muazzam kulesi'' olarak betimliyorlar ve mevcut dedektörler onları tespit edemiyor. LIGO'nun bunları tespit edebilmesi için binlerce kat daha hassas olması lazım. İkinci faktör nefes alma modu olarak adlandırılan şey, normal kütle çekim dalgalarının uzay zamanı nasıl uzattığı veya küçülttüğü konusunda ki anormalliklere bakacak fizikçilere ihtiyaç duyuyor. ''Nefes alma modu uzay-zamanı belirli bir şekilde bozar ve belirli bir imza bırakır'' diye ekliyor araştırmacılar. Bu değişikliği gözlemlemek için, Newsweek'ten Hannah Osborne LIGO gibi üç dedektöre, aynı anda aynı şeyi gözlemlemek için ihtiyaç duyacaklarını söylüyor ki, bu da ''yakın gelecekte mümkün olacak'' diye tahmin ediyor bilim insanları. Bu fikir bize sadece extra boyutlara bakmak için yeni bir yöntem sunmuyor. Ayrıca bize fizikteki en büyük sorulardan birini ele almamıza yardım ediyor: Temel kuvvet olarak kütle çekimin göreceli zayıflığı. Kütle çekim bizim göremediğimiz 6 extra boyuta sızdırıyor olabilir, yani biz sadece onun ölçebildiğimiz dört boyutta ki evren üzerinde ki etkisinin birazını biliyoruz. Bu hipotezin daha çok yeni olduğuna dikkat çekmek lazım. Henüz hakem tarafından gözden geçirilmemiştir. Bu nedenle fizik toplumunun bu hipotezin doğruluğu konusunda hem iyi hem de kötü olan her türlü görüşüne açık olmalıyız. Bu fikir teknik olarak uygulanabilir hale gelene kadar almamız gereken çok yol var. Fakat eğer gerçekten bizim evrende var olduğunu düşündüğümüzden çok daha fazla boyut varsa, bunları nasıl bulabileceğimizi düşünen birileri olduğu için şanslıyız. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 15 Mayıs 2017 tarihinde yayınlanmıştır. Öncelikle müsterih olun, bu hiçbir ... İki Beyaz Cüce, Kütle Çekim Dalgası Yayıyor!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutle-cekim-neden-diger-kuvvetlerden-daha-zayif/", "text": "Bunlar; elektromanyetik kuvvet ki bunun taşıyıcı parçacığı fotonlardır, güçlü nükleer kuvvet ki bunun da çok aşikar olduğu gibi taşıyıcı parçacığı gluonlardır. Adından da anlaşılabileceği gibi gluonlar atom çekirdeğinin bir arada durmasından sorumludur, aksi taktirde çekirdekte 2 proton ve 2 nötron bir arada duramazlardı. Diğer temel kuvvetimiz ise zayıf nükleer kuvvettir ki, bu genelde bozunmalardan, aynı zamanda bir çok elementin kararsız olmasından da sorumludur. Peki nedir bunun taşıyıcı parçacığı? W+, W- ve Z0 bozonları evet. Konudan bağımsız olsa da Z0 bozonunun yüksüz ancak W+ ve W- bozunlarının yüklü ve birbirlerinin anti parçacığı olduğunu bilmekte fayda var. Newton'ın denklemleri hareketi çok iyi tarif etse de, hatta Ay'ın Dünya'nın yörüngesinde dolanmasının ve elmanın yere düşmesinin aynı kuvvet tarafından etkilendiğini bilmesine rağmen en basit, bir o kadar da karmaşık olan bu kütle çekimin kaynağının ne sorusuna cevap verememiş olması çok doğaldır. Günümüzde bile bu sorunun cevabı çok açık değildir. Tabii ki o zamanlarda genel göreliliğin bilinmediğini bildiğimiz için, bunu anlayışla karşılayabiliriz. Einstein'ın genel göreliliğinin formüle ettiği gibi, uzayı ve zamanı birbirinden ayrı şeyler olarak düşünemeyiz ki, Newton zamanında bunlar birbirinden ayrı olarak ele alınıyordu. Uzay-zaman bir trambolin gibi düşünülürse Dünya'ya bowling topu Ay'a ise bilardo topu diyebilirsiniz. Böylelikle kütle çekimin aslında uzay-zamanın kendi eğriliğinden başka bir şey olmadığını görebilirsiniz. Einstein'ın da söylediği gibi; Spacetime tells matter how to move; matter tells spacetime how to curve. Yani uzay-zaman maddeye nasıl hareket etmesi gerektiğini, madde ise uzay-zamana nasıl eğrilmesi gerektiğini söyler. Peki bu kütle çekimin taşıyıcı parçacığı ne? Kütle çekimin taşıyıcı parçacığı graviton: Kütlesiz, nötr, 2 spinine sahip bir taşıyıcıdır ki, bu taşıyıcı parçacık şu ana kadar hiç gözlemlenmemiştir. Ama, Einstein'ın genel görelilik teorisinin olmasa da, kuantum kütleçekim teorisinin önemli varsayımsal bir parçasıdır. Hatta sicim teorisinin bir çözümüdür. Tabii ki izafiyet teorisinin yardımıyla. Yani yine Einsten'a borçluyuz bu keşfi. Kendisi keşiften tam 100 yıl önce, uzay-zamanda iki büyük kütleli cismin çarpışması vasıtasıyla kütle çekim dalgalarının keşfedilebilir olduğunu öne sürmesine rağmen, keşif anından öncesine kadar gerçekliği kesin değildi. Sadece teorisinin bir başka tahminiydi. Nihayet yakın zamanda LIGO yardımıyla bunun da doğru olduğu keşfedildi ve Einstein tahminlerinde bir kere daha haklı çıktı. Bunu şöyle düşünürseniz daha iyi kavrayabilirsiniz: Elinize bir çubuk mıknatıs alın ve hafif bir demir parçasının azıcık üstüne getirin. Belli bir mesafeden sonra demirin aniden mıknatısa yapıştığını göreceksiniz ve liseden hatta ilkokuldan beri bunu bildiğiniz için şaşırmayacaksınız. Neden şaşırmıyorsunuz? Az önce ufacık bir mıknatıs koskoca Dünya'nın kütle çekimini yenip, demiri kendisine doğru çekebildi. Buna kanıtlanmış, deneylerle hatta tek bir deneyle bile sınanmış bir cevap yok, Şu an elimizde olan sadece fikirler. Mesela her şeyin teorisine en büyük aday olan sicim teorisi veya kuantum alan teorisi. Biz size şimdi bu zayıflığı sicim kuramının açıkladığı gibi açıklayacağız. Sicim kuramı bize; noktasal parçacıkların hepsinin kesilmiş paket lastiği gibi, Planck uzunluğundaki sicimlerin farklı frekanstaki titreşimlerinden oluştuğunu söyler. Yani bir açık sicim olan elektronu oluşturan sicimin belli frekansta titreşmesi, elektronu oluşturur. Başka frekansta titreşmesi ise başka bir parçacığı. Neyi mesela? Graviton'u tabii. Normal nokta parçacıkların hepsi açık sicimlerden oluştuğu için, bu içinde olduğumuz D-zar'ı terk edemezler. Bunu bir nevi zar yapı olarak düşünebilirsiniz; bizim evrenimizi de 3 zar olarak ve bunun dışında extra boyutlu zar yapıları 5-zar, 7-zar, 9-zar gibi düşünebilirsiniz. Graviton diğer noktasal parçacıkların aksine bizim 3-zar'ımızı rahatlıkla terk edebilir ve extra boyutlara sızabilir. Çünkü gravitonun temel yapı taşı olan sicim açık değil kapalıdır bu da D-zar'a tutunmasına izin vermez ve D-zardan kolayca başka boyutlara sızmasını sağlar. İşte bu nedenle kütle çekim bu kadar zayıftır bizim evrenimizde. Çünkü başka boyutlarada nüfuz etmektedir. Yine de, ne bu zayıflığın nedeni, ne graviton, ne de kütleçekime sebep olan şeyin ne olduğu hakkında elimizde deneysel bir kanıt yok. Hatta ve hatta, bu yazıda anlattığımız teoriler hakkında da bilim insanları arasında bir fikir birliği bulunmuyor. Eğer bir gün, kütleçekimine sebep olan şey bulunacak olursa, emin olun insanlığın en büyük bilimsel başarılarından biri, hatta belki de en önemlisi olacaktır. Kütle Çekim Dalgaları İle Ekstra Boyutlar Keşfedilebilir! Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutle-tayini/", "text": "Çift yıldız sistemlerinde yıldızlar ortak kütle merkezi etrafında hareket yaparlar. Çiftlerin yarıçaplarının bulunması ile ilgili konumuzda da kabul ettiğimiz gibi işimizin kolay olması adına bu yazımızda da yörüngelerini çembersel kabul edeceğiz. Yani yıldızların yörüngelerindeki herhangi bir anda hızlarının eşit olduğunu varsayacağız. Aynı zamanda tayfsal çiftler üzerinden gideceğimiz hesaplama yıldızın radyal hızına bağlı olduğundan, yörünge düzlemine paralel baktığımızı düşüneceğiz. Her sistemde olduğu gibi çift yıldız sistemi de ortak kütle merkezi etrafında dolandığından aşağıdaki gibi bir ifade kullanabiliriz. Az önce kabul ettiğimiz üzere yörüngeler çembersel olduğundan, yıldızın herhangi bir konumundaki hızı hep aynıdır. Dolayasıyla bileşenlerin hızlarını aşağıdaki şekilde ifade edebiliriz. Eğer denklem (1) ve (2) arasındaki ortak parametre olan yörünge yarıçaplarından faydalanarak bir orantı yazacak olursak, Bu orantıdan anlıyoruz ki, bileşenlerden kütlesi büyük olan kütle merkezine daha yakın bir yerde daha yavaş bir hızla dolanma hareketi yapıyor. Dolayısıyla yörünge üzerinde birisi yaklaşırken diğeri uzaklaşır, fakat en uygun konumda kayma miktarları maksimum iken, radyal bileşenler de maksimumdur. Dolayısıyla her bileşenin yörünge hızı cinsinden, Bağıntısını elde ederiz. Bunu uygun şekilde düzenlersek, (5) denklemi ile bir orantı yapacak olursak, yörünge hızının her yerde aynı olmasından ötürü, Şeklinde ifade edebiliriz. Denklemden de anlıyoruz ki az önce bahsettiğimiz gibi, kütleler yörünge yarıçaplarını bu da hızlarını, hızları da tayftaki kayma miktarlarını belirliyor. Şimdi farklı bir noktaya odaklanalım ve yıldızların hareketine bakalım. Bileşenler birbirleri üzerilerine düşmediklerine göre kütle çekim kuvvetleri ile merkezkaç kuvvetleri arasında bir denge olmalıdır. Burada d, bileşenler arasındaki uzaklıkların toplamıdır. (d=d1+d2) Eğer V için geçerli yukarıdaki tanımı yerine yazarsak, (1) numaralı denklemde biraz oynama yapıp her iki tarafa da 1 eklersek, Denklem (11) ile (14)'deki ifadeler birbirine eşittir. Eğer eşitleyip düzenlersek, Bu denklem Kepler'in 3. Yasasıdır. Özetle kütleler toplamını, yörünge periyodu ve birbirleri arasındaki mesafeyle bulabileceğimizi ifade eder. Tekrar Doppler Yasası'nı dahil edip (5) denklemi yerine yazdığımızda, Eğer (8) numaralı denklemi Kepler Yasası'nda yerine yazarsak, Sonuç olarak bileşenin kütlesini, dalgaboyundaki kayma ve dolanma periyodu cinsinden buluruz. Ön bilgi verelim; şimdiye kadar ışı... Yıldız oluşumu gerçekten zor ve uzu..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutlecekim-dalgalarini-gozlemlemek-mumkun-mu/", "text": "Einstein'ın yaklaşık 100 yıl önce ortaya attığı kuramlarla bugün, evrenin uzay-zaman adı verilen dört boyutlu bir dokuyla kaplı olduğunu biliyoruz. Bu doku evrende kütlesi bulunan her bir cisim tarafından bükülebiliyor. Sahip oldukları kütleyle doğru orantılı olarak cisimler etraflarındaki diğer cisimleri kendilerine çekmekle kalmıyor, ayrıca zaman boyutunu da bükebiliyorlar. Çünkü Görelilik kuramlarına göre uzay ve zaman birbirleriyle tamamen içe içe geçmiş boyutlar. Diğer bir deyişle uzayın bükülmesi zamanın da bükülmesine sebep oluyor. Dolayısıyla kütle çekimini oluşturan şey, aslında uzay-zamanın bir cisim tarafınca bükülmesinden ibaret. Aslında yalnızca kütle çekim dalgalarını gözlemleme amacıyla kurulmuş bir gözlemevimiz var. Kütle Çekimsel Lazer Dalga Ölçer Gözlemevi Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory adıyla 2002 yılında araştırmalara başlayan bu gözlemevi 2010 yılına kadar çalışmasına rağmen herhangi doğrudan bir kütle çekimsel dalga gözlemi gerçekleştiremediği için aynı yıl dedektörlerinin gelişmiş modelleriyle değiştirilmesine karar verilmişti. LIGO yeni dedektörleriyle öncekilere oranla dört kat daha hassas gözlemler yapabilecekti. LIGO'nun dedektörlerinin değiştirilmesinden yaklaşık bir hafta sonra, 25 Eylül 2015'te kuramsal fizikçi Lawrance M. Krauss Twitter hesabından gözlemevinin kütle-çekim dalgalarının sinyallerini aldığını söylemesiyle özellikle yabancı bilim siteleri ve medyada kütle-çekim dalgalarının varlığının kanıtlandığı hakkında haberler dönmeye başlamıştı. Ancak Krauss'un dışında LIGO'dan resmi bir açıklama yoktu ve LIGO, aldıkları sinyalin doğru analiz edilmesi için herkesin bir süre beklemesi gerektiğini duyurmuştu. Önceki yıllarda da iş arkadaşları tarafından sahte bir sinyalle sınanan LIGO'da görevli bilim insanları, bu konuda dedektörleriyle birlikte çok daha hassas davranmaya çalışıyorlar. Ancak aşırı hassas çalışan dedektörler bazen yerin altındaki sismik hareketleri yada uzakta bir yoldan geçen araçların gürültülerini sinyal olarak algılayabiliyor. Bu LIGO'nun karşılaştığı ciddi bir sorun. LIGO'nun karşılaştığı etkileri en aza indirmek adına ESA, 3 Aralık 2015'te LISA Pathfinder aracını uzaya gönderdi. Tahmin edebileceğiniz üzere uzay boşluğu Dünya'ya oranla çok daha sakin ve gürültüsüzdür. Burası elbette kütle çekim dalgalarına odaklanabilmek için harika bir ortam. Yine de uzayda bile Güneş rüzgarları gibi dıştan gelen gürültülere sıklıkla rastlanılabilir. Bunun için LISA Pathfinder uzay aracındaki lazer dalga ölçer; serbest düşüşte iki altın-platinyum küpünün göreli konumlarını, küpleri dış etkilerden yalıtacak elektrot kutuların içerisinde inceleyecek. LISA Pathfinder ve LIGO'nun üzerinde çalıştığı bu proje, bir teleskopla kütle çekimsel merceklenme etkisine kapılmış galaksi kümelerini fotoğraflamaktan çok daha fazla önem taşıyor. Çünkü LISA Pathfinder ve LIGO, eğer başarırsa kütle çekim dalgalarını yalnızca gözlemlemekle kalmayacak; aynı zamanda kütle çekiminin, kütle çekim dalgalarının ve dolayısıyla evreni şekillendiren olguların daha iyi anlaşılmasını da sağlayacak. İleride LISA Pathfinder ve LIGO'dan gelecek iyi haberleri merakla bekliyoruz. Evrende bize ışık tutan 'gizli' güç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutlecekim-kilidi-tidal-locking-nasil-oluyor-da-oluyor/", "text": "Kütle çekim kilidi kavramının yalın ifadesi: Bir gök cisminin kendi etrafında dönüş hızı ile, uydusu olduğu gezegen veya yıldızın çevresideki dönüş hızının eşit olması durumu. Böyle olunca, gök cismi çevresinde döndüğü daha büyük kütleli cisme sürekli aynı yüzü bakacak şekilde dolanıyor. Bu terim birçok yerde karşımıza çıkıyor: Dünya-Ay, Satürn-Titan ve Güneş sistemi dışında keşfedilen birçok gezegende. Karmaşık ve teknik konu olduğu için olabildiğince basite indirgeyerek, Dünya-Ay örneğiyle herkesin anlayabileceği biçimde anlatmaya çalışalım. Kütle çekim denen nane, uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Yani bir gezegene iki misli yaklaşırsanız, size etki eden kütle çekim dört kat artar. Ne kadar yakınsanız, üzerinize etki eden kütle çekim kuvveti de bunun karesi oranında arttığına göre, misal 40 metre uzaklıkta 1 birim çekime maruz kalıyorsanız, 5 metre uzakta 64 birim çekime katlanmak durumundasınız. Şimdi nasıl yapacaksınız bilmiyorum ama, kendinizi Ay yerine koyun. Karşınızda kocaman Dünya var ve size hayvani bir çekim uyguluyor. Siz bu çekim alanı içerisinde dönmeye çalışıyorsunuz. Fakat Dünya'nın çekim gücü o kadar büyük ve siz o kadar yakınsınız ki, Dünya'ya bakan tarafınıza uygulanan çekim, arka tarafınıza uygulanan çekimden belirgin bir şekilde fazla. Böyle olunca, ön kısmınız hafifçe Dünya'ya doğru bombe yapıyor ve bu bombe, siz döndükçe tüm ekvatorunuz boyunca ilerliyor. Yani, ekvatorunuz boyunca hareket eden bir gel-git yaşıyorsunuz. Başta ne demiştik; kütle çekim uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Siz sabit bir hızla kendi çevrenizde dönmeye çalışıyorsunuz ama, ön kısmınızdaki çekim daha fazla olduğu için arka yüzünüz görece normal hızında dönmeye çalışırken, ön yüzünüz çekim kuvvetinin etkisi ile daha yavaş dönmeye çalışıyor. Çünkü çapınız 3.500 km, dünyaya o kadar yakınsınız ki, dünya arka yüzünüze 1 birim çekim uygularken, ön yüzünüze 1.5 birim çekim uyguluyor. Bu durumda, ister istemez kendi çevrenizdeki dönüş hızınız yavaşlamaya başlıyor. Siz de Dünya çevresindeki dönüş hızınızı, yani momentumunuzu yitirmemek için Dünya'dan uzaklaşmaya başlıyorsunuz. Hem uzaklaşır, hem de dönüş hızınız yavaşlarken, bir süre sonra öyle bir noktaya geliyorsunuz ki, Dünya'nın çevresinde dönüş hızınız ile kendi çevrenizdeki dönüş hızınız eşitleniyor. Fakat, Dünya'ya hala çok yakın olduğunuz için yine de gezegene bakan yüzünüz ile arka yüzünüz arasındaki çekim kuvveti birbirinden farklı. Dünya, ön yüzünüzü belirgin biçimde daha kuvvetli çekmeye devam ediyor. Bu yüzden, bir daha asla kendi çevrenizde Dünya'nın çevresindeki dönüş hızınızdan daha hızlı dönmeniz mümkün olmuyor. Çünkü dünya artık sizi ön yüzünüzden tutmuş, kavramış. görüldüğü gibi gerçekte pek bir beraberlik yok, Dünya hala 1-0 önde. Ne zamana kadar? Dünya'dan daha fazla uzaklaşana, yani ön ve arka yüzlerinize etki eden çekim kuvveti büyük bir fark yaratmayacak, mesela arka yüzünüze 1, ön yüzünüze 1.01 birim çekim uygulayacak kadar uzağa gidene kadar bu çekim kilidine kapılmış halde kalıyorsunuz. Sonrasında eğer vakit kaldıysa, gol veya goller atarak kupaya uzanmaya çalışabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutlecekim-mercek-etkisi-ve-egri-uzay/", "text": "Eğer yeterince uzaktan, iyi bir teleskopla bakarsanız, birbirinden milyonlarca ışık yılı uzakta yer alan gökadaların bir araya gelmesiyle oluşan galaksi kümeleri üstteki fotoğrafta olduğu gibi yoğun, böylesine sıkışık görünebilir. Üstte gördüğünüz Abell 1689 isimli bu dev galaksi kümesi, keşfedebildiğimiz en yoğun kümelerden biri olup, bizden yaklaşık 2.4 milyar ışık yılı uzakta yer alıyor. Ön planda üst orta kısımda gördüğünüz dört adet yıldız ise çok yakınımızda, kendi galaksimiz Samanyolu içinde yer alan yıldızlardır, küme ile hiçbir ilgileri yok. Hubble Uzay Teleskobu ile alınmış görüntüye dikkatle bakarsanız, kümeyi oluşturan yüzlerce gökadanın yarattığı devasa kütle çekimi nedeniyle oluşan kütle çekim merceği etkisinin sonuçlarını görebilirsiniz. Einstein'ın devrimsel ve bir o kadar da spekülasyona açık görelilik teorisi, evrenin düz olmadığını söyler. Bizim uzay boşluğu olarak nitelediğimiz boşluk, maddenin ve karanlık maddenin yarattığı kütle çekim etkisiyle eğri büğrü bir yapıya sahiptir. Bu da şu anlama gelir: Evrende yeterince uzun bir çizgi hiçbir zaman tümüyle düz, doğrusal olamayacak, eğri bir hat izleyecektir. Nedeni ise, evrende kütle çekimin etkisi altında olmayan hemen hemen hiçbir yerin bulunmuyor olması. Siz düz bir çizgi çekmeye çalışırken, uzaklardaki bir galaksi kümesinin veya yıldızın etkisiyle çizginiz eğrilmek zorunda kalacaktır. Siz bunu farketmeyebilirsiniz, ancak uzaktan bakan bir gözlemci sizin düz sandığınız çizginin eğri olduğunu farkedecektir. Einstein, bu eğri büğrü evren dokusuna uzay-zaman adını veriyor. Dikkat ettiyseniz eğri uzay değil, uzay-zaman demiş. Çünkü, uzay ve zaman birbiriyle sıkı bir ilişki içindedir. Göreliliğe göre, üç boyutlu evrenimiz aslında zamanın da katılımıyla dört boyutlu bir yapıya sahiptir. Evet, zaman bir boyuttur. Bunu ayrı bir yazıyla ele almamız gerektiği için burada keselim. Buradan şu sonuca ulaşabiliriz: Biz ne kadar uğraşsak da, yeterince uzun bir mesafe söz konusu ise, evrende düz bir çizgi halinde seyahat etmemiz mümkün değil. Olabildiğince düz gitmek için hızınız çok önemlidir. Eğer yeterince hızlı iseniz, Güneş Sistemi içinde gezegenlerin kütle çekim alanlarını yok sayacak biçimde düz doğrultuda gidebilirsiniz. Çünkü gezegenlerin kütleçekimleri uzay-zamanı çok güçlü biçimde eğip bükemez. Hızınızı artırarak düz doğrultuda hareket etmeniz mümkün olur. Ancak, yıldızlar ve galaksiler söz konusu olduğunda hızınızı ne kadar artırırsanız artırın, bu devasa yapıların muazzam kütle çekimlerinden etkilenirsiniz. Dolayısıyla düz değil, eğri bir doğrultu izlemeye başlarsınız. Her ne kadar durgun halde bir kütlesi olmasa da, ışığı oluşturan fotonların hareket halindeyken kinetik enerjileri nedeniyle oluşan ölçülebilir çok küçük bir kütlesi vardır. Daha net bir ifadeyle; hareketli her şey enerji taşır. Enerji ise madde, o da eşittir kütle demektir. Yani ışık, uzay boşluğunda yol alırken, kütlesi olmayan kütleli bir cisim gibi davranır. Evet, kütlesi olmayan kütleli bir cisim. İşte astrofizik böylesi güzel tanımlamalar yapmaya sizi mecbur bırakan pek şirin bir bilim dalı. Neyse, bu da her kütle sahibi cisim gibi, ışığın da kütle çekimden etkilenmesine yol açar. Kütle çekim mercek etkisi, çok büyük kütlelerin arkaplanlarından gelip yoluna devam etmek isteyen ışığı kırıp gerçek bir mercek gibi odaklaması sonucu oluşur. Evrendeki en büyük kütlesel yapılar galaksilerdir. Galaksiler genellikle 3 ila 10 arası büyük galaksinin bir araya gelmesiyle oluşan küçük kümelerde yer alırlar. Bu küçük galaksi kümeleri diğer küçük galaksi kümeleriyle kütle çekimsel etkileşim halindedirler. Dolayısıyla onlarca, hatta yüzlerce küçük galaksi kümesi geniş ölçeklerde birbirine bağlı süper küme dediğimiz oluşumları meydana getirirler. Süper kümeler ise, muazzam kütle çekimleriyle uzay-zamanı başka hiçbir şeyin yapamayacağı kadar güçlü biçimde bükerler. Uzaktaki bir galaksiden gelen ışık, bir süper kümenin yanından geçerken düz bir yol izleyemez ve kırınıma uğrar. Bunun bize pratik faydası şudur: Bir süper küme, arkasından gelen ışığı dev bir mercek gibi davranarak bize doğru odaklayacaktır. Yani, her süper küme aslında yüz milyonlarca ışık yılı çapında bir mercektir. Bu, insan aklının veya teknolojinin yapabileceğinden çok daha muazzam bir teleskop işlevi görür. İşte bilim insanlarının 13 milyar yaşında galaksi keşfettik, en yaşlı galaksiyi bulduk gibi zaman zaman yaptığı duyurularda keşfedilen galaksilerin büyük bir çoğunluğu bu kütle çekim mercek etkisi sayesinde oluyor. Bizden onlarca milyar ışık yılı uzaktaki galaksilerin çok soluk ışıkları dev süper kümelerin etkisiyle kırınıma uğrayarak bize odaklanıyor ve dikkatlice baktığımızda bu çok uzak galaksileri biraz deforme olsalar da görebiliyoruz. En üstteki fotoğrafta gördüğünüz ince eğri ipliksi, ışıklı izler, Abell 1689 kümesinden çok daha uzakta, belki de onlarca milyar ışık yılı uzakta yer alan galaksilerin mercek etkisi nedeniyle bize ulaşabilen, deforme olmuş görüntüleridir. Astronomların keşfettiklerini söyledikleri çok uzak gökadaların büyük kısmını bu mercek etkisi olmasaydı, görebilmemiz çok daha zor, hatta imkansız olacaktı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutlecekim-sapan-etkisi/", "text": "Gravitational slingshot effect, Türkçeye çevrilmiş haliyle kütle çekimsel sapan etkisi olayını açıklayan neredeyse hiçbir Türkçe kaynak yok. Özellikle gözlemci çerçevesi, momentum, etki tepki, vektör gibi konuları açıklamadan ifade ettiği için bunları açıklamaya çalıştık. Bir uzay aracını başka bir gezegenin yörüngesine yerleştirmek isteyenler bilim insanları, kütle çekimsel sapan etkisi olayını kullanırlar. Böylelikle planlamacılar uzay aracının daha az yakıt ile gezegenin yörüngesine girmesini sağlarlar. Ayrıca, kütle çekimsel sapan etkisi'nin uzay aracına kazandırdığı ekstra hız ile diğer gezegenlere ulaşma süresi oldukça kısalır. Tıpkı Juno'nun Jüpiter'e, Yeni Ufuklar aracının Plüton'a ulaşmak için bu yöntemi kullanması gibi. Her iki araç da kısa yoldan hedeflerine yönelmek yerine kütle çekimsel sapan etkisini kullanarak çok daha uzun yol katetmiş, ancak kazandıkları ekstra hız sayesinde hedeflerine daha kısa sürede ulaşmışlardır. Kütle çekimsel sapan etkisi biraz gizemli gözükebilir. Biraz fizik biliyorsanız dahi bu duygu devam eder. Enerjiyi duymuşsunuzdur, enerji bir sistemin iş yapma kapasitesidir. Örneğin önünüzde duran bir cismi alın ve biraz havaya kaldırın. Bu cismin sahip olduğu enerji nedir? Eğer cismi yere bırakacak olursanız cisim üzerinde yerçekimi tarafından bir iş yapılacaktır ve cisim kinetik enerji kazanarak yere düşecektir. Peki cisim elde tutulurken var olan enerji neydi? Bunun adı kütle çekim potansiyel enerjisiydi. Cismi elinizde tuttuğunuzda onun bir kütle çekim potansiyel enerjisi vardı, kinetik enerjisi sıfırdı yani hareketi yoktu. Daha sonra cismi elinizden bıraktığınızda kinetik enerjisi artmaya başladı, o artarken de kütle çekim potansiyel enerjisi azalmaya başladı. Buna fizikte enerjinin korunumu denir. Şimdi konumuza dönecek olursak, enerji korunduğu için şu mantığı yürütebilirsiniz: Bir uzay aracı bir gezegene yaklaşırken hızı artmalı fakat uzaklaşırken bu hızı kaybetmeli. Yerçekimsel sapanın nasıl işlediğini anlamak için iki farklı manzaradan, diğer bir deyişle iki farklı gözlemci çerçevesinden bakmamız gerekir. Bu gözlemci çerçevelerimiz, yani yerçekimsel sapan olayına bakacağımız yerler Dünya ve Güneş olsun. Bu durum, olayı anlayabilmemizi oldukça kolaylaştıracaktır. Dünya'dan uzay aracına bakıldığında, Dünya hareketsizdir. Daha da önemlisi, Dünya bu uzay aracından çok ama çok büyük olduğu için, Dünya ve uzay aracının kütle merkezi, Dünya'nın kütle merkezi olarak değerlendirilebilir. Örneğin Jüpiter'in kütlesi, Voyager uzay aracından 10 üzeri 24 kere büyüktür. Bunun anlamı şudur: Uzay aracının toplam enerjisi kinetik enerjiden ve kütle çekim potansiyel enerjiden oluşmaktadır. Juno ve Dünya'yı düşünelim. Dünya gözlem çerçevesinden bakıyoruz olaya. Juno Dünya'nın yörüngesinde iken ona en yakın en büyük obje Dünya olduğu için, bir kütle çekim potansiyel enerjisine sahip. Ayrıca hareket ediyor, bu da kinetik enerjisi. Dünya gözlemci çerçevesinden baktığımızda, bu toplam enerji korunur. Dünya gözlemci çerçevesinden bakıldığında, uzay aracı gezegenimize yaklaştığında hızlanır, uzaklaştığında da aynı oranda yavaşlar. Yaklaşma esnasında, uzay aracı dünyanın kütle çekim kuyusuna düşer ve böylelikle kinetik enerji kazanır ve enerji korunumu gereği kinetik enerji artarken yerçekim potansiyel enerjisini kaybeder. Bu yakınlaşmadan sonra uzay aracı Dünya'nın kütle çekim kuyusundan uzaklaşır kazandığı kinetik enerjiyi kaybederek ilk yaklaştığı hıza düşer. Bu karşılaşma esnasında uzay aracının yönü değişir. Ne kadarlık bir sapmanın gerçekleştiği uzay aracının Dünya'ya ne kadar yaklaştığı ile ilgilidir. Uzay aracı ne kadar çok yaklaşırsa, sapma da, yani yön değişimi de o kadar fazla olur. Bir uzay aracını 180 derece saptırabilirsiniz, yani geldiği yöne doğru hareket etmesini sağlayabilirsiniz. Bu da uzay aracını Dünya'ya oldukça fazla şekilde yaklaştırmanızla mümkündür. Matematiksel olarak söylenebilir ki uzay aracının rotası hiperboliktir dolayısıyla uzay aracı Dünya gözlemci çerçevesine göre hiperbolik bir eğriye sahiptir. Şimdi Dünya gözlemci çerçevesinden çıkalım ve Dünya ile uzay aracının bu karşılaşmasına Güneş'ten bakalım. Güneş'ten baktığınızda artık Güneş sabit, yani hareketsiz; Dünya ise bu sefer hareket etmekte. Dünya gözlemci çerçevesi ile Güneş gözlemci çerçevesi arasındaki fark, Dünya'nın Güneşe göre olan hareketidir. Dünya gözlemci çerçevesini, Güneş gözlemci çerçevesine dönüştürmek için bu sefer Dünya'nın hızı ile uzay aracının Dünya gözlemci çerçervesindeki hızını toplamalıyız. Üstteki animasyon Güneş gözlemci çerçevesine göre uzay aracının ve dünyanın karşılaşmasını gösteriyor. Sağa doğru hareket eden siyah noktanın dünya; uzay aracının da mavi nokta olduğunu varsayalım. Aşağıdaki animasyonda ise Dünya gözlemci çerçevesine göre tasarlanmış. Dünyadan bakıldığında, siyah nokta olarak temsil edilen gezegenimiz hareketsizdir. Uzay aracı da animasyonda aşağıdan hareket mavi noktadır. Hatırlanacak olursa, uzay aracının sapmasının yani yön değişmesinin yani kaç derece olacağı dünyaya ne kadar yakınlaştığı ile ilgiliydi. Burada sapmanın 90 derece olduğunu varsayalım Dünya gözlemci çerçevesine göre. Animasyondaki dünya gözlemci çerçevesine tekrar bakın. Uzay aracının Dünyaya geliş sürati ile ayrılma sürati aynı. Fakat üstte bulunan Güneş gözlemci çerçevesine bakın, yani bu karşılaşmaya Güneş'ten bakın ! Güneş gözlemci çerçevesine göre uzay aracının sürati karşılaşmadan sonra artıyor. Bu örnekte uzay aracı gezegenin kendi hızının yaklaşık %60'ını kazanarak ayrılıyor. Bu olay nasıl gerçekleşiyor? Animasyonda aşağıda bulunan Dünya gözlemci çerçevesinde hareket eden uzay aracının dikey olarak v hızıyla hareket ettiğini düşünelim. Karşılaşmadan sonra yine v hızına sahip olacaktır, yalnızca yönü değişecek, yatay olarak v hızıyla devam edecektir. Şimdi bu olaya Güneşten bakalım. Sabit olarak düşündüğümüz Güneşten baktığımızda bu sefer dünyanın v hızıyla sağa doğru hareket ettiğini düşünelim. Hareketsiz güneşimizden baktığımızda, Dünya da hareket ettiği için uzay aracını sol alttan çapraz bir şekilde Dünya'ya yaklaşıyormuş gibi görürüz. Bu gözlemci çerçevesine, yani Güneş gözlemci çerçevesine göre, Dünya'ya v hızıyla sağa doğru gidiyormuş gibi gördüğümüz için, uzay aracına da sağa doğru v hızına sahipmiş gibi bir hız ekleriz. Dünya gözlemci çerçevesinden, Güneş gözlemci çerçevesine dönüştürme olayı olarak düşünebiliriz bunu. Uzay aracının Dünya gözlemci çerçevesinde yukarıya dikey olarak v hızı vardı, Güneş gözlemci çerçevesinde ise bu dikey v hızına ek olarak Dünya'nın yatay v hızı eklenir. Bunu şu şekilde mantığınıza oturtabilirsiniz. Dünya gözlemci çerçevesinde sadece dikey olarak yol alır. Güneş gözlemci çerçevesinde ise bu dikey yoldan daha uzun bir yol alır . Bu şu demek. Güneş gözlemci çerçevesine göre yol daha uzun olmasına rağmen ikisinde de aynı sürede ulaşıyor. Demek ki Güneş'ten bakıldığında uzay aracı v hızından daha büyük bir hızla hareket etmelidir. Matematiksel olarak sağa doğru v hız vektörü, yukarıya doğru da v hız vektörünün bileşimi hesaplandığında uzay aracının dünyaya yaklaşırken hızının yaklaşık 1.4v olduğunu hesaplarız. Uzay aracı ile dünyanın karşılaşması ile uzay aracının yönünde bir sapma oluşur. Bunun nedeni kütle çekimidir. Uzay aracının belli bir hızı vardı, buna ilave olarak Dünya'nın da bu uzay aracına yönelik bir kuvveti olduğu için bu iki faktörün bileşimi ile bir sapma gerçekleşir. Uzay aracının sapmasından sonraki hızı ne olur? Dikey olarak v hızı vardı, bu hız artık yön değiştirdiği için yani görselde de gördüğünüz üzere sağa doğru olmaya başlar. Güneş gözlemci çerçevesine dönüştürmek için de v hızı ekleriz. Böylelikle v+v = 2v hızıyla sağa doğru gidiyormuş gibi görürüz uzay aracını, hareketsiz olarak varsaydığımız güneşimizden baktığımızda. Büyüklük olarak 1.4v hızı vardı karşılaşmadan önce, karşılaşmadan sonra büyüklük olarak 2v hızı var artık. 0.6v yani Dünya'nın kendi hızının yüzde 60'ını kazanmış oldu. Bu örnek açıkça gösteriyor ki Güneş gözlemci çerçevesine göre uzay aracının karşılaşma esnasında hız kazanmasının nedeni Dünya ile aynı doğrultuya doğru hareketinin değiştirilmesidir. İşte bu enerji, Dünya'nın kendi hareket enerjisinden geliyor. Güneş gözlemci çerçevesinden bakıldığında, uzay aracına Dünyadan bir momentum ve kinetik enerji transferi söz konusu. Momentumun formülü şudur: m.v yani, kütle ile hızın çarpımı. Örneğin dünyanın kütlesine m diyelim, hızına v diyelim, momentumu p= m.v olarak ifade edilir. Momentum transferini anlamak içinse Newton'un hareket yasalarını anlamak gerekmekte. Önünüzde duran bilgisayarınızın faresine bir kuvvet uygulayın, o da size eşit büyüklükte fakat zıt yönde bir kuvvet uygulayacaktır, buna etki-tepki kuvveti denir. Yani dünyamız uzay aracına bir kütle çekim kuvveti uygularken, uzay aracı da dünyaya bir kuvvet uygulayacaktır. Newton'un meşhur F=m.a ifadesinde ivme yerine hızın zamanla değişimi olan dv/dt yazılır ve dt ifadesi karşı tarafa atılırsa, F.dt = m.dv ifadesi elde edilir ki, eşitliğin sağ tarafındaki ifade bir cismin momentumudur. Uzay aracı ile dünyamız karşılaştıklarında birbirlerine zıt yönlü fakat eşit kuvvet uygularlar hatırlayacağınız üzere, etki-tepki prensibi gereği. Dolayısıyla bu karşılaşma boyunca F ifadesi herhangi bir anda ikisinde de aynıdır. Örneğin arabanızla bir sineğe çarptığınızda sineğe eğer 5F değerinde kuvvet uygulandıysa arabanız tarafından; sinek de arabaya 5F değerinde bir kuvvet uygular. Şimdi Dünya ile uzay aracının karşılaşmasını matematiksel olarak ifade edelim. Üstteki hesaplamada m2 yi dünya, m1 i de uzay aracı olarak varsayalım. Dünya'nın uzay aracı üzerindeki kuvveti F21 ile gösterilmiş, ve yönü kütle çekimden dolayı doğal olarak Dünya'ya doğru. Uzay aracının etki-tepki prensibi gereği gezegenimize uyguladığı kuvvet F12 olarak ifade edilmiş ve bu kuvvetin yönü uzay aracına doğru. Şimdi F=m.a, Newton yasasıdaki a ivme yerine hızın zamanla değişim ifadesi olan dv/dt ifadesini yazalım: F= m.dv/dt ifadesi elde edilir ve burada her iki kuvvet de cisimlerin momentumları cinsinden yazılarak, yani m.dv ifadesi yerine p1 ve p2 yazılır. P1 burada uzay aracının momentumu, p2 ise dünyanın momentumudur. Bunların birbirlerine uyguladıkları kuvvet etki-tepki prensibi gereği eşitti ve zıt yönlüydü dolayısıyla bir taraf eksi ile çarpılmak suretiyle eşitlik denklemi yazılabilir. Burada kuvvet ifadesinin yerine momentum formülünü de içeren m.dv/dt'ler yazılır ve bu iki cismin toplam momentumun zamanla hiç değişmediği çıkarımı yapılır. d (P1 + p2) / dt ifadesi toplam momentumun zamanla değişimidir ki bu da 0 eşittir. Yani dünya ile uzay aracının karşılaşması öncesindeki toplam momentum ile karşılaşmasından sonraki toplam momentum aynı olmalıdır. Şimdi Güneş'ten tekrar bakalım. Karşılaşmadan önceki Dünya'nın ve uzay aracının momentumları toplamı ile karşılaşmadan sonraki momentumları toplamı aynı olmalı. Kütleler aynı değişmiyor. Fakat uzay aracı Dünya'ya onun gidiş yönünün tersi yönünde bir kuvvet uyguluyor, yani onun hızını çok ama çok az da olsa azaltıyor. Yani Dünya'nın momentumu , hızı azaldığı için azalıyor. O halde karşılaşmadan sonraki toplam momentumun korunması için uzay aracının sahip olduğu momentum artmalı. Kütle sabit olduğuna göre, toplam momentumun tekrar aynı olabilmesi için uzay aracının hızı artmalı. İşte uzay aracına yakıt kullanmadan hız kazandırmanın dahiyane yolu buradan geçiyor: Kütle çekimsel sapan etkisi sayesinde Uzay aracı bir nevi Dünya'nın kendi yörüngesel hızından hız çalıyor. Bu çıkarıma karşılaşmadan önceki toplam momentum ile karşılaşmadan sonraki toplam momentumun korunması ilkesiyle varıyoruz. Toplam momentumum korunmasını anlamak için de Newton'un meşhur etki-tepki prensibini anlamak gerekiyor. Unutmayın, sinek de arabaya eşit büyüklükte bir kuvvet uygular. Yazı için kullanılan kaynak; planetary.org sitesinden David Shortt'a aittir. En üstteki kapak görseli, Rosetta uzay aracının kütle çekim sapan etkisi kullanarak izlediği yörüngeyi gösteriyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutup-yildizi-neden-sabittir/", "text": "Güneş gün boyunca doğudan batıya doğru bir hareket yapar. Fakat aslında hareket eden Yer'in kendisidir. Yer'in kendi etrafındaki dönüşünden ötürü gece boyunca yıldızlar da hareket ediyor olarak görünür. Kutup Yıldızı'nı bulmak oldukça kolaydır. Ancak şunu bilmelisiniz, kutup yıldızı pek parlak değildir. Okullarda çoğunlukla öğrencilere ve sizlere Kutup Yıldızı oldukça parlak bir yıldız şeklinde öğretildiğinden, çoğu kişi gökyüzünde gördüğü en parlak yıldızın Kutup Yıldızı olduğunu zanneder. Gökyüzünün parlak yıldızları arasında yer almamasından ötürü bazen şehirlerin ışık kirliliği altında onu doğrudan bulmak zorluk yaratabilir. Bunun için oldukça pratik bir yöntem vardır. Gökyüzüne baktığınızda en kolay tanımlanabilir takımyıldızlardan birisi Büyük Ayı takımyıldızıdır. Eğer bunu bir kepçe olarak görürseniz, kepçenin uç kısmındaki iki yıldızı belirteç olarak kullanabilirsiniz. Polaris, bu ikilinin yer aldığı doğrultuda, ikilinin arasındaki mesafenin yaklaşık beş kat ilerisinde yer alır. Dünya'nın kendi etrafındaki dönüşünü tanımlarken, bir dönüş ekseninden bahsederiz. Dünya, bu eksenin etrafında döner. Eğer bir yıldız, tam bu eksenin baktığı doğrultuda yer alırsa, işte o yıldızın konumu hiç değişmez; şüphesiz ki bu yıldız, bizim kutup yıldızımız olur! Diğer tüm yıldızlar ise, kutup yıldızının etrafında bir çember çizerek gece boyunca hareket ederler. Herhangi bir yıldız, kutup yıldızına ne kadar uzaksa, bu çember de o kadar büyür. Ardından diğer kutup yönünde küçülmeye başlar. Kutup yıldızı aslında sürekli orada değildir. Dünya'nın dönemsel olarak sahip olduğu bir presesyon hareketi bulunur. Bu sebeple Dünya'nın dönüş ekseninin gökyüzünde baktığı nokta sürekli olarak değişir. Bu da kutup yıldızının zamanla değişmesi demektir. Fakat bu süre o kadar da kısa değildir ve on bin yıllar mertebesinde sürer. Dünya, bu yalpalama hareketinin bir turunu 25.800 yılda tamamlar. Şu anda kuzey yönünü gösteren polaris, bu yalpalama hareketi nedeniyle önümüzdeki bin yıllar içinde kuzeyi göstermeyi bırakacak ve yerini yaklaşık 13 bin yıl sonra Vega yıldızı alacak. Oldukça parlak olan Vega sayesinde gelecek nesiller kutup yıldızının yerini tespit edebilmek için bizim kadar zorlanmayacaklar. Konu hakkında daha kapsamlı bilgi almak isterseniz, rasyonalist.org sitesindeki bu linkten okuyabilirsiniz. Kutup Yıldızı'nın özellikleri ve yapısı daha detaylı bilgi almak için ise, bu linkteki yazımızı okuyabilirsiniz. Polaris, ya da ülkemizde bilinen ad..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kutup-yildizi-nedir-polaris-gokyuzunde-nasil-bulunur/", "text": "Kutup Yıldızı, yani Polaris Dünya'dan 432 ışık yılı uzaklıkta bir çift yıldız. Tabi biz, büyük olan yıldızı görüyoruz. Güneş'in 48 katı bir çapa sahip olduğu biliniyor. Yüzey sıcaklığı ise yaklaşık 5900 santigrat derece. Güneş'in 48 katı çapa ve 5900 derece yüzey sıcaklığına sahip olduğuna ve bir kırmızı dev olmadığını tayf ölçümlerinden anladığımıza göre cepheid tipi değişken bir dev yıldız olduğu düşünülebilir. Çift yıldız dedik evet, buradaki ikinci yıldız ise sarı cüce de denilen G tayf türünde Güneş benzeri bir yıldızdır. Dahası var; Polaris bir çift yıldız olarak bilinmesine rağmen, pek bilinmeyen ve kırmızı cüce sınıfına giren üçüncü bir yıldız da bu sistemde yer alıyor. Yani aslında üçlü bir yıldız sistemi. Kutup yıldızı Dünya'nın dönüş ekseni üzerinde yer alıyor.(1) Bu yüzden, dünya dönse de tam dönüş ekseni doğrultusunda olduğu için hep aynı yerdeymiş gibi görünüyor. Şu anda gelişen ve yaygınlaşan astrofotoğrafıçılar, yıldız izi fotoğrafılarında makinalarının merkezini kutup yıldızına odaklayarak çok güzel yıldız izi fotoğrafları çekebiliyorlar. En üstteki kapak fotoğrafımız da, astrofotoğraf eğitmeni Hakan Hatay'a ait. Gezegenimizin her 25.000 yılda bir yaptığı yalpa döngüsünü hatırlatırsak, Kutup Yıldızı'nın yavaşca yerinden kaydığını ve bir süre sonra kuzeyi göstermez hale geleceğini görebiliriz. Neyse ki, bunu ne biz, ne de torunlarımızın torunlarının torunları göremeyecek. Sadede gelelim; Kutup Yıldızı öyle parlak bir yıldız değil. Yanlış bir şekilde maalesef gökyüzünün en parlak yıldızı olarak anlatılıyor Kutup Yıldızı. Gerçekte, gökyüzündeki gözle görülen yıldızların parlaklık sıralamasında ilk 20 yıldız arasında bile değildir. Diğer yıldızların parlaklıkları arasında kolayca gözden kaçırılabilecek kadar soluk bir yıldızdır. Hele ki, ışık kirliliğinden uzak bir yerdeyseniz, binlerce yıldız arasında bulmanız oldukça zor hale gelir. Tabii, Kutup Yıldızı gerçekte çok parlak aslında ama, bize o kadar uzak ki, Dünya'dan öyle ışıltılı görünemiyor maalesef. Gökyüzünde bulmak zordur, çünkü yaklaşık 1.9 kadir(2) parlaklığı ile sehir ışıkları arasında kolayca kaybolabilir. Son olarak, haritalarda bugün kuzey yarımküre üstte çiziliyorsa, sebebi işte bu yıldızdır. Hepimiz biliyoruz ki, Dünya'nın üstü veya altı yoktur. Bugün bizim kabul ettiğimiz keşif tarihlerini yazan kuzey yarımküredeki denizciler, yön bulmak için Kutup Yıldızı'nı kullandıklarından, çizdikleri haritalarda kuzeyi hep üstte göstermişlerdir. Çünkü Kutup Yıldızı, kuzey yarımküre için değişmez bir referans kaynağıdır. Biz Türkiye ve kuzey yarımkürede yaşayan ülke insanları da, haritalarda kuzeyi hep üstte gördüğümüz için Dünya'nın bir üstü veya altı olduğu sanrısına kapılıyoruz. Oysa evrende üst, alt, sağ, sol gibi kavramlar yoktur. Bu kavramlar sadece bir referans sistemi belirlediğimizde var olurlar. Referans sistemleri da sadece bulunduğunuz yerden baktığınız ve kendinize göre objektif, ancak evrene göre subjektif yorumlardan ibarettir. (1) Gerçekte tam olarak dönüş eksenimizde yer almıyor. Eksen doğrultusunda ölçüm yaparsak, 44 dakika yani bir derecenin 3/4 ü kadar sapmış durumda. (2) Kadir, yıldızların parlaklıklarını ölçmeye yarayan birimdir. Rakam ne kadar büyük ise, yıldız o kadar sönük görünür. Örneğin Ay -12, Venüs -4 kadire ulaşabilen parlaklıklarıyla gece gökyüzünün en parlak cisimleridir. İnsan gözü +5.5 kadirden daha sönük yıldızları ise göremez."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/kuyrukluyildiz-nedir-ne-degildir/", "text": "Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km uzunluğundaki Hartley 2 kuyruklu yıldızının Dünya'dan teleskopla çekilen bir pozu ile, içteki karede yakınından geçen Epoxi uzay aracı tarafından alınan fotoğraflarını görüyorsunuz. Kuyruklu yıldızlar, sıradan göktaşlarından farklı olmayan birkaç kilometre çapında basit gök cisimleri aslında. Ancak, göktaşlarının aksine, parlak renklere ve uzun kuyruklara sahipler. Bunun nedeni; kuyruklu yıldızı oluşturan göktaşının, kaya ve metal ile beraber; bol miktarda su, azot, metan veya karbondioksit buzu içermesi ve Güneş'e yaklaştıkça tüm bu buzların buharlaşarak göktaşının çevresini sarıp, gidiş yönünün aksine bir kuyruk oluşturması. Aşırı eliptik yörüngelere sahip olan kuyruklu yıldızlar, kimi zamanlarda Güneş'e ısınıp buharlaşmaya başlayacak kadar yaklaşırken, dolanım süresinin büyük çoğunluğunda ise Güneş'ten uzak, sıcaklığın -140/-240 santigrat derece arasında gezindiği Kuiper kuşağı ve ötesindeki dondurucu bölgelerde yer alırlar. Kimi zaman da, bir yıldızın yakınımızdan geçişi nedeniyle, Güneş Sistemi'ni bir çepeçevre saran Oort Bulutu'ndaki stabil yörüngelerinden koparak sistemimizin içlerine doğru yol almaya başlarlar. Sıcaklığın bu kadar düşük olduğu bir bölgede, sadece su değil, bizim gaz olarak bildiğimiz maddeler de donarlar. Öyle ki, Dünya atmosferinin büyük çoğunluğunu oluşturan azot gazı -210 santigrat dereceden soğuk ortamda buz halinde bulunur. Karbondioksit'in buz haline gelmesi için sadece -78 santigrat derece yeterlidir. Bir kuyruklu yıldız, Neptün'ün ötesindeki yörüngesinden Güneş Sistemi'nin içlerine doğru ilerledikçe ısınmaya başlar. Sıcaklık, Satürn'ün yörüngesinde -180 santigrat derecelere kadar yükselmiştir. Bir kuyruklu yıldız üzerindeki azot buzu için bu sıcaklık o kadar yüksektir ki, azot buzu aniden sıvılışıp kaynamaya ve buharlaşmaya başlar. Kaynayarak buharlaşan azot gazı kuyruklu yıldızın yüzeyindeki toz ve diğer cisimlerle birlikte kuvvetle dışarı doğru püskürerek, Güneş'ten yayılan yıldız rüzgarının etkisiyle Güneş'in aksi yönünde bir kuyruk oluşturur. Güneş ışığı bu kuyruktaki toz ve gaz moleküllerinden yansıyarak o çok iyi bildiğimiz parlak gösterişli kuyruklu yıldız görüntüsünü meydana getirir. Azot buzunun başına gelenin bir benzeri, Mars yörüngesine kadar ulaşan kuyruklu yıldızımız üzerindeki karbondioksit buzunun da başına gelir. Sıcaklık artık karbondioksitin buharlaşması için yeterli hale gelmiştir ve bu buzlar da hızla buharlaşarak kuyruklu yıldızımızın kuyruğuna katkıda bulunurlar. Unutmayın gördüğünüz kuyruk, kuyruklu yıldızın hareket yönünün aksine değil, Güneş'in aksi yöne doğru uzar. Bunun nedeni de Güneş'ten kaynaklı yıldız rüzgarıdır. Kuyruklu yıldızların içerdiği su buzu dahil bu buzlar, milyarlarca yıl önce çarpışmaların çok daha yoğun olduğu dönemlerde gezegenimizin suya kavuşmasını sağlamıştır. Hatta kimi bilimcilere göre, kuyrukyıldızların üzerindeki organik ve yaşam için gerekli inorganik maddeler sayesinde yeryüzünde yaşamın ortaya çıkması mümkün olmuştur. Her ne kadar küçük görünseler de, kilometrelerce çapa sahip olan kuyruklu yıldızlar, içerdikleri buzlarının tümünün buharlaşmasına fırsat olmadan Güneş'ten uzaklaşıp yeniden donarlar. İşte, kuyruklu yıldızları diğer asteroidlerden ayıran en önemli fark, ısrarla vurguladığımız bu donmuş gazların ısındıklarında yarattıkları kuyruğudur. Görmeye alışık olduğumuz Dünya yakınındaki asteroidler, Güneş'e yakınlıkları nedeniyle bu buzlu yapılarını çoktan yitirmişlerdir ve bir kuyruklu yıldız gibi ışıldayamaz, göktaşı olarak ömürlerini sürdürürler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/lawmaker-spends-a-day-working-as-baggage-handler-barista/", "text": "Neque porro quisquam est, qui dolorem ipsum quia dolor sit amet, consectetur, adipisci velit, sed quia non numquam eius modi tempora incidunt ut labore et dolore magnam aliquam quaerat voluptatem. Ut enim ad minima veniam, quis nostrum exercitationem ullam corporis suscipit laboriosam, nisi ut aliquid ex ea commodi consequatur. At vero eos et accusamus et iusto odio dignissimos ducimus qui blanditiis praesentium voluptatum deleniti atque corrupti quos dolores et quas molestias excepturi sint occaecati cupiditate non provident, similique sunt in culpa qui officia deserunt mollitia animi, id est laborum et dolorum fuga. Quis autem vel eum iure reprehenderit qui in ea voluptate velit esse quam nihil molestiae consequatur, vel illum qui dolorem eum fugiat quo voluptas nulla pariatur. Temporibus autem quibusdam et aut officiis debitis aut rerum necessitatibus saepe eveniet ut et voluptates repudiandae sint et molestiae non recusandae. Itaque earum rerum hic tenetur a sapiente delectus, ut aut reiciendis voluptatibus maiores alias consequatur aut perferendis doloribus asperiores repellat. Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipisicing elit, sed do eiusmod tempor incididunt ut labore et dolore magna aliqua. Ut enim ad minim veniam, quis nostrud exercitation ullamco laboris nisi ut aliquip ex ea commodo consequat. Nemo enim ipsam voluptatem quia voluptas sit aspernatur aut odit aut fugit, sed quia consequuntur magni dolores eos qui ratione voluptatem sequi nesciunt. Et harum quidem rerum facilis est et expedita distinctio. Nam libero tempore, cum soluta nobis est eligendi optio cumque nihil impedit quo minus id quod maxime placeat facere possimus, omnis voluptas assumenda est, omnis dolor repellendus. Nulla pariatur. Excepteur sint occaecat cupidatat non proident, sunt in culpa qui officia deserunt mollit anim id est laborum. Sed ut perspiciatis unde omnis iste natus error sit voluptatem accusantium doloremque laudantium, totam rem aperiam, eaque ipsa quae ab illo inventore veritatis et quasi architecto beatae vitae dicta sunt explicabo."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/leonid-aslan-meteor-yagmuru-17-18-kasim/", "text": "Aslan Takımyıldızı yönünde, 17-18 Kasım tarihleri arasında Leonid Meteor Yağmuru gerçekleşiyor. Videomuzda, bu meteor yağmurunun nedenleri ile, nasıl ve nereden izlenebileceğini anlatıyoruz. Videomuzu aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Gelecek Bilimde ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni yayınlarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Hypatia Bilim, Bilimfili, Yalansavar, Açık Bilim, Gerçek Bilim, Kuark org ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Gelecek Bilimde'yi Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. 31 Ekim 2015 tarihinde kafatası şek..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ligo-ve-kutle-cekim-dalgalarinin-kesfi/", "text": "Einstein böyle bir olayda uzay-zaman'ın titreşeceğini ve ışık hızında kütle çekim dalgaları üretileceği öngörüsünü yaptı. Hemen ardından fizikçiler tartışmaya başladılar. Einstein bile bu düşüncesini birkaç kere değiştirdi. Bu dalgaları tespit etmek için inanılmaz bir teknoloji ve şans gerekiyordu. Haliyle gerçekten var olup olmadıkları da yıllarca tartışma konusu oldu. Genel Göreliliğin 100'üncü yılına girdiğimiz bu günlerde ise kütle çekim dalgaları sonunda keşfedildi. Bu yazımızda keşfin nasıl yapıldığını anlatacağız. Kütle çekim dalgalarının gerçek olduğuna inanan fizikçi Joseph Weber, 1969 yılında, bu dalgaları keşfedilebilmek için bir dedektör icat etti. Yaptığı iki metre uzunluğunda ve bir metre genişliğindeki alüminyum silindir, bir kütle çekim dalgası ile karşılaştığında titreşip ses çıkaracaktı. Sonuçları Weber hariç hiçbir fizikçi tarafından kabul görmedi ve tekrar edilemedi. Fakat doğrudan tespit için arayış yine uzun zaman aldı. 70'lerde lazer girişim ölçler'ler ile kütle çekimsel dalga tespiti yapılabileceği anlaşılmıştı. 1990'a gelindiğinde MIT ve Caltech'ten fizikçiler kütle çekim dalgaları tespiti için devasa lazer girişim ölçer dedektörleri yapma fikrini ortaya attılar. Bir çok fizikçi, öbür araştırma alanlarına ayrılacak ciddi miktarda parayı azaltıp karşılığında hiçbir sonuç alamayacaklarını düşündüklerinden dolayı ciddi bir biçimde karşı çıktılar. Fakat Kip Thorne, Ronald Drever ve Rainer Weiss önderliğindeki kütle çekim dalgaları keşfetmek için lazer girişim ölçer gözlemevi LIGO projesine onay verildi. ABD Ulusal Bilim Vakfı, Birleşik Krallık Bilim ve Teknoloji Konseyi, Almanya'dan Max Planck Derneği ve Avustralya Araştırma Derneği bu projeye destek verdiler ve LIGO'nun maliyeti 2015 itibariyle 620 milyon $ tuttu. 1999 yılında yapımı biten ve 2001 yılında faaliyete başlayan LIGO'da şimdiye kadar 900'den fazla bilim insanı çalıştı. 2010 yılına kadar kütle çekimsel dalga tespit edilemedi ve kapatılıp daha gelişmiş dedektörler yerleştirilmesi kararı alındı. Eskisine göre dört kat daha hassas olan gelişmiş dedektörler ile 2015'in Eylül ayında LIGO tekrar araştırma yapmaya başladı. Eski LIGO minimum 40Hz olan dalgaları duyabiliyordu, yenisi ise 10Hz'ye kadar hassas. Çalışmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra, 14 Eylül 2015 tarihinde kütle çekim dalgalarını tespit etti. 11 Şubat 2016'da ise keşif Physical Review Letters adlı bilimsel dergide yayınlandıktan sonra basın toplantısıyla duyurusu yapıldı. LIGO kütle çekim dalgalarının Dünya'yı nanometrenin 100 binde biri kadar genişletip daralttığını ölçtü. Einstein'ın Genel Görelilik teorisine önemli bir gözlemsel kanıt olmasının yanında kara deliklerin de gerçekten olduğuna dair kanıt sundu. Uzaydaki çok ufak bir genişlemeyi yüksek keskinlikle fark edebilmek için girişim ölçer adı verilen L şeklinde, iki adet dört kilometre uzunluğunda tüp kullanılıyor. Bu kolların uçlarına konulan aynalar sayesinde, bir lazer ışını gönderildiği zaman, dört kilometrelik yüksek vakumlu yani içinde hava olmayan tüpler boyunca lazer aynı yerde bir ileri bir geri aynalardan sekip durmakta. Her kolda, lazer ışınları 400 kere ileri geri sektikten sonra tüplerin birleşim yerindeki ışın ayırıcıya dönüp kesişiyorlar. Dolayısıyla ışınlar üstüste binmeden önce toplamda 1600 km'lik yol katetmiş oluyorlar ve dedektörün hassaslığı yüzlerce kat artıyor. Birbirlerine 90 derece açıyla durmakta olan eşit uzunluktaki bu iki tünelde lazer ışını normalde aynı dalga boyunda hareket etmekte. Dolayısıyla 400 gidiş gelişten sonra ışın ayırıcıda kesişip foto dedektöre geliyorlar. İki dalgada da bir değişiklik olmadıysa alttaki görselde olduğu gibi üstüste binip birbirlerini sönümlüyorlar. Eğer iki tüpten birinde uzunluk kısalması olursa, bu olay kesişim sırasında dalgaların birbirlerini sönümleyecek şekilde üstüste binmelerine engel oluyor ve girişim deseni oluşturuyor. Düzenek tüplerdeki kısalmanın boyunu ölçmüyor, ışıkların oluşturacağı girişim deseni fotodedektörler tarafından tespit ediliyor. Araştırmacılar iki tüpün uzunluklarının, bir protonun 10 bin'de biri kadar keskinlikte, dolayısıyla dedektörden geçecek olan bir kütle çekim dalgasını tespit edebilecek hassaslıkta olduğunu söylüyorlar. Tabii bu kadar küçük değişimleri ölçebilmek için sismik dalgaları, trafiğin yarattığı titreşimleri ve sahillerde kıyıya vuran dalgaların yarattığı titreşimleri elemeleri gerekiyor. 14 Eylül 2015'te LIGO, hem Louisiana'da hem de Washington'daki düzenekte, simülasyonlarda öngörülen bu sinyali 1.3 milyar ışık yılı uzaklıktan tespit ediyorlar. Saniyede 35 döngü ile yani 35Hz ile başlayıp 250Hz'ye kadar çıkan sinyal 0.25 saniye sürüyor, ardından kayboluyor. Sinyaldeki gittikçe artan frekans birbirleri etrafında yaklaşarak dönen iki yüksek kütleli cisme işaret etmekte. Louisiana ve Washington'da tespit edilen sinyallerin arasında 0,007 saniyelik gecikme olması ise ışık hızındaki dalganın iki dedektör arasındaki yolculuk süresine denk gelmekte. Sinyal 5.1 sigma değerini geçiyor. Bu fizikçilerin keşif yaptıklarını söyleyebilecekleri istatistiksel değeri aştığı anlamına gelmekte. Birbirleri etrafında dönen bu iki gök cisminden gelen dalga, simülasyonlarla karşılaştırıldığı zaman, bu cisimlerin Güneş'ten 29 ve 36 kat daha kütleli olduklarını ve birleşmeden önce 210 km mesafe içinde birbirleri etrafında döndükleri ortaya çıkıyor. Bu verilerin çok önemli bir anlamı daha var. Evrende bu kadar ufak alan içinde böylesine kütleleri olan şeylere teoride kara delikler demekteydik. Bu kara deliklerin yakınından geçen gaz kütlelerinin dönüşleri bize dolaylı yoldan veri sağlamaktaydı. Bu gözlem verileri kütle çekim dalgalarına dair bize doğrudan veri sağladığı kadar kara deliklere dair de yine birinci elden veri sağlamakta. Modeller birleşmenin çok büyük boyutta bir patlamaya sebep olduğunu gösteriyor. Birleşme sonucunda oluşan kara delik 62 Güneş kütlesinde, yani birleşmeden önceki toplam kütleden üç Güneş kütlesi kadar eksik var. İşte bu fark, etrafa yayılan kütle çekimsel ışımanın enerjisi. Fizikçi Bruce Allen Şimdiye kadar kara deliklerin olup olmadığı konusu tartışılabiliyordu, fakat artık var oldukları kesinlik kazandı demekte. Kütle çekim dalgaları için yaptığı yorum ise Saniyenin onda biri kadar süren birleşme, evrendeki bütün galaksilerdeki bütün yıldızlardan daha fazla parladı, sadece bu parlama elektromanyetik ışıma değil kütle çekim ışımasıydı şeklinde. Bu keşif Einstein'ın Genel Görelilik teorisindeki şimdiye kadar deney ile doğrulanamamış önemli bir öngörüyü kanıtlıyor ve kütle çekim dalgası astronomisi adında yeni bir çağı başlatmakta. Yaratılan bu kara delik, olay ufku ... Kara Delikler, Ölmüş Yıldızları Yeniden Canlandırabilir! Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü i... Işık hızı bizim için bir engel mi v..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/limit-turev-integral/", "text": "Limit, türev ve integralin ilk olarak geometrik tanımlarını vererek sizin daha iyi anlamanızı sağlayacağız ve ardından bunları biraz matematikle süsleyip önünüze sereceğiz. Bir fonksiyonun limiti nasıl bulunur? Limit nedir? Bunun calculus derslerinde duyduğumuz tanjant çizgisi ve eğimle ne alakası var? Türev nedir? Limitle ne ilgisi var? Nerede kullanılırlar? İntegral ne işe yarar vb soruları cevaplayacağız. Değişimi bulmak önemlidir çünkü her şey değişir. En basitinden işe, eve yahut okula giderken belli bir yolu belli bir zamanda alırız ve aldığımız yol zamanın bir fonksiyonudur . Bunun, bahsedeceğimiz konularla çok yakından ilgisi var. (f(x0+h)-f(x0))/h) fonksiyonu bizim ortalama hızımızı verir. Yalnız, Q noktasını P noktasına öyle çok yaklaştırırsanız ve aradaki mesafe 0'a yaklaşırsa, bu seferde anlık hızımızı buluruz. Yani x0'daki teğetin eğimini elde etmiş oluruz ki, bu da fonksiyonun x0'daki türevidir ve f'(x0) olarak gösterilir. Yani siz zamanı ne kadar azaltırsanız bu size anlık şeyler hakkında daha iyi bir fikir verir ve 0'a çok çok yakınken 0 gibiyken anlık değerler veririr. Yukarıdaki notasyonlar eğimin ne olduğunu söyler bu da belli noktadaki türevdir yani x->0'a giderken limitin aldığı değerdir. Geldik integralin ne olduğunu anlatmaya. İntegral genel olarak fonksiyonun altında kalan alanı, o fonksiyonun hacmini, belirli bir eksen etrafında belli bir derece döndürdükten sonra oluşan hacmi gösterir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/liseli-edanurun-okulu-teleskobuna-kavustu/", "text": "Çorum'un Osmancık ilçesindeki 15 Temmuz Şehitleri Anadolu Lisesi 11'inci sınıf öğrencisi 16 yaşındaki Edanur Şirin'in sosyal medya hesaplarından, teleskop alabilmek için verdiği mücadele, Milli Eğitim İlçe Müdürlüğü, Kaymakamlık ve Kozmik Anafor'un Gökbilim Dükkanı desteği ile mutlu sonla nihayetlendi. Almak için çabaladığı teleskobu, bugün okuluna gönderdik. Teleskop alabilmek için ailesinden, ilçedeki sivil toplum kuruluşları, kamu kurumları, bakanlık, müftülük ve işadamlarından destek isteyip, çeşitli firmalarla e-mail gönderen lise öğrencisi Edanur Şirin, aldığı olumsuz yanıtlara rağmen pes etmedi. Okulda öğretmeniyle de konuyu paylaştı. Şirin daha sonra İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne giderek teleskopla ilgili hazırladığı dosyayı sundu. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'de konuyu Kaymakamlığa iletti. Yapılan görüşmeler sonunda lise öğrencisi Edanur Şirin'in isteğinin yerine getirilmesine karar verildi. Kaymakamlık'ta yapılan görüşme ardından öğrencinin okulunda astronomi ile ilgili bir kulübü kurulduğu ve sponsor bulununca okul adına teleskop alınacağı sözü verildi. Kozmik Anafor'un da destek olmasıyla, kendi seçtiği Meade ETX 90 teleskobu okuluna gönderildi. Edanur Şirin, teleskopla ilgili çok hayal kurduğunu, bu isteği gerçekleşeceği için de çok mutlu olduğu anlatırken, ilkokul öğrencilerinin de gökyüzünü gözlemleme şansı olacağını kaydetti."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/lityum-ve-otegezegen-kesifleri/", "text": "Lityum, hidrojen ve helyum'dan sonra evrendeki en hafif elementtir. Ayrıca, büyük patlama sırasında hidrojen ve helyum ile birlikte oluşan elementler arasında yer alır. Lityum, hassas bir elementtir ve 1.5 milyon derecenin üzerindeki sıcaklıklarda varlığını sürdüremeyip bozunarak başka elementlere dönüşür. Dolayısıyla, bir yıldızda var olan lityum, yıldızın yüksek sıcaklığı nedeniyle zamanla yok oluyor. Fakat yıldızın çevresinde bir gezegen veya gezegen oluşum kuşağı mevcutsa, serin olan bu ortamlardan gelip yıldıza düşen meteor, kuyruklu yıldız vs gibi cisimler sayesinde yıldızın üst katmanlarında lityum var olabiliyor. Örneğin Güneş'in lityum bakımından zengin olmasının nedeni, sürekli üzerine düşen asteroidler, kuyrukluyıldızlar ve geçmişte yutmuş olabileceği bazı gezegenler. Dolayısıyla bir yıldızın ışığında lityuma ait bir tayf görürseniz, bilin ki çevresinde bir gezegen kuşağı var. Eğer lityum tayfına rastlamıyorsanız, orada gezegen olma olasılığı çok düşüktür. Bunu bilen gökbilimciler, bir yıldızın çevresinde gezegen aramadan önce yıldızın tayfını kontrol ederek lityumun varlığını ararlar. Eğer yıldızın ışık tayfından lityum izleri fazla ise, çevresinde gezegen arayışları için harcanacak emeğe değer olduğu düşünülerek araştırmalara başlanılır. Ancak, anlamış olduğunuz gibi lityumun varlığı tek başına gezegen keşfi sağlayan bir olgu değil. Sadece, bir yıldızın çevresinde gezegen olup olmadığına yönelik bize ipucu veriyor. Gezegenin keşfi için daha başka yöntemler gerekli. Bir kara deliğin olay ufkunun ilk d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/luna-3-ay-kesif-araci/", "text": "Üstteki fotoğrafta solda gördüğünüz araç, 4 Ekim 1959 yılında SSCB tarafından fırlatılıp başarıyla Ay'a gönderilen Luna 3 uzay sondası, sağda ise ilk çektiği fotoğraflardan birini görüyorsunuz. SSCB'nin Baykonur Uzay Üssü'nden Vostok roketiyle Ay'a gönderilen yaklaşık 278 kg ağırlığa sahip olan araç, fırlatıldığı tarihten itibaren 18 gün boyunca veri gönderimini sürdürmüş, 29 Nisan 1960'da ise tümüyle çalışmaz hale gelmiştir. Sağda gördüğünüz imaj ise, Ay'ın Dünya'dan görülmeyen yüzüne ait, insanlık tarihinde çekilen ilk fotoğraf. Tüm insanlık, Ay'ın arka yüzünü ilk kez bu fotoğrafla gördü. Luna 3 bu görüntüyü alabilmek için Ay çevresinde yörüngeye girmiş ve yaklaşık 40 bin km uzaklıktan Ay'ın karanlık yüzü olarak da bilinen arka tarafını görüntülemişti. Gerçekte, Ay'ın hiçbir yüzü karanlık değildir, her yanı eşit derecede Güneş ışığı alır. Fakat, kütleçekim kilidi nedeniyle sürekli bir yüzü bize bakacak şekilde Dünya'nın çevresinde dolandığı için, biz hep aynı yüzünü görürüz. Buna karşın, Luna 3 sayesinde göremediğimiz karanlık tarafı da ilk kez görüntülendi ve bir sır olmaktan çıktı. Fotoğrafın çekilmesini sağlayan, dönemi için teknoloji harikası olarak niteleyebileceğimiz Yenisey-2 telefoto cihazıydı. Yenisey-2'nin toplam 40 fotoğraf çekebilme kapasitesi vardı. Araç fotoğrafları, beraberinde taşıdığı 35mm'lik normal bir fotoğraf filmi ile çekiyor, daha sonra bu filmler otomatik bir sistemle yıkanıp bir iç kameranın önüne getirililip arkadan verilen güçlü ışıkla aydınlatılıyor, kamera bu filmi tarayıp Dünya'ya televizyon sinyali şeklinde aktarıyordu. Yani tam bir elektro/mekanik mucizeydi diyebiliriz. Araç, 40 fotoğraf çekebilme kapasitesi olmasına rağmen Dünya'ya 29 adet fotoğraf gönderebildi. Fotoğrafların kalitesi elbette ilk deneme olduğundan oldukça düşüktü ancak, daha sonraki araçlar için büyük tecrübe kazandırdı. Ayrıca araçta yer alan mikrometeor ve kozmik ışın dedektörleriyle de ilk kez Ay yörüngesinde farklı bilimsel araştırmalar yapılabilme imkanına kavuşulmuştu. Tüm bunlara rağmen, Ay'ın bu dünyadan görülmeyen tarafında uzaylıların yerleşimlerinin bulunduğundan tutun da, nazilerin üsler kurduğuna kadar bir dolu şehir efsanesi hala canlılığı koruyor. Fakat şimdiye kadar ABD, Rusya, Çin, Japonya, Hindistan ve Avrupa uzay ajanslarının sahip olduğu uydularla yapılan gözlemlerin hiçbirinde beklendiği gibi böyle bir bulguya rastlanmadı. Yine de, milyonlarca insan tek bilimsel dayanağı ve kanıtı olmayan böylesi söylentilere inanmayı sürdürüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/lunar-rover-ay-otomobili/", "text": "Fotoğraflarını gördüğünüz bu otomobil, astronotların Ay'da uzak bölgelere güvenle gidip gelebilmeleri için tasarlanmış olan Lunar Rover, yani Ay Otomobili'dir. Boeing firması tarafından tasarlanan bu araçtan biri yeryüzündeki denemelerde, üçü ise Ay yolculuklarında kullanılmak üzere toplam dört adet üretildi. NASA aracı sipariş ettiğinde, Boeing firması o günün parasıyla ihaleyi 19 milyon dolara kazanmış olsa da, gelişim sürecinde ortaya çıkan gereksinimler ve sorunlar sonucu araçlar 38 milyon dolar gibi bir rakama maloldu. O günkü dolar değerini günümüze uyarlarsak, yaklaşık 190 milyon dolar gibi bir meblağ ile karşılaşıyoruz. Bu rakam, araçların gelmiş geçmiş en pahalı otomobiller olduğu anlamına geliyor. Yaklaşık 210 kg ağırlığında olan ve 490 kg taşıma kapasitesine sahip Lunar Rover, her bir tekerleğe bağlı bağımsız dört elektrik motoru ile hareket ediyordu. Tabii 210 kg'lık ağırlık, sadece Dünya üzerinde geçerli. Araçların Ay'daki ağırlığı düşük kütle çekim nedeniyle sadece 35 kg kadar geliyordu. Önemli Not: Kilogram, bir kütle ölçüm birimidir. Nerede olursanız olun, bir cismin kütlesi hep aynıdır. Yani, eşit kollu terazi ile ölçtüğünüzde Dünya'da 10 kg olan bir cisim, Ay'da da 10 kg'dır. Günlük yaşamda kullandığımız ağırlık ise, cisme etki eden çekim kuvvetinin büyüklüğüdür. Yaylı terazi ile ölçtüğünüzde Dünya'da 10 kg'lık bir cisim, Ay'da 1.6 kg görünecektir. Bizler, kolay anlaşılması için tüm değerleri kg olarak verip, bunun ağırlık olarak algılanacağını farzediyoruz. Dünya'da 490 kg olarak belirlenen maksimum taşıma kapasitesi de Ay'daki düşük yerçekimi nedeniyle yaklaşık üç tona tekabül ediyor. Dolayısıyla düşük Ay çekimi sayesinde araçlar, alüminyum gibi hafif maddelerden üretilebilmelerine karşın, muazzam bir dayanıklılığa sahip olabilmişlerdi. Ama tabii ki Ay yüzeyinde hiçbir zaman bu kadar büyük bir yükü taşımak zorunda kalmadılar. Ay'dan geri getirilemeyecek olan araçlar doğal olarak tek kullanımlık üretilmişlerdi ve kullanım ömürleri süresince 95 km yol alabilecek şekilde tasarlanmışlardı. Tekerleklerinin her birinde kendi başına hareket edebilmesi için birer elektrik motoru bulunan araçlar, 121 amper güç sağlayabilen iki adet 36 voltluk yeniden şarj edilemeyen aküye sahipti. Ay taşıtları, Apollo 15, 16 ve 17 görevlerinde astronotların bilimsel çalışmalarını rahatça gerçekleştirebilmelerini sağladılar ve Ay yüzeyinde toplamda 90 km'ye yakın yol katettiler. Araçlar o günün otomobillerine göre oldukça yüksek bir teknolojik seviyedeydi. Direksiyon ve fren sistemi dahi elektronik kontrole sahipti. Ayrıca araçta bugünkü GPS sisteminin çok ilkel de olsa bir versiyonu bulunuyordu. Jiroskoplardan oluşan bir sistem aracın gittiği yönleri kaydediyor, bir kilometre sayacı da mesafeyi hesaplıyordu. Bu bilgiler araçta bulunan çok basit bir bilgisayar tarafından işleniyor ve astronotların bulundukları konumu bilmesini sağlıyordu. Böylelikle astronotların Ay'da kaybolmasının önüne de geçilmiş oluyordu. Yine araçlar bir TV kamerasına ve alıcı-verici donanımına sahiplerdi. Bu donanım sayesinde hem Ay'daki yüzey aracıyla, hem de gerektiğinde Dünya ile iletişim sağlanabiliyordu. Bu alıcı-verici sisteminin, aracın ana güç kaynağından bağımsız kendine ait 36 voltluk bir aküden oluşan ayrı bir enerji besleme sistemi vardı. Elbette her aşırı teknolojik cihaz gibi, Ay Otomobili için de bir kullanım klavuzu hazırlanmıştı. Eğer bu tür şeylere meraklı iseniz, aracın kullanım klavuzunu şu linke tıklayarak inceleyebilirsiniz. Araçların her birini, üretildikleri dönem için birer teknoloji harikası olarak nitelemek mümkün. Hiçbiri Dünya'ya geri dönememiş olsa da, önümüzdeki yüzyıllarda müzelerin en değerli hazinelerinden biri olmak üzere Ay yüzeyinde sessiz bekleyişlerini sürdürüyorlar. Nedelin Felaketi: Uzay Yarışındaki En Büyük Dram! SSCB ve ABD arasındaki kıyasıya uza... Ay Milyarlarca Yıl Önceki Kadar Yakın Olsaydı... Bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce... Bilindiği üzere 1950 ve 60'lı yılla..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/lunarcrete-ayda-beton-yapi-insa-etmek/", "text": "Ek olarak, Ay yüzeyindeki eksterm sıcaklıklardan söz etmemiz gerekiyor. Gündüz vakti yüzey 100 santigrat derecenin üzerinde ısınır. Geceleri ise sıcaklık eksi 150 santigrat derecenin altına aniden iner. Bu aşırı sıcaklıklar da betonu bozan etkenlerdir. Gerçi yukarıda söylediğimiz gibi beton zaten oluşamadan bozulur ama, sıcaklık farklarının yaratacağı tahribatı, yani ani genleşme ve büzüşmeyi de belirtmekte yarar var. Not: Ay'da bir gün Dünya zamanına göre yaklaşık 29 gün sürer. Yani, 14.5 gün gündüz, 14.5 gün gece. Ancak, Ay gibi sıfır basınçlı alanlarda dökülebilecek beton benzeri malzemeler var. Bilim insanları uzun yıllardır bunlar üzerinde çalışıyorlar. Bunlardan en çok ümit vadedeni Lunarcrete adıyla anılıyor. Ay yüzeyi büyük oranda, Regolit adını verdiğimiz pudramsı bir tozla ile kaplıdır. Bu toz, büyük oranda oksijen, silisyum, kalsiyum, demir ve alüminyumdan meydana gelmiştir. Bu şekilde pudramsı bir yapıya sahip olmasının nedeni, milyonlarca yıl boyunca Ay yüzeyinin meteor ve mikrometeorlar tarafından bombardımana uğramasıdır diyebiliriz. Bu meteor bombardımanı, yüzeydeki katmanın böylesine ince pudra yapısına bürünmesine neden olmuştur. Eğer Ay'da beton üretebilmek istiyorsanız, en ucuz ve bol bulunan bu malzemeyi kullanmalısınız. Ki, bilim insanları da bunu yaparak 1986 yılında, Apollo 16 mürettebatının Ay yüzeyinden getirmiş olduğu yaklaşık 40 gramlık regoliti kullanarak beton üretmeyi denediler. Bilim insanları, regolitin sertleşmesi için Ay'da bulunabilen ilmenit minerali ile hidrojeni ekleyerek karışımı 800 santigrat dereceye kadar ısıttılar. Bu işlem sonucu açığa çıkan su, titanyum dioksit ve demir, regolitten bildiğimiz dayanıklığına yakın bir inşa malzemesi üretilmesine yaradı. Elbette tüm bu işlemleri Ay yüzeyinde açık alanda gerçekleştiremezsiniz. Başta da belirttiğimiz gibi atmosferi bulunmayan Ay'da basınç yoktur ve betonu bir araya getirip yapışmasını sağlamak için gerekli olan çözücü madde sıvı halde kalamaz. Bu nedenle, işlemlerin tümünü basınçlı kapalı bir ortamda gerçekleştirmek zorundasınız. Bu da, Ay'da yapı inşası için öncelikle bir basınçlı alan inşa etmeniz gerektiğini gösteriyor. Bununla beraber, regolitten üretilecek beton için su hala bir problem. Biraz önce bilim insanlarının su elde etmek için ilmenit kullandıklarından söz etmiştik. Tabi ki bu bir maliyet, çünkü Ay'da ilmenit bulmak için ekstra bir madencilik faliyetine girişmeniz gerekiyor. O halde, suya ihtiyaç duymayan bir çözüm üretmek gerekli. Bilim insanları bu çözüm üzerinde de çalışmışlar. 2008 yılında Alabama Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, Ay toprağında, yani regolitte bol miktarda bulunan sülfürün ayrıştırıldıktan sonra regolit ve çimento karışımına 140 santigrat derece dolaylarında bir sıcaklıkta karıştırıldığında su kullanmadan da beton üretilebildiğini keşfettiler. Ancak ortaya çıkan bu beton, yeryüzünde bildiğimiz betondan yarı oranında daha az dayanıklılık arzediyor. Yine de, düşük çekimli Ay yüzeyinde bu dayanıklılık kaybı göz ardı edilebilir düzeyde. Elbette bu lunarcrete kullanımı ile Ay yüzeyinde yapı inşa ederken ve ettikten sonra birkaç şeye dikkat etmek gerekli. Öncelikle, lunarcrete hava geçirmez bir materyal değildir. Yani, lunarcrete ile inşa edilmiş yapıların hava geçirmez malzemelerle izole edilmelidir. Ayrıca, sülfür 115 santigrat derecede erir. Yani, sülfür kullanılarak elde edilen lunarcrete, gündüz vakitlerinde Güneş tarafından ısıtıldığında bozulacak demektir. Bu nedenle, üretilen bu betonu Güneş ışığından koruyacak bir tabaka ile kaplamak gerekir. Sonuç olarak, henüz yeterince deneyimlememiş olsak bile, Ay yüzeyinde yeryüzünde bildiğimiz biçimde yapılar inşa edebilecek teknolojiye sahibiz. Gelecekte uydumuz yüzeyinde yerleşim alanları oluşturduğumuzda, bunu orada bulacağımız malzemelerle rahat biçimde gerçekleştirebileceğiz. Ay'ın ufka yakın olduğu zamanlarda ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/m22-ngc-6656-kuresel-yildiz-kumesi/", "text": "Ünlü astronom Charles Messier'in Messier Kataloğunda yer verdiği M22 (Messier 22, NGC 6656) küresel yıldız kümesi, Dünya göklerinden görülebilecek en parlak küresel kümedir. Küresel yıldız kümeleri; binlerce, bazen milyona yakın sayıda yıldızın bir arada bulunduğu, küresel yapıda yıldız kümelerine deniliyor. Böylesi kümeler içindeki yıldızlar birbirlerine güçlü bir kütleçekim etkisiyle bağlıdırlar ve kümeden ayrılmaz. Küresel kümeler ile ilgili daha detaylı bilgiyi şu makalemizden alabilirsiniz. M22'yi ilk olarak Alman astronom Abraham Ihle 1665 yılında keşfetmiştir. Ancak, keşfedildiği dönemde teleskoplarla yapılan gözlemler sadece çıplak gözle yapıldığı için bunun bir yıldız kümesi olduğu anlaşılamadı. Daha sonrasında M22'yi kendi kataloğuna ekleyen Charles Messier de bir yıldız kümesi olduğunu anlayamamıştı. Çünkü, ne kadar iyi bir teleskopla bakarsanız bakın, çıplak gözle gökcisimlerinin detaylarını ayırd edemezsiniz. Bu astronomlar da M22'yi puslu, sisli bir gökcismi olarak görmüşlerdi ve ne olduğunu anlayamamışlardı. Bizden yaklaşık 10.600 ışık yılı uzakta yer alan ve 50 ışık yılına yakın bir çapa sahip olan bu küme, aynı zamanda Dünya'ya en yakın küresel yıldız kümesidir ve parlaklığının sebebi yakın oluşudur. Çıplak gözle görülemese bile, küçük bir teleskop veya dürbünle bile rahatlıkla görülebilir. Bu nedenle amatör astronomların gözde hedefleri arasında yer alır. Fotoğraf tekniğinin gelişmesinden sonra bilim insanları bu kümeyi teleskoplarıyla fotoğraflamaya başladılar ve binlerce yıldızın bir araya gelerek oluşturduğu bir küme olduğunu farkettiler. Kümeyi ilk detaylı incelemeye tabi tutan Harlow Shapley isimli astronomun çalışmalarıyla, yaklaşık 70 bin yıldız içerdiğini öğrenmiş olduk. Tüm küresel kümeler gibi, M22'nin içerdiği yıldızlar da yaşlıdır. 70 bin yıldızın hemen hemen tamamı, 11-12 milyar yaşındaki G, K ve M tayf sınıfı anakol yıldızlarından oluşur. G tayf sınıfı yıldızların bir kısmı ise yeterince yaşlanmış ve kırmızı dev evresine geçmeye başlamıştır. Yani, küme içerisinde ömrünün son demlerini yaşayan çok sayıda kırmızı dev yıldız, hatta gezegenimsi bulutsu ve ölmüş yıldızlardan ardakalan beyaz cüceler de bulunuyor. Son yapılan çalışmalarda ise, kümenin merkez civarıda büyük kütleli birkaç karadeliğin varlığına dair kanıtlara rastlandı. Bu karadelikler 10 20 Güneş kütlesi arasında kütleye sahipler. Bilim insanları, kümenin çekirdeğinde bu keşfedilenler dışında daha fazla sayıda, 50'nin üzerinde karadelik olduğundan şüpheleniyorlar. Ancak, böylesi yoğun yıldız popülasyonu arasında gözlem yapmak oldukça güç olduğundan, keşifler de kolay yapılamıyor. Kümedeki yıldızların tümünün yaşlı K, G ve M tayf sınıfı yıldızlardan oluştuğunu söylemiştik. Bu yıldızların özellikle G ve K sınıfı olanları, yaşama ev sahipliği yapma bakımından yeterli ışıma gücüne sahip dost canlısı yıldızlardır. Ancak, küresel kümelerle ilgili küçük bir sorun gelişmiş yaşamın varlığını sıkıntıya düşürebilir. Küresel kümelerdeki yıldızlar birbirlerine çok yakındırlar. Örneğin Samanyolu'nun sarmal kolları içinde yer alan yıldızların arasındaki ortalama mesafe yaklaşık 3-4 ışık yılı iken, bu kümede yıldızlar arası ortalama uzaklık 1 ışık yılının altındadır. Yani, yıldızların çevresinde dolanan gezegenler, sürekli olarak başka yıldızların çekim etkilerine de maruz kalırlar. Bu çekim etkileri, gezegenlerin düzenli yörüngelerde dolanmasının önünde engel teşkil edebilir. Ancak, kümenin özellikle dış kısımlarında yer alan yıldızlar biraz daha şanslıdırlar, çünkü buralarda yoğunluk daha azdır ve yıldızlar birbirlerine daha güvenli uzaklıklarda (1-2 ışık yılı) yer alırlar. Yani, dış kısımlardaki binlerce yıldızın çevresindeki gezegenlerde gelişmiş yaşamın var olma ihtimali mümkün. Messier 83 Gökadası (M83 ya da ... Bizden yaklaşık 2.700 ışık yılı uza..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/m82de-supernova/", "text": "2014 yılının Ocak ayında; çok yakınımızda yer alan, sadece 12 milyon ışık yılı uzakta bulunan M82 (Messier 82) gökadasında bir süpernova patlaması gerçekleşti. 1a Tipi Süpernovaları, bizim bildiğimiz dev kütleli yıldızların patlaması sonucu oluşan süpernovalardan ayıran en önemli özellikleri patlama sonucu oluşan parlaklıklarının hemen hepsinde aynı derecede olmasıdır. 1a Tipi Süpernovalar genellikle ikili yıldız sistemlerinde görülürler ve bu sistem içerisinde bir standart yıldız ile hemen hemen bizim dünyamız boyutlarındaki bir Beyaz Cüce yer almaktadır. Daha büyük kütleye sahip olan normal yıldızdan Beyaz Cüceye sürekli bir madde aktarımı gerçekleşir. Bu madde aktarımı sonucunda Beyaz Cüce gittikçe büyür ve sıkışarak aşırı derecede ısınmaya başlar. Kütlesi 1,3 Güneş kütlesine kadar ulaşan Beyaz Cüce, sonunda kendi kütleçekimine yenik düşer ve korkunç boyutlarda bir patlama oluşturarak tüm malzemesine uzaya saçar. Öyle ki, bu süpernova patlaması sonucunda bizim bildiğimiz finallerin aksine geriye ne bir karadelik ne de bir nötron yıldızı kalır. Patlama o kadar muazzam boyutlarda gerçekleşir ki ışıkları evrenin en ücra noktalarından bile Dünya'ya rahatlıkla ulaşabilir. Bu noktada bilim insanlarının en çok işine yarayan husus, hemen tüm 1a tipi Süpernovaların patladıkları sırada devamlı aynı parlaklık gücüne sahip olmalarıdır. Bu sebeple de vazgeçilmez nitelikte bir standart ışık kaynağı olarak uzaklık belirleme hususunda insanlığın en önemli yardımcılarından biri olmakta ve olmaya da devam etmektedirler. Görselde üst tarafta, patlamadan hemen önce ve sonra alınmış M82'ye ait görüntüleri görüyorsunuz. Alttaki görsel ise, Chandra, Spitzer ve Hubble teleskoplarından elde edilen görüntülerin birleşimiyle oluşturulmuş, galaksinin detaylarını ortaya koyan patlama öncesine ait bir fotoğraf. Bir kara deliğin olay ufkunun ilk d... Karanlık enerji ne kadar önemli? İs... Hubble Uzay Teleskobu, Arp 256 olar..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/maat-mons-venusteki-dev-volkan/", "text": "Maat Mons, Venüs'teki en yüksek ikinci dağdır. Onu Venüs'ün diğer yüksek dağlarından ayıran şey ise, gezegenin en yüksek yanardağı olmasıdır. Venüs'ün atmosferi kalın bulutlarla kaplıdır. Bu nedenle yörüngeden yüzeyinin görüntülenebilmesi mümkün değildir. Ancak, 1990'lı yıllarda Magellan Uzay Aracı sayesinde, yüksek çözünürlüklü radar görüntüleri ile kalın Venüs bulutlarını yarıp geçerek gezegenin ilginç yüzey oluşumlarını inceleme fırsatını elde etmiş olduk. Venüs yüzeyinde bilinen en belirgin oluşumlar, hiç kuşkusuz ki volkanlardır. Gezegen üzerinde 1.100 den fazla volkan oluşumu olduğunu biliyoruz. Henüz onların hala etkin birer yanardağ olup olmadıkları ile ilgili kesin bir kanıya sahip olmasak da, bu oluşumların Venüs yüzey şekillerini son 300 ile 500 Milyon yıl öncesine kadar önemli ölçüde değiştirdiklerinden eminiz. Üstteki fotoğrafta yer alan bu üç boyutlu görüntü, Venüs'ün bilinen en büyük volkanı olan Maat Mons yanardağına ait. Macellan Sondasından alınan radar görüntülerini ve Venüs yükseklik verilerini birleştiren gökbilimciler, sonuçta bu üç boyutlu Venüs volkan yapısı görüntüsünü oluşturmayı başardılar. İsmini Eski Mısır'ın adalet ve doğruluk tanrısı Maat'dan alan bu volkan oluşumu, yaklaşık 395 km çapa ve yüzeyden yaklaşık 8 km yüksekliğe sahip. Görselde Maat Mons'u, zirvesinden 560 km uzakta ve yerden yaklaşık 1,6 km yukarıdaki bir bakış noktasından görüyoruz. Ön tarafta görmüş olduğumuz oluşumlar, katılaşmış lav akıntılarıyla kısmen kapalı duruma gelmiş ve ciddi oranda parçalanmış ovalardır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/maddenin-plazma-hali/", "text": "İlkokuldan beri öğretilir; maddenin 3 hali vardır; katı, sıvı ve gaz. Hayır, bu doğru değil. Yani doğru ama, sadece bizim gezegenimizin yüzeyinde kısmen doğru. Evrendeki var olan bildiğimiz maddenin %99'undan fazlası bu üç şekilde değil; plazma dediğimiz bir halde bulunur. Şöyle izah edelim; katı bir maddeyi aldınız. Biliyorsunuz, katı maddelerde atomlar çok az hareket edebilirler, çevrelerindeki elektronlar da düzenlidir ve atom çekirdeğine sadık biçimde yörüngelerinde dolanırlar. Maddeyi ısıtırsanız, atomlar ve elektronları enerji yüklenerek hareketlenmeye başlarlar. Isı bir noktaya geldiğinde atomlar o kadar hareketlidirler ki, artık katı şekli koruyamaz ve sıvıya dönüşürler. Aynı şekilde ısıtmayı sürdürürseniz, atomlar çok daha fazla hareketlenir ve sıvı fazını da koruyamayarak gaz haline geçerler. Gaz halindeki bir atom çok enerjiktir, elektronları enerji yüklüdür ve oldukça hızlıdır. Eğer siz bu gazı daha fazla ısıtmayı sürdürürseniz, elektronlar o kadar fazla enerji kazanır ki, artık atom çekirdeğinin çekim gücü onları yörüngede tutamaz. Elektronlar ayrılır ve kendi başlarına hareket etmeye başlarlar. İşte buna maddenin plazma hali deniliyor. Bu haldeki madde, başıboş atom çekirdekleri ve kendi başlarına takılan elektron bulutlarından ibarettir. Plazma'nın davranışı, katı sıvı ve gaz halindeki davranışından oldukça farklıdır. Çünkü farketmişsinizdir; plazmayı meydana getiren atomlar fazlasıyla enerji yüklüler. Bu da, maddenin gaz halinde olduğundan çok daha reaktif davranmasına neden olur. Örneğin plazma halindeki hidrojen ve oksijen atomları çok rahat biçimde birleşerek su molekülleri oluşturabilirler. Fakat gaz halindeyken bu birleşimi gerçekleştirmeleri daha güçtür. Bu arada su oluştururlar diye örnek verdik; tahmin edersiniz ki o su molekülü de plazma halinde olacak. Ancak yeterince soğuduktan sonra bildiğimiz su buharı gibi davranmaya başlayacak. Evren'deki maddenin %99'undan fazlası bu halde olmasına rağmen, bizler günlük hayatta plazma ile pek karşılaşmayız. Dünya soğuktur, maddenin bu hali ise ancak çok sıcak ortamlarda meydana gelir. Veya görseldeki gibi bir plazma küreniz varsa, orada elektrikle enerjilendirerek oluşturulan plazmayı görebilirsiniz. Ya da başınızı kaldırıp Güneş'e doğru bakın: Güneş aslında dev bir plazma topudur. Not: Maddenin katı, sıvı, gaz ve plazma hali haricinde birçok farklı hali de vardır. Ancak bunlar şu an için konumuz değil."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/magellan-bulutlari-nda-olasi-gece-manzarasi/", "text": "Yakın komşu galaksilerimiz Magellan Bulutları'ndaki olası bir gezegende, en azından astrofotoğrafçılık yapanlar için, gece gökyüzü bu görsel benzetime oldukça yakın görünüyor olabilir. Bizden ortalama 180 bin ışık yılı uzaklıkta iki cüce galaksi olan Magellan Bulutları, içinde yer aldığımız Samanyolu'na gök bilim ölçeklerine göre oldukça yakındır. Her iki cüce galaksi de, Samanyolu'nun uyduları konumundadır ve galaksimiz ile usul usul birleşme sürecine girmiştir. Elbette, biz insanların en fazla 110 yıllık, devletlerin en fazla 500 yıllık, imparatorlukların en fazla 2.500 yıllık kısacık ömür süreçleri içinde bu birleşmeyi farkedebilmemiz, ancak çok çok hassas ölçümlerle mümkün oluyor. Bu ölçümleri de, sadece 100 yıldır yapabiliyoruz. Bize olan uzaklıkları göz önüne alındığında; 80 bin ışık yılının üzerindeki çapı ile dev Samanyolu galaksimiz , hayali gezegenimizin gökyüzünde büyük bir alanı kaplar. Ayrıca dağınık yapıya sahip cüce galaksinin milyonlarca yıldızı da bu manzaranın içine hatırı sayılır bir katkı yapacaktır. Sonuçta oralarda yaşayan bir astrofotoğrafçı için; ortaya bu hayali benzetime yakın bir gece manzarasının çıkması şaşırtıcı olmaz. Magellan Bulutları, her ne kadar cüce galaksi olarak sınıflandırılsa da, bu isimlendirmemizle onlara çok büyük haksızlık ediyoruz. Bu iki galaksinin 20 bin ışık yılına yakın genişliği olan Büyük Magellan Bulutu olarak isimlendirileni bir milyardan fazla yıldız içerir. 10 bin ışık yılına yakın genişliği olan Küçük Magellan Bulutu ise, yüzlerce milyon yıldız içerdiği düşünülen bir galaksidir. Biz insanların, Samanyolu galaksisinde şimdiye kadar inceleyebildiği ve hakkında basitçe kütle ve ışıma gücü gibi bilgilere sahip olabildiği yıldızların sayısı henüz 50 milyonu bile bulamadı. Eğer bu iki cüce galakside yaşıyor olsaydık, şu anki teknolojimizle kendi galaksimizin onda biri hakkında dahi bilgimiz yok diye düşünüyor, şu an cüce dediğimiz bu galaksileri devasa uçsuz bucaksız bir oluşum olarak görüyor olacaktık. Tabii, herkes bu manzaraya sahip olan olası Magellan Bulutları sakinleri kadar şanslı değil. Şu yazımızda anlattığımız başka bir komşu cüce gökadamızın olası sakinleri bırakın böyle bir manzarayı, bir tek yıldız bile göremiyor olabilir. Magellan Bulutları hakkında daha fazla bilgi için, bu yazımızı okumanızı tavsiye ederiz. Not: İlk olarak 2012 yılında yayınlanmış olan bu yazımız, elden geçirilip güncellenmiş, düzenlenmiş ve tekrar yayına sunulmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/magellan-bulutlari/", "text": "Bizim gibi kuzey yarımküre ülkelerinden görülemese de, güney yarımkürede yaşayan herkes için rahatlıkla çıplak gözle görebildikleri en yakın komşu galaksilerimiz Büyük ve Küçük Magellan bulutlarıdır. Bu iki cüce galaksi güney yarımküre ülkelerinde, rahatlıkla çıplak gözle bile gözlenebilecek parlaklıkta gökyüzünü süslüyor. Yaklaşık 180 bin ışık yılı uzaktaki Magellan Bulutları, bize oldukça yakın, hatta galaktik ölçüler düşünüldüğünde burnumuzun dibinde sayılabilir. İsimlerini, tahmin edilebileceği üzere ünlü kaşif Magellan'dan almış olsalar da, 900'lü yıllarda İranlı gökbilimci Al Rahman al Sufi tarafından ilk kez kayıtlara geçirilmişler. Gökyüzünde çıplak gözle bir bulut biçiminde göründüğü için isimlerinin sonuna bulut kelimesi eklenmiş olsa da, artık onların bir bulut değil, birer yıldız adası, yani galaksi olduklarını biliyoruz. Samanyolumuzun bu iki güzide uydusu, kendilerine cüce sıfatı layık görülse de gerçek boyutlarıyla düşünüldüğünde pek de cüce değil: Büyük Magellan Bulutu, 15-20 bin ışık yılı genişliğinde ve 1 milyarın üzerinde yıldız içeriyor. Küçük Magellan bulutu ise biraz daha mütevazı olup, 7-10 bin ışık yılı genişliğiyle birkaç yüz milyon kadar yıldıza ev sahipliği yapar. Küçük Magellan Bulutu, sıradan diyebileceğimiz düzensiz bir cüce galaksidir. Bizden yaklaşık olarak 197 bin ışık yılı uzakta yer alır ve Samanyolu'nun kütleçekim etkisi nedeniyle iyice biçimsizleşmiştir. Kimi gökbilimciler, Küçük Magellan Bulutu'nun bir zamanlar zarif bir çubuklu sarmal galaksi olduğunu dile getirirler. Bu zarif çubuklu galaksi tanımlaması doğru olabilir, çünkü gökadanın merkez çubuk yapısı hala belli belirsiz biçimde görülebiliyor. Gaz bakımından zengin olan gökadada yıldız oluşumları, galaksimizin kütleçekiminin de etkisiyle güçlü bir biçimde gerçekleşiyor. Bize daha yakın olan Büyük Magellan Bulutu, yaklaşık 157 bin ışık yılı uzağımızda yer alıyor. Büyük görünmesinin sebebi elbette daha yakın olması değil, yoldaşı Küçük Magellan Bulutu'na kıyasla epeyce iri olmasından kaynaklanıyor. Yerel kümemizdeki galaksileri büyüklük açısından sıralar isek, Andromeda, Samanyolu ve Triangulum Galaksisi'nden sonra dördüncü sırada geldiği düşünülüyor. Yapılan hesaplar, gaz bakımından çok zengin olan bu gökadanın yaklaşık 10 milyar Güneş kütlesine eşdeğer madde içerdiğini gösteriyor. Bu büyük kütlesi nedeniyle de yakın çevremizdeki en hızlı ve büyük yıldız oluşumlarının gerçekleştiği yer konumunda. Örneğin bu gökadada bulunan Tarantula Bulutsusu, 500 ışık yılını bulan genişliği ile evrende şu an bildiğimiz en devasa yıldız oluşum bölgelerinden biri konumunda. Bu bulutsuda, şimdiye kadar gözlemlediğimiz en büyük kütleye sahip olan dev yıldızların bir kısmı da yer alıyor. Bu iki cüce galaksinin de kaderi aslında şimdiden belli. Galaksimiz Samanyolu'na çok yakınlar ve sürekli biçimde galaksimizin güçlü kütleçekim gel-git etkisine maruz kalıyorlar. Bu nedenle her iki galaksi de yavaş ama süreklilik arzeden biçimde parçalanıyor ve içerdikleri gaz gökadamız tarafından yutuluyor. Radyo dalga boylarında yapılan araştırmalarda görüyoruz ki, Magellan Bulutları'yla aramızda Magellan Akıntısı denilen bir gaz köprüsü bile kurulmuş durumda. Cüce galaksilerin içerdiği gaz, bu gaz köprüleri yoluyla Samanyolu'nun bünyesine ekleniyor. Büyük ve Küçük Macellan Bulutlarının içerisine gömülü olduğu bu devasa akıntı, dağılmış hidrojen gazından meydana gelmektedir. Oluşum şekli ile ilgili tam anlamı ile kesin bir tahmin yürütülememiş olsa da Macellan Akıntısı denen bu gaz oluşumu ile ilgili en fazla kabul gören ihtimal, gökadamız Samanyolu ile Macellan bulutları arasında meydana gelen ve kütleçekimsel değişimlerin sebep olduğu gel-git etkileridir. Tıpkı uydumuz Ay gibi Samanyolu'nun etrafında dönen Bulutsular, gelgit etkileri ile Samanyolu'nun en uzak dış katmanındaki kolların şeklinde deformasyona sebep olabilmektedir. Keza aynı şekilde Samanyolu'nun devasa kütleçekim kuvvetinin yarattığı gelgit etkisi ile uydu gökadalardan kopan gaz kütleleri bu akıntıların oluşmasına sebep olabilmektedir. Bazı gökbilim uzmanlarının tahminlerine göre ise, bu şekilde uydu gökadalardan kütle çekimsel olarak kopan gaz akıntıları, çevresinde döndükleri ana gökadanın sarmal kollarının oluşmasında küçük de olsa yardımcı bir etki yaratabilmektedir. Evrende uyduları bulunan sarmal gökadaların büyük kısmının çok düzgün sarmal kollara sahip olması, bu tezi bir nebze de olsa destekler niteliktedir diyebiliriz. Birkaç milyar yıl içinde her iki galaksinin sadece içerdiği gazlar değil, yıldızları da Galaksimiz Samanyolu tarafından ele geçirilecek ve ikisi de gökadamız ile birleşecekler. Geride, birleşme sürecinde kütleçekim etkileriyle uzay boşluğuna fırlatılmış birkaç yıldızdan başka hiçbir iz kalmayacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/makale-yazma-baskisi-cevirilen-akademik-dolaplar/", "text": "Bugün size Jan Hendrik Schön isimli bir insandan bahsedeceğim. Schön, alan etkili transistör üzerinde çalışan bir isim. Transistörler, elektronik devrede, baza gelen voltaja göre elektrik akımını iletiyor ya da iletmiyorlar. Bu sayede, devrede anahtar gibi rol oynuyorlar, elektronik devrelerin belkemiğini oluşturuyorlar ve şu anda sizinle iletişim kurmamı sağlıyorlar. Tekerleğin icadı kadar önemli bir icat. Bazı organik malzemeler yarı-iletken olarak kullanılabiliyor. Organik malzemelerin süperiletken veya yarı-iletken olabileceğini öngören teoriler var ve bunlar gözlemlenmişler . Ancak, silisyum yarı-iletkenler için çok pratik ve ucuz olduğundan şimdilik silisyumu rafa kaldırmaya gerek yok. Schön, organik malzemelerle yarı-iletken ve Field Effect Transistor yaptığını öne sürüyor. Deneyi yaptığını iddia ettiği malzeme aluminyum oksit. Temel olarak, ince Al2O3'e elektrik potansiyel verildiğinde yoğunluğunun değiştiğini ve sonuç olarak bazı yoğunluklarda iletken, bazı yoğunluklarda yalıtkan olabildiğini gözlemlediğini söylüyor. Bu, mantıksız bir fikir değil. Hatta önceden söylenen bir teorinin doğrulanması. Neyse, 2001'de Schön ortalama 8 günde bir makale basar hale geliyor. Zaten Nature, Science makalelerinin ücretini kurumlar karşılayınca, makalenin on tanesi beş para. Bas basabildiğin kadar. Schön bunlar olurken Bell Labs'de çalışıyor. Otto-Klung-Weberbank Ödülü, sıradışı genç bilimci ödülü gibi ödüller de alıyor. Nobel için kulislerde ismi geçiyor. Eş dost Schön konuşuyor tabi. Ancak bir sorun var. Schön'ün buluşlarını kimse ama kimse tekrar edemiyor. Schön, siz yeteneksizsiniz, yapamıyorsunuz, çekemeyen anten taksın diyor. Elindeki deneyi yaptığı malzemelerin bozulduğu anlaşılıyor. Ayrıca, Schön'un laboratuvar defteri tutmadığı görülüyor ? Lydia Sohn , iki makalede yaptığını iddia ettiği deneylerde farklı sıcaklıklarda aynı gürültü oranı olduğunu fark ediyor. Öyle ya, iki ayrı deneyde tamamen aynı gürültü oranı nasıl olacak? Nature bu olayı Schön'e iletiyor ve Schön yanlışlıkla aynı gürültü oranını gönderdiğini, iyi niyetle yapılmış bir hata olduğunu söylüyor. Sonra, Paul McEuen isimli başka bir fizikçi üçüncü bir makalede de aynı gürültü oranını bulduğunu söylüyor. Bell Labs ve Nature olayı araştırma komisyonu kuruyor. Bir de bakıyorlar ki, Schön'ün bazı makalelerde gönderdiği data aslında aynı! Üç makalede olan sorun, onaltı makaleye çıkıyor. Nature ve Science, bu makaleleri geri çekiyor. Schön'ün sonradan itiraf ettiği üzere, Schön data ile çok ustaca oynamış ve olmayan bu etkiyi olmuş gibi göstermiş. Schön'den madalyaları geri alınıyor ve son olarak doktorası da geri alınıyor . Schön şu anda bir şirkette mühendis olarak çalışıyor ve motivasyon konuşmaları ile para kazanmaya devam ediyor. Çalışma arkadaşı Zhenan Bao Stanford'da kürsüsünde çalışmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda Nature'da çıkan bir makaleye göre fotonun dalga ve parçacık hali aynı anda gözlenmiş. Bu iddianın nasıl yanlış olduğuna girişmek istemiyorum. Tabi ki böyle bir şey gözlemlenmedi. Ama medyada ooo guantom sizlere ömür diye verildi. Makale halen orada çünkü aslında teknik olarak yanlış olan bir şey yok, zaten bilinen bir şeyi çok abartıp, ışığın dalga-parçacığı ile yorumlayıp daha sansasyonel şekilde vermek var . Tıpta yayınlanan çalışmaların sadece çok çok küçük bir oranını başka biri tekrar edebiliyor . Akademisyenlerin üzerinde olan çok sayıda ve çok şey anlatmayan makale basmak baskısına, eğer varsa biraz politik güç ekleyince Schön gibi olayları daha da göreceğiz. Artık öyle bir hale geldi ki, makale sayısına, medyada çıkmasına, kurumun etiketine göre akademik çalışma değerlendirilir oldu. Bu sisteme göre, 2 makale ile doktora bitirmiş Leonard Susskind, senelerdir makale yazmamış olan Peter Higgs, evrenin ivmelenerek genişlediğini, üzerinde 12 yıl calıştıktan sonra gösteren Saul Perlmutter, son derece başarısız akademisyenler. Yüz tane problem üzerinde çalışacaksanız, bunun 99'u ya yanlış ya da önemsizdir. Ama sonunda bir tane problem çözersiniz ve bir bakmışsınız genel görelilik, mavi LED, simetri kırılması olmuş. Bu politika konusuna da sonra değineyim. Zaten tuğla oldu yazı. Tuğla önemli. Tuğla olmasın hiç bir şey. Tükenmez kalemin içindeki yay ile oynarken, yayı masa üzerinde titreştirdiğimde masanın diğer tarafından titreşimi hissedebildiğimi fark ettim. Hiii!!! KARA DELİKLERDEKİ HAWKİNG RADYASYONU YAYLA SİMÜLE EDİLEBİLİR!!! Hemen NSF'e para vermeleri için yazayım. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 4 Kasım 2016 tarihinde yayınlanmıştır. Little, William A., Superconductivity of organic polymers, J. polym. sci., C Polym. symp. (1967). Doktorayi geri almak yanlis. Bu olay doktorayi aldiktan cok sonra olan bir olay. Topic: Challenges in irreproducible research."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mantiksiz-bilimsel-aciklamalar-savlar-teoriler/", "text": "Bazen bilim insanları mantığa aykırı görünen açıklamalar yaparlar. Evet, bu doğrudur. Eğer önünüzde bir sorun varsa, örneğin; var olan kütle hesaplamalarına rağmen evrenin genişlemesini durdurmadığını görüyorsanız, ortaya bir tez atmanız gerekir. Ortaya attığınız tez; karanlık enerjinin varlığı olur. Elbette böyle bir şey gözlemlememişsinizdir ve varlığı hakkında hiçbir bilginiz yoktur. Bu bilinmezlik içinde, genişlemeyi sürdüren bir bileşene ihtiyacınız vardır ve bu bileşen; denklemlerin bir gereksinimi olarak var olduğunu ileri sürdüğünüz karanlık enerjidir. Bu, başlangıçta mantık dışıdır; çünkü gözlemleyemezsiniz, bilemezsiniz, kanıtlayamazsınız. Fakat bilim budur. Daha iyi açıklayan bir teori gelinceye kadar, elinizdeki teori en iyisidir ve onu kanıtlamaya yönelik araştırmalara başlarsınız. Kanıtlar bulabilirseniz ne ala, bulamazsanız ve mantıksızlığına bir mantık uyduramazsanız, yerini daha iyi bir teoriye terketmesi gerekir. Bilim, yanlış olduğu kanıtlanmış ama yanlışlanana kadar üzerinde yıllarca araştırma sürdürülen teorilerle doludur. Bilimi inançlardan ayıran nokta, ortaya sürülen teorinin cevap aradığınız soruna getirmeye çalıştığı çözümdür. Bu çözüm inançlardan farklı olarak, zaman içinde değişebilir. Ta ki, teoriniz sorunu tatmin edici düzeyde açıklayana ve üzerinde tartışma kalmayana kadar. Ve her zaman, ne kadar sağlam görünürse görünsün, bilimsel bir teorinin yanlışlanabilme ihtimali sabit kalır. Daha iyi bir teoriye her zaman için yer vardır. Örneğin eğer kütleçekimle ilgili bir teoriniz varsa ve o teori bugün kütleçekim ile ilgili sorulara daha iyi cevaplar sunuyorsa, o teori diğerinin yerini alacaktır. Bilimciler mantığa aykırı açıklamalar yaparlar. Çünkü o mantığı gerçeklerle yeniden şekillendirme görevi bilimcilere aittir. 100 yıl önce; 1000 kilometre uzaktaki bir kişiyle yüz yüze konuşulabileceğini düşünmek mantıksızdır. Ama bugün mantık dahilinde bir gerçektir. Üstelik doğadaki hiçbir şeyi taklit etmek zorunda kalmadan yapıyoruz bunu. Mantıksız olmayın. Yeterli zaman verildiği sürece bilimin açıklayamayacağı pek bir şey yok. Bir gün, Hollandalı bir öğretmen ol... Kütle konsepti, fizikte her zaman e..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/manyetik-solucan-deligi/", "text": "Bilim insanları tarafından laboratuvarda oluşturulan Solucan deliği, görünmez bir manyetik alan meydana getiriyor! Fizikçiler, geliştirdikleri bir cihazla uzayda manyetik alan şeklinde tünel açan bir solucan deliği yarattılar. Bu cihaz, manyetik olarak görünmez olan bir yol boyunca uzayın bir noktasından başka bir noktasına iletilebilen bir manyetik alan yaymaktadır. Manyetik bakış açısına göre cihaz, manyetik alanın sanki ekstra özel bir boyuttan aktarılmış olduğu, bir solucan deliği gibi davranıyor. Bir solucan deliği fikri, Albert Einstein'ın teorilerinden gelmektedir. 1935'te Einstein ve meslektaşı Nathan Rosen, genel görelilik teorisinin, uzay-zaman içerisinde iki farklı noktayı bağlayabilecek köprülerin varlığına izin verdiğini fark etti. Teorik olarak, bu Einstein-Rosen köprüleri ya da solucan delikleri, bir şeylerin uzak mesafeler arasında anında tünel açabilmesine olanak sağlayabilir . Şimdiye dek hiç kimse, uzay-zaman solucan deliklerinin gerçekten var olduğuna dair bir kanıt bulamadı. Yeni solucan deliği, kendiliğinden oluşabilen bir uzay-zaman solucan deliği değildir! Özellikle yüksek seviyeli akım taşıyabilen süper iletkenler veya yüklü parçacıklar, iç kısımlarından manyetik alan çizgilerini dışarı çıkarırlar; bu çizgileri esasen bükerler veya çarpıtırlar. Bu da aslında manyetik alanın, çevresindeki 3D (3 boyutlu) ortamdan farklı bir şey yapmasını sağlar. Ekip, iç spiral silindirli, iki tane ortak merkezli küreden oluşan üç katmanlı bir nesne tasarladı. İç tabaka aslında bir uçtan diğerine bir manyetik alan iletirken, diğer iki tabaka alanın varlığını gizlemede rol oynadı. Ittrium baryum bakır oksit olarak adlandırılan yüksek sıcaklıklı bir süper iletken malzemeden yapılmış ince bir kabuk, iç silindiri kaplar ve iç kısımdan geçen manyetik alanı büker. Nihai kabuk, kesilmiş 150 parçadan oluşmuştur. Bu kabuk süper iletken kabuk tarafından manyetik alanın bükülmesini mükemmel bir şekilde ortadan kaldırmak için yerleştirilmiştir. Bu cihaz, sıvı-azot banyosuna yerleştirilmiştir. Yeni manyetik solucan deliği, silindirin bir tarafından diğerine manyetik alanın akmasını sağlar, böylece geçiş esnasında görünmez olur. Solucan deliğinin bir ucunda kaybolan ve diğer ucunda görünen mıknatısın yarattığı bir manyetik alana sahip olmuş olursunuz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mars-ay-kadar-mi-gorunecek/", "text": "Bir Ağustos klasiği olarak her sene 27 Ağustos'ta Mars gökyüzünde Ay kadar büyük görünecek haberleri yayılmaya başlar. Meraklı olan herkes o günü bekler, gökyüzüne bakar ve tabii ki Mars'ı böyle göremez. Gezegenler Güneş etrafında eliptik bir yörüngede dolanırlar. Dıştaki gezegenin bir tur atması, içte kalana göre daha uzun sürer. Örneğin bizim bir yılımız 365 gün iken Mars'ta ise bu süre 687 gündür. Dolayısıyla Dünya yörüngesi üzerinde dolaşırken Mars'a bazen yakınlaşır bazen de uzaklaşır. Bu da Mars'ın zaman zaman daha büyük görünmesine sebep olur. Haberin çıkışına sebep olan da bu yakınlaşmalardan biri olan 27 Ağustos 2003 tarihi. O tarihte Mars yaklaşık her 2 yılda bir olduğu gibi Dünya ile yakın konumuna gelmişti. Bu tarih aynı zamanda, Dünya ile Mars arasında nadir görülen en yakın hallerden biriydi ve o tarihte daha önceki sıradan yakınlaşmalarda olduğundan daha parlak görünecekti. Bu sebeple, birçok amatör ve profesyonel gökbilimci için gözlem açısından önemli bir andı. Dolayısıyla duyurusu da bol bol yapıldı. Elbette her zaman olduğu gibi bu heyecan verici durumu hem basın, hem de yalan haber üretmeye bayılan internet siteleri önce Mars Ay kadar parlak görünecek, sonrasında da Mars Ay kadar büyük görünecek şeklinde abuk subuk manşetlerle duyurdu. Oysa böyle birşey yoktu, Mars sadece her zaman olduğundan daha parlak olacaktı, hepsi o kadar. Gökyüzünde görebildiğimiz en büyük alana sahip iki gök cismimiz var, Ay ve Güneş. Haberde Mars'ın Ay kadar görüneceği iddia ediliyor. Bir karşılaştırma yapıp olurluğunu tasvir etmeye çalışalım. Ay'ın yarıçapı 1734 kilometre iken bize uzaklığı 384.000 kilometredir. Mars'ın yarıçapı da yaklaşık olarak 3.400 kilometre. Yani Ay'dan yaklaşık olarak 2 kat büyük. Şimdi eğer Ay kadar büyük görünecekse, basit bir mantıkla Ay'dan iki kat daha uzakta olmalı demeliyiz ki bu pratikte de doğrudur. Bu da yaklaşık 750.000 kilometre ötede bir Mars bulunması gerektiği anlamına gelir. Halbuki Mars bizden ortalama 225 milyon kilometre ötededir. En uzak konumunda 401 milyon, en yakın konumunda 54,6 milyon kilometre kadar yakındır. Bu umduğumuzdan en az 70 kat daha fazla bir uzaklık. Yani Mars'ı asla Ay kadar büyük görme imkanımız yok. Şunu söyleyebiliriz ki Mars'ı çıplak gözle kesinlikle görebilirsiniz. Fakat parlak kırmızı bir yıldızdan biraz daha hallice. Hepsi o kadar. Zaten eğer ki Mars, Ay kadar görünecek bir yakınlıkta olsaydı bu muhtemelen sonumuzu hazırlayacak bir yakınlaşma olurdu. Yaklaşık her 2 senede bir olan bu yakınlaşma amatör astronomların işine yarar. Eğer amatör astronomlar Mars fotoğrafı çekmeye başladıysa bilin ki Mars yakın bir konumdadır, çünkü en büyük o zaman görünür. (Mars'ın en küçük görünümü ile en büyük görünümü arasında 7 kat açısal büyüklük fark vardır). Aşağıda bir çektiği bir Mars fotoğrafını gördüğünüz, Dünya çapında en iyi gezegen fotoğrafçılarından biri kabul edilen Damian Peach dahi, on binlerce dolarlık ekipmanıyla Mars'ı bu ancak bu kadar iyi çekebilmiş. Gerçekte Venüs ve Jüpiter Mars'tan Daha Büyük Görünüyor! Venüs bize daha yakın olduğu için, Jüpiter ise oldukça büyük olduğu için Mars'tan çok daha büyük görünebilir. Hatta Jüpiter'in görünen en küçük boyutu Mars'ın en büyük halinden bile daha büyüktür. Jüpiter'in en büyük hali ise Mars'ın en büyük halinden 2 kat daha büyüktür. Yine, Venüs'ün en büyük hali Mars'ın en büyük halinden tam 2.5 kat daha büyüktür. Eğer bu haber gerçek olsaydı, şimdiye kadar Jüpiter ve Venüs'ü devasa şekillerde görmüş olmalıydık. Hatta Jüpiter'i sürekli öyle görmeliydik! Bir cismin açısal yarıçapını bulmak için aşağıdaki iki bağıntıdan faydalanabiliriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mars-col-arastirma-istasyonu/", "text": "Analog ortamlar uzay araştırmaları için büyük öneme sahip, bu ortamların çoğunda karasal bir gezegende yapılacak olan bir görevin olası sonuçlarını ve insan psikolojisi üzerine yapılan bir çok deney ve gözlemi barındırır. Dünya üzerinde belirlenen 33 adet analog ortam mevcuttur. Bunlardan biri olan Mars Çöl Araştırma İstasyonu , Utah'daki insanlı uzay araştırmaları için gerekli teknik olanakların yer aldığı dünya merkezli araştırmaları destekleyen mars analogu bir tesistir. MDRS Özellikle Mars'taki insan operasyonları eğitiminde profesyonel bilim adamları ve mühendisler ile her seviyedeki üniversite öğrencileri için sekiz aylık bir saha sezonu düzenlemektedir. Tesisin göreceli izolasyonu, insan faktörleri araştırmalarının yanı sıra titiz saha çalışmalarına da izin verir. Mürettebat çoğu görevi, simüle edilmiş Mars görevinin kısıtları altında yürütürler ve genelde görev süresi 2-3 haftadır. MDRS'nin simüle edilmiş uzay misyonları için çoğu tesise göre avantajı, kampüsün, gerçek bir uzay görevi sırasında gerçekleştirilecekleri gibi titiz saha çalışmaları için fırsatlar sunan gerçek bir jeolojik Mars analoğu olan bir habitat ile çevrelenmiş olmasıdır. Habitat , silindirik yapılı 8 metre çapında iki katlı bir binadır. 2001 yılında inşa edilmiştir. Aynı anda yedi mürettebatı barındırabilir. Alt güverte, uzay giysisi simülatörleri, dış hava kilidi, duş odası, tuvalet odası ve diğer yapılara erişen tünellere açılan arka hava kilidi ile EVA hazırlık odası bulunur. Üst güverte, ortak bir çalışma / yaşam alanı, tamamen işlevsel bir mutfak ve bunlarla birlikte yedi adet yaşam alanı mevcuttur. MDRS Kampüsünde iki gözlemevi yeralır. Robotik Gözlemevi, ekvatoriyal montajlı 14 Celestron Schmidt-Cassegrain teleskobu barındırmaktadır. Her iki teleskop da astronomik görüntüleme için çok çeşitli kameralardan faydalanır. Teleskop, sahada veya habitat modülünden kontrol edilebilen 7,5 metrelik otomatik bir kubbeye yerleştirilmiştir. Mürettebatın güneş gözlemi için kullanılan Misk Gözlemevi de tesiste yer almaktadır. Bilim Kubbesinde güneş sistemi kontrol merkezini içeren 7 metrelik bir jeodezik kubbe ve fonksiyonel bir mikrobiyolojik ve jeolojik laboratuvar bulunur. Robotik Gözlemevi hariç tüm yapılar, katılımcıların simülasyonda binaları kullanmalarını sağlayan yer üstü tünelleri ile Hab bağlantılıdır. Kampüsün enerji ihtiyacı için 12 kW'lık bir batarya bankasını besleyen 15 kW'lık bir güneş paneli kullanılmaktadır. - Beş adet Arazi Aracı, - Dört adet elektrikli Polaris Rangers, - 4 çeker SUV yer alır. Proje Yöneticisi sahadaki istasyon üzerinden operasyonları yönetir. Ek olarak, istasyonda yapılan işin tüm yönlerini destekleyen, tüm araştırma tekliflerinin meslektaş incelemesi ve saha dışı Misyon desteği yoluyla ekip üyelerini destekleme dahil, bir dizi gönüllü ekip bulunmaktadır. MDRS 2001 yılında tamamen gönüllü bir işletme olarak faaliyete başlayıp 1000'den fazla insan mürettebat üyesi olarak barındırmıştır. Katılanların çoğu şimdi dünyanın farklı yerlerindeki diğer analog çalışmalara katılmaya devam etmektedir. Binlerce insan, bu misyonu Mars'a insan gönderme maksadıyla desteklemiştir. Bilim insanlarımızdan Doç.Dr. Elif Oğuz, Mars Desert Research Station'ın ön tasarım aşamasının insan faktörlerini göz önünde bulundurarak başarısızlık modları ve kritiklik analizi adlı çalışmasında, MDRS kampüsünün genel yapısındaki olası kaza risklerini raporlamıştır. Mars çöl araştırma istasyonunda sera otomasyonu, aydınlatma ve genişletme çalışması adlı makalede ise Elif Oğuz'un yaptığı bu çalışmadan faydalanılmış ve Greenhub tasarımında kullanılmıştır. Katkılarından dolayı Elif Oğuz Hocamızı tebrik ediyoruz. Misyon Destek gönüllüleri, mürettebat deneyiminin bel kemiğidir. Mürettebat üyelerine başvuru sürecinden MDRS ve sonraki dönemlerde rotasyonları konusunda destek verirler. Mars Çöl Araştırma İstasyonu Görev Destek Ekibinin bir parçası olarak katılım için birçok fırsat sunar. Dünyanın neresinde olursanız olun ekibin bir parçası olabilirsiniz. Herhangi bir gönüllü pozisyona dahil olmak için adresinden Shannon Rupert ile irtibata geçebilirsiniz. - CapCOMS; yaşamın her kesiminden gelen ve komşumuz Kızıl Gezegenin gelecekteki insan araştırmalarını mümkün kılmak için aktif, tutkulu ve ilgi duyan Mars tutkunlarından oluşan bir ekiptir. CapCOM üyeleri, dünyanın herhangi bir yerinde bulunabilir ve sadece alan mevsimi boyunca çalışabilirler. Başvuru yapmak için tıklayın. - Astronomi Ekibi - Proje Bilimcileri: MDRS'de kısa veya uzun vadeli bir proje önermek isteyen bilim insanları için lisansüstü projeler için teşvik verilmektedir. - Web Ekibi: Mürettebat raporları, fotoğrafları, videoları ve uzun form raporlarının hızlı bir şekilde yayınlanmasını sağlar. Web Yöneticisi ve BT Direktörü James Burk, Mars Society'nin İnternet Görev Gücü'nün bir parçası olan MDRS web ekibine liderlik etmektedir. Misk, 100 mm'lik Lunt kırıcı teleskop ve bir çift hidrojen alfa filtresi ile donatılmış, güneş enerjisiyle çalışan bir gözlemevidir. MDRS Robotik Gözlemevi tamamen otomatik bir tesistir. Tüm gözlemler çevrimiçi olarak tamamlanmıştır. Mürettebattaki astronom, İnternet üzerinden fotoğraflamak istediği görüntüleri gündüz veya gecenin herhangi bir saatinde ayarlar ve teleskop görüntüleri bir sonraki akşam alır, daha sonra görüntüleri işlenmek üzere bir bilgisayara indirir. Gözlemevinde birbirlerine monte edilmiş iki teleskop vardır. 14 inçlik büyük bir Celestron EdgeHD, Schmidt-Cassegrain reflektörü araştırma çalışmaları için standartlaştırılmış fotometrik filtreler ve geniş açılı astrofotografçılık için David Fisherowski tarafından bağışlanan küçük bir 70mm refraktör kullanılır. Sistem, dünya çapındaki teleskopların yazılımını robotik olarak yöneten Skynet ile kontrol edilir. - Kayıt için Gözlemevi Müdürü Peter Detterline ile irtibata geçin. - https://astronomy.mdrs.marssociety.org/login/index.php adresine gidin. - YENİ HESAP YARATIN'ı tıklayın - Formu doldur. - Kimlik doğrulama için size bir e-posta gönderilecektir. E-postanıza gidin ve tıklayın veya bağlantıyı kopyalayıp yapıştırın. - MDRS Gözlemevlerine tıklayın - Gözlemevi Müdürü tarafından size verilen kayıt anahtarını kullanın. ENROLL ME'ye tıklayın. Her dönem olduğu üzere bu dönemde alan sezonu başvurusu yapabilirsiniz. Başvuru için başvuru formunu indirip formdaki soruları cevaplandırmanız gerekmektedir. Formu doldurduktan sonra adresine gönderiniz. Önceki tarla sezonunda yapılan çalışmaları incelemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mars-helikopteri-ingenuity-ile-marsta-ilk-kez-ucuyoruz/", "text": "ABD'deki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kurduğu TASC TV'de, Kozmik Anafor ile Uzay ve Evren programımız devam ediyor. Programımızın bu bölümünde NASA JPL'de astrofizikçi olarak görev yapan yönetim kurulu üyesi Dr. Umut Yıldız'ı konuk ederek, ABD'nin Mars programını, Perseverance gezgin aracını ve bu uzay aracıyla Mars'a gönderilen Mars helikopteri Ingenuity hakkında detaylıca konuştuk. Programımızın tekrarını bu linke tıklayarak, veya aşağıdaki önizlemesinden izleyebilirsiniz. Zodyak Işığı, ya da daha doğru bir ... SpaceX'in Mars Aracı İçin Dev Yakıt Tankı Hazır!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mars-kanallari-ve-kucuk-yesil-uzaylilar/", "text": "Eskiden, çok eskiden, her ne kadar ilk teleskopların icadına kadar Mars hakkında çok önemli bilgilere ulaşamasalar da astronomlar, matematikçiler ve filozoflar Mars'tan gözlerini ayıramıyorlardı. Gökyüzünde belirgin kızıl parlaklığıyla insanları büyüleyen Mars'ın gökyüzünde hareket eden bir cisim olarak belirtildiği ilk kayıtlar bundan yaklaşık 5.000 yıl önce Mısırlı astronomlar tarafından yazılmıştı. Ayrıca Babillilerin Mars hakkında önemli astronomik hesaplamalar yaptıklarını da biliyoruz. Mars'a kanallar inşa eden Marslılar kurgusu aslında gözlem araçlarının yetersizliğinden kaynaklandığı için, konuya girmeden evvel Mars gözlemlerinin kısa tarihine bir göz atmakta fayda var. M.Ö 300'lerde Aristo, bir tutulma sırasında Mars'ın Ay'ın ardında kaldığını gözlemleyerek Mars'ın Ay'dan daha uzak bir noktada bulunduğu çıkarımını yapmıştı. M.Ö 100'lü yıllarda Batlamyus Mars'ın yörüngesel hareket problemini de çözüme kavuşturmak amacıyla oluşturduğu Güneş Sistemi modelinde Mars ile ilgili önemli çalışmalar yaptı. M.S. 400'lü yıllarda ise Hint astronomlar Mars'ın tahmini çapını hesapladılar. Bu dönemden 1600'lü yıllara kadar 13 Ekim 1590'da Michael Maestlin'in Mars'ın Venüs tarafından örtülmesini gözlemlemesi dışında Mars hakkında çok önemli çalışmalar veya keşifler yapılmadı. 1600'lü yıllara gelindiğinde Tycho Brahe'nin Mars'ın günlük paralaks değerini hesaplaması, Johannes Kepler'ın da ilk göreli Mars uzaklığını ölçmesini mümkün kıldı. Ancak o zamanın gözlem araçlarının yetersizliği, hesaplama ve ölçümlerin önüne doğrudan bir engeldi. Nihayet 1610 yılında, teleskobun mucidi Galileo Galilei tarafından ilk defa teleskopla Mars gözlemi yapıldı. Galileo'nun bu gözlemi astronomide büyük gelişmelerin önünü açacak bir kilometre taşı olacaktı. Örneğin ilk teleskoplar sayesinde Hollandalı astronom Christiaan Huygens tarafından 1639 yılında Mars'ın ilk arazi çizimleri ortaya çıkarıldı. Bu çizimler dönemin teleskoplarının kalitesi göz önüne alındığında oldukça başarılı kabul edilir ancak elbette pek çok ayrıntıdan da yoksundur. Huygens'in ilk Mars çiziminde yer verdiği ''V'' şekli ''Syrtis Major'' olarak bilinmektedir. Huygens'in çiziminde bu şeklin gerçekte olduğundan çok daha büyük olduğunu fark edebiliyoruz. Huygens'in ardından yine teleskopların sağladığı büyük avantaj sayesinde Mars'ın günlük paralaks değeri Güneş ve Dünya arası mesafeyi de öğrenmek amacıyla 1672 yılında Giovanni Cassini tarafından yeniden ölçüldü. 1800'lü yıllara gelindiğinde ise teleskopların bir kademe daha gelişmesiyle Mars'ın yüzey yapılarını gözlemlemek mümkün hale geldi. Bu gelişmeyle birlikte de Mars hakkında büyük tartışmalar başlayacaktı. Bu arada şunu belirtmek gerekir ki, özellikle 18 ve 19. yy'da teleskoplarımızın gelişmesi ve -biraz daha- detaylı, ancak fikir vermekten uzak görüntüler almaya başlamamızla birlikte, çoğu bilim insanı Mars ve Venüs'te yaşam olduğuna ikna olmuştu. Bilim insanlarına göre Venüs, ormanların hakim olduğu, sıcak ve bol yağmurlu tropik bir gezegendi. Benzer biçimde Mars da, yüzeyinde sıvı halde suyun aktığı, denizlere, göllere ve nehirlere sahip bir gezegen olarak görülüyordu. 5 Eylül 1877'de Mars'ın günberi karşı konumuna gelmesini fırsat bilen İtalyan Astronom Giovanni Schiaparelli, Milan'da 22 cm'lik teleskobuyla ilk Mars haritasını çizmek üzere işe koyuldu. Schiaparelli gerçekten başarılı bir şekilde Mars'ın pek çok yüzey şeklini çizdi. Ancak yine de ne olduğunu tam olarak anlayamadığı bazı yapılar görüyordu. Bu yapılar Mars çöllerini boydan boya geçen düz çizgilerdi. Bu yüzden Schiaparelli bu düz çizgilere İtalyanca canali ismini verdi. O zamanlar canali kelimesinin aslında İngilizce'de oyuk anlamına gelen channel kelimesi olarak çevrilmesi gerekirken, basit bir çeviri hatasıyla kanal anlamına gelen canal kelimesine çevrilmişti. Bilindiği üzere oyuk kelimesi su ile ilgisi olmayan, düz bir hatta oluşmuş çukur anlamına gelirken; kanal kelimesi ise yapay yollarla su taşımak için açılmış yol anlamına gelmektedir. Nihayetinde uzunca bir zaman Schiaparelli'nin bahsettiği bu çizgiler başkaları tarafından görülemeyince daha sonra bu çizgilere optik illüzyon yakıştırması yapıldı. Schiaparelli'nin ardından tüm bu gözlemler ve tartışmalardan etkilenen Amerikalı astronom Percival Lowell, Schiaparelli'nin kullandığı teleskoptan yaklaşık iki kat daha güçlü olan 30 ve 45 cm'lik teleskoplara sahip bir gözlemevi inşa etti ve Mars gözlemlerine başladı. Lowell, 1895'ten ölüm yılı olan 1916'ya kadar yüzlerce Mars çizimi yaptı. Yaptığı çizimlerde yapay yollarla oluşturulmuş gibi gözüken kanal sistemlerine de yer veren Lowell, kendini Mars'taki canlıların bu kanal sistemleri ağını inşa ettikleri fikrine fena kaptırmıştı. Teleskoplar güçlendikçe yapay kanallar fikri çürüyor gibiydi. Öyle ki, 1909 yılında Fransız astronom Camille Flammarion tarafından 84 cm'lik bir teleskopla yapılan Mars gözlemlerinde düzensiz şekiller haricinde bahsedilen bu kanallara rastlanmadı. Flammarion'un kullandığı bu teleskobun Schiaparelli'nin kullandığı teleskoptan yaklaşık dört, Lowell'in en güçlü teleskobundan ise iki kat daha güçlü olduğunu da belirtelim. Ayrıca 1965 yılında Mars'ın yakınından geçen ilk uzay aracı olan Mariner 4'ün gönderdiği fotoğraflarda bile bahsi geçen kanallara rastlanmadı. Mesele yalnızca, Lowell ve onunla birlikte birkaç astronomun daha teleskoplarının fazla ayrıntılı haritalar çıkarmak için yetersiz olduğu gerçeğini kabullenmeyerek görmek istedikleri şeyleri çizmeleriydi. Nitekim Lowell, Mars'ta bahsettiği kanalları Jüpiter, Merkür ve Venüs'te de gördüğünü iddia ediyordu. Oldukça kısa bir süre içerisinde terkedilen Mars Kanalları hipotezi, bizlere bugün sıkça yaşanan Mars sanrılarını hatırlatıyor. Ayrıca Mars Kanalları iddiasının zaman içinde gözlem araçlarının güçlenmesiyle yavaş yavaş terkedilmesi, günümüzde UFO video ve fotoğraflarının netleştikçe aslında görüntülerdekilerin UFO olmadıklarının anlaşılmasıyla da benzerlik gösteriyor. Nerede bir belirsizlik varsa, insanoğlu imgelemlerini oraya yerleştirmekten kendini alıkoyamıyor. - Gezegenler Kılavuzu Patrick Moore - http://www.nasa.gov/audience/forstudents/postsecondary/features/F_Canali_and_First_Martians.html - https://en.wikipedia.org/wiki/Martian_canal"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mars-phobos/", "text": "Bu üstte gördüğünüz kaya parçası, Mars'ın en büyük uydusu olan Phobos. Sadece 25 km civarında bir çapa sahip olan uydu, Mars'a oldukça yakın bir yörüngede, yaklaşık 9 bin km uzakta dolanıyor. Karşılaştırma yapmanız açısından; Ay'ın Dünya'ya uzaklığı ortalama 380 bin km civarında. Uydu eğer Mars'a Ay uzaklığında olsaydı, gökyüzünde çok silik soluk bir nokta olarak güçlükle seçilebilecekti. Bunun ilk sebebi uydunun çok küçük olması, ikinci sebebi ise, albedosunun çok düşük olması nedeniyle Güneş ışığını çok kötü yansıtması. Ancak, gezegene yakınlığı sayesinde Mars göklerinde gündüz dahi görülebilecek kadar parlaktır. İsmini Yunan mitolojisindeki savaş tanrısı Ares'in çocuğu Phobos'tan alan bu küçük uydu, kardeşi Deimos gibi; Mars'ın kütle çekimine yakalanmış bir meteor olduğu düşünülüyor. Gel-git etkileri nedeniyle her gün yüzeye biraz daha yakınlaşan (her 100 yılda 2 metre) bu talihsiz uydunun, 50 milyon yıla kalmaz gezegenin güçlü kütle çekimine yenilerek parçalanması ve Mars yüzeyine düşmesi bekleniyor. Üzücü de olsa uydunun parçalanması, Mars yüzeyinde yaşayanlar olsaydı biraz heyecan verici olabilirdi. Çünkü Phobos'un enkazının bir kısmı yüzeye hemen düşmeyecek. Yüzbinlerce parçadan oluşan bu enkaz, Mars'ın çevresinde bir halka oluşturarak onlarca milyon yıl boyunca gezegen çevresinde kalacak. Yani, Mars önümüzdeki süreçte ince de olsa halkaları olan bir gezegene dönüşecek Phobos sayesinde. Mars'a oldukça yakın olduğu için, gerçekte küçücük (27 x 22 x 18 km) bir uydu olmasına rağmen yüzeyden Güneş tutulmasına neden olabilecek kadar büyük görünen Phobos, yaklaşık 7.5 saatlik dönüş hızıyla, bir Mars günü içinde iki kere doğup batabiliyor. Öyle ki, eğer Mars yüzeyinde Phobos'u izliyor olsaydınız, gezegenimizin uydusu Ay'ın üçte biri boyutlarında görülen uydunun bu hızlı hareketini çıplak gözle izlediğinizde dahi rahatlıkla farkedebilirdiniz. Ancak şunu da belirtelim, Phobos Mars yüzeyinin her yerinden görülemez. Çünkü, gezegene çok yakın bir yörüngesi var ve bu nedenle ekvatordan uzak kuzey ve güney kutup noktalarına yakın enlemlerde asla ufkun üzerine yükselemez. Phobos'un yüzeyinde belirgin biçimde görülebilen kendi boyutlarına göre 9 km çapındaki dev krater; 18 Ağustos 1877'de uyduyu keşfeden Astronom Asaph Hall'ın eşi Chloe Angeline Stickney'e atfen Stickney Krateri olarak isimlendirilmiş. Gördüğünüz gibi, eğer uydu gibi büyük bir keşif yaparsanız, karınızın, kocanızın ismini koca bir kratere verme hakkına da sahip olursunuz. Bu uydunun üzerinde bizim uydumuz Ay'da olduğu gibi yürümeniz mümkün değil. Çünkü, yüzeyindeki yerçekimi çok çok az. Örnek vermek gerekirse, Dünya'da 70 kg ağırlığında olan bir insan, kendini Phobos'un yüzeyinde neredeyse 60 gr ağırlıkta hissedecek. Dolayısıyla, yüzeyinden kaçış hızı saniyede yaklaşık 11.4 metre olan uydunun yüzeyinde zıplayıp kendinizi uzaya fırlatabilirsiniz. Eğer böyle bir kastınız yoksa bile, yürürken hızlıca attığınız bir adım yüzünden yine uzay boşluğuna savrulup, ben nerde yanlış yaptım şarkısı eşliğinde hayatınızın son anlarını geçirebilirsiniz. Kapak görselinde yer alan Güneş tutulması fotoğrafı, 2010 yılında yüzeydeki Spirit uzay aracı tarafından, sağ alttaki uydunun genel görüntüsü 1993'te Mars Global Surveyor uzay aracından, Yakın çekim arkaplan fotoğrafı ise 2008 yılında Mars Reconnaissance Orbiter tarafından çekildi. 1 Ocak 1801 de İtalyan astronom Giu... Kaçış hızı veya kurtulma hızı, bir ... Büyük Köpek Cüce Gökadası (Canis Ma..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mars-tipi-orumcek/", "text": "Gönüllü bilim insanları Mars'ın Güney Kutbundaki örümcekleri keşfediyor. Mars'ın güney kutup bölgelerini izleyen on binlerce gönüllü amatör astronom, yaptıkları gözlemlerle yüzeyi daha yakından tanımlamaya yardımcı oluyorlar. Gönüllüler gözlemleri sayesinde donmuş karbondioksit levhalarının mevsimsel değişikliklerine ve 'Örümcek' olarak bilinen erozyonlarına yeni bakış açıları katıyorlar. Gönüllüler evlerinden 'Mars Reconnaissance Uydusu' üzerinden CTX ile Mars yüzeyini keşfediyor ve güney kutbundaki dönemsel arazilerin türlerini belirliyor. Gönüllüler bu bilgileri 'Planet Four : Terrains' web sitesinde paylaşıyor. Bu veriler yüksek çözünürlüklü kameralarla gözlem yapacak bilim insanları için faydalı oluyor ve böylece HiRISE ile daha az sayıda araziye daha detaylı bakılması sağlanıyor. HiRISE ile yüksek çözünürlüklü görüntüler alınmadan önce gönüllülerin orta çözünürlükte incelediği görüntülerden yola çıkılır. Bu şekilde orta çözünürlüklü görüntüler 20'den fazla bölgenin daha yüksek çözünürlük ile araştırılmasına yardımcı olmuştur. Gezegen bilimci Candice Hansen Pek çok vatandaşın Mars'ın incelenmesine yardımcı olmak için vakit harcadığını görmek heyecan verici olduğunu ve gönüllü insanların keşif gücü sayesinde işlerinin kolaylaştığını ifade etti. Gezegen bilimci Meg Schwamb ise Thursay projesine ait sonuçları Amerikan Gökbilim Derneği Gezegen Bilimleri Bölümü ve Avrupa Gezegen Bilimi Kongresi'nin yıllık toplantısında paylaştı. Schwamb 'Örümcek bacaklarını andırır şekilde olması sebebiyle 'Örümcek olarak ya da yunanca 'Araneiform' olarak adlandırılan arazilerin bir çok kanaldan tek bir kanala ulaşır olduğu keşfedilmiştir. Sonuçlar örümceklerin, alt tabakaların ısınmasıyla üst tabakadaki buzların erimesinden meydana geldiğini göstermektedir. Çözülmüş karbondioksit gaz basıncını artırır ve gaz kalan buz tabakasındaki deliklerden dışarı akar ki bu da oyuk içine tozu çeker ve böylece örümceğin bacaklarına benzeyen kanallar oluşur. Geçen on yılda bu olay güney kutbu taraflarında HiRISE tarafından görüntülendi. Gönüllülerin desteği olmadan bu bölgelerin bahar ve yaz ayları boyunca diğer bölgelere göre nasıl geliştiğini göremezdik diye ifade etti. Gönüllülerin elde ettiği veriler sayesinde daha önce HiRISE ile karbon dioksit buzulları ya da örümcek olarak adlandırılmayan bazı yerlerin örümcekler olarak adlandırılması sağlanmıştır. Gezegen bilimci Candice Hansen Örümcek arazisi hakkında öğrendiklerimizle daha önce herhangi bir işaretlememiz olmayan bölgelerde de buzul işaretlemeleri yapabildik. Bu belki de arazinin erozyona uğraması ile ilgilidir. Gönüllülerden elde edilen yeni gözlemlerin bazıları yüzeylerdeki bu örümcek yapılarının çarpma kraterlerinden saçılan materyallerden oluştuğunu gösteriyor. Kraterler aşınabilir. Yüzeyleri ise daha fazla aşınıyor olabilir. Örümcek formunu alması için buz levhasının uzun süre kalıcı olması ya da kalın olması gerekmiyor, aşınabilir olması yeterli'. 'Gönüllerimiz sayesinde cevaplayacak yeni sorular yeni buluşlara sahibiz şeklinde yorum yapmıştır. Mars'ın güney kutbu bölgesinde ilave alanları incelemek için yeni CTX görüntüleri eklenmekte ve gönüllü destekleri devam etmektedir. Daha fazla bilgi almak için aşağıdaki siteyi ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mars-yuzeyinde-suzulen-kasik/", "text": "NASA'nın Curiosity uzay aracı tarafından Mars'ta çekilen üstte gördüğünüz fotoğrafta görülen sözde havada süzülen kaşık, bugünlerde sosyal medya ve basında çokça konuşulmaya başladı. Ancak bilim insanlarına göre, aslında bu şekli uzun süre devam eden soğuk Mars rüzgarları oluşturmuş. Curiosity uzay aracı tarafından görüntülenen kaşık şeklindeki esrarengiz kaya, Curiosity'nin Mars'taki 1,089'uncu gününde fotoğraflandı ve ilerleyen günlerde de internette yayıldı. Fotoğrafta kaya yüzeyinden çıkan çubuk benzeri bir yapının sonunda, tıpkı bir kaşıkta olduğu üzere yuvarlak bir şeklin oluştuğu görülüyor. Yapının hemen altında oluşturduğu gölgesinde ise aynı kaşık şekli görülebiliyor. Ne yazık ki NASA'ya göre, fotoğrafta görülen kaşık Marslılardan veya Marslıların mutfağından bir kalıntı değil. Tıpkı Mars'ta görülen diğer göz yanılmalarında olduğu gibi bu kaşık benzeri tuhaf yapı da garip bir şekle bürünmüş sıradan bir taş parçası. Mars'ta görülen tuhaf yapılar yalnızca havada süzülen kaşık ile sınırlı değil. Mars'ta görülen esrarengiz şekillerin hikayesi NASA'nın Viking 1 uydusundan alınan fotoğrafta görülen Mars'taki Yüz''e kadar dayanıyor. Mars'taki Yüz'den sonra NASA'nın gönderdiği birçok fotoğrafın herkes tarafından incelenmesiyle Mars'ta fare, kemik, kadın, çörek, yengeç, hatta uzaylı savaşçı gibi ilginç şekillerin görüldüğü iddia edildi. Ancak bugüne kadar her bir şekli Mars'taki kayaların oluşturduğu kanıtlandı. Gerçekte olmayan şekil ve desenleri görmeye pareidolia adı veriliyor. Yani Mars'ta görülen havada süzülen kaşık benzeri tüm esrarengiz şekiller aslında insan gözünün ve beyninin birlikte oynadığı bir optik oyundan ibaret. Bu tür optik ilüzyonlara Dünya'da da günlük hayatımız sırasında sıkça rastlıyoruz. NASA'nın Curiosity uzay aracı Ağustos 2012'de Mars'a iniş yaptı ve şu an Curiosity Mars üzerinde 5.000'inci gününü tamamladı. Aynı zamanda Curiosity, Gale Krateri'nin içinde bulunan ve Stimson olarak adlandırılan kaya yapısı hakkında çalışmalar yürütüyor. Curiosity'nin Mars üzerindeki yolculuğunu anlık olarak izleyip bilgi almak için bu linkten ulaşacağınız bağlantıyı kullanabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsa-gonderilen-araclarin-evrimi/", "text": "Üstteki fotoğrafta, bugüne kadar Mars'a gönderdiğimiz, hareket edebilecek yapıdaki yüzey araçları toplu halde görünüyor. Mars'a gönderilen ilk gezici araç olan Pathfinder, 1997'de gönderilmişti. Bir yörünge, bir yüzey ve bir adet gezici araçtan oluşuyordu. 6 ay kadar çalışıp dünyaya 16 binden fazla fotoğraf gönderen sondanın bilgisayar sistemi ise ilk duyulduğunda şaşkınlık yaratabiliyor. Çünkü gezici araç Sojourner'ın ana bilgisayarı 1977 yılı üretimi olan 2 mhz hıza sahip Intel 8085 işlemci, 512 kb ram ve 176 kb'lık bir depolama biriminden oluşuyordu. O yıllarda sıradan bir bilgisayarın Pentium işlemcili ve 16 mb belleğe sahip olduğu düşünüldüğünde, Sojourner için neden bu denli ilkel ve zayıf bir bilgisayarın tercih edildiğini anlamak kafa karıştırıcı olabiliyor. Aslında durum şu; 8085 işlemciler en iyi tanınan, oluşabilecek hataların en iyi bilindiği işlemcilerden biri konumunda. Dolayısıyla bir sorun oluştuğunda, nedenini tespit etmek ve onarmak da bilim insanları için o denli kolay oluyor. Çok daha hızlı, ancak bir o kadar da karmaşık olan günümüz işlemcilerinin davranışları ise o kadar iyi bilinmiyor. 2004 yılında Mars'a fırlatılan Opportunity ve Spirit de benzer biçimde oldukça zayıf görünebilecek bir bilgisayar sistemi barındırıyor. IBM'in 1997'de ürettiği RAD6000 ailesine mensup 20 mhz hızında bir işlemciye ve 128 mb RAM'e sahip. Depolama birimi olarak da 256 mb'lık bir flash disk taşıyor. Bu arada RAD6000 işlemciler oldukça başarılı oldukları için birçok uzay görevinde kullanıldılar ve kullanılmaya devam ediyorlar. Az sayıda transistör içeren ve yüksek nanometre boyutunda üretilmiş bu tür işlemciler hem uzun yolculuk boyunca, hem de görevleri sırasında maruz kalacakları radyasyon ve yüklü parçacık çarpmalarına karşı çok daha dayanıklılar. Daha küçük alana daha fazla transistör sığdırılan 10-15-25 vs nanometre dizayna sahip işlemciler ise radyasyona ve yüklü parçacık yağmuruna karşı çok dayanıksızlar. Apple'ın 20 yıl kadar önce kullandığı ve G3 olarak da bilinen aileye mensup 200 mhz'lik hızı olan RAD750 işlemciye sahip Curiosity'nin bilgisayarının 256 mb belleği ve 2 gb'lık bir depolama birimi bulunuyor. Bu oranlar evinizdeki 8-16, hatta 32 gb'lık ram'i, 2 veya 3 ghz işlemcili, birkaç terebaytlık hard diski bulunan bilgisayarınıza göre oldukça küçük görünüyor olabilir. Hatta şu an bu yazıyı elindeki 2-3 ghz dört-sekiz çekirdekli işlemciye sahip, 4-8 gb ram'li bir cep telefonu ile okuyanlarınız da vardır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsin-geri-hareketi/", "text": "Çok şanslıyız ki burayı okuyan herkesin bildiği üzere Mars geri gitmez. Aslında ileri de gitmez, sadece yörüngesinde dolanır durur; tıpkı Dünya gibi. Ancak, bu dolanım sırasında hem Mars'ın hem de Dünya'nın dolanım hızı birbirinden farklı olduğu için, bakış açımıza göre Mars'ın gökyüzündeki ilerleyişi sırasında bulunduğu konum bir ileri, bir geri yöneliyormuş gibi görünür. Bu durum sadece Mars için geçerli değildir: Göreli hızlarımızın yüksek olduğu Merkür ve Venüs de benzer şekilde gökyüzünde görsel bir geri devinim hareketi gösterirler. Jüpiter ve Satürn gibi gezegenler ise bize çok uzak oldukları için Dünya'nın ve onların dönüşünden kaynaklanan bu devinim gözle farkedilemeyecek kadar küçük olur. Bunu yer merkezli sistem dahilinde açıklamaya çalıştılar. Yanlış bir bilginin üzerinden doğru sonuca ulaşmaya çalışmak, abartılı sonuçlar doğurdu. Mars'ın gökyüzünde, yer etrafında dolanırken kendisinin bir spiral çizerek ilerlediğini düşündüler. Bunu ilk açıklayan Ptolemy oldu ve kurama Ptolemik Kuram adı verildi. Diğer gezegenler de bu hareketi yapıyordu, fakat uzak oldukları için Mars kadar bariz bir görüntü veren yoktu. Lakin bir problem vardı. Gezegenlerin hepsi bu hareketi yaparken, Güneş kusursuz bir şekilde ilerliyordu. Bu noktadan sonra zorlama cevaplar arandığının farkına varılmaya ve günümüzde bildiğimiz Güneş merkezli sistem kabul görmeye başladı. Bu sebeple bu Mars gözlemi, astronomi tarihi açısından bir hayli önemlidir. Yanlış bir düşünce biçimi yüzünden, basit cevap açıklamaya yeterliyken, önemli bir bilimsel keşif zorlama cevaplar bulmaya çalışılarak yüzyıllar boyunca gecikmişti. Üstte gördüğünüz görselin sol tarafındaki diyagramda, Mars'ın yörüngesel dönüşü sırasında Dünya'nın bulunduğu konumdan bakıldığında gökyüzünde nerede görüleceği açıkca gösteriliyor. Sağ tarafta ise, Mars'ın yıl boyunca gökyüzünde sergilediği hareket, Dünyaca ünlü Astrofotoğrafçı Tunç Tezel'in objektifinden görülüyor. Bu fotoğraf, ciddi bir emeğin ürünü olup, aylar boyunca çok dikkatli biçimde Mars'ı izlemeyi ve fotoğraflamayı gerektirir. Bildiğiniz gibi Dünya ve Mars, Güneş çevresinde yörüngelerinde dolanırlar. Dünya, Güneş'e Mars'tan daha yakın olduğu için yörünge hızı daha fazladır ve Mars'ın her bir dönüşü sırasında yaklaşık olarak iki tur atar. Yani Dünya, Mars'ı yörünge hareketi sırasında her yıl yakalar ve geçer. Dünya'nın Mars'ı yakalamaya çalıştığı sırada gökyüzüne baktığımızda Mars'ı yavaşça doğu yönünde ilerliyor gibi görürüz. D konumuna yaklaştığımızda ise, Mars'ı yakalamış oluruz. Bundan sonrasında d ve e konumları arasındaki sürede Mars'ı geçmeye başlarız ve bu sırada gökyüzünde Mars sanki geri gidiyormuş gibi görülür. Ardında f ve g konumlarında Mars ile aramızdaki mesafe artar. Artık tıpkı a ve b konumlarında olduğu gibi Mars'ın doğuya doğru ilerlediği izlenimi oluşur. Bu basit olguyu gökyüzünden sürekli takip ederseniz, Mars'ın arka planındaki yıldızlara karşı her gece doğu yönündeki ilerlemesinin önce yavaşlamaya başladığını, daha sonra geriye; batı yönüne doğru ilerlediğini, ardından yine yavaşlayıp doğu yönünde yoluna devam ettiğini görürsünüz. Dolayısıyla, Mars'ın geri gitmesi bir görsel yanılgıdan ibarettir. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsta-da-kar-yagar/", "text": "Mars'ta elbette kar yağar. Ama bizim bildiğimiz kardan biraz farklı: Mars, Dünya'ya göre çok soğuk olduğundan, var olan su neredeyse tümüyle donmuş halde toprakta ve buzullarda hapsolmuş durumda. Atmosferde bulunan su buharı ise bulut oluşturup yağışa sebep olabilecek kadar yoğun değil. Fakat Mars atmosferinin neredeyse tümünü oluşturan karbondioksit gazı, kutup bölgelerindeki çok soğuk ortamda yoğunlaşıp, yağış oluşturabilecek kadar kalın bulutlar meydana getirebiliyor. Bunun sonucunda dönem dönem Mars kutuplarında karbondioksit karı yağışları görülebiliyor. Bu yağışlar, yüzeyde birikerek karbondioksit karı katmanları ve buzullarını oluşturuyor. Mars'ın kutup bölgelerinde görülen, Dünya'nın kutuplarına benzeyen beyaz takke sanıldığı gibi su buzundan değil, çoğunlukla karbondioksit buzundan oluşuyor. Bu kalın karbondioksit buzu tabakasının altında ise, su buzundan oluşan bir diğer buz tabakası yer alıyor. Bu alttaki su buzu tabakası maalesef Mars atmosferi ile karşılaştığında atmosfer yoğunluğunun çok az olması sebebiyle hızla buharlaşıp atmosfere karışıyor, yükseliyor ve düşük kütle çekimi nedeniyle Güneş rüzgarlarına yenik düşerek uzay boşluğuna saçılıyor. Bu nedenle, öğle saatlerinde Mars ekvatorunda hava sıcaklığı +20 santigrat derecelere yükselse bile, suya bağlı bulut oluşumları veya nem yoğunlaşması gözlenemiyor. Karbondioksit molekülleri, su moleküllerinden epeyce daha ağır olduğundan, yüzeyde ve atmosfer içinde varlıklarını sürdürmeleri daha kolay oluyor, Güneş rüzgarlarının aşındırıcı etkisinden daha az etkileniyor. Bu da, Mars'ın bir su dünyası yerine karbondioksit dünyası olmasının ana nedeni."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsta-kesfedilen-su-icilebilir-mi/", "text": "Mars'ı bırakın Dünya'da bile bulduğunuz her suyu içemezsiniz, önce bunu bilmek gerekiyor. Dünya keşifler ve kaşifler tarihi, gittiği yerde bulduğu suyu içip, bilmediği şeyleri yediği için ölen maceraperestlerle doludur. Neyse, bu bilgiye artık sahip olduğunuza göre devam edebiliriz. Çünkü akışkan haldeki su, canlılar tarafından kullanılabilir. Akışkan suyun içinde tek hücreli organizmalar hayat bulabilirler. Bu hayat, Dünya'da alışık olduğumuz türde bir yaşam da olabilir, bilmediğimiz çok farklı bir yaşam şekli de... Ama canlılığın oluşabilmesi için türü ne olursa olsun organizmaların kullanabileceği bir sıvıya ihtiyaç vardır. Ama konumuz bu da değil. Biz bu suyun içilip içilemeyeceğini merak ediyorduk. Hayır, bu suyu bulunduğu yerde ağzınızı dayayarak içemezsiniz! Zehirli olduğundan veya mikrop taşıyabileceğinden ötürü değil. En başta bu su, sandığınız gibi saf halde akmıyor. Çok yoğun bir tuz çözeltisi şeklinde, adeta koyu bal kıvamında ama akışkan bir çamur halinde akıyor. Tuz dediğimiz de, denizlerden veya evlerinizden bildiğiniz tuz, yani sodyum klorür değil. Mars suyunda yer alan bu tuzlara Dünya'da da aşinayız. Bunlara perklorat deniliyor ve perkloratlar ClO4 şeklinde formülize ediliyor. Çeşitleri oldukça fazla: Amonyum Perklorat (NH4ClO4), Sodyum Perklorat (NaClO4), Potasyum Perklorat (KClO4) gibi. Bunlar suda çok kolay biçimde çözünebiliyorlar. Dolayısıyla az miktarda su, muazzam miktarda perklorat çözeltisi oluşturabiliyor. Mars suyunda, bu maddelerin miktarı o kadar fazla ki, bu akışkan maddeyi elinize alıp çamurla oynar gibi oynayabilirsiniz. İşte Mars'ta sıvı su var derken, bu akışkan maddeden söz ediyoruz. Zaten, Mars'ın atmosfer basıncı ve düşük ısısı altında, içinde perklorat çözeltileri yer almadığı sürece, suyun sıvı halde bulunması imkansız. Tahmin edeceğiniz gibi bu karışım insan için oldukça zehirli. Yerseniz veya doğru düzgün ayrıştırmadan içerseniz ölürsünüz. Fakat, perklorat çözeltisi içindeki suyu ayrıştırmak kolaydır. Yani, yanınızda uygun bir arıtıcı cihaz varsa, arıtıp afiyetle içebilirsiniz. Ya da ısıtıp kaynatır, buharını yoğunlaştırır, sonra bir kapta toplar; saf su olarak tüketebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsta-koloni-kurma-hayali-gercekci-mi-1/", "text": "1960'larda yaşanan uzay yarışının öncelikli hedefleri, insanlığın Dünya yörüngesine ulaşması, ardından Ay'a ziyaret gerçekleştirmesi idi. Bunu sağlayabilmek için, ABD ve SSCB büyük mali ve teknolojik zorlukları olan bir yarış içine girişti. Yarışın bir galibi olup olmadığını söylemek mümkün olmasa da, nihayetinde Dünya yörüngesine rahatlıkla çıkabilecek teknolojiye eriştiğimizi, ardından Ay'a insanlı yolculuk yapabilecek seviyeye geldiğimizi söylememiz yeterli olur. Ancak, 60'lardaki bu uzay yarışı hem ABD, hem de SSCB'yi ekonomik açıdan büyük külfetin altına sokmuştu. Öyle ki, bu büyük mali yük bir süre sonra her iki devletin de altından kalkamayacağı bir düzeye ulaştı. Sonuçta, insanlığa kayda değer bir getirisi olmadığına karar verilen Ay yolculukları rafa kaldırıldı. 1980'li yıllardan itibaren ise, devletler uzay yarışında kazandıkları tecrübeyi, kabul edilebilir düşük maliyetlerle uzak gezegenlere robot araçlar göndermek ve Dünya yörüngesinde kalıcı uzay istasyonları kurmak için kullandılar. Bugün, devletler düzeyinde bu anlayış hala devam ediyor. Ay'dan çok daha parlak bir gelecek vadeden Mars keşfi ise, adım atmakta tereddüt etmelerine rağmen hala ABD ve Rusya gibi uzay teknolojisinde diğerlerinden çok daha ileri olan ülkelerin hedefi durumunda. Ancak çok yüksek maliyet ve başarı oranının düşük görünmesi, henüz hiçbir ülkeyi bu riski almaya ikna edemedi. Bugünkü uzay yolculuğu teknolojimiz, Ay'a 1960'larda gönderilen araçlardan çok daha ileri değil. Aslında, bu araçları hareket ettirmek için kullandığımız roket motorları, o günlerde olduğuyla hemen hemen aynı prensip, güç ve verimlilikte çalışıyor. Bugün tüm ülkelerin yörüngeye ulaşmak için kullanmış olduğu sıvı ve katı yakıtlı roketler, 60'lı ve 70'li yıllarda tasarlanıp neredeyse mükemmele ulaştırılmış tasarımlardan ibaret. Peki hiç mi ilerleme göstermedik? Evet, aslında gösterdik. Bilgisayar ve iletişim teknolojimiz çok gelişti. Ancak, bu gelişim bize yolculuklarda ekstra güvenlik önlemleri dışında pek bir kazanç sağlamıyor. Açıkcası, Mars'a gönderilecek bir roketin hedefine başarıyla ulaşması için hesap makinanızdaki işlem gücünün onda biri bile yeterli. Yani, uzay mekiği kokpitlerinde gördüğünüz über teknolojik yanıp sönen ışıklar ve ekranlar olmasaydı da Mars'a gitmemiz mümkün olurdu. Öncelikle, Mars yolculuğu uzun sürüyor. Var olan teknolojimiz, insanlı bir aracı Mars'a en çabuk 6 ay içinde gönderebilir. Bunun bir de gezegen yüzeyine inişi, tekrar Mars yörüngesine çıkışı ve dönüş süreci var. Dönüş ise 6 aydan çok daha uzun. Çünkü, araç Mars'a ulaşana kadar Dünya ile Mars birbirinden oldukça uzaklaşmış olacaklar. Bu da, dönüşün 1 yıla yakın sürebileceği anlamına geliyor. Kaba bir hesapla, insanlı bir Mars keşfi minimum 1.5 yıl sürüyor. Bu 1.5 yıllık süre içinde bu insanların ne yiyip ne içeceğinden tutun da, yolculuk boyunca alacakları radyasyon düzeyine, hatta psikolojik durumlarına kadar bir yığın çözülmesi gereken sorun var. Yani, 3 kişiyi Mars'a göndermek için onların 1.5 yıllık yiyecek ve su ihtiyacının araca yüklenmiş olması gerekli. Mars'ta kullanacakları bilimsel cihazlar vs ayrıca başka bir yük. Biz, şimdiye kadar insanları Ay'a sadece 10 günlük yiyecek stoğuyla gönderdik. Bunu yapmak görece kolaydı, çünkü yük fazla değildi. Yine de, her ay yolculuğu milyarlarca dolara maloluyordu. Bir insanın, 1 günlük besin ihtiyacı kalori vs hesaplarını bir kenara atarsak yaklaşık 1 kilogram kadar. Aynı zamanda günde 2 litre kadar da su tüketmemiz gerekiyor. Yolculuğumuz 1.5 yıl süreceği için, günlük 1 kg besin hesabıyla kişi başı araçta en az yarım ton yiyecek olmak zorunda. 3 kişi göndereceğimizi düşünürsek, iki tona yakın yiyeceği araca yüklememiz gerekli. Su sorunu, var olan suyun sürekli arıtılıp yeniden kullanılması ile çözülebilir ama, bir o kadar da suyun araca yüklenmesi lazım. Bir kısmı yine filtrelenerek elde edilse bile, 1 yıl boyunca kullanılacak olan oksijen de cabası. Yani, aracın yolcularının sadece temel yaşam desteği için tonlarca yüke ihtiyacı var. Böylesi ağır bir aracın Mars'a ulaşmak için kullanması gereken yakıt miktarı çok fazla. Yakıtı ile birlikte yeryüzünden bir roketle göndermek için, şimdiye kadar yapılmış olandan çok daha güçlü devasa bir roket inşa etmemiz gerekli. Bu, çok büyük bir maliyet ve teknik sorun. Ayrıca, aracın Mars'tan dönüş için kullanacağı büyük miktarda yakıtı da araca yüklememiz gerekiyor ki, masrafları iki katına çıkarıyor. Dolayısıyla, aracı yörüngede inşa etme seçeneği devreye giriyor. Bu inşa süreci de şimdiye kadar denenmediği için apayrı bir sorun. Burada söz ettiğimiz maliyetler gerçekten çok büyük. Kaba bir hesapla, Mars'a 3 kişilik insanlı bir yolculuğun maliyeti; araçların tasarım ve deneme süreçlerini hariç tutarsak minimum 20 milyar doları buluyor. Tasarım ve deneme maliyetleri de işin içine eklersek, bugün ha deyince Mars'a yönelik böyle bir proje 100 milyar doların üzerinde bir masrafla karşımıza çıkacak. Deneme kısmını özellikle belirtmek istiyoruz. Mars'a insanlı seyahat için kullanılacak araçlarla, deneme amaçlı insansız seferler yapılmadan pat diye insan gönderileceğini düşünmüyorsunuz sanırım. Üstelik, insan gönderilmeden önce bu denemelerin başarılı olması gerekiyor. Yani, her başarısız deneme, yeni bir aracın inşası, yeniden bir deneme seferi ve sürekli artan maliyetler demek. Elbette araçlar, Mars ile Dünya'nın birbirine en yakın olduğu dönemlerde fırlatılacaklar. Bunu yapmak zorundayız, çünkü mesafe çok fazla, yolculuk süresi çok uzun. Bu Mars-Dünya yakınlaşması ise 2 yılda bir gerçekleşiyor. Yani, ilk deneme uçuşunu yaptık, başarısız oldu. İkinci deneme uçuşu için 2 yıl beklememiz gerekli. Ya da, ilk denemeyi yaptık, başarılı oldu. Yüzeye iniş denemesini yapmak için 2 yıl bekleyeceğiz. O da başarılı oldu, insanlı seferin yapılması için bir 2 yıl daha beklememiz lazım. Yani, toplam 6 yıllık bir süreç. Burada anlattıklarımızdan, Mars yolculuğu için start verdik lafını şu anda etseler bile, projelendirilmesi, araçların tasarlanması, inşası, yörünge denemeleri, Mars yolculuğu denemeleri vs derken, ilk insanlı yolculuğun en az 10 yıl sonra gerçekleşebileceğini farketmiş olmalısınız. Basında sıklıkla çıkan; Mars yolculuğu için seçildi vb haberler ise gerçeği yansıtmıyorlar. Bunları, genel kapsamlı bir reklam çalışması olarak değerlendirmek daha doğru olur. Çünkü, böyle bir yolculuk ilk kez gerçekleşeceğinde, seçilecek insanların hiyerarşik disipline ve emir komuta zincirine sıkı sıkıya bağlı, uzay gemisi kullanmamış olsa bile en azından uçak kullanmış kişiler tercih edilecektir. Mars'a gitmek için can atan 10 bin saat F-16, Mig-29, F-18 veya Su-33 uçurma tecrübesi olan bir pilot hazır kıta kenarda beklerken, ben Mars'a gitmek istiyorum diyen ehliyet bile almamış bir lise öğrencisinin yolculuk için seçilip eğitileceğini düşünmek biraz saflık olur. Dolayısıyla, ilk birkaç insanlı Mars yolculuğunun askeri disipline bağlı pilotlar ve uçuş mühendisleri ile gerçekleştirileceğini söylememiz gerekiyor. Çünkü, ne kadar eğitim almış olursa olsun, 1 yıllık son derece tehlikeli ve uzun bir yolculuğa çıkacak kişilerin olası risk durumlarındaki yaşanmış sicil kayıtları öncelikli tercih nedeni olacaktır. Yazımızın ikinci bölümünde, iddialı bir biçimde 10-20 yıl gibi kısa bir sürede Mars'ta insanlı koloni kurmayı hedefleyen SpaceX ve MarsOne gibi özel teşebbüslerden çıkan projelerin gerçekçiliğini inceleyeceğiz. Gelecek Bilimde işbirliği içinde 3 ... NASA'nın son Mars yüzey aracı Perse..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsta-koloni-kurma-hayali-gercekci-mi-2/", "text": "Son yıllarda sıklıkla dillendirilen Mars'ta yakın gelecekte bir insan kolonisi kurma hayalinin gerçekciliğini sorguladığımız bu yazı dizimizin ilk bölümünde; devletlerin insanlı Mars yolculuklarına bakışını ve Mars yolculuğunun zorluklarını ele almaya çalışmıştık. Şu anki teknolojik düzeyimiz, Mars'a insan gönderebilme imkanını bize sunabiliyorken, geri getirme konusunda almamız gereken çok mesafe olduğu aşikar. Mars yüzeyine keşif için 2 insanı indirdiğimiz bir aracı, yüzeyden tekrar kaldırıp Mars yörüngesinde bekleyen araçla kenetlenmesini sağlayıp yeryüzüne geri getirmek bir sorun olabilir. Bu alanda Ay yolculuklarından gelen bir tecrübemiz olsa da, Mars'ın Ay kadar zayıf yerçekimine ve atmosfersiz bir ortama sahip olmadığı gerçeği önümüzde aşılması gereken bir güçlük olarak duruyor. Mars'ın kaçış hızı, yaklaşık 5 km saniyedir. Yani, Mars yüzeyinden havalanıp yerçekiminden kurtularak uzay boşluğunda yol almak isteyen bir araç, saniyede 5 km'lik, yani saatte 18 bin km'lik hıza ulaşabilmeli. Ay için bu değer, yaklaşık saatte 8.300 km idi. Yani, aracımız bunun iki katından daha yüksek bir hıza ulaşabilecek kadar güçlü roketlere sahip olmak zorunda. Bu ise bir sorun, çünkü böylesi bir hızı sağlayabilecek roket yakıtını Mars'a yanımızda götürmemiz gerekiyor. Ancak, uzay yolculuklarında taşınan her fazla yük, çok daha büyük maliyet ve daha fazla zorluk demektir. Mars'ta metan ve buz halinde su olduğunu biliyoruz. Araçlarımız için bu metan ve suyun elektrolizi ile elde edilecek hidrojeni yakıt olarak kullanmamız mümkün. Fakat, son derece çetin yüzey şartlarına sahip olan Mars'ta metan ve hidrojen elde etmek için çalışma yapmak çok güç. Aslında bu şu demek: Mars'a gönderdiğimiz kişiler yakıtı orada üretecekler ise, yanlarında ciddi bir madencilik faliyeti gösterebilecekleri ekipmanları da göndermemiz gerekli. Bu ekipmanlar arasında olmazsa olmazlar; seyahat edebilecekleri tekerlekli bir araba, yüzeyi delebilecekleri bir sondaj makinası ve çıkarılan malzemeden hidrojen yahut metan elde edebilecek mini bir fabrika modülü yer alıyor. Gerçekci düşündüğümüzde, bu ekipmanları göndersek bile Mars yolcularımızın yüzeyde çok fazla çalışması gerektiğini farkediyoruz. Çok çalışmak demek, uzun süre yüzeyde kalmak demektir. Uzun süre yüzeyde kalmak demek, yüzeyde rahat edilebilecek bir yaşam alanına ve bolca yiyeceğe sahip olma zorunluluğu beraberinde getiriyor. Oysa Ay yolculuklarında bu sorun neredeyse hiç yoktu. Yukarıda saydığımız ekipmanların hiçbiri şu anda yok. Mars şartlarında çalışacak biçimde tasarlanmış, üretilmiş ve denenmiş cihazlara sahip değiliz. Öncelikle bunları üretmemiz, kullanmamız ve güvenilirliğini ispatlamamız gerekiyor. Yani, iş çok güçlü bir roket yaptık hadi gidiyoruz ile bitmiyor. Ama bizim konumuz Mars'tan geri dönmek değil. Koloni kurmaktan ve orada kalıcı olarak yerleşmekten bahsediyoruz. Gerek SpaceX, gerekse MarsOne projelerindeki temel eksik nokta, yerleşimin nasıl olacağına dair elle tutulur bir bilgi verilmiyor oluşu. Yazı dizimizin başından beri anlattığımız gibi, insanları bir şekilde Mars'a gönderme ve gerekirse geri getirme sorununun çözümü imkanlarımız dahilinde mevcut olabiliyor. Bununla beraber, orada yerleşecek, ömür boyu Mars'ta kalacak ve ihtimalle üreyecek insanların nasıl bir ortamda, neyle hayatta kalacaklarına yönelik açıklamalar çok yetersiz düzeyde. Bilindiği gibi Mars'ın kayda değer bir manyetik alanı ve söz etmeye değer bir atmosferi yok. Yani, Mars yüzeyi Güneş'ten gelen zararlı ışınımlara ve yüklü parçacık yağmurlarına açık. Dolayısıyla barınaklar uzun dönemde dahi çok iyi koruma sağlayacak biçimde üretilmiş olmalılar. Uzun dönem derken, bir insan ömrünü kastediyoruz: 80 yıl falan. Şu anda uzay araçlarında ve istasyonlarında kullanılan kalkanlar, radyasyonu büyük oranda engelliyor. Uzay istasyonunda 1 yıl kalan astronotların parçacık yağmuru kaynaklı kanser riskleri oldukça düşük. Ancak, uzun dönemli bir koruma için yeterli değiller. Kaldı ki, uzay istasyonumuz Dünya'nın manyetik koruma kalkanı içinde yer alıyor, yani zararlı ışınımlardan zaten gezegenimizin manyetik alanınca korunuyor. Ay yolculuklarında manyetik alanımızın dışına çıktığımız için astronotların kıyafetleri ve uzay araçları radyasyona karşı olabildiğince yalıtılmıştı. Fakat bu yalıtım, yüklü parçacıkları tümden engelleyecek düzeyde değildi. Bununla beraber, Ay görevleri 10 gün gibi kısa bir dönemle sınırlı olduğundan, astronotlar için sağlık riski görece düşüktü. Mars'a yolculuk sırasında kullanılacak aracın radyasyona karşı sağlayacağı koruma, 6 aylık süre içinde kabul edilebilir düzeyde tutulabilecek kadar kısa sayılır. Ancak, içinde bir ömür geçecek olan evinizin bu korumayı onlarca yıl sağlaması gerekiyor ki, şu anda böylesi güvenli bir barınak prototipi gerek proje, gerekse imalat açısından ortaya konulmuş değil. Yani, Mars kolonistleri işte şu evlerde güvenle yaşayabilecekler diye ortaya konulan hiçbir prototip ortada yok. Böyle bir yapı proje safhasını geçip üretildikten sonra yıllarca test edilmek zorunda. Yani, şu anda ortaya konulsa ve işte bunu yaptık denilse bile, güvenilirliğini kanıtlaması için; radyasyon düzeyi ve atmosferik Mars şartlarının taklit edildiği bir ortamda yıllarca test edilmesi gerekiyor. Henüz böyle bir çalışma göremedik. Bakın, buraya kadar okudunuz ve hala ne yiyecek, ne içecek bu insanlar, nasıl gezip eğlenecek, nasıl sosyalleşecek kısmına hala gelemediğimizi farkettiniz. Evet, ikinci çözmemiz gereken sorun: Beslenme! Üzerinde en az düşünülen konu bu. Bakmayın siz Marslı filminde kendi dışkısı ile patates yetiştiren kahramanımıza. Mars'ta bir koloniyi doyuracak düzeyde tarım yapabilmekle ilgili doğru düzgün bir araştırmamız veya denemelerimiz yok. Gidin oraya yerleşin diye tek yön biletle gönderdiğimiz bu insanlara altı ayda bir kargoyla konserve gönderemeyeceğimize göre, besinlerini kendilerinin üretecekleri bir tesisin kurulup anahtar teslim kendilerine verilmesi gerektiği ortada. Peki diyelim ki 10 tane kolonistin, kişi başı günlük 1 kg'lık yiyecek ihtiyacını karşılayacak bu tarla ya da daha doğrusu sera nasıl birşey olacak? Havası, suyu, ısıtması nasıl onlarca yıl boyunca karşılanabilecek? Marslı'da olduğu gibi muşamba tente ile bu işlerin olmayacağını sanırım biliyorsunuz. O halde, oldukça büyük miktarda tarım yapılabilecek böylesi bir koloni tesisinin prototipini görmemiz gerekiyor. Tamam, 2018 yılı itibarıyla uzay istasyonunda marul yetiştirip tadına baktık. Ama elimizde olan sadece uzayda yetiştirilmiş bir marul fidesi ve bir zinya çiçeği, o kadar. Ne büyük şanssızlık ki, bizler tümüyle kendi kendine yeter kapalı bir habitat içinde yapılan tarımın yıllarca test edildiğini tecrübe kazanıldığını zannediyorken, ne SpaceX, ne de MarsOne tarafından bize böylesi bir sistemle ilgili elle tutulur hiçbir şey sunulmuyor. Bırakın bir prototip yapıyı ve tarım sistemini, henüz projeleri bile elle tutulur düzeyde değil. Bize söylemiyorlar ama, sanırız tek yön biletle gönderdikleri kolonistlere kızılhaç ve kızılay tarafından yılda bir iki kere yiyecek yardımı yapılacağını umuyorlar şimdilik. SpaceX, bize Mars'a ulaşmak ve yüzeye inmek konusunda gerçekci projeler sunar ve bununla ilgili ciddi çalışmalar yaparken, Mars'a gidecek gönüllü aramak ve bağış toplamaktan başka birşey yaptığını görmediğimiz MarsOne elle tutulur hiçbir şey ortaya koymuyor. Güzel efektlerle bezenmiş gaza getirici videolar, ikide bir yapılan ve bol bol konuşulan kongreler, reklam ve promosyon kampanyaları ile bezeli, ancak detaylarını irdelediğimizde kağıt üstünde boş lafların, bize sunulan koloni projesinin %99'unu oluşturduğunu gördüğümüz MarsOne projesi; iyice şişirilmiş bir helyum balonu kadar boş. Yıllardır toplanan bağışların nereye gittiği ve bunlarla Mars yolculuğu adına ne yapıldığı belli değil. Yasal çerçeveye ustaca uydurulmuş, ancak önünde sonunda patlayacak bir dolandırıcılık girişimi olmaktan öte izlenim vermiyor. Dolayısıyla, MarsOne projesini şimdilik geçiniz diyerek üzerini çiziyoruz. Elon Musk'ın SpaceX'i ise bize daha gerçekci çözümler sunuyor. En azından, Mars'a gidecek ven insanları yüzeye indirecek araçlarla ilgili projeler, henüz tam olarak çalışamıyor olsalar da prototipler ve projelerini gerçekleştirebilecekleri kurulmuş, işleyen tesislere sahipler. Fakat SpaceX'in de eksiği çok ama çok fazla. 20 yıla kalmaz Mars'a koloni göndermeyi vaadediyor olsalar da, bu süre içinde uzay aracını projelendirmeleri, inşa etmeleri, yörüngeye fırlatmaları, Mars yolunda insansız ve insanlı denemelerini gerçekleştirmeleri görmemiz gerekiyor. Tabii, tüm bunların yanında yüzeyde insanların yaşamasını sağlayabilecek güvenli barınak ve tarım tesisinin de çalışır prototiplerinin ortaya konulması ve uzun süreli testlerden geçip işler hale getirilmesi lazım. Peki, bir ömür boyunca kullanacakları oksijen, su, elektrik? Mars'ta su var, onunla hallederler demekte olmuyor bu işler. Bozulan Güneş panelinin yedeğini kullanıp, o bozulduktan sonra diğer yedeğini de kullanıp bozulduğunu görmek öğle vakti -20 derecelik ılık havaya sahip bir gezegende şık olmazdı. Çeşitli ve bol alternatifli çözümler üretmeden Mars'ta koloni kurmak, elinde bir matara su ile, binlerce kilometrelik Sahra Çölü'nü yaya olarak geçmeye çalışmaktan farksızdır. 20 yıl tüm bunları yapmaya, ömürlerini Mars'ta geçirecek insanları orada yaşatacak imkanları sağlamaya yeter mi? Çok büyük ihtimalle yeterli değil. Mars yüzeyine 20 yıl içinde insanlı bir yolculuk yapmamız ve insanları geri getirebilmemiz, Mars keşfi için ilk adım ve ilk tecrübe açısından en gerçekci seçenek olarak karşımızda duruyor. Kolonileşme seçeneği de, Mars'a insanlı yolculuklarda yeterli tecrübeyi kazandıktan sonra atılacak ikinci adım, oyundaki ikinci aşama olarak nitelenebilir. Bu gerçek ortadayken, sürekli dillendirilip kamuoyu önüne sürekli çıkarılan; yakın gelecekteki Mars kolonisi projeleri ve açıklamaları, birçok açıdan insanlık adına faydalı bir hareket. Bu sayede kamuoyu, Rusya, ABD, Japonya, Fransa, Çin, İngiltere ve Almanya gibi teknoloji ve maddi imkan sahibi devletler üzerinde etkili olup Mars keşfi, ya da daha doğrusu uzayın keşfi için baskı kurabiliyor. SpaceX'in Mars Aracı İçin Dev Yakıt Tankı Hazır! Büyük bilim insanı Carl Sagan, Mars..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsta-mavi-gun-batimi/", "text": "Bizler Dünya'nın görece yoğun atmosferinde mavi gökyüzünü ve kızıl gün batımını görmeye alışkınız. Fakat Mars'ın demir oksit tozlarıyla kaplı çok seyrek atmosferi, gündüz vakitlerinde gökyüzünün turuncumsu kızıl görünmesine neden olur. Bununla beraber, gün batımı ve doğumu sırasında Güneş, Mars ufkunu Dünya'da olduğunun aksine mavimsi bir parıltıyla doldurur. Bunun nedeni, normalde gökyüzünü kırmızıya boğan toz partiküllerinin kırmızı ışığı soğurup mavi ışığı saçarak, gökyüzünü maviye dönüştürmesi. Mars atmosferi çok ince olduğu için, Güneş'ten gelen ışığın atmosferde saçılması için yeterince kalın bir hava tabakasından geçemez. Bu da, toz partiküllerinin neredeyse saydam atmosferi kızıla boyamasına neden olur. Ancak, gün batımı ve doğumlarında Güneş ışığı atmosferde çok daha fazla yol almak zorunda kalır. Yani, ufuktaki Güneş'in ışığı, Dünya atmosferinde olduğuna biraz yakın miktarda, daha uzun süre yol aldığından, gökyüzü mavimsi görünür. Daha açık ifadeyle, Mars'ta gündüzleri gökyüzü kızıl, gün batımı ve doğumlarında mavidir. Dünya'nın tam tersi yani. En üstte gördüğünüz fotoğraf, Mars yüzeyindeki Opportunity uzay aracı tarafından 2010 yılında çekildi. Ayrıca Opportunity, Mars'taki günbatımını videoya da almıştı. Yazı dizimizin daha önceki iki seri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsta-toprak-kaymasi/", "text": "Dünya'da hepimiz toprak kayması veya çığ görüntülerine aşinayız ve bunu kendi başımıza gelmediği sürece olağan karşılarız. Başımıza geldiğinde ise bir felaket olur. Benzer olaylar, sistemimizde Dünya ile en yakın koşullara sahip gezegen Mars'ta da gerçekleşir. Neyse ki orada yaşayan gelişkin bir canlı yok ve felaket olarak adlandırılmıyor. Mars Keşfi Yörünge Aracı tarafından 2008 yılı başlarında alınan üstte ve altta gördüğünüz fotoğraflarda, rastlantı sonucu o an gerçekleşen bir toprak kayması görüntülenmiş. Mars'ın yüzeyinin kimi alanları karbondioksit buzuyla kaplıdır ve bu buz tıpkı Dünya'daki kar gibi yağarak katmanlar oluşturabilir. Aynı zamanda Mars yüzeyinin sadece birkaç metre altında su buzu tabakaları da yer alır. Sıcak mevsimlerde Güneş ışınlarının etkisiyle karbondioksit buzu erimeden doğrudan gaz haline geçer ve fotoğrafta görülen 700 metre yüksekliğindeki uçurumlar gibi yerlerde büyük toprak kaymaları oluşur. Tabii, Mars çok kuru olduğu için bu çığlar devasa toz bulutları yaratırlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marsta-zaman-yillar-gunler-saatler/", "text": "Gelecekte bir gün, insanlar Mars üzerinde kolonileşip yaşamaya başladığında, bugün alışık olduğumuz saat ve yıl kavramlarının orada Dünya ile eş zamanlı olarak aynen kullanılmasını bekleyemeyiz. Çünkü her iki gezegenin hem Güneş çevresinde, hem de kendi çevrelerindeki dönüş hızları farklıdır ve bu durum, ciddi sorunlara yol açar. Mars'ın Güneş çevresindeki bir turu, bizde olduğunun aksine 365 gün değil, 687 Dünya günü sürer. Yani, Bir Mars yılı neredeyse iki Dünya yılına denktir. Mars günü açısından ise, bir Mars yılı yani Mars'ın Güneş'in çevresinde dönüşü 668 gündür. Dolayısıyla Dünya'daki 365 günlük takvimi Mars'ta kullanmaya kalktığımızda, daha ilk yıl dolmadan Güneş'in gökyüzündeki konumundan mevsimlere varana kadar her şey birbirine girer. Dünya'nın kendi çevresindeki bir turuna denk gelen 24 saatlik gün kavramı da Mars'ta işlemez olur. Maalesef bir Mars günü , Dünya gününe çok yakın olsa da, 24 saat değil, 24,6 saattir. Bu da, yaklaşık her 48 günde bir, Dünya'ya göre kendi çevresinde tam bir tur eksik döndüğü anlamına gelir. Daha başka bir deyişle; Dünya'da 48 gün geçmişken, Mars'ta sadece 47 sol yaşanmıştır. Geçen zaman aynıdır, fakat ölçekler gece-gündüz döngüsüne göre oranlandığı için, iki gezegende ne saatler, ne günler, ne de yıllar birbirini tutmaz. Dünya ile bağları korumak adına Dünya saat kavramının kullanılması Mars'ta yaşayanlar için ciddi bir sorun demektir. Günlerinizin şaşacak olması yetmezmiş gibi, Mars'ın mevsimsel döngülerini de bu zaman ölçeğiyle belirleyemezsiniz. Çünkü Mars'ta da döngüsel mevsimler yaşanmaktadır ve gezegendeki toz fırtınaları öncelikle bu döngünün düzenli bir parçasıdır. Dolayısıyla, hayati önemi olan mevsim değişikliklerini belirlemek için bir Mars saati ve takviminin belirlenmesi zorunludur. Yani, Dünya ile eş zamanlı olarak aynı takvim ve saat sistemini Mars'ta kullanamayız. Bu da demek oluyor ki, gelecekte Mars sakinleri farklı bir takvim ve saat sistemi kullanacaklar. Yahut, her iki gezegen için sorun yaratmayacak, gece-gündüz ve mevsim döngülerinden bağımsız yeni bir zaman ölçüm sistemi geliştireceğiz. Şu anda stres çarkı çılgınlığının s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marstaki-fosil-agac-govdesi/", "text": "Evet, gün geçmiyor ki Mars'ta yaşam izine dair yeni bir bulgu ortaya atılıp, basın ve sosyal medyada konu edilmesin. Bu kez fosilleşip taşlaşmış bir ağaç gövdesi bulunduğu yazılıp çiziliyor. Curiosity uzay aracının gönderdiği görüntülerin çoğu, bildiğiniz gibi NASA tarafından halka açık biçimde yayınlanıyor. Özellikle amatör astronomlar, yayınlanan bu fotoğrafları inceleyip yeni keşiflerde bulunabiliyorlar. Ancak, aynı fotoğrafları komplo teorisyenleri de incelemeyi ve ortaya uçuk fikirler atmayı ihmal etmiyorlar. Daha önce de Mars'ta uzaylıya ait bir fotoğraf bulunduğu ortaya atılmıştı ve biz de bunu bu yazımızda işlemiştik. Yine, öncesinde şu yazımızda işlediğimiz havada süzülen kaşık ve burada anlattığımız üçüz kuleler de komplocuların mars fotoğraflarından ortaya attığı iddialar arasında yer almıştı. Şimdi ise, gelen fotoğralardan birinde fosilleşmiş ağaç kütüğü bulunduğu iddia ediliyor. Yukarıda gördüğünüz fotoğraf, Cruosity'nin 1647'nci Mars gününde çekip Dünya'ya yolladığı bir görüntü. Kayalık bir alana ait görüntünün sol tarafında dikey bir taş görülebiliyor. İşte, kütük olarak lanse edilen yapı bu. Rüzgar aşındırması ile şekillenen bu alana ait fotoğraftan yola çıkılan iddia ile ilgili şuradan izleyebileceğiniz bir video hazırlamışlar. Tabii, bol bol bilgisayar efekti ile süslemekten de çekinmemişler. Daha önce, optik ilüzyon kavramını sizlere anlatmaya çalışmıştık. İnsan zihni, gördüğü objeleri tanıdığı bir şeye benzetmeye meyillidir. O nedenle bulutlarda insan yüzü, hayvan silüetleri görebiliyoruz. Daha detaylı bilgi için buraya tıklayarak ilgili yazımızı okuyabilirsiniz. Bu optik ilüzyonlar, komplo teorisyenlerinin sıklıkla yeni savlar ortaya atarak pirim yapmak için kullandığı şeyler haline dönüştü. Özellikle ilgili ilüzyonun üzerinde bilgisayarda oynayarak, yaptıkları benzetimleri daha gerçekçi hale getirmeye çalışıyorlar ve bu da insanların kendilerine daha rahat kanmasını sağlıyor. Burada o taşın niçin dik konumda yer aldığı da sorgulanabilir. Ancak, çoğunuz bilirsiniz ki, rüzgar aşındırması kayaları aşındırıp bu tarz şekiller oluşturabiliyor. Aşağıdaki peri bacaları da aynı biçimde Dünya üzerindeki rüzgar aşındırmasının bir ürünü. Ama, kimse kalkıp bunların uzaylılara ait yapılar veya başka şeyler olduğunu iddia etmiyor. Çünkü, görünen köy klavuz istemez. Basın kurumları da hit alıp para kazanabilmek için bu komplo savlarının üzerine atlıyor. Örneğin bu ağaç gövdesi uydurmasına ingiliz Daily Mail gazetesi hemen atlamış. Telegraph gazetesi ise, yine daha öncesinde Mars yörünge araçlarının gönderdiği görüntülerdeki ışık gölge oyunlarını ormanlık arazi diye yayınlamıştı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marstaki-kuleler/", "text": "Bir süredir komplo teorisi ve ufolarla ilgili sitelerin gündemine Mars'ta görülen kule şekilli yapılar oturmuş durumda. 5km yüksekliğinde olduğu iddia edilen bu yapılar üzerinden yine dünya dışı uygarlıkların varlığı anlatılıyor. Bilinmeyenin ilgi çekiciliğine kapılan bir çok insan da heyecanla bu yazılanları okuyor. Haber siteleri içinse böyle konular reyting bakımından adeta bir altın madeni görevi gördüğü için, haberin gerçek olup olmadığının bir önemi kalmıyor. Bir popüler bilim sitesi olarak bizim böyle bir bakış açısını kabul etmemiz elbette imkansız. Olaya bilimsel bir açıdan yaklaşmamız gerekiyor. Bu mars kuleleri ilk olarak Mundodesconocido adlı bir YouTube kanalında dile getirilmiş. Mars'ta çekilen gps görüntülerine göz atarken Terra Meridiani adlı bölgede 3 adet kule benzeri yapı dikkatlerini çekmiş ve bunu hemen akıllı bir varlığın yaptığına yormuşlar. Yukarıdaki görüntü, gps görüntüsünün kendisi değil bilgisayar ortamında oluşturulan 3 boyutlu bir model. Bunun üzerinden ufo siteleri hayalgüçlerini kullanarak inanılmaz yorumlar getiriyorlar. Mars'ın böyle yapılarla dolu olduğunu, orada akıllı yaşam formlarının -bir uygarlığın- olduğunu ileri sürüyorlar. Fakat uzay araçları Mars'ın yörüngesinde ve yüzeyinde olan NASA'daki bilim insanları böyle yapılar görmediklerini belirtmekteler. Ufocuların bu tarz buluşları aslında pareidolia denen; insan beyninin yanılgıya düşmesiyle olan sanrı benzeri bir olgudan kaynaklanıyor. Oldukça bulanık, net olarak görülemeyen ve ne olduğu bilinemeyen şeylerin, beynimiz tarafından bildiğimiz şeylere benzetilmesinin bir sonucu aslında. Zamanında teknolojinin yetmemesi nedeniyle Viking 1'in düşük çözünürlükte çektiği bir fotoğraftan Mars'ta insan yüzü olduğu, dolayısıyla orada bir uygarlık olduğu ve NASA'nın bunu gizlediği ileri sürülmüştü. Viking 1 projesinden bilim insanı Harold Masursky ise daha önceki bir saçmalığa da gönderme yaparak mars kanallarını yapan kişinin yüzünü anıt yapmışlar demişti. Daha iyi görüntüler elde etme imkanına eriştiğimizde, o bölgenin alelade bir Mars tepesi olduğunu görüyoruz. Oysa gerçekte yapay bir kule yerine Mersenius E adlı büyük bir kraterin yanındaki ufak bir kratere bakmaktayız. Ay haritasındaki bazı görüntüler 1990'larda Clementine görevinde çekilen fotoğraflardan oluşmakta. Lunar Reconnaissance Orbiter ile çekilen yeni fotoğraflara baktığımızda aynı Mars'taki yüz gibi, ufocuların düşük çözünürlük ve teknik yetersizliğin yardımıyla yine hayalgüçlerini kullandıklarını görüyoruz. Mars'taki kule yapılarına dönersek, Mars Global Surveyor ve Mars Odyssey görevlerinde yıllar önce çekilen fotolara bakarak ufocular benzer şekilde hayalgüçlerini kullanıp bu tahminleri yapıyorlar. Yabancı ufo sitelerindeki 3 mil yani 5km yükseklikteki kuleler, bizim basına haberi taşıyan kişi insaflı davrandığı için 1,5km düzeyine inmiş. Ufologlar ise kuleleri çizmekle kalmayıp şehirler bile çizmeye başlamışlar. Her zamanki gibi NASA'nın bunları bildiğini ve halktan sakladığını, ABD'nin uzaylı teknolojisini sadece kendisine saklamak istediğini öne sürüyorlar. Olayın aslı ise 1999'da çekilmiş düşük çözünürlüklü fotoğrafın hayalgücü ile yorumlanmasından başka bir şey değil. 51. Bölgeye Giren Türk Bilim İnsanı, Gizli Üssü Anlatıyor. Madem Mars ve Venüs de Güneş'in yaş..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/marstaki-suyu-incelemek-hukuken-yasak-mi/", "text": "Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi 28 Eylül 2015'te Mars'ta donmuş suyun dışında, en azından yaz aylarında görülen tuzlu su akıntıları bulduklarını açıkladı. NASA, Idaho Üniversitesi'nden davet ettiği bilim insanları ile Curiosity'nin uzaya gönderilmeden önce temizlendiği özel bezlerden mikroskobik örnekler topladı. Bu kaçak yolcular büyük bir olasılıkla ya Mars'ta başlayacak yeni bir hayatın öncüsü ya da mevcut olan hayat ile melezlenecek öncü Dünyalılar olacaktı. 2014 yılında Amerikan Mikrobiyoloji Topluluğu tarafından düzenlenen bir panelde bu olasılık ele alındı ve bulguları bilim dünyası ile paylaşıldı. Curiosty aracı, son derece steril koşullar altında üretilmiş olmasına rağmen, üzerinde hala Dünya kaynaklı organizmalar barındırıyor. Su kaynakları yakınına yaklaşılmasının hukuken yasak olduğu iddiaları, yasal dayanakları 1967 yılında imza edilen ve Kozmik Anafor'da defalarca işlediğimiz DIŞ UZAY ANTLAŞMASI hükümlerine dayanıyor. www.unlockthelaw.co.uk adlı sitenin haberine göre, Curiosity'nin açıklanan suya yaklaşık 50 kilometre uzakta olduğu, ama 1967 yılında imzalanan Dış Uzay Antlaşmasına göre su kaynağının yanına yaklaşmasının yasak olduğu belirtiliyor. Anlaşmanın tarafı olan ülkelerin bir su kaynağı yakınına Dünya'dan beraberinde getirmesi muhtemel mikroskobik yaşam örnekleri yüzünden robot ya da insanlı görev düzenlemesinin yasak olduğu iddia ediliyor. NASA'nın da şu an için Curiosity adlı robotu hijyenik hale getiremeyeceği ve bu sebeple Mars'taki suyu araştırabilmemiz için 2030 yılına planlanan İnsanlı Mars Uçuşunu beklememiz gerektiği de ifade ediliyor. Haberin linki. Benzer bir haber thescienceexplorer.com adlı sitede de yer aldı. Bu sitenin haberinde ise, Uzay Araştırmaları Komitesi'nin uzay araçlarını zorunlu kıldığı bir sterilizasyon prosedürü olduğunu, Curiosity açısından şu aşamada bu prosedürün işlemesinin mümkün olmadığını ve 1967 yılında imza edilen Dış Uzay Anlaşması'nın yasağına tabi olduğunu, belki gelecekte icra edilecek bir görevde Mars'a gönderilecek yeni bir aracın beraberinde 3D yazıcı taşıyacağı ve su kaynağına bu yazıcıdan çıkacak temiz bir aracın araştırma amaçlı gönderilebileceği yer aldı. Haberin linki. Öncelikle 1967 yılında imza edilen Dış Uzay Antlaşmasının orijinal tam metnini okuduğumuzda haber sitelerinin iddia ettiği su kaynağına yaklaşma yasağı antlaşmada yer almamaktadır. Önceki yazılarımızda belirttiğimiz üzere yörüngede, Ay'da ya da farklı bir gök cisminde yapılacak araştırmaların ve keşiflerin, insanlığın yararına olması gibi evrensel ilkeler ışığında belirlenmiş genel hükümler yer almaktadır. İddia edildiği gibi uzayda su kaynaklarına özgülenmiş bir hüküm, anlaşmanın 27. maddesi arasında bulunmamaktadır. İkinci iddia ise Uzay Araştırmaları Komitesi COSPAR'ın hijyen prosedürünün bağlayıcılığı mevzuudur. COSPAR niteliği gereği uluslararası bir sivil toplum kuruluşudur. Kurulduğu 1958'den beri 40 kez genel kurulu toplanmış ve uzay araştırmaları hususunda TAVSİYE KARARLARI vermiştir. 41. Toplantısı 2016'da İstanbul'da gerçekleşecek olan Uzay Araştırmaları Komitesi COSPAR'ın kararlarının, ne NASA'yı ne de başka bir ülkenin hükümetini hukuken bağlayıcılık gücü yoktur. Bu açıklamalar ışığında, yine önemli bir bilimsel açıklamanın ardından başlayan asparagas haberlerden uzay hukukunun da nasibini alabileceğini ve bu tür muğlak kaynaklara dayanan iddialar içeren haberlere karşı şüpheci ve uyanık olmamız gerektiğini bir kez daha anlıyoruz. Özetle, Mars'taki suyun yanına bir uzay aracının veya insanın gönderilmesi ve incelenmesi konusunda hiçbir hukuki sakınca bulunmuyor. Peki Curiosity niçin bu suyun yanına gidip incelemiyor? Birincisi, araç suya çok uzakta, ikincisi yakınına ulaşabilse bile, suyun bulunduğu yüksek yamaçları tırmanabilecek kapasitede değil. Yani, istesek de Curiosity'i kullanarak keşfedilen suyu inceleyemeyiz. Ay Milyarlarca Yıl Önceki Kadar Yakın Olsaydı... Bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce... Uzaya duyulan ilgi 21. yüzyılın tek... Daha önce, düşen bir uzay aracı siz..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/matematik-ile-evrenin-yasalarini-bulmak-1/", "text": "Çoğumuz geçmişte bilim dünyasına iz bırakmış insanların hayat hikayeleri okurken içimizden geçirmiştir, ''Nasıl oluyor da bu insanlar bu yasaları keşfetmişlerdir'' diye. Oysa lise düzeyi matematik ile evrenin yasalarını keşfetmek kolay ve mümkün. Basınç, hacim ve sıcaklık bir değişkendir. Bu değişkenlerin birbiriyle nasıl etkileştiğini gözlemleyerek yasalara ulaşırız. Fiziksel yasalar bu değişkenlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Fiziksel değişkenlerin kendine ait boyutu vardır. Ölçülebilen herşeyin boyutu vardır. Bu boyutu uzay-zaman boyutu ile karıştırmamak gerek zira bu ikisi farklı şeylerdir. Çevremizdeki nesnelere baktığımızda fiziksel nicelikleri ölçebildiğimiz birkaç araç gereç zaten mevcuttur. Zamanı ölçmek için bir saat, uzaklığı ölçmek için bir cetvel gibi. Bu nesneler üzerlerindeki birimler sayesinde fiziksel niceliklere anlam kazandırır. Binanın yüksekliği yada atomun çapı dediğimizde bunları ortak noktada birleştiren şey yüksekliğin ve çapın bir uzunluk boyutunu içermesidir. Dışarıdan müdahale olmadıkça binanın yüksekliği yada atomun çapı evrenin her yerinde aynı olacaktır. Şimdi gelelim olayın en can alıcı kısmına. Basit bir boyutsal analiz yaparak evrenin sırlarını çözmek mümkün müdür? Cevap hem evet hem hayır. Boyutsal analiz yaparak kuantum alan kuramından bir denklemin sağlamasını yapabilirsiniz ancak o denklemi boyutsal analizden türetmek imkansızdır. Öbür yandan klasik mekanikten basit yasaları türetmeniz mümkündür. Boyutsal analiz sayesinde artık ezberlediğiniz formülleri sağlamasını yapmanızda mümkün. Şimdi ki vereceğim örnekle sarkacın perdiyodunu Newton'un ikinci yasasını filan kullanmadan bulacağız. Şöyle bir senaryo ile karşılaştık ve sarkacın periyodunu bulmak istiyoruz. Elimizde bir cetvel ve kronometre var. İlk once periyodun ne ile değişebileceğini varsayalım. Tahminen birçoğunuzun aklına kütle geldi. İkinci olarak uzunluk ve kozmik anaforun sıkı takipçisi iseniz kütle çekimsel ivme. burada a,b,c ve d yi bulmak. Birşey farkettiniz mi? Sol tarafta hiç yok. O zaman a=0. Sarkacın periyodu kütle ile değişmiyor! O halde denklemimiz şu hali aldı. Solda L yok, sağda ise var. Bu eşitliği şu şekilde yazabiliriz. İşte bu kadar şimdilik periyodun neye bağlı olduğunu bulduk. Ama birşey eksik. Bu terimin önünde bir katsayı var mı, yok mu bilmiyoruz. Katsayıların boyutu 1 olduğundan emin olamıyoruz. Bunu bulmanın tek yolu var. O da deney yapmak. Bir sonraki yazımızda buradaki kaysayıyı bulacağız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mavi-ay-nedir-ay-mavi-mi-gorunecek/", "text": "Basında son günlerde 31 Ekim 2020 Cumartesi (bir önceki 31 Ocak 2018 idi) günü, çok nadir görülen mavi Ay olgusunun gerçekleşeceği yazılıp çiziliyor. Çok sayıda insan da, Ay'ı mavi göreceğiz beklentisi ile o günü bekliyor. Ancak biz, Mavi Ay kavramı üzerinden gidelim: Bizim kültürde mavi Ay nedir dediğiniz zaman özgün adı moonlighting olan ama dilimize Mavi Ay diye çevrilen 1985'li yıllarda ülkemizde gösterilen, başrollerde Cybill Shepherd ve Bruce Willis'in yer aldığı meşhur dizi gelir aklımıza. Batı kültüründe ise Mavi Ay kavramı tamamen farklıdır. Eğer bir mevsimde dört dolunay oluyorsa, üçüncüsüne Mavi Ay diyorlar. Biliyorsunuz her yıl 12 dolunay evresi vardır ve yaklaşık her ayda bir kez meydana gelir. O zaman her mevsime üç dolunay düşer. Ay'ın iki dolunay evresi arasında geçen zamana gökbilimde kavuşum dönemi denir. Bir yıl içinde belirli değerler arasında değişen bu dönemin ortalama değeri 29.53 gündür. Bu değeri 12 ile çarpıp 365'den çıkarırsak yaklaşık 11 gün kaldığını görürüz. Bu kalan günleri topladığımızda yaklaşık 2.7 yılda bir (19 yılda 7 kez) fazladan dolunay olur. Kullandığımız takvimde aylar 30 veya 31 çekiyor. Kavuşum dönemi bundan daha küçük (29.5 gün) olduğu için, yıl içinde eğer varsa 13. dolunayın bu 30 ve 31 çeken aylardan birinin içine düşeceği açıktır. İşte o ayda meydana gelen ikinci dolunaya Mavi Ay diyorlar. Bu bir ayda iki dolunay olayını, yakın tarihlerde en son 2016 Temmuz ve 2018 Ocak ayları içinde yaşamıştık. Yaklaşık iki yıllık aradan sonra bu yıl, 2020 Ekim ayı içinde ikinci kez dolunay yaşıyoruz ve bu durum batı kültüründe Mavi Ay olarak adlandırılıyor. Tabi bizim kültürümüzde böyle bir şey olmadığı için, ülkemizdeki insanlar Ay'ı mavi görecekleri algısına kapılıyorlar. Yoksa, Ay'ı yine her zamanki aynı renginde göreceksiniz. Ama gerçekten görece yakın sayılabilecek tarihte Ay gerçekten de mavi görünmüştür. Sebebi ise bir doğal felaketle ilgili: 1883 yılında Endonezya'da Krakatoa yanardağı lav püskürtmeye başladı. Lavlar ile birlikte bol miktarda tozu da atmosferin üst katmanlarına gönderdi. Bu tozların içinde belirli boyutta olanlar kırmızı ışığı saçıyordu ve geriye sadece kalan renkteki ışınlar geçiyordu. Dolayısıyla bulutların arkasında beyaz ışığı ile parlayan Ay yerdekilere bazen mavi, bazen de yeşil gözüküyordu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/maxwell-denklemlerinin-zorlastirilarak-basitlestirilmesi/", "text": "Bu yazı boyunca Maxwell denklemlerini homojen ve homojen olmayan ortamlarda basitleştireceğiz. Öncelikle bilinmesi gereken tabii ki de bu Maxwell denklemlerinin neler olduğu. Bu denklemler vektör calculus'ünden bildiğimiz curl ve divergence operatörleri ile ifade edilir. Maxwell denklemlerinin astrofizikteki kullanım alanlarını görmek için bu yazımızı okumalısınız. Yazının en başında curl ve divergence terimlerini tanıtmış olsak da yukarıda ki ilk denklemde skalar potansiyele uygulanan operatör gradient operatörüdür ve divergence ile karıştırılmamalıdır. En basitinden açıklamak gerekirse, divergence ve curl operatörleri skalar potansiyele uygulanmaz. Aynı şekilde gradient operatörü de vektör potansiyele uygulanamaz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mayak-uydusu/", "text": "Mayak isimli bu uyduyu Rusya'da uzay mühendisleri, meraklı insanlar ve Moskova Üniversitesi'nin Mekanik Mühendisliği öğrencileri beraber hazırlıyor. Görevi ilginç olduğu için sizleri bilgilendireyim istedim. Aslında bir küp uydunun farklı bir modeli; bu bir standart, 10 cm boyutunda bir küp düşünebilirsiniz. Üç tane küp yan yana getirilerek üç birimlisi yapılıyor ve o zaman yaklaşık 30 cm boyunda bir uydu oluyor. Genellikle 3USat diye isimlendiriliyor. Bu uydunun maliyetini meraklı insanlar ve şirketler karşılıyor. Toplam maliyeti yaklaşık 20 bin dolar yöresinde. İnternetten 216 tane sponsor bulmuşlar. Bu yazın başlangıcında Rus Uzay Ajansı da fırlatmayı üstlenmiş. Uzaya yerleştiğinde ilk küpten çıkacak yük, bir ucundan uyduya bağlı olacak şekilde uzaya bırakılacak. Bu yük açılacak ve toplam alanı 16 metre kare olan bir piramit olacak. Bu çarşafın yapısını saç telinden 20 kez daha ince olan polimer filmden yapmışlar. Yörüngesi özel, Güneş'e eş zamanlı bir yörünge. Bu tür yörüngeye yerleştirilen uydular yeryüzünün her noktasından aynı yerel Güneş zamanında geçer. Dolayısıyla her gün geceleyin aynı saatte üstümüzden geçecek bu uydu gökyüzünün en parlak yıldızı olacak. Bir anlamda uzayı kirletecek ama gökyüzünde bizim de parlak bir yıldızımız olsun demişler herhalde. Yine de Mayak uydusu amaçsız değil, daha ileriki yıllarda geliştirilecek bir sistem için test niteliği de taşıyor. Uydunun açılır yapısı, uzay araçlarının Dünya'ya dönüşü sırasında atmosferde frenleme yaparak yavaşlaması ve güvenli bir iniş gerçekleştirmesi düşüncesinin ürünü. Eğer bu yapı işe yararsa, uzay araçları için oldukça tehlikeli olan Dünya'ya dönüş aşaması daha güvenli bir hale gelebilecek. Kurucusu olduğum Tamsat derneği de bugüne kadar bu türden iki uydu yaptı. Birincisinde İTÜ Uçak ve Uzay mühendisliği ile TÜRKSAT vardı. İkincisinde çok daha fazla ortakları var. 2013 yılında fırlatılan birincisinin adı TURKSAT 3USAT iken bu yaz fırlatılacak ikincisinin adı UBAKUSAT. Genel olarak uydu kullanan Türk telsiz ve radyo amatörleri için yapıldı. Önemli olan uydu yapımında gerekli teknolojileri öğrenmek ve uygulamak, yükü o kadar önemsemiyoruz. İleride bu 3U'luk uydunun içine belki bir teleskop da koyabiliriz, teknoloji gelişiyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/meade-polaris-80eq/", "text": "Kaliteli ve yüksek yakınlaştırma oranına sahip bir teleskop olan Meade Polaris 80EQ, gençler ve yetişkinler için başlangıç seviyesi olarak fiyat/performans açısından en hesaplı teleskoptur. 80 mm'lik mercek çapına sahip yüksek ışık toplama yeteneğine sahip bu teleskop ile; Ay'ın kraterlerini görebilir, Satürn, Jüpiter gibi gezegenleri inceleyebilir, parlak bulutsular ve yeryüzü gözlemleri yapabilirsiniz. Büyütme oranını değiştirebileceğiniz 3 adet göz merceği ile birlikte gelen teleskop, lazer bulucu dürbünü ve ekvatoryal kundağı sayesinde gökcisimlerini kolayca bulup gözlem yapma imkanı sağlıyor. Ayrıca, beraberinde gelen DVD ile, binlerce gök cismi hakkında bilgi alabilirsiniz. Satın almak ya da danışmak için aşağıdaki formu kullanabilir, veya mail adresi üzerinden bağlantı kurabilir, bilgi alabilirsiniz. Kozmik Anafor Gökbilim Dükkanı'nda yer alan tüm ürünler, Türkiye resmi distribütörü Astromed'in 2 yıl garantisi altındadır. Evet, şu çok konuşulan gizemli rady... Yeni başlayan biri: Abi benim uzayd..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/merkur-gezegeni-ozellikleri/", "text": "Merkür gezegenini 5 kelimeyle özetlememiz istenseydi; küçük, yoğun, sıcak, garip ve de gizemli dememiz çok yerinde olurdu sanırız. Peki neden mi bu 5 özellik? Buyrun beraber inceleyelim. Çıplak gözle Güneş'e ya da genel olarak parlak bir ışığa doğru bakmanın gözlerimiz için sakıncalı olduğunu hepimiz biliriz. Zaten istesek de uzun süre bakamayız, gözlerimiz yanar ve refleks olarak başımızı çeviririz. Işık kaynağının yakınında bir nesne varsa, onu da bir gölgeden öte fark edemeyiz. İşte Merkür'e bakmak da bundan çok farklı değildir. Güneş'e olan yakınlığı ve de küçücük olması nedeniyle Merkür, uzun yıllar hakkında en az bilgiye sahip olduğumuz gezegenler arasında yer aldı. Peki Merkür'ü incelemek neden bu kadar zor? Her şeyden önce Merkür oldukça küçük. O kadar küçük ki, Güneş Sistemi'nde gezegen olmayan ve Merkür'den büyük olan 2 üye var: Jüpiter'in ve Güneş Sistemi'nin en büyük uydusu Ganymede ve Satürn'ün en büyük uydusu Titan. Burada büyüklükten kastımız, hacimsel yani çap büyüklüğü. Kütle olarak ise, çok daha fazla yoğun olduğu için Merkür, bu ikisinden daha büyük kütleye sahip. Aslında Merkür'e verilen kaya gezegen tanımı biraz kafa karıştırıcı olabilir. Gezegenin, %70'lik kısmı metallerden oluşur. Merkür'ün, Dünya'dan sonra en yoğun Güneş Sistemi objesi olmasının ana sebebi budur. Hatta, kütle çekiminin neden olduğu sıkıştırma etkisi hariç tutulabilseydi, Merkür, Dünya'dan daha yoğun olurdu. Dünya, sahip olduğu kütle ve haliyle kütle çekim dolayısıyla daha yoğun bir çekirdeğe sahiptir. Bu da yoğunluğunu arttırır. Merkür'de bu etki çok daha düşüktür. Çekirdeği saran ortalama 600 km kalınlığında, silikadan oluşan manto tabakası bulunur. Mantonun üzerinde de ortalama 35 km kalınlığında, büyük oranda sülfür içeren kabuk bulunur. Merkür'ün kabuğunun içeriğini net olarak anlayabilmek için 2018 yılında fırlatılan ve 2025 yılında Merkür'ün yörüngesine girmesi planlanan, Japon ve Avrupa Uzay ajanslarının ortak projesi BepiColombo uzay aracının göndereceği bilgileri beklememiz gerekiyor. Merkür'ün yörüngesi, Güneş etrafında enteresan bir elips çizer. Merkür, Güneş'e en yakın anında Güneş'ten 46 milyon km uzakta yer alırken, bu mesafe en uzak anında 70 milyon km'ye çıkar (Ortalama 58 milyon km). Tüm gezegenlerin yörüngeleri eliptiktir ama diğer gezegen yörüngeleri Merkür kadar şaşma göstermez. Merkür'ün Güneş etrafındaki bu seyahati 88 Dünya günü sürer. Uzun yıllar, bilim insanları gezegenin kendi ekseni etrafındaki dönüşünün de kütle çekim kilidi nedeniyle 88 gün olacağını düşünmüşlerdi. Ancak, 1965 yılında Merkür'ün kendi ekseni etrafındaki dönüşünün 59 Dünya günü olduğu hesaplanabildi. Fakat dikkat, 1 Merkür gününün 59 Dünya günü olduğunu söyleyemeyiz. Nasıl yani, kendi ekseni etrafında 59 Dünya gününde dönüyorsa, 1 Merkür gününün, 59 Dünya günü olması gerekmez mi? diye haykırışları duyabiliyorum. İş tam olarak o kadar basit değil. Hadi gelin biraz beyin yakalım. Çok ciddi bir rakamsal rastlantı gibi dursa da, demek ki Güneş'in kütle çekim kuvveti Merkür'ü ancak bu kadar kilitleyebilmiş. Merkür'ümüzü Güneş etrafında döndürmeye başlayalım. Kendimizi de Güneş'e bakan yüze yerleştirelim. 0. Dünya Günü Güneş tam karşımızda. 29. Dünya Günü Merkür kendi ekseni etrafında yarım tur attı. Bulunduğumuz yerde gece olması lazım ama değil. Güneş etrafında da 1/3 tur attık. Hala bir miktar Güneş'e dönüğüz. 59. Dünya Günü Kendi eksenimizde 1 tam turu tamamladık. Tekrar sabah olmasını beklerdik ama değil. Çünkü Güneş etrafında da 2/3 tur attık. Hala tam olarak Güneş'e sırtımız dönük değil. 176. Dünya Günü Güneş bize göre ilk konumuna gelmiş ve 1 Merkür günü tamamlanmış olacak. Enteresan ama o kadar da zor değilmiş değil mi? Yani 1 Merkür günü, 2 Merkür yılı sürüyormuş. Bir Merkür günü ile ilgili biraz daha bilgi için, bu linkteki yazımızı okuyabilirsiniz. Enteresanlıklar bununla da bitmiyor. Merkür'de tüm yıl boyunca Güneş'i gözlemleme imkanımız olsaydı, çok daha enteresan şeyler görebilirdik. Şöyle ki, Merkür'ün kendi ekseni etrafındaki hızı sabitken, Güneş etrafındaki dönme hızı eliptik yörüngesinden ötürü sürekli değişir. Merkür Güneş'e en uzak noktasındayken Güneş'in doğduğunu düşünelim: Bir süre Güneş gökyüzünde batıya doğru yükselecektir. Başka ne beklenebilirdi ki zaten? Güneş etrafındaki hızımız sabit olmadığı için yörünge elipsinin üzerinde en dar noktaya doğru gittikçe yörüngesel hızımız artacak, ancak kendi eksinimiz etrafındaki hızımız sabit olduğundan Güneş'in gökyüzündeki yükselişi önce yavaşlayacak, bir an duracak, Güneş'e yakın konuma doğru hareket ettikçe Güneş gökyüzünde ters yönde, doğuya doğru ilerleyecek. Yeniden Güneş'ten uzaklaşmaya başlayınca da ters yöne hareket yavaşlayacak, duracak ve yeniden batıya doğru hareket etmeye başlayacak. Bunun başlıca nedeni, Merkür'ün Güneş'e en yakın konumundayken, kendi ekseni etrafındaki hareketinden daha hızlı Güneş etrafında dönmesidir. Nasa'nın Ay'daki su keşfiyle ilgili yazımızı hatırlayanlar hemen neden bahsettiğimizi yakaladılar bile. Evet, Ay'dakine benzer şekilde, Merkür'ün bile kutuplarındaki kraterlerinde yani asla Güneş ışığının düşmediği yerlerde su buzu olduğu tespit edilmiştir. Tabii, Merkür sahip olduğu bu suyu, eksen eğikliğinin 0 dereceye yakın olmasına borçlu. Aksi halde Güneş ışığı buralara da ulaşıp, tüm suyu buharlaştırırdı. Bütün bu anlattıklarımıza rağmen, Merkür hala hakkında çok az şey bilinen gezegenler arasında yer alır. Bunun temel nedeni Merkür'ün sahip olduğu açısal hızın büyüklüğü ve Güneş'e yakınlığı nedeniyle uzay araçları tarafından ulaşılması en zor gezegen olmasıdır. Güneş sisteminin dışına çıkmak, Merkür'e gitmekten daha az yakıt gerektirir. Evrenin keşfinde çığır açan, milyarlarca km öteden galaksiler keşfeden Hubble uzay teleskobu ile Merkür'ün tek resmi dahi çekilmemiştir. Güneş'e o derece yakın bir cisimden resim almanın, teleskobun lenslerini bozacağından endişelenilmiştir. Günümüze kadar sadece 2 uzay aracı Merkür'ü inceleyebilmiştir. Bunlardan ilki 1974 1975 yıllarında görev yapan Mariner 10 ve diğeri de 2004'te fırlatılıp, 2011'de yörüngeye giren Messenger. Tam 7 yıl boyunca, Messenger Güneş etrafında defalarca tur atmış, Dünya, Venüs ve Merkür'e yakın geçişler yaparak, milyarlarca km yol aldıktan sonra 2011'de yörüngeye girmiş ve 4 yıl görev yapmıştır. Şimdi ise Japon Uzay Ajansı JAXA ve Avrupa Uzay Ajansı ESA'nın beraber yürüttüğü proje ile Merkür'e ulaşacak BepiColombo uzay aracı ve taşıdığı uydulardan gelecek bilgiler bekleniyor. Bu proje ile Merkür'ün yüzey bileşenleri, kabuk yapısı, atmosferi ve manyetik alanı hakkında daha detaylı bilgiler edinilmeye çalışılacak. BepiColombo adını, Mariner 10 uzay aracının kütle çekim sapanı yöntemini kullanması fikrini ilk öne süren kişi olan İtalyan bilim insanı Giuseppe Bepi Colombo'dan almıştır. Mariner 10 bu sayede, Merkür'e daha az yakıt harcayarak ulaşıp, 1 yerine 3 yakın geçiş yapmış ve böylece daha çok veri gönderebilmiştir. - Merkür isminin, hızlı hareketinden ötürü, Romalıların inanışındaki haberci tanrısından geldiğini çok kişi bilir. Merkür'ün keşfinde büyük rol oynayan Messenger uydusunun adı ise MErcury Surface, Space ENvironment, GEochemistry, and Ranging kelimelerinin kısaltmasından oluşur. Ne büyük rastlantı değil mi? - Merkür'ün isimlendirilen 400'ün üzerindeki kraterinden 3'ünün adı; - Sinan , - Berkel ve - Rumi 'dir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/merkurde-farkli-bir-gun/", "text": "Güneş'e en yakın gezegenimiz olan Merkür'ün ilginç özellikleri bulunuyor. Bunlardan birisi bir Merkür gününün süresi. Merkür kendi etrafındaki dönüşünü 57 Dünya gününde tamamlıyor, bu oldukça uzun bir süre. Aynı zamanda Güneş etrafındaki dolanmasını da 88 Dünya gününde tamamlıyor. Sayılar bizim için oldukça tuhaf, fakat tuhaflık burada bitmiyor. Öncelikle Dünya ile karşılaştıralım. Merkür'de 2 kez Güneş çevresinde dolanma hareketi, 3 kez kendi çevresinde dönme hareketine eşittir. Bunun Yer için geçerli olduğunu farz edecek olursak, 365 gün süren dolanma süresinin yanında kendi etrafındaki dönüşünün de 240 gün sürmesi demek. Yani şu ankinden (24 saat) tam 240 kat daha fazla uzun bir zaman. Merkür'ün bu hareketinin ilginç bir sonucu var, ilk başta dikkatimizi çekmiyor. Çünkü Yer'in dönme hızı dolanma hızına göre oldukça büyük olduğundan bu olay fazla hissedilmez. Bu sebeple biz bir günün tanımını Yer'in kendi etrafındaki bir tam turu olarak tanımlarız, lakin bu öyle değildir. Bir tam tur attığınızda yörüngeniz üzerinde de bir miktar ilerlersiniz. Dolayısıyla bu tam bir turun sonucunda bakış doğrultunuz Güneş'e bakmaz (2). Tekrar Güneş'i görebilmek için bir miktar daha dönmesi gerekir (3). Yer'in dönme hareketi dolanma hareketine göre çok hızlı olduğundan bu hissedilebilir bir fark yaratmaz. Lakin Merkür'de durum çok daha farklı. Merkür'de bir gün geçmesi için, Dünya'da tam 176 gün geçmesi gerekiyor. Halbuki kendi etrafındaki bir dönüşü 57 Dünya günüydü. Merkür bu 57 günlük dönme hareketini yaparken yörüngesi üzerinde de fazlaca yol aldığından, tam bir tur döndüğünde bakış doğrultusu Güneş'ten oldukça uzaktadır, hatta tam tersi doğrultuya bakar. Bu sebeple tekrar aynı noktaya dönmek için 2 kere dolanması yani 3 kere dönmesi gerekiyor. Ki bu da bir Merkür günü olan 176 Dünya gününe eşittir. Yani biz Dünya'da bir sene geçirirken, Merkür daha sadece iki gün geçirmiş oluyor. 1 Ocak 1801 de İtalyan astronom Giu... Sorunun genel cevabı, çoğumuz için ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/merkurun-aciklanamayan-yorungesi/", "text": "Keplerin birinci yasasına göre Güneş Sistemi içerisinde bulunan tüm gezegenler, odaklarından birinde Güneş'in bulunduğu eliptik yörüngelerde dolanırlar. Bu dolanımı esnasında Güneş'e en yakın olduğu yörünge konumu günberi noktası, en uzak konumu ise günöte noktası olarak adlandırılır. Günöte, günberi ve Güneş'in bulunduğu noktalar üzerinden bir doğru geçirildiğinde oluşan bu doğruya büyük eksen denilir. Merkür'ün gözlenen günberi devinimi, Newton mekaniği ile yapılan tahminlerle uyuşmuyor. Newton fiziğine göre bu durum, Güneş-Merkür ikilisinin birbirlerine uyguladıkları kütle-çekimsel etki ve diğer gezegenlerin yarattıkları kütle-çekimsel tedirginliklerinden dolayı meydana gelmektedir. Bu faktörleri dikkate alarak yapılan hesaplamalar sonucunda yörüngesinde oluşan sapma yüzyılda yaklaşık 532 yay saniyesi (1 yay saniyesi = 1/3600 derece) olarak tespit ediliyor. Ancak bu durum gözlemlerle doğrulanmak istediğinde hesaplamaların ön gördüğü biçimde sonuçlanmıyor. Yapılan gözlemlerle elde edilen sonuç, gezegenin yörüngesinin yüzyılda yaklaşık olarak 574 yay saniyesi kadar saptığıdır. Hesaplamalarla gözlemler arasındaki fark yaklaşık 42 yay saniyesidir. Bu sonuçlara göre gökbilimciler, Güneş Sisteminde şu ana kadar keşfedilmemiş bir gezegen olduğunu ve bu gezegenin Merkür'ün yörüngesinde tedirginlik yarattığını öne sürerler. Bu gezegene bir isim dahi verilir . Böylelikle hesaplamalarla gözlemler arasında ortaya çıkan farkın bu nedenden dolayı oluştuğuna inanılır ve gezegeni aramak için çalışmalar başlar. Ancak aramaların sonucunda böyle bir gezegen bulunamaz. 1915-1916 yıllarında Einstein, genel görelilik kuramını tamamlar ve Newton'ın evrensel kütle-çekim yasasını değiştirerek, yeni bir bakış açısı getirir. Bu kurama göre uzay, maddenin sahip olduğu kütlenin etkisiyle bükülmektedir. Oluşan bu bükülmüş geometriye kütle-çekim, evren dokusuna ise uzay-zaman adı verilmektedir. Daha sonraları genel göreliliğin getirdiği yeni evren dokusu, Merkür'ün Newton mekaniği ile yapılan günberi devinimi hesaplamalarına dahil edilir. Yeniden yapılan hesaplamalar sonucunda anlaşılır ki, hesaplamalarla gözlem arasındaki 43 yay saniyelik fark, genel göreliliğin katkı sağladığı düzeltmeler sayesinde giderilmektedir. Böylelikle on yıllardır açıklanamayan Merkür'ün yörüngesindeki fazladan sapma, Einstein'ın keşfettiği genel görelilik ile açıklanmış olur. Peki Newton fiziği neyi gözden kaçırıyordu da her yüzyılda 43 yay saniyelik bir fark doğuyordu? Aslında bu pek de gözden kaçırma sayılmaz, sadece o zamanlarda genel görelilik bilinmiyordu. Aslında Merkür'ün yörüngesine olan şey; Merkür günberi konumundayken, Güneş'in göreceli olarak sahip olduğu muazzam kütlesinden dolayı ortaya çıkan uzay-zaman eğrisinin Merkür'ün yörüngesinde sapma meydana getiriyor olmasıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/merope-yildizi-merope-bulutsusu/", "text": "Özellikle kış aylarında gökyüzünde büyük şehirlerdeki ışık kirliliği altında bile çıplak gözle rahatlıkla görülebilen, ortalama 440 ışık yılı uzaklıktaki Ülker (Pleiades, M45) açık yıldız kümesi, içerdiği yüzlerce genç yıldız ile amatör astronomların bir numaralı gözlem hedefleri arasında yer alıyor. Küme içindeki genç yıldızların bazıları ise oldukça büyük boyutlardaki dev yıldızlar. Bu kısa ömürlü dev yıldızlar, çıplak gözle kümeye baktığımızda gördüğümüz yedi kız kardeşi oluşturuyorlar. Bunlar arasında yer alan Merope yıldızı ise çevresi itibarıyla diğerlerinden biraz daha özel. 23 Tauri olarak da adlandırılan Merope, 4.5 Güneş kütlesine sahip, mavi beyaz ışıltısı ile B tayf sınıfından, bize yaklaşık 390 ışık yılı uzaklıkta bir yıldızdır. Çapı Güneş'in yaklaşık 5 katı, yüzey sıcaklığı ise yaklaşık olarak 13.000 santigrat derecedir. Bu haliyle, yıldızımız Güneş'ten yaklaşık 650 kat daha fazla parlaklığa sahiptir ve ortalama yaşam süresi 100 milyon yıldan biraz daha kısadır. Merope'un çevresi, NGC 1435 adıyla da anılan bir bulutsu ile çevrili. Yıldızdan yayılan ışık, bu bulutsuyu aydınlatarak göz alıcı bir hedef olmasını sağlıyor. Bununla beraber, yapılan araştırmalar bulutsunun Merope yıldızı ile bir ilgisi olmadığı düşüncesini kuvvetlendiriyor. Buna göre, bulutsu büyük ihtimalle geçmişte Ülker yıldız kümesi içinde var olan başka bir dev yıldızın süpernovaya dönüşerek patlaması sonucu meydana gelmiş . Gökbilimcilerin bu fikre sahip olmasının ana nedeni, bulutsu içinde büyük miktarda karbon bulunması ve yıldızdan gelen ışığı bu karbon atomlarının yansıtması. Karbon atomu, yıldızların çekirdeğinde oluşur ve yıldız öldükten, yani bir süpernova veya gezegenimsi bulutsuya dönüştükten sonra çevreye dağılan dış katmanları ile uzaya yayılır. Yine de, kimi gökbilimcilere göre bulutsu aslında küme içerisinde yıldız oluşturma imkanı bulamamış olan bir molekül bulutundan ibaret. Ancak, NGC 1435'in kaderi belli. Güçlü yıldız rüzgarlarına sahip dev bir yıldız olan Merope'un yaydığı ışınım, halihazırda bulutsuyu şekillendiriyor ve dağıtıyor. Önümüzdeki birkaç yüzbin yıl içinde bulutsu tamamen dağılarak görünmez hale gelecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mersin-y-kalkavan-anadolu-lisesi-panelimiz/", "text": "14 Mart 2018 tarihinde, Mersin Mezitli Yusuf Kalkavan Anadolu Lisesi'nin davetlisi olarak bir panel ve söyleşi etkinliği düzenledik. Gökyüzü tutkunu yaklaşık 200 öğrencinin ve öğretmenlerimizin katılımı ile gerçekleşen etkinlikte, kurucumuz amatör astronom ve astrofizikçi Zafer Emecan konuşmacı olarak yer aldı. Sahte bilim ve komplo teorisyenlerinin yalanlarına değinerek başlayan konuşmasında, temel astronomi üzerine bilgiler verdi. Emecan, daha sonrasında evrenimizi oluşturan yıldızlar, galaksiler ve galaksi yapılarını anlatarak, evrenin genel yapısını özetledi ve bu uçsuz bucaksız evrendeki yaşam arayışımız, yaşam olasılıkları ve insanlığın olası diğer gezegenlerdeki gelecek serüveni üzerine konuştu. - - Etkinlik, Corona virüse karşı ... 13 Kasım 2018 Salı günü, Kilis'te ç... Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017 Etkinlik Takvimi Güncellendi!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mert-erdir/", "text": "Son zamanlarda basında ve bazı bilim sitesi olduğu düşünülen yerlerde, Apple'ın açığını bulan Türk'ten Dünya'yı değiştiecek proje geliyor şeklinde haberler yayınlanıyor. Bu kişi, Mert Erdir isimli 21-22 yaşlarında bir genç. Zamanında ios5'in beta sürümünün her iPhone'a kurulabilmesini sağlayan bir güvenlik açığını bulanlardan biriydi. Aslında bu bir açık değildi tabi, yöntem keşfetmişti diyelim. O günlerde de basınımızda Apple'ı dize getiren çocuk olarak lanse edilmişti. 2011 yılında verdiği bazı röportajlarda, Los Angeles Times'la röportaj yaptığını ve birçok iş teklifi aldını dile getiriyordu. LA Times'ın kendisi ile yaptığı röportajı bulamadık. Bununla beraber, gazetenin blog bölümünde ilgili bazı yazılar bulduk. Aslına bakılırsa, hakkındaki tüm haberler sadece bizim basınımızda yer alıyor diyebiliriz. Yabancı kaynaklarda, sosyal medya ve bloglar dışında adından söz edilmiyor. Ardından kendisini SOS Island isimli Samsung destekli bir yarışmaya katılırken gördük. Yine, ATV'de Kim milyoner olmak ister yarışmasına katılmış, 30 bin tl kazanmıştı. Tüm bunlar birkaç yıl önce oldu. Şimdi ise, bir site üzerinden internette insanların hayatını değiştirebilecek Müthiş projesi için finansör bulmak üzere ABD'ye gitme amacıyla yardım kampanyası başlatmış. Dediğine göre, konaklama masraflarını toplayıp kız arkadaşı ile birlikte ABD'ye gidecek ve projesine bir destekçi arayacak. Kampanyanın başarılı olduğunu ve parayı da (3 bin dolar) toparlayabildiğini dile getiriyor. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, eğer gerçekten ciddi bir projeniz varsa ve bu proje düşündüğünüz kadar önemli ise, ülkeden ayrılmanıza gerek olmadan bütün Dünya ile iletişime geçebilirsiniz. Eğer bu proje dediğiniz gibiyse, bütün büyük firmalar sizinle iletişime geçer. Gerekirse elinde yüklü bir çek taşıyan temsilcisini ayağınıza yollar, gerekirse uçak biletinizi gönderip sizi misafir eder. Yani, böylesi bir projeyi tanıtmak için hiçbir biçimde yardım toplayıp kız arkadaşınızla birlikte finansör arama amacıyla ABD'ye gitmeniz gerekmez. Bununla birlikte, biz Mert Erdir'in gerçekten büyük bir projesi olmadığını iddia etmiyoruz. Yalnızca, uyguladığı yöntemin yanlış olduğunu düşündüğümüzü belirtmek istiyoruz. Ve umarız şüphelerimiz yersizdir, gerçekten ciddi bir projesi vardır ve hayallerini gerçekleştirebilir. İyi niyetli olmak ve insanların iyi niyetli olduğunu ummak düsturumuzdur. Büyük ihtimalle fikrini en azından noter yoluyla tastik ettirmiştir. Yani çalan çırpan biri olursa, büyük tazminatlar alabilecek yasal dayanağa artık sahiptir. Umarız, kampanyası yoluyla topladığı para ile yapacağı ABD seyahatinde istediklerini bulabilir. Eğer bulamaz ise, Google, Facebook, Apple gibi firmalarla ilişkiye geçebilmesi için kendisine yardımcı olabilecek yolları gösterebiliriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/messier-106-galaksisi/", "text": "Fransız astronom Pierre Mechain tarafından 1781'de keşfedilen bu galaksi, gezegenimizden bakıldığında Av Köpekleri takımyıldızı yönünde bulunan bir sarmal gökadadır. NGC 4258 olarak da bilinen galaksinin bizden uzaklığının yaklaşık 21-25 milyon ışık yılı olduğu hesaplanıyor. Messier 106 (M106), yaklaşık 130 bin ışık yılı genişliğe sahip, 1 trilyon civarı yıldız içeren dev bir seyfert galaksidir. Yani aktif galaksilerin bir üyesidir. Seyfert galaksilerinin tayfları, diğer sıradan galaksilerden çok daha zengin ve belirgin salma çizgilerine sahiptir. M106 da, bu şekilde çok çeşitli elementlere ait yoğun tayf çizgileri üretir. Bu da, galaksinin içerdiği yıldızların ürettiğinden daha fazla hidrojen ve helyum harici ağır element içerdiğini gösteriyor. Galaksinin görünür ışıkta ve radyo dalga boyunda, gökada düzlemi ile çakışacak şekilde konumlanmış iki ayrı kolu görülmektedir. Ayrıca, Güney Haçı Takımyıldızı yönünde yer alan ve sb tipi sarmal bir galaksi olan NGC 4217'nin, Messier 106 galaksisine eşlik eden komşu bir gökada olduğu düşünülmektir. Messier 106'nın Samanyolu'na göre madde tüketiminde daha hızlı olduğu belirlenmiştir. Bunun sebebiyse, tıpkı Samanyolu gökadasındaki gibi sarmal bir yapıya sahip olan Messier 106'nın merkezinde bulunan büyük kütleli karadeliğin, Samanyolu gökadasının merkezindeki karadeliğe göre 10 kat daha büyük olmasında gizlidir. Galaksinin merkez bölgesine yakında bulunan büyük bir gaz kütlesi, bu süper kütleli karadeliğe doğru düşmektedir. M106'nın merkezinde yer alan süper kütleli kara delik, yaydığı yüksek enerjili parçacıklar nedeniyle, şok dalgaları oluşturmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda, Messier 106'da meydana gelen bu şok dalgalarının püskürttüğü maddelerden oldukça büyük bir kısmının gökada dışına çıktığı ve kalan parçaların 300 milyon yıl içerisinde tükeneceği tahmin edilmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/messier-110-ngc-205-veya-m110-galaksisi/", "text": "Yerel gökada grubumuzun en şaşalı üyesi olan Andromeda Galaksisi'nin uydusu olan bu cüce eliptik galaksi, bizden yaklaşık 2.7 milyon ışık yılı uzakta yer alıyor. Her ne kadar fotoğrafta birbirlerine çok yakın görünüyor olmasına karşın M110 (diğer adıyla NGC 205), uydusu olduğu Andromeda'dan yaklaşık 330 bin ışık yılı uzakta bir yörüngede dolanır. Bu görece uzak yörüngesi nedeniyle Andromeda'nın çekim gücünden çok fazla etkilenmez. Bizim galaksimiz Samanyolu'nun uydu gökadaları olan Büyük ve Küçük Magellan bulutları, galaksimize 200 bin ışık yılından daha yakındırlar ve çok yoğun etkileşim içindedirler. Sadece 7.500 ışık yılı çapındaki M110, bir cüce eliptik galaksiden beklenmeyecek biçimde, büyük kısmı merkez bölgesine yoğunlaşmış olan yıldızlararası gaz ve toz içerir. Bunun doğal sonucu olarak çoğunluğu yaşlı yıldızlardan müteşekkil bu cüce galakside yeni yıldız oluşumları gerçekleşiyor. Öyle ki, büyük boyutlu galaksilerde bile nadiren görünen O ve B tipi dev parlak mavi yıldızlardan bir düzine kadarı M110 içinde tespit edildi. Yine, Güneş'ten daha büyük kütleli, parlak ve görece genç 100 kadar yıldız bu cüce galaksi içinde parlamayı sürdürüyor. Tüm bu bilgiler ışığında, toplam kütlesi de göz önüne alınırsa, hala aktif olan bu galaksideki toplam yıldız sayısının 10 milyon civarında olduğu varsayılabilir. Ayrıca galaksinin çevresinde 8 adet de küresel yıldız kümesi keşfedilmiştir. Gerek içerdiği gaz, gerekse uydusu konumundaki küresel kümeler , M110'un bir zamanlar bağımsız bir galaksi olduğunu, ancak büyüme aşamasındayken Andromeda tarafından yakalandığını düşündürüyor. Andromeda tarafından yakalandıktan sonra içerdiği bol miktarda gazın büyük kısmını dev galaksiye kaptırmış ve büyüme süreci sona ermiş olmalı. Galaksinin artık dönemediği de düşünülürse, bu senaryo daha da güçleniyor. M110 şu an her ne kadar yeni yıldızlar oluşturmak için çabalasa da, önümüzdeki birkaç milyar yıl içinde bunu yapabilecek gaz stokları tükenecek. Andromeda ile birlikte hareket ettiği için, o da galaksimiz Samanyolu ile çarpışacak ve içerdiği yaşlı yıldızların bir kısmı galaksiler arası ortama savrulacak. Diğer bir kısmı ise, oluşacak olan yeni dev galaksinin bünyesine katılacak. Özetle, 3-4 milyar yıl sonra M110 diye bir galaksi olmayacak. Bu Galakside Karanlık Madde Neredeyse Hiç Yok! Gökbilimciler, NGC 1052-DF2 ya da ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/messier-66-m66/", "text": "Messier 66, M66, ya da diğer adıyla NGC 3627 olarak da bilinen ve galaksimiz Samanyolu gibi sarmal bir yapıya sahip olan bu güzel gökada, Aslan takımyıldızı yönünde, bize yaklaşık 36 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunur. 1780 yılında Charles Messier tarafından keşfedilen gökadalar arasında olan M65 ve NGC 3628 ile birlikte Aslan üçlüsünün en büyük ve en parlak üyesidir. Yukarıda Hubble Uzay Teleskobu tarafından alınmış olan detaylı bir yakın plan fotoğrafını gördüğünüz Messier 66, Samanyolu'na yaklaşık olarak 35 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan NGC 3628 gökadası ile, yaklaşık 1 milyar yıl önce olan yakınlaşması sonucu güçlü kütleçekim gel-git etkilerine maruz kalmıştır. Bunun sonucu, oldukça yüksek yıldız oluşum oranına sahip olmuştur. İki galaksi arasında yaşanan böylesi büyük kütle çekim etkileri, galaksilerdeki gaz ve tozun sıkışmasına, dolayısıyla yeni yıldız oluşumlarının hızlanmasına neden olur. Galaksinin iyi incelenmiş olsa da, çok iyi tanımlanamayan merkezi bir şişkinliği vardır. Bu şişkinliğin sebebinin, diğer galaksiyle karşılaşmanın etkisiyle, büyük miktarda maddenin merkez bölgesinde toplanıp son derece yüksek merkezi kütle yoğunluğu oluşturmasından kaynaklandığı sanılıyor. Messier 66, sarmal bir gökada olsa da, şekli hafifçe bozulmaya başlamıştır. Gökbilimciler sarmal yapısının zamanla bozulmasının nedeninin, Leo üçlüsündeki iki komşu gökadanın güçlü kütle çekim etkisi olduğunu düşünüyorlar. Bu güzel galaksi, sarmal galaksiler arasında oldukça büyük diyebileceğimiz bir çapa sahip. Samanyolu'dan biraz büyükçe, yaklaşık 95-100 bin ışık yılı çapıyla kendisini dev bir sarmal gökada olarak tanımlamamız mümkün. Görece yakınımızda yer alması nedeniyle gökbilimcilerin rahat gözlem imkanına sahip olduğu bu galakside 1973-2009 yılları arasında 4 tane süpernova patlaması gözlemlendi. Ayrıca, yapılan araştırmalar çoğu dev galaksi gibi M66'nın da merkezinde yoğun, dev kütleli bir karadelik olabileceğini gösteriyor. Yüksek yıldız oluşum oranı, göz alıcı büyüklüğü ve içerdiği 1 trilyona yakın yıldız ile, Messier 66 genç ve sağlıklı bir galaksi olarak milyarlarca yıl daha tek başına var olmayı sürdürecek. Ancak, önünde sonunda yakın geçiş yaşamış olduğu NGC 3628 ile birleşerek çok daha büyük eliptik bir gökadaya dönüşecek. Bu olduğunda her iki galakside de yepyeni yüz milyarlarca yıldız oluşumu gerçekleşecek. Bu yeni jenerasyon yıldızların çevresinde kimbilir yeni bir yaşam patlaması olacak. Tıpkı, milyarlarca yıl sonra Andromeda ve Samanyolu birleştiğinde olacağı gibi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/messier-67-m67-acik-yildiz-kumesi/", "text": "Bizden yaklaşık 2.700 ışık yılı uzakta yer alan bu yaşlı yıldız kümesi, yaklaşık 500 yıldızın 4 milyar yıl önce aynı bulutsu içinde benzer zamanlarda doğmasıyla oluşmuş. Güneşimiz de gençlik günlerinde böylesi bir açık yıldız kümesinin üyesiydi. Küme, 1700'lü yılların sonunda Alman astronom Johann Gottfried Koehler tarafından keşfedilmiş ve Charles Messier'in yıldız olmayan cisimleri listelediği ünlü Messier Kataloğu'na 67. sıradan girmiş. Açık yıldız kümeleri, aynı bulutsu içinde doğan yıldızlar tarafından meydana getirilir. Bulutsu içinde yeterince yıldız oluştuktan sonra, bu yıldızların güçlü yıldız rüzgarları ile bulutsudaki gaz ve toz dağılır ve yıldızlar bir açık yıldız kümesi şeklinde ortaya çıkarlar. Açık kümeler, genellikle birkaç yüz milyon yıl içinde dağılırlar ve kümeyi oluşturan yıldızlar galaksinin içine teker teker saçılır. O nedenle galaksimizdeki görebildiğimiz açık yıldız kümelerinin hepsi çok genç yıldızlardan oluşmuştur. Ancak, şu an bilmediğimiz sebeplerden dolayı Messier 67 (M67) kümesi yaklaşık 4 milyar yıldır büyük oranda dağılmamış halde duruyor (kümenin yaşı 3.2 ila 5 milyar yıl arasında tahmin edildiği için, biz yaklaşık 4 milyar yıl demeyi uygun bulduk). Bu küme, yıldız çeşitliliği bakımından da oldukça zengin. Messier 67 (NGC 2682 olarak da isimlendiriliyor) içinde parlak dev yıldızların yanısıra, ölmek üzere olan kırmızı devler, Güneş benzeri yıldızlar, kırmızı ve turuncu cüceler, hatta ölmüş yıldız kalıntıları olan beyaz cüceler dahi bulunuyor. Kümenin böylesi yıldız çeşitliliğine sahip olması, bilim insanları açısından bir avantaj. Çünkü aynı anda, hemen hemen aynı kimyasal yapıda oluşmuş, küme içinde bulunan 15-20 tane mavi başıboş yıldız haricinde hepsi aynı yaşta olan bu yıldızlar incelenerek yıldız evrimine yönelik büyük miktarda bilgiye ulaşabiliyorlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/messier-77-m77/", "text": "Dünya'ya yaklaşık 47 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan Messier 77 (M77) ya da diğer adıyla NGC 1068 olarak bilinen bu galaksi, Balina Takımyıldızı yönündeki çubuklu bir sarmal gökadadır. 1780 yılında Pierre Mechain tarafından keşfedilen Messier 77, Messier kataloğunun en büyük gökadalarındandır. Etkin gökada çekirdeğine sahip olduğu için aktif bir gökada olan NGC 1068'in görünen dalgaboylarında yıldızlararası toz görünümü gizlenmektedir. Bu gizlenen madde, moleküler disk ve sıcak plazma ile birlikte ilk defa VLBA ve VLA radyo dalgaboylarında ölçülmüştür. Işıma gücünün büyük bir kısmını yıldızlardan değil de, merkezdeki dev kütleli bir cisimden alan Messier 77, tıpkı Messier 106 gibi seyfert tipi bir gökadadır. Kollarında kırmızımsı yıldız oluşum bölgeleri bulunan bu gökadayı en belirgin kılan şey ise, merkezinden çıkan koyu toz diskidir ve aslında merkezinden yayılan enerjinin sebebi de budur. Astronominin bugünkü kadar gelişmiş olmadığı zamanlarda Messier 77, Pierre Mechain tarafından bir bulutsu olarak tanınmıştı. Bunun sebebiyse, o zamanlarda gaz bulutları ile gökadalar arasındaki farkın tam ayırt edilememesinden geliyordu; fakat bilim tarihi ilerledikçe, Messier 77'nin aslında bir gökada olduğu tespit edildi ve Messier kataloğunda bir gökada olarak yerini aldı. Merkezinde güçlü ışımaların olduğu M77'nin 15 milyon Güneş kütlesini bulan aktif kara delikleri bünyesinde bulundurduğu bilinmektedir. Bu karadeliklerin çevresini saran malzeme, karadeliğin içine doğru girerek ısınıp güçlü bir şekilde parlamaktadır. Hatta kendisinden çok daha büyük olan gökadalardan bile fazla parlayarak yüksek iyonize gazla dolu olduğunu kanıtlamaktadır. Messier 77'nin merkezinde şişkin ve çubuklu bir diski bulunmakta beraber, merkezine bağlı sarmal kolları da mevcuttur. Sarmal kolları o kadar parlaktır ki, her biri üzerinde boğumlu kırmızı kümeler oluşmuştur. Bu kırmızı kümelerin olduğu bölgeler, yeni yıldız oluşum bölgeleri, yani bulutsular olarak bilinir. Henüz yeni oluşan yıldızlar, güçlü ışıltılarıyla çevrelerindeki gaz bulutlarını adeta kırmızı renkle boyarlar. Toz ve gazla dolu olan bölgelerse, buradan gelen ışığın emilmesi ile paslı bir renk ortaya çıkarırlar. Messier 81 (M81, NGC 3031 ya da..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/messier-81-bode-galaksisi/", "text": "Bizden yaklaşık 12 milyon ışık yılı uzakta yer alan ve bir dürbünle rahatça gözlemleyebileceğiniz Messier 81 (M81) sarmal galaksisini, 1774 yılında Johann Elert Bode keşfettiği için aynı zamanda Bode Galaksisi olarak anılıyor. M81, orta büyüklükte bir gökada ve çapı yaklaşık 50 bin ışık yılı kadar. Bu da, bizim galaksimiz Samanyolu'nun yaklaşık yarısı büyüklüğünde olduğunu gösteriyor. Fakat, böyle küçük olmasına aldanmayın, içerdiği 100 milyarın üzerinde yıldız ile, gökbilim ölçeklerine göre oldukça büyük bir galaksi sayılıyor. Galaksi aynı zamanda bu yüzyıl içinde ve SN1993J olarak adlandırılan bir süpernova patlamasına da ev sahipliği yapmıştı. Süpernova patlamaları evrende sıkça gerçekleşse de, insan ömrünün kısalığı düşünüldüğünde bizler için çok nadir yaşanan olaylar halini alıyor. Bu bakımdan, 1993 yılında gözlemlenen bu patlama bilim insanlarına önemli veriler elde edebilmeleri için büyük bir fırsat yaratmıştır. Fotoğrafın özellikle sağ tarafında oldukça belirgin olan toz şeritlerini farketmişsinizdir. İşte o şeritlerin M81 ile hiçbir ilgisi yok, bizim galaksimize ait toz ve gaz kadraja girmiş sadece. Bu gaz yığınları bize birkaç bin ışık yılı, arkaplanında görülen Messier 81 ise, milyonlarca ışık yılı uzakta. Galaksinin üst kısmındaki küçük, dağınık yıldızlı bölge ise, M81'in uydusu olan Cüce Holmberg IX galaksisi. Bu cüce galaksi 5 bin ışık yılı çapında ve sadece birkaç milyon yıldız içeriyor. Buna rağmen, M81'in yarattığı kütle çekimsel etki nedeniyle çok büyük miktarda yeni yıldızın doğduğu bir yer haline dönüşmüş. Yazımızın başında gördüğünüz fotoğraf; Bernard Miller isimli bir astronom tarafından New Meksico'da 14 cm çaplı bir teleskopla çekilen toplam 15 saat poz süresine sahip 54 fotoğrafın birleştirilmesiyle oluşturulmuş. Antik Galaksiler, Tahmin Edilenden Daha Parlaklar!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/messier-83-m83-galaksisi/", "text": "Üstteki Hubble teleskobu ile alınmış fotoğrafta, Nicolas Louis de Lacaille tarafından 1752 yılında keşfedilen ve Charles Messier'in ünlü Messier Kataloğunda yer verdiği M83 Galaksisi'nin spiral kollarından birine yakından bir bakış görüyorsunuz. M83, bize sadece 15 milyon ışık yılı uzaklıktadır ve tıpkı gökadamız Samanyolu gibi sarmal bir yapıya sahiptir. Görmüş olduğunuz kırmızı alanlar, yoğun yeni yıldız oluşumlarının yaşandığı bulutsulardır. Eğer Samanyolu'nun dışına çıkıp galaksimize uzaktan bakabilseydik, içlerinde milyonlarca yeni yıldızın oluştuğu nebulaların yani Türkçesi; bulutsuların galaksimizin sarmal kolları boyunca bu şekilde dizildiğini görebilecektik. Ancak şimdilik bunu yapma imkanına sahip değiliz ve galaksimizi sadece içeriden gözlemleyebiliyoruz. Fakat M83 gibi Samanyolu'na türdeş gökadaları, bu fotoğrafta gördüğünüz gibi gözlemleyerek kendi galaksimizin doğası hakkında bilgi edinmemiz mümkün oluyor. Bilimsel açıdan NGC 5236 olarak da isimlendirilen bu galaksi, bizim yerel galaksi grubumuza çok yakın başka bir küçük grubun üyesidir. Samanyolu'ndan biraz küçük, 60 bin ışık yılı civarındaki çapıyla aslında yerel grubumuzun üçüncü büyük gökadası olan Üçgen Galaksisi ile yakın boyutlara sahiptir. Yapısal benzerliği nedeniyle çoğu zaman Fırıldak Galaksisi denilen Messier 101 ile karıştırıldığını da belirtmemiz gerekli. Messier 83'e de yanlış biçimde fırıldak galaksisi denildiği oluyor. Doğrusu şudur; Messier 83 Güneyin Fırıldak Galaksisi olarak isimlendirilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/messier-87-m87-galaksisi/", "text": "Üstte fotoğrafını gördüğünüz Messier 87 (M87), bizden 52-53 milyon ışık yılı uzakta yer alan dev boyutlu bir eliptik galaksidir. Adından da anlaşılacağı üzere, Messier Kataloğunu hazırlayan ünlü astronom Charles Messier tarafından 1781 yılında keşfedilmiştir. Bir çoğunuz, çok daha görkemli göründüğü için sarmal kollara sahip ışıltılı galaksi fotoğraflarına bakmaktan, tüm galaksileri sarmal yapıya sahip rengarenk objeler olarak algılıyor olabilirsiniz. Ancak, M87 gibi eliptik, tekdüze görünüşlü gökadalar evrende en az sarmal galaksiler kadar yaygın, hatta onlardan sayıca daha fazladır. Berenis'in Saçı Takımyıldızı yönünde yer alan Messier 87 (bir diğer adı NGC 4486), 120 bin ışık yılını aşan çapıyla bizim galaksimiz Samanyolu'ndan daha büyüktür. Ancak, 1 trilyona yakın yıldız içermesine rağmen; yeni yıldızların doğabilmesi için gerekli olan gaz galaksi içinde artık çok az bulunduğundan, yeni yıldız oluşumu nadiren gerçekleşir. Bu da, M87'nin yaşlı yıldızlardan oluşan bir gökada haline gelmesine sebep olmuştur. Galaksinin genel anlamda sarımsı bir tonda görülmesinin nedeni de, bu yaşlı yıldızlar ve artık ölmek üzere olan kırmızı dev yıldızlardır. Çıplak gözle görülemeyen ama, küçük bir teleskopla dahi rahatlıkla izlenebilen bu galaksi içerisinde, Samanyolu'nda bolca görmeye alışık olduğumuz büyük kütleli mavi-beyaz ışıltılı yıldızların sayısı çok az sayıdadır. Çünkü mavi beyaz ışıltılı dev yıldızlar birkaç on milyon yıl gibi çok kısa ömürlere sahiptirler ve Messier 87 galaksisinde hemen hemen tümü ölüp yok olmuş, yerlerine yenileri de gelememiştir. Bununla beraber, bu dev galaksi 15 bin civarında küresel yıldız kümesine ev sahipliği yapar. Galaksimiz Samanyolu'nun hepi topu 150 civarında küresel kümeye sahip olduğu düşünülürse, bu rakamın ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılabilir sanırız. Bu kadar fazla küresel kümeye ev sahipliği yapıyor olması, galaksinin eski gençlik günlerinde çok fazla sayıda cüce galaksiyi bünyesine katması olarak düşünülüyor. Zaten, bu büyüklüğe ulaşabilmesinin nedeni de çok sayıda galaksi birleşmesi yaşamış olması. M87, aynı zamanda merkezindeki olası bir kara delikten fışkıran jet akımlarıyla da tanınıyor. Yani, merkezdeki süper kütleli kara deliğin kutuplarından yüzbinlerce ışık yılı uzağa yüksek enerjili parçacıklar fırlatıyor. Bu da galaksiyi çok güçlü bir radyo ışınımı kaynağına dönüştürüyor. Eğer gözlerimiz ışığın radyo dalga boyunu görebilseydi, M87 gökyüzündeki en parlak nesnelerden biri olacaktı. Bu güçlü parçacık akımlarının nedeni; merkezdeki süper kütleli kara deliğin çevresini sarmış olan yoğun gaz ve toz diski. Diski oluşturan madde, kara deliğin çevresinde büyük bir hızla dönerken, içeri doğru çekilen maddenin bir kısmı yüksek hızları nedeniyle yutulmaktan kurtulup, dönüş eksenine aksi yönde fırlıyorlar. Bu da, kara deliğin kutuplarından fışkıran bir parçacık fiskiyesi oluşturuyor. 10 Nisan 2019 tarihinde, bilim insanları bu galaksinin merkezindeki süper kütleli kara deliğin olay ufkunu görüntülemeyi başardılar. O konuyla ilgili yazımızı bu linkten okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/meta-malzeme-ve-gorunmezlik/", "text": "-Doç. Dr. Başak KOŞAR KIRCA Bunları açıklamadan önce ışığın Klasik Fizik'te ki tanımına bakalım: Işık, yüksek derecede ısıtılan, akkor durumuna getirilen ya da çeşitli erke biçimleriyle uyarılan cisimlerin yaydığı, gözle görülen ışıma. şeklinde tanımlanır. Gözümüzle gördüğümüz ışıklara görünür ışık deriz ki, bu ışığın dalga boyu 380 nm-760 nm arasında. Bu dalga boylarının öncesinde ve sonrasında ise, çok geniş ama gözlerimizin algılayamadığı farklı dalga boyları var. Yani insan gözü ışığın yalnızca çok az bir miktarını görebilir. Modern bilim tarihi boyunca ışığın dalga mı yoksa parçacık mı olduğu tartışma konusu olmuştur. Çünkü ışık bazı olaylarda dalga özelliğini, bazı olaylarda ise, parçacık özelliğini gösterir. Bu ikisini aynı anda gösterdiği bir olaya rastlanmamıştır ancak, bu durum rastlanmayacağı anlamına gelmez. Kimbilir belki bir gün, laboratuvar ortamında gerçekleştirilen fiziksel bir olay da ışık hem dalga hem parçacık özelliğini aynı anda gösterir. Işığın Dalga Özelliği: Işığın dalga özelliğinin anlaşıldığı Young'ın Çift Yarık Deneyini hepimiz biliriz. Bu deneyi biraz irdeleyelim ve ışığın dalga özelliğini anlayalım. Üstteki şekilde görüldüğü gibi deney düzeneği bir perde, ışık kaynağı ve bir çift yarıktan oluşmuştur. Işık kaynağından yayılan monokromatik ışık öncelikle tek bir yarıktan geçer ve daha sonra S1 ve S2 olarak gösterilmiş iki ayrı yarıktan geçer. Sonuçta perde üzerinde aydınlık ve karanlık şablonların oluşumu gözlenir. Bu durum, S1 ve S2'nin birbiri ile faz halinde ışık kaynakları olarak düşünülmesi ile açıklanır. Dalgaların faz içinde olduğu noktalar birbirlerini güçlendirirken, faz dışında olduğu noktalar birbirlerinin iptal eder. Bu deneyde ışığın dalga özelliği gösterdiğini görmüş olduk. Işığın Parçacık Teorisi: Işığın bazı olaylarda dalga bazı olaylarda ise parçacık özelliği gösterdiğini söylemiştik. Işığın parçacık özelliğinin en iyi görüldüğü deney, çoğumuzun bildiği Fotoelektrik Olaydır. Bazı deneyler ışığın dalga modeli ile açıklanabilmekteydi fakat, klasik fizik bazı olayları ışığın dalga özelliğiyle açıklayamamıştır. Şimdi bu olaylardan en çok bilinen fotoelektrik olayı inceleyelim. Ünlü bilim insanı Hertz, yaptığı tekrarlı deneylerin sonucunda metalik özellik gösteren bir maddeye gönderilen bir ışığın bu metale çarptıktan sonra bu yüzeyden elektron kopardığını gözlemledi. Fakat kopan bu elektronların kinetik enerjilerinin ışık şiddetinden yani foton sayısından bağımsız olduğu görüldü. Bu durumun sonucunda, ışığın yalnızca dalga özelliği gösterdiği yanlış bir bulgu olarak kabul edildi. Çünkü ışık eğer bu olayda dalga özelliği gösterseydi, elektronların kinetik enerjisinin ışık şiddeti arttıkça artması gerekecekti. Bu olay fotonun yani ışığın yalnızca parçacık özelliği ile açıklanabilir. Peki ışık, üzerine düştüğü cisimler tarafından nasıl bir etki görür? Bir cisim üzerine bir ışık ışını düşürüldüğünde 3 farklı durum gözlenir. Cisim ya ışığı tamamen yansıtır, ya bir miktar soğurur ya da hiçbir değişiklik olmadan ışık yoluna devam eder. Doğada bulunan her madde, ışık için bu üç durumdan birini gösterir. Doğadaki hiçbir madde için bu durum geçerli değildir. Ancak laboratuvar ortamında üretilmiş özel bir malzeme bunu gerçekleştirebilir. Biz modern fizikte bu malzemelere meta malzeme adını veririz. Meta malzemeler, doğada görülen yapılarda bulunmayan elektronik elektromanyetik özelliklere sahip olacak şekilde yapay olarak laboratuvar ortamında üretilmiş malzemelerdir. Bu malzeme içindeki elektromanyetik dalgalar, alışılmışın dışında bükülür. Bu alışılmışın dışında bükülme olarak adlandırdığımız durumu meta malzeme içine yerleştirilen minik implantlar sayesinde gerçekleştiririz. 1- Gelen ışın, normal ve kırılan ışın aynı düzlemdedir. 2- Az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışık, normale yaklaşarak kırılır. 3- Çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışık, normalden uzaklaşarak kırılır. 4- Normal üzerinden gelen ışın , diğer ortama geçerken kırılmaya uğramaz . Meta malzemeler için bahsettiğimiz; 'ışığı istediğimiz şekilde kırma' özelliği işte tam anlamıyla budur. Meta malzemelerin kırılma açısı eksi değerlik alır. Malzemeye çarpan elektromanyetik dalga geliş açısı ile enerji akışı aynı yönde kalır. Yani dalga vektörü ve enerji akışı zıt yönlüdür. Meta malzemenin ters kırılma indisli olması bize görünmezliği kazandırır. Bir hayalden öteye gidemeyecek teknolojik yenilikler, bugünkü modern fizik ve modern bilim dünyasında yaşanması kolay yenilikler olarak görülüyor. Bilim kurgu filmlerinde yer alan görünmezlik gelecekte insanoğlu için çok da zor olmasa gerek. Ünlü Fizikçi Albert Einstein'ın dediği gibi; Bir fikir ilk başta saçma gelmiyorsa ondan umut yoktur. İnsanoğlu için de ışınlanmak, görünmez olmak gibi fiziksel olaylar olağanüstü ve saçma gelir. Ayrıntılı şekilde açıklanacak olursa; meta malzemeden oluşmuş bir kıyafet düşünelim. Bu kıyafet üzerine bir ışık düşsün ve bu ışık ışınının, kıyafet içinde ters bir şekilde kırılması sağlansın ve ışık ışını vücuda hiç çarpmadan dolaşıp tekrar kıyafetin içinden geçsin. İşte görünmezliği bu sayede elde ederiz. Yani kırılma açısının negatif değer alması ve ışığın üç farklı durumunun tek bir malzeme içinde gerçekleşmesiyle. Gözümüz ile bir cismin görülebilmesi için o cismin içinden ışığın geçmesi ve her madde için yukarıda bahsettiğimiz 3 farklı durumdan biri gerçekleştirmesi gerekir. Bir cismin görülmemesi içinde ona çarpan ve sizin gözünüze yansıyan herhangi bir ışık ışını olmaması gerekecek. Bunu sağlayan da, meta malzemelerin görülmeyen elektromanyetik dalgalarıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/meteor-carpmasindan-kurtulma-taktikleri/", "text": "Unutmayın, bir meteor çarpışmasından koşarak kaçamazsınız. Dinozorlar bunu denediler, başaramadılar ve hepimiz işe yaramayacağını gayet iyi biliyoruz. Meteorlar birkaç milimetre büyüklükten, birkaç kilometre çapa sahip dev kaya yığınlarına kadar sayısız boyutta ve biçimde olabiliyorlar. Gökcisimleri için genel bir kural vardır; boyutunuz küçük ise sayınız çok, büyük ise azdır. Meteorlar da bu genel kurala uyarlar. Küçük boyutlu meteorların sayısı, daha büyük boyutlu olanlardan çok daha fazladır. Örneğin, mikrometeor diye anılan ve boyları birkaç milimetre ile bir irice bir taş büyüklüğünde olan meteorların miktarı muazzam boyutlardadır. Ve bu mikrometeorlar, durmaksızın gezegenimize çarparlar. Geceleri yıldız kayması olarak gördüğünüz şey, aslında bu minicik meteorların atmosferimize girip yandığında ortaya çıkardıkları ışıltıdır. Boyutlar büyüdükçe sayı azalır. Gezegenimize çarpma ihtimalleri de düşer. Ancak, bu ihtimalin düşüklüğü, düzenli olarak meteor çarpışmaları yaşadığımız gerçeğini değiştirmez. Gökbilimcilerin yaptığı hesaplara göre, her 100 yılda bir yeryüzüne ulaşabilen, ancak pek hasara yol açmayan birkaç metre çapında bir meteor gezegenimize düşer. Her birkaç bin yılda bir ise, irice bir krater açma potansiyeli olan, ama verdiği hasar sadece yakın çevresi ile sınırlı olan büyüklükte meteor yeryüzüne ulaşır. Zaman aralığı arttıkça, büyük meteorların çarpma ihtimali de artar. Ortalama her on-onbeş bin yılda bir, rahatlıkla büyük bir şehri veya ülkeyi haritadan silebilecek büyüklükte bir göktaşı çarpmasına maruz kalırız. Bu tarz büyük çarpışmalar çok büyük yıkıma sebep olduğu gibi, küresel çapta felaketlere de yol açar. Ve yine her birkaç yüzbin yılda bir de, yeryüzündeki hayatın büyük kısmını yok edebilecek olan, birkaç km çapındaki büyük göktaşları gezegenimize düşer. Öncelikle şunu söyleyelim: Meteor çarpmalarının ortaya çıkardığı patlama etkisi, ancak atom bombaları ile kıyaslanabilecek büyüklüktedir. Sadece 100 metre çapında bir göktaşı, yeryüzüne düştüğünde japonya'ya atılan atom bombasının yüzlerce katı büyüklüğünde bir etki yaratır. Unutmayın, ABD Arizona'daki 1.2 km çapa sahip krateri oluşturan meteorun boyutu 30 ila 50 metre civarındaydı. Bir meteor çarpmasından korunmanın yolu biraz şanslı olmaktan ve çarpışmayı makul bir süre önce öğrenmekten geçer. Bu konuda fazla iyimser konuşmak gereksiz olduğu için baştan söyleyelim; bulunduğunuz bölgenin birkaç km yakınına düşecek 100 metre çapında bir meteordan kurtulma ihtimaliniz, sayısal lotoyu üst üste iki kere kazanma ihtimalinizden daha düşüktür. Ne yapabilirsiniz peki? Böyle bir meteorun yakınınıza düşeceği haberini aldığınızda ilk yapmayı düşünmeniz gereken şey, bir an önce o bölgeden olabildiğince uzağa gitmek olmalı. Bunu nasıl yapabilirsiniz bilmiyorum ama, 100 metre çapında bir meteor, çarptığı bölgede birkaç km çapında dev bir krater açar. Bu kraterin içinde yer alan bölgede ne yaparsanız yapın, hayatta kalma şansınız yoktur. Büyük ihtimalle hiçbir şey hissetmeden milisaniyeler içinde buharlaşırsınız. Eğer bu kraterin birkaç km yakınında yer alıyorsanız, oluşacak şok dalgası ile paramparça olursunuz. Eğer yine oluşacak kraterden birkaç km uzakta bir yeraltı sığınağına girdi iseniz, oluşacak devasa sarsıntı büyük ihtimalle sığınağınızı veya sığınağınızın çıkışını yerlebir edecektir. Ama sığınağınızın ayakta kalacağını farzedelim biz. Çarpışma sırasında çok büyük bir ısı enerjisi açığa çıkacaktır. Bu enerji, çarpışma bölgesindeki tüm havanın hızla yükselmesine neden olur ve o bölgede dev bir hava boşluğu meydana gelir. Ancak, bu hava boşluğunun dolması gerektiğinden, çarpışma bölgesinin çevresindeki daha soğuk hava muazzam bir hızla yükselen havanın yerini almaya çalışır. Bu, çok büyük bir vakum etkisi yaratır ve sığınağınızın içindeki tüm hava aniden boşalır. Yani hasar görmeseniz bile, havasızlıktan boğulursunuz. Dolayısıyla sığınağınızın bir havalandırma girişi olmaması, sıkıca kapalı, kendi kendine yeter bir oksijen sistemine sahip olması gerekir. Göktaşı biraz daha büyük ise, örneğin 200 metre çapa sahipse, yukarıda anlattığımız senaryo çok daha büyük boyutlarda gerçekleşir. Krater daha fazla büyür ve kraterin çevresindeki yaşamın tümüyle silineceği alanın çapı da onlarca km'ye çıkar. Dolayısıyla, 200 metre çapında bir göktaşının örneğin İstanbul'a düşeceği haberini aldıysanız, yapacağınız en akıllıca iş saklanmayı gizlenmeyi bırakıp en yakın güvenli şehirler olan Bursa, Zonguldak veya Edirne gibi yerlere gitmek olmalı. Bu şehirlerde hayatta kalma ihtimaliniz epey yüksek olur. Bu arada gideceğiniz şehrin denize yakın bir kısmında bulunmayın. İstanbul'a bu boyutta bir meteor düştüğünde, büyük tsunamilere sebep olacaktır. Meteordan kaçarken tsunamiye yakalanırsınız mazallah. 300-400 metre çapa sahip bir göktaşını haber aldıysanız, size tavsiyemiz en az 500 km uzakta bir şehre kaçmanız. Burada hayatta kalma ihtimaliniz artar. Ancak, böylesi büyük bir çarpışma gökyüzünü zehirli gazlarla, duman ve isle dolduracaktır. Ülkenin üstünden bu zehirli ve karanlık dumanın kalkması haftalar sürecektir. Bu süre içerisinde binlerce insan zehirlenerek hayatını kaybedecek. Dolayısıyla buna bir çözüm bulmanız gerekir. Sürekli gaz maskesi ile dolaşın. Güneş ışınları kesilip hava aniden soğuyacağından sıkı giyinin, ısınma yöntemleri geliştirin. Meteorun boyu biraz daha büyüdüğünde, örneğin 1 km'ye çıktığında Türkiye'nin neresinde olursanız olun, haberi duyduğunuz anda ülkeyi terketmenin hesaplarını yapmaya başlayın. Uzağa gidin, epeyce uzağa. Örneğin Finlandiya, Portekiz, Nijerya , Hindistan, Çin, Japonya ve hatta mümkünse Avustralya veya Amerika'ya gidin. Çarpmanın yarattığı yıkımlardan burada kurtulabilirsiniz. Ama unutmayın, yıkımdan kurtulsanız bile sizi çok zor bir hayat bekliyor olacak. Güneş uzun süre, aylar boyunca gökyüzünde görünmeyecek. Bitkilerin, çam, kavak, çınar gibi dayanıklı ağaçlar haricinde çoğu ölecek, ortalık çok soğuk olacağından hayvanlar telef olacaklar. Bol ağaçlık bir yerde olmaya özen gösterin bu yüzden. Isınmak için bol bol keseceğiniz ağaç olur. Yiyecek sorununu da hallederseniz, 1-2 yıl kadar dayanmaya çalışın. Bu arada, Türkiye'ye dönemeyeceksiniz, çünkü malesef ülkemizin ortasında en az 50 km çapa sahip bir krater olacak ve bu kraterin yüzlerce kilometre çevresindeki alan tümüyle çölleşecek. Çölde yaşarım diyorsanız, siz bilirsiniz tabi. Nasılsa hayatta kaldınız, keyif sizin. Eğer gezegenimize yaklaşan 5 ila 10 km çapında bir göktaşını haber aldıysanız, üzgünüm ama Dünya üzerinde hayatta kalabilmeniz pek mümkün değil. Çarpma etkisinden kurtulsanız bile, atmosfere yayılan sıcak yakıcı havanın etkisiyle canlı canlı pişip öleceksiniz. Çarpma bölgesinden çok uzakta, 10 bin km kadar ötede iseniniz, yer altında bir sığınakta saklanmayı deneyebilirsiniz. Ancak, bulunduğunuz sığınağın da darmadağın olacak yerkabuğuyla birlikte yok olma tehlikesi var. Ama bir şekilde hayatta kalabilirseniz, böcek ve solucan yiyerek, şanslıysanız bir iki fare yakalayarak, yosunları kemirerek hayatınızı sürdürebilirsiniz. Ama unutmayın; Dünya bitti. Sizin ömür süreciniz içinde bir daha asla eskisi gibi olmayacak. Güneş ışığı onlarca yıl boyunca gökyüzü kaplayan toz yüzünden görünmeyecek. Dünya buz tutmuş bir gezegen haline gelecek. Haaa şansınız varsa, o günlerde Mars ve Ay turizmi başlamışsa hemen oraya kaçın. Böbreğinizi satıp Mars bileti alın. Yapamıyorsanız, yukarıda söylediğimiz şekilde hayatta kalmaya çalışın. Çarpacak göktaşı eğer 20-100 km arasında ise, boşuna kurtulma yolları aramayın. Kalan günlerinizin tadını çıkarın. Ya da az önceki tavsiyemize uyup, böbreğinizi satın ve Mars'a kaçın. Çünkü Dünya tümüyle yerle bir olacak. Mikroorganizmalardan başka hayatta kalabilecek neredeyse hiçbir canlı kalmayacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/meteor-carpmasiyla-olen-ilk-insan-osmanli-imparatorlugunda-yasamis-olabilir/", "text": "Türk bilim insanlarının yaptığı araştırma, meteor düşmesi sonucu öldüğü kayıtlara geçen ilk insanın Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşadığını ortaya koydu. Gezegenimize sık sık irili ufaklı göktaşları düşüyor ve bu düşen göktaşlarının bir kısmı gözlenip kayıt altına alınıyor. Daha büyük bir kısmı ise, okyanuslara ve yerleşimin olmadığı ıssız bölgere düştüğü için gözden kaçabiliyor. Fakat, göktaşı düşmesi sonucu yaşanan can kayıplarına yönelik elimizde bir vaka kaydı yok. Örneğin geçtiğimiz yıllarda Sarıçiçek'e düşen göktaşı ülkemizde büyük heyecan ve biraz da kısa yoldan zengin olma hevesi yaratmış olsa da, bu olay ne can kaybına, ne de maddi zarara yol açmıştı. Aynı biçimde Rusya göklerinde infilak eden bir göktaşı bina camlarının kırılması sonucu hafif yaralanmalara ve maddi hasara yol açmış olsa da, yine bir can kaybı olmamıştı. Yaralanmaya yol açan kayıtlı ilk vaka, 30 Kasım 1954'te ABD Alabama'da yaşayan Hewlett Hodges isimli bir kadının evinin çatısına düşen meteordan kaynaklı hasar nedeniyle yaralanması. Fakat ne eski çağlarda, ne de modern çağda elimizde meteor çarpması sonucu ölen birine ait kanıt bulunmuyor. Osmanlı devlet arşivlerini inceleyen araştırmacılarımız, üç adet el yazmasına ulaştılar. Bu el yazmaları, şu anda Irak sınırları içinde kalan Süleymaniye'de yaşanan 22 Ağustos 1888 tarihli bir olaya ait görgü tanıklarının ifadeleri içeriyor. Görgü tanığı ifadelerine göre, gökten bir cisim hızla yaklaşıp gökyüzünde patlamış ve ortalığa 10 dakika boyunca yağmur gibi kaya parçaları saçılmış. Saçılan parçalar bir kişinin ölümüne, bir kişinin de felç olmasına yol açmış. Dönemin Süleymaniye valisi, olayın yaşandığına ilişkin bir mektubu, II. Abdülhamit'e eşliğinde bir göktaşı parçasını da ekleyerek göndermiş. Makale yazarlarından arkeolog ve sanat tarihçisi Altay Bayatlı; Abdülhamid Han, o dönemde bölgelerindeki valilerden yaşananlarla ilgili sürekli bilgi, yani tahrirat istiyor. Devlet arşivlerindeki bu belge de bir tahrirat belgesidir. Musul Valisi Darendeli Mustafa Faik Paşa merkeze bu bilgiyi gönderiyor. Gönderdiği belgede taş yağdığını, Süleymaniye'nin doğusundaki Dilaver köyünde bir kişinin öldüğü ve bir kişinin yaralandığını anlatıyor belgede. Dünyada ilk olma özelliğiyle de bu yüzden önemli bir belgedir. diyor. Meteoritics & Planetary Science'da yayınlanan makalede bu olayı inceleyen araştırmacılar, Bu bulgular, göktaşlarının ölüme ve yaralanmalara neden olduğu tarihsel başka kayıtların da hala mevcut olabileceğini gösteriyor diyorlar. Şu anda araştırmacıların amacı, mektupla birlikte gönderilmiş olan meteoriti bulabilmek. Sıkı bir şekilde kayıt ve arşiv tuttuğu bilinen Osmanlı İmparatorluğu'nun bu meteoriti de sakladığını, şu anda arşivlerde bir yerde veya bir müzenin deposunda bulunabileceğini düşünüyorlar. Eğer bu meteorit bulunabilirse, bilinen ilk meteor çarpmasından kaynaklanan can kaybı da kanıtlanmış olacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/meteorlardaki-uzayli-bakteri-fosilleri/", "text": "Bilim insanları zaman zaman, gezegenimize düşen meteorlarda yaşama ilişkin ipuçları bulduklarını dile getiriyorlar. Hatta bundan birkaç yıl önce NASA bir meteorda bakteri fosilleri bulduğunu dile getirmişti. Tabi bilim insanlarının bu duyurusundan sonra ortalık yine; Mayalar, Sümerler, Zargonyalılar bizden önce bu canlıları keşfetmişti, biz onlardan bilgi olarak geri olduğumuz için ancak yeni yeni keşfediyoruz gibi akla mantığa sığmayan açıklamalar yapanlar da türedi. Bilim, uzayda başka gezegenlerde hayat olabileceği ihtimalini reddetmez. Bilimle, özellikle astronomi ile azıcık içli dışlı olan biri net bir biçimde bilir ki; dünya dışı hayat gayet mümkündür, hatta varlığı zorunluluktur. Buna rağmen, bilim kanıtlarla ilerler, elinde kanıt olmayan hiçbir bilim insanı; uzayda hayat var hacı demez. Oysa, bir bilim insanı için dünya dışı hayatın varlığı değil, yokluğu sürprizdir. Bu nedenle şimdiye değin, dünya dışında yaşama ilişkin bir veriye ulaşılamamış olması, bilim adamları için düş kırıklığı olmuştur. Çünkü, elimizdeki verilere göre, bu hayatın var olmaması için hiçbir sebep yok. Fakat büyük uzaklıklar; yeterli gözlem ve veri elde etmemizin önünde engel. İşte bu sıkıntı yüzünden; dünyaya düşmüş `meteorit`ler bilim adamlarının dünya dışı yaşam arayışlarında altın değerinde önem taşır. Bunlar, gidip de görmemizin, almamızın mümkün olmadığı çok uzak yerlerden gelir. İlgili meteorda keşfedilip incelenen olası bakteri fosilleri, yüksek ihtimalle dünya dışı bir yaşamı işaret etse de, meteoritlerin dünyada geçirdiği zaman içerisinde buraya yerleşmiş olan dünya kökenli canlılar olma ihtimalini reddedemeyiz. Ayrıca, keşfedildiği düşünülen bakteri fosileri, daha önce olduğu gibi bir `yanılsama` olabilir. Fotoğrafta görebileceğiniz bakteri fosilleri, taşlaşmış mikro yapılardır ve bunun organik bir nesne olup olmadığını anlamanın, şekline bakıp yorumlamaya çalışmaktan başka bir yolu yoktur. Pekala ki bu bakteri şekilleri yüksek sıcaklık vb nedenlerle taşın eriyip yeniden donması sırasında da oluşmuş olabilir. O nedenle konunun aydınlığa kavuşması ve dünya dışı canlı varlığının ispatlanabilmesi için biraz daha, hatta bolca araştırma yapılması gerekiyor. Başka bir deyişle, uzaydan gelen bakteriler bulduk demek için çok çok erken. Nasa'nın açıklamasını Türkçe olarak şuradan okuyabilirsiniz. Evet, her ne kadar söylemeye gönlüm... Amerikan Uzay Ajansı NASA, 13 Nisan..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/michel-mayor-insanlik-asla-otegezegenlere-gidemeyecek/", "text": "Ötegezegenleri belirlemek için geliştirdiği yöntemler ile Nobel ödülüne layık görülen Michel Mayor, insanoğlunun hiçbir zaman güneş sistemi dışında yer alan gezegenlere göç edemeyeceğini çünkü bu gezegenlere ulaşmanın çok uzun zaman alacağını söyledi. Mayor bu açıklamayı Madrid'de katıldığı bir konferansta, katılımcıların diğer gezegenlere yerleşebilme ihtimalimizin olup olmadığı sorusuna yanıt olarak yaptı. Mayor ayrıca açıklamasında yaşanabilir bir gezegenin bize yakın sayılabilecek sadece birkaç ışık yılı uzaklıkta olması gibi iyimser bir durumda bile bu gezegene ulaşmanın çok vakit alacağını söyledi. 77 yaşındaki Mayor, ayrıca eğer bir gün Dünya'da yaşamak mümkün olmazsa başka yaşanabilir bir gezegene gideriz fikirlerini ortadan kaldırmak gerektiğini hissettiğini ve bu düşüncelerin tamamen bir çılgınlık olduğunu söyledi. Michel Mayor ve DidierQueloz, 1995 yılının Ekim ayında Güney Fransa'da bulunan gözlemevlerinde kullandıkları aygıtlar ile daha önceleri sadece bilim kurgu dünyasının öğesi olan bir şeyi, yani Güneş sistemimiz dışındaki bir yıldızın çevresinde var olan bir gezegeni keşfetmişlerdi. Astronomi dünyasında bir devrime yol açan bu keşfi yaptıklarında Mayor, Cenevre Üniversitesi'nde profesör, Queloz da Mayor'un doktora öğrencisiydi. Bu keşiften sonra ise sadece kendi galaksimizde 4.000'den fazla ötegezegen bulundu. Filozoflar tarafından tartışılan çok eski bir soruydu bu: Evrende daha başka dünyalar var mı? Mayor da artık Dünya'ya benzer ve bize en yakın gezegenleri inceleyebildiğimizi; meslektaşları ile birlikte bu gezegenleri aramaya başlayarak üzerinde araştırmalar yapmanın mümkün olduğunu gösterdiklerini belirtti. Mayor'a göre bir sonraki nesil soru ise bu gezegenlerde yaşamın olup olmaması. Ancak bu sorunun cevabını henüz bilmediğimizi ve bu cevabı bulabilmemizin tek yolunun uzaklarda yaşamın olup olmadığını belirleyecek bir yöntem geliştirmek olduğunu da açıklamasına ekledi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mikro-meteorlar-sanildigi-kadar-tehlikeli-mi/", "text": "Özellikle ABD'nin milli coğrafya kanalı National Geographic ve ekürisi Discovery Channel'da yayınlanan belgesellerde sıklıkla ve ısrarla Dünya yörüngesindeki mikro meteor adlı parçacıkların ne kadar tehlikeli olduğundan bahsedilir. Sanıldığının aksine bu meteorlar bir çakıl taşı veya leblebi, fıstık büyüklüğünde değildir. Çünkü bu büyüklükteki bir obje mikro meteor değil, doğrudan meteor olarak adlandırılabilir. Birkaç milimetreden büyük olmayan mikro meteorlar, çoğunlukla bir kum tanesinden daha küçük, hatta toz zerresi kadardır. Normal şartlarda bir kum tanesi bırakın bir uzay aracını, en narin insana bile zarar veremez. Bununla beraber, başıboş dolaşan bu parçacıklar sahip oldukları, saniyede onlarca kilometreyi bulan muazzam hızları nedeniyle uzayda büyük zarar verme potansiyeline sahiptir. Örneğin, Patara kumsallarındaki bir kum tanesi büyüklüğünde olan biri, Dünya yörüngesinde saniyede 8-10 km hızla gezinirken başınızı hedef almış biçimde size rastlarsa, alnınızdan girip başınızın arka tarafından rahatlıkla çıkacaktır. Tahmin edeceğiniz üzere, bu sizi öldürür. Aynı kum tanesi bir uzay aracına çarptığında da metal yüzeyini hızına bağlı olarak delip geçebilir. Hareket halindeki bir cismin sahip olduğu kinetik enerji, hızına bağlıdır. Hızınız fazla ise, kütleniz küçük de olsa potansiyel enerjiniz daha yavaş eşdeğer kütleye sahip cisimlerden fazla olur. Bir mermiyi, elinizle karşınızdakine fırlatırsanız ona hayati bir zarar veremezsiniz, ancak aynı mermiyi bir tabancadan çok yüksek hızla fırlattığınızda ölümcül yaralanmalara sebep olacağını hepimiz biliriz. Mikro meteorlar da böyledir. Sözün kısası, uluslararası uzay istasyonu ve yörüngedeki uydularımız mikro meteorlar tarafından kolaylıkla işlemez hale getirilebilirler. Oysa, hepimiz biliyoruz ki, Dünya yörüngesindeki uzay araçlarımız yıllardır tıkır tıkır çalışıyor. En azından Turksat uyduları ve GPS uydularını hemen hepiniz televizyonunuzda ve navigasyon cihazlarınızda kullandığınız için çalıştıklarından eminsiniz. Hepsi oradalar. Çok sayıdalar ve çok tehlikeliler. Ancak atladığımız bir şey var; uzay çok büyüktür. Evet, gezegenimizin yörüngesinde her dakika milyonlarca mikro meteor geziniyor. Fakat, Dünya yörüngesi ve Güneş Sistemi o kadar büyük bir alana sahip ki; bir mikro meteor ile karşılaşma ihtimaliniz, üç büyüklerden birinin Şampiyonlar Ligi kupasını almasından daha düşük. Yine de tabii ki tedbirli olmakta fayda var. Uzay yürüyüşü yapan bir insan küçük bir hedef olabilir ama, yapay uydular büyük hedeflerdir ve her zaman mikro meteorlar tarafından vurulabilirler. Ki, mikro meteorların hışmına uğrayıp zarar görmüş uydular da oldu. O nedenle, uyduların hayati parçaları olası bu çarpışmalara karşı elden geldiğince dayanıklı kaplamalarla örtülüdür. Her ne kadar uydulara hayat veren Güneş panelleri korumasız olsalar da, bu paneller yüzeylerindeki hüclerelerin bazıları çalışmaz hale gelse dahi diğer hücrelerin enerji üretmeyi sürdüreceği biçimde dizayn edilirler. Yörüngedeki Uluslararası Uzay İstasyonu ise, en büyük ve en açık hedef konumunda. İçinde oluşturulan yapay bir çevrede insanların yaşadığı istasyonun koruması elbette ki daha fazla. İstasyonu oluşturan modüllerin dış kısmı, olası bir çarpışmada içteki yüzey zarar görmeyecek bir zırh ile kaplı. İstasyon modüllerinde kullanılan bu zırh, aslında aralarında bir boşluk bulunan iki ince alüminyum panelden oluşuyor. İlginç biçimde, aralarında boşluk bulunan iki ince metal levha, çok daha kalın tek bir levhadan daha büyük koruma sağlayabiliyor. Şöyle ki: dıştaki ince levhaya çarpan mikro meteor, bu çarpmanın etkisi ile kinetik enerjisinin büyük kısmını yitiriyor ve aynı zamanda parçalanıyor. Aradaki boşluktan geçip arkadaki levhaya çarptığında hasar verecek enerjisini yitirmiş oluyor. Böylelikle, astronotlar uzay istasyonunda güven içinde yaşayabiliyorlar. Bu arada söylemek gerekli: Uzay istasyonunun modülü böyle bir çarpışmada hasar görüp hava sızdırmaya başladığında, filmlerde gördüğünüz gibi sakız yapıştırarak hava kaçağını engelleyemezsiniz. Aklınıza, yakında Dünya yörüngesinde Hubble'ın yerine kullanılmaya başlayacak olan ve evrene açılan yeni gözümüz olacak; açıkta yalın ayak başı kabak duracak dev aynalarıyla James Webb uzay teleskobu gelmiş olmalı. Müsterih olunuz. Bilim insanları belgesel izleyerek bilim yapmıyorlar ve yukarıda anlattığımız her şeyi ve çok daha fazlasını biliyorlar. James Web'in mikro meteorlar tarafından zarar görme ihtimali, onu uzaya gönderirken kullanacağımız roketin patlama ihtimalinden çok ama çok daha az. Ayrıca, James Webb uzay teleskobu, Dünya ve Güneş arasındaki kütle çekimin eşitlendiği Lagrange noktalarından birinde yer alacak. Bu bölgede, mikro meteor sayısı hem daha az, hem de denk kütle çekim nedeniyle hızları oldukça yavaştır. Yani, zarar görme ihtimali üç büyüklerden birinin Şampiyonlar Ligi şampiyonu olma ihtimalinden, sizin Sayısal Loto'da büyük ikramiyeyi üst üste 5-6 defa kazanma ihtimalinize kadar büyük, amiyane tabirle imkansıza yakın bir düşüş gösteriyor. Nihayetinde, bir mikro meteor ile karşılaşmanın devasa uzay boşluğunda düşük bir ihtimal olduğunu, çarpışma riski daha fazla olan büyük uzay araçlarının ise iyi korunduğu, Neyşınıl Coğrafik belgesellerinde her şeyi abartmaktan hoşlandıklarını sanırım öğrenmiş olduk."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/milankovic-donguleri-ve-iklim-degisikligi/", "text": "Milankoviç Döngüleri olarak adlandırılan fikre göre; Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesi zaman içinde periyodik olarak çok büyük değişimler geçirir. Hepimizin çok iyi bildiği üzere Dünya'mız, Güneş'in etrafındaki elipse yakın daire şeklindeki yörüngesinde 4,5 milyar yıldır dolanıyor. Bu eliptik yörünge sırasında Dünya Güneş'e en yakın konumda 147 milyon km mesafede iken, en uzak konumunda ise 152 milyon km mesafede yer alır. Gezegenimiz, yine aynı şekilde yıldızımız etrafındaki bu dolanım hareketini gerçekleştirirken, kendi ekseni etrafındaki 24 saatlik dönüşünü de sürdürüyor. Peki Dünya'nın 4,5 milyar yıldır bıkmadan usanmadan sürdürdüğü bu dolanma hareketlerinde hiçbir değişiklik olmuyor mu? Aslına bakarsak bu soruya hayır cevabı vermemiz pek mümkün görünmüyor. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Sırp bilim insanı Milutin Milankovitch, yapmış olduğu çalışmalarla Dünya'nın Güneş'in etrafındaki ve kendi ekseni etrafındaki dönüşünün sabit olmadığını ve belli zaman periyotlarında değişiklik gösterdiği iddiasında bulundu. Milankoviç'in kendi adı ile anılan bu döngülere genel olarak Milankoviç Döngüleri deniliyor. Milankoviç'in çalışmalarına göre; Dünya'mızın Güneş etrafındaki elips şeklindeki yörüngesinin basıklığı, Güneş Sistemi'nin iki büyük gaz devi olan Jüpiter ve Satürn'ün muazzam kütle çekim kuvvetlerinin etkisi ile 100 bin yıllık periyotlar ile değişim gösterir. Milankoviç'e göre, yeryüzünde izlerini gördüğümüz büyük iklim değişimlerinin, sıcak ve soğuk dönemlerin nedeni de gezegenimizin yörüngesindeki bu değişimdir. Bu fikrin dayandığı çıkış noktası; jeolojik çalışmalarda gezegenimizdeki kayda değer büyüklükteki iklim değişikliklerinin yaklaşık olarak 100'er bin yıllık zaman dilimlerine denk geldiğinin görülmesidir. Her ne kadar bu değişimlere jeologlar ve iklim bilimciler farklı sebepleri cevap olarak verebiliyor ve kanıtlar sunabiliyor olsalar da, Mulitin Milankoviç böyle spekülasyona açık bir açıklama getirmeye çalışmıştır. Ancak, şimdiye kadar yapılan çalışmalarda Milankoviç'in bu düşüncesini doğrulayacak hiçbir kanıta ulaşılamadı. Milankoviç döngüleri, yeryüzündeki iklim değişikliklerini açıklayabilmek adına ortaya atılmış, kayda değer kanıtlara sahip olmayan, hatta derinlemesine incelendiğinde çok sayıda soruna sahip bir fikir olarak duruyor şimdilik. Dolayısıyla Milankoviç döngüsü, bilim dünyasında üzerinde çalışmalar yürütülen veya destekçileri olan bir fikir değil. Bununla birlikte Dünya'nın kendi eksen eğikliği gerçekten de değişkenlik göstermektedir. Dünyanın eksenin açısı yaklaşık 41 bin yıllık zaman dilimi içerisinde 22,1 ile 24,5 derecelik eğimler arasında değişkenlik gösterir. Bugün bu eğiklik açısının 23,5 derece olduğunu biliyoruz. Ayrıca yine Dünya'mızın ekseni 25.800 yıllık zaman dilimleri içerisinde tıpkı yere bırakılmış bir topaç gibi yalpalar ve uzayda konik biçiminde bir alanı tarar. Bugün gökyüzüne baktığımızda bize kuzey gök kutbunu gösteren yıldız, Kutup Yıldızı olarak adlandırdığımız Polaris'tir. fakat bu her zaman bu şekilde olmamıştır. Bu şeref, eski Mısır çağlarında Ejderha Takım Yıldızı'nda yer alan Thuban Yıldızı'na aitti, gelecekte de Vega'ya ait olacak. Bu konuyla ilgili detaylı bilgi için kutup yıldızı neden sabittir? isimli makalemize göz atmanız, daha detaylı bilgi edinmeniz açısından faydalı olacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/milyonlarca-otegezegende-yasam-olabilir/", "text": "Yapılan çalışmalara göre, astronomların düşündüğünden daha çok sayıda Dünya dışı gezegende hayat olabilir. Araştırmacıların yeni geliştirdiği Habitable Zone Gallery Yaşanabilir Bölge Galerisi adlı çevrimiçi araç, yıldızlarında tam da suyun var olabileceği bölgede bulunan tüm Dünya Dışı Gezegen Sistemlerini gözlemliyor ve tespit ediyor. Ama bilim insanları her zaman Dünya-benzeri bir yaşam için, yörüngeleri tam olarak yaşanabilir bölgenin ortasından geçen gezegenlere umutlarını bağlamak zorunda olmayabilirler. Çok sayıda ötegezegenin aşırı eliptik ve alışılmışın dışında yörüngelere sahip olduğunu belirten bilim insanları, bu tür gezegenlerin kısa sürelerle elverişli yaşam koşullarına sahip olabileceklerini söylüyor. Ayrıca Dünya'daki araştırmalar da canlıların sıcak ve soğuk ya da kuru ve nemli koşullar arasındaki ani dönüşümler esnasında hayatta kalabileceğini gösteriyor. NASA'ya bağlı Exoplanet Science Institute'den başyazar Stephen Kane bir demecinde, bazı organizmaların soğuk şartlar altında metabolizmalarını sıfırlayarak çok uzun süreler hayatta kalabileceklerini belirtiyor. Yine bazı canlıların da aşırı sıcak ortamlara dayanabileceklerini ekleyen yazar, gerçekleştirdikleri çalışmalarda Dünya kökenli sporların, bakterilerin ve likenlerin hem Dünya'nın hem de uzayın ağır koşullarında hayatta kalabildiklerini gözlemlediklerini söylüyor. Büyük organizmalar için elverişli şartlar barındırmasa dahi, Dünya dışı gezegenler olası daha küçük ve basit yaşam formları barındırıyor olabilir. Zira dünyamızın, hayatın oluşmaya başladığı erken dönemlerinde insanoğlu yaşamayı başaramazdı. Başyazar Kane, Dünya'daki yaşamın gezegenimizin bugünden daha ağır şartlar altındaki çok erken safhalarında geliştiğini söylüyor. Yaşama ev sahipliği yapma potansiyeline sahip birçok ötegezegen; tekil gezegenler değil, de kendi Güneş sistemimizdeki Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin uyduları olabilir. Stephen Kane, çok sayıda dev gezegen ve bu gezegenlerin de yine çok sayıda uydusu olduğunu, bu uyduların pekala yaşanabilir bölgede bulunabileceklerini belirtiyor. Başyazarın dikkat çektiği bir başka husus da mevzubahis gezegen ya da uydularının atmosferi hakkında detaylı bilgiye sahip olmamamızdan dolayı, yaşanabilir olmaları hakkında net bilgi elde edilmesinin zor olması. Örneğin hem Dünya hem de Venüs sera etkisine sahip olmasına karşın Venüs'ün yoğun atmosferi yüzeyde kurşunu eritmeye yetecek kadar yüksek sıcaklıklara sebep oluyor. Tüm bunlara rağmen yeni araştırmalar, galaksi boyunca çok sayıda yaşanabilir ötegezegen olduğunu öne sürüyor. Başyazar Stephen Kane ve eş-yazar Dawn Gellino, The Exoplanet Science Institute çatısı altında keşfedilmiş dünya dışı gezegen sistemlerinde ekstremofil yaşam türü adayları tespit etmeye çalışıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mini-buzul-cagi-2022-ve-gunes-etkisi/", "text": "Dünya'nın iklimindeki değişimlerde Güneş'in etkisi küçümsenmeyecek boyuttadır. 4,5 milyar yıllık tarihi boyunca Güneş üzerindeki patlamaların Dünya'ya gönderdiği enerji yüklü parçacıklar gezegenimizi ısıtmış veya düşük aktiviteli dönemlerde Dünya soğumaya girmiştir. Bilim insanları yüz yıldan fazladır Güneş'i gözlemlemiş, gözlemler sonucunda Kelebek Diyagramı ve Leke Diyagramlarını ortaya koyup aktivite dönemini inceleme fırsatı bulmuştur. Dediğimiz gibi bu bir senaryodur fakat, gözlemsel çalışmalarla desteklenen bir senaryo. Bu olması muhtemel senaryodan bahsetmeden önce, size daha önce Güneş aktivitesi zayıflığından ötürü meydana gelmiş bir mini buzul çağını anlatalım. Bunu anlatmamızın temel sebebi, bilim insanlarının 2022 yılından sonra öngördüğü mini buzul çağını, gözlemlere dayanarak aynısının yaşanma ihtimalini görmesidir. Bu sorumuzun cevabı Güneş aktivitesi. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Güneş'ten gelen enerji yüklü parçacıklar Dünya'yı ısıtır. Bu parçacıkların yoğunluğu, Güneş yüzeyinde gerçekleşen patlamalardaki kütle atılımına da bağlıdır. Şiddetli ve büyük patlamalar, Dünya'ya bu sebeple normale göre daha fazla parçacık gönderir. Daha fazla gelen parçacıklar, Dünya'yı normalden daha fazla ısıtır. Biraz geçmişe gidelim; mesela 1600'lü yıllara. Güneş patlamaları o tarihlerde bilinmiyordu ama, nasıl oluyor da kayıt altına alınıyordu diyebilirsiniz. Aslında, Güneş üzerinde o tarihlerde de lekeler görülebiliyor ve her gün kayıt altına alınıyordu. Çünkü, lekeleri görebilmek için Güneş'e isli bir camla dikkatlice bakıyor olmanız yeterli. Bu kayıtlardaki lekelerin nedeni o zamanlar bilinmiyordu ama çeşitli fikirler vardı. Zaman ilerleyip teknoloji geliştikçe, o lekelerin Güneş üzerindeki patlamalar sonrasında yüzeyindeki nispeten soğuk bölgeler olduğu anlaşıldı. Bilim insanları; lekeler, patlamalar ve küresel sıcaklık tarihi üzerine yaptıkları çalışmalar sonucunda Güneş patlamalarının Dünya'yı etkilediğini ortaya koyunca, çeşitli modeller ortaya attılar. Bu modeller patlama sayısını önceden tahmin edebilmek için geliştirildi. 2006 yılında kullanılan modele göre 2010 yılında yüksek Güneş aktivitesi bekleniyorken, yıl 2010'a gelince modelin hatalı olduğu düşünüldü. Aslında problem modelde değildi; Güneş aktivitesinde zayıflama vardı. Yeni modeller geliştirildi ve Güneş'in her durumu gözlendi. Royal Astronomical Society'de yayınlanan makalede yüzde 90'ların da üzerinde tutarlılığa sahip modele göre Güneş aktivitesinde zayıflama olduğunu ve önümüzdeki dönemde gerçekleşecek maksimum aktiviteden sonra Güneş'in aktivitesinde zayıflamaya yönelik gidişat görüldüğü yayınlandı. Bu durum akıllara 1500'lü yıllardaki mini buzul çağını getirdi. Yapılan araştırmada, gelecek dönemlerdeki tahmini Güneş lekesi sayısı ile 1500'lü yıllardaki leke sayısı kıyaslandı. Kıyaslama sonucunda aktivite düzeyi çok benzer çıktı. Bu da bilim insanlarında önümüzdeki dönemde bir mini buzul çağına gireceğimiz hissiyatını oluşturdu. Dünya'nın iklimi, Güneş'ten aldığı enerjinin onun aktiviteleri ile değişmesi dışında, başka çok sayıda nedenin bir araya gelmesi ile şekillenir. Örneğin; atmosferdeki bulutluluk oranının uzun dönemli dağılımı, sera etkisi oluşturan gazların miktarı, volkanik faliyetler vs. gibi. Bizler, insan kaynaklı karbondioksit gazı salınımının gezegenimizin küresel ortalama ısı değerlerini yükselttiğini ve bu yükselmenin sürmekte olduğunu biliyoruz. Yine, muazzam sayıda ürettiğimiz besi hayvanlarımızın da atmosfere saldığı metan gazı miktarının büyük boyutlara ulaştığını ve bunun da küresel sıcaklık değerlerinin yükselmesinde etken olduğu bilgisine sahibiz. Yani, Dünya'yı ısıtıyoruz. Ama, bak ne güzel, buzul çağına girecekken bizim sayemizde gezegenin sıcaklığı aynı kalacak diye düşünmeyin. Çünkü, bir buzul çağı her ne kadar kulağa korkutucu geliyor olsa da, bu geçici bir mevsimsel döngüden ibaret. Oysa, bizim atmosfere saldığımız sera gazları maalesef geçici bir sorun değil. Bu gazlar yüzünden bin yıllar boyunca gezegen iklimimiz olması gerekenden daha sıcak seyredecek. Olması gereken derken neyi kastediyoruz peki? Bundan kasıt; gezegenimiz yüzeyinde yaşayan insan dahil tüm canlıların, yani bitkilerin, hayvanların, mikroorganizmaların alışık olduğu çevre koşullarını anlayın. Çoğu hayvan, sadece kendi iklim koşullarında var olabilecek biçimde gelişmiştir. Bir derecelik ısı artışı, canlının bulunduğu bölgedeki bitki örtüsünü değiştirir ve bu bitki örtüsü ile beslenen canlılar ortama adapte olamayarak yok olur. Denizlerde, nehirlerde ve göllerde yaşayan çoğu balık türü için su sıcaklığı büyük önem taşır. Sadece birkaç derecelik sıcaklık değişimi, binlerce balık türünün neslinin tükenmesine neden olabilir. Bunların üstüne, insanlar gibi yüksek adaptasyon yeteneğine sahip canlılar, nesil tükenme tehlikesi yaşamasa da, bulundukları bölgelerdeki iklim değişiklikleri nedeniyle göçler yaşanması da kaçınılmaz olacak. Sular altında kalan kıyı bölgeleri veya çölleşen iç bölgelerde yaşayan milyarlarca insanın daha uygun yerleşim alanlarına göçme çabası, beraberinde ister istemez bölgesel yoğun savaşları ve elbette büyük insanlık dramlarını getirecektir. Sözde bilimin ve gerçek arkeolojik ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mira-omicron-ceti-bilinen-ilk-degisen-yildiz/", "text": "Mira yıldızı, gece göğünde Balina Takımyıldızı içerisinde yer alan değişen kırmızı dev bir yıldızdır. Omikron Balina ya da Harika isimleri ile de tanınan Mira yıldızının parlaklığındaki değişimi ilk fark eden, her ne kadar üzerinde pek bir ciddiyetle durmamış olsa da 13 Ağustos 1596 yılında Hollandalı astronom David Fabricius olmuştur. Bundan çok sonraları ise, 1603 yılında Johann Bayer'in hazırlamış olduğu yıldız kataloğuna, Balina Takım Yıldızı'nın 15'inci parlak yıldızı olması sebebi ile Yunan alfabesinin 15'inci harfi olan Omikron adı ile kayıt yapmıştır. Johann Bayer'in hazırlamış olduğu katalogtan sonra, yine bir Hollandalı gök bilimci olan Johannes Holwarda, 1638 yılında yıldızı tekrar incelemiş ve bu yıldızın daha önce kendisini gözlemlemiş olan diğer iki astronomun kaydettiği yıldızın ta kendisi olduğunu ve parlaklığının da değişken olması gerektiğini fark etmiştir . Üstte Avustralya'daki UK Schmidt Teleskobu ile çekilmiş bir fotoğrafını gördüğünüz Mira, bize yaklaşık olarak 418 ışık yılı uzaklıktadır ve yıldızın görünür dalga boylarındaki parlaklığı her altı aylık periyotlar içerisinde neredeyse yüz kata kadar değişir. Değişim periyodu yaklaşık 332 gün kadardır. Bu sebeple de yıldız, en parlak olduğu dönemde gökyüzünde çıplak gözle görülebilen görece belirgin bir yıldız olmasına rağmen, en sönük olduğu dönemde ancak bir teleskop veya dürbün yardımı ile gözlemlenebilmektedir. Hemen bir çok yazımızda özellikle belirttiğimiz üzere, astronomi bilimini diğer bütün bilim dallarından ayıran çok önemli bir özelliği mevcuttur. Bu da elbette ki amatör astronomlardır. Diğer bilim dallarından farklı olarak amatör astronomlar ellerindeki ekipman ve imkanlar ile gökyüzünü yıllardır taramakta ve gözlemlemektedirler. Elde ettikleri veriler ile de astronomi bilimine ve profesyonel astronomlara yardımcı olmuş ve bir çok önemli keşifte pay sahibi olmuşlardır. Mira değişken yıldızı da keşfedildiği 1638 yılından bugüne kadar amatör astronomlar tarafından sürekli gözlemlenmiş ve tüm maksimumları kayıt altına alınmıştır. Yıldızın parlaklığının değişmesinin en temel nedeni, bütün yüzeyinin içe ve dışa doğru hareket ederek büzüşüp genişlemesidir. Buna diğer bir anlamda zonklama da diyebiliriz. Mira değişkeni, her ne kadar çap olarak bizim yıldızımız Güneş'e oranla çok daha büyük bir yıldız olsa da, kütlesi bizim yıldızımızın ancak 1.2 katı kadardır diyebiliriz. Yıldızın maksimumdaki çapı Güneş'in dörtyüz katı kadarken minimumdaki çapı ikiyüz katı kadardır. Mira yıldızı, ömrünü neredeyse tamamlamış olan bir Kırmızı Dev yıldızdır. Mira B ismiyle anılan ve şu an beyaz cüce olarak gözlemlediğimiz bir eş yıldızı daha vardır. Şu durumdaki hali ile 6 milyar yaşından biraz büyük olan Mira'ya, bizim yıldızımız Güneş'in gelecekteki (4.5 5.5 milyar yıl sonraki) hali desek yanlış bir cümle kurmuş olmayız. Bu yıldızı diğer Kırmızı Dev yıldızlardan ayıran önemli bir özellik mevcut: Yıldız, uzayda alışık olmadığımız bir hızda, saniye 130 km hızla ilerlemekte. Bu hızla ilerleyen yıldızımız, bir taraftan da yüzeyinden çok büyük miktarlarda saçmakta olduğu dış katmanlarını adeta bir kuyruklu yıldız misali 30 bin yıldan fazladır ardında bırakmakta. Işık yılları uzunluğundaki bu gaz kuyruğu ancak kızılötesi teleskoplar ile yapılan gözlemler neticesinde tespit edilebilmiştir. Çekirdeğindeki tüm hidrojeni tüketmiş ve helyuma dönüştürmüş olan yıldızın dış katmanı genişlemiş ve soğumuş durumdadır. Mira yıldızı, zonklamalarına eşlik eden rüzgarlar ile birlikte çevreye çok ciddi oranda yıldız malzemesi savurmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/miranda-uranusun-esrarli-uydusu/", "text": "Güneş Sistemi'nin Jüpiter ve Satürn'den sonraki en büyük üçüncü gezegeni; Miranda gibi sıradışı bir uyduya ev sahipliği yapan; solgun mavi-yeşil tonlarıyla dikkat çeken buz devi Uranüs gezegenidir. Güneş'e yaklaşık olarak Satürn'ün iki katı yani ortalama 19 Astronomi Birimi (1 Astronomi Birimi; 150 milyon kilometre) uzaklıkta olan Uranüs, ilk bakıldığında aslında çok sıkıcı ve pek ilgi çekici özellik barındırmayan bir gezegen gibi görünse de detaylı bir inceleme ile çok etkin ve karmaşık bir atmosfer sistemine sahip olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Kızılötesi dalga boyunda kendisini gösteren koyu şeritler ve Jüpiter'dekilere benzeyen fırtına sistemleri şaşırtıcı düzeylerdedir. Ayrıca Dünya'nın 50 katı kadar bir güce sahip manyetik alana sahiptir. İnce bir halka sistemine de sahip olan Uranüs'ün bilinen 27'den fazla uydusu mevcut. Bunların en büyükleri sırasıyla Titania, Oberon, Umbriel, Ariel ve Miranda'dır. Uranüs'ün uyduları hakkında daha fazla bilgi için bu makalemize bakabilirsiniz. 1948 yılında Gerard Kuiper tarafından keşfedilen Miranda, diğer yukarıda saydığımız başlıca beş büyük uydu arasında en küçük olandır. Yaklaşık olarak 472 km gibi bir çapa sahip olan Miranda, bizim uydumuz Ay'ın ancak yedide biri kadar bir büyüklüğe sahiptir. Gezegeni Uranüs'e oldukça yakın (yaklaşık 130 bin km) uzaklıkta dolanan bu küçük uydu, tıpkı Ay gibi kütle çekim kilidine kapılmış halde gezegenin çevresindeki dönüşünü de 34 saat gibi kısa bir sürede tamamlar. Küçüklüğüne nazaran Miranda'yı bu kadar önemli kılan başlıca özelliği tuhaf görüntüsü ve yüzey şekilleridir. Uydunun şekli tam bir küre biçiminde olmamakla birlikte, yüzey şekilleri bakımından Güneş Sistemi'ndeki diğer hiçbir gezegene, uyduya, asteroide vs. materyale benzemez. Yüzeyinde meydana gelmiş ve iki farklı bölgenin sınırlarını keskin bir şekilde belirleyen hatlar ve yükseltiler hala bilim insanlarının kafasını kurcalamaya devam etmektedir. Miranda, Güneş Sistemi'nin bilinen en yüksek uçurumunu da yine bünyesinde barındırır. Verona Rupes isimli bu uçurum yer yer yaklaşık 20 km yüksekliğe kadar erişebiliyor. Yani bizim bildiğimiz Büyük Kanyon'dan 10 kat daha yüksektir. Bu tuhaf bölgelerin, alt tabakalarda yer alan sıvıların yüzeye çıkıp donması sonucu oluştuğunu savunanlar olduğu gibi, Miranda'nın çok uzun süreler önce yaşadığı bir çarpışma sonucu parçalandığını ve kendi kütle çekimi altında parçaların tekrar bir araya gelip bu eciş bücüş vaziyeti oluşturduğunu düşünenler de bir hayli fazlacadır. Bu ikinci görüşün, günümüzde ilkine nazaran çok daha fazla kabul gördüğünü söyleyebiliriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mobil-astronomi-ve-bilim-uygulamalari-vol-2/", "text": "Dünyada Star Wars, James Bond, Harry Potter ve hatta Yüzüklerin Efendisi, ülkemizde ise Hababam Sınıfı, Eyvah Eyvah gibi filmler vardır ki bu filmler çok beğenildiği için devamı çekilmişti. Bizde de mobil uygulamalarla ilgili yazılan ilk yazı da çok beğenildi ve devamı yazıldı. Bilim ile iç içe akıllı telefon ve tablet uygulamalarını listelediğimiz yazımızın devamı ile karşınızdayız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mobil-astronomi-ve-bilim-uygulamalari-vol-3/", "text": "Daha önce iki bölüm halinde tanıttığımız mobil astronomi ve bilim uygulamalarını anlatmaya devam ediyoruz. Önceki yazılarımızın ilk bölümüne buradan, ikinci bölümüne ise buradan ulaşabilirsiniz. Bu nadide uygulama için geniş kapsamlı bir bilgi uygulaması diyebiliriz. Kısa makaleler ve çeşitli konularla ilgili videoları bu uygulamada bulabilirsiniz. Bunların arasında bilim, psikoloji, astronomi ve çeşitli diğer türlerle ilgili bilgilendirici içerikler bulunur. Uygulamayı aynı zamanda özelleştirebilirsiniz de. Bu, onu istediğiniz şeyleri görmek üzere ayarlayabileceğiniz anlamına gelir. Bir milyondan fazla video ve binlerce makaleden bahsediyoruz. Ara sıra denk gelecek reklamlarla birlikte indirmek ve kullanmak için tamamen ücretsizdir. Kendi alanında en erişilebilir bilim uygulamaları arasında yer alan Curiosity'yi İngilizce konusunda sorun yaşamayan her bilim meraklısına şiddetle tavsiye ediyoruz. Isotope, kısmen konuşan en yeni bilim uygulamalardan birisi. Size elementlerin periyodik tablosunu göstermesinin yanı sıra güzel animasyonlar, ağırlık, yapılandırma, erime noktası, kaynama noktası, atom numarası ve benzeri konularda da her öğe hakkında bilgi verir. Uygulamada 118 öğe var ve ücretsiz sürümü ile özelliklerin çoğunu kullanabiliyorsunuz. Pro sürümü 1,99 ABD Doları tutarında olup her şeyi içeriyor. Khan Academy bir çok konuda sadece temel bilgiler için içeren derin anlatımlardan uzak harika bir uygulama. Bir sürü konuyu çevrimiçi öğrenmeye yönelik harika bir uygulama. Bunlara matematik, bilim, ekonomi ve diğer bir çok ana dal dahildir. Toplam 10.000'in üzerinde video koleksiyonuna sahip olan uygulamada bir ton bilimsel kaynak var. Uygulama, web siteleri ile çapraz platform desteği de destekliyor. Her şey, hiçbir reklam veya uygulama içi satın alma olmaksızın tamamen ücretsiz. Adından da anlayabileceğiniz gibi uygulamamız temel olarak Işık kirliliği haritasını bünyesinde barındırıyor. Havanın ne zaman kararacağını, ne zaman aydınlanacağını da haritanın kenarından takip edebiliyoruz. Ay'ın evreleri ile ilgili bir takvim ve ISS takibi yapabileceğiniz bir menü de özelliklerinin arasında. Aynı zamanda Kuzey ve Güney kutup ışıklarını canlı yayınla izleyebilir, yine canlı yayınlarla ve değişik filtrelerle Güneş'teki patlamalara tanıklık edebilirsiniz. Bahsettiğimiz diğer uygulamalar kadar bilimsel olmasa da 6 yaş ve üstü uzaya meraklı çocukların zevkle oynayabileceği, çocuklarına astronomiyi sevdirmek isteyen ailelerin ilk tercihi olabilecek neşeli bir oyun. TRT'nin meşhur Rafadan Tayfasından Hayri, modifiyeli uzay mekiği ile Güneş Sistemi'nin altını üstüne getiriyor. Uzay istasyonlarında mola vermeyi de ihmal etmiyor. TRT Çocuk kanalında yayınlanan çizgi filmlerden esinlenilerek yine TRT tarafından yaptırılan tüm uygulamaların, çocuk psikologları ve öğretmenler ile birlikte geliştirildiğini, bu nedenle herhangi zararlı bir içerik barındırma ihtimalinin olmadığını da ayrıca belirtmekte fayda var. Karadul tanımı bir ci... Yıldızlar, çoğu zaman çok güzel gör... Herkese merhabalar! Konuya her ne k..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/modern-dinler-burclar/", "text": "Milyonlarca insanı peşinden sürükleyen ve tamamen ticari bir amaçla insanların duygularını sömüren günümüzün mitleri: Burç safsatası. Bilimin çok gelişmediği dönemlerde, yani bundan binlerce yıl öncesinde gökyüzüne bakan ve yeryüzünün dışında kalan yerlerle ilgili merak duyan insanlar, bir şeyleri kendilerince açıklama gereği hissediyorlardı. Dünya'nın kendi etrafında ve Güneş'in etrafında döndüğünün henüz bilinmediği dönemlerde, insanlar yıldızlara bakarak çeşitli anlamlar çıkarıyorlar, Dünya'yı evrenin merkezi sanarak diğer gökcisimlerinin onun etrafında döndüğünü düşünüyorlardı. Bu nedenle her bir gökcisminin hareketine çeşitli anlamlar yükleyerek kendilerini uçsuz bucaksız ve korku dolu anlamsızlıktan korumak istiyorlardı. İnsanoğlunun böyle bir özelliği vardır: Anlamsızlıktan ve bilinmezlikten korkar; çünkü bu durum onlar için bir belirsizliktir. İnsanoğlu düşünmekten kaçmak için basit cevaplarla, gerçek olmayan anlamlarla kendini oyalar. Astrolojinin bu denli önemliymiş gibi görünmesi ve insanları peşinden sürüklemesinin nedeni de budur. Hayatlarında hiçbir şey başaramamış, akıl ve mantığına güvenemeyen insanlar, başkalarının onlar için yazdığı günlük burç fallarına ve karakter analizlerine bakıyor ve hayatlarını bu tür yorumlara göre şekillendirerek kendilerini tatmin ediyorlar. Bilimin ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte Dünya'nın evrenin merkezinde olmadığı, kendi etrafında ve Güneş'in etrafında döndüğü artık anlaşıldı. Evrenin sonsuzluğuna baktığımızda küçücük bir nokta olduğumuzu görüyoruz. Bize benzer milyonlarca gezegen olabileceği ortadayken, kibrimiz yüzünden on binlerce hatta milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızların ve gezegenlerin bizi etkileyebileceği palavrasına inanıyoruz. Birilerinin Ama X burcunun benim hakkımda söyledikleri tamamen gerçek dediğini duyar gibiyiz. Karakterinizi tamamen tarif ettiğini sandığınız burçlara aslında siz kendi kendinizi benzetmeye çalışıyorsunuz. Neredeyse hiçbir kötü yorum içermeyen bu tarifler, hemen hemen herkesin Evet, beni anlatıyor diyebileceği kadar genel ve iyimser yazılmışlardır. Kendilerine astrolog diyen şahsiyetler bilim yaptıklarını ileri sürerek, araştırmaktan ve sorgulamaktan korkan insan sürülerini peşlerine katmakta ve bilimin adını kirletmektedirler. Bilim yaptığını iddia eden bu insanlar, epistemolojiden bihaberdirler. Bu kişilerin tek derdi piyasa ve müşteridir. İnsanlara sahte hayaller satan bu insanları televizyonlara çıkaran, gazetelerde yazılarına yer veren medya sahiplerinin de umurunda değil tabii ki; çünkü onların da tek düşündüğü, her birini para olarak gördüğü, ağlarına takılacak bilinçsiz insanlardır. Dünyada yaklaşık 7 milyar insan yaşamaktadır. Bu 7 milyar insanın hepsine sadece 12 burç düşmekte. Yani her burca yaklaşık 583 milyon insan düşmektedir. 583 milyon insan kendini bir burca göre şekillendirecek, hayatına o burca göre yön verecek, öyle mi? 583 milyon insanın her birine tek bir burcun hitap edebileceğini düşünecek kadar hayalperest olan bilim haşereleri ne yazık ki belirli yerlere gelip topluma bu hormonlu anlayışlarını aşılıyorlar. Evrenin bilgisini salt kendi zihninde arayan bu gerici zihniyetin bilimsel diye ortaya attığı fikirler gerçekte bilgiyi değil de, kendi bireysel varlığını mutlak bilgiye dönüştüren bir zavallılıktır. Bilimsel bilginin gelişimine temeli olmayan asılsız bilgilerle her an zarar veriyorlar. Gerçekliğin oluşumunu betimlerken paramparça bir düşünce yapısıyla mevcut gerçekliği de yok ediyorlar. Bilimsel verilerden yoksun olan, çok şey bilirci tutumlarıyla etrafta kol gezen bilim müsveddelerine karşı sağlam bir şekilde karşı durulmalı ve ticari amaçla insanları sömüren bu kişilere gerekli cevap, biz akıl ve mantık sahipleri tarafından verilmelidir. Astronomi Üzerinden Çocuklara Bilimsel Gelişim Kazandırmak! Siz de dikkat ettiniz mi, çocuklar ... Sık sık soru alıyoruz; \"tavsiye ede..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/molekuler-kara-delik-yaratildi/", "text": "Yaratılan bu kara delik, olay ufku içinde her şeyi oburca yiyen süper kütleli göksel nesnenin küçük bir versiyonu değildir. Daha ziyade, X-ışını enerjisi bir molekülü hedef aldığında, elektronlarının bir çoğunu bırakır ve böylece bir boşluk yaratır. Sonra da tıpkı kara deliğin yaptığı gibi yakınındaki atomların tüm elektronlarını emer. Deneyler; şiddetli X-ışınları olarak bilinen, son derece yüksek enerjili lazer darbeleri üreten SLAC Linak isimli elektron lazeriyle gerçekleşti. Boutet ve arkadaşları daha sonra X-ışını enerjisini yaklaşık 100 nanometre çapında bir noktaya odaklamak için bir dizi ayna kullandılar (Bir insan saçı yaklaşık 70.000 nanometre çapa sahip olup 1 nanometre 1 metrenin milyarda biridir). Bu odaklanmış lazer darbeleri daha sonra, yalıtılmış ksenon atomları ile iyodometan molekülleri (CH3I) ve iyodobenzen (C6H5I) moleküllerini aydınlattı. Yoğun bir enerji, X ışınlarının önce iyot atomlarının en içteki enerji kabuklarında bulunan elektronları emeceği şekilde ayarlandı . İlk önce her şey öngörüldüğü şekilde gerçekleşti: Tıpkı bir tilt oyunu gibi... Dıştaki elektronlar, en dıştaki elektron orbitallerinden en içteki kabuklara doğru basamak oluşturdular ve burada aynı zamanda X-ışını darbeleri tarafından fırlatıldılar. Dramatik olmasına rağmen, bu başlangıç süreci zaten bekleniyordu. Bununla birlikte, X-ışını darbeleri, iyot elektronlarının dış kabuğunu tamamen tüketmekle kalmadı. Normalde 53 elektron içeren iyot atomu, molekül içindeki komşu karbon ve hidrojen atomlarından elektronları emmeye devam etti. Hepsine göre, iyot molekülleri 54 elektron kaybetti başlangıçtaki atomlardan daha fazla. Bütün süreç sadece 30 femtosaniye yani saniyenin katrilyonda birinde gerçekleşti. Sonunda, molekül patladı. Altı atomlu sistem gibi nispeten basit bir şey için bile, hasarın nasıl oluşacağını tahmin etmek oldukça zor oluyor. Bu bulgular, bilim adamlarının sıklıkla kullanılan güçlü lazer darbelerine maruz kalındığında oluşan radyasyon hasarını daha iyi modelleyebilmelerine yardımcı olabilir. Süpernovalar gibi bu yoğun alanları yaratacak bazı göksel olaylar vardır. Bunlar insanların yaşadığı her yerde doğal olarak gerçekleşmiyor diye ekledi. Burada yapılan deney, evrende bildiğimiz ışık dahil her şeyi yutan kara delikler ile ilgili değil. Yani, ortada oluşturulmuş bir kara delik yok. Ancak, çok yüksek enerji düzeyinde, farklı etkiler sonucunda atomların sanki bir kara deliğin kıyısındaymışcasına elektronlarını kaybedebileceği gösterilmiş. Bu yazımızın, sitemizdeki ilk yayın tarihi, 4 Haziran 2017'dir. Kara Delikler, Ölmüş Yıldızları Yeniden Canlandırabilir! Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü i..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/molekuler-titresim-ve-brown-hareketi/", "text": "1827 yıllında, Botanikçi Robert Brown, bir bardak suyun içine bir polen atıyor. Poleni gözlemlediğinde ise, polenin kendi halinde titreşmekte olduğunu görüyor. Fakat bu, öyle büyük bir titreşim hareketi değil. Ancak mikroskopla fark edilebilecek kadar küçük titreşimler. Ama daha sonra gözlemine devam ettiğinde, bu küçük titreşimlerin poleni, suyun içerisinde farklı konumlara sürüklediğini görüyor. Brown bu durumu açıklamak için, önce polenin canlı olabileceğini düşünüyor. Fakat daha sonra bu durumu, daha başka küçük taneciklerle de gözlemleyince, bu düşüncesinden vazgeçiyor. O zamandan beri bu harekete neyin neden olabileceği belirlenemedi. Fizikçiler, onlarca yıl bu hareketin nedenini araştırmaya yanaşmadı. Çünkü Brown zamanında moleküller tartışmalı bir kavramdı. Einstein ve Norbert Wiener, bu hareketin matematiksel temellerini atarak tartışmayı noktaladılar. Bu harekete, Robert Brown anısına Brown hareketi adı verildi. Brown hareketi tamamen rastlantısal bir harekettir. Yani belirli bir düzen içinde gerçekleşmez. Temel fizik bilgimiz varsa, su taneciklerinin rastlantısal hareket ettiğini biliriz. Ki zaten bu da kinetik teorisinin bir sonucudur. Kinetik teorisi her ne kadar gazlara atfedilmiş bir teori de olsa, sıvılar da bu teoriye kısmen uyum sağlamaktadır. Brown hareketini bir örnekle kavramaya çalışalım. Çok istediğiniz bir bilgisayar var. Mağazanın biri, bu bilgisayarları, sınırlı sayıda olmak üzere, çok büyük indirimlerle satmaya karar veriyor. Siz de bu fırsatı kaçırmak istemiyorsunuz tabi. Ama durun! O bilgisayarı sadece siz istemiyorsunuz. Sizin gibi yüzlerce kişi de bu fırsatı kaçırmak istemiyor. Büyük gün geldi. Mağazanın önü hıncahınç dolu. Stoklar tükenmeden o bilgisayarı almanız lazım. Siz de kalabalığın içine girip, yardırarak öne doğru gitmelisiniz. Kalabalığın içerisine girdiniz, ilerleme çalışıyorsunuz. Adeta izdiham yaşanıyor. Dört bir yanınızda, sizi itip kakan insanlar var. Hele bazıları var ki, izbandut gibi. Onlar sizi ittiğinde savruluyorsunuz ve konumunuz değişiyor. Kalabalığın içinde, kimisi güçlü itiyor sizi kimisi zayıf. İşte siz bu kalabalığın içindeki polensiniz. Kalabalıktaki insanlar ise su molekülleri. Su molekülleri sizi belli belirsiz savuruyor. Siz de elinizde olmadan konum değiştiriyorsunuz. Sizi çok yüksekten izleyen başka biri de sizin hareket ettiğinizi görüyor. Brown hareketinin, taneciklerden tutun da borsa dalgalanmalarına kadar kullanım alanı var. Evet, küçücük bir polenden, borsalara uzanan hikayemiz bu. Bilgisayarı alabildik mi diye sorarsanız; maalesef stoklar tükendi. Daha sonra görüşmek üzere. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 17 Mart 2017 tarihinde yayınlanmıştır. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi ... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/muazzam-yildiz-la-superba/", "text": "Bu koyu kırmızı yıldız, bizim güneşimizin 3 katı kütleye ve 215 katı çapa sahip bir kırmızı dev. Farkettiğiniz gibi biraz fazla şişkin ve şişkinliğinin doğal sonucu olarak yüzey sıcaklığı Güneş'in yarısından az, sadece 2.500 santigrat derece kadar. Buna karşın, dev cüssesi nedeniyle Güneş'ten 4.400 kat fazla aydınlatma gücüne sahip. Bizden yaklaşık 700 ışık yılı uzakta yer alan bu yıldızın böylesine koyu kırmızı görünmesinin nedeni sadece düşük yüzey sıcaklığı değil, karbon yıldızı denilen bir sınıflandırma içinde yer alması. Kırmızı dev yıldızlar, çekirdeklerindeki hidrojenin tümünü helyum'a dönüştürdüklerinde artık helyum yakmaya başlarlar. Nükleer reaksiyona giren helyumun enerji üretmesi ise karbona dönüşmesiyle nihayetlenir. La Superba'nın çekirdeğinde üretilen bu karbonun bir kısmı yüzeye yükselerek yıldızın atmosferine saçılır. Karbonun bir özelliği de, mavi ışığı soğurmasıdır. Bu yüzden yıldızdan yayılan ışığın mavi tonları elenir ve bize sadece kırmızı dalgaboyunda yayılan ışık ulaşır. Dolayısıyla, karbon yıldızları La Superba gibi koyu kırmızı bir renkte ışıldarlar. Kara Delikler, Ölmüş Yıldızları Yeniden Canlandırabilir! Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü i..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mum-isigini-ne-kadar-uzaktan-gorebiliriz/", "text": "Texas A&M Üniversitesi Fizik ve Astronomi Departmanından Kevin Krisciunas ve Don Carona, televizyonda ve internette karşılaştıkları Mum ışığını 5 hatta 50 kilometre öteden görebiliriz yazıları üzerine bir araştırma yapmaya ve işin doğrusunu ortaya koymaya karar vermişler. Astronomide gözlem yaparken kullandığımız metotları kullanarak çeşitli hesaplamalar yapan ekip, araştırma sırasında mumdan çıkan ışığın enerji dağılımını Vega'nın enerji dağılımı ile benzer kabul edip, insanların çıplak gözle görme sınırı olan 6 kadir parlaklığa göre kıyaslama yapmışlar . Görme sınırı olarak kabul edilen şehir merkezinden uzak, çok karanlık yerlerde 6 kadir, pratik olarak kabul edilen bir limittir. Işık kirliliği altında boğulan büyük şehirlerde bu görüş maalesef 3 kadir dolaylarındadır ve İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve diğer birçok büyük veya küçük şehrin merkezinden 4'üncü kadirden ve daha düşük parlaklığa sahip yıldızlar seçilememektedir. Fakat araştırma ekibinde yer alan Krisciunas'ın 6,3 kadire kadar görebildiğini ve hatta çok keskin görüşe sahip Brian Skiff ve Stephen O'Meara'nın 8,0 kadire kadar görebildiği de makalede belirtmişler . CCD kullanılarak yapılan çalışmada araştırmacılar mumu 338 metre ötede bir noktaya koyarak Vega yıldızı ile karşılaştırma yapmışlar. Göz kararı parlaklıklarını aynı olarak seçmelerine rağmen, şaşırtıcı bir şekilde yapılan ölçümlerde parlaklıkları arasında 2,4 kadirlik bir fark olduğu ortaya çıkmış. Bu da mumdan ölçülen ışığın Vega'dan ölçülen ışıktan 9,3 kat daha parlak olduğu anlamına gelir. İnsan gözünün ışığı algılama şeklini, gece ve gündüz görüşlerindeki farklılığı ve kara cisim ışımasını da hesaba dahil edip hesaplama yapan ekip, bir mum ışığının görülebileceği en uzak noktayı 2,6 kilometre olarak belirlemiş. Bilindiği gibi insan gözü, geceleri çok düşük ışık altında renkleri algılamakta güçlük çeken, bununla beraber siyah beyaz görüşü iyi olan bir yapıya sahip. Her ne kadar teleskoptan çıplak gözle baktığımızda renkleri ve detayları seçemesek de, gri tonlarında oldukça iyi görebiliriz. Elbette bu çok karanlık ortamlardaki gri tonlu görüşümüz kedi, aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvanlar ile; fare, yılan vb av olabilen hayvanlar, hatta kimi balıklar ve bazı eklem bacaklılar kadar iyi değildir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/mutlak-sifir-nedir-ve-neden-ulasilamaz/", "text": "Evrende, evrenin doğası gereği varolan bazı limitler vardır. Işık hızı ve mutlak sıfır, bu limitlerin en bilinenleri ve en katı biçimde sınırları çizilmiş olanları. Bir metali ısıttığınız zaman onu oluşturan parçacıkların kinetik enerjisini arttırmış olursunuz. Kinetik enerjisi artan moleküller, daha güçlü biçimde titreşirler. Aynı şekilde eğer bir bardak suyu buzdolabına soğuması için koyarsanız, bu da bardağın içinde ki suyun sistemle alışveriş yapıp enerji kaybetmesine neden olacaktır ve dolayısıyla enerji kaybettikçe suyu oluşturan moleküller daha hareketsiz bir hale gelecektir. Moleküller ne kadar hareketsizse, su o kadar soğuk, ne kadar hareketli ise, o kadar sıcaktır. Mutlak sıfır (0 Kelvin, 273,15 Celsius, -459,67 Fahrenhayt): bir maddenin sahip olabileceği veya maddeye kazandırabileceğimiz en düşük sıcaklıktır. Daha başka deyişle, maddeyi oluşturan atomların en hareketsiz halidir. Termodinamik dersi almış olanların daha iyi hatırlayabileceği gibi, maddeleri ısıttığımız zaman içsel enerjilerini arttırdığımızdan dolayı entropileri artar. Bunun tam tersi de geçerlidir; eğer bir maddeyi gerçekten aşırı düşük sıcaklıklara kadar soğutursanız, bu da soğutulan maddenin entropisinin azalmasına neden olur. Çünkü hepinizin tahmin edebileceği gibi bu soğutma işlemi, maddenin mikro seviyedeki kinetik enerjilerini kaybedip hareketlerinin muazzam bir şekilde yavaşlaması yoluyla gerçekleşir. Evet, mutlak sıfır noktasında ise madde tamamen hareketsiz hale gelir . Yalnız burada kuantum mekaniği, maddelere mutlak sıfıra ulaşma izni vermez. Çok yaklaşabilirsiniz der ancak, asla o sıcaklığa ulaştırmaz. Şu ana kadar ulaşılmış en düşük sıcaklık 100 pikoKelvin 'dır ki, bu da mutlak sıfırdan yaklaşık olarak 0,000.000.000.1 kelvin daha sıcaktır. Mutlak sıfır noktasında dediğimiz gibi hareket yoktur. Kuantum mekaniğine göre ise, hiçbir yer tamamen hareketsiz değildir. Kuantum dalgalanmaları nedeniyle her yer sıfır noktası enerjisiyle doludur, hatta tamamen vakumlanmış bir ortam bile boş değildir. Kuantum mekaniksel bir sistemin sahip olabileceği en düşük enerji seviyesi, mutlak sıfıra ulaşılmayı imkansız kılar. Dolayısıyla mutlak sıfıra ulaşıp fizik kanunlarını baştan yazmak gibi bir hayaliniz olsa da, bu dalgalanmalardan kurtulamazsınız. Mutlak sıfır noktasında hareket veya herhangi bir kinetik enerji olmaması gerektiği halde, bu enerji dalgalanmaları o sistemin tamamen hareketsiz olmasına izin vermez ve dolaylı olarak sistemin enerji kazanmasına yol açarak sıcaklığının artmasına neden olur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasa-ayda-yine-su-buldu-toplanin-aya-gidiyoruz/", "text": "2020 yılının Ekim ayında NASA, Ay'da büyük bir keşif yapıldığının haberini duyurdu. Bu keşfin, gelecek Ay görevleri ile ilintili olacağı da AKTARILDI. Duyurudan 5 gün sonra da açıklama geldi, Ay'da su bulunmuştu. Evet, yine! Ama önemli bir farkla. Bu defa su, Ay'ın ışık alan yüzeyinde tespit edilmişti. Nasıl yani? dediğinizi duyar gibiyiz. Ay'ın ışık almayan yüzeyi de mi var? Hayır, yok. Aslında bu son su keşfi ile ilgili, özellikle ülkemizde çıkan haberler çok yüzeysel olduğu için ciddi yanlış anlaşılmalar meydana geldi. Konumuz Ay'dan açılmışken bu karışıklıklara da açıklık getirelim. Ay'ın aslında her yüzeyi ışık alır, çünkü Ay da Dünya'mız gibi kendi ekseni etrafında döner. Haliyle her yüzeyi belirli dönemlerde Güneş'ten ışık alır. Ay'ın kendi ekseni etrafında 1 tur dönmesiyle, Dünya etrafında 1 tur dönmesi tam tamına eşit sürede gerçekleşir. Kütle çekim kilidi adı verilen bu durumdan dolayı Dünya'dan Ay'ın hep aynı yüzü görülür. Ay'ın Dünya'dan görülmeyen tarafına halk arasında Ay'ın Karanlık Yüzü denir. İşte karmaşa tam da burada başlıyor. Ay'ın karanlık yüzü ifadesi son derece yanlıştır. Astronomide Uzak Yüz ve Yakın Yüz ifadeleri kullanılır ancak Karanlık Yüz ifadesi kullanılmaz. Uzak yüzün ilk fotoğrafı 1959 yılında Sovyet Uzay Aracı Luna 3 tarafından çekilmiştir. Dahası 2019 yılında, Çin'e ait bir uzay aracı olan Chang-4, ayın uzak yüzüne yumuşak iniş yapan ilk uzay aracı olmuştur. Şimdi sadede gelelim... Eğer Ay'ın her yüzü ışık alıyorsa, daha önce yapılan ve su olabileceği düşünülen keşifler nerede olmuştu? Cevap, gölge yerler. Hem de muhtemelen birkaç milyar yıldır sürekli gölge olan yerler. Böyle yerler, Ay'ın kutuplarındaki kraterler içerisinde mümkündür. Ay'ın Güneş etrafındaki dönüş ekseni, kendi eksenine neredeyse dik olduğu için, kutuplarda yer alan kraterlerin içine ışık düşemez. Bu bölgeler daima gölgede kaldığı için karanlıktır, ısınamaz ve haliyle su varsa da buharlaşmış olamaz; buz olarak kalır. Bu sebeple yıllardır su olması muhtemel bölgeler olarak kutuplara odaklanılmıştı. Bu defa ise Ay'ın gölge olmayan, 2 hafta boyunca sürekli ışık alan ve haliyle 100 santigrat derecenin çok üzerinde sıcaklıklara ulaşan, yani önceden su bulunmadığı düşünülen kısımlarda su izine rastlandı. Ay'da kalın bir atmosfer tabakası olmadığı için Ay'ın genelinde su varlığına dair bir kanıt yoktu; çünkü kaynayan suyun uzaya kaçmasına engel olacak bir etken de yoktu. Bu keşif, suyun sadece bu seferlik bulunduğu yer açısından değil, Ay yüzeyinin tamamına ya da en azından belli kısımlarına yayılmış olabileceği ümidini doğurduğu için ayrıca heyecan yarattı. Eğer ışık almasına rağmen bu bölgelerde su varsa, neden başka yerlerde olmasın fikri akıllara geliverdi. Geçmişte pek çok defa Ay'da su varlığı ile ilgili iddialar ortaya atıldığını söylemiştik. Ancak, suyun kesin varlığından ziyade, suyu meydana getiren oksijen ve hidrojen atomlarının ya da bunlardan oluşan moleküllerin izleriydi bunlar. Diğer ifadeyle; OH sembolü ile gösterilen hidroksil molekülü olması da ihtimal dahilindeydi. Yani bulunan şey; H2O muydu yoksa OH mı, emin olunamamıştı. Bu defa ise yapılan gözlemin sonucunda bulunan maddenin H2O olduğundan pek çok kişi emin. Peki neden Ay'da ısrarla su arıyoruz? Dünyadan götürsek ne olur sanki? sorusu akla gelebilir ilk bakışta. Nasılsa koca koca roketler fırlatıyoruz diye düşünebiliriz. Ancak o iş tam olarak öyle olmuyor. Fırlatılan bir roketin sadece %4'lük kısmı faydalı yüktür. %90'ı yakıtın kendisi ve %6'sı da motorlar veya tanklardan oluşur. Yani 1 kilogramlık yükü uzaya taşımak için 24 kat daha fazla yakıt gerekmektedir. Bunu doğrusal olarak da düşünemeyiz. İlave yük, ilave yakıt demek. İlave yakıt, daha büyük tank ve haliyle daha fazla yük demek. Bu da yeni yük için yine ilave yakıt ve daha da büyük tank derken muazzam miktarlar ortaya çıkarabilir. O nedenle de yanımıza alınması gereken su gibi olmazsa olmaz malzemeler ne kadar az olursa, bunun yerine başka yüklerin taşınması tercih edilebilir. Kısacası Ay yüzeyinde su bulunması, Ay'a gitmeyi ve Ay'da üs kurmayı büyük oranda kolaylaştırabilecek. Olası Ay üslerinde yaşayacak insanlar Dünya'dan su taşımak yerine, oradaki suyu kullanabilecek. Gelelim bu keşfin neden önemli olduğuna. Ay'da topyekun bir koloni için henüz çok erken. Zaten Ay yaşamak için çok da cazip bir yer değil. Atmosfer yok, sıcaklıklar iki hafta kadar süren gece gündüz arasında 200 santigrat derece fark ediyor ve sürekli meteor çarpmalarına maruz kalıyor. Ay'ın yüzey alanı sadece 38 milyon km2. Dünya'nın toplam yüzey alanı 510 milyon km2 ve bunun 149 milyon km2'lik kısmı da karalardan oluşuyor. Yani, Ay'ın toplam yüzey alanı Dünya'daki karaların dörtte biri kadar. Kıyaslama yapabilmek için, Rusya 17 milyon, ABD 10 milyon ve Türkiye 0,8 milyon km2 yüzey alanına sahip. Fakat Ay, güzel bir geçiş noktası olabilir. Bu noktada önemli bir konuyu ele alalım. Ay'a giden ve geri dönen insanlı insansız tüm misyonlar için gidiş kısmı kontrol altında diyelim. Muhteşem hazırlıklar sonrası roket fırlatılıyor, Ay'a ulaşıyor, görevlerini yerine getiriyor ve dönüyor. Peki dönüş nasıl oluyor hiç düşündünüz mü? Ay'da ne uzay üssü var ne de fırlatma rampası. O nedenle Ay yüzeyinden dönmesi gerekecek yük çok az olmalı. Bu noktada en büyük avantaj kaçış hızı dediğimiz ve kütle çekim kuvvetinden kaçabilmek için ulaşmamız gereken minimum hızın, Ay'da, Dünya'dakinin sadece 1/6'sı kadar olması. Bu sayede Dünya'daki kadar büyük roketlere ihtiyaç duyulmuyor. Haliyle, Ay'dan ayrılmak, Dünya'dan ayrılmaktan çok daha kolay. Öyleyse Ay'ı, uzay yolculuklarında bir durak noktası yapmak çok güzel bir fikir. Fakat her şey o kadar da kolay değil. Önce Ay'a, oradan da evrenimizin başka yerlerine gideceksek, Ay'da bir uzay üssü, dahası bir üretim üssü kurulması lazım. Eğer her şeyi Dünya'dan götürüp, Ay'dan tekrar fırlatırsak, bir anlamı olmayacaktır. Çünkü Dünya'dan çıkaracağımız her 1 gram kütle için zaten gerekli enerjiyi harcamış oluyoruz. Oysa Ay yüzeyindeki sudan da faydalanarak, roket yakıtını Ay'da üretmeyi başarabilirsek, asıl faydayı elde etmiş oluruz. Ay'da bulunacak suyun getirebileceği diğer önemli bir fayda da yaşamsal ihtiyaçlar için, orada bulunacak astronotlar tarafından kullanılabilecek olmasıdır. Hatta, uzun vadede eğer çok miktarda su bulunabilirse, solunabilir oksijen elde etmek için de kullanılması da mümkün olacaktır. Sudaki hidrojen ve oksijeni uygun şekilde ayrıştırdığımızda, hidrojeni yakıt, ve oksijeni de solumak için kullanabilirsek, bir taşla iki kuşu gözünden vurmuş oluruz. Bu yeni su keşfinin nasıl yapıldığından bahsedelim biraz da... Keşif, Amerikan Uzay Ajansı NASA ve Alman Uzay Ajansı DLR'in ortak girişimiyle; bilge anlamına gelen ve Stratospheric Observatory for Infrared Astronomy ifadesinin baş harflerinden oluşan SOFIA isimli, Boeing 747 uçağından modifiye edilmiş, adeta uçan bir teleskop ile yerden 14 km irtifada, atmosferdeki su buharının %99'unun üstünde yapıldı. Bu kadar yüksekte yapılmasının sebebi, uçağın ya da teleskobun isminde de geçtiği gibi Infrared yani kızıl ötesi ışınları su buharından etkilenmeden yakalayarak gözlemlemekti. Bu sayede SOFIA, suya has dalga boylarındaki yansımaları yakalayabilecekti ve neticesinde de Ay'ın bol güneşli Clavius Krateri'nde aranan bulguya rastlandı. Ay yüzeyine çarpan meteoritler ile geldiği düşünülen suyun, Ay toprağı içinde bir şekilde güneş ışığından korunarak buharlaşmadığı düşünülüyor. Suyun nasıl geldiği ve orada nasıl buharlaşmadan kaldığı konuları henüz çok ham. Umarım ki önümüzdeki günlerde, daha detaylı bilgilere sahip olabiliriz. Madem Ay'dan bu kadar bahsettik, bir takım ilginç bilgileri de paylaşmadan geçmeyelim. - İngilizce'de tüm gezegenlerin uydularına moon denir. Dünya'mızın uydusu olan Ay ise the Moon olarak isimlendirilerek diğer gezegen uydularından ayrıştırılır. - Güneş sisteminde keşfedilmiş 205 uydu vardır. Ay, bunlar içinde 5. büyük olandır. En büyük uydu, Jüpiter'in uydusu Ganymede'dir. Satürn, bilinen 82 uydusu ile en çok uyduya sahip gezegendir. - Ay'ın herhangi bir an Dünya'dan bakıldığında tam yarısı görünse de, yörüngesel hareketi nedeniyle zaman içinde toplam %59'luk yüzey alanı gözlemlenebilir. Yani Ay'ın Uzak Yüzü %41'lik kısmıdır. - Ay'ın uzak yüzünde bulunan yapay uydulardan, orada oldukları sırada doğrudan sinyal alınamaz çünkü Dünya ile arasında Ay'ın kendisi vardır. Göndereceği ya da alacağı sinyallerin bir başka yapay uydu ile yönlendirilmesi gerekir. - Ay'ın Dünya'dan hep aynı yüzünün görünmesi, Ay'ın kendi ekseni etrafında dönmediği düşüncesine neden olur. Aksine, kendi ekseni etrafında dönmeseydi, Dünya'dan farklı yüzeyleri de görülürdü. - Ay'ın Dünya etrafındaki bir dönüşü 27,3 gün sürer, ancak Ay'ın hilal halinden bir sonraki hilal haline 29,5 gün geçmesi gerekir. Genellikle karıştırılan bu farkın sebebi, bu 27 günlük süre için de Dünya'nın da Güneş etrafında bir miktar yol alması ve Ay'ın Güneş'e göre aynı konumuna gelebilmesi için 2,2 gün daha yol almasının gerekmesindendir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasa-gunes-solar-minimuma-girdi-seklinde-uyarida-mi-bulundu/", "text": "Bu okuğunuz içerik, bir teyit platformu olan Malumatfurus.org'da yayınlanan bu linkteki yazının, izin alınarak olduğu gibi sitemize eklenmiş halidir. Yazı içeriğindeki bilgilerin doğruluğu, bilim danışmanlarımızca da onaylanmıştır. Sona ermesinin ardından pek hayırlı yad edilmeyecek gibi duran 2020 yılına ilişkin birçok felaket senaryosu ortaya atıldı. Bu senaryoların bazısı gerçekleşirken, bazısı gerçeği yansıtmıyordu. Bazıları ise gerçeği yansıtan iddiaların abartılarak ya da bağlamından koparılarak sunulmasından ibaretti. Malumatfurus.org'da daha önce Dünya'nın yakınından geçecek kozmik ışınların elektronik aletleri zararlı hale getireceği ve Dünya'ya 29 Nisan 2020'de asteroit çarpacağı yönündeki iddiaların asılsız olduğunu aktarmıştık. Bugünkü konumuz ise bilim haberciliğindeki kopyala-yapıştır hastalığı nedeniyle oluşan bir yanlış algı. Güneş'in solar minimum adı verilen daha az aktif bir evre yaşadığı doğru; ancak bu durumun buzul çağına neden olacağına yönelik bir öngörü mevcut değil. NASA'nın Güneş'in sistemine minimum enerji yaydığı bir sürece girildiğine yönelik açıklamaları mevcut; ancak NASA'nın bu açıklamalarında felaket, aşırı soğuk, ürün kaybı, kıtlık, volkanik patlama ya da iklim değişikliği atıflar yer almıyor. Güneş döngüsü, Güneş'in yaşadığı yaklaşık 11 yıllık bir döngüyü tanımlamaktadır. Bu döngü sırasında, manyetik alanının tersine dönmesi sebebiyle Güneş'teki hareketlilik asgari ve azami seviyeler arasında hareket eder. Böylelikle Güneş patlamalarında 11 yıllık aralıklarla düzenli bir şekilde taban ve tavan seviyeleri gözlenir. Solar minimum, Güneş'in yaydığı enerjide yaşanan dalgalanmaların taban seviyesinin yaşandığı döneme verilen bir isim. Solar haraketliliğin zirvede olduğu dönemde daha fazla güneş patlaması ve lekesi gözlemlenmekte iken, solar minimum sürecinde tam tersi durum yaşanmaktadır. Güneş'teki hareketliliğin minimum düzeyde olduğu sırada haliyle Dünya'nın doğal ısınma mekanizması yavaşlar. Minimum güneş enerjisi sırasında Dünya'nın üst atmosferi soğur ve üst atmosfere ulaşan galaktik kozmik ışınların sayısı artar. Galaktik kozmik ışınlar, uzak süpernova patlamaları ve galaksideki diğer şiddet olayları ile güneş sistemine doğru hızlanan yüksek enerjili parçacıklardır. Halihazırda içinde bulunduğumuz düşük Güneş hareketlilik dönemi 24. Güneş Döngüsü (24th Solar Cycle) olarak adlandırılmaktadır. Bir sonraki solar minimum sürecinin ne zaman gerçekleşeceği net şekilde bilinemese de, bilim insanları Güneş döngülerine ilişkin tahminler gerçekleştirmektedir. NASA, 2017 yılında yaptığı açıklama ile 2019-2020 yıllarında beklenen Güneş enerjisi miktarının asgari düzeyde olacağını duyurmuştu. Güneş lekesiz gün sayısını kaydeden Spaceweather.com adlı internet sitesi, işbu yazı tarihi (27 Mayıs) itibarıyla 116 gündür Güneş'te bir leke gözlemlenemediğini aktarmaktadır. ABD'nin Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'ne bağlı Uzay Hava Tahmin Merkezi ile NASA tarafından ortaklaşa 9 Aralık 2019 tarihinde düzenlenen panel, 24. ve 25. solar döngü arasındaki asgari hareketlilik sürecinin 2020 yılı Nisan ayında yaşanacağını, zirvenin ise 2025 yılında gözlemleneceğini aktarmış. NASA'dan bilim insanları, bir sonraki (25.) Güneş döngüsü sürecinin içinde bulunduğumuz döngüden daha zayıf olacağını tahmin etmektedir. NASA, tarihte gözlemlenen Güneş'in hareketliliğine ilişkin en düşük seviyenin 17. yüzyılda yaşandığını aktarmaktadır . Herhangi bir güneş lekesi gözlemlenmeyen ardışık gün sayısı rekoru 1019 gün ile 1913 yılında kaydedilmişti. NOAA ve NASA ayrıca, 24. solar döngü olarak tanımlanan içinde bulunduğumuz sürecin 11,4 yıl ile gözlemlenen döngüler arasında 7. en uzun olduğunu belirtmişti. NASA, Güneş'in enerji üretiminin, 11 yıllık döngü boyunca sadece % 0,15 değişiklik gösterdiğini aktarmaktadır. Yani, basınımızda aktarılan en son böyle bir durum 1650 ile 1715 yılları arasında yani Buzul Çağı'nda yaşanmıştı iddiasının herhangi bir doğruluk payı bulunmuyor. NASA Küresel İklim Değişikliği Birimi'nin 13 Nisan 2020 tarihinde yayımladığı Beklenen Bir Mini Buz Çağı Yok başlıklı yazıda yeni bir uzun süreli düşük güneş hareketliliği sürecinin iddia edildiği gibi bir sıcaklık düşüşüne ve buzul çağına yol açmayacağını belirtmişti. Bahse konu metinde ayrıca, Güneş'in hareketliliğindeki düşüşün ancak insan faaliyetlerinin neden olduğu birkaç yıllık ısınmayı dengelemeye hizmet edebileceği, fosil yakıtlardan kaynaklanan sera gazı emisyonlarının neden olduğu ısınmanın uzun bir solar minimum sürecinin yol açacağı soğumadan 6 kat daha fazla olduğunu aktarmıştı. Küresel sıcaklık artışına yol açan temel etkenin insan tüketimi kaynaklı sera gazı emisyonlarından kaynaklanan ısınma olduğunu vurgulayan NASA, Güneş'teki mevcut aktivite düşüşü 1 asır sürse dahi, küresel ısınmanın varlığını sürdürmeye devam edeceğini vurguluyor. NASA'nın paylaştığı yukarıdaki grafik, 1880 yılından bu yana ölçümlenen küresel yüzey sıcaklığı değişikliklerini ve Dünya'nın Güneş'ten aldığı enerjiyi watt olarak karşılaştırmaktadır. Daha ince çizgiler yıllık seviyeleri gösterirken, daha kalın iken hatları 11 yıllık ortalama eğilimleri göstermektedir. Dünya'nın aldığı Güneş enerjisi miktarı, 1950'lerden bu yana net bir artış göstermeksizin 11 yıllık doğal iniş çıkışları izlese de küresel sıcaklık seviyesinin belirgin bir şekilde arttığı görülebilmektedir. Bu nedenle NASA, Güneş'in son yarım yüzyıl boyunca gözlemlenen küresel sıcaklık ısınma eğilimine neden olmasının son derece düşük bir ihtimal olduğuna inanmaktadır. NASA tarafından yayımlanan bazı akademik çalışmalarda Güneş'teki hareketlilik değişikliklerinin düşük şiddetli depremlere yol açmasının olası olduğunun aktarıldığı görülmektedir. Ancak, içinde bulunduğumuz süreçle ilgili NASA'nın özel bir deprem felaketi tespiti ya da uyarısı bulunmamaktadır. Konuyla ilgili açıklama yapan bilim insanları, Güneş döngüsü ve döngüyle ilgili rasyasyondaki kısa vadeli değişikliklerin, Dünya iklimindeki değişiklikleri yönlendiren ana etken olamayacağı konusunda hemfikir. Basında yer aldığı şekilde, solar minimum sürecinin kuraklık, soğuk, deprem, iklim değişikliği gibi sonuçlara yol açacağı yönünde felaket tellallığı yapan uzmana rastlayamadık. Norveç Meteoroloji Enstitüsü'nden Rasmus Benestad ise Güneş aktivitesi ve iklim değişikliği arasında ikna edici bir bağlantının bulunmadığını, son yıllardaki küresel ısınma eğiliminin Güneş enerjisindeki farklılılık ile açıklanamayacağını aktarmış. Felaket tellallığı olarak tanımladığımız basın kuruluşlarının felaket ve kaos içerikli asılsız haber paylaşımları bir alışkanlık hale gelmiş vaziyette. 2020 yılının buzul çağı başlangıcını aktaran haber platformlarının birkaç ay öncesine kadar NASA'nın 2020 yılının en sıcak yıl olacağına dair açıklama yaptığına yönelik asılsız iddiayı paylaştığını da bu vesileyle hatırlatmış olalım. NASA'nın son Mars yüzey aracı Perse..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasa-ikizler-calismasinin-on-sonuclari-sasirtici/", "text": "Uzayın bize ne yapacağını kestiremiyoruz. Söz konusu görmüş geçirmiş astronot Scott Kelly olduğunda , NASA elbette şanslı durumda. Çünkü, kendisinin genetik olarak tamamen kopyası olan bir tek yumurta ikizi var. İkizler, birçok biyolojik sorunun cevabını verebilir. Bu durum, uzay dairesinin, mikro yerçekiminde geçirilen uzun dönemlerin insan vücudunu nasıl etkileyebileceğini anlamak için mükemmel bir fırsata sahip olduğu anlamına geliyor. NASA'nın İkizler Çalışması'ndan ilk sonuçların gelmesiyle birlikte, bazı durumlarda etkilerin, bilim insanlarının beklediğinin tam tersi olduğu netlik kazanıyor. Araştırmacılar, insanların dış uzay şartlarına uzun vadeli maruz kalmaktan nasıl etkilendiğini anlamak için on yıllardır uğraşıyordu. Bir kere, örnek boyutu inanılmaz derecede ufak; Uluslararası Uzay İstasyonu'nda herhangi bir zamanda sadece 10 kişi yaşayabiliyor, ve insanları uzaya sadece son 50 yıldır gönderiyorduk. Üstelik, kontrol grubu sorunu da var; her insan farklı, bu yüzden eğer belirli bir kişi uzayda biyolojik ve genetik değişimler yaşarsa, aynı şeyi Dünya'da yaşasalardı durumlarının farklı olup olmayacağını bilmenin bir yolu yok. İşte bu yüzden Mark Kelly çok önemli; kendisi, Scott'un tek yumurta ikizi olduğu için, tamamen aynı genetiğe sahip. Bu bilim insanlarına, vücudunun Dünya üzerinde geçirdiği değişimleri, Scott'un vücudunun belirli bir zaman dönemi boyunca uzayda geçirdiği değişimler ile kıyaslama fırsatı sunuyor. Bu durum, NASA'nın dönüm noktası niteliği taşıyan İkizler Çalışması'nın temel dayanağını oluşturuyor. Çalışmada, Scott ile Mark Kelly'nin biyolojilerinin çeşitli yönlerine bakıldı. Erkek kardeşin geçmişi hakkında size bir fikir verecek olursak, Scott Kelly, 2015 ile 2016 arasında uzayda 340 gün geçirdi ve uzayda hayatı boyunca toplamda 520 gün harcadı. Kendisi de bir astronot olan Mark Kelly, 2001 ile 2011 arasında birden fazla görev boyunca uzayda 54 gün geçirdi. Sonuçlar henüz yeni yeni geliyor ve araştırmacılar henüz bir karara varmaktan çok uzak olsalar da, görmekte olduklarımız, kardeşler arasında önemli farklılıklara işaret ediyor ve bunlar, sizin tahmin edebileceğiniz şekillerde olmayabilir. Uzaya giden farelerde karaciğer hasarı ile hafıza kaybı ve anksiyete ile tam bunamaya kadar herşeye yol açabilen beyin hasarının endişelendirici işaretlerini göstermiş olan önceki hayvan çalışmalarına dayalı olarak, Scott Kelly'de meydana gelen herhangi bir değişimin, Mark'ın Dünya'nın koruyucu atmosferinin sahip olduğu rahatlıkta yaşadığı değişimden çok daha kötü olacağını farzetmek kolay bir şey. Ayrıca, içinde göz sorunları, kemik yoğunluğu kaybı ve dünyanın en kötü içki mahmurluğuna benzeyen huzursuzluğun da içinde bulunduğu, astronotların başına gelen şeyleri unutmayalım. Fakat İkizler Çalışması'ndan şimdiye kadar gelen en çarpıcı sonuçlardan biri, Scott'un uzayda geçirdiği yıl süresince, beyaz kan hücrelerindeki telomerlerinin , kardeşinkinden daha uzun olacak şekilde büyümüş olması. İkinci bir laboratuvar, telomer uzunluğundaki bu beklenmeyen artışı onayladı. Bu epey çılgınca bir şey, çünkü telomer uzunluğunun, sağlık ve ömür uzunluğu konusunda en önemli işaretlerden biri olduğu düşünülüyor. Bir hücre ne zaman bölünse, telomerleri, artık çoğalamayacak bir noktaya kadar kısalıyor. Daha fazla çoğalamayan bir hücre, ya ölüyor ya da artık olması gerektiği gibi büyüyemediği veya işlev gösteremediği şekilde ihtiyar hale geliyor. Bu telomer kısalması süreci, kanser ve erken ölüm tehlikesinin yüksek olması ile bağlantılanmıştı. Bu yüzden bilim insanları, telomerleriniz ne kadar uzunsa, yaşlanmanın zarar verici etkilerinden kaçınma ihtimalinizin o kadar yüksek olduğunu düşünüyor. Bunun sebebi henüz belli değil. Fakat ilk hipotezlerden biri, Scott'un uzayda Dünya'daki Mark'tan daha fazla egzersiz yapmış ve daha yağsız yiyecekler yemiş olması ve bu kazançların, uzayın zararlı etkilerine sadece karşı koymaması, aynı zamanda onları bastırmış olması. Scott'un uzayda olmaktan dolayı görünüşte aşikar bir sağlık kazancı elde etmesi iyi haber gibi görünse de, belki de daha çarpıcı olan gerçek, bunun çok beklenmedik olması. Eğer Mars'a altı aylık yolculuklar yapmayı düşünüyorsak, insanların isteyeceği en son şey, astronotların sağlık ve mutlulukları söz konusu olduğunda herhangi bir sürpriz yaşanmasıdır. Ve bu durum, buzdağının sadece görünen kısmı olabilir. NASA'nın İkizler Çalışması'ndan gelen diğer ön sonuçlar, kardeşlerin bağırsak bakterileri arasında önemli değişimler ve gen ifadesinde değişiklikler olduğunu ortaya çıkardı; uzay, hücrelerimizin temel genetik bilgiyi işleme şeklini değiştiriyor gibi görünüyor. Bulguları detaylandıran hakem denetimli tezler, çözümlemeler yürütülürken ve sonuçlar onaylanırken, en azından birkaç ay boyunca beklenmiyor. Bu yüzden araştırmacıların ne ortaya çıkaracaklarını bekleyip görmek zorundayız. Fakat eğer buna dayanılarak bir şey yapılacaksa, pek çok sürpriz beklemeliyiz. Çünkü konu uzaya geldiğinde, orada ne olabileceği konusunda henüz çok az şey biliyoruz. Üstelik, bilinmeyen bir şey kadar sinirlendirici şey yok. Bu yılın başlarında uzay istasyonu ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasa-mars-aciklama/", "text": "Vaktinizi almamak için baştan söyleyelim; Mars'ta hala yaşam bulunamadı, açıklama bununla ilgili değil. Aslında astronomlar haricinde kimseyi heyecanlandıracak bir bulgu açıkladıkları da yok. Hatta ve hatta, yeni bir şey de söylemediler. 5 Kasım 2015 tarihli NASA Basın toplantısı, Mars'ın atmosferini nasıl kaybettiği hakkında. Mars Atmosphere and Volatile Evolution misyonundan elde edilen verilere göre, kızıl gezegenin atmosferi geçmişte Güneş patlamalarının yarattığı güçlü Güneş rüzgarlarının etkisiyle yavaş ama istikrarlı bir şekilde süpürülmüş. Gerçi çok uzun zamandır, en az 50 yıldır Mars'ın atmosferini kaybetme sebebinin Güneş rüzgarları olduğunu biliyorduk. Nasa'nın MAVEN misyonu, bunun detaylarını belirlemiş. Anlaşılan, gençliğinde bugün olduğundan çok daha deli dolu bir yıldız olan Güneş, o günlerde Mars atmosferini bugün olduğundan çok daha şiddetli biçimde tahrip ediyormuş. Dünya gibi bir koruyucu kalkana sahip olmayan Mars, pek fazla direnememiş. Dolayısıyla, 3.7 milyar yıl önce sulak bir yapıya sahip olduğu şüphe götürmeyen gözde gezegenimiz Mars'ın bugünkü kurak ve yaşamdan uzak halinin başlıca sorumlusu, acımasızca gezegenin atmosferini süpüren yakın dostumuz Güneş. Kaldı ki Güneş, bugün de daha yavaş ama aynı gaddarlıkla Mars atmosferini süpürmeye devam ediyor. Verilen bir diğer bilgi de, Mars atmosferinde soluk da olsa Dünya'daki gibi aurora oluşumunun gözlendiği. Elbette bu auroralar gezegen bir manyetik alana sahip olmadığı için kutuplarda gerçekleşmiyor. Gezegenin kabuğundaki manyetize demir yoğunluğuna sahip bölgeler sayesinde yerel düzeyde düşük manyetik alanlı kısımlar mevcut. Gözlemlenen auroralar da bu alanlar üzerinde oluşuyor. Benzeri dağınık yerel manyetik alanlar, Merkür ve hatta uydumuz Ay'da da bulunuyor. Anladığımız kadarıyla Nasa, ABD halkının ilgisini Mars üzerinde tutmak için büyük çaba sarfediyor. Bilim insanlarının Mars'a yapılacak bir insanlı keşif görevi için çok hevesli olduklarını biliyoruz. Ancak, insanlı Mars yolculuğu Ay yolculuğu kadar, hatta daha büyük bir meydan okuma. Bu büyük meydan okuma için muazzam miktarda bütçe ve işgücüne ihtiyaç var. Tüm bunları elde etmenin tek yolu ise, ABD halkının hükümet üzerinde baskı kurup Nasa'nın ihtiyacı olan 40-50 milyar dolar gibi küçük bir bütçeyi onaylatması. Dolayısıyla, ABD kongresinden istediğini alana kadar bu şekilde hoş, ama içi -yeni bilgiler yönünden- pek dolu olmayan Nasa basın toplantıları izleyeceğiz gibi görünüyor. NASA'nın son Mars yüzey aracı Perse... Nasa'nın Kanada ve Japonya uzay aja..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasa-marsta-yine-sivi-su-buldugunu-acikladi/", "text": "Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, 28 Eylül 2015'te önemli bir basın açıklaması yapacağını duyurdu ve ardından yaptı. Mars'ta belli koşullar altında suyun sıvı halde kalabileceği ortamların var olması mümkün olabilir. Bir zamanlar Mars'ı kaplayan su şu anda toprakta buz ve atmosferde buhar olarak yer aldığı gibi, yeraltı okyanusları halinde ve zaman zaman yüzeyde akışkan biçimde varlığını sürdürüyor olabilir. Pek güzel bir haber. Ancak yeni keşfedilmiş veya bilinmeyen, şimdiye kadar onaylanmamış herhangi bir bilgi içermiyor. NASA'nın bugün basına verdiği görüntüler zaten yaklaşık 3 yıl önce yine NASA tarafından yayınlanmıştı. Mars atmosferinde buhar halinde suyun var oldu, yüzeyde ve yüzey altında buz şeklinde varlığını sürdürdüğü zaten herkesin malumu. Zaten 10 yıl öncesinde de yüzeyde belli dönemlerde akışkan özellik gösteren suyun var olduğu, sıvı haldeki bu suyun perkloratlar nedeniyle yaşama izin vermeyecek yapıda olma ihtimalinin varlığı açıklanmıştı. Suyun tuzluluk oranının, akışkanlığını etkileyecek düzeyde fazla olması gerektiği, de yine birkaç yıldır biliniyordu. Mars atmosferinde su buharı bulunduğu ve bu su buharının araçların yüzeyinde çiğ oluşturduğu da zaten neredeyse 10 yıldır bilinen birşeydi. Biz dahil çoğu bilim platformundan, Nasa'nın verdiği bu bilgiler kamuoyuna aktarılmıştı. Örneğin şu linkten 2013 yılında yapılmış benzer açıklamaya ulaşabilirsiniz. NASA bu açıklamayı bir basın toplantısı düzenleyerek niye yaptı peki tekrardan?... Aslında cevap basit gibi duruyor: ABD kongresi Nasa'ya ayırdığı payı sürekli kısıyor ve birçok uzay araştırması kısıntı yüzünden yapılamıyor. Bu nedenle iptal edilen çok sayıda proje var. Uzay mekiklerinin emekli edilme nedeni bile, ABD'nin NASA'nın bütçesinde durmaksızın yaptığı kesintiler. Bizim gariban Nasa kadrosu da, sık sık bu şekilde sansasyonel basın toplantıları düzenleyip açıklamalar yaparak ABD kamuoyunun ilgisini tekrar uzay çalışmalarına çekmeye, bu şekilde kongre üzerinde ödenek baskısı yaratmaya çalışıyor. Zaten basın toplantısında ısrarla üstüne basarak söyledikleri; Mars'a gideceğiz, Yaşamın varlığını kanıtlamak için toprak örneklerini incelemeliyiz benzeri cümleler de verin parayı da artık gidelim Mars'a fikrini ABD halkının zihnine yerleştirmek. Olay bundan ibarettir dostlar... Yeni hiçbirşey duymadık ama, basında bugün ve yarın bol bol Nasa şöyle dedi, Nasa böyle dedi gibi abartılı haberler duyacaksınız. Ama, durum anlattığımız gibi. Heyecana gerek yok. Sadece Nasa hakkı olan parayı siyasetçilerden koparabilmek için ABD halkının ilgisini yeniden kazanmaya çalışıyor. Benim çok merak ettiğim bir konu var. Mars'ın hava basıncı 6-7 mbar civarında. 6.1 milibarda 0 C de su kaynadığına göre Marşın kutba yakın bölgesine bir havuz dolusu şu dökülse bu suyun buharlaşarak donması beklenir çünkü Marşın kutba yakın bölgesinde sıcaklığın 0 derece üstüne çıkması mümkün değil. Yani düşük basınçta olsa Marşın kutup bölgelerindeki şu kaynayıp gitmez.Fakat merak ettiğim Marsta manyetik alan olmadığı için Mars yüzeyini bombardıman eden ultraviyole mor ötesi ışınım Marsta oluşan su buzunu sıfırın altındaki soğuk havaya rağmen erime yada süblimleşme yoluyla buharlaşmasına yol açarmıydı yoksa hiç bir etkisi olmaz mıydı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasa-sinyal-mi-aldi/", "text": "Bir süredir kimi basın organlarında ve sosyal medyada, NASA'nın Dünya dışındaki bir uygarlıktan sinyal aldığı ve bir basın toplantısı ile bunu duyurduğuna yönelik haberler yayınlanıyor. Her zaman olduğu gibi, insanlarımızın bir kısmı bu haberin doğruluğunu araştırmadan, hatta haber içeriğini dahi okumadan gerçekliğine inanma eğilimi gösterdiler. Sizin de hemen anlayabileceğiniz gibi, haber zaten başlı başına mizahi bir üslupla kaleme alınmış. Buradan, haberin aslında bir mizah sitesi çıkışlı olduğu hemen anlaşılabiliyor. Ancak, belirttiğimiz gibi insanlarımızın çoğu haberi okumuyor, okusa bile özet bilgi ile yetinmeye yatkın oldukları için manşet kısmını okuyup geçiyor ve gerçek olarak kabul ediyor. Ancak, belirttiğimiz gibi bu haber gerçeği yansıtmıyor. kirpice.com isimli bir mizahi/uydurma haber sitesi son günlerde NASA'nın sıkça yaptığı basın toplantılarını alaya almak için bu haberi yayınladı. Kirpice, diğer mizahi haber sitelerinden farklı olarak daha ciddi bir anlatım dili kullanıyor. Dolayısıyla haberin uydurma olup olmadığını anlamak için ya sonuna kadar okumanız, ya da sitedeki diğer haberlere bakarak tarzlarını farketmeniz gerekiyor. Mizah sitelerini suçlamamız veya eleştirmemiz kesinlikle söz konusu olamaz. Günlük hayatın gerçeklerinden sıkıldığımızda ve biraz gülmek istediğimizde onların varlığına ihtiyaç duyuyoruz. Ve gerçekten de hem kirpice, hem de zaytung misyonlarını hakkıyla ve güzel biçimde yerine getiriyor. Bununla beraber, basında ve özellikle sosyal medyada gördüğünüz haberlerin kaynağını sorgulamadan doğru kabul etmeyin. Gördüğünüz haber ne olursa olsun, önemli görünüyorsa, arama motorlarını kullanarak başka kaynaklardan sorgulayın. Eğer bu bilimsel bir bilgi ise, bildiğiniz bilim sitelerine bakın. Ülkeyi ilgilendiren bir durumsa, haber ajanslarından kontrol edin. Sağlıkla ilgili bir mesele ise, gerçek sağlık sitelerine girip bakın. Uzun zaman önce çok, çok uzak bir s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasa-uzaylilari-biliyor-ama-halktan-gizliyor/", "text": "Kimi zaman üstad İlber Ortaylı'nın muhataplarının cahilliğinden dem vurup, bu cehalet üzerinden onlara yüklenmesini kaba bulsam da, öyle büyük cehalet örnekleriyle karşılaşıyoruz ki, kendisine hak vermek zorunda kalıyorum. Cahil UFO'cu takımının NASA uzaylıları biliyor ama halktan gerçekleri gizliyor savı da bu katıksız cehaletin en bilinen örneklerinden biri. . Burada şunu aklınızda tutmanız gerekiyor. Bizler bilim insanlarıyız ve evrende bizim haricimizde birçok gezegende yaşamın gelişebileceğini, bu gelişen yaşamın bizim kadar, hatta çok daha fazla zeki olabileceğini kabulleniyoruz. Evrende bizim haricimizde yaşamın var olamayacağını iddia etmek bilimsel düşünce ile bağdaşmaz. Aslında en sevdiğim UFO'cu klişelerinden biridir bu. Şaşırmasam da, seviyorum bunu. Çünkü bana çok naif, çok saf ve temiz geliyor bu söylem. Niye? Biliyorsunuz, UFO söylentilerinin ve UFO hikayelerinin büyük bir kısmı ABD kaynaklı. İşte Amerika'ya inen uzaylılar, düşüp otopsiye gönderilen cesetler, uzaylıların kaçırdığı insanlar falan genelde ABD'den çıkar. Tam da tahmin edebileceğiniz gibi, bu söylenti uzaya çıkan, uzayı gözleyen tek kurumun NASA olduğu yanılgısını içeriyor. Eğer uzaylı varsa; NASA bilir, yoksa yine onlar bilir, var da gizliyorlarsa kesin onlar gizliyordur. NASA her ne kadar bağımsız hareket etse de, bir devlet kuruluşudur ve bizde de olduğu gibi, uluslararası askeri güvenliği ilgilendiren devlet sırrı anlamında bir şeyler gizlediği düşünülebilir. Böyle söyleyenler kendilerince haklı olur ve bu yönde üretilen komplo teorileri karşısında pek bir şey diyemeyebilirdik. Ancak, söz konusu uzaylılar, düz dünya, zombi istilası, Haarp, chemtrails vs olduğunda Amerikan malı Hollywood filmlerinin insanların kafasına kazıdığı bir sanrı bu. Çoğu televizyon ve belgesel çocuğu olan UFO'cu tayfası, tıpkı filmlerdeki gibi bütün uzaylıların ABD'ye indiğini, ABD derin devletinin uzaylı uygarlıklarla al takke ver külah anlaşmalar içinde olduğunu düşünmelerini normal karşılıyoruz. Bununla beraber, NASA uzay araştırmaları, gözlem veya astronomi alanında tekel olmadığı gibi, en yetkin veya onay mercii kurum değil, bunun iyi bilinmesi gerekiyor. Fakat, bilim üretmeyen ve ürettiği bilim çoğunlukla tercümeden ibaret olan bir ülkede böyle sanılması şaşırtıcı değil. Bu arada NASA'yı itham da etmiyoruz, yargılamıyoruz, suçlamıyoruz; sadece yalnız onlar yok demek istiyoruz. NASA haricinde ESA , RSA , CNSA , JAXA gibi sadece en önemlilerinin adını andığımız onlarca uzay araştırma kurumu var. Bu ismini verdiğimiz kurumlar, özellikle ESA ve RSA, son derece ileri teknolojilere, dev yer ve uzay teleskoplarına, ayrıca Dünya'nın en iyi astronomlarına sahipler. NASA'dan aşağı kalır hiçbir yönleri yok, hatta bazı konularda NASA'nın önünde yer alıyorlar. Gizlenecek bir şey varsa, bunların da gizlemesi, binlerce bilim insanının ve yüzlerce üniversitenin susması gerekiyor. İnsanlar sanmaya devam ediyor ki; astronomi ve uzay bilimleri sadece devletlerin kontrolünde bir şey. Üniversitelerin hepsi de zaten küresel bir gizli oluşuma bağlı, tüm bilim insanları da ya sus payı ödenerek, ya da tehdit edilerek kontrol altında tutulabiliyor. Okyanusun ortasında küçük bir adadaki dev yeraltı tesisinde, yuvarlak bir masanın etrafında toplanmış birkaç karanlık tip, neyin gizlenip neyin söyleneceğine karar veriyor. Sayıları 100 bini aşan bağımsız amatör astronomlar ne durumda peki? Onlar hiçbir şey görmüyor mu? Dikkat ettiniz mi, hiçbir amatör astronomdan UFO ihbarı, UFO videosu, Marduk fotoğrafı, galaksi hizalanması animasyonu falan gelmez. Sabahlara kadar gökyüzünü tarayan, en ufak detayı (mesela 50 milyon km uzaktan geçen çok soluk bir kuyruklu yıldızı) çat diye bulup Tarkan'ın imzasını almayı başarmış 17 yaşında ergen kız çocuğu gibi bütün basın organlarına, sosyal medyaya, uzay ajanslarına çığlık çığlığa neşe içinde servis eden bu kişiler nedense bir tane UFO fotoğrafı, bir tanecik Nibiru, foton kuşağı, gizemli x gezegeni veya düz Dünya haberi geçmezler kimselere. Ama elinde kameralı cep telefonuyla Büyükçekmece kıyısında piknik yapan amcamız, hemen titrek ve bulanık bir UFO videosu çekip televizyonlara ve UFO'culara servis edebilir. UFO'ların çok süper gizlenme özellikleri sadece astronomların kullandığı ekipmanlar için geçerlidir, cep telefonlarının kameraları bu görünmezlik kalkanını aşabilirler. Yani en azından komplo teorisyenlerinin düşüncesi bu yönde. Amatör astronom dediğimiz bu kişilerin elindeki teçhizata baktığımızda ise dudak uçuklatan şeyler görürüz. 1,5 metrelik teleskoplu gözlemevi kuranı mı ararsın, 50 ışık yılı uzaktaki yıldızda gezegen bulabilecek binlerce dolarlık ekipmana sahip olanı mı istersin, yoksa tüm gece tam zamanlı yüksek çözünürlüklü gökyüzü kaydı yapıp 10 milyon km öteden geçen asteroidi uzay ajanslarından önce keşfeden mi dersin, ne ararsan var. Ama yok, millet NASA videolarında uzaylı arar, arkadan geçen uçan daireyi görür, Güneş'in kıyısına dev uzay gemisi gelir... Kimse bilimsel bir iki makale okumaya tenezzül etmeden NASA onu saklıyor, Ay'a kimse gitmedi, videolara baktım kesin ip var, bütün bunlar yalan, hepsi komplo geyiği yapıp kendi kendini tatmin edebiliyor. Bu UFO'cu cahil tayfanın biraz daha akıllıları Marduk gelecek diye kitap yazıp milyon dolarları hüpletir, daha da akıllıları ışık ve sevgi tarikatları kurarak paranın ve cinselliğin dibine vurur, azıcık ticari zekası olanları da otu boku kozmikle, kuantumla birleştirip mağazalar zincirleri açarken; kimileri de hacı öyle bir şey olsa açıklar mı adamlar, Dünya'da panik çıkar, akıl var izan var gibi argümanlarla yaştan bağımsız ergen zekanın kabiliyetlerinden örnekler sunmaya devam eder. Bundan tam 25 yıl önce evreni, uzay... SpaceX, bu kez Dünya okyanuslarını ... Evrenin keşfi serüvenimizde en çok ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasa-videolarinda-gorulen-ufolar/", "text": "Arka plandan geçen bu benekler, hemen hemen bütün yörünge videolarında vardır. Herhangi bir Uzay İstasyonu canlı yayınında veya yörüngede astronotların çektiği görüntülerin çoğunda bunlara rastlarsınız. Öyle ki, bazen 5 dk'lık bir videoda onlarcası geçer. Burada sanki Dünya görüngesi uzaylı istilasına uğramış gibi görünüyor ama, bütün profesyonel/amatör astronomlar ve bilimle bilimsel metod ekseninde ilgilenen herkes bu uçuşan nesnelerin UFO olmadığını biliyor. Dünya çevresinde binlerce uydu yer alıyor. Bu uyduların bir kısmı orta boy bir masa büyüklüğündeyken, önemli bir bölümü de bir otomobil, hatta minibüs büyüklüğünde. Sayıları ise belirttiğimiz gibi çok fazla. Örneğin 1960'lardan beri sadece iletişim amaçlı fırlatılan sivil uydu sayısı 400'ün üzerinde. Askeri uyduların sayısı ise bunun birkaç katı kadar. Bir uydu, nadiren görev süresi bittikten sonra Dünya'ya düşerek yok edilir. Bu hem masraflı, hem de yeryüzünde yaşayan biz insanlar için tehlikelidir. O yüzden pek azı hariç hemen hepsi yörüngede dolanmayı sürdürüyorlar. Ayrıca başarısız uçuşlardan ve uzay araçlarının atılan ikinci ve üçüncü roket kademelerinden kalan binlerce hurda parça da yörüngede dolaşmayı sürdürüyor. Bu parçaların sayısı o kadar fazla ki, aralarında uzay uçuşlarına zarar verme ihtimali olan yaklaşık 7.000 hurda parça, şu an hem NASA, hem de ESA ve RSA tarafından takip ediliyor. Bu uyduların önemli bir kısmı, yeryüzünden çıplak gözle bile izlenebilir parlaklığa erişiyorlar. Hatta çoğu zaman bilgisiz gözlemciler bu yapay uyduları UFO sanıp ihbarda bulunabiliyor. Aynı şekilde, yörüngede yer alan uzay araçlarından yapılan çekimlere de bu uydular oldukça parlak biçimde girebiliyorlar. İşte, NASA'nın ufo kayıtları diye lanse edilen görüntüler, arkaplandan hızla geçen askeri ve iletişim uydularıyla, hurdalardan ibaret. Açıklama bu kadar basitken, bunun ardında gizem aramak akıl karı değildir. Bu geçen benekler yıllardır çekilen tüm yörünge kayıtlarında zaten bolca mevcuttur. Dileyen hepsini izleyebilir, çünkü çoğu zaten youtube gibi video sitelerinde ve uzay ajanslarının resmi adreslerinde yüklü ve halka açık. Bunu yeni birşeymiş gibi sunmak ahmaklık, bunu yeni görmek ise sadece konuyla çok ilgili olmadığınızın işareti, hepsi o kadar. Yapay uydu gözlemi, uyduların sayısı ve yörüngeleri hakkında daha fazla bilgi almak için şu siteyi tavsiye ederek konuyu kapatalım. Bilim insanları, yakın bir zaman ön... Güneş Sisteminin en büyük ikinci ge... Şarlatanlık: Güneş Seyri İle Doğaüstü Güç Kazanmak!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasadan-yeni-mavi-bilye/", "text": "Mavi Bilye adıyla anılan ve 1972 yılında Apollo programı sırasında çekilmiş olan fotoğrafı çoğunuz bilir. Zamanla gezegenimizin en ünlü görüntüsü haline dönüşen bu fotoğrafın günümüz versiyonu NASA tarafından Deep Space Climate Observatory uydusu kullanılarak 43 yıl sonra yeniden çekildi. Üstteki kapak fotoğrafında, bu yeni mavi bilye imajını görüyorsunuz. Deep Space Climate Observatory uzay aracı, Güneş Sistemi'nin iklimini gözlemlemek amacıyla 2015 yılının başlarında uzaya fırlatılmış ve yaklaşık 1.5 milyon kilometre uzağımızda yer alan Lagrange noktasındaki yörüngesine yerleştirilmişti. Araç, bilimsel gözlem enstrumanları haricinde yüksek çözünürlüklü bir teleskop/kamera sitemine de sahip. İşte bu kamerayı kullanan bilim insanları, gezegenimizin 1.6 milyon km uzaklıktan son derece detaylı bu görüntüsünü almayı başardılar. Fotoğraf aslında 3 farklı pozun bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Yeni Mavi Bilye fotoğrafı, Afrika ve Hint Okyanusu'nu odağına alan ilk fotoğrafın aksine, kuzey ve güney Amerika'nın birleşim bölgesini ve Karayip adalarını odak noktası olarak almış. Bulut oluşumları ise, görüntünün büyük bölümünü örtmüş halde. DSCOVR ekibi, önümüzdeki aylarda bu atmosfer etkilerini ortadan kaldırarak daha net görünümlü fotoğraflar elde ederek bunları paylaşacaklarını dile getiriyor. Fotoğrafın yüksek çözünürlüklü dev boyutlu versiyonuna şu linkten ulaşabilirsiniz. Bilindiği gibi büyük veya küçük her... 14 Şubat 1990 tarihinde Güneş Siste..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nasanin-yeni-hedefi-titan-veya-bir-kuyruklu-yildiz/", "text": "ABD Uzay Ajansı NASA'nın bir sonraki Güneş Sistemi misyonu için seçtiği finalistler, önceden gerçekleştirilmiş bazı projeler hakkında daha kapsamlı araştırmalar yapmayı amaçlıyor. NASA'nın gerçekleştirmeyi planladığı yeni görevler; birkaç uzay aracının daha önce gittiği yerlere gitmek olacak. 20 Aralık 2017 tarihli basın telekonferansında açıklandığı üzere; ajansın seçim sürecindeki iki finalistinin hedefi; ya Satürn'ün uydusu Titan'a ya da 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına geri dönmek olacak. İlk finalist olan Dragonfly görevi; 2025 yılında fırlatılıp Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'a 2034 yılında varacak olan drone benzeri araçları göndermek olacak. Daha önce Titan yüzeyine iniş gerçekleştirilen NASA'nın Cassini-Huygens görevi, Titan'ın sıvı etan ve metan içeren göllere ve nehirlere sahip olduğunu ve ayrıca yaşama olanak sağlayan bir kimyaya sahip olabileceğini göstermişti. Laurel, MD'deki Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nın baş araştırmacısı Elizabeth Turtle, hayat için gerekli bileşenlerin olduğunu bildiğimiz çevrede prebiyotik kimyanın ne derecede ilerleyeceğini test edebiliriz diye açıklıyor bu görevi. Diğer bir finalist olan Kuyruklu Yıldız Astrobiyoloji Keşif ve Örnek Getirme görevinde ise; ESA tarafından gönderilmiş olan Rosetta Uzay Aracı tarafından haritalandırılan 67P Kuyruklu Yıldızı'nın yüzeyinden, 100 gram örnek toplamak için 2025'ten önce bir uzay aracı fırlatılacak ve bu araç 2038 yılında Dünya'ya dönecek. Cornell Üniversitesi baş araştırmacısı Steven Squyres, Rosetta'nın haritalama çalışmasının; kuyruklu yıldızın bir parçasını yakalamayı amaçlayan çok zor bir aktivite için başarı şanslarını önemli ölçüde arttırdığını söyledi. Her proje, görev kavramlarının daha da geliştirilmesi için fon alacak ve Temmuz 2019'da; NASA, hangi görevin yapılacağını ilan edecek. Biri Satürn'ün uydusu Enceladus'un gayzerlerinde hayat izi arayacak olan, diğeri de Venüs'e inmeyi amaçlayan diğer iki göreve ise; gelecekteki yarışlara hazırlanma amacıyla, karmaşık teknoloji sorunları ile uğraşmak adına fon verilecek. Çok bilinen bir şehir efsanesi, ABD... Rosetta, Avrupa Uzay Ajansı t... NASA Uzaylıları Biliyor Ama Halktan Gizliyor! Kimi zaman üstad İlber Ortaylı'nın ... Uzun yıllardır James Webb Uzay Tele..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nat-geo-live-marsta-yasamak/", "text": "Mars'a yapılan ilk insanlı yolculuğa hoş geldiniz, şu an 2032 yılındayız. Önünüzde ise sizi milyonlarca, milyarlarca kilometrelik bir uzay boşluğu bekliyor. Önümüzdeki 18 ay boyunca her yerinde neredeyse her an kum fırtınaları oluşan, ortalama sıcaklığı -55 derecede seyreden ve tüm atmosferi zehirli karbondioksit gazından meydana gelen bir gezegene hayatınızın en heyecanlı yolculuğunu yapacaksınız.. Mars'ta Nasıl Yaşayacağız kitabının yazarı Stephen Petranek ve Nat Geo'nun MARS belgeseli oyuncularından Clementine Poidatz size bu yolculukta eşlik edecekler. 15 Aralık Çarşamba günü saat 20.30'da Zorlu PSM Drama sahnesi'nde bu muhteşem yolculuğa hep birlikte tanık olacağız. Oscar ödüllü yönetmen Ron Howard ve Brian Grazer'ın yapımcılığını üstlendiği MARS belgeselinden yola çıkılarak düzenlenen Nat Geo Live: Mars'ta Yaşamak etkinliğinde, Selma Ergeç'in moderatörlüğünde, insan ırkı olarak Mars'a nasıl gideceğimizi, ilk kolonimizi ne koşullarda kuracağımızı, hayatımızın devamlılığını hangi esaslar üzerine kuracağımızı ve hepsinden önemlisi Mars'ta nasıl yaşayacağımızı Stephen Petranek ve Clementine Poidatz ile tartışacağız, belgeselden büyüleyici görüntüler izleyeceğiz. Mars'a ayak basmamıza 20 yıldan az bir süre kaldı ve Nat Geo Live: Mars'ta Yaşamak bu dev adımı atmamızı sağlayacak mühendis ve bilim insanlarının zihinlerine bir pencere açıyor!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nebilim-25-aralikta-basliyor/", "text": "Biz evrende küçüğüz ama, küçücük de olsak; bilim vasıtasıyla koca evreni anlayabilecek zihnimiz, beynimiz var! Amacımız, bilimi anlatmak. İnsanlara bilimin anlaşılması zor, korkulacak bir öcü değil, her zaman denklemlerle ve anlaşılmaz matematiksel işaretlerle dolu olmayan, aslında çok da zor olmayan bir şey olduğunu göstermek. Basitçe bilimi anlatmak. Astronomi hakkında yazmamızın, konuşmamızın, heyecanlanmamızın enerjisi; ilgimizden hevesimizden ve merakımızdan geliyor. Ama bu ilgi ve merakın dışa vurumu, kendi birikimlerimizi geniş kitlelere aktarabilmenin yolu, hep konferans salonlarında yapılan sunumlarla, ya da bilim platformlarında ulaşması zor konumlara gelip yazma hakkı elde etmekle sınırlıydı. Bağımsız hareket edildiğinde ise, ulaşılabilen kitle her zaman çok sınırlı kalıyordu. Danışmanlığını Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim KÜÇÜK'ün yapacağı seçici kurul; ERÜ Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Nurten Filiz AK, NASA Jet İtki Laboratuarı'nda astrofizikçi olarak görev yapan Dr. Umut YILDIZ, Gröningen Üniversitesi Doktora Ö. Kürşad YILDIZ, Akdeniz Üniversitesi Astrofizik Y.L.Ö. Merve YORGANCI, Fen Bilgisi Öğ. Erdal TAŞGIN Amatör Astronom Zafer EMECAN ve Türkiye'nin en iyi teleskop yapım ustası Nurcan Örtügen GÖK gibi birbirinden değerli isimlerden oluşuyor. Sesini duyurmak, bilgisini göstermek isteyen bilimseverlerin; astronomi, astrofizik, astrokimya ve astrofiziğe olan yeteneklerini göstermeleri için bir fırsat sunmak. Bu bilgileri ile hem çevrelerinde, hem de ülke genelinde tanınıp takdir edilebilmelerini sağlayarak kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak. Katılımcıların üretecekleri eğlenceli ve yaratıcı içeriklerle hem kendilerinin, hem çevrelerinin, hem de kendilerini izleyecek olanların bilime olan ilgisini artırmak, insanlarımıza bilimsel özgüven aşılamak. Tanıtım videomuzu bizim için hazırlayan Canberk Karaerkek'e Kozmik Anafor ve Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü olarak teşekkür ederiz. #NeBilim Astronomi Yarışması Halk Oylaması Başladı!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nebilim-astronomi-yarismasi-halk-oylamasi-basladi/", "text": "Türkiye'nin ilk online astronomi ve astrofizik etkinliği olan 2.5 Dakikada #NeBilim yarışmasının halk oylaması başladı! Erciyes Üniversitesi Astronomi Bölümü ve Türkiye'nin en büyük popüler astronomi platformu olan Kozmik Anafor'un işbirliği ile düzenlenen, danışmanlığını Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim KÜÇÜK'ün yaptığı, seçici kurulu; ERÜ Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Nurten Filiz AK, NASA Jet İtki Laboratuarı'nda astrofizikçi olarak görev yapan Dr. Umut YILDIZ, Gröningen Üniversitesi Doktora Ö. Kürşad YILDIZ, Çanakkale Üniversitesi Y.L.Ö astronom Tamer AKIN, Akdeniz Üniversitesi Astrofizik Y.L.Ö. Merve YORGANCI, Fen Bilgisi Öğ. Erdal TAŞGIN ve Amatör Astronom Zafer EMECAN'ın yaptığı yarışmada, sizin oylarınız katılımcıların aldığı oyların %50'sini belirleyecek. Bugünden itibaren her gün, yarışmacıların başvuru tarihi sıralamasına göre bir veya iki video yayınlanarak oylamaya sunulacak. Lise ve üniversitelerdeki sınavlar nedeniyle yoğun istek üzerine başvuru tarihi uzatılan #NeBilim katılımları 31 Mart 2017 tarihine kadar sürecek. Yayınlanan yarışma videolarını görmek için bu linkten Kozmik Anafor'un Youtube kanalını, Kozmik Anafor'un facebook sayfasını ya da bu linkten NeBilim yarışmasının Facebook sayfasını takip edebilirsiniz. Youtube üzerinden videonun kendisine veya yukarıda belirtilen Facebook sayfalarında yapılan paylaşımlarda beğendiğiniz katılım videosu için beğendim butonuna basılarak oy verebilirsiniz. Dislike oy ve yorumları geçerli sayılmayacak, sadece beğeni ifade eden, olumlu verilen puanlar değerlendirilmeye alınacaktır. Katılımcılar, katılım videolarının Youtube linkini paylaşarak oy almak için kendi imkanları ile de duyurular yapabilirler. Yahut Kozmik Anafor ve #NeBilim resmi sayfalarına destekçilerini yönlendirip bu sayfalarda yayınlanan katılım videolarının beğeni almasını teşvik edebilirler. Örneğin yarışmacı; kendi videosunu dilediği her yerde paylaşıp bu videoma Youtube üzerinden oy verebilir misiniz? diyebilir. Yahut, Kozmik Anafor ve NeBilim Facebook sayfalarında videom yayınlandı, şu linkten girip izleyebilir, beğenebilirsiniz şeklinde duyuru yapabilir. Bu şekilde yapılan duyurularda, videonun kendisine ve facebook sayfalarımızdaki paylaşımlara gelen oylar geçerli sayılacaktır. Ancak, resmi Youtube kanalı ve ilgili resmi sayfalar haricinde yayınlanan videolara alınan beğeniler geçerli oy sayılmayacaktır. Yani, yarışmacı benim videom xyz Facebook grubunda yayınlandı, o grupta n2 kadar beğeni almıştı diyerek oy hakkı iddia edemez. Sadece bizim sayfalarımızdaki beğeniler ve Youtube videosuna verilen like'lar geçerli oy sayılacaktır. Oylama ile ilgili; oy satın alınarak, bot vs kullanılarak hile yapıldığı tespit edildiğinde ilgili katılımcı yarışma dışı bırakılacaktır. Meade teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed, Ege Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Topluluğu ve İstanbul Teknik Üniversitesi Astronomi Kulübü'nün de desteklediği; astronomi, astrofizik, astrobiyoloji; kısaca uzay, evren ve yaşam hakkındaki bilginizi herkese gösterebileceğiniz 2.5 Dakikada NeBilim yarışmamıza kimlerin katılabileceğini öğrenmek için buraya, katılım kuralları ve örnek videomuzu izlemek için bu linke, seçici kurulumuzu tanımak için ise bu linke tıklayarak gerekli bilgileri alabilir, yarışmamız hakkında güncel bilgileri https://www.facebook.com/2.5DakikadaNeBilim/ sayfasına abone olarak takip edebilirsiniz. Katılım videolarınızı, mail adresine gönderebilir, aklınıza takılan konuları Kozmik Anafor ve NeBilim Facebook sayfalarına mesaj yoluyla sorabilirsiniz. #NeBilim Yarışması Halk Oylaması Sona Eriyor!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nebilim-kurulu-belli-oldu/", "text": "Türkiye'nin ilk online astronomi ve astrofizik etkinliği olan 2.5 Dakikada NeBilimin start almasına çok az kaldı. Erciyes Üniversitesi Astronomi Bölümü ve Türkiye'nin en büyük popüler astronomi platformu olan Kozmik Anafor'un işbirliği ile düzenlenen etkinliğin amacı; astronomi ve astrofizik konularında bilgisini, tiyatral bir şova dönüştürerek herkese kanıtlamak isteyenlere, bunu yapabilecekleri bir fırsat sunmak! Danışmanlığını Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim KÜÇÜK'ün yapacağı seçici kurul; ERÜ Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Nurten Filiz AK, NASA Jet İtki Laboratuarı'nda astrofizikçi olarak görev yapan Dr. Umut YILDIZ, Gröningen Üniversitesi Doktora Ö. Kürşad YILDIZ, Akdeniz Üniversitesi Astrofizik Y.L.Ö. Merve YORGANCI, Fen Bilgisi Öğ. Erdal TAŞGIN Amatör Astronom Zafer EMECAN ve Türkiye'nin en iyi teleskop yapım ustası Nurcan Örtügen GÖK gibi birbirinden değerli isimlerden oluşuyor. #NeBilim ile ilgili detaylar ve katılım koşulları çok yakında duyurulacak. #NeBilim Astronomi Yarışması Halk Oylaması Başladı!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nebilim-yarismasi-halk-oylamasi-sona-eriyor/", "text": "Erciyes Üniversitesi Astronomi Bölümü ve Kozmik Anafor'un birlikte düzenlediği, Meade Teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed'in desteklediği, teleskop ödüllü 2.5 Dakikada NeBilim yarışması katılımları 31 Mart'ta sona ermiş, yarışmacıların videoları halk oyuna sunulmuştu. 3 Mayıs 2017 Çarşamba gece yarısı itibarıyla, halk oylaması sona eriyor. Dereceye giren yarışmacılarımız, 18 Mayıs'ta Erciyes Üniversitesi'nde Uzaybimer ve Aster'in de katkılarıyla bir astronomi şenliği şeklinde düzenlenecek final etkinliğinde sahne alacaklar. Yarışmacılarımızın videolarını aşağıdaki linkten izleyebilir, Youtube üzerinden like vererek son gün oylamasına siz de katılabilirsiniz. 13 Kasım 2018 Salı günü, Kilis'te ç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nebilim-yarismasi-katilim-kurallari/", "text": "Sadece 2.5 dakikalık eğlenceli, keyifli, yaratıcı ve basit bir video çekip, astronomi, astrofizik, astrobiyoloji veya astrokimya; kısacası uzay, evren ve yaşam üzerine bildiklerinizi anlatarak katılabileceğiniz teleskop ödüllü #NeBilim etkinliğimize başvurular devam ediyor. Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü ve Kozmik Anafor'un işbirliği ile gerçekleştirilen bu yarışmaya, 13 yaşın üzerindeki öğrenci, öğretmen, emekli, ev hanımı veya işçi herkes katılabileceği gibi; üniversite kulüpleri, ortaöğrenim ve liseler de bir veya birkaç öğrencileri ile kulüp veya okullarını temsilen katılabilirler. 1. 25 Aralık 2016 itibarıyla, ekran önünde görülen tek kişi veya 2 kişinin birlikte yarışmacı olduğu bir video ile katılım mümkündür. Videolar, https://www.kozmikanafor.com/iletisim/ adresinden ulaşacağınız mail adresine gönderilmelidir. 2. Video, özgün, tiyatral, bilimsel, eğlenceli olmalı ve süre olarak 2.5 dakikayı geçmemelidir. 3. Videoda eğer bir obje üzerinden örnekleme yapılarak konu anlatılacaksa, bu obje tek bir tane olmalıdır. Örneğin balonlar, oyuncaklar, aletler veya konu hakkında katılımcı tarafından yapılmış maketler gibi... Katılımcı, videosu sırasında bir deney de yapabilir. Ancak bu deney, videonun 2.5 dakikalık süresinin yarısından fazla süremez. 4. Video içerisinde NeBilim kelimesi başlangıç veya sonda kullanılmalı. Bu kelime, isteğe bağlı olarak yarışmacının kendi ürettiği sloganına veya konu başlığına da entegre edilebilir. 5. Video konusu: Astronomi, fizik, astrofizik, astrokimya veya astrobiyoloji, yani uzay ve evreni anlama gayemiz üzerine olmalıdır. 6. Videoda doğru bilgi verilmeli. Yanlış, hatalı bilgi içeren videolar kabul edilmeyecek. Ancak, yanlış bilgi içeren video diğer kriterler bakımından yeterli ise, jüri katılımcıya bir şans daha verip yeni bir video çekmesini isteyebilir. 7. Video içeriğinde herkesin anlayabilmesi için ses düzeyine ve diksiyona dikkat edilmeli. Videodaki konuşmalar duyulabilir ve anlaşılabilir olmalı. 8. Katılımcılar videolarında bilgisayar efektleri kullanamazlar. 9. 13 yaş üstü öğrenci, öğretmen, işçi, ev hanımı, emekli, işsiz, kadın erkek herkes katılabilir. 13-16 yaş aralığında olanlar, katılım için velilerinden yazılı ve imzalı iznim vardır belgesi ibra etmek zorundadırlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nebilim-yarismasi-son-basvuru-tarihi-ne-zaman/", "text": "Yarışmamızın başvuruları 25 Aralık'ta başladı. ilk tur için ise son başvuru tarihi 25 Şubat. Yani, daha zaman var. Ancak, yarışmamızın katılımcılarının alacağı oylar sadece seçici kurulumuz tarafından belirlenmeyecek. Seçici kurulumuz, yarışmacılarımızın alacağı puanın %50'sini belirleyecek. Geri kalan %50'sini ise, HALK OYLAMASI ile belirleyeceğiz. Bize göndereceğiniz videolar, Youtube kanalımız, NeBilim ve Kozmik Anafor Facebook sayfalarında yayınlanacak. Sizleri destekleyenler ve videonuzu başarılı bulanlar, beğenerek oy verecek. Bu her üç platformdaki beğeni sayıları toplanacak ve alacağınız puanın %50'sini bunlar belirleyecek. O nedenle, #NeBilim etkinliğimize ne kadar erken katılırsanız, halk oylamasında o kadar fazla kişiye ulaşıp, halk oylaması için o kadar fazla zaman kazanacaksınız. Kimlerin katılabileceğini öğrenmek için buraya, katılım kuralları ve örnek videomuzu izlemek için bu linke, seçici kurulumuzu tanımak için ise bu linke tıklayarak gerekli bilgileri alabilir, yarışmamız hakkında güncel bilgileri https://www.facebook.com/2.5DakikadaNeBilim/ sayfasına abone olarak takip edebilirsiniz. Katılım videolarınızı, mail adresine gönderebilir, aklınıza takılan konuları Kozmik Anafor ve NeBilim Facebook sayfalarına mesaj yoluyla sorabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nebilim-yarismasina-kimler-katilabilir/", "text": "Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü ile ülkemizin en büyük gökbilim platformu olan Kozmik Anafor'un birlikte düzenlediği, Meade teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed, Ege Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Topluluğu ve İstanbul Teknik Üniversitesi Astronomi Kulübü'nün desteklediği; astronomi, astrofizik, astrobiyoloji; kısaca uzay, evren ve yaşam hakkındaki bilginizi herkese gösterebileceğiniz 2.5 Dakikada NeBilim yarışmamıza kimlerin katılabileceği hakkında çok fazla soru alıyoruz. Kamera karşısına geçip; keyif alacağınız eğlenceli bir video çekerek, tüm Türkiye'ye hitap edip kendinizi tanıtarak bilgi birikiminizi aktarabileceğiniz bu etkinliğe, 13 yaşından büyük herkes katılabilir. İster lise veya üniversite öğrencisi, ister öğretmen, ister ev hanımı, ya da isterseniz sadece bilime meraklı bir tekstil işçisi olsanız bile göndereceğiniz video ile katılabilir, kendinizi ispatlayabilirsiniz. Evet. Okulunuzun veya bilim topluluğunuzun adıyla değil ama, okulunuz yahut bilim topluluğunuzdan bir ya da birkaç öğrenciyi seçerek, birlikte fikir alışverişi içinde çekeceğiniz bir video ile katılmanızda, oylama ve seçici kurulumuzun değerlendirme sürecinde okul ve topluluğunuzun ismini de kullanarak onu desteklemenizde bir sakınca yok. Katılım için hazırlayacağınız 2.5 dakikalık video için profesyonel bir ekipmana da sahip olmanız gerekmiyor. Cep telefonunuzla çekeceğiniz bir video dahi, katılımcı olmanıza ve oylamaya katılıp finale kalmanıza yeterli olacaktır. Katılım kuralları ve örnek videomuzu izlemek için bu linke, seçici kurulumuzu tanımak için ise bu linke tıklayarak gerekli bilgileri alabilir, yarışmamız hakkında güncel bilgileri https://www.facebook.com/2.5DakikadaNeBilim/ sayfasına abone olarak takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nedelin-felaketi/", "text": "SSCB ve ABD arasındaki kıyasıya uzay yarışı rekabeti, insanlığın gelişimine ve uzaya açılmamıza büyük fayda sağlamış olmasına karşın, yarışın arka planında Nedelin felaketi gibi çok büyük dramlar da bulunuyor. 24 Ekim 1960 yılında yaşanan Nedelin Felaketi ise, bu yaşanan dramların belki de en büyüğü idi. 150 civarı bilim insanı ve teknisyenin ölümüne neden olan felaket, Sovyetler'in R-16 roketinin ilk denemesi sırasında gerçekleşti. R-16 roketinde kulanılan yakıt, çok tehlikeli ve zehirli bir madde olan Asimetrik dimetil hidrazin içeriyordu. Bu maddenin kullanılmasının sebebi, daha önce roket yakıtı olarak kullanılan sıvı oksijen destekli karosenden çok daha kolay depolanması ve bu tür roketlerin uzun süreler boyunca fırlatıma hazır saklanmasının mümkün oluşuydu. Sovyetler, daha önce büyük başarı yakalamış ve uzay yolculuğu yapabilmiş olan R-7 roketlerinin kısıtlamalarından R-16 ile kurtulmak istiyorlardı. Nedelin Felaketi'nin çok sonraları video kayıtları da yayınlanmıştı. Bir kısmını yukarıdaki videoda izleyebilirsiniz. Yaklaşık 100 ton uçucu ve zehirli yakıtla dolu füze, test başladığında henüz yerdeyken, yani fırlatmanın gerçekleşmesine daha varken, ikinci kademe motorlarındaki bir kısa devre sonucu infilak etti. Bu patlama, Baykonur Uzay Üssü'nde henüz roketin yanıbaşında bulunan onlarca personelin ölümüne yol açtı. Fakat çevreye yayılan hidrazin, üssün tümüne yayılarak aralarında Nedelin'ın da bulunduğu 100 ün üzerinde insanın zehirlenerek anında ölmesine neden oldu. Bu büyük felaket, SSCB yönetimi tarafından hem Sovyet halkından, hem de Dünya'dan 30 yıl boyunca gizlendi. Nedelin'in bir uçak kazasında öldüğü duyuruldu. Diğer üs personeli için de benzer kaza hikayeleri uydurularak ailelerine haber verildi. Zamanla felaketle ilgili haberler yayılmaya başlasa da, SSCB hükümeti bu olayı reddetmeyi sürdürdü. Ancak 16 Nisan 1989 yılında resmi olarak felaket kabul edildi ve Baykonur üssüne Nedelin Felaketi olarak isimlendirilen bu olayda hayatını kaybedenler için bir anıt dikildi. R-16 roketinin denemelerine ise son verilmedi. 2 Şubat 1961 yılında roketin eksikleri tamamlandı ve ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Sonrasında yüzlercesi üretildi ve 1976 yılına kadar operasyonel olarak görevde kaldılar. Her birine birer termonükleer savaş başlığı yerleştirildi ve 13 bin km'lik menzili ile yıllarca soğuk savaş döneminin en korkulan silahlarından biri oldu. Yani, ABD ve SSCB arasındaki uzay yarışının arka planındaki büyük neden; silahlanma yarışı idi. Araştırmalara su gibi akıtılan yüz milyarlarca dolar, sadece Ay'a ulaşmak değil, gerektiğinde Washington'u veya Moskova'yı tek atışla vurabilmek içindi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nedir-bu-galaksi-dedigimiz/", "text": "Bayanlar baylar ve şirin çocuklar, kemerlerimizi bağladıysak bu kez uzayın derinliklerine gidiyoruz; galaksi dediğimiz, milyarlarca yıldız içeren yerlere. Yani gökadalara! Galaksi; yıldızların, gezegenlerin, kara deliklerin ve biz insanların da içerisinde yaşadığı bölgedir diyebiliriz. Peki, dünyamıza ev sahipliği yapan bu alanlar nasıl oluştu hiç merak ettik mi? Bu yazımızda galaksilerin nasıl oluştuğunu ve galaksilerle ilgili bazı özellikleri konuşacağız. Hazırsak, başlıyoruz! Kozmik patlamanın ilk dönemlerinde evren madde ile doluydu. Her şeyin temelinde hidrojen ve helyum elementleri vardı. Zamanla gaz kümeleri oluştu ve bu gaz kümeleri çeşitli şekillerde büyümeye başladı. Büyüdükçe yığınlara dönüştüler. Bu yığınlar şu anki gaz yığınları olarak bilinmektedir. Bahsettiğimiz bu yığınların merkez bölgeleri diğer bölgelere nazaran daha yoğun şekilde sıkıştılar. Bu sayede oluşan kütle çekim kuvveti çevrede bulunan gazları da çekti. Böylece galaksiler olduklarından daha hızlı dönmeye başladılar. Galaksilerin bugünkü sarmal şekle gelmesi bu çekim kuvveti ve beraberindeki merkezcil kuvvet etkisiyle gerçekleşmiştir. Bu çekim gücü, küçük bulutları da etkiledi. Bu etkiye bağlı olarak nükleer tepkimeler ve reaksiyonlar meydana geldi. Bu nükleer tepkimelerin etkisiyle her gece gökyüzüne kendi referans noktamızdan baktığımızda gördüğümüz, o çok küçük görünen yıldızlar oluşmuştur. Yaşadığımız evrende, evimizin bulunduğu galaksiye benzer veya ondan çok farklı milyarlarca galaksi vardır. Görme kapasitesi sınırlı olan gözümüz ve sınırlı teknolojimiz bu galaksilerin hepsini göremez. Teknolojik anlamda en güçlü teleskoplarla bile sınırlı sayıda galaksi görebiliriz. Cüce galaksileri de işin içine katarsak, evrende 7-8 trilyon civarında galaksi olduğu tahmin ediliyor ancak astronomlar bu galaksilerin %1'inden çok daha azı üzerinde çalışabiliyorlar. Evrenin genişliyor olduğunu hepimiz biliyoruz. Evren genişledikçe içinde bulunan galaksi kümelerinin arasındaki mesafenin de oranlı bir şekilde artacağını basit bir akıl yürütmeyle tahmin edebiliriz. Galaksi kümeleri de evrende birbirlerinden uzaklaşır. Galaksi kümelerinin birbirlerinden uzaklaşma hızı, megaparsek başına 70.000 km/s olarak hesaplanmıştır. İlerleyen zamanlarda ise hesaplama hassasiyetinde artış olmuş ve uzaklık arttıkça galaksi kümelerinin uzaklaşma hızının da arttığı gözlemlenmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nedir-bu-karanlik-madde/", "text": "Karanlık madde, adı itibarıyla karanlık bir şey. Aslında pek karanlık değil ama, biraz da bu isimlendirmenin geldiği Amerikan kültürü gereği böyle anılıyor. Birkaç yüz yıldır, Kepler ve Newton sayesinde gök cisimlerinin yörüngelerini ve yörünge hareketlerini ölçümleyip tahmin edebiliyoruz. Bunun bir yığın rakamsal yazılımı, formülü vs mevcut. Tabii, bu yazımızda tüm bu hesap kitap işlerine girmeyeceğiz, rahat olabilirsiniz. Kütlesini bildiğimiz büyük bir cismin çevresinde dönen başka gökcisimleri düşünün; mesela Güneş'i ve çevresindeki gezegenleri. Bu gezegenlerin daha yakın yörüngeye sahip olanları hızlı, daha uzakta olanları ise yavaş bir yörünge hızına sahiptir. Örneğin, Merkür gezegeni güneşin çevresinde fenafillah bir hızla dönerken, bizim Plüton veya Neptün hiç acelesi yokmuş gibi ağır ağır dönerler. Bunun da tüm sebebi, uzak cisimlerin kütle çekimsel nedenlerle daha yavaş dönmeleri gerektiği. Matematiksel olarak; dolanma süresinin karesinin, çevresinde döndüğü cisme uzaklığının üçüncü kuvvetine oranı gibi acayip de bir formülasyonu var. Şimdiye kadar çevremizdeki gök cisimleri üzerine yaptığımız tüm gözlemler ve hesaplamalar, bu formülasyonun, yani Newton Kanunları'nın çok büyük oranda doğru sonuçlar verdiğini gösteriyor. Zorda kaldığımız yerlerde ise, Einstein'ın Görelilik Teorisi imdadımıza yetişiyor. Bizler bu sayede uzaya uydular gönderebiliyor ve diğer gezegenleri ziyaret edebiliyoruz. Göktaşlarının ve kuyruklu yıldızların yörüngelerini hesaplayabiliyor ve zamanı doğru olarak ölçebiliyoruz. Şimdiye kadar bunun aksi bir durumla karşılaşmadık. Gözlemler gösteriyor ki, Samanyolu'nun merkezindeki yıldızların dönüş hızı, daha uzaktakilerden yavaş. Yani bu durum, bildiğimiz Newton yasalarına aykırı. Lan bi sorun mu var hesaplarımızda? veya göreli durumlar mı söz konusu diye hemen Einstein'ın kütle çekim hesaplarına başvuruyoruz ama ı ıh! Einstein denklemlerine göre hesapladığımızda bile, ortada bir sorun var. Galaksi merkezinden uzak yıldızların daha yavaş dönmesi lazım ama bunlar maşallah, fişek gibi hızlara sahip yörüngelerde dolanıyorlar. Samanyolu'nun görünen kütlesini, göremediğimizi düşündüklerimizi de içine katarak hesapladığımızda da yıldızların dönüş hızında bir sorun var. Sanki, bu hızı etkileyen çok başka bir şey söz konusu. Öyle ki, bazı yıldızların dönüş hızlarına baktığımızda, Samanyolu'nu terkedip gitmelerini gerektirecek kadar hızlı olduklarını görüyoruz. O kadar hızlılar ki, Samanyolu'nun hesapladığımız kütlesi, bu yıldızları yörüngelerinde tutmaya yeterli değil. O halde elimizde iki seçenek var: Ya biz Samanyolu'nun kütlesini ve kütle dağılımını yanlış ölçüyoruz, yahut Einstein ve Newton'un kütle çekim kuramları yanlış. Fakat daha önce söylediğimiz gibi, biz bu kuramların doğru olduğunu Güneş Sistemi ve yakın çevresindeki yıldızların hareketlerini ölçümleyerek bulduk, bunlar hakkında en ufak bir şüphemiz dahi yok. Yani bu yasalar yanlış olamaz. Mecburen geriye tek seçenek kalıyor; Samanyolu'nun kütlesini doğru ölçemiyoruz! Tabii yılmadık... Samanyolu'nun kütlesini tekrar tekrar, defalarca ölçümledik. Sonuç aynı çıktı; görebildiğimiz Samanyolu kütlesi, yıldızların bu anlamsız hareketlerini açıklamaya izin vermiyor. Geriye kalan tek seçenek; Samanyolu dahilinde bizim göremediğimiz bir kütle daha mevcut olması. Tüm Samanyolu'nu kaplayan bu madde, yıldızların yörünge hareketlerini etkiliyor. Üstelik, bu etkiyi yaratabilmesi için bilmediğimiz bu maddenin miktarının, galaksimizdeki toplam kütlenin yüzde 90'ı kadar olması gerekiyor. Daha başka bir ifadeyle, biz onca uğraşımıza rağmen Samanyolu'ndaki toplam kütlenin sadece yüzde 10'unu hesaplayabilmişiz. Kalan yüzde 90'ını göremiyoruz. Oldu mu şimdi, Samanyolu'nun yüzde 90'ının bilinmeyen, karanlık bir maddeden oluşması? Olmadı tabii, çünkü bu maddeyi göremediğimiz için hiçbir şekilde tespit edemiyoruz. Göremiyoruz ama, kütle çekim ölçümleri karanlık maddenin galaksimizin yüzde 90'ını oluşturması gerektiği fikrini bize dikte ediyor. Artık elimiz mahkum, Samanyolu'nda göremediğimiz çok büyük miktarda maddenin homojen olmayan bir biçimde varlığını kabul etmek zorundayız. Dahası var, uzak galaksileri gözlemlediğimizde, bu galaksilerin hareketlerinin ve oluşan kütle çekimsel mercek etkilerinin de karanlık maddeyi hesaba katmadan açıklanamadığını fark ediyoruz. Demek ki, gözlemleyebildiğimiz evrenin büyük çoğunluğu; göremediğimiz bu karanlık maddeden oluşuyor. Artık buna eminiz. Eğer, hayır dersek, Newton ve Einstein fiziğini bir kenara atmak zorundayız. Böyle bir şey de mümkün değil şu an için. Çünkü yerlerine koyacak başka daha iyi bir teorimiz yok. İşte bunu bilmiyoruz. Aslında elimizde birkaç fail var. Nötrino'lar mesela. Bunlar hemen hemen maddeyle hiçbir şekilde etkileşmeyen, yani görünmesi çok zor parçacıklar. Fakat nötrinoları ölçümlemek o kadar zor ki, karanlık maddenin faili olup olmadıklarını anlamamız çok zor. Üstelik, hesaplarımıza göre olması gereken nötrino miktarı şu anki bilgimizle karanlık madde için çok ama çok yetersiz kalıyor. Yine, bazı ağır atomaltı parçacıklar ve gözlemlenmesi biraz zor olan kırmızı cüce yıldızlar veya kahverengi cüceler de karanlık madde için aday. Ayrıca, kahverengi cüce dahi olamamış Jüpiter büyüklüğünde gök cisimleri de adaylar arasında. Buna, göremediğimiz gaz ve toz miktarının da ekleyebiliriz. Tüm bunlara rağmen olmuyor işte, hiçbiri bu devasa karanlık madde miktarını açıklamaya yetmiyor. Göremediğimiz bir şeyler var: Hayatında cam görmemiş birinin, tıpkı bir pencere camının yerinde boşluk olduğunu sanması gibi bir şey aslında bu. Evrende, bildiğimiz tüm ışınımı geçiren cam gibi bir madde mevcut. O halde, onu göremememiz, sadece kütle çekim etkisini fark edebilmemiz normal. Tüm bunlara rağmen o kadar da çaresiz değiliz bu konuda. Bazı açıklamalar da yok değil. Örneğin, geçtiğimiz dönemlerde küreresel yıldız kümeleri üzerine yapılan bazı araştırmalar; bu uzak kümelerde göremeyeceğimiz kadar soluk yıldızların varlığını ortaya çıkardı. Öyle ki, bu yıldızların miktarı, küresel kümelerdeki yıldızların ancak karanlık madde ile izah edilebilen hareketlerini açıklama imkanına kavuşmamıza neden oldu. Sitemizde ilk olarak Aralık 2015 tarihinde yayınlanan bu yazımız, elden geçirilip düzenlenerek yeniden yayına sunulmuştur. 2016 yılının en önemli bilim olayı ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/negatif-enerji-ve-negatif-kutleli-madde/", "text": "Negatif enerji ve negatif kütle, özellikle warp sürüşü veya solucan deliği gibi kavramların konuşulduğu ortamlarda sıklıkla dile getiriliyor. Bu kavramların gerçekliği her ne kadar tartışmalı olsa ve bilim insanlarının büyük kısmı tarafından spekülasyon olarak görülse de, ne olup olmadıklarını açıklamak gerektiğini düşündük. Negatif kütleli madde denildiğinde çoğumuzun aklına Antimadde ya da Karanlık Madde geliyor. Ancak, bunlarla karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 ağırlıktan daha düşük kütleye sahip, hiçbir şeyden daha hafif diye tabir edebileceğimiz ve kütle çekimi tarafından çekilmeyen tersine itilen spekülatif bir egzotik maddedir. Bir ya da daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz. Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin, yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda bulunuyor olabilirler. Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi? Katı haldeki negatif kütleli madde, ancak mükemmel sıvı diye tabir edilen bir halde negatif kütle sahibi maddede bulunabilir. Kanada, Montreal Üniversitesi'ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey, bu maddeyi Big Bang esnasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek ne de onaylayabilecek bir durumdayız. Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen kuramsal olan negatif kütleli madde, aksine negatif enerji çeşitli kuantum durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor. Bununla birlikte karakteristik olarak negatif enerjiye oldukça benzeyen ancak negatif enerji sayılmayan ve çok küçük ölçeklerde gerçekleşen Casimir etkisinden de bahsedelim. 1933'te Hendrik Casimir, Kuantum Teorisi'nin kanunlarını kullanarak garip bir öngörüde bulundu. Casimire göre; vakum içerisindeki iki adet paralel, yüksüz metal plaka birbirlerini itecekti. Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde bu yoktan var olan ufak madde-antimadde olayları Enerjinin Korunumu Kanunu'nu ihlal ediyor gibi görünse de; belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep olmamaktadır. Böylece Casimir bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar. Bu enerji 1948'de laboratuvarda, Casimir'in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipman gerektiğinden, 1996'da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan basıncın bir karıncanın ağırlığının 30 binde 1'i kadar olduğu bulundu. Tahmin ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için çok yeterli değil."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/negatif-kutle-sahibi-gibi-davranan-sivi/", "text": "Bilim insanlarının ürettiği Negatif Kütle Sahibi Akışkan, günlük hayattaki mantığımızın dışında özelliklere sahip. Örneğin, ileri itildiğinde geri hareket ediyor! İçeriği ne olursa olsun, sıvılar tuhaftır. Genellikle beklendiği gibi hareket etmezler. Görünen o ki, bilim insanları her zaman daha yeni ve daha ilginç versiyonlarını yaratmaktan oldukça hoşlanıyorlar. Yani bu grubun son üyesi olan sözde süper akışkan, ileri itildiğinde hareketin uygulandığı yönün tersine doğru hızlanıyor. Washington State Üniversitesi'ndeki araştırma ekibi, lazerlerle bazı rubidyum atomlarını soğutmayı deniyordu. Lazerler, bir şeyleri ısıtmak ya da bilimkurguda gezegenleri yok etmek gibi amaçlarla bağdaştırılmasına rağmen, dikkatli kullanımları atomların enerji salmalarına yol açabilir ve böylece atomları soğutabilir. WSU'ndeki araştırmacılar bunu yapmayı ve mutlak sıfıra çok yakın düzeyde soğutmayı başardı. Bu sıcaklıkta atomlar parçacık gibi davranmayı bırakıp daha çok dalga gibi hareket etmeye başladılar. Bu özellik, ilk olarak fizikçi Satyendra Nath Bose ve Albert Einstein tarafından öne sürülmüştü. Bununla birlikte atomlara uygulanan işkence henüz bitmedi! Atomlarla birlikte bireysel temel parçacıklar, gezegenler veya balerinler gibi dönerler. Parçacığın spinini değiştirmek, onun nasıl hareket edeceğini ve ortamla nasıl etkileşeceğini de değiştirir. Bu yüzden WSU'ndeki araştırmacılar lazerlerin yardımıyla oldukça soğuk olan rubidium çekirdeğinin spinini değiştirdi. Son olarak, bu onlara negatif kütle kazandırdı. Baylar ve bayanlar, bu gerçekten sahip olunması inanılmaz tuhaf bir özellik! Stephen Hawking'in sunduğu belgeselde, negatif kütle ve negatif enerji yukarıdaki videodaki gibi açıklanmaya çalışılmıştı. Gücenmeyin ama, şu an sizin pozitif kütleniz var. Sizi oluşturan bileşenlerin bütün parçaları belirli kilogram değerlerinden oluşuyor ve bunun sonucu olarak siz uzay-zamanı geriyorsunuz ki, bu çok normal. Negatif kütle, pozitif kütlenin gölgeli yansımasıdır. Bu sizin kilogrom kütleniz var demek ki, bu da hiç mantıklı değil ve uzunca bir süre boyunca bu kavram sadece varsayımsaldı. Bu ekip aslında normal kütleye zıt olarak davrandığı için negatif kütle yaratmış gibi görünüyor. Eğer bir topu atarsanız, topa kazandırdığınız momentum topu kuvvetin uygulandığı doğrultuya doğru hareket ettirir. Bu yeni negatif kütleye sahipmiş gibi davranan rubidyum sıvısı, itildiği zaman hareket yönüne zıt yönde hareket eder, çünkü görünürde negatif kütlesi vardır. Rubidyum sanki görünmez bir duvara vurmuş gibi görünüyor diyor WSU'nde fizik ve astronomi alanında doçent ve ortak yazar olan Michael Forbes. Negatif kütlenin bir yerlerde var olduğu muhtemel ama, Physical Review Letters dergisinde bildirildiğine göre, bu deney araştırmacılara bunu dikkatli bir şekilde kontrol etmesine ve karakteristiklerini araştırmasına izin veriyor. Yeni akışkan, ayrıca karadelikler ve karanlık maddde gibi doğrudan onlar hakkında deney yapılamayacak olan tuhaf astronomik özelliklerin analiz edilmesine de sağlama potansiyeline sahip. Eta Carinae (Eta Karina şeklinde ok..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/neptun-deki-dev-firtina-hubble-onu-izlerken-ortadan-kayboluyor/", "text": "Bir zamanlar İstanbul'dan Çin'e kadar uzanabilecek büyüklükte olan Neptün'deki fırtına, Hubble onu izlemeye devam ederken gittikçe küçülüyor. Voyager 2 uzay aracı 1989 yılında Neptün'ün yakınından geçtiğinde, bu uzak gezegenin atmosferinde oluşan büyük, koyu fırtınaları gözlemledi. O zamandan beri, bilim insanları Neptün'ü Hubble Uzay Teleskobu'nu kullanarak izlemekte ve yeni fırtınaların geliştiğini görmekteydi. Ancak en az iki yüzyıldır devam eden bir fırtına olan Jüpiter'deki Büyük Kırmızı Leke'nin aksine, rüzgarlı gezegen Neptün'de ortaya çıkan fırtınalar birkaç yılda gelip geçiyor ve şu an ilk defa yetkililerin açıkladığı üzere araştırmacılar, bir tanesinin yok olmaya başlamasını görebildiler. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacı ve yeni çalışmanın asıl yazarı olan Michael Wong, yaptığı açıklamada bu koyu girdabın yok oluşunu yakalamış gibi göründüklerini ve bunun, diğer çalışmalardan bildiklerini umdukları şeylerden farklı olduğunu söyledi. Önceki simulasyonlar, girdabın gezegenin ekvatoruna doğru sürükleneceğini ve girdabın ekvatora çok yaklaştığında dağılacağını ve belki de olağanüstü bir bulut aktivitesi patlaması yaratacağını önermişti. Ancak bunu yerine, gezegenin güney kutbuna doğru sürüklendi ve şu anda usulca gözden kaybolmakta. Girdap, Hubble onu 2015 yılında fark ettiğinde uzun bir eksen boyunca 5.000 km genişliğinde idi ama şu anda 3.700 km genişliğe kadar düşmüş durumda. Bu koyu fırtına gibi gezegenin antisiklonları, dönerlerken Neptün'ün atmosferinin derinliklerinden koyu maddeleri çekiyor; bir tanesi ekvatordan batıya doğru ve diğer ikisi her iki kutbun doğusuna doğru giden gezegenin çevresini dolaşmakta olan üç tane rüzgar jeti tarafından ileri taşınıyorlar . Hubble'ın dikkatli takibi, aşağısında neler olduğunun yanı sıra bu fırtınaların ne kadar yaygın olduğunu da ortaya çıkarmada yardımcı olabilir. Zodyak Işığı, ya da daha doğru bir ... Bir gezegen düşünün ki içinde fırtı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/neptun-despina/", "text": "Evinizde, oturduğunuz yerden astronomik bir keşif yapabilir misiniz? Gördüğünüz bu fotoğrafı ilginç ve biraz da mucizevi kılan şey, Voyager 2 uzay aracı tarafından 1989 yılında çekildikten tam 20 yıl sonra farkedilmiş olması. Amatör bir gökbilimci olan Ted Stryk, 2009 yılında halka açık biçimde internetten ulaşılabilen Voyager görüntülerinin yer aldığı arşivi incelerken, Despina'nın Neptün üzerinden gölge yaratarak geçişini gösteren dört adet fotoğraf buldu. Daha sonra bu dört görüntüyü işleyip birleştirerek bu gördüğünüz fotoğrafı elde etti. Despina, Neptün'ün bilinen 14 uydusundan biridir ve 180x148x128 km'lik boyutlarıyla oldukça küçük, biçimsiz bir kaya parçasından ibarettir. 9'ar dakika arayla çekilmiş olan dört görüntüde, uydunun yörüngesinde ilerlerken Neptün'ün üst atmosferinde bulunan bulutlar üzerinde yarattığı gölge açıkca görülüyor. Bu da, gölgenin ilerleyişi sırasında geçtiği bölgelerde Güneş tutulması yarattığı anlamına geliyor. Voyager araçları, görev süreleri boyunca Dünya'ya onbinlerce fotoğraf gönderdiler. Sayı bu kadar büyük olduğu için, fotoğrafların incelenmesine hala devam ediliyor. Siz de şurayı ziyaret edip Voyager'lardan gelen fotoğraf ve bilimsel verilere ulaşabilirsiniz. Buradan şunu anlamanızı istiyoruz; Plüton'u ziyaret eden Yeni Ufuklar uzay aracı da tıpkı Voyager'lar gibi binlerce görüntü gönderdi ve göndermeye devam ediyor. Bu görüntülerin ayrılıp sınıflandırılması ve neye ait olduklarının belirlenmesi ise çok uzun yıllar sürecek olan bir uğraş. Yeni Ufuklar'ın tüm görüntüleri yeryüzüne ulaştıktan sonra, Voyager görüntülerinin yer aldığı arşiv gibi bir New Horizons arşivi oluşturulacak ve dileyen herkes buraya girip ham görüntüleri inceleyebilecek. Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km ... Derin Bir Nefes Alın, içimizdeki yı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/neptunun-buyuk-kara-lekesi/", "text": "Mavi gezegen Neptün'e baktığımızda görebileceğimiz en belirgin ve büyük ihtimalle ilk oluşum, büyük kara benek olarak adlandırılan leke olacaktır. Bir fırtına bölgesi olan bu lekenin büyüklüğü ve konumu, büyük kırmızı beneğin Jüpiter'e oranıyla hemen hemen aynıdır. Çevresindeki bulut oluşumlarına göre göre batıya doğru hareket eden, içine Dünya olmasa da Ay'ın rahatlıkla sığabileceği bu dev fırtına, saatte binlerce kilometre hıza ulaşabilen rüzgarlarıyla saaat yönünün tersine bir dönüş sergiler. Lekenin ilginç diyebileceğimiz bir yanı da, Jüpiter'in ünlü Kırmızı Beneği ile hemen hemen aynı boylamlar üzerinde yer alıyor oluşu. Bu da, bizlerin aklına gaz devlerinin atmosferlerinde kimi karakteristik özelliklerinin benzer olduğu düşüncesini getiriyor. Gezegenin biraz daha güneyinde ise daha küçük ikinci bir kara leke bulunur. Gezegen çevresindeki dönüş hızı büyük kara lekeye göre daha hızlı olan bu küçük leke, her 5 Dünya gününde bir büyük kara lekeye tur bindirir. Peki, Güneş'ten çok uzak ve soğuk olmasına rağmen, bu gezegende nasıl böylesi büyük fırtınalar gerçekleşebiliyor. Çünkü bu kadar muazzam hava olayları için oldukça büyük miktarlarda enerji gereklidir. Oysa Neptün Güneş'ten, gezegenimiz Dünya'nın aldığının 900 katı daha az ısı enerjisi alıyor. Bu enerji de, böylesi büyük hava olaylarını besleyemeyecek kadar küçüktür. Ancak, Neptün'ü kızılötesi dalga boyunda incelediğimizde sorumuzun cevabına ulaşıyoruz. Neptün, Güneş'ten aldığının 2.8 katı enerjiyi çevresine yayıyor. Yani, Neptün'ün oldukça etkin bir iç ısı kaynağı mevcut. Bu durum, böylesi gaz yapılı gezegenler için normaldir. Çok büyük kütleye sahip çekirdekleri oldukça sıcaktır ve gaz yapısından dolayı bu sıcaklık yüzeye doğru yayılır. İşte Neptün'ün bu iç ısısı atmosferine ulaşıyor ve bu hava olaylarını tetikliyor. Halihazırda Neptün'e yönelik herhangi bir yolculuk planlamadığı için, önümüzdeki en az 15-20 yıl boyunca daha kaliteli fotoğraflarını elde etmemiz maalesef mümkün değil. Mars, Merkür'den sonra ikinci en kü... Gelmiş geçmiş en büyük bilim insanl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/neptunun-kesfi/", "text": "Neptün Gezegeni bilindiği üzere Güneş Sisteminin en ücra köşesindeki en uzak Gezegendir ve Neptün'den sonra Güneş Sisteminde başka herhangi bir Gezegen statüsünde cisim yer almamaktadır. Neptün Gezegeni yapı ve büyüklük olarak Uranüs Gezegeni ile iki kardeş gibi görünseler de çok daha koyu mavi tonları, atmosferi boyunca uzayan büyük beyaz bulut oluşumları ve Jüpiter'inkilere benzeyen büyük fırtına sistemleri ile Uranüs'ten ayrılır. Birbirlerine bu kadar çok benzeyip bu kadar farklı yapıda iki gezegen olsalar da Neptün Gezegeni bugün İnsanlık tarafından keşfedilmiş olmasını büyük oranda Uranüs Gezegenine borçludur. Neptün keşfediliş şekli ile Güneş Sistemindeki hiçbir gezegene benzemez çünkü fiziki ve Gözlemsel olarak keşfedilmeden çok önce teorik olarak varlığı öngörülen ve yörünge hesapları yapılarak orada olması gerektiği üzerine kanaat getirilen tek gezegendir. Uranüs keşfedildikten ve yörünge hesapları çıkarıldıktan sonrasında bilim insanları tarafından gözlemsel olarak da uzun süre incelendi. Fakat Uranüs, yapılan yörünge hesaplarına göre çoğu zaman olması gereken zamanda olması gereken yerde olmuyordu. Onu yörüngesi içerisinde tedirgin eden birşeyler olmalıydı. Bilim insanları Newton'un Evrensel Küte Çekim Yasasını da kullanarak bu duruma ancak Uranüs'ün de ötesinde bulunabilecek hatırı sayılır bir kütlenin sebep olabileceği üzerinde durdular. Ve 1846 Yılında Johan Galle tarafından Neptün Gezegeni fiziki olarak keşfedildi ve daha önce kendisi ile ilgili yapılan yörünge hesaplarına göre olması gereken yer ile arasında yalnızca 1 Derecelik bir sapma ile insanlığa merhaba dedi. Görseldeki yapay renklendirmeli fotoğraf, Uranüs'ten sonra Neptün'e 3,5 yıl sonra ulaşan Voyager 2 tarafından Yıldızlararası Uzaydaki uzun yolculuğuna başlamadan hemen önce Neptün'e gerçekleştirdiği bir yakın geçiş sırasında çekilmiştir. Işık, Güneş gibi yıldızlar ve benze..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nereden-geldik/", "text": "İnsanlar binlerce yıl boyunca nereden geldik sorusuna cevap aramak için gökyüzünü gözlemleyip yıldızların ve gök cisimlerinin hareketlerini izlediler. Hiçbir gözlem aletine sahip değillerdi ve tüm bu yıldızların, ayın ve güneşin insanları izleyen tanrıların görüntüleri olduğunu düşünüp onlara tanrısallık eklediler. Yeryüzünü saran uzaya gökkubbe adını takıp yıldızları bu kubbe üzerinde dünyayı izleyen tanrılar olarak düşündüler. Aya ve güneşe kutsallık yükleyip onlara tapındılar, adaklar sundular. Yıldızların hareketlerininin kişiler üzerinde etkileri olduğunu düşünerek burçlar oluşturdular. Her burcun insanlar ve yeryüzü üzerinde farklı etkileri olduğu inancıyla gelecek tahminlerine giriştiler. Kendilerine dünyayı merkez aldılar ve onu gökkubbenin yani evrenin merkezine yerleştirdiler. Daha akıllı olanlar, Ay ve Güneş tutulmalarının zamanlarını matematik yoluyla hesaplayıp bu tarihlerde dinsel törenler düzenleyerek onlara mucizeler gösterdiler. Bu mucizeler yoluyla toplumların inançlarını kullanarak onları yönlendirdiler. Bir gün, bundan yaklaşık 500 yıl önce gökyüzüne baktığında Güneş neden tutuluyor? diye sormayı bırakıp Güneş nasıl tutuluyor? sorusunu sormaya başlayan birkaç bilim adamının, insanlığın binlerce yıllık gelişimini ve düşünme şeklini kökten değiştireceğinden haberi var mıydı, bilmiyorum. Galileo, Kepler, Kopernik gibi bilim insanları gökyüzünü nasıl oluyor? diye sorgularken; evrenin merkezinde olmadığımızı, Güneşin etrafında dönen gezegenlerden biri olduğumuzu keşfettiler. İnançlarını sorgulamayı kabul etmeyen bağnaz bir topluma ve bu toplumu yönlendiren din adamlarının tehditlerine kulak asmadan eserler yazdılar ve bu eserlerini diğer bilim insanlarına sundular. Bu gerçekleri ilk kez onlar farketmemişti, geçmişte birçok zeki insan ve toplum gezegenimizin yuvarlaklığını, Güneş çevresindeki dönüşünü, Ay ve Güneş tutulmalarının nasıl gerçekleştiğini keşfetmişti. Ancak bu bilgiler yaşadıkları toplumun içinde, yerel düzeyde kaldı ve sonradan kayboldu. Ama orta çağ bilginlerinin çabaları sayesinde ilk kez bu gerçekler yerel düzeyde kalmaktan kurtuldu, belli bir sistematiğe oturtuldu ve insanlığın geneline yayıldı. Dünyanın o kadar da özel bir konumda olmadığı gerçeği inanç çevreleri tarafından yüzyıllar boyunca reddedildi. Fakat, bilimsel gerçeklerden kaçabilmek mümkün değildi. Bir kesim, yavaş yavaş bu bilimsel gerçekler ışığından din adamlarının kendilerine dayattığı hayatı sorgulamaya, neden yerine nasıl demeye başladılar. Dünyanın yuvarlaklığı kanıtlandı, kütleçekim yasaları keşfedilerek yıldızların, ayın ve güneşin hareketleri açıklığa kavuşturuldu. Bilimin doğanın işleyişini anlamalarına yardımcı olduğunu gören pek çok insan araştırmaya başladı. Her gün yeni bir bilimsel gerçek keşfedildi, teknoloji gelişti, daha eşit ve daha insanca bir hayat isteği çok daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Ve bu günlere kadar geldik. Eğer bugün bilgisayar karşısında bu yazıyı hazırlayabiliyorsak ve siz de okuyabiliyorsanız, geçmişte kendilerine dayatılanı kabul etmeyip araştıran ve onun öyle olmadığını keşfedip öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmaya çalışan bilim adamları sayesinde. Evet, Galileo Jüpiter'in aylarını incelerken aslında bugünkü bilimsel düşüncenin de önünü açıyordu. Astronomi, temel bilimlerin ilk sırada geleni olarak kabul edilebilir. Çünkü gökyüzü, olağanüstü güzelliği ve gizemi ile ilkel insandan günümüz insanına kadar herkesin dikkatini çekmiştir. Gökyüzünün çok geniş, incelenecek obje sayısının neredeyse sınırsız olması yüzünden, astronomi bilimi amatör astronomlara oldukça fazla ihtiyaç duyar. Çoğu bilim dalı, gerek karmaşıklığı, gerekse maddi külfeti dolayısıyla hiçbir zaman astronomi kadar amatörlere açık olmadığı gibi, amatörlerin bu kadar büyük katkıda bulunduğu başka bir bilim dalı da yoktur. Bu yüzden olsa gerek, amatör astronomların kurduğu çok sayıda amatör astronomi topluluğu var. Bu topluluklar haricinde, bilgisayar ve internet teknolojisinin gelişimiyle amatör astronomlar daha rahat çalışma imkanı bulmaya başladılar. Fakat, büyük şehirlerde yaşayanlar için amatör astronomi, gözlem yapma problemleri yüzünden oldukça zor bir uğraş haline gelmiş durumda. Buna neden olan başlıca problem ise, Işık kirliliği adı verilen kirlilik türü. Işık kirliliği, şehir ışıklarının gökyüzünde yarattığı doğal olmayan aydınlanmaya deniliyor. Bu kirliliğin neden olduğu aydınlanma yüzünden geceleri yıldızları ve diğer gök cisimlerini görmek mümkün olmuyor. Bu kirliliğin boyutlarını görmek için yerleşim birimlerinden uzak, çevre aydınlatmasının olmadığı bir yerde gökyüzüne bakın. Gökyüzünün aslında ne kadar olağanüstü olduğunu görecek, bu kadar çok yıldız olmasına şaşıracaksınız. Hatırlatması dahi tatsız olmasına rağmen, 17 Ağustos 1999 yılında deprem sonrasında gökyüzünün yıldızlarla dolu olduğunu gören halk, sonrasında ne zaman yıldızlı bir gökyüzü görse deprem olacak korkusuna bürünmeye başlamıştı hatırlarsınız belki. Bunun tek sebebi deprem anında elektriklerin kesilmesi sonucu ışık kirliliğinin ortadan kalkması ve yıldızların net bir şekilde görülmesi idi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nereye-boyle-voyager-ve-pioneer-araclari/", "text": "Önümüzdeki yüzyıllarda tarihi eser statüsü kazanacak olan Voyager ve Pioneer'lar, eğer uzak gelecekte birileri tarafından müzede sergilenmek üzere geri getirilmezse, yüz milyonlarca yıl boyunca yollarına devam edecekler. Son birkaç yıldır, uzay yarışının antik çağlarından kalma uzay araçlarının Güneş sisteminin dış kısımlarına doğru sürdürdükleri yolculuklar basında sıkça yer bulmaya başladı. Sosyal medyanın da devrimsel etkisiyle astronomi ile içli dışlı olmaya başlayan pek çok bilim meraklısı da bu haberleri ilgiyle takip ediyor. 1970'li yıllarda evrenin keşfi ve Dünya dışı yaşam arayışının henüz taze olduğu günlerde büyük bir heyecanla fırlatılan Pioneer ve Voyager araçları, bugün hala yollarına devam ediyorlar. Bu araçların bazıları artık ölü olarak uzun yolculuklarını sürdürse de, bazıları hala canlı ve bizimle iletişim halinde. Gerçekte bilim dünyasının büyük teşekkürlerini hakeden Pioneer ve Voyager araçlarının birincil görevleri; dev gezegenler olarak nitelediğimiz Satürn, Jüpiter, Uranüs ve Neptün üzerine olan sınırlı bilgimizi, daha doğrusu bilgisizliğimizi gidermekti. 1972 yılında Pioneer 10 Jüpiter'e ve 73'te Pioneer 11 Satürn'e bu amaçla fırlatıldılar. Her iki araç da görevlerini kendilerinden beklenen biçimde, hatta daha iyi yerine getirip, Jüpiter ve Satürn hakkında bilgilerimizi kökten değiştirecek çok önemli veriler ve fotoğraflar gönderdiler. Bu parlak başarıları ve fırlatılışlarının ardından geçen uzun yıllar boyunca veri göndermeyi ve yollarına devam etmeyi sürdüren her iki aracın enerji kaynakları tükenmeye başladı ve 2000'li yılların başlarında her ikisi de sessizliğe gömüldü. 1977'de ise Voyager 1 ve 2 benzer bir misyon için daha gelişmiş araştırma araçlarına sahip olarak fırlatıldılar. Voyager 1, Jüpiter ve Satürn görevlerini tamamladıktan sonra, Dış Güneş Sistemi'ne yönelirken, Voyager 2 Güneş Sistemi'nin en uzak iki dev gezegeni olan Uranüs ve Neptün'e doğru yoluna devam etti. Voyager 2'nin Neptün ve Uranüs görevlerinde gönderdiği fotoğraf ve veriler, bugün bu iki gezegen hakkındaki bilgimizin en büyük kısmını oluşturmayı sürdürüyor. Bugün biraz daha eski teknolojiye sahip olan Pioneer araçlarıyla iletişim kesilmiş ve bu uydular artık kör bir biçimde yollarına devam ediyor olsalar da, Voyager'lar hala veri gönderimine devam ediyorlar. Hatta bu araçlarla kurulabilen iletişimin ne kadar sağlıklı olduğunu şöyle örnekleyebiliriz: Bizden milyarlarca kilometre uzakta bulunmasına rağmen, Voyager 2'nin sorun çıkartan yazılımı Dünya'dan iletilen bir güncelleme ile 2010 yılında onarıldı. Evet, şaşırdınız değil mi? 1970'li yıllarda bilgisayarlar bir hesap makinasından hallice de olsa, üzerlerinde bir yazılım çalışıyor. Uzay araçlarında kullanılan bilgisayarlar için önemli olan hız değildir. Basit yönlendirme ve görev komutlarını yerine getirebilmeleri yeterlidir. Bu nedenle, Voyager ve Pioneer araçlarının bilgisayarlarında 8 bitlik RCA 1802 ve türevi işlemciler kullanıldı. Bu işlemciler 3 ila 6 megahertz arasında bir hıza sahipler ve 32 kb hafızaları var. Bu hafıza size küçük gelmesin, eskinin muhteşem oyunu Süper Mario Kardeşler, ilk olarak bunun dörtte biri kadar hafıza üzerinde çalışabilecek biçimde yapılmıştı! Güneş'ten çok uzaklara yol aldıkları için araçların güneş panelleri ile elektrik üretmeleri beklenemezdi. O nedenle bu görevlerde kullanılabilecek bildiğimiz en uzun süreli enerji kaynağı olan nükleer piller tercih edildi. Bir plütonyum kütlesinin yaydığı ısıyı elektriğe dönüştüren bu piller sayesinde 2025'li yıllara kadar enerji sıkıntısı çekmeyecekleri düşünülüyor. Fakat, plütonyumun ısısını elektriğe çeviren düzeneğin ömrü daha kısa. Yani plütonyumun yaydığı enerji tükenmese bile araçların şu anda bile aniden elektriksiz kalma ihtimali sözkonusu. Tahminler, araçların 2020-2025 yılları arasında tamamen sessizliğe bürüneceği yönünde. Bundan daha uzun süre çalışır halde kalabilecekleri öngörülmüyor, çünkü şimdiden tasarım aşamasındaki kullanım ömürlerini onlarca yıl aşmış durumdalar. Güneş'ten yayılan yüklü parçacıklar ve atomlardan oluşan Güneş rüzgarı, Güneş'in hareket yönünün tersine uzanan damla şekilli heliosphere denilen düşük yoğunluklu bir ortam oluşturur. Bu parçacıklar yaklaşık 400 km/sn gibi süpersonik bir hızla hareket ederler. Fakat güneşten 90-100 ab (1 ab = 150 milyon kilometre) kadar uzaklıkta artık yavaşlayarak ses altı hıza düşerler. Parçacıkların ses altı hıza düştüğü bu bölgeye termination shock ismi verilir. Heliosphere'in bu sonlandırma şoku sınırı ile yıldızlararası ortamdan gelen rüzgara yenik düşüp durduğu durgun bölgeye kadar olan alana heliosheath deniliyor. Bu alanda, Güneş rüzgarı ses altı hızda yoluna devam eder, yaklaşık Güneş'ten 130-150 ab uzaklıkta ise yıldızlararası rüzgarın gücüne yenik düşerek tamamen durur. Güneş rüzgarlarının tamamen durduğu bölgeye de heliopause adı veriliyor. Artık 40 yıllık yolculuktan sonra Güneş'ten yaklaşık 20 milyar (2018 Ekim ayı itibarıyla Voyager 1 aracı 21.4 milyar, Voyager 2 ise 17.7 milyar) kilometre uzakta yola devam eden araçlar, Güneş rüzgarlarının etkisini tamamen yitirdiği heliopause sınırına ulaştılar. Dış uzaydan gelen parçacıkların artık Güneş rüzgarlarınca durdurulamadığı, yani Güneş sisteminin koruma kalkanının devre dışı kaldığı yıldızlararası ortamda yollarına devam edecek olan araçlar, tarih boyunca Güneş'in korumasından tümüyle çıkmış ilk insan yapımı nesne konumunda olacaklar. Araçlardan Voyager 2 şu anda heliosheath bölgesinden henüz çıkmadı ve yoluna devam ediyor. Voyager 1 ise artık yolculuğuna yıldızlararası ortam olarak nitelenen bölgede devam ediyor. Araçların konumlarını bu linkten takip edebilirsiniz. Medyada yer aldığının aksine, Voyager'lar Güneş Sistemi dışına çıkmış sayılmıyorlar. Her ne kadar Güneş rüzgarları ve Güneş'in manyetik etkileri heliopause sınırının ardından sona erse de, yıldızımızın kütleçekimsel etkileri buradan çok daha uzaklara kadar hakimiyetini koruyor. 4 ışık yılına kadar (1 ışık yılı = 9.5 trilyon kilometre) yakın çevresinde başka bir yıldız bulunmayan Güneş'in bu kütleçekimsel hakimiyetini yaklaşık 1,5-2 ışık yılı çapında küresel bir alan içinde koruduğunu düşünmek hatalı olmaz. Gökbilimciler, bu uzak bölgenin de boş olduğunu düşünmüyorlar. Zaman zaman Güneş sistemi içlerine yönelen geniş yörüngeli kuyruklu yıldızlara evsahipliği yapan Oort Bulutu 30.000 ila 50.000 ab uzaklıkta küresel bir biçimde Güneş Sistemi'ni çevreleyerek son sınırı oluşturuyor. Oort Bulutu'ndaki kuyruklu yıldız sayısı ise 100 milyarın üzerinde olarak tahmin ediliyor. Saniyede yaklaşık 10 km'ye ulaşan hızlarla yol alan Voyager ve Pioneer araçlarının 40 yıla yakındır sadece 19 milyar kilometre yol alabilmiş olduğu düşünüldüğünde, Güneş Sistemi'nin sınırlarının büyüklüğü daha net anlaşılacaktır. Şu anda Oort Bulutu'na ulaşmaları için birkaç yüzyıllık yolları olmasına karşın, bilimsel araçlarının çoğu çalışmaya devam eden Voyager'ların yıldızlararası ortam olarak niteleyebileceğimiz bölgeden gönderecekleri veriler bilim insanları için büyük önem taşıyor. Buradan elde edilecek veriler, yıldızlararası ortamın yapısı hakkında başka şekillerle ulaşılması neredeyse imkansız olan bilgiler edinmemizi sağlayacak. Çünkü, onların şu an bulundukları bölgeye çalışır halde ulaşabilecek tek uzay aracı olan New Horizons aracının bile, o uzaklığa erişmesi için onlarca yıl daha yol alması gerek. Önümüzdeki yüzyıllarda tarihi eser statüsü kazanacak olan Voyager ve Pioneer'lar, eğer uzak gelecekte birileri tarafından müzede sergilenmek üzere geri getirilmezse, yüz milyonlarca yıl boyunca yollarına devam edecekler. Uzay gerçekte çok boş olduğu için, herhangi bir gökcismine çarparak yok olma ihtimalleri de gözardı edilebilecek kadar düşük. Yine de, ömürleri sonsuz değil; yıldızlararası ortamda çok büyük bir hızla yol alırlarken, çarpan mikro partiküller ile yavaş yavaş aşınacak ve çok çok uzun bir zaman diliminde, bir milyar yıl içinde yavaşça toza dönüşerek yok olacaklar. Ya da söylediğimiz gibi, belki de birkaç bin yıl sonra, bir uzay arkeoloğunun en değerli keşfi olarak koleksiyonunun bir parçası olabilirler. Düşünün; tek bir yıldız yok, gecele... 5 Eylül 1977 tarihinde Voyager 1, F..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/new-horizons-pluto-ve-charonun-yeni-goruntuleri/", "text": "New Horizons Plüto'ya yaklaşmasına devam ederken, Plüto'nun ve uydusu Charon'un en net görüntülerini almaya da devam ediyoruz. Aşağıdaki GIF'te New Horizons Plüto'ya yaklaşırken elde ettiği kareler görünüyor. 28 Mayıstaki konumundan(56 milyon kilometre), 25 Hazirana(22 milyon kilometre) yaklaşırken Plüto'nun görüntüdeki detayının nasıl arttığını görebilirsiniz. Ayrıca New Horizons'tan yeni bir haber daha var. 1976 yılında yapılan gözlemlerde Plüto'da metanın varlığı tespit edilmişti. New Horizons Plüto'ya yaklaşmasına devam ederken bunu doğrular nitelikte ilk tespitini yaptı, Plüto'da donmuş olarak metan bulunuyor. Plüton, 1 Milyon Kuyruklu Yıldızdan Oluşmuş Olabilir! Aslında Plüton devasa bir kuyruklu ... Geç olsun, güç olmasın demişler. Pl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/new-horizonsun-yeni-hedefi/", "text": "2015 Temmuz'unda cüce gezegen Plüton'un 12.500 km yakınından geçerek inanılmaz fotoğraflar ve bilgiler gönderen Yeni Ufuklar uzay aracının bir sonraki ziyaret edeceği Kuiper Kuşağı objesi NASA tarafından belirlendi. Uzay aracı, 2014 MU69 olarak isimlendirilen küçük bir asteroidi inceleyecek. 2014 MU69, Hubble Uzay Teleskobu'nun aldığı görüntülerden faydalanılarak adından da anlaşılacağı gibi 2014 yılı ortalarında keşfedilmişti. Yeni Ufuklar aracı Plüton görevini tamamladıktan sonra en az 10 yıl daha çalışabileceği planlandığı için, Kuiper Kuşağı'nda bulunan yüzbinlerce cisimden birkaçının (en az 2 tane) daha ziyaret edilmesi planlanıyordu. Bu plan dahilinde 2014 MU69 asteroidi, Potansiyel Hedef 1 (PT1) olarak belirlendi. Bu seçilen hedef, gerçekten oldukça küçük. Gökbilimcilerin yaptıkları hesaplara göre, yaklaşık 30x45 km'lik boyuta sahip. Yani, tam olarak yuvarlak değil. Bu tür küçük objelerin çoğunda olduğu gibi biraz patates benzeri yapıda. Gökcismi, Güneş'ten ortalama 6 milyar 600 milyon kilometre uzakta yer alıyor ve 293 yılda tamamladığı hafif basık eliptik bir yörüngesi var. İlk hedefin 2014 MU69 olarak seçilmesinin en önemli sebebi, Yeni Ufuklar aracının buraya ulaşmak için diğer olası hedeflere gidişine oranla daha az yakıt harcayacak olması. Plüton görevi sırasında aracı yönlendirilebilecek yakıtın büyük kısmı kullanıldığı için, kalan az miktada yakıtı son derece dikkatli kullanmak gerekiyor. Aksi halde araç başka görevlerde kullanılamayacak hale gelebilir. Şu anki yapılan hesaplara göre, New Horizons'un 2014 MU69'a ulaşması 1 Ocak 2019 yılında gerçekleşebilecek. NASA şu anda hedef olarak 2014 MU69'u belirlemiş olsa da, henüz resmi olarak Yeni Ufuklar uzay aracının uzatılmış görevi onaylanmadı. Çünkü, bu görevi sürdürmenin bir maliyeti var ve NASA'nın ABD hükümeti tarafından belirlenen bütçesi içinde buna yer ayrılması gerekiyor. Dolayısıyla, Yeni Ufuklar ekibi şu anda heyecanla resmi onayın çıkmasını bekliyor, çünkü PT1 görevi için en geç birkaç ay içinde kesin karar verilmesi ve aracın yönlenme manevrasını gerçekleştirmesi zorunlu. Plüton, 1 Milyon Kuyruklu Yıldızdan Oluşmuş Olabilir! Aslında Plüton devasa bir kuyruklu ... 5 Ocak 2005 tarihinde astronomlar, ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ngc-1015-sarmallar-ve-supernovalar/", "text": "Hubble'dan gelen üstteki nefes kesici görüntü, Dünya'dan yaklaşık 118 milyon ışık yılı uzaklıktaki Balina Takımyıldızının içerisinde yer almakta olan NGC 1015 adlı görkemli gökadayı gösteriyor. Bu görüntüde; NGC 1015'in yüzünü, güzel simetrik sarmal kolları ile ışıl ışıl bir çarkıfelek havai fişeğini andıran sahneyi ortaya çıkaran parlak merkez çıkıntısı ile birlikte görmekteyiz. NGC 1015; parlak ve oldukça geniş bir merkeze, sıkıca sarılmış sarmal kollara ve merkezi gaz ile yıldız çubuğuna sahiptir. Bu şekil, NGC 1015'in, evimiz olan Samanyolu gibi, çubuklu sarmal gökada olarak sınıflandırılmasına yol açmaktadır. Çubuklar, tüm sarmal gökadaların yaklaşık üçte ikisinde bulunur ve bu gökadanın kolları, çubuğun kendisini çevreleyen soluk sarı bir halkasının dışına doğru dönmektedir. Bilim insanları; bu çubuklu sarmal gökadanın merkezinde gizlenmiş olan bir kara deliğin, çekirdeğin dışındaki kollardan yıldız doğumuna yakıt sağlayan ve gökadanın merkezindeki çıkıntıyı oluşturan bu parlak çubuklar yolu ile gaz ve enerjiyi kendisine akıttığına inanıyorlar. 2009 yılında, NGC 1015 gökadasının merkez sağ alt kısmında yer alan parlak noktalardan biri olan SN 2009ig adlı bir Tip 1a süpernovası tespit edilmiştir. Bu tip süpernovalar son derece önemlidir. Çünkü bu süpernovaların hepsi beyaz cücelerin patlaması ile oluşmaktadır ve her zaman aynı parlaklıkta (Güneş'ten 5 milyar kat daha parlaktırlar) zirveye ulaşırlar. Bu olayların gerçek parlaklığını bilmek ve bunu onların görünür parlaklıkları ile karşılaştırabilmek, gökbilimcilere evrendeki uzaklıkları ölçebilmek adına eşsiz bir şans vermektedir. Yerel galaksi grubumuzun bir üyesi ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ngc-1316-gokadasi/", "text": "km)genişliğe sahip olan NGC 1316 eliptik gökadası. Eliptik gökadalar; çoğunlukla yeni yıldız oluşumu için gerekli olan gaz ve tozdan büyük oranda yoksun, 8-10 milyar yaşındaki yaşlı yıldızlarla dolu dev yapılardır. Bizim galaksimiz Samanyolu, henüz bolca yıldızlararası gaz ve toza, daha milyarlarca yıl boyunca yıldız üretimini sürdürme kapasitesine sahip, NGC 1316 ile benzer büyüklükte bir galaksidir. Ancak, fotoğrafa baktığınızda sizin de farkettiğiniz gibi, bizden 62 milyon ışık yılı uzaklıktaki bu eliptik galaksi, alışık olmadık biçimde belirgin görülebilen gaz ve toza sahip. Dolayısıyla yaşlı yıldızların arasına katılan yeni ve genç yıldızlar bu gaz bulutları içinde oluşumunu sürdürüyor. Gökbilimcilere göre gökadanın sahip olduğu gaz, yaklaşık 3 milyar yıl önce gaz bakımından zengin komşu bir gökadayı yutması sonucunda bünyesine katılmış olmalı. Böylece eliptik gökada daha da büyürken, yeni yıldız oluşumları için gerekli olan yeterli miktarda gaza da kavuşmuş. Fotoğraf tahmin edeceğiniz üzere, Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilmiş ve herkesin rahatlıkla ulaşabildiği Hubble Miras Arşivi'nde birilerinin gelip işlemesini bekliyordu. Donald P. Waid isimli amatör bir astronom bilime bir nebze katkım olsun diyerek fotoğrafı alıp işlemiş. Donald abimizin kendine ait küçük gözlemevine de buraya tıklayıp bir bakmak istersiniz belki."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ngc-3109-galaksisi/", "text": "Yerel galaksi grubumuzun bir üyesi olan NGC 3109 isimli bu cüce gökada, bize 4.3 milyon ışık yılı uzakta yer alıyor. Düzensiz yapılı bir gökada olarak nitelenmesine rağmen, belli belirsiz bir merkezi çubuk yapısına ve bunun çevresinde düzensiz sarmal kollara sahip olduğu tahmin ediliyor. Galaksiyi yandan görebildiğimiz için, sarmal yapısını tam olarak kestiremiyoruz. Ancak, eğer sarmal bir gökada ise, yaklaşık 25 bin ışık yılı çapıyla yerel grubumuzdaki en küçük sarmal galaksi olduğunu söyleyebiliriz. Grubumuzdaki diğer büyük sarmal galaksiler ise; Andromeda, Triangulum ve Samanyolu'dur. 2 milyarın üzerinde yıldız içeren NGC 3109 galaksisi, yeni yıldızlar oluşturabilmek için gerekli olan bol miktarda gaz ve toza da sahip. Bu sayede sürekli ve hızlı biçimde yeni yıldız oluşumları gerçekleşiyor. Fotoğrafta gördüğünüz galaksi içerisindeki parlak mavi noktalar, yeni oluşmuş olan genç dev yıldızlar. Pembe alanlar ise yıldız oluşum bölgeleri. Galaksideki yıldızlar, metal açısından Samanyolu yıldızlarına göre oldukça fakirler . Bu metal fakirliğinin olası sonuçlarından biri, karasal gezegen oluşumlarının daha düşük düzeyde gerçekleşmesi. Yani, bu galakside Samanyolu'nda olduğu kadar yüksek oranda karasal gezegen bulunmuyor. Tabii, bu hiç yok anlamında değil; sadece oransal olarak daha az var. NGC 3109, yerel kümemizin kıyısı diyebileceğimiz bir bölgede yer alıyor. Bu nedenle, kendisinin bizim kümemize ait olmadığını, komşu kümelerden birinin üyesi olduğunu dile getiren astronomlar da mevcut. Ancak yine de, kümemizin üyesi olduğunu savunan astronomların sayısı daha fazla. Galaksi bizden saniyede 400 km gibi bir hızla uzaklaşıyor. Bu uzaklaşma, yerel gruptaki ortak kütle çekiminden kurtulup bizi terkettiği anlamına geliyor olabilir. Ancak, normal yörüngesel hareketinin sonucunda böyle bir izlenim elde ediyor da olabiliriz. Şu an için bunu bilmiyoruz. Bu görmüş olduğunuz, çok benziyor o..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ngc-3521-galaksisi/", "text": "NGC 3521, bizden yaklaşık 30 milyon ışık yılı uzakta bulunan, orta büyüklükte diyebileceğimiz spiral bir galaksidir. Amatör astronomlarca, güçlü kaliteli bir dürbünle ve küçük bir teleskopla rahatlıkla gözlenebilir. Galaksimiz Samanyolu'nun 80 bin ışık yılından fazla olan çapıyla kıyaslarsak; NGC 3521'in yaklaşık 50 bin ışık yılı olan çapıyla yerel grubumuzun üç büyük hakimi arasında en küçüğü olan Üçgen galaksisi ile hemen hemen benzer boyutlarda olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Sadece boyutlarıyla değil, bünyesindeki hızlı ve yoğun yıldız oluşumuyla da Üçgen Gökadası'yla benzerlik gösteren galaksiyi neredeyse tümüyle kaplayan toz kuşakları dikkatinizi çekmiş olmalı. Aslında orada gördüğünüz şey tümüyle toz değil. Böylesi büyük gökadalar, galaktik yamyamlığın en acımasız örneklerini sergilemekten kaçınmazlar. Yakınlarında bulunan küçük cüce galaksiler öyle ya da böyle bu gökadaların çekim etkisine kapılır ve yüzmilyonlarca yıl süren bir kütle çekim savaşı sonucunda galaksi tarafından yutularak evren sahnesinden silinirler. Belli ki NGC 3521 geçmişte çevresindeki cüce galaksilere oldukça acımasız davranmış. Çünkü bu toz olarak gördüğümüz şey aslında bir zamanlar bu fotojenik galaksimiz tarafından çekilerek parçalanmış ve yutulmuş cüce galaksilerden arta kalanlar. Galaksiyi saran sis bulutunun içinde bol miktarda gaz ve tozla birlikte galaksi tarafından yutulmaktan bir şekilde kurtulmuş milyarlarca yıldız da yer alıyor. Galaksiler, çok büyük kütle çekimine sahiptir. Bu kütle çekimi yakınındaki diğer cüce galaksilerde bulunan yıldızlar üzerinde dayanılmaz gel-git etkileri oluşturur. Bu etki, cüce galaksilerin dış kısımlarında bulunan yıldızları koparıp, hareket ettikleri yörünge boyunca saçar. Fakat bu saçılma o kadar yavaş gerçekleşir ki, yıldızlar hiçbir zarar görmediği gibi eğer çevrelerinde gezegenler bulunuyorsa onlar da hiçbir zarar görmeden yıldızla beraber hareket ederler. Bu da şu anlama geliyor; eğer o toz şeritleri içindeki yıldızların birinde veya birkaçında akıllı varlıklara sahip gezegenler varsa, bu varlıklar geceleri devasa bir galaksinin eşlik ettiği muhteşem bir gökyüzü manzarası seyrediyor olmalı. Nedir bu Higgs bozonu? Adına 'tanrı... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ngc-4921-kansiz-galaksi/", "text": "Karşınızda kansız galaksi, NGC 4921. Kansız tanımlamasını yapan biz değiliz; Kanadalı gökbilimci Sidney Van den Bergh. Aslında haksız da sayılmaz: İçerdiği bol miktarda gaz ve toza rağmen, NGC 4921'de yıldız oluşum oranı çok ama çok düşüktür. Diğer sarmal gökadalarda görmeye alışkın olduğumuz yoğun yıldız oluşum bölgelerine, gökada genelinde nadiren rastlıyoruz. 320 milyon ışık yılı uzakta yer alan bu galakside yıldız oluşumunun niçin böylesine düşük seviyede olduğu henüz bilinmiyor. Yağ var, un var, şeker var ama kimsenin helva yapmaya niyeti yok gibi. Galaksi o kadar soluk ki, sarmal demeye bin şahit gereken kollarının arasından, arkaplandaki çok uzaktaki galaksiler bile görülebiliyor. Bir ihtimal, bu galaksinin içerdiği gaz bulutlarını kütleçekimsel etkilerle hareketlendirecek cüce galaksilerden yoksun olduğunu düşünebiliriz. Çünkü, yüzlerce, hatta binlerce yıldız oluşturabilecek çok büyük kütlelere sahip bir gaz bulutunu bir araya getirip yoğunlaşarak çökmesini sağlamak için itici dış etkenlere ihtiyaç vardır. Bu dış etken ise, çoğunlukla galaksinin yanından geçen başka bir galaksi veya küçük uydu cüce galaksilerin çekim etkileridir. Çok sayıda cüce uydu galaksiye sahip olan Samanyolu ve Andromeda'nın görece yoğun yıldız oluşumu göstermesinin en büyük nedeni de budur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ngc-6946-galaksisi/", "text": "Bu üstte gördüğünüz olağanüstü fotoğraf, bizden yaklaşık 18 milyon ışık yılı uzakta yer alan, NGC 6946 isimli spiral galaksiye ait. Görüntüsünün benzerliğinden dolayı Havai Fişek Gökadası olarak da bilinen bu dev evren adası, 1798 yılında ünlü İngiliz gök bilimci William Herschel tarafından keşfedilmiş. Sarmal kollarda yer alan kırmızı bölgeler yıldız oluşumlarının yaşandığı nebulalardır. Bu gökadada yıldız oluşumu o kadar büyük boyutlardadır ki, bir yandan sürekli yeni yıldızlar oluşurken, diğer yandan birkaç milyon yıl önce oluşmuş olan dev mavi yıldızlar birer ikişer süpernova patlamalarıyla yok olurlar. NGC 6946, bu yönüyle yani yoğun yıldız oluşumu ve ölümleriyle yakın çevremizdeki en aktif galaksi olma ünvanını elinde bulundurur. Gök bilimciler, NGC 6946 gibi böylesi büyük yıldız oluşumu sergileyen galaksilere yıldızlarla dolup taşan gökada tanımlaması yapıyorlar. Dikkatlice resme bakarsanız, kırmızı-pembe yıldız oluşum bölgelerinin aralarında yer alan birkaç milyon yaşındaki genç sıcak mavi yıldızlardan oluşan yıldız kümelerini tek tek seçebilirsiniz. Bu sıcak mavi yıldızlar çok kısa ömürlü oldukları için sık sık süpernova patlamaları şeklinde yok olurlar. Dolayısıyla bu gökadayı inceleyen gök bilimciler de tam dokuz adet süpernova patlamasına şahit oldu. Bu yönüyle de gökada, gök bilimciler için bir süpernova cenneti konumunda. Fotoğrafın böylesine net ve detaylı oluşunu, Japon Ulusal Gökbilim Gözlemevi'nin Hawaii Mauna Kea Dağı'ndaki 8.2 metrelik dev teleskobuna borçluyuz. Galaksi, Samanyolu düzlemi üzerinde, toz bulutlarının arkasında yer aldığı için uzaklığını henüz tam olarak belirlememiz mümkün olmadı. 6-8 milyon ışık yılı daha uzak da olabilir, daha yakın da. Dolayısıyla uzaklığını tam belirleyemediğimiz için büyüklüğü konusunda da kesin rakamlar veremiyoruz. Ancak, Samanyolu'na yakın çapta, belki biraz daha küçük bir galaksi olabileceği düşünülüyor. Daha önce Higgs Bozonu'nun ne old... Yerel gökada grubumuzun en şaşalı ü... Laika, uzaya gönderilen ilk hayvan ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ngc-7049-bu-nasil-bir-galaksi-boyle/", "text": "Bizden yaklaşık 100 milyon ışık yılı uzakta yer alan bu dev gökada, muazzam düzgünlükteki sarmal yapısıyla hemen göze çarpıyor. Ancak, ortada garip bir durum var ki; NGC 7049 bir sarmal gökada değil, soğuk ve yaşlı yıldızlardan oluşan tipik bir eliptik / küresel galaksi. Yaklaşık 150 bin ışık yılı çapa ve galaksimiz Samanyolu'ndan çok daha fazla yıldıza sahip olan bu galaksinin ortasında, çekirdeğin çevresini düzgün bir şekilde sarmış olan spiral gaz ve toz halkasının nasıl olup da böylesine yaşlı bir galakside varlığını sürdürdüğü kesin olarak bilinmiyor. Ancak, gökbilimciler NGC 7049'un yakın zaman önce bolca toz ve gaz içeren orta boylu bir galaksi ile çarpışıp onu bünyesine kattığını düşünüyorlar. Gördüğünüz düzgün toz halkası da, yutulmuş olan diğer galaksiden ele geçirilen ganimet. Galaksi birleşmeleri evrende sıkça gözlenen bir doğa olayı. Dolayısıyla, böylesi eliptik dev galaksilerin, Samanyolu benzeri spiral yapılı çok sayıda galaksinin birleşimiyle oluştukları düşünülüyor. Çarpışmalar sonrasında birleşen galaksilerdeki gazın büyük kısmı, kütle çekimsel etkilerin yol açtığı çok hızlı ve yoğun yeni yıldız oluşumlarıyla tüketildiği için, eliptik galaksiler birkaç milyar yıl içinde yaşlı yıldızların yer aldığı, artık üretken olmayan sessiz sakin gökadalara dönüşüyorlar. Ancak, NGC 7049'da gördüğümüz gibi kendine dışarıdan yeni gaz stoğu elde edebilmiş olan eliptik gökadalar yeniden eski ışıltılı günlerine dönebilirler. Önümüzdeki milyonlarca yıl içerisinde, görmüş olduğunuz toz halkasında yeni nebulalar oluşacak ve bu nebulalarda genç yıldızlar doğacak. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 5 Kasım 2018 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ngc-7129-ve-genc-yildizlari/", "text": "Yansıma bulutsuları, yakınlarındakı yıldızların ışığını yansıtan yıldızlararası toz bulutlarıdır. Onlardan bir tanesi olan NGC 7129, gökyüzü standartlarına göre en küçüğü 1 milyon yıl yaşında tahmin edilen 130'dan fazla genç yıldızı barındırmaktadır. Bu yıldızlar çevresindeki mavimsi bulutsuyu aydınlatırken, kabarcığı üzerindeki toz parçacıkları, içindeki genç yıldızların yoğun ışığı ile ısınmakta ve bulutsuyu parlatmaktadır. Yıldızlar binlerce Güneş benzeri yıldızı oluşturmak için gerekli olan büyük bir gaz ve toz bulutundan oluşur. Bizim Güneşimiz de büyük bir ihtimalle benzer bir yıldız doğumevi içerisinde meydana gelmiştir. Dikkatli baktığımızda nebula merkezine yakın konumda bulunan üç genç yıldızı fark ediyoruz. Bu yıldızlar oldukça genç olup, bulutun içerisine doğru süpersonik gaz jetleri gönderiyor. Bu jetlerin çarpışması sonucu da nebula içerisindeki karbonmonoksit molekülleri ısınıyor. Bulutsudaki en dikkat çekici şey, genç yıldızların ışıklarını yansıtan güzel mavi renkli toz bulutlarıdır ancak daha küçük, koyu kırmızı renkli hilal biçimindeki şekiller de hayli ilginç duruyor. Bu şekiller Herbig- Haro olarak adlandırılır ve yeni yıldızların oluştuğu bölgelerdir. Bulutsunun tepesinde kendini net olarak göstermiş olan kırmızı hilal (HH103) enerji dolu bir fıskiyedir. Bu fıskiye, kendine özgü olan bu rengini üzerinde ışıldayan hidrojen gazına borçludur. Bölgede yer alan bu doğurgan gaz ve toz bulutu eninde sonunda dağılacak. Gevşek durumda bulunan küme de gökada çevresinde döndükçe, yıldızlar birbirlerinden uzaklaşacaktır. NGC 7129 gibi genç yıldızları barındıran yansıma bulutsuları, bilim insanları tarafından dikkatle inceleniyor. Zira bu bulutsular onlara yıldız doğurtan bu evlerin gezegen sistemlerini nasıl oluşturacağı konusunu daha iyi bir biçimde anlamalarını sağlıyor. NGC 7129, William Herschel tarafından 18 Ekim 1794 yılında keşfedilmiştir. İlk bakışta üç boyutlu bir kare ola..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nicin-turk-astronomi-dunyasi-kozmik-anafora-alternatif-cikaramiyor/", "text": "Çoğunuz için başlık çok ilginç gelmiş olabilir. İnanın, astronomi camiamızın bilimsel anlamdaki üretkenliği gayet yeterli olsa da; popüler anlatım alanındaki bu kısırlığı, bizim için de çok ilginç. Kozmik Anafor, çoğunluğu astronomi ile sadece amatörce ilgilenen ve astronomi eğitimi almamış gönüllü insanların kurduğu bir oluşum. Öyle ki, kurulduğunda ve Türkiye'nin en geniş ve tabii ki en güvenilir özgün astronomi külliyatını oluşturmaya başladığında, ekibin içinde amatör astronom dahi yoktu. Sonradan amatör astronomlar da aramıza katıldığı gibi, kurucu ekibin astronomi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan üyeleri de birer amatör astronoma dönüştüler. Not: Bu yazımızda üç yıldır 1 lira bile talep etmeden gidip eğitim verdiğimiz, gözlem etkinliği yaptığımız onlarca şehrimizdeki onlarca eğitim kurumundan, yahut düzenlediğimiz binlerce kişinin katıldığı astronomi etkinliklerinden söz etmeyeceğiz. Bunlar bizim görevimiz, amacımız ülkemizde astronomi bilimini yaygınlaştırabilmek. Elbette daha sonrasında Kozmik Anafor'un yazar ekibi içine; astronomi, fizik, fen bilimleri öğrencilerinden, akademisyenlerimizden de katılanlar ve oluşan bu muazzam astronomi külliyatına büyük katkıda bulunanlar da oldu. Öyle ki, şu anda Kozmik Anafor'un web sitesi, ülkemizdeki halka yönelik, herkesin anlayabileceği şekilde yayın yapan, binlerce astronomi konusunu tek tek açıklamaya çalışan, eğitimli eğitimsiz herkesin anlayabileceği bilimsel açıdan doğru içerikler oluşturan tek astronomi platformu. Space.com, ESA, NASA, APOD ve benzeri internet sitelerinden güncel haber çevirisi yapıp astronomi haberleri yayınlamak ülkeye katkı vermek değildir. Katkı, eğitim ve öğretim amaçlı özgün içerik üretmektir ve bu özgün içeriği halkın anlayacağı dilde sunmak bir zorunluluktur. Yoksa, biz de bilirdik sadece akademik camianın anlayacağı dilde yazıp, ya da haber çevirisi yapıp oralarda ünlü olmayı. Ancak, söz konusu katkının sadece birkaç astronomi öğrencisi ve az sayıda akademisyen düzeyinde kaldığını belirtmek zorundayız. Bu durum, maalesef hala devam ediyor. Ortaya güvenilir ve geniş bir astronomi kaynağı çıkarmaya çalışan hiç ama hiç kimse yok. Var olanlar da ya haber tercümesi yapıyor, ya da yaptıkları ücretli astronomi etkinliklerinin duyurusu için site kuruyor. Kozmik Anafor halihazırda en geniş ve güvenilir astronomi kaynağı olmasına rağmen; akademik bir oluşum olmaması, akademik kaygı gütmemesi, gönüllülük esasına dayanması ve çok katı içerik kurallarının olması astronomi camiasının uzak duruşunun altında yatan başlıca etkenler arasında yer alıyor olabilir. Elbette ki bir öğretim görevlisinin, yahut astronomi öğrencisinin; yayınlanması için Kozmik Anafor'a ilettiği makalelerin, bir sanat yönetmeninin, fabrika işçisinin, belki kendi öğrencisinin yahut bir mankenin kontrol, denetim ve onay sürecinden geçeceğini bilmesi, bilgi birikimi üst düzey biri olarak kendisini rahatsız edecektir. Bu durum her iki tarafça biliniyor olmasına rağmen, Kozmik Anafor'un denetim mekanizmasında yumuşamaya gitmeyişi, ülkenin en büyük ve güvenilir astronomi külliyatının kendini yetiştirmiş amatörler tarafından hazırlanması ile neticelenmek durumunda kalıyor. Yine de, böylesi özgün ve eşsiz bir külliyatın diplomalı bilim insanları veya müstakbel astronomlar tarafından değil de, akşam halısaha maçından çıkıp eve gittikten sonra uyumadan önce ne yazsam diye düşünen alakasız eğitim sahibi kişilerin elinden çıkabiliyor oluşu, ülke adına sevindirici. Buraya kadar söylediklerimizde bir sorun olmadığı kanaatindeyiz. Hal böyle iken ve sigortacıdan, sanat yönetmeninden, mankenden, işsizden, amatör astronomdan oluşan bu grubun karşısına 8 yıldır Kozmik Anafor'daki kadar emek verilip özenle hazırlanan ve haber kaynağı değil, başvuru kaynağı olarak kullanılabilecek bir astronomi platformunun çıkamamış olması bir sorunun işareti olarak değerlendirilebilir. Evet, biz bunu bir sorun olarak değerlendiriyoruz. Çünkü, Kozmik Anafor'un kuruluş amaçlarından biri, ülkemizde kısıtlı bir çevre haricinde fazla dikkate alınmayan astronomiyi toplum geneline yaymaktı. Kaba bir tabirle, bir ev kadınının veya emekli bir amcanın yahut bir lise öğrencisinin gökyüzüne bakıp gördüklerini gerçek bilimsel verilerle yorumlayabilmesini sağlamayı amaçlamıştık. 8 yıllık süre boyunca yaptığımız çalışmalarla, beklediğimizin de ötesinde bir başarıyla sağladık. Yani, Kozmik Anafor sayesinde astronomi bilimi; ülkemizde içinde bulunduğu dar, kısıtlı çevreden sıyrıldı ve toplum geneline bilimsel kriterlerden ödün vermeden yayılmayı başardı. Dahası, astronomi ve uzay bilimleri alanında bir ülkenin gelişmesi için olmazsa olmaz kriterlerden biri olan amatör astronomi, Kozmik Anafor'un çabaları ile ülkemiz halk tabanında yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladı. Bunu daha da yaygınlaştırmak için çok çalışmamız gerektiğini biliyoruz ve çalışmaya devam ediyoruz. Bugün, ilköğretim ve lise öğretmenlerinin ya da öğrencilerinin her sorunlarında birincil başvuru kaynağı Kozmik Anafor olmuşsa ve malesef ikinci bir alternatif başvuru kaynağı hala yoksa, üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekiyor. İnternet erişimi ülkemizde halkın geneline ulaştığından beri, yani son 15 yılda ilk kez bir astronomi platformu var olan nitelikli Türkçe bilim siteleri arasından sıyrılıp zirveye uzanarak, ziyaretçi sayısı bakımından ilk sıraya yerleşti . Burada aylık 350-400 bin tekil ziyaretçi alan, her ay yayınları yüzbinlerce defa okunan bir platformdan söz ediyoruz. Bir astronomi platformunun, tüm bilim platformları içinde en fazla ilgi gören konumuna yükselmesi akıl alır gibi değildi. Tam anlamıyla, gerçeğe dönüşmüş olan bir ütopya bu. Açıkca ifade etmek gerekirse, içeriğini oluşturmak, duyurusunu yapmak ve ilgi çekici olmasını sağlamak için büyük miktarlarda para harcanması gereken bir projeyle yola çıkılsaydı bile, sadece astronomi içeriği ile, üstelik çok az güncel haber yayını yaparak Türkiye'de bunu sağlamak mümkün olamazdı. Biz bile bunu nasıl sağlayabildiğimizi bilmiyoruz. Ancak; okura verdiğimiz güven, okurlarla aramızdaki zaman zaman sinirleri gerecek düzeye yükselen samimiyet ve elbette zengin, kaliteli içerik en önemli etkenlerdi. Yine de dikkatlerden kaçmayan bir nokta var. Türkiye'de bir astronomi platformu için hayal dahi edilemeyecek genişlikte bir kitleye hitap eden Kozmik Anafor, basit bir şekilde içeriğine günlük genel bilim haberleri ve bolca çeviri katarak hitap kitlesini astronomi dışına taşımayı ve bundan maddi ya da manevi kazanç elde etmeyi hiçbir zaman düşünmedi. Ve de eğer istersek nasıl büyük bir kitlenin sevgisini ve güvenini kazandığımızı göstermek amacıyla sponsorsuz ve desteksiz biçimde ülkenin en geniş katılımlı astronomi festivalini, köklü ve bolca destekli etkinlikler yapıldığı aynı tarihte onlardan çok daha büyük bir katılımla ve başarıyla, üstelik beş yıl üst üste gerçekleştirdik. Kağıt üzerinde İspanya San Marino maçı gibi görülen bu meydan okumadan San Marino'nun farklı galibiyetle ayrılmış olmasının, bizim gücümüzle ilgili olmadığını, ülkemiz astronomi camiasının değişen dünya ve sosyolojik dönüşüme ayak uydurmakta son derece başarısız oluşuyla ilgili olduğunu herkesin anlamış olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu farklı galibiyetimizle biten meydan okumayı gerçekleştirmekteki amacımız, Türkiye'de astronomiyi insanlara anlatmak ve onların ilgisini çekmek için artık hiçbir kurumun ve kişinin maddi ya da manevi desteğine kimsenin ihtiyacı kalmadığını ortaya koyabilmekti. Yine de, dikkatini çekmek istediğimiz bu kitlenin; x projesi fonu, y projesi desteği için canhıraş biçimde kulislerde çırpındığına şahit olup, bu dersimizden hala kimsenin geçer not alamadığını üzüntüyle görüyoruz. Halk gözlem etkinliği, şenlik veya bilim festivali yapmak için devlet veya kurum fonlarından para alınmaz. O fonlar bilimsel araştırma yahut öğretmenlerimize astronomi eğitimi vermek için kullanılmalıdır, teleskopla insanlara gözlem yaptırmak veya sunum izletmek için değil! Kozmik Anafor olarak, popüler astronomi anlatımı hakkında tekel konumunda ve rakipsiz olmaktan rahatsızız. Çünkü, ülkemizde bizim yaptığımız gibi, herkesin anlayabileceği düzeyde, halkın tamamına hitap eden, zengin ve kaynak olarak kullanılabilecek astronomi platformları oluşturabilecek insan kaynağının bolca bulunduğunu görüyor ve biliyoruz. Tüm bunları biz görebiliyor olduğumuz halde, astronomi topluluklarının ve kulüplerinin herhangi bir adım atmadığını, adım atıyormuş gibi görülenlerin ise yine maalesef onlarca yıldır olduğu üzere çok dar bir kesime hitap ettiklerini ayrıca görerek üzülüyoruz. İşlevsiz, öğrenci eğlencesi olmaktan öteye gidemeyen astronomi toplulukları ve astronomi kulüpleri artık silkinip kendine gelmeli. Ülkedeki astronomi derneklerinden veya bilim yaptıkları için zaman bulamayan astronomi bölümlerinden beklentimiz elbette yok. Türkiye'de çoğu kurumun ya da yetkin kişinin, Kozmik Anafor'un yaptığı gibi koskoca bir platformu emirler yağdırmadan 17-18 yaşında gençlere emanet ederek, böylesi muazzam bir külliyatı oluşturabilecek cesarete ve özgüvene sahip olmadığını da biliyoruz. Fakat biz artık, en az bizim kalitemizde ve anlaşılırlığımızda içerik üretip, ülke halkına astronomiyi hem sevdirip hem öğretebilecek ve dahi yüzbinlerce kişiye ulaşabilecek, bunun için bir kazanç elde etmeden yahut sırtını bir yerlere dayamadan çabalayacak samimi bir rakip istiyoruz. M33 (NGC 598) Yerel Gökada grubunun..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nihayet-marsta-uzayli-buldular/", "text": "NASA'nın kızıl gezegen Mars'a gönderdiği uzay aracı Curiosity'nin çektiği görüntüleri izleyen Ufocular, gezegen yüzeyinde uzaylı bir savaşçı bulduklarını iddia etti. ABD Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın, Mars'a gönderdiği Curiosity uzay aracı tarafından çekilen fotoğrafları inceleyen uzay meraklıları, şimdi de uzaylı bir savaşçı bulduklarını iddia etti. Video paylaşım platformu YouTube'da kanalı bulunan Paranormal Crucible adlı kullanıcının 14 Ocak'ta paylaştığı Marslı savaşçı videosu, kısa süre içinde yaklaşık binlerce kez izlendi; The Sun, Inquisitr gibi bulvar gazeteleri ile, dünyanın dört bir yanındaki benzeri medya organları tarafından haberleştirildi. Paranormal Cruccible adlı kullanıcı daha önce de Mars'ta piramit, kurukafa ve heykel benzeri şekiller tespit ettiğini anlatan videolar yayımlamıştı. Son videosunun yarattığı tartışmalarda, internet kullanıcıları Bu sadece bir kayanın önünde duran başka bir kaya olabilir diyen de oldu. Uzaylıların gerçek olduğunu biliyordum diyen de... NASA ise konuyla ilgili herhangi bir açıklama yayımlamadı. İlgili görüntülerin içerdiği bir videoya altta yer verdik. NASA açıklamadı diyoruz ama, farkettiyseniz hiçbir bilim insanı bu konuda bir açıklama yapmadı ve yapmasına da gerek yok. Çünkü, artık bu tür Mars fotoğraflarında inanılmaz cisim tarzı haberlerden illallah etmiş durumdalar. Sadece biz, yani Kozmik Anafor bile bu tür iddiaları yanıtlamak zorunda kalmaktan bıktık. Dünya'nın ciddi ve saygın haber kaynaklarının ve gazetelerinin uzak durup artık yayınlamadığı, bulvar gazetelerinin gözdesi olan böylesi uydurma haberleri, bizim ciddi olduğu iddiasında olan medyamız hala yayınlamaya devam ediyor. Malesef bu eğlencelik uydurma haberi ülkemizde Sabah, CNN Türk, Cumhuriyet Gazetesi gibi ana akım medyamızın saygınlık iddiasında olan basın organları bile yayınladılar. Basın organlarımız bilimsel konularda o kadar yetersiz ve araştırmacı gazetecilikten o kadar uzaktalar ki artık, 14 Ocak'ta yayınlandığını iddia ettikleri görüntü, aslında aylardır internette duruyor. Editör koltuğuna oturttukları ve ara sıra para lazım, çok tıklanacak bir haber bul direktifi verdiklerinden şüphelendiğimiz çalışanları ise, dönem dönem böyle haberleri servis edip hit ve tıklama kazandırıyor patronlarına. Ek olarak, fotoğrafı büyüttüğünüzde Marslı savaşçıya benzetilen coğrafi kaya yapısının üzerinde bilgisayarla rötuş yaparak daha gerçekci hale getirmeye çalışmışlar. Ama bu küçük detayı gazetelerimiz ve haber sitelerimiz atlayıvermiş nedense. Daha öncesinde bu tür sahte haberlerle ilgili defarlarca paylaşımda bulunmuştuk. Mars'ta süzülen kaşık ya da Mars'ta görülen yüz gibi örüntü tanıma olarak nitelenen, ya da daha doğrusu gerçekte olmayan şekil ve desenleri görme anlamındaki pareidolia vakaları artık rutin haline geldi. Bulutlarda hayvan veya insan şekilleri görme, coğrafi alanlarda yer şekillerini insan yüzüne benzetme yahut ışık gölge oyunlarında silüetler görmek gibi yeryüzünde de sıklıkla karşılaştığımız bir durum. Tüm bunlar aslında optik ilüzyonların zihnimizi yanıltmasından, beynimizin anlamlandıramadığı görüntüleri bize tanıdık gelen objelere benzetmeye çalışmasından kaynaklanıyor. Şu yazımızda, bu durumu anlatmaya çalışmıştık. Sözün özü, Mars'ta savaşçı yok, uzaylı yok. Mars'ta bırakın gelişmiş yaşam türlerine, mikroskobik yaşam şekillerine dair bile herhangi bir kanıtımız, bulgumuz yok. Bu haberi bize iletip bir kısmını kendisi haberleştiren ve açıklama hazırlamamızı rica eden okurumuz Yusuf TUNA'ya teşekkür ederiz. Gelecek Bilimde işbirliği içinde 3 ... ESA ve RSA (Ru... Avrupa Uzay Ajansı ve Rusya F..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nikola-tesla/", "text": "Özellikle de insanlara bedava elektrik vermek şeklinde pazarlanan çalışmaları, gerek bilimsel olarak geçersiz olduğu için çalışmadı, gerekse de bu fikirlerini bir iş olarak pazarlayamadığı için maddi destek görmedi ve hayata geçirilmedi. Hayata geçirilen fikirlerinin bazıları büyük bir fiyaskoydu; çünkü birçokları için sürpriz olacak ama... Nikola Tesla bir insandı! Hatalar yaptı, yanlış iddialarda bulundu ve hatta kimi zaman entelektüel bütünlüğünü yitirerek gerçeklerin, bilimin ve mantığın ötesine geçti! Bu da, sadece Tesla'nın başına gelmiş bir durum değildir. Bilim tarihinde kimi zaman, Alfred Rusell Wallace gibi çok kıymetli ve büyük bilim insanlarının bilimin sınırlarından çıkarak spiritüalizme, uçuk kaçık ve gerçek olmadığı kolaylıkla anlaşılabilecek olan iddialara saptıklarını görürüz. Tesla da bu hataya sıklıkla düşmüştü. Bu yazımızda, Tesla'ya bugüne kadar atfedilen birçok hatalı bilgiye, unvana, üne ve başarıya yer vereceğiz. Bu mitleştirilmiş iddialardan bazıları öylesine güçlüdür ki, tamamen hatalı olmasına rağmen sayısız Tesla fanatiği bu iddiaları doğru olarak içselleştirmiştir. Tesla'yla ilgili en büyük sorun, hakkında ileri sürülen her iddianın fanatikleri tarafından gerçekmişçesine kabullenilmesi ve daha da abartılarak yayılmasıdır. Tesla'nın ileri sürdüğü bazı iddialar öylesine absürttür ki, günümüzde bir fizikçiyi kolaylıkla işinden ve tüm kariyerinden edebilir. Ancak o zamanlarda birçok bilim ve teknoloji ürünü zaten sihir gibi gözüktüğü için, Tesla gibi dahi kişilerin uçuk iddiaları olası gözükmekteydi. Zira sağduyu denen şey o zamanlarda bugünkünden dikkate değer miktarda farklıydı. Örneğin radyonun mucidi Guglielmo Marconi daha radyo sinyalleri üzerinde çalışırken Tesla, çoktan radyo iletimini başardığını iddia etti. Peki kiminle iletişim kurmuştu? Tesla'nın kendi iddiasına göre, Mars'taki uzaylılarla! Daha da ileri gitti: Elindeki teknolojiler sayesinde Mars'tan çok daha uzak gezegenlerle bile anlık iletişim kurabileceğini ileri sürdü! Bugün biliyoruz ki Evren'in hız sınırı olan ışık hızında yayılan dalgalarla iletişim kursak bile Mars ile ortalamada 12.5 dakikada 1 defa iletişim kurabiliriz. Ve yine bugün biliyoruz ki... Mars'ta uzaylılar yaşamamaktadır. Bugün tipik bir bilim insanı dünya dışı yaşamla ilgili herhangi bir argüman bile üretmeden önce onlarca yıl boyunca yemeden içmeden deney, analiz ve inceleme yaparken, Tesla'nın elinde çalışan bir radyo bile yokken ve o zamana kadarki hayatında radyo dalgalarıyla ilgili tek bir deneye imza atmamışken Marslılarla iletişime geçtiğini söylemesi, belki koyu Tesla fanatiklerinde değil ama bilimden gerçekten anlayan, sorgulayıcı, şüpheci insanlarda bazı uyarı lambalarının yanmasına neden olacaktır; olmalıdır. Neden Tesla'yla ilgili böyle bir yazıyı kaleme almaya karar verdik? İlk olarak, Tesla bir rock yıldızı değildir; bilimseverler ve diğer bilim insanları da genç hayranlar değildir. Tesla'nın şu anda sahip olduğu fanatikler gerçekten, kelimenin tam anlamıyla çok saçmadır. Tüm bunların önünün alınması gerekmektedir. İkincisi, bilim tarihiyle ilgili kayıtların düzeltilmesi ve doğruların söylenmesi önemlidir. Biz de kimilerinin sol eğilimli bulacağı duyguları daha yoğun içerisinde barındıran insanlar olarak, Tesla'nın saygınlığı ve insanlık için yapmaya çalıştıkları bizler için çok kıymetlidir. Lakin bizler için gerçekler ve bilimle ilgili dürüstlük, bir kişi veya kuruma duyduğumuz hayranlıktan çok önce gelir. Üçüncüsü, Tesla ile ilgili olarak popüler kültürün mitleştirdiği abartılı iddialar, açıkçası bir bilim organizasyonu olarak bizi rahatsız etmektedir. Sonuncusu ve hepsinden önemlisi, Tesla'ya atfedilen bazı başarılar, hatalı oldukları ve Tesla'ya ait olmadıkları için birçok diğer bilim insanının emeğini çalmaktadır. Tesla'yı yücelteceğiz diye bazı teknolojilerin gerçek mucitlerini hiçe saymak bizim için kabul edilemez bir saygısızlıktır. Bu nedenlerle, her şey bir yana sadece dürüstlük adına, Tesla etrafını saran abartılı balonun patlatılmasının önemli olduğu kanaatindeyiz. Net bir şekilde belirtmek isteriz ki, bu makalemizin amacı hiçbir şekilde Tesla'yı itibarsızlaştırmak değildir. Bu yönde gelecek eleştirileri şimdiden reddediyoruz. Zira Nikola Tesla gibi bir bilim insanını itibarsızlaştırmak bizim gücümüzün yeteceği bir şey değildir. Buna karşılık, Tesla etrafında dönen yalanları yok etmek, kolaylıkla yapabileceğimiz bir şeydir ve görev tanımımız içerisinde yer almaktadır. Tesla'nın günümüze yaptığı gerçek katkılara yazı içerisinde de yer vereceğiz. Buradaki amaç, gerçek bir Tesla portresi çizebilmektir. Tesla ile ilgili mitleri yok ettikten sonra geriye kalanlar zaten Tesla'nın önemini halen anlamamız için fazlasıyla yeterli olacaktır. Tesla'nın fazladan şişirilmiş yalanlara ihtiyacı yoktur. Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı'nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nitinol-sekil-hafizali-alasim/", "text": "Şunu düşünün! Yapay zekaya sahip bilgisayarın çizdiği rotayı takip ederek Jüpiter'in uydusu Europa'dan Mars gezegenine gidiyorsunuz. Gemi kaptanı sizsiniz ve geminizin kaskosu yok. Bilimkurgu filminden fırlayıp karşımıza dikilmiş gibi duran bu madde aslında bildiğimiz Nikel (%55) ve Titanyum (%45) metallerinden oluşan bir alaşım. Ni ve Ti bu metallerin sembolleri iken, NOL bu alaşımı bulan şirket isminin baş harflerini oluşturuyor . Bunun temel nedeni Nitinolün kristal yapısındaki atomların konumlarının yüksek ve düşük sıcaklıkta farklılık göstermesidir. Nitinol, düşük sıcaklıkta daha esnek ve yüksek sıcaklıkta kırılgandır. Düşük sıcaklıkta bir kuvvet uygulandığında kolaylıkla şekil değiştirebiliriz. Nitinol ısıtılırsa kristal yapıdaki atomlar konum değiştirerek daha önce yüksek sıcaklıkta sahip oldukları konumlara geri dönerler. Böylelikle başlangıçtaki şekle kavuşmuş olurlar. Bunu daha basitleştirerek anlatmak için şunu düşünmekten kendinizi alıkoymayın: Bu sefer gemi kaptanı değil ama, Mars gezegenindeki kolonide bulunan ortaokulda bir öğrencisiniz ve beden eğitimi dersi başladı. Burada öğrenciler Nitinolü oluşturan atomları temsil edecek. 1. Öğretmen , hangi öğrencinin hangi sırada durması gerektiğini öğretiyor. Daha sonra, öğretmen düdük çaldığı anda öğrenciler kendi sıra numarasına göre sıralanacak. Bunu Nitinol için düşünecek olursak ; Nitinole videodaki beşgen şeklini veriyoruz ve çok yüksek sıcaklığa maruz bırakıyoruz. Nitinolü oluşturan atomlar daha sonra bu dizilimi hatırlayacaklar. 2. Öğretmen öğrencilerin dağılmasını istiyor. Öğrenciler yanındaki arkadaşlarının kim olduğunu ve sıra numaralarını öğrendikten sonra dağılıyorlar. Nitinol için düşünecek olursak ; Beşgen şeklini oda sıcaklığında elimizle bozuyoruz. Atomların konumları değişiyor. Videodaki telin beşgen şekli bozuluyor ve düz tel haline getiriliyor. 3. Öğretmen, öğrencilerin istediği gibi sıraya girebilmesi için düdüğü çalıyor. Öğrenciler başlangıçtaki sıra ve konumlarını hatırlayıp sıra oluyorlar. Tüm öğrenciler başlangıçta öğrendikleri konumlarına yerleşmiş durumda. Bu da, Nitinol için şu demek ; Nitinolü videoda olduğu gibi kaynar suyun içine atıyoruz. Yüksek ısıya maruz kalan nitinolün atomları başlangıçtaki konumlarına geri geliyorlar. Nitinol; uzay araştırmalarında, robot teknolojilerinde, tıpta damar içine takılan stendlerde, sağlıkla ilgili operasyonlarda kullanılan yönlendirici kabloların yapımında, gözlük çerçevelerinde yaygın olarak kullanılır. Nitinolün ilk keşfi William Buehler ve arkadaşları tarafından 1950'lerin sonlarına dayanır. Time tarafından 1968'de yayınlanan bir makalede , William Buehler, nitinolün derin suda veya uzayda kullanılan araçların prefabrikasyonunda kullanılabileceğini belirtmiştir. Bu yıllarda Goodyear Aerospace Corp. şirketi bir nitinol uydu anteni tasarlayarak ısı sayesinde orijinal şekline geri döndürmeyi düşünmüşlerdi . 1978 yıllarında Düşük dereceli ısı için Nitinol motorlar tasarlandı . 1985 tarihli Nitinol Isı Motorlarının Uzay Uygulamalarına yönelik faaliyetler de mevcut . - http://memry.com/nitinol-iq/nitinol-fundamentals - https://www.google.com/patents/US4302938 - https://www.sae.org/publications/technical-papers/content/851322/"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/notrino-dedektorleri-tuzaklari-1/", "text": "Nötrino dedektörlerini anlatacağımız yeni yazı dizimizle karşınızdayız. Yani umarız devam ettirir ve karşınızda kalırız, hayırlısı bakalım. Bu makalemizde gözlemevlerinden bahsedeceğiz ama, öyle kocaman yıldızları, dev galaksileri, ihtişamlı süpernovaları ve ne yediği belirsiz karadelikleri gözlemleyen inceleyen bir gözlem evi değil bunlar: Elektronun binde birinden çok daha küçük parçacıkları yakalayan gözlem evleri! Eğer yakalayan lafına takıldıysanız, iyi yapmışsınız. Çünkü diğer gözlemevleri gibi koca teleskobu yönlendirip gökcismini izlemiyoruz açıkçası. Aksine bir avcı gibi tuzağımızı kuruyor ve beklemeye başlıyoruz. Öyle ha deyince de yakalanmıyorlar. Bu yüzden zaten tuzak dedik ve artık böyle demeye devam edeceğiz aklınızda bulunsun efendim. Peki nötrinolar neden yakalanmıyorlar? Çünkü kütleleri çok küçük. Çünkü maddeyle etkilemişime girmiyorlar. Çünkü neredeyse ışık hızına yakı hızda hareket ediyorlar da ondan. Anlayacağınız, bulunmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Nötrinolar salınım yapıyorlar. Yani tau nötrinosundan müon nötrinosuna, oradan hop elektron nötrinosuna. Ama çok sık olmuyor bu salınımlar. Ara sıra kılık değiştiriyorlar, her zaman değil. Salınım yapmaları nötrinoların az da olsa bir kütlelerinin olduğu anlamına geliyor. Her yıldız yaşam savaşında yakıtı olan hidrojeni yaktığında bir nötrino açığa çıkıyor. Bu da bir yıldızın, tüm ömrü boyunca tüm milyarmilyarmilyar......... sayıda nötrino oluşturduğu anlamına gelir. Misal Dünya yüzeyinden 1 santimetre kare başına 65 milyar nötrino geçiyor. Unutmayın maddeyle etkileşmiyor dedik! Yani önce vücudunuzun her bir santimetresinden, sonra da yer kabuğunun her santimetresinden öylece sallana sallana 65 milyar nötrino geçip gidiyor, Dünya'nın diğer tarafından hiçbirşey yokmuş gibi çıkıp yoluna devam ediyor. Tam bir gizemli parçacık nötrino. Kara kutu gibi. Bir çözülse her şeyi anlayacakmışız gibi de, çözülmüyor işte. Nötrinolar bize evrenin ilk anlarından bilgi vermekten tutun da, standart modeli anlamamıza kadar detaylı bilgi verecek. Eh bildiğimiz şey çok az ama. Düşünün, kütlesini bile bilmiyoruz, sadece üst sınır belirleyebiliyoruz. Bu arada şunu da söylemeden geçmeyelim: Hani şu çok sevdiğiniz karanlık madde ile nötrinolar da ilişkilendiriliyor gibi. Ama buna sonra değinelim. Nötrinoyu diğer yüklü leptonlardan farklı kılan en önemli özellik, kütlesinin çok küçük olmasıdır dedik. Şimdiye değin, nötrinonun kütlesini ölçmek için tasarlanan deneylerde kütle için yalnızca üst limit konabildi. Buna göre elektron nötrino; elektrondan en az 230.000 kez daha hafif. Bir elektronun kütlesinin bir karınca kütlesininin trilyonda birinin trilyonda biri olduğu düşünülürse, nötrinonun ne kadar küçük olduğu daha net anlaşılır galiba. Nötrinonun kütlesinin bu kadar küçük olmasının yanında, onu ilginç kılan bir başka özelliği de salınım yapması demiştik. Kılık değiştiriyordu hani. Bunu şöyle tanımlayalım. Nötrino salınımı, zayıf etkileşimler yoluyla oluşan nötrinoların belli bir yol kat ettikten sonra başka bir nötrinoya dönüşmesidir. Bu dönüşümlerin olabilmesi için nötrinoların kat etmesi gereken yol; enerjileriyle doğru orantılı, kütlelerinin karesinin farkı ile de ters orantılıdır. Enerjisi ne kadar fazla ise, salınım yapması için alması gereken yol o kadar fazladır. Nötrino gözlemleri çok çok zordur. İlk sebebi; atmosferimize giren onlarca parçacık var. Nötrino gibi çok küçük kütleli ve madde ile etkileşmeyen bir parçacığı orada bulmak, samanlıkta iğne arama deyiminden kat kat zordur. Bu yüzden nötrinoların etkileşmeme özelliğini kendi lehimize çevirip, nötrino tuzaklarını yeraltına kuruyoruz. Böylece diğer kütleli parçacıklar maddeyle öyle veya böyle bir şekilde haşır neşir olup, tuzağımıza gelemiyor. Nötrino ise burnundan kıl aldırmayıp öylece tuzağımızın, yani gözlemevimizin bulunduğu yeraltı yapısının içinden geçip gidiyor. Dünya üzerinde bir çok tuzak var ve her birinde de ayrı ayrı özel yöntemlerle nötrino yakalamaya çalışıyorlar. Hangisinin çalışma yöntemi daha iyi diye kıyaslanacak bir durum yok. Üstteki haritada da görmüş olduğunuz gibi farklı nötrino kaynakları üzerinde çalışıyorlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/notrino-dedektorleri-tuzaklari-2/", "text": "Nötrino konusundan bahsederken, öncelikle bir şeyi hatırlatmamız gerekli: Evrende görmüş olduğumuz madde; yani atomlardan elektronlardan protonlardan oluşan bildiğimiz, dokunduğumuz, gördüğümüz yapı; evrenin sadece %4'lük bir kısmı. Geri kalanının çoğunu karanlık enerji, azımsanmayacak bir payını da karanlık madde oluşturuyor. Bir önceki yazımızda bolca bahsettiğimiz gibi, yeryüzünde santimetre karelik alana sadece güneşten dahi 65 milyar nötrino gelmekteydi. Diğer yıldızlar ve nötrino kaynaklarını da hesaba katacak olursak, sanki tüm evreni dolduruyor gibi görünüyor. Ama öyle değil! Nötrinolar evrende sadece %0.3 lük bir oranı kaplıyor. Bu arada, makale dizimizin ilk bölümüne bu linkten ulaşıp okumanızı öneririz. Güneş, bize en yakın yıldız ve haliyle en yakın nötrino kaynağıdır. Güneş'in çekirdeğinde yoğun nükleer reaksiyonlar gerçekleşir ve bu sırada da açığa nötrinolar çıkar. Anakol yıldızlarında yıldızın temel yakıtı hidrojendir. Güneş de anakol evresinde olan tipik bir yıldızdır. Tüm anakol yıldızlarında olduğu gibi, çekirdeğinde oluşan enerji büyük oranda hidrojen atomlarının birleşerek helyuma dönüşmesi sonucu meydana gelir. Bu reaksiyonlarla birlikte aşağıdaki görselde de görmüş olduğunuz gibi bol miktarda nötrino üretilir. Güneş'te üretilen nötrinoların sayısı yaklaşık olarak 10^38 kadardır.(1) Unutmayın nötrinolar hiçbir madde ile etkileşim halinde olmaz demiştik. Güneş çekirdeğinde meydana gelip, fotonların aksine, hiçbir engele takılmadan doğrudan yüzeye kaçıp, üretim noktaları ile ilgili bilgiyi taşıyarak bize ulaşabilirler. Bu nedenle, Güneş'ten gelen nötrinoların ölçülmesi hem Güneş fiziğinin anlaşılmasında da önemli bir rolü vardır. Süpernova, enerjisi tükenen büyük kütleli bir yıldızın ihtişamlı patlamasıdır. Patlama esnasında çok miktarda nötrino uzaya saçılır. Bir süpernovanın yaydığı enerji, Güneş'in milyarlarca yılda yayacağı enerjiden ve dolayısıyla nötrino miktarından daha büyüktür.(2) Süpernovada açığa çıkan enerjinin çoğunluğu da çok büyük miktarda nötrino olarak salınır. Galaksimiz içerisinde her 50 yılda bir süpernova patlaması olabileceği tahmin ediliyor. Süpernova kaynaklı nötrinolar, ilk kez deneysel olarak 1987 yılında Büyük Magellan Bulutu'nda gerçekleşen SN 1987A süpernova patlaması sırasında tespit edilmiştir. Hatta ilk keşifte patlamanın ışığı, nötrinolardan 3 saat sonra gelmiştir. Bu nedenledir ki, ilk etapta nörinolar ışık hızından daha hızlı yol alıyor izlenimi oluşmuştur. Gerçek ise hemen anlaşılır: Nötrinolar şok dalgasıyla herhangi bir engelle etkileşmeden, çekirdekte gerçekleşen patlamanın hemen peşinden yıldız yüzeyinden ayrılmıştır. Fotonlar ise hem bir çok engelle karşılaşmış, hem de nötrinolardan çok çok sonra yıldız yüzeyinden ayrılmıştır. Bu nötrinoların, süpernova patlamaları sonrasında oluşan kozmik ışınlar atomlara çarptığında oluşması beklenir. Ancak, bu çok yüksek enerjili nötrinolar hala görülmeyi bekliyorlar. Çünkü nötrino astronomisinin bu alanı hala çok erken dönemindedir. Esasen kozmik ışınların çarpışmaları yüklü piyonlar ki bunların bozunması nötrino salınımı yapacaktır ve yüksüz pionlar oluşturacaktır ve süpernova kalıntısı her iki ışıma için de geçirgendir. Ekstra-galaktik kozmik ışın etkileşimiyle açığa çıkan yüksek enerjili nötrinolar ise, nötrino dedektörleri tarafından gözlemlenebilir. Kozmik arka plan ışıması, 1964 yılında keşfedilen, büyük patlama sonrasında ışığın ilk yayılmaya başladığı dönemden kalan ve bütün evreni dolduran bir elektromanyetik dalga biçimidir. Tıpkı büyük patlamadan kalan kozmik arka plan ışıması gibi, düşük enerjili nötrinoların da böyle bir arkaplan yayılımı olduğu düşünülüyor. Bu nötrinolardan oluşan karanlık madde, sıcak karanlık madde olarak adlandırılır. Buradaki temel problem yüksek hızları, çünkü nötrinolar kozmik genişleme onları soğutup kümeler halinde toplaşmalarını sağlamadan önce evrene saçılabilirler. Bu durum, nötrinolardan oluşan karanlık maddeyi belirsizleştirir ve gördüğümüz büyük galaktik yapıyı imkansız kılar. Kozmolojik argümanlar kalıntı arka plan nötrinolarının, kütlesiz iseler 1.9 K sıcaklığa ve santimetre karede her tipten 56'şar yoğunluğa; eğer ki 0.1 meV kütleleri varsa daha düşük sıcaklığa sahip olduğunu söyler. Kalıntı arka plan nötrinolarının yoğunlukları yüksek olmasına rağmen çok düşük ara kesit enerjilerinden dolayı laboratuvar ortamında henüz tespit edilememiştir (4). Nükleer reaktörler, yapay nötrinolar için en temel kaynaktır. Elektrik üretmek için su ısıtmak amacıyla kullanılan nükleer reaktörler, çok miktarda nötrino da üretir. Tipik orta boyutlu bir nükleer reaktörde atomların fisyonu sonucu ortaya 4.185 MW güç üretilir, 185 MW'lık kısmı anti nötrino olarak salınır ve nükleer reaktörün yapısında onları absorve edebilecek mühendislik donanımı bulunmaz. Bunun anlamı, nükleer reaktörün ürettiği enerjinin 185 MW'lık kısmı kaybolur, hiç iz bırakmadan binanın duvarlarından geçer ve gider. (3) Nötrinoların maddeyle etkileşimi çok zayıf olduğu için, nükleer reaksiyonlardan oluşan nötrinolar hiçbir şekilde durdurulamaz. Bu demek oluyor ki, herhangi bir nükleer faaliyette bulunan ülkelerin bunu gizlemesi imkansızdır. Hemen o ülkenin tepesine çökülebilir. Yapılacak herhangi bir test sonucunda oluşan anti-nötrinoların yakalanması ve özel dalgalarla kıyaslanması yeterli olacaktır. Bazı büyük laboratuvarlarda yani, CERN ya da Fermi gibi hızlandırıcılarda nötrino demetleri oluşturulur. Hızlandırıcılar kontrol edilebilir bir kaynaktır. Bu yüzden nötrino deneyleri için çokça tercih edilir. Nötrino demeti oluşturmak için protonlar, hızlandırıcıda belli bir enerjiye kadar çıkarılıp bir sabitlenmiş bir hedefe çarptırılır. Etkileşim sonucunda kararsız parçacıklar oluşur. Kararsız parçacıklar da daha sonra manyetik alan içinde hareket ederken bozunabilecekeleri bir tünele odaklanır. Odaklanan kararsız parçacıklar vakum bir tüpün içinde bozunarak nötrino demetini oluşturur. Dünyamız yaklaşık olarak 40 TW'lik bir enerji yaymaktadır. Bu enerjinin yaklaşık %40'ı çekirdekteki radyoaktif atomların bozunumundan oluşmaktadır. Dünya'nın içinden yüzeyine, yaklaşık olarak 5x10^10 s-1m-2 nötrino ulaşmaktadır. Bu coğrafi nötrinolar, gezegenimizin iç kesimleri hakkında bilgi edinmek için değerlidir. İlk defa KamLAND deneyi tarafından gözlemlenmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/notrino-tuzaklari-3-kamland/", "text": "Nötrinoları ve nötrino tuzaklarını anlatmaya devam ediyoruz. Bir önceki yazımızı şuradan okuyabilirsiniz. Bu yazımızda nötrino gözlemevi olan KamLAND Dedektörünü ele alacacağız. Nötrinoların kütleleri var mı? Bu atom altı parçacıklar bir çeşitten diğerine salınıyor mu? Nötrinolar; Güneş'in çalışma sistemi, Dünyanın kompozisyonu, yıldızın çöküş sürecini, kozmozun kökeni ve geleceği hakkında bize neler anlatıyor olabilir? Bu sorular, KamLAND'taki bilim insanları tarafından araştırılan sorulardan sadece birkaçı.. Biliyoruz ki parçacık fiziğinin standart modeline göre nötrinolar kütlesizdir, yani herhangi bir ağırlıkları yoktur. Son dönemlerde, Güneş'in merkezinde ya da Dünya'nın üst atmosferinde oluşan nötrinoları tespit eden deneylerde, standart modelin bu kabulünün doğru olmayabileceğine dair kapsamlı kanıtlar toplanmıştır. Buna göre, nötrinoların kütlesi sıfırdan büyük olmalıdır. Japonya'daki Honshu adasında bulunan KamLAND, yüzlerce kilometre uzaktaki nükleer reaktörlerden gelen binlerce anti-nötrinoyu tespit etti. Bu da diğer dedektörlerden önceki girişimlere kıyasla muazzam bir gelişme olduğunu gösteriyor. KamLAND deneyi, diğerlerini iyileştirirken birtakım benzersiz yeni ölçümler yaparak nötrinolar üzerinde çalışma olanağı sağlamıştır. Dedektör, eski Kamiokande mağarasında yer alan 1.000 ton sıvı sintilatöre sahiptir. Kamiokande alanının bulunması, az inşaat ve az mühendislik gerektirdiği için oldukça uygun bir maliyetle iddialı bir detektör inşa etmeyi mümkün kılmıştır. KamLAND'daki ekip Japon, Çin, Fransa ve Amerika'daki kurumlardan gelen araştırmacıların bir araya gelmesi ile oluşuyor. KamLAND Dedektörü, orijinal Kamiokande deneyi tarafından kullanılan aynı mağarada bulunuyor. Yer altında bir mağarada olan bu dedektör, güneş ve atmosferik nötrino fiziğinde önemli bir rol oynuyor. Ocak 2002'de veri toplamaya başlayan KamLAND, nötrino salınımlarını doğrulayan enerji spektrumu bozulmasının yanı sıra anti-nötrino eksikliğini de gözlemledi. Bu salınımlar nötrinonun kütlesiz olmadığı anlamına geliyor. KamLAND ayrıca ilk geonötrino incelemesini de başlatan dedektör. Dünya'nın içinden yüzeyine doğru nötrino gelmektedir. Dünyanın merkezinde oluşan bu coğrafi nötrinolar, gezegenimizin iç kesimleri hakkında bilgi edinmek için değerlidir ve ilk defa KamLAND deneyi tarafından gözlemlenmiştir. Dünya'da üretilen radyojenik ısının KamLAND tahmini, mevcut Dünya modelleri ile uyumludur. Yani gezegenin iç yapısından gelen radyojenik ısı teorik olarak sunulmuş, bu dedektörde yapılan deneylerle de ispatlanmıştır. Antinötrino tespit etmek için dedektörde bir proton parçalaması gereklidir. Bir proton ve bir elektron-antinörinosu çarpışır. Çarpışma anında antinötrino ve protonu yok eder, ancak bir pozitron ve bir nötron oluşturur. Aşağıda açıklanacağı gibi, pozitron ve nötron, dedektörde bir antinötrinonun imzası olan iki farklı ışık çakması üretir. Pozitron KamLAND'ın sıvı sintilatörü boyunca dolaşırken, her yöne ışık yayar. Ne kadar hızlı hareket ederse, o kadar çok ışık yaymaktadır. Sadece birkaç santimetre hareket ettikten sonra, pozitron bir elektrona doğru gider ve yok eder. Parıltı ve yok olma o kadar hızlı gerçekleşir ki, kısa bir ışık flaşına benzerler. Bu ışık çakması, sıvı sintilatörü tutan çelik kürenin iç yüzeyine monte edilen foto-tüplerle tespit edilir. Işık fototüpe vurduğunda, küçük bir elektrik sinyali oluşturur. KamLAND dedektörünün dış tabakası, 18 metrelik paslanmaz çelik muhafaza teknesinden oluşur. İç tabaka ise naylon balondan yapılmıştır ve çapı 13 metredir. Bu tabaka içerisindeki sıvı mineral yağ, benzen ve flüoresan kimyasallarının bir kompozisyonudur. Aşağıdaki resimde, KamLAND'da bir pozitron için fototüp vuruş desenini göstermektedir. Pozitronun enerjisi, antinötrino'nun enerjisiyle yakından ilişkili olduğu için, orijinal antinötrino'nun enerjisini sadece fototüplerle kaydedilen vuruş sayısını sayarak tespit edebiliriz. Ekrandaki her renkli nokta, darbenin meydana geldiği zamana karşılık geliyor. Yakından bakarsanız, pozitronun dedektörün sol tarafına daha yakın olduğunu görebilirsiniz. Tek başına bir pozitron olayı, bir antinötrino olayını ayırt etmek için yeterli değildir. Elektronlar, muonlar ve protonlar da dahil olmak üzere tüm enerjik yüklü parçacıklar, sintilatörde ışığın yanıp sönmesine neden olur. Her gün en fazla iki nötrinoyu tespit etmeyi umuyor olmamıza rağmen, KamLAND her saniyede yaklaşık 30 rastgele yanıp sönme kaydeder! KamLAND'ı en önemli yapan şey nötrino salınımlarını tespit etme yeteneğidir. Nötrino salınımlarını incelememizin ana nedeni, nötrinolar ve parçacık fiziği hakkında daha fazla bilgi edinmektir. Şu anda, üç türünün gerçek değerleri hakkında çok az şey biliniyor. Salınımı saptamak, nötrinoların kütlesiz olmasını gerektiren tüm teorileri yok eder. Nötrino türleri ve nötrino salınımları diğer bilimsel alanlarda da önemli rol oynamaktadır. Örneğin, Güneş'in iç işleyişini inceleyen araştırmacılar, nötrino salınımlarının, son birkaç on yılda Güneş'ten gelen nötrinoların sayılmasına neden olan tüm deneylerin, beklenen sayısıyla karşılaştırıldığında büyük bir açığı bildirmesinin nedeni olduğuna dair muazzam bir kanıt elde etmiştir. Kamlon, bu hipotezi yeryüzünde yaratılan anti-nötrinolar için kullanarak test eden ilk deneydir. Daha önce belirtildiği gibi, nötrino salımınının belirlenmesi, parçacığın kütlesi olması gerektiği anlamına gelir. Kozmologlar, evrenimizin doğuşu ve gelişimi sırasında nötrino kütlesi tarafından oynanan rolü ve onun son kaderi ile ilgilenmektedir. Ne kadar ağır olduklarına bağlı olarak, nötrinolar evrendeki karanlık maddenin önemli bir bölümünü oluşturabilir. KamLAND, genellikle, parçacık fiziği ve astrofizik üzerinde çalışmak üzere inşa edilmiş yeni nesil düşük-arka plan detektörleri arasında yer alır. Bütün bu deneyler, doğal olarak üretilen kozmik radyasyonun incelenmesiyle, çok önemli bir bilim zenginliğinin uygun bir şekilde yapılabileceğinin göstergesidir. Son olarak şuna değinmek gerekiyor. Birkaç önemli nokta KamLAND'ı çok özel bir proje kategorisine sokuyor. Birincisi, bu deney sadece doğal fenomeni gözlemlemekle kalmıyor, aslında nükleer reaktörlerde üretilen nötrinolar kullanarak bir laboratuvar tarzı deney üzerinde yoğunlaşıyor. İkincisi, KamLAND, eşi benzeri görülmemiş bir materyal yığından ayrıntılı düşük enerjili bilgi elde etmek için yeni niteliksel bir adımı temsil ediyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/notron-yildizi-yutan-bir-kara-delik/", "text": "Dünya'nın en büyük kütle çekim dalgası dedektörleri, bir nötron yıldızını yalayıp yutan bir kara deliğin izini bulmuş olabilir. Nötron yıldızları ve kara delikler gibi büyük cisimler çarpıştığında, uzay-zaman dokusunda hafifçe dalgalanan kütle çekim dalgaları yayarlar. İşte bunlar, fizikçilerin Amerika'da bulunan LIGO ve İtalya'da bulunan VIRGO dedektörlerini kullanarak tespit ettiği uzay-zamandaki büzüşmeleri ortaya çıkaran dalgalardır. En azından ekip, ne gördüklerinden %86 oranında emin. Olayın 1.2 milyar ışık yılı uzakta gerçekleşmiş olmasından dolayı, tespit edilen dalgalar oldukça zayıf. Bu yüzden de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde profesör ve aynı zamanda LIGO bilimsel iş birliğinin bir üyesi de olan Alan Weinstein, bu sinyallerin ne olduğundan asla yüzde yüz emin olamayacaklarını söylüyor. Aslında hala bu sinyalin aygıtlardan kaynaklı bir hata olması ihtimalinin %14 oranında olduğunu da sözlerine ekliyor. Ancak eğer araştırmacılar haklıysa, ilk nötron yıldızı ve kara delik çarpışması bize ağır elementlerin nasıl gezegenimize kadar gelebildiği konusunda bir şeyler öğretebilir. Bu tarz nötron yıldızı çarpışmaları, ışık dalgaları ve kütle çekim dalgaları gibi elektromanyetik dalgalarının yanı sıra, gerçeklenen nükleer birleşmeler sonucu altın ve platin gibi çok fazla ağır elementler de ortaya çıkarır. Weinstein'ın dediğine göre bu büyüklükteki bir çarpışma ön sıralardaki koltuklardan bize devasa bir ışık şovu vaat ediyor. Kara delik, nötron yıldızından daha büyüktür ancak, bütün yıldızı yutabilecek kadar büyüklüğe sahip değildir. Bunun yerine, ölümcül kütle çekim pençesiyle, en yakın olan tarafından başlayarak nötron yıldızını parçalar. Ancak 1.2 milyar ışık yılı uzaklıktaki arka sıra koltuklarımızda ise bu devasa ışık şovu, bizim için arka plan sinyalindeki minik, belirsiz bir kıpırdamadan başka bir şey değil. Araştırmacılar, çarpışmaya karışmış olan cisimleri ayırt etmek için; iki cisim birbirinin etrafındaki yörüngede dönerken artan kütle çekim dalgalarının frekansının hızını ölçtüler. Daha yüksek kütleli cisimler, cisimlerin birbiri etrafında daha hızlı dönmesine sebep olan enerjiyi taşıyan daha çok kütle çekim dalgası yayar. Bu da, dalga frekansının daha düşük kütleli cisimlerinkinden daha hızlı arttığı anlamına gelmektedir. Bu durumda ise frekans, iki nötron yıldızının çarpışmasına göre daha hızlı artar ancak, iki kara delik çarpışmasından da daha yavaş gerçekleşir. Weinstein'e göre bu kadar büyüklükteki çarpışmalar oldukça nadirdir ve kendi galaksimizde bile her 100,000 yılda bir ortaya çıkar. Ama uzayda daha uzağa baktığımızda daha fazla galaksi görüyoruz ve bu da daha fazla çarpışma görme şansımızı arttırıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/notron-yildizlarinin-kesfi-ve-uzayli-varliklar/", "text": "1967 yılında Cambridge Üniversitesi'nde çalışmalar yapan Jocelyn Bell Burnell isimli astronom, incelediği radyo dalgaları verilerinde çok farklı ve düzenli bazı radyo sinyalleri farketti. Çalışmalarında kendisine yardımcı olan diğer arkadaşlarının da gazına gelen astronomumuz, keşfettiği bu düzenli radyo sinyallerinin uzak bir yıldız kümesindeki yabancı uygarlıkların iletişim sinyalleri olabileceğine inandırdı kendini. Akabinde keşfettiği bu sinyallere Little Green Men yani Küçük Yeşil Adamlar ismini vermeyi uygun gördü. Belki biraz klişe bir örneklemedir ama gayet doğrudur ki; bir nötron yıldızından bir çay kaşığı maddeyi koparmaya yeltenecekseniz eğer, kaşığınızda milyonlarca ton kütleyi de taşımaya hazırlıklı olmanız gerekecektir. Pulsarlar, kendi ekseninde inanılmaz bir hızla dönerler. Bunun da tek sebebi pulsarı oluşturan asıl yıldızın çekirdeğine çökmeden önceki açısal momentumunun nötron yıldızına dönüşmesi sonrasında da aynı kalmasıdır. Yani tıpkı, dönen bir buz patencisinin, kollarını kapattığında daha hızlı dönmeye başlaması gibi. Bu sebeple nötron yıldızı açısal momentumunun etkisi ve buna oranla hacminin çok küçük olması sebebiyle saniyede onlarca kez dönmek zorunda kalacaktır. Yıldızın dönüşleri sırasında kaybettiği enerji, evrene kutuplarından yayılan düzenli radyo dalgaları olarak saçılır. Bizler bu radyo dalgalarını, yıldızın her dönüşü sırasında bize yönlenen bir atım şeklinde duyarız. Pulsar, yani atarca ismi de buradan gelir. Kimi pulsarlarda dönüş hızı saniyede 1 kez iken, kimilerinde saniyede 1000 ve üzeri olabilir. Eğer pulsarların seslerini duymak istiyorsanız, bu linkteki yazımızı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nukleer-piller-1/", "text": "Saatinizin kadranını sabırla döndüren çarkları ve mekanizmayı hareket ettirir, her an kendini yer bitirir, farkında olmazsınız. Bilgisayarınızın her seferinde doğru biçimde başlatılması için gerekli ön ayarları saklaması ve kapalıyken saatini hesaplamak için gerekli enerjiyi sağlar ama gıkını bile çıkarmaz. . Aracınızın motorunu çalıştırır. Yeri gelir kumandanıza, yeri gelir kalbinize bile can verebilir. Evet, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren mekanizmalardan, pillerden bahsediyoruz. Elektrik, elektronların hareketi demek. Piller ise bu hareketi şöyle sağlıyor: Pilin yapısında bulunan maddeler pil bünyesindeki uygun çözelti ile kimyasal bir reaksiyona giriyor. Bu reaksiyon sistemde artı ve eksi yükler arasında kutuplaşma yaratıyor ve pilin artı ve eksi olan iki ucu birleştirildiğinde, eksi uçtan artı uca elektronlarımızın yolculuğu başlıyor. Böylelikle elektrik üretmiş oluyoruz. Şu an için gezegenimizde belki yüzlerce farklı yöntem ile elektrik üretebiliyoruz ancak bildiğimiz kadarıyla ilk elektrik üretimi kabaca yukarıdaki biçimde oldu. Hatta şurada da göreceğiniz üzere, ilk elektrik üretimi volta pilinden (17'inci yy sonu) en az 2 bin yıl önce, M.Ö 600-200'lü yıllar arasında gerçekleşmişti. Cevapları farklı olan bu soruları neden arka arkaya sıraladık, bilmiyoruz. Yine de bu sorulara yeterince yerimiz, kaynağımız ve hazırlığımız yok ya da hayır, bunları yapabiliyoruz cevaplarını verebiliriz. Soruları ciddi bir şekilde sormak gerekirse, gezegen olarak elektriğe bağımlı ve bağımlı olmaya devam edeceğimiz sonucunu çıkarabiliriz. Elektrik ihtiyacımızın bir kısmını pillerle karşılamaya da devam edeceğiz. Peki pillerden beklentilerimiz neler? Cevap verelim; Beklentimiz, üretilen enerji miktarı ve üretecimizin ömrünün artması. İster istemez konu burada fiziğin klişe terimine, enerjinin korunumuna geliyor. Bir yapı, bir sistem ya da bir gezegen düşünelim ve içeriğindeki bütün değişkenlerle birlikte sistemin sahip olduğu toplam enerjiyi bildiğimizi varsayalım. İçerikte bulunan enerji miktarını değiştiremez, ancak ve ancak dönüştürebilirsiniz. Buna enerjinin korunumu adı verilir. Gezegenimizde elektrik ihtiyacını kimyasal maddeler, kimyasal madde ihtiyacını elektrik, ulaşım ihtiyacını potansiyel enerjiden karşıladığımız gibi. Bu işler bedavaya olmuyor maalesef. Ancak elbette fiziği görmezden gelecek kadar çok şey bildiğini zannedip, yoktan enerji var edebileceğini iddia edenler de yok değil. Aslında tek yaptığımız Güneş sistemimizde hali hazırda var olan enerjiyi, ihtiyaçlarımıza göre başka enerji formlarına dönüştürmek. Aynı miktarda metal ve çözelti ile aynı miktarda enerji üretirsiniz. Daha fazlasıyla daha da fazlasını. Dolayısıyla tek ihtiyacınız olan, bu malzemeleri temin edip gerekli düzeneği kurmak. Sonra aksın elektronlar. Belki de soruyu şu şekilde değiştirmek gerek: Size ne lazımdı? Öncelikle ne istediğinize karar vermelisiniz. 50 sene boyunca hiç durmadan zaplarken kumandanızın pilinin bitmesini istemiyorsanız, sizi en arka sayfadaki İsviçreli bilim adamlarına iteleyelim. Telefonunuzun şarjının haftalarca dayanmasını istiyorsanız, biraz daha sabırlı olun ve teknolojiyi, kaynakları daha az tüketin. Ne bileyim, 90'lara falan gidebilirsiniz. Pillerle çalışan arabanızı şarja ihtiyaç olmadan daha uzun süre kullanmak istiyorsanız çok uzun süre beklemeyeceksiniz. Yalnız şehirlerin, devasa boyutlardaki fabrikaların elektrik ihtiyacını yalnızca pillerle karşılamayı planlıyorsanız hatırı sayılır bir süre beklemeniz ya da en baştan vazgeçmeniz gerekebilir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse pilleri el cihazlarında, düşük enerjili cihaz ve sistemlerde ya da yedeklenmesi zorunlu sistemlerde alan probleminiz olmadığı sürece verimli biçimde kullanabilirsiniz. Mecbur kalmadığımız sürece, daha çok elektrik için farklı üretim sistemlerini kullanmaya devam etmek daha verimli ve mantıklı görünüyor. Önyargılı yaklaşmayın. Yeterince güvenli, hatta kimyasal pillere kıyasla zararsız sayılabilecek yöntemler de mevcut. Nükleer pili, radyoaktif ışımayı elektrik enerjisine çeviren cihaz olarak düşünebilirsiniz. Buradaki yakıtımız radyoaktif elementimiz ve türevleri olacağından, pilimizde kullanacağımız elementin yarılanma süresi hesaba katıldığında ömür konusunda ciddi bir artımız olabilir. Yukarıda pillerin nasıl çalıştığını, kimyasal reaksiyon sonucu nasıl elektrik üretildiğini açıklamıştık. İkisi de pil, aynı şekilde enerji üretiyor diye düşünebilirsiniz ancak tam olarak öyle değil. Zira nükleer piller birçok farklı metodla elektrik üretirken, bu metodlardan hiçbiri yukarıdaki kimyasal reaksiyonları içermiyor. Nükleer pilleri iki ana başlık altında inceleyebiliriz. Isı enerjisini elektrik enerjisine çeviren, termal nükleer piller ve farklı yöntemlerle elektrik enerjisi üreten diğer nükleer piller. Termal nükleer piller, radyoaktif elementin yaydığı ısıdan faydalanır. Yalnız faydalanılan ısı, radyoaktif elementte oluşturulan nükleer tepkimelere değil, radyoaktif elementin kendiliğinden azalmasına dayanır. Yani öyle patlama, havaya uçma gibi bir durumu yok. Isıyı elektrik enerjisine çevirme metodlarımızın radyoaktiviteye uygunluğunu hesaba katarsak, şimdilik 5 farklı metod kullanıldığını söyleyebiliriz. Oluşan ısıyı termocouple'lar vasıtası ile elektrik enerjisine dönüştürür. Bu cihazla ilgili şu yazımıza da göz atabilirsiniz. Oluşan ısıyı, pil sistemi içinde ortamı kimyasal olarak koşullandırmak suretiyle; artı ve eksi kutuplar arasında iyonizasyon metodu ile elektron transferi için kullanarak elektrik üretir. Isıyı Stirling motoru metodu ile hareket enerjisine dönüştürüp, bir jeneratör vasıtasıyla buradan elektrik elde eder. Isı enerjisini fotonlar vasıtasıyla elektrik enerjisine dönüştürür. Isıyı elektriğe dönüştürmek için ısıtılan alkali metallerin buharlarının genleşmesinden faydalanılır. Bizzat radyoaktif maddemizin saçtığı Beta ve Alfa parçacıkları elektron kaynağı olarak ve elektrik üretimi için kullanılır. Beta ışımalarında saçılan parçacıklar, uygun yarı iletkenlerce toplanıp elektrik üretiminde kullanılır. Alfa ışımalarında saçılan parçacıklar, uygun yarı iletkenlerce toplanıp elektrik üretiminde kullanılır. Işımalardan elde edilen enerjiyi ıışık enerjisine, ışık enerjisini de elektriğe dönüştürür. Piezoelektrik bir maddenin radyoaktif ışıma ile hareketlendirilmesi ve ve bu hareket ile oluşan sürekli salınımından elektrik üretilmesi. Bakınız, yine sürpriz olmadı ve bir takım enerji türleri elektrik enerjisine dönüştürüldü. Nükleer pil için yakıtımız radyoaktif elemenler ve izotopları olacağından, pilimizde kullanacağımız elementin yarılanma süresi hesaba katıldığında pilin ömrü konusunda ciddi bir artımız olabilir. Uygun elementleri kullanarak onlarca, hatta belki yüzlerce yıl elektrik üretebilecek düzenekleri inşa edebiliriz. Enerji yoğunluğuna gelirsek... Şu anda ortalama bir betavoltaik pil ile, ortalama bir lityum AA pile oranla 400 kattan daha fazla enerji yoğunluğu elde edebileceğinizi biliyor muydunuz? Nükleer pillerin bir diğer avantajı ise, boyutları. Güneş pilleri ve kimyasal pillere oranla binlerce kat daha az yer kaplayabiliyorlar! Günlük hayatta kullandığınız pillerin ortam koşullarından etkilenmediğini düşünüyor olabilirsiniz. Bir daha düşünün. Zorlu sıcaklık ve basınç koşullarında pillerinizi test etmeyi denediniz mi? Denemeyin! Fakat nükleer pilinizin fiziksel formunu ve iç yapısını bozmadığınız sürece, emin olun hiç bir dış koşuldan etkilenmeyecek ve pilin yakıtı bitinceye kadar elektrik elde etmeye devam edeceksiniz. Madem bu kadar artısı var, neden kullanmıyoruz diyeceksiniz. Bir kere yaygın ticari kullanım için şu aşamada biraz pahalı ve zahmetli görünüyor. Bir anda dünyadaki bütün ülkeler anlaşıp 5 sene içinde nükleer pillere geçiyoruz, şu andan itibaren kimyasal dışıyız! dese; buna ne fiziksel ne de maddi kaynak dayanır. Ayrıca termal nükleer piller için ısıyı, tüm nükleer piller için radyoaktif maddeyi izole etmek için yeterince sağlam bir izolasyon malzemesi gerekecektir. Bakkaldan 75 kuruşa Varto marka pil almak hayal olacaktır. Ayrıca, bazı radyoaktif maddeler seri üretimde kullanılamayacak kadar değerli ya da yok denecek kadar az. Örneğin NASA'nın elinde yalnızca üç tane daha derin uzay projesine yetecek kadar Plütonyum-238 kalmış bulunuyor ve şu anda Amerika'da Enerji Bakanlığı'nın üretebildiği yıllık plütonyum miktarı yüzlerce gramı geçmiyor. Dahası, atık problemi. Kullandığınız sıradan piller ve diğer tüm piller-aküler ile ilgili yasal düzenlemeler 2005 yılından itibaren geçerli oldu. Yani 2005 yılına kadar Türkiye'de pilleri dilediğiniz gibi kullanıp, işiniz bittiğinde dilediğiniz gibi doğaya bırakabiliyordunuz. Kullandığınız pilleri doğaya bıraktığınızda ise, pilin içeriğindeki kimyasallar zaman içinde toprağa karışıp içme suyu ve tükettiğiniz besin maddelerine dahil olabiliyor. 2005 sonrasında ise, ülkemizde atık pil toplama ve ayrıştırma konusunda yetkili tek merci olan TAP atık pilleri topluyor, elle türlerine göre ayrıştırıyor ve ülkemizde hiç bir geri dönüşüm tesisi olmadığından; atık pillerin büyük çoğunluğu depolarda muhafaza ediliyor. Ülkenin dört bir yanında kullanılan pillerin yüzde kaçı bu depolara dönüyor, kestirmek güç. Bir an için ticari amaçlı kullanılan kimyasal pillerin yerini nükleer pillerin aldığını varsayalım ve geri dönüşümü hesaba katalım. Zira kullanılmaz duruma gelen veya kullanılmayan/atığa dönüşen nükleer piller dahi az da olsa radyoaktivite içerecektir. Yukarıdaki tabloyu nükleer pillere uygulayacak olursak, bundan 50-100 sene sonrasında yaşananlar pek iç açıcı olmayabilir. Tüm bu sebeplerden ötürü, nükleer piller şu an için kutuplarda gerçekleştirilen projelerde, uzay projelerinde, denizaltılar ve deniz altında yürütülen projeler vb zorlu koşullarda kullanılmakta. Bunun yanında, her ne kadar radyoaktiviteyi insanoğlundan yeterince uzağa taşımaya çalışıyor olsak da, hastayı sık sık ameliyathaneye almamak adına kalp ritmi düzenleme amacıyla betavoltaik piller yaygın olarak kullanılıyor. Yüzyıllardır üretim üzerine varlığı devam eden dünyamızda, daha az hammadde ile daha çok ve binlerce kat daha verimli enerji elde etmek. Yukarıdaki senaryolar gerçekleşirse, muhakkak ki Dünya bugünkünden biraz daha farklı bir yer olacak. Kaldı ki yalnızca birkaç örnekten bahsettik. Nükleer pillerin hayatımıza girmesiyle şebeke elektriği kullanımı da rakamları etkileyecek kadar ciddi oranlarda azalacaktır. Ancak her şeyden önce gerekli hazırlık ve önlemler için zahmetli bir ön çalışma gerekiyor. Örneğin nükleer pillerde kullanıma uygun radyoaktif maddelerin bir kısmı, nükleer reaktörlerde gerçekleşen tepkimeler sonucu oluşan atıklar arasında yer alıyor. Nükleer pil endüstrisi yukarıdaki aşamaları kaydederse, ülkeler ve büyük şirketler nükleer reaktör yatırımlarını artıracak ve bu durum ciddi yaşamsal dezavantajlarıyla birlikte haklı toplumsal tepkilere sebep olacaktır. Ciddiye alınması gereken bu felaket senaryolarıyla birlikte, bu seviyede yaygınlaşmasa bile nükleer pillerin gelecekte hayatımıza daha çok girecek olması kaçınılmaz görünüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nukleer-savasi-uzaylilar-engelledi/", "text": "Haber sitelerinde eski bir astronot olan Edgar Mitchell'ın sözleri paylaşılıyor sık sık. Mitchell'ın iddasına göre, ABD'nin New Mexico eyaletindeki White Sands çölünde bulunan nükleer deneme alanları uzaylılar tarafından sırf meraktan ötürü ziyaret edilmiş. Mitchell ayrıca uzaylıların askeri becerilerimizin ne düzeyde olduğunu sınamak için geldiğini de iddia ediyor. Bununla yetinmeyip, uzaylıların insanların birbirleriyle savaşmasını engellemek ve Dünya'da barış ortamı yaratmak istediklerini anlatıp ve ekliyor: Soğuk Savaş döneminde birçok test alanında çalışan havacılarla konuştum UFO'ların devamlı gözüktüğü ve füzelerin onlar tarafından etkisiz hale getirildiğini anlattılar diyor. Öncelikle yapılan gözlemlerde Güneş Sistemimiz içinde olası akıllı yaşam pek mümkün görülmüyor ve gözlenemiyor. Bu da bizi diğer yıldız sistemlerinde akıllı canlılığı aramaya yönlendiriyor. Bize en yakın yıldız Proxima Centauri'dir ve uzaklığı 4.24 ışık yılıdır. Yani bir madde ışık hızında hareket ederse 4.24 senede oradan buraya varması alamına gelir. Yanlız ışık hızında hareket etmek maddeleri kütlesizleştiriyor . Yani buraya ışık hızında bir uzaylı kütlesiz olarak gelir. Kütlesiz olarak buraya gelecek olan bir uzaylı, gezegenimize vardıktan sonra kütle kazandırılması için uygun bir teknolojiye burada sahip olması gerekir. Çünkü yanında o teknolojiyi getirse bile, o teknoloji de aslında kütlesiz formda olacağı için ona da kütle kazandıracak farklı bir teknolojik alete ihtiyaç duyar bu da bir paradoks doğurur. Bu paradoksun oluşmaması için o teknolojik aletin buraya ışık hızından daha düşük bir hızla kütleli madde halinde gönderilmesi gerekli. Sonrasında bu alet aracılığı ile gezegenimize gelen kütlesiz uzaylıların burada kütle kazanması sağlanabilir. Fakat daha düşük hızlarla hareket etmek binlerce hatta milyonlarca yıl yolda olmaları buraya sağ salim varamamaları anlamına gelir. Diyelim ki daha önceden buraya ışık hızında gelebilmek için teknolojik aletleri gönderip geldiler. Not: Işık hızına ulaşmak veya aşmak için başka yöntemler geliştirmiş olabilirler. Örneğin warp drive veya solucan delikleri gibi. Ama biz şimdilik böyle geldiklerini düşünelim. Çünkü geliş biçimleri, aşağıda anlatacağımız konuyu geçersiz kılmıyor. Uzaylıların geldiğini ve bizim gibi geri kalmış bir yaşam formunu sırf merak ve hayretle izlediğini düşünüp ve kabullenelim. Öncelikle bizimle nasıl iletişime girdiler? İngilizce mi konuştular veya farklı bir sayı taban sisteminde mi haberleştiler? Mitchell bunlar hakkında hiçbir bilgi vermiyor. Buna rağmen işi ileriye götürüp Dünya'daki sosyo-ekonomik felsefik ve politik tüm bilgilerimize sahip olduklarını iddia ediyor. Yetinmeyip; soğuk savaşın felaketle sonuçlamaması için nükleer silahı kullanmamayı bizden istediklerini dile getiriyor. Dahası da var; ABD birkaç on yıl önceye kadar muazzam miktarda (23 kez) nükleer deneme yaptığı Bikini Adaları'nın ve orada yaşayan halkın canına ot tıkarken, bizim uzaylılar galiba Mars'ta nargile içme molası vermişler. Ya da çöldeki nükleer üste Amerika başkanı ile muhabbet ediyorlardı. Yine, Sovyetler Birliği Japonya'ya atılan nükleer bombaların 6500 katı güce sahip Tsar Bomb'u 1961'de denerken, uzaylılarımız patlama önünde selfie çektiriyor olmalılar. Ya da Cezayir'i nükleer bombaları için atış sahası olarak kullanan Fransızlar ile Paris'te entellektüel sohbetlere girişmiş olmaları çok daha büyük olasılık. Çünkü 1990'lı yılların sonuna kadar Fransızlar ellerinde pipo, bol bol nükleer bomba patlattılar Pasifik adalarında. Yani görüyoruz ki, uzaylıların yapmayın arkadaşlar demesi pek işe yaramamış. Öyle ki, 1998 yılında Pakistan bile nükleer silah denemesi yapmış ama uzaylılarımız ortalıkta görünmemişler. Yani uzaylı dostlarımızı Pakistanlı kardeşlerimiz bile iplememiş. Evet bu spekülasyon hakkındaki düşüncelerimizi sizinle paylaştık. Bu söylediklerimiz doğrultusunda soğuk savaş döneminde uzaylıların nükleer savaşı durduruklarını düşünmenin saçmalıktan öte olmadığını düşünüyoruz. Fakat güzel bir reklam olduğu düşüncesindeyiz. İnanıp inanmak tabii ki size kalmış."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nukleer-silahlar-ve-uzay/", "text": "Uzayın askeri amaçlarla kullanılması fikri uzun yıllardır tartışılan bir konu olmuştur. Başta Rusya ve ABD olmak üzere birçok ülkenin ordusu için savaş ve barış faaliyetleri açısından, uzay araçlarının keşif, seyrüsefer ve iletişim gibi alanlarda sundukları olanaklar kritik öneme sahiptir. Uzayın yukarıda saydığımız askeri faaliyetler bakımından kullanımı göz önüne alındığında, uzayın silahlandırılması uzay hukuku için en öncelikli tartışma konusu halini almaktadır. Bu konuda Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Konferansında, uzayın silahlandırılmasına karşı güçlü bir görüş birliğine varıldı. Çin ve Rusya, uzay silahlarının yasaklanması için bir antlaşma metni dahi hazırladı. Ancak, ABD böyle bir antlaşma konusunda müzakerelere girmeyi reddetti! Uzay silahları hakkında kapsamlı bir antlaşma bulunmamakla birlikte, uzay hukuku bağlamında yasal bir çerçeve var. Bu yazıda uzay silahları bakımından yalnızca nükleer silahları ele alıyor ve ilgili Birleşmiş Milletler kararları ile birlikte ilgili uluslararası antlaşmaları gözden geçiriyoruz. Uzayın hangi noktadan itibaren başladığına ve uzay hukuku metinlerinde geçen barışçıl amaç terimine ilişkin Kozmik Anafor'daki daha önceki yazılarımızı okumanızı tavsiye ederiz. Öncelikle nükleer silahın tanımı ile başlıyoruz: Nükleer silah, nükleer reaksiyon ve nükleer füzyonun birlikte kullanılmasıyla ya da çok daha kuvvetli bir füzyonla elde edilen yüksek yok etme gücüne sahip silahtır. Antlaşmaya Taraf Devletler, nükleer silahlar veya diğer çeşit kitlesel tahrip silahları taşıyan cisimleri dünya etrafındaki bir yörüngeye oturtmamayı bu gibi silahları gök cisimlerine yerleştirmemeyi ve bu gibi silahları diğer herhangi bir şekilde uzaya yerleştirmemeyi taahhüd ederler. Uzay hukuku antlaşmalarından başka, 1963 Kısmı Test Yasağı Anlaşması bu konuya başka bir çerçeve çizmektedir. Kısmi Test Yasağı Anlaşması veya tam adı ile Atmosferde, Uzayda ve Su Altında Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması, yeraltı haricinde tüm nükleer denemeleri yasaklayan bir antlaşmadır. Antlaşma, Sovyetler Birliği , Birleşik Krallık ve ABD hükümetleri tarafından 5 Ağustos 1963'te Moskova'da imzalandı ve diğer ülkeler tarafından imzaya açıldı. Antlaşma resmi olarak 10 Ekim 1963'te yürürlüğe girdi. O tarihten bu yana, 123 ülke antlaşmaya taraf oldu, on ülke de antlaşmayı imzaladı, ancak onaylamadı. Fransa ve Çin-Sovyet ayrılığını sebep gösteren Çin hükümetleri antlaşmayı imzalamamışlardır. Türkiye 9 Ağustos 1963'te imzalamıştır ve TBMM 8 Haziran 1965'te kabul etmiştir. Antlaşma tarafların atmosferde, uzayda, su altında, ya da herhangi başka çevrede eğer bu patlamalar ülkenin toprakları dışında nükleer enkaza sebep oluyorsa, nükleer silahların test edilmesini ya da herhangi başka nükleer patlamayı yürütmesini yasaklar ve engeller; yukarıda belirtilen herhangi bir yerde gerçekleşen nükleer silah testi patlamasını ya da herhangi nükleer patlamayı yürütmeyi, teşvik etmeyi, herhangi bir şekilde bu faaliyetlere katılmayı yasaklamaktadır. Fakat antlaşma, yeraltında yürütülecek bir nükleer testi yasaklamamaktadır. - Bu Antlaşmanın Taraflarının her biri, kendi yetki alanı veya kontrolü altındaki herhangi bir yerde nükleer silah testi patlamasını veya başka herhangi bir nükleer patlamayı yasaklamayı, engellemeyi ve gerçekleştirmemeyi taahhüt eder: İlki, Antlaşma'nın geçerlilik süresi ve sonlandırılma biçimidir. Şöyle ki bu antlaşma barış zamanında geçerlidir. Antlaşmanın 4. maddesinde her ne kadar bu antlaşmanın süresiz bir antlaşma olduğu belirtilmişse de 3 ay önceden bilgilendirmek şartıyla taraf devlet antlaşmadan çekilebilecektir. Ayrıca maddenin devamında; Her bir Taraf, ulusal egemenliğini uygularken, bu Antlaşma'nın konusuyla ilgili olağan dışı olayların, ülkesinin yüce çıkarlarını tehlikeye attığına karar verirse, Antlaşma'dan çekilme hakkına sahiptir. denilmektedir. İkinci olarak, yasağın içeriği ile ilgili olarak, Antlaşma'nın amacının yukarıda belirtilen ortamlarda herhangi bir nükleer silah testi patlamasının yasaklanması olduğu açıktır, ancak ya da herhangi başka bir nükleer patlamanın ifadesi eklenmesi özellikle dikkat çekicidir. Bu eklenen ifade, örneğin uzay aracı nükleer tahrik sistemleri gibi test dışı kullanımlara atıfta bulunup bulunmadığı tartışma konusudur. Son olarak, Antlaşma ile ilgili bir diğer sıkıntı ise yer altında yapılmasına izin verilen testlerin radyoaktif sızıntılarının atmosfere karışmasıdır. ABD ve Sovyetler Birliği tarafından yapılan yeraltı testlerinin radyoaktif kalıntılarının atmosfere karışması hususunda bu devletler eleştirilmiştir. Bir ev satın aldığınızda tapuya, bi... Günümüzde uzay ile ilgili popüler h..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/nustar-karadelik-puskurtmesinin-gizemini-arastiriyor/", "text": "Kara delikler yırtıcı yiyiciler olduğu için ünlüdür, ancak onlara düşen her şeyi yemezler. Maddenin küçük bir kısmı, plazma denilen, çevrelerine çok zarar verebilecek güçlü sıcak gaz jetlerinde geri çekilir. Yol boyunca bu plazma,bir şekilde, kara deliğin dönüş ekseni boyunca iki parlak sütun oluşturarak ışığı güçlü bir şekilde yayacak kadar enerji kazanır. Bilim insanları, bunun nerede ve nasıl olduğunu uzun zamandır tartışıyorlar. Gökbilimcilerin bu gizem için yeni ipuçları var. NASA'nın NuSTAR uzay teleskopu ve İspanya, La Palma'daki William Herschel Gözlemevi'ndeki ULTRACAM adlı hızlı bir kamerayı kullanarak, bilim insanları püskürtmelerdeki parçacıkların açılmadan ve parlak ışık kaynakları haline gelmeden önce yol aldığı mesafeyi ölçebildi. Bu mesafeye hızlanma bölgesi adı verilir. Çalışma Nature Astronomi dergisinde yayınlandı. Bilim insanları, her biri normal bir yıldızdan beslenen bir kara delikten oluşan Samanyolu'nun X-ışını ikilileri adlı iki sisteme baktı. Bu sistemleri, kara deliğin etrafında dönen maddeden oluşan düz bir yapı olan birikim diskinin madde içine düştüğünden dolayı parladığında oluşan patlama esnasında farklı noktalardan incelediler. V404 Cygni adı verilen bir sistem, Haziran 2015'te gözlemlendiğinde neredeyse parlaklığın zirvesine ulaşmıştı. O zaman, X-ışını ikilisinden gelen 21. yüzyılda görülen en parlak patlamasını yaşıyordu. GX 339-4 olarak adlandırılan diğer sistem ise gözlemlendiğinde beklenen maksimum parlaklığının yüzde 1'inden azdı. GX 339-4'ün yıldızı ve kara deliği V404 Cygni sisteminden çok daha fazla birbirine yakındır. Farklılıklarına rağmen; sistemler, NuSTAR'ın ilk X-ışınlarını tespit etmesi ve daha sonra ULTRACAM'in kısmen görünebilir ışıkta ışımalar tespit etmesinin arasında benzer zaman gecikmelerini gösterdiler. Bu gecikme, göz kırpmalarından daha az sürede oluşur ancak kara delik püskürtmeleri fiziği açısından önemlidir. Bir ihtimal ise; püskürtmelerin fiziğinin diskin boyutuyla değil bunun yerine hız, sıcaklık ve püskürtmenin temelindeki parçacıkların diğer özellikleriyle belirleniyor olmasıdır diye açıklıyor Birleşik Krallık'taki Southampton Üniversitesi'nde astronom olan ve çalışmanın asıl yazarı olan Poshak Gandhi. Bilim insanlarınca bu sonuçları açıklama yönündeki en iyi teori, X-ray ışınlarının kara deliğe çok yakın olan bir maddeden kaynaklandığıdır. Güçlü manyetik alanlar, bu maddenin bir kısmını püskürtme boyunca yüksek hızda sürükler. Işık hızına yakın bir hızda çarpışan, optik radyasyon akımı yaymaya başlayıncaya kadar plazmaya enerji veren parçacıklardaki bu sonuçlar, ULTRACAM tarafından yakalanmıştır. Bu, püskürtmenin neresinde gerçekleşiyor? Optik ve X ışını ışığı arasındaki ölçülen gecikme bunu açıklamaktadır. Bilim insanları, bu süreyi neredeyse ışık hızına yakın olan parçacık hızı ile çarparak yol alınan maksimum uzaklığı belirlerler. Yaklaşık 30.000 km'lik yayılma, plazmanın en güçlü ivmeyi hissettiği ve ışık yayarak açtığı püskürtmedeki iç hızlanma bölgesini gösterir. Bu sadece Dünya'nın çapının üç katı altındadır, ancak kozmik açıdan küçücüktür, özellikle V404'teki kara delik Cygni'nin 3 milyon Dünya'nın birleşimi kadar ağırlığa sahip olduğu dikkate alındığında. Pasadena, California'daki Nasa'nın Jet İtki Laboratuvarında görevli astronom ve bu çalışmanın ortak yazarı Daniel Stern'in açıklamasına göre gökbilimciler, bu çalışmanın sonuçlarını kullanarak jet güçlendirme mekanizmaları için modeller geliştirmeyi umuyor. Bu ölçümleri yapmak kolay değildi. Uzaydaki X-ray teleskopları ve yerdeki optik teleskopların bilim insanlarının teleskopların algılamaları arasındaki küçücük gecikmeyi hesaplamaları için patlamalar süresince X-ray ikililerine tam olarak aynı anda bakmaları gerekmektedir. Böyle bir koordinasyon, gözlem ekipleri arasında karmaşık bir planlama gerektirir. Aslında, NuSTAR ve ULTRACAM arasındaki koordinasyon, 2015 patlaması sırasında yalnızca yaklaşık bir saat mümkündü, ancak hızlanma bölgesi ile ilgili çığır açan sonuçların hesaplanması için yeterli oldu. Bu sonuçların, bilim insanlarının bu çalışmadakilerden çok daha büyük olan süper kütleli kara delik anlayışları ile de bağlantılı olduğu görünmektedir. BL Lacertae adı verilen Güneşimizin kütlesinin 200 milyon katı ağırlığındaki bir süper kütleli sistemde bilim insanları, bu çalışmanın bulduğundan milyonlarca kat daha fazla zaman gecikmesi olduğu sonucuna vardılar. Bu, püskürtmelerin hızlanma bölgesi boyutlarının muhtemelen kara deliklerin kütleleri ile ilgili olduğu anlamına gelmektedir. Sonraki adımlar, bu ölçülen gecikmeyi diğer X-ray ikililerinin gözlemlerinde doğrulamak ve her boyuttaki kara deliklerde bulunan püskürtmeleri birbirine bağlayan bir teori geliştirmektir. NuSTAR, Caltech'in liderliğinde ve NASA'nın Washington Bilim Görev Direktörlüğü için JPL tarafından yönetilen bir Küçük Kaşif görevidir. NuSTAR, Danimarka Teknik Üniversitesi ve İtalyan Uzay Ajansı ortaklığında geliştirildi. Uzay aracı Orbital Sciences Corp., Dulles, Virginia tarafından inşa edildi. NuSTAR'ın görev operasyon merkezi UC Berkeley'de ve resmi veri arşivi NASA'nın Yüksek Enerji Astrofizik Bilim Arşivi Araştırma Merkezi'nde bulunmaktadır. ASI, görevin yer istasyonunu ve ayna arşivini sağlamaktadır. Caltech ise JPL'yi NASA için yönetmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/obez-yildiz-westerlund-1-26/", "text": "Çok yüksek kütleli bir yıldız olduğu için böyle bir başlığı layık gördük kendisine. Westerlund 1-26 adlı yıldızın genel özelliklerine değinmeden önce, obezlik ile ilgili kısa bir kaç şey yazalım. Tabii canlılar için obezite, sürekli gereğinden fazla beslenmekle oluşur. Bu yıldız ise gün geçtikçe kütlesi artan bir yıldız değildir. Fakat ilk oluşumu sırasında çevresinden çok yüksek miktarda hidrojenle beslenip devasa boyutlara ulaşmıştır. Yıldız oluşumu hakkında daha fazla bilgiyi sitemizde arama yaparak alabilirsiniz. Bu kısa bilginin ardından sizi daha fazla sıkmamak için hemen yarıçapından bahsedelim: Yıldızın yarı çapı, yaklaşık olarak 1.064.880.000 kilometredir. Sanki sayıları rastgele yazıp trollemişiz gibi dursa da, bu boyut tamamen gerçek. Yıldız, Güneş'in çap olarak yaklaşık 1,530 katı büyüklüğündedir. Daha da açalım... Güneş ile Dünya arasındaki uzaklık 1 AB yani 149.600.000 kilometre, bu yıldızımız yaklaşık 7 AB yarı çapa eşit. Yani çapı Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin 14 katı! Dolayısıyla, çap olarak keşfedilen en büyük beşinci yıldızdır Westerlund 1-26. Bu yıldız kaçınma bölgesinde bulunduğundan, keşfi 1961 yılına kadar gerçekleşemedi. Kaçınma bölgesi, yıldızlar arası gaz ve toz bulutları arkasındaki bölgedir. Buradaki yıldızlar çeşitli yöntemlerle keşfedilir. Ancak bu yöntemlere bu yazımızda yer vermeyeceğiz. Evet keşfedildiğinde bilim insanlarını büyüklüğüyle çok şaşırttı. Bize uzaklığı 11,500 ışık yılı olan bu yıldızın parlaklığı Güneş'in 380 bin katıdır. Yaydığını ışınımın özelliğine bakıldığında; M2 veya M6 tayf türünde olduğu düşünülüyor. Çok büyük yarıçapa sahip olmasına rağmen, yüzey sıcaklığı sadece 3.000 kelvin derecedir. HR diyagramını baz alırsak, bu büyüklükte ve bu sıcaklıkta olması anakoldan ayrılıp bir kırmızı deve dönüşüp ölümüne gitgide yaklaştığını gösteriyor. Yıldız Westerlund 1-26, daha farklı dev yıldızlar keşfedilene kadar en büyük beşinci yıldız olma özelliğiyle şimdilik bizi etkilemeye ve şaşırtmaya devam ediyor. Bizden sadece 11.5 ışık yılı uzakta... Bize 11.8 ışık yılı uzaklığı ile ka..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ocak-fornax-gokada-kumesi/", "text": "Evrende gökadalar birbirine kütleçekim yoluyla bağlı gruplar ve kümeler halinde yer alırlar. Örneğin Samanyolu, yerel grup adını verdiğimiz bir gökada topluluğunun üyesidir. Yerel grup da, Başak Süper Kümesi dediğimiz dev bir gökada topluluğunun üyesidir. Dünya'dan bakıldığında güney yarım küreden gözlemlenebilen Ocak Gökada Kümesi, tıpkı bizim yerel grubumuz gibi Başak Süper Kümesi içinde yer alan gökada kümelerinden biri ve bize yaklaşık 60 milyon ışık yılı uzakta bulunuyor. Ocak takımyıldızı yönünde yer aldığı için bu şekilde isimlendirilen küme üzerinde yapılan dikkatli sayımlar sonucu, kümeyi irili ufaklı en az 58 galaksinin oluşturduğunu biliyoruz. Bu gökada kümesi, anladığımız kadarıyla NGC 1399 ve NGC 1316 galaksileri çevresinde yoğunlaşmış olan iki büyük yerel grubun bir araya gelmesi ile oluşmuş durumda. Bu her iki grup da, genel yapı itibarıyla Samanyolu'nun içinde bulunduğu yerel gruptan daha büyük yapılar. Ancak, Fornax kümesi genel anlamda küçük bir galaksi kümesi olarak değerlendirilebilir. Çok zengin yıldız oluşum bölgelerine sahip, çok sayıda aktif galaksi barındıran bu küme, amatör astronomlar tarafından da küçük ve orta ölçekli teleskoplar yardımıyla kolaylıkla gözlemlenebiliyor. Özellikle NGC 1399 ve NGC 1316 galaksileri hem gözlem, hem de fotoğraflama açısından kolay ve gözde hedefler arasında yer alıyor. Eğer Fornax Kümesi içinde yer alan galaksilerden birindeki gezegende yaşayan zeki bir varlık olsaydınız ve amatör astronomiye merak salsaydınız, gece gökyüzünde Samanyolu ve Andromeda galaksileri birbirine çok yakın ancak çok güzel fotoğraflar elde edebileceğiniz galaksiler olarak objektifinize takılabilecekti. Ne de olsa, galaktik ölçeklerde dev bir kasaba sayılabilecek olan, Başak Süper Kümesi'nin sakinleriyiz. En üstteki fotoğraf, VLT teleskobu tarafından alınmıştır. Fotoğrafın sol ortaya yakın kısmında NGC 1399 dev eliptik gökadasını, sağ alt köşesinde ise NGC 1365 spiral galaksisini görebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ogrenci-uydusu-cubesat/", "text": "Küp uydu adıyla türkçeleştirebileceğimiz CubeSat isimli bu uydular, çoğunlukla üniversite öğrencilerinin geliştirdiği ve uzaya gönderip çeşitli araştırmalar yaptığı bir uydu çeşididir. ABD'li Stanford ve California Polytechnic Üniversiteleri'nin başlattığı bu projeye üye olan her üniversite, kendi uydusunu üretip proje kapsamında uzaya gönderebilir. CubeSat uyduları, sadece 10x10x10 cm gibi oldukça küçük boyutta tasarlanmak zorunda. Yine de, tasarım ihtiyaçlarına göre 20x10x10 cm veya 30x10x10 cm boyutlarında da olabilirler. Ağırlıkları ise genellikle 1 kg'ı geçmez. Üretilen uyduların her biri değişik işlevlerde ve farklı görevleri yerine getirmek üzere özelleşmişler. Uydunun görevinin ne olacağı ise, üreten üniversitenin amacına bağlı. Dünya üzerinde 40'dan fazla üniversite şimdiye kadar bu uydulardan onlarcasını üretip uzaya gönderdi. Bunlar arasında İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından hazırlanan ve 2009'da Hindistan tarafından uzaya fırlatılan ITÜpSAT1 uydusu da yer alıyor. İTÜ'nün uzaya gönderdiği ve kutupsal bir yörüngede her 90 dakikada bir gezegenimizi turlayan ITÜpSAT1 uydusunun amaçlarından biri de fotoğraf çekmekti. Üzerinde bulunan 640x480 piksel çözünürlüklü kamerası ile yeryüzünü görüntüledi. Uydunun Hindistan'dan fırlatılışını bu linkten izleyebilirsiniz. Uydudan alınan sinyalleri ise bu videoda dinleyebilirsiniz: https://youtu.be/eet3oI2YgxI. ITÜpSAT1 uydusunun çalıştığı 6 aylık süre boyunca, uydudan gelen sinyaller ülkemizde veya Dünya üzerindeki herkes tarafından rahatlıkla alınabilmişti. Tabii, bu tür uyduların yapımındaki asıl amaç hiçbir zaman fotoğraf çekmek değildir. CubeSat uyduları, öğrencilerin teknik becerilerini geliştirmeleri ve test etmeleri amacıyla oluşturulmuş bir programın parçasıdır. Dolayısıyla, ITÜpSAT1 uzaya gönderilirken de amaç fotoğraf çekmek olmadı. Yapılış amacı, uyduya yerleştirilmiş denge sistemini ve çalışma verimini test etmekti. CubeSat uyduları, üzerlerinde herhangi bir yakıt taşımadıkları için, yörüngeye yerleştirildikten sonra zamanla yeryüzüne yaklaşır ve birkaç ay veya yıl içinde atmosfere girerek yanıp yok olurlar. Bizim İTÜpSAT1 uydumuz da, ortalama 740 km yükseklikteki yörüngesinde 6 ay görev yaptıktan sonra, işlevini yitirdi ve atmosfere girerek çoktan yanıp kül oldu. Şu aralar bu tür uyduları lise öğrencilerimiz de yapabiliyorlar. Örneğin, Antalya Anadolu Lisesi öğrencileri geçtiğimiz ay tasarladıkları uydu ile Tübitak proje yarışmasında ikinci oldular ve şu an uydularını geliştirmeye devam ediyorlar. Yeterli düzeye ulaşılabilirse, bu uydunun da uzaya fırlatılma ihtimali bulunuyor. Detaylar için; CubeSat projesininin ana sitesi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ogrencilikten-profesorluge-akademik-kariyer-sureci-nasil-isliyor/", "text": "Kariyer biliyorsunuz meslek hayatı demektir. İnsan çoğunlukla bu hayatını kendisi belirleyemez. Bir sürü etken vardır. bu yazıda size akademik kariyer için çalışanların gittikleri yolu özetlemeye çalışacağız. Üniversitede her ne konuda çalışırsanız çalışın, o konunun mutlaka öğreticisi veya hocası olduğuna göre, konunun akademik çalışmaları da vardır. Örnek verelim: Mütercim-Tercümanlık bölümünde okudum. Akademik yapabilir miyim? Evet. Eczacılık okudum, yapabilir miyim? Evet. Öğretmenlik okudum. İlkokul öğretmeni oldum. Akademik yapabilir miyim? Evet. Bunların hepsinin akademik çalışması olur. Demek ki üniversitede hangi bölümde okursak okuyalım, o bölümün bir akademik çalışması oluyormuş. Akademik çalışma yapmak istiyorsanız baştan bazı şeyleri göze almanız ve yaptığınız şeyin farkında olmanız ve gittiğiniz yolun nereye çıktığını bilmeniz çok faydalıdır. Bu yola girecekseniz şunu bilin ki bu yol çetrefillidir, ücretler düşüktür, hedefe varmak azim ister. İflahınızı keser. Aslında zengin işidir. Üniversite bitti. Asistan olursunuz. Böylelikle master dersleri alırken size bir miktar maaş verirler. Ancak Türkiye'de bir de hocaların kahrını çekmek zorundasınızdır. Her hoca için geçerli olmasa de genel kanı bu şekildedir. Derslerin recitation dediğimiz pratik oturumlarını yaparsınız, sınav kağıtlarını okursunuz, hocanın bir kısım isteklerini yaparsınız, bir de araştırma yaparsınız. Ama unutmayın esas işiniz araştırma yapmak. Bilime katkı yapmanız lazım. Bunun başka yolu yok mu? Var. İşe girersiniz, çalışırken master yaparsınız. Ancak çok zordur. Hakkını veremezsiniz. Öylesine bir master biter. Yayın çıkmaz. Şimdi süreci kısa kısa özetleyelim. Akademide işin ilk adımı yüksek lisanstır . Bunun için en az 11-12 ders alırsınız. Bir konuda uzmanlaşırsınız. Bu da yaklaşık 2 yıl sürer. Hızlı gidip 1.5 yılda bitirenler de olur. Çok bir önemi yoktur. Önemli olan konuyu anlamak ve uzmanlaşmaktır. Master'da tez zorunluluğu olmayabilir. Tezli yapmak veya tezsiz yapmak denir. Tezli yapmak daha iyidir. İkinci adım doktora kısmıdır. Ancak doktorada mutlaka tez vermeniz gerekir. Hem de bilim dünyasına katkı yapmanız ve bu tezden doğacak en az bir yada iki journal yayını yapmanız gerekir. Konferans yayını yapmanız yeterli kabul edilmeyebilir. Master bittikten sonra yaklaşık 6 ders daha alırsınız. Artık bu dersler ileri seviye derslerdir. Zordur. Kafa patlatırsınız. Bu dersler bitince 3 sınava girersiniz. Bu sınavlara Qual diyoruz . Ayrıca bir de sözlü sınav yapılır . Böylelikle Doktora tezi yapmaya kabul alırsınız. Sonra bir konu belirler ve bu konuda çalışma yapmaya başlarsınız. Önce literatür taraması yaparsınız. Sizin yaptığınız konuyu bir başkası çalışmış mı? Yeni birşeyler sunmanız beklenir. Konuyu biraz olgunlaştırınca hocalar ekibine (4-5 hoca) bunu sunarsınız. Buna teklif diyoruz. Yani konumuzu teklif ettik komiteye. Komite kabul eder veya değişiklik ister. Doktora hocanız kimse bu konuyu olgunlaştırmadan zaten komiteye getirmez. Bu kısım kabul edildiyse Ph.D. candidate oluruz. Doktora adayı. Bunu da geçtikten sonra Tez çalışmasını yapar, tezi yazarsınız. Sonuçları yorumlarsınız. İşin en zor kısmı burasıdır. Bilimsel bir çalışma, yeni bir şey ortaya koymanız beklenir. İşin sonunda yaptığınız çalışmadan hocalara bir kopya gönderir ve Doktora Savunma yaparsınız. Bu savunma için hocaları bir araya getirmek epey zordur. Nazlanırlar. Sizin için vakit ayırmak istemezler. Ayrıca savunma sırasında size sorular sorarlar. Bunları bilmeniz beklenir. Eğer tez konusu zayıfsa sizden majör veya minör değişiklik isterler. Genelde savunmadan sonra doktoranı aldın, hayırlı olsun denmez. Komite kararını verir ve istediği değişikliği yapmak kaydıyla doktoranı kabul eder. Evet bu kısmın sonunda Dr. olduk. Ph.D yazabiliriz artık ismimizin başına. Ne demek? Philosophy of Doctorate. Yani kendi konumda artık felsefe yapacak durumdayım. Hemen yayın yapmamız gerekiyor. Uluslararası ilgili kuruluşlara yaptığımız çalışmaları gönderip yayın yaparız. İleride bu yayınlar bize lazım olacak. İlki, size yardımcı olacak bir hoca bulmaktır, hoca size vakit ayıracak, sizi sürükleyecek, itecek, yol gösterecektir. İkincisi, iyi bir konu seçmektir. Bu konuyu çok challenging seçerseniz işiniz uzar. İyi bir literatür taraması yapıp konuyu o şekilde seçmeniz lazım. Eğer bir başkası sizden önce konunuzu alıp bitirirse o da doktora olmaz. Gene zaman kaybedersiniz. Konu değiştirmek zorunda kalırsınız. Diyelim doktora bitti, yayın yaptık. Eee sonra? Bir üniversiteye gidip Post-Doc yapabiliriz. Veya başka bir üniversiteye gidip kadrosuna girebiliriz. Sizi Yardımcı Doçent yani Assistant Professor olarak işe alırlar . Bundan sonra yapmanız gereken ders vermek ve yayın yapmaktır. Yeterince yayın sayısına ulaşınca YÖK 'na doçentlik için başvurursunuz. Onlar sizden yayınlarınızı ister, kurul belirlenir ve sizi sözlü mülakata alırlar. Bu kısım çok uzun sürer. Başvurudan sonra 1-2 yıl. Sözlü sınavı geçerseniz kurul sizi artık kral ilan etmiştir, Doçent olursunuz. Ancak yayınlara devam. Ders vermeye de devam. Ünvanınız Doçent Dr.'dur. Üniversitede 5 yılı tamamlarsınız. Sonra kadro varsa size Profesörlük ünvanı verirler. Full Profesör olursunuz. Genelde tam randımanlı giden talebeler 38 yaşında Profesör olurlar. Çok azdır bunlardan. Diğerleri ise 45-50'li yaşlarda bu makama gelirler. Ancak bu arada aldıkları maaşlar hep düşüktür. Tübitak projesi yapanlar veya şirketlere danışmanlık yapanlar biraz iyidir. Profesör olduktan sonra artık ders verirsiniz, danışmanlık yaparsınız, mesleğinizin zirvesindesinizdir. Genelde kitap yazarlar, yayın yaparlar. Elinde konu bulunan hocalar uluslararası piyasada isim yapar. Yayınlardır. Yaptığı yayınlar Journal'larda yayınlanıyor ve atıf alıyorsa iyidir. Bir üniversitenin değerini belirleyen de hocaların kalitesidir. Çok yayın, çok köfte. Konferans yayınları Journal kadar değerli değildir. Journal'ların dereceleri vardır. A, B, C sınıfı gibi. Ne kadar çok journal yayını , o kadar iyi bir şey. Bilim insanı olmak üretmeyi, atıf almayı gerektirir. Genelde yeni teknolojileri çalışan hocalar şanslıdır. Konu bulmakta zorlanmazlar. Ben gibi mikrodalga, anten konuları çalışanlar için durum daha zordur. Neredeyse 150 yıllık konudur. Mesela kablosuz teknolojileri çalışanlar daha rahat yayın yaparlar. 3G, 4G, LTE filan. Tıp doktorlarının yayın yapmaları daha kolaydır. Her bir vakıa yayın olabilir nitelikler taşır. - Genç arkadaşlar eğer akademik düşünüyorlarsa yayınları da en baştan düşünmelidir, sonra yayın yaparım dememelidir. - Doktora konusu dikkatli seçilmelidir. - Akademik çalışma belli yaşlardan sonra insana ağır gelir. Herşey zamanında yapılmalıdır. Gençken..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ogretmenlerimiz-icin-8-siniflara-yonelik-astronomi-etkinlikleri/", "text": "8. sınıflara yönelik hazırladığımız bu etkinlik programı, astronomi alanında ilköğretim Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı dikkate alınarak hazırlanmıştır. Daha fazla etkinlik ve bilgi için, bu linkten astronom Tamer Akın'ın sitesindeki yazılarına göz atmanızı tavsiye ederiz. İlköğretim 8. sınıfta yer alan Mevsimler ve İklim ünitesi ile mevsimleri oluşum süreçleri hakkında bilgi edinecek, iklim hakkında bilgi sahibi olacağız. Bu süreçte Dünya'nın hareketinin ve konumunun bununla birlikte birim yüzeye düşen ışınım etkisi hakkında hesaplamalar yapacağız. İklimlerin oluşumu ve meydana gelen hava durumları hakkında detaylı bilgi sahibi olacağız. Küresel iklim değişikliği ve etkileri konusunda bilgi edineceğiz. Yaşadığımız gezegenin yapısı hakkında bilgi sahibi olmak bizim için oldukça önemlidir. Dünya'nın yapısı, hareketi ve yıl içerisindeki konumunu öğrenerek ileride bizi nasıl problemlerin beklediği konusunda bilimsel fikirler yürütebilir ve güvenilir tahminlerde bulunabiliriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/okullarda-planetaryum-cok-mu-faydali/", "text": "Çoğu bilim insanı tarafından temel bilimlerden biri kabul edilmesine rağmen; Astronomi ve Uzay Bilimleri zorunlu dersleri, eğitim ve öğretim programlarından 1974 yılında kaldırıldı. Bugün seçmeli ders olarak ortaöğretim seviyesinde verilebilen astronomi derslerine; genelde fizik ve matematik öğretmenlerinin girdiğini, ders saatlerinin farklı amaçlarla kullanıldığını biliyoruz. Eğitim öğretim program ünitelerini incelersek, daha önce 11.Sınıflar Fizik ders programının son ünitesi olan Yıldızlardan Yıldızsılara ünitesinin de kaldırıldığını görürüz. Dolayısıyla, 2016-2017 eğitim öğretim yılı için astronomi bilimi ile doğrudan ilişkili tek ünitenin 7. Sınıf Güneş Sistemi ve Ötesi: Uzay Bilmecesi olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal etkinlikler kapsamında ise okullar; liderleri ve ilgili öğrencileri olduğu takdirde astronomi, astrofizik ve benzer kulüpler açabiliyorlar. Başta yurtdışındaki planetaryumlara baktığımızda; yoga seanslarından drama etkinliklerine, resim yarışmalarından şiir dinletilerine planetaryumların STEAM programlarına dahil olduğunu ya da farklı sosyal etkinliklerde kullanıldıklarını görüyoruz. Biz yine küçük okul planetaryumlarımıza dönersek, mesela bir Türkçe dersinde Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı tahlilini planetaryumda yapmak, sınıf dışı eğitimin en güzel örneklerinden biri olabilir. Bunlar ve benzeri yaratıcı etkinlikler, etkileyiciler; ama gerçek şu ki, sınav odaklı eğitim sistemimizde gereken önemleri göremeyebilirler. Bu noktada planetaryumları, akademik başarıyı destekleyen yapılar olarak kullanabilmemiz, planetaryumlarda ders kazanımlarına yönelik sunumlar hazırlamamız, mekanların hem daha sık kullanımını hem de okullarımızda planetaryum projelerinin yayılmasını sağlayabilir. 7. Sınıf Fen ve Teknoloji Dersi Öğretim Programının 2. Ünitesi olan Kuvvet ve Enerji ünitesinde öğrenci kazanımlarından biri -kütle ve ağırlık- ilişkisini kurmak üzerine. Yine kütlenin değişmezliği ve ağırlığın bir kuvvet olduğu öğrencilere planetaryumlarda yapılan Gezegen Gezme oyunu ile öğretilebilir. 10. Sınıf tarih dersi öğretim programının 2. ünitesi olan Dünya Gücü: Osmanlı Devleti (1453-1600) ünitesinde yer alan Osmanlı'da Hukuk, Bilim Ve Sanat Alanındaki Gelişmeler konusu planetaryumlarda; Ali Kuşçu'nun Takiyüddin'in yer aldığı sunumlar yapmak için çok uygundur. Özetle, planetaryumlarda her dersin akademik kazanımlarına yönelik sunumlar tasarlamak mümkündür; astronot hastalıkları ile biyoloji dersi kazanımlarına ya da takım yıldızları ile mitolojik bir okuma parçasını inceleyerek yabancı diller dersi kazanımlarına kadar hitap etmek olasıdır. Bu sebeple de planetaryumlar, okullarda etkinlik mekanları olarak kullanılmasının yanı sıra akademik başarı için destekleyici ve gerekli mekanlardır. Dolayısıyla, bir okulda planetaryum olup olmadığına değil, o planetaryumun verimli biçimde kullanılıp kullanılmadığına bakmak daha doğru bir değerlendirme biçimi olacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olbers/", "text": "20. yüzyıla değin elimizde evren hakkında yeterli veri bulunmadığından, evrenin durağan ve sonsuz olduğuna dair yaygın bir görüş vardı. Ancak bu durağan ve sonsuz evren fikri kendi içinde tuhaf bir paradoks barındırmaktaydı. Neredeyse 500 yıl gibi uzun bir sürede bu paradoks, pek çok astronomun, bilim insanının ve hatta Edgar Allan Poe gibi bir şairin bile uzun süre üzerinde kafa yormasına sebep olmuştu. Paradoksun 500 yıllık bir geçmişi olsa da, Alman hekim ve astronom Heinrich Olbers, 1823'te konuyla ilgili yazdığı makale ile paradoksu bilimsel tartışmaların içine taşımayı başararak bugün kendi adıyla anılmasını da sağlamış oldu. Paradoks basitçe gecenin neden karanlık olduğunu soruyordu. Olbers paradoksuna göre evren durağan ve sonsuzsa, gökyüzünde baktığımız her bir noktada mutlaka bir yıldız ya da herhangi bir ışık kaynağı bulunmalıydı. Sonsuz evrendeki sayısız yıldızın ışığı ile gökyüzünün kaplanmış olması lazımdı. Bu durumda geceleri gökyüzünde karanlık tek bir nokta dahi kalmayacak, gece de gündüz gibi aydınlık olacaktı. Ancak durum hiç de böyle görünmüyordu. çünkü gece, karanlıktı. Bu paradoks 20. yüzyıla kadar hakim olan durağan-sonsuz evren fikrini tehlikeye düşürüyordu. Durağan-sonsuz evren fikrinin savunucuları, sorunla başa çıkmak için varsayımlar geliştirdiler. Örneğin bir varsayıma göre, çok uzaktaki yıldızların ışığı, onca mesafeyi katederken uzaydaki diğer gök cisimlerince yutuluyor ve bu nedenle bütün gökyüzünün geceleri aydınlık olması engelleniyordu. Ayrıca çok uzaktaki yıldızların Dünya'ya olan yolculuğunda ışıklarının giderek sönükleşmesi yüzünden gecenin neden karanlık olduğu paradoksu durağan-sonsuz evren fikrine zarar verilmeden çözülebiliyor görülüyordu. Yine başka bir varsayımda ise yıldızların ömürleri sonsuz olmadığından, evrende sürekli ölen ve sönmüş yıldızların gecenin karanlık olmasına yol açtığı düşünülüyordu. Ancak büyük sorunlar vardı. Örneğin yıldızların ışığını emen gaz ve toz bulutlarının sonsuz sürede öyle çok enerji yüklenmiş olması gerekiyordu ki, yıldızlar gibi ışık yayıyor olmalıydılar. Yani gecelerimiz yine aydınlık geçmeliydi. Yıldızların kısa ömür süresi de anlam ifade etmiyordu, çünkü sonsuz zaman ve sonsuz yıldız vardı. Bütün bu dayanaksız varsayımlar yalnızca kısa sayılabilecek süre zarflarında kabul görebildiler. Çünkü 20. yüzyıl ile birlikte evrenin sonsuz ve durağan olduğu fikri adeta çökecekti. 20. Yüzyılda Olbers Paradoksu'na son verecek ve nihayet tatmin edici bir çözüm bulabilecek büyük keşfi bugün astronomiyle az çok ilgisi olan herkesin bildiği bilim insanı Edwin Hubble yapmıştı. Hubble'ın öncülüğündeki Büyük Patlama Teorisi, bizlere basitçe evrenin 20. yüzyıla değin düşünüldüğü gibi ezeli ve statik olmadığını söylemekteydi. Yani Hubble'ın söylediği üzere evren sonluysa, gece gökyüzünde baktığımız her bir noktada bir ışık kaynağı olmak zorunda değildir ve bu nedenle gece karanlıktır. Böylelikle Büyük Patlama Teorisi ile birlikte Olbers Paradoksu'na net bir cevap bulunabilmiş görünüyordu. Ancak bilimde her cevap, yeni sorular veya paradokslar doğurabilir. Büyük Patlama Teorisi de Olbers Paradoksu'na net ve elle tutulur bir açıklama sunabilmişti ancak yeni bir paradoks daha çıkagelmişti. Teoriye göre patlamanın ilk anlarında evrendeki tüm noktalar yüksek ısı ve ışıkla doluydu. Bu durumda o zamanlar evrenin her noktasına nüfuz etmiş ışıkları hala görüyor olmamız gerekmez miydi? O halde gece neden karanlıktı? Aslında buna tam olarak paradoks diyemeyiz, çünkü hiçbir zaman bir pradoks olarak görülmedi. Bu sorun, Hubble Paradoksu gibi fiyakalı bir isim alacak kadar uzun bir süre geçmeden çabucak açıklandı. Çünkü sorunun cevabı zaten Büyük Patlama Teorisi'nin içinde mevcut. Büyük Patlama Teorisi Kırmızıya Kayma adı verilen bir fenomenle bu sorunu cevaplayabiliyor. Az önce bahsettiğimiz Büyük Patlama'dan kalan ışınımın dalga boyunun ise insanın görebileceği dalga boyundan çok uzakta olması sebebiyle gece gökyüzüne baktığımızda yalnızca yıldızların görünür ışığını algılayabiliyoruz. Ancak doğrudan gözlerimizle göremesek bile, teknoloji sayesinde yapılan yapay gözlerle bu ışınımı görebiliyoruz. Nitekim önce COBE, sonrasında ise WMAP Uzay Teleskobu isimli mikrodalga ışınım algılayıcı uydular sayesinde gökyüzünü tarayarak Büyük Patlama anında ortaya çıkan ancak sonradan kırmızıya kaymış ışınımla birlikte bilinen evrenin tüm bir haritasını çıkarabildik. Bu haritayla birlikte karanlık zannettiğimiz gökyüzünün aslında en azından mikrodalga boyunda ışıl ışıl olduğu kanıtlanmış oldu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olcek-yasasi-ne-kadar-buyuk-olabilir-ki/", "text": "Önemli Not: Bu yazıdaki tüm bilgiler teorik fizikçi Prof. Michio Kaku'ya aittir ve onun İmkansızın Fiziği kitabından alınmıştır. Kozmik Anafor'un veya bilim dünyasının ortak görüşünü yansıtmaz. Eminim çoğunuzun cevabı evet olacaktır. O zaman size kötü bir haberimiz var. Maalesef bunu başaramazdı. Aksine, bir adım atmaya kalkıştığı anda bacakları kırılırdı. Bunun sebebi ise ölçek yasası.. Maymunla örnek vermek gerekirse, bir maymunun boyutlarını 10 kat arttırırsanız, ağırlığı da artan hacmi kadar, yani 10x10x10 = 1000 kat artmak durumundadır. Yani, normal halinden 1.000 kat daha ağır olacaktır. Ancak, bu artış kemiklerinin ve kaslarının kalınlığı ile orantılıdır. Kemiklerinin ve kaslarının kesitleri yalnızca mesafenin karesi kadar, yani 10x10 = 100 kat artar. Başka bir deyişle eğer King Kong 10 kat büyük olsaydı, yalnızca 100 kat güçlü olacak fakat ağırlığı 1.000 kat artacaktı. Dolayısıyla, maymunun büyüklüğünü arttırdığımız zaman ağırlığı gücünden çok daha fazla şekilde artar. Göreli konuşacak olursak, normal bir maymunun ancak onda biri kadar güçlü olurdu. Bacaklarının kırılmasının nedenide işte bu. Daha önce öğretmenlerimizden ya da çevremizden duyduğumuz hayret verici bir söylem vardır: Karıncalar ağırlıklarının onlarca katını kaldırabilir. Buna ek olarak şunu söyleyenler olmuştu: Eğer bir karınca ev büyüklüğünde olsaydı, o evi rahatlıkla kaldırabilirdi. Ancak King Kong örneğinde gördüğümüz gibi, bu varsayım yanlıştır. Eğer karınca bir ev büyüklüğünde olsaydı, onunda bacakları kırılırdı. Bir karıncayı 1.000 kat büyütürseniz normal bir karıncanın binde biri güçte olur, bu nedenle kendi ağırlığıyla çökerdi. Bunun yanı sıra, aynı zamanda nefeste alamazdı; çünkü karıncalar, vücutlarının yanlarındaki deliklerden nefes alır. Bu deliklerin yüzeyi yarıçaplarının karesi kadar büyür, fakat karıncanın hacmi yarıçapın küpü kadar büyür. Dolayısıyla normalin 1.000 katı büyüklükte bir karınca, kasları ve vücut dokuları için gerekenin binde biri kadar oksijen alabilir. Şampiyon artistik patinajcıların ve jimnastikçilerin herkesle aynı oranlara sahip olmalarına karşın ortalamadan çok daha kısa olmalarının nedeni de budur. Kilo hesabıyla yapılan karşılaştırmada onlar daha uzun kişilere kıyasla daha büyük oransal kas gücüne sahiptirler. Ölçek yasası kullanılarak, Dünya üzerindeki hayvanların ve muhtemelen uzaylı yaratıkların şeklini kabaca hesaplayabiliriz. Bir hayvanın yüzey alanı arttıkça, yaydığı ısı da artar. Bu nedenle, hayvanın büyüklüğünü 10 kat arttırmak, ısı kaybını 10x10 = 100 kat arttırmaktır. Fakat vücudun içindeki ısı, onun hacmiyle orantılıdır, yani 10x10x10 = 1.000. Bundan dolayı büyük hayvanlar ısılarını küçük hayvanlara kıyasla daha yavaş kaybederler. Buna bağlı olarak göreceli de olsa, en küçük yüzey alanına sahip olan parmaklarımızın ve kulaklarımızın kış koşullarında ilk olarak donmasının ve ufak tefek insanların iri yarı olanlara kıyasla daha çabuk üşümesinin nedeni budur. Bu kural, kuzey kutup bölgesindeki balinaların neden yuvarlak şekilli olduğunu da açıklamaktadır, çünkü bir küre, birim kütle başına düşebilecek en küçük yüzey alanına sahiptir. Sıcak ortamlarda yaşayan böcekler, bu yüzden birim kütle başına görece daha büyük yüzey alanına sahip sivri bir şekil sahibi olabilirler. Bir çizgi filmde, karıca boyutlarına kadar küçülen bir aile anlatılmaktadır. Bir sağanak yağar ve o mikro dünyada minik yağmur damlalarının su birikintilerine düşüşünü izleriz. Gerçekte bir yağmur damlası bir karıncaya minik bir damla olarak değil, muazzam bir su yığını veya yarım küresi şeklinde görünecektir. Kendi dünyamızda yarım küre şeklindeki bir su yığını kararsızdır ve yerçekimi etkisiyle kendi ağırlığı altında çöker. Fakat mikro dünyada yüzey gerilimi görece büyüktür, dolayısıyla yarım küre şeklindeki bir su yığını tamamen kararlıdır. Aynı şekilde, dış uzayda uzak gezegenlerdeki hayvanların yüzey/hacim oranlarını fizik yasalarını kullanarak kabaca tahmin edebiliriz. Bu yasaları kullanarak, dış uzaydaki uzaylıların bilim kurguda sık sık gösterildiği gibi dev yaratıklar olmayacağını, daha çok bize benzer olacaklarını öne sürebiliriz . Ölçek yasası, mikro dünyanın derinlerine inildikçe fizik yasalarının farklılaştığı anlamına gelmektedir. Kuantum kuramının bize böylesine tuhaf gelmesi, evrenimize ilişkin sağduyuya dayalı basit fikirlerimizle çelişmesi, bu yüzdendir. Dolayısıyla ölçek yasası, bilim kurguda karşılaştığımız evren içindeki evren fikrini yani atomun içerisinde bütün bir evrenin var olabileceği veya evrenimizin çok daha büyük bir evrenin bir atomu olabileceği fikrini saf dışı etmektedir. Bu fikir, Siyah Giyen Adamlar filminde ele alınmaktadır. Filmin son sahnesinde kamera dünyadan uzaklaşmaya başlar; gezegenleri, yıldızları, galaksileri ekrana getirir, ta ki evrenimizin tamamı devasa uzaylılar tarafından oynanan muazzam bir oyunda top haline gelinceye kadar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-bilim-festivali-astrofotograf-atolyesi/", "text": "Türkiye'nin en büyük astronomi platformu Kozmik Anafor ile, Erciyes Üniversitesi UZAYBİMER'in katkılarıyla gerçekleştirilen; yine ülkemizin en büyük iki bilim platformu olan Bilimfili ve Evrim Ağacı'nın destek verdiği, Meade Teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed'in etkinlik organizasyonu, Celestron Teleskopları Türkiye Distribütörü Eyüboğlu'nin sosyal sorumluluk projesine katkı sağladığı Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017 bugüne kadar bir gökbilim şenliğinde yapılmamış etkinlikleriyle öne çıkıyor. Geniş açı astrofotoğrafçılık alanında uzman olan Metin Altundemir, Mustafa Aydın ve Koray Kuloğlu yönetiminde gerçekleştirilecek astrofotoğraf atölyesine, festivale herhangi bir DSLR fotoğraf makinası ve bir tripodu olan tüm katılımcılar ücretsiz olarak iştirak edebilecekler. Gündüzleri, astrofotoğrafi ve fotoğrafçılığın temelleri ile inceliklerinin anlatılacağı sunum ve söyleşilerin ardından, tüm gece boyunca uygulamalı çekim çalışmaları yapılacak. Fotoğraf makinası olmayan katılımcılar da, bilgi edinmek maksadıyla bu sunum ve atölye çalışmalarında yer alabilecekler. Teleskoplu astrofotoğraf ve derin uzay gözlemleri ise, ülkemizin en başarılı astrofotoğrafçıları arasında yer alan Mehmet Ergün, Murat Sana ve Mustafa Aydın tarafından gerçekleştirilecek. Teleskobu olsun veya olmasın tüm katılımcıların ücretsiz yer alabilecekleri bu çalışmalarda, usta astrofotoğrafçılar uygulamalı olarak profesyonel teleskopları ile gözlem ve astrofotoğraf çalışmaları yapacaklar ve bilgilerini katılımcılarla birebir paylaşacaklar. 18 19 20 Ağustos'ta Antalya Olimpos'ta muhteşem bir doğal çevre içinde gerçekleştirilecek olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017, bugüne kadar ülkemizde gerçekleştirilmiş olan en büyük büyük çaplı sivil bilim organizasyonu. Şimdiye kadar Türkiye'de eşine rastlanmayan ama gelişmiş ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz festival havasında bir bilim şenliği yaratma düşüncesi ile yola çıkılan organizasyonda zengin bir içerik; eğlenceli, keyifli ve bir tatil havasında katılımcılara sunulacak. Not: Kapak fotoğrafı, astrofotoğrafçı Metin Altundemir tarafından lazer ile su üzerine yazılan yazı ile birlikte gerçekleştirilen bir çalışmadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-bilim-festivali-etkinlik-takvimi-aciklandi/", "text": "Türkiye'nin en büyük astronomi platformu Kozmik Anafor ile, Erciyes Üniversitesi UZAYBİMER'in katkılarıyla gerçekleştirilen; yine ülkemizin en büyük iki bilim platformu olan Bilimfili ve Evrim Ağacı ile, bilimin eğlenceli yönünü öne çıkaran BNGL'nin destek verdiği, Meade Teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed'in etkinlik organizasyonu, Celestron Teleskopları Türkiye Distribütörü Eyüboğlu'nin sosyal sorumluluk projesine katkı sağladığı Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017'ye kayıtlar sürüyor. 18 19 20 Ağustos'ta Antalya Olimpos'ta muhteşem bir doğal çevre içinde gerçekleştirilecek olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017, bugüne kadar ülkemizde gerçekleştirilmiş olan en büyük büyük çaplı sivil bilim organizasyonu. Şimdiye kadar Türkiye'de eşine rastlanmayan ama gelişmiş ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz festival havasında bir bilim şenliği yaratma düşüncesi ile yola çıkılan organizasyonda zengin bir içerik; eğlenceli, keyifli ve bir tatil havasında katılımcılara sunulacak. 22 Kasım 2017 tarihinde, Kozmik Ana..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-bilim-festivali-kayitlari-acildi/", "text": "Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2018 kayıt duyuruları Mayıs 2018 tarihinde yapılacaktır. Türkiye'nin en büyük astronomi platformu Kozmik Anafor ile, Erciyes Üniversitesi UZAYBİMER'in katkılarıyla gerçekleştirilen; yine ülkemizin en büyük iki bilim platformu olan Bilimfili ve Evrim Ağacı'nın destek verdiği, Meade Teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed'in etkinlik organizasyonu, Celestron Teleskopları Türkiye Distribütörü Eyüboğlu'nin sosyal sorumluluk projesine katkı sağladığı Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017'ye kayıtlar başladı. 18 19 20 Ağustos'ta Antalya Olimpos'ta muhteşem bir doğal çevre içinde gerçekleştirilecek olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017, bugüne kadar ülkemizde gerçekleştirilmiş olan en büyük büyük çaplı sivil bilim organizasyonu. Şimdiye kadar Türkiye'de eşine rastlanmayan ama gelişmiş ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz festival havasında bir bilim şenliği yaratma düşüncesi ile yola çıkılan organizasyonda zengin bir içerik; eğlenceli, keyifli ve bir tatil havasında katılımcılara sunulacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-bilim-festivali-kayitlari-sona-eriyor/", "text": "Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2018 kayıt duyuruları Mayıs 2018 tarihinde yapılacaktır. Ve Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali kapılarını kapatıyor. Az sayıda kalan çadır ve bungalov kontenjanı için artık son kayıt haftasına girildi. Türkiye'nin en büyük astronomi platformu Kozmik Anafor ile, Erciyes Üniversitesi UZAYBİMER'in katkılarıyla gerçekleştirilen; yine ülkemizin en büyük iki bilim platformu olan Bilimfili ve Evrim Ağacı ile, bilimin eğlenceli yönünü öne çıkaran BNGL'nin destek verdiği, Meade Teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed'in etkinlik organizasyonu, Celestron Teleskopları Türkiye Distribütörü Eyüboğlu'nin sosyal sorumluluk projesine katkı sağladığı Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017'ye kayıtları 14 Ağustos itibarıyla kapanacak. Antalya'nın Kumluca ilçesi Olimpos antik kentinin yakınlarında muhteşem doğası ve ışık kirliliğinden uzak, ışıl ışıl gökyüzünün altında, 18-19-20 Ağustos tarihlerinde astronomi, gökyüzü, uzay meraklıları ve astrofotoğraf tutkunlarını Olimpos Eski Yeni Tatil Evi'nde buluşturacak. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017, bugüne kadar ülkemizde gerçekleştirilmiş olan en büyük büyük çaplı sivil bilim organizasyonu. Şimdiye kadar Türkiye'de eşine rastlanmayan ama gelişmiş ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz festival havasında bir bilim şenliği yaratma düşüncesi ile yola çıkılan organizasyonda zengin bir içerik; eğlenceli, keyifli ve bir tatil havasında katılımcılara sunulacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-2017-kapilarini-aciyor/", "text": "Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2018 kayıt duyuruları Mayıs 2018 tarihinde yapılacaktır. Türkiye'nin en büyük astronomi platformu Kozmik Anafor ile, Erciyes Üniversitesi UZAYBİMER'in katkılarıyla gerçekleştirilen; yine ülkemizin en büyük iki bilim platformu olan Bilimfili ve Evrim Ağacı'nın destek verdiği, Meade Teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed'in etkinlik organizasyonu, Celestron Teleskopları Türkiye Distribütörü Eyüboğlu'nin sosyal sorumluluk projesine katkı sağladığı Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017'ye kayıtlar başlıyor. 18 19 20 Ağustos'ta Antalya Olimpos'ta muhteşem bir doğal çevre içinde gerçekleştirilecek olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017, bugüne kadar ülkemizde gerçekleştirilmiş olan en büyük büyük çaplı sivil bilim organizasyonu. Şimdiye kadar Türkiye'de eşine rastlanmayan ama gelişmiş ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz festival havasında bir bilim şenliği yaratma düşüncesi ile yola çıkılan organizasyonda zengin bir içerik; eğlenceli, keyifli ve bir tatil havasında katılımcılara sunulacak. Üstteki fotoğraflar, geçtiğimiz yılki Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2016'ya aittir. Geçtiğimiz 2016 yılında ilki gerçekleştirilen ve kayıt duyurusunun ardından biletleri kısa sürede tükenen festivale ilgi çok yoğun olduğundan; 2017 yılında eğer siz de bu büyük bilimsel etkinliğin içinde olmak istiyorsanız, acele etmenizi tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-2019-etkinlik-takvimi-aciklandi/", "text": "Türkiye'nin en büyük astronomi platformu Kozmik Anafor'un gerçekleştirdiği, yine ülkemizin büyük en bilim platformları olan Bilimfili, Açık Bilim ve Evrim Ağacı'nın desteği, ülkemizin en eğlenceli bilim platformu BNGL'nin, Kuark Bilim Topluluğu, Hypatia Bilim, Feza Gezginleri ve Gelecek Bilimde'nin katkıları; Meade Teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed'in, Celestron Teleskopları Türkiye Distribütörü Eyüboğlu'nun teleskop ve gözlem katkısı sağladığı Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2019'un etkinlik takvimi belli oldu. 13:00 21:00 Çeşitli bilimsel atölyeler, teleskopla Güneş gözlemleri, bilimsel içerikli yarışmalar, müzik dinletileri. Boğaziçi İzci ler Derneği Gündüzleri Düğüm ve Tesis İstasyonu Eğitimi, Geceleri Gece Yürüşüyü Eğitimi. (Prof. Dr. A. Talat Saygaç ve Prof. Dr. M. Emin Özel'in Gökyüzünü Tanıyalım kitabının imza ve söyleşisi de gerçekleştirilecektir. Kitabı http://esatis.tubitak.gov.tr/books/17737 üzerinden temin edebilirsiniz). 21:00 05:00 Teleskoplu gece gökyüzü gözlemleri, DSLR ile uygulamalı astrofotoğraf çekim eğitimleri. 13:00 21:00 Çeşitli bilimsel atölyeler, teleskopla Güneş gözlemleri, bilimsel içerikli yarışmalar, müzik dinletileri. Boğaziçi İzci ler Derneği Gündüzleri Düğüm ve Tesis İstasyonu Eğitimi, Geceleri Gece Yürüşüyü Eğitimi. 21:00 05:00 Teleskoplu gece gökyüzü gözlemleri, DSLR ile uygulamalı astrofotoğraf çekim eğitimleri. Boğaziçi İzci ler Derneği Gündüzleri Düğüm ve Tesis İstasyonu Eğitimi, Geceleri Gece Yürüşüyü Eğitimi. 21:00 05:00 Teleskoplu gece gökyüzü gözlemleri, DSLR ile uygulamalı astrofotoğraf çekim eğitimleri. Detaylar, güncel ve önemli duyurulardan haberdar olmak için festivalin katılımcı grubuna üye olun."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-2020-bilgilendirme-duyurusu/", "text": "Ülkemizde Covid-19 ile mücadele kapsamında yoğun sağlık önlemleri alınıyor. Okullar ve üniversiteler örgün eğitime ara verdiler ve Nisan ayı sonuna kadar bilimsel etkinlikler dahil olmak üzere, tüm toplu etkinlikler ertelenmiş durumda. Bu bağlamda, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında yapılacak olan; aralarında Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'nin de yer aldığı tüm bilimsel toplu etkinliklerinin gerçekleştirip gerçekleştirilmeyeceği şimdilik belirsizliğini koruyor. Festivalimizin 14-17 Ağustos 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilmesi, Covid-19 salgın tehlikesinin ortadan kalkmasına bağlı. Bizler de, sizler gibi Sağlık Bakanlığımızın açıklamalarına göre hareket ediyor, açıklanan koruma önlemlere riayet ediyoruz. Önümüzdeki süreçte Covid-19 salgın tehlikesi ortadan kalkar ve Sağlık Bakanlığı toplu bilimsel etkinliklerin gerçekleştirilmesi yönünde onay verirse, etkinliğimiz planlandığı gibi 14-17 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Eğer ki, Temmuz ayı ortasına kadar salgın tehlikesi sona ermez, koruma önlemlerinin uygulanma zarureti devam ederse, tüm gökyüzü ve bilim etkinlikleri gibi Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali de 2021 yılına ertelenecektir. Bu süreçte, salgın riskinden korunmak için yetkili uzman hekimlerin ve Sağlık Bakanlığı'nın uyarılarını dikkate almanızı, kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını tehlikeye atacak davranışlardan kaçınmanızı öneriyoruz. Lütfen zaruri durumlar haricinde evinizden ayrılmayın, kalabalık ortamlarda maskesiz bulunmayın, kişisel hijyene önem verin ve yetkililerin talimatlarına uyun. 13 Kasım 2018 Salı günü, Kilis'te ç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-2021-kayitlari-basladi/", "text": "Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali, 1 yıllık pandemi sürecinin ardından nihayet gökyüzü tutkunu katılımcılarıyla birlikte, yıldızlarla dolu göğün altında buluşuyor! Türkiye'nin en büyük astronomi platformu Kozmik Anafor'un düzenlediği ve ülkemizin çok değerli bilim platformlarının destek verdiği Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2021'e kayıtlar başladı. Kayıtlar şu adres üzerinden yapılabiliyor: http://ogbf.kozmikanafor.com. Ayrıca bu adreste etkinlikle ilgili tüm detaylara ulaşabilirsiniz. 13-14-15 Ağustos'ta Antalya Olimpos'ta muhteşem bir doğal çevre içinde gerçekleştirilecek olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2021, bugüne kadar ülkemizde gerçekleştirilmiş olan en büyük büyük çaplı sivil bilim organizasyonu. Şimdiye kadar Türkiye'de eşine rastlanmayan ama gelişmiş ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz festival havasında bir bilim şenliği yaratma düşüncesi ile yola çıkılan organizasyonda zengin bir astronomi içeriği; eğlenceli, keyifli ve bir tatil havasında katılımcılara sunulacak. Katılımcılar, gün boyu alanında uzman hocalarımızın sunum ve söyleşileriyle bilgilenecek, gece ise profesyonel teleskoplarla yıldızlarla dolu gece göğünün altında gezegenleri, galaksileri, nebulaları gözlemleyecekler, astrofotoğraf eğitimi alacaklar gökyüzünü fotoğraflayacaklar. Son iki yıldır, resmi olarak davet ... 10 Nisan 2017 tarihinde, Antalya ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-2022-kayitlari-acildi/", "text": "7 yıldır Kozmik Anafor Astronomi Platformu öncülüğünde düzenlenen ve ülkemizin çok değerli bilim platformlarının destek verdiği Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2022'ye kayıtlar başladı. Kayıtlar şu adres üzerinden yapılabiliyor: http://ogbf.kozmikanafor.com. Ayrıca bu adreste, gerçekleştirilecek olan etkinlikle ilgili tüm detaylara ulaşabilirsiniz. Bilimfili, Açık Bilim ve Gelecek Bilimde'nin desteği, ülkemizin en eğlenceli bilim platformu BNGL'nin, Kuark Bilim Topluluğu, Hypatia Bilim, Uzay Çağında Yolculuk, Tek Çare Uzay, Gerçek Bilim, DijitalX, Astrapera, Kayıp Rıhtım ve Yalansavar'ın katkıları; Meade/Bresser Teleskopları Türkiye Distribütörü Astromed'in, Celestron Teleskopları Türkiye Distribütörü Eyüboğlu'nun teleskop ve gözlem katkısı ile gerçekleştiriliyor. 29-30-31 Temmuz'da Antalya Olimpos'ta muhteşem bir doğal çevre içinde gerçekleştirilecek olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2022, bugüne kadar ülkemizde gerçekleştirilmiş olan en büyük büyük çaplı sivil bilim organizasyonu. Şimdiye kadar Türkiye'de eşine rastlanmayan ama gelişmiş ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz festival havasında bir bilim şenliği yaratma düşüncesi ile yola çıkılan organizasyonda zengin bir astronomi içeriği; eğlenceli, keyifli ve bir tatil havasında katılımcılara sunulacak. Katılımcılar, gün boyu alanında uzman hocalarımızın sunum ve söyleşileriyle bilgilenecek, gece ise profesyonel teleskoplarla yıldızlarla dolu gece göğünün altında gezegenleri, galaksileri, nebulaları gözlemleyecekler, astrofotoğraf eğitimi alacaklar gökyüzünü fotoğraflayacaklar. M33 (NGC 598) Yerel Gökada grubunun... Hayır, olamazdı. Evet, en baştan bu..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/olumsuz-yildiz-vb10/", "text": "Bizden yaklaşık 19 ışık yılı uzaklıktaki Van Biesbroeck yıldızı (VB10), keşfedebildiğimiz en küçük yıldızlardan biri. Aslında kütlesi, bir yıldızın sahip olabileceği en küçük kütleye çok yakın bir kırmızı cüce. Yıldız olabilmek için o kadar küçük bir kütleye sahip ki, kütlesi azıcık daha az olsaydı, yüksek ihtimalle hiçbir zaman parlayamayacak, bir kahverengi cüce olarak doğup, birkaç milyon yıl içinde karanlığa gömülecekti. VB 10'un kütlesi Güneş'in kütlesinin 0.075'i (yüzde 7,5'i) kadar. Buna karşın çapı Güneş'in çapının onda biri; yaklaşık 140 bin kilometre. Yüzey sıcaklığı ise yaklaşık 2.500 santigrat derece. Karşılaştırma yapmak için; Güneş'in yüzey sıcaklığının 5.600 derece civarında olduğunu hatırlatalım. Aslında VB10, düşük yüzey sıcaklığına rağmen çoğu genç kırmızı cüce gibi bir parıltılı yıldızdır. Zaman zaman yüzeyinde, sıcaklığı 100 bin santigrat dereceyi bulan güçlü patlamalar gerçekleşir ve bu da yıldızın parlaklığını geçici olarak artırır. Bu kadar küçük bir yıldız olmasına rağmen, çevresinde kendisinin onda biri kütleye sahip bir gaz devi gezegen (VB 10b) dolaşıyor. Bu da, gezegeninin bizim dev gezegenimiz Jüpiter'den altı kat büyük kütleli olduğu anlamına geliyor. Gezegenin çapı da, yıldızıyla hemen hemen aynı. Küçük bir yıldız için oldukça büyük bir gezegen. Güneş bile böylesine büyük bir gezegene sahip olamamış. Yıldızı ile gezegenin büyüklüklerini kıyasladığımızda, VB10 sistemi yıldızına göre en büyük gezegeni barındıran sistem haline geliyor. Bu, aklıma Dünya-Ay sistemini getiriyor; çünkü Ay da güneş sistemi içinde gezegenine göre en büyük kütleye sahip uydu konumunda. Dev gezegen, yıldızına yaklaşık 60 milyon kilometre uzaklıkta dönüyor. Maalesef, VB10 yıldızının ışıma gücü bu uzaklıkta bildiğimiz türde bir yaşama izin veremeyecek kadar az. O nedenle gaz devi gezegenin çevresinde dönen olası uydular ihtimalle buz tutmuş durumda ve bildiğimiz anlamda Dünya üzerindekine benzer karasal yaşam oluşması mümkün görülmüyor. Olabilecek en düşük yıldız kütlesine sahip bir kırmızı cüce olan vb 10'un ise yaklaşık 10 trilyon yıllık bir ömrü olduğu tahmin ediliyor. Canım, hatalı hesap yapmış olalım, 9 trilyon yıl yaşasın. Pek bir şey değişmiyor: Şu anda yaklaşık 1 milyar yaşında olduğunu hesapladığımız bu yıldız neredeyse ölümsüz. Yani bu delikanlı, günümüzden bir trilyon, yani Güneş yok olduktan bir trilyon yıl sonra bile bugün görüldüğü gibi olacak. Üç trilyon yıl sonra da, beş trilyon yıl sonra da... Sanki trilyon yıllar hiç geçmemiş gibi bugünkü kadar genç, bugünkü kadar sağlıklı parlamayı sürdürecek. VB 10'un çevresindeki dev gezegen, önünde sonunda açısal momentumunu yitirerek yıldızının üzerine düşecek. eh, o kadar trilyon yıl içerisinde kaybediversin momentumunu artık bir zahmet. İşte bu olduğunda, kendisinin onda biri kütlesindeki bu gezegen yıldızına yeni ve taze yakıt olarak eklenecek. Ve böylece 10 trilyon yıl yaşadığı yetmezmiş gibi, bir 100 milyar yıl daha parlamasına yetecek kütleyi kazanmış olacak. Not: Bu yazıyı oluştururken www.planetquest.jpl.nasa.gov sitesinde, Astronom Joshua Rodriguez'in makalesinden faydalandım. Pek bir meşhur olan, ışık kirliliği..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/omega-centauri-kuresel-yildiz-kumesi/", "text": "Omega Erboğa Küresel Yıldız Kümesi, gökadamız Samanyolu'nun bilinen en büyük ve en parlak küresel kümelerinden biridir. NGC 5139 olarak da numaralandırılan ve bizden yaklaşık 15.800 ışık yılı uzakta, Erboğa takımyıldızı yönünde yer alan bu yaşlı küresel yıldız kümesi, bünyesinde 10 milyona yakın yıldızı barındırıyor. Bu 10 milyon yıldız, kümenin yaklaşık 90 ışık yılına yakın çapının içinde sıkışık biçimde bir arada bulunuyor. Çıplak gözle bakıldığında ancak sönük bir yıldız gibi görülebilen bu küresel kümeyi Batlamyus ilk defa gördüğünde normal bir sönük yıldız şeklinde niteleyerek kataloglamıştır. Bir yıldız değil, küresel yıldız kümesi olduğunu ise ilk kez 1826 yılında James Dunlop isimli bir iskoç bilim insanı farketmiştir. Kendisine Omega Erboğa denmesinin sebebi, gök biliminde kullanıldığı üzere Takım Yıldızları oluşturan yıldızların parlaklık derecelerine göre Yunan Alfabesini oluşturan harflere göre sıralanması ile ilgilidir. En parlak Yıldız olan Alfa'dan Başlamak üzere Beta, Gama şeklinde devam eden bu sıralama alfabenin yirmi dördüncü harfi olan Omega da son bulur ve Omega Erboğa Küresel Yıldız Kümesi bu sıralamada kendisine ancak son sırada yer bulabilmiştir. Küresel yıldız kümeleri, genellikle galaksilerin halo adı verilen üst bölgelerinde yer alıyorlar. Galaksimiz Samanyolu'nun halo bölgesinde hepsi Omega Erboğa kadar görkemli olmasa da, onlarca küresel küme bulunuyor. Bu kümelerin neden böylesi bir yapıya sahip oldukları, niçin böylesine yoğun yıldız popülasyonunun bir küre biçiminde bir arada yoğunlaştığına yönelik yapılan araştırmalara göre; küresel kümelerin galaksilerin yuttukları cüce gökadaların çekirdekleri olduğu düşünülüyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar, çok yoğun bir küme olan Omega Centauri'nin merkezinde büyük kütleli bir karadeliğin olabileceği yolunda ipuçları yakalamış durumda. Ancak bu durumun kesinlik kazanması için biraz daha araştırma yapmak gerekiyor. Küresel kümeler yıldızların çok yoğun biçimde bir arada bulunduğu ortamlardır ve Omega Centauri bu alanda liderliği kimseye kaptırmaz. Öyle ki, sadece 1 ışık yılı çapında bir alanın içinde onlarca yıldız yer alabilir. Ne kadar yoğun olduğunu anlamanız için şunu diyelim; bizim yıldızımız Güneş'in 1 ışık yılı çapında çevresi içinde hiç yıldız yoktur. Hatta 2 ışık yılı, 3 ışık yılı, 4 ışık yılı çevresinde de yıldız bulunmaz. Bize en yakın yıldız 4.2 ışık yılı uzaklıktaki Proxima Centauri'dir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/onemli-mars-ziyaretlerimiz-1/", "text": "Dünya'dan teleskoplarla Mars'a bakmakla yetinmeyen insanoğlu, onu daha yakından incelemek istedi. Bu istek sonucunda NASA, Mars'a bir dizi uzay aracı göndermek için Mariner Programını başlatırken, SSCB ise Mars Probe Projesini başlatacaktı. Her iki proje uğrunda da kimi uzay araçları parçalanacak, arızalanacak, uzayın derinliklerinde bir başına kalacak; kimileriyse ilkleri gerçekleştirecekti. Mars'ın keşfi için SSCB ve ABD'nin oluşturduğu proje sürelerinin oldukça yakın olması dikkat çekicidir. Mars Probe Projesi : 1960 1973. Mariner Programı : 1962 1973. Ancak Sovyetler'in Mars Probe Projesi'nde, ABD'nin Mariner Programı'na kıyasla daha müsrif hareket edilmiş. Üstelik Mariner Programı, Mars Probe Projesi'nden iki yıl daha kısa ve daha az araçla sürdürülmesine rağmen, daha yüksek başarı oranına sahip olmuş. Yine de, her iki proje de Mars'ın keşfi adına çok önemli bilgiler toplamışlar ve gelecekte planlanacak keşif programlarına öncülük etmişler. SSCB'nin Mars'a gönderdiği ilk araçlar hakkında bilgi almak için şu yazımıza göz atabilirsiniz. Öncelikle belirtmek gerekir ki, aslında NASA'nın Mariner Programı yalnızca Mars odaklı bir proje değildi. Mars'la birlikte aynı zamanda Merkür ve Venüs üzerinde de incelemelerin yapılması amaçlanmıştı. Ancak zamanla bu araçların Jüpiter ve Satürn hakkında da araştırma yapmaları gerektiği düşünülünce Mariner Programı'ndan iki araç, Voyager 1 ve Voyager 2 olarak isimlendirilerek Voyager Programı kapsamında Mariner Programı'ndan tamamen ayrıştırıldılar. Mariner Programı kapsamında Mars üzerinde araştırma yapılması için toplamda altı araç planlanmıştı. Bu altı araçtan dördü başarılı oldu. Zaten, Mariner Programı kapsamında gönderilen on araçtan toplamda yedisi başarılı olabilmişti. Mars'a ulaşması için gönderilen ilk uzay aracı Mariner 3, 5 Kasım 1964'te fırlatıldı ancak 260 kg ağırlığındaki bu araç, daha sonra arızalanarak görevini yerine getiremedi. Mariner 3'ten tam 23 gün sonra, 28 Kasım 1964'te gönderilen Mariner 4 ise ilk başarılı Mars yakın uçuşunu gerçekleştiren uzay aracı olma unvanını elde etti. Mariner 4, 14 Kasım 1965'te Mars'ın 9.846 km yakınından geçerek Dünya'ya çok önemli bilgiler ve fotoğraflar gönderdi. Bu bilgiler bizlere Mars'ın atmosferi, yüzey basıncı, gezegenin ana elementleri gibi konularda yardımcı oldu. Ayrıca Mariner 4, Mars'ta geniş bir bitki örtüsünün bulunduğu yönündeki temelsiz iddialarla birlikte, Mars Kanalları hipotezini de çürütmüştü. Bununla beraber, daha önceleri teleskoplarla gözlenebilen Mars'ın kutup takkelerinin hangi elementlerden oluştuğu sorusu da cevaplanmış oldu. Önceden tahmin edildiği üzere bu takkeler gerçekten de buzdan oluşmaktaydı ancak bu, bildiğimiz buz değildi; çünkü içerisinde bolca karbondioksit barınmaktaydı. 411'er kilo ağırlığındaki iki uzay aracı, Mars'ın ekvator ve güney yarımküre bölgelerinin üzerinde uçuş yapmak amacıyla gönderildiler. Mariner 6, 24 Şubat 1969'da fırlatılırken, Mariner 7, ondan yaklaşık bir ay sonra, 27 Mart'ta Cape Kennedy Fırlatma Üssü'nden gönderildi. Her iki araç da başarılı uçuşlar gerçekleştirip, kameralar ve kızılötesi-morötesi spektrometreler sayesinde Dünya'ya önemli bilgiler gönderdiler. Bugün, her ikisi de terk edilmiş biçimde yörüngelerinde dönmeye devam ediyorlar. 9 ve 14 Mayıs gibi çok yakın aralıklarla fırlatılan bu iki araç, Mars yüzeyinin ortaklaşa haritasını çıkarmak amacıyla gönderilmişlerdi. Ancak beklenmedik bir şekilde 9 Mayıs'ta fırlatılan, neredeyse bir ton ağırlığındaki Mariner 8 arızalandı ve fırlatmadan kısa bir süre sonra Atlantik Okyanusu'nu boyladı. Ardından gönderilen Mariner 9 ise sorunsuz bir şekilde, 1971'in Kasım'ında Mars yörüngesine girerek onun ilk yapay uydusu olmayı başardı. Üzerinde bulunan teknolojik teçhizatla birlikte bilim insanlarına Mars hakkında yeni pek çok şey öğretti. Bilim insanları ondan yeteri kadar veri aldıktan sonra Mariner 9 görevi durduruldu ve 2022 yılında Mars atmosferinde yanması ya da yüzeye düşüp parçalarına ayrılması beklentisiyle yalnız bırakıldı. Mariner 9, 1971 yılında Mariner Programı kapsamında başarılı olan son uzay aracı olurken son derece müsrif davranmasına rağmen SSCB Mars Probe Projesi bu yıla kadar hatırı sayılır başarılara imza atamamıştı. Ancak nihayet, 1971'de SSCB'nin başarılı olan nadir araçlarından Mars-2 ve Mars-3, Mars atmosferine girmeyi başardılar. Ancak Mars-2, yüzeye inmek üzere atmosfere girerken komut temelli bir hata yüzünden atmosferde yanarak parçalarına ayrıldı. Yoldaşı Mars-3 ise 2 Aralık 1971 günü insanoğlunun Mars yüzeyine ilk başarılı iniş yapan uzay aracı olma unvanını elde etti. Yine de inişten yalnızca 20 saniye sonra arızalandığı için Dünya'ya işe yarar veriler aktaramadı. Mariner Programı'nın sonlandırılmasından sonra NASA, Mars hakkında daha fazla bilgi elde etmek amacıyla en yüksek bütçeli Mars Programı'nı oluşturdu. Viking Programı, toplamda bir milyar Amerikan Doları'na mal olacaktı. 20 Haziran 1976'da Mars topraklarına ayak basan ilk Amerikan uzay aracı olma unvanını elde eden Viking 1, 20 Ağustos 1975'de fırlatılmıştı. 823 kg ağırlığındaki araç, Mars toprağı üzerinde deneyler yapabilmesi için de geliştirilmişti. Bu sayede Viking 1, Mars toprağının yapısını kendi kendine yaptığı deneyler sonrasında Dünya'ya aktardı. Viking 1, Mars toprağında yüzde bir oranında su bulunduğunu söylüyordu. Görünüşe göre, kutup takkelerinde bulunan buz dışında Mars toprağında yakın zamanda su bulunmuyordu. Viking Programı'nın hedeflerinden biri de Mars'ta yaşamı araştırmaktı ancak bulunan yüzde birlik su oranı yakın zamanda veya o zamanda Mars'ta yaşam olduğunu kanıtlamak için yeterli değildi. Viking 1 yüzeyde toprağı eşeleyedursun, Mars semalarında turlayan Viking 2, Dünya'ya Mars'taki su hakkında önemli bilgiler gönderecekti. Mars yüzeyinin ayrıntılı fotoğraflarını çeken Viking 2, Mars'ta su olup olmadığı sorusu hakkında devrim niteliğinde keşifler yaptı. Alınan fotoğraflar Mars'ta büyük nehirler tarafından oluşturulmuş geniş oyuklar, derin vadiler ve uçsuz bucaksız su yataklarını işaret ediyordu. Fotoğraflar apaçık bir şekilde bir zamanlar Mars'ın suyla dolu olduğunu gösteriyordu. Mars'ta bir zamanlar yağmurlar yağıyor ve su taşkınları yaşanıyordu. Su tarafından oluşturulan bu oyukların keşfiyle, daha önceleri Mars Kanalları tartışması dahilinde, Schiaparelli ve Lowell gibi bilim insanları gerçekten onları görmüş olabilir miydi sorusu gündeme geldi. Ancak o zamanın teknolojisiyle Mars oyuklarını görmeleri mümkün değildi. Zaten Schiaparelli ve Lowell gibi bilim insanlarının kanallar çizimi gerçek Mars oyuklarıyla benzerlik göstermemektedir. Vikingler, Mars'ta geçirdikleri ortalama beş yıl boyunca (Viking 1 2.307, Viking 2 1.050 Dünya günü) Dünya'daki bilim insanlarına gezegenin havası, toprağı ve 'suyu' hakkında çok önemli bilgiler ilettiler. Bununla birlikte Viking 1 ve 2, ilk defa Dünya'ya Mars'ın renkli fotoğraflarını göndermişlerdi. Elbette Viking Programı'nın sonlandırılması Mars hakkında yeteri kadar bilgi edindiğimiz anlamına gelmiyordu. Daha cevaplanması gereken çok soru vardı. Ek bilgi: Viking 1 ve Viking 2 uzay araçlarının her biri karada ve havada olmak üzere ikişer parçadan oluşmaktadır. Ancak Viking 1 ve Viking 2, görevleri bakımından yine de birbirlerinden farklıdırlar. Viking Programı'ndan sonra Mars'a Rusya, ABD, Japonya gibi ülkelerden pek çok araç daha gönderildi. Ancak bunların hepsine yer vermek yazımızı gereksiz bilgilerle doldurup sıkıcılaştıracağından yalnızca Mars'ın keşfinde kilometre taşları olan Mariner, Mars Probe ve Viking Programları'ndan bahsettik. Bugün devam etmekte olan ve gelecekte yapılması planlanan diğer Mars görevleri mevzusu oldukça geniş bir konu olduğundan, buna gelecek yazılarımızda değineceğiz. Not: Yazımızın başında yer alan görsel, Viking 1 aracının bir sanatçının gözünden Mars'a inişini canlandırıyor. - http://space.jpl.nasa.gov/msl/Programs/mariner.html - http://science.nasa.gov/missions/mariner-missions/ - https://en.wikipedia.org/wiki/Exploration_of_Mars - https://en.wikipedia.org/wiki/Mariner_program - http://www.jpl.nasa.gov/news/fact_sheets/mariner.pdf - http://astro.if.ufrgs.br/solar/sovmars.htm - https://en.wikipedia.org/wiki/Mars_program Haber sitelerinde (ve bilim sitesi ... Uzun zaman önce çok, çok uzak bir s... En küçük yıldız konusuna girmeden ö..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/onemli-mars-ziyaretlerimiz-2/", "text": "2000'li yıllara değin Mars'ın keşfi için her ne kadar ABD'nin yanı sıra Rusya ve Japonya emek vermiş olsa da, bu konuda ABD'nin başarı oranıyla üstünlüğü her zaman kendini belli etti. 2000'li yıllara gelindiğinde artık Mars'ın haritalarını önceki yıllara kıyasla çok daha kaliteli çıkarmayı başarabilmiştik. Örneğin 1996'da fırlatılan Mars Global Surveyor uzay aracı 2001 yılında Mars yüzeyinin haritasını ayrıntılı bir şekilde çıkardı. Ne var ki, 2006 yılında görevlerine devam etmekteyken arızalandı ve Dünya ile irtibatını kesti. Mars Global Surveyor aracının Mars haritasını çıkardığı yıl olan 2001'de adını ünlü bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke'ın 2001: A Space Odyssey (2001: Bir Uzay Macerası) kitabından alan 2001 Mars Odyssey uzay aracı 7 Nisan 2001'de Cape Canaveral üssünden uzaya gönderildi. 2001 Mars Odyssey aracı Mars'ın jeolojisi, iklimi, içerdiği mineralleri ve Mars buzlarını araştırmak için gönderildi. Bugün halen çalışır vaziyette olan araç, yıllarca Dünya'ya önemli bilgiler gönderdikten sonra 15 Aralık 2010'da Mars'ta en uzun süre kalıp bilgi gönderen uzay aracı olması ile toplam dokuz yıl hizmet veren Mars Global Surveyor uzay aracının rekorunu kırdı. 2001 Odyssey bugün hala Mars yörüngesinde çalışır halde dönmeye devam ediyor. Yıl 2003 olduğunda bu defa ESA Mars'a Mars Express adı altında bir yörünge ve bir kara aracı olmak üzere iki adet uzay aracı gönderecekti. Bunlar Avrupa'nın Mars'a göndereceği ilk araçlar olacaktı. 2 Haziran 2003'te fırlatılan Mars Express başarılı olurken, 25 Aralık 2003'te iniş sırasında başarısız olan Beagle 2 ile o gün iletişim kesildi ve Mars topraklarında bir başına bırakıldı. Mars Express ise Mars yörüngesinde hala çalışır halde ve hala Dünya'ya Mars'ın iklimi ve jeolojisi başta olmak üzere pek çok bilgiyi aktarmaya devam ediyor. NASA tarafından planlanmış, Mars Exploration Rover Mission olarak da bilinen Mars Keşif Projesi, 2003 yılında Mars'ın yüzey ve jeolojisini incelemek adına başlatıldı. Program, ünlü Mars keşif robotları Spirit ve Opportunity tarafından yürütüldü. Yürüyen laboratuvarlar olarak da adlandırabileceğimiz bu iki gezginin Mars'taki amacı, Mars toprağını inceleyerek gezegenin geçmişteki su aktivitesi hakkında bilgi toplamaktı. Spirit 10 Haziran 2003'te, Opportunity ise 7 Temmuz 2003'te Mars'a olan yolculuklarına başladılar. Spirit 4 Ocak 2004'te Mars'a iniş yaparken, ikizi Opportunity ondan 21 gün sonra, 25 Ocak'ta inişini gerçekleştirdi. Mars topraklarında gezerek gezegenin farklı noktalarını incelemeleri için görevlendirilen araçlar, zaman zaman kazalar yaşamıyor değillerdi. Örneğin 1 Mayıs 2009 tarihinde Mars toprağında sıkışıp hareket edemeyen bahtsız Spirit ölene dek araştırmalarını mahsur kaldığı yerden devam ettirmeye çalışacaktı. 2010'da Spirit ile iletişimin kesilmesi üzerine kurtarma çalışmaları başladı. 24 Mayıs 2011'e kadar sürdürülen bu çaba NASA'nın Spirit görevinin sonlandığını açıklamasıyla son buldu. İkizi Spirit'in ölümünden sonra Opportunity, Mars dağları, kraterleri ve vadilerinde gezip Dünya'ya önemli bilgiler göndermeye devam etti. Opportunity üzerinde bulunan panorama kamerası, deneyler yapabildiği minik laboratuvarı ve diğer pek çok yüksek teknolojili ekipmanı sayesinde insanoğlunun Mars hakkında bildiklerini ikiye katladı. Ayrıca Opportunity'nin sahip olduğu altı adet tekerleği onun Mars yüzeyinde sürekli olarak yer değiştirmesini sağlıyordu. Her bir tekeri Güneş enerjisiyle çalışan motorlara sahipti ve saniyede maksimum beş santimetre kadar ilerleyebiliyordu. Aslında Opportunity'nin bu hızı, onun uzak bir gezegen üzerinde en fazla yol kat etme rekorunu kırmasını sağlamıştı. Opportunity, önce 2013 yılında kat ettiği 35 km'lik mesafe ile 1972 yılında Apollo 17 astronotları Eugene Cernan ve Harrison Smith'in Ay aracı ile kat ettikleri mesafeyi geçti. Daha sonra ise Sovyet Rusya'nın Ay'a inen uzay aracı Lunokhod 2'nin 37 km'lik rekorunu kırdı. Opportunity şu anda 40 km'lik mesafeyi aşmış durumda ve hala Mars'tan bilgiler göndermeye devam ediyor. 720 milyon dolarlık bütçeyle NASA JPL gözetiminde yaratılan uzay aracı 12 Ağustos 2005'te fırlatıldı ve 10 Mart 2006'da Mars yörüngesine girdi. MRO'nun Mars yörüngesine girmesiyle tarihte ilk kez Mars'ta aynı anda bulunan en fazla araç sayısına ulaşılmış oldu. Öyle ki; o anda MRO'nun yanı sıra Mars'ta Spirit, Opportunity, 2001 Mars Odyssey, Mars Express ve Mars Global Surveyor'da bulunuyordu. MRO üzerinde üç tip kamera, iki tip spektrometre ve bir tane de radar bulunduruyordu. Tüm bunlarla Mars'ın jeolojisi, içerdiği mineraller ve Mars buzları başta olmak üzere pek çok konu hakkında önemli araştırmalar yaptı. MRO'nun en önemli bulgularından biri Mars'ta aktif halde bulunan sıvı karbondioksitin gözlemlerini yapması ve geçmişte Mars'ta bulunan suyla ilgili çalışmaları oldu. 3 Mart 2010'da MRO, Dünya'ya toplamda 100 TB'nin üzerinde veri göndererek, bugüne kadar Dünya'ya en fazla veri gönderen uzay aracı olma unvanına sahip oldu. Mars'ın doğru yerde ve zamanda çekilmiş tek bir fotoğrafının dahi ne kadar önemli olabileceğini düşünürsek 100 TB (100.000 GB) verinin ne demek olduğunu düşünmeyi size bırakalım. MRO'nun yörüngesi 29 Temmuz 2015'te güncel bir Mars görevine yardımcı olmak amacıyla değiştirildi ve şu anda çalışır halde, gelecek Mars görevleri için hazır durumda. Mars'ta deneyler yaparak Mars'ın mikrobiyolojik yaşamı ve suyun geçmişini araştırmak amacıyla 4 Ağustos 2007'de fırlatılan Phoenix, 25 Mayıs 2008'te Mars toprağına indi. Bu ayrıca Mars'ın kutup bölgesine ilk başarılı iniş yapan uzay aracı olması anlamına geliyordu. Phoenix görevi, Arizona Üniversitesi tarafınca yönetilmekteydi ki bu, bir devlet üniversitesince yürütülen ilk uzay göreviydi. Ancak elbette yine de bu görev, NASA JPL tarafından desteklenmekteydi. Ayrıca Kanada Uzay Ajansı, Texas Üniversitesi ve Max Planck Enstitüsü'nün de görevde katkıları vardı. Aracın üzerindeki her bir parça, farklı ülkeler ve kurumlar tarafından yapılmıştı. Arkasında beşten fazla ülkenin ve uzay ajansının desteği olduğundan Phoenix, üzerinde meteoroloji istasyonundan farklı türlerde mikroskoplara ve kameralara kadar pek çok önemli ekipmanla donatılmıştı. Örneğin 350 kg ağırlığındaki Phoenix, üzerinde deneyler yapabilmesi adına tam teşekküllü bir laboratuvar bulunduruyordu ve robot kolu ile Mars toprağını kazabilme yetisine dahi sahipti. Phoenix ile alınmak istenen asıl bilgi Mars'ta suyun varlığı olduğundan, kuzey kutup bölgesine inişini gerçekleştirmişti. 2002 senesinde 2001 Mars Odyssey uzay aracı tarafından da Mars'ta suyun olduğu konusundaki varsayım Phoenix tarafından 31 Temmuz 2008'de doğrulanmış oldu. Ayrıca Phoenix, suyun Mars'ta güncel olarak düşük atmosfer basıncından dolayı sıvı halde bulunmasının mümkün olmadığını da doğruladı. 28 Ekim 2008'te Phoenix, kutup bölgesinde bulunduğundan çalışabilmesi için Güneş'ten panelleri için yeterince enerji alamayınca derin bir uykuya yattı. Her ne kadar uyandırılması için çok çaba harcanmış olsa da, 24 Mayıs 2010'da görevin tamamen sonlandırıldığı açıklandı. Günümüze yaklaştıkça planlanan Mars görevlerinin barındırdığı yeni Mars araçlarının teknolojileri de gittikçe kusursuzlaşıyor buna bağlı olarak araçların yetenekleri git gide artıyordu. Nitekim bu yazıyı yazarken bizler, her yeni Mars keşfinde rol oynayan uzay aracının özetini yapmakta bile zorlanıyoruz. Öyle ki, örneğin yalnızca Curiosity Uzay Aracı'nı anlatmak için sayfalarca yazabiliriz. Öyle bir Mars kaşif robotu düşünün ki; yalnızca bir otomobil büyüklüğündeyken üzerinde 10'un üzerinde teknolojik takip ekipmanı bulunsun, Mars topraklarında özgürce gezebilsin, ilgisini çektiği bölgeleri otomatik olarak tespit ettiğinde robotik koluyla analiz edebilsin... Curiosity bütün bu özellikleriyle ismini fazlasıyla hak ediyor. 900 kg ağırlığındaki Curiosity, 26 Kasım 2011'de Cape Canaveral Uzay Üssü'nden fırlatıldı ve 6 Ağustos 2012'de Mars'ın Gale Krateri'ndeki Aeolis Palus bölgesine başarılı bir iniş gerçekleştirdi. Curiosity, inişini yaptığı andan itibaren Mars'ın biyolojik, jeolojik ve jeokimyasal özellikleri hakkında araştırmaya başladı. Ayrıca Curiosity, Mars'ın gelecekte insanların yerleşimi için uygun olup olmadığı gibi yenilikçi görevlere de sahipti. Curiosity'nin Mars'ın bir zamanlar mikrobiyolojik yaşamın oluşması için uygun şartlara sahip olduğu bulgusunun önemli keşiflerinden biri olduğunu da belirtmek gerek. 2020'de fırlatılması planlanan Mars 2020 uzay aracı için zemin hazırlamakta olan Curiosity bugüne kadar Dünya'ya Mars hakkında çok fazla veri gönderdi ve hala göndermeye, Mars'ı keşfetmeye devam ediyor. Burada tanıtacağımız uzay aracı biraz daha farklı... Aslında farklı olan uzay aracı değil, uzay aracının hangi ülke tarafından gönderildiği. Önemli Mars Ziyaretlerimiz serisinde Mars'a olan ziyaretlerde en çok Rusya ile birlikte ABD'nin ismini duyduk. Ancak bugün Dünya yörüngesinde bulunan birkaç uydusunu bile neredeyse sahiplenemeyen ülkemizde, ineğe taptıkları gerekçesiyle dalga geçilen Hindistan'ın Mars yörüngesinde bir uydusu vardır ve 2014'ten bu yana Mars yörüngesinden Dünya'ya veriler göndermektedir! 5 Kasım 2013'te Hindistan Satish Dhawan Uzay Merkezi'nden fırlatılan MOM, 24 Kasım 2014'te Mars yörüngesine girdi. Hindistan Uzay Araştırma Merkezi ile Hindistan, Mars'a araç gönderme girişiminde bulunan ve başarılı olan ilk Asya ülkesi oldu. Ayrıca Hindistan, 74 milyon Amerikan Dolarına mal olan bu Mars göreviyle bugüne kadarki en ucuz gezegenler arası uzay görevini gerçekleştirmiş oldu. MOM yerine Hindistan dilinde Mars aracı anlamına gelen Mangalyaan olarak da telaffuz edilen araç bugün çalışır halde Mars yörüngesinde dönmeye devam ediyor. Bu konuda pek ümitli olmasak da, darısı bizim başımıza diyelim... Araç tarafından gönderilen fotoğrafları görmek için bu linki kullanabilirsiniz. Mangalyaan'dan sonra ise NASA tarafından Mars atmosferi hakkında araştırma yapmak amacıyla 18 Kasım 2013'te gönderilen Mars Atmosphere and Volatile Evolution Mission , 22 Eylül 2014'te Mars yörüngesine girdi. 5 Kasım 2015'te ise MAVEN, bilim insanlarına Mars atmosferinin kaybolmasında Güneş rüzgarlarının etkisinin olduğu bilgisini sağladı. MAVEN, bugün Mars yörüngesinde Mars atmosferi hakkındaki araştırmalarına devam ediyor. 1950'lerden bugüne insanoğlunun Mars'a olan yolculuğunda ilklerin yaşandığı en önemli Mars misyonlarını ve araçlarını anlattık. Daha çok ABD tarafından yürütülen Mars yolculukları sayesinde Mars'ın iklimi, atmosferi, jeolojisi, mikrobiyolojisi, suyu, gezegenin geçmişi gibi hayati konularda önemli bilgiler elde ettik. Tüm bu bilgiler bizim Mars'la ilgili temel sorularımızı yanıtlamış olsa da, henüz Mars'la işimiz bitmiş değil. Elde ettiğimiz tüm bu bilgiler, bugün hayal gibi görünen, insanoğlunun Mars'a yerleşme planları hakkında önemli katkılar sağladı. Öyle ki, insanoğlu artık Mars'ta koloniler kurmak ve bir yaşam oluşturmak için çalışmalara başlamış durumda. Bunda şüphesiz, 1950'lerden beri yürütülen başarılı başarısız her bir Mars görevinin payı çok büyük."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/online-olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-yayin-programi/", "text": "22:30 03:00 Mehmet Ergün, Tolga Gümüşayak, Ahmet Kahraman ve Metin Altundemir eşliğinde astrofototoğraf söyleşileri ve teleskoplu gözlemler. 22:30 24:00 Mehmet Ergün, Tolga Gümüşayak, Ahmet Kahraman ve Metin Altundemir eşliğinde astrofototoğraf söyleşileri ve teleskoplu gözlemler. 01:00 03:00 Mehmet Ergün, Tolga Gümüşayak, Ahmet Kahraman ve Metin Altundemir eşliğinde astrofototoğraf söyleşileri ve teleskoplu gözlemler. 22:30 03:00 Mehmet Ergün, Tolga Gümüşayak, Ahmet Kahraman ve Metin Altundemir eşliğinde astrofototoğraf söyleşileri ve teleskoplu gözlemler. 8 Aralık 2018 Cumartesi günü, İstan... 21 Şubat 2017 tarihinde, Rize Fatma... 15 Mart 2017 tarihinde, İzmir Bahçe..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/oort-bulutu-nedir-nerededir/", "text": "Güneş'ten yaklaşık 2 bin astronomi birimi (yani yaklaşık 300 milyar km) öteden başlayıp, 100 bin astronomi birimi (14-15 trilyon km) uzaklığa kadar tüm Güneş Sistemi'ni küresel biçimde çepeçevre saran ve milyonlarca kuyruklu yıldızdan oluştuğu düşünülen küresel bir kuşaktır Oort Bulutu. Buraya ait hiçbir gözlem veya keşif yoktur. Kuşağın varlığı tamamen varsayımlara dayanır ki, bu varsayımların temel dayanağı uzun dönemli ve her yönden iç güneş sistemine giren kuyruklu yıldızlardır. Güneşin kütle çekimsel etkisinin en yakınındaki yıldızın yaklaşık yarısı uzaklığına kadar etkin olduğu düşünüldüğünde, Oort Bulutu varsayımı gayet tutarlı görünüyor. Bu varsayım aynı zamanda, yakın yıldızların bizdeki Oort Bulutu gibi dış meteor kuşaklarıyla Güneş'inkinin iç içe olabileceği ve karşılıklı etkileşim içinde olabilecekleri düşüncesini de beraberinde getirir. Alpha Centauri'nin çevresini saran benzeri bir oluşum ile arasında karşılıklı bir değiş tokuş söz konusu olabilir. Yine, Güneş'in galaksideki dolanımı sırasında yakın geçiş (1-2 ışık yılı) yaptığı yıldızlar da bu kuşak üzerinde çekim etkisi yaratarak buradan Güneş Sistemi içine kuyruklu yıldız akını başlatabilir. Rosetta, Avrupa Uzay Ajansı t... 1 Ocak 1801 de İtalyan astronom Giu..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/opportunity-marstaki-5-000inci-gununu-kutluyor/", "text": "NASA'nın Mars'taki uzun ömürlü keşif aracı Opportunity, beklentileri bir kez daha aşarak, yeni bir kilometre taşını geçti: Kızıl Gezegen'de 5.000 gün. Bir golf aracı büyüklüğünde olan Opportunity, aslında 90 Mars günü süreceği düşünülen bir görev planlaması ile 2004 yılının Ocak ayında Mars'a inmeyi başardı (burada her biri bir dünya gününden yaklaşık 40 dakika daha uzun olan Mars günlerinden bahsediyoruz). Ve 16 Şubat 2018 tarihi itibarı ile de 5.000'inci Mars gününe ulaşmış oldu. NASA'nın Pasadena'daki Jet İtki Laboratuvarı'ndaki Opportunity Proje Yöneticisi olan John Callas, 90 günlük görevimizin başından itibaren geçen beş bin günde bu inanılmaz keşif aracı, hala bize Mars yüzeyindeki sürprizleri göstermeye devam ediyor şeklinde bir açıklamada bulundu. Görev ekibi üyeleri, Kızıl Gezegen'in 22 km genişliğindeki Endeavour Krateri'nin kenarını kesen bir kanal olan Perseverance Vadisi'ndeki muhtemel kayalık çizgilerini bu tarz bir sürpriz olarak rapor ettiler. Keşif aracı ekibinin üyelerinin anlattıklarına göre; Opportunity'in gönderdiği resimler; bu belirgin çizgilerdeki toz ve çakılların rüzgar ile, aşağı doğru yuvarlanma ile, uzun zamandır tekrarlayan donma ve erime döngüsü ile veya bu faktörlerin kombinasyonu ile oluştuğunu ortaya koyuyor. Bilim insanları, Mars'ın eksensel eğikliliğinin son birkaç milyon yıl boyunca önemli iklim dalgalanmalarına sebep olarak değişiklik gösterdiğini düşünüyorlar. Opportunity, yine 90 günlük bir görev için gönderilen ikizi Spirit keşif aracından birkaç hafta sonra Mars'a inmişti. İki keşif aracı da Kızıl Gezegen'deki geçmiş su etkinliğinin işaretlerine baktı ve ikisi de büyük miktarlarda bu kanıtları buldu. Örneğin Spirit, sıcak suyun aktığı ve kaya boyunca fokurdayan eski bir hidrotermal bir sistemin nasıl göründüğünü bulmuştu. Spirit de ömrünü fazlasıyla aşmıştı. 2010 yılında yumuşak Mars toprağına saplanıp kaldıktan sonra ise, sessizliğe büründü. Bir yıl sonra da NASA, keşif aracının öldüğünü duyurdu. Ancak Opportunity, yoluna devam etmekte ve şu an 45.1 km olan Dünya dışı sürüş rekoruna eklemeler yapmakta (İkinci sırada ise 1973 yılında Ay'da yaklaşık 39 km yol kat eden Sovyetler Birliği'nin uzaktan kontrollü Lunokhod 2 adlı keşif aracı bulunuyor). Görev yetkililerinin açıklamasına göre keşif aracı, Kırmızı Gezegen'de geçirdiği süre boyunca Dünya'ya yaklaşık 225.000 görüntü gönderdi. Zodyak Işığı, ya da daha doğru bir ... NASA'nın son Mars yüzey aracı Perse..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/optik-iluzyonlardan-yapilan-cikarimlar/", "text": "Bildiğiniz üzere insanlığın Mars gezegeni ile macerasının başladığı günden bugüne birçok uzay aracı bu gizemli gezegene gönderildi. Planlanan her Mars görevi doğrultusunda birçok deney ve testlerin yanı sıra, gezegene ayak basan tüm araçlar binlerce fotoğraf çekimi yaparak bu fotoğrafları bizlere ulaştırdılar. Elde edilen ilk fotoğraflarda görülen alabildiğine ıssız ve soğuk ortam, Mars gezegeni ile ilgili fantastik beklentiler içerisinde olan birçok kesimi maalesef hayal kırıklığına uğratıyordu. Bu sürecin ardından artık hepimiz belki defalarca görsel ve yazılı basında Mars gezegeni ile ilgili fotoğraflarda rastlanılan zorlama tuhaflıklar ile karşılaşır duruma geldik. Mars'ta insan yüzü şeklinde yapılar görenler, rastlantı sonucu piramite benzer biçimde oluşmuş taşları, kayaları, dağları eski bir uygarlığın izleri şeklinde yorumlayanlar, hatta ve hatta Mars'ta aslında gelişkin bir yaşamın sürdüğü iddiasını öne sürenler oldu ve olmaya da devam ediyor. Işık ve gölgenin uygun şartlardaki birlikteliği ile ortaya çıkan optik ilüzyonlar, komplo teorisyenlerinin malzeme sıkıntısı çekmemesini sağlıyor. Elbetteki her seferinde olayın iç yüzü bilim insanları tarafından kabul edilebilir bir şekilde açıklanmış olsa da, bizler bu sevdamızdan maalesef bir türlü vazgeçmeyi başaramadık. Uzay çağının başlangıcı ile birlikte komplo teorileri de boş durmuyordu bir taraftan. Dünya'ya inen uzaylı dostlarımızın olduğu ve onlarla ilgili bilgi, belge ve fotoğrafların hükümetlerce çok gizli damgası vurulup en ulaşılamaz güvenlikli kasalarda saklı tutulduğuna inandırılmaya çalışıldık öncelikle. Sonrasında insanlık Apollo görevleri kapsamında Ay'a ilk inişini gerçekleştirdi. Milyonların canlı izlediği Neil Armstrong'un Ay modülünün merdivenlerinden tozlu Ay yüzeyine atlayışının akabinde yine aynı süreci yaşadık ister istemez. Apollo mürettebatının Ay'a hiç gitmediği, Amerika Birleşik Devletlerinin bu görüntüleri Dünya üzerinde hazırlamış olduğu çok gizli bir üste tasarladığı konuşuldu bu defa. Ama bilimin bu savların hiçbirisi ile kaybedecek vakti yoktu; çünkü daha insanlık, Uzay ile imtihanında yolun çok başındaydı ve katetmesi gereken çok uzun bir yol vardı. Uzay Çağının ilk yıllarında, ilk Tiros meteoroloji uyduları uzaya fırlatıldığında uydular, Dünya yüzeyinden birçok fotoğrafı bizlerle paylaşıyordu. Bu amaçla çekilmiş olan fotoğraflardan biri olan aşağıda göreceğiniz fotoğraf, insan gözünün ne kadar kolaylıkla aldatılabileceğinin belkide en güzel örneklerinden birisi. 1960 lı yılların ortalarında Mars gezegenine gönderilen uzay araçlarından biri tarafından çekilmiş, Mars yüzeyinde insan yüzünü andıran bir yapının var olduğu iddiası ile servis edilen fotoğrafın asıl iç yüzünü Tiros Uzay Aracının üreticisi RCA Astro-Electronics firması bizzat açıklama ihtiyacı duyuyordu. Firmanın Dünya'nın Yaşlı Adamı adı ile tanımladığı fotoğrafta belirgin olarak bir insan yüzünü andıran bölge, Hazar Denizinin doğu kıyılarını bulut ve Güneş ışınlarının parıldamasıyla biraz daha farklı gösteren bir göz yanılsamasından başka hiçbir şey değildi aslında. İnsanın beyin yapısı, gördüğü objeleri daha önce tanıdığı şeylere benzetmeye meyillidir. Binlerce yıldır gökyüzüne baktığımızda bile, yıldızların dizilimlerini hep birşeylere benzetmeye çalıştık. Takımyıldızları bu şekilde oluşturduk ve onlara önem verdiğimiz olguların isimlerini verdik. Bugün bile gördüğümüz nesneleri tanıdığımız objelere benzetmeye devam ediyoruz. Bulutsulara benzedikleri şeylerin ismini veriyoruz; Atbaşı Nebulası, Cadı Başı Bulutsusu, Yılbaşı Ağacı, Kedi Gözü gibi... Ancak, insan zihninin bu benzetim özelliği yüzünden, komplo teorisyenlerine de bol bol malzeme çıkıyor malesef."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/orionun-kalbi-trapezium-kumesi/", "text": "Pek bir meşhur olan, ışık kirliliğinin olmadığı temiz bir gökyüzünde rahatlıkla çıplak gözle dahi görülebilen Orion Nebulası'nın kalbinde, devasa yıldızlardan oluşan Trapezium Yıldız Kümesi bulunur. Orion Bulutsusu'na muhteşem ışıltılı görünümünü kazandıran şey, burada bulunan dev yıldızların biraz abartılı aydınlatma güçleridir diyebiliriz. Çok genç, sadece birkaç yüz bin yaşında olan, Güneş'ten onlarca kat büyük kütleli O-B tayf türündeki bu yıldızlar, sadece 1.5-2 ışık yılı çapında küçük bir alana sıkışmış haldedirler ve muazzam miktarda ışıma yaparlar. Bu büyük miktardaki yıldız ışınımı, bulutsuyu aydınlatmakla kalmaz, gaz ve tozun yavaş yavaş dağılmasına da neden olur. Molekül bulutları da denilen bu gaz, Trapezium'un uzak bölgelerinde yeni yıldızlar oluşturmak üzere sıkışır ve yoğunlaşır. Daha başka bir ifadeyle, dev yıldızlarımız bulutsuyu dağıtırken aynı zamanda yeni yıldızların oluşumuna da neden olmaktalar. İlk olarak Galileo tarafından keşfedilen, nebulanın kalbindeki bu açık kümede yer alan yıldızlardan dört tanesini küçük bir teleskop veya bir dürbünle ve biraz dikkatle görebilmeniz mümkün. Bu görülebilen dört yıldız, aslında birer çift yıldızdır. Zaten Trapezium Kümesi'nde yer alan yıldızların hemen tümünün çift yıldız olduğu keşfedilmiş durumda. Bu yıldızların her birinin dev kütlelere sahip olduğunu başta söylemiştik. Önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde, yani gökbilim ölçeklerine göre yarın diyebileceğimiz bir zaman diliminde Trapezium Kümesi'ni oluşturan yıldızlar birer birer devasa süpernova patlamaları ile karadelik ve nötron yıldızlarına dönüşecekler. Yıldızların muazzam patlamalarının ortalığa saçacağı demir, karbon, silisyum, oksijen, azot gibi ağır elementler ise bir yok oluş değil, çevresindeki bulutsuyu zenginleştirerek yeni başlangıçlara yol açacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/osiris-rex-asteroitten-aldigi-orneklerle-geri-donuyor/", "text": "OSIRIS-REx ekibi, Bennu asteroitinden toplanan örnekleri kütle kaybını en aza indirmek amacıyla olabildiğince hızlı bir şekilde depolamak için çalışacak. Bennu'dan materyal toplama görevi, ABD, Kanada ve Japonya uzay ajanslarının ortak bir projesi. 23 Ekim 2020'de görev ekibinin yaptığı açıklamaya göre OSIRIS-REx sondası, Bennu asteroitinin yüzeyinden o kadar çok toprak ve kaya topladı ki, aracın örnek toplama mekanizması uygun bir şekilde kapanmadı ve toplanan materyalin bir kısmı uzaya kaçabilir. Sondanın işleyicileri, şu anda materyal kaybını en aza indirmek amacıyla toplanan toprak ve kayaları mümkün olan en kısa sürede sondanın dönüş kapsülüne yerleştirmeyi planlıyor. Ekip, bu önemli ve birkaç gün sürecek operasyona 27 Ekim'de başlamayı umut ediyor. 800 milyon dolarlık OSIRIS-REx aracı, 2016 yılının eylül ayında fırlatıldı ve 2018 yılının aralık ayında da Bennu'ya ulaştı. Görevin temel amacı, en az 60 gram saf Bennu materyalini Dünya'ya getirmekti. Bu hedefe ise dönüş kapsülünün Utah çölüne iniş yapmasıyla 24 Eylül 2023 tarihinde tam anlamı ile ulaşılacak. Bütün göstergeler, OSIRIS-REx'in Touch-And-Go Örnek Alma Mekanizması ile 6 saniyelik Bennu öpücüğü manevrası sırasında yeterli miktardan daha fazla materyal topladığını gösteriyor. Mekanizmanın ucundaki bölme, Bennu'nun derinliklerine ulaştı ve hatta belki de yüzeyin 48 santimetre altına kadar gitti. Ve uzay aracı tarafından çekilen fotoğraflar da örnek alma başlığının materyale bastırılmış olduğunu bize gösteriyor, bu durum da sondanın en az yüzlerce gram Bennu materyali topladığı anlamına geliyor. Ancak bu fotoğraflar ayrıca TAGSAM'ın başlığından kaçan bir parçacık bulutunu da ortaya çıkardı. OSIRIS-REx toplanan örneğe bakmak için TAGSAM'ı hareket ettirdiği zaman bu parçacık kaçışı tetiklendi. Görevin baş araştırmacısı Dante Lauretta ve meslektaşları, aslında 24 Ekim'de aracı birazcık döndürmeyi de içeren bir operasyon ile örnekleri tartmayı planlamışlardı. Ancak bu hareket şüphesiz ki daha fazla asteroit parçasının serbest kalmasına sebep olacağı için ekip üyeleri artık sadece örnekleri depolamayı planlıyorlar. Ayrıca aynı sebepten dolayı aracın Bennu'dan geri çekilmesini yavaşlatacak olan motor ateşlemesini de iptal ettiler. Lauretta, bu tartma işleminin atlanmasının büyük bir kayıp olmadığını söyledi. Cuma günü yapılan yeni bir konferansta ise önlerindeki yeni zorluğun TAGSAM'ın muhtemelen materyal dolu olması ve bu noktadaki en büyük önceliğin örneklerin güvenle depolanması ile daha fazla kaybın olmamasını sağlamak olduğunu açıkladı. Fakat örnekler, hemen depolanamayacak. Ekibin ilk önce sızan asteroit parçacıklarını da hesaba katan bir depolama planını tamamlanması ve doğrulaması gerekiyor. Ayrıca görevin, NASA'nın uzaktaki uzay araçları ile iletişim kurmak için kullandığı ve tüm dünyaya yayılmış radyo antenlerinin oluşturduğu bir takım olan Derin Uzay Ağı'nda uzun ve sürekli bir zaman aralığını güvence altına alması gerek. Örnekleri depolama, yeryüzü ile araç arasında gerçekleşecek olan karmaşık ve fazla vakit alacak bir süreç olacak. OSIRIS-REx, örnek toplama manevrasını gerçekleştirdikten sonra Bennu'dan uzaklaşmaya başladı ve asteroite tekrar geri gitmeyecek. Önümüzdeki hafta örneklerin başarılı bir şekilde depolandığı varsayılırsa bir sonraki dönüm noktası, 2021 Mart ayının başlarında aracın Bennu'dan ayrılıp Dünya'ya geri dönüşüne başladığı zaman olacak. Lauretta'ya göre dönüş yolculuğu yani Eylül 2023'te dönüş kapsülünün miktarı bilinmeyen materyal ile birlikte Dünya'ya geldiği zamana kadar sorunsuz gerçekleşecek. Elde edilen asteroit kayaları ve toprağı, daha sonra dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlara gönderilecek ve bilim insanları, Güneş Sistemi'nin ilk günleri ve Bennu gibi karbon bakımından zengin uzay kayalarının Dünya'da yaşamın başlamasına yardımcı olmasında oynadığı rol hakkındaki ipuçları konusunda onları inceleyebilecekler. OSIRIS-REx, NASA'nın ilk asteroit örnek toplama görevi olsa da aslında tam olarak ilk defa denenen bir görev değil. Japonya'nın Hayabusa sondası 2010 yılında Itokawa asteroitinden aldığı küçük taşlı tanecikleri Dünya'ya getirdi ve halefi olan Hayabusa 2 sondası da şu anda karbon açısından zengin Ryugu Earthward asteroitinden aldığı örnekleri yeryüzüne taşıyor. Ryugu materyalleri, önümüzdeki Aralık ayında Avustralya'ya inecek. Nasa'nın Kanada ve Japonya uzay aja... Aulus Gellius isimli Romalı yazar e... 1989 yılı Ekim ayında, Güneş Sistem... Hayabusa 2, Ryugu Asteroiti'nden Örnek Toplamayı Başardı!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/osiris-rex-bennuya-ne-icin-gidiyor/", "text": "Nasa'nın Kanada ve Japonya uzay ajansları işbirliği ile; 8 Eylül 2016 tarihinde fırlattığı uzay aracı OSIRIS-Rex, Bennu isimli asteroite bugün (3 Aralık 2018) ulaşıyor. Bennu , yaklaşık 500 metre çapında, yaklaşık olarak küresel bir biçime sahip, gezegenimize oldukça yakın sayılabilecek bir gökcismi. İlk keşfedildiğinde (11 Eylül 1999) yapılan hesaplar, önümüzdeki 100 yıl içinde asteroitin yeryüzüne çarpma riski bulunduğunu göstermişti. Ancak, daha sonra tekrar yapılan hesaplarla görüldü ki, yeryüzüne çarpma ihtimali oldukça düşük. Sadece Dünya-Ay mesafesinden biraz küçük bir mesafeden yakın geçiş yapacak. Tabii, bu yakın geçişin gerçekleşmesine yüz yıldan uzun süre var, yani hiçbirimiz göremeyeceğiz. Asteroitler, Güneş Sistemi'nin oluştuğu ilk dönemlerden kalma değişim geçirmemiş yapılardır. Bu nedenle, bir asteroiti incelediğinizde 4.5 milyar yıl öncesini, bir başka deyişle Dünya'nın ilk oluştuğu tarihte var olan yapı taşlarını incelemiş olursunuz. Yaklaşık 500 metre çapındaki Bennu da bu incelemeyi yapabileceğimiz gök cisimlerinden biri. Üstelik, yapılan tayf analizleri asteroitin yaşamın temel elementi olan karbon bakımından zengin olduğunu da gösteriyor. Yani, ziyaret edeceğimiz asteroit gezegenimizin ilk dönem yapı taşı olan malzemeler arasında yer alıyor gibi görünüyor. 2018 Aralık ayında Bennu'ya ulaşacak olan OSIRIS-REx, hızını ayarlayarak, yaklaşık 300 metre uzaklıkta yörüngesine girmeye çalışacak. Bunu başardığında asteroit üzerindeki incelemeler de başlamış olacak. Bu görevin nihai amacı, Bennu'dan bir örnek alıp Dünya'ya geri getirmek olsa da, ikincil görevler de ilki kadar değerli bilgiler kazanmamıza yardımcı olacak gibi. Bu görevleri birazdan anlatacağız. Ancak asli görev olan numune getirme, asteroit madenciliği alanında biz insanların madencilik olarak nitelenemese bile ilk deneyimlerinden biri olacak. Önümüzdeki 50 yıl içinde yeni bir çığır açacak asteroit madenciliği alanındaki ilkel hazırlığımızı yapıyoruz anlayacağınız. Her şey yolunda giderse, alınan bu numune, geri dönecek olan araç ile 2023 yılında Dünya'ya getirilerek daha yakından incelenebilecek. Yeryüzüne getirilecek olan numunelerin %4'ünü Kanada, %0.5'ini ise Japonya alacak. Çünkü bu aracın geliştirilmesinde Kanada ve Japonya'nın da önemli katkısı var. Getirilecek olan ve ABD'ye kalan numunelerin dörtte üçü ise, gelecekteki bilim insanların araştırması için steril ortamda hiçbir biçimde el değmeden saklanacaklar. Az önce belirttiğimiz gibi bu uzay görevinin ikincil amaçları var. Bunlardan en önemlisi, Bennu gibi yeryüzüne tehlike oluşturabilecek olan asteroitlerin yörüngelerinin değiştirilerek tehlikenin nasıl bertaraf edilebileceğini araştırmak. Bilindiği gibi, Güneş ışınları bir yüzeye çarptığında fotonların kinetik enerjileri de çarpan yüzeye aktarılıyor. Ayrıca, ısınan yüzeyde gerçekleşen buharlaşma da ters yönde bir itme etkisi oluşturuyor. Yarkovski etkisi denilen bu durum, Güneş ışığının vurduğu cisimlerin hareket hızları ve/veya yönlerinin değişmesine yol açıyor. Elbette, gezegenlerin ve cüce gezegenlerin kütlesi oldukça büyük olduğu için, Güneş ışınlarının bu etkisini onlar üzerinde göremiyoruz. Bununla beraber, çapı Bennu gibi düşük olan görece hafif asteroitler Güneş ışınlarının bu etkisi nedeniyle yön ve hız değişikliği yaşayabiliyorlar. Zaten, asteroitlerin yörüngelerinin pek kararlı olmayışının nedenlerinden biri de bu. Elbette bir diğer etken de, diğer gezegenlerin asteroitler üzerinde uyguladığı kütle çekimi. OSIRIS-Rex, asteroitin yörüngesinde bulunduğu süre içerisinde Güneş ışınlarının oluşturduğu bu etkiyi inceleyerek, ileride tehlike arzeden bir asteroitin yörüngesini değiştirmek için neler yapabileceğimizi görmemize imkan sağlayacak. Örneğin, yaklaşan bir asteroitin yüzeyine güçlü bir lazer ışını gönderebilir veya asteroitin yüzeyini Güneş ışınlarının bu etkisini dilediğimizce yönlendirebileceğimiz bir malzeme ile kaplayabiliriz. Bunların etkisinin ne düzeyde olacağı hakkındaki ilk bilgileri ise bize Bennu üzerinde inceleme yapacak olan OSIRIS-Rex verecek. - Dünya'nın ve Güneş Sistemi'nin oluşum dönemi hakkında bilgi sahibi olmak - Asteroit madenciliği hakkında çok az da olsa tecrübe kazanmak - Gezegenimizi korumak hakkında bilgi edinmek"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/osmanli-astronomisi-genel-bir-bakis/", "text": "Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan (1299) Fatih'in tahta çıkmasına (1451) kadar geçen sürede müsbet bilimler Osmanlılarda pek ilgi görmemiştir. Osmanlı astronomi çalışmalarında, Uluğ Bey'in Semerkand'da kurduğu Semerkand Gözlemevi'nde yetişen bilim adamların büyük rolü bulunmaktadır. Gözlemevi'nin bir süre müdürlüğünü yapan Kadızade'nin (1337-1412) Türkistan'da yetiştirdiği iki öğrencisi sonradan Osmanlı Devleti'ne gelerek matematik ve astronomi bilimini yaymışlardır. Bunlardan biri Fethullah Şirvani'dir (ölm. 1486). Ali Kuşçu'nun İstanbul'a gelmesi ve medreselerde dersler vermesiyle Osmanlılarda müsbet bilimlerde bir canlanma yaşanmış ve nitekim Ali Kuşçu'nun çabaları 16. yüzyılda semeresini vermeye başlamış ve Mirim Çelebi ve Takiyüddin gibi önemli astronomlar yetişmiştir. 16. yüzyılda Osmanlılar en büyük astronomi bilgini hiç kuşkusuz Takiyüddin'dir. Takiyüddin'in matematik ve astronomi başta olmak üzere birçok alanda araştırmaları vardır. Özellikle trigonometri alanındaki çalışmaları oldukça önemlidir. 16. yüzyılın ünlü astronomu Kopernik (1473-1543) sinüs fonksiyonunu kullanmamış, sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjanttan söz etmemiştir; oysa Takiyüddin bunların tanımlarını vermiş, kanıtlamalarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır. 2) Bütün gök cisimleri Yer'in etrafında dairesel olarak dolanırlar ve hızları sabittir. Ancak yapılan gözlemler gezegenlerin muntazam bir hızla hareket etmediklerini göstermekteydi. Ayrıca gezegenlerin Yer'e olan uzaklıkları sürekli değişiyordu. Gözlemler bu temel prensipleri ile uyuşmuyordu. Hiparkos dışmerkezli bir sistem kullanarak, gözlemlerle sistemi uyuşturmaya çalıştı. Hiparkos tarafından ileri sürülen ve daha sonra Batlamyus tarafından da benimsenen bu teoriyi İslam astronomları olduğu gibi kabul etmişlerdir. Buna göre, Güneş, gerçekte kendi mümessil yörüngesinde değil, bu yörünge ile aynı düzlemde bulunan, dışmerkezli bir yörünge, yani merkezi kaymış bir daire üzerinde bir yıllık sürede dolanmaktadır. Bu Güneş'in dışmerkezli yörüngesidir. Burada önemli olan dışmerkezliliğin hesabıdır. Hiparkos, bu yörüngenin merkezi ile Yer'in merkezi arasındaki mesafeyi, mevsim farklarından yararlanarak hesap eder ve yörüngenin yarıçapı 60 birim olarak kabul edildiğinde, 2,5p olarak verir. Takiyüddin aynı zamanda yetenekli bir teknisyendir. Güneş saatleri ve mekanik saatler yapmıştır. Cep, duvar, masa saatlerinin yanında astronomik saatlerle gözlem saatlerini anlattığı Mekanik Saat Yapımı adlı kitabı, Batı Dünyası da dahil olmak üzere, bu yüzyılda bu konuda kaleme alınmış en kapsamlı kitaptır. Bu gözlemevinde 16. yüzyılın en mükemmel gözlem araçları inşa edilmiştir. Yapılan araştırmalar bu gözlemevinde inşa edilen gözlem araçları ile Tycho Brahe'nin Danimarka kralı Frederic II'nin himayesinde Hven'de 1576 yılında inşasına başlanan gözlemevindeki gözlem araçları arasında tam bir paralelizm olduğunu göstermiştir. Örneğin, her iki gözlemevinde de duvar kadranı, sextant gibi gözlem araçları inşa edilmiştir. Takiyüddin, saati bir gözlem aracı olarak kullanmıştır. Batı'da saniyeyi gösterebilen saatlerin yapılışı ve bunun T ycho Brahe'nin gözlemevinde kullanımı İstanbul Gözlemevi'ndeki kullanımından sonradır. Bu faaliyetler, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlıların coğrafyadan sonra, astronomi ve matematik sahalarında da Batı ile temasa gelmeye başladıklarını ve hiç değilse ilk planda kendileri için gerekli olan kuramsal bilgileri, yavaş yavaş da olsa, aktarmaya başladıklarını göstermektedir. Ancak Osmanlılar bu dönemde daha çok vakit tayini için gerekli olan bilgileri içeren zicleri çevirmişlerdir. Batı'da bu dönemde astronomi biliminin yapısını tamemen değiştiren önemli bir çok eser dururken, bu türde ziclerin seçilmiş olması Osmanlı bilimine hakim olan karakteri göstermektedir. Hüseyin Rıfkı'nın çağdaş fizikle ilgili olan Mecmuatü'l-Mühendisin adlı eserinde, incelenen konular arasında Yer'in bir derecelik meridyen yayının ölçülmesi ve mekanik de bulunmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/otegezegenler-nasil-siniflandirilacak/", "text": "Araştırmacılar exoplanetleri neredeyse, biyologların yeni hayvan türlerini sınıflandırdıkları şekilde sınıflandırdılar. Aşağıdaki çizim, ötegezenlerin soy ağacını gösteriyor. Gezegenler, proto-gezegensel diskler denilen ve girdap şeklinde dönen gaz ve toz disklerinden doğar. Diskler, Jüpiter gibi dev gezegenlerin yanı sıra, çoğunlukla Dünya ve Neptün'ün boyutları arasındaki küçük gezegenleri de doğurur. W.M. Keck Gözlemevi ve NASA'nın Kepler görevindeki verileri kullanan araştırmacılar, küçük gezegenlerin iki boyutlu gruba ayrılabileceğini keşfettiler: Kayalık Dünya benzeri gezegenler ile süper Dünya'lar ve gazlı mini Neptün'ler. 1990'ların ortalarından bu yana başka bir Güneş benzeri yıldızın etrafında ilk gezegen keşfedildiğinde, gök bilimciler şu anda geniş bir dış gezegen koleksiyonu haline gelmiş bilgiyi toplamaya başladılar. Şimdiye kadar yaklaşık 3500 ötegezegen teyit edilmiş durumda. Caltech tarafından başlatılan yeni bir araştırmada araştırmacılar, bu gezegenleri biyologların yeni hayvan türlerini sınıflandırdıkları şekilde sınıflandırdılar ve şimdiye kadar bulunan dış gezegenlerin çoğunluğunun 2 belirgin gruba ayrıldığını öğrendiler: Kayalık Dünya benzeri gezegenler ve daha büyük mini-Neptün'ler. Takım, NASA'nın Kepler görevi ve W.M. Keck Gözlemevi'nden gelen verileri kullandı. Caltech'deki astronomi profesörü ve bu yeni araştırmanın baş araştırmacısı Andrew Howard, Bu keşif, gezegenlerin soy ağacında büyük yeni bir bölünmedir, yani tıpkı memelilerin ve kertenkelelerin hayat ağacında farklı dallar olduğunu keşfetmeye benziyor dedi. Esas itibarıyla ekibin araştırması, galaksimizin 2 tür gezegen üzerinde tercihte bulunduğunu gösteriyor: Dünya'nın 1.75 katına kadar olan kayalık gezegenler ve Dünya'nın 2 ila 3.5 katı büyüklüğündeki gazla kaplı mini Neptün'ler. Galaksimiz, nadiren bu iki grup arasında boyutlara sahip olan gezegenler üretiyor. Fulton, Gök bilimciler buldukları şeyleri kovalarda biriktirmek isterler. Bu durumda, Kepler gezegenlerinin çoğunluğu için 2 çok belirgin kova bulduk diyor. 2009'da Kepler görevi faaliyete geçtiğinden beri, 2.300'den fazla dış gezegeni tespit etti ve doğruladı. Kepler, kendi yıldızlarının yakınındaki gezegenleri bulma konusunda uzmanlaşmış durumda. Dolayısıyla bu gezegenlerin büyük bir çoğunluğu, kendi Güneş'lerine Merkür'den daha yakın bir yörüngede dönüyorlar yani Dünya-Güneş mesafesinin yaklaşık üçte biri gibi yakın bir yörüngede dolaşıyorlar. Bu yakın gezegenlerin çoğu, Dünya ve Neptün'ün boyutu arasında olup aşağı yukarı Dünya'nın 4 katı kadarlar. Ancak bugüne kadar, gezegenlerin bu aralıkta çeşitli boyutlara sahip oldukları ve bu 2 boyuttaki gruba ayrıldıkları bilinmiyordu. Kepler, bu gezegenleri kendi yıldızlarının önünden geçerken yıldızın ışığında oluşan sahte çökmeleri arayarak buluyor. Çökmenin boyutu gezegenin boyutu ile ilişkilidir. Fakat gezegenlerin boyutlarını tam olarak bilmek için yıldızların boyutları ölçülmelidir. Caltech ekibi; UC Berkeley, Hawaii Üniversitesi, Harvard Üniversitesi, Princeton Üniversitesi ve Montreal Üniversitesi gibi çeşitli kurumların çalışanları ile birlikte Keck Gözlemevi'in de yardımıyla Kepler gezegenlerinin boyutlarına daha yakından baktı. 2.000 Kepler gezegenini barındıran yıldızlarla ilgili spektral verileri elde etmek için yıllar harcadılar. Bu spektral veriler onların, Kepler yıldızlarının boyutlarının kesin ölçümlerini yapmalarını sağladı. Bu ölçümler, sonuç olarak araştırmacıların bu yıldızların etrafındaki gezegenlerin boyutlarını daha kesin biçimde belirlemelerine olanak sağlamış oldu. Önceleri gezegenleri boyutlarına göre ayırmak, kum tanelerini çıplak gözle sınıflandırmaya çalışmak gibiydi. Keck'den spektrumları almanın, büyüteçle bakmak gibi bir şey olduğunu gördük, daha önce göremediğimiz ayrıntıları görebildik diyor Fulton. Keck'in yeni verileri ile araştırmacılar, 2.000 tane gezegenin boyutunu daha önceki ölçümlerden 4 kat fazla hassasiyetle ölçebildiler. Gezegen boyutlarının dağılımını incelediklerinde bir sürprizle karşılaştılar: Kayalık Dünya grupları ile mini-Neptün grupları arasında çarpıcı bir boşluk vardı. Bu boşluğa birkaç gezegen düşmüş olsa da, çoğunluk düşmemişti. Boşluğun nedeni açık değil, ancak bilim adamları iki muhtemel açıklama getiriyorlar. Birincisi, doğanın yaklaşık olarak Dünya büyüklüğünde bir sürü gezegen yapmaktan hoşlandığı fikrine dayanıyor. Bu gezegenlerin bazıları, tam olarak anlaşılamayan nedenlerden ötürü boşluğa atlamak için yeterli gazı elde ederek gaz haldeki mini-Neptün'lere dönüşüyorlar. Birazcık hidrojen ve helyum gazı çok uzun mesafe kat eder. Bu nedenle eğer bir gezegen sadece kütlece %1 hidrojen ve helyum içeriyorsa, boşluğa atlamak için yeterlidir. Bu gezegenler, etraflarında büyük gaz balonları olan kayalar gibilerdir. Balondaki hidrojen ve helyum, sistemin kütlesine bir bütün olarak katkıda bulunmamakla birlikte hacim açısından muazzam bir katkıda bulunur ve gezegenleri daha büyük boyuta getirir diyor Andrew Howard. Gezegenlerin boşluğa girmemelerinin ikinci muhtemel nedeni, gezegenin gazını kaybetmesiyle ilgilidir. Bir gezegen biraz yani boşluğa koymak için doğru miktarda gaz alırsa, bu gaz ev sahibi yıldızın ışınımına maruz kaldığında yanabilir. Gelecekte araştırmacılar, bu dış gezegenlerin kompozisyonları hakkında daha fazla bilgi edinmek için bunların ağır element içeriğini incelemeyi planlıyorlar. Gezegensel astronominin altın çağında yaşıyoruz, çünkü diğer yıldızların çevresinde binlerce gezegen buluyoruz. Şu anda bu mini-Neptünlerin nelerden oluştuğunu anlamak için çalışıyoruz. Bu da bize gezegenlerin neden diğer yıldızların çevresinde bu kadar kolay oluştuğunu ve neden bizim Güneş'imiz etrafında oluşmadıklarını açıklamamıza yardımcı olmalıdır diyor Petigura. Bundan tam 25 yıl önce evreni, uzay... Bize en yakın yıldızlardan biri ola... Yazı dizimizin daha önceki iki seri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/otegezegenlerde-biyolojik-imza-larin-saptanmasi/", "text": "Bulduğu şey, Aristoteles'in evren modelinin öngördüğünün tam aksine (Aristoteles, tek ve özel olan Dünya'nın merkezinin evrenin de merkezi olduğunu ve ağır cisimlerin buraya çökmek istediklerini iddia etmiştir. Onun -ve elbet kilisenin gözünde, Evren, içten dışa doğru hafifleşen 5 temel elementten oluşmuştu: Toprak, Su, Hava, Ateş ve bir de hepsinden daha hafif olan ve bütün gök cisimlerinin maddesi 5. element, onun değişiyle Quintessenza ) her yerde görmeye alışkın olduğu sıradan taşlardan çok da farklı ve özellikle de daha hafif olmayan bir maddeydi. Kilisenin mutlak doğru kabul edeceği ve yaklaşık 2000 yıl sonra bile Giordano Bruno ve Galileo Galilei gibilerinin başına bela olacak Aristoteles'in evren modeli, halbuki ilk darbesini İsa'nın doğumundan tam 467 yıl önce böyle alıp, çatırdamaya çoktan başlamıştı bile. Böylece astrobiyolojinin felsefeden, bilime geçiş süreci de başlamış oldu. Bu süreç 1952 yılında yapılan meşhur Urey-Miller Deneyi ve 1970 lerde yapılan Viking 1, 2 deneyleri ile tamamlanarak, astrobiyolojinin bilim camiasında kabul ve saygı gören deneye dayalı bir bilim dalı olması ile son buldu. Bugün kullanılan birçok teknik vardır. Zira kullanılacak yöntemin, aranan yaşamın gelişmişliğine ve lokasyonuna bağlı olarak değişmesi muhtemeldir. Birinci elden yapılan deneyler elbette en güvenli olanlarıdır. Mars'tan kopan ve Antarktika'daki Allan Tepelerine düşen ALH 84001.0 meteorunun incelenmesi veya Viking deneyleri buna örnektir. Buna rağmen ikisi de bir yere bağlanamadan sonuçsuz kalmıştır. Bunun yanında, örneğin SETI bilimcileri, en az bizim kadar gelişmiş bir zeki yaşam türünün uzun zaman önce, çok uzaklardan göndermiş olabileceği sinyalleri, diğer gürültülerden ayıklayarak duymaya çalışır. Asıl mesele, radyo teleskoplarımızı çevirmek suretiyle, gökyüzünde dinlenecek ilginç koordinatların tam olarak nereler olduğunu saptamaktır. İşte aşağıda bahsedeceğimiz 3. yöntem, Ötegezegen Atmosferlerinde Biyolojik imza Aranması, tam da bu işe yaramasının dışında, kişisel olarak en tatmin edici bulduğumdur. Teleskoplarla bile zor saptanabilen, küçücük ve sönük bir ışık noktasından, deyim yerindeyse zorla öğrendiklerimiz, bize sorarsanız insan türünün bilgiye ve arkadaşlığa susamışlığını daha da gün yüzüne çıkarıyor. Ayrıca yalnız olmadığımızı kanıtlamanın en hızlı ve ucuz yolu olarak karşımıza çıkıyor. Güneş sistemimizden çok uzak yıldızların etrafında dönen, Dünya benzeri veya kayalık bir gezegeni doğrudan fotoğraflayabildiğimizde , o gezegende hayat olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Elimizdeki en iyi yöntem, bu gezegenlerin atmosferlerinde ve yüzeylerinde bio-imzalar aramaktır. Arabalar, şehirler ve Çin Seddi bile uzaydan görülemezler. Dünya'da hayat ortaya çıktığından beri, dışarıdan bakan biri için görsel olarak neredeyse hiç bir şey değişmiştir. Pekala, şimdi Dünya'ya bir göz atalım ve buradaki hayatı uzaktan nasıl saptayabileceğimizi düşünelim. Bio-imzaları saptamanın iki aşaması vardır. Önce bio-imzaların kendileri tanımlanır, sonra bunların mevcut olup olmadığını gösterecek güvenilir yöntemler bulunur. Bilimciler bu imzaların uzun ve detaylı listelerini yapmışlardır. Bunlardan en önemlilerini tanıyalım. Bilinen yaşamın oksijen ürettiğini çoktan gördük. Fotosentez oksijen üretir. Hayatın bir imzası bu. Çok düşük olan oksijen seviyeleri jeolojik veya kimyasal süreçlerle üretilebilse de, Dünya'daki gibi % 21 gibi yüksek bir oran her yeri ilginç kılmaya yetecektir. Biyoloji aynı zamanda hayatın bir başka imzası olan metan da üretebilir. Ancak Dünya'yla ilgili ilginç olan şey, oksijenin metan ile birlikte var olmasıdır. Normal kimyasal reaksiyonlarda, metanın oksijen tarafından tüketilmesini bekleriz. O halde, normal kimyasal süreçlerden bekleyeceğimiz dengenin dışında, atmosferde oksijen ve metanın bir arada bulunması, gezegenimizde hayat olduğunun bir göstergesidir. Aradığımız başka bir imza da ozon. Ozon oksijen ile üretilir. Oksijen, Güneş ışığı ve üst atmosfer ile reaksiyona girer ve ozon üreterek ultraviyole ışınımını süzer. Ozonun, gezegenimiz tarafından yansıtılan ışıkta çok güçlü bir imzası olduğu ortaya çıkıyor. O halde, ozonu hayatın olası bir imzası olarak kullanabiliriz, tıpkı onun yapıtaşları olan Oksijeni kullanabileceğimiz gibi. Bir gezegenin soluk ışığından, onun atmosferindeki gazları ve oranlarını araştırabilmenin yanı sıra, o gezegenin yüzeyindeki biyolojiyi de doğrudan inceleyebiliriz. Kendi gezegenimizdeki bitki örtüsü çok algılanabilir bir imza verir, çünkü kızılötesi ışığı yansıtır. Bu yolla bir dış gezegenin yüzeyindeki vejetasyon benzeri yaşamı makul bir şekilde tespit edebiliriz. Bu biyolojik imzalar konusunda çok dikkatli olmalıyız, çünkü her zaman biyolojik olarak üretilmemiştir. Örneğin, oksijen, gezegensel bir atmosferde biyolojik olmayan işlemlerle üretilebilir. Mars atmosferi, örneğinyaklaşık % 0.14 oksijen içerir. Ve bu, Mars atmosferdeki Güneş ışığıyla reaksiyona giren karbondioksit ile biyolojik olmayan doğal süreçler sonunda üretilir. Bilim insanları, anoksik atmosferlerde yaşam işaretleri olabilecek diğer gaz türlerini araştırmayı düşündüler.Örneğin etan, azot oksit, hatta organik sülfür ve diğer bileşikler, anoksik atmosferlerde biyolojik imza olarak kullanılabilir. Bütün bilgileri verilere bağlamak, biyolojik imza saptamak kendi başına hayatın bir kanıtı değildir. Bir gezegenin yüzeyinde su buharı veya sıvı suya dair kanıtlar varsa, eğer gezegenin sıcaklığı karmaşık karbon bileşiklerinin oluşumu için beklenen aralıkta ise ve eğer ömür boyu gerekli diğer gazlar da varsa, biraz daha emin olabiliriz. Astronomlar ve astrobiyologlar olarak, bu bio imzaların bulunduğu ve aynı zamanda yaşanabilir olan bir gezegen bulmak istiyoruz. Her açıdan hassas olacak bu durumda bir çıkarım yapmak oldukça zor olacaktır. Bu gözlemlere sebep verebilecek birkaç olası durum mevcuttur. 1. Aranan canlıdan çıkan biyolojik imza, saptanacak kadar büyük veya fazla olmayabilir. 2. Yanlış şeyi arıyor olabiliriz. Belki de yaşam vardır ama, bizim bilmediğimiz bir formudur. Sonuçta evrende canlanmanın veya bilinç kazanmanın birçok yolu olabileceğini düşünüyoruz. 3. Yaşam vardır ama, yer altındadır. Atmosferi veya gezegenin yüzeyini değiştirecek kadar atık üretmezler. 4. Belki de sadece hayat yoktur veya henüz başlamamıştır. Gezegen yaşanabilir ama yaşayanı yoktur. Şimdi, biyolojik imzaların nasıl saptandığına geçmeden önce, bu yolda gerekli olabilecek birkaç ufak şeyi hatırlayalım. Doppler Etkisi, dalga çıkartan kaynaklar hareket ettiğinde, onu izleyen gözlemcilerin başına gelen şeydir. İlgilendiğimiz dalgalar noktasal kabul edeceğimiz kaynaklarından küresel veya dairesel olarak eşit aralıklarla ortaya çıkarlar. Bu kaynak bu şekilde dalga yollamaya devam ederek herhangi bir yöne doğru hareket ettiğinde, hareket yönünden ona bakan bir gözlemci için, 't' zaman sonra gönderdiği dalga ile ondan bir önceki yani ilk anda göndermiş olduğu dalganın arası, eğer yerinde duruyor olsaydı göndereceği aynı iki dalganın arasından daha az olacaktır. Bu gözlemciye göre dalgalar sıkışır ve dalga boyu kısalır. Eğer bu dalga ışık ise maviye kayar, ses ise tizleşir. Elbette arkadan bakan bir gözlemci için ise tam tersi geçerlidir, kaynak gerçekte olduğundan daha kırmızı görünür ve sesi kalınlaşır. Bilimciler ışığın bu fenomenine kısaca redshift demişlerdir. Doppler etkisini kullanarak, bir cismin bize yaklaşıp yaklaşmadığını veya uzaklaşıp uzaklaşmadığını ve hatta bunu yapma hızlarını bulabiliriz. Günlük hayatımızda bu olayı, arabamıza radardan hız cezası yerken veya Formula 1 araçlarının yanıızdan geçip giderkenki sesini dinlediğimizde deneyimleriz. Doppler Etkisinin ötegezegenlerdeki biyolojik imzaların saptanması görevimizdeki yerini aşağıdaki kısa hatırlatmadan sonra açıklayacağım. - Kütlesi olan cisimler, bu kütle ne kadar küçük olursa olsun, evrendeki diğer bütün kütleler ile gizemli bir ilişki içerisindedir. Kuvvet kullanılarak oluşturulan her etkiye eşit bir tepki uygulanmak zorundadır. Bunlar basit gibi görünen, banal bilgiler olsa da evrenin öteki ucundaki bir galaksiyle aranızda her zaman bir çekim kuvveti olduğunu bilmek veya elinizdeki bir topu havaya atıp tutuyorken, sadece birazcık ve bir anlık da olsa, bütün dünyayı da aşağı doğru hoplattığınızı bilmek eğlencelidir. Bir teorik fizikçinin Dünya'yı yerinden oynatması için devasa bir sopaya ihtiyacı yoktur. Karşılıklı uygulanan, kütlelerden kaynaklanan ve uzaklığın karesi ile ters orantılı olan bu çekim gücü, yıldızın gezegeni çekerek yörüngesinde tutmasına olanak verirken, aynı zamanda gezegenin de yıldızını çekmesine sebep olur. Bunun sonucunda bu ikili sistemin merkezi, yıldızın geometrik merkezi olmak yerine, yıldızın içinde bir yerlerde kalan ve yıldızın kendisinin de etrafında dönüyor olduğu bir noktadır. Bu da yıldızın dairesel bir şekilde yalpalıyormuş gibi görünmesine sebep olur. Bu iki bilgi, yaratıcı beyinlerde kullanıldığında bize, bir yıldızın gezegeni olup olmadığını ve hatta eğer varsa o gezegenin o anda nerede olduğunu söyler. Etrafında gezegen olan, uygun bir yıldızın yapacağı bu dairesel yalpalama hareketi sırasında; yıldız, merkezi kendi içinde kalan küçücük yörüngesi üzerinde bize doğru yaklaştığında daha mavi, bize en yakın noktasından geçip tekrar uzaklaşmaya başladığında ise daha kırmızı görünür. En mavi olduğu yer ve en kırmızı olduğu yerler, yani radial hızın maksimuma ulastığı noktalar, yörüngenin iki ucunu belirler. Kırmızıdan maviye geçişte gezegen yıldızın arkasındadır . Maviden kırmızıya geçildiği noktada ise gezegen yıldızıyla bizim aramıza girmiştir. Bu iki durumda da radial hız bir anlığına sıfırdır. Bir ışık kaynağından çıkan ve bir prizma ile tayfına ayrıştırılan bir ışık demetinin tayfında bazı emilim çizgileri olacaktır. Örneğin yukarıdaki resmin sağ alt köşesindeki grafikteki iki düşüşte belirli iki elementin imzası. Fakat bu işi yapmak çok zordur. İstenilen ışık; yıldızın yüzeyinden çıkacak, gezegenin atmosferine girip çıkacak, oradan da buraya kadar gelecektir. Dış gezegenler çok uzaktır, ilginç olanları küçüktür ve çok parlak olan şeylere çok yakınlardır. Bizim istediğimiz ise, sadece gezegenin atmosferinden geçip süzülerek gelen ışıktır. Gezegen ve yıldızın birlikte spektrumu alınır. Son olarak da ilk tayf ikinciden çıkarılır. Geriye sadece gezegenin atmosferinin nelerden oluştuğu ve dolayısıyla orada nelerin yaşadığı kalır. Metrodorus, Giordano Bruno, Cristiaan Huygens ve Carl Sagan gibilerin omuzlarında yükselen ve bir çok heyecanlı keşfe gebe bir bilim dalı olan astrobiyoloji, en büyük sorularımızı cevaplama yetisine henüz daha yeni kavuşmuştur. : Sagan, Carl. (1980) Altin Kitaplar: Kozmos sf. 200-210."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/oteuydular-uzerinde-e-tyi-aramak/", "text": "Ben küçükken, bildiğimiz tüm gezegenler Güneş Sistemi'mizdekilerden ibaretti. Astronomlar gökyüzündeki yıldızların bir çoğunun da birer gezegeni olduğunu varsaydılar fakat, bu sadece yapılmış bir tahmindi. Mantıken bunu kesin olarak bilemezdik, çünkü bu gezegenler gülünç derecede küçük ve solgundu. Onları görebilmek ya da üzerlerinde çalışmak tamamen ihtimal dışı görünüyordu. Güneş sistemi dışı gezegenler ya da ötegezegenler profesyonel astrofiziğin değil, bilim kurgunun konusuydu. Bir zamanlar böyle düşünülüyor olduğuna inanmak güç. Bir ötegezegenin ilk tam tespiti 1991'de; bir yıldızın, çevresinde dönen ötegezegenin etkisiyle, belli belirsiz sallanmasıyla oldu ve o günden sonra bu alan çok ilerledi. Şu anda 1.600 doğrulanmış ve neredeyse 4 bin aday ötegezegen var. Bazıları Merkür'den küçükken, bazıları Jüpiter'den büyük olabiliyor. Ana yıldızların etrafındaki dönüşlerini tamamlamaları bazılarının birkaç saatini alırken, bazılarınınki birkaç yüzyıl sürüyor. Ve bizim bildiklerimiz, Samanyolu Galaksisi'ne yayılmış olduklarını düşündüğümüz yüzlerce milyar ötegezegenin sadece küçük bir kısmı. Fakat ötegezegenlerin altın çağı yeni yeni başlamışken başka bir bölüm de şekilleniyor: Öteuyduları avlamak. Öteuydu; bir yıldızın çevresinde dolanan bir gezegenin etrafında dönen uydularına denir. Daha önce öteuyduları duymamış olabilirsiniz, fakat Avatar, Jedi'nin Dönüşü, Prometheus gibi filmlerin hayranıysanız bu sizin için tanıdık bir alandır. Üçünde de olayların büyük çoğunluğu bir öteuyduda geçiyor. Peki ya gerçek hayat? Kaç tane öteuydu hakkında bilgimiz var? An itibariyle sıfır! Fakat Endor ve Pandora'nın gerçek hayattaki benzerlerini bulmak için araştırmalar devam ediyor. Yüzlerce veya binlerce ışık yılı uzaklıktaki solgun yıldızların etrafında dönen uzak gezegenlerin yörüngesinde küçük kayalar aramanın, belirsiz bir akademik meşgalenin çok kesin bir örneği olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat öteuydu konusu büyük bir mesele haline gelmek üzere. Ötegezegenlerin bu kadar heyecan verici olmalarının sebebi; en büyük sorulardan birinin cevabına giden yol üzerinde olmalarından kaynaklanır: 'Yalnız mıyız?'. Daha fazla ötegezegen buldukça şu soruları sorarız: 'Orada hayat olabilir mi?','Dünya ile benzer bir şeyi var mı?'. Fakat şu ana kadar ne Dünya'ya eş değer bir ötegezegen bulabildik ne de içlerinden herhangi birinin, Dünya benzeri olsun veya olmasın, canlılığa ev sahipliği yapıp yapmadığı sorusunu cevaplayabildik. Öteuyduların, bu küçük uzak dünyaların, hayat umudu taşıyor olmasının çeşitli nedenleri var. İlk olarak şöyle bir gerçek var ki; Ay'ın oynadığı göz ardı edilemez rol olmasa Dünya'da hayat hiç var olmayabilirdi. Dünya'nın ekseni, Güneş etrafındaki dönüşüyle bağlantılı olarak 23.5 derece eğiktir. Bu eğiklik bize mevsimleri verir ve eğiklik göreceli olarak küçük olduğu için Dünya'daki mevsimler ılımandır: Çoğu yer asla aşırı sıcak ya da dayanılamayacak kadar soğuk olmaz. Yaşam için can alıcı olan şeylerden biri bu eğikliğin çok uzun zaman boyunca aynı kalmış olmasıdır: Milyonlarca yıldan beri bu eğikliğin açısı sadece birkaç derece oynamıştır. Aksine Mars'ın, göz ardı edilebilir çekim gücüne sahip iki küçük uydusu vardır. Dengeleyici bir etki olmadan Mars, milyonlarca yılda eksen eğikliği 0 ile 60 derece arasında değişerek öne arkaya savrulup durmuş, bu durum iklim koşullarında aşırı değişimlerle sonuçlanmıştır. Bu koşullarda Mars'ta var olmuş herhangi bir yaşam formu sürekli değişen son derece çetrefilli koşullara adapte olmak zorunda kalırdı. Ay olmadan Dünya'mız; fosil kayıtlarıyla doğrulanan mevsimlerin göreceli sabitliği yerine, kaotik iklim koşullarına maruz kalırdı. Makale yazarının burada dile getirdiği Ay'ın Dünya üzerindeki yaşamı şekillendirici etkisi, spekülasyona açık bir konudur ve tartışılmaktadır. Ay'ın hiç olmadığı bir Dünya'da yaşamın var olamayacağını söyleyemeyiz. Yine, Ay'ın yokluğunda canlıların uzun dönemli radikal iklim değişikliklerine adapte olup olamayacakları hakkında da net çıkarımlar yapamayız. Hatta Ay'ın varlığı, yeryüzündeki canlı çeşitliliği üzerinde sınırlandırıcı bir etkiye dahi sebep oluyor olabilir. Ay'ın çekim gücü ayrıca denizlerde gelgitleri meydana getirir. Milyarlarca yıl önce, okyanuslardaki gelgitler antik kayalık kıyılarda değişen tuz oranı döngüleri meydana getirdi. Bu tekrar eden döngüler, ilk DNA benzeri moleküllerin üretimi için gerekli olan benzersiz kimyasal süreçlerin oluşmasını sağlamış olabilir. Görünen o ki; başka bir Dünya arayışımıza devam ederken, Ay gibi bir uydu tarafından eşlik edilmeyen, Dünya'nın ikizi diyebileceğimiz bir gezegen olası değil. Kendi gezegenimiz gibi bir yer bulmanın anahtar bileşeni öteuydular. Fakat; şimdiye kadar bulduğumuz ötegezegenlerin çoğunun, konuksever ortamların aksine, en azından bizim bildiğimiz tarzda bir yaşamı desteklemekten uzak, şişman gaz kütleleri olduğu gerçeği cesaretimizi kırmamalı. Henüz bilmediğimiz şey bu ötegezegenlerin uyduları olup olmadığı. Bu olasılık umut verici, çünkü öteuyduların muhtemelen okyanuslara ve atmosfere ev sahipliği yapan daha küçük, kayalıklı ya da buzlu yapıda olmaları bekleniyor. Titan Dünya'nınkinden bile daha yoğun, kalın bir atmosfere sahipken; tahminen Enceladus , Europa ve Ganymede'in yer altı okyanuslarına ev sahipliği yaptığı düşünülüyor. Dolayısıyle eğer dışarıda bir yerde hayat varsa; bunun uzak bir gezegende değil uzak bir uyduda olması muhtemel. Av devam ediyor. Herhangi bir öteuydu, doğrudan görülmek için çok solgun olduğundan, gök bilimciler araştırmalarında ustaca dolaylı teknikler kullanıyorlar. Bu uyduların milyarlarcası kesin olarak dışarıda bir yerlerde ve biz onları bulacağız. Bu küçük dünyaların, devasa soruları yanıtlamak için bize yardımcı olmaları çok sürmeyecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/oumuamua-nin-orijinal-hikayesi-yildizlararasi-ziyaretcimiz-nasil-dogdu/", "text": "Güneş sistemimizin ilk bilinen yıldızlararası ziyaretçisinin çok şiddetli bir geçmişi olabilir. Yeni yapılan bir araştırmaya göre 2017 yılının ekim ayında iç güneş sistemimizden geçerken tespit edilen gizemli nesne Oumuamua, asıl yıldızından yakın geçiş gerçekleştirirken kütle çekim kuvveti yüzünden parçalarına ayrılan daha büyük bir cismin bir parçası olabilir. Çin Bilim Akademisi'nin Ulusal Astronomi Gözlemevleri'nde görev yapan ve aynı zamanda çalışmanın baş yazarı olan Yun Zhang açıklamasında bu gelgit parçalanması senaryosunun sadece Oumuamua için değil, asteroit benzeri bir çok yıldızlararası nesnenin nasıl oluştuğu konusuna dair bir açıklama sağladığını söyledi. Zhang ve çalışmanın ortak yazarı California Üniversitesi astronomu Douglas Lin'e göre bu hipotez, Oumuamua'nın tuhaflığını da açıklıyor. Bu tuhaflık ise aşırı ve çok katmanlı. Örneğin, Oumuamua son derece uzun hatta bir uzay purosuna benziyor . Astronomlar daha önce hiç bu şekilde bir uzay cismi görmemişti. Bu duruma ek olarak Oumuamua, mahallemiz boyunca yaptığı yolculukta yerçekimsiz hızlanma sergiledi ve bu hareket güneşin, Jüpiter'in veya diğer büyük cisimlerin çekimlerine bağlanamıyor. Böyle bir hareket, uzay araçlarında bulunan iticiler gibi cismi bu yöne iten kuyruklu yıldız gaz çıkışı ile ortaya çıkabilir. Ancak birçok astronomun bu yabancı cismin bir kuyruklu yıldız olduğunu düşünmesine rağmen, Oumuamua hiçbir gaz çıkışı yani görülebilir bir kuyruk veya saç göstermedi. Kuyruklu yıldızların genellikle ev sahibi yıldızlarından uzakta bulunmaya eğilimleri vardır bu yüzden de yıldızlararası uzaya atılmaları daha kolaydır. Son olarak Oumuamua'nın tespit edilmesi de garip ve oldukça bilgilendiriciydi. Uzayın ne kadar geniş olduğu, bu cisme benzer nesnelerin yolculuğunun ne kadar süre aldığı ve bu tip cisimleri tespit etmedeki gayretsizliğimizi göz önüne alacak olursak Oumuamua gibi nesnelerin aslında çok fazla olabileceğini düşünebiliriz. Zhang, her gezegen sisteminin ortalama olarak 100 trilyon Oumuamua gibi nesneyi dışarı fırlatmış olması gerektiğini belirtti. Nesnenin karakteristik özelliklerinin kombinasyonu, bazı bilim insanlarını en belirgin şekilde de Harvard Üniversitesi Astronomi bölümünü yöneten Avi Loeb'i Oumuamua'nın yabancı bir uzay aracı olduğunu düşünmeleri konusunda kışkırtıyor. Loeb'in söylediklerine göre şu an elimizdeki veriler belki de artık kullanılmayan bir ışık yelkenlisi ile tutarlı ve Loeb, araştırmacıların en azından bu ihtimale karşı açık fikirli olması gerektiğini söyledi. Fakat yeni yapılan çalışma, nesneye doğal bir açıklama öne sürüyor. Zhang ve Lin, bu tarz cisimlerin asıl yıldızlarının yakınından geçerken nasıl etkilendiklerini araştıran bir bilgisayar simülasyonu kullandılar. Bu modelleme çalışması, bu çok yakın geçişlerin cisimleri uzun parçalar halinde parçaladığını ve daha sonra da bu parçaları yıldızlararası uzaya fırlattığını ortaya koydu. Geçiş sırasındaki aşırı ısınma ve daha sonrasında gerçekleşen soğuma cisimlerin üzerindeki yüzey çatlaklarına sebep oluyor ki bu çatlaklar da cisimlerin tuhaf şekillerini destekliyor. Yıldızsal gelgit parçalanması sürecindeki ısı yayılımı ayrıca büyük miktardaki uçucu maddenin kaybolmasına yol açıyor ve bu durum da sadece Oumuamua'nın kırmızımsı yüzey rengi ile görülebilir bir kuyruğun olmamasını değil bu cisimlerin kuruluğunu da açıklıyor. Bununla beraber su buzu gibi bazı yüksek süblimasyon sıcaklıklarına sahip uçucu maddeler, yüzeyin altında sıkışmış bir halde bulunabilir. Ve araştırmacılara göre bu gizli kalmış maddeler, güneşimiz gibi yıldızların yakınından geçerken harekete geçebilir ve gaz çıkışıyla beraber yerçekimsiz bir hızlanma ortaya çıkarabilir. 13 Nisan'da Nature Astronomy dergisinde yayınlanan başka bir çalışmaya göre ise bu tarz yıldızlararası cisimlerin asıl ait oldukları objeler çok fazla farklılığa sahiptir. Bu fırlatılmış nesneler; uzun süreli kuyruklu yıldızlara, gezegen oluşturmaya başlayan yapılara veya yıldızlarının yakınlarında başı boş dolanan süper dünyalara bile ait olabilirler. Zhang'da zaten bu yıldızlararası cisimlerin gezegen sistemlerinin nasıl oluşup evrimleştiğine dair önemli ipuçları verebileceğini söylüyor. Aslında Oumuamua hakkında bilgisi olduğumuz tek yıldızlararası ziyaretçi değil. 2019 yılının ağustos ayında astronomlar, Borisov Kuyruklu Yıldızı diye bilinen ikinci bir yabancı ziyaretçiyi tespit ettiler. Özellikle Şili dağlarında yer alan Vera C. Rubin Gözlemevi'nin internette çevrim içi olmasından sonra daha fazla bu gibi cisimleri görmeye başlayacaklar. Yani Oumuamua, buz dağının görünen bir kısmı. Daha fazla bu tipteki cismin araştırılması, belki de dış güneş sistemimizin karanlık derinliklerine doğru hızla yol alan Oumuamua'yı anlamaktaki en iyi yolumuz olabilir. U.S Naval Academy astronomu ve Oumuamua Uluslararası Uzay Bilim Enstitüsü'nün ortak lideri olan Matthew Knight, gelecek yıllarda keşfedilecek yıldızlararası cisimlerin Oumuamua'ya benzer özellikler gösterip göstermediğini keşfetmenin çok ilginç olabileceğini belirtti. Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km ... Güneş'ten yaklaşık 2 bin astronomi ... ABD Uzay Ajansı NASA'nın bir sonrak..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ozel-gorelilik-1-referans-sistemleri/", "text": "Bir bahar gününde 1961 model beyaz Chevy Impala'sının içerisinde koltuğuna yayılmış bir şekilde uzun bir yolda ilerliyordu. Güneş, sol tarafındaki ucu bucağı görünmeyen buğday tarlalarının ardından batmaktaydı. Turuncumsu kızıllığı, açık penceresinden de giren hafif rüzgar tarafından bir o yana bir bu yana savrulan buğday tanelerinin arasından süzülüyordu. Gündelik hayatta her ne kadar kullansak da, ışık hızına yakın hızlara yaklaştığımızda iş başka boyutlara taşınır. Bunu bugün parçacık hızlandırıcılarda test etmemiz mümkün. Belirli bir potansiyel fark altında bir elektronu 0,99c, yani ışık hızının %99'una kadar hızlandırdığımızı düşünelim. Eğer potansiyel farkı 4 kat artırırsak, elektronun kinetik enerjisi de 4 kat artmalı, yani hızı 2 kat artıp 1,98c olmalıdır. Fakat yapılan deneylerde görüyoruz ki, bu potansiyel farkı yüzlerce, hatta binlerce kat artırsak dahi, hız hep ışık hızının altında kalıyor. Yani ışığı karşınıza alıp ona doğru gitseniz dahi, hızını yanınızdan geçen araçtaki gibi artmış olarak görmüyorsunuz.Einstein'ın bu önemli keşfi, ışık hızına yakın hızlarda işin nasıl değiştiğini bize anlatıyor. Göreli kelimesi, bir şeye veya bir olguya göre değişim gösteren, kişiden kişiye farklı algılanan anlamlarına gelir. Yani ortada gözlemciden gözlemciye değişen bir durum söz konusu. Bunun nasıl işlediğini anlamak için öncelikle Referans Sistemlerini incelemeliyiz. Newton yasaları tüm eylemsiz referans sistemlerinde geçerlidir. Eylemsiz referans sistemleri, sistemin içinde gözlenen cisme etkiyen hiçbir kuvvet yokken ivmesi sıfır olan bir referans sistemidir. Yani, sabit hızla hareket eden bir sistem de eylemsiz referans sistemidir. Bu demek oluyor ki, sabit hızla hareket eden bir araçta yapılan deneyin sonuçları ile, hareketsiz bir araçta yapılan deneyin sonuçları özdeştir. Mekanik yasaları bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı olmalıdır. Dışarıdaki gözlemcinin gördüğü şey de topun havaya çıktığı, fakat top bu hareketini yaptığı sırada tren bir yol katediyor. Yani top trenin hareketinden ötürü bu sefer yatayda da bir harekete sahip. Sadece dikey yönde bir hareket yapmıyor. Dolayısıyla top, dışarıdaki gözlemcinin bakış açısından sanki fırlatılan bir ok gibi kavisli bir yol izliyor. Fakat trenin içerisindeki gözlemci topu sadece yukarı aşağı giderken görüyor. Bu durumda topun hareketi konusunda bir fikir ayrılığı ortaya çıkıyor. Bu durumda Newton yasaları, enerji ve momentumun korunumu gibi ilkelerin geçerliliği olduğuna göre, bu iki eylemsiz referans sistemi arasındaki farkı hiçbir mekanik deneyle açıklamak mümkün değilmiş gibi görünüyor. Bu olayda gözlenebilecek tek şey, bir sistemin diğerine göre olan hareketidir. Bu durum keyfi olarak alınan bir referans sistemi kavramının veya uzay içerisinde herhangi bir şekilde mutlak hareket kavramının bir anlamı olmadığını ifade eder. Gerçekleşen olayda iki farklı gözlemci için iki farklı referans sistemi oluşturalım. Bunlardan birisi S, diğeri S' olsun. Yeri ve zamanı da dört koordinat cinsinden ve olarak ifade edelim. Bu iki referans sistemi arasında bir dönüşüm bağıntısı oluşturabiliriz. S' sistemi S sistemine göre ölçülmek üzere xx' ekseni boyunca sabit v hızıyla hareket etsin. t=0 anında iki referans sisteminin çakıştığını varsayalım Bu durumda iki referans sistemi arasındaki dönüşüm aşağıdaki şekilde ifade edilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, zamanı her iki referans sisteminde de aynı kabul etmiş olduğumuzdur. Bu, gündelik olaylarda çok çok ufak farklardan ötürü doğru bir kabuldür. Fakat söz konusu hızlar ışık hızına yaklaştığında durumlar değişmektedir. Bir parçacık S sistemindeki gözlemciye göre dt süresi boyunca dx kadar yol alsın. Dönüşüm bağıntılarından elde ettiğimiz eşitliğe göre aşağıdaki ifade elde edilir. Burada belirtilen ux ifadesi, S referans sisteminde hızın x eksenindeki bileşenini ifade eder. Aynı şekilde üslü ifadesi olan da S' referans sistemindekini ifade eder. Burada v harfi yerine u kullanmamızın sebebi, iki referans sisteminin bağıl hızını temsil etmek içindir. Özet olarak, Galileo bağıntıları her ne kadar mantıklı görünseler de bu gündelik hayattaki olayların gerçekleşme şeklinden ötürü mantıklı ve geçerlidir. Söz konusu olaylar ışık hızına yakınlığı barındırınca işin boyutu değişmektedir. Kafa kafaya yaklaşan iki arabada hızları toplarken, ışık hızına çok yakın hızlarda bu geçerliliğini yitirmektedir. Örneğin, 60km/sa hızla size doğru 80km/sa hızla gelen bir araca yaklaşma hızınız 60+80=140km/sa iken, 0,6c hızla giderken size doğru 0,8c hızla gelen bir araca yaklaşma hızınız 1,4c değildir. Asla ışık hızını geçmeyecektir. Sonuç olarak, bu bağıntıları elektromanyetik dalgalara uygulamaya kalktığımızda ortaya problemler çıktığını görürüz. Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ozel-gorelilik-2-lorentz-donusumleri/", "text": "Özel ve genel göreliliğin omurgasını oluşturan Lorentz dönüşümleri Hollandalı fizikçi Hendrik Lorentz tarafından elektromanyetizma kuralları gereğince daha önceden bulunmuştur. Fakat o dönemlerde birçok fizikçi gibi Lorentz'in de ışığın yayılması konusundaki çalışmaları Eter maddesinin varlığı üzerinden şekillenmiştir. Klasik elektromanyetik teorinin garipliklerinden biri ışık hızının vakumda sabit olduğunu söylemesidir. Şöyle ki; klasik mekanikte farklı referans sistemleri için hızlar eklenip çıkarılarak, görelilik yazı dizimizin bir önceki bölümünde bahsettiğimiz Galileo dönüşümleri kullanılıarak bulunmaktadır. Yani 80km/s hızla giden trenin içinde ileri doğru 3km/s hızla yürüyen yolcunun hızı 80+3 = 83km/s olmaktadır. Fakat trenin farlarından çıkan ışığın hızı = ışık hızı + 80km/s çıkmaktadır ki bu sonuç ışığın hızının sabit olduğunu söyleyen elektromanyetik teori ile çelişir. Bu problemi gidermek için fizikçiler Eter adında varsayımsal bir madde ortaya atmışlar ve yıllarca farklı Eter hipotezleri geliştirerek pratikte kullandıkları bu iki sistemi birbirleriyle bağdaştırmaya çalışmışlardır. Eter hipotezlerinin sonuncularından diyebileceğimiz çalışmayı ise bu konuda inancını yitirmeyen Lorentz yapmıştır. Eteri hareketsiz bir sistem olarak ele almak ve yorumlamak ister. Elektromanyetizmanın temellerini oluşturan Maxwell denklemlerinin bazılarının Eter'den hareketli bir referansa geçildiğinde değişmez olduklarını gösterebileceği bir dönüşüm formulü üzerinde çalışmaya başlar ve zaman koordinatlarının değiştirilmesi gerektiğini farkeder. 1895 yılında Yerel Zaman adını verdiği eklentiyi kullanarak iki sistem arası dönüşüm için matematiksel bir çıkarım yapar. Buna göre mutlak zamanın geçerli olduğu Eterin içindeki madde bu mutlak zamana bağlı bir değişken olan yerel zamanda hareket etmektedir. - T' = yerel zaman, - T = mutlak zaman, - C = ışık hızı - V = cismin hızı - X = mesafe - Kök içindeki ifade ise Lorentz Faktörüdür. C ışık hızı sabiti 1'dir. Eğer V hızını ışık hızının çok altında değerler alırsanız, kök içindeki V2/C2 ifadesi küçülmeye başlar. V'yi ufalttıkça pay azalır ve V2/C2 sıfıra yaklaşmaya başlar. Kök içindeki 1'den sıfıra yaklaşmakta olan V2/C2 yi çıkardığımızda 1'e oldukça yaklaşmış olan bir sayı ederiz ve bu sayı kök içinden dışarıya yine 1'e çok yakın olarak çıkar. Denklemin üst kısmında ise X/C V/C değerinde V/C'nin payı olan V'yi azalttıkça kesir sıfıra yaklaşmaya başlar. Bir sayının 0 ile çarpımı 0 olacağı için X/C V/C çarpım işlemi de sıfıra yaklaşır ve üst kısımda geriye sadece T kalır. Dolayısıyla denklemimiz eğer ışık hızından çok düşük hızlar kullanıyorsak T' = T şeklinde sonuçlanacaktır. Bu ifadenin aslında Galileo dönüşümündeki zaman ifadesi olan T' = T ile aynı olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Lorentz zaman dönüşümü ışık hızından çok düşük hızlarda Galileo dönüşümü ile yaklaşık aynı sonucu verir fakat hız ışık hızına yaklaştıkça referans sistemleri arasında zaman farkı oluşmaya başlar. Denklemde gerçekleşen bu zaman daralması sayesinde ışık hızı farklı referans sistemlerinde farklı hızlara çıkmaz, tutarsızlık göstermez. Bu anlattığımız ifadenin açık anlatımı şudur: Eğer ışık hızından çok düşük hızlarda hareket ediyorsanız; yerel zaman ile dışarıdan sizi izleyen gözlemcinin ölçtüğü mutlak zaman arasında kayda değer bir fark bulunmaz. Ancak, ışık hızına yaklaştıkça yerel zaman hareket halindeki cisim için belirgin oranda değişmeye başlar, dışardan bakan hareketsiz gözlemciye oranla yavaşlar. Dolayısıyla yerel zamanı kendisi için yavaşlamış olan gözlemcimize göre ışık hızı sabitliğini korur. Yani, gözlemcimiz 0.9c (ışık hızının %90'ı) hızla hareket ederken, aracının farlarından çıkan ışığın 1.9c hızla hareket ettiğini değil, yine 1c hızla hareket ettiğini ölçümler. Hız; birim zaman içinde alınan yol olduğuna ve hareket halindeki gözlemcimiz için zaman yavaşladığına göre, ışığın hızını hep sabit olarak ölçmesi doğaldır. Lorentz yol dönüşümleri de benzer bir şekilde Galileo dönüşümlerine indirgenebilme özelliğine sahiptir. Denklemin payda kısmında kök içinde bulunan ifade benzer bir şekilde küçük hızlarda sıfıra yaklaşırken, pay kısmındaki X VT ifadesi de VT sıfıra yaklaşacağı için geriye X i bırakır. Sonuç olarak düşük hızlarda X' = X olur. Eğer tek boyutlu bir hareket yapılıyorsa, yani tek bir doğrultuda gidiliyorsa, Y ve Z koordinatları için Y'=Y ve Z'=Z eşitlikleri yazılabilir fakat hareket 3 boyutta da yapılmaktaysa diğer koordinatlarda da X koordinatı için yazdığımız denkem şeklinde olur. Referans sistemimize tersten, bir gözlemciymiş gibi bakmak istersek; T' zamanını ve X', Y', Z' boyutlarını denklemde eşitliğin karşı tarafına geçirip Ters Lorentz Dönüşümlerini uygularız ve denklemlerimiz şu şekilde olur. Fizik yasalarının dönüşümler sırasında değişmez olduğu konusuna oldukça önem veren Fransız matematikçi, fizikçi ve bilim felsefecisi olan Henri Poincare, Lorentz'in bulduğu dönüşümleri modern formuna sokmuş ve bütün Maxwell denklemlerinde de dönüşümler sonucu değişmezliğini göstererek özel göreliliğe doğru giden yolda önemli bir adımı tamamlamıştır. Poincare 1898'de yazdığı bir yazıda bu dönüşüm denklemlerinin salt matematiksel olarak ifade ettiklerinin tek başlarına bir anlamı olmadığını, esasen fiziksel açıdan daha derin çıkarımlara gebe olduğunu belirtmiştir. Ayrıca dönüşümlerin öngörüsü olarak diğer bilim isanlarının ve yeni teorilerin ışık hızı artık sabit almaları gerektiğini söyler. Lorentz bu dönüşüm denklemlerini mutlak zamanın işlediği referans sistemi olan Eter hipotezi üzerinden kurmuş ve Michelson-Morley deneyindeki sonucun denklemlerindeki uzunluk daralması ile örtüştüğünü söylemiştir. Fakat Poincare artık mutlak zaman ve uzayın olamayacağını, Eter'in artık metafizik bir anlam kazandığını, deneysel olarak yanlışlanıp ispatanamayacağını, fizikçilerin Eter hipotezlerini terketmeleri gerektiğini belirtmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ozel-gorelilik-3-michelson-morley-deneyi/", "text": "Bilim adamlarının oldukça ilgisini çeken ışığın hızı her zaman merak konusu olmuştur. Fakat bu yazı dizisini yazmamıza da sebep olan esas keşif, hızından ziyade, yayıldığı ortam olarak o zamanlarda var olduğu düşünülen eter içindeki hız değişimleri ni ölçmek amacıyla 1881 yılında Albert A. Michelson'ın tasarlanan deney düzeneğidir. Daha sonra bu deney Michelson ve Edward W. Morley tarafından defalarca tekrarlandı. Öncelikle yazıya başlamadan önce konuyla ilgili olan Eter Hipotezi yazımızı okumanızda fayda var. Biliyorsanız, bu kısmı geçebilirsiniz. Deneyin hedefi, hipotetik etere göre Dünya'nın hızını tayin etmekti. Eğer Dünya eter adı verilen varsayımsal ortamın içerisinde ilerliyorsa, ışık düzenek içerisinden geçip farklı zamanlarda alıcıya düşecekti. Daha detaylı ifade edecek olursak, Dünya eterin içerisinden v hızıyla akıyorsa, eter de Dünya etrafında v hızıyla akar. Dünya'nın hareketine zıt yönde olan bu eterin v hızıyla akışı, Dünya referans sisteminde ölçülen ışık hızının aynaya yaklaşırken c-v, aynadan yansıdıktan sonra da c+v olması demektir. Düzenekte ortada yarı geçirgen bir ayna bulunur. Bu ayna ışığı hem geçirir hem de yansıtır. Buraya gelen ışık yukarı yönde yansırken, aynı zamanda içinden geçerek doğruca yoluna devam eder. Yani, pratik biçimde ışın iki parçaya bölünmüş olur. Sonra tamamen yansıtıcı aynalardan yansıyarak geriye, ortadaki yarı geçirgen aynaya tekrar gelir. Yukarıdan gelen ışık yarı geçirgen aynanın içerisinden geçerken, sağdan gelen ışık da yansıyarak beraber bir şekilde alıcıya düşer. Eğer Dünya eter içerisinde hareket ediyorsa, ışık düz ve dik olarak giderken ışık demetlerinden birisi geri kalmalıdır. Yani ışığın geliş açısını değiştirip, aradaki farkı ölçmek amaçlanmıştır. Aşağıdaki videoda 5:50'den sonrasında bu deney çok güzel bir şekilde görsel olarak ifade edilmiş. Ayrıca ondan öncesi de yazı dizimizin bir önceki iki bölümünde anlattıklarımız için özet niteliğinde. Bu aynalardan yansıyan ışık demeti bir araya geldiğinde karanlık ve parlak bir görüntüden oluşan bir girişim deseni ortaya çıkarır. Eğer bu düzeneği 90 derece döndürürsek, girişim deseni az ama ölçülebilir bir miktarda kaymalıdır. Fakat ölçümler sonucunda hiçbir kayma gözlenememiştir. Deney, Dünya'nın yörüngesel hareketinden ötürü, eter içerisindeki akışı daha iyi tespit edebilmek adına yılın başka zamanlarında tekrar denense de sonuç hep aynı olmuştur. Hiçbir zaman ölçülebilir bir kayma gözlenememiştir. Sonuç olarak, Michelson-Morley deneyi Eter Hipotezi ile çelişir. Ayrıca Referans Sistemleri yazımızda da ele aldığımız gibi, Dünya'nın eterin referans sistemine göre mutlak hızının ölçülmesinin de mümkünsüz olduğunu ifade eder. Bu sonuç bizi iki yargıya ulaştırır; ya ışığın içinde hareket ettiği eter olarak anılan şey yoktur, ya da ışık eter içinde hiçbir etkileşime uğramadan hareket eder. Ancak, bir şey , hareket edebilmek için başka bir şeyin içinde olmak zorunda ise, içinde bulunduğu ortamın hareketinden etkilenmek zorundadır. Bu da bizi ulaştığımız ikinci sonuç olan, ışığın eter içinde etkileşmeden hareket ettiği fikrini geçersiz kılar. İşte Einstein bu olumsuz deney sonucundan yola çıkarak, meşhur Göreliliği geliştirdi. Şu anda biliyoruz ki ışık, yayılmak için eter veya benzeri herhangi bir ortama ihtiyaç duymuyor. Küçük yaşlardaki her çocuğun en çok... Bir bahar gününde 1961 model beyaz ... 4 boyutlu bir uzayda yaşadığımızı s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ozel-gorelilik-5-boy-kisalmasi/", "text": "Özel göreliliğin bir diğer önemli sonucu da boy kısalmasıdır. Tıpkı zaman genişlemesinde olduğu gibi, ışık hızına yakın hızlarda boy da göreli olarak değişime uğrar. Bir cisme göre durgun olan biri tarafından ölçülen uzunluk, o cismin öz uzunluğudur. Yine aynı cismin, kendine göre hareketli bir referans sistemi tarafından ölçülen uzunluğu öz uzunluğundan küçüktür. Bunun nasıl olduğunu daha önceki bilgilerimizden yola çıkarak gösterelim. Buradan görüyoruz ki, cismin durgun halindeki uzunluğu olan öz uzunluğu, bu uzunluğuna paralel doğrultuda hareket ederken boyu kısalır. Elbette ki bu kısalmanın ciddi miktarlarda olması için bu hızın ışık hızına çok yakın hızlarda olması gerekir. Bunun için aşağıdaki grafikte gama çarpanının ışık hızına yakın hızlarda nasıl değiştiğine bakabiliriz. Zaman kısalmasının aksine buradaki çarpanın ters olduğuna dikkat ediniz. Dolayısıyla ışık hızına yaklaştıkça boyun da 0'a yaklaştığını görürüz. Aşağıdaki resimde üst kısımda Ay'a ışık hızına yakın bir hızda yaklaşmakta olan gözlemcinin gördüğü an resmedilmiş. Ona göre Ay kendisine ışık hızına yakın bir hızla yaklaştığında Ay'ın boyu kendisi hareketine paralel doğru boyunca kısalmış olarak görünür. Alt kısımda ise bu sefer diğer referans sisteminden olay gözlemlenir. Dünya'dan bakan bir gözlemci kendisine ışık hızına yakın bir hızla yaklaşan uzay aracının, geliş doğrultusu boyunca boyunun kısaldığını görür. Bu zamana kadar anlattıklarımız özet olarak Görelilik kavramının ne olduğunu doğru açıklayabilmek ve bunun sonucunda nasıl olaylar gerçekleştiğini anlatmaktı. Yani söz konusu Özel Görelilik olduğunda, problemi doğru belirlemek, problemi çözmekteki esas anahtardır. Bunun için bir önceki yazıda ele aldığımız Zaman Genişlemesi ve İkizler Paradoksu'nu iyice anlamanızı tavsiye ediyoruz. Uzay ve zamanı bir akışkan olarak k... 4 boyutlu bir uzayda yaşadığımızı s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ozel-gorelilik-6-kutlenin-ve-momentumun-goreliligi-2/", "text": "Kütle konsepti, fizikte her zaman en önemli konulardan biri olmuştur. Fakat günümüze yaklaşıp, fizikte ilerledikçe önemi daha da artmıştır. Bu konuda ilk ciddi çalışmaları yapan Galileo ve Newton'a göre kütle, maddenin dışarıdan gelen tepkilere gösterdiği bir hareket direncini simgeler. Newton kütleyi momentum ve güç vektörlerini tanımlamak için kullanmıştır. Kütlenin momentumu 'nin bulunması hız ile kütlenin çarpılmasıyla elde edilir. Güç ise kütlenin momentumunun zamana göre artış oranıdır. Eğer kütle sabit ise Newton'un bu iki yasası F=mdv/dt şeklinde gösterilebilir. Buradaki dv/dt yani hızın zamana göre değişimi ivmeyi verir. Formül kısaca Newton'un hareket yasalarının ikincisi olan F=m.a olarak yazılabilir. Newton'un kütle ve hareket için yaptığı bu tanım benimsenmiş ve neredeyse 2 yüzyıl boyunca kullanılmıştır. Daha sonra Einstein sahneye çıkmış ve özel görelilik adı altında ortaya koyduğu hareket yasalarıyla kütlenin durumunu daha karmaşık, ancak daha belirgin bir hale büründürmüştür. Özel Görelilik'te maddenin kütlesi iki farklı şekilde karşımıza çıkar. İvme ve üzerine etkiyen kuvvet ile bulunan sabit kütleye, özel görelilikte maddenin durgun kütlesi denir. Bu, cismin durgun olduğu kabul edilen bir referans sistemi içindeki kütlesidir. Cismin hakiki kütlesi olarak da düşünebileceğimiz bu durgun kütle gözlemcilerden bağımsızdır. Fakat cisim hareket ediyorsa hızlanma ve güç ilişkisine, yani kütleye cismin hızı ve etki eder. Dolayısıyla, hareket eden bir cismin kütlesi gözlemlenen referans noktasına göre değişkenlik gösterir. Denkleme baktığımızda hızın yani V'nin arttıkça, C değerine yaklaştıkça kök içindeki sayının azalmaya başladığını görürüz. Kesirin payı olan M0 durgun kütleyi temsil ettiği için sabittir fakat kök içindeki payda kısmı azaldığı için eşitliğin diğer tarafındaki M değeri yani göreli kütle cisim hız kazandıkça artar. Göreli kütle ve durgun kütle kavramları modern fiziğin yapıtaşlarından sayılmaktadır. Göreli kütle, durgun kütlenin aksine cismin enerjisine yani momentum ve hızına bağlıdır. Aslında bunun nedeni momentumun korunması ilkesine bağlıdır. Momentumun korunmasının gerekliliğinden dolayı; hareket halinde olan bir cismin kütlesinin aslında cismin o anki hızına bağlı olması gerektiği sonucuna varılır. Kısaca momentumu korumak için ödenen bedel kütleyi mecburen göreli yapmaktan geçmiştir. Klasik mekanikte momentum formülü olarak kullandığımız P=mv için, hız arttıkça momentumu korunmasını sağlamamız gerekir. Özel görelilikte bu formüle lorentz dönüşümlerindeki gamma faktörünü ekleriz ve yandaki hale bürünür. Hız arttıkça kök içindeki sayı küçülmeye başlayacak, dolayısıyla kesirli sayının ifade ettiği değer büyüyecektir. Formüle yapılan bu eklentinin kütleyi göreli yapması dışında en büyük etkisi cismin kazanacağı hızı sınırlanmış olmasıdır. Klasik mekanikte cisme etkiyen kuvvete göre momentum da düzgün bir şekilde arttırmaya devam eder ve bu, cismin hızının ışık hızının ötesine çıkmasına yol açar. Hız için vereceğiniz enerji haricinizde bir sınırınız kalmaz. Fakat özel görelilikte cisme verilen enerji ile kazandırılan momentum, cismin hızını düzgün bir şekilde sonsuza kadar arttırmak yerine ışık hızına asimptotik olarak sürekli yaklaştırır, ancak ulaşamaz. Neyse ki bu öngörüyü deneyler ile sınamak sanıldığı kadar zor olmamıştır. Kütlenin göreli olduğuna dair ilk bulgu 1908 yılında gerçekleşir. Bir vakum tüpü içindeki hızla ilerleyen elektronların kütlesi ölçüldüğünde durgun kabul edilen elektronlara göre 2 kat daha fazla kütleye sahip oldukları görülmüştür. Günümüzde sıkça adını duyduğumuz Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi parçacık hızlandırıcılarında elektron ve proton gibi parçacıkları hızlandırmak için oldukça güçlü elektrik alanları oluşturulur. Bu parçacıklar, ışık hızına çok yakın hızlara ulaşacak kadar hızlandırılırlar ve bu hıza yaklaştıkça kütleleri artar. Kütleleri arttığından dolayı daha fazla hızlanmaları için gereken enerji ihtiyacı da artar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pan-starrs/", "text": "Pan-STARRS ekibine 15 Eylül gece yarısı gelen bir mailde ekip, LIGO'nun teknik bakım sırasında elde ettiği önemli bir olaydan haberdar ediliyordu. Evrenin bir yerinde uzay-zamanda bir dalgalanma olmuştu ama nerede? LIGO henüz resmi gözlem dönemini başlatmadığı ve sadece iki adet kütle çekim dalga algılayıcısına sahip olduğu için, olayın kaynağının tam olarak neresi olduğunu milyarlarca gökada arasından belirleyemiyordu. LIGO ekibinin yaptığı ilk analizler daha henüz başlangıç seviyesinde olsa da, birbirlerine çok yakın yörüngede dolanan iki kara deliğin sonunda birleştiğini ve tek bir kara deliğe dönüştüklerini gösteriyordu. Bu muazzam birleşme uzay zamanın dokusunda art arda titreşimlere yol açmış ve sonunda şaşılacak derecede hassas ölçümler yapabilen LIGO gözlemevi tarafından algılanmıştı. Pan-STARRS, Hawaii Üniversitesi Panoramik Keşif Teleskopu ve Hızlı Yanıt Sistemi, tam da böyle durumlar için oluşturulmuş bir teleskop. Hawaii Astronomi Enstitüsü tarafından inşa edilen, Pan-STARRS1 teleskopunun amacı yıllardır böylesi değişimler gösteren cisimleri bulmak ve bir yandan da gökyüzünün en detaylı haritasını beş renkte oluşturmak. PS1'in kütle çekim dalgalarının kaynağına ilişkin gözlemlediği ideal bölgenin fotoğrafının ise MAST arşivi içerisinde bu baharda halka açık olarak yayınlanması planlanıyor. Eğer karadeliklerin birleşmesi sırasında sistemden jet çıkışı olursa gökyüzünde bu bölgeden yeni parlak bir ışık kaynağı görünecek. Pan-STARRS güçlü tarama kapasitesiyle, LIGO tarafından tanımlanan bölgeyi haritalayarak ve bu sonuçları daha önceki haritalarla karşılaştırarak bir değişim olup olmadığına bakabilir. Bunu yapabilmek için, Pan-STARRS'ın güçlü bilgisayarları dikkatlice gökyüzünün yeni bir haritasını gözlemeli ve daha sonra bu haritadan önceki haritayı çıkarmalıdır. Geriye kalan görüntü harita oluşturulduğu zamandan bu yana evrendeki cisimlerde meydana gelen değişimleri gösterecektir. Buna geçici dalgalar veya geçici olaylar adı verilmektedir. LIGO tarafından belirlenen geniş bölgede, süpernova, yıldız jetleri, değişen yıldızlar hatta karadelikler tarafından enerji ihtiyaçları karşılanan aktif gökada çekirdeklerinin dahi olduğunu söylemek mümkün. LIGO takımının normal olanları eleyerek tamamen yeni bir şey aradığını söyleyebiliriz. Fakat Pan-STARRS'ın yıllardır böylesi çığır açan bir buluş için hazır beklediğini de eklemek lazım. LIGO'nun kütle çekim dalgalarını oluşturan kaynağa ilişkin tanımladığı bölge sabahın ilk ışıklarıyla doğmaya başlıyor. Bu bölgeyi Pan-STARRS'la gökyüzü çok parlak hale gelmeden sadece birkaç dakika için gözlemek söz konusu. Kızılötesi filtreleriyle, Pan-STARRS gökyüzünü daha uzun süre de gözleyebilir ve birkaç hafta içerisinde gökyüzünün bu bölgesini haritalayabilir. PS1, LIGO'nun buluşunun ardından geçen 41 günde, 56 astronomi kaynaklı patlama tespit etti. Fakat bu patlamaların kaynakları henüz netleşmedi. Pan-STARRS keşiflerine tayfsal devam gözlemleri gerçekleştiren Belfast Üniversitesi, henüz Pan-STARRS gözlemleri içerisinde sıra dışı bir şey görmediklerini, patlamaların normal süpernova kaynaklı patlamalar olduklarını belirtti. Olası iki senaryo var. Bunlardan birisi kütle çekim dalgalarının kaynağının güney yarım küreden çok uzak olması, dolayısıyla Hawaii'den gözlemlenememesi, diğeri ise kaynağın gözlenemeyecek kadar sönük olması. Gelecekte de LIGO yeni bir kütle çekim dalgası gözlediğinde Pan-STARRS gözlemleri büyük önem taşıyor. LIGO'nun sonbaharda gerçekleştireceği bir diğer gözlem programında ikinci Pan-STARRS teleskopu da hazır olacak. Muazzam bir çubuklu sarmal gökada o..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pandemi-nedeniyle-olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-online-yapilacak/", "text": "Türkiye'nin, en büyük astronomi ve uzay bilimleri etkinliklerinden olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali, aylardır yaşadığımız Covid-19 pandemi önlemleri kapsamında 2021 yılına ertelendi. Bu yıl 14-17 Ağustos 2020 tarihinde 5'incisi gerçekleştirilecek olan etkinlik, ülke genelinde astronomi ve uzay bilimleri ile ilgilenenlerin sabırsızlıkla beklediği en zengin içerikli yatılı kamp etkinliği konumunda. Yüzlerce kişinin katıldığı festivalde, uzay bilimleri alanında uzman profesörler, akademisyenler ve astrofotoğrafçılar çok kapsamlı seminerler, söyleşiler, konferanslar ve uygulamalı eğitimler gerçekleştiriyorlardı. Yaşadığımız Covid-19 pandemi sürecinde, bilim insanları olarak halkımıza örnek davranışlar içinde olmamız gerektiğinin farkındayız. Bu nedenle, bilim kurulumuzla Mayıs ayından beri etkinliğin yapılıp yapılamayacağını, yapılırsa ne gibi risklerle karşılaşacağımızı istişare ediyorduk. Bu istişareler sonucunda bilim kurulumuz; genç-yaşlı yüzlerce insanın bir arada bulunacağı bu etkinliğin corona virüs riski tümüyle bitmeden yapılmasının ciddi sağlık ve salgın riski yaratacağını, hangi sıkı tedbir alınırsa alınsın toplu etkinliklerde riskin her zaman olacağını belirterek Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'ni bu yıl için ertelememizin uygun olacağı yönünde görüş bildirdi. Etkinlikte eğitmen olarak görev yapan Prof. Dr. A. Talat Saygaç, Prof. Dr. Osman Demircan ve Prof. Dr. Lokman Kuzu da bu kararın doğruluğunu; böylesi ciddi sağlık riski yaşadığımız günlerde halkımıza toplu ortamlarda bulunmaktan uzak durmalarını tavsiye ederken, bu festivali 500 bilimseveri bir araya toplayarak gerçekleştirmemiz halkımızın bilime olan güveni azaltırdı şeklinde değerlendiriyor. Festivale 4 yıldır destek veren Kumluca Belediyesi de aynı görüşte. Kumluca Belediye Başkanı Mustafa Köleoğlu; Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'nin bu yıl ki virüsten korunma kapsamında düzenlenememesinden dolayı üzüntü içerisindeyim. Etkinliğin online gerçekleştirilmesi için belediyemiz olarak tüm desteğimizi vereceğiz. şeklinde konuştu. Online olarak 14-17 Ağustos 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan festivalin bilimsel içeriği, geçtiğimiz yıllardaki zenginliğini koruyacak. Yine dev gözlem teleskoplarıyla Olimpos'tan yıldız, gezegen, galaksi, nebula ve meteor yağmuru görüntüleri uzmanların açıklamaları eşliğinde Kozmik Anafor, Feza Gezginleri, Hypatia Bilim, Gerçek Bilim ve Gelecek Bilimde Youtube ve sosyal medya hesapları üzerinden canlı olarak yayınlanacak. Aynı zamanda alanında uzman profesörler, akademisyenler ve astrofotoğrafçılar astronomi ve uzay bilimleri alanındaki önemli konuları canlı yayında sunumlar şeklinde izleyicilere aktaracaklar. Online etkinlik boyunca gündüzleri uzmanlar canlı olarak 4'er sunum gerçekleştirecekler. Gece ise, sabaha kadar profesyonel dev teleskoplarla Olimpos'tan uzmanların anlatımı eşliğinde canlı yayınlar gerçekleştirilecek. Online etkinlik ile ilgili detayları ve bildirimleri festivalin bu linkten ulaşabileceğiniz grubuna üye olup takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pandoranin-mavi-yesil-kutusu-2-yasamin-tarihcesi-uzerine/", "text": "Dalgaların altında, şimdiden binlerce tür evrilmiş durumda. Artık hayat yayılıyor. 460 milyon yıl önce, tabakalar tekrar hareket etmeye başlıyor. Yeni oluşan kıtanın adı, Gondwana. Sıcaklığı ölçersek, 90 C ile karşılaşacağız; oksijen oranı ise günümüzdekine yakın. Karada birkaç parça algden başka bir şeye rastlamıyoruz. Okyanus dibinde böylesine çeşitlilik varken karadaki bu yoksulluğun sebebi, Güneş. Bugünlerde de astronomi gündemini takip edenlerin sıkça duyabileceği Güneş patlamaları, kara parçalarını ölümcül bir radyasyonla dolduruyor. Fakat yukarıda bir şeyler oluyor; atmosferde Güneş ışınlarıyla karşılaşan oksijen(O2), ozona(O3) dönüşüyor. Bu gaz tabakası, Dünya'mızın etrafını sarıyor ve radyasyonu emiyor. Günümüzden 375 milyon yıl öncesine geldiğimizde ise kalın bir ozon tabakasından bahsedebiliriz. Artık Dünya, radyasyonu emen bu tabaka sayesinde korunuyor. İşte şimdi, radyasyondan korunan yaşam, harekete geçiyor. İlk kara bitkileri, küçük yosun demetleri oluyor. Bunlar, daha fazla oksijen pompalayabiliyor; dolayısıyla oksijen seviyesi artıyor. Bu sıralarda, denizlerde yeni canlılar yüzüyordu; örneğin Tiktaalik adlı yüzen canlı, bunlardan biridir. Bu canlının önemli bir özelliği, boynunu, kendini yukarı çekmek için kullanabilmesidir. Bu, canlılığın karaya taşınabilmesi için en önemli adımlardan biridir. Günümüzden 375 milyon yıl öncesine gittiğimizde, karaya taşınan bir yaşama tanık oluyoruz. Tiktaalik adlı özel canlı, boynunu, kendini yukarı çekmek için kullanabilmesi açısından çok önemliydi. Bu canlının bir başka özelliği de, yüzgeçlerinin, birer bacak görevi görmesiydi ve bunlar sayesinde su dışına çıkabiliyordu. İşte bu tarih ve bu anlar, Mavi Gezegen açısından çok önemli anlardı. Dışarı çıkabilen bu canlı, zamanla daha güçlü organlar ve adaptasyonlar geliştirdi. Milyonlarca canlı, bu evrimsel süreç içerisinde evrildi ve sudan çıkarak, bitkilerin evrilmiş olduğu karada daha fazla zaman geçirmeye başladı.360 milyon yıl öncesine geldiğimizde, artık tetrapod dediğimiz canlıların evrilmiş olduğunu görüyoruz. Tetrapod, sucul yaşamdan kara yaşamına geçiş ile birlikte ortaya çıkmış olan omurgalılar için kullanılan, biyolojik bir terimdir ve dört üyeliler anlamına gelmektedir. Bu tarihleri neden önemli olarak nitelediğimizi, tetrapodlardan sırasıyla evrilen dinozorlar, kuşlar, memeliler ve nihayetinde insan türü ile açıklayabiliriz. Yolumuza devam ediyoruz: her yeri çeşit çeşit otlar kaplamış görünüyor. Bir tohumun bu sırada, rüzgarla beraber hareket ettiğini düşünelim. Bu ana kadar bitkiler, büyümek için bol suya ihtiyaç duyan tek hücreli sporları kullanıyorlardı. Ancak bizim düşündüğümüz tohum, sudan kilometrelerce uzak. Bu tohum, kendi besin ve su kaynağını bulunduruyor; spordan farklı olarak da, sudan uzakta aylarca hayatta kalabiliyor. Söz konusu tohum yaşamı, gitgide, gezegenimizin her yanına yayılıyor ve diğer bitkiler de gelişerek, daha fazla oksijen pompalamaya başlıyor. Artık Dünya'nın çehresi, günümüz Dünya'sının çehresini daha çok andırıyor. Mavi Gezegen, bu konuma gelebilmek için ne kadar çok yol kat etti; farkında mısınız? Artık balıklar, bitkiler ve bir de başka bir nirengi noktası olan bir canlı, Meganuera var. Gerçekten de mega, ancak bir böcek olmasıyla sizi şaşırtabilir. Yaklaşık bir kartal boyunda bir böcek görseydiniz nasıl bir yüz ifadesine sahip olurdunuz? Yüz ifadenizden bağımsız olarak, bu canlının bir zamanlar bacak olan organları, kanata evrilmiştir. Bu canlının dışında, bazı örümcek türleri ve kırkayaklar da canlılığın devamında rol almaktalar. Eklembacaklılar olarak adlandırdığımız bu canlılar, milyonlarca yıl önce karaya ayak basan öncü canlılardandır. Günümüz böceklerinden tek ve önemli bir farkla ayrılıyorlar: çok büyükler. Evet; dev böceklerle dolu bir Dünya var önümüzde. Bunun sebebi ne olabilir? Tahmin etmek için biraz süre ayırabilirsiniz ve okumaya devam edebilirsiniz. Bunun sebebi, bu canlıların yaşadığı zamanlardaki oksijen oranının, günümüzdeki oksijen oranı yanında çok çok büyük olmasıdır. Bu arada, şimdiye kadar hayvanlar, yumurtalarını suya bırakırlardı; fakat hylonomus adlı bir kertenkele, karayı tercih etti; kim bilir, belki de yumurtlamak için fazla bekleyemedi ve karaya yumurtlamak zorunda kaldı. Yumurtası, besin ve su bakımından oldukça zengin. Yumurtaya dair birkaç cümle kurmamız gerekirse, bunlardan ilki, yumurtanın büyük bir evrimsel devrim olduğudur. Zira yumurta, hayvanlara, sudan bağımsız olarak karayı fethetme olanağı tanımıştır. Bahsetmediğimiz önemli, birçok olgu var; ancak ölüm, şimdilik bunların içinden ilk önce bahsetmemiz gerekendir. Hayvan ve bitki ölüleri, yoğun çamur tabakalarının içinde birikir ve milyonlarca yıl boyunca kayalar, bu tabakaları örter. Dünya'nın çekirdeğinden kaynaklı sıcaklık ve kayaların basıncı, bu kalıntıları, günümüzdeki kömür madenlerine çevirir. Evet; günümüzden 300 milyon yıl önce ölen bitki ve hayvan kalıntıları, bunlar. Günümüzden 250 milyon yıl öncesine geldiğimizde, evrim olgusu, büyük bir adımla, küçük kertenkelelerin, dev dinozorlara evrilmesine izin veriyor. Bahsetmemiz gereken ilk canlı, scutosaurus. Bitki ile beslenen bu dinozor türü, kurbağalarla uzaktan akraba. Et ile beslenen, daha sert dinozor türü ise gorgonopsid. Bu canlı ise doğanın acımasız bir ürünü olan, doğal bir ölüm makinesi olarak göze çarpıyor. Tabii ki de av-avcı ilişkisi içindeler. Ancak onları bekleyen kötü bir sürpriz var: Dünya'mızın gördüğü en büyük kitlesel yok oluşun ilk kayıpları, onlar olacaklar. Yine büyük bir jeolojik etkinliğin sebep olduğu bu yok oluş, Gondwana'nın öbür ucunda pek bir şeyi değiştirmedi. Ancak bir anda yer kabuğunun etkinliği sonucu oluşan volkanik patlamanın külleri, burada yağmaya başlıyor. Kül, hayvanları ve bitkileri yakarak öldürüyor. Bu patlama sonucu atmosfer, kükürt dioksit ile doluyor. Bu da sülfürün, sülfürik asit olarak yeryüzüne geri dönmesi anlamına gelir; yani asit yağmuru. Bugünkü Sibirya'da meydana gelen bu etkinlik, küreselleştikten sonra, atmosferdeki karbondioksit oranını artırıyor; su buharlaşıyor ve dolayısıyla bitkiler ölüyor. Dünya üzerindeki yaşam, yine yavaş yavaş yok olmaya başlıyor. Okyanuslardaki durum da pek iç açıcı görünmüyor; oradaki yaşam da tehlike altında. Sıcak olan atmosfer sebebiyle, oksijen sudan çıkıyor ve su altında algler gibi birkaç yaşam formu kalıyor. Sıcaklık sebebiyle, denizlerin altından metan gazı salınımı başlıyor ki, metan gazı, karbondioksitten 25 kat daha zehirli bir gaz olarak bilinmektedir. Sıcaklık, bu gaz sebebiyle daha da artıyor ve 105 C gibi bir değere erişiyor. İlk patlamada ayakta kalan canlılar, yeni bir viraja giriyorlar; bu arada ise 500.000 yıl geçmiş durumda. Türlerin %95'inin yok olduğunu söyleyebiliriz. Bu şekilde, yaklaşık 250 milyon yıl önce, Dünya yeniden cansız bir gezegene dönüşüyor. Büyük depremlerle, süper-kıta Pangea, 190 milyon yıl önce ayrılmaya başlıyor; büyük kara parçaları birbirlerinden koparak, aralarını denizlerin doldurduğu büyük bir uçurum oluşturuyor. Bu bölge, çok ileride bir gün Ortadoğu diye adlandırılacak olan bölge. Deniz dibini kaplayan ölü balıklar ve planktonlar ise bir gün petrol diye adlandırılacaklar. Otomobillerimizin lastikleri, sabunlarımız, su şişelerimiz, pencere kaplamalarımız ve diğer birçok alanda kullandığımız plastikler, işte böyle bir kökene sahip. 180 milyon yıl önce ise bugünün Kuzey Amerika'sı, Asya ve Avrupa birleşik Kıtası'ndan uzağa doğru hareket etmeye devam ediyor. Yapılan araştırmalar, uzaklaşma hızının 2,5 cm/yıl olduğunu göstermekte . Şimdi biraz hızlıca ileri sarıyoruz ve 35 milyon yıl sonrasına, yani günümüzden 145 milyon yıl öncesine gidiyoruz. Bu, tabii ki de yeni kıtalar ve yeni okyanuslar anlamına geliyor: Güney Amerika, Afrika'dan kopuyor ve Dünya'mız, coğrafi olarak günümüzdeki halini alıyor. Aradaki uçurum ise ileride Atlas Okyanusu olarak anılacak. Bu uçurumun ortasında, okyanusun içinden bir volkan yükseliyor. Sebebi, tabakaların tekrar harekete geçmesi . Mavi Gezegen'i eşsiz kılan da zaten bu jeolojik aktivitedir; tabii Dünya'mıza hiç yaşamamış olan özgür ve özgün bir ressamın yaratıcılığını sunması bakımından. Buna ek olarak, her seferinde, Dünya üzerindeki canlılar da bu şartlara uyum sağlayarak evriliyor. Artık canlılığı denizde sürdüren ichthyosauruslar var. Okunuşları pek de önemli değil açıkçası . Sürüngen ataları, karada yaşamıştı. Mavi gezegen değişirken, bu değişimi hayvanlara da yansıttı. Yüzgeçleri oldu ve Atlas Okyanusu'na doğru harekete geçtiler. 60 metrelik boylarına rağmen saatte 40 km hızla yüzebiliyorlar. Okyanuslarda 50 milyon yıl boyunca hakim olan bu canlı, sonunda yeni bir rakip ediniyor: Pilosaur. 30 cm'lik dişleri ile adeta dehşet saçan bu canlı, çok büyük. Dinozorlar, yenilmezliklerini koruyorlar. Dünya üzerinde tartışılmaz bir hakimiyete sahipler. Şöyle bir hesaplıyoruz da, dinozorlar 165 milyon yıldır bu hakimiyetlerini sürdürüyorlar. Bu olağanüstü zaman diliminde onlarca felaketten elene elene sağ çıkmayı başardılar. Günümüzden 65 milyon yıl öncesindeyiz. Dinozorlar dışında, kır faresi gibi birtakım memeli de hayatta kalmayı başarmış görünüyor. Bu memeliler de doğal olarak onların avıydı. Görünüşe göre, onlar Dünya üzerindeki her şey ile baş edebilirler. Evet; Dünya üzerindeki her şey... Büyük dinozorlar bir gün yine avdayken, anne dinozor yumurtasına özen gösterirken, derinden bir sesle irkilip birbirlerine bakmış olabilirler. Tehlikenin farkında olan biri var mıydı Dünya'da; pek tabii, yoktu. Saatte 65.000 km hızla yaklaşan bir tehlikeden bahsediyoruz; günümüzün Everest Dağı'ndan boyut olarak daha büyük bir tehlikeden. Doğrudan Meksika Körfezi'ne yönelmiş bir asteroit bu. Bir anda Mavi Gezegen'in sıcaklığı, 500 C'nin üzerine çıkıyor. Çarpışmadan aylar sonra bile, gökyüzündeki bulutlar ve duman, Güneş ışınlarını engelliyor. Bitkiler ve hayvanları tahmin edenlerimiz vardır; bitkiler susuzluktan ve ışıksızlıktan ölürken, hayvanların da onlardan geri kalır bir yanı yok. 165 milyon yıllık egemenlik, sona erdi. Bu egemenliğin yok oluşu, spesifik canlılar için bir fırsat sunuyor: Memeliler. Yeraltında yaşayan bazı memeliler, sert ve acımasız koşullardan korundular. İşte, bir masal biterken; bir başkası başlıyor ve atalarımızın yolu açılıyor. 47 milyon yıl öncesindeyiz. Dünya huzur dolu bir yer. Bugünün Almanya'sının olduğu yerde, yeni bir tür göze çarpıyor; adı, Darwinius masillae . Fiziksel olarak insana benzemiyorlar; beyinleri oldukça küçük ve uzunca bir kuyrukları var. Günümüzün fosil kayıtları, bütün maymunların, şempanzelerin ve nihayetinde insanların, bu canlı ile ortak bir ataya sahip olduğunu göstermektedir. Bu türün yaşadığı göl bölgesi, bir volkanik kraterin hemen ağzında bulunuyor. Kraterden, sonunda Ida'yı da öldüren bir gaz veya püskürtü çıkıyor. Bir gün sular çekildiğinde ve Ida'nın fosili bulunduğunda, insan evrimi için büyük bilmecelerden biri çözülmüş olacak. 47 milyon yıl önce atmosfer, bugünküne daha çok benziyor. Sıcaklığı ölçüyoruz: 75 C. 1 gün ise aşağı yukarı 24 saat. Eksik olmazlar; yeryüzü tabakaları tekrar hareket etmeye başlıyor. Bugünün Hindistan'ı, bu etkiyle, bugünün Asya'sına doğru hareket etmeye başlıyor. İki toprak parçasının çarpışması, çarpıştıkları çizgi boyunca, belli bir kara kütlesini yükseltiyor. Bu kara kütlesi ise 47 milyon yıl sonra, insanlar tarafından Himalayalar olarak adlandırılacak. Tabii, Dünya'mızın en yüksek noktası olan Everest tepesi de böylece yükselmiş oluyor. 20 milyon yıl öncesine geldiğimizde ise Mavi Gezegen, bizim gezegenimiz; neredeyse her şeyiyle bugünün Dünya'sı. Ancak insan ırkı henüz ortalarda görünmüyor. İnsan türünün evrimi için, bir şeyler değişmeli. Günümüzden 4 milyon yılöncesine geliyoruz; Afrika'nın doğusunda, tektonik hareketler sebebiyle bir yarık açılıyor . Yükselen dağlar, Hint Okyanusu üzerinden gelen nemli havayı engelliyor ve bu, Afrika içlerindeki atalarımızı rahatsız ediyor. Hava daha sıcak ve daha kuru hale geliyor. Yağmur ormanları, kuru savanlara dönüşüyor. Bu şartlar, canlıları daha fazla besin bulmak için zorluyor. Çok geçmeden maymunlar gibi ellerinin üzerinde sürünmeyi bırakacaklar; ayaklarının üzerine doğrulup, 2 ayak üzerinde yürüyecekler. Bu, belki de insanlık tarihindeki en önemli gelişme. 1,5 milyon yıl önce Afrika'nın, yukarıda sözünü ettiğimiz bölgesini gezme fırsatımız olsaydı, bir baba ve bir oğul Homo erectus görme şansımız olabilir. İnsanlığa giderken, köprüden önceki son çıkışı da atladık diyebiliriz. Bu tür, bütün bu harika ve berbat fikirleri yaratan bizlerin atasıdır. 70.000 yıl önce, deniz seviyesi düşmeye başlıyor. Kızıldeniz, artık küçük canlı gruplarının Afrika dışına çıkmasına izin verecek kadar sığ. Onlar, insanlığın sonraki ataları: Homo sapiensler. Bilim insanları, günümüzdeki tüm insanlığın, bu karşıya geçebilen birkaç bin kadar canlının torunları olduğunu düşünüyorlar. Zamanla atalarımız çoğalıp, Asya, Avrupa, Hindistan ve diğer yerlere yayılıyorlar. 40.000 yıl önce, Avrupa'dayız. Doğal döngüler, Dünya'mızın doğal yörüngesel hareketleri ve karbondioksit dengesinin kurulması sırasındaki süreçler birleşince, Mavi Gezegen'de bir buzul çağı kaçınılmaz hale geliyor. Buzullar, Dünya'yı şekillendirmeye başlıyor; diğer bir deyişle, Dünya, bir daha asla aynı görünmeyecek. Şimdi, 20.000 yıl önce, Kuzey yarımküre'nin büyük bölümü çok kalın bir buz tabakası ile kaplanıyor. Bugünkü Sibirya ve bugünkü Alaska arasında bir kara parçası ortaya çıkıyor. Bu kara parçası, insanların Amerika'ya yayılması için bir geçitti. Yani insanlığın son büyük göçü ve ilk Amerikalıların göçü. 14.000 yıl önceye geldiğimizde, Buz Devri'ni tetikleyen etkenlerin tersi hakim olmaya başlıyor. Buzlar geri çekiliyor ve suya dönüşen buzulların bazıları, Kuzey Amerika'nın Büyük Göl'üne dönüşüyor. 6.000 yıl önce, kutuplar yerlerine çekiliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pandoranin-mavi-yesil-kutusu-dunyanin-tarihcesi-uzerine-1/", "text": "Çoğunuz mitolojiden aşina, Pandora'nın öyküsünü bilir . Dünya'da, Mavi Gezegen'in üzerinde, zekanın en gelişmiş formu olarak evrildik. Dünya, üzerinde bir yaşam formunun evrilmesine izin verecek şartlara sahip bir gezegen. Ancak bu şartlar, önceden ayarlanmış değil. Dünya'nın, Güneş Sistemi içerisindeki evrimi sırasında gelişen dinamiklerine ve bunlara bağlı olarak değişen fiziksel sabitleriyle ilişkili bir yapı söz konusudur. Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesi, mükemmel bir çemberi yansıtmaz; bir elipstir. Kendi etrafında, yörünge düzlemine 23,5 açı yaparak döner. Dünya, Aralık aylarında Güneş'e Haziran aylarında bulunduğu konumdan daha yakın olur. Dünya, Güneş çevresinde, elips biçiminde bir yörünge çizerek, 1 sideral yılını 365, gün 6 saat 9 dakika 9,54 saniyede tamamlar. O'nun bu yörünge üstünde kalmasını sağlayan olgu, Güneş'in çekim gücüdür. Bu iki uzay cismi arasındaki ortalama uzaklık 149.597.870 km'dir. Dünya Güneş'e yaklaşıp uzaklaşması sırasında ise bu uzaklık, 147 milyon km, ila 152 milyon km aralığında değişir. Mavi Gezegen'imizin ekvatordaki çapı, 12.756 km'dir. Yani, Dünya'mızın Ekvator çizgisi üzerindeki herhangi bir noktayı bir kutup olarak aldığımızda, bu noktanın diğer kutbuna Dünya'mızın içinden çektiğimiz çizgi, 12.756 km uzunluğunda olacaktır. Dünya'nın mükemmel bir küre olmadığını söylemiştik. Kutuplarımızdan geçen çap ise 12.714 km olarak hesaplanmıştır. Bu farkın sebebi, Güneş ve Ay'ın çekim etkileridir. Dünya'nın kendi ekseninde dönüşünün de, bu olgu söz konusu olduğunda bir etkisinin olduğu bilinmektedir. Bizler artık, Dünyamız ve tarihi, evrimi, gelişimi hakkında küçümsenmeyecek derecede bilgiye sahibiz. Dünya'nın evrimi için, elimizde azımsanmayacak bilgiler var. Bunun yanı sıra, çok yakından bağlantılı olmak üzere, bu bilgilerimiz, canlılığın evrimi gibi önemli konulara da ışık tutmuştur. Şimdi, doğal olarak Dünya'nın evrimi ile başlayalım ve ayaklarımızın bastığı gezegeni daha iyi tanıyalım. Evrim sözcüğü aklımıza ne getirir? Biyolojik anlamının yanında evrim, aslında astronomik ve fiziksel bir terimdir. Evrendeki enerji dolaşımı, madde ve enerji arasındaki geçişler, evrenin genişleyişi, her bir saniye sonraki evrenin, bir saniye önceki evrenden farklı fiziksel sabitlere sahip oluşu gibi birçok değişim ve bu değişime uyum sağlayan maddesel yapılar, başka bir evrimin de evrensel anlamda sürdüğünü bize gösterir. Dünyamızın evrimi de bu sürekli evrimin, bizler için önemli bir parçasıdır. Dünyamızın oluşumunun Güneş'in oluşumu ve evrimi sırasındaki evreleriyle yakından ilgili oluşunu tahmin edebiliriz. Aslına bakarsanız, bütün kaynaklar, herhangi bir yıldızın ya da gezegenin oluşumunu açıklayabilmek adına, kızgın ve dönen birer gaz ve toz bulutundan bahseder. Acaba dönen bir bulut, nasıl olur da böylesine katı gezegenlere ya da sıcak yıldızlara dönüşebilir? Bu sorunun yanıtını da yazımızın bu bölümünde vereceğimizi düşünüyoruz. Bunun dışında, Dünya'da oluşumuzun esasında bir şans olmadığını göreceğiz. Çoğu zaman düşündüğümüzde, Dünya'nın bizler için en güzel yere konuşlandığı aklımıza gelir. Ancak unuttuğumuz bir şey vardır: biz, ileri-primatlar, Homo sapiens sapiens olarak, Dünya'ya başka bir evrenden ya da başka bir galaksiden gelmemişizdir. Bu gezegende, bu gezegenin şartlarıyla beraber evrilmişizdir. Bu, biraz da yumurtadaki bir civcivin, Ne kadar da şanslıyım; olabilecek en güvenli yerden dünyaya geleceğim... diye düşünmesine benzer. Ancak, civcivi oluşturacak olan hücrenin döllenmesi ve sonrasında geçireceği evreler, zaten oradadır; tavuğun ağzında, civcivin gelişmesi için yeterli özelliklere sahip ortam yoktur. İşte Dünya'nın oluşumu da, Güneş'in o zamanki kütleçekimine, yaydığı ısıya ve ışığa ve hatta diğer oluşan gezegenlerin etkilerine göre bile kendi kendini yöneten bir süreçtir. Güneş oluşmuş, etrafında yavaş yavaş yoğunlaşmaya başlayan toz kümelerini domine etmeye başlamıştır. İrili ufaklı toz bulutları, Güneş'i oluşturan toz bulutundan yapı olarak olmasa da, evrimsel olarak farklıdır. Bunun sebebine değinmeden önce, Bu toz bulutunun nereden geldiğini açmak gerekir. Evrende yeni yıldız oluşum bölgelerine bakıldığında, bu bölgelerin yakın zamanda patlamış bir süpernova sonucunda oluştuğu görülmüştür. Bu anlamda, Güneş'in de bir veya birkaç süpernova patlamasının kalıntılarıyla oluştuğu kesindir. Gezegenleri oluşturan topluluğun yoğunluğu ve basıncı yeterli gelmediği için, füzyon olayı başlamamış ve bir süre sonra bu yapı soğumaya ve kabuk bağlamaya başlamıştır. Yani aslında bu toz bulutunun kökeni aynıdır; fakat hayatlarını farklı şekilde devam ettirmişlerdir: Güneş'i oluşturan toz bulutu, yeteri kadar basınç ile döndüğü için, merkezinde füzyon reaksiyonları başlatabilmiştir; ancak gezegenleri oluşturan toz bulutlarının basınçları, buna yetmemiştir. Yıldızların oluşumu ile ilgili geniş kapsamlı bilgi için: Yıldız Astrofiziği, Güneş Sistemi'nin oluşumu için ise Güneş Sistemi Teorileri yazı dizilerimizi okuyabilirsiniz. Dünya gezegeninin bu söz konusu gaz ve toz bulutunun içerisinde kendini göstermeye başladığı tarihi tam olarak bilemiyoruz. Ancak Dünya üzerindeki en eski kayacın yaşı, 4,28 milyar yılı gösteriyor. Buradan, direkt olarak Dünya'nın yaşı 4,28 milyar yıldır ifadesini çıkarmadan önce şunu belirtmek gerekir: En eski kayacın öncesinde de Dünya'nın geçirmiş olduğu evreler mevcut olabilir. Biz tam olarak bilemesek de, 4,5 milyar yıl barajı, mümkün bir yaş olarak görünüyor. Bunun yanında, Dünya üzerinde şimdiye kadar keşfedilen en eski mineraller ise Avustralya'da elde edilmiş olup, zirkonyum mineralleridir ve 4,36 milyar yıl gibi bir yaşa sahiptir. Peki, bu kadar uzun yıllar önce olan, oluşmuş olan neydi? Bir gezegenin prototipi, verilebilecek en uygun cevaptır kuşkusuz. Bu oluşan yapı, henüz sıcak ve dinamik iken, merkezdeki Güneş'in prototipi olan sıcak ilk yıldızın da çekimiyle dönmeye başlar. Bu sırada git gide diğer birikintilerle çarpışan gezegensel oluşumlar, gittikçe büyürler. Sonuç olarak hepsi, günümüz boyutlarına yakın boyutlara erişirler. Ancak Dünya'mızın yüzeyinde o zamanlar sıcaklık, yaklaşık 1100 C ve hiç oksijen yok. Sadece karbondioksit, su buharı ve azot var. Yeni doğmuş gezegenimiz, sıvı kayalarla kaynamakta. İşte tam o sırada, çeşitli kaya parçaları meteorlar biçiminde yağarak Dünya üzerindeki lav okyanusunu döverken, Theia adlı bir genç gezegen, Dünya'mıza doğru yaklaşıyor. Kaçınılmaz şekilde bir çarpışma gerçekleşiyor. Bu çarpışma için bilim insanları, Büyük Çarpışma Hipotezi terimini kullanırlar. Çarpışmadan sonrasında Dünya'dan ve Theia'dan kopan trilyonlarca parça, kütleçekiminin etkisiyle, Dünyamızı çevreleyen kızarmış toz ve kaya halkasına dönüyor. Bu kaya halkası aslında neyi oluşturacak dersiniz? Tabii ki de Ay. İşte burada da Ay'ımızın doğumuna tanık oluyoruz. Ancak bu sefer Dünya, başka bir Dünya: Yüzeyi, sıcaklık sebebiyle kızarmış kayalarla dolu bir Dünya. İlginç olansa şu: Güneş, soğuyan bir Dünya'nın üzerinde doğarken, 3 saat içinde batıyor; yani 1 gün, 6 saat sürüyor. Bunun sebebi, Dünyamızın çok hızlı dönmesi. Günler hızlı geçmesine rağmen, Dünyamız yavaşça değişiyor. Tuz mu; bilemedik. Bunlar, küçük su damlacıkları. Bunların yanı sıra çarpan ilkel meteorlar, yaşam için gerekli bileşimleri içeriyor da olabilirler. Her bir meteor parçasında, daha önce Güneş'ten uzakta bulundukları için, buharlaşmamış su bulunuyor; ancak az miktarda. Neyse ki yaklaşık 20 milyon yıl süren bu meteor yağmuru, suyu Dünyamız üzerinde bollaştırıyor. Çekirdek ise bu sırada eriyik halde bulunuyor. Hava sıcaklığını ölçtüğümüzde, yaklaşık 200 C'yi görüyoruz. İşte şimdi, Dünya daha tanıdık görünüyor. Su, kendini gösteriyor. Aldanmayalım: Dünya şu durumda da öldürücü bir yer; rüzgarlar, bugünkü en güçlü kasırgalardan bile hızlı esiyor. Bunun sebebi de gezegenin aşırı dönüş hızı. Erimiş kaya, Dünya'mızın kabuğu boyunca patlar ve okyanus boyunca yükselir. Püskürtülen lav soğur ve volkanik adalar şekillenir. Gelecekte bu adalar bir araya gelerek, bugünkü kıtaların atalarını oluşturacak. Evet; şimdi gezegenimizde su ve kara var. Bu, hayatın evrimi için çok önemli. İki önemli detayı atlamadan geçmemeliyiz: Atmosfer zehirli ve hava çok sıcak. Yaşamın evrilmesi henüz imkansız görünüyor. O da ne! Yeni bir saldırı: Meteor saldırısı. Günümüzden 3,8 milyar yıl gerideyiz. Bu sefer gelen meteorlar, yanlarında su ile beraber, başka materyaller de getiriyorlar. Genellikle okyanuslara yağan meteorlar , minerallerini de okyanuslarda serbest bırakıyorlar. Karbon ve proteinlerden oluşan bu mineraller, uzayın derinliklerinden Dünya'ya ulaşmış durumdalar. Okyanus dibine çöken mineraller, burada, binlerce metre derinde, çok soğuk bir ortamla karşılaşıyorlar. Bir sürpriz daha: Su altı volkanları, sıcak sıvı salıyorlar. Deniz suyu Dünya'nın iç katmanına sızıyor ve kabuğu çatlatıyor; mineralleri topluyor. Minerallerden ve meteorlardan gelen kimyasallardan oluşan bileşim, artık kimyasal bir çorba halinde bulunuyor. Bu kimyasal çorba, doğru moleküllerin doğru açıyla, doğru enerjide çarpışması için belki de trilyonlarca denemede bulundu. Nihayet, doğru cevap Dünya'nın bir yerinden geldi: Yaşamın ilk formu oluştu. Bundan sonra Dünya'daki okyanus mikroorganizmalarla dolu; artık yaşam evriliyor. 3,5 milyar yıl önce ise artık bitki benzeri canlılar gözlenmeye müsait yapıdalar. Günümüzdekilere göre sığ okyanusların yataklarında evrilen bu canlılar, stromatolitler; yani bakteri kolonileri. Bunların çok önemli bir özellikleri var: fotosentez ile Güneş'ten gelen ışınları kullanarak besin üretebiliyorlar. Bu sırada da oksijen, yan ürün olarak salınıyor. Su altındaki stromatolitler, okyanusu yavaşça oksijenle dolduruyor. Okyanus tabanındaki zengin demir mineralleri, bu oksijen ile paslanabiliyor. Bu demir mineralleri, çok çok sonra, birer köprüye, otomobile ve diğerlerine dönüşecekler. Dalgaların üzerine çıkan oksijen ise atmosfere karışıyor. Stromatolitler, diğer yaşam formları için en önemli elementi oluşturuyorlar; bu, buradaki en önemli olgudur. Evet; önümüzdeki 2 milyar yıl boyunca, oksijen oranı artacak ve Ay'ın gel-git etkileri nedeniyle Mavi Gezegen yavaşlayacak. Dolayısıyla günler uzayacak; o kadar ki, artık günler 16 saat sürecek. Gezegenimizin oluşumundan 3 milyar yıl sonra bile karmaşık yaşam türleri bulunmuyor; bitkiler, dinozorlar ve insanlardan yoksun bir Dünya. Ancak Dünya burada, diğer gezegenlerde bulunmayan bir şeye sahip; her şeyi değişmeye zorlayan bir şeye: levha tektoniğine. Okyanus tabanının altındaki kayalar, çok sıcak olan çekirdek tarafından hareket ettiriliyor. Bu hareket, küremiz boyunca adacıkları itip çekebiliyor. Yavaş yavaş, Dünya'mızın yüzü şekilleniyor; kıtalar birleşip ayrılıyor. 400 milyon yıllık bir süreçten sonra, okyanusta süper bir kıta oluşuyor; tabii ki bu hareketlerin sayesinde. Ona biz bugün, Rodinia diyoruz. Sığ sular, Rodinia'yı kuşatmaya başlıyor. Sıcaklık bu aşamada, 85 C. Saatimize bakıyoruz: günler 18 saat olmuş. İşte bu aşamada Dünyamız, günümüz Mars'ına benzemekte. Yaşamı arıyoruz; bulamıyoruz. Zamanda hızlı bir şekilde ileri, 750 milyon yıl öncesine gitmemiz gerekiyor. Bu aşamada Dünya'mızın derinliklerinden, çekirdekten salınan sıcaklık, yüzeydeki tabakayı güçsüzleştiriyor ve Büyük Kıta, Rodinia, yıldan yıla ayrılıyor, kopuyor. Güçlü jeolojik aktivite, volkanları ortaya çıkarıyor ve onlar da atmosfere karbondioksit pompalıyorlar. Karbondioksit, yeryüzüne asit yağmurları olarak geri dönüyor ve yeryüzündeki kayalar tarafından emiliyor. Karbondioksitin yeryüzüne emilimi, çok yüksek düzeyde. Bu sebeple, artık Güneş ışığını, dolayısıyla ısısını yeryüzünde tutacak bir faktör, artık yok. Birkaç bin yıl içerisinde, sıcaklık -60 C oluyor. 650 milyon yıl önce, bilim insanlarının Dünya'mızı Kartopu Dünya diye adlandırdıkları dönemin ilk zamanları. Bu dönemin, Dünyamızın yaşadığı en uzun buz devri olduğu düşünülmektedir. Dünya üzerindeki buz, Güneş ışınlarını daha fazla yansıtıyor; dolayısıyla daha hızlı bir buz yayılımı söz konusu oluyor. Artık 3000 metre kalınlığında bir buz tabakası, Dünya'mızı kaplamış durumda. İşe bakın; bir zamanlar ateş topu olan Dünya, şimdi bir kartopu! Sıcak olan bir şeyler var: Örneğin çekirdek. Volkanlar, Dünya'nın soğumaya başlamasından beri püskürüyor. Ancak yüzey buzla kaplandığından beri, gazı emecek bir faktör kalmadı; dolayısıyla bu gazlar, atmosferi dolduracaklar. Karbondioksit, Güneş ışınlarını Dünyamızda tutarak sıcaklığın yeniden artmasını sağlıyor. İşte şimdi, bir 15 milyon yıl sonra, buz erimeye başlıyor. Buz erirken yerkabuğu tabakaları dışarı fırlıyor ve zayıf noktalarından yeni volkanlar oluşuyor. Artık Dünya uyanıyor; yepyeni bir yer karşımızda. 600 milyon yıl önce, atmosferimiz artık daha ılık. Günler 22 saat sürüyor. Kartopu Dünya'dan önce, ilkel bakterilerin okyanuslarda evrildiğini biliyoruz. Ancak insanlık tarihinin 80 katı kadar süren buz sürecine, tabii ki dayanamadılar. Şu şartlarda yaşam, ancak okyanuslarda karşımıza çıkabilir. 540 milyon yıl öncesine geldiğimizde, oksijen dolu okyanusta, ilkel bakteriler tekrar evrilmeye başlıyor. Okyanus tabanında bakteri kolonileri ve bazı ilkel canlılar gözlenebiliyor. Tam da bu sırada, Dünya'mız, tarihindeki en dinamik dönemine giriş yapıyor: Kambriyen Patlaması. Artan oksijen oranı, daha karmaşık canlıların evrilmesine izin veriyor: Böcekler, ıstakoz benzeri canlılar ve hatta akreplerle uzaktan akraba olan trilobitler bile burada. Okyanustaki yaşam, böylece çeşitleniyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/panspermia-dunya-disi-yasam-tohumlari-nedir/", "text": "göktaşlarından geldiğini ileri süren bir kuramdır. Oldukça sağlam temellere dayanır fakat çoğunlukla yanlış anlaşılıyor ve yanlış anlatılıyor. Yaşamın uzaydaki başka cisimlerden Dünya'ya geldiği fikri, illa ki yaşamın kendisinin, yani yaşayan bir organizmanın başka bir yerden gezegenimize gelip evrimleştiği anlamına gelmiyor. Yaşamın var olmasını sağlayacak yahut kolaylaştıracak bileşiklerin yeryüzüne sonradan gelmiş olması da bu teori kapsamındadır. Dünya büyüklüğünde bir gezegende, bugünkü bildiğimiz yaşamın oluşabilmesi için gerekli olan maddelerin birçoğu bulunamaz veya oluşamaz. En azından, şu anki teorilerimiz böylesi bir durumu zorunlu kılıyor. Elbette bu konuda emin değiliz ancak, oluşum teorilerimize göre yeryüzünde yaşamı ortaya çıkarabilecek karmaşık moleküllerin bir kısmı burada oluşamıyor. Öyleyse yaşamı oluşturmaya temel teşkil edebilecek olan karmaşık moleküllerin bir kısmı, sonradan Dünya'ya bir şekilde gelmiş olmalı. Örneğin, bugün yeryüzünde var olan miktarda suyun, dünyanın oluşum süreci içindeki aşırı sıcak ortamda korunması mümkün değil. Eğer dışarıdan bir su takviyesi olmamış olsaydı, suya bağımlı bildiğimiz bugünkü yaşamın oluşması mümkün olamazdı. Zaten yapılan araştırmalardan da anlıyoruz ki, yeryüzünde şu anda var olan suyumuz yaklaşık 3.5 milyar yıl önceki, milyonlarca yıl süren yoğun bir göktaşı / kuyruklu yıldız bombardımanı sayesinde yeryüzünde birikme imkanı bulmuş. Aynı şekilde, yaşam için gerekli olan bazı aminoasitlerin yapı taşları ve çeşitli organik moleküllerin uzayda göktaşları üzerinde, hatta yıldızlararası boşluktaki gaz ve toz bulutlarında rahatça oluşabildiği uzun zamandır yapılan gözlemlerle biliniyor. Sonrasında ise, gezegenler harici ortamda oluşan bu yaşamsal moleküllerin bir kısmının göktaşları vasıtasıyla, yaşam kuşağı üzerindeki gezegenlere yayılıp ilk canlıların oluşumunda rol oynaması bir düşük olmayan bir olasılık. Hatta belki de, yüksek bir olasılıkla hep böyle oluyor. Özetle, panspermia görüşüne göre yaşam yeryüzüne göktaşlarıyla birlikte gelen ilkel tek veya çok hücreli organizmalarla gelmiş olabilir. Yine bunun yanında illa ki canlı organizmanın gelmesi gerekmiyor. Sadece organik moleküllerin yeryüzüne göktaşlarıyla gelmesi sonucunda, yaşam yeryüzünde doğal bir evrim süreci ile oluşmuş olabilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/paralel-evrenler-sahiden-var-mi/", "text": "Evren; sosyal ve bilimsel hayatta sürekli kullandığımız bir sözcük ya da terimdir. Aslına bakılırsa evren sözcüğünün herkesin kendine özgü literatüründe birçok anlamı var. Benim için evren sözcüğüne dair en etkili ve net tanım Greene'nin; İçinde akla gelebilecek her şeyin bulunduğu bütünlük. tanımlamasıdır. Sahiden de böyle değil mi? Galaksilerden, yıldız kümelerine; gezegenlerden insanlara, toprağa, kara deliklere, karanlık maddeye kadar her şeyi içinde barındıran bir bütün. Bu durum belki bazıları için hayalden öte gidemeyecek, bazıları için ise saçma olan ve bazıları için ise 'Fizik'te imkansız hiçbir şey yoktur.' düşüncesi ile mümkün olan bir durumdur. Bahsettiğim bu başka dünyaları bizler Paralel Evrenler olarak adlandırmaktayız. Bu yazıda; Paralel Evrenler nedir, Çoklu evren ne anlama gelir, Bilimsel dayanakları nelerdir? gibi birçok soruya cevap arayacağız. Ama başta şunu belirtmeliyiz ki, paralel evrenlerin varlığına dair henüz bir kanıt veya veri bulunmamakta. Ancak bazı bilimsel temellere dayanarak var olduğuna dair düşünsel gözlemlerimiz mevcut. O halde öncelikle Paralel evreni tanımlandıralım: Paralel evren, çoklu evren olarak tanımlanan birbirinden farklı gözlemlenebilir evrenlerin hipotezsel olarak toplamlarıdır. Dolayısıyla bu tanımdan yola çıkarak kendi evrenimizin bu çoklu evrenlerin yalnızca bir parçası olduğu yorumunu yapabiliriz. Paralel evrenler konusunda ilk yorumlardan biri felsefe alanında yapılmıştır. Bu yorum 1970'lerde ortaya atılan Modal Realizm'dir. Bu görüşe göre; çoklu evreni meydana getiren evrenler birbirleri ile bağlantılıdır. Belirli Fizik ve Matematik kurallarına sahip olan bir sistemin tek bir parçasıdır. Birbirlerinden ayrı değillerdir. Spektrumun diğer ucunda bulunan ve birbirlerinden tamamen farklı olan bütün muhtemel dünyalar aynı anda eşit bir gerçeklik düzeyinde varlardır. Modal Realizm'i felsefi temellerle paralel evrenleri anlamamıza yarar. Fizik ve matematikçilere göre ise, bütün sistemlerin matematiksel olarak eşit düzeyde gerçek olduğu ortaya atılmıştır. Çoklu evrenleri çift yarık düzeneği ile daha kolay anlayabiliriz. İki farklı düzenek Çift Yarık düzeneği olduğunu düşünelim ve bir de gözlemcimiz olsun. Bu düzeneklerden birinden geçen elektronların hangi delikten geçtiği net olarak gözlemlenebiliyor olsun. Bir diğer düzenekte ise bu ayrımın farkına varamıyor olalım. Dolayısıyla ikinci düzenekte bir girişim desenine rastlayamayız. Elektronun nerede olduğuna baktığımızda dalga fonksiyonları çökmez lakin evren bölünür -bu bölünmeye gözlemcide dahildir-. Bu üst üste binme durumu çoklu evrenlerdir. Çoklu evrenlerin var olduğuna zemin sağlayan bir başka teori de, Quantum Fluctuantion yani Kuantum Dalgalanmalardır. Kuantum Dalgalanma, ünlü bilim insanı Heisenberg'in bir parçacığın momentumu ve konumu tam doğrulukla ölçülemez ilkesi dahilinde enerji miktarındaki geçici değişimdir. Buna bağlı olarak somut bir örnek verecek olursak bir kütüphanede olduğunuzu hayal edin. Bu kütüphane boyutunda dalgalanmalar söz konusu olacaktır. Dolayısıyla aynı zamanda bir galaksi boyutunda dalgalanmalar söz konusu olacaktır. Buna bağlı çoklu evrenlerde bulunduğunuz kütüphanenin, sizin, gözleyebildiğiniz en ufak maddelerin bir kopyası olmak zorundadır. Sicim teorisi 'her şeyin teorisi' olmaya aday olan teorilerdendir. Bu teoriye göre evren noktalardan değil nokta benzeri titreşen sicimlerden oluşmuştur. Her bir titreşim bir elektrona karşılık gelir. Sicim teorisine göre evren 4 değil, 10 uzay 1 zaman boyutu olmak üzere 11 boyutludur. Witten'in fikir babası olduğu 'her şeyin teorisi' olmaya aday ikinci bir teori olan M-Teori, Sicim teorisine çok benzer. Sicim teorisinde sicim olan nokta benzeri parçacıklar, burada titreşen zarlar yerini alır. Bu teoriler bilim insanları tarafından Büyük Patlamayı ve tekilliği açıklar nitelikte görüldü. Yani, iki sicim veya iki zarın çarpışması sonucu büyük patlamanın gerçekleşmiş olabileceği ortaya atıldı. Bu teorilerin çoklu evrenlerle olan bağlantısına gelecek olursak; farklı yerlerde farklı iki sicim veya zarlar çarpıştı ve yeni evrenler oluştu diyebiliriz. Paralel evrenler I, II, III ve IV tür olmak üzere dört sınıf altında incelenmektedir. II. Tür Paralel Evren: Metaevrende bulunan baloncuk evrenlerin herhangi birinde biz ister istemez hayat buluruz. Yaşama uygun olmayan baloncuk evrenlerde ise yaşam formları bulunmaz. III. Tür Paralel Evren: Everett tarzı kuantum fiziğinde bulunan paralel evrenler bu tür evrenlerdir. IV. Tür Paralel Evrenler: Tegmark tarafından sınıflandırılmıştır. Bu tür paralel evrenlerdeki fizik yasaları diğer tüm evrenlerden tamamıyla farklıdır. Yazımızda sunduğumuz paralel evrenler, henüz teorik olarak inceleniyor. Ancak içerikte bahsettiğimiz Sicim Teorisi, M-Teori, Görelilik Kuramı; paralel evrenlerin varlığına matematiksel kanıtlar sunmaktadır. Kim bilir belki bir gün, farklı bir evrendeki kopyamızdan bir sinyal alırız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/parker-gunes-sondasi-gunese-ikinci-yakin-gecisini-yapti/", "text": "Rekorlara sahne olan Parker Güneş Sondası görevi, 4 Nisan gününde sessiz sedasız gerçekleştirilen Güneş'e ikinci bir cüretkar yakın geçiş ile sürüyor. Perihelion adı verilen manevra, sonda Güneş yüzeyinin yaklaşık 24 milyon km üzerinde iken gerçekleşen bir yakın geçiş ile sonuçlandı. Aslında bu uzaklık, sondanın 5 Kasım tarihindeki ilk perihelionu sırasındaki ulaştığı uzaklığın aynısı. Bu iki yakın geçiş, 1976 yılında Güneş'in en yakınına ulaşan Helios 2 uzay aracı görevinden elde edilen rekoru kırmış bulunmakta. Ancak Parker sondası, görev boyunca kendi rekorunu kırmaya devam edecek ve en sonunda yıldızımıza 6 milyon km yaklaşmış olacak. Buna benzer bir süreç, sondanın hızında da geçerli olacak. İlk iki manevranın zirvesinde sonda, yaklaşık saatte 343,000 km hız ile seyrediyordu , önümüzdeki zamanlarda yapacağı diğer yakın geçişlerde ise sondanın daha hızlı gittiğini göreceğiz. Bu yakın geçişler aslında bu görevde çalışan bilim insanları ve mühendisler için oldukça endişeli zamanlar olmakta. Çünkü her perihelion manevrasından birkaç gün önce uzay aracının Dünya ile bağlantısı kesiliyor. Bu kesintinin sebebi ise uzay aracının Güneş'in atmosferinden yani koronasından gelen inanılmaz sıcaklığa karşı koruma sağlayan kalın bir kalkanın arkasına saklanmış aygıtlarını korumaya odaklanmasına izin vermektir. Uzay aracı, Güneş'ten kendi yörüngesine geri çekildiği zaman manevra esnasında topladığı verileri bunları sabırsızlıkla bekleyen bilim insanlarına gönderiyor. Araştırmacılar ise bu bilgileri milyonlarca derece sıcaklığa ulaşan koronayı anlayabilmek için kullanmayı umut ediyor. Korona, Güneş'ten çıkıp bütün Güneş Sistemi'ne doğru giden sürekli bir yüklü parçacık akışı olan Güneş rüzgarlarının da kaynağıdır. Güneş rüzgarlarının Dünya'nın yörüngesindeki iletişim ve navigasyon uydularına müdahale edebilmesinden dolayı bilim insanları, Parker Güneş Sondası verilerini Güneş rüzgarlarının nasıl işlediğini anlamak için kullanmak istiyorlar. Uzay aracı, bir diğer manevrasını 1 Eylül tarihinde gerçekleştirecek ve daha sonra rotasını ayarlamak için Venüs'ün yerçekimini kullanacak. Bu yörüngesel ince ayar, Güneş'in yüzeyine yapılacak olan daha sonraki yakınlaşmaları kolaylaştıracak. Uzay aracı, yedi yıllık görevinde toplamda 24 adet perihelion manevrası tamamlayacak ve Güneş'e daha çok yaklaşıp gizlerini ortaya çıkaracak. Bir gök cismi yahut bir gök olayı d... Bayanlar baylar ve şirin çocuklar, ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/parker-gunes-sondasi-ilk-rekorunu-kirdi/", "text": "Parker Güneş Sondası , Kasım 2018 tarihi itibarıyla, Güneş'e en yakın insan yapımı cisim olma rekorunu elinde bulunduruyor. Uzay aracı, sonda ekibinin hesapladığı gibi 29 Ekim 2018 tarihinde, bu zamana kadar Güneş'e en çok yaklaşılan uzaklık olan 26.55 milyon mil (42,72 milyon km) mesafeye ulaştı. Önceki rekor ise Nisan 1976 tarihinde fırlatılan Alman-Amerikan yapımı Helios 2 uzay aracına aitti. Parker Güneş Sondası, görevi ilerledikçe kendi rekorlarını da kıracak ve en son Güneş yüzeyinin 3.83 milyon mil (6,163 milyon km) yakınına 2024 yılında ulaşması beklenmektedir. Parker Güneş Sondası'nın ayrıca Güneşe giden en hızlı araç rekorunu da kırması bekleniyor. Şimdiki Güneş merkezli rekor, saatte 153.454 mil ile yine Helios 2 aracına ait. Parker Güneş Sondası ekibi, aracın tam hızını ve pozisyonunu NASA'nın Derin Uzay Ağ'ını kullanarak periyodik olarak ölçüyor. DSN, uzay aracına sinyal gönderiyor ve bu sinyal tekrar yine DNS'ye geri dönüyor. Bu sayede ekip, sinyalin zamanlaması ve karakteristiğinden aracın hızını ve pozisyonunu belirleyebiliyor. Sonda, Güneş ile ilk karşılaşmasına 31 Ekim'de başladı ve 5 Kasım'da perihelion'a yani Güneş'e en yakın noktaya ulaşana kadar yıldızımızın yüzeyine yaklaşarak ilerlemeye devam edecek. Uzay aracı, yıldızımızın emsalsiz yakın gözlemlerini insanoğluna iletebilmek için yol alırken, acımasız bir sıcaklık ve radyasyon ile yüz yüze kalacak ve bu sayede on yıllardır bilim insanlarının kafasını karıştıran olayları anlamamıza yardımcı olacak. Yaz saati, kış saati, saatler ileri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/parlak-yildizlar-1-arcturus/", "text": "Geceleri gökyüzüne baktığımızda, eğer ışık kirliliği olmayan bir yerde isek binlerce yıldız görürüz. Bu binlerce yıldız arasında bazıları diğerlerinden belirgin derecede parlaktır ve hemen göze çarparlar. Daha önce Yakınımızdaki Yıldızlar yazı dizimizde olduğu gibi, gece göğünün bu en parlak yıldızlarını size tanıtmaya çalışacağız. Bu yazı dizimizde, özel konumlarından dolayı veya yakınımızdaki yıldızlar arasında yer aldıkları için daha önce haklarında yazdığımız; Vega, Betelgeuse, Castor, Alpha Centauri, Capella, Procyon gibi oldukça parlak yıldızlara tekrar yer vermeyeceğiz. Bu yıldızlar hakkında bilgiyi, üzerlerine tıklayarak sitemizden alabilirsiniz. Arcturus; Venüs, Jüpiter, Satürn gibi gezegenleri bir kenara bırakırsak, Sirius, Alpha Centauri ve Canopus'tan sonra gökyüzündeki en parlak dördüncü yıldızdır. Parlaklığının sebebi, bize yaklaşık 36.5 ışık yılı gibi nispeten yakın bir konumda olmasının yanısıra, bir dev yıldız olmasından da kaynaklanıyor. Kütlesi Güneş'ten sadece %10 fazla olmasına rağmen, kırmızı dev aşamasına girmeye başlamış olan Arcturus, bu aşamaya giren her yıldız gibi şişmeye başlamış durumda. Sağlıklı günlerini yaşadığı anakol evresindeki çapı Güneş ile hemen hemen aynı olmasına rağmen, şu anda Güneş'ten 25 kat daha büyük bir çapa sahip. Rengi de, yavaş yavaş turuncuya doğru dönüşmeye başlamış. Renginin bu şekilde turuncuya kaymasının nedeni, şiştikçe yüzey alanının genişlemesi ve buna bağlı olarak yüzey sıcaklığının düşmesi. Arcturus şu anda yaklaşık 4.000 santigrat derecelik bir yüzey sıcaklığına sahip. Ancak, çapı Güneş'ten 25 kat büyük olduğu için ışınım gücü Güneş'ten yaklaşık 160-190 kat daha fazla. Yıldızı bu haliyle anakol yıldızları ile kırmızı dev yıldızlar arasındaki geçiş dönemi sayılan bir turuncu dev olarak kabul etmemiz yanlış olmaz. Günümüzden yaklaşık 1 milyar yıl önce Dünya göklerinde zorlukla görülebilen, soluk bir yıldız olan Arcturus, artık en parlak yıldızlardan biri haline geldi. Arcturus kütlesindeki (1.1 Güneş kütlesi) bir yıldızın ömrü yaklaşık 6 milyar yıl kadardır. Şu anda 4.5 milyar yaşında olan yıldız, ömrünün sonuna oldukça yaklaşmış durumda. Önümüzdeki birkaç yüz milyon yıl içinde Arcturus'un parlaklığı giderek daha da artacak. Çapı Güneş'in 100 katından fazla hale gelecek ve Güneş'in 500 katına varan oranda ışıma gücü artacak. Bu durumda gökyüzünde şu an olduğundan çok daha parlak hale gelecek ve belki de Dünya göklerinin en parlak yıldızı olacak. Buraya kadar yazdıklarımızdan Arcturus'un ömrünün sonuna yaklaşmış yaşlı bir yıldız olduğunu anlamışsınızdır. Ancak, bu yıldız yaşlılığının henüz başlangıcında ve ölmek üzere olan yıldızların tipik hali olan kırmızı dev aşamasına yeni yeni giriyor. Dolayısıyla bilim insanlarının yıldız evrimi araştırmaları için, yakınlığının da sayesinde canlı bir laboratuar konumunda. Şimdiye kadar yapılan araştırmalarda Arcturus'un bir gezegen sistemine sahip olduğuna yönelik bir kanıt bulunamadı. Buna ek olarak, çevremizdeki birçok yıldız ikili sistemler şeklinde bulunurken, Arcturus'un bir eşi bulunmuyor. Yani o da Güneş gibi bir tek yıldız. Arcturus, 4 milyar yıl kadar süren anakol dönemi sırasında yaşam için elverişli olabilecek dost canlısı bir yıldızdı aslında. Bu süre içerisinde yıldızın yaşam kuşağında sıvı suya sahip karasal gezegenlerde yaşam filizlenmiş ve gelişmiş olabilir. Ancak, son birkaç yüz milyon yıl içinde oldukça şişip yaydığı ısı radikal biçimde artan yıldızın çevresindeki yaşam barındıran olası gezegenler kavrulmuş olmalı. Dolayısıyla artık Arcturus'un yaşama ev sahipliği yapan bir yıldız olduğu düşünülmüyor. Arcturus'un çevresindeki gezegenlerde yaşamın var olabilmesininin tek bir yolu olabilir: Eğer burada gelişen olası canlılar teknolojik yönden gezegenlerarası yolculuk yapabilecek duruma gelmişler ise, yıldızdan daha uzakta olan ve yaşam için uygun oranda ısı almaya başlayan daha uzak gezegenlere göçmüş olabilirler. Bu durumu, bizim 1-2 milyar yıl içinde Güneş'in gezegenimizi kavurmaya başlayacağı dönemlerde Mars'a, jüpiter'in veya Satürn'ün uydularından birine göçmek zorunda kalışımız gibi değerlendirebilirsiniz. Tabi bu anlattıklarımız sadece bir senaryo. Arcturus'un çevresinde şu ana kadar bir gezegen bulamadığımız gibi, burada zeki bir yaşamın evrildiğini de söyleyemeyiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pembe-bir-gezegen-gj-504b/", "text": "Bizden yaklaşık 57 ışık yılı uzakta, Güneş'ten biraz daha büyük kütleye sahip, F tayf sınıfından parlak beyaz bir yıldız yer alır. Yüzey sıcaklığı yaklaşık 6.000 santigrat derece olan bu güzel yıldız, çevresinde dolanan bir harikaya ev sahipliği yapıyor. Yıldızın uzağında, ama çok uzağında bir yörüngeye sahip olan bu harika şey, pembe renk resmi formalara sahip olan ülkemizin Ispartaspor ve İtalya'nın Palermo futbol takımınını es geçerek GJ 504b olarak isimlendirilmiş olan ve gökbilimcilerin pembe renkli olduğunu keşfettiği Jüpiter benzeri bir gaz devi gezegen. Gezegen, 6.5 milyar km yarıçapındaki yörüngesiyle yıldızına o kadar uzakta ki, bulunduğu bu yerde soğuktan donuyor olmalı. Ancak, bu yıldız sisteminin yaşı çok genç. Hem yıldız, hem de gezegenin kendisi yaklaşık olarak 150-170 milyon yıl öncesinde meydana gelmişler. Bu süre, gökbilim ölçeklerine göre yıldız ve gezegenin henüz bebek olarak nitelenebileceği kadar kısa. Bebek yıldızımızın çevresinde dönen bu bizim Jüpiterimizin 4 katı kütleye sahip tombul pembe bebek gezegen de yaşının gereği hala sıcak. 235 santigrat derecelik yüzey sıcaklığına sahip olan GJ 504b, soluk da olsa çevresine koyu pembe tonda ışık saçıyor. Yani, pembe görünmesinin nedeni, hala sıcak olduğu için yapmış olduğu bu ışıma. Milyon yıllar geçip gezegen soğudukça, pembe rengini de kaybedecek. Aslında bu haliyle gezegen için bir kahverengi cüce tanımlaması yapabiliriz. Bu gezegeni bizler doğrudan gözlemleyerek keşfettik. Yani, diğer keşfettiğimiz gezegenler gibi görmeden, sadece yıldızın ışığı üzerindeki etkilerini ölçümleyerek keşfettiğimiz bir gezegen değil. Ancak, bu şekilde teleskopla görerek gezegen keşfetmek çok zordur. Çünkü yıldızların ışıkları çok parlaktır ve çevrelerindeki gezegenlerden gelebilecek olan ışığı bastırırlar. Ancak, GJ 504b gezegeni yıldızına çok uzakta ve söylediğimiz gibi hala sıcak olduğu için soluk da olsa parlıyor. Yıldızından uzakta ve parlayan sıcak bir gezegen, özel bir teknikle yıldız ışığını maskeleyerek görüntü alan, kızılötesi dalga boyunda çalışabilen dev teleskoplar için kolay bir hedeftir. Biz de Hawaii Adaları'nda yer alan 8.2 metre ayna çaplı Japon Subaru Teleskobu ile gezegeni görüntüleme şansına böylelikle eriştik. Aslında gezegen renginden daha fazla ilgi görmesine neden olan bir anomaliye sahip. Yıldız sistemlerinin oluşumlarını anlamaya çalıştığımız teorilerimize göre, böylesi büyük kütlede bir gaz devi gezegenin, çok genç diyebileceğimiz bu sistemde yıldızına bu kadar uzak olmaması gerekiyordu. Çünkü araştırmalarımız gösteriyor ki, büyük gaz devleri yıldızlarına yakın bölgelerde oluşabiliyorlar. Oysa gezegen yıldızdan 6.5 milyar km uzakta yer alıyor ve bu bölgede oluşmuş olması mümkün görülmüyor. Bu soruların cevaplarını alabilmemiz için çok daha fazla araştırma yapmamız gerekiyor. Şimdilik pembe bir gezegen keşfetmiş olmanın keyfini çıkaralım. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2022 Kayıtları Açıldı! 7 yıldır Kozmik Anafor Astronomi Pl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/perseid-goktasi-yagmuru-12-13-agustos/", "text": "10 Ağustos'tan itibaren göktaşı yağmurlarının en popüleri olan Perseid göktaşı yağmuru görülmeye başlanacak ve 12 Ağustos gecesi doruğa ulaşacak. Bu göktaşı yağmurunu bu kadar popüler yapan şey saatte 100'e yakın göktaşının açık yaz günlerinde rahatlıkla görülebiliyor olması. Kış aylarında Geminid göktaşı yağmurunda 120 adet göktaşı gözlenebiliyor, fakat kış aylarında hava çoğunlukla kapalı olduğu için Perseidler daha sık anılır. Eğer bir şehirde yaşıyorsanız ve şehirden uzaklaşma şansınız yoksa, yani gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz hepi topu 10-15 yıldızdan ibaret ise, boşuna meteor yağmuru izleyeceğiz diye kendinizi hırpalamayın, hiçbir şey göremezsiniz. Göreceğimiz yüzlerce göktaşından bazıları alev topu dediğimiz çok parlak ışık saçan göktaşlarıdır. Oldukça nadir görünürler, fakat ben arkadaşımla Perseidleri izlerken bir alev topunun yeri sanki şimşek çakmış gibi aydınlattığına şahit olmuştum. Bu yüzden eğer imkanınız varsa şehir ışıklarından uzak bir yerlere gitmenizi tavsiye ediyoruz. Perseid göktaşı yağmuruna sebep olan şey 109/Swift-Tuttle kuyrukluyıldızıdır. Bu kuyrukluyıldız her 133 yılda bir Güneş etrafında bir tur atar. Bu sırada Güneş'e yakınlaşmasıyla geride bazı parçalarını bırakarak yörüngesi üzerinde bir enkaz yığını oluşturur. Dünya'nın yörüngesinin bu kuyrukluyıldızın yörüngesiyle kesişmesi sonucunda bu enkaz yığınının içerisinden geçeriz. Dünya'nın kütle çekim etkisiyle burada bulunan irili ufaklı taşlar atmosfere müthiş bir hızla girerek yanarlar. Biz bu anlık yanarak kayma olayını yıldız kayması olarak adlandırsak da aslında onlar kuyruklu yıldızdan geriye kalan taş parçalarıdır. Dünya'nın yörüngesi ile kesişim noktası olan doğrultuda Perseus takım yıldızı yer alır, bu sebeple bu göktaşı yağmurunu Perseid göktaşı yağmuru olarak adlandırıyoruz. Aslında evet, Dünya bir kısmını temizliyor. Fakat tıpkı kuyrukluyıldız gibi, ardındaki enkaz da yörünge etrafında belirli hızlarda dolanır. Dolayısıyla her seferinde farklı bir enkaz yığınının ortasından geçiyoruz. Bu bazen sayının daha fazla, bazen daha az olmasına bile sebep olabilir. Fakat ortalama olarak 100 adet görebileceğimizi biliyoruz. Karanlık... Mümkün olduğu kadar karanlık bir yere kaçmakta fayda var. Bir tepeye çıkın, sırtınızı çimenlere yaslayın ve görsel şölenin tadını çıkarın. Şehir ışıkları gökyüzünü çok fazla aydınlattığı için birçoğunu görmenize engel olacaktır. Eğer başka seçeneceğiniz yoksa gözünüzü karanlığa alıştırmaya çalışın, etraftaki sokak lambasını elinizle engelleyin ve gözünüze bir şekilde ışık gelmemesini sağlayın. Böylelikle daha fazlasını görebilirsiniz. Perseus takımyıldızı, yani göktaşı yağmurunun kaynak noktası gece yarısı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla gece yarısından sonra çok daha rahat görebilirsiniz. Fakat havanın karanlık olduğu her saat uygun olacaktır. Perseus takımyıldızı gece yarısı Kuzeydoğu bölgesinde bulunuyor. Fakat bu sadece başlangıç noktası . Dolayısıyla gökyüzünde her yönde onları görmeniz mümkün. Bir göktaşı yağmurunu izlemenin en keyifli olayı hiçbir ekipmana ihtiyaç duymamanız. Hatta ekipman kullanmamanız gerekiyor. Çünkü bu olay saniyeden de kısa süreli bir olaydır. Siz daha evet gördüm deyip dürbünü çevirene kadar yanıp gider. En güzeli, en geniş alanı görebileceğiniz şekilde uzanıp tüm gökyüzünü seyretmektir. Gelecekte bir gün, insanlar Mars üz... Küçük yaşlardaki her çocuğun en çok..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/perseverance-marsa-iniyor-yeni-bir-mars-gezginimiz-daha-olacak/", "text": "NASA'nın son Mars yüzey aracı Perseverance, Mars yolculuğunun sonuna yaklaşıyor. Bu zamana kadar yapılmış en büyük Mars aracı olan Perseverance, 18 Şubat 2021 tarihinde kızıl gezegenin yüzeyine iniş yapmaya çalışacak. Mars'a iniş yapmak oldukça zordur ve bu zamana kadar yapılan görevlerin yaklaşık %60'ı başarısız olmuştur. Perseverance'ın iniş şekli ise 2012 yılında başarılı bir şekilde Mars'a inen Curiosity aracının iniş şekli ile benzer olacak. Yani, aracın ısı kalkanı ve sahip olduğu paraşüt Perseverance'ı saatte yaklaşık 20.000 km hızdan saatte 4 km'den daha az bir hıza indirecek. Daha sonra ise bir gökyüzü vinci aracı yavaşça yüzeye koyacak. Perseverance, kuru bir göl yatağı olduğu düşünülen Jezero kraterine inecek ancak tam olarak hangi noktaya iniş yapacağı bu aşamada bilinmiyor. Bu noktanın tam olarak tahmin edilememesinin sebebi ise Mars'ın atmosferine girildiğinde rüzgarların aracı sarsması ve bu durumun tahmin yürütmeyi zorlaştırmasıdır. Bu durumun üzerine arazinin engebeli olması da Jezero'yu iniş yapmak için tehlikeli bir yer haline getiriyor ancak Perseverance, zemine yaklaşırken fotoğraflar çekerek otonom bir şekilde güvenli bir iniş yeri bulmasına yardımcı olacak yeni bir navigasyon sistemine sahip. 2012 yılında Curiosity'nin gerçekleştirdiği iniş, daha önce yapılmadığı için görev kontrolün başında olan bilim insanları bu durumu rahatsızlık verici bir yedi dakikalık dehşet olarak nitelendirmişti. Araç, iniş sırasında atmosfere girişten, paraşütünün açılmasına ve hatta zemine temas etmek için roket yardımıyla yapılan hava manevrasına kadar her şeyi kendisi yapmak zorunda kaldı. Çünkü iniş, Mars'tan Dünya'ya ulaşan sinyallerin gelme süresinden daha kısa bir süre içerisinde gerçekleşmişti. Perseverance için de aynı durum söz konusu olacak ve bütün Mars'a iniş görevleri başarıya ulaşamadığından aynı dehşet yine yaşanacak. Perseverance'ın iniş detaylarına geri dönecek olursak, araç özel gökyüzü vinci ile birlikte yapacağı kontrollü inişten önce roketler ile yapılan manevralar aracılığıyla iniş alanı için son ayarlamalarını yapacak. Aracın tekerlekleri Mars toprağına değer değmez, vinç Perseverance'dan ayrılarak araçtan güvenli bir uzaklıkta gezegene çarpacak. Daha sonra rutin sistem kontrolleri her şeyin yolunda olduğunu belirlediği anda da araç çalışmaya başlayacak. Mars 2020 Perseverance Gezgin aracı, NASA'nın bir zamanlar Mars'ta yaşam olup olmadığı konusundaki araştırmasını ileriye götürecek eski mikrobik yaşamın izlerini arayacak. Araçta Mars kaya ve toprak örneği toplayacak bir sondaj cihazı bulunuyor. Araç, gelecekte yapılacak bir görev ile Dünya'ya getirilip detaylı analizleri yapılabilsin diye bu örnekleri mühürlü tüplerde saklayacak. Perseverance, ayrıca Mars'ta gerçekleşecek insanlı keşif programlarının yolunu açmaya yardım edecek teknolojileri de test edecek. Perseverance, Mars Keşif Programı'nın bilimsel hedeflerini destekleyecek dört tane amaca sahip. Bunlardan ilki, gezegenin yaşanabilir olup olmadığını araştırmak. Yani kısaca geçmiş çevre koşullarının mikrobik yaşamı destekleyip desteklemediğini belirlemeye çalışacak. İkinci amacı, biyolojik imzalar aramak. Özellikle de zaman içinde yaşam belirtilerini koruduğu bilinen özel kayalarda, olası geçmiş mikrobiyal yaşamın işaretlerini arayacak. Üçüncü amacı da kaya ve toprak numunelerini toplayarak Mars yüzeyinde onları saklamak. Dördüncü ve son amacı ise insanlı keşiflere yardımcı olacak Mars atmosferinden oksijen üretimini test etmek. Perseverance'ın uzun menzilli hareketlilik sistemi, aracın Mars yüzeyinde 5 ila 20 km arasında yol kat etmesine olanak veriyor. Ayrıca bu araç ile getirilen bir diğer yenilik de daha yetenekli bir tekerlek tasarımıdır. Perseverance, aslında ufak bir sürprize de sahip. Araç, Mars yüzeyine indikten sonra alt kısmından çıkaracağı ufak bir helikopteri de Mars ile tanıştıracak. Ve bu helikopterin adı da Ingenuity. Eğer helikopter çalışmayı başarırsa, bizim için tam bir Wright Kardeşler anı olacak, çünkü bu zamana kadar Dünya atmosferi dışında hiçbir yerde helikopter uçurmayı denemedik. Ingenuity, sadece bir teknoloji tanıtımı olacak ve çok ince Mars atmosferinde (Dünya atmosferinin %1'i yoğunlukta) en fazla 15 dakika kadar uçabilecek. Ancak bu helikopter başarı ile çalışırsa gelecekte ulaşılamayan yerlere gitmek için bu tarz helikopterler kullanılabilir. Ayrıca daha sonra göndereceğimiz araçlar ve astronotlar için kılavuz olması adına da bu helikopterlerden faydalanabiliriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/philae-uyandi/", "text": "Kasım ayında devrim yaratarak 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına başarılı bir iniş yapan Rosetta uzay aracının Philae modülü, yeterli Güneş ışığı alamadığı için 60 saatlik görevinden sonra uykuya yatmıştı. Kuyrukluyıldızın Güneş'e yaklaşmasıyla gerekli enerjiyi toplayacağı günleri beklerken tam 7 ay sonra bugün Philae uyandı. Sinyal ESA'nın ESOC adlı birimine 13 Haziran 22:28'de ulaştı. Gönderdiği 300'den fazla veri paketi, ekipler tarafından analiz ediliyor. Konu hakkında DLR Philae Proje Müdür Dr.Stephan Ulamec Modül araştırma için hazır. dedi. Böylece Philae uykuya yattığı Kasım ayından beri ilk defa 85 saniyeliğine Rosetta aracılığıyla iletişime geçmiş oldu. Şu anda bilim insanları Philae aracının tekrar iletişime geçmesini bekliyor. Philae'nin hafızasında hala kuyruklu yıldızda neler olup bittiği hakkında fikir verecek 8000'den fazla veri bulunuyor. Önümüzdeki günlerde Philae'nin bize göndereceği haberleri bekliyor olacağız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/piramitleri-uzaylilar-mi-yapti/", "text": "Mısır Piramitleri, zamanının en büyük mezar yapılarıdır ve mimari açıdan birer şaheser olarak değerlendirilebilirler. Hem devasa boyutları, hem de görüntülerinin yarattığı etki ile, çoğu insanın bu mezarları dünya dışı varlıklarla ilişkilendirmesi normal sayılabilir. Bazı piramitlerin (özellikle en büyük 3 tanesinin) konumlarının gökyüzündeki yıldızlar referans alınarak belirlendiği bir gerçek. Mısırlı rahiplerin, birçok çağdaşları gibi iyi bir gökyüzü gözlemcisi olduğu, yıldızların ve gezegenlerin hareketleri hakkında kısmen doğru tahmin ve hesaplamalarda bulunabildikleri biliniyor. Ki, basit ilkokul geometrisi ile gökyüzündeki yıldızların birbirine oranlarını ve bu tür hesapları herkesin yapabilmesi mümkün. Bunun nasıl yapılacağını ilkokuldan itibaren herkes öğreniyor ancak, uygulama konusunda anlatım eksikliğinden, böylesi hesapların çok zor sanılıyor olması eğitim sistemimizin bir eksiği sayılabilir. Yine, antik Mısır inancında yıldızlar büyük yer tutuyorlar. İnandıkları tanrıları yıldızlarla ilişkilendiriyorlar. Dolayısıyla yarı tanrı olarak düşündükleri krallarının mezarlarını inşa ederken, gökteki takımyıldızların yerdeki izdüşümlerini oluşturmak istemelerini olağan görmek lazım. Bizim toplumumuzda ölülerimizin başlarını hep aynı yöne çevirirek gömmemiz kadar normal yani. Yarı tanrı bu kralların gömüldüğü piramitlerde yatan kişinin kutsallığı, o piramitin yapımında çalışanlar için dini bir motivasyon da sağlıyordu elbette. Bu nedenle çok uzun yıllar (50-100 yıl arası) boyunca süren inşaatlarda çalışmak; para kazanmanın yanısıra dini bir vecibeyi yerine getirmek olarak da görülüyordu. Bu da, işçi bulma sıkıntısı çekmeden bitmek tükenmek bilmeyen piramit inşaatlarının sürmesini sağlıyordu. Bu inşaatlarda çalışan işçilerin aldıkları ücretlerden, yedikleri içtiklerine kadar hemen her şey dönemin Mısırlı yetkilileri tarafından kayda alınmış ve günümüze kadar ulaşmıştır. Örneğin işçilere içecek olarak günde 1 litre kadar bira verildiğini rahatça okunabilen Mısır kayıtlarında görüyoruz. Ayrıca bir yapının inşasının çok uzun sürmesi, onun yapılması için yoğun çaba harcanması gerektiği gerçeğini değiştirmez. Örneğin, Osmanlı döneminde ulaşım açısından çok zor bir konuma inşa edilen ve muazzam bir sanat şaheseri olan İshak Paşa Sarayı'nın yapımı tam olarak 99 yıl sürmüştür. İshak Paşa Sarayı'nın yapımına başlayan kişi ölmesine, yaptırmayı sürdüren kişi de ölmesine rağmen yapıyı üçüncü nesil tamamlamış, ancak kullanıma açabilmiştir. Dünya tarihi, bunun gibi yüzlerce örnek ile doludur. Piramitlerin inşa edildiği çok ağır taşların oraya getirilmesinin imkansız olduğu uydurması da yine büyük bir safsata. İnsanlık gerektiği zaman böylesi ağır projelere girişmekten çekinmiyor. Örneğin, bugün İstanbul'daki Ayasofya, Süleymaniye, Sultanahmet Camii gibi yapılarda kullanılan dev sütunların çoğu Akdeniz ve Ege bölgesindeki antik tapınaklardan sökülüp getirilmiştir. Hiçbir makinenin olmadığı yüzyıllar öncesinde bu her biri tonlarca ağırlıktaki taşların nasıl sadece insan ve hayvan gücüyle İstanbul'a yüzlerce kilometre öteden getirildiğini sorgulamıyoruz. Çünkü bunu yapabildiğimizi biliyoruz. Sözün özü; Mısır piramitlerinin bazılarının yıldızlar referans alınarak yapılmış ve dizaynlarında bazı özel ölçülerin kullanılmış olması, dış dünya, yahut yardımsever uzaylılar ile bir bağlantısı olduğu anlamına gelmiyor. Üst üste taş yığılarak yapılmış bir yapıyı görüp; bunu insan yapmış olamaz demek, hemen hemen aynı teknoloji ile Ayasofya ve Selimiye gibi Selimiye yapıları inşa edebilen insan aklına hakarettir. Tanrı Horus'un lütfuna mazhar olan ve Güneş'in oğlu ünvanını taşıyan Aşağı ve Yukarı Mısır'ın hükümdarı olan firavun, kudret ve adaletle bütün ufuklara nur saçtı. ordusunun önüne geçti. akdeniz'de dolaştı, bütün dünyayı mağlup etti. Sınırlarını Naharin'e kadar yaydı. Mezopotamya'ya azimle gitti, büyük savaşlar yaptı. Gördüğünüz gibi o gizemli görünen hiyerogliflerde pek gizemli şeyler yazmıyor. Bizden 3.500 yıl önce yaşamış olan 3. Tutmosis sağolsun, neler yapıp neler ettiğini, ne denli büyük bir hükümdar olduğunu yazıp çizmiş, gelecek nesillere aktarmaya çalışmış. Not: Piramitlerin yapımı hakkında detaylı bir inceleme okumak için, Evrim Ağacı'nda yayınlanmış olan şu makaleyi inceleyebilirsiniz. Kozmik Anafor ekibinin değerli ve d... Dünya'nın çevresi neredeyse son 60 ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pisagor-kupasi/", "text": "Pisagor'u hepimiz o güçlü matematiksel teoremi sayesinde biliyoruz. Pisagor'un ünlü olduğu tek alan bununla sınırlı değil elbette. Pisagor, matematikçi olmasının yanında hem bir filozof hem de bir mucitti. Pisagor Kupası olarak da bilinen Aç Gözlülük Kupası basit akışkan kanunlarını kullanarak aç gözlü Yunanlara şarabı deyim yerindeyse haram zıkkım etmiştir. Pisagor'un bu icadının arkasında bir deha yatıyor. Filozof olmasının getirdiği sorumlulukla, kendisinin öğrencilerine ders vermek istediği aşikar. Bu icat sayesinde Pisagor, öğrencilerine ölçülü tüketim hakkında belki de hayatları boyunca unutamayacakları bir ders vermişti. Dışardan bakıldığında herhangi bir bardak gibi duran nesne, işleviyle herkesi hayretler içerisine düşürebiliyor. Ortasında bulunan sütun içerisindeki delik, eğer bardak belli bir seviyeden sonra doldurulmaya devam edilirse içerisindeki bütün sıvıyı döküyor. Bu icadın arkasında yer alan fiziki kural ise sifonun çalışma prensibinden farklı bir şey değildir. Kupanın belli bir miktarda doldurulmasının ardında yerçekimi sıvının bir kısmını aşağı doğru hızlandıracaktır. Hızlanan sıvının basıncı düşük olacağından sıvının gözle görünen kısmı ile basınç farkı olacak ve yüksek basınçlı sıvı düşük basınçlı sıvıyı itecektir. Bu işlem basınç farkı sıfır olana yani tüm sıvı kupadan boşaltana kadar devam edecektir. O zamanlar keşfedenler olmuş mudur bilinmez ama bu kupayı ağzına kadar doldurmanın bir yolu var. Eğer bardağın tabanını içmek istediğimiz sudan yada şaraptan daha yoğun bir sıvı, mesela yağ ile doldurduğumuz zaman yukarıda kalan sıvının ağırlığı yağı sütunun içerisine itemeyeceğinden sifon etkisi yaratılamayacak ve siz de içeceğinizi fazladan içebileceksiniz. Basınç bir yüzeye etkide bulunan di..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pixinsight-rehberi-bolum-1/", "text": "Bu yazı dizimizde, astrofotoğrafların işlenmesinde amatör ve profesyonellerce oldukça sık tercih edilen Pixinsight 1.8 yazılımını ele alıp, kullanımını anlatacağız. Başarılı astrofotoğrafçılarımızdan Murat Sana, sizler için bu rehberi kaleme aldı. Onlarca kullanışlı modülden oluşan programın fiyatı 230 ancak Paypal'ın faaliyetlerinin ülkemizde durdurulmuş olması nedeniyle yazılım ancak banka havalesi ile satın alınabiliyor ki havale işlemi için geliştirici firma %15 ekstra bir ücret talep ettiğinden yazılımın fiyatı yaklaşık 265 civarına denk geliyor. Havale masrafları da eklendiğinde bir hayli fiyat yükseliyor. Ancak programın 45 günlük deneme sürümünü firmanın web sayfasından kolayca edinmeniz mümkün. Lisansı Türkiye'den satın almak isterseniz Astromed aracılığıyla edinmeniz de mümkün. Görüntüleri işlemeden önce size iki modülden bahsetmek istiyorum. Bu modüller elimizdeki ham kareleri işlemeden önce hızlıca görüntülemek ve iyi durumda olmayanları elemek için kullanılıyor. İlk anlatacağımız modül olan Blink, işleyeceğimiz karelerin hızlı bir şekilde önizlemesini yapmaya ve işlenmek için elverişli durumda olmayanları hızlı bir şekilde işaretleyip silmeye veya ayrı bir klasöre taşımaya yarıyor. Process All Processes Blink yolunu izleyerek modülü açıyoruz. Add Image files kısmından çektiğimiz ve işleyeceğimiz light kareleri modüle ekleyip hızlı bir şekilde gözden geçirebilir ve işlenmesi mümkün olmayan kareleri move selected files to a new location tuşuna basarak ayrı bir klasöre taşıyabilirsiniz. Çektiğimiz sub karelerin daha detaylı olarak elenmesi için geliştirilmiş bir modül olan Subframe Selector, çekilen karelerin FWHM, SNR değerlerini inceleyerek size bildiriyor ve en uygun konumda olan kareleri seçmenizi sağlıyor. Bu konu çok fazla teknik detay barındırdığından daha sonra ayrı bir yazı konusu olarak anlatılacaktır. STF, Pixinsight yazılımını kullanırken her aşamada sık sık elimizin altında bulunması gereken bir araçtır. STF kısaca ham verilen yani linear RAW görüntülerin Autostrectch özelliği ile Non-Linear şekilde görsel olarak uygun bir hale getirilmesi işlemi olarak tanımlanabilir. Scripts menüsü altına bulunan Batch-preprocessing modülü ile kalibrasyon ve dark, bias, flat ve light karelerinizi tek seferde kalibre edip istifleyebilirsiniz. Ancak ince ayarlar kısmındaki bazı kısıtlamalar nedeniyle çoğu ileri düzey kullanıcı tarafından her işlemin ve her modülün ayrı ayrı manuel olarak kullanılması ve daha sonra ana karalerin birleştirilmesi daha çok tercih edilmektedir. Kalibrasyon işlemi yukarıdaki resimde görüldüğü gibi optik yoldaki toz ve lekelerin yakalandığı master flat, sensörden ce çipten kaynaklanan dikey yapıların oluşturduğu master bias ve sensörün ısınmasından kaynaklanan hot pixel adı verilen izlerin bulunduğu master dark karelerin işlenmesi ile yapılır. Bias ve dark kareler kameranın lensinin ya da optik tüpün önünün kapatılmasıyla tamamen karanlıkta çekilen karelerdir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu karelerin mutlaka light karelerin çekildiği aynı sıcaklıkta çekilmesi gerektiğidir. Çektiğimiz light kareler aynı sıcaklıkta bias ve dark karelerdeki istenmeyen etkileri de içerdiğinden, dark ve flat kareleri light karelerle aynı sıcaklıkta çekerek aynı ortam koşullarında oluşan bu istenmeyen pürüzleri light karelerden arındırmak gerekir. Bias karelerin mümkün olan en düşük pozlama süresinde çekilmesi gerekirken, dark karelerin light kareler ile eşit ya da daha uzun sürede pozlanması gerektiği akıldan çıkarılmamalıdır. Her bir sub karenin karenin ana kareye dönüştürülmesi işleminden sonra bu master karelerin light karelere entegre edilmesi gerekir. BIAS kamera tarafından sensöre uygulanan elektronik bir etkidir. Sensör tarafından üretilen datanın kamera tarafından okunması sırasında her piksel bazında oluşan etkiyi ifade eden BIAS gürültüsünün light karelerden çıkarılması ile her pixel eşit bir okuma seviyesine indirgenir. Böylece elde edilen verilerin kameranın chipsetinden kaynaklanan olumsuz etkiden arındırılması sağlanır ve daha doğru foton verisi elde edilir. Genellikle çektiğiniz light kare sayısına da bağlı olmakla birlikte en az 20-50 arası bias kare çekmeniz tavsiye edilir. Çektiğiniz light kare sayısı arttıkça BIAS kare sayısını da arttırmanız, bu gürültünün ayıklanması işlemi sırasında daha faydalı olacaktır. Dark kareler içinde bias sinyali ve termal gürültüyü içerirler. Termal gürültü, çekilen karenin uzunluğuna bağlı olarak kameranın sensörünün ısınması sonucu oluşan olumsuz etkilerdir. Termal gürültü light kareler içinde bulunan olumsuz etkilerin başında yer alır. Dark karelerinlight karelerle aynı veya daha uzun süre pozlama süresi ile optik yol tamamen kaplı bir şekilde karanlıkta çekilmesi gerekir. Daha önce yaptığımız açıklamalarda da belirttiğimiz gibi dark karelerin de mutlaka light kareler ile aynı sıcaklıkta çekilmesi gerekir. Tavsiyem dark kareleri light kareler çekildikten sonra değil light karelerin çekimi sırasında başta-ortada-sonda olacak şekilde üç set halinde çekmeniz daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Flat kareler kısaca optik yolun bir portresidir. Flat kareler optik yolda oluşan vignetting etkisi, sensörün ya da optik bileşenlerin üzerindeki toz zerreciklerinin oluşturduğu gölgelerin tespiti amacıyla çekilirler. Dark ve bias karelerin aksine flat kareler ışıklı ortamda çekilirler. Flat karelerin çekilmesi için genellikle lightbox adı verilen ve zemini homojen aydınlatılmış ekipmanlar kullanılsa da flat kareleri güneş doğarken ya da batarken güneşi arkanıza alarak doğrudan gökyüzünden çekebileceğiniz gibi, optik tüpün önüne beyaz bir t-shirt çekerek ya da laptop ekranında notepad ile boş beyaz bir sayfa açarak da çekebilirsiniz. Flat kareler çekilirken mümkün olan en düşük pozlama süresinde yukarıda belirttiğimiz koşullarda çekim yapılır. Çektiğiniz light kareler ile orantılı olarak en az 20-50 arası flat kare çekmeniz tavsiye edilir. Flat kareler çekilirken dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da light kareler çekilirken kullanılan filtrelerin light kareler çekilirken de kullanılması gerektiğidir. - Bias kareler ile master bias karesi oluşturulur. - Dark kareler ile master dark karesi oluşturulur. - Master bias karesi master dark karesinden çıkarılarak böylece master dark karesinin flat ve light kareler in optimizasyonu için hazır hale getirilmesi sağlanır. - Flat kareler de aynı light kareler gibi içinde dark ve bias gürültüsü barındırdığından bu gürültüle flat karelerden çıkarılır. - Bu şekilde elde edilen flat kareler ile master flatkaresi oluşturulur. - Her bir light kareden master bias ve master dark kareleri çıkarılır. - Daha sonra elde edilen bu light kareler master flat dosyası ile kalibre edilir. Böylece toz, optik yoldaki izler, lekeler, termal gürültü, vignetting etkisi vs. gibi etkilerden arındırılan light kareler ileri düzeyde işleme için hazır hale getirilmiş olur. Burada şunu belirtmek gerekir ki işlem sırası her kullanıcı tarafından özelleştirilebilir, farklı ham veriler kullanılması nedeniyle herkes için değişiklik gösterebilir, özellikle entegrasyon ve istifleme sonrası Post-Processing adı verilen işlemlerin uygulanma sırası ve şekli birbirinden tamamen farklı olabilir. Programın esnekliği nedeniyle siz de kendinize en uygun işlem sırasını deneyim kazandıkça oluşturabilirsiniz. Burada anlatılan işlem sırası tamamen şahsi deneyimlerim sonucu oluşturulmuş olup bağlayıcı nitelikte değildir. Menüden Process All Processes Image Integration yolunu izleyerek modülü açıyoruz. - Add files butonuna tıklayarak bias karelerimizi seçiyoruz. - Kombinasyon methodu olarak Average seçiyoruz. - Bias gürültüsünü içeren her bir bias kareden ana master bias karesi oluşturacağımız dikkate alındığında, gürültüyü kaybetmemek için NO NORMALIZATION seçili olmalıdır. - Weights kısmında Don't Care (all weights = 1) seçili olmalıdır. - Linear Fit Clipping 15 veya daha fazla kare - Winsorized Sigma Clipping 10-10 kare arası - Sigma Clipping 8-10 kare arası - Percentile Clipping 8'den daha az kare için seçilmelidir. Diğer ayarları aşağıdaki gibi yapıp APPLY GLOBAL tuşuna basıyoruz ve master bias dosyamızın oluşmasını bekliyoruz. Klavyeden CTRL+A veya process menüsünden ScreenTransferFunction modülünü açarak radyasyon işareti bulunan küçük düğmeye basarak da yapabilirsiniz. Ortaya çıkan kareye dikkat ettiğinizde bu görüntünün içerisinde kamera çipi tarafından üretilen rastgele oluşmuş izler göreceksiniz. Oluşturduğumuz bu kareyi master bias karesi olarak kaydetmemiz gerekiyor. Bunun için file menüsünden save as veya CTRL+SHIFT+S komutunu kullanarak MASTERBIAS ismiyle kaydedin. Pixinsight, diğer yazılımlardan farklı olarak eldeki bias kareleri kullanarak sanki binlerce bias kare kullanılmışçasına yapay bir süper bias karesi oluşturmamızı sağlayan bir modül içeriyor. Bu modül tüm sensör alanı boyunca kameranın oluşturduğu çip gürültüsünü simüle ederek daha iyi sonuçlar almamızı sağlayan süper bias karesi oluşturuyor. 25-50 tane bias karesi kullanarak sanki 1000lerce bias karesini işlemiş gibi sonuçlar elde etmemiz mümkün. Daha önce oluşturduğumuz MASTERBIAS dosyasını programla açarak Process menüsünden SUPERBIAS modülünü çaıştırıyoruz. Modülün ayarlarında fazla bir değişiklik yapmamıza gerek yok. Sadece masterbias karesini oluştururken kullandığınız frame sayısına bağlı olarak 25 civarı kare için 7 multiscale layers, 25 ve üzeri için 6, 50 ve üzeri için 5 seçeneğini seçebilirsiniz. Apply tuşuna basarak SUPERBIAS karemizin oluşmasını bekliyoruz. Yukarıdaki ekran görüntüsünden de göreceğiniz gibi masterbias ve superbias karemiz yanyana geldiğinde arada çok fark olduğunu göreceksiniz. Az sayıda bias kare kullanarak sanki binlerce bias kare çekmiş gibi master dosyamızı oluşturduk. Bu kareyi de SUPERBIAS adıyla kaydediyoruz. MASTERBIAS veya SUPERBIAS karesinden hangisini kullanacağınız tamamen size kalmış. Deneme yanılma yöntemiyle hangisinin daha iyi sonuç verdiğine kendiniz karar vererek bundan sonraki aşamalarda seçtiğiniz kareyi kullanabilirsiniz. Üstteki fotoğrafta, bize en yakın g... Bir gün, Hollandalı bir öğretmen ol... Kozmik Anafor ekibinin değerli ve d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/plazma-evren-modeli/", "text": "Evrenin bir tekillikten aniden genişleme sonucu oluştuğunu öngören büyük patlama teorisi haricinde başka modern evren kuramları da bulunuyor. Bunlardan en bilineni; Nobel ödüllü fizikçi Hannes Alfven'in ortaya attığı, evrenin sonsuz ve sınırsız olduğu, tüm evreni kaplayan plazma kütlesinin bazı yerel alanlarda trilyonlarca yıl içinde kütleçekim etkisiyle bir araya gelip bugün gördüğümüz evreni oluşturduğunu öngören Plazma Evren Modeli. Bu modele göre uzayın bir başlangıcı ve bir sonu yoktur. Uzay boşluğu, sonsuz bir süredir vardır ve sıcak plazma ile doludur. Bu uzay boşluğunun herhangi bir yerinde plazmada oluşan dengesizlikler, trilyonlarca yıl içinde şekillenerek bugün gördüğümüz evren bölümünün şablonunu meydana getirir. Sonraki yüzlerce milyar yıllık zaman dilimi boyunca bu şablona toplanmış olan plazma, galaksi kümelerini ve nihayetinde yine ek milyarlarca yıl içinde galaksi ve yıldızları oluşturur. Durgun halde evreni kaplayan plazmanın devinime geçip bir araya toparlanması için sadece tek bir atomun bile manyetik veya elektriksel açıdan farklılık sergilemesi yeterlidir. Bu hareket, aşırı yavaş bir domino taşı etkisi ile kütle çekiminin galip gelmesini ve trilyonlarca yıl içinde çok büyük bir plazma kütlesinin evreni oluşturacak biçimde bir araya gelmesini sağlar. Gerçekten de bugün evrende gördüğümüz maddenin çok büyük bir kısmı flament denilen ipliksi yapıdaki sıcak plazmadan oluşur. Gerek galaksiler, gerekse galaksiler arası boşluk bu flament yapıdaki milyonlarca derece sıcaklığında plazma ile kaplıdır. Plazma evren modeline göre, sonsuz ve sınırsız uzay boşluğunda bizimki gibi sonsuz sayıda evren adası oluşmuş ve/veya oluşuyor olabilir. Fakat, bu evrenler birbirlerinden trilyonlarca ışık yılı uzakta olduğu, hem de aradaki plazmanın olası ışımayı soğurması nedeniyle izole olmuşlardır. Bizim evrenimizin yaşı yaklaşık 14 milyar yıldır. Modele göre bizden 10 trilyon ışık yılı uzakta 50 milyar yıl önce başka bir evren bizimle aynı anda var olmuş olabilir. Ancak, aradaki muazzam mesafe nedeniyle bu evrenin ışığının bize ulaşmasına daha 9 trilyon 950 milyar yıl vardır. O evrenden çıkan ışık bize ulaşana kadar bizim evrenimiz yok olma aşamasına gelecektir. Yine, iki evren arasındaki 10 trilyon ışık yılı mesafeyi seyrek biçimde kaplayan plazma ışığı soğuracak, dalga boyunu uzatacak, enerjisini emecek ve ışık tespit edilemez hale gelecektir. Bu nedenle 10 trilyon ışık yılı uzakta iki evren sonsuz uzayda yan yana kabul edilebilecek olsa bile, birbirlerinden haberdar olmaları mümkün değildir. Bizim görebildiğimiz evrenimiz; içinde yer alan galaksilerdeki tüm yıldızlar söndükten sonra yok olsa bile, sonsuz sınırsız uzay boşluğunda yine sonsuz sayıda evren var olmaya ve bir süre sonra yok olmaya devam edecektir. Plazma evren modeli uzak galaksi kümelerinin kırmızıya kaymasını, bakış açımız boyunca evreni kaplayan plazmanın ışığı soğurarak dalga boyunu uzatmasına bağlar. Modele göre bir galaksi kümesi bizden ne kadar uzakta ise, aramızda o kadar fazla plazma halinde madde vardır ve ışığı o kadar fazla kırmızıya kaymış görünür. Yani bu modele göre bizim kırmızıya kaymayı galaksi kümelerinin uzaklaşmasına yormamız yanlıştır. Bu kümeler hareket halinde olabilirler ancak, bu hareket sadece bizden uzaklaşmaları yönünde değildir. Kimi uzaklaşır, kimi yakınlaşır, kimi yatay düzlemde hareket eder. Bizler kırmızıya kaymanın nedenini galaksilerin uzaklaşmasına bağladığımız için evrenin genişlediği sanrısına kapılmışızdır. Oysa evren sabittir, muazzam mesafeleri kaplayan plazma yüzünden ışık kırmızıya kayıyor görünür. Ancak bu model, evreni sonsuz ve sınırsız gördüğü için bilim çevrelerince yeterli kabule ulaşamadı. Her ne kadar karanlık enerji gibi ciddi sorun ve açmazları olsa da, büyük patlama teorisi birçok soruya plazma evren modelinden daha iyi cevaplar sunduğu için rafa kaldırıldı. Şu anda çok az bilim insanı tarafından destek görmekte. Plazma; aşırı sıcak olduğu için elektronlarını yitirmiş Hidrojen ve Helyum'dan oluşur. Madde aşırı ısındığında elektron ve atom çekirdekleri birbirinden ayrılıp bağımsız hale gelir. Madenin; katı, sıvı ve gaz hali haricindeki bu haline plazma adı verilir. Plazma hakkında daha detaylı bilgi için şu yazımızı okuyabilirsiniz. Covid-19 ile mücadele için tüm insa..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/plazmalarin-gorevi-mutfaktaki-kotu-kokular/", "text": "Günümüzde Plazma teknolojisi, tıp, tekstil, uçak ve otomobil endüstrisi, savunma sanayisi gibi birçok teknoloji alanında, hali hazırda kullanılmaktadır. Şimdi de ESA'nın Uluslararası Uzay İstasyonu'nda finanse ettiği, Soğuk Plazma deneyi ile tasarlanmış bir aletin, plazma teknolojisini kullanarak mutfaklarımızda kötü kokularla mücadelede rol alması gündemde. Kızgın yağda pişirilen yiyecekler kötü kokulara sebebiyet verebiliyorlar. Bu kokulara, Alman fritöz imalatçısı Blümchen, 2001 yılından beri Uluslararası Uzay İstasyon'unda yapılan plazma deneylerine dayanarak farklı bir yaklaşım deniyor. Temelde Plazmalar, sıcak plazma ve soğuk plazma olarak iki gruba ayrılabiliriler. Sıcak plazmalara verilebilecek en tipik doğal plazma örneği, yıldızlardır. Doğada bazı örnekleri olan ve laboratuvar ortamında yapay üretilebilen, oda sıcaklığına yakın sıcaklıklardaki plazmalar ise, Soğuk Plazmalara örnektirler. Bahsi geçen deneydeki soğuk plazmanın, son derece etkili bir bakteri öldürücü ve mantar, virüs ve sporlarla mücadele edebilir olduğu kanıtlanmış halde. Bu plazmaların üretilmesi elektronlar kullanılarak üretilen soğuk plazma yöntemleri, patentine sahip Almanya'daki Max Planck Uzayüstü Fizik Enstitüsü'nde geliştirildi. Böylece, ESA'dan bir hibe, bilgiyi Dünya'daki pratik uygulamalara dönüştürmeye yardımcı oldu. 2013'ten beri soğuk plazmayı tıbbi ve hijyen sorunlarına ve su arıtımına uygulayan Terraplasma şirketinin CEO'su, Max Planck Enstitüsünden Prof. Gregor Morfill olunca, Morfill'in uzmanlığı Terrapasmanın tecrübesi ile birleşti ve endüstriyel ocak davlumbazları için daha iyi bir cevap arayışında olan bu teknolojiyi Blümchen'a sunuldu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pluton-1-milyon-kuyruklu-yildizdan-olusturulmus-olabilir/", "text": "Aslında Plüton devasa bir kuyruklu yıldız olabilir. Araştırmacılar, Plüton'un ünlü kalbinin sol tarafını oluşturan ve azot buzu içeren geniş bir buzul olan Sputnik Planitia'ya yakından baktıktan sonra cüce gezegenin kökeniyle ilgili yeni bir teori geliştirdiler. San Antonio'da bulunan Southwest Araştırma Enstitüsü'nde çalışan bir bilim insanı olan Chris Glein açıklamasında, buzul içindeki tahmini azot miktarı ile, eğer Plüton Rosetta'nın incelediği 67P kuyruklu yıldızındaki kimyasal bileşenlerle benzer bir yapıya sahip olan yaklaşık bir milyon kuyruklu yıldız ile veya Kuiper Kuşağı'nda bulunan diğer cisimler ile oluşturulsaydı o zaman sahip olacağı tahmini azot miktarı arasında merak uyandırıcı bir tutarlılık bulduklarını söyledi. Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta aracı, 2014-2016 yılları arasında 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızının yörüngesinde dolandı. Yörüngedeki ana araç, kuyruklu yıldızın buzlu gövdesine ilk yumuşak dokunuşu yapmayı başaran Philae adlı iniş aracını yerleştirdi. Kuiper Kuşağı ise, Neptün'ün yörüngesinin ötesinde yer alan donmuş cisimlerden oluşmuş bir halkadır ve Plüton da bu kuşağın en büyük sakinidir. Glein ve meslektaşı Hunter Waite, Rosetta'dan ve Temmuz 2015'te Plüton'a yakın geçiş yapan NASA'nın New Horizons görevinden gelen verileri analiz ettikten sonra yeni bir Plüton oluşum senaryosu tasarladılar. Glein, araştırmamız, Plüton'un kuyruklu yıldızların yapı taşlarından miras aldığı ilk kimyasal yapısının belki de yer altı okyanuslarında kimyasal olarak sıvı su ile değiştirilmiş olduğunu öne sürmektedir diye açıkladı. Glein ve Waite, Plüton'un kökenini kesin olarak ortaya attıklarını iddia etmiyor: İkili, Güneş'tekine yakın kimyasal bileşimlerle soğuk buzların birleştiği cüce gezegenin yer aldığı Güneş modelinin de oyunda kaldığını belirtiyorlar. Glein, ayrıca bu araştırmanın Yeni Ufuklar ve Rosetta misyonlarının Plüton'nun kökeni ve evrimi konusundaki anlayışımızı genişletmeye yönelik fantastik başarılarına dayandığını belirtiyor. Kimyayı dedektiflik aracı olarak kullanarak bugün Plüton'da gördüğümüz bazı özellikleri uzun zaman önce oluşum süreçlerine kadar takip edebiliyoruz diye ekledi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pluton-ile-bas-basa/", "text": "Plüton, en büyük cüce gezegen değildir. Hatta keşfettiğimiz ilk cüce gezegen de değil, ikinci cüce gezegendir. İlk bulduğumuz cüce gezegen ise, Dawn uzay aracının yörüngesinde dolanarak incelediği Ceres. İlk kez 1801 yılında İtalyan astronom Giuseppe Piazzi tarafından keşfedilen Ceres , 1850'li yılların ortalarına kadar bir gezegen olarak kabul edilmiştir. Ceres'ı, bulunduğu günlerde Neptün henüz keşfedilmediği için sistemimizin 8 gezegeninden biri olarak görüyorduk. Ancak, 1846'da Neptün'ün keşfinden sonra Ceres'ın da gezegenlik günleri sona erdi ve Asteroid Kuşağı'ndaki cisimlerden biraz irice olanı olarak görülmeye başlandı. Kısacası geçtiğimiz yıllarda Plüton'un başına gelen şeyler, 150 yıl kadar önce Ceres'ın başına gelmişti. Neptün'ün keşfi, Newton kanunlarının bir zaferi olarak ele alınır. Çünkü keşfedilmesine sebep olan şey, Uranüs gezegeninin yörüngesinde yarattığı tedirginliklerin farkedilmesi idi. Gökbilimciler Uranüs'ün Güneş çevresindeki yörüngesinde hesaplandığı hızda dönmediğini keşfettiğinde, buna bilinmeyen bir gezegenin neden olduğunu anladılar ve Neptün'ü aramaya başladılar. Bu arayışın sonunda ise Neptün gezegeni keşfedildi. Neptün'ün keşfi ile ilgili daha ayrıntılı bilgiyi şu yazımızda vermiştik. Neptün'ü keşfeden astronomların hepsi tatmin olmamıştı. Neptün'ün de ötesinde bir gezegen daha olması gerektiğini düşünen astronomlardan Amerikalı Percival Lowell, Güneş Sistemi'nin 9. gezegenini bulmak için büyük bir gökyüzü taraması işine girişti. Ancak, uzun yıllar boyunca çabalamasına rağmen bulmayı umduğu gezegeni bir türlü göremedi. 1916'da Lowell'ın ölümü ile, Plüton'u arama serüveni de bir fetret dönemine girdi. Ta ki, 1926'da Clyde Tombaugh isimli genç bir astronom Plüton'u arama görevi ile Lowell'ın gözlemevinin başına getirilene kadar. Clyde Tombaugh, hırslı ve çalışkan biri olarak tanınıyordu ve Plüton'u arama işinde de öyle oldu. Zaten o günlerde masabaşı bir iş bulan herkes son derece iyi çalışıyordu. Çünkü zamanın şartlarında masabaşı işin alternatifi ya madende, ya demiryolu işinde, veya bir çiftlikte; uzun mesai saatlerine ve tehlikeye son derece açık ağır işçilikti. Kısacası Tombaugh, yaşıtlarına göre son derece rahat, prestijli bir işe sahipti ve işin hakkını verecekti. Gözlemevinde çalışmaya başladıktan sonra hemen her gece gökyüzünün fotoğraflamaya ve bu fotoğraflar arasında gezegen olabilecek bir cismi aramaya koyuldu. Tam 4 yıl boyunca yılmadan bu işi sürdüren Tombaugh, 1930 yılının 18 Şubat gününde çektiği bazı fotoğraflarda gezegen olabilecek bir cisme rastladığını farketti. Farkettiği cismi birkaç kez kontrol ettikten sonra, bir keşif yapan bütün astronomlar gibi bunu çevresindeki herkese duyurdu. Ve Nihayet 1930'un 13 Martında Güneş Sistemi'nin yeni bir üyesinin bulunduğu kabul edilerek bütün Dünya'ya ilan edildi. Gezegene bir isim bulmak gerekiyordu ve Dünya'nın her yanından isim önerileri yağmaya başlamıştı. Tüm bu öneriler dikkate alındı. Öyle ki, Lowell gözlemevinin o günkü sahibi, kendi adı olan Constance'yi bile isim olarak önermişti. Neyse ki bu isim karmaşası kısa sürede çözüldü ve keşfi gerçekleştirdiği için isim seçme yetkisi kendisinde olan Lowell gözlemevi yetkililerine aralarından bir seçim yapmaları için; Minerva, Cronus ve Pluto isimleri önerildi. Bu üç isim arasından Pluto seçildi ve ismi öneren Oxford öğrencisi 11 yaşındaki Venetia Burney'ye 5 paund ödül verildi. Uzun yıllar boyunca Güneş Sistemi'nin son gezegeni olarak kabul edilen Plüton, oldukça küçük bir gökcismidir. Başlangıçta yaklaşık Dünya büyüklüğünde olduğu düşünülmesine rağmen, sonrasında yapılan hesaplamalar sonucu Ay'dan bile küçük olduğunun farkedilmesi büyük bir hayal kırıklığına sebep olmuştu. Ancak, yeni bir gezegenin keşfi ve Pluto gibi sevimli bir isme sahip olması nedeniyle bu küçük kusur üzerinde pek duran olmadı. Plüton, yaklaşık 2.300 km'lik çapı ile 3.400 km çapa sahip uydumuz Ay'ın yarısından biraz büyüktür ve Güneş çevresinde 247.5 yıl süren uzun, epeyce eliptik bir yörüngede dolanır. Kütlesi , uydumuz Ay'ın sadece %1,7'si, yüzeyindeki kütleçekimi ise Dünya'nın yaklaşık %0.6'sı kadardır. Bu da şu anlama gelir; yeryüzünde 70 kg ağırlığa sahip biri Plüton'da sadece 4.5 kg kadar gelecektir. Yani, Plüton aşırı küçük bir gökcismidir. 2000'li yıllarda keşfedilen ve Ay'ın %2.3'ü kadar kütleye sahip diğer bir cüce gezegen olan Eris'ten bile daha küçüktür. İşte bu nedenle Plüton'un gezegenlik payesi elinden alınmış ve cüce gezegenlerden biri olarak nitelenmeye başlamıştır. Sistemimizde diğer keşfedebildiğimiz cüce gezegenler için şu yazımıza bakabilirsiniz. Bu değerler, Plüton gibi çok küçük bir cismi uzaktan izleyerek elde ettiğimiz rakamlar. Şimdiye kadar yakından inceleme yapamadığımız için, gezegene ait fiziksel verilerde bir hata payımız mevcut. Kaldı ki, New Horizons aracından aldığımız veriler gezegenin fiziksel yapısının sandığımızdan biraz farklı olabileceğini gösteriyor. Ancak bu farklılıklardan emin olmamız için biraz zaman geçmesi gerekli. Plüton sandığımızdan daha büyük olabilir. Çünkü bu cüce gezegenin yoğunluğunu yakından ölçmemiz mümkün olamamıştı. Yine de belirtelim ki, elde edeceğimiz kütle ve çap verileri bugünkü bilgilerimizden çok farklı olmayacaktır. Çünkü, Kepler ve Newton kanunları ile zaten gökcisimlerine ait bu özellikleri yanlarına gitmeden büyük oranda doğru hesaplayabiliyoruz. New Horizons'un keşifleri, yanıldığımız küçük farklılıkları görmemizi sağlayacak. Plüton, diğer gezegenlerden çok daha eliptik olan bu yörüngesi nedeniyle, dolanım süreci boyunca Güneş'e en yakın olduğu zaman 4.4 milyar, en uzak olduğu zamanda ise 7.2 milyar km uzakta yer alır. Bu rakamlardan anlayacağınız üzere, Plüton zaman zaman Güneş'e yörüngesine göre epeyce yakınlaşırken, kimi zaman da çok uzakta yer alıyor. Ancak, bu uzaklıklar o kadar büyüktür ki, Güneş'e yakınlaşmasının Plüton'a pek bir faydası olmuyor. En yakın olduğu dönemde yüzey sıcaklığı -215 santigrat derece civarına yükseliyor. Uzaklaştığında ise bu sıcaklık -240 santigrat derece civarına düşüyor. Gördüğünüz gibi, Plüton'da mevsim değişimleri çok soğuk ile, çok daha soğuk arasında gerçekleşiyor. Yine de şu var ki, Güneş'e yaklaştığında Plüton'un çok ince dahi olsa bir atmosfer kazandığı düşünülüyor. Sıcaklık -215 santigrat derecenin üzerine çıkıp cüce gezegen ısındığında, yüzeyde buz halinde bulunan Azot gazı, buharlaşmaya başlıyor ve ince bir atmosfer meydana getiriyor. Ayrıca bu çok çok ince atmosferi metan ve karbonmonoksit gazları zenginleştiriyorlar. Sadece 0.3 paskallık basınca sahip Plüton atmosferini, gezegenimiz Dünya'nın 101.325 paskal basınçlı atmosferiyle kıyasladığımızda aslında yok saymamız gerekir ama, atmosfer atmosferdir deyip şimdilik geçelim. Plüton'un önümüzdeki milyon yıllar içinde şu an olduğu yerdeki varlığını sürdürebilmesi biraz sıkıntılı görünüyor. Bu sıkıntının nedeni, yörüngesinin dev bir gezegen olan Neptün ile kesişiyor olması. Neptün ile Plüton'un yörüngeleri arasında kütleçekimsel bir rezonans vardır. Neptün'ün Güneş çevresindeki her 3 turunda, Plüton 2 tur atar. Ve bu turlar sırasında Neptün ile Plüton birbirlerinin kütleçekimlerini dengelerler. Dolayısıyla şu an için Plüton'un kendisinden çok daha muazzam kütleçekimine (Dünya'nın 17 katı) sahip olan Neptün tarafından yutulacağı yahut yörüngesinin bozulabileceği düşünülmüyor. Ancak, Neptün ile oldukça hassas bir yörünge dansı gerçekleştiren Plüton'un bunu ne kadar daha sürdürebileceği hakkında bir fikir yürütmek mümkün değil. Gezegenlerin yörünge dinamikleri uzun süreler boyunca farklılık gösterir ve uzun dönemlerde hesaplanamayan birçok değişkenin etkisi altındadır. Hele ki, Neptün gibi dev bir gezegenle dans ediyorsanız, güvende olduğunuzu düşünmeniz için hiçbir sebep olamaz. Kaldı ki şu anki Plüton yörüngesi, tümüyle Neptün'ün kontrolü altındadır. Uzun yıllar boyunca Plüton tek bir gezegen olarak bilindi. Ancak, 1978 yılında ABD'li astronom James Christy, 1.5 metre çaplı bir teleskopla Plüton'u gözlemlerken bir uydusu olduğunun farkına vardı. Charon ismi verilen bu uydu, Plüton ile kıyaslandığında oldukça büyüktü ve aslında Plüton'un bir ikili gezegen sistemi olduğunun açık kanıtı idi. Yaklaşık 1.200 km çapında olan Charon, Plüton'un kütlesinin onda birinden biraz daha büyük kütleye sahiptir. Bu büyük kütlesi nedeniyle Plüton'un çevresinde dönmez: Plüton ve Charon, ortak bir kütle merkezi etrafında; yaklaşık 19 bin km uzaklıkta birbirlerine kütle çekim kilidine kapılmış halde 6.3 Dünya günü süren bir yörüngede dolanırlar. Yani, ister Plüton'dan, ister Charon'dan bakın, karşınızdaki gökcisminin hep aynı yüzünü görürsünüz. Tıpkı bizim Ay'ın hep aynı yüzünü görmemiz gibi. Buradaki fark, kütleçekim kilidinin iki gökcismini birden kilitlemiş olmasıdır. Sebebi de yukarıda belirttiğimiz gibi, Plüton ve Charon'un kütleleri arasındaki farkın bir uydu-gezegen sistemine göre küçük olmasıdır. Plüton'un küçük bir gezegencik olmasına rağmen, Charon haricinde 4 tane daha uydusu bulunuyor. Bu diğer uydular, Plüton-Charon ikilisinin ortak kütleçekim merkezi etrafından bir yörüngeye sahipler. Hydra, Nix, Styx ve Kerberos adları verilmiş olan bu uydular, aslında çok küçük kaya parçalarından ibarettir. Aralarındaki en büyük uydu olan Hydra'nın boyutları bile 58x34 km civarındadır. En küçük uydu olan Styx'in ise 15 km'den daha küçük bir çapa sahip olduğu düşünülüyor. Dünya'nın bile sadece 1 uydusu bulunurken, Plüton'un bu kadar çok sayıda uyduya sahip olmasının asıl nedeni, Güneş'ten çok uzak oluşu nedeniyle Güneş'in kütleçe kiminin uyduları Plüton'dan ayıracak kadar güçlü olmayışı. Bu nedenle küçücük cüssesine aldırmayan Plüton, neredeyse kendi çapında bir gezegen sistemi oluşturabilmiş halde. Gezegenlerin uyduları üzerinde uyguladıkları çekim ile ilgili şu yazımızı okursanız daha sağlıklı bir fikir kafanızda oluşabilir. Plüton'un uyduları, ana bileşen olan Plüton ve Charon'un görece küçük kütlesi nedeniyle oldukça yakın yörüngelerde dolanırlar. En yakın uydu olan Styx, Plüton'a 42 bin km, Nix yaklaşık 48 bin, Kerberos 58 bin, Hydra ise 65 bin km uzaklıkta yörüngelere sahiptirler. Gördüğünüz gibi Charon'u saymazsak , en yakın uydu Styx ile en uzak uydu Hydra arasındaki yörünge mesafesi sadece 23 bin km'dir. Bu uzaklık, Paris ile Yeni Zelanda'nın başkenti Wellington arasındaki mesafeden biraz daha fazladır. Yani, günde 10 saatlik yürüyüş ile yaklaşık 1.5 yılda bir insanın katedebileceği mesafeye eşittir. Bulunduğu yerde, Plüton-Charon ikilisinin toplam kütleçekimi, 100-150 bin km kadar uzağında uyduların varlığına izin verebilecek kadar güçlüdür. Şimdiye kadar bu uzaklıkta başka uydulara rastlamamış olsak da, Yeni Ufuklar uzay aracının göndereceği veriler sonucunda başka küçük uydulara rastlama olasılığımız mevcut. Yeni Ufuklar aracı 19 Ocak 2006 yılında fırlatılmış olsa da, proje ve geliştirme süreci çok daha önceye dayanıyor. Voyager ve Pioneer araçlarının başarısından sonra Plüton ve Kuiper kuşağını incelemeyi amaçlayan birçok proje ortaya atılmıştı. Bu projelerin büyük çoğunluğu rafa kaldırılsa da, 2001 yılında NASA tarafından Yeni Ufuklar projesi uygulamaya değer bulundu ve çalışmalar başlatıldı. Araç, içerdiği yakıt ile birlikte 478 kg fırlatılış ağırlığına sahiptir ve ortalama 6 kişilik bir yemek masası büyüklüğündedir. Çok uzakta çalışacağı için enerjisini Güneş'ten sağlaması mümkün olmadığından, o da Voyager ve Pioneer araçları gibi güç kaynağı olarak Radyoizotop Termoelektik Jeneratör kullanıyor. Bu güç kaynağı, içerisindeki yaklaşık 11 kg'lık plütonyumun doğal bozunumu sırasında ürettiği ısıyı elektriğe çeviren bir düzenektir ve 1960'lardan beri hem ABD, hem de Rusya tarafından birçok uyduda kullanılmıştır. 228 Watt civarında güç üreten jeneratörün en az 20 yıl boyunca New Horizons'u işler halde tutacağı hesaplanıyor. Yeni Ufuklar arasının bilgisayar sistemi, MIPS tarafından geliştirilmiş olan ve radyasyona karşı özel olarak korumalı biçimde inşa edilmiş 15-17 mhz arasında hıza sahip 32 bitlik bir R3000 mikroişlemcisi kullanıyor. Bu sizlere çok yavaş bir bilgisayar gibi görünüyor olabilir ama, Yeni Ufuklar aracının yapacağı tüm görevler için fazlasıyla yeterlidir. Bu bilgisayar sayesinde araç Plüton keşfi sırasında gerçekleştirmesi gereken tüm görevleri otomatik biçimde yerine getirebilecek. Zaten, şu anki uzaklığında (yaklaşık 4.8 milyar km) aracı Dünya'dan kontrol etmemizin de imkanı bulunmuyor. Çünkü, araca göndereceğimiz sinyallerin ulaşması 4.5 saat civarında sürüyor. Dolayısıyla New Horizons, tüm işi kendi başına yapmak zorunda. Aracın elde ettiği verileri Dünya'ya göndermesi, üzerindeki x bandında çalışan güçlü bir çanak anten sayesinde gerçekleşiyor. Bu anten, aynı zamanda Dünya'dan gönderilecek olan komutları almak için de kullanılıyor. Yeni Ufuklar'ın veri gönderim hızı aradaki muazzam mesafeyi hesaba katarsanız, düşündüğünüz kadar yüksek değildir. Araç, saniyede sadece 1 bit veri gönderim hızına sahip. Yani, tek bir fotoğrafın dahi Dünya'ya gönderimi oldukça uzun bir süre alıyor. Bu nedenle araç çektiği fotoğrafları ve bilimsel verileri dahili hafızasında depolayıp bir sıraya koyuyor ve yavaş yavaş gezegenimize gönderiyor. Veri gönderim hızının yavaşlığından ötürü, Plüton hakkındaki bilgilerin, özellikle fotoğrafların tümünün bize ulaşması 1 yıldan uzun sürecek. Yani, araç 14 Temmuz 2015'teki yakın geçişinin ardından Plüton'dan çok uzaklara gidecek olmasına rağmen, daha aylar boyunca bu yakın geçişe ait fotoğraflar göndermeyi sürdürecek. Aynı durum, Voyager uzay araçları için de benzer şekilde gerçekleşmişti. Yeni Ufuklar, Plüton ve sonrasında Kuiper Kuşağı içinde sürdüreceği görevinin gereklerini yerine getirebilme amacıyla çok sayıda bilimsel cihaz taşıyor. Bu cihazlardan en önemlisi, bize Plüton görüntülerini gönderecek olan uzun menzilli kamera . Bu kamera, tasarlandığı tarihe göre (2005) oldukça yüksek çözünürlüklü (1024x1024) piksel çekim yapabiliyor. Araç aynı zamanda Alice isimli bir ultraviyole spektrografı ile, Ralph ismi verilmiş olan 6 cm açıklığa sahip güçlü bir teleskopa da sahip. Ralph teleskobu kızılötesi dalga boyunda çekim yapabilme özelliğine sahip olduğu için, hem Plüton'u hem de uydularını bu dalga aralığında görüntüleyerek daha detaylı bilgiler elde edebilmemizi sağlayacak. Kuiper Kuşağı yöresindeki Güneş rüzgarlarını manyetik etkileşimleri ve yüklü parçacıkların miktarını belirleyebilmek için araçta çeşitli ölçüm cihazları da yer alıyor. Ayrıca, bölgede bulunan tozu ölçümleyebilmek için Yeni Ufuklar'a bir adet de toz sayacı entegre edilmiş durumda. Tüm bu cihazlar kullanılarak Plüton'un ve uydularının yüzey yapıları, element yapıları ve atmosfer bileşenleri detaylı biçimde incelenebilecek. Her ne kadar yakın geçiş yapacağı gün (14 Temmuz) bekleniyor olsa da, Yeni Ufuklar aracı son 2 gündür Plüton'a detaylı çekimler yapabileceği kadar yakında yer alıyor ve çok detaylı fotoğraflar çekiyor. Ancak belirttiğimiz gibi, iletim hızının düşüklüğü nedeniyle bunların bize ulaşması çok uzun sürecek. Astronomlar şu anda fotoğraflardan çok, diğer bilimsel cihazların elde ettiği verilerin aktarımıyla meşguller. Tabi arada, kamuoyunun merakını gidermek amacıyla birkaç fotoğraf paylaşmayı da ihmal etmiyorlar. Plüton'a en yakın geçişi sırasında 12 bin km kadar yaklaşacak olan Yeni Ufuklar, 90 saniye civarında sürecek olan bu geçiş sırasında elinden geldiği kadar yüksek çözünürlüklü yüzey fotoğrafları çekerek Plüton'un görebildiği yüzünün bir haritasını çıkarmaya çalışacak. Bu arada spektrograflarını kullanarak Plüton'un yüzeyinin kimyasal yapısını ve atmosfer bileşimini ölçümleyecek. Yakın geçişin ardından yine 2 gün boyunca Plüton ve Charon'a ait net görüntüler elde edebileceği için, fotoğraf çekimine devam edilecek. Bu sürecin ardından aracın Plüton görevi sona erecek. Fakat, Yeni Ufuklar aracı onlarca yıl daha işlevsel kalacağı için, bilim insanları kendisine yeni görevler bulmayı planlıyorlar. Bu görevler arasında, yolu üzerinde bulunan iki kuiper kuşağı cismini görüntülemek ve Voyager araçlarının yaptığı gibi Dış Güneş Sistemi hakkında bilgi toplamak var. Yani, bundan 15-20 yıl sonra eğer beklenmedik bir arıza yaşamamışsa; New Horizons nerede?, New Horizons Güneş Sistemini Terkediyor şeklinde haberler duyacaksınız; tıpkı Voyager'lar hakkında bugün duyduğunuz gibi. 16 Şubat 1948 tarihinde astronom Ge... Dünya neden sıra dışı olsun ki? Nep..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pluton-yuzeyi-altinda-gizlenen-okyanus/", "text": "Cüce gezegen Plüton'un buzlu yüzeyinin altında olduğu düşünülen gizli okyanuslar, şaşırtıcı bir şekilde tüm evrende bolca bulunuyor olabilir. Yeni yapılan bir araştırmaya göre, büyük olasılıkla gazla dolu yalıtıcı bir katman, Plüton'un sıvı su okyanusunu donmaya karşı önemli ölçüde koruyor. Çok soğuk gezegenlerin yüzeylerinin altında da aynı durum söz konusu olabilir. Yani evrende daha önce tahmin ettiğimizden daha fazla okyanus olabilir ve bu da dünya dışı yaşamın varlığını daha olası hale getiriyor. Plüton'da bulunan yüzey altı okyanusunun keşfi, cüce gezegenin ünlü kalbinin sol tarafını oluşturan ve 1.000 km genişliğindeki azot buzundan oluşmuş düz ve geniş açıklık Sputnik Planitia tarafından da desteklenmektedir. NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracı ile yapılan gözlemler; Sputnik Planitia ile Plüton'un gelgit eksenin aynı hizada olduğunu gösterdi. Bu, Plüton'un en büyük uydusu olan Charon'un kütleçekim kuvvetinin en güçlü olduğu çizgi. Bilim insanları, Plüton'un bu yöne Sputnik Planitia bölgesindeki yüzeye yakın ve yoğunlaşmış fazladan bir kütle yüzünden girdiğini düşünüyor. Önceden yapılan araştırmalara göre bu fazladan kütle, muhtemelen bu bölgede parçalanarak Sputnik Planitia'yı oluşturan kuyruklu yıldız çarpmasından sonra yer altı derinliklerinden gelip gizli okyanusu oluşturan suyun yanı sıra alandaki azot buzundan da kaynaklanıyor. Peki, güneş sisteminin 4.6 milyar yıllık tarihinde nasıl oldu da Plüton'daki bu yer altı okyanusu donmadan kalabildi? Neticede bu cüce gezegen herhangi bir gaz devinin çevresinde dolanmıyor. Başka bir deyişle Plüton'un iç yapısı, yüzey altı okyanuslara sahip olan Europa ve Enceladus'da olduğu üzere Jüpiter ve Satürn benzeri bir gaz devi tarafından gelgit kuvvetleri ile sıvılaştırıp ısıtılmamıştır. Yeni bir çalışma ise bu soru için muhtemel bir olasılığı öne sürüyor. Kamata ve meslektaşları; Plüton'un buz kabuğu altında, moleküler su kafeslerinin içerisinde kapana kısılan gazlardan oluşan, buz benzeri katı maddeler anlamına gelen gaz hidratlarından oluşan yalıtıcı bir katmanın yer aldığını ve donmanın gerçekleşmemesine bunun sebep olduğu varsayımında bulundular. Daha sonra da bu fikri test etmek için bilgisayar simülasyonlarını kullandılar. Gaz hidratları olmadan gerçekleştirilen simülasyonlarda Plüton'un okyanusu yüz milyonlarca yıl öncesinde kaskatı bir şekilde donuyordu. Ancak yalıtıcı katman ile birlikte okyanus günümüze kadar varlığını devam ettiriyordu. Araştırmacıların söylediğine göre bu gaz hidratları, aynı zamanda bu zamana kadar yüzeyde gözlenen buz-kabuk kalınlığı farklılıklarını sağlamak için Plüton'un yüzeyinin yeterince soğuk kalmasına yardım eden bir yalıtıcı olarak da görev yapıyor. Eğer gerçekten böyle bir katman varsa, bu su kafeslerinin içindeki gazın ne olabileceği ise belirsiz. Fakat ekip, metanın bu gaz için iyi bir aday olduğunu düşünüyor çünkü Plüton'un incecik atmosferi maddeden oldukça yoksun. 5 Ocak 2005 tarihinde astronomlar, ... Yeni bir araştırma raporuna göre; c..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/plutonun-boyutlari/", "text": "Yukarıdaki fotoğraf Plüto ve uydusu Charon'un Dünya yüzeyinde bir yere konsalar ne kadar yer kaplayacaklarını gösteriyor. Not: Türkiye'de astronomlar, bizim Plüton olarak bildiğimiz cüce gezegene Plüto derler. Plüton ismi, sadece halk arasında kullanılır. New Horizons uzay aracının yaptığı yeni ölçümler Plüto'nun boyutlarının 2.370 km, yani Dünya'nın %18.5'i kadar, uydusu Charon'un ise 1.208 km yani Dünya'nın %8.5'i kadar bir yarıçapa sahip olduğunu gösterdi. Aşağıdaki fotoğrafta Plüto ve uydusu Charon'un, Yeni Ufuklar uzay aracı tarafından alınmış olan renkli fotoğrafını görüyoruz. Aşağıdaki fotoğrafta ise Plüton'u yalnız olarak görüyoruz. Dikkatlice bakacak olursanız sol köşesinde kalp şeklinde bir jeolojik yapının olduğu görülüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/plutonun-kayip-ikizi-orcus/", "text": "Orcus (bilimsel adıyla 90482 Orcus), Plüton'a benzer, fakat tam zıt bir yörüngede dönen, bu sayede bir şekilde gözden uzak kalmayı becermiş bir cüce gezegen. Dünya'ya Plüton ile hemen hemen aynı uzaklıkta (6 milyar km) yer almasına karşın, 2004 yılına kadar gözlemlenebilmesi mümkün olmamıştı. Elbette bunun en önemli nedeni, kimsenin oralarda bir gezegen aramıyor oluşuydu. 2000'li yılların başlarında artış gösteren Neptün ötesi cisim arayışlarında, onlarca başka cüce gezegenle birlikte ancak keşfedilebildi. Pluton'un 1930'da keşfedildiği düşünüldüğünde, ne kadar geç farkedildiği daha iyi anlaşılabilir. Yaklaşık 900 km çapındaki Orcus'un Vanth isminde, kendine göre oldukça iri (380 km çapında) bir de uydusu bulunuyor. Bu küçük gezegen, Güneş çevresindeki bir turunu yaklaşık 243 yılda (Plüton 247 yılda) tamamlıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/polatli-bilim-merkezi-ve-ulug-bey-gokevi/", "text": "Ankara Kalkınma Ajansı ve Ankara Polatlı Belediyesi işbirliği ile başlamış olan Polatlı Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi serüveni, 29 Ekim 2014 tarihinden bugüne Ankaralı gökyüzü ve bilim tutkunlarının uğrak yeri olmaya devam ediyor. Merkez, Gazi Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Doç. Dr. Uygar Kanlı ve astronom Alper Tunç tarafından kuruldu. 74 adet deney seti, 34 kişilik Planetaryum ve Bilim Kurgu Stüdyosu ile Ankara'nın en büyük bilim merkezi olarak faaliyete başlayan merkez; bilime olan ilginin arttığı bu günlerde gelen ziyaretçilere, müzelerdeki Dokunmak yasaktırın aksine Dokunmamak yasaktır ilkesi ile eğlenirken öğretiyor ve keyifli vakit geçirmelerini sağlıyor. Günümüzde eğitim-öğretim faaliyetleri sadece okulda değil, okul dışında mümkün olan her yerde ve de yaşam boyunca devam eden bir sürece dönüştü. Hızla gelişen bilim ve teknolojideki ilerlemeleri öğrencilere yalnızca okulda aktarmak yeterli değil. Bu nedenle formal eğitimin informal eğitim çevreleriyle desteklenmesine ihtiyaç duyuluyor. İşte, bu noktadan hareketle Bilim Merkezleri okul dışında öğrencilere hatta formal eğitim alamayan her bireye hitap etmesi amacıyla kuruluyorlar. Günümüz öğrencileri bilimsel konularda gerçek nesneler ile doğrudan ilişki kurmadan bilime karşı olumlu tutum ve değer geliştirmede veya yeni bakış açıları kazanmada güçlük çekiyorlar. Öğrenciler, okul dışındaki ortamlarda da eğitilmeliler. Bilim merkezleri hakkında özellikle yurtdışında yapılan pek çok araştımalar; öğrencilerin bu tür merkezlerde yaparak ve yaşayarak bilime karşı olumlu tutumlar geliştirdikleri, okulda kazandıkları bilgi ve tecrübeleri deneme fırsatı bulduklarını gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde bilim öğretimi konusunda son derece önemli bir işleve sahip olan bilim merkezleri, son yıllarda giderek artan bir ivmeyle ülkemizde de kurulmaya başlandı. Bu doğrultuda kurulan Polatlı Bilim Merkezi'nde öğrencilerimize okul hayatlarında bir katkı sağlaması amacıyla 74 deney setimizi kullanmalarını sağlıyor ve öğrenmelerini amaçlıyoruz. 'Evren Sizi Bekliyor!' sloganıyla açılan Gökevi, insanların içine girerek uzayı ve evreni birebir 360 derece ve ayrıntılı olarak izledikleri kubbe biçimindeki salon. Astronomi tiyatrosu da denen bu yapı üç boyutlu panoramik görüntü teknolojisini zengin görsel ve ses efektlerle destekleyerek öğrenme sürecini eğlenceye dönüştüren yenilikçi bir eğitim yaklaşımın ürünü. Gökevi'nde öğrencilerin hem astronomi hemde diğer bilimler hakkında videolar izleyerek bilgilerini pekiştirmek ya da bilmediklerini üç boyutlu panaromik görüntü teknolojisi ile görerek daha iyi öğrenmelerini hedefleniyor. Polatlı Bilim Merkezi'ne gelen her bireye, Yeşil Perde teknolojisi öğretilerek hem ilgili teknolojinin nasıl kullanıldığı, hem de günümüzde filmlerin nasıl çekildiği, efektlerin nasıl uygulandığı anlatılıyor. Ziyaretçiler ile bu teknoloji kullanılarak kısa bir film de çekiliyor. Bu yönüyle Bilimkurgu stüdyosu, Türkiye'deki bilim merkezleri arasında şimdilik ilk ve tek konumda yer alıyor. Ankaralı gökbilim tutkunları Polatlı Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi hakkında daha fazla bilgi almak ve faliyetlerinden haberdar olmak için Facebook sayfasını takip edebilirler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/proxima-centauriden-gelen-sinyal-uzaylilarin-isareti-olabilir-mi/", "text": "Gökbilimciler Avustralya Parkes Gözlemevi'nde bulunan radyo teleskoplarla görece yakın bir yıldızın bulunduğu konumdan gelen ilginç bir sinyal tespit ettiler. Alınan sinyal, doğal yollarla oluşamayacak frekans aralığında olduğu için dünya dışı akıllı yaşam ihtimalini de beraberinde getirdi. Yazımızda, ihtimallerin neler olduğuna değineceğiz. Yazımızın video versiyonunu bu linke tıklayarak veya aşağıdan izleyebilirsiniz. Video izlemek yerine okumayı tercih ediyorsanız, sayfayı aşağı kaydırıp okumaya devam edebilirsiniz. Proxima Centauri yıldızı 4.2 ışık yılı uzaklığıyla güneş sistemine en yakın yıldız olarak biliniyor. Ayrıca yıldızın yörüngesinde 2 adet ötegezegen de bulunuyor. Bu ötegezegenlerden biri olan Proxima Centauri b ötegezegeni, suyun sıvı halde kalmasına imkan sağlayan yaşanılabilir bölgede yer alıyor. Bu bilgi, bu ötegezegende akıllı varlıkların var olabileceği ihtimalini de beraberinde getiriyor. Ancak aynı zamanda bu ötegezegen yıldızına kütle çekim kilidiyle bağlı halde yörüngede dönüyor. Yani bu ötegezegenin kendi etrafındaki dönüş hızı ile yıldızın çevresindeki dönüş hızı eşit. Bu da gezegenin yalnızca bir yüzünün sürekli olarak yıldızına baktığı anlamına geliyor. Örneğin bu durum, Dünya Ay arasında da gerçekleştiği için biz Dünya'dan Ay'ın hep aynı yüzünü görüyoruz. İşte Proxima Centauri b yaşanılabilir kuşakta bulunsa da kütle çekim kilidinden dolayı, hep bir yüzünün yıldızına dönük olması nedeniyle yoğun radyasyona maruz kalarak atmosferini kaybetmiş olabilir. Bu da gezegen üzerinde yaşam ihtimalini düşüren etkenlerden biri. Öncelikle sinyalin kaynağı hakkında konuşmak için henüz çok erken. Çünkü sinyalin kaynağına dair bir dizi ihtimal bulunuyor. Elbette aralarında dünya dışı akıllı yaşamdan gelmiş olma olasılığı da var ama bu ihtimal astronomlara göre çok düşük. Aslında sinyalin bu kadar kafa karıştırıcı ve ilgi çekici olmasının sebebi, sinyalin frekans aralığı. Çünkü 982 megahertzlik frekans aralığı, bildiğimiz hiçbir gök cismi tarafından üretilmez. Bu frekans aralığındaki sinyallere uydular gibi insan yapımı nesneler sebep olabilir. Bu yüzden sinyale dünyamızın etrafında dönen uydudan birinin sebep olmuş olma ihtimali mevcut. Çünkü dünyamız yörüngesinde 2700 kadar çalışır vaziyette uydu var ve bu uydular Dünya'ya sürekli veri gönderiyor. Bununla birlikte sinyalin Proxima Centauri'den geldiği bile kesin değil. Çünkü sinyal Proxima Centauri ile aynı hizada yer alan, fakat arkasındaki başka bir kaynaktan da iletiliyor olabilir. Sinyalin bu bölgeden geldiğini varsaydığımızda bile başka ihtimaller bizi karşılıyor. Örneğin güneş sistemimizde, büyük manyetik alanı yüzünden bazı radyo atımları Jüpiter'den kaynaklanabiliyor. Yani Proxima Centauri bölgesinde yer alan manyetik alanı çok güçlü bir gezegen de bu sinyallere sebep oluyor olabilir. Ancak bu olasılığın gerçek olma ihtimali de bir hayli düşük. Çünkü Proxima Centauri'nin bulunduğu bölgeye Jüpiter'i koyacak olsaydık, Jüpiter'in manyetik alanından kaynaklanan radyo sinyalleri, bugüne dek dünyaya gelen en zayıf sinyalden bile 1.000 kat daha zayıf olurdu. Özetle bu ihtimal için imkansız diyemeyiz ancak, çok düşük bir ihtimal olarak niteleyebiliriz. İhtimalleri daha da uzatabiliriz. Örneğin sinyale sebeb olan şey, astronomlardan birinin karnının acıkması bile olabilir. Kulağa komik geliyor ama aslında evet, bu gerçekten olabilir. Çünkü bundan yaklaşık 5 yıl öncesinde Parkes gözlemevinde, uzaydan geldiği düşünülen bir sinyal tespit ediliyor ancak sonrasında bu sinyale sebep olan kaynağın, bir mikrodalga fırını olduğu anlaşılıyor. Proxima Centaturi'den gelen 982 megahertzlik frekans, bir kuasar, karadelik ya da bu tür bir gök cisminden gelebilecek kadar güçlü bir sinyal değil. Anlayacağınız, ihtimaller bir hayli fazla ama sinyalin akıllı yaşama işaret ettiğini düşünmeyi bizler de çok istesek de bu oldukça düşük bir olasılık. Bunun en güzel örneklerinden biri Türkçe'ye Hızlı Radyo Atımları olarak çevirebileceğimiz FRB'ler. FRB sinyalleri, milisaniyeler içerisinde çok yüksek enerjili sinyaller yayabilen radyo sinyalleridirler ve yalnızca milisaniyeler içerisinde Güneş'in üç günde yaydığı enerjiden daha fazla enerji üretebilirler. Yüksek enerjili bu radyo sinyallerinin nereden geldiği ve nasıl oluştuğu, on yılı aşkın bir süredir astronomların en çok merak ettiği konulardan bir tanesiydi. Sinyallere sebep olan ihtimaller arasında kara delikler, süpernovalar, nötron yıldızları ve hatta Proxima Centauri bölgesinden gelen sinyalde düşünüldüğü gibi uzaylılar bile vardı. 2020 yılının Nisan ayına dek yaklaşık 50 kadar FRB sinyali tespit edilmişti ve bu sinyaller milyonlarca ışık yılı uzaklıktan Dünya'ya ulaşıyordu. Ancak 2020 Nisan ayında ilk defa bir FRB'nin galaksimiz Samanyolu'ndan geldiği tespit edildi. Dolayısıyla astronomlar bu bölgeye odaklandılar ve sinyallerin kaynağının oldukça güçlü manyetik alanları bulunan magnetarlar olduğunu keşfettiler. Çünkü evrenin en güçlü mıknatısları olarak da tanımlayabileceğimiz magnetarlar, muazzam güçte manyetik alanlara sahipler ve çok kısa sürelerde güçlü sinyaller üretebiliyorlar. Gizemi 2007'den beri çözülemeyen, ve uzaylılardan geldiği düşünülen bu sinyallerin kaynağı en sonunda tespit edilebilmişti."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/pulsar-gibi-davranan-bir-beyaz-cuce/", "text": "Fark edilmesi çok güç olan beyaz cüceye ilişkin yapılan gözlemler, yıldızın daha çok bir pulsar gibi davrandığını, süratle dönerken yaydığı güçlü ışınım demetiyle kendinden küçük eş yıldızını kamçıladığını gösteriyor. Pulsarlar, evrende karadeliklerle birlikte en yoğun gökcisimleri olan nötron yıldızlarıdır. Nötron yıldızları, dev süpernovaya dönüşen yıldızların patlaması ve kendi içine çökmesiyle oluşur; pulsarların eşsizliği ise dönüşleri sırasında kutuplarından sürekli ışın demetleri yaymalarından gelir. Fakat bu keşifte, pulsar olarak gözlenen cisim bir beyaz cüce yıldız, başka bir deyişle kendi içine çökmüş düşük kütleli bir yıldızın sönmüş kalıntısıdır ve yoğunluğu bir nötron yıldızının yoğunluğundan düşüktür. AR Scorpii isimli beyaz cüce pulsar, yeni araştırmaya ilişkin makalenin iki yazarına ev sahipliği yapan Warwick Üniversitesi'nin açıklamasına göre evrende keşfedilen türünün ilk örneği. Yeni çalışma AR Sco'nun bir pulsar gibi düzenli ışınım demeti yaydığını doğruluyor. AR Sco dünyadan yaklaşık 380 ışık yılı uzaklıkta ve gezegenimizle ortalama aynı büyüklükte olup ondan 200,000 kat daha ağır bir beyaz cüce. Bir çift yıldız sisteminin parçası ve çifti olan kırmızı cücenin yaklaşık 1.4 milyon kilometre uzağında yer alıyor. Daha önceki araştırmalar AR Sco'nun eş yıldızınagüçlü bir ışınım demetiyle vurduğunu ve çift yıldız sisteminin her 2 dakikada bir parlayıp söndüğünü ortaya koymuştu. Dahası, açıklamalara göre, ışınım demeti diğer yıldızın atmosferindeki elektronların hızını ışık hızına yakın hızlara kadar yükseltmekte. Önceki gözlemlerden de yararlanan son çalışma AR Sco'dan gelen enerji darbelerinin yoğunlaşmış ışınımların, aynı bir parçacık hızlandırıcısı gibi tek bir yöne yayan odaklanmış bir 'demet' olduğunu, bunun da bilinen evrende tamamen eşsiz bir durum olduğunu ortaya koyuyor. AR Sco'nun titreyen parıltısı daha geleneksel nötron yıldız pulsarlarda görmeye alıştığımız davranışın birebir aynısı diyor, Warwick Üniversitesi'nde astronom ve bu çalışmanın diğer yazarı olan Tom Marsh. Bir beyaz cücenin nasıl olup da, iki günlük dönüş periyodu olan bir pulsar gibi davrandığına ilişkin açıklama arayışları ise devam ediyor. Yazı dizimizin bir önceki ilk bölüm... Kara Delikler, Ölmüş Yıldızları Yeniden Canlandırabilir! Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü i..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/radar-ve-radardan-gizlenmek/", "text": "Radar, İngilizce Radio Detection and Rangingden kısaltılmış ve bir çok dünya dilinde sözlüklerde yer etmiştir. Basitçe, elektroamanyetik dalgalar yardımıyla uzaklık ve alan tespiti olarak tanımlanabilir. Radar cihazının vericisi tarafından üretilen ve dağıtılan elektromanyetik sinyal, cihazın menzilinde bulunan ve tespit edilecek olan kütleden yansıyarak sinyal kaynağındaki alıcıya ulaşır. Ekonun radar cihazının alıcısı ile algılanması sonucunda cisim tespit edilmiş olur. Radar cihazınızın alıcısına gelen ekoyu doğru biçimde algılayabiliyor ve yorumlayabiliyor, zaman hesabı yapabiliyor ve elektromanyetik dalganızın hangi ortam da hangi hızla yol aldığını biliyorsanız; cisim ile ilgili birçok farklı detaya ulaşabilirsiniz. İlk radar, gemilerin yer tespiti üzerine çalışan Christian Hülsmeyer tarafından 20'inci yüzyılın başında bulundu ve patenti alındı. Gelişimi ise, tahmin edeceğiniz üzere İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına; ve genelde askeri ihtiyaçlara dayanmakta. An itibariyle gemilerin ve uçakların takibinde, meteorolojik amaçlarla, askeri teçhizat/cihaz tespitinde, karayollarında hız tespitinde, uzay görevlerinde ve birçok ufak ölçekli endüstriyel amaçlarla kullanılmakta. Radarın gözlem alanı-menzili açısından durağan-tahmin edilebilir sistemleri düşünürsek, sistemimizin tamamını zaten tahmin veya kontrol edebildiğimiz için radarımız ve takibini yapacağımız cisimler bize zorluk çıkarmayacak veya radarımızdan kaçmaya çalışmayacaklardır. Tespiti/takibini yapacağımız cisimler , yansıtıcı özelliği yüksek materyaller kullanılarak üretiliyor. Diğer yandan da sistemlerin içeriğini ve olası durumları da tahmin edebiliyoruz . Bu durumda radarlara görünmeme veya radarlardan gizlenme konusu, şu an için sadece askeri-savunma amaçlı radarlarda karşımıza çıkıyor. Ancak belirli menzil içerisinde, belirli büyüklükteki objelerin radarlara yüzde 100 görünmez olması mümkün görünmüyor. Şöyle açıklayalım. Elektromanyetik dalgalar, tıpkı ışık gibi fotonlardan meydana gelir. Ve yine tıpkı ışık gibi, doğrusal hareket eden elektromanyetik dalgaların da bir kısmı yüzeylerden yansır ve diğer kısmı bu yüzeylerden geçerek yollarına devam ederler. Ve bu yüzey, evrende bulunan ve kütlesi olan herhangi bir atom dahi olabilir! Elektromanyetik dalgalar, metal yüzeylerden çok daha iyi verimle yansır. Yukarıda belirttiğimiz radar kullanım alanlarının büyük bir çoğunluğu da metal objelerin tespitini içerdiğinden; radarlarımızın işi epeyce kolaylaşıyor. Savunma sanayilerinde her ülke veya silahlı grubun askeri hamleleriyle ilgili gizlilik esas olduğundan, sadece bu alanda ve özellikle savaş uçağı ve füzeler konusunda farklı yöntemler geliştiriliyor ve radardan gizlenme tanımı sadece burada karşımıza çıkıyor. Yalnız radardan gizlenmek sandığınız kadar kolay olmayabilir. Birinci sorun, savunma amaçlı radarların sıklıkla ve genellikle jeopolitik olarak önemli olan hava sularının hava aracı kullanılabilecek yüksekliklerde tamamını sürekli ve yoğunlukla tarayacak şekilde konumlandırılıyor olması. Diğer konu ise, radara yakalanmasını istemediğiniz cihazınızın da mukavemet ve hareket kabiliyeti gibi konulardan ötürü metal ve benzeri yansıtıcı özelliği yüksek olan materyallerden üretilmiş olması. Çalışma prensibine dönersek, radardan kaçabilmeniz, diğer bir deyişle cisminize doğru gelen elektromanyetik dalgaları kaynağa geri göndermemeniz için sadece iki seçeneğiniz bulunmakta: Cisminizden yansıyacak radyo dalgalarını kaynak yerine başka bir noktaya yansıtmanız veya radyo dalgalarını hiç yansıtmamanız gerekir. Yukarıda da bahsettiğimiz elektromanyetik dalgaların yapısından ötürü, radar ile tespitini yapacağımız cismimizin yansıtıcı özelliği ister düşük isterse yüksek olsun, üzerine gönderilen elektromanyetik dalgaların bir kısmını yansıtacaktır. Bilinen ve kütlesi olan hiçbir madde elektromanyetik dalgaların tamamını yansıtmadan üzerinden geçiremeyeceği için, yeterince verimli bir radar sisteminin alıcısı, algılama konusunda sorun yaşamayacaktır. Farz edelim ki; konumunu ve verici açısını bildiğimiz hareketsiz bir radarımız ve yerini bildiğimiz bir başka sabit aracımız var. Doğru hesapları yaparak, doğru yansıtıcı yüzeyi kullanarak bu radar cihazından kaçmamız gayet basit olurdu. Aracımızın radar vericisine bakan kısmının köşesiz ve iyi bir yansıtıcı olması, ve gelen dalgaları radarın alıcısından yeterince uzağa yansıtacak şekilde ve açıyla (örneğin alıcı ile 135 derece açı yapacak şekilde) yerleştirilmiş olması, bizi radar cihazına yakalanmaktan kesin olarak kurtarırdı. Konuyu iki boyutlu düşünelim ve birçoğumuzu ilgilendiren boyutuna değinelim: Trafik radarları. Öncelikle, mevcut yasalar çerçevesinde trafik radarlarına görünmeme ihtimaliniz olmadığını belirtmekte fayda var. Yeterince cesaretiniz ve iyi bir avukatınız olduğunu varsayarsak, öncelikle trafik radarının bulunduğu noktayı bilmeniz gerekecek. Yalnız mevcut trafik ceza yasalarımızın, radarların yer tespiti için herhangi bir cihaz kullanmanız durumunda para ve hapis cezası ile sizi caydıracağını unutmayın. Diyelim ki, bu adımı atlattınız ve trafik radarının vericisinin bulunduğu noktayı ve elektromanyetik dalgaları hangi açıyla gönderdiğini biliyorsunuz. Ve tüm bunların yanında, fantezi seven bir insan olarak, radarın hızınızı ve aracınızı tespit etmesini istemiyorsunuz. Bu durumda aracınızın radar tarafından tespit edilememesi için, en azından radarın menziline girip menzilinden çıkacağınız ana kadar, aracınızın radarın verici ve alıcı menziline giren tarafına, sinyalin aracın hiç bir kısmından yansıyıp radarın alıcısına geri dönemeyeceği bir açıyla yüzeyi pürüzsüz ve düz, yeterince iyi bir yansıtıcı plaka yerleştirmeniz gerekir. Eğer bu süre zarfında kullandığınız plakanın açısı durumu tam olarak kurtarmıyorsa; vericiden gelen radar sinyalinin açısını hesaba katarak, cihazın menziline girip çıkarken plakanın açısını elektromanyetik sinyalin geliş açısını hesaba katarak değiştirmeniz gerekebilir. Bu plaka işinizi görecektir, ancak bu süre zarfında radarın makul bir eko görememe ihtimali olduğundan, şüphe çekme ihtimaliniz olduğunu da unutmayın ve cihazın yeterli eko göremediği durumlarda uyarı mekanizması olmaması için dua edin. Açısal olarak aracınızı tam olarak kapatacak bu boyutlarda bir plaka ile trafikte nasıl dolaşacağınızdan ise bahsetmeyeceğiz.. Üç boyutta konum değiştiren uçaklar ve tüm açılardan tarama yapan bir çok radar işin içinde ise, hesaplar biraz karışıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, uluslararası arenada tanınan bir devletiniz varsa, aşağıdakileri uygulamakta ve askeri amaçla böyle bir cihaz üretmekte serbestsiniz. Öncelikle, radardan gizlemeyi hedeflediğiniz cihazınızın dış şekline odaklanmalısınız. Mümkün olduğunca dik köşelerden kaçınmalı, kıvrımlı yapıda bir tasarımı tercih etmelisiniz. Bu tasarım, elektromanyetik dalgaların radar vericilerine kolaylıkla geri dönmesine büyük ölçüde engel olacak, dalgaların büyük bir kısmını farklı yönlere dağıtacaktır. Sonra, özellikle dış yapıyı mümkün olduğunca elektromanyetik yansıtıcılığı düşük malzeme ve boya ile kaplamanız gerekir. Bu da geçirgenliği büyük ölçüde artıracaktır. Gelen elektromanyetik dalgaları cihazınızın iç bölmelerine alıp yüzeyde dar bir alan oluşturarak burada cihazın kendi içinde hapsederek enerjisini düşürme yolunu da izleyebilirsiniz. Ya da, cihazınızın boyutlarını yeterince küçülterek yakalanma riskinizi daha da azaltabilirsiniz, insansız hava araçlarında olduğu gibi. Alternatif olarak, yeterince yüksekten uçabilirsiniz. Bu durumda elektromanyetik dalgaların kalitesi hava molekülleri sayesinde git gide düşeceğinden, radar cihazı sizi bir kuştan ayırt edemeyebilir. Elbette yukarıda bahsi geçen yöntemlerin askeri havacılık açısından büyük bir eksisi var: Denge ve hız sorunu. Burada virüs-antivirüs hikayesi de karşımıza çıkıyor. Eğer hayalet uçak işine giriyorsanız, radar teknolojisini en ince detayına kadar bilmeli ve oyun planınızı bu bilgiler üzerine kurmalısınız. Örneğin radarların aldığı sinyalleri nasıl yorumladıklarını bilirseniz, radara geri göndereceğiniz sinyal ile radarı nasıl kandırabileceğinizi planlamak zorundasınız. Eğer radar işine giriyorsanız, radarlara karşı alınan önlemleri hesaba katmak ve radarınızı buna göre geliştirmek, vericinin frekansı üzerine çalışmak, alıcıdan aldığınız bilgiye uygulayacağınız filtreleri buna göre revize etmek zorunda kalabilirsiniz. Muhtemelen birtakım demokrasi getirme girişimlerine alet olacaksınız, yine de üzülmeyin; kazanan bilim olacak. Yeterince önlem alır, sıkı çalışır ve iyi bir devlet olursanız, siz de bir gün hayalet uçakları radar ekranlarınızda rahatlıkla görebilir ya da radarları kandırabilirsiniz. Belki iyi bir insan olup, trafikte hız limitlerine de uyabilirsiniz. Paşa gönlünüz bilir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/radyasyon-radyoaktivite-nukleer-enerji/", "text": "Ülkemizde şu aralar santrallerinin inşaası konuşulan ve her yerden duymaya alıştığımız, ancak içeriğinden pek bihaber olduğumuz bir konudur nükleer enerji. Zararlıdır denir, zararları bilinmez, her şeye radyasyon yayıyor der korkarız ama, sayısız radyasyon türü olduğunu bilmeyiz. Fazlasıyla geniş bir konu olan nükleer fizik alanından biz şimdilik nükleer bozunma, radyoaktivite ve nükleer fisyon yolu ile enerji konularını seçip ne olduklarını, etkilerini, neden bu kadar endişe ile korku yarattıklarını ve faydalarını inceleyelim. Radyasyon çeşitleri her yerdedir. Her an birçok radyasyon çeşidine maruz kalmaktayız, bunların zararsız olan çoğunluğu güneşten veya arka plan olarak bilinen kozmik radyasyondan ve kullandığımız günlük aygıtlardan gelir. Radyasyon kelimesi genelde radyasyon zehirlenmesi ve kanser gibi sağlık sorunlarıyla yan yana kullanılsa da kelime anlamı olarak enerjinin dalgalar ve/veya parçacıklar yolu ile transferidir. Işık, radyo dalgaları, mikrodalgalar ve hatta kimi ses dalgaları da, radyoaktiviteden kaynaklanan tehlikeli gamma radyasyonu gibi birer radyasyon türüdür. Radyasyonu temel olarak iki kategoride ele alırız, iyonlaştırıcı radyasyon ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyon. Bazı örnekleri şunlardır: Görünür ışık tayfı, Güneş ışığı, siyah UV ışığı, termal radyasyon, mikrodalgalar, radyo dalgaları gibi her an her yerde maruz kaldığımız, enerji yayılımı türleridir. Her şey gibi çoğu zarardır, yoğun ışık gözlerde körlük yaratabilir, mikrodalga ve radyo dalgaları doku ve vücut sıcaklığını arttırabilir, yüksek miktarda mikrodalga maruz bırakılan yere göre deride veya deri altında yanığa sebep olur, düşük frekanslı radyo dalgaları sinir sisteminde ve kaslarda düzensizliğe sebep olabilir. Ancak, uranyumdan yayılan radyoaktivite kaynaklı yüksek enerjili iyonlaştırıcı radyasyon gibi etkileri yoktur. Örneğin mikrodalga fırını radyoaktif değildir. Cihazda yaratılan mikrodalgalar kansere, kalıcı kısırlığa, sinir ve bağışıklık hastalıklarına neden olmaz. Ama elinizi çalışan bir mikrodalga fırının içine sokarsanız teninizi pişirip yakabilirsiniz, veya gözünüz maruz kalırsa körlüğe sebep olabilir yine direk maruz bırakmayı başarırsanız sperm hücrelerinizi öldürüp geçici kısırlığa sebep olabilir. Bunların hepsi mikrodalgaların vücudunuzdaki su moleküllerini ısıtması sebebiyle olur. Mikrodalgalar suya yada besinlere de herhangi bir ısıtma metodundan daha fazla zarar vermez. Bunlar bilimsel verilerdir ve aksi iddialar toplumun uzun süreli önyargılarından ileri gelmektedir. Aynı şekilde cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun herhangi bir sağlık sorunu ve/veya kanser türüne sebep olabileceğine dair tutarlı bir bilimsel veri yoktur ancak önlem niteliğinde çalışmalar mevcuttur ve bizzat sağlık zararları konusunda bir kanıt bulamayan WHO tarafından cep telefonu niteliğindeki cihazların vücuttan olabildiğince uzakta tutulması tavsiye edilmektedir. Bunun sebebi de, çok uzun dönemlerde etkileri henüz bilinmediğinden dolayıdır. Takdir edersiniz ki, cep telefonları şunun şurasında sadece 25 yıllık bir teknoloji. Bu 25 yılda bir zararını göremedik ama, belki 40 yıl kullanınca bir zarara yol açıyor olabilir. Paris'te 1852'de dünyaya gelen Antoine Henri Becquerel ile başlayalım. Kendisi fosforlu maddelerin ışık saçmasının nedenleri üzerinde deneyler yaparken, kullandığı fotografik levhaların, sadece uranyum tuzu tarafından siyahlaştırılması ile radyoaktiviteyi keşfetmiştir. Radyoaktivite Uranyum gibi atom numarası büyük ve stabil olmayan elementlerin iyonlaştırıcı radyasyon yayarak kütle kaybedip enerji saçmasıdır. Temel olarak Alfa, Beta ve Gamma bozunumu olarak üç başlıkta toplanır. Bu bozunumlar sonucu radyoaktif madde enerji ve ısı saçarak kütlesinin bir kısmını yeni bir izotopa dönüştürür. Belli miktardaki bir radyoaktif maddenin kütlesinin yarısını dönüştürme süresine yarı-ömür denir. Örneğin Uranyum-238 4.5 milyar yıllık bir yarı ömre sahipken, Uranyum-234, 245.500 yılda yarılanır. Astatin-210 ise 8.1 saatlik bir yarı ömre sahiptir. Yarı ömrü çok kısa olan böylesi elementler daha yüksek kütleli başka radyoaktif maddelerin bozunup, dönüştükleri izotoplardır. İyonlaştırıcı radyasyon, yukarıda bahsettiğimiz radyoaktif bozunum sonucu ve uzaydan gelen kozmik ışınlar ile onların atmosferde etkileşimi sonucu oluşan, atom ve moleküllerden elektronlarını kopararak onları iyonize edecek kadar yüksek enerji taşıyan radyasyon türlerine denir. Radyoaktif elementlerin bozunmasından kaynaklı iyonlaştırıcı radyasyon türleri alfa, beta, nötron parçacıkları ile gamma ışınları kaynaklı radyasyondur. Doğada bulunan diğer iyonlaştırıcı parçacıklar da muon, meson, pion ve hatta pozitron gibi parçacıklardır. Bu parçacıkların çoğunluğu uzaydan gelen kozmik ışınların (%99u alfa parçacığı ve %1 daha ağır parçacıklar olan esas kozmik ışınların) atmosferimiz ile çarpışması sonucu oluşan ikincil kozmik ışınımlardır. İnsan duyuları, çok yoğun olmadığı müddetçe iyonlaştırıcı radyasyon türlerini hissedemez. Hissetmeye başladığımızda ise çoktan ölümcül doz almış oluruz. Radyasyona maruz kalan bir kişinin veya cismin bir kilogramına bir joule kadar enerji veren miktara Gray denir. Farklı radyasyon çeşitlerine aynı Gray miktarında maruz kalmak farklı sonuçlar doğurur. Örneğin bir Gray Alfa radyasyonuna maruz kalmak. bir Gray Beta radyasyonuna maruz kalmaktan çok daha tehlikelidir. Radyasyonun etki eden dozundan bahsettiğimizde ise bunu Sievert ölçü birimi ile ifade ederiz. Bir sievert radyasyonun etkisi maruz kalınan türe göre değişmez, bizim maruz kaldığımız enerji miktarını temsil eder. Düşük miktarlarına millisievert / mSV ve microsievert / Sv denir. ICRP yıllık doz olarak halk için güvenli limiti 1mSv olarak belirlemiştir. İş sebebiyle maruz kalma limiti 50 mSv dir ve yıllık maximum 100 mSv maruz kalınan bir işde arka arkaya 5 yıldan fazla çalışılmamalıdır. Maruz kalınan radyasyon miktarlarına Sievert cinsinden örneklerle bakalım. Örnekler ortalama, kaba değerlerdir, birçok farklı durum ve istisnalara göre farklılıklar gösterebilirler. 0.09 Sv : bir nükleer santralin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek reaktör kaynaklı yıllık miktar. 0.3 Sv : bir kömür santralinin 80 kilometre sınırı içerisinde maruz kalınabilecek, kömürdeki uranyum ve toryum kaynaklı yıllık miktar. 0.1 Sv: 150 gramlık bir Muzdaki potasyumdan kaynaklı miktar. 1 Sv: Kol röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar. 5 Sv: Ağız röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar. 10 Sv : Sıradan bir insanın normal bir günde maruz kalacağı doğal arka plan radyasyonu. 40 Sv: 7 saatlik uçak yolculuğu sürecinde alınan radyasyon miktarı. 60 Sv: Yukarıdaki değerleri göz önüne alırsak sıradan bir günde maruz kalacağınız iyonlaştırıcı radyasyon miktarı. 20 Sv Göğüs röntgeninde kullanılan X-ışınları kaynaklı miktar. 30 Sv EPA tarafından Nükleer bir santralin yıllık saçması hedeflenen doz. 40 Sv Fukushima kazasını takip eden haftalarda, Tokyo'daki fazladan doz. 100 Sv Fukushima kasaba merkezinde kazadan sonraki 2 haftadaki toplam fazladan doz. 250 Sv EPA tarafından regüle edilen Nükleer bir santralin yıllık saçabileceği maksimumu doz. 1000 Sv (1 mSv) : Nornmal bir kişinin yıllık maruz kalabileceği radyasyon limiti. 2 mSv: Yüzünüze bir CT taraması yapılması. 7 mSv: Göğüsünüze bir CT taraması yapılması. 50 mSv : Radyasyon işçilerinin yıllık üst limiti. 100 mSv: Fukushima santrali çalışanlarının maruz kaldığı doz. 1000 mSv (1Sv): NASA astronotlarının kariyerleri boyunca maruz kalabileceği üst sınır. 4 Sv: Genellikle ölümcül radyasyon zehirlenmesi. 8 Sv: Tedavi edilse dahi mutlak ölümle sonuçlanacak doz. İyonlaştırıcı radyasyon türleri, zararları ve kullanım alanları. Alfa Parçacıkları: Uranyum, Toryum, Aktinyum ve Radyum gibi ağır elementlerin bozunumu sonucu açığa çıkar. 2 proton ve 2 nötrondan oluşan, helyum çekirdeğine benzer bir parçacıktır. Bu radyasyondan korunması kolaydır, birkaç milimetrelik kurşun, alfa parçacıklarını yalıtabilir. Kısa menzillidir, giyisileri ve insan tenini delip geçemez. Bu nedenle vücudun dışındaki bi alfa kaynağı çok yakın mesafeden maruz kalınmadığı sürece ciddi bir tehlike sayılmamakla beraber, bu parçacığı saçan herhangi bir elementin, solunumu, yutulması veya açık bir yaraya temas edip dolaşım sistemine sokulması çok zararlı olabilir. Kendisi dokuya temas halinde maruz kalınabilecek en güçlü iyonize edici radyasyon türüdür ve aynı dozda bir beta yada gamma radyasyonuna maruz kalmaktan 10-1000 kat arasında daha zararlıdır. Eskiden duman dedektörlerinde kullanılan alfa ışınımı yayan elementleri şu sıralar uzay araçlarında RTG jeneratörlerinde ve kalp atışı düzenleyici cihazlarda görmek mümkündür. Ayrıca kanser tedavilerinde, tümürleri yok etmek içinde kullanılmaktadır. Beta Parçacıkları: Carbon-14, Trityum, Potasyum-40 gibi elementlerden salınan beta parçacıkları aslında yüksek enerjili ve yüksek hızlı elektron ve pozitronlardır. Örneğin nükleer reaktörlerin sıvı soğutma sistemlerinde görülen mavi ışık, fisyon reaksiyonlarında üretilen beta parçacıkları kaynaklı Cherenkov radyasyonu'dur. Işığın sudaki faz hızı, boşluktaki ışık hızının %75'i iken, beta parçacıklarının ışığın sudaki hızından daha hızlı hareket etmeleri sonucu bu mavi ışık oluşur. Beta radyasyonu kısa menzillidirler, kaynaklarından en fazla bir kaç metre uzağa etki edebilirler. Bu radyasyon türüne karşı normal kıyafetler kısıtlı korunma sağlayabilir ve yakın temas halinde insan tenini, yeni hücrelerin üretildiği tabakaya kadar geçebilir, uzun süreli temas halinde ciltte yara açabilir, DNA mutasyonlarına ve kansere sebep olabilir. Beta radyasyonu kanser tedavilerinde kullanılmaktadır ancak en yaygın ve günlük kullanım alanı silahlarda, saatlerde, anahtarlıklarda, pusulalarda, uçak enstrümanlarında beta ışığı olarak'ta geçen aydınlatıcılardır. Saatinizde karanlıkta yeşil ışık yayan izler genellikle trityum kaynaklı beta parçacıklarıdır. Tene direk temas, solunum, yada yutma durumu olmadığı sürece bu madde risksiz sayılsa da hayatınızdan olabildiğince çıkarmakta fayda vardır . Yalıtıldığı koşullarda zararsız kabul edilse de örneğin içinde gaz halinde trityum bulunduran bir aydınlatıcının kırılması durumunda, yakın çevresi boşaltılmalı ve gazın dağılması beklenmelidir zira gaz halindeki beta radyasyonu yayan maddenin solunumu ciddi sağlık riski taşır. Solunumu yada emilimi durumunda vücutta kalış süresi yaklaşık 12 gün olan Trityum'dan daha hızlı arınmak için su tüketiminin günlük 3-4 litreye çıkartılması tavsiye edilmektedir. Gama Işınları: Radyasyon ve kanser riskinden bahsedilirken, X-ışınları ile birlikte en akla gelen radyasyon türüdür gamma ışınları. İyodin-131, Kobalt-60, Radyum-226 gibi elementlerin atom çekirdeklerinde gama bozunumu sonucu oluşan çok yüksek frekanslı ve yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon türüdür. Temel olarak kütlesi ve yükü olmayan fotonlardır. Tür olarak görünür ışığa, radyo dalgalarına ve ultraviyole ışığa benzerler. En büyük farkları, taşıdıkları enerjinin fazlalığıdır. Radyoaktif elementlerin bozunumunun, kozmik ışınların atmosferle etkileşiminde, yıldırımlarda, pulsar ve magnetarlarda, gama ışını patlamaları gibi ilginç doğa olaylarında üretilir. Delip geçici, uzun menzilli bir radyasyon türüdür ve korunumu çok zordur. Alfa ve Beta radyasyonlarından daha az iyonize edici olmalarına karşın, delip geçici olmaları ve uzun menzilleri gamma ışınlarını en riskli radyasyon türlerinden biri yapar. DNA'larda yapısal bozulmaya sebep olup, kansere sebep olmasıyla birlikte kanserle savaşta da yine gama ışınları kullanılır. Tıbbi taramalar yada havaalanlarındaki güvenlik taramaları gibi düşük dozlara kısa süreli maruz kalmak bir sağlık riski oluşturmazken, yüksek dozlara maruz bırakacak olaylar, örneğin bir gama ışını kaynağı elementin yakınında bulunmak, nükleer silah kullanımı veya bir nükleer reaktör sızıntısı, gama ışınları kaynaklı ciddi sağlık problemlerine, kansere ve radyasyon zehirlenmesine sebep olabilir. Dünyaya yönlenmiş bir gama ışını patlaması ise birkaç bin ışık yılı mesafeden ozon tabakamızı kavurup, biz dahil canlı türlerinin çoğunun soykırımına sebep olabilir. Böyle korkunç olaylar ve kanserle savaşın yanı sıra, astronomide, tıbbi gereçler gibi sterilizasyon gerektiren malzemelerin mikroorganizmalardan arındırılmasında ve birçok başka tıbbi alanda da gamma ışınlarından söz edilebilir. X-Işınları: Gamma ışınları gibi yüksek enerjili bir elektromanyetik radyasyon türüdür. Aralarındaki en büyük farklılık dalga boyları ve kaynaklarıdır. Gamma ışınları atomun denen çekirdeğinden kaynaklanırken, X-ışınları elektronlar tarafından oluşturulur. Bunun yanısıra hızlı hareket eden pozitif yüklü iyonların da X-ışını oluşturduğu bilinir. Oluşturduğu sağlık riskleri gamma ışınlarınkine benzerdir. Astronomide ve tıp alanında yaygın bir biçimde kullanılırlar. Antimadde tahmin ettiğimizden daha çok hayatımızın içindedir. Örneğin PET taramaları , elektronun karşıt parçacıkları olan pozitronları kullanır. Bu taramalarda dolaşım sistemine enjekte eden kısa ömürlü bir radyoaktif bir izotop pozitron yayan bir bozunum geçirir. Bu pozitronlar dokuda 1mm gibi kısa bir mesafe kat ederler. Bu sürede kinetik enerjileri azalır ve sonunda bir elektron ile temas ederek birbirlerini yok ederek birbirinin aksi yönünde hareket eden gamma ışınları oluştururlar. PET tarayıcısı aynı anda oluşup birbirlerinin aksiyönünde hareket eden bu gamma ışınlarını tespit ederek taranan bölgenin üç boyutlu bir resmini çıkartır. Güneş sistemimi dışından gelen çoğunlukla yüksek enerjili elektonlar ve atom çekirdeklerini oluşturan parçacıklardır. 2013'te Fermi Uzay Teleskobu bu kozmik ışınların çoğunluğunun süpernovalardan kaynaklandığını keşfedene kadar kaynakları bizim için bir gizemdi. Kozmik ışınları oluşturan parçacıkların %90'ı proton, %9'u Alfa parçacıkları ve %1'i HZE iyonları denen daha ağır parçacıklardır. Çok küçük bir yüzdenin de pozitron ve anti-protonlar olduklarını bilmekteyiz. Bu kozmik ışınlar atmosferimizdeki atomlar ve moleküller ile çarpışarak ikincil kozmik ışınlara neden olur. Bunlar nötron, meson, pion, kaon ve muon gibi parçacıklardır ve bazıları yer kabuğuna kadar ulaşabilir. Radyoaktiviteden ve iyonlaştırıcı radyasyon türlerinden bahsettiğimize göre sıra nükleer reaksiyonlara gelebilir. Nükleer reaksiyonlar iki atom çekirdeğinin ve/veya bir atom çekirdeği ve bir atom altı parçacığın çarpışıp bir yada daha fazla atom çekirdeğine dönüşmesidir. Doğada nükleer reaksiyonları en yaygın olarak yıldızlarda füzyon görebiliriz. Bunun dışında kozmik ışınların atmosferimizde etkileşimi ve 1972'de Afrika, Gabo ülkesinin Oklo bölgesinden de keşfedilen gibi Uranyum yataklarındaki kendi kendine oluşan doğal fisyon reaksiyonları da, doğadaki nükleer reaksiyonlara örnektir. Yaygın bilinen Füzyon ve Fisyon reaksiyonlarının yanısıra, kozmik ışınların atmosferimize çarpmasıyla oluşan Spallation , yukarıda bahsettiğimiz Alfa Bozunumu ve İndüklenmiş Gamma Emisyonu da nükleer reaksiyon örnekleridir. Füzyon oldukça ilgi çekici ve umut vaad eden bir konu olsa da, bu yazımızda bazı haklı sebeplerden dolayı büyük ön yargılar beslenen, endişe ve korku kaynağı olan günümüzde kullanılan nükleer enerjiden bahsedeceğiz. 1938'de Otto Hahn ve asistanı Fritz Strassman tarafından keşfedilen Nükleer fisyon, bir atom çekirdeğinin bölünmesi ve bu bölünme esnasında enerji saçmasıdır. Nükleer santrallerdeki fisyon reaksiyonlarına bir örnek verelim. Bir Uranyum-235 atomu bir nötron tarafından bombalanır ve Uranyum-236'ya dönüşür ve hemen ardından nötronun kinetik enerjisi sonucu ikiye bölünerek Kripton-92 ve Baryum-141 izotoplarına dönüşürken 3 nötron saçar. Bu nötronlar başka U-235 atomlarına çarpıp zincirleme reaksiyon yaratırlar. Bu bölünme esnasında gamma ışınları da salınır ve sonuç olarak uranyum atomunun %0.1 lik kısmı 200 MeV'luk (200 milyon elektron-voltluk) bir enerjiye dönüşür. Bunu kıyaslamak gerekirse kömür atomu yanma sırasında sadece birkaç elekton-voltluk enerji açığa çıkartır yani kömürle karşılaştırınca nükleer yakıt milyonlarca kat daha fazla enerji açığa çıkartır. Reaksiyonda açığa çıkan bu enerjinin %6'sı radyasyondur (%3.5'i Gamma ışınları ve %2.5'i nötronlardır) geri kalanı bölünmüş elementlerdir ve bunların ani fisyondan gelen enerjileri toplamın %89'udur, geri kalan %11 zamanla bu elementlerin bozunması ile açığa çıkar. Bir nükleer reaktör, nükleer yakıtların bulunduğu ve kontrollü bir şekilde yukarıda anlatılan rekasiyonun sürdürüldüğü yerdir. Yakıtların bulunduğu çekirdek genellikle soğutucu su içerisinde bulunur ancak, katı ve gaz ortamda bulunan çekirdeklerde mevcuttur. Yakıt olarak genellikle tercih edilen Uranyum-235, silindirik yakıt çubukları halinde kullanılır. 1000MW üretim kapasiteli bir reaktör bu yakıttan 75 ton barındırır. Güç santrallerinde yüksek verimliliği devamlı sağlaması için yakıt çubukları 18 36 ay süreyle kullanıldıktan sonra değiştirilir. Bu süreç boyunca 1 ton uranyumdan, 20.000 ton kömür veya 8.5 milyon metreküp gazın eşdeğeri olan 44 milyon kilowatt-saatlik elektrik elde edilir. Enerji üretim süreci şu şekildedir; yakıt yukarıda anlatıldığı gibi reaksiyon sonucu kendisinden küçük izotoplara ayrılır ve bu izotopların kinetik enerjisi ısı üretir. Aynı şekilde reaksiyon sonucu açığa çıkan gamma ışınlarının bir kısmı da ısı sağlar. Artık madde olarak üretilen izotoplar da radyoaktif bozunma ile bir süre daha ısı yaymaya devam ederler. Reaktör, reaksiyon sonucu açığa çıkan radyasyonu içerisinde tutacak bir yapıyla çevrilidir. Üretilen ısı ise, soğutucu sıvı ile reaktörden taşınır. Isıyı taşıyan soğutucu sıvı, ayrı bir su bölmesini ısıtarak suyu buharlaştırır, yüksek basınçlı bu buhar bir türbini döndürür. Türbin ısıyı mekanik enerjiye dönüştürür. Bu mekanik enerji gemilerde pervarneleri döndürürken, santrallerde jeneratörden elektrik üretilmesini sağlar. Türbini döndüren buhar daha sonra harici bir kaynaktan gelen 3.bir su sistemi olan soğutucu sıvının bulunduğu odacıkta yoğunlaştırılarak tekrar suya dönüştürülür ve buharlaşma odacığına geri döner. Bu harici soğutucu sıvı genellikle dışarıdaki nehir ve deniz gibi kaynaklardan alınıp tekrar buralara dökülen sudur ve kirli yada radyasyonlu değildir. 18 36 ay kullanıldıktan sonra ömrünün verimli kısmını tamamlayan yakıt radyasyon ve ısı yaymaya devam etmektedir. Bu haliyle hızlıca yakındaki bir soğutucu su içinde bulunan başka bir bölmeye yerleştirilerek radyasyon seviyelerinin düşmesi beklenir. Bu bölmedeki su radyasyonu ve ısıyı yalıtır. Kullanılmış yakıt bu bölmelerde aylarca ve bazen yıllarca bekletilir. Yaklaşık beş yıldan sonra yakınlardaki kuru bir atık bölgesine taşınır. Bu atık daha sonra tekrardan işlenmeye tabi tutularak kullanılabilir yada işlenmeden saklanmaya devam eder. 40 yıldan sonra atığın büyük bölümü radyoaktivitesi orjinal halinin 1000/1 lik bir seviyesine düşer. Ancak üretilen atığın %3 lük bir bölümü binlerce yıl boyunca saklanmaları gerekecek kadar radyoaktiftir. IAEA tarafından yayınlanan güncel rapora göre şu anda Dünyada 31 ülkede toplam 443 çalışır halde ve 66 inşa halinde nükleer güç reaktörü mevcut ve çalışır olanlar toplam elektrik üretiminin %11 lik kısmını sağlıyor. Uçak gemileri ve denizaltılar dahil 140 donanma gemisi de toplamda 180 nükleer reaktör kullanmakta. Nükleer enerji kaza oranı ve etkileri düşük olduğu ve atıkları güvenle muhafaza edildiği sürece en temiz enerji türüdür. 1970'lerde ticarileşmesinden bu yana fosil yakıt yakan santrallerden salınabilecek 64 gigaton karbondioksit eşdeğeri sera gazı salınımının önüne geçmiştir. Çernobil, Fukushima, Three Mile Adası ve bazı nükleer denizaltı kazaları dahil bütün kazaları ele aldığımızda nükleer enerji, birim enerji başına en az can kaybının olduğu ana enerji türüdür. Kömür, petrol, doğal gaz ve hidroelektrik gerek iş kazaları gerekse yarattıkları kirlilik sebebiyle çok daha fazla can kaybına sebep olmakta. Ancak nükleer kazaların can kaybı, ekonomik bedelinin ağır olması ve reaktör erimesi kazalarının belli bölgeleri uzun süre radyoaktifleştirmesi ve riskli bölgelerin tahliyesi azımsanacak gibi değildir. En son örnek, 1960 tasarımı üç adet eski reaktörlerde gerçekleşen Fukushima kazasından sonra İtalya nükleer enerjiyi yasaklarken, Almanya 2022'ye kadar bütün nükleer reaktörlerini kapatma kararı almıştır. Burada belirtmekte fayda var, Almanya tamamen Güneş enerjisine geçti haberleri asılsızdır, Almanya'nın ana elektrik kaynağı kömürdür ve yenilenebilir kaynaklar bütün enerji üretiminin %25'ini temsil etmektedir ve Güneş enerjisi bu 25'in %16'sını oluşturmaktadır. Yine de Almanya gibi güneş enerjisinin yüksek verimlilikte bulmanın zor olduğu bir iklimde, güneş santralleri en verimli zamanlarda 15-20 kadar nükleer reaktörün üreteceği elektriği üretip gün ortasında ihtiyaç duyulan elektriğin %50'sini karşılayabilir. Özellikle Fukushima kazasından sonra çok tartışılmış olsa da, dünya çapında nükleer enerji azalmıyor aksine artıyor. Bunun en büyük sebebi de fosil enerjide kullanılan kömür, petrol ve gaz fiyatlarının artması, fosilin verimliliğinin çok düşük kalması ve nükleer kazalarla kıyaslayın da, fosil enerjiden kaynaklı karbon emisyonu ile doğaya ve insanlara verilen zararın çok daha korkunç boyutlarda olmasıdır. Bazı ülkeler nükleere tamamen karşı tavırlarını korurken, nükleer enerji kullanan ülkeler reaktör sayılarını arttırıyor ve bir yandan da füzyon araştırmalarına yatırım yapıyorlar. Deneysel füzyon reaktörleri yavaş yavaş kendilerini çalıştırandan daha fazla enerji üretmeyi başarırken bu yatırımların er yada geç dünyada ve uzayda meyvesini vereceği de kesin. Henüz elektrik santrali olarak işleyecek duruma gelmese de füzyon, nükleer enerjinin geleceğini temsil ediyor. Kazalardan sonra bir diğer riski de nükleer atıklar oluşturuyor. Atıklar çoğunlukla santrallerin yakınlarındaki geçici ve daimi bölgelerde depolanıyor, dünya genelinde böyle 430 atık depolama bölgesi mevcut. Bazı ülkeler atıkları tekrar işleyerek atıktan birçok alanda kullanılabilecek radyoaktif madde elde etse de bu çok yaygın bir uygulama değil. Nükleer santraller, nükleer silahlar gibi patlamaz. Olabilecek en ciddi kaza çekirdek erimesidir. Bu soğutma sistemi devre dışı kalıp kontrolden çıkan bir reaktörün devamlı ısınması sonucu olur. Bu ısınma çekirdekte erimeye yol açıp nükleer yakıt ve atıklar bütün korumaları aşıp çevreye radyasyon saçabilir. Soğutma sisteminin aşırı ısınıp buhar patlamasına neden olabilir veya başka herhangi bir gazın yada sıvının patlaması reaktör bölmesinin dışarı radyoaktif gaz saçmasına neden olabilir. Dünya çapında şu ana kadar nükleer santrallerde 99 kaza meydana gelmiştir. Bu kazaların 57 si Çernobil sonrasında ve bütün kazaların yarısından daha fazlası Amerikada olmuştur. Bunlar dışında nükleer denizaltılarda da 26 kaza meydana gelmiştir bunların 14'ü reaktör hasarı ve radyasyon salınımıyla sonuçlanmıştır. Bu kazaların 20'den fazlası can kaybına neden olmuştur. En ünlü birkaç kazayı ele alalım. Çernobil: 26 Nisan 1986'da bir test sırasında soğutma sisteminde meydana gelen arıza sonucu reaktörde sıcaklık artar ve sıcaklığın artması ile normal operasyon seviyesinden 10 kat fazla ısı üreterek bir buhar patlamasına neden olur. Bu patlama sonucu reaktörde kalan soğutucu sıvıda dışarı akarak ısıyı daha da arttırır. Bir kaç saniye içinde ikinci bir patlama ile yüksek miktarda radyoaktif madde çevreye salınır. Santralin yakınındaki Pripyat şehrinin tahliyesi bürokrasi ve tehlikenin boyutlarının anlaşılmaması nedeniyle bir gün gecikir bu süre boyunca buradaki insanlar santralden salınan radyoaktif parçacıklara maruz kalacaktır. Tahliye başlayıp tamamlandıktan sonra bile bölgede kalan askeri ve bilimsel personel durumu çok hafife almıştır. Bu esnada radyoaktif bulutlar kuzeyde İsveçe kadar ulaşmıştır ve bizzat İsveç, Dünyaya kazayı duyurmuştur. Kazayla direk bağlantılı can kaybı 50'nin altındayken, radyasyondan kaynaklanan ölümlerin ve kanser vakalarının sayısı Birleşmiş Milletlerin verdiği 4000 ve Greenpeace'in verdiği 93.000 sayıları arasında değişmektedir. Şu anda Çernobil bölgesinin binlerce yıl boyunca insan yerleşimine uygun olmayacağı biliniyor ancak insanlardan arındırılmış bu bölgede doğal yaşam kendini toparlayıp adapte olmuş durumda. Fukushima: 11 Mart 2011'de 9 şiddetindeki deprem Japonyayı vurduğunda Fukushima santralindeki 4, 5 ve 6. reaktörler kapalı konumdaydı. 1, 2 ve 3 numaralı reaktörler prosedür gereği otomatik olarak kapatılıp fisyon reaksiyonu durdurulur. Ancak kapatıldığında dahi yakıt çubuklarının yaydığı bozunum ısısı günler boyunca soğutulmak zorundadır. Depremden 50 dakika sonra tsunami vurduğunda dalgalar santrali koruyan 10 metrelik duvarları aşar ve soğutma sistemini çalıştıran dizel jeneratörlerin bulunduğu yerleri sular altında bırakır. Soğutma sistemi jeneratörler olmadan 1 gün daha batarya gücü ile çalışır ve sonunda soğutma sistemi devre dışı kaldığında 3 reaktörde de ısı kontrolden çıkarak hidrojen patlamalarına sebep olur. Bu olayı takiben radyasyona maruz kalma sebebi ile can kaybı gerçekleşmez, daha sonra yapılan araştırmalarda yakınlarda yaşayanlarda kanser bulgularına rastlanmamıştır ve kanser riskinde ciddi bir artış kaydedilmemiştir. Denize ve havaya salınan radyoaktif parçacıklar Çernobil ile kıyasla çok daha düşük seviyededir. Göründüğü gibi nükleer enerji istesek de istemesek de hayatımızın bir gerçeği. Her gün yüzlerce hatta binlerce ton kömür yakmaya kıyasla kesinlikle çok daha temiz bir alternatif, ancak gerekli güvenlik önlemleri alınmadığı taktirde riskleri de çok büyük. Kesinlikle çok büyük sorumluluk gerektiren ve bu sorumlulukları yerine getiremeyecek ulus ve kurumların uzak durması gerektiren bir konu. Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y... Ön bilgi verelim; şimdiye kadar ışı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/radyo-astronomi-ve-radyo-teleskoplar/", "text": "radyo astronomi çalışmalarında kullanılan radyo teleskoplar, gökcisimlerini gözlemleyip anlamlandırmamızda neredeyse optik ışık teleskopları kadar fazla bilgi edinmemizi sağlıyorlar. Bilim insanları, gökyüzündeki cisimleri izleyebilmek adına birçok farklı yönteme başvuruyor. Yeryüzünde kurulan çok büyük çaplı aynalara sahip teleskoplar yanında, Dünya'nın yörüngesine yerleştirilen uzay teleskopları ile de muazzam uzaklıklardaki cisimleri gözlemleyebilir durumdayız. Bilindiği üzere, evrende bulunan cisimlerden bizlere yalnızca optik dalga boylarında görülen ışık ulaşmaz. Bunun haricinde dalga boyu çok daha uzun (1 cm'den daha uzun) ve elektromanyetik tayfın en düşük enerjisine sahip olan radyo dalgaları, günümüzde astronominin en önemli çalışma alanlarından birini teşkil ediyor. Radyo astronomi çağı; 1933 yılında, Bell Laboratuvarı'nda okyanus aşırı telefon hatlarında yaşanan parazitleri incelen Karl Jansk'nin tesadüf eseri Samanyolu'nun merkezinden gelen radyo dalgalarını keşfetmesi ile başladı. Jansk, bu parazitlerin kaynağını bulabilmek için, antenini 360 derece dönebilen bir düzeneğe yerleştirmişti. Anten ne zaman Samanyolu'nun merkez bölgesine doğru döndürülse, hışırtı artıyordu. Hava şartlarından etkilenmeksizin 20 mhz dolaylarında en güçlü şekilde duyulan bu hışırtının Samanyolu'nun merkez bölgesinden geldiğini anladığında ise, radyo astronomi macerası gökbilimciler için başlamış oldu. Bu olaydan yedi yıl sonra, Grote Reber, kendi evinin bahçesine kurduğu 9 metre çapındaki yönlendirilebilir radyo teleskobu ile Samanyolu'nun radyo dalga boyunda detaylı bir haritasını çıkarmayı başardı. Radyo astronomiyi, diğer optik teleskoplar ile yapılan gözlemlerden ayıran bazı önemli avantajları var: Radyo astronomide havanın açık ya da bulutsuz olmasını beklemenize gerek yoktur. Bulutlu ve rüzgarlı hatta fırtınalı, dahası yağmurlu ve karlı bir havada bile gözlem yapılabilir. Ayrıca gözlem yapmak için geceyi beklemenin de bir gereği yoktur çünkü radyo dalgaları her an itibari ile yeryüzüne ulaşabilmektedir. Bu sebeple gün ışığında bile gözlem yapmanız mümkündür. Bilim insanlarının, 1940'lı yıllardan itibaren birçok küçük radyo teleskobunu bir araya getirerek çok daha büyük çaplı tek bir radyo teleskobu ile alınabilecek görüntüler elde edebildiklerini fark etmeleri ile radyo astronomi alanında çok ciddi mesafeler katedilmiş durumda. İnterferometri denen bu yöntem ile birden fazla teleskop bir araya getirilerek çok büyük çaplı bir teleskop olarak kullanılabiliyor. Bu yöntem, yalnızca radyo astronomisinde değil, optik gözlem için kullanılan aynalı teleskoplarda da uygulanabilmekte. Örneğin 2019 yılında olay ufkunun fotoğrafı çekilen kara delik, bu şekilde birden fazla radyo teleskobun bir arada çalışması sayesinde görüntülenebilmişti. Kara delik fotoğrafıyla ilgili yazımızı bu linkten okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/rakamlarla-kozmik-anafor-2017/", "text": "En karmaşık konuları bile elinden geldiğince eğitimli eğitimsiz herkesin anlayabileceği biçimde anlatmayı, ülkemizde astronomi bilimini halkımızın her kesimine ulaştırmayı ve amatör astronomiyi yaygınlaştırmayı amaç edinmiş olan Kozmik Anafor, kalfalık dönemini atlatarak 2017 yılında ustalık dönemi eserlerini veriyor artık. 2017 boyunca en fazla okunan makalelerimiz ve içeriklerimizi görmek için bu linki ziyaret edebilirsiniz. Burası neresi, bu insanlar nerden g... En karmaşık konuları bile elinden ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/regulus-ve-aslan-i-leo-i-gokadasi/", "text": "Yıldızlar, çoğu zaman çok güzel görünürler ancak, yakınımızdaki bazıları, parlaklıklarıyla gökyüzünü gözlemlememizi de zorlaştırırlar. Üstteki fotoğrafta solda gördüğünüz parlak yıldız, yaklaşık 80 ışık yılı uzağımızda yer alan Regulus. Birini dev bir yıldızın oluşturduğu dörtlü bir yıldız sistemi olan Regulus'un parlaklığı, fotoğrafın hemen sağ alttında belli belirsiz kum yığını olarak gördüğünüz cüce galaksi Aslan I'i gölgede bırakır. Geceleri gökyüzünde çıplak gözle rahatlıkla gözlemlenebilen Regulus sistemini oluşturan ana yıldız, yaklaşık 3.8 Güneş kütlesine sahip B tayf sınıfından parlak bir dev yıldızdır. Güneş'in yaklaşık üç katı çapa sahip olan yıldızın yüzey sıcaklığı Güneş'ten 2.5 kat fazla, yaklaşık 12 bin santigrat derecedir. Dolayısıyla parlaklığı ve yaydığı enerji de Güneş'ten yaklaşık 300 kat daha fazladır. Yapılan gözlemler, bu ana yıldızın yani Regulus A'nın çevresinde bir beyaz cüce eşi olması gerektiğini söylüyor. Ancak, henüz bu beyaz cüce gözlemlenebilmiş değil. Sistemin diğer üyeleri Regulus B olarak isimlendirilen, Güneş'in yaklaşık yüzde 80'i kütleye sahip olan K sınıfı turuncu bir yıldız ile, Regulus C adıyla anılan Güneş'in yüzde 30'u kadar kütleye sahip M sınıfı bir kırmızı cücedir. Bu iki yıldız, ana yıldızdan yaklaşık olarak 5.000 astronomik birim uzakta bir yörüngede yer alır ve ikisinin birden yaydığı toplam ışınım gücü Güneş'in ancak yarısı kadardır. Yıldız sisteminin parlak ışığı yüzünden zar zor seçebildiğimiz Aslan I Galaksisi ise, bizden yaklaşık 800 bin ışık yılı uzaktadır ve gökadamız Samanyolu'nun en uzak uydusu olarak bilinir. Regulus'un parlak ışığı yüzünden, 10 milyona yakın yıldız içeren ve normalde çok rahat görebileceğimiz bu cüce galaksiyi, Albert George Wilson 1950 yılında güç bela farkedene kadar keşfetmemiz mümkün olmamıştı. Aslan I, milyonlarca yıldıza ev sahipliği yapıyor. Ancak, bu cüce galaksinin yeni yıldızlar oluşturabilecek gaz bulutu kaynağı milyarlarca yıl önce tükenmiş halde. Yani, buradaki yıldızların hemen tümü yaşlı cüce yıldızlar ile, ölmek üzere olan kırmızı devlerden ibaret. Şu yazımızda anlattığımız karanlık gökyüzü, maalesef bu cüce gökadada var olması muhtemel zeki yaşam formları için de geçerli. Not: En üstteki fotoğraf, 25-26 Mayıs 2006 tarihleri arasında astrofotoğrafçı ve amatör astronom Russell Croman tarafından 20 inçlik bir teleskopla çekilmiş."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/reptilian-surungen-uzaylilar-zirvaligi/", "text": "Evet, yine kanıtları olmayan, olsa bile biz zavallı sıradan insanların göremeyeceği, bilemeyeceği, ancak UFO uzmanlarının haklarında muazzam bilgilere sahip oldukları bir bilgiyle daha karşınızdayız: Reptilian ırkı! Efendim, bu Reptilian denilen uzaylı ırk, gezegenimizde yaşamakta olup, sürüngen soyundan gelmekte. Kendilerini göremeyişimizin nedeni ise, çok zeki ve çok gelişmiş olan bu ırkın, şekil değiştirerek fark edilmesi mümkün olmayan biçimde aramıza karışması. Yani adamlar aşmışlar, uçmuşlar, insan kılığına giriyorlar. Sen, zavallı ilkel Dünyalı, acizliğine yan! Ayrıca, çok gizli yeraltı şehirlerinde yaşıyorlar ve bu nedenle kendilerini göremiyoruz. Bu çok zeki ırkımız hakkında, tahmin edeceğiniz üzere çok az sayıda kişi yeterli bilgiye sahip. Onlar da, parası neyse ödemeniz karşılığında size Reptilianlar hakkında bilgi veriyor, üstüne de ışık, sevgi vb. nutuklar çekiyorlar kitaplarında, seminerlerinde, toplantılarında vs vs... İsim de güzel bu arada ama; Reptilian! Havalı duruyor, ağza oturuyor, dolu dolu Reptilian! Schweinsteiger der gibi böyle. Neyse, konumuza dönelim. Bu yaratıklar, üç metreyi aşabilen boylara sahip, pullu derileri olan, sürüngenimsi varlıklar. Yani, orjinal görünüşleri öyle ama, kolaylıkla şekil değiştirebildikleri için kimse onları öyle göremiyor. Bu yaratık arkadaşlarımız sinsi biçimde Dünya'nın her yanına yayılmışlar. Aralarında politikacılar, şarkıcılar, bilim insanları, felsefeciler, hatta inşaat ameleleri, temizlik işçileri bile var. Yaratıklarımız, tam da tahmin edeceğiniz gibi, aslında gizlice gezegenimizi ve insanlığı yönetiyorlar. Biz bunların varlığından haberdar olamıyor, gizli niyetlerini anlayamıyoruz. Bizi yönettiklerinden de haberdar değiliz. Niçin? Çünkü Reptilianlar çok zeki, çok gelişmiş... Hayır! Biz salağız, çok ilkeliz. O yüzden bize Reptilianları anlatacak çok zeki UFO'culara paraları bayılıp seminerlerine gitmeliyiz. Niçin? Çünkü onlar aydınlanmış, biz karanlıktayız. İnsanlık tarihine baktığınızda, yarı insan yarı sürüngen bir çok mitolojik yaratık görebilirsiniz aslında. Reptilian fikrinin çıkış kaynağı ve kanıtlarından biri de bu. Bakın diyorlar, insanlık tarihinde de var, kesin gerçek... Yani aslında, mitolojilerde yarı köpek, yarı insan, yarı balık yarı insan, yarı karga yarı insan, yarı at yarı insan yaratıklar da var ama onları bir kenara bırakın. Reptilian önemli, onlar şekil değiştiriyor, onlar sinsi, onlar uzaylı. At da var diyorsunuz UFO'culara ama yarı at uzaylı mı olur? Olmaz. O halde mitolojide uzaylı varsa, kesin Reptilianlardır. 80'lerdeki bu Visitors dizisi sonrasında Reptilian efsaneleri alıp başını gidiyor. David Icke denilen bir adam var; Reptilian zırvalığına inananların piri, şahı, üstadı... İşte bu eleman, Reptilian efsanesini alıyor, geliştiriyor. Dediğine göre, bu yaratıklar Alpha Draconis isimli bir yıldız sisteminden gelmişler. Alpha Draconis, Thuban olarak da bilinen ve çıplak gözle görülebilen bir yıldız sistemi. Güneş'in yaklaşık 2.5 katı kütleye sahip iki A tayf sınıfı yıldızdan oluşuyor. Sistem çok genç, yıldızlar birbirine çok yakın ve sistemin yaydığı enerji Güneş'in 120 katından biraz fazla. Thuban, yaşam için en düşmanca yerlerden biri aslında. Normalde burada zeki bir hayatın gelişmesi, barınması mümkün değil. Ancak, sallamak bedava olduğu için rahvan gitsin deyip burayı uydurmuşlar. Ne diyorduk, bizim UFO'cu zevata göre Reptilianlar gezegenimizi kontrol etmeye, yönetmeye çalışan, aramızda gezinen ama bizim farkedemediğimiz sürüngen, soğukkanlı yaratıklar. Çok gizli örgütler kurarak bizleri kontrol etmeye çalışıyorlar. Yeraltında şehirleri falan var. Büyük ihtimalle uzay gemileri de vardır bunların ve ara sıra gezegenlerine gidip geliyorlardır. Ama korkmayın, sabahları uyandıklarında kendilerine bugün ışık ve sevgi için ne yaptın? diye soran UFO'cu zevat bize başka bir bilgi daha veriyor: Dünya'da yine gizlice takılan bir ırk daha varmış ve bizi Reptilianlardan korumaya çalışıyorlarmış. Bunu niye yapıyorlar bilmiyoruz ama aralarında ciddi ciddi savaş yaşanıyormuş bunların. Biz görmüyoruz tabii. Niye? Çünkü biz salağız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/rize-bilsem-panelimizden-kareler/", "text": "21 Şubat 2017 tarihinde, Rize Fatma-Nuri Erkan Bilim ve Sanat Merkezi'nin davetlisi olarak katıldığımız panel ve söyleşimizde, öğrenciler ve astronomi tutkunu Rizeliler ile buluştuk. 10 Nisan 2017 tarihinde, Antalya ... Kozmik Anafor Söyleşileri, Etkinlik ve Panel Davetleri Hakkında... 30 Mart 2018 Cuma günü, Çanakkale B... 15 Mart 2017 tarihinde, İzmir Bahçe..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/robot-ay-kasifi-luna-16/", "text": "Üstteki fotoğrafta gördüğünüz ve birebir kopyası şu an bir müzede paslanmakta olan Luna 16, Ay yüzeyine inip, taş ve toprak örnekleri toplayarak dönen ilk robot uzay aracıdır. Sovyetler Birliği'ne ait olan Luna 16 sondası, ABD'nin Ay'a insanlı inişinden kısa bir süre sonra, 1970 yılında Ay yüzeyine inmiş, inişinden 4 gün sonra Ay toprağı örnekleriyle yeryüzüne dönmüştü. Yaklaşık 5.5 ton ağırlığındaki araç, yeryüzüne sadece 101 gram Ay toprağı örneği getirebilmiş olsa da, 1976 yılına kadar gerçekleştirilen robot Luna seferlerinden; Luna 20 ile 55 gram, Luna 24 ile 170 gram daha Ay toprağı Dünya'ya getirilebilmiştir. İşin ilginç ve pek bilinmeyen bir yanı, Luna 16'dan bir önceki araç olan Luna 15'in, ABD ilk insanlı Ay uçuşunu gerçekleştirdiği gün Ay'a inecek olmasıydı. Fakat Luna 15 robot uzay sondası iniş sırasında başarısız oldu. Eğer başarılı olabilseydi, ABD Ay'a insan gönderdiği gün, Sovyetler Birliği de robot bir uzay aracı ile Ay örneği toplamayı başaracak, geride kaldığı Ay yarışında hiç olmazsa bir teselli bulabilecekti. SSCB'nin Ay'a gönderdiği ilk insansız aracın taş ve toprak örneği getirmesi böylece 1.5 yıl sonra fırlatılan Luna 16'ya kaldı. Sovyetler Birliği'nin Ay'a yönelik Luna programı oldukça geniş kapsamlıdır. En son 1976'da gönderilen Luna 24'e kadar, gerek yüzey, gerekse yörünge görevleri için 35'in üzerinde Luna aracı Ay'a gönderilmek üzere hazırlanmış, bunların önemli bir kısmı başarılı olmuştur. ABD'nin Apollo programını iptal etmesi ve artık Ay üzerine araç göndermeyi bırakması üzerine Sovyetler Birliği'nin de Ay'a olan ilgisi sona ererek Mars ve Venüs programlarına yoğunlaşıldı. Venüs'e yönelik araştırmalarda oldukça başarılı olan SSCB, nedense Mars konusunda kötü talihini yenemedi. O nedenle bugün Venüs'le ilgili bilgilerimizin çoğu Sovyetler Birliği'nin çalışmalarından gelirken, Mars konusunda da ABD'nin çalışmaları en büyük bilgi kaynağımız durumunda. 25 Aralık Cuma günü, Saat 16:00-17:..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/roketle-yorungeye-cikmadan-dunyanin-duz-olmadigini-nasil-kanitlarsiniz/", "text": "İki bin yıllık inanış yanlış olabilir mi? Bizler aslında bir küre yerine bir diskin üzerinde mi yaşıyoruz? Düz Dünya Topluluğu'nda Dünya'nın düz olduğuna inanan biri, bunu bulmaya karar vermiş. Deli Mike Hughes, Dünya'nın düz olduğunu kendi gözleriyle görmek için kendi roketini yapmış. Son 50 yıl boyunca, Dünya'nın uzaydan çekilen görüntülerini görebiliyoruz. Gezegenimizin aslında yuvarlak olduğuna inanmanız için görmeniz gereken kanıtların hepsi bunlar gibi görünüyor. Fakat görüntülerin üzerinde ne kadar kolay şekilde oynama yapılabileceğinin farkında olmak ve internetteki komplo teorilerinin büyümesi, görünüşe göre Dünya'nın düz olduğuna yeniden inanılmasına yardımcı oldu. Bununla beraber, ondan ayrılmaya gerek duymadan bir kürenin üzerinde yaşadığımızı göstermek için uzun zamandır kullanılan bilim anlaşılamıyor. Umarız Hughes iyidir, en azından teorisini kanıtlamaya çalışıyor. Belki de kanıtları, daha fazla insan sahiden kendi gözleriyle görürse, endişe verici olan bu gidişatı tersine çevirebiliriz. Çocukların okulda basit deneyler gerçekleştirmesini sağlamak, iyi bir başlangıç noktası olacaktır. Dünya'nın yuvarlak olduğuna karar verme konusunda en iyi belgelenmiş yöntemlerden biri, ilk kez antik Yunanlar tarafından gerçekleştirilmişti. Kendileri, farklı konumlardaki çubukların gölgelerini karşılaştırarak bunu başarmışlardı. Güneş, bir yerde doğrudan tepede olduğu zaman, oradaki çubuğun gölgesi olmuyordu. Aynı anda yaklaşık 800 kilometre kuzeydeki bir şehirde bulunan çubuğun ise gölgesi vardı. Eğer Dünya düz ise, her iki çubuğun da aynı gölgeyi göstermesi gerekiyor çünkü Güneş'e karşı aynı açıda bulunmaları gerekiyor. Antik Yunanlar gölgelerin farklı olduğunu, çünkü Dünya'nın eğimli olduğunu ve bu yüzden farklı açılardaki çubukların da öyle olduklarını bulmuşlardı. Ardından, bu açılardaki farkı kullanarak Dünya'nın çevresini hesapladılar. Buna, gerçek değerin yüzde 10'u içerisinde ulaşmayı başardılar; milattan önce yaklaşık 250 yılı için fena bir rakam değil. Kürenin bir diğer kanıtı da, kuzey ve güney yarımküreler arasında geceleyin gökyüzünde görülen fark. Gördüğünüz şey tamamen farklı oluyor çünkü altınızdaki Dünya, farklı bir yöne doğru bakıyor. Eğer Dünya düz olsaydı, o zaman gördüğünüz şey aynı olurdu. Bu durum, her iki ülkede de sadece gece ve gündüzü karşılaştırarak da çok daha kolay bir şekilde yapılabilir. Gezegenleri de gözlemleyebilirsiniz. Hepsi dönmektedir ve teleskopla birkaç günlüğüne izlemek, onların düz değil de küresel olduklarına dair daha net bir resim sunar. Çoğu gezegenin küresel olması, fakat Dünya'nın düz olması muhtemel değil gibi görünüyor. Fakat bilim deneyleri hatalı şekilde gerçekleştirildiği zaman, zıt sonuç veriyor gibi görünebilirler. Eğer bunlar sosyal medyada paylaşılırsa, bu yanlış fikirler hızlı şekilde yayılabilir ve kimse de bunların kusurlarına değinmeyebilir. Bedford Level deneyi, bu konuda bilinen bir örnektir. İlk olarak 1838 yılında yürütülmüş ve bir açıklama bulunmadan önce 30 yıldan fazla bir süre boyunca Dünya'nın düz olduğunu kanıtlamak için kullanılmıştır. Bu deneyde, yaklaşık 10 kilometre uzunluğundaki bir kanalın iki ucunda da belirli bir yükseklikte bir işaretleyici yerleştiriliyor. Eğer Dünya yuvarlaksa, o zaman bir teleskop ile aynı anda bakıldığı zaman işaretlerden birinin daha alçakta görünmesi gerekiyor, çünkü daha uzakta duran işaretçi, Dünya'nın eğriliğiyle birlikte aşağıya inmeli. Fakat işaretçilerin aynı yükseklikte olduğu bildirilmiş ve bu durum, Dünya'nın gerçekte düz olduğunu akla getirmiş. Çağdaş Düz Dünya kuramcıları, hala bu deneye atıf yapıyor. Fakat sorun şu ki, bu deneyde aradaki suyun üzerinde bulunan havanın optik etkisi hesaba katılmıyor. Hava, işaretçiden teleskoba seyahat eden ışığı büküyor veya kırıyor ve bu işaretçileri aynı yükseklikteymiş gibi gösteriyor. Bu sorunun çözümü ise, kanalın uzunluğu boyunca birden fazla işaretçi kullanmak. Böyleyece bakıldığı zaman hepsi farklı yüksekliklerde görünüyor. Belki bugün okullarda bile yapılabilecek en etkileyici deney, bir yüksek irtifa balonunda yukarıya kamera göndermek. Kamera görüntüleri, yeterince yüksek olan ve geniş açılı görüntü sağlayan bir noktadan, Dünya'nın eğimini görebildiğinizi gösterecek. Mike Hughes'ın roketi çalışırsa, o da bunu görecek. Sonuç olarak, herhangi bir bilimsel uğraş için en iyi yöntem; internette tartışma yapmak değil. İnsanların bu kuramları kendileri test etmesi ve elde ettikleri sonuçları anlaması için, gereken araçların sağlanması olur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/roketler-ve-roketlerin-tarihcesi/", "text": "Uyduları yahut insanları uzaya taşıyan araçlar roket veya fırlatıcı olarak isimlendirilir ve en bilinen örnekleri Rusların Soyuz, Amerika'nın Delta roketleridir. Roketler ve tarihçesi uzay yarışı bağlamında büyük önem taşıyor. Bu roketler kıtalararası balistik füze olarak geliştirilmiş ve zamanla uzaya uydu fırlatmak için modifiye edilmişlerdir. Roketler tahrip amaçlı tasarlanmış ise bunlara füze adı verilir. Roketlerden onlarca geliştirilmiş; kimi savunma amaçlı, kimi saldırı amaçlı kullanılmıştır. Bu bağlamda Patriot ve scud füzeleri örnek olarak gösterilebilir. Dolayısıyla bu yazıda daha çok uzaya erişimi sağlayan roketlerden bahsedeceğiz. Roketlerin çalışması Newton'un üç hareket yasasına uyar. Kalkışta yeterince hıza ulaşamazsa yörüngeye giremez ve Dünya'ya düşer. Öte yandan, çok hızlı fırlatılırsa Dünya'nın kütle çekiminden kurtulur ve başka bir gökcisminin üzerine düşer ya da yörüngesine girer. Roketlerin çalışma prensibinin havai fişeklerle benzer olduğunu söyleyebiliriz. Özetle roket, yakıtı hızlı bir şekilde aşağı doğru iter, aşağı itilen yakıt da etki-tepki prensibi gereği roketi yukarı doğru iter. Bunun için bu sistemlere itki sistemi diyoruz. Örneğin şişik bir balonu serbest bıraktığımızda da aynı etkiyi görürüz. Havayı açık ağzından iterken, kendisi kontrolsüz bir şekilde ilerler. Önemli not: Roketler ister yeryüzünde silah olarak kullanılsın, ister uzaya gönderilsinler, yakıtlarını ateşlemek için havadaki oksijeni kullanmazlar, çünkü atmosferimizdeki oksijen yakıtın güçlü biçimde yanması için yeterli değildir. Sıvı yakıtlı roketler, ateşleme için beraberlerinde sıvı oksijen taşırlar. Katı yakıtlı roketlerde ise, yakıtın içinde oksitleyici bileşikler bulunur. Yani, roket atmosferdeki oksijeni hiçbir biçimde kullanmadan, sadece kendi taşıdığı oksijeni kullanarak ateşlenir ve yol alır. İnsanlığın hayalinde yörüngeye girmek hep vardı. Fransız roman yazarı Jules Verne'in Aya Seyahat (De la Terre a la Lune, 1865) ve Ayın Etrafında (Autour de la Lune, 1869) romanları roketle ilgilenenlere ilham kaynağı oldu. Katı yakıtlı füzeler Çinliler tarafından 13. yüzyılda kullanılmıştı. Dolayısıyla bu tip füzeler tarihte doğu başta olmak üzere birçok savaşta veya Avrupa'da Napolyon savaşlarında kullanıldı. Yörüngeye girmek amacıyla roket geliştirme çalışmaları ise 20. yüzyıl başlarında başladı. 1903 yılında Rus matematik öğretmeni Konstantin E. Tsiolkovsky uzay uçuşları ile ilgili bir makale yayınladı. Sıvı yakıtlı roketlerle uzay uçuşunun mümkün olduğunu gösterdi. Deney yapmak için maddi imkanı yoktu. Tsiolkovsky'nin çalışmaları, Avrupa'da birçok roket bilimciyi; özellikle Wernher von Braun'u çok etkilemişti. Hayatı ayrı bir yazı konusu olabilecek Tsiolkovsky, bazıları için roket biliminin babası olarak nitelendirilir. Bununla birlikte, sıvı yakıtlı füzeler konusunda ise Amerikalı mühendis Robert Goddard da çalışmalar yapmıştı. Bu çalışmalar 1909 yılında başladı ve 1920'lerin sonunda başarılı denemeleri oldu. Goddard, roket bilimini Tsiolkovsky'nin çalışmalarından bağımsız olarak geliştirmiştir. Ayrıca Goddard, dünyanın yerçekiminden kurtulmanın yolunun kademeli sıvı yakıtlı roketler olduğunu söyledi. Bu bağlamda Goddard'ın 1914'te iki patent başvurusu vardır. 1919'da yazdığı makale: A method of Reaching Extreme Altitutes başlığı ile yayınlandı. 1926'da Massachusettes eyaletinin Auburn şehrinde ilk sıvı yakıtlı roketi denedi. Bu çalışmalarında roket üzerine jiroskopik kontrol ve hareketli pervaneler eklemiştir. Bu nedenle kimi çevreler için de roket biliminin babası Robert Goddard olarak kabul edilir. Örneğin, NASA'nın Maryland'teki tesisinin ismi ona ithafen verilmiştir. Robert Goddard'ın çalışmaları sonradan New Mexico eyaletine taşınmıştır. Bununla birlikte Goddard'ın ilk başlarda devlet desteği almakta sıkıntı çektiğini söylemekte de fayda var. Aslında roket çalışmaları o dönemde birkaç yerde devam ediyordu. Alman Hermann Oberth 1922'de Heidelberg Üniversitesinde roketler üzerine bir doktora tezi sundu. Kabul görmedi. Bir yıl sonra Oberth, Roketle Gezegenler Arası Uzaya Doğru adlı kitabı kendi imkanlarıyla bastırdı. Bu kitap Robert Goddard'ın da ilgisini çekmiştir. Kitaptan aldıkları ilham ile bir grup alman Almanya'da Uzay Seyahati Derneği'ni kurdu. Derneğin bir üyesi olan Walter Hohmann, 1925'te Gök Cisimlerine Erişme başlıklı kitapta yörünge dinamiğini inceledi. Yörünge mekaniğinde bazı manevralar onun ismiyle bilinir. Roket çalışmaları konusunda Sovyetler Birliğinde de benzer girişimler vardı. Orda da Gezegenler Arası Yolculuk Çalışmaları Derneği kurulmuştu. Bu dernek Ekim 1924'te kamuya açık bir tartışma düzenledi. Ay'a roket fırlatmak mümkün mü? sorusuna cevap aranıyordu. 1933'te Sovyetler Birliğinde Sergey Korolyov liderliğinde roket çalışmaları yapılmıştır. İsmi kamuoyundan uzun süre gizli tutulan Korolyov, daha sonraları SSCB uzay programının başına gelmiştir. Ayrıca Yuri Gagarin'in dünya yörüngesine girmesinde Korolyov'un emeği çoktur. Wernher von Braun, Oberth'in öğrencisidir ancak çalışmalarda çok daha ileri gitmiştir. Uzaya Seyahat Derneğinin aktif üyesi idi. Bu tür dernekler, yarışmalar aslında Dünyanın yerçekiminden kurtulmak mümkün mü? sorusuna cevap aramıştır. Bu nedenle ülkemizde gerçekleştirilen Teknofest yarışmaları oldukça değerlidir. Uzay yarışının başlangıcında Almanlar öne geçince roketler hükümetlerin ve silahlı kuvvetlerin ilgisini çekti. Hitler 1932'de iktidara gelmiş ve V-2 roket çalışması 1933'te başlamıştı. İlk başarılı deneme 1934 yılında Almanya'da yapıldı. V-2 roketleri dünyanın ilk balistik füzesidir. 8 Eylül 1944'te Paris ve Londra bu V-2 balistik füzeleri ile vuruldu. Bunlar, Nazi Almanyasının son hamleleri idi. Von Karman çizgisini (100 km irtifa) geçen ilk roketler bunlardır. V-2 ise Vergeltungswaffen-2, misilleme silahları anlamını taşır. İlk denemede Londra'da bir mahalleye zarar verdi. Boş 4.5 ton, tam dolu olduğunda 12.7 ton ağırlığında bir füzeydi. Patlayıcı başlığı 740 kilo civarındaydı. Bu roketlerden 3200 kadarı İngiltere, Fransa, Hollanda ve Belçika'ya karşı kullanıldı. İkinci Dünya Savaşını V-2 füzelerine rağmen müttefikler kazandı. Alman roket tesisleri Rusların eline geçse de ABD paperclip operasyonu ile Alman roket bilimcileri kaçırdı. Sovyetler ise eldeki bir kısım teknik personeli götürdü. Bu ekip için zaten Hitler'in ölüm emri vardı. Alman bilim insanları sayesinde füze çalışmaları her iki ülkede de hız kazandı. Dünyanın ilk uzay fotoğrafı 1946'da Amerika'da New Mexico eyaletinde White Sands Füze Deneme Atış alanından fırlatılan bir V-2 füzesinin üzerine konan fotoğraf makinesi ile çekilmiştir. Dünyanın kavisi kayda alınmıştır. Uzaya uydu fırlatma konusunda Sovyetlerin 1956'daki bir açıklaması ciddiye alınmadı. Dünya yörüngesine ilk defa insan yapımı bir uydu 1957 yılında girdi. Amerika ve dünyada büyük bir şaşkınlık yaptı. Sputnik-1 uydusu 4 Ekim 1957 tarihinde Baikonur'dan fırlatıldı. Ruslar dediklerini yapmış oldular. Böylece uzay yarışı fiilen başlamış oldu. Rusya ve Amerika ilkler anlamında birçok şeyi başarmışlardır. Bu yarış 1969'a kadar çok hızlıydı. Sonrasında hızı azalsa da yatırımlar hiç durmadı. Nitekim 1990'ların sonunda uzayda birlikte çalışma gereği anlaşıldı ve Uluslararası Uzay İstasyonu çalışmaları başladı. Bugün gelinen noktada her ne kadar ülkeler ticaret ve teknolojik savaş halinde olsalar da uzay çalışmalarında birlikte hareket ediyorlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/roma-senatorleri/", "text": "Beş yıllık Sezar egemenliğine son vererek Roma Sarayı'nın anahtarlarını kalıcı olarak almayı başaran ilk Romalı: Octavius, yeni Kozmik Bey. Frigya yöresinde çobanlık yaparken bir gece rüyaya yatıp Hermes'ten aldığı duyumla Likya'ya göçmeye karar veren bu Romalı, çobanlıktan sıkılmış olacak ki kendini en yakın senatoryuma atarak yıldızları seyre başlar. Bilenlerin bildiği üzere, tebdil-i kıyafet Roma topraklarını gezmeye bayılan Sezar tarafından üzümü fazla kaçırdığı bir gece yarısında çevresine Jüpiter'in aslında bir tanrı olmadığını anlatırken keşfedildi. Normal şartlarda aslanlara atılması gerekirken Sezar'ın ilgisini çektiği için canı bağışlanan bu eski çoban, yan gelip yatıp üzüm yemeye bayıldığından olsa gerek Roma Sarayı'nın gediklilerinden biri haline geldi. Ve lafı uzatmaya gerek yok, biraz Sezar'ın yorgunluğundan, biraz keyif düşkünlüğünden, en fazla da Brütüs'ün artık iyice zıvanadan çıkmasından faydalanarak imparatorluğun başına geçti. Ne diyelim, Roma demek, barbarlar üzerine sefer düzenlemek demektir. Lejyonların gönlünü hoş tutup barbar kavimler üzerine yeni fetihler gerçekleştirdiği sürece Brütüs sinirden kendini dövmeye devam edebilir . Sparta dolaylarına avare gezerken birden kendini Roma sarayında Octavius ile senatoyu yönetirken bulan bahtı açık hür bir Roma vatandaşı: Ancharia, yeni Kozmik Hanım. Bakılan su kaynamaz, Bütün yollar Roma'ya çıkar gibi üzümlü kafayla olduğu çok belli atasözleri üreten Roma düşünürlerinin kendisi için ürettiği bir söz var mı bilinmez ama, her hür Roma vatandaşının bir gün senatoda söz sahibi olabileceğinin açık delili olarak biraz kıskançlıkla da olsa büyük saygı görüyor. Pentagramlı kolyesi yüzünden Zeus tapınağı müdavimleri tarafından biraz kınanıyor olsa da, sahip olduğu lejyonların fazlalığı nedeniyle olsa gerek, çatlak sesleri bastırmasını bildi. Her senato üyesi gibi seferlerden arta kalan zamanlarında yan yatıp üzüm yeme huyu olmasa da, sert olun, siyah giyinin sloganı ile Roma sokaklarında yeni ve heyecan verici bir akım başlattığı yadsınamaz bir gerçek. Şu aralar Merve'nin üzüm partileri verdiği kolezyum, yeni Kozmik Hanım'ın metal aletlerin bol bol kullanıldığı eğlenceleriyle çınlıyor . Senatonun bay bilmişi. Fetihlerini saysanız, hepi topu birkaç köyden ibaret. E madem köy fethediyorsun, bari git Galya'daki o manyak dolu köyü al diyen Romalıların sayısı gökteki yıldızlar kadar. Ancak, hiçbir yer almamış olsa da, mancınık göndermeden o kaleyi alamazsınız gibi zekice fikirleri ile çok sayıda fethin önünü açmış biri. İlginç zevkleri var; herkes Kolezyum'da aslan kaplan dövüştürürken bu mini bir Kolezyum inşa ettirip içinde kedi dövüştürüyor. Sezar yüzünden hiçbir yetkisi olmayan Roma belediye başkanı ile bu yüzden papaz olmuşluğu vardır. Neyse ki belediye başkanı Sezar tarafından Libya'ya sürüldü de, konu tatlıya bağlandı. Ece, Bitinyalı Ece, eteğinin belini kıvıran Ece... Okullarının papirüs yetersizliği Sezar'ın olmasa da Bitinya valisinin beceriksizliği olarak nam salmıştı Anatolia'nın kuzeyinde. Valinin sonu aslanlara atılarak Roma hakkının akşam iş çıkışı eğlencesine katkıda bulunmak olsa da, Bitinya'nın bu bahtsız Romalısı için boş derslerde geçen aylak zamanların telafisi şart olsa gerekti ki, kendisini Konstantinapolis denen küçük bir köyün yeni açılmış bir senatoryumuna bu yüzden attı. Kısa sürede barbar kavimlerin anlaşılması güç lisanlarını öğrenmekteki kabiliyeti Roma Sarayı'na ulaşan bu genç hanımın senatoda bir sandalye kapmış olması kimseyi şaşırtmamış olsa gerek. Yine de, zaman zaman yaptığı hatalı tercümeler yüzünden kutsal Roma'nın adaletli ellerine teslim olmaya niyetlenmiş babarlıktan uzak kavimlerin üzerine kutsal lejyonların salınıp aslanların ziyafet çekmesine neden olsa da, Ancharia'nın hoşgörüsü üzerinden eksik olmuyor . En karmaşık konuları bile elinden ... En karmaşık konuları bile elinden ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/roportaj-astrofotografci-mehmet-ergun/", "text": "Dünyaca ünlü astrofotoğrafçımız Mehmet Ergün ile, keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Başarılı astrofotoğrafçı ve amatör astronom Mehmet Ergün ile gerçekleştirdiğimiz bu samimi röportajı aşağıdaki videodan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, görmezden gelir ve tek başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/rosetta-ve-philae-kuyrukluyildiza-inisin-birinci-yili/", "text": "Bir yıl önce Kasım ayında Philae aracı, bir kuyrukluyıldıza tarihi bir iniş gerçekleştirdi. Gelecek yıl süresinde kontrollü bir şekilde Rosetta uydusunun kuyrukluyıldıza çarpmasıyla gerçekleşecek büyük finale yaklaşırken, görev ekibinin yüzey aracıyla yeniden iletişim kurma umudu hala sürüyor. Rosetta 6 Ağustos 2014'te 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına varmıştı. Uzun bir ön yolculuğun ve iniş alanının belirlenmesinin ardından Philea'nın 12 Kasım 2014 tarihinde kuyrukluyıldıza iniş yapması kararlaştırıldı. Planlandığı gibi Agilkia bölgesine ilk dokunuştan sonra, Philea talihsiz bir şekilde kendini kuyrukluyıldıza kilitleyemedi ve tamamen plan dışı olan bir sıçrama yaşadı. Bu yüzden, Abydos olarak adlandırılan yeni bir alana zorunlu iniş yaptı. Yüzey aracının yeri ve durumu yeniden belirlendikten sonra, Philea ve Rosetta'nın verileri kullanılarak yapılan animasyonlarla Philea'nın yüzey üzerindeki sıçrayışı canlandırılarak, Philea'nın neden kuyrukluyıldıza bağlanamadığı, neden zıpladığıyla ilgili ayrıntılı analizler yapıldı. İnişten sonra Philea'yı kuyrukluyıldızın yüzeyine kilitlemek için üç farklı metod vardı. Bunlar; buz vidaları, zıpkınlar ve küçük bir iticiydi. Buz vidaları görece daha yumuşak yüzeylere kilitlenmeyi sağlamak üzere tasarlandı ama Agilkia düşünüldüğünden daha sert bir yüzeye sahipti. Bu yüzden buz vidaları yüzeyi delemediği için burada işe yaramadı. Zıpkınlar ise, hem yumuşak hem de sert yüzeylerde kullanılmak için tasarlanmıştı. Görev ekibi yüzey aracının üstündeki itici sayesinde, aracı aşağı doğru iterek zıpkından gelecek geri tepmeyi etkisiz hale getirebileceklerini ve böylece Philea'nın yerle kontağını tekrar sağlayabileceklerini varsayıyorlardı. Başarısız olmadan önceki gece itici harekete geçirildi, mührünün açılmadığı düşünüldü buna rağmen sensör başarısızlığı da göz ardı edilmedi. İnişten sonra, zıpkınlar kendini ateşlemedi. Almanya Uzay Merkezi'nden Philea İniş Yöneticisi Stephan Ulamec: Problem zıpkın tetikleyicilerini patlayıcıyla tutuşturmaya yarayan dört köprü kablosunda ya da patlayıcıların zamanla bozulmasında gibi gözüküyor dedikten sonra; Her durumda, eğer Philea ile yeniden bağlantı kurabilirsek, ateşlemeyi tekrar tetiklemeyi düşünüyoruz diye ekliyor. Bunu yeniden yapmak istemelerinin nedeni ise bilimsel, çünkü zıpkınlar yüzey üzerindeki sıcaklığı ölçebilen sensörler içeriyor. Öngörülmeyen sıçramaya rağmen, Philea 15 Kasım'ın erken saatlerinde birincil bataryası tükenip, uyku moduna geçmeden önce; ilk başta planlanan bilimsel döngünün yüzde 80'nini tamamlamayı başardı. Philea'nın son olarak kuyrukluyıldıza kilitlendiği Abydos bölgesi, Güneş ışığı almak bakımından Philea'nın ikincil bataryasını doldurabilecek ve bilimsel ölçümlere devamlılığını sağlayabilecek kadar yeterli değil. Kuyrukluyıldızın Güneş'in en yakınına geldiği dönemde, -rotaya göre bu yakınlaşma 2015 Ağustos'a denk geliyordu- Philea'yı tekrar uyandırmak için yeterli enerjiye sahip olunacağı ümit ediliyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, yüzey aracıyla iletişim 13 Haziran'da sağlandı ama 9 Temmuz'a kadar yalnızca kesintili sekiz iletişim kurulabildi. Buradaki problem, gün ışığının artmasıyla kuyrukluyıldız aktivitesinin de artması, güvenlik sebebiyle Rosetta aracı birkaç yüz kilometre geriye çekildi. Bu uzaklaşma ise, Philea'nın Rosetta'nın iletişim menzilinin dışına çıkmasına sebep oldu. Buna rağmen, geçen birkaç hafta içinde kuyrukluyıldız aktivitesi azalma göstermeye ve bunun sonucunda Rosetta da tekrar kuyrukluyıldıza yaklaşmaya başladı. Bu hafta Rosetta 200 km gibi bir yakınlığa ulaştı. Bu uzaklık Philea ile iyi bir iletişim kurabilmek için limit mesafe. Bugünlerde ise aracın uzaklığı 170 km'ye kadar düşürüldü. Şu sıralar, yüzey aracı ekibi Haziran ve Temmuz'da aldıkları verileri analiz etmeye devam ediyor ve bu analizler sonucunda Philea'nın uyku modundan çıktığındaki durumunu anlamayı umuyorlar. Bu haber üzerine takım gelecek vaat eden ve düzenli iletişimi tekrar sağlayacak bir strateji geliştirmeye çalışıyor. Ama şu bir gerçek ki, bu zamana karşı bir yarış: kuyrukluyıldız şu sıralar Mars yörüngesinin ötesinde ve ısısı düşüyor. Ne yapacağımızı yüzeyin ısısı işlemi durduracak kadar düşmeden, Ocak sonuna kadar kararlaştırmalıyız: Philea -51C 'un altında çalışamaz diye ekliyor Koen Geurts. Görevin sonunda yapılması planlanan şey, Rosetta'nın planlı bir şekilde yüzeye çarptırılması. Bu plan altı ay önce işlemlerin Aralık 2015'ten Kasım 2016'ya uzatıldığının açıklanmasıyla beraber su yüzüne çıkmıştı. Güneş enerjisiyle çalışan Rosetta, kuyrukluyıldızın 6.5 yıllık döngüsü içinde Jüpiter'in yörüngesinin ötesine geçip Güneş'ten uzaklaştıkça, çalışmak için bir daha yeterli enerji alamayacak. Rosetta derin uzayda, önceki 31 ay boyunca Ocak 2014'te biten uyku durumunda yaptığı gezintiden daha da uzağa seyahat edecek. Ek olarak, gelecek Eylül'de Rosetta ve kuyrukluyıldız Dünya'dan bakıldığında Güneş'e görsel açıdan çok yakında yer alacak. Dolayısıyla bilimsel bilgileri alma ve işlemleri gerçekleştirmek çok zor olacak. Rosetta ekibi, Rosetta'ya ulaşabildiğimiz bu süre zarfında kuyrukluyıldıza yaklaşmak ve dramatik sonun gerçekleşmesi için yapılması gereken manevraları araştırıyorlar. Bu hamleler sonucunda bilimsel gözlemlerin görev sonuna kadar devam etmesi ve Rosetta'nın gereçlerinin emsalsiz uzaklıklardan özgün veriler göndermesi bekleniyor. Rosetta'yı görevin sonuna kadar kontrol edeceğiz ama, bir noktadan sonra Rosetta ile bir daha konuşmamız mümkün olmayacak diye ekliyor Sylvain. 12 Ocak 2005 Tarihinde NASA tarafın... Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km ... Rosetta, ESA t... Rosetta, Avrupa Uzay Ajansı t..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/rosetta-veda-ediyor/", "text": "Rosetta, ESA tarafından geliştirilen ve Philae isimli sonda ile birlikre 67P/Churyumov-Gerasimenko isimli kuyruklu yıldızda ayrıntılı çalışmalar yapmak üzere 2 Mart 2004'te fırlatılan uzay aracıdır. Uzun ve çetrefilli (6,4 milyar km) bir yolculuktan sonra, 6 Ağustos 2014 tarihinde bir kuyruklu yıldızın yörüngesine giren insan yapımı ilk araç olarak tarihe adını yazdırdı. Gelelim asıl amaca: Rosetta misyonu, bir kuyruklu yıldız üzerinde en ayrıntılı çalışmayı yapan uzay aracı olmak üzere planlandı. Bu misyonda Rosetta ve yavrusu Philae'ye büyük iş düşüyordu. Uzay aracının bugüne kadar ilettiği veriler, kuyruklu yıldızların yapısı, dolayısıyla Güneş Sistemi'nin erken dönemi, oluşum aşaması ve gezegenlere su ile yaşamın nereden geldiği hakkında birçok ipucu ve cevaplar verecek. Elbette yeni soruları da beraberinde getirecek. Rosetta, 5 Ağustos 2014'te 67P'ye yakınlaşarak kuyruklu yıldızı 3 ay izledi ve 30 km yakınlaşarak asıl yörüngeye girdi. Kuyruklu yıldızın zemin yapısını araştırma görevi ise Philae'ye düşüyordu. 10 yıllık beraber süren yolculuğun ardından ayrılma vakti gelmişti. 10 Kasım 2014'te solukların tutulduğu saat 08:35'te Philae, 67P'ye oturtulmak üzere Rosetta'dan ayrıldı. İlk inişini saat 15:33'te yapan Philae, zıpkınlarının çalışmaması nedeniyle kendisini yüzeye sabitleyemedi ve 67P'nin çok düşük olan kütleçekiminden dolayı yüzeyden sekerek uzayda 1km sürüklendi. Bu yaşanan aksiliğin ardından Philae, hedeflenen koordinattan 1km ötede, Güneş görmeyen kayalıkların dibinde durabildi. Bu durum Philae'nin bir süre sonra enerjisinin tükeneceği ve gölgede olduğundan dolayı şarj olamayıp uyuyacağı anlamına geliyordu. Bu aksiliklerden dolayı Philae görevi hızlandırılarak erken başlatıldı. Böylelikle Philae, bilimsel görevlere başlamak üzere aceleyle kolları sıvadı. Philae, görevi süresince COSAC isimli cihazı ile 67P'nin çok zayıf atmosferinde oksijene ve kompleks organik moleküllere rastladı. Elde ettiği bilimsel verileri analiz için telsiz bağlanısı kullanarak Dünya'ya gönderebilmeyi başardı. Philae'nin bu 57 saatlik görevinden sonra pillerinin tükenip şarj olamamasından dolayı uyku süreci başlamış oldu. -67P kuyruklu yıldızının ultraviyole dalga boyunda nadiren karanlık olduğu, -Hidrojen ve oksijen moleküllerinin kuyruklu yıldızlardaki varlığı, -Yüzeyde kayda değer su-buz olmadığı kanıtlandı. -ROSINA kütle spektrometrelerinden alınan verilere göre 67P'de ki ağır suyun oranı, normal suyun oranına göre Dünya'dakinden üç kat fazlaydı. Bu verilere göre kuyruklu yıldızdaki ağır ve tümleşik toz-buz karışımı, 67P'nin düşük yoğunlukta dolayısıyla bol gözenekli yapıda olduğuna işaret ediyordu. Fakat kafaları karıştıran şey, bu kadar düşük yoğunluklu yapısına rağmen 67P'de hiç büyük mağaraya rastlanmamasıydı. Mağara ölçümü, Rosetta görev ekibinden Martin Pötzold'un fikriyle yapıldı. 67P'nin kütle çekim alanını ölçmek için Rosetta Bilim Testi kullanıldı. Bu ölçümlerdeki temel faktör doppler etkisiydi. Dünya'daki radyo frekansına göre Rosetta'nın ölçtüğü fekanslar değişiklik gösterdi. Sinyallerdeki değişikliğe göre kuyruklu yıldızın kütle çekim alanının resmi oluşturuldu. Ölçülen ivme değerlerinden yola çıkılarak, büyük bir mağaranın olmadığı anlaşıldı. Mağara çelişkisinden çıkan sonuca göre, iç kısım dışa göre daha homojen ve düşük yoğunluklu olmalıydı. Rosetta, 30 Eylül 2016'da görevini tamamlayıp kontrollü bir şekilde kuyruklu yıldızın yüzeyine indirilecek. Rosetta, bu son görevde yakın çekimli ve yüksek çözünürlüklü görüntüleri de Dünya'ya iletmeyi ihmal etmeyecek. Çarpışma 50cm/saniye hızında gerçekleşecek. Misyon tamamlandığında Rosetta, Philae ile birlikte 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızında dramatik bir şekilde sonsuza dek seyahat edecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/rs-ophiuchi-rs-yilanci/", "text": "RS Ophiuchi, görece yakınımızdaki oldukça ilginç yıldızlardan biri. Onu ilginç kılan şey ise, yaklaşık 20 yıllık aralıklarla parlaklığının çok büyük ölçüde artış gösteriyor olması. Artışın nedeni, RS Ophiuchi'nin aslında bir çift yıldız sistemi olmasında yatıyor. Sistem iki yıldızdan oluşuyor: Biri kırmızı dev yıldız, diğeri ise artık enerji üretmeyen, ölmüş bir yıldız kalıntısı olan beyaz cüce. Birbirine çok yakın yörüngede dolanan bu iki yıldızdan oluşan sistemde, kırmızı dev yıldızdan; güçlü kütleçekimi nedeniyle beyaz cücenin üzerine sürekli bir madde akışı gerçekleşiyor. Beyaz cüce yıldızlar, yaklaşık Dünya büyüklüğünde olmasına karşın, Güneş'in yaklaşık yarısı veya biraz fazlası kütleye sahip olmaları, yani çok sıkışık halde oldukları için kütleçekimleri de oldukça güçlüdür. Özellikle yakınında böylesi bir yıldız varsa, yıldızın dış zarfında bulunan gaz, kaçınılmaz olarak çok güçlü kütleçekimine sahip olan beyaz cüceye doğru akar. İşte bu madde akışı sonucu beyaz cücenin üzerinde gaz birikimi gerçekleşiyor ve yaklaşık her 20 yılda bir bu gaz büyük bir nova patlamasına yol açıyor. İşte, Dünya'dan bakıldığında yıldızın parlaklığının birden çok artmasının nedeni de bu patlama. Bu arada, nova ile süpernova arasındaki farkı da kaşla göz arasında öğrendiniz sanırız. RS Ophiuchi yıldızı, çıplak gözle görülemiyor, çünkü yakın demiş olmamıza rağmen bize oldukça uzak. Parlaklığının aşırı değişkenliğinden dolayı uzaklığını tam tahmin edemesek de, 2.000 ila 5.000 ışık yılı arasında bir mesafede olduğunu sanıyoruz. Her ne kadar, beyaz cüce üzerinde biriken gaz, 20 yılda bir patlamaya yol açsa da, gazın tümü bu patlamayla dışarı saçılmıyor. Bir kısmı beyaz cüce yıldızın üzerinde kalmaya ve giderek daha fazla birikmeye devam ediyor. Yapılan tahminlere göre, yaklaşık 100 bin yıl içinde beyaz cüce üzerinde biriken madde o kadar fazla olacak ki, yıldız bir süpernova patlamasıyla yok olacak. Bu süpernova patlaması olduğunda RS Ophiuchi gökyüzündeki en parlak yıldız haline gelecek ve birkaç gün boyunca gündüzleri de görülebilecek parlaklığa erişecek. Gerçekleşecek patlamayı özel yapan bir konu daha var ki, gökbilim açısından böylesi ikili yıldızlarda yaşanan süpernova patlamalarını eşsiz bilgi kaynaklarına dönüştürüyor: 1A tipi süpernova denilen bu patlamanın yaydığı ışık hepsinde standart güçtedir ve bu sayede uzak gökadaların bize olan mesafesini hesaplamaya yarar. Görselde, bir sanatçı tarafından RS Ophiuchi sisteminde yaşananların bir canlandırmasını görüyorsunuz. Burada sağdaki kırmızı dev yıldızdan beyaz cüceye doğru sarmallar çizerek akan gaz gösterilmeye çalışılmış. Gördüğünüz gibi çok güzel ve akılda... Mira (veya Mira Ceti / Omicron Ceti... Yıldızlar o kadar uzaktırlar ki, ne..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/rtg-001/", "text": "NASA, Satürn'e Cassini sondasını göndereceği zaman Güneş enerjisini alternatif bir kaynak olarak düşünmüştü. Ancak 1997 teknolojisinin Güneş panellerinin, Satürn yörüngesinde yeteri kadar güç sağlaması için Cassini'yi 1.3 ton ağırlığında panellerle donatmak gerektiği anlaşılmıştı. Cassini'nin üst aşama ağırlığı 7.2 tona çıkarak, sondayı fırlatacak Titan-IV Centaur roketinin maksimum yük kapasitesi olan 6.2 tonu aşmış ve fırlatılmasını imkansız hale getirmişti. Yakın zamana kadar, Cassini ile her gün Satürn sisteminin yeni bir sırrını öğrenmiş isek, bunu araca yerleştirilen plütonyum ile çalışan radyoizotop termoelektrik jeneratörlerine borçluyuz . Uzayda nükleer enerji kullanımı, uzay çalışmalarının ufkunu genişletmiş ve Güneş panellerinin verimsiz kaldığı durumlarda dahi uzun süreler görev yapılmasını mümkün hale getirmiştir. Örneğin1977'de gezenimizden fırlatılarak görevine başlayan Voyager-1, sahip olduğu RTG güç kaynağının kalbindeki plütonyum 238 sayesinde 2025'e kadar işler kalabilecektir. Güneş enerjisi, Dünya yörüngesi (1 AU, yani 1 AB astronomik birim. Dünya ve Güneş arasındaki 150 milyon km'lik uzaklık) ve diğer iç gezegenler için oldukça verimli olsa da, Jüpiter yörüngesi (5.2 AU) civarında verimliliği oldukça düşmektedir. Satürn yörüngesi (10 AU) civarında ise Dünya yörüngesindekinin sadece 1%'i miktarda enerji elde edilebilmektedir. Bu uzaklıkta ve ötesine sonda gönderimi için nükleer enerji çok daha verimliyken, gelecekte bu gezegenlere yapılacak insanlı görevler için zorunlu olacaktır. 1950'de Amerikada Dr.Bertam C. Blanke önderliğinde geliştirilen RTG'ler Güneş sisteminin sırlarını keşfetmemizi sağlayan en büyük yardımcı teknolojilerden biridir. Pioneer 10, Pioneer 11, Voyager 1, Voyager 2, Galileo, Ulysses, Cassini, New Horizons ve Mars'a gönderilen Viking 1, Viking 2, MSL Curiosity araçları güçlerini RTG güç kaynaklarından alır. Oldukça sağlam ve bulundurdukları yakıtı yüzlerce yıl boyunca muhafaza edecek şekilde tasarlanan RTG'lerin çalışma prensipleri nükleer teknolojiler göz önüne alındığında çok basittir. Ana bölmeye uzun yarı-ömrü ve yüksek enerji salınımı olan Plütonyum-238 (87.7 yıl) benzeri bir yakıt yerleştirilir. Yakıtın yarı-ömrünün yüksek olması, sahip olduğu kütleye kıyasla yüksek enerji elde etmesi ve yaydığı radyasyon türünün kolaylıkla soğurulup kalkanlanabilen alfa ve beta parçacıklarından oluşması esas alınır. Böylelikle bölme içindeki yakıt hem dışarı radyasyon saçmaz, hem de uzun yıllar enerji üretebilir. Bu bölmenin iki tarafında bulunan thermocouple aygıtları, nükleer yakıtın bozunumu sonucu ortaya çıkan ısıdan elektrik üretirler. Böylelikle Pulütonyum 238 kullanan bir RTG her yıl 0.5%-0.78% arası bir güç kaybı ile onlarca yıl güç sağlayabilir. Fırlatılışlarından yaklaşık 40 yıl sonra Voyager sondaları bu sayede temel enstrümanlarını çalışır tutarak bize hala veri göndermeye devam etmektedirler. Apollo 12'den 17'ye kadar Ay görevlerinde de RTG'ler kullanılmıştır ve kaza geçiren Apollo 13 hariç, bütün jeneratörler Ay yüzeyinde bırakılmıştır. Apollo 13'ün ay modülündeki jeneratör ise Ay modülü ayrılmadığı ve modül mürettebatın hayatta kalması için hayati önem taşıdığından Dünya'ya kadar getirilmiş ve herhangi bir kazayı önlemek amacıyla Pasifik okyanusunda 6.1 kilometre derinlikteki Tonga çukuruna düşürülmüştür. RTG jeneratörü Dünya'ya girişi kazasız atlatmış ve sızıntıya sebep olmadan çukurun derinliklerine gömülmüştür. Aygıt, yakıtı 870 yıl boyunca güvenle muhafaza edecek şekilde tasarlandığından ve bu süre zarfında radyoaktivitesi azalacağından dolayı herhangi bir riski de yoktur. Bu RTG'leri taşıyan araçlarla ilgili şimdiye kadar 5 kaza yaşanmıştır. Bunların iki tanesinde, Apollo 13 ve bir meteoroloji uydusunda herhangi bir sızıntı gerçekleşmemiş olmasına rağmen; geri kalan iki Rus ve bir Amerikan uydusu fırlatılırken infilak etmiş ve geniş alanlarda düşük seviyede radyasyon saçan yakıt parçacıkları salmışlardır. RTG'lerde kullanılan Plütonyum-238 böyle verimli olmasına rağmen oldukça pahalıdır ve üretimi zordur. Bizzat nükleer reaktörlerde üretilir. Amerika'da üretimi 1988'de durmuştur ve 1993'den beri Rusya'dan ithal edilmektedir. Ancak son yıllarda Rusya'nın da stokları azalmıştır. Şu anda NASA'nın sivil görevlere ayrılan stokları 2020'de Marsa gidecek yeni bir yüzey aracı ve 2024'te fırlatılacak ayrı bir görev için yetecek kadardır. Bu sebeple NASA önümüzdeki yıllarda daha fazla yakıt üretmek için eski reaktörleri açmayı planlıyor. RTG'ler tarafından üretilen ısı, bir yakıtı ısıtıp hızlandırarak itki elde etmekte de kullanılabilir. Bu fikir üzerinde yapılan çalışmalar Geleceğin İtki Sistemleri yazı dizimizde anlattığımız Rover projesi ve nükleer termal roketlere esin kaynağı olmuştur. Not: Bu makalemizi ve daha fazlasını koruyarak kaybolmasının önüne geçip, yaşadığımız kaza sonrasında yeniden sitemize eklememize katkıda bulunan Çetin Bal'a teşekkür ederiz. Bu yazıyı, ilk olarak 5 Eylül 2015 ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/rus-uzay-ajansindan-rsa-interaktif-uzay-yolculugu/", "text": "Rus Uzay Ajansı Roscosmos , insanlığın 1957 yılında Sputnik ile başlayıp günümüze kadar gerçekleştirdiği uzay yolculuklarını interaktif biçimde görüp detaylı bilgi alabileceğiniz bir internet sayfası oluşturmuş. Sayfanın yayın tarihini de Yuri Gagarin'in ilk kez uzaya çıktığı 12 Nisan gününe denk getirmiş. Bu linke tıklayarak ulaşabileceğiniz interaktif uygulamada, insanlığın 60 yıllık uzay serüveninde neleri başardığını görebilirsiniz. Bu yapılanları hatırlamak, gelecekte neler başarabileceğimizi hayal edebilmenizi de kolaylaştıracaktır. Elbette site Türkçe değil. Rusça veya İngilizce biliyor olmanız iyi olur. Günümüzde bir yabancı dil bilmek, doğru bilgiye ve bilginin kaynağına ulaşabilmek adına olmazsa olmazlardan biri. NASA Uzaylıları Biliyor Ama Halktan Gizliyor! Kimi zaman üstad İlber Ortaylı'nın ... ESA ve RSA (Ru..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saf-elmas-gezegenler/", "text": "Son zamanlarda bulunan bazı ötegezegenlerin sadece elmastan oluştuğuna dair ilginç popüler bilim haberlerini okumuşunuzdur. 55 Cancri e ötegezegeninin iç yapısının büyük miktarda elmas ve grafitten oluştuğu ileri sürülmüştür. Tüm kayalık gezegenlerin iç yapısına baktığımızda, bunların katmanlaşmış olduğunu görürüz. Her zaman daha ağır elementler çekirdekte, hafif elementler de dış kabukta bulunur. Bunun nedeni de çekim etkisidir. Ağır elemente daha fazla kütleçekimsel kuvvet uygulandığı için o merkeze doğru yol alır. O zaman da merkez bölgesindeki hafif elementlere yer kalmaz, onlar da yukarıda kabuk yöresine taşınır. Gökbilimciler bunu nereden bilirler diye sorarsanız; örneğin yerin kütlesi ve yarıçapı bilindiğinden ortalama yoğunluğunu hesaplayabiliriz. Ama üstünde yaşadığımız kabuktaki kayaların yoğunluğuna baktığımızda gezegenimizin ortalama yoğunluğundan çok düşük olduğunu görürüz. O zaman deriz ki; iç yapıda bol miktarda ağır element var. Kütlesi büyük, fakat yarıçapı Dünya yöresinde olan ötegezegenler Süper-Dünya sınıfına girer. 55 Cancri e ötegezegeni 8 dünya kütlesinde olmasına karşın yarıçapı yaklaşık 2 Dünya yarıçapı kadar. O zaman hemen diyebiliriz ki ortalama yoğunluğu gezegenimizden çok fazla. Diğer taraftan dünyamız Güneş çevresinde 364 günde bir dolanırken bu ötegezegen yıldızı çevresinde 18 saatte bir dolanmaktadır, yani yıldızına çok yakındır ve dolayısıyla yüzeyi çok sıcaktır. Başka yıldızların çevresinde dolanan ötegezegenleri keşfettiğimizde onların kütlesini ve yarıçapını saptayabiliyoruz. O zaman onları bir kütle-yarıçap grafiği üzerinde noktalarız. Ayrıca bu grafik üzerinde eğer bir gezegen sadece sudan (H2O), karbondan , silisyum karbitden , magnezyum sülfitden (MgSO3) veya demirden meydana gelmişse, kütlesi ve yarıçapı ne olurdu çizgileri de yer almaktadır. Üsteki şekilde bu grafiği ve bugüne kadar keşfedilen Süper-Dünya sınıfındaki ötegezegenlerin yerini görüyorsunuz. 55 Cancri e ötegezegeninin ölçülen iki yarıçapı mavi ve kırmızı renklerde gösterilmiştir. Bu ötegezegenin Karbon ve SiC çizgilerinin üzerinde olduğu hemen farkediliyor. SiC molekülü çok sert olup sanayide aşındırıcı olarak kullanılır. Bu koşullarda bulunan karbon ise ya grafit ya da elmas yapısında olması gerekir. Gökbilimcilerin işte saf elmasdan oluşmuş dedikleri bu tür ötegezegenler. Ama diğer taraftan biliyoruz ki %100 karbondan oluşmuş gezegen olamaz. Karbon bakımından zengin olduğunu bildiğimiz gezegenimiz Dünya'daki karbon miktarı bile %0.1, yani binde birdir. Grafikte en üstte gözüken Kepler 11-d, 11f ve GJ1214b ötegezegenleri sadece sudan oluşma çizgisinin üzerinde yer aldıklarından su ile oksijence zengin, dış katmanları gaz olan bir yapıdadır. 55Cancri e ise tamamen farklı bir yapıda olmalı. Gezegenlerde katmanlaşma olduğunu da bildiğimize göre farklı elementleri bir karışımı olmalıdır. Aşağıda soldaki grafikte eğer bu gezegen C, Fe ve SiC'den oluşmuş ise hangi oranlarda karışımı gözlenen kütle ve yarıçapı karşılar sorusunun yanıtını vermektedir. Sağdaki grafikde ise bu kez SiC yerine MgSiO3 alınmıştır. Mavi ve kırmızı alanlar ölçülen iki farklı yarıçapa karşılık gelirken, beyaz alanlar gözlenen yoğunluğu sağlamıyor demektir. Mavi veya beyaz alan üstünde bir nokta seçerseniz 55Cnce'nin kimyasal yapısını belirliyorsunuz demektir. Seçtiğiniz noktadan her üç eksene dik çizdiğinizde elde ettiğiniz oranları toplarsanız 1 olduğunu yani %100 olduğunu görürsünüz. Bu grafiğe Ternary Diagramı adı verilmektedir. Sonuç olarak gökbilimciler gezegenleri çalışırken ya yeri referans alırlar veya yukarı bakarak farklı yapıda olanları araştırırlar. Yapılarını anlamak açısından da bazı basit teknikler kullanırlar ama unutmayalım saf elmasdan oluşmuş bir gezegen olmaz. Uzay nerede başlıyor? 1966 yılında ... Bir önceki yazımızda bir sarkacın p... Uluğ Bey, dönemi için önemli çalışm..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sahi-bi-marduk-vardi-ne-oldu-ona/", "text": "İlk kez 2003 yılında Türkiye'de yayınlanan bir kitapla kamuoyunun gündemine taşınan ve basından sosyal medyaya kadar oldukça büyük bir kesimin dikkatini çekip ciddi ciddi varlığına yönelik argümanlar ortaya konulan bu gezegenin, 2007-2008 yılları arasında teleskopla görülebilecek kadar yakına geleceği, daha sonrasında ise giderek yakınlaşmasının çıplak gözle bile takip edilebileceği iddia ediliyordu. Üstelik bu iddiya inananlar arasında gazeteci ve televizyoncu ağır abiler/ablalar bile vardı. Bunlara göre Marduk gelecek, seller, depremler, yanardağ patlamaları ile Dünya sarsılacak, yer yerinden oynayacaktı... Üstelik ciddi ciddi bunun daha önce birçok kez olduğunu, yine olmasının çok güzel olacağını, uygarlığımızın yeniden şekilleneceğini iddia ediyorlardı. 2008 yılı geçip de gezegen ortada görünmeyince, bu sefer de; yörüngesi tam Güneş'in Dünya'ya göre arka tarafına denk geliyor, o yüzden görünmüyor saçmalığı öne sürüldü. Bilim insanları yine böyle bir şeyin olamayacağını söylediler ama nafile... Milyonlarca insan, Güneş'e karşı çekilen fotoğraflarda oluşan lens efektlerini Marduk gezegeni olarak görmeye ve üzerine efsaneler üretmeye devam ettiler. Kaldı ki işin içinde, Marduk büyüklüğünde ve düzenli olarak Merkür, Venüs, Mars ve Dünya'dan oluşan İç Güneş Sistemi'ne giren böylesi büyük bir gezegenin yörüngesel arızalar ve sapmalar oluşturacağı gerçeği vardı. Eğer böyle bir gezegen her 30 küsür bin (veya 100 bin) yılda bir buralarda geçip gidiyorsa, Dünya'nın, Venüs'ün, Mars'ın yörüngesinde düzensizlikler olmalıydı. Oluşan bu düzensizliklerin yeniden normale dönmesi ve gezegenlerin tekrar kararlı yörüngelere dönmeleri ise onbinlerce, hatta yüzbinlerce yıl sürmeliydi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/salamanca-astronot-kabartmasi/", "text": "Bilimsel görünümlü UFO'cu sitelerinde ve basınımızın mistik haber köşelerinde görüyorsunuzdur; İspanya'daki 1513-1733 yılları arasında inşa edilen tarihi Salamanca Katedrali'nin duvarlarındaki oymalar arasında bir astronot var. Yukarıda verdiğimiz tarih aralığına bakarsanız, bu İspanyol katedralinin yapımının 200 yıldan fazla sürdüğünü anlamışsınızdır. Yani, yapı çok uzun sürede inşa edilmiş. Ancak, bu sadece inşa süreci değil; yapının geliştirilme aşamasını da ifade ediyor. 200 yıllık süre içerisinde katedral büyütülmüş, genişletilmiş, yeni eklemelerle daha gösterişli hale getirilmiş. Tabii, bu sırada çok fazla da değişikliğe uğramış. 1992 yılında yapılan restorasyon çalışmasında ise, dış duvar kabartmalarına yeni ve ilginç figürler eklenmiş. Bunlardan biri de, basında o tarihlerde kimse böylesi mükemmel bir astronotu hayal edemezdi diye sunulan astronot figürü. Hatta, kabartmalar incelendiğinde daha ilginç eklemelerle karşılaşıyorsunuz. Örneğin dondurma yiyen bir yaratık gibi. Açıkcası, Jeronimo Garcia'nın başını çektiği restorasyon ekibi, mizah anlayışlarını katedralin duvarına yansıtmaktan çekinmemişler. Tabii, bunu kendi kafalarına göre yapmadılar. İşin başında yetkililerden gerekli izinler alındı. Yine de, yöre halkından bir kesimin ve dindar İspanyolların bu eklenen ilginç yeni fügürleri kızgınlıkla karşıladığını da belirtmekte fayda var. Evet, buradan anlayacağınız gibi, gözlerinizle gördükleriniz bile sizi yanıltabilir. Bazen gözlerinize ve söylentilere güvenerek ürettiğiniz fikirler sizi yarı yolda bırakabiliyor. O nedenle, araştırmalarınızı ciddi kaynaklardan yapmanız, bilim insanlarını rehber edinmeniz daha sağlıklı bir davranış şekli olacaktır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolu-diski-neden-duz-degil-de-egri/", "text": "Samanyolu'nun eğri şekli muhtemelen galaksimizin daha küçük bir galaksi ile uzun soluklu bir çarpışması ile oluşmuş olabilir. Ancak bu küçük galaksinin hangisi olduğu ise bir gizem. Bu görüş ise Avrupa Uzay Ajansı'nın milyarlarca yıldızın haritasını kesin olarak çıkarmak için tasarlanan Gaia uzay aracının çalışmaları ile ortaya çıktı. Gaia, bir tarafından yukarıya diğer tarafından da aşağıya doğru kıvrılarak eğri bir şekil oluşturan Samanyolu'nun diskine dikkatini yöneltti. Uzay aracının gözlemleri, bu eğriliğin zaman içerisinde hızla hareket ettiğini gösterdi. Üstteki videoda, Samanyolu'nun eğri diskinin görselleştirilmesini izleyebilirsiniz. Eğiklik o kadar hızlı değişiyor ki, bilim insanlarının doğrudan göremediğimiz manyetik alan veya karanlık maddenin etkisini içeren önceki açıklamaları bu koşulda ise yaramıyor. Çünkü bu açıklamalar yavaş hareket eden değişiklikler ortaya çıkarıyor. Bu yüzden de ortaya daha etkili bir çözüm çıkıyor, bu da galaktik bir çarpışma olabilir. İtalya'da bulunan Turin Astrophysical Observatory'de doktora öğrencisi ve makalenin baş yazarı olan EloisaPoggio, Nature Astronomy dergisinde yayınlanan araştırmasında modelleri ile verileri karşılaştırarak eğikliğin hızını ölçtüklerini ve elde edilen hıza dayanarak bu eğikliğin Samanyolu'nun merkezinin etrafındaki rotasyonunu 600 veya 700 milyon yılda tamamladığını bulduklarını söyledi. Karşılaştırma yapacak olursak, güneşin Samanyolu'nun çevresindeki dönüşünü tamamlaması yaklaşık 220-230 milyon yıl alır. Bu çarpışmaya sebep olan galaksi ise bir gizem olarak kalmaya devam ediyor. Bir olası aday, bilim insanlarının Samanyolu diskinin etrafından birkaç defa geçmiş olması muhtemel olduğunu söylediği bir cüce galaksi olan Sagittarius'tur. Hatta şimdiki modeller, Sagittarius'un Samanyolu'nun içine çekilmiş olduğunu gösteriyor. Ancak bu olasılığı destekleyecek daha fazla çalışmanın yapılması gerekiyor. Gaia uzay aracı ise altı yıldır uzaydaki çalışmalarını sürdürüyor ve ekip, önümüzdeki dönemlerde gelecek daha fazla verinin bu gizeme daha çok ışık tutacağını söylüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolu-galaksisi-bir-ada-ve-kucuk-prens/", "text": "Hikayeye ilham veren üstteki bu hoş fotoğraf, astrofotoğrafçı Sergio Montufar tarafından 16 Ekim'de Arjantin Patagonyası, Peninsula Valdes, Puerto Madryn, Chubut'da çekildi. Fotoğraftaki ada Isla de los Pajaros olarak adlandırılıyor ve adanın kendine özgü şekli hoş bir hikayeye ilham veriyor. Montufar'ın anlattığı bir efsaneye göre; bu adanın şekli Antonie de Saint-Exupery'nin ünlü ve etkileyici kitabı Küçük Prens'teki o ünlü, fil yutmuş boa yılanı çizimine ilham kaynağı olmuştur. Bizim ev sahibi galaksimiz Samanyolu, geceleyin gökyüzünde bir bant gibi görünen spiral bir galaksidir ve çapı 80 bin ile 100 bin ışık yılı arasında uzanır. Tahmini olarak 400 milyar yıldız içerir. Ortasında ise, Güneş'imizden milyon kat daha büyük devasa bir kara delik olduğunu biliyoruz. Montufar bu fotoğrafı çekerken, bir Sony a7 ve 24 mm Carl Zeiss lens kullanmış. Bu fotoğraf gökyüzünün sekiz dikey (f1.8 / 13s / iso 8000 / 24mm), yerin de altı yatay (f1.8 /30s / iso 8000 / 24 mm) pozlu çekiminin birleşiminden oluşmuş."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolu-gercek-vatanimiz/", "text": "Şehir ışıklarından uzakta Ay'ın olmadığı açık bir gecede, gökyüzünü bir baştan öbür başa kuşatan puslu, parlak bir şerit görülür. Bugün, bu puslu şeridin Güneş'in de içinde bulunduğu 400 milyar kadar yıldız içeren, disk şeklinde bir gökada; yani Samanyolu olduğunu biliyoruz. Bir teleskop ile Samanyolu'nu inceleyen ilk astronom Galileo, Samanyolu'nun sayısız yıldızlardan ibaret olduğunu keşfetti. 1780'li yıllarda William Herschel gökyüzünün 683 bölgeye ayırıp, bu bölgelerin her birindeki yıldızları sayarak Güneş'in galaksideki yerini çıkarmaya çalıştı. Hershel, galaksinin merkezine doğru yıldızların sayıca, büyük yoğunlukta olduğunu daha küçük yıldız yoğunluklarının ise galaksinin sınırına doğru görüleceğini düşündü. Fakat, tüm Samanyolu boyunca kabaca, aynı yıldız yoğunlukları buldu. Buradan hareket ederek, Güneş'in galaksimizin merkezinde bulunduğunu ortaya çıkardı. 1920'li yıllarda Hollandalı Astronom Kapteyn, çok sayıdaki yıldızların parlaklığını ve hareketlerini analiz ederek, Herschel'in görüşlerini doğruladı. Kapteyn'e göre Samanyolu yaklaşık 10 kpc (kiloparsek; 1 kpc, 3 bin 260 ışık yılıdır) çapında ve 2 kpc kalınlığında olup merkezi civarında Güneş bulunmaktadır. Hem Herschel hem de Kapteyn Güneş'in galaksimizin merkezinde olduğu fikrinde yanıldılar. Trumpler, yıldız kümeleri ile ilgili çalışmalarında uzak kümelerin beklenildiğinden daha sönük göründüklerini keşfetti. Sonuç olarak, Trumpler yıldızlar arası uzayın mükemmel bir vakum olmadığını uzak yıldızlardan gelen ışığı absorblayan, toz ortamın olduğu sonucunu çıkardı. Bu toz partikülleri Galaksi düzleminde yoğunlaşmıştır. Yıldız ışığının, yıldızlararası ortam tarafından absorblanması sönükleşme olarak bilinir. Galaksi düzleminde yıldızlararası sönükleşme kiloparsek başına 2.5 kadirdir. Bir başka ifade ile, Dünya'dan 1 kpc uzakta, Samanyolunundaki bir yıldız yıldızlararası sönükleşmeden dolayı 2.5 kez daha sönük görülür. Galaksi merkezinde olduğu gibi yoğun yıldızlararası bulutların bulunduğu bölgelerde sönükleşme derecesi büyüktür. Gerçekte, görünür dalgaboylarında Galaksimizin merkezi bir bütün olarak görülemez. Herschel ve Kapteyni yanıltanda bu yıldızlararası sönükleşme idi. Sadece galaksimizdeki en yakın yıldızları gözlemişlerdi. Üstelik yıldızların çok büyük bir kısmının galaksimizin merkezinde bulunduğu fikrine sahip değillerdi. Yıldızlararası toz Galaksimizin düzleminde yoğunlaştığından dolayı, yıldızlararası sönükleşme buralarda daha çoktur. Shapley'in öncülüğünü yapmış olduğu, pek çok Astronom, Güneş'in galaksi merkezinden olan uzaklığını ölçmeye giriştiler. Shapley, bugün için kabul edilen 28,000 ışık yılı uzaklığın yaklaşık üç katı kadar bir uzaklık hesapladı. Galaksi merkezi etrafında, su mazerleri ihtiva eden gaz bulutlarından elde edilen radyo gözlemlerine dayanan son hesaplara göre ise yaklaşık 23,000 ışık yılı bir uzaklık bulunmuştur. Bugün için, galaksimize ait altı tane bileşenden söz edilmektedir. Bunlar; İnce Disk, Kalın Disk, Halo, Şişkin Bölge, Karanlık Halo ve Yıldızlararası ortamdır. Karanlık halo ve yıldızlararası ortamın dışında bu bileşenlerde farklı türden yıldızlar bulunmaktadır. Halodaki yıldızlar, yaşlı ve metal bakımından fakirdir. Astronomlar bu yıldızları popülasyon II yıldızları olarak adlandırırlar. Halo çok az toz ve gaz ihtiva eder. Küresel kümeler ve çoğu RR Lyrae değişen yıldızları bu bileşende bulunmaktadır. Diskte bulunan yıldızlar ise, Güneş gibi genç ve metal bakımından zengin yıldızlardır. Bunlara popülasyon I yıldızları denir. Disk bileşeninde, çok miktarda gaz ve toz bulunur. Açık kümeler, emisyon nebulaları bu bileşenlerde bulunur. Galaksimizin diskinin mavimtrak olduğu anlaşılmıştır. Çünkü, diskten gelen ışıkta genç ve sıcak yıldızların radyasyonu hakimdir. Merkezdeki şişkin bölge popülasyon I ve popülasyon II yıldızlarının bir karışımını içermektedir. Bu bölge kırmızımtrak görülür. Nedeni ise, galaksimizin bu bölgesinde daha soğuk kırmızı dev yıldızları bulunmaktadır. Galaksimizin düzleminde yıldızlararası toz, yıldızlardan gelen ışığı absorbladığı için galaksimizin disk kısmının yapısının anlaşılması, radyo astronominin gelişmesine kadar beklemiştir. Radyo dalgaları, uzundalgaboylu oldukları için yıldızlararası ortamda absorblanmaya ve saçılmaya uğramadan bize kadar ulaşabilirler. Radyo ve optik gözlemler, galaksimizin gaz ve tozdan ibaret spiral şekilli kollara sahip olduğunu ortaya çıkardı. Hidrojen evrende en bol bulunan elementtir. Hidrojen gazı gözlemlerinden galaksimizin disk yapısı hakkında önemli ipuçları tespit edilmiştir. 1951 de Harvard da Astronomlar yıldızlararası ortamdaki 21 cm lik bu radyo ışınımını tespit ettiler. Bu radyo ışınımı, galaksi diskindeki hidrojen bulutlarından gelmektedir. Galaksimizin farklı bölgelerindeki gazlardan gelen radyo ışınımları farklı dalgaboyları ile radyo teleskoplara ulaştığından, değişik gaz bulutlarını seçip ayırmak ve böylelikle Galaksimizin bir haritasını çıkartmak mümkündür. Galaksimizin 21 cm lik radyo dalga boyu gözlemlerinden, nötral hidrojen gazından itibaren, birçok yay biçiminde kollar çıkarılmıştır. Samanyolu'nun spiral yapısına ait en önemli ipuçları O , B yıldızları ve H II bölgelerinin haritalanmasından elde edilmiştir. Ayrıca, karbonmonoksit ihtiva eden molekül bulutlarındaki radyo gözlemleri, Galaksimizin uzak bölgelerinin haritasını çıkartmak için kullanılmıştır. Bütün bu gözlemler, Galaksimizin spiral bir kola sahip olduğunu göstermektedir. Güneş, Orion kolu olarak isimlendirilen spiral kollardan birinde bulunmaktadır. Sagittarius kolu, galaksi merkezi doğrultusunda bir yerdedir. Bu kol, yaz aylarında Samanyolu'nun Scorpius ve Sagittarus boyunca uzanan kısmına bakıldığında görülebilir. Kış aylarında ise Perseus kolu görülebilir. İki büyük koldan diğer ikisi ise Centaurus ve Cygnus koludur. Spiral kollar, galaksinin döndüğünü akla getirmektedir. Galaksimiz dönmese idi, bütün yıldızlar Samanolu'nun merkezine düşerdi. Galaksimizin dönmesini hesap etmek zor bir iştir. Hidrojen gazından yayınlanan 21cm lik radyo gözlemleri, galaksinin dönmesi hakkında önemli ipuçları sağlar. Bu gözlemler, Samanloyu'nun katı bir cisim gibi dönmediğini, oldukça diferansiyel olarak döndüğünü açık olarak göstermektedir. İsveçli Astronom Lindblad, galaksi merkezi etrafında yörüngesi boyunca Güneş'in hızının 250 km/sn olduğunu çıkarttı. Güneş bu hız ile Galaksimizin etrafını ancak en az 200 milyon yılda dolanabilir. Bu da galaksimizin ne kadar büyüklükte olduğunu gösterir. Güneş'in galaksimizin etrafındaki yörüngesini bilirsek, Galaksimizin kütlesini Keplerin üçüncü kanunundan hesaplayabiliriz. Buradan galaksimizin kütlesinin, Güneş'in kütlesinin 1.1x10 üzeri 11 katı olduğu bulunmuştur. Bu kütle çok küçüktür. Çünkü Kepler kanunu, bize sadece Güneş'in yörüngesi içersindeki kütlesini verir. Güneş'in yörüngesinin dışarısındaki madde, Güneş'in hareketinin etkilemez ve böylelikle Keplerin üçüncü kanununa yansımaz. Bugün, hala Galaksimizin gerçek sınırı tespit edilemedi ve mutlaka şaşırtıcı bir madde miktarı, galaksinin halosunun çok ötesinde uzanan küresel dağılım halinde Galaksimizi kuşatmalı (O nedenle gökbilimciler galaksimizin büyüklüğünü 80-100 bin ışık yılı olarak dile getirir). Bu maddeden dolayı, Samanyolu'nun toplam kütlesi en azından Güneş kütlesinin 6 x 10 üzeri 11 katı veya daha fazla olabilir. Galaksimizin halosunun ötesindeki bu madde çok karanlıktır. Bunun için bu bölgeye Karanlık Madde adı verilir. Bu bölgede yıldız yoktur ve varlığı kütle çekim kuvvetinin varlığından anlaşılmaktadır. Galaksimizin merkezi, Sagitarius olarak bilinmektedir. New Mexicodaki VLA radyo teleskobu ile elde edilen ayrıntılı radyo görüntülerinden Sgr A nın iki koldan ibaret olduğu görülmüştür: Sgr A Batı ve Sgr A Doğu. SgrA Batı termik, diğeri ise termik olmayan radyasyon yayınlar. Termik kısımda iyonlaşmış hidrojen vardır. Bu iyonlaşmış gazın sebebi anlaşılamamıştır. Bunu açıklayabilen iki mekanizma ileri sürülmüştür: Sıcak O, B tayf sınıfı anakol yıldızları ve galaksi merkezindeki çok yüksek bir enerji kaynağı. Ayrıca, Sgr A batı kolunun merkezinde termik olmayan çok küçük bir kaynak tespit edilmiştir. Buna Sgr A denmektedir. Gözlemlerden, galaksimizin merkezinin bir spiral yapıya sahip olduğu anlaşılmıştır. Merkezdeki bu spiral yapının galaksimizin spiral yapısı ile bir ilgisi yoktur. Galaksi merkezinden itibaren 2 ila 8 pc arasında moleküllerin bulunduğu bir disk bölgesi vardır. Bu bölgeye Molekül diski denir. Merkezden itibaren 700 pc (parsek; 1 parsek 3.26 ışık yılıdır) uzaklıktaki ekseni etrafında hızla dönen bir Çekirdek disk vardır. Gerek merkezdeki spiral yapının oluşumunu açıklayabilen, gerekse yüksek hızlı gaz ve tozu galaksi merkezi etrafında tutan birşey olmalı. Yapılan dinamik hesaplardan, 2 x 10 üzeri 6 Güneş kütlesindeki bir cismin, bu gazın yıldızlararası uzaya uçup gitmesini engellediği ileri sürülmüştür. Bu da kompakt süper kütleli bir kara deliktir. Diğer birçok galaksinin çekirdeklerinde de meydana gelen olağanüstü aktiviteyi keşfeden astronomlar, bu Galaksilerin merkezlerinde süper kütleli bir kara deliğin olabileceğini söylemektedirler. Bir bahar gününde 1961 model beyaz ... Kozmik Anafor Batman gönüllü il tem... Daha önce Higgs Bozonu'nun ne old..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolu-yamyamlik-yapiyor/", "text": "Herkes Andromeda ve Samanyolu galaksilerinin birleşeceğini konuşadursun, şu anda Samanyolu küçük bir galaksiyle zaten birleşiyor. Cüce Yay Galaksisi denilen ve bize göre Samanyolu'nun karşı tarafından yer alan cüce gökada, son birkaç milyar yıldır adım adım Samanyolu tarafından yutuluyor. Her ne kadar kendisine cüce denilse de, boyutları 10 bin ışık yılı kadar olan bu eliptik galaksi aslında yakınlığı (65 bin ışık yılı) nedeniyle tıpkı Magellan Bulutları gibi gökyüzünde çıplak gözle rahatça görünebilecekken, bize göre Samanyolu'nun karşı yönünde bulunduğu için kalın molekül bulutları tarafından perdeleniyor. Galaksi birleşmeleriyle ilgili bir yanlış anlaşılmayı da burada dile getirmek gerekli. Şu anda Cüce Yay Gökadası sabit biçimde Samanyolu'nun kolları arasında duruyor ve Samanyolu tarafından yavaş yavaş yutuluyor şeklinde düşünmemek gerek. Galaksi birleşmeleri bu şekilde gerçekleşmez! Bu galaksi, diğer tüm Samanyolu uyduları gibi gökadamız çevresinde bir yörüngede yer alıyor. Ancak, bu yörüngesi Samanyolu'nun muazzam çekim gücü nedeniyle gökadamıza o kadar yakın ki, yörüngesindeki her turu içeriğinin bir kısmının gökadamıza katılmasıyla sonuçlanıyor. Öyle ki, milyar yıldır süren bu süreçte cüce gökadanın izlediği yörünge, kendisinden saçılmış yıldızlar ve yıldızlararası toz ile kaplanmış durumda. Gökbilimciler, bu yörünge enkazını inceleyerek cüce galaksinin nasıl bir kütle çekim baskısı altında olduğunu ve bu sürecin ne kadar zamandır sürdüğünü belirleyebiliyorlar. Yıldızlarını üçer beşer Samanyolu'na kaptıran bu talihsiz galaksi, önümüzdeki milyar yıllar içinde yavaş yavaş tüm içeriğini galaksimize kaptırarak tümüyle yok olacak. Gökadanın içerdiği yıldızlar, Samanyolu'nun diğer yıldızları gibi gökadamızın sarmal kollarına karışarak normal bir yörüngede yol almaya başlayacaklar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolunda-kac-tane-karadelik-var/", "text": "Çoğumuz, galaksimiz Samanyolu'nun merkezdeki dev kütleli kara delik haricinde çok büyük sayıda kara deliğe ev sahipliği yaptığını bilmeyiz. Oysa şu bir gerçek ki; kara delikler de tıpkı yıldız ve gezegenler gibi Samanyolu içine dağılmış, olağan yürüngelerinde dolanan sıradan gökcisimleridir. Bir yıldızın kara deliğe dönüşebilmesi için oldukça büyük bir kütleye sahip olması gerekir. Ancak, büyük kütleli yıldızlar kısa ömür süreleri boyunca kütlelerinin büyük kısmını uzay boşluğuna atarlar. Yine de, başlangıç kütlesi kabaca Güneş'in 7-8 katı olan bir yıldızın çekirdeği, ömrünün sonuna geldiğinde bir kara deliğe dönüşebilecek kütleye (Güneş'in en az 3 katı) hala sahip olması düşük olmayan bir olasılıktır. Bir yıldızın kara deliğe dönüşme serüveni için bu yazımıza göz atabilirsiniz. Ancak, böylesi büyük kütlelere sahip yıldızlar çok nadir görülürler. Samanyolu'ndaki yaklaşık 200 milyar yıldızın sadece %0.00001'inin kütlesi bu boyutlardadır. Bu da gösteriyor ki, şu anda galaksimiz Samanyolu'nda önümüzdeki 10 milyon yıl içinde kara deliğe dönüşecek yaklaşık 2 milyon yıldız var. Galaksimizin bugünkü büyüklüğüne yaklaşık 5 milyar yıl önce kavuştuğunu farzedersek, son 5 milyar yılda kara deliğe dönüşmüş olan yıldız sayısının 10 milyar civarında olduğunu hesaplayabiliriz. Yani galaksimiz Samanyolu içinde başıboş halde dolanan en az 10 milyar kara delik mevcut. Bu sayı, galaksimizdeki toplam Güneş benzeri yıldız sayısından daha fazladır. Dünya'nın Samanyolu Galaksisi içerisindeki en az 200 milyar yıldızdan biri tarafından yutulma olasılığı neyse, bir kara delik ile karşılaşma olasılığı ondan çok daha azdır. Yıldızlar arası boşluğun, gök cisimleri arasındaki mesafelerin çok ama çok büyük olduğunu unutmamalısınız. Yani, rahat olun, sıkıntı yok 😉 İlla ki korkacaksanız, sıradan bir yıldız tarafından yutulma olasılığımızın çok daha büyük olduğu aklınızda olsun."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolunda-kac-tane-yildiz-var/", "text": "Gök bilim kaynaklarını karıştıran, belgesellerden takip eden veya bilim insanlarının Samanyolu'ndaki yıldız sayısı hakkındaki yorumlarını dinleyen çoğu insanın kafasında soru işaretlerinin oluşması kaçınılmaz. Çünkü, bu bahsedilen kaynaklarda gökadamızdaki yıldız sayısı 100 milyar, 200 milyar, 400 milyar gibi oldukça çeşitli ve aralarında uçurum bulunan rakamlarla telaffuz edilir. Bu da, teknolojinin böylesine geliştiği bir dönemde içinde yaşadığımız galaksideki yıldız sayısını bile hesaplayamadığımız algısını yaratarak kafa karışıklığına neden oluyor. Aslında durum astronomlar için karışık değil. Yani, galaksimizde kaç tane yıldız olduğu konusunu sıkıntı haline getiren bir astronom yok. Dolayısıyla bizler, Samanyolu'nda 200 ila 400 milyar arasında yıldız var diyerek konuyu geçiştirebiliyoruz. Ama bunu söylerken yaptığımız şey, gerçek anlamda bir geçiştirme değil; doğru söylüyoruz. Galaksimiz, dış kısmından iç kısımlarına doğru yoğunluğu artan sayıda yıldızlardan oluşan, sarmal yapılı ince bir disk biçimindedir. Bu diskin iç kısmına doğru ilerledikçe yıldızların yaşı artarken; dış kısımlarında, sarmal kollar boyunca genç yıldızların sayısında artış görülür. Bunun nedeni, yeni yıldızlar oluşturabilecek gaz ve toz miktarının sarmal kollar boyunca çok daha fazla olmasıdır. Yani, yıldız oluşumları çoğunlukla galaksimizin merkez bölgesine yakın yerlerde değil, aşağıdaki görselde bir benzetimini gördüğünüz daha uzak bölgelerde; disk yapısını oluşturan sarmal kollarda meydana gelir. Ancak, dış kısımlardaki sarmal kollarda yıldız yoğunluğunun da düşük olduğunu söylemiştik. Evet, bu doğru. Sarmal kollar boyunca, ışık yılı küplük bir alanda çoğunlukla sadece 1 yıldız bulunur. Tabi burada istisnalar var. Örneğin, sarmal kollar üzerindeki yıldız oluşum bölgeleri bir ışık yılı küplük alan içinde onlarca yıldız barındırıyor olabilir. Zaten yıldız oluşum bölgelerinin doğası da budur. Buralarda yeterince yıldız oluştuktan sonra, bu yıldızların oluşturduğu açık yıldız kümeleri çeşitli kütle çekimsel etkenler ile, milyonlarca yıl içinde yavaşça galaksimiz içinde sarmal kollar ve sarmal kolların araları boyunca dağılırlar. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Eğer sarmal kollar yıldız oluşum bölgelerini barındırıyorsa, galaksi genelinde sarmal kollar üzerinde homojen bir yıldız yapısı bulunmaz. Yani, merkezden 20 bin ışık yılı uzaklıktaki A bölgesinde ortalama yıldız yoğunluğu parsek başına 5 yıldız iken, aynı yoğunluk B bölgesinde parsek başına 2 yıldız olabilir. Bu da bizi, galaksimizin disk yapısındaki yıldız yoğunluğunu kesin doğru biçimde ölçümlemekten uzaklaştırır. Bunun da üstüne, çok detaylı bir çalışma ile her bölgedeki yıldız sayısını belirleme çabasına girmemiz de oldukça güçtür. Çünkü, gökadamızı içeriden gözlemliyoruz ve bu nedenle görüş alanımız sarmal kollar boyunca yayılmış olan yıldızlararası gaz ve toz bulutları nedeniyle oldukça kısıtlı. Hele ki, Samanyolu'nun merkezinin arka tarafında kalan ve yarısını oluşturan disk bölümünü neredeyse hiç gözlemleyemiyoruz. Yine de, galaksi diski üzerinde dış kısımlardan merkeze doğru kütle miktarı ölçümünü de içine katarak ortalama bir yıldız yoğunluğu belirleyip gökadamızdaki yıldız sayısını kabaca hesaplayabiliriz. Evet, bunu yapıyoruz ve gökadamızda en az 200 milyar yıldız olduğunu buluyoruz. Yıldızların yüzde 80'i, kırmızı cüce dediğimiz küçük ve ışıma gücü düşük yıldızlardır. Evrende ve doğal olarak bizim galaksimizde kural şudur; bir gökcismi ne kadar küçük ise, sayısı o kadar fazla olur. Örneğin Güneş Sistemi'nde 8 gezegen vardır ama, cüce gezegen sayısı onlarcadır. İri meteor sayısı ise, cüce gezegenlerden onlarca kat fazladır. Küçük meteorlar ise yüzlerce kat daha fazla, kaya parçası olarak nitelenen birkaç yüz metrelik meteorların sayısı ise milyarlarcadır. Aynı durum, yıldızlar için de geçerlidir. Şuradaki yazımızı okursanız, yıldızların boyutunun küçüldükçe var olma oranlarının nasıl arttığını anlayabilirsiniz. Özetle durum şu; cüce yıldızların sayısı akıl almaz miktarda fazla. Bu konuda şöyle bir örnek vermemiz uygun olur: Eğer Güneş'i uygun biçimde bölme şansımız olsaydı, rahatlıkla 10 tane kırmızı cüce yıldız sahibi olabilirdik. Cüce yıldızlar bu denli fazla olmasına karşın, düşük ışıma güçleri nedeniyle uzaklık arttıkça onları gözlemlememiz de güçleşiyor. Öyle ki, araya giren yıldızlararası gazın de etkisi ile, en güçlü teleskoplarımızla bile görülemeyecek kadar sönükleşiyorlar. Bu da, cüce yıldızları doğru biçimde sayamadığımız veya saymamızın çok büyük çaba gerektirdiği anlamına geliyor. Ve, gök bilimcilerin tümü kırmızı cüce yıldızların şu an sandığımızdan çok daha fazla olması gerektiği konusunda hemfikirler. İşte bu nedenle, sayamadığımız cüce yıldızları da az önce yukarıda bulduğumuz rakama ekleyerek Samanyolu'nda 200 ila 400 milyar arasında yıldız vardır diyoruz. Kimi gök bilimciler, en düşük rakam olan 200 milyarı tercih ederken, biz dahil kimileri de 400 milyar sayısını kullanmayı yeğliyor. Galaksimiz Samanyolu'nda 200 milyar yıldız var derseniz, yanlış yapmamış olursunuz. Aynı biçimde, 400 milyar yıldız var dediğinizde de hatalı bir rakam vermiş sayılmazsınız. Fakat, eğer 100 milyar diyorsanız, oldukça eski bilgilerle konuşuyorsunuz, 600 milyar diyorsanız oldukça abartıyorsunuz demektir. Peki, Kozmik Anafor'un fikri nedir? Bizler de günümüzün çoğu gökbilimcisi gibi, galaksimizde yaklaşık 400 milyar yıldız olduğunu kabul ediyor ve çalışmalarımızı bu sayıyı baz alarak yürütüyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolundaki-supheli-serseri-yildiz-grubu/", "text": "İçinde yaşadığımız Samanyolu galaksisi, oldukça şiddetli bir geçmişe sahiptir. Kaçan yassılaşmış galaksileri yutmadığı zamanlarda yakınındaki galaktik komşuları ile bitmek bilmeyen ve her zaman da kazanamadığı yıldızlararası bir çekişme içerisinde olduğu görülüyor. 19 Eylül 2018 tarihinde Nature dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, Samanyolu diskinde 300 milyon yıl sonra bile hala iyileşmeyen bir yaralanma ile sonuçlanan böyle bir karşılaşma yaşandı. Araştırmacıların söylediklerine göre bu yara, olması gerektiği gibi davranmayan ve birkaç milyon yıldızdan oluşan bir kümede görülebiliyor. Hala Samanyolu'nun galaktik merkezinde dönmelerine rağmen bu serseri yıldızlar, birbirlerinin çevresinde istikrarsız ve sarmal bir biçimde dönüyorlar. Araştırmanın baş yazarı ve Barcelona Üniversitesi'nde bulunan The Institute Cosmos Sciences'de bir araştırmacı olan Teresa Antoja, açıklamasında bir salyangozun kabuğuna benzer şekilde sarmal halde ve farklı yapılarda olan yıldız kümesi şekilleri gözlemlediklerini belirtti. Bu altyapılar, galaksimizin diskinin önemli bir yerçekimsel bozukluktan müzdarip olduğu sonucuna varmamızı sağladı diye de ekledi. Antoja ve meslektaşları; kozmik savaş yarasının izlerini, Avrupa Uzay Ajansi'na ait Gaia uydusunun bu yılın başlarında paylaştığı yıldız verileri haritası üzerinde çalışırken sürmeye başladılar. Gaia, bilim insanlarına galaksimizin bu zamana kadar ki en detaylı resmin,i galaksi içerisinde bulunan 1.7 milyar yıldızın tam konumlarını ve hızlarını vererek sağladı. Antoja ve ekibi, galaktik disk içerisinde yer alan bir yıldız kümesinin diğer yıldızlararası komşularından farklı bir şekilde döndüğünü farkettiler ve araştırmacılar bir takım gökadalar arası sıkıntının olup bitmekte olduğundan şüphelendiler. Neler olduğunu araştırmak için araştırmacılar, Samanyolu'nun gizemli galaktik şeklini matematiksel olarak çözebilmek adına 6 milyon yıldızın hızlarını ve konumlarını kullandılar. Modelleri, bu yalpalayan yıldızların yörüngelerindeki sıkıntının muhtemelen 300 ila 900 milyon yıl arasında ortaya çıkmış olabileceğini gösterdi. Araştırmacılara göre, muhtemel bir açıklama şu olabilir: Bu zaman dilimi içinde bir zaman daha küçük bir uydu galaksi Samanyolu'na saldırdı ve bu ziyaretçinin dikkate değer kütle çekimi, kazara etkilenen yıldızları yanlış bir yere çekti. Samanyolu'nun çevresinde yay çizen ve birkaç on milyar yıldızdan oluşan halka şeklindeki Sagittarius cüce galaksisi, bu galaksiler arası karışıklığın en büyük şüphelisi durumunda. Önceki araştırmalar, Sagittarius galaksisinin aslında 200 milyon veya 1 milyar yıl önce Samanyolu diskine yakın geçiş gerçekleştirdiğini öne sürüyor ve bu da gizemli bozukluğun zaman çerçevesine uymaktadır. Eğer bu hipotez doğruysa Sagittarius galaksisi, devasa bir demir tozu halkasından geçen küçük bir mıknatıs gibi galaksimizden geçmiştir. Sagittarius , kütle çekimi ile birkaç milyon yıldızı alt edebilmek için Samanyolu'na yeterince yaklaşabilmiş ve daha sonra kendisi oradan çıkmadan önce bu yıldızları kendi yörüngelerini değiştirmiş. Ve Sagittarius'un etkilediği bütün bu yıldızlar, tamamen değişmiş bir yörüngede Samanyolu'nun çevresinde dönmeye devam ediyorlar. Bu gizemli bozukluktan birkaç yüz milyon yıl sonra bu yıldız topluluğu değişmiş olacak ve astronomlar bu kazanın etkilerini Samanyolu'nu haritalamaya başladıklarında görecekler. Dönen, kabuk şekilli yıldız kümesinin Gaia ile gözlemlendiği zaman bile hala o sıra dışı şeklini koruduğu görülüyor. Ancak endişelenmeyin: eğer ev sahibi galaksi gururunuz varsa, Samanyolu'nun Sagittarius'tan intikamını hızlıca alacağından cesaret alabilirsiniz. Bilim insanları, galaksimizin Sagittarius'un yıldızlarını yavaşça içine aldığına ve önümüzdeki 100 milyon yıl içerisinde parçalarına ayrılmış olacağına inanıyorlar!! Gördüğünüz gibi çok güzel ve akılda... Derin Bir Nefes Alın, içimizdeki yı... Bu azgın yıldızlar evrendeki en par..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolunu-cevreleyen-devasa-sicak-gaz-kutlesi/", "text": "Astronomlar NASA'ya ait Chandra X-Ray Gözlem uydusunu, Samanyolu Galaksimizin de içinde bulunduğu düşünülen, muhtemelen 300,000 ışıkyılı genişliğinde çok büyük bir sıcak gaz halesine ait kanıtları bulmak için kullandı. Sıcak gaz bulutunun kütlesi, galaksimizdeki tüm yıldızların toplam kütlesi ile karşılaştırılmakta. Eğer bu Sıcak Gaz Bulutunun boyutları ve kütlesi tahmin edildiği gibi olduğu doğrulanırsa,Kayıp Baryon adı verilen galaktik probleme bir açıklama getirebilir. Proton ve nötronlar gibi baryonik yapılar, evrende bulunan atomların kütlesinin %99,9'unu oluşturan atom-altı parçacıklardır. Diğer çalışmalar da gösteriyor ki Samanyolu ve diğer komşu galaksilerin içinde gömülü bulunduğu düşünülen bu sıcak gaz bulutu 100,000 ila 1.000.000 Kelvin arası bir sıcaklığa sahip. Daha önceki deneylerde 1.000.000 Kelvin sıcaklıktan daha yüksek sıcaklıklarda gazların var olabileceğini göstermişti. Bu yeni çalışma Samanyolu Galaksisini çevreleyen Sıcak Gaz Bulutu kanıtlarını doğruluyor. Galaksimiz etrafındaki Gaz bulutunu ve onun ne kadar sıcak olduğunu biliyoruz. diyen The Astrophysical Journal başyazarı Anjali Gupta, Asıl büyük soru bu Gaz Bulutu ne kadar büyük ve kütlesi ne kadar? diye soruyor. Bu soruyu cevaplamak için Chandra'dan elde edilen verileri kullanan astronomlar Sıcak Gaz Bulutunun kütlesinin 10 milyar adet Güneş kütlesi ile 60 milyar adet Güneş kütlesi arası bir değere eşit olabileceği sonucuna vardı. Not: Kelvin, bilim insanları tarafından kullanılan sıcaklık birimidir. Mutlak sıfır olan -273 santigrat dereceyi 0 kabul eder ve sonrasında santigrat ile aynı biçimde ilerler. Buna göre, 273 kelvin'de su donar, 373 kelvin'de kaynar. Santigrattan tek farkı, söylediğimiz gibi bir maddenin en soğuk hali olan mutlak sıfır -273 dereceyi 0 kelvin kabul etmesi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolunun-adi-nereden-geliyor/", "text": "Çok değer verdiğim bir hocam, zamanında Samanyolu adının nereden geldiğini bana söylemişti. Belleğimin bir kenarında kalmış. O nedenle oturdum internette araştırdım, ancak bir saatin sonunda aradığımı bulabildim. Zeus, ölümlü bir kadından olan oğlunun yani Herakles'in üzerine titremektedir. Onun da ölümsüz olması için, kutsal eşi Hera uyurken oğlunun Hera'nın sütünü emmesi istiyor. Ama Hera uyanıyor ve o zamana kadar görmediği bir çocuğun memesini emmesini istemediği için, çocuğu savuruyor ve sütü fışkırarak süt yolunu oluşturuyor. Doğuda Çin, Kore ve Japonya'da Gümüş Nehir olarak biliniyor, olayın öyküsünü bilmiyorum. Benim hocam şöyle anlatmıştı; Saman çalan bir hırsız çaldığı samanı götürürken, yolda döktüğü için yakalanmış demişti. Bu öyküye benzer bir şey bulabir miyim diye dün akşam google amca ile epeyce tartıştım. En sonunda ilginç bir sitede bir dökümana rastladım. Bu sitede Türk Mitolojisi'ne Göre Güneş, Ay ve Yıldızlar adlı dokümanda geniş bilgi var. Dokümana göre; bugün kullandığımız Samanyolu deyimi, Türk Mitolojisi'ne ve Türk düşünce düzenine dayanan bir söz değil. Bu deyim, daha çok İran Mitolojisi ile edebiyatından girmiş. İranlılar bu yola Kahkesan, yani Saman çeken derlerdi. Bu söz Osmanlıcaya da Kehkeşan seklinde girmiştir. İran efsanelerine göre, Samanyolu, gökte saman çekilirken, yere düşen saman tozlarından ve saman parçalarından meydana gelmişti. Türkler bu efsaneleri alarak, kendilerine benzetmişlerdi. Onlara göre Samanyolu, Bir saman hırsızının bıraktığı izlerdi. Bu sebeple eski Türkler bu yola, Saman Ogrisi yani Saman Hırsızı derlerdi. Eski Türklerde Samanyolu'na birçok isim verildiğini de yine bu dokümandan öğrendim. İslamiyet'i kabul eden Türkler, bu yolun güneydoğuya, yani Mekke'ye gittiğini görerek, buna Hacılar yolu veya Hac yolu demeye başlamışlardı. Kuş yolu, yaban kazlarının yolu, göğün dikiş yeri, tanrının ayak izi, ordu yolu gibi daha bir çok isimler de kullanılmış. Uzun zamandır bazı bölümlerde yüksek lisans yapan öğrencilere köylerimizde Güneş, Ay ve yıldızlar ile ilgili deyimleri bulmalarını istemiştim ama nedense hiçbir öğrenci buna yanaşmadı. Siz dostlarım bildiğiniz bazı deyimler varsa yorumlarınızda yazarsanız memnun olurum."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolunun-bol-yildizli-sarmal-kollari/", "text": "Aşağıdaki ilüstrasyonda, sarmal bir yapıya galaksimiz Samanyolu'nun olası yapısı ve bilinen sarmal kollarının isimlerini görüyorsunuz. Güneş'imizin ve dolayısıyla bizim yer aldığımız Avcı kolu, Samanyolu'nun gördüğünüz ana kollarından biri olmayıp, Yay ve Kahraman kolları arasındaki küçük bir çıkıntıdan ibarettir. Bu görseli incelediğinizde, yıldızların sarmal kollarda toplandığı algısına haklı olarak kapılabilirsiniz. Oysa, karanlık görülen sarmal kolların arasında da, en az kollarda olduğu kadar çok yıldız bulunur. Not olarak belirtmemiz gerekiyor ki, galaksimiz Samanyolu'nu dışarıdan görebilmemiz mümkün değil. Böylesi sarmal bir yapıda olduğu, ışığın çeşitli dalga boyları üzerine yaptığımız uzun incelemeler ve uzaklardan gözlemleyebildiğimiz Samanyolu'na benzer galaksilerin yapısını araştırarak anlıyoruz. Galaksilerin kollarının çok daha parlak görünmesinin nedeni; yeni yıldızlar oluşturan gaz ve tozun kütleçekimsel etkiler nedeniyle buralarda toplanmış olmasıdır. Yani aslında kolları oluşturan şey yıldızlar değil, galaksinin içerdiği gazdır. Samanyolu gibi spiral/sarmal yapılı galaksiler, bol miktarda gaz ve toz içerirler. Bu gaz ve toz, galaksinin yoğun biçimde yeni yıldızlar oluşturan aktif bir yapıya kavuşmasına neden olur. Gazın yer aldığı kollardaki nebulalarda hem çok büyük kütleli ve kısa ömürlü dev yıldızlar oluşur, hem de bu dev yıldızların etkisiyle çevrelerindeki gaz aydınlanır. Bu da, sarmal kolların uzaktan dahi çok belirgin görünmesine neden olur. Kollar arasındaki yıldızlar ise, aydınlatacak bir gaz kütlesi olmadığı için göze çarpmazlar. Sarmal kollardaki gaz kütleleri içinde oluşmuş olan yıldızlar, milyonlarca yıl içinde galaksinin içine, sarmal kolların arasına yayılır. Yani, aslında yıldızlar galaksimizi kollar şeklinde değil, bir disk biçiminde sarar. Samanyolu hakkında çok daha detaylı bilgi için, bu yazımızı okumanızı öneririz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolunun-dev-karadeliginden-kacabilen-g2-objesi/", "text": "Galaksimizin merkezi; Sagitarrius A olarak adlandırılan, oldukça yoğun ve sıkışık bir radyo dalgası kaynağıdır. Bölgedeki yıldızların hareketlerini ve başka galaksilerin merkezlerini gözlemlememizin yanı sıra, teorilerimiz ile de bu kaynağın bir süper-kütleli kara delik olduğundan emin sayılırız. Kendisine kısaca SgrA dediğimiz bu bölge için detaylı yazımızı buradan okuyabilirsiniz. Bugün sizlere bu 4 milyon Güneş kütleli dev kara deliğin elinden kaçan G2 Objesi'nden bahsedeceğiz. SgrA'nın çevresi oldukça yoğundur, nötron yıldızları ve magnetarlar bu bölgede cirit atar ve kara deliği çevresinde eliptik yörüngeler çizerler, G2 Objesi'nin yörüngesi ise bu bölgenin standardları göz önüne alındığında bile oldukça abartılıdır. G2 Objesi, 2011 yılında keşfedilen, ilk belirlemelere göre Dünya'mızın üç katı kütleye sahip bir gaz bulutudur. Yörüngesi hakkındaki öngörüler 2014'te bu bulutun, kara deliğin olay ufkuna, ufkun çapının üç bin katı kadar yani yaklaşık 260 astronomik birim mesafeden geçeceğini gösterdiğinde, astronomi dünyasını bir heyecan dalgası sarmıştı. Çünkü bu mesafeden geçen G2 bulutsusu, SgrA'nın toplanma diskine katılacaktı. Beklentilere göre, bulutsunun dağılarak diske katılacağı bu an, bir radyo astronomi şovu sunacaktı. Ancak olay daha yaşanmadan yörüngesinin garipliği sebebiyle G2'nin doğası sorgulanmaya başlandı. G2'nin bu şekilde bir yörüngesin olmasının sebebinin, momentumunu kaybetmesine sebep olacak bir olay yaşamış olduğu düşünülüyor. Ancak böyle bir olay yaşayıp bir bulutsu olarak hala dağılmamış olması, G2'nin yapısı ile ilgili soru işaretleri ortaya koyuyor. Gerçekten de bir bulutsu mu, yoksa bu bölgenin gözleminin zorluğu nedeni ile içinde henüz keşfetmediğimiz bir yıldız mı barındırıyor? Bu hala bir tartışma konusu. G2'nin kızılötesi gözlemiyle, bulutsu fikrini destekleyen Almanya'daki Max Planck, Dünya Dışı Fizik Enstitüsü ve yıldız fikrini destekleyen Los Angeles'taki California Üniversitesi üstlenerek kader anının yaşanacağı düşünülen 2014'ün Mart ayını beklemeye başladılar. Şili'deki ESO Gözlemevi Tesisi'nin SINFONI spektrografını kullanan Max Planck Enstitüsü, 2013'ten 2014 ilkbaharına kadar süren gözlemlerde G2'den bir gaz kuyruğunun uzadığını rapor etmiş, Hawaii'deki Keck Gözlemevi'ni kullanan California Üniversitesi ise G2'yi tıpkı tozla çevrili bir yıldız gibi parlaklığı değişmemiş ve dağılmamış kompakt bir obje olarak görmüştür. California Üniversitesi'ne göre gözlemlerdeki bu farklılık G2'nin farklı özelliklerine odaklanılmasından kaynaklanmaktadır. Yani G2 kompakt, yıldız benzeri yapısını korurken bir miktar gaz kaybetmiş olabilir. Esas sonuç bir kaç yıl içinde belli olacak. Eğer SgrA önümüzdeki yıllarda, normalde olduğundan daha fazla X-ışını ve radyo dalgası saçarsa, bu gerçektende G2'den gaz çaldığının kanıtı olacak. Astronomlar G2'nin, kara delik çevresindeki sıcak disk civarından geçerken bir şok dalgası yaratmasını da bekliyorlardı ancak bu da gerçekleşmedi. Bu ilk değil, 2002'de S2 adı verilen bir yıldızın da kara deliğe, G2'den daha yakın geçerken bu şekilde bir şok dalgası oluşturması beklentisi hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştı. Böyle olası bir şok dalgasını gözlemleme fırsatı 2018'de, S2 bir kez daha toplanma diski bölgesinden geçerken daha hassas ekipmanlar ile mümkün olacak. Bu geçiş sırasında bir şok dalgası gözlemlenirse, bu sefer G2'nin davranışı gerçekten garip olarak değerlendirilebilir. Hem bir bulutsu gibi dağılmıyor, hem de yıldız gibi şok dalgası oluşturmuyor. O zaman üçüncü bir açıklama gerekecek; G2 bir yıldızdan kopmuş hem tamamen dağılmayacak kadar kompakt, hem de şok dalgası oluşturmayacak kadar dağınık bir parça olarak nitelendirilebilir. Büyük Köpek Cüce Gökadası (Canis Ma... Klimanjaro Dağı, Samanyolu ve uydu ... Olası Dünya dışı uygarlık bizi kola..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolunun-en-yakin-uydusu-buyuk-kopek-cuce-galaksisi/", "text": "Büyük Köpek Cüce Gökadası , 2003 yılında uluslararası bir ekip tarafından keşfedilmiş olup şu an itibarıyla galaksimiz Samanyolu'na en yakın uydu gökada olarak kabul ediliyor ve Samanyolu'nun en yakın komşusu konumunda. Genel yapı itibarıyla düzensiz galaksi sınıfından olan Büyük Köpek Cücesi, Samanyolu'nun merkezine yaklaşık 42.000 ışık yılı, Güneş Sistemi'ne ise yaklaşık 27.000 ışık yılı uzaklıktadır ve gökyüzünde Büyük Köpek Takım Yıldızı bölgesinde yer alır. Böylesi yakın bir galaksinin keşfinin 2003 yılına kadar mümkün olmayışı, konum olarak Samanyolu Galaksisi'nin yoğun yıldız, gaz ve toz düzleminin arkasında kalıyor olması nedeniyle. Gökbilimciler gökadanın varlığından, yoğun Samanyolu diskinin görüş açımızı engellemesi nedeniyle, 2MASS projesi kapsamında tüm gökyüzünü 1.25 ve 2.17 mikrometre dalga boyu aralığında inceleyen teleskopların yardımıyla çok geç ve güçlükle haberdar oldular. Bu galaksiyi görünür ve kızıl ötesi ışık altında inceleme yapan teleskoplarla görüntüleyebilmemiz mümkün olmuyor. O nedenle elimizde bir fotoğrafı yok, ancak bilgisayar benzetimleri yoluyla yapısını inceleyebiliyoruz. Galaksi, kırmızı devlerin ve cüce yıldızların ağırlıklı olduğu yaklaşık bir milyar yıldızı bünyesinde barındırmakta. Yani, içerdiği yıldızlar oldukça yaşlı. Bu da, çoğu cüce galaksinin aksine bu gökadada yıldız oluşumunun durduğu veya çok az gerçekleştiği anlamına geliyor. Samanyolu Galaksisi'nin Büyük Köpek Cücesi'ne uyguladığı kütle çekim kuvveti sebebi ile, galaksinin yapısı fazlasıyla bozulmuş durumda. Cüce galaksinin Samanyolu çevresindeki yörüngesi boyunca oluşan gel-git akıntıları, gökadamızı boydan boya saran halkalar oluşturmuştur. Bu akıntıların içinde bolca gaz ve tek tük de olsa gökadadan kopmuş yıldızlar yer alıyor. Büyük ihtimalle gökadanın yeni yıldız oluşumları gerçekleştirmesini sağlayan gaz ve toz stoğunun büyük kısmı da galaksimiz Samanyolu tarafından yutulmuş halde. En üstteki kapak fotoğrafında, Büyük Köpek Cücesi'nin bir canlandırması yer alıyor, sarı çember içine aldığımız cüce galaksinin kırmızı ile renklendirilmiş izleri, mavi renkle belirtilen Samanyolu Galaksisi'nin yoğun gelgit etkisiyle oluşan gaz ve toz akıntısını gösteriyor. Canlandırmadan görebileceğiniz gibi, cüce galaksi Samanyolu çevresindeki her turunda içerdiği maddenin bir kısmını daha kaybediyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samanyolunun-merkezi-ve-merkezdeki-karadelik/", "text": "Bizim Güneş Sistemimizin de içerisinde yer aldığı Samanyolu Gökası'nın merkezi , gökadanın geriye kalan tüm malzemesinin çevresinde döndüğü bir merkezdir. Samanyolu'nun merkezi de, tıpkı kendisi gibi spiral bir yapıya sahip. Ancak, merkezin bu spiral yapısı ile galaksimizin spiralliği arasında bir ilişki bulunmuyor. Dünya'dan bakıldığında yaklaşık olarak 26.000 Işık yılı kalınlığındaki gazın ve yıldızlararası tozun arkasına gizlenmiş olan bu merkezin görünür dalga boyunda gözlemlenebilmesi imkansızdır. Fakat yine de, astronomlar bu çok yoğun ve aktif durumdaki gökada merkezini inceleme hususunda çok önemli yollar katetmiş durumdalar. Bu sarmal yapı iki katmandan oluşuyor. İlk katman SgrA olarak nitelenen merkez bölgesinden 6 ila 26 ışık yılı arasındaki bölgede yer alan molekül diski. Bunun ötesinde ise, 2.300 ışık yılı öteye kadar uzanan çekirdek diski yer alıyor. Her iki disk de, molekül bulutları ve gaz açısından oldukça zengin. 1933 yılında Karl Jansky isimli astronom, Bell Laboratuarları'nda okyanus aşırı telefon hatlarında meydana gelen parazitleri incelemek amacı ile bir anten yaptığında çalışmaları esnasında kaynağını tam anlayamadığı bir parazit sinyali ile karşılaştı. İşin ilginç tarafı bu sinyal gökyüzünde yıldızlar ile birlikte aynı yönde dönüyordu. Yaptığı araştırmalar neticesinde sinyalin Yay Takım Yıldızından geldiğini tespit eden Jansky, parazite doğrudan Samanyolu Gökadasının merkezinin neden olduğu sonucuna vardı. Görünmeyen dalga boylarında astronominin doğumuna ışık tutan bu çok önemli keşfin ardından bilim insanları daha sonraki tarihlerde Samanyolu'nun kalbinden gelen bu radyo sinyallerini çok daha detaylı olarak incelemiş ve önemli bulgular elde etmiştir. Günümüzde bu araştırmalar yalnızca radyo dalga boylarında değil, Dünya'nın yörüngesinde dönmekte olan X Işını ve Gama Işını dalga boylarında gözlem yapabilen teleskoplarla da ayrıca sürdürülmektedir. Bununla birlikte NASA'ya ait Spittzer Teleskopu, Kızılötesi dalga boyunda gökadanın çekirdeğindeki 30.000'e yakın yıldızın gözlemlenmesi hususunda çok önemli çalışmalara imza atmıştır. Bugün artık elimizdeki veriler ışığında biliyoruz ki, gökadamızın çekirdeği küresel diyebileceğimiz düzeyde yoğunluğa sahip bir yapılanmadır ve çoğunlukla çok yaşlı durumdaki kırmızı dev yıldızların sıkışık bir durumda işgal ettiği çok kalabalık bir bölgedir. Bununla birlikte merkezde yaklaşık olarak 5.000 Işık Yılı çapında ve 20.000 Işık Yılı Uzunluğunda bir çubuk mevcuttur ve bu çubuk, gökadanın Moleküler Halka adı verilen dev yapıdaki çemberinin kenarlarını içeriden birbirine bağlamaktadır. Merkezdeki bu spiral yapının korunabilmesi için, galaksimizin merkezinde yoğun bir kütlenin yer alması gerekiyor. Gazın ve bölgedeki yıldızların hareketleri üzerine yapılan hesaplar, galaksi merkezinde en az 2 milyon Güneş kütlesine eşdeğer bir yapının bulunması gerektiğini gösteriyor. Samanyolu merkezindeki kara deliğin çevresinde, yıldızların hareketi. Başlangıçta, bu yoğun kütlenin merkezde yer alan O ve B tipi aşırı parlak ve büyük yıldızlardan oluştuğu düşünülmüş olsa da, yapılan gözlemler bu yıldızların sayısının yeterli olmadığını gösterdi. Ayrıca radyo analizlerinde, bu dev yıldızlardan ayrı, termik özellik göstermeyen belirgin bir radyo kaynağının galaksi merkezinden yayıldığı görüldü. Yıllar süren yoğun tartışmalar ve araştırmalardan sonra bugün, galaksimizin merkezinde yaklaşık 4 milyon Güneş kütlesinde bir kara deliğin yer aldığı bilim dünyası tarafından kabul edildi. Sonrasında da, çoğu galaksinin merkezinde bizimki gibi dev kütleli karadeliklerin var olduğu anlaşıldı. Şu anda bilim insanlarının üzerinde çalıştıkları konu; bu dev kara deliklerin nasıl oluştuğu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/samsun-tulay-basaran-a-lisesi-panelimizden-kareler/", "text": "21 Mart 2018 ekinoksunda , Samsun Tülay Başaran Anadolu Lisesi'nin davetlisi olarak bir konferans etkinliği düzenledik. Kurucumuz amatör astronom Zafer Emecan'ın katılımı ile gerçekleşen konferansta, son zamanlarda internet üzerinde yayılan komplo teorileri ve sahte bilim örneklerine değinip, öğrencilerimize bu konularda gerçek bilgiye nasıl ulaşabileceklerini aktardık. Sonrasında, ötegezegen keşifleri ve evrende yaşam arayışı üzerine devam eden sunumumuzda, insanlığın gelecekteki evi Mars'ı nasıl dünyalaştıracağımıza değindik ve insanlı Mars yolculukları ile kolonileşme olasılıkları üzerinde durduk. Son iki yıldır, resmi olarak davet ... - - Etkinlik, Corona virüse karşı ... Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2021 Kayıtları Başladı!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sanssizligin-kitabini-yazan-astronom-guillaume-le-gentil/", "text": "Ön bilgi: Venüs, Güneş'in önünden sekizer yıllık aralara sahip çiftler halinde 105 ile 121 yıl arasında değişen sürelerle geçer. Yani -atıyorum- 2004 ve 2012 yıllarında birer tur geçer; sonraki geçiş çifti ise 2117'de ve 2125'te gerçekleşir. Venüs'ün Güneş'in önünden geçişinin ilk kez gözlemlendiği 1639 yılından sonra, Avrupa'daki birçok devlet, bir sonraki geçişin gerçekleşeceği 1761 yılına kadar bir ton hazırlık yapıp astronomlardan oluşan sürüsüne bereket ekip kurar ve bu ekipleri geçişi gözlemlemek üzere dünyanın uzak uzak köşelerine gönderir. Bu aynı zamanda devlet destekli ve uluslararası çapta gerçekleştirilen ilk bilimsel faaliyettir. Bu etkinlik; yolculuk şartları, savaşlar, hastalıklar vb. yüzünden devasa bir başarısızlık olsa da, bu başarısızların içinde en bahtsızı, çöllerde kutup ayılarıyla en girift ilişkilerde bulunanı, Fransız astronom Guillaume Le Gentil 'dir. Elemanımız 1760 yılında Paris'teki evinden çıkar, Hindistan'daki bir Fransız kolonisine doğru yola koyulur. Ama yolculuğu sırasında Fransa'yla İngiltere birbirine girer; iki ülke arasında hırgür çıkar, tatsızlık olur. Gemiyi vuran bir fırtına yüzünden zaten rotasından büyük ölçüde sapmış olan Le Gentil, geçişin gerçekleşmesinden birkaç gün önce Hindistan kıyılarına vardığında, gideceği Fransız kolonisinin İngiliz askerleri tarafından ele geçirildiğini görür; askerler karaya çıkmasına izin vermez. Denizin yükselmesi yüzünden berbat bir gözlem yapan bu abimizin yaptığı ölçümlerin de haliyle hiçbiri başarılı olmaz. Ama bir rivayete göre Le Gentil peygamber soyundan geldiği için yılmaz, sabreder. Sekiz yıl beklediği Hindistan'da kendince, küçük çapta bir gözlemevi inşa eder. İkinci geçişin gerçekleşeceği gün her şey hazırdır. Geçişten önceki gece bir sis kaplar her yanı, ama sabah güneşinin ışıklarıyla kaybolur. Sonra geçişe artık dakikalar kala bir bulut kütlesi sahneye çıkar, Güneş'in önünü kapatır ve geçişin bitmesinden kısa bir süre sonrasına kadar da gitmemekte yüzsüzce diretir. Elemanımız, Venüs'ün geçişini yine izleyememiştir. Bir süre sinirden kendini dövecek halde dolanır ortalıkta, sonra sonra gelen, 'rahvan gitsin,' hissiyle, biricik Paris'ine doğru yola çıkar. Yolda yine başı bitten kurtulmayan Le Gentil'in gemisi, önce dizanteri sonra da gemiyi neredeyse batıracak kadar haşat eden bir fırtına yüzünden uzunca bir süre rotadan uzakta seyreder. Guillaume Le Gentil 11 yıl sonra evine varır. Ama kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği savaş ortamında kendisi nüfus kayıtlarına ölü olarak geçirilmiş, büyük bir kısmı zaten yerle bir olmuş olan mal varlığından geriye kalanlar da evsize, yetime, fakire zekat fitre mahiyetinde dağıtılmıştır. Bu hikaye; Lee Billings'in Five Billion Years of Solitude: The Search for Life Among the Stars isimli kitabından bendenizce paraphrase edilmiştir. Editör Notu: Avrupa'da onca devletin Venüs geçişini gözlemlemek için finanse ettiği astronom ekiplerinin büyük kısmı ya yolculukta, ya vardığı yerde gözlemi tamamlayamadan ya da tamamlasa da dönerken hastalık, salgın, soygun, fırtına, kaza gibi nedenlerle ölmüştür. Bununla beraber, az sayıda astronom gözlem belgeleriyle geri dönmüş ve astronomi biliminin günümüze kadar ilerlemesinde büyük katkıda bulunmuştur. Gentil, döndükten sonra çok büyük zorluklarla boğuşsa dahi Fransız Akademisi'nde hakettiği üst düzey görevi geri alabilmiştir. Yine bir \"gaipten gelen sesler\" hik... Bizden yaklaşık 57 ışık yılı uzakta... Laika, uzaya gönderilen ilk hayvan ... Gelin bugün bu yazıda ilkokul sır..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saricicek-meteoritleri-doc-dr-ozan-unsalan-ile-roportaj/", "text": "Medyada son zamanlarda Bingöl'e düşen meteoritlerle ilgili bir çok haber yapıldı. Bu haberlerin içinde her ne kadar doğru bilgiler olsa da yanlış bilgiler daha ağır basıyor. Bu nedenle Kozmik Anafor olarak konu ile ilgili doğru bilimsel bilgileri öğrenmek ve okurlarımızın konu hakkındaki merakını gidermek için Sarıçiçek Meteoru Konsorsiyumu baş araştırmacısı Doç.Dr. Ozan Ünsalan ve araştırmada görev alan Fizik Yüksek Lisans öğrencisi Ersin Kaygısız ile bir röportaj yaptık. Ozan Meteor Bingöl'ün Sarıçiçek ilçesine 2 Eylül 2015 tarihinde, saat 23:10 civarı düşmüş. Olayla ilgili olarak TÜBİTAK aranmış ve Murat Parmaksızoğlu'na ulaşılmış, Murat bey ise bana ulaşıp bilgi verdi. İnternetten Bingöl'deki olayla ilgili kayıtları araştırdım, yöre halkıyla yapılan röportajları gördüm. NASA'dan Peter Jenniskens de bana elimde örnek olup olmadığını sordu fakat henüz Bingöl'e gitmemiştik. Haber ajansı vasıtasıyla ulaştığım, yöre halkından Nezir Ergün, İstanbul Üniversitesi'ne bana, 27 gramlık bir örnek gönderdi. Ben de bu örneğin fotoğrafını Peter'a yolladım, daha sonra örneği onun bulunduğu yer olan NASA-SETI'ye yolladık. Bu şekilde inceleme başlatıldı ve Sarıçiçek Meteoru Konsorsiyumu oluşturuldu. Daha sonra Peter, benimle görüşmek ve planlama yapmak için İstanbul'a gelmeye karar verdi. Bu sırada Bingöl Üniversitesi de konuya ilgi duymaya başlamış ve köye ulaşarak bazı örnekler toplamışlar. Bingöl Üniversitesi Fizik Bölümü başkanı Prof.Dr. İskender Demirkol ile temasa geçip bilgi verdik. 28 Eylül'de Bingöl'e gittik ve 200'ün üzerinde kamera kaydı inceledik. Önünden meteor geçtiği tespit edilen kameraların önünden de fotoğraflama yaptık nereden geldiğini canlandırabilmek için. Üç boyutlu olarak her tarafı çekiyorsunuz, akşam yıldız görüntüleri çekiliyor, yıldızların hangi konumda olduğunu belirliyorsunuz ki, meteor geçtiğinde hangi taraftan geldi, hangi takım yıldız tarafındaydı bunları öğrenelim. 3 Ekim'de ise 20 kişilik bir ekiple yaklaşık 40km'lik bir alan taraması yaptık, örnekler bulduk. Ardından 4 Ekim'de İstanbul'a dönüş yaptık. Ozan Hep beraber geziyoruz tabii, kimin hoca olduğu belli değil. Meteorun gittiği yörüngeyi düşünün, buna dik doğrultuda tarama yapıyorsunuz, S çizebilirsiniz, U çizebilirsiniz, saçılma alanı belirlenmeye çalışılıyor. İpe dizilerek tarama yapıyorsunuz fakat tabii insanlar sonradan açılmaya başlıyorlar. Bulunan meteoritleri tartıyorsunuz, konumunu alıyorsunuz ve bulan kişinin fotoğrafını çekiyorsunuz. Koordinatları, geliş doğrultusunu ve saçılma alanını bulabilmek için gerekli. Kayıtlı olarak bulunan 245 parça var şu an. Meteorit bulduğunuzda alüminyum folyo ile tutmanız gerekiyor. Yoksa eldeki dokular, yağlar kirler hepsi meteoritin yüzeyine bulaşıyor. Karbon, Hidrojen, Oksijen ve Azot'tan oluşan organik bileşenlere rastlayınca hopluyorsunuz yerinizden, yaşamın temeli bunlar, diyorsunuz ki ohh buldum, halbuki onlar sizden veya Mehmet efendiden oraya bulaştı. Aminoasit bulaşmış, ooo diyorsunuz aminoasit bulduk, yaşamın yapıştalarını bulduk. Kontamine olmuş yani meteorit, zarar vermişsiniz. Meteoritten ise size bir zarar yok. Radyasyonu soruluyor. O kadar düşük radyasyonu var ki, etrafınızdaki normal taşlar onlardan daha radyoaktif. Siz bunu analiz etmek istiyorsunuz mesela, ne kadar radyasyonu var diye, İtalya'da eski bir madenin 3 km altında analizini yapıyorlar etraftaki radyasyondan soyutlamak için. Cep telefonunun yanınayken ölçmüyoruz yani. Biz meteoriti bulduysak eğer, alüminyum folyo ile alıp cam kavanoza, içine nem tutucu küçük bir torba ile birlikte koyup kapağını kapamamız gerekiyor. Mıknatıs falan tutmayacağız mesela, çünkü kendi manyetik alanı varsa, siz onu değiştirmiş olursunuz. Dolayısıyla, manyetik özellikleri incelenemez. Köylüler elliyorlar mesela, alüminyum folyo ile alınacağını bilmiyorlar. İlk 186 örnek böyle bulundu. Ondan sonra bizim bulduğumuz 15-16 örnekte sıkıntı yok. Ama bilinç oluştu. Çoğu artık alüminyum folyo ile alıyor. Ersin Alüminyum mümkün olduğu kadar az etkileşmeyi sağlayan bir madde. Bezle almaya kalksanız, onun sterilizasyonu belli değil. Tabii alüminyum folyonun da içine dokunmadan meteoriti koymak lazım. Hava ile teması kesiliyor, Güneş ve UV ile de teması kesiliyor, yüzeye gelen sıcaklığı da yansıtıyor. Düştüğü yerde toz toprak var. Meteoriti alırken bulunduğu yerdeki toprağın da örneğini alıyorsun yanlış ölçüm yapmamak için. Bazı meteoritler bulaştığı şekliyle korunuyor. Ozan 1964 yılında düşen Çanakkale meteoritini ve daha sonra 1961 yılında Eskişehire düşüp 1967 yılında incelenen Kayakent meteoritini Ege Üniversitesinden Prof. Dr. Abdullah Kızılırmak inceliyor ilk kez. Kendisine Türkiye'deki meteorit biliminin kurucusu diyebiliriz. 4 Aralık 2015'te de Ege Üniversitesi Fen Fakültesi konferans salonunda Abdullah Kızılırmak anma toplantısı var, biz de orada olacağız. Daha sonra Mehmet Emin Özel geliyor; meteor çarpma kraterlerinin uydu görüntüleriyle aranması çalışmaları yaptı. Kraterlerin hangileri meteoritler tarafından oluşturulmuş veya hangileri meteorit sonucu oluşan krater değil bunları tespit ediyordu. Çarpma kraterleri envanteri çıkarmaya yönelik bir çalışma yani. Fethiye ve Didim meteoritlerinin mineralojik analizleri yapıldı, yakın zaman içerisinde ise 2012'de yine Çanakkale meteoritinin bu sefer ayrıntılı olarak kimyasal ve fiziksel yapısına yönelik çalışmalar oldu. Uzaktan da olsa sınıflandırıldı. Şimdiki olayda ise ekibimiz 34 kişi. Meteoriti her boyutuyla; fiziksel-kimyasal özelliklerini ve yörüngesini incelemekteyiz. Ozan Perseidler, Orionidler ve bu günlerde bitmeye başlayan Leonidler gibi dönemsel göktaşı yağmurlarına dahiller. Bir olay neticesinde göktaşlarının Güneş sisteminde bir noktadan püskürdüğünü düşünün, Dünya uzayda bu göktaşlarının olduğu konuma geldiğinde, kümenin bir kısmı yakalanıp atmosferimize giriyor. Dünya dönmekte olduğu için o anki konuma göre görülebiliyor. Bingöl'e düşen Sarıçiçek meteoriti mesela yarım milisaniye sonra yakalansaydı, Türkiye'ye değil Şili'ye düşecekti. Sarıçiçek meteoritini dönemsel göktaşı yağmurlarına bağlamıyoruz tabii. Ozan Mars ile Jüpiter arasında, Güneş'ten 2,2 ile 3,2 AU uzaklıkta sürüsüne bereket asteroit var. 1 Ceres ve 4 Vesta cüce gezegenleri de burada. NASA 2007'de araştırma yapmak için Dawn adlı uzay aracını buraya gönderdi. 2011 yılında 4 Vesta'nın yörüngesine girdi ve 14 ay boyunca araştırma yaptıktan sonra 1 Ceres'e doğru yol aldı ve 2015'te ulaştı, hala da yörüngesinde. Şimdi bakıyoruz ki bizim Sarıçiçek meteoritlerinin tipi ve analiz sonuçları, 4 Vesta'nınki ile örtüşüyor. Dünyada toplam 20 tane benzeri olay gözlenmiş, bu 21. olay. O nedenle bilimsel olarak oldukça değerli. NASA, Dawn görevi için 465 milyon dolar harcadı, bize ise gökten geldi, şansımız burada. 4 Vesta'nın çapı 525 km, Türkiye'ye yakın boyutlarda bir cüce gezegen. Bu tarz cisimlere çok yüksek hızlarda, saniyede 200 km civarı hızlarla başka kayalar çarparak yüzeyden parça koparabiliyor. Gelen cismin yavaşlamasını sağlayacak bir atmosferleri yok Dünya gibi, kütle çekimleri de az. Çarpmadan dolayı kopan parçaların yörüngesi Dünya ile kesişirse, zaman içinde Dünya'ya düşebiliyorlar. Bu meteoritlerden koptukları gök cisminin yüzeyi hakkında bilgi ediniyoruz, vuran parça ve bu vuran parçanın nereden kopmuş olabileceği hakkında bilgi gelebiliyor. Ersin Mesela, elinizde 12 örnek varsa ve 10 tanesinde çıkmayan şey diğer ikisinde çıkıyorsa, o ikisi kopan cisimden değil çarpan cisimden olabilir. Ozan Ana kütlesi, yani atmosfere giren parça yaklaşık 230 kg ve 50 cm çapında. (Ersin Rusya'ya geçtigimiz yıllarda düşen Chelyabinsk'in atmosfere girerken çapı 20 metreydi.) Biz söyledikten sonra NASA tarafından araştırıldı. Giriş yaptığı gözlenmiş. Hızı saniyede 18.9 km (Perseid'ler ise saniyede 70 km hız ile giriş yaparlar.) Atmosfere girdikten sonra yüzeye 40 km kala patlamış. Birden fazla patlama olduğunu düşünüyoruz çünkü sesi duyanlar toktoktok diye üçlü bir ses tarif ediyorlar. Tabii bunun nereden baksan yüzde 80 kadarı dağılıyor. Bulunan 15 kg civarıysa, Köylü de 10 kg sattı desek, geriye 5 kg kalmış olabilir. Tabii etrafa dağılmış küçük gramlar ve toz halindedir muhtemelen. Mercimek büyüklüğünde meteorit bulan var mesela; 0,06gr. Peter meteorit bulamamıştı, ben hayırdır bulamadın diye ona takıldıktan 10 saniye sonra bulunca sözümü geri aldım. Analiz sonuçlarından; nikel, zirkonyum, neodimyum, strosyum, selenyum, kobalt, mangan, titanyum, magnezyum, lityum ve demir tespit edildi. Analizler devam ediyor... Dünyada olmayan hiçbir elemente rastlanmadı şimdiye kadar bu meteoritlerde. Ersin Asteroit kökenli Akondrit sınıfına girmekte. Chelyabinsk metalik bir meteoritti daha parlak bir iç yapısı var. Sarıçiçek meteoritinde ise Ay'ın bize gri gözükmesinin nedeni olan eucrite var. Normalde meteoritler tek tip olur fakat bunda howarditeik kısım var, hemen yanında eucriteik bazaltik kısım, onun yanında ise diogenite kısım. Ender bir tür Howardite-Eucrite-Diogenite grubu. Ozan 360-370 tane kayıtlı howardite var. Howardite dedigimiz grup yüzde 1.6'ya geliyor düşen meteoritler arasında. Bu 4 Vesta asteroidinin yüzeyinden koptuğu için oldukca değerli. 34 kişinin her biri farklı çalışma yapıyor. Biri jeolojik çalışma yapmakta, öbürü radyoaktivite ölçüyor. Kimisi argon-neon oranlarına bakarak yaş tayini yapıyor ne zaman 4 Vesta'dan koptuğu çalışmalar sonucu ortaya çıkabilir. Yörünge testini yapan var, hepsini birleştirdiğimizde ortaya ortak bir bilgi çıkıyor. İyi bir dergide yayınlanacak makale çıkarmaya çalışıyoruz. Meteorlar taşsı, metalik, hem taşsı hem metalik, karbonik olmak üzere dörde ayrılıyorlar. Dolayısıyla bulunan örneğe mıknatıs tutup çekiyor bak, bu meteorit diye sonuca varamazsınız, hatalı olur. Ama insanların yüzde 85'i böyle yapıyor. Ozan Dışında ince bir yanık tabaka olacak. 1 mm'den ince, tırnak kalınlığında. Eğer parçalanmışsa içerisi daha açık renkli oluyor. Çok köşeli yapıya sahip olmuyorlar çünkü atmosferde ablasyon yani traşlamaya maruz kalıyorlar. 1600-1800 derecelere kadar çıktığı için ısınmadan dolayı kavruluyor ve bu ince kabuk oluşuyor. O kadar ısınıyor ki enerjiye yenik düşüp iç ve dış kısmın basınç farkından dolayı patlıyor. İçi yanmadığı için rengini kaybetmiyor. Traşlandığı için ise yüzeyi yuvarlağımsı oluyor. Üzerinde köşeler veya derin delikler olmuyor, parmaklanmış bir oyun hamuru gibi görünümü. Ozan Tarihi eser gibi değerlendirilemiyor, bir sınıfa sokulamıyor, kavram eksikliği var; bu tarz olaylar çok az yaşandığı için. Bana sorarsanız ülke olarak zaten bizim olmalı, ben ne satışında ne de alışında uğraşıyorum. Bilim insanları olarak derdimiz şu; veya ben kendi adıma söyleyeyim, biz araştırma yapmak istiyoruz değil mi? Bu cisimler evrenin bir takım yerlerinden gelip bize evren hakkında bilgiler veriyorlar. Belki bildiğimiz bir çok bilgiyi değiştirecekler. Düşüncemiz bilimsel alana katkı sağlanması yönünde. Sarıçiçek meteoritlerini yabancılara satmasaydık daha çok şanslı olurduk. Yine de biz aldık örneklerimizi ve analizler yapılıyor fakat 3/4'ü satılmış olmasaydı daha çok değerlendirebilirdik bu şansı. Şu an 1,5 kg civarında bir tane var bulan daha satmadı, yüksek para verene satacakmış. Bizim bütçemiz şu an elimizdeki 12 örneğe göre ayrıldı, sonrası için bir şey söylemek zor. Üniversite tekrar bütçe ayırır mı ayırmaz mı bilmiyorum fakat bunun bilimsel açıdan değerli olduğunu üniversite yönetimi de, biz de bilim insanları olarak da gördük. Ender bir tür. Ozan Ersin'in ve benim yanımda NASA'dan gelen Peter Jenniskens'i de görüyorlar tabii, yabancı biri var, NASA'dan gelmiş, Sarıçiçek'te ne işi var? Köylüler diyor ki bu adam buraya boşuna gelmez, değerli olması lazım bu taşlar. Peter'ın da Türkiye'de ilk geldiği yer İstanbul, hemen arkasından Bingöl bu arada. İlk başta Ruslar, Almanlar ve Polonyalılar gelmiş. Danimarka ve Çin'den gelenler de var. Kafalarına göre bir rakam söylüyorlar, 20$'dan alalım, köylü diyor buraya Peter geldi, olmaz çık bakalım. 60$'lık bir rakam konuşulmaya başlanıyor gramı için. Şu an Bingöl-Muş yolu arabalarla dolmuş, minibüsler özel seferler düzenlemeye başlamışlar, benzinciler dolmuş taşmış. Bingöl'e yaradı, kalkınma oldu. Yabancılar meteoritleri alıyorlar, geçen gün ebay'e girdim baktım gramı 2500-3000 TL'den gidiyordu. Alan kişi 15 katına sattı. Türkiye'nin elindeki fırsat dışarı kaçıyor bu şekilde. Doğal zenginlikti, doğal zenginliği kalmadı. Kimseye kızmıyoruz... Ama bir düzenleme olsa, mesela 1/3'ü veya 1/5'i üniversitelerde konuyu çalışan kişilere hibe edilmelidir diye, güzel olabilirdi. Ersin Biz bilimsel yönünden ve bilimsel öneminden bahsediyoruz fakat anlaşılan şey hep maddi yönü. Bunun yapısı biraz yumuşak olduğu için kolye yüzük gibi şeyler yapılamaz. Chelyabinsk meteoritini de bazı kişiler yarım milim kalınlığında kesip arkasından bir şeye tutturmuşlar dağılmasın dik dursun diye, 2500 $'a satılıyor ufacık bir parça. Ozan Pallacid türü meteoritlerin şeffaf, altın renkli kristalleri var onlar çok pahalı, milyon doları bulabiliyor. Fakat araştırma dışında kullanım alanı yok, alanlar yüzde 99 koleksiyon için alıyorlar. İşlenip kullanılacak fonksiyonları, enerjileri ve radyoaktiflikleri yok. Ersin Sarıçiçek olayından sonra bizi sürekli arayıp fiyat soruyor vatandaş. Bingöl'de bir olay olmuş, insanlar Antalya'dan Bursa'dan sürekli fotoğraf gönderiyor. Hocam elimde göktaşı var... Göktaşı olduğundan nasıl emin olmuş? Yüzlerce telefon geliyor, yoğunluk var cidden. Ozan Meteorit olmayan numuneleri ve nedenlerini turk-met.net sitesinde yazdık, vatandaş kendi elindeki örneklerle karşılaştırıp eleyebilir. Ellerindeki parçanın meteorit olma ihtimali varsa numune temini isteriz, analiz gerekiyorsa yaparız fakat değer biçemeyiz. Telefonu açıyorlar, merhaba demeden meteorit bulduğunu söyleyip fiyat analizi istiyorlar. Bir yanlış anlaşılma var aslında, sanki piyasayı ben belirlemişim gibi; diyorlar ki Ozan hoca buna değerli dedi. Dedim fakat bilimsel olarak değerli dedim, 78 milyona anlatamıyorum. Bilimsel olarak değeri paha biçilemez. Ersin İnsanlar mesela demir madeni yatağının yakınında yaşıyorlar, dere yatağında sürüklenmiş parçayı buluyorlar, mıknatıs çektiği için meteor sanıyorlar. Arazide mıknatısla meteor avına çıkmışlar. Bu konuda uzman olmayan kişilerin de etkisiyle yanlış yönleniyorlar. Göktaşı avcıları diye bir grup var; bu göktaşı diye resim atılıyor, normal vatandaş diyor ki bu budur şu şudur. Analizler yapılmadan biz şu meteoritlerdendir diye söylemekten kaçınıyoruz, ama onlar emin. Büyük kaya parçalarını oturtmuşlar masaya, 40 tane birbirinden farklı taşı dizmişler, biz de bugün araziye çıktık meteorit topladık diye yazmışlar. Bilgi kirliliği oluyor. Ozan Çalışmalar var esasında, ama nereye gider bilmiyorum. Yakında bir çalıştay yapılacak. Uzay hukukçusu, vergi hukukçusu, tabiat ve kültür varlıklarından bir kişi de dahil yedi kişilik bir grup. Herkes kendi alanından bir şeyler anlatacak ve rapor hazırlanıp ilgili yerlere sunulacak. Orada değerlendirenlere kalıyor yani iş. Belki bir düzenleme olur veya Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu'nun altına bir madde eklenebilir, adı konmalı yani bu olayın. Derdimiz bilimsel analiz için bir kısmının ayrılması. Ozan Mesela yurt dışında, örneğin ABD'de bir olay oluyor, bir meteor geçiyor veya düşüyor, siz görgü tanığısınız, adam geldiği yönü tarif edebiliyor. sağ açıklık, dik açıklık gibi teknik terimleri kullanabiliyor ve Amerikan Meteor Derneğinin web sitesine girip adını soyadını yazıp gördüğü koordinatı ekliyor. bir çok kişi böyle yaptığında meteorun yörüngesi zaten kendiliğinden çıkıyor. Herkeste o bilinç var. Bizde yok. Yeni yeni oluşmaya başlıyor. Bence bu olay bir şanstı, insanlar nasıl davranılması gerektiğini bizim sayemizde orada öğrendiler. En azından artık alüminyum folyo ile topluyorlar benim için bu yeter yani örneğe temas edilmiyor şu an. Göktaşlarının girişleri, saati dakikası saniyesini takip edebilme imkanınız da var. Meteor takip sistemleri burada önem kazanıyor işte. Her ilde bu iş için gökyüzünü gözlemleyen kameralarınızın olduğunu düşünün. Şu an beş ilde istasyonumuz var. İzmir'de Ege Üniversitesi'nde Abdullah Kızılırmak istasyonu, Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde Yunus Emre istasyonu, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi'nde Oktay Sinanoğlu istasyonu, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'nde Ali Kuşçu istasyonu ve Antalya Ulusal Gözlemevi'nde Nüzhet Gökdoğan istasyonu. Meteorların güzergahlarını belirleyip haritalandırıyorsunuz. Dünya meteor haritası var böyle, buna Türkiye'den de katkı geliyor. Belki de mesela siz yeni bir meteor yağmuru keşfediyorsunuz. Meteor yağmuru gözlemleri hep bu takip sistemleri sayesinde gelişti. Perseid'ler gibi ana yağmurlar haricinde mesela günlük üç dört saat süren yağmurlar da var. Tabii bunlar otomasyona bağlı çalışıyorlar, harita kendiliğinden oluşmaya başlıyor ve istediğimiz zaman veri tabanına bakabiliyoruz bir olay olduğunda. Kamera sayısının artması, verilerin artması için önemli. Deneyi ne kadar çok yaparsanız, o deney ile ilgili hassasiyet artar ve daha net bir şey söyleyebilirsiniz. İstasyonlar arası 200 km mesafe var şu an. Daha çok ilde olsa, mesela bir meteoru, bu iş için ayrılmış 30 kamerayla tespit ettiğinizi düşünün, bir ağ oluyor, adı üstünde zaten, Türkiye Meteor Takip Sistemleri Ağı. Bu takip sistemleri 1000'in üzerinde meteor kaydı yaptı. Tabii uçak gibi nesneleri de kaydediyor fakat bunları eliyorsunuz, sisteme sadece meteorların geçişlerini giriyorsunuz. Daha ileri aşamalarda ise meteorit düşüşleri kaydedilebilir. Her ilde bir istasyon hedefimiz var. Şimdilik toplamda 20 kamera ile gözlem yapılıyor. Ekibimizde Prof. Dr. Ethem Derman da yer almakta. TUBİTAK oldukça destek veriyor bu projeye. 2012 yılında başladi ve 360 bin TL'lik bir proje şimdilik. Japonya'da kurulan takip sistemi ile aynı, onlarla temas halinde kurduk. Japonya'nın ise 283 kamerası var. Onların şanssızlığı, muz gibi ince bir alanda olmaları. Türkiye'de ise oldukça geniş bir alan var. İzmir'den Antalya'ya kadar, atmosfere giren bir meteoru mesela her istasyon farklı açıdan ve şiddetten görebilecek, yöre halkına nereden geldi, saat kaçta gördün? diye sormaya ve yönünü tahmin etmeye gerek kalmayacak, kameralardan belli olacak. Ozan Resmi kayıtlı bir tür olması için başvuru yapıyorsunuz. Uluslararası Astronomi Birliği'nde jeoloji ve gezegen bilimleri topluluğu var. Resmi tür olup olmayacağına bunlar onay veriyorlar. Siz analizleri yapıp başvurduktan sonra adını koyuyorlar. Resmi adı Sarıçiçek meteoritleri oldu. Meteorit düştüğü yerin adını alır diye bir kanı var fakat pek doğru değil. Düştüğü yerin adını ancak orada postane varsa alır. Bunu da olay sırasında öğrendik. Mesela nereye düştü, Vezneciler'e, Vezneciler'de postane var mı ona bakılıyor, varsa tamam. Resmi işlemler için postane koşulu. Uluslararası Komite Sarıçiçek mi Bingöl mü olsun diye sordu, Bingöl'de postane var ama Sariçiçek'te yokmuş. Neyse ki bize bıraktılar seçimi ve adını Sarıçiçek koyduk. Ozan Bir müzede sergilenmesi için 20 gr'ın üstünde olması koşulu ve resmi bir kurum tarafından onaylanması koşulu var. 27,46 gr'lık bir örnek Sarıçiçek meteoriti olarak Istanbul Üniversitesi Jeoloji Müzesi'nde orjinal örnek tür olarak sergilenecek. 4 Vesta asteroidini temsil edecek. Şimdi bir stant hazırlamaya çalışıyoruz, yakında koyulacak. Ersin Müzenin de 100. yılı bu arada. 3.800 civarı fosil var, ziyaretçilere açık, merak eden herkes gidip görebilir. Bende teşekkür ederim, gelişmeler için turk-met.net sitesini takip edebilir meraklılar, oradan paylaşıyoruz bilgileri."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sarkilariyla-uzaydaki-astronotlarin-ruhunu-dinlendiren-turk-gulay/", "text": "Hem NASA, hem diğer ülkelerin uzay ajansları, hem de özel uzay şirketleri Mars'a insan göndermek için yarış halindeler. Ancak çok büyük bir problemleri var. Bu problem ise teknolojik değil psikolojik. Dünyadan kalkacak uzay Aracının Mars'a varması şu anki teknolojilerle en az 6-7 ay sürüyor. Korkuları ise küçücük uzay aracının içinde bulunan bu kadar yolcunun nerdeyse burun buruna yolculuk yapacak olması. Bu durumda yemek ve ihtiyaç molaları saatte 60 bin km hızla giden uzay aracının içinde olacak. Yedi gün 24 saat beraberler. Gerçi dünyadan dışarı çıkınca gün ve saat kavramı değişiyor. Gece yok, gündüz yok. Gün yok, Ay yok. Mars yolcuları ise daha ilk gün dünya ve ay sisteminin dışına çıkacaklar. Saat yok. 6-7 ay boyunca aynı yerde yatıp, aynı yerde kalkıp, aynı yerde yemek yiyip, aynı yerde sohbet edecekler. Hal böyle olunca yolcuların birbirleriyle kavga edip, birbirlerini yemelerinden korkuluyor. Boeing şirketi ise psikoloji üzerine doktora yapan Rachelle Ornan isimli bir hanımı uzaya gidenlerin psikolojisini araştırması için görevlendirmiş. Biz Boeing'i uçak şirketi olarak biliyorduk. Habuki 2017'de uzay aracı üretimine de geçiyorlarmış ve en büyük müşterileri Amerikan Hava Kuvvetleriymiş. Ornan şimdiye kadar uzaya gidip gelen 530 astronotun hepsiyle görüşüp, röportaj yapmış. Bir uzay konferansında karşılaştığımız Rachelle Ornan ile de ben röportaj yaptım. Kendisinden öğrendiğim o kadar ilginç vakıalar var ki... Konuşmamız öyle bir noktaya geldi ki en sonunda bir sırrı benimle paylaştı. Ben de sizinle paylaşıvereyim de kimseciklere söylemeyin. Boeing çalışanı bu bayanın bana söylediklerine göre uzaya gidenlerin çoğu daha dindar olarak dönüyorlarmış. Çünkü hayat için Dünya'nın ince ince ayarlandığını, bir üst aklın bu gezegeni hayatımız için tasarlamış olduğunu düşünmeye başlıyorlarmış. Bu sebeple dindarlaşıyorlarmış. Uzay yolcularında en önemli mesele ise tuvalet ihtiyacının giderilmesi mevzusu imiş. Bir zamanlar Fransızların tuvalet kültürü kazanmadan önce ihtiyaçlarını evlerinde yapıp üzerine tavuk tüyü diktiklerini ve bir müddet bekletip kuruttuklarını ve en sonunda o tavuk tüyünden tutup balkondan ve pencerelerden dısarı fırlattıklarını ve bu sayede atılan pisliklerin kafalarına çarpmaması için şapkanın icat edildiğini anlatmıştım. İşte uzay araçlarının pencelerini açıp fırlatabilecekleri bir durum yok. Ayrıca onun içindeki su çok değerli. İdrar, ter ve diğer atıklar toplanıp arıtılıp yeniden içiliyor. Değilse o kadar yolcuya 7.5 ay yetecek kadar su bulmak ve uzaya fırlatmak çok zor. Dr. Ornan'dan öğrendiğim ikinci önemli sır ise uzay teknolojilerindeki bilimin bizim şu an bildiğimizden çok daha ilerde olduğu ancak Amerikan Hükümeti tarafından halka ve dünyaya henüz açıklanmadığıydı. Boeing şirketi bu teknolojileri yeni uzay araçlarında kullanıyormuş fakat sırlarını açıklamalarına izin verilmiyormuş. Yani halktan ve bilim adamlarından devletin menfeati için bilgiler sansürleniyormuş ve bu bilgiler 15 yıl sonra açıklanacakmış. Tıpkı İnternetin 1958 yılında icat edildiği ancak insanlığın 1983'te öğrendiği gibi. Mevzumuza girişi yine haylice uzattık. Bunlar yaşlılığın belirtileri. Adam bir mevzu anlatacak. Uzatıyor da uzatıyor bir türlü sadede gelmiyor. Bende kendimde bu belirtileri görmeye başladım. Kozmonot Yury Usachev 1957 yılında SSCB'nin Donetsk şehrinde dünyaya geldi. Uzay Bilimleri Enstitüsünü bitirdikten sonra Rusya'nın uzay Ajansı Roscosmos'da işe başladı ve MIR uzay Istasyonunun yapmında çalıştı ve 670 gün uzayda kaldı. NASA bile kendisinden yardım istedi ve Uluslararası Uzay İstasyonuna ABD bölümlerinin kurulması için görevlendirildi. Expedition 2 uçuşunda Uzay İstanyonunun komutanı olarak da görev yaptı. Dr. Alexander Sled Uluslararası Uzay İstasyonu'nda yaşayan Rus kozmonotların psikolojisinden sorumluydu. Moskova'daki Biologise Institut Viyana'da yaşayan Türk asıllı sanatçı Gülay ve Müzik grubu Gülay Princess & The Ensemble Aras ın Colors of Silk isimli albümünü bilimsel araştırmalar sonucu Ruhu dinlendiren bir ses olarak seçti ve uzay istastonundan görev yapan Kozmonot Yury Usachev'e uydu telefonu ile dinletti. Usachev şarkılara ve sese hayran kaldı bir sonraki Soyuz uzay aracıyla müzik albüm CDsi Uzay İstasyonu'na gönderildi. O gün bu gündür Astronaut, Kozmonot ve Takyonotlar uzayda egzersiz yaparken Gülay'ın şarkılarını dinleyip ruhlarını dinlendiriyorlar. Gülay ise bir gün derin derin düşünürken gökyüzüne bakıp çok içten Sesimi yukarıya, uzaya kadar göndermek istiyorum diye dilekte bulunmuştu. Bu dileği kabul oldu ve gerçekleşmiş oldu. Ayrıca bazı konserlerinde baskı altındaki Uygur Türklerinin yerel şarkılarını söylemesi nedeniyle Çin'le diplomatik krizlere neden oldu. Kozmonot Yury Usachev Dünya'ya döndükten sonra Gülay Princess & The Ensemble Aras müzik grubu Moskova'da kozmonot Usachev onuruna bir konser verdi. Konserden sonra konuşan kozmonot Usachev doğu ve batı müziklerinin böyle bir arada bulunmasının kendisini çok etkilediğini ve egzersiz yaparken hep Gülay'ın şarkılarını dinlediğini söyledi. Yuri Usachev Moskova'da Gülay ile özel sohbetlerinin birinde uzaydan Dünya'ya bakarken, Dünya'nın nefes alır gibi hareket etiğini ve onu görünce kendisinin birden dindar olduğunu ve yüce bir bilincin varlığına inandığını anlatmıştı. Gülay hanım tam 21 dilde şarkılar söylüyor. İpek Yolu'ndaki ülkelerin yerel müziklerini seslendiriyor. Ben de kendisi ve Müzik Grubuyla 2006 yılında Los Angeles'ta verdikleri bir konserden sonra tanıştım. Almanca'dan Farsça'ya, Türkçe'den Japonca'ya, Rusça'dan Çince'ye 21 dilde şarkı söylüyorlardı. Önce Pasadena Rose Bowl'da sonra Lancaster'da konserlerini izledim. Konser sonrası kuliste kendileriyle görüşüp hatıra fotografı çektirdik."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturn-etrafinda-dolanan-kozmik-yumurta-meton/", "text": "Satürn sisteminde neye el atsak bir gariplik ve gizemle karşı karşıya kalıyoruz. Güneş Sistemi'nin altıncı gezegenini bu farklılığa iten yalnızca buzdan oluşan muhteşem halka yapısı değildir, uydularının da buna fazlasıyla katkısı var. Öyle bir uydu düşünün ki, hem küçük, hem pürüssüz, hem de yumurta biçiminde olsun. Evet, böyle bir uydu var ve adı Meton . Satürn yörüngesinde dolanan uydu hakkında fazla bir şey bilmiyorsanız yalnız değilsiniz çünkü kendini şu ana kadar fena sakladı. Onun hakkında bilinenler fazlasıyla kısıtlı ve keşfi sadece 13 yıl öncesine dayanıyor. Keşfedildikten sonra ona geçici olarak S / 2004 S 1 ismi verildi. Ay'ın keşfedildiğinde fazlasıyla küçük olduğu fark edilmişti ve bu yüzden ilk tespitlerde zar zor görülebilen hafif bir ışık noktası olarak göze çarptı. Meton, Cassini misyonunun başında keşfedildiği ilk aydı. Meton keşfedildiğinden beri iki kez ziyaret edildi. Bu bile gerçekten güzel bir başarı çünkü Meton'un kaliteli bir fotoğrafını elde etmek sanıldığı kadar kolay değil. Cassini'nin bir cisim üzerinde kaç piksel elde edebileceği o cisme olan yakınlığına bağlı. Cassini'nin herhangi bir nesne üzerinde piksel başına 3 kilometrelik bir çözünürlük elde etmesi için, yarım milyon kilometreyi geçmesi gerekir. Bu çok zor değil. Fakat Meton'un sadece 3 km'lik çapını düşündüğümüzde işinin ne kadar zor olduğunu anlarız. Bu yüzden Meton'un yarım milyon kilometre uzağında kalsaydı hiçbir ayrıntıyı göremeyecekti. Kaba bir tahminle Dünya'nın 100 piksellik bir görüntüsü onu kaliteli bir şekilde görmeye yetecektir. Meton gibi bir uydudan 100 piksellik bir görüntü elde edebilmek için Cassini'nin Meton'a 5000 km mesafeden daha yakın olması gerekir ki, bu bir uzay aracı için çok yakın bir mesafe! Cassini'nin bir görüntü almak için hedeflediği cisme 5000 km mesafeden daha yakın olması pek sık rastlayacağımız bir durum değildir. Meton ilk keşfedildiğinde onun hakkında hiçbir şey bilmiyorduk fakat Cassini ona yaklaştıkça kendisinin ne kadar garip bir uydu olduğunu söyleyiverdi. İlk olarak görülen yumurta biçimindeki şekliydi, daha sonra bu dış yüzeyinin neredeyse kusursuz bir biçimde pürüssüz olduğunu öğrendik. Normalde 200 km yarıçapın altındaki gökcisimlerinde kraterler, derin çukurlar ve büyük hasarlar meydana gelir. Ayrıca neredeyse hemen hemen hepsi patates gibidir. Oysaki yalnızca 3 km çapındaki Meton, muntazam bir biçimde kendini muhafaza etmeyi başarmış. Bunu nasıl koruduğu ile ilgili açıklamalar elbette var. En olası durum Meton'un yüzeyini sürekli değiştirdiğinden ileri geliyor olabilir. Böyle bir şey ise uydunun derin bir döküntü tabakası ile kaplı olması halinde mümkün olabilir. Pandora ve Telesto gibi Satürn'ün diğer uyduları da bu şekilde pürüzsüz bir yüzey sergilemektedirler ve bu nedenle aynı durum bu uyduların tamamı için geçerli sayılabilir. Meton'un bir diğer şaşırtıcı özelliği ise bazı alanlarının daha koyu görünmesidir. Bilim insanları, yüzeyinin buz tüylerinden oluştuğunu, bu tüylerin de kraterlerin eksikliğini açıklayacak kadar hareketli olabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Herhangi bir krater izlerini silmek için, bu tüy kadar hafif maddelerin yüzeyde akabileceği düşünülüyor. Bazı dünyalarda kraterleri doldurabilecek lav akışlarını ve diğer volkanik olayları yaratmak için yeterli iç ısı vardır. Bazılarında ise bu etkilerin kanıtlarını ortadan kaldırmak için yağmurlar yağar veya aşınmaya karşı güçlü rüzgarlar oluşur. Kim bilir belki Meton'da olan da tam olarak budur! İhtimaller var ancak neyin tam olarak doğru olduğunu bilmiyoruz. Daha detaylı yapılacak araştırmalar bu uydunun niçin yumurta biçiminde olduğunu, yüzeyindeki hasarı örtmek için neyi ortaya attığını ve yüzeyini nasıl bu kadar pürüssüz tutabildiğini gösterecek. Onun hakkında öğrendiğimiz bilgiler çok taze ve daha çok değişecek gibi görünüyor! ABD Uzay Ajansı NASA'nın bir sonrak..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturn-gezegeninin-manyetik-alani/", "text": "Satürn gezegeninin manyetik alanı yani manyetosferi, Güneş Sistemi'nde yer alan gezegenler arasında en güçlü ikinci manyetik alan konumundadır. Jüpiter'in muazzam manyetosferinin 20'de 1'i gücünde olsa da, Satürn'ün derin katmanlarındaki sıvı metalik hidrojenin akışkan dinamiğinden kaynaklanan manyetosfer tabakası, Dünya'nın sahip olduğundan 500-1.000 kat arası daha kuvvetlidir. Bu da Satürn'ün manyetosferini, Güneş sisteminin en güçlü ikinci manyetik alanı yapmaktadır (Dünya manyetik alan gücü ile, Uranüs ve Neptün'den sonra 5'inci sıradadır). Bu manyetosfer, halkaları ve 16 uyduyu içerisinde bulunduracak şekilde, Güneş yönüne doğru ortalama 1.44 milyon kilometre kadar uzanmaktadır. Titan, ortalama 1.2 milyon kilometrelik yörüngesi ile Güneş rüzgarlarının şiddetine göre zaman zaman manyetosferin dışına çıkmaktadır. Satürn gezegeninin manyetik alanı ile ilgili ilk kesin olmayan ölçümler 1955'te yapılmış, 1974'te ise gezegenden kaynaklanan 1MHz değerindeki zayıf radyo emisyonu tespit edilmişti. Ancak bunlar yeterli bilimsel kanıtlar olarak kabul görmediği için, 1979'da Pioneer 11 manyetosferden bizzat geçip şiddetini ölçene kadar Satürn'ün manyetosferi onaylanmadı. Detaylı ölçümler için ise sırayla Voyager 1, 2 ve en nihayetinde Cassini sondalarının verilerini beklememiz gerekti. Satürn gezegeninin manyetik alanı 4 katmandan oluşur. İçteki çift kutuplu bölge yaklaşık 3 Rs bir bölgeyi kaplar ve halkalar sayesinde tamamen plazmadan arınmıştır. Ancak halkaların ötesinde radyasyon bölgeleri mevcuttur. İkinci bölgeye iç manyetosfer denir ve 3-6 Rs mesafede bulunur ve çoğunlukla çift kutuplu bir manyetik alandır. Burada soğuk plazma torusu denen bir bölge mevcuttur. Bu plazma bölgesini içeriğini Enceladus uydusundan gayserler ile püskürtülen parçacıklardan almaktadır. Bunlar genellikle pozitif yüklü oksijen, su ve benzeri moleküllerden oluşurlar. Enceladus ile birlikte, Dione ve Titan uydularından salınan parçacıklar da plazmaya katkıda bulunmaktadırlar. Üçüncü bölge 6 ile 12-14 Rs mesafe arasında bulunur. Extended plasma sheet denen bu bölgede değişken manyetik akımlar hüküm sürer ve sıcak ve soğuk plazma bölgeleri bulunur. Dördüncü ve son bölge ise 15 Rs mesafe dışında bulunur ve manyetosferin sonlandığı manyetopause bölgesine kadar devam eder. Düşük plazma yoğunluğuna sahiptir ve Güneş rüzgarlarına göre değişen, çift kutuplu olmayan bir yapısı vardır. 15-20 Rs mesafedeki bölgede ekvator hizasında Satürn gezegeninin manyetik alanı manyetodisk denen disk biçiminde bir hal alır. Manyetodisk Güneş'e bakan tarafta, Güneş rüzgarlarının etkisiyle manyetosferin eriminin 23 Rs ve altına düştüğü zamanlarda kaybolurken Güneş'in aksi yönünde her zaman mevcuttur. Manyetosferin iç bölgelerindeki soğuk plazma, dış bölgelerde bulunan sıcak plazma ile sirkülasyon halindedir. Satürn sistemi sayısız katı objeyle doludur. Halkalarında moonlet denen küçük uydulara ve görece daha büyük aylara sahiptir. Haliyle gezegenin manyetosferi bu cisimlerle etkileşim halinde olsa da, bu etkileşim Jüpiter'in uyduları ile olan etkileşimden daha yumuşaktır. Manyetosferdeki plazma gezegenle aynı yönde dönüş halindeyken, birçok uydu tarafından emilmekte, ancak Enceladus, Dione ve Titan uydularından kaynaklı parçacıklar tarafından beslenmektedir. Eskiden manyetosferdeki bu plazmanın ana kaynağı Titan zannedilirken, Cassini sondası Enceladus gayzerlerini gözlemleyerek bu konuda ki bilgilerimizi güncellemiştir. Yolu üstündeki plazmayı emen diğer uydular gerilerinde plazma bırakmadıkları için, manyetik alan uyduların arkasında kuvvetlenmektedir. Bu uydularda ve plazmaya maruz kalan halka parçacıklarında radyoliz sonucu ozon, hidrojen peroksit ve moleküler oksijen açığa çıkmaktadır. Satürn, ultraviyole ve kızılötesi tayflarda gözlemlenebilen parlak aurora bölgelerine sahiptir. Bu aurora bölgeleri 70-80 derece parelellerde bulunur ve genelde halka biçimiyle kutupları çevrelerler. Auroraların yapısı ve bulundukları yerler Güneş rüzgarlarının etkisine göre değişkenlik gösterir. Bu aurora bölgeleri ultraviyole tayfında 50 GW ve kızılötesi tayfta 150-300 FW olmak üzere enerji açığa çıkarırlar. Satürn, yoğun miktarda düşük frekanslı radyo dalgaları yayar. Frekansı 10-1300kHz olan ve birkaç kilometrelik dalgaboyuna sahip bu radyo dalgalarının gücü, gezegenin dönüşü tarafından modüle edilmektedir. Bu radyo dalgalarının kaynağının aurora bölgelerine etki eden manyetik alanlar boyunca hareket eden elektronların instabilitesi olduğu düşünülmektedir. Gezegenlerin radyo emisyonlarının gezegenin dönüşü tarafından modüle edilmesi, özellikle gaz devlerinin iç yapılarında ki akışkanların dönüş hızı hakkında fikir verirken, Satürn için SKR'nın değişken değerleri sebebiyle bu çok zordur. Voyager 1 ve 2, modülasyon değerlerinden 10 saat 30 dakika 24 +/-7 saniye olarak ölçtükleri akışkan dönüş hızı, Cassini ve Galileo sondaları tarafından 10 saat 45 dakika 45 +/- 36 saniye olarak ölçülmüştür. Bu sebeple Satürn'ün kendi ekseni etrafında dönüşüyle ilgili kesin bir değer verilememektedir. Satürn zayıf radyasyon kuşaklarına sahiptir bunun sebebi yüksek enerjili parçacıkların gezegeni kuşatan halkalar ve onlarca uydu tarafından emilimidir. En yoğun radyasyon kuşağı Enceladus gaz torusunun iç sınırı 3.5 Rs ve A halkasının dış sınırı 2.3 Rs arasında yer alır. Bu radyason kuşaklarının içeriğini protonlar ve yüksek hızlı elektronlar oluşturur. Enerji değerleri ise onlarca megaelektronvolta kadar yükselebilir. 3.5 Rs mesafede radyasyon kuşaklarını oluşturan yüksek enerjili parçacıklar, nötr gazlar tarafından soğurulur ancak 6 Rs mesafede tekrardan yoğunluk kazanarak halka sistemindeki akıma katkıda bulunurlar. Radyasyon kuşaklarındaki elektronlar, manyetosfer tarafından yakalanan Güneş rüzgarlarından gelmektedir. Ancak proton içeriğinin düşük enerjili (10 MeV) bölümü manyetosferden gelirken, yüksek enerjili (20 MeV) bölümü kozmik ışınların Satürn sistemindeki katı elementler ile etkileşimi sonucu üretilmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturn-sistemi/", "text": "Satürn Güneş'ten sonra altıncı ve Güneş Sistemi'nde Jüpiter'den sonra en büyük ikinci gezegen ve yarıçapı Dünya'nın 9 katı olan bir gaz devidir. Ortalama yoğunluğu Dünya'nın yoğunluğunun sadece sekizde biri olmasına rağmen, devasa hacmi nedeniyle 95 kat daha fazla kütleye sahiptir. Satürn'ün iç kısmı muhtemelen metalik hidrojenden oluşan derin katman, sıvı helyum ve sıvı hidrojenden oluşan orta katman ve dışı gaz katmanıyla çevrelenen; demir, nikel ve kaya içeren bir çekirdekten oluşmuştur. Gezegen, atmosferin üst tarafındaki amonyak kristallerinden dolayı soluk sarı renk göstermektedir. Metalik hidrojen katmanındaki elektrik akımının Satürn'e gezegensel manyetik alan sağladığı düşünülmektedir. Manyetik alanı birim alanda Dünya'dan daha zayıftır fakat, geniş yarıçapından dolayı manyetik momenti gezegenimizden 580 kat fazladır. Başka bir deyişle; Satürn'ün manyetik alanı Jüpiter'in yirmide biridir. Dış atmosferi genellikle kontrastan ve güçlü karekteristik yapılardan yoksundur ama, uzun ömürlü özellikler ortaya çıkabilir. Satürn'ün atmosferinde rüzgar hızı 1800 km/h (500 m/s) ulaşabilir. Bu hız Jüpiter'dekilerden bile fazladır ama, Neptün'ün rüzgarları kadar hızlı değildir. Satürn büyük çoğunlukla buz partikülleri, az miktarda taş yıkıntıları ve enkazdan oluşan 9 tam halka ve 3 kesik yaydan oluşan belirgin bir halka sistemine sahiptir. 2021 itibarıyla 82 tane bilinen uydusu, gezegenin yörüngesinde dönmektedir. Bunlardan 53 tanesi resmi olarak isimlendirilmiştir. Bu sayıya halkasında bulunan yüzlerce küçük uydu dahil değildir. Satürn'ün en büyük, Güneş Sistemi'nin ise en büyük ikinci uydusu olan Titan, çap olarak Merkür'den daha büyüktür ve Güneş Sistemi'nde mevcut atmosferini koruyabilen tek uydudur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturnde-bir-buz-dunyasi-tethys/", "text": "Güneş Sisteminin en büyük ikinci gezegeni olan Satürn'ün, 2020 yılı itibarıyla bilinen 82 uydusu bulunuyor. Tethys, bu uydular arasında bilim insanlarının en fazla ilgi gösterdiklerinden biri. Sözünü ettiğimiz bu 82 sayısı, Satürn'ün yörüngesi saptanmış ve çapı yaklaşık 1 km ve üstü olan uydularının miktarıdır. Güneş Sistemi'nin en büyük ikinci gezegeni olan Satürn'ün bu çaptan daha küçük boyutlarda, keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce uydusu daha olduğu tahmin ediliyor. Gezegenin uyduları arasında orta büyüklük kategorisini oluşturan ve çapları 400 km ila 1.500 km arasında değişen 6 uydusu bulunuyor. Bu uydular, Titan'dan sonra büyüklük sıralamasına göre Rhea, Iapetus, Dione, Tethys, Enceladus ve Mimas'tır. Gezegenin en büyük uydusu olma özelliğine sahip Titan gibi, bu 6 uydu da kendilerinin küre şeklini alabilmelerini sağlayacak düzeyde kütle çekime sahip büyüklüktedirler. Bunlar dışında kalan diğer uydular ise, ekseriyetle küçük ve asteroitlere benzeyen şekilsiz yapılardadır. Tethys uydusu, yaklaşık 1.060 km çapı ile Satürn gezegeninin beşinci büyük uydusudur ve 21 Mart 1864 Yılında Giovanni Cassini tarafından Satürn yörüngesinde, Dione uydusu ile birlikte keşfedilmiştir. Uyduya ismini veren Tethys, Yunan mitolojisindeki Uranüs ve Gaia'nın kızı olan bir su tanrıçasıdır. Satürn çevresinde ortalama 294.660 km'lik uzaklıkta bir yörünge yarı çapına sahip olan Tethys'in, gezegenin çevresindeki dönüş periyodu, yaklaşık olarak 45.3 Dünya saatidir. Uydu, aynı zamanda yüzeyini kaplayan buz tabakası nedeniyle çok yüksek bir albedoya sahiptir ve parlaklık açısından Enceladus'tan sonra ikinci sırada yer alır. Uzaklık bakımından ise, gezegene en yakın üçüncü uydu konumundadır. Mimas, Dione, Enceladus ve Rhea uyduları gibi, Tethys de büyük oranda su buzundan oluşan bir uydu olma özelliği taşır. Uydunun yüzey özelliklerinden en önemlileri, hiç şüphesiz büyük bir çarpışma havzası olarak hemen göze çarpan yaklaşık 450 km çapındaki Odysseus krateri ve sudan meydana gelmiş olan yüzey altındaki mantonun donarken içindeki fazladan buzu dışarı atması sonucu oluşmuş olabilecek olan 100 km genişliğinde ve yaklaşık 2.000 km uzunluğundaki Ithaca Chasma vadisi'dir diyebiliriz. Tethys'ın neredeyse tümüyle su buzundan oluştuğunu, yalnızca yüzeyinin parlak buzla kaplı olmasından anlamıyoruz. Çapı ve kütlesini orantıladığımızda, yoğunluğunun santimetreküpte 0.98 gram olduğunu görüyoruz. Bu da şu anlama gelir; uydunun çok küçük bir kaya çekirdeği var ve kalan kısmı tümüyle su buzundan oluşuyor. Diğer buzlu uydularda var olduğuna şüphelendiğimiz yüzey altı okyanuslarının Tethys'te var olmadığı düşünülüyor. Yani, uydunun çekirdeğinden yüzeyine kadar neredeyse tümüyle donmuş su buzundan oluşuyor. Zaten yüzeyinin fazlaca sayıda kraterle kaplı olmasından da bunu anlayabiliyoruz. Bu kadar fazla sayıda krater, uydunun olası bir yüzey altı okyanusundan yüzeye herhangi bir sızıntı olmadığını ve yüzeyin yenilenmediğini de gösteriyor. Bu durumun sebebi ise, yörünge eliptiğinin çok az olması sonucunda Satürn ile arasında gel-git etkisinin yaşanmaması ve yaşanabilecek gel-git sürtünmesinin yüzey altı buzunu ısıtamamasıdır diyebiliriz. Dolayısıyla, bir yüzey altı okyanusa sahip olmayan Tethys'in, bildiğimiz türde karbon temelli bir yaşama ev sahipliği yapabileceği bilim insanlarınca düşünülmüyor. Bildiğiniz gibi Dünya'dan aşina olduğumuz karbon temelli yaşam, sıvı halde suya ihtiyaç duymakta. Bugün uzaktan izlediğimiz Tethys, belki de birkaç yüzyıl sonra Güneş Sistemi'ne yayılmaya başlayacak olan insanların en önemli su kaynakları arasında yer alacak. Uydu hakkında alabileceğiniz diğer bilgiler için, bu linkteki yazımızı da okuyabilirsiniz. Bulut tohumlama ve yapay biçimde ya..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturnde-dev-bir-kasirga/", "text": "Satürn'ün Kuzey Kutbu'nda öfkeyle esen devasa kasırganın gözü 2000 km çapında ve bu büyüklüğüyle 12 adet Birleşik Krallık kadar yer kaplıyor. Fırtınanın çarpıcı görüntüleri, 2004 yılında Satürn'e ulaşan Cassini Uzay Aracı tarafından 420.000 km yükseklikten çekildi. Fotoğraflar kırmızı ve kızılötesi dalga boylarında yakalandı ve detayların belli olması için sonradan renklendirildi. Bilim insanları, kasırga rüzgarlarının 330 mil/saat (yaklaşık 500 km/saat) gibi şaşırtıcı bir hızla estiğini söylüyor. Fakat kasırganın ne kadar zamandır var olduğunu bilmiyorlar. Cassini Uzay Aracı, Satürn'e ilk vardığında kuzey kutbu karanlıktı çünkü bu sırada gezegen Dünya takvimine göre 29 yıl süren yörünge döngüsünde kışı yaşıyordu. Şimdilerde Güneş ışınlarının aydınlatmasıyla bazı görüntüler alınabiliyor. O nedenle böylesi fotoğraflar, 1981 yılında Satürn'den geçen Voyager 2 Uzay Aracı ile elde edilememişti. Cassini ekibi, kasırganın gezegenin kuzey kutbunda takılı kaldığını ve Dünya'daki kasırgalara benzer şekilde rüzgarlarla kuzeye doğru hareket etme eğilimde olduğunu düşünüyor. Cassini Uzay Aracı, 2006 yılında Satürn'ün güney kutbunda başka bir kasırga daha tespit etmişti. En üstteki fotoğrafta kırmızı bulutlar görece alçak bulutları, yeşiller ise daha yüksek rakımlı bulutları gösteriyor. Gezegenin kuzey kutbunun fotoğrafları, uzay aracının yörünge açısını değiştirmesiyle çekilebildi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturnde-gunes-tutulmasi/", "text": "Güneş tutulmaları sadece gezegenimizde mi gerçekleşir? Tabii ki hayır. Uydusu olan her gezegende öyle ya da böyle, tam veya yarım Güneş tutulmaları yaşanır. Satürn de bu durumun sıklıkla yaşandığı gezegenlerden biri: Çünkü tutulmaya neden olabilecek çok sayıda uydusu var. Ancak, eğer üzerinde yaşayan akıllı varlıklar olsaydı, Satürnlülerin çoğu Güneş tutulmalarından bihaber olacaktı. Çünkü gezegen o kadar büyüktür ki, herhangi bir bölgede yaşayan bir bireyin Güneş tutulması ile karşılaşması oldukça düşük bir olasılıktır. Bildiğimiz türde yaşam şekillerinin Satürn gibi gaz devi bir gezegende gelişmiş olmasının mümkün olmadığını düşünüyoruz. Ancak, gaz devlerinin atmosferlerinde, mikroskobik de olsa yaşamın mümkün olabileceğine yönelik tahminlerde bulunan bilim insanları mevcut."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturnun-buzlu-uydusu-tethys/", "text": "Satürn'ün pek çok uydusu gibi Tethys de neredeyse tamamen su buzundan oluşur. Nedeni bilinmez ama bu gezegenin hangi uydularına el atarsanız atın bir ilginçlik veya bir sıradışılık ile karşı karşıya kalıyoruz. Gezegenemi çektiler bilinmez ama her uydunun ayrı bir hikayesi var. Satürn'ün 1.000 km çapı ile orta boylu en büyük aylarından birisi olan Tethys, Giovanni Domenico Cassini tarafından 1684 yılında keşfedildi. Cassini, 1684'te yapmış olduğu bu gözlemini Dione uydusu ile süslemişti. Zira iki uydu beraber bulundu. Cassini ayrıca 1671 ve 1672 yılları arasında Satürn'ün diğer uyduları Iapetus ve Rhea'yıda keşfetti. Cassini, bulduğu dört yeni uyduyu Fransa Kralı XIV. Louis'i onurlandıran Louis'in yıldızları olarak isimlendirdi. Satürn'ün uyduları arasında Enceladus'tan sonra en parlak uydu olan Tethys, su ve buz ile kaplı olabileceği ihtimali üzerinde durulan uydulardan bir tanesidir. Yapılan araştırmalar uydunun buz ve kayadan oluştuğunu doğrulamıştır. Buzla kaplı olduğu da araştırmacılar tarafından teyit edilen uydunun yüzeyinde az miktarda kimliği belirsiz koyu renkli malzeme de mevcuttur. Yapılan araştırmalar sonucunda karanlık malzemenin, Satürn'ün uyduları Iapetus ve Hyperion'un yüzeyinde de gözlenen malzeme ile aynı spektral özelliğe sahip olduğu gözlemlenmiştir. Bu madde için en muhtemel aday hematit ve nanofaz demiridir. Mimas, Dione ve Rhea uydularına, buzlu sudan oluşma özelliği ile benzerlik gösteren Tethys, adını yunan mitolojisinden almıştır. Uydunun isminin doğru sıfat formu Tethyan olmasına rağmen diğer formlarda kullanılır. Tethys, Güneş Sistemindeki en büyük 16. uydudur. Yaklaşık 200 yıldır Satürn'ün uyduları, gezegenden uzaklıklarına göre sayısal olarak adlandırıldı. Bulunduğu sıraya göre üçüncü olan uydu, bu nedenle Saturn III olarak da isimlendirilir. Tethys, Satürn uydularının büyüklük sıralamasında beşinci sıradadır. Gezegene yaklaşık 295.000 km mesafede bulunan uydu, sürekli gezegenin manyetosferindeki enerji parçacıkları tarafından istilaya uğruyor. Tethys'in atmosferi yoktur ve bir yüzünü sürekli olarak ana gezegenine doğrultur. Satürn'ün halkaları etrafındaki bir turunu dünya zamanı ile 1888 günde tamamlar. Ortam sıcaklığı eksi 187 derecedir. Tethys üzerindeki çukurlar şaşırtıcı bir biçimde gezegenin düzlüğü ile muhteşem bir uyum içerisindedir. Tethys üzerindeki çarpışmaların belirtisi nispeten küçüktür fakat Güneş Sistemi'ndeki en büyük kraterlerden birisi olan Odysseus uydunun beşte ikilik bölümünden fazlasını kaplıyor. Çapı yaklaşık 400 km olan krater neredeyse Mimas uydusunun büyüklüğündedir. Büyük bir graben olan Ithaca Chasma ise ayın kuzey kutbundan güney kutbuna kadar uzanıyor. Yaklaşık 100 km genişliğinde ve 2000 km uzunluğunda olan Graben gezegenin neredeyse dörtte üçüne yayılıyor. Grabenin, Ay'ın öbür tarafında uzanan Odysseus kraterini oluşturan etki her ne ise, onu da bunun oluşturabileceğine dair ciddi şüpheler var. Bir başka olası açıklama ise, yüzeyin iç kısımdan önce donmuş olabileceği ve bunun üzerine kabuğu kıran bir genişlemeye yol açabileceği ihtimalidir. Bu iki büyük çukurun yüzey ile ilişkisi olabileceği düşünülüyor zira yüzeyin küçük bir kısmı, buz volkanı kökenli düz ovalarla kaplanmış durumda. Tethys'te aynı zamanda ay denizlerine benzer yapılara da sıkça rastlanıyor. Bu bölgelerde yapılan incelemeler bize gösteriyor ki, su ve amonyak katı halden sıvı hale geçip yüzeyde akarak eskimiş çarpma izlerini ortadan kaldırıyor. Tethys'e, Pioneer 11 (1979), Voyager 1 (1980), Voyager 2 (1981) ve 2004'ten beri Cassini tarafından birçok kez uzay sondaları tarafından ziyaret gerçekleştirildi. Tethys hakkında yapılan son araştırmalar şunu gösteriyor ki bu uydu daha cazibeliğini koruyacağa benziyor. Ne kadar ihtişamlı ve bize karşı çekinik dursa da onun sır perdesini aralamak için daha çok keşif yapmamız gerektiğini iyi biliyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturnun-detayli-halka-yapisi/", "text": "Güneş Sistemi'nin dev gezegenlerinden biri ve Jüpiter'den sonraki en büyük hakimi olan Satürn'ü diğer tüm gezegenlerden ayıran en belirgin şey, kuşkusuz muazzam güzellik ve büyüklükteki halka yapısıdır. Satürn'ün fazlasıyla göze batan halkaları, mikrometreden başlayıp, bir kaç metre arasında boyutları değişen sayısız su buzu ile çok az miktarda tholin ve silikat toz parçacıklarından oluşur. Zayıf teleskoplar ile tek parça, daha güçlü teleskoplar ile üç parça ve uzay araçları ile sayısız parça ve yapıdan oluştuğunu gözlemlediğimiz bu halkalar keşif sıralarına göre alfabetik olarak isimlendirilirler. Ana halkalar A, B ve C halkaları olarak isimlendirilir. Daha sonradan keşfedilen ikincil soluk halkalar ise gezegene en yakın olan F halkası, A'nın hemen dışındaki D halkası ve uzaktaki G & E halkaları olarak adlandırılıyor. Bunların dışında da çok daha soluk toz halkaları ve ana halkalar içerisinde farklı yapılar ve ayırımlar mevcuttur. Bazı belirgin ayırımlar Pan benzeri küçük uydular tarafından temizlenmiştir. Yapılan araştırmalar sonucu emin olduğumuz bir konu var ki; Satürn'ün halka yapısı ile irili ufaklı uyduları arasında çok sıkı bir ilişki var. Halka açıklıklarının hemen tümü bir uydunun kütleçekim veya süpürme etkisi ile oluşmuşken, birçok halkanın da varlığını sürdürme nedeni, yakın uydulardan gelen toz ve buz partikülleri. Halkaların toplam kütlesinin en az 3 x 10^19 kg yani yaklaşık olarak Mimas uydusu kadardır. Ancak Cassini gözlemleri ve yakın tarihli bilgisayar simülasyonları bunun üç katından fazla kütle olabileceğini göstermektedir. Satürn'ün halkalarının kendilerine ait bir atmosfer sistemi vardır. Evet yanlış okumadınız. Cassini verilerine göre; Güneş'in ultraviyole ışınlarının su buzu ile etkileşimiyle açığa çıkan oksijen ve hidrojen, halkaların atmosferini oluşturmaktadır. Haliyle bir kaç atom kalınlığında bir atmosferdir bu ancak, buna rağmen Hubble teleskobu ile dahi tespit edilebilmiştir. İlk teorimiz 19'uncu yüzyılda Edouard Roche tarafından üretilmiştir. Teoriye göre halkalar bir zamanlar Satürn'ün bir uydusuydu ve uydunun bir kuyrukluyıldız ya da asteroit ile çarpışması sonucu parçalanması ile oluştular. İkinci teoriye göre halkalar Satürn'ü oluşturan orjinal gezegen nebulasından arta kalan parçacıklarıydı. Günümüzde bu her iki teorinin de geçerliliği bulunmuyor. Bugün büyük oranda eminiz ki, gezegenin halka sistemi uydularıyla arasında olan etkileşim sonucu meydana gelmiş durumda. Birçok halka, sadece bazı uydulardan saçılan toz ve buz sayesinde var olabilirken, bazı halkalar da kimi uyduların kütle çekim etkileri sonucu gezegenle arasına hapsettiği parçacıklar sayesinde varlığını koruyor. Bu etkileşimler sonucu oluşmuş halka sistemlerini Jüpiter, Neptün ve Uranüs'te de gözlemleyebiliyoruz. En içteki bu halka aynı zamanda en soluk olandır. 1980'de Voyager 1, bu halka içinde D73, D72 ve D68 olarak isimlendirilen üç ayrı halka yapısı daha tespit etmiştir. Bu halkada, muhtemelen geçmişte bir kuyruklu yıldızın toz kuyruğu ile çarpışmasından kaynaklanan dalgalanma izleri bulunmaktadır. İkinci sıradaki bu halka, geniş ancak soluk bir yapıdadır. Yaklaşık beş metre kalınlığı olan 1.1 x 10^18 kg kütleli ve dik bir açıyla yukarıdan bakıldığında neredeyse transparan görünüm sergileyen bir yapısı vardır. D halkasında tespit edilen dalgalanma izleri, C halkasında da benzer bir patern ile mevcuttur. C halkası içerisinde, Colombo Boşluğu denen boş bir alan ve bu alanda bulunan Titan Halkacığı isimli bir halka yapısı daha mevcuttur, Titan halkacığının yörüngesel hareketleri, Titan uydusu ile benzerlik göstermektedir. C halkasının dış sınırlarında ise Maxwell boşluğu ve Maxwell halkacığı denen yapılar vardır. Satürn halkalarının en büyüğü ve en parlağı olan B halkası 2.8 x 10^19 kg kütlesine sahip olmasına rağmen kalınlığı 5 15 metre arasında değişmektedir. Saydamlığı oldukça düşük olan bu halka, Güneş ışığını yüzde 91 oranında bloke eder. B halkası yoğunluk ve parlaklığı oldukça değişken olan bölgelere sahiptir ve dış sınırlarında yüksekliği 2.5 kilometreyi bulan dikey yükseltiye sahip yapılar mevcuttur. 1980'e kadar halka içerisindeki farklılık gösteren bölgelerin kütle çekimsel kuvvetler sebebiyle oluştuğu düşünülüyordu ancak Voyager bize bu varyasyonların kaynağının kütle çekimi olmayacağını gösterdi. Bu konudaki ana teori, bu bölgelerin elektrostatik kuvvetler ile ana halka yapısından ayrı duran ancak manyetosfer ile senkronize hareket eden toz parçacıkları olduğu yönündedir. Cassini görevi ise bu varyasyonların mevsimlere göre değişen bir paternde kaybolup ortaya çıktığını göstermiştir. B halkası ayrıca S/2009 S 1 denen 400 metre çapında küçük bir uydu içermektedir. 1675'te keşfedilen 4.800 kilometre genişliğindeki bu bölge, B ve A halkalarını ayırmaktadır. Bu ayrımın iç kısımları güçlü bir yörüngesel rezonans etkisi altındadır. Buradaki parçacıklar Mimas uydusunun Satürn etrafındaki bir turu ile kendi yörüngelerini ikişer kere tamamlamaktadırlar. Bu rezonans, parçacıkları halka yapısından ayırır ve halka yapısının keskin bir şekilde sonlanmasına neden olur. Ancak bu mekanizma, Cassini Ayrımı'ndaki birçok diğer halkacık oluşumunu açıklayamamaktadır. Ek Bilgi: Rezonans, birbirine yakın gök cisimlerinde görülen bir çeşit kütle çekim kilididir. Özellikle Jüpiter'in uydularında gözlemlenen bu durum, cisimlerin dönüş hızlarının birbirleriyle orantılı olmasına neden olur. Üç uydudan oluşan böyle bir sistemi örnekleyelim: Gezegene en uzak olan uydu tam bir tur attığında, onun hemen öncesinde yer alan uydu tam iki tur atar. Onun da hemen önünde yer alan gezegene en yakın uydu ise, en dıştaki uydunun tam bir turu sırasında dört tur atar. Bu rezonans konusunu başka bir yazımızda detaylı biçimde ele alacağız. A halkası büyük ve parlak halkalardan dışta kalandır. Keskin dış sınırı Atlas uydusunun yörüngesine çok yakındır. Halkanın dıştan başlayarak içe doğru olan mesafesinin yüzde 22'lik bölümünde Encke boşluğu ve yüzde 2'lik bölümünde Keeler boşluğu denen bölgeler vardır. Yaklaşık 10-30 metrelik kalınlığı olan bu halkanın kütlesi 6.2 x 10^18 kg dir. B halkasında olduğu gibi, A halkasının dış sınırı da Janus ve Epimetheus uyduları ile rezonans halindedir. Ayrıca 2013 Nisan'ında NASA bilim insanları halkanın dış sınırında olası bir uydunun oluşum evresinde olduğunu rapor etmişlerdir. Halka içerisindeki Enckle boşluğu, içinde yer alan Pan isimli uydudan kaynaklanmaktadır. Keeler boşluğunun olduğu bölgeyi ise küçük Daphnis uydusu temizlemiştir. A Halkası içerisinde sayıları binlere varan, yaklaşık yüzer metrelik çok küçük uydu formasyonları da Cassini Uzay Aracı tarafından keşfedilmiştir. A ve F halkalarını birbirinden ayıran bu bölge Cassini ayrımı gibi birçok toz parçacığı içermektedir. Özellikle iki bölgede yoğun toz konsantrasyonu sebebi ile bu bölgelere geçici olarak R/2004 S 1 ve S/2004 S 2 isimleri verilmiştir. Dışta kalan halkalardan en belirgin ve en aktif olanı F halkasıdır. Yapısı saatler içerisinde değişiklikler gösterebilen çok ince bir halkadır. İç ve dış sınırlarında bulunan Prometheus ve Pandora uyduları, halkayı aralarına hapsetmiş gibi görünmektedirler. Halka içindeki çok küçük uydu yapıları bu halkanın sürekli değişen dinamiğine katkıda bulunmaktadırlar. Janus ve Epimetheus uydularının yörüngeleri üzerinde bulunan bu toz diskleri, isimlerini aldıkları uydulardan meteor çarpmaları ile kopan parçalardan oluşmaktadır. Oldukça ince ve soluk başka bir halka olan G, içerdiği buz parçacıklarını Aegeon isimli uydudan mikro meteor çarpmaları ile savrulan tozlara borçludur. Methone isimli uydu ile bağlantılı olan ince ve soluk bir halka yapısıdır. Anthe isimli uydu ile bağlantılı olan ince ve soluk bir halka yapısıdır. Pallene isimli uydu ile bağlantılı olan ince ve soluk bir halka yapısıdır. E halkası oldukça geniş ve çeşitli buz, karbondioksit, amonyak içeriğine sahip tozlardan oluşan bir halka bölgesidir. Mimas ve Titan uydularının yörüngeleri arasında bulunur. Diğer halkalar aksine içeriğini oluşturan parçacıklar büyükçe buz parçaları değil, mikroskobik boylara kadar inebilen toz zerrecikleridir. Yine diğer halkalardan farklı olarak iki bin kilometrelik bir kalınlığa sahiptir. E halkasını oluşturan parçacıkların Enceladus uydusundan, özellikle bu uydunun güney kutbunda bulunan gayserlerden geldiği tespit edilmiştir. Yörüngesi bu halka bölgesinden geçen uydularda, E Halkası'ndan kaynaklı birikimler gözlemlenmektedir. Tethys'in bu maddelere en çok maruz kalan yarıküresinde belirgin bir renk tonu değişimi vardır. Ayrıca Calypso, Helene ve Polydeuces uyduları da bu halkadaki parçacıklara maruz kalmaktadır. Phoebe uydusuna çarpan mikro meteoridlerce savrulan parçalarla oluşan bu halka Saturn yarıçapının 128 katından başlayıp 207 katına kadar ulaşan çok soluk bir toz bölgesidir. Phoebe, retrograde bir yörünge hareketine sahip olduğu için, halka da aynı biçimde ters yönde dönmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturnun-soguk-cenneti-titan/", "text": "Güneş Sistemi'nin belki de en ilginç cismi, Satürn'ün uydusu Titan. Evet, üzerinde barındırdığı yaşam ile belki Dünya çok daha ilginç bir yer ama, gezegenimizi unutalım şimdilik. Titan, başka bir gezegenin uydusu olmasına rağmen, Merkür'e eşdeğer büyüklüğü ve şu kadarcık uyduda ne işi var diye düşündüren; azot ve metandan oluşan atmosferi ile benzersiz. Şöyle ki, Güneş Sistemi'nde yer alan gezegenlerin yüzlerce uydusu var ve bunlardan bazıları Titan kadar büyük olmasına rağmen hiçbirinin içinde mevsimler yaşanan, yağmurlar yağan, rüzgarlar esen bir atmosferi yok. Hatta ve hatta, ne güzel gezegenler dediğimiz Merkür ve Mars'ın söz etmeye değecek bir atmosferi bile yok. Üstelik Titan'ın atmosferi o kadar yoğun ki, yüzeydeki basınç dünyada olduğundan bile fazla. Peki, kütle çekimi sadece Ay kadar olan, bir manyetosferi bile bulunmayan ve üzerinde yaşam olmadığını düşündüğümüz bu uydunun nasıl böyle kalın bir atmosferi var? Şimdiye kadar Merkür ve Mars'ta olduğu gibi Güneş rüzgarlarının Titan'ın atmosferini silip süpürmesi beklenirdi. Oysa orada sapasağlam duruyor. Bu duruma verilebilecek tek bir cevap var; Titan'ın atmosferi sürekli yenileniyor. Yani kaybettiği azot ve metanın yerine sürekli yenileri geliyor. Başka bir deyişle Titan, tıpkı Dünya gibi volkanik açıdan hala aktif, yahut yüzeyinde, atmosferdeki metanı yenileyecek bazı kimyasal, belki de biyolojik tepkimeler gerçekleşiyor. Böyle olunca, -180 derecelik yüzey ısısına sahip bu gezegende metana bağlı bir yaşam olup olmadığı gibi bir soru geliyor akla. Bu arada belirtmek lazım; metan iyi bir sera gazıdır. Normal şartlarda metan olmasaydı Titan'ın yüzey sıcaklığının -200 santigrat derece civarında olması gerekirdi. fakat metanın yarattığı sera etkisi sonucu yüzey olması gerekenden 20 derece kadar daha sıcak, -180 santigrat derece. Atmosfer Güneş'ten gelen ısıyı hapsediyor ve Titan olması gerekenden daha sıcak bir hale geliyor. Bu hapsedilen ısı da, Titan'ın kendi içinde dengeli ve karmaşık meteorolojik faaliyetler göstermesi için yeterli oluyor. Titan, uydusu olduğu Satürn'e kütle çekim kilidi ile bağlı olmasına rağmen, düzenli olarak gece ve gündüzün yaşandığı bir yer. Yani, Ay nasıl Dünya'ya sürekli aynı yüzü dönük olarak dolanıyorsa, Titan da benzer biçimde sürekli bir yüzü Satürn'e bakar biçimde dolanıyor. Tabii günler ve geceler biraz uzun. Aynı yüzü sürekli Satürn'e dönük olmak zorunda olan Titan'da günler ve geceler 7'şer dünya günü civarında sürüyor: 7 dünya günü gündüz, 7 dünya günü gece. Bu uzun dönüş de, yıllık mevsim değişiklikleri haricinde daha kısa dönemli fakat düzenli hava değişimlerine neden oluyor. -180 tam benlik ooh bırakın gideyim yayılayım oraya mis."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/saturnun-uydusu-titana-yaz-gelecek-mi/", "text": "Çok dillendirilen bir şehir efsanesi, Güneş bir kırmızı dev aşamasına geçtiğinde, yani bundan 3.5-4 milyar yıl sonra Satürn'ün uydusu Titan'ın ısınacağı ve Dünya gibi yaşama elverişli hale geleceğini anlatır. Titan'ın ısınacağı kısmı doğrudur. Fakat, hiçbir zaman insan yaşamına elverişli hale gelemeyeceği gerçeği de ortada. Titan, Dünya'nın %40'ı çapa sahip olsa da, oldukça hafif, düşük yoğunluğa sahip bir uydudur. Kütle çekimi Dünya'nın 1/6'sından biraz daha azdır. Yani, yerçekimi neredeyse Ay ile aynıdır. Uydunun bu kadar düşük kütle çekimine rağmen, şu anda Dünya'dan dahi kalın bir atmosferi olabilmesinin tek nedeni, bulunduğu bölgenin çok soğuk olmasıdır. Eksi 180 santigrat derecelik sıcaklığı ile, uydunun çevresi, yüzeyi ve atmosferi o kadar soğuktur ki, gazlar uydunun kütle çekiminden kurtulup uzaya kaçacak kadar enerji sahibi olamazlar. Uyuşmuş, hareketsiz haldeki bu gazlar sayesinde Titan, kalın bir atmosferi halihazırda koruyabilmektedir. Bir gezegenin atmosferini koruyabilmesi için gerekli temel şartlar hakkında şu kısa makalemize bakabilirsiniz. Buna rağmen, Güneş rüzgarlarının Titan'ın şu anda bile atmosferini süpürüyor olması gerekirdi. Ancak, küçük şanslı uydu Titan'ın Satürn gibi bir koruyucusu var. Yörünge döneminin %90'ından fazlasını Satürn'ün devasa manyetik alanı içinde geçiren uydu, bu sayede tıpkı Dünya gibi bir manyetik alan korumasına sahip. Manyetik alan koruması haricinde geçirdiği zaman, 16 gün süren yörünge dönemi boyunca 1 Dünya gününden az oluyor. Hem gazların soğuk nedeniyle hareketsiz olması, hem de bu manyetik alan sayesinde Titan şu anda atmosferini tutabiliyor. Güneş önümüzdeki milyar yıllarda şişip bir kırmızı deve dönüştüğünde, Titan neredeyse Dünya kadar ısı ve ışık alabilecek hale gelecek. Atmosferi ve yüzeyi ısınacak. Isınan atmosferdeki gazların kinetik enerjisi, uydunun düşük kütle çekiminden kurtulabilecek kadar fazla olacak ve bütün atmosferi birkaç milyon yıl içinde uzay boşluğuna kaçıp kaybolacak. Kırmızı dev aşamasına gelmiş Güneş'in güçlü rüzgarları atmosferin bu kaçışını daha da hızlandıracak. Yani, bir manyetosferi bile olmayan uydu; yaz gelmesine gerek kalmadan, henüz bahar dönemlerinde çoktan kurak yüzeyli, atmosfersiz, susuz, alelade bir kaya yığını haline gelmiş olacak. Karadul tanımı bir ci... Evet, son birkaç gündür aralıksız P... Arecibo Mesajı: Merhaba Uzaylılar, Biz Buradayız!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sen-sirius-olamazsin/", "text": "Amatör astronom Harald Kaiser, parlak bir yıldız olan Sirius'un ışıltısını maskeleyerek ilk kez ESA'nın Gaia görevinde keşfedilen ve nesiller boyu astronomlardan gizlenmeyi başaran bir yıldız kümesini görüntülemeyi başardı. Eğer kış aylarında gece gökyüzüne dikkatlice bakmış iseniz, Orion takımyıldızına yakın bir yerlerde yer alan çok parlak bir yıldıza rastlamış olabilirsiniz. Bu yıldız, en kuzeyde yer alan bölgeler hariç Dünya'nın hemen hemen her yerinde görülebilen ve tüm gece göğünün en parlak yıldızı olan Sirius yıldızıdır. Sirius, Güneşimizin yakınlarında bulunan bir çift yıldız sistemidir. Antik çağlardan beri bilinen bu yıldız; gökyüzündeki dönüşünün Nil Nehri'nin yıllık sel taşkını ile bağlantısı olmasından dolayı, Eski Mısır uygarlığındaki tarım faaliyetlerinde ve zamanı kontrol etme de anahtar bir rol oynamıştır. Eski Yunan mitolojisinde ise, Canis Major takımyıldızının gözünü yani Avcı Orion'u sebatla takip eden Muhteşem Köpeki temsil etmektedir. Sirius gibi göz kamaştırıcı yıldızlar, astronomlar için hem bir lütüf hem de bir lanettir. Parlak görünüşleri, özellikleri hakkında bilgi edinmek için bize bolca ışık sağlar ancak, gökyüzünün aynı kısmında yer alan diğer göksel cisimleri de parlaklıklarıyla örterler. Almanya'nın güneybatısında bir şehir olan Karlsrue de bulunan amatör astronom Harald Kaiser, işte bu yüzden 10 ocak'ta çektiği bu resimde Sirius'u maskelemiştir. Sirius'un parıltısı ortadan kaldırıldığı zaman, sol tarafında ilginç bir nesne görünebilir hale gelmektedir: Geçtiğimiz yıl ESA'nın Gaia uydusu kullanılarak ilk defa tespit edilen Yıldız Kümesi Gaia 1. . Gaia 1, bütün yıldızların aynı anda doğup kütle çekim ile birbirlerine tutunduğu bir aile olan bir açık yıldız kümesidir ve yaklaşık 15.000 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Bakış açımıza göre hemen yanında hizalanması nedeniyle parlak Sirius, bu kümeyi dört yüzyıldan fazla bir süredir gökyüzünü teleskopları ile tarayan astronomlardan gizli tutmuştur. Ancak galaksimiz Samanyolu'ndaki milyarlarca yıldızı kayıt altına alan Gaia uydusunun meraklı gözlerinden gizleyememiştir. Amatör astronom Kaiser, Gaia görevindeki halka açık bir konuşma esnasında bu kümenin keşfini duydu ve cansiperane bir şekilde 30 cm çapındaki amatör teleskobu ile onu görmek ve resimlemek için havanın açık olduğu bir günü bekledi. Sirius'u, görüntüde karanlık bir daire şekline getiren bir teleskop sensörü ile kapattıktan sonra, Gaia 1 kümesindeki birkaç parlak yıldızı görüntülemeyi başardı. Gaia 1; Eylül 2016'da açıklanan ilk Gaia görevi verilerindeki yıldızların sayımı ile keşfedilen, daha önce bilinmeyen iki yıldız kümesinden biridir. Astronomlar şu anda, 25 Nisan 2018 için planlanan; çok fazla yeni ve heyecan verici keşif imkanı sağlayacak olan Gaia'nın ikinci veri duyurusunu dört gözle beklemektedirler."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/serbest-kuantum-parcacigin-lokalligini-kaybettiginin-matematiksel-ispati/", "text": "Bu yazımızda, kuantum dünyasında üzerine hiçbir kuvvet etki etmeyen bir parçacığın bile lokalliğini kaybettiğinin layman terimleriyle ispatını göstereceğiz. ve eşit olmadığı zamanlar 0 demektir. Anlatılmak istenen pozisyon ve momentumun farklı koordinatlarda commute etmesidir. Yani daha açık olmak gerekirse; bir parçacığın x doğrultusundaki momentumunu ve y doğrultusunda ki konumunu ölçmenizde bir belirsizlik yoktur. Aşağıda bahsedeceğimiz commutation ilişkilerinin ispatının layman terimleri ile anlatılması zor olduğundan size doğrudan sonuçları vereceğiz. Ardından yavaş yavaş üzerine hiçbir kuvvet etki etmeyen parçacığın lokalliğini nasıl kaybedeceğini göstereceğiz. Ve bu kuantum dünyasında bir parçacığın üzerine hiçbir kuvvet etki etmese bile bu parçacığın lokalliğini kaybedeceğinin çok basit bir ispatıdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sesli-makale-uzay-ne-kadar-soguk/", "text": "Platformumuzun yöneticisi Kozmik Hanım Hilal Bulut, uzayın ne kadar soğuk olduğunu Youtube kanalımızda anlatıyor. Boş uzayda, Güneş sönerse ısıtıcısını kaybeden Dünya nasıl soğuyacak? Isısını aktarabilmesi için neye değecek. Farkettiğiniz gibi, Dünya'nın temas yoluyla ısısını kaybedebileceği bir yer yoktur. Çünkü uzay tümüyle boştur, boşluktaki çok az sayıda molekül ve parçacıktan başka temas edebileceğiniz hiçbir yer bulunmaz. Bizler, vakum ortamına, yani uzay gibi madde bulunmayan bir ortama aşina olmadığımız için günlük yargılarımızla düşünüyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/seti-projesi-neyi-nasil-ariyoruz/", "text": "Seti araştırmalarının önündeki en büyük sıkıntı, neyi araştıracağımız konusunda alınan kararın kanımca realiteye pek uygun düşmemesi. Böylesi bir girişten sanırım bunun eleştirel bir yazı olacağını anladınız. Proje kapsamında, dünya dışı uygarlıklardan gelebilecek radyo sinyalleri taranıyor. Fakat bu tarama, dünya dışı yabancı uygarlıkların yaydığı olağan radyo yayınlarını yakalayabilmek için değil de, gezegenimize yöneltilmiş özel bir sinyalin peşinde olmak şeklinde. Daha açık bir ifade ile seti kapsamında, dünya dışı uygarlıkların doğrudan bize veya bulunduğumuz bölgeye göndermiş olabilecekleri sinyaller tespit edilmeye çalışılıyor. Evet, bunu beklemiyordunuz biliyorum ama, bilim insanları uzaylıların bizlere; selam biz buradayız diyeceğini düşünerek hareket ediyorlar. Tüm seti projesi bu olasılık üzerine kurulu. Güneşin ve dolayısıyla Dünya'nın konumu göz önünde bulundurulduğunda, dünya dışı uygarlıkların niçin bizim olduğumuz bu noktaya mesaj göndermeyi tercih edecekleri bir soru işareti. Çünkü Güneş; ne yıldızların yoğun olduğu bir bölgede yer alıyor, ne de Samanyolu'nun özel ilgi görebilecek bir yerinde. Güneş ve biz malesef Samanyolu'nun düşük yıldız yoğunluklu, görece niteliksiz ve tenha bir bölgesinin sakinleriyiz. Hal böyle olunca, bize doğru özel olarak yönlendirilmiş bir mesajın gönderilme olasılığı düşük bir ihtimale dönüşüyor. Bizler, yaklaşık 150 yıldır radyo dalgaları ile iletişim kuruyoruz. Buna karşın, dünya dışı uygarlık arayışına sadece son 50 yılda kalkıştık. Ve olası bir uygarlığa bu süre dahilinde sadece bir kez ciddi biçimde mesaj göndermeyi denedik. Mesajı gönderdiğimiz yer ise, bizden 25 bin ışık yılı uzaklıktaki M13 yıldız kümesi. Bizim toplam 3 dakika uzunluğundaki, 2380 mhz'lik, saniyede 10 bit içeren mesajımız buraya 25.000 yıl sonra ulaşacak. Ve bu süre sonunda, o yıldız kümesindeki bir gezegende, tam mesaj geldiği anda bizim olduğumuz tarafa, yani Güneş'e dönük bir radyo teleskop varsa bu mesajı alabilecekler. Tabi iletişim için gönderdiğimize benzer radyo dalgalarını kullanmayı sürdürdükleri veya bu aralıkta taramalar yaptıkları farzedilirse. Oysa biz bile, keşfinin üzerinden henüz 150 yıl bile geçmemiş olmasına rağmen, artık iletişim yöntemi olarak yüksek güçlü radyo dalgalarını kullanmayı terk ediyoruz. Televizyon iletişimimiz, uzaktan tespiti mümkün olmayan dijital uydu ve kablolu yayın sistemlerine geçiş yapıyor. Radyo dalgaları ile haberleşmek yerine, düşük enerjili ve kısa erimli cep telefonu ve uydu sinyalleri kullanmaya başladık. Tüm bunların uzaydan görülebilmesi malesef mümkün değil. Eğer biz bile yüksek enerjili ve erimli radyo dalgalarını kullanmaya artık son veriyorsak, niçin dünya dışı uygarlıklar bunu kullanmayı sürdürsünler? Gelişmiş bir uygarlığın, gelişimlerinin başlangıcındaki 100-200 yıllık bir süre radyo dalgalarını iletişim için kullanacağını, sonrasında ise başka iletişim protokollerine geçeceğini düşünmemek için bir sebep yok. Buradan radyo dalgalarının, sanayi devrimi başındaki uygarlıklar tarafından kullanılan ilkel bir teknoloji olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Yine de tüm bunlara rağmen, oralarda bir yerde olmasını umduğumuz uygarlıklar gönderdiğimiz bu mesajı alabilseler bile, bunun bir mesaj olup olmadığını anlayabilmeleri de ayrı bir tartışmanın konusu. Bu mesajı görmeyebilirler, görseler bile özel bir sinyal olduğunu anlamayabilirler, anlasalar bile çözemeyebilirler. Daha önceki arecibo mesajı yazımızda dile getirdiğimiz gibi, M13'e göndermiş olduğumuz bu mesajı bakalım ne olduğunu anlayabilecekler mi? diye denemek için verdiğimiz bilim insanlarının çoğu mesaj içeriğini çözümleyememişti. Aslında bu çok daha zor. Yaygın bir şehir efsanesi, Dünya'daki radyo ve televizyon yayınlarının uzaya yayıldığını ve gelişmiş uygarlıkların bu yayını tespit edip bizi bulmalarının mümkün olduğunu söyler. Fakat gerçekler böyle değil. Dünyadan uzaya yayılan radyo dalgalarını ışık yılları uzaklıktan tespit edebilmek çok ama çok zor. Radyo yayınlarına başladığımızdan bugüne kadar geçen 100 küsür yıllık süre içinde en fazla 100 küsür ışık yılı uzağa kadar ulaşabilen Dünya kaynaklı radyo ve televizyon yayınlarının sinyalleri hem çok zayıftır, hem de Güneş'in ve diğer yıldızların yaydığı radyo ışınımı arasında kaybolup giderler. Samanyolu'nun çapının yaklaşık 80-100 bin, sarmal kollardaki kalınlığının 2 bin ışık yılı olduğu gerçeği ile, bizim sinyallerimizin sadece 100 küsür ışık yılı uzağa ulaşabildiği gerçeğini yan yana getirdiğimizde; çok gelişmiş radyo dalgası izleme ve analiz etme sistemlerine sahip über süper uygarlıkların hemen hiçbirinin bizden henüz haberdar olamayacağı gibi acı bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Bizim elimizdeki en güçlü radyo teleskoplardan biri, Porto Rico'daki Arecibo Gözlemevi'nde bulunuyor. Gerçekten güçlü bir teleskop ve o kadar büyük ki, 305 metrelik koca cüssesini taşıyabilmesi için yere, sanki bir kratere gömülmüş gibi kurulmak zorunda kalındı . İşte buna benzer bir radyo teleskop ile Dünya'nın radyo ve televizyon yayınlarını, gezegenimize en yakın yıldız olan 4.4 ışık yılı (yaklaşık 40 trilyon kilometre) uzaklıktaki alpha centauri'den tespit etmeye çalışsaydık başarısız olurduk. Çünkü 305 metre çapındaki bu teleskop bile, Dünya'dan yayılan radyo dalgalarını malesef 0.3 ışık yılı (yaklaşık 3 trilyon kilometre) uzaklıktan sonra tespit edemiyor. Sinyal o kadar zayıflıyor ki, daha bir ışık yılı uzağa bile varamadan farkedilemez hale geliyor. Yani 10 ışık yılı uzağımızdaki bir gezegende yaşayan yaratıklar; Yetenek Sizsiniz Zargonya yarışmasıyla TV başında kendinden geçiyor olsalar da, onlardan gelen bu tv yayınını alabilmemiz pek olası değil. Şu anki haliyle seti çalışmalarını, oynadığımız büyük bir şans oyunu olarak düşünmek yanlış olmaz. Seti kapsamındaki tüm beklentimiz, uygun zamanda ve uygun yerde olmayı ummaktan ibaret. Belki de hayalgücümüzü biraz daha zorlayıp, dünya dışı varlıklarla olası başka ve daha akıllıca iletişim yöntemleri üzerine kafa yormaya başlasak çok daha iyi olacak. Bize 11.8 ışık yılı uzaklığı ile ka..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/seven-teams-that-might-be-interested-in-trading-for-stanton/", "text": "Nemo enim ipsam voluptatem quia voluptas sit aspernatur aut odit aut fugit, sed quia consequuntur magni dolores eos qui ratione voluptatem sequi nesciunt. Et harum quidem rerum facilis est et expedita distinctio. Nam libero tempore, cum soluta nobis est eligendi optio cumque nihil impedit quo minus id quod maxime placeat facere possimus, omnis voluptas assumenda est, omnis dolor repellendus. Nulla pariatur. Excepteur sint occaecat cupidatat non proident, sunt in culpa qui officia deserunt mollit anim id est laborum. Sed ut perspiciatis unde omnis iste natus error sit voluptatem accusantium doloremque laudantium, totam rem aperiam, eaque ipsa quae ab illo inventore veritatis et quasi architecto beatae vitae dicta sunt explicabo. Neque porro quisquam est, qui dolorem ipsum quia dolor sit amet, consectetur, adipisci velit, sed quia non numquam eius modi tempora incidunt ut labore et dolore magnam aliquam quaerat voluptatem. Ut enim ad minima veniam, quis nostrum exercitationem ullam corporis suscipit laboriosam, nisi ut aliquid ex ea commodi consequatur. At vero eos et accusamus et iusto odio dignissimos ducimus qui blanditiis praesentium voluptatum deleniti atque corrupti quos dolores et quas molestias excepturi sint occaecati cupiditate non provident, similique sunt in culpa qui officia deserunt mollitia animi, id est laborum et dolorum fuga. Quis autem vel eum iure reprehenderit qui in ea voluptate velit esse quam nihil molestiae consequatur, vel illum qui dolorem eum fugiat quo voluptas nulla pariatur. Temporibus autem quibusdam et aut officiis debitis aut rerum necessitatibus saepe eveniet ut et voluptates repudiandae sint et molestiae non recusandae. Itaque earum rerum hic tenetur a sapiente delectus, ut aut reiciendis voluptatibus maiores alias consequatur aut perferendis doloribus asperiores repellat. Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipisicing elit, sed do eiusmod tempor incididunt ut labore et dolore magna aliqua. Ut enim ad minim veniam, quis nostrud exercitation ullamco laboris nisi ut aliquip ex ea commodo consequat."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sicim-teorisi-nedir/", "text": "Hepimiz annelerimizin yaptığı örgü ve dantelleri görmüşüzdür. Ne hikmetse aynı iplikler farklı şekillerde örülüp farklı desenler ve örnekler ortaya çıkartıyordu. İşte sicim teorisi biraz buna benzetilebilir: Evrenimizi oluşturan örülmüş iplikler. Önce bir tanımına bakalım, ne demek sicim teorisi? Daha sonra bu kuramı basitçe anlamaya çalışalım. En klasik anlatım ile sicim teorisi, 'parçacık fiziğinde, kuantum mekaniği ile Einstein in genel görelilik kuramını birleştirme gayretindeki teori' olarak anılıyor. Peki, bu kuramlar neden birleşme ihtiyacı duydu? Onları birbirinden ayıran noktalar neler? Sanırım bunu bilmek için önce kuantum mekaniğini ve genel göreliliği anlamamız gerekiyor. Hadi basitçe ne diyorlar ona göz atalım. Bunun farklı sebepleri var ama biz rahat anlamanız için basit bir örnek ile bunu açıklayalım: Okuyanlarınızın çoğu bilir aslında bunu; Çift yarık deneyi, bir diğer ismiyle Young deneyi. Bu deneyi ilk defa Thomas Young adlı bir fizikçi, ışığın dalga özelliği gösterdiğini kanıtlamak için kullanmış. Sonraki yıllarda ise bilim insanları da bunu maddelerin hareketini anlamak için kullanmışlar. İşte film burada kopuyor diyebiliriz. Bilim insanları, bu deneyde madde olarak elektron kullanıyorlar. Önce elektronları tek yarıktan atıyorlar ve bekledikleri gibi bir sonuç alıyorlar. Yani arka taraftaki panelde tek bir çizgi halinde bir iz oluşuyor. Daha sonra yarık sayısını iki çıkarıyorlar ve elektronları tekrardan gönderdiklerinde ise ilginç bir durum oluyor. Elektronlar dalga gibi hareket ediyorlar. Dalga özelliğinde, dalgalar yarıklardan geçtiği zaman arka tarafta birbirlerine tekrar çarpıyor ve panelde bir girişim modeli oluşuyor. Elektronlar da aynı özelliği göstererek bilim insanlarını şaşkına çeviriyor. Elektronların birbirine çarptığını düşünerek işlemi değiştiriyorlar. Yani bu sefer elektronları tek tek göndererek yeniden deniyorlar ve sonucun aynı olduğunu görüyorlar. Bunu anlamak için yarıkların dibine bir sensör yerleştirerek elektronları incelemeyi düşünüyorlar. Deneye tekrar başladıkları zaman ise elektronlar bu sefer tanecik özelliği gösteriyorlar ve panelde sadece iki iz oluşturuyorlar. İşte bilim insanlarının evreni sadece klasik fizik yoluyla anlayamayacaklarını fark ettikleri ve kuantuma girişi sağlayan adımlardan birisi de bu. Teorimizin kuantum mekaniğini ve görelilik kuramını birleştirdiğini söyledik. Kuantumu biraz da olsa anlattıktan sonra sıra göreliliğe geldi. Bunu da herhalde duymayanınız çok ama çok azdır. Genel görelilik kütle çekim üzerine kurulmuş desek yeridir herhalde. Bu kuram kütle çekim kuvvetini uzay ve zamana bağlı olarak açıklıyor. Kurama göre zaman mekan ve madde birbirine tamamen bağlı vaziyette. Birisi diğerinden bağımsız olamaz. Görelilik hakkında detaylı bilgi için 8 bölümlük özel görelilik yazı dizimizi ve uzay zaman eğriliğini anlattığımız şu yazımızı okumanızı öneririz. Kuantum mekaniğinin ve genel göreliliğin neden birleşme ihtiyacı olduğunu sormuştuk. Sicim teorisine göre evren titreşen atomaltı düzeydeki ipliklerden oluşmaktadır. Genel görelilik, uzaydaki büyük kütleli cisimleri açıklarken kuantum mekaniği ise çok daha küçük cisimleri inceliyor. Yani birisi makro evreni bir diğeri ise mikro evreni inceliyor. Biz de tüm evreni tek bir teoride toplamak istediğimiz için işte bu iki teoriyi birleştirmek durumunda kalıyoruz. Bu sayede tüm evreni tek bir teori ile açıklayabilecek ve onu daha rahat anlayabileceğimizi umuyoruz. Sicim teorisi ile bunları birleştirmeye çalıştığımızı söylemiştik. Kuantum dünyasında olaylar alışageldiğimiz mantıkla gerçekleşmiyor. Her ne kadar insanların çoğunun mantığına ters olsa da, Einstein'ın genel görelilik kuramı daha sağduyulu bir yaklaşıma sahip. Hızın, zamanın ve cisimlerin birbirine bağlı olduğunu, belli bir düzen içinde mantıklı açıklamaları olduğunu söylüyor. Önceleri maddenin en küçük atomaltı yapıtaşlarının boyutsuz noktasal parçacıklar olduğu düşünülüyordu. Fakat 1984 yılında Queen Mary Kolejinden Michael Green ile California Teknoloji Enstitüsünden John Schwarz evrenin boyutsuz nokta parçacıklarından değil, sürekli titreşen tek boyutlu planck uzunluğunda olan ipliksilerden oluştuğunu öne sürdüler. Yani maddeler atomlardan, atom proton, nötron ve elektrondan oluşur. Proton ve nötronlar ise kuarklardan oluşur. Kuarklar ve elektronlar sicimlerden oluşmaktadır diyor sicim kuramı. Sicim teorisi'nde boyut sayısı oldukça fazla; 10 (9 uzay 1 zaman) boyut bulunmakta. Bunlardan 4 tanesi bizim bildiğimiz 3 uzay 1 zaman boyutu. Bu sayı, teorinin üzerinde çalışan bilim insanının kendi yaklaşımına göre artırılıp azaltılabiliyor. Bu fazladan boyutların ancak sicim ölçeklerinde fark edilebilecek boyutlar olduğu, sicimlerin bu boyutlar içinde titreştiği ve bu yüzden gözlemleyemediğimiz öne sürülmekte. Elbette bilim dünyasında kesin konuşmak çok da doğru bir şey değil. Zira bugün kesin doğru olarak nitelediğimiz şeyler, yarın farklı bir yaklaşım veya açıklama ile doğruluğunu bazı sınırlar içinde veya genel anlamda yitirebilir. Elbette sonsuz sayıda boyutlar da olabilir. Bu boyutların kütle çekiminin çoğunu soğurduğu ve kütle çekiminin bundan dolayı bu kadar zayıf olduğu da sicim teorisi'nin bir kısmının iddiaları arasında. Çağımızın fizikçilerinden Michio Kaku'nun güzel bir örneği ile kütle çekimin ne kadar zayıf olduğunu açıklayalım: 5.9722 x 1024 kg ağırlığındaki dünyamızın yer çekimini düşünelim. Onu ne kadar rahat yenebildiğimizi hepimiz biliyoruz. En azından düşük kütleli cisimler için. Elbette kütle arttıkça gereken kuvvet miktarı da artacaktır. İlkokulda hepimiz yapmışızdır herhalde. Bir tarağı veya pipeti saçlarımıza sürterek ufak kağıtları çekerdik. İşte dünyamızın yerçekimi bu kadar zayıftır. Konumuza dönecek olursak bazı, hatta çoğu boyutun sicim ölçeğinde olabileceği öne sürülmektedir. Şimdi, kurama göre tüm maddelerin yapı taşı sicim denen iplikler, bu durumda her maddenin yapıtaşı aynı oluyor. Peki, bunlar nasıl farklı maddeleri oluşturuyor? Aslında basit: Sicimlerin titreşen tek boyutlu iplikler olduğunu söyledik o halde farklı maddeler oluşturmaları için sicimlerin de farklı titreşim frekanslarında titreşmeleri gerekir. Tek boyutlu iplik kavramı elbette kafanızda soru işaretleri bırakabilir. Sadece bir uzunluğa sahip ancak genişliği ve yüksekliği olmayan iplikler nasıl olabilir? Bu bizim algılarımıza biraz ters gibi. Fakat bunu birde sicim ölçeklerinde düşünürsek, sanırım bu ipliklerin hiç de bizim zannettiğimiz gibi tek boyutlu olmadıklarını anlayabiliriz. Tıpkı iki boyutlu görünen mikroskobik ölçekteki cisimlerin mikroskop ile bakıldığı zaman aslında düşünüldüğü gibi iki boyutlu olmadığını anlamak gibi. Belki de o ölçeklerde yeni fizik yasaları bulabiliriz. Kim bilir belki de tüm bunlar sadece doğru olmayan tahminlerden ibaret. Hoş, çoğu matematiksel modellemelere göre söylenmiş şeyler olsa da, dediğimiz gibi kesin konuşmamak gerek. Sicim kuramı, bugün bildiğimiz ve gündelik hayatta test edebildiğimiz teoriler olan Büyük patlama teorisi, evrim teorisi, görelilik teorisi, elektron teorisi gibi bir bütünlük arzeden, genel hatları üzerinde fikir birliğine varılmış bir teori değildir. Farklı bilim insanlarının farklı yaklaşımlarla geliştirmeye çalıştığı, önemli bir bölümü oyuncak teori olarak şekillenen bir fikirler bütünüdür. Sicim teorisinin öngörülerinin büyük kısmı test edilemediği gibi, nasıl test edilebileceğine dair fikirler de ortaya sunulamaz. Üzerine sıkça konuşulan M Teorisi de buna çok benzerdir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sigma-octantis-guney-kutup-yildizi/", "text": "Sigma Octantis, Güney Yarımkürede tıpkı Kuzey Yarımküredeki Kutup Yıldızının kuzey kutbu üzerinde yer alması gibi, güney kutbu üzerinde yer alan sabit bir yıldızdır. Bizim gibi kuzey yarımkürede yaşayan insanların yüzyıllardır kolayca yön bulmasına yarayan Kutup Yıldızı , Dünya'nın yaklaşık 23 derecelik dönüş ekseniyle neredeyse aynı hizada yer alır. Yani dünyanın tam ortasından bir çizgi çekip, bu çizgiyi 23 derece eğik olacak şekilde hayal ederseniz, çizginin bir ucunun bitişine yakın bir noktaya Polaris Yıldızı denk gelir. Bu nedenle dünya kendi ekseni etrafında dönmeye devam ettiğinde dahi, kuzey yarımküreden bakıldığında bu yıldız daima sabit duruyormuş gibi gözükür. Ancak bu durum kutup yıldızının sonsuza dek Dünya'dan sabit görüneceği anlamına da gelmiyor. Çünkü dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünün yanı sıra bir de presesyon hareketi var. Bunu da zaman içinde enerjisi tükenen bir topacın durmaya yakın bir zamanda yaptığı yalpalanma hareketi ile gözünüzde canlandırabilirsiniz. İşte bu presesyon hareketi zaman içerisinde dünyanın dönüş ekseni noktalarının değişmesine neden olur. Ancak bunun için endişe etmemize gerek yok, çünkü bu presesyon hareketi görece yavaş biçimde devam ediyor. Yine de bu yalpalanma hareketi nedeniyle bundan yaklaşık 13.000 yıl sonra kuzey yarımküre kutup yıldızının Vega olarak değişeceğini de söylemek gerekiyor. Dünya, bu presesyonun bir tam turunu yaklaşık 25.800 yılda tamamlıyor. Kutup yıldızının gökyüzündeki sabit duruşunu, yıldız izi fotoğraf çalışmalarında etkileyici biçimde gözlemleyebiliyoruz. Bu fotoğraf çalışmalarında kutup yıldızı hariç diğer bütün yıldızların hareket ettiğini, diğer tüm yıldızların kutup yıldızı etrafında döndüğünü görüyoruz. Elbette yıldızlar aslında hareket etmiyor, bu yıldız izleri Dünya'nın hareketi nedeniyle oluşuyor. Gerçek şu ki, güney yarımkürede de Dünya'nın dönüş ekseniyle neredeyse aynı eksende bulunan sabit bir yıldız bulunuyor. Ancak bu yıldız ile bizim kutup yıldızımız arasında önemli farklılıklar var. Sigma Octantis, Polaris Australis, Oct ve Octantis adlarıyla geçen bu yıldız Octans ya da Türkçe adıyla Sekizlik takımyıldızında bulunuyor. 5.47 kadir parlaklığıyla Sigma Octantis, gökyüzünde 1.95 kadire sahip Polaris'ten yaklaşık 25 kat daha sönük görünüyor. Yani güney yarımkürede yaşayan insanların, Kutup Yıldızı ile yön bulmak konusunda bizim kadar şanslı olmadıkları söylenebilir. Çünkü Sigma Octantis'ten 25 kat daha parlak olan Polaris bile, yıldız parlaklıkları sıralamasında 50. sırada yer alıyor. Yani kutup yıldızı Polaris, normal şartlarda gökyüzündeki diğer yıldızlarla kıyaslandığında oldukça sönük bir yıldız olarak görülüyor. Bu kıyaslamadan, Sigma Octantis'in çıplak gözle fark edilmesinin ne kadar zor bir hedef olduğunu anlayabilirsiniz. Bununla birlikte, yıldız izi fotoğrafları çekerken astrofotoğrafçılar, uzun pozlama tekniğini kullanır. Bu da aslında olduğundan daha sönük gözüken bazı cisimlerin fotoğraf üzerinde daha parlak gözükmesini sağlar. O nedenle güney yarımküreden çekilen yıldız izi fotoğraf çalışmalarında güneyin kutup yıldızını daha rahat bir biçimde görebiliyoruz. Kuzeyin kutup yıldızı Polaris bizden 430 ışık yılı uzaklıktayken, güneyin kutup yıldızı Sigma Octantis yaklaşık 270 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Yani F tayf türünden bir anakol yıldızı olan Sigma Octantis, Polaris'ten çok daha yakında olmasına rağmen daha sönük bir yıldızdır. F tayf tipi anakol yıldızları, Güneş'ten bir miktar daha fazla kütleye sahiptirler ve doğal olarak çok daha parlaktırlar. Sigma Octantis'in kütlesi Güneş'in yaklaşık 1.6 katı kadardır ve bu sayede ışınım gücü Güneş'ten yaklaşık 40 kat daha fazladır. Ancak, böylesine parlak olmasına karşın uzaklığı nedeniyle yeryüzünden çıplak gözle görülebilmesi mümkün olmaz. Oysa yine F tayf türünde bir anakol yıldızı olan kuzey yarımküredeki Kutup Yıldızı'nın ana bileşeni, Güneş'ten yaklaşık 4.5 kat daha büyük kütleye ve yaklaşık 2.500 kat daha fazla ışınım gücüne sahip olduğu için Sigma Octantis'ten çok daha parlaktır. (Bizim kutup yıldızımız olan Polaris aslında üçlü bir yıldız sistemidir. Ana bileşeni Güneş'ten 4.5 kat büyüktür ve sistemin diğer iki bileşeni de sırasıyla Güneş'ten 1.4 ve 1.3 kat büyük kütleye sahiptir. Biz yeryüzünden bu üç yıldızın ortak parlaklığını tek bir yıldız olarak görüyoruz). Her ne kadar hafif irice bir yıldız olan Sigma Octantis ve dev yıldız sınıfına giren Polaris arasında önemli farklılıklar bulunsa da iki yıldızın benzer yanları da yok değil. Örneğin bir cepheid değişen yıldızı olarak kabul edilen Polaris, bu açıdan Delta Scuti değişen yıldızı olan Octantis'e benziyor. Çünkü Delta Scuti değişen yıldızları, cepheid değişeni olamayacak kadar küçük yıldızların parlaklıklarındaki değişimi tanımlamak için kullanılıyor. Örneğin bir Delta Scuti değişeni olması dolayısıyla Octantis'in parlaklığı her 2.3 saatte bir 0.03 kadir oranında değişkenlik gösteriyor. Polaris'in parlaklığı ise 4 günlük periyotlar halinde değişiyor. Yani Sigma Octantis, uzaklığı ve mutlak parlaklığı gibi etkenlerden dolayı çıplak gözle görülemeyen, oldukça soluk bir yıldız. Bu nedenle güney yarımkürede, bizim kuzey yarımkürede Polaris'i kullandığımız gibi yön bulmak için kullanılamıyor. Bu yüzden güney yarımkürede Sigma Octantis yerine Güney Haçı Takımyıldızı kullanılıyor. Çünkü Güney Haçı Takımyıldızı sabit olmasa bile, yön bulma konusunda tecrübeli kişiler tarafından tolore edilebilecek bir yalpalanma hareketi ile güney yönünü gösterebiliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/silikon-bazli-yasam-teorik-olarak-mumkun/", "text": "Silikon bazlı bir biyokimya ile yabancı bir yaşam biçiminin oluşması ihtimali, bilim kurgu yazarları ve egzobiyologlar tarafından bilindik karbon bazlı organizmalara alternatif olarak görülüyor. Bununla birlikte, gerçek hayatta, silikon bazlı ya da organosilikon (1) bazlı bir biyoloji keşfedilmemişti. California Teknoloji Enstitüsü'nde doktora sonrası bir bilim adamı olan Jennifer Kan, Yaşayan hiçbir canlının karbon-silikon bağlarını bir araya getirdiği bilinmiyor. Silikonun çevremizde, kayalarda, sahil boyunca ve her yerde bulunmasına rağmen diye belirtiyor. Kan ve meslektaşları, Science Dergisi'nin 2016 Kasım sayısında yayınlanan bir çalışmada, doğanın, doğru yönde kullanılırsa, karbon temelli moleküllerle silikonu birleştirebileceğini göstermişti. Araştırmacılar, yönlendirilmiş evrim adlı bir protein mühendisliği metodu kullanarak, doğal yolla bulunabilen bir enzimi, silikon ve karbon arasındaki bağ oluşumunu katalize etmek için kullandılar. İzlanda'daki kaplıcalarda yaşayan aşırı koşullara dayanıklı bir bakteri olan Rhodothermus marinus'tan sitokrom c oksidaz enzimi alındı. Enzimlerin aktif bölgesinde birkaç mutasyonun ortaya çıkmasından sonra, araştırmacılar aradıkları bağları oluşturabilecek bir protein üretmeyi başardılar. Caltech'in ortak yazarı olan Frances Arnold, açıklamasında Bu çalışma, doğanın yeni zorluklara nasıl uyum sağladığını gösteriyor dedi. Ayrıca Hücrenin DNA tarafından kodlanmış katalitik mekanizması, yeni reaktifler ve yapay seleksiyon şeklinde uygun yönlendirmelere sahip olduğunuz takdirde, yeni kimyasal reaksiyonları gerçekleştirmeyi hızlı bir şekilde öğrenebilir. Doğa isteseydi bunu kendisi de yapabilirdi diyerek sözlerini devam ettirdi. Teorik olarak, silikon bazlı yaşam biçimlerinin kanıtlanmasının yanı sıra, araştırmanın da birkaç pratik uygulaması bulunuyor. Enzim, karbon-silikon bağlarını, kimyagerler tarafından icat edilen en iyi katalizörden 15 kat daha verimli şekilde oluşturabilir, ve aynı zamanda yenilenmesi daha kolaydır, bunun sonucunda bu gelişmeler, yarı iletken ve farmasötiklerde (2) yaygın olarak kullandığımız organosilikon materyalleri üretmek için kullanılan mevcut tekniklere alternatif olabilir. Araştırmaya dahil olmayan California Üniversitesi'nden Annaliese Franz, New Scientist'e: Bu, insanların hakkında konuştuğu, hayal ettiği, merak ettiği bir şey dedi, ve Herhangi bir uzman eczacı bunu okuyabilir ve bunu potansiyel olarak kullanabilecekleri bir yapı taşı olarak görebilir diyerek sözlerini bitirdi. (2) Farmasötik: Kimya ile eczacılığın kesiştiği noktadaki etkin madde dizaynı, organik sentez ve ilaç geliştirmeyle ilgili bir bilim dalı. (3) En üstteki kapak görseli; Stargate Atlantis'te yer alan silikon tabanlı Sekkari isimli bilimkurgusal bir ırk. Bu yazı, sitemizde ilk olarak Mart 2017 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/simsek-yildirim-ve-gok-gurultusu-nasil-olusur/", "text": "Günlük hayatımızdaki çoğu nesne statik elektrikle yüklenir. Mesela saçınıza kalem sürttüğünüzde ufalanmış kağıt parçalarının kalemin ucuna ve çevresine yapışmasının nedeni budur. Veya süveterinizi çıkarırken duyduğunuz çıtırtı sesleri elektrik yüklü olmasından ve bu yükün boşalmasından kaynaklanır. Bunlar günlük olan en sıradan olaylardır. Şimdi konudan uzaklaşmadan yıldırım, şimşek ve gök gürültüsü gibi doğal olayların neden ve nasıl gerçekleştiğini açıklayalım. Bildiğiniz gibi bulutlar yer altındaki suların, okyanusların, denizlerin vb. kaynakların Güneş ışığı veya yapay enerji kaynaklarının yardımıyla buharlaşıp yer küreden uzaklaştıkça yoğunlaşması ve kümeleşmesiyle oluşur. Eğer bir bulut aşırı miktarda + yükle yüklüyse ve civarındaki bir bulut da aşırı miktarda yüklü ise, bunların arasında bir elektrik boşalması gerçekleşir. Bu da bizim günlük hayatımızda sıkça şahit olduğumuz ama üzerinde çokça düşünmediğimiz şimşekleri oluşturur. Ayrıca bahsettiğimiz bu olay, bulut ile yeryüzü arasında da meydana gelir yani akılda kalıcı olsun diye şimşekleri yüklü iki bulut veya bulut-yeryüzü arasındaki elektrik boşalması olarak tanımlayabilirsiniz. Aslında bu durum tümüyle saçınıza sürttüğünüz kalemin elektrik yüklenmesi ile aynıdır. Bulutları oluşturan su molekülleri, atmosferde yol alırken diğer hava molekülleriyle sürdünürler. Bu sürtünme sonucu da statik elektrik yüklenmesi gerçekleşir. Yıldırımlar, şimşeklerin aksine sadece bulut ile yeryüzü arasında oluşur ve adından da anlaşılacağı gibi çok daha tehlikelidir. Tamam adından bazıları anlamayabilir sadece bir şakaydı... Şimşeklerde anlattığımızın aynısı yıldırımlarda da geçerlidir . Burada da çok tuhaf şeyler olmaz sadece bulut ile yeryüzü arasında elektrik aktarımı olur, hepsi bu. Bulut ile yeryüzü arasındaki elektriksel potansiyel farkı örneklemek gerekirse, buna yaklaşık olarak 100 milyon volt diyebiliriz. Pek çoğunuzun fark ettiği gibi gök gürültüsünden önce ya şimşeğin ışığını, ya da yıldırımın çaktığını görürüz bunun nedeni tabii ki ses hızının ışık hızından çok daha yavaş olmasından kaynaklanıyor. Şimşek ve yıldırım çaktıktan sonra bu elektrik boşalması etkisiyle, etraftaki aniden çok yüksek derecelere ısınan havanın basıncı aşırı bir şekilde artar (yaklaşık olarak normal atmosfer basıncının 50 katı) ve tabii bununla birlikte sıcaklığıda(30.000 C ye kadar) artar. Artan sıcaklık ile birlikte hava aşırı derecede genleşmeye başlar ve bu yüksek hızdaki genleşme sonik patlamalara neden olur. Bu sonik dalgalar bazen ödünüzü kopartan gök gürültülerini oluşturur. Yani anlayacağınız, gök gürültüsü şimşek çakmadan gerçekleşemez. Çünkü havanın sıcaklığının artması ve hızlıca genleşmesi gerekir. Fark ettiğiniz gibi şimşek olmadan dedik çünkü bahsettiğimiz gibi yıldırım özel bir şimşek türüdür. Yani, gök gürültüsü olduğunda bu illa ki bir yere yıldırım düştüğü anlamına gelmiyor. İki bulut arasında elektrik aktarımı sonucu sadece bir şimşek çakmış da olabilir. Yıldırım, yıldırım düşmesi ve tehlikeleri ile ilgili daha geniş bir yazımızı buradan okuyabilirsiniz. Herhangi bir devre hayal edin. As... Yeni Kuantum Malzemeler, Neredeyse Işık Hızında Elektrik İletiyor! şu anda Gökyüzünün herhangi bir yer... Uzun yıllar önce bulunan ve elektri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/siritkan-kedi-galaksi-grubu/", "text": "Chandra X-Işını Gözlem Evi, üstte gördüğünüz bu fotoğrafı 23 Kasım 2015'te ortaya çıkardı. Fotoğraf, Sırıtkan Kedi olarak adlandırılan bir galaksi grubuna ait. Bu kediyi, ışığı kütle çekimsel mercek etkisi tarafından gerilmiş ve bozulmuş uzak galaksiler oluşturuyor. Chandra'nın X-Işını gözlemlerine göre, gözleri oluşturan galaksiler ve bunlarla ilişkili küçük galaksiler arasında, devasa çarpışmalar gerçekleşiyor. Belki de Sırıtkan Kedi Galaksi Grubu yapım aşamasında bir fosil galaksi grubudur. Belki de büyük bir eliptik galaksiyi ve diğer daha küçük, zayıf galaksileri içeren toplama bir galaksidir. Astronomlar fosil galaksi gruplarının, tüm galaksilerin evrimleri süresinde bir kere de olsa yaşadığı geçici bir galaksi formunu temsil ettiğini düşünüyor. Bu yüzden astronomlar fosil galaksi grupları üzerinde çalışmak istiyor ve bu oluşumu gözlemek için Sırıtkan Kedi galaksi grubu ilk fırsatları. Astronomlar bir milyar yıl sonra bu kedinin çarpışan iki gözünün, ardında çok büyük bir galaksi ve düzinelerce küçük galaksi içeren bir karma grup bırakarak yok olacağını öngörüyor. Bu noktada Sırıtkan Kedi görüntüsü de bu grupla beraber kaybolacak ve grup bir fosil galaksi grubuna dönüşecek. Daha önce Higgs Bozonu'nun ne old... NASA'nın Chandra X-Ray Gö..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sirkompolar-batmayan-yildizlar/", "text": "Hepimiz geceleri göğe baktığımızda yıldızların tıpkı güneşimiz gibi dairesel bir kavisle doğup battıklarını görebiliriz. Elbetteki bu durum dünyamızın dönüşü ile ilgili. Ayrıca bu kavisli hareketleri; astrofotoğrafçılık ile uğraşan arkadaşlarımızın çoğunun, derin uzay cisimlerini çekmek amaçlı tesisatlarını kurup heveslerinin kırıldığı ayaz gecelerinin teselli ikramiyesi olabilmiş bir fenomendir diyebiliriz. Yıldız izi olarak adlandırılan bu fotoğraflar daha uzun yıllar da iş yapar zaten, klasiklerdendir. Aslında pek değil, bazıları hiç batmaz! Sirkompolar yıldız, kutup etrafında daire çizen anlamındadır. Kimi yıldızların neden kutup çevresinde bir dairesel harekette bulunduğuyla ilgili şu makalemize göz atmanız yararlı olabilir. Yani anlayacağınız üzere, bu batmayan yıldızlar kutup yıldızına yakın konumda olan yıldızlardır. Sirkompolar yıldız, gözlemcinin konumuna bağlıdır. Bizim bulunduğumuz Kuzey Yarımküre'yi göz önüne alırsak eğer; Sirkompolar yıldızlara en basitinden Küçük Ayı, Büyük Ayı, Kraliçe ve Ejderha Takım Yıldızı'nı oluşturan yıldızları örnek verebiliriz. Bu takım yıldızlar bulunduğumuz enlemde Kutup Yıldızı'nın ufuktan yüksekliğine bağlı olarak, onun çevresinde dönüyor görünürken, yılın hangi mevsiminde olursanız olun, asla ufuk çizgisinin altına inmezler. Dünya üzerinde güneye doğru ilerlerseniz, Kutup Yıldızı ufukta daha alçak konuma inecek ve doğal olarak batmayan yıldız sayısı da azalacaktır. Ancak, kuzeye doğru ilerlediğinizde Kutup Yıldızı daha yüksekte görünecektir. Bu durumda, sirkompolar yıldız sayısı daha da artacaktır. Tam kutup noktasına geldiğinizde ise, yılın herhangi bir zamanında Kuzey Yarımküre'de kuzey kutup dairesi üzerindeki konumdan görülebilen neredeyse tüm yıldızlar, tam tepenizdeki Kutup Yıldızı'nın çevresinde dönecekler ve hiç batmayacaklar. Burada neredeyse demek zorundayız çünkü; kuzey kutup noktasında da olsanız ufka çok yakın konumda olan yıldızlar, Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüşü sırasında ekliptik eğimi nedeniyle yılın belli dönemlerinde ufukun altına iner, belli dönemlerinde tekrar yükselirler. Aslında bu durum biraz daha karışık, kuzey kutup paraleli ile 42 derece paralel arasında bulunduğunuzda görülebilen yıldızlardan bahsediyoruz. Ekliptik eğim nedeniyle kutup dairesi ile bu paralel arasında görülebilen yıldızlar, yılın belli dönemlerinde kutup noktası üzerinden görülebilir, belli dönemlerinde görülemezler. Ancak, bu konuyu başka bir yazımızda açıklayalım. Kuzey Yarımküre'de değil de, Güney Yarımküre'de yaşıyorsanız, aynı durum -çıplak gözle görülemese de- Güney Kutup Yıldızı olan Sigma Octantis'in çevresindeki yıldızlar için de geçerlidir. Orada da yukarıda kuzey için anlattığımız her şeyi Sigma Octantis'i referans alarak güney için uyarlayabilirsiniz. 61 Cygni (61 Kuğu, Struve 2758, GJ ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sisme-kozmolojisi-ve-coklu-evrenler-bilimin-kiyisinda-sezon-1-bolum-2/", "text": "Bilim ile sahte bilim arasında kalmış konuları ele aldığımız Bilimin Kıyısında programımızın 25 Mart Perşembe Saat 21:00'da canlı yayınlanacak bölümde yöneticimiz Hilal Fidan ve Zafer Emecan eşliğinde; Şişme Kozmolojisi ve Çoklu Evrenler konularını konuşacağız. Yayını Youtube kanalımızdaki bu linkten veya aşağıdan izleyebilirsiniz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gerçek Bilim, Açık Bilim, Yalansavar, DijitalX, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla, aynı zamanda çok sayıda üniversitenin astronomi, fizik, biyoloji gibi temel bilimler üzerine çalışmalar yapan öğrenci kulüpleriyle her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sizlerden-gelen-sorular-1/", "text": "Fizik kurallarının kara delik içerisinde Dünya üzerindeki ile aynı olmasını beklemeyiz. Ancak bakış acımızı şöyle kurmak faydalı olur, fizik kuralları deneysel bulgular üzerine kurulmuştur. Kara delik içerisinde örneğin kütle çekim yasasının Dünya üzerinde olduğundan çok daha farklı olması doğal bir beklentidir. Bununla ilgili yazılar sitede var, okumanızı öneririm. Kısaca, tüm evrenin tüm zamanlarını tek bir anda görebilecek durumda diyebiliriz. Görebilmek kısmına bir ünlem koymadan geçmemeli! . LIGO deneyinin astronomiye pek çok açıdan katkısı oldu aslında. Bilinen katkılarının yanı sıra altını çizmek istediğim bir kaç sonuç var: Şimdiye kadar sıklıkla astronomlar için tek bilgi kaynağının foton olduğunu vurguluyorduk, LIGO deneyinde gözlemler foton üzerine değil dalgalar üzerine kurulu, dolayısıyla artık yeni bir bilgi taşıyıcımız var. Ayrıca ilk kez kara delik birleşmeleri ve yakin kara delik çiftlerinin doğrudan gözlemsel verileri elde edildi. Bu ilk gözlemsel bulgulardan önce yalnızca teorik olarak ele alınan ya da dolaylı işaretleri elde edilen konulardı . Uzay ve zamanı maddeden bağımsız düşünmek çok yanlış olur. Bu bükülmenin nedeni maddenin kendisidir. Çok yerinde olmasa da şöyle bir örnek düşünelim, suyun içinde yüzen balıkları görüntüden çıkartırsak, suyun olmadığı ya da çekildiği bölgeler göreceğiz. Tabi bunu `suyun çekilmesi` olarak tanımlamak çok hatalı olacaktır. Uzayın bükülmesini de maddeden bağımsız düşünemeyiz . Bu deney ekibinden kimseyle tanışmadım 🙂 Yani sanırım! Karanlık enerjinin tam olarak ne olduğu ya da kaynağı anlaşılabilmiş değil. Hakkında bildiğimiz şey, evrenin genişlemesinin kaynağı olduğu . Çok güzel bir soru. Aslında biz astrofizikçilerin çalışmalarının tamamı böyle uzaklıklarda hatta çok çok daha büyük uzaklıklarda. Gezegen kesiflerinde kullanılan bir kaç yöntemden iki tanesini açıklayayım kısaca. İlki Doppler etkisi temeline dayalı, gözlediğimiz cisimlerin rengi onların bize göre olan hareketlerine bağlı olarak değişiyor. Örneğin bizden hızla uzaklaşan bir cismi daha kırmızı görüyoruz. Gezegenler ve bağlı oldukları yıldızlar ortak bir kütle merkezi etrafında dolanırken, Dünya üzerindeki gözlemcilere yaklaştığı ve uzaklaştığı dönemlerden geçiyorlar. Bu dönemlerdeki renk değişimleri ya da tayflarındaki kaymalar çok hassas olarak ölçüldüğünde yaklaşma uzaklaşma miktarı ve dolayısıyla yörüngeleri ortaya çıkartılıyor. Oldukça karmaşık ve hassas hesaplamalar ama üstesinden gelebiliyoruz. Hatta bu yöntemle gezegenlerin kütleleri ve büyüklükleri hakkında bilgilere de ulaşabiliyoruz. İkinci yöntem ise sürekli isinim yapan yıldız ile bizim aramıza giren gezegenleri, beklediğimiz ışığın sönükleşmesinden anlayabiliyoruz. Söyle duşunun, heyecanla maç izliyorsunuz ve önünüzden bir şey geçiyor. Bu esnada dikkatiniz çok dağınık değilse, önünüzden gecen şeyin bir sinek mi yoksa bir insan mı olduğunu ayırt edebilirsiniz. Bu ayırt edebilme aslında ışığın kesilme suresine, ışığın azalma miktarına ve buna benzer parametrelere bağlı. İlk yöntem gibi bu yöntem de karmaşık matematiksel terimlere dayalı hesaplamalar gerektiriyor. Bu yolla da gözlenen sistem hakkında pek çok bilgi elde etmek mümkün . 1- Hayır ve hayır. 2-En kısa tanımlamasıyla var olduğunu bildiğimiz ancak kendisini gözemleyemediğimiz madde. Sadece var oluşunun etkilerini gözlemleyebiliyoruz . Bu çok güzel bir soru. Kara delikler zaman içerisinde evrimleşiyor ve buyuyor, bu büyüme yuttukları madde miktarı ile doğrudan alakalı. Yani evet kara delik içerisine düsen madde kara deligin kütlesine katkıda bulunuyor. Katkının ölçülebilir olması için çok miktarda kütlenin yutulması gerekir. Çektikleri ya da çekebilecekleri madde miktarının bir siniri yok. Ancak maddenin çekilme sureci düşündüğümüzden biraz daha karmaşık. Maddenin bir kimsinin kara delik içine düşebilmesi için bir kimsinin da tam aksi yöne doğru fırlatılması durumu sıklıkla gözleniyor. Bunun nedeni momentumun korunması prensibi. - Mutlak tekillik, maddenin bildiğimiz hali ile madde olmanın dışına çıktığı bir durum. Kara delikler için örneğin kütlenin tamamının tek bir noktada toplanması buna örnek olarak sunulur. Ancak ben kara deliklerin daha anlaşılır olan tanımlamalarına daha sıcak bakıyorum. Ayrıca bu kavram birçok felsefi akıma da konu olmuştur . - En basit açıklama ile birbirlerini ittikleri için. Ancak bu prensibin çalışmasına engel olacak kadar yoğun basınç durumları da mümkün. Bu durumdaki maddeye dejenere olmuş ya da yozlaşmış madde denir. Hatta bu yozlaşma durumlarının da çeşitli dereceleri vardır. Beyaz cüce ve nötron yıldızı yozlaşması birbirinden farklıdır örneğin. - Diğer tüm yasalardan farklı olarak entropi teriminin zaman ilişkisi tek taraflıdır. Yani zamanda ileriye doğru işler ancak geriye doğru işletilemez. Bu durum ayrıca entropinin geçmiş ve gelecek arasında ayrım yapabildiğini gösterir ki bu sebeple felsefi anlamda da çok kez konu edilmiştir. - Sanırım fraktal demek istediniz. Fraktal yapı en küçük öğesinden en büyüğüne çok farklı eksenlerde mükemmel simetrik yapı anlamına gelir. Kozmolojik prensip, evrenin homojen ve izotropik olduğunu söyler, yani madde dağilimi eşit ve her yönde aynı görüntü olacak yapıdadır. Bunun yanı sıra atomlar ve gezegen sistemleri arasındaki benzeşiklikler fraktal yapıyı çağrıştırır. Fraktal yapının varlığına dair ileri sürülebilecek birçok örnek var. Ancak var olmadığının tersi ispatlanmadığı sürece bu bir yaklaşım olarak kalacaktır. - Kurt deliği sorusunu es geçiyorum. Sadece bir soru sormak istiyorum, eğer kara delikler kurt deliği ise, zamanla madde yutarak nasıl buyuyorlar? Yani, siz bir huninin içinden geçen su nedeniyle ağırlaştığını gördünüz mü hiç? - Cehalet gitmez, hep orada kalır. Form değiştirir ya da azalır belki ama tamamen gitmez. Kalmadığını düşündüğünüz anda sorun var demektir. İngilizce ile aranızı iyi tutmanızı ve güncel makaleler okumanızı öneririm. Hatta olanaklarınız varsa Astronomi eğitimi düşünmenizi öneririm. Öğrenmenin en güzel yolu kendi araştırmanı yapmak 🙂 Bizim evreni anlama çabamız şöyle bir örnekleme ile açıklanabilir. Hayatında hiç ağaç ya da orman görmemiş bir insanı, yüzlerce yıldır yaşayagelen bir ormanın içine bırakıp 10 saniyeliğine etrafı gözlemesine izin veriyorsunuz. Bu 10 saniyelik gözlemlerin sonucunda, ormanın yapısını, içindekileri hatta yaşını anlamasını bekliyorsunuz. Evrenin yaşı ile bir insanın, hatta modern teknolojiye sahip insanlığın ömrü kıyaslandığında durumumuz bu örnekten çok da farklı değil. Asıl büyüleyici kısmı, o 10 saniye içerisindeki gözlemlerimizle ulaşabildiğimiz bilgiler. Hayır, aslında görünen evrenin sınırları 93 milyar ışık yılı olarak hesaplanıyor. Daha önce gözlediğimiz objeler, evrenin genişlemesi nedeniyle bizden hızla uzaklaştılar. Bu uzaklaşma miktarını da hesaba katarak düşündüğümüzde gözlenen evren kavramını anlayabiliriz. Bizden 10 milyar ışık yılı ötedeki bir gözlemci de aynı şekilde tüm yönlerdeki tüm cisimlerin aynı şekilde uzaklaştığını görüyor. Evrenin hangi noktasına giderseniz gidin aynı durum söz konusu. Büyük patlama teorisi, tek bir noktada patlama olduğunu söylemez, tam aksini söyler ."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/soguk-gezegenleri-kavuran-buz-volkanlari/", "text": "Görüntüsü ile büyüleyici, sıcaklığı ile öldürücü muhteşem bir doğa olayıdır; volkanizmalar. Şu ana kadar volkanizma denildiğinde bir çoğunuzun aklına her zaman sıcak ve kavurucu lav patlaması gelmiştir. İtiraf ediyorum, belirli bir zamana kadar bende volkanizmaların sadece sıcak olduğunu düşünüyordum. Fakat volkan bilimi ile ilgili sonradan öğrendiğim şaşırtıcı bilgiler, bu bilimin aslında ne kadar muhteşem ve büyüleyici olduğunu gözlerimin önüne sermişti. Bunun yalnızca Dünya'daki şekli ve gösterişiyle sınırlı olmadığını, Güneş'in ve sistemimizin ötesinde buzlu volkanizmaların olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırmıştım. Buz volkanları , içten ısıtmaya bağlı olarak bir gezegenin veya uydunun yüzeyinde erimiş kaya yerine su, amonyak, metan gibi maddeleri veya buna benzer akışkanları püskürten bir yanardağ türüdür. Topluca buzlu magma olarak nitelendirilen bu maddeler genellikle sıvılardır fakat, yarı akışkan bir biçimde de olabilirler. Güneş sisteminde buzlu ay olarak nitelendirilen bir çok uyduda gözlemlenmiştir ve onlara benzeyen gökcisimleri ve gezegenler üzerinde de potansiyel olarak oluşabilir. Satürn'ün uydusu Enceladus ve Neptün'ün uydusu Triton gibi uydularda da buzlu gayzer oluşumları görülmüştür. Kasım 2005 tarihinde Cassini uzay aracı Enceladus'un güney kutbunda bunları fotoğraflamıştır . Buzlu volkanik aktivitenin dolaylı kanıtı, daha sonra Europa, Titan, Ganymede gibi Güneş Sistemi'nin buzlu diyarlarında da tespit edilmiştir. Ek olarak Satürn'ün uydusu Titan'ın sert yüzeyinde de astronomlar, yeryüzünde volkanik özelliklere benzeyen lav akıntıları ve kraterler gibi oluşumları tespit ettiler. Cassini, Titan'da buzlu volkan olduğu düşünülen birçok özelliği gözlemledi, özellikle Sotra Patera ile Doom Mons adlı iki tepe zirvesi bilim insanlarının oldukça dikkatini çekti. Bazı uydularda buzlu volkan üretmek için potansiyel enerji kaynağı, gezegeni ile yaşadığı gel-gitlerden kaynaklanan iç sürtürmedir. Yine ayrıca, donmuş materyallerin gerekli ısıyı elde edecek bir yer altı sera etkisi yaratacağı da ileri sürülmüştür. Kuiper kuşağı nesnesi cüce gezegen Quaoar'ın geçmişte bu tip ısınmalar oluşturması bilim insanlarına bu objenin buzlu volkanizma özellikleri taşıyabileceğini düşündürmüştür. Plüton'un da aynı zamanda girintili tepelerinin buzlu volkan olabileceği tartışmaları vardır ve 2015 yılında Yeni Ufuklar uzay aracı tarafından yapılan gözlemlerde de Charon'un da aynı şekilde bu fikri destekleyen genç bir yüzeye sahip olduğu tespit edilmiştir. Yine aynı yıl cüce gezegen Ceres'in üzerindeki kraterinin içinde bulunan farklı parlak noktalar Dawn uzay aracı tarafından görüntülendi ve olası bir kriyovolkanik kökenle ilgili spekülasyonlara neden oldu . Mart 2017'de yayınlanan bir araştırmada, Occitator'un Ceres üzerinde uzun süredir var olduğu ve hala aktif olabileceği düşünülmektedir. Özetle; Dünya, Venüs ve Jüpiter'in uydusu Io'da gördüklerimizin aksine, buz volkanları Güneş Sistemi'nde çok daha yaygın olarak bulunuyor. Gerçi bunlar bize göre buz volkanları olarak niteleniyorlar. Oysa, bulunduğu gezegen veya uyduya göre aslında çok sıcak olarak nitelenmeleri daha uygun olur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/solar-apex-nereye-gidiyor-gunes/", "text": "Çok değerli Kozmik Anafor okurları, dışarıya çıkıp halktan yetişkin insanlara mikrofon tutsak ve Güneş bir yıldız mıdır, gezegen midir? diye sorsak on kişiden üçünün bile 'yıldız' cevabını veremeyeceği bir zamanda olduğumuzun farkındayız ancak, yaşı küçük ama hayalindeki uzay profili büyük olan bir çocuğun sorduğu soru attırdı bu başlığı. Önce Güneş'in bildik hareketlerine bakıp, Solar Apex ne anlama geliyor, daha sonra değinelim. Dokuz yaşındaki bir çocuk: Dünya'nın üç türlü hareketi vardır: Kendi ekseni etrafında döner, Güneş etrafında döner, bir de Güneş'le birlikte gider ama nereye gider bilmiyorum derse, Kozmik Anafor bu duruma açıklık getirir. Dünya'nın kaç türlü hareketi vardır? dediğimizde, hiç kuşkusuz, okulda öğretmenlerimizin bize Dünya'nın iki çeşit hareketi olduğunu öğrettiklerini hatırlamak yerinde olacaktır. Bunlardan biri, Dünya kendi ekseni etrafında döner, böylece gece ve gündüz meydana gelir. İkincisi de, Dünya Güneş etrafında dolanır, böylece mevsimler oluşur. Her ne kadar bu öğretiler doğru kabul edilse de, son yıllarda yapılan seri gözlem ve araştırmalar sonucunda aslında gezegenimizin üyesi olduğu Güneş Sistemi'nin de kendisine özgü bir hareketi olduğu ortaya çıkmıştır. Dünya'nın Güneş etrafındaki dolanımı saniyede 30 km'dir. Bu hızla Dünya bir saatte 108.000 km yol alır ki, bu değer, Ay-Dünya arasındaki mesafenin yaklaşık dörtte biri kadardır. Bir günde aldığı yol ise 2.592.000 km'ye varır. Bu sırada Güneş; Dünya ve diğer gezegenlerle birlikte Herkül takımyıldızı yakınlarında bulunan Vega yıldızının bulunduğu yöne doğru yol almaktadır. Bu hareketin hızı saniyede 20 km olmakla birlikte, sistemimizin bize nispeten 'yakın' yıldızlarına göre kabul edilen bir hızıdır. Yani, koordinat bazında görece yavaş bir harekettir. Ayrıca bu hareket Güneş'in hayali Zodyak takımyıldızları üzerindeki hareketi ile karıştırılmamalıdır. Bu durumda Dünya, bir taraftan kendi ekseni etrafında dönerken, bir taraftan da Güneş etrafındaki yörüngesinde helezonik bir şekilde dolanır. Tabii ki Dünya'nın bu helezonik hareketini anlamlı hale getirmek için, arkasına uzay boşluğuna yazabilen bir kalem bağlayıp birkaç milyon yıl boyunca kalemin oluşturacağı çizgiyi beklememiz gerekiyor. Güneş'in bu hareketine doğal olarak çekim gücü nedeniyle diğer gezegenler de iştirak ederler. Yani Dünya ve tüm gezegenler Güneş'le birlikte sürüklenirler. Bu durumda Güneş ve tüm sistem, uzayda geçtiği bir noktadan bir daha geçmez. Güneş'in bu hareketinin kuzey kutup ekseni ile 37 derecelik bir açı yapacak şekilde yörünge düzlemine yerleştiği anlaşılmıştır. Bu açıya Solar Apex adı verilir. Solar apex için bir yön belirleyen ilk kişi 1783 yılında, İngiliz astronom William Herschel'dir. Ama burada ilave etmeliyiz ki, Güneş'in bu hareketi, mevcut olan diğer hareketleri ile karıştırılmamalıdır. Güneş Sistemi içindeki bütün cisimler Güneş'in etrafında dönerken, Güneş ve Güneş Sistemi'nin tamamı Samanyolu Gökadası'nın merkezinin etrafındaki dönüşünü saniyede 220 km'lik bir hızla, yaklaşık 250 milyon yılda tamamlar. Güneş'in kendi ekseni etrafındaki hareketini de unutmamamız gerekiyor tabiki (Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70.000 km hızla döner ve bir tam turunu yaklaşık 25 günde tamamlar). Güneş'in her ne kadar yıldız şehrimiz, galaksimiz Samanyolu'ndaki 200-400 milyar yıldız içinden sıradan bir yıldız olduğunu söylesek de, onun gerçekten çok işi var. - Kütle çekimine karşı savaş vererek enerji üretmek; hidrostatik denge yi korumak, - Çekim gücü ile , etrafında dolanan cisimlerin merkezkaç kuvvetine denge oluşturmak, - Kendi ekseni etrafında dönmek, - Samanyolu galaksisi merkezi etrafında sistem ile birlikte dolanmak, - Solar Apex açısı yaparak sürüklenmek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sosyal-medyada-ufoattacktoturkey-eglencesi/", "text": "Birçoğunuz Twitter ve Facebook'ta #ufoattacktoturkey hashtag'i ile paylaşılan ufo saldırısı fotoğraf ve videolarını görmüşsünüzdür. Görmediyseniz de, görürsünüz yakında. Ben bu yazıyı hazırlarken gece yarısıydı ve yeni başlamıştı. Büyük ihtimalle böyle ilgi çekici her olaya sazan gibi atlayan gazeteler ve sözde haber siteleri sabaha bunları haber bile yapmış olacaktır. Buna o kadar eminiz; sahte bilime ilgi göklerde, gerçek bilime ilgi ve basında kalite ise yerlerde sürünüyor çünkü. Dur bakalım... Evet, şimdiden bir sözde haber sitesi trolleme girişimine balıklama atlamış bile... Öğleye doğru duruma bakar, gerekirse bu yazıya yeni sazan basın kurumlarını ve haber sitelerini ekleriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sovyet-ay-araci-lunniy-korabl/", "text": "ABD'nin iki kişilik Ay modülünün aksine, SSCB'nin bu yüzey aracı, tek kişilik olarak tasarlanmıştı ve daha küçüktü. 1960'lardaki uzay yarışı sırasında tasarlanan aracı kullanması için, aralarında Sovyetler'in ünlü uzay kahramanlarından Aleksey Leonov'un da aralarına dahil olduğu bir ekip uzun yıllar boyunca eğitim ve denemelerde bulundular. Ancak ABD, Ay'a ulaşıp üst üste seferler düzenlediği halde aracı hazır hale getiremeyen SSCB, sonunda Lunniy Korabl projesini iptal etti. Bu proje, araç tasarımı ve aracın üretilmiş prototipleri 1980'li yılların sonuna kadar, dışa son derece kapalı olan Sovyetler Birliği politikaları gereği, devlet sırrı olarak gizli kalmayı sürdürdü. Ancak, 1980'ler sonrasındaki SSCB'nin dışa açılım politikaları sonucunda hakkındaki bilgiler Dünya'ya açıklandı. LK, aslına bakılırsa ABD'nin Ay modüllerinden birazcık daha güvenli bir araçtı. Örneğin, olası eğimli bir yüzeye iniş yapması durumunda, aracın yan yatıp devrilmesini engelleme amacıyla baş kısmında dengeleyici roketler bulunuyordu. Ayrıca, inişin herhangi bir aşamasında oluşabilecek bir aksaklıkta, inişi iptal edip doğrudan yörüngeye geri dönebilecek biçimde dizayn edilmişti. Sovyetlerin bu önce güvenlik odaklı araç dizaynları bugün de geleneksel olarak sürüyor. Rus uzay araçları, ölümlü kaza oranlarına baktığımızda günümüzde de hala en güvenli uzay araçları olarak bilinirler. Lunniy Korabl'ın uçuş aşamaları ABD'nin Ay aracına çok benziyordu. Dev bir roketle yörüngeye çıkarılan araç, Ay yörüngesinde kalıp bekleyecek olan servis modülü ile birlikte Ay'a uçuyor, daha sonra yüzey modülü ayrılarak yüzeye iniyordu. Bu modül de iki parçadan oluşuyor, görev bittikten sonra alt kısmı Ay yüzeyinde kalacak şekilde ikiye ayrılıp tekrar yukarıda bekleyen servis modülü ile birleşip Dünya yörüngesine geri dönüyordu. Daha sonra ise, servis modülünün uç kısmında bulunan kapsüle binen kozmonotlar yeryüzüne ulaşıyorlardı. Uzaydaki ilk denemesi 1970 yılının Kasım ayında insansız biçimde, Sovyetler'in o güne kadar geliştirdiği en güçlü roket olan N1 tarafından fırlatılarak yapılan Lunniy Korabl, Aralık ve 1971'in Şubat aylarında iki defa daha Dünya yörüngesinde test uçuşu gerçekleştirdi. Dördüncü ve son test ise, L3 roketi ile yapıldı. Tüm bu testlerin sonunda, LK'nın insanlı uçuşlar için hazır olduğuna karar verildi. Ancak, çok geç kalınmış, Amerikalılar Ay'a ulaşmış, hatta defalarca gitmişlerdi. Bunun sonucunda, Ay'a ulaşmak için kozmonotların hayatını riske atmamak bahane gösterilerek, çok büyük paralar harcanmış olan LK projesine son verildi. SSCB, kendine yeni hedef olarak bir uzay istasyonu kurmayı seçti ve ünlü MIR Uzay İstasyonu ile bu arzusunu gerçeğe dönüştürdü. Ay görevlerini ise, insansız Luna modülleriyle gerçekleştirmeyi sürdürdü ve bunda da çok başarılı oldu. Öyle ki, bu insansız araçlar Ay'dan taş ve kaya örnekleri dahi getirdiler. Bu vazgeçişin altında güvenlik gerekçeleri önemli bir yer tutsa da asıl neden, SSCB'nin olası bir başarısızlıktan çekinmesiydi. Çünkü ABD Ay'a gitmiş, tüm Dünya ve bilim insanları canlı canlı şahit olmuştu. Hatta o kadar ki, Ay yolculukları sırasında amatör astronomların en büyük hobilerinden biri, Ay araçlarını takip etmek ve uçuş sırasında telsiz konuşmalarını dinlemekti. Böylesi bir ortamda, SSCB'nin Ay yolculuğu sırasında yaşayabileceği olası bir başarısızlık büyük bir prestij kaybına yol açacaktı ve Moskova hükümeti böylesi bir riskin altına girme cesareti gösteremedi. En üstteki görselde solda, şu an bir müzede sergilenmekte olan LK Yüzey modülünün günümüze gelebilmiş prototiplerinden biri görülüyor. Sağ tarafta ise, aracın bir ay görevi sırasında tüm parçaları bir arada nasıl görüneceğinin illüstrasyonu yer alıyor. Bir Ağustos klasiği olarak her sene... 2013 yılının ortasında NASA Ay'a ye... Ay Milyarlarca Yıl Önceki Kadar Yakın Olsaydı... Bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce... Tarih, Ocak 1967 yılını gösterdiği ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sovyetler-birliginin-uzay-mekigi-buran/", "text": "Uzay mekiği Atlantis'in 21 Temmuz 2011'de Florida'daki Kennedy Uzay Üssü'ne iniş yapmasıyla, ABD'nin uzay programında bir dönem sona ermişti. O mekiklerin muadili Buran ise, başlı başına bir uzay yarışı trajedisi konusudur. Son 30 yıl içinde, NASA'nın uzay mekikleri Atlantis, Challenger, Columbia, Discovery ve Endeavour dünyanın yeniden kullanılabilir ilk uzay araçları filosu olarak çok sayıda uyduyu uzaya taşıdı. Bu mekiklerden Atlantis, Endeavour ve Discovery Amerikan Havacılık müzelerinde gururla sergileniyor. BURAN PROGRAMI Sovyetler Birliği'nin uzay mekiği projesidir. kelimesinin anlamı Türkçe'de bora, fırtınadır. Proje kapsamında test mekikleriyle birlikte toplam 10 adet olması düşünülen mekiklerin yapımına farklı tarihlerde başlandı. İnşa edileceklerden ilk beşi test mekikleriydi ve hepsi tamamlanmış ve atmosferik uçuşlarla görevlerini yapmışlardı. OK-1K1 olarak da adlandırılan model ise, ilk defa uzaya çıkan model olacaktı. Yapımına 1986 yılında başlanmıştı ve 15 Kasım 1988'de uzaya çıkmıştı. Bu modele ilk önce Baikal ismi verilmiş olsa da uçuşuna kısa bir süre kala ismi Buran olarak değiştirildi. BURAN mekiğinin temel dizaynı hemen hemen Amerikan mekikleri ile aynıydı, fakat bir kaç noktada onlarda ayrılıyordu. Bunlardan ilki, mekikler arasındaki itki sistemlerinin farkıdır. Amerikan mekiklerinin kıç kısmında 5 ana motor bulunur: 3 adet büyük motor ve 2 adet yörünge manevra motoru . Buran mekiğinde ise sadece 2 adet Yörünge Manevra Motoru ve birkaç adet küçük İtki-Kontrol sistemi bulunmaktadır. Görüldüğü gibi bu noktada Sovyet mekiği, Amerikalı muadillerine üstünlük sağlamıştı. Amerikan mekiklerindeki üç adet ana motor kalkış için gerekli itkiyi sağlayabilmek adına, mekikle birlikte fırlatılan harici büyük tanktan besleniyorlardı . Ancak, bu da yeterli gelmediği için, bu yakıt tankının her iki yanına birer dev katı yakıt roketi eklenmek durumundaydı. Atmosferi terk ettikten sonra devre dışı kalan mekiğe entegre bu üç ana motor, yörünge manevraları esnasında da tamamen gereksiz yere yük oluyorlardı. Sovyetler bu sorunu Energia adını verdikleri oldukça büyük bir roket sistemi ile çözmüştü. Kalkış esnasında BURAN, başlı başına bir fırlatma aracı olan Energia'nın taşıdığı basit bir yüktü sadece. Bu çözüm de Sovyetler'e yük taşıma kapasitesinde üstünlük sağlamıştı. NASA'nın Challenger kazası böyle bir kapatma sisteminin olmayışı nedeniyle gerçekleşmişti. Kalkıştan sonra merkezi turuncu tankın her iki yanında bulunan dev katı yakıtlı iticilere müdahale edilemiyordu. Çünkü bir katı yakıtlı roket, ateşlendikten sonra bir daha asla durdurulamaz. NASA'nın katı yakıtlı fırlatma sistemine karşı, Sovyetler'in sıvı yakıtlı Energia roketi bu özelliği ile bir adım daha önde olacaktı. Ama bu iki avantajın dışında belki de en önemli ayırt edici özellik, insansız uçuş yapabilecek olması idi. 1981 yılında NASA, Columbia mekiğini 2 astronot ile fırlatırken; 1988'deki üç buçuk saat civarı süren yörüngedeki ilk ve tek uçuşunda BURAN mekiğinin içinde hiç bir kozmonot bulunmamaktaydı. Ancak, 1988 yılında yapımına başlanılan OK-1K2 seri numarasına sahip Ptichka isimli bir mekik, 1993'te uçuşa hazır hale gelmesine yakın bir zamanda bunca üstünlüğüne karşın Buran programı durduruldu. Zaten SSCB'nin 1980 sonrasında yaşadığı sarsıntılı siyasi dönem Buran projesinin çok gecikmesine ve bir yığın aksaklığa sebep olmuştu. Üstüne bir de ülkenin dağılması eklenince, programı devam ettirecek ne siyasi, ne de ekonomik güç kalmamıştı. 20 Milyar Ruble harcanan Buran Programı Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu 1993'te sona erdikten sonra, bugün Kazakistan topraklarında bulunan Baykonur Uzay Üssü'nde atıl bir şekilde kaldı. Ne yazıktır ki 12 Mayıs 2002 tarihinde OK-1K1 mekiğinin bulunduğu hangarın (Hangar 112) çatısı bakımsızlık ve sert iklim koşullarına dayanamayarak çöktü. 7 işçinin hayatını kaybettiği bu hadise esnasında Buran Mekiği ve Energia roketinin bir prototipi de tamir edilemez şekilde enkaz altında kaldı. Bugün Buran mekiklerinin yapımı yarım kalan prototipleri, kimi zamanlarda uzay sergilerinde gösterilme amaçlı olarak bazı ülkelerde sergileniyor. Bu araçlardan OK-2M o kadar şova yönelik kullanılmıştır ki, Sidney Olimpiyatları'nın açılışı için Rusya'dan satın alınmış, olimpiyat sonrasında ise 5 yılını bir otoparkta sergilenerek geçirmiştir. Ardından bu araç bir şekilde Bahrenyn'e giden mekik, bir süre orada sergilenmiş ve uzun süren bir hukuk savaşından sonra Almanya'da bir müzede sergilenmeye başlamıştır. OK-7M ise da acıklı bir hayat geçirdi. 1995 ile 2004 arasında önce bir lokanta, ardından depo olarak kullanıldı. Sonrasında Rus devleti tarafından bir uzay üssüne kaldırıldı ve şu anda orada paslanıyor. Yaklaşık %50'si tamamlanmış olan OK-2K1 ise daha şanslı. Her zaman Rus Uzay Ajansı'nın elinde kaldı ve genellikle hava gösterilerinde ve müzelerde sergilenmek üzere kullanıldı. Şu anda da hala tek parça halde bir Rusya'da askeri bir havaalanında açık havada bekliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/spacex-swot-ile-dunyadaki-suyu-inceleyecek/", "text": "SpaceX, bu kez Dünya okyanuslarını araştırmak adına yeni bir görev kazandı. NASA geçen hafta yaptığı açıklamada, SpaceX'i Dünya üzerindeki yüzey suyunu ilk kez inceleyecek olan uydunun fırlatma işlemi için görevlendirdiğini duyurdu. SpaceX, Surface Water and Ocean Topology Yüzey Suyu ve Okyanus Topolojisi misyonuna lansman sağlaması için seçildi. Fırlatmanın Falcon 9 roketi ile, 2021 yılının Nisan ayında, California'daki Vandenberg Hava Üssü'nde bulunan Uzay Fırlatma Kompleksi 4E'den yapılması hedefleniyor. SWOT misyonu için öngörülen toplam maliyet yaklaşık 112 milyon dolar olup, fırlatma hizmeti, uzay aracı hazırlama, yük doldurma entegrasyonu ve izleme, veri ve telemetri desteğini içeriyor. Bu, Elon Musk'ın iddialı şirketinin, uzay ajansı ile olan ilk işbirliği değil. SpaceX, 2014 yılında, Yakında bulunan parlak yıldızların çevresinde gezinen dış gezegenleri tespit etmek amacıyla Exoplanet Survey Satellite misyonu için de görevlendirilmişti. SWOT misyonu, yüksek çözünürlüklü okyanus ölçümlerine ek olarak, Dünya'nın yüzey sularını ilk kez araştırmak amacıyla tasarlanmış olup, yeryüzündeki su kütlelerinin zaman içinde nasıl bir değişim geçirdiğine dair detaylı ölçümler elde edilmesini sağlayacak. Uydu, yeryüzündeki gölleri, nehirleri, rezervuarları ve okyanusları 21 günlük süreç içerisinde en az iki defa inceleyerek, gezegenimizin en az yüzde 90'ını araştıracak. Bu araştırma, okyanus sirkülasyon modellerini, hava ve iklim tahminlerini geliştirerek, Dünya'nın dört bir yanındaki tatlı su kaynaklarının yönetimine yardımcı olacak. Araç, NASA ve Fransa Ulusal Uzay Araştırmaları Merkezi tarafından ortaklaşa olarak yönetilip geliştirilecek. SpaceX'in bu misyonu; Florida'da, Kennedy Uzay Merkezi'ndeki, NASA'nın Fırlatma Hizmetleri Programı tarafından yönetilecek. SWOT Proje ofisi, NASA'nın Pasadena, California'da bulunan Jet İtki Laboratuvarı'nda bulunuyor. Uzay aracının geliştirilmesi ise Washington'daki Bilim Misyon Müdürlüğü tarafından yönetilecek. Yeni bir araştırma raporuna göre; c... Gün geçmiyor ki, koca koca gazetele..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/spacexin-yeniden-kullanilabilir-roketleri/", "text": "İnsansız roketler fırlatıldıktan sonra üzerlerinde sofistike ekipmanlar olmadığı için roketin kimi parçaları görev sırasında ve tamamı ise görev sonrasında okyanusa çakılıyor. Roketin tüm parçaları olmasa da, en önemli olan kısmı motor ve bilgisayar sistemleri bu çakılmanın etkisiyle ya paramparça oluyor, ya da çakılma yavaş olsa bile deniz suyunun etkisiyle aşınmaya başlıyor. Durum bu olunca, uzaya herhangi birşey göndermek için sürekli yeni roket inşa etmeniz gerekiyor. Yapılan her roket ise uzay uçuşlarının maliyetini büyük oranda artırıyor. Oysa, tek kullanımlık roketler yerine, defalarca kullanılabilen bir araca sahip olsaydık, uzay uçuşları çok daha ucuza malolabilecekti. Bu anlamda fırlatılan roketlerin tekrar kullanılabilmeleri için güvenli bir biçimde yeryüzüne ya da okyanusta bir platforma indirilmeleri gerekiyor. Bu sayede uzay taşımacılığının daha ekonomik hale gelmesi mümkün. Her ne kadar paraşütlerle iniş denense de başarılı olunamıyor. Roket motorları hassas yapılı araçlar olduğu için, bir paraşütün düşüş hızı dahi bileşenlerine zarar verebiliyor. Ek olarak, paraşüt kullanan bir aracın ineceği yer nokta atışıyla belirlenemiyor. Örneğin Kayseri'ye inmesini planladığınız bir roket, hava akımlarının da etkisiyle Ankara'da yeryüzüne ulaşabiliyor. Bu yüzden gözler, roket geri inerken ateşleme yapılarak, hızın sıfıra indirilmesine çevrilmiştir. Buradaki bir başka amaç ise Mars'a yapılabilecek insanlı görev için roketlerin güvenli bir şekilde Mars'ın yeryüzüne indirilebilir hale getirilmesi. Yörünge mekaniklerine bakarsak, uzay istasyonuna bağlı bir roketin tekrar Dünya atmosferine girmesi için hareket yönünün tersine doğru motorlarını ateşlemesi gerekiyor. Bu ateşleme roketi serbest düşme pozisyonuna getirmesiyle beraber, roketin irtifası alçaldıkça hızı da artacaktır. Dolaysıyla son olarak roketi boylamsal şekilde yere indirecek ateşleme yapılarak hızı sıfıra indirilmek ve dengesi sağlanmak zorundadır. Tüm bunlar rokete insan eli değmeden bilgisayar yazılımları tarafından yapılacaktır. Eğer herşey yolunda giderse roketin motorları ve bilgisayarları güvenli bir şekilde okyanusun ortasındaki bir platforma ya da fırlatıldığı herhangi bir üsse geri indirilecektir. Mars'a ve Ay'a indirilen araçlar nispeten küçüktür ve düşük yerçekimine karşı çalışırlar. Hem araçların küçüklüğü, hem de yerçekiminin az oluşu sebebiyle bu araçların dengelenmesi oldukça kolaydır. Ancak, Dünya üzerine indirilmek istenilen roketler devasa büyüklükleri yanında, bir de yeryüzünün güçlü çekimine karşı koymak durumundalar. Buna bir de hava şartlarını, rüzgar hızını vs eklediğinizde, upuzun bir roketin yere indirilmesinin ne denli zor olduğunu anlayabilirsiniz. Uzun yıllar önce bulunan ve elektri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/spacexten-mars-yolculugu-icin-dev-yakit-tanki-denemesi/", "text": "Mars, onlarca milyon kilometre uzakta yer alan bir gezegen ve ona insanlı bir yolculuk için kullanılacak aracın bol miktarda yakıta ihtiyacı var. Böylesi büyük miktardaki yakıtı taşımak için ise, şimdiye kadar yapılmamış büyüklükte dev yakıt tankı işna etmek gerekiyor. Neyse ki, MarsOne yöneticilerinin yaptığı gibi laf üretmek yerine icraatı tercih eden Elon Musk'ın SpaceX firması, Mars'a gitmesi için tasarlamaya çalıştığı uzay aracında kullanmak üzere dev bir yakıt tankı inşa etti ve bunun ilk testlerini yapmaya başladı. Dev yakıt tankı, gerçekten çok büyük boyutlu. Uzun yolculuk boyunca, içindeki yakıtın yaratacağı yüksek basınca ve dışındaki uzayın sıfır basıncına dayanabilmesi için karbon fiberden inşa edilmiş. Elbette, bu zor şartlara dayanabilmesi için karbon fiberden yapılmasına gerek yok. Şu anki uzay araçlarının çoğunda olduğu gibi çelik veya titanyum alaşımdan da yapılabilirdi. Ancak, bu kadar büyük boyutlu bir yakıt tankı, metal bir gövdeye sahip olursa çok ağır olacaktır. Uzay yolculuklarında ağırlığın ekstra yakıt maliyeti olduğunu biliyorsunuz. Yakıt deposunun kendi ağırlığını taşıyabilmesi için ek yakıtla doldurulması anlamsız ve gereksiz bir mali yük olurdu. O nedenle, son derece hafif olan karbon fiber gövde ile, hem dayanıklılık, hem de ağırlık sorunu çözülmüş oluyor. Elon Musk ve SpaceX, Mars kolonisi hayalinin gerçekleşebilmesi için bir an önce uçuş testlerine başlamaları gerektiğinin altını çiziyorlar. Ancak, bu bir an önce cümlesi sizi heyecanlandırmasın, çünkü o cümle 2024 yılını işaret ediyor, hemen önümüzdeki yılı değil. Interplanetary Transport System adını verdikleri sistem ile, tek seferde Mars'a 100'ün üzerinde yolcu taşımayı hedefleyen SpaceX için, gerçek anlamda denemelerin başlayacağı ve uzay aracını görebileceğimiz tarih 2020'li yılların ortası gibi duruyor. Eğer SpaceX'in planlarında bir aksilik yaşanmaz, her şey programa uygun giderse, önümüzdeki 10 yıl içinde bu test edilen dev yakıt tankı'nın güç sağladığı ilk roketi Mars yolunda, Mars yolculuğu testi için görebileceğiz. 27 Eylül 1997 tarihinde NASA'nın Ma... Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/spagetti-bulutsusu-simeis-147/", "text": "Üstte görmüş olduğunuz Spagetti Bulutsusu, bizden yaklaşık 3.000 ışık yılı uzaklıktaki ölü bir yıldızın kalıntısı, yani, bir süpernova artığıdır. Süpernovalar, Güneş'den onlarca kat büyük yıldızların ömürlerinin sonuna gelip yakıtları tükendiğinde, kendi içlerine çok büyük bir hızla çökmesi sonucu meydana gelen muazzam yıldız patlamalarına verilen isimdir. Spagetti Bulutsusu'nu oluşturan yıldız da, daha önceki yazılarımızda detaylarıyla açıkladığımız bu mekanizma yoluyla yaklaşık 40-45 bin yıl önce benzer biçimde patlayarak geride bu muazzam güzellikte kalıntıyı bırakmış durumda. Bir süpernova patlaması muazzam bir enerji yaydığı için, yıldızın dış katmanları da çok büyük bir hızla çevreye saçılarak ışık yılları genişliğinde bir alana yayılır. Patlamanın ardından geçen 40 bin yılda bu gördüğünüz bulutsu neredeyse 150 ışık yılı genişliğe ulaşmıştır. Yani bu bir süpernova artığı olan bulutsu , çevresindeki birçok yıldız sistemini de içine almış durumda. Ama merak etmeyin, o yıldız sistemlerinde olası bir yaşam içeren gezegen söz konusu ise, onlara bir zarar gelmemiş olmalı. Çünkü her ne kadar biz çok uzaktan baktığımız için yoğun bir bulut yapısı görüyor olsak da, bulutsuyu oluşturan gaz çok ama çok seyrek bir yapıdadır ve içinde bulunuyor olsaydınız saydam bir ortamda olduğunuzu görecektiniz. Görmüş olduğunuz fotoğraf, amatör astronom R. Bernal Andreo tarafından farklı dalga boylarında filtreler kullanılarak, uzun uğraşlar sonucu çekilmiş mozaik bir görüntüdür. İlk bakışta üç boyutlu bir kare ola..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/spitzer-uzay-teleskobu-16-yilda-neler-kesfetti/", "text": "Artık görevi biten ve 2020'nin Ocak ayında emekliye ayrılan Spıtzer Uzay Teleskobu'nun tozlu evrenimizi keşfetme yolculuğumuzda neler keşfetmiş olduğunu kısaca anlatmak istiyoruz. Spitzer Uzay Teleskobu, 16 yıl boyunca kızılötesi ışık altında görülebilen evrenin gizemlerini ortaya çıkarmak için çalıştı. Ancak bu sevgili teleskobumuz artık ömrünün sonuna gelmişti ve astronomlar da kendisini emekli etmeye karar vererek, 30 Ocak 2020 tarihinde teleskobu kapattı. Spitzer'in; sıklıkla Hubble gibi simge olmuş bir teleskopla birlikte çalışmasından dolayı ünü o kadar yaygın olmasa da, evrenin keşfi için yaptığı katkılar yadsınamaz. Spitzer'in onlarca ışık yılı kalınlıktaki gaz ve toz tabakalarının içini görebilme yeteneği, evreni anlamamız konusunda bir devrim gerçekleştirdi. Bu sayede astronomlar, diğer dalga boylarında görülemeyen çok soğuk, çok uzak ve gizlenmiş cisimleri rahatlıkla inceleyebildiler. Samanyolu'ndaki yerimizin haritasını çıkarmaktan Satürn'ün çevresindeki yeni halkayı gözlemlemeye kadar Spitzer, güneş sistemimiz ve ötesinde gizli kalmış kozmik olayları ortaya çıkardı. Teleskop, ayrıca Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerden gelen ışığı doğrudan tespit etmeye başladığında ise, gezegen biliminde yeni bir çağın öncüsü oldu. Bütün bu başarılarının ötesinde Spitzer Uzay Teleskobu, kızılötesi gözlemin geleceği için de önemliydi. Mesela 2021 yılında fırlatılması planlanan James Webb Teleskobu, görevi Spitzer'in bıraktığı yerden devralıp çok daha ileri götürecek. Ama durum böyle de olsa Spitzer'e veda etmek kolay olmadı. Şimdi sıra bu teleskopun şanlı kariyerindeki inanılmaz görüntülere ve keşiflere kısaca bir bakalım. Kızılötesi gözleriyle, uzaydaki gaz ve toz çöplerini temizledi. Spitzer Uzay Teleskobu'nun kızılötesi görüşü ile, tozun engelleyici etkilerini ortadan kaldırması yeteneği sayesinde teleskop daha önce bilinmeyen yüzlerce yapıyı ortaya çıkardı. Örneğin üstte gördüğünüz 13.700 ışık yılı uzakta ve 175 ışık yılı çapındaki RCW 49 Nebulası'nda bulunan bir çok yıldız, toz sütunlarının içine gömülmüş durumdaydı ve görülebilir ışık dalga boylarında bu yıldızları gözlemleyemiyorduk. Ancak aynı sisteme Spitzer'in kızılötesi gözleri ile baktığımızda RCW 49 şeffaf hale geldi ve bu yıldızları görebildik. Ötegezegenlerden gelen ilk ışığı yakaladı. Astronomlar Spitzer Uzay Teleskobu'nu kullanarak Güneş benzeri yıldızların çevresinde dönen dev gezegenlerin parlamalarını doğrudan tespit edebildiler. Örneğin astronomlar yine Spitzer'i kullanarak iki sıcak Jüpiterin kızılötesi parlamalarını tespit ettiler. Bu yıldızlar, çevrelerinde dönen gezegenlerin soluk ışıklarını kendi çok güçlü ışıltılarıyla bastırdıkları için gezegenler normalde görülemiyorlar. Ancak Güneş benzeri yıldızların, daha az enerji yaydıkları tayf olan kızılötesinde bu dünyalar parlıyorlar. Astronomlar da yıldızların parlaklığının azalması ile bu gezegenleri tespit edebiliyor. Yengeç Bulutsusu'nun dumanaltı olmuş bir görüntüsünü almayı başardı. Yengeç Bulutsusu'nun ilk yüksek çözünürlüklü kızılötesi görüntüsü, bu tozlu yapbozu aydınlattı. Astronomlar, Yengeç Bulutsusu gibi genç bir süpernova kalıntısının yoğun miktarda çok ufak toz parçacıkları ile kaplı olduğunu düşünüyorlardı. Ancak Spitzer Uzay Teleskobu, bulutsunun beklenenden daha dumansız olduğunu gösterdi. Üstteki fotoğraf, bulutsunun görünür ışık dalga boyundaki fotoğrafı ile Spitzer'in aldığı 3.6, 5.8, 8.0 ve 24 mikron dalga boyundaki görüntülerin birleşmesinden oluşuyor. Kartal (M16) Bulutsusu'nu kavuran süpernova patlamasını bizlere gösterdi. Spitzer Uzay Teleskobu, Kartal Bulutsusu'nun (M16) kalbindeki sıcak tozların varlığını ortaya çıkardı. Bu durum da orada bir patlamanın olduğunu gösteriyordu. Görselin sağ altında Hubble Uzay Teleskobu ile alınan fotoğraf, Kartal Bulutsusu'nun tozdan oluşan sütunlarını gösteriyor. Bu ünlü Hubble fotoğrafı, yaradılış sütunları olarak da biliniyor. Spitzer'den alınan kızılötesi görüntü ise tozun içerisine girip koza benzeri sütunlarda gizlenen yıldızları ortaya çıkarıyor. Süpernova patlaması ile bağlantılı olan sıcak toz ise kırmızı renkte görülüyor. Galaksilerin harika görüntülerini alarak insanoğlunun hizmetine sundu. Spitzer Uzay Teleskobu'nun aldığı bu harika görüntüler sadece gözlerimize ziyafet çektirmek ile kalmıyor aynı zamanda astronomların evrenin nasıl işlediğini anlamalarına yardım ediyor. Mesela aşağıda Andromeda Galaksisi'nin muhteşem bir görüntüsü mevcut. Yedi adet Dünya benzeri gezegeni barındıran ufak bir güneş sistemi buldu. Daha önce başka bir benzeri bulunmamış, bir Güneş Sistemi benzeri bir yapı olan TRAPPIST-1 sistemi, TRAPPIST ve Spitzer teleskopları sayesinde gün ışığına çıkarıldı. Aşağıdaki görselde, keşfedilen sistemin Güneş Sistemi ile boyut kıyaslamasını görüyorsunuz. Hubble ile birlikte bu zamana kadar bulunan en uzak galaksiyi buldu. Kadim dostu Hubble Uzay Teleskobu ile birlikte güçlerini tekrar birleştirerek, kütle çekim mercek etkisiyle büyütülmüş olan uzaktaki küçük bir galaksiyi görüntülemeyi başardı. Spitzer Uzay Teleskobu, SPT0615-JD galaksisinin bu temiz görüntüsünü bir büyüteç gibi davranan ve kütle çekim mercek etkisi adı verilen bir olay sayesinde elde etti. Erken dönem galaksilerin tahmin edilenden daha parlak ve daha sıcak olduğunu ortaya çıkardı. Spitzer Uzay Teleskopu ile yaptıkları yaklaşık 400 saatlik gözlem ile bir grup astronom, evrenimizin ilk galaksilerinin tahmin edilenden daha sıcak ve parlak olduğunu ortaya çıkardı. Sayesinde astronomlar ilk defa bir Süper Dünya'nın atmosferine bakabildiler. Hubble ve Spitzer uzay teleskoplarını kullanan astronomlar, ilk defa bu gizemli gezegenlerden birinin atmosferini inceleyebildiler. GJ 3470 b adı verilen bu gezegenin atmosferi şaşırtıcı bir şekilde çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşuyordu. Yaklaşık olarak Neptün kütlesine sahip olan GJ 3470 b gezegeni, kayalık bir çekirdeğe ve hidrojen ile helyumdan oluşan kalın bir atmosfere sahiptir. Ayrıca gezegen, sönük bir kırmızı cüce yıldızın yakınında dönmektedir. Kim bilebilirdi ki 2003 yılında uzaya gönderilen, 33 inç (85 cm) çapında bir aynaya sahip oldukça mütevazi bir teleskop, hayal edilenden çok daha güzel ve karmaşık bir evreni gözlerimizin önüne sersin. Ama Spitzer bunu başardı ve bundan sonra bize yaptığı yardımları unutmadan kızılötesi gözlem yapmakta çok daha ileri gideceğiz. Teşekkürler Spitzer! Güneş Sistemi'nin dışında yer alan ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/star-wars-evreni-gercege-kadar-uzak-degil/", "text": "Bu sıralar Star Wars hayranları, Star Wars'ın yeni filmi Güç Uyanıyoru, droidleri, becerikli uzay araçlarını ve çok çok uzaklardaki bir galaksinin etkileyici manzaralarını görebilmek için sinemalara akın ediyor. Ama Star Wars'taki tüm o devasa teknoloji ve büyüleyici mekanlar, gerçek hayatta gözümüzün önündeler. Eğer NASA ve onun benzeri uzay kuruluşları uzayda yapabileceklerinin aralığını genişletebilir ve insanlığı uzayın daha derinlerine ilerletebilirse karşımıza çıkacak olan gerçeklik kurgu olan Star Wars'ın tamı tamına bir benzeri olacaktır. Her hafta insanlar için önemli işlevleri olan robotlar, yeni uzay aracı teknolojileri ve roketler yapılıyor ve yeni ötegezegenler keşfediliyor. Bilimkurgu bilimin gelişmesi için çok önemlidir, çünkü bilim kurgu sayesinde insanlar yeni olasılıklar üzerine hayal kurabilir. Star Trek genç insanları astronot olmaları konusunda yüreklendirdi. Yazar Arthur C. Clarke yakın geleceğin, teknolojiyle ilgilenen bilim insanları ve mühendisler tarafından geliştirileceği öngörüsüne sahip. Star Wars gibi filmlerin genç bilim insanlarının ötegezegenler bulma konusundaki açlıklarını beslediğini düşünüyor. Biz burada NASA'nın Star Wars dünyasını nasıl gerçeğe taşıyabileceği konusunda bir kaç madde üzerinde durduk. 1977 yılında Star Wars, gezegenin kaderini belirleyen bir savaşı anlatarak sinemalarda büyük bir çıkış yaptı. Bu savaştaki iyi taraf Asi Birliği'ndendi. Asi Birliği aydınlık tarafı ve bireysel özgürlüğü simgeliyordu. Kötü taraf da Galaksi İmparatorluğu'ndandı ve onlarla ilgili her şey gayet şeytancaydı, bu grubun temsil ettikleri her şeyin vücut bulmuş hali tabii ki de Darth Vader'dır. Hatta TIE savaşçıları olarak adlandıran İmparator Askerleri tarafından kullanılan küçük uzay gemileri bile karanlıktır ve böceği andırır. Star Wars filmlerinde TIE ikiz iyon motor anlamına gelmektedir. Maalesef henüz ikiz iyon motoru gerçek dünyamızda yok, cüce gezegen Ceres'i ziyaret ettiğimiz Dawn Uzay Gemisi de dahil olmak üzere gerçek hayatta kullanılan uzay araçları tekli iyon motorları içerir. Gelecekte Dünya yakınındaki astroidleri yakalamayı ve onları Ay yörüngesine yerleştirerek, astronotların bu astroitleri ziyaret etmelerine imkan sağlamayı öngören NASA, yeni nesil motorlarını bu planları göz önüne alarak yapıyor. NASA'da bir çok robot, bilim insanlarına, mühendislere ve astronotlara yardımcı oluyor. Belki de en Star Wars vari robot, Robonot . Bu insan vari robot, NASA'da basit ve tekrar eden bir çok işi yapıyor. Robonot'un bir sürü sıkıcı işi yapması, astronotlara daha önemli işleri yapmaları için ya da en azından biraz dinlenmeleri için zaman tanıyor. Artı, Robonot görünüm olarak biraz da olsa Star Wars'taki ödül avcısı Boba Fett'i andırıyor. Star Wars'taki C-3PO ve R2-D2 gibi droidler, çeviri yapmaktan uzay gemisi tamirine kadar bir sürü tuhaf şeye yardım edebilsinler diye tasarlanmışlardı. Ama Robonot'un tasarımcılarının daha büyük hedefleri var. Onlar Robonot'un astronotların uzay yürüyüşlerine yardım etmesini, insanlar için tehlikeli olan görevleri yerine getirmesini veya insanlara yüzeyde yardımcı olabilecek ve hatta medikal destek verebilecek yetkinlikte olmalarını istiyorlar. Valkyrie olarak bilinen bu robotun bir üst jenerasyonu olan Robonot-5 veya R5, belki bir gün insanlara Mars Yürüyüşü'nde önderlik edecek. Zamanı geldiğinde; robot, astronotlara yaşam alanı inşasında yardım edecek veya deneyler yapacak. NASA şu anda MIT ve Kuzeydoğu Üniversitesi'nde bu robotun prototipi üzerinde çalışıyor. Luke Skywalker, Jedi Şovalyesi olmak için eğitimlere başladığında, Obi Wan Kenobi onu üstünkörü bir egzersizle çalıştırmıştı. Luke'a yuvarlak şekilli yüzen robotların lazer dabelerini geçiştirmeyi öğretti. Bu duruma bağlı olarak NASA'nın teknoloji şefi David Miller bir grup MIT öğrencisine bu sahneyi ve bu yüzen, lazer darbeleri savuran robotları gösterip, bunun benzeri bir robot istediğini söylemiştir. Meydan okuma tamamlandı. Miller'in bu isteği Senkronize Pozisyon Tutucu, Bağlantılı, Yön Değiştiren, Deneysel Uydular diye adlandırılan uyduların icat edilmesinin önünü açtı. Boyutları bowling topu kadar olan bu robotlar, NASA'da kullanılıyor ve Star Wars'taki eşleri gibi havada yüzüyorlar. SPHERES uzay gemisinin buluşma noktalarında veya kenetlenme durumlarındaki manevralarını test etmek için kullanılıyor. Bu Mimas olarak adlandırılan, Satürn'ün gerçek hayatta var olan uydusu. Bu da İmparatorluk tarafından iki kere inşa edilmiş bir ölüm makinesi olan Ölüm Yıldızı. 1970'lere geri dönersek, George Lucas, Luke Skywalker için bir ana gezegen düşünüyordu ve bu ana gezegenin çift yıldızı olan Tatooine olmasına karar verdi, o zamanlar bilim insanları henüz başka yıldızlar etrafında başka gezegenler olabileceğinden bile emin değildi. Şu sıralar yüzlerce ötegezegen doğrulandı, hatta birkaç tanesi Tatooine gibi iki güneşe sahip. Aslında, bilim insanları Samanyolu Galaksisi'nde ötegezegenlerin çok yaygın olduğunu hatta galaksimizdeki yıldız sayısından bile daha çok ötegezegen olduğunu biliyorlar. NASA, Star Wars evrenindeki bir çok dünyanın tıpatıp aynılarının galaksimizde, bu ötegezegenlerin arasında bulunabileceğini söylüyor. Hoth gibi buzlu gezegenler de var ve bilim insanları içinde yaşanacak ötegezegenler bulmaya da çok yaklaştılar. Ayrıca trilyon mil uzunluğunda bir ışın kılıcı dahi var. Bu makalemizi okumadan önce, eğer o... Yapay zeka kavramını az çok hepimiz..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/starlink-projesi-faydasi-zararlari-ve-tehlikeleri/", "text": "Son yıllarda ismini sıkça duyuran özel bir firma: SpaceX. Türkiye'nin uydularını da fırlatmaya başladı. Başarılı fırlatmalar yapıyor. Roketin birinci fazı Dünya'ya tekrar dönüp ayakları üzerine konabiliyor. Roketin bu kademesi 9 adet roket motoru taşıyor ve en pahalı kısmı. Biraz bakım yapıldıktan sonra 10 defa kadar tekrar kullanılıyor. Elon Musk bu teknoloji ile diğer fırlatma şirketlerinin işini elinden almaya başladı. SpaceX roket işiyle de kalmadı, uydu işlerine de girdi. Firma 2015 yılında Starlink projesini açıklamıştı. 40.000 uyduyu dünya yörüngesine atıp internet hizmeti vereceğini duyurdu. FCC izinlerini aldıktan sonra 250-300 kg arasında kütleye sahip uydular fırlatmaya başladı. 2022 Nisan itibariyle yörüngede 1500'e yakın uydusu oldu. Dünyanın özellikle kırsal bölgelerine internet hizmeti vermeyi planlıyor. OECD verilerine göre dünyanın kırsal kesimlerinde internet erişim oranı %37 civarındadır. Dünyanın her yerinde internet mevcut değildir. Fikir güzeldir ancak, proje sonuçları itibariyle birçok tehlikeyi barındırmaktadır. Bu proje fırlatılan uydu sayısına bakıldığında birçok eleştiri almıştır. Zaten uzay çöpleri git gide artarken bu uydular uzayı daha da kirletecektir. Her ne kadar yürürlükte olan mevzuata uygun hareket etseler de bu kadar çok uydunun fırlatılması birçok sorunu beraberinde getirecektir. Örneğin bu kadar uydu kısa zamanda Kessler sendromuna sebeb olabilir. Bu senaryoya göre dünya yörüngesindeki uydular ve uydu parçalarının oluşturduğu enkaz öyle bir noktaya gelecek ki uzayı tamamen kullanılamaz hale getirecektir. Her bir parçanın 6-7 km/saniye hızla hareket ettiğini düşünün. Bu hızlarda hareket eden parçaları tespit etmek ve önlem almak bazen imkansızdır. Eğer parça 10 cm ve daha küçük ise radar sistemleri ile tespit zordur. Büyükse kaçış hesabı yapılabilir. Gravity filmini hatırlayın. Film abartı olsa da kavramı anlatması açısından önemlidir. Uzayda başka sorunlar da mevcuttur. Space X'in 3 Şubat 2022 tarihinde fırlattığı 49 uydunun 40'ı güneşten gelen jeomagnetik fırtınalar sebebiyle yanarak devre dışı kalmıştır. Bu fırtına atmosferik sürüklenmeyi artırdığı için uydular çok kısa süre içinde atmosfere girip yanmışlardır. Dünya kendi magnetik alanı sebebiyle bu rüzgardan korunmaktadır. Ayrıca astronomi dünyası uzayı dünyadan izlerken Starlink uydularının oluşturduğu ışık kirliliği sebebiyle bu gözlemlerin etkileneceği düşünülmektedir. Bazen gökyüzüne baktığımızda çıplak gözle bile Starlink uydu katarını görebiliyoruz. Bu tür projeler Amerika içinde birkaç firmanın gündemine girmesi yanında diğer ülkelerin de benzer projeleri başlatmasına sebep olmuştur. Mesela Rusya 2018 yılında Sfera yeni nesil uyduları devreye alacağını bildirmiştir. Bu proje kapsamında 600'ün üzerinde uydu iletişim, navigasyon ve uzaktan algılama hizmetleri sağlamak için fırlatılacaktır. Çin'de GalaxySpace firması geçen yıl 1000 adet uydu ile benzer bir projeyi hayata geçireceğini duyurmuştur. Geldiğimiz noktada ne BM nezdinde imzalanan uzay anlaşmalarında ne de ülkelerin iç hukukunda fırlatılan uydu sayısında bir sınırlama vardır. Dolayısıyla bu yarış gelecek nesiller açısından daha tehlikeli bir noktaya gitmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/stellarium-ile-uzay-istasyonu-ve-yapay-uydu-takibi/", "text": "Gökyüzünü gerçek zamanlı olarak simüle eden ücretsiz bir yazılım olan Stellarium ile, yıldız, gezegen ve galaksilerin yanısıra Uluslararası Uzay İstasyonu ve yapay uydu takibi de yapılabiliyor. Bu yazımızda detaylıca anlattığımız Stellarium ile; bulunduğunuz konumdan geçiş yapacak olan Uluslararası Uzay İstasyonu ve belil başlı yapay uyduların takibini nasıl yapabileceğinizi, bu linkten veya aşağıdan izleyebileceğiniz videomuzda detaylıca anlatıyoruz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. 30 Mart 2018 Cuma günü, Çanakkale B... \"Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2017\" Kapılarını Açıyor! Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali ... Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/stephen-hawking-cevapliyor/", "text": "Çağımızın yaşayan en büyük fizik ve astrofizik dehası olduğundan kimsenin şüphe duymadığı bilim insanı Stephen Hawking, cesur bir popüler bilim hamlesinde bulundu. Ünlü bilim insanı, reddit üzerinden sorularımızı alacak ve elinden geldiğince bunları cevaplamaya çalışacak. Eğer, Hawking'e bir sorunuz varsa, şu linke gidip sorunuzu yöneltebilirsiniz. Elbette İngilizce sormanız gerekiyor. Hawking, alacağı sorular için bir kısıtlama getirmiyor. Özel hayatı veya hastalığı hakkında sorular da yöneltebilirsiniz. Ancak, asıl cevaplamak istediği konuların kendi bilimsel alanında olmasını tercih ettiğini belirtiyor. Dolayısıyla, aklınıza takılan ama cevabını hiçbir yerde bulamadığınız kozmoloji sorularını bu büyük dehaya yöneltebilirsiniz. Soru cevap etkinliği bugün (27 temmuz 2015) başladı ve haftasonuna kadar devam edecek. Yalnız sorularınızı iletirken şunu unutmayın: Hawking, hastalığı nedeniyle bir bilgisayar yardımı ile iletişim kurabiliyor ve bu iletişim de oldukça yavaş biçimde gerçekleşiyor. Bu büyük dehanın milyonlarca soru alabileceğini ve bu soruları cevaplamasının uzun süreceğini aklınızda bulundurun. Ayrıca yine unutmayın ki, sizin sorduğunuz soruların benzerlerini çok fazla kişi sormuş olacak. O nedenle, sorulmuş soruları ve cevapları okumanız bile çok fazla şey öğrenmenizi sağlayacak. Böylesi fırsatlar insanın eline ömründe bir kere geçer. Kaçırmayın! Not: Linke girdikten sonra soru sorabilmeniz için Reddit'e üye olmanız gerekiyor. Üye olduktan sonra, sorunuzu yöneltebileceğiniz kutucuk açılacak. Yönelttiğiniz sorunun gerçekten sorulmaya değer birşey olması gerekiyor ki, moderasyon tarafından onaylanabilsin. Yoksa, her yazdığınız orada soru olarak görünmüyor. Nedir bu Higgs bozonu? Adına 'tanrı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/stephen-hawking-insanlarin-dunyayi-terk-etmesi-gerektigine-ikna-oldum/", "text": "Meşhur fizikçi Stephen Hawking, Mayıs ayında bir başka kıyamet günü tahmini yapmıştı. İnsanlığın Dünya üzerinde 100 yılı kaldığını söylemişti. 2016'nın Kasım ayında ise, insanlığın 1000 yılı kaldığını söyleyen tahmininde indirime gitmişti. Hawking, 2017 haziranında yaptığı yeni tahminiyle birlikte, insanlığın mevcudiyetini uzatmanın tek yolunun başka bir gezegende yeni bir ev bulmamız olduğunu öne sürdü. Salı günü Norveç Trondheim'teki Starmus Festivali'nde konuşan Hawking, söylemek istediği şeyi tekrarladı: Eğer insanlık bir başka milyon yıl boyunca yaşama devam edecekse, bizim geleceğimiz daha önce hiç kimsenin gitmediği yerlere cesursa gitmekte yatıyor diye açıkladı BBC'ye göre. Hawking özellikle, 2020 yılında Ay'a bir daha inmeyi hedeflememiz ve gelecek 30 yıl içinde bir Ay üssü inşa etmek için çalışmamız gerektiğini söyledi; bu projeler, insanları 2025 yılında Mars'a göndermeye hazırlanmamıza yardımcı olabilir. Hawking'in bu ricası, NASA'nın son Ay görevinden neredeyse 45 yıl sonra geldi ve kendisi Dünya'nın kadim uydusunu yeniden ziyaret etmek hakkında düşünen tek kişi değil. ABD başkanı Donald Trump bile 2020'de Ay'a bir insan göndermek istiyor. Hem hükümetin uzay kurumlarında, hem de özel kurumlarda halihazırda çeşitli planlar hazırlanıyor. Örneğin NASA'nın Mars'a gerçekleştireceği görevde, yörüngesel bir Ay istasyonu kurmanın gelecekte Kızıl Gezegen'e yapılacak bir görev için kilit bir adım olduğu belirtiliyor. Diğer ülkeler de aynı hedef doğrultusunda çalışıyorlar: Çin ve Avrupa da 2020'li yıllarda Ay'a ulaşmayı umuyor ve diğer ülkeler de kendi ay üslerini kurmak için mücadele veriyorlar. Bu, Soğuk Savaş çağı uzay yarışının bir yankısı; tabi artık daha fazla ülkenin olması haricinde. Özel uzay kurumları için Ay, kalıcı bir yerleşimden ziyade turistlerin cazibesini çeken özel bir konum gibi görünüyor: SpaceX şimdiden Ay'a yapılacak ilk özel sermayeli gidiş dönüş yolculuğu için hazırlanırken, Jeff Bezos herhangi bir kalıcı dünya dışı yerleşim inşasını kolaylaştırmak için özel bir dağıtım hizmeti fırsatını düşünüyor. Ancak Hawking için, Ay'ı hedef almak sadece hayatta kalmak ile ilgili değil, aynı zamanda bizler hala Dünya'dayken insanlığı güçlendirmek amacını da taşıyor; artık burada ne kadar yılımız kaldıysa! Umuyorum ki bu, hepimiz için ortak bir meydan okuma ile yüzleşmek için, rekabet eden ülkeleri tek hedefte birleştirir diyor. 2013 yılının ortasında NASA Ay'a ye..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/su/", "text": "Su, canlı yaşamının vazgeçilmezlerinden. Dünyamız yüzeyinin %71'inin de su ile kaplı olduğunu göz öne alırsak, su gerçekten hem kozmik, hem de mikro seviyede çok önemli rol oynuyor. Hal böyle olunca geçmişten günümüze birçok bilim insanı suyun yapısını incelemeye çalışmıştır. Dilerseniz eski çağlardan günümüze akışkan yasalarının nasıl evrimleştiğine bir bakalım. Suyun çok büyük bir ihtiyaç olmasındandır ki su, birçok felsefi akıma yön vermiş ve pek çok inançta da kendine büyük yer bulmuştur. Su ile ilgili felsefi akımlara bakarsak öne çıkan isimlerden biri Tales'tir. Tales'in hipotezine göre evren tek bir maddeden ortaya çıkmıştır tabi ki de sudan. Su, evrende bizim bildiğimiz türde hayatın yapıtaşıdır. Karbon temelli bu hayat, var olabilmek için en uygun çözücü sıvı olan suya ihtiyaç duyar. Bunun dışında da çözücü sıvılar vardır ancak, evrende en bol bulunan ve en iyi çözücü olan sıvı, sudur. O nedenle, kainatta var olabilecek canlılığının çok büyük bir kısmının bizim gibi karbon temelli ve suya ihtayaç duyan varlıklardan oluşacağını kestirmek için uzman olmaya gerek yok. - Ateş - Su - Toprak - Hava - Tahta... değil elbette; Eter. Arşimed yasası ya da prensibi suyun kaldırma kuvvetini tanımlar. Bu yasaya göre bir akışkana kısmen ya da tamamıyla batırılmış bir nesne eğer hareketsiz duruyorsa kütle çekim kuvveti yukarı doğru etki eden bir kuvvet ile dengelenmiştir. Günümüzde akışkanların hareketsiz olduğu bilim dalı hidrostatik olarak bilinir ve barajlardan gemilere kadar birçok uygulama alanı vardır. Bu kaldırma kuvvetinin değeri nesnenin suya batırılmasıyla beraber yer değiştiren sıvı yada gazın ağırlığı ile aynıdır. Ayrıca yer değiştiren sıvı yada gazın hacmi, suya nesnenin hacminin ne kadarının batırıldığına eşittir. Bugün gemilerin su üzerinde durma prensibi buna dayanmaktadır. Suyun özkütlesini bilmiyoruz varsayalım ve referans noktasını 1 olarak alalım. Buzun suya batan kısmını ölçerek suyun buza göre ne kadar yoğun olduğunu bulabiliriz. Evde deneyebileceğiniz basit bir deneyle buzun %92'sinin suya battığını göreceksiniz. Eğer suyun özkütlesi oda şartlarında 1000 kg/m3 ise buzun özkütlesi 920 kg/m3 olarak bulunabilinir. Buz dağının görünmeyen yüzü olarak ifade edilen kısım aslında buz dağının %92'sini oluşturur ki Titanik'in neden battığını şimdi daha iyi anlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sunay-ibryamov/", "text": "Ülkemizde bilim alanında başarılı insanların önemli çalışmalara imza atmış olsalar bile yeterince tanınmadığını biliyoruz. Astronom, astrofizikçi ve aynı zamanda bir kaşif olan Sunay Ibryamov da, önemli çalışmalar ve keşiflerine rağmen ülkemizde pek tanınmamış onlarca bilim insanından biri. Kozmik Anafor olarak bu değerli insanımızı sizlere tanıtmaktan gurur duyacağız. Aslen Türk olan Sunay Ibryamov, 13 Haziran 1988 tarihinde Bulgaristan'ın Shumen şehrinde, İbrahim Hasanov ve Bahtiye Hasanova çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğu, Shumen şehrine bağlı yaklaşık 600 nüfusa sahip bir köyde geçti. Okulu köyüne yaklaşık 10 km uzaklıktaydı. Küçüklüğünde içine kapanık bir yapıya sahip olan Ibryamov, doğayla iç içe olmayı seven biri olmasının yanı sıra, matematik problemleriyle uğraşmaktan da zevk alıyordu. 2003 yılında 8. sınıfa geldiğinde Fizik ve Astronomi dersleriyle tanıştı ve bu derslerden Gezegenimiz Dünya konulu bir sunum ödevi aldı. Astronomiye olan tutkusu, bu sunumu hazırlarken keşfettiği kitaplar sayesinde başladı ve bir daha da sonlanmadı. İlkokul döneminde oldukça başarılı bir öğrenci olan Ibryamov, başarılarını hayatının ilerleyen dönemlerinde de devam ettirecekti. Nitekim 2007 yılında Kaolinovo Georgi Stoykov Rakovski Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Aynı yıl, ne yazık ki babasını kaybetti. Ibryamov'un bir tarım kooperatifinde çalışmakta olan babası, köylerinde Bulgaristan'ın en büyük Kaolin madeni bulunduğundan oğlunun Jeoloji uzmanı olmasını istiyordu. Aslında Ibryamov'un kendisi 8. sınıfta Astronomi ile tanışana dek Hukuk okumak istiyordu. Ev hanımı olan annesi Bahtiye Hasanova ise, oğlunun doktor olmasını istemişti. Ancak çoktan Astronomi'nin büyüsüne kapılmış olan Ibryamov, Astronom olmak için Shumen Üniversitesi Doğa Bilimleri Fakültesi Astronomi Bölümü'nü seçti ve 2011 yılında bölümünde 'en başarılı öğrenci' olarak buradan mezun oldu. Mezun olmadan önce burada asistan öğrenci seçildi ve diğer Astronomi öğrencilerine Gözlemsel Astronomi dersleri verdi. Bu sırada Bulgaristan'ın Rozhen Ulusal Gözlemevi'nde astrofizikçi olarak çalışmaya başlamıştı. 2012'de Sofya Üniversitesi Fizik Fakültesi Astronomi ve Astrofizik bölümünü ise fakülte birincisi olarak bitirmekle beraber, fakülte Ibryamov'a altın rozeti layık görmüştü. 2013 ve 2015 yılları arasında Bulgar Bilimler Akademisi Astronomi Enstitüsü ve Ulusal Gözlemevinde Astrofizik ve Yıldızsal Astronomi alanında doktora yaparken 2014 yılında da Shumen Üniversitesi, Teorik ve Uygulamalı Fizik Bölümü ve Gözlemevi'nde Astrofizik profesör asistanı olarak göreve başlamıştı. Kjurkchieva hakkında bilgi vermek gerekirse... Ana asteroid kuşağında bulunuyor ve Güneş'in etrafında dönme süresi 4 yıl 153 gün 10 saat. Ibryamov'un keşfettiği diğer asteroidlere henüz isim vermemiş olmasının sebebi ise yörüngelerinin tam bir kesinlikle hesaplanmamış olmalarıdır. Ancak bu iki asteroid, proje tarafından doğrulanmış durumdadırlar. Yani eğer 2011 FU88 ve 2011 HK35 asteroidlerinin de bir gün yörüngeleri hesaplanırsa, Ibryamov bunlara Ulusal Astronomi Birliği kurallarınca isim önerme hakkına sahip. Asteorid keşiflerinin gerçekleştiği zamanlarda Bulgaristan medyasının yoğun olarak ilgilendiği Ibryamov birkaç Türk medyasında da yer almıştı. Ancak Bulgaristan medyası Ibryamov'a televizyon röportaj ve haberleri şeklinde yer verirken, Türk medyası yalnızca çevrimiçi gazete haberleri olarak yer vermişti. Bir haber sitesi ise, Ibryamov'un keşfettiği asteroidin İstanbul olarak isimlendirildiğini iddia etmişti. Tüm bu önemli asteroid keşiflerinin yanı sıra 5'ten fazla yeni değişken yıldız keşfi gerçekleştiren henüz 27 yaşındaki Sunay Ibryamov, 2016 yılında Doktor ünvanına da sahip olarak, şu an Gözlemsel Astrofizik, Hertzsprung-Russell Diyagramı Anakol Öncesi Yıldızlar alanında çalışmalarına devam ediyor. Not: Sunay Ibryamov'un tüm çalışmalarından ayrı ayrı bahsetmek mümkün değil. Bu nedenle Ibryamov'un çalışmaları ve başarıları hakkında çok daha ayrıntılı bilgileri kaynaklarda belirtilmiş linklerden edinebilirsiniz. Ayrıca bu yazının hazırlanmasına yardımcı olduğu için Dr. Sunay Ibryamov'a ayrıca teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sunger-uydu-hyperion/", "text": "Bu gördüğünüz gök cismi, gerçekte bir sünger taşı değil tabii ki; Satürn'ün uydularından biri olan Hyperion. Fotoğraf, 2017 yılında görevine Satürn'e düşürülerek son verilmiş olan Cassini uzay aracı tarafından çekilmişti. Yüzeyinin niçin kraterlerle bu kadar büyük oranda aşınmış olduğunu kimse bilmiyor olsa da, uydunun yoğunluğunun sudan daha düşük olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, çarpan her meteorun bu yumuşak kayalık yapıdaki uyduda derin izler bırakmasının şaşırtıcı olmadığını da görürüz. Hyperion o kadar hafiftir ki, yüzeyinden kaçış hızı neresinde durduğunuza göre değişmekle beraber, 45 ila 100 metre/saniye arasındadır. Yani, Hyperion'un üzerinden sapanla fırlattığınız bir taş asla geri düşmeyebilir. Hatta tek bir sıçrama ile onlarca, yüzlerce metre mesafeyi katedebilirsiniz. Zaten bu kadar düşük bir yerçekiminde yürümek çok güç olacağı için, zıplayarak hareket etmek zorunda kalacaksınız. Ama dikkatli olun, hafif biçimde sıçrayın, sonra geri dönmeniz oldukça zor olabilir. Çünkü uydunun yerçekimi o kadar düşüktür ki, Dünya'da attığınız bir adım için sarfettiğiniz güç, sizi burada metrelerce öteye fırlatabilir. Bu arada, uydunun yüzeyindeki o derin çukurların üzerinden de rahatça atlarız sanmayın, her birinin genişliği kilometrelerce çünkü. Yalnız dikkatli olun, arkadaşınızın elini sıkmak için öne atıldığınızda, kendinizi arkadaşınızın üstünden zıplayıp geçerken bulabilirsiniz. Uydu, Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan ile 4:3'lük ilginç bir yörüngesel periyot içindedir. Yörünge rezonansı denilen etkileşim nedeniyle, Titan Satürn çevresinde 4 tur atarken, Hyperion 3 tur atar. Satürn gezegeni ve oluşturduğu sistemdeki diğer onlarca uydu hakkında bilgi almak için, şu yazımızı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/sunum-soylesi-panel-davetleri-hakkinda/", "text": "Kozmik Anafor, ülkemizde gökbilimi bilgili/bilgisiz herkesin anlayabileceği biçimde; halkımızın her kesimine ulaştırmayı hedeflemiş, bu amaçla tamamen gönüllü gök bilim tutkunlarının katılımıyla oluşmuş, ülkemizin en büyük ve en güvenilir astronomi platformu; öğrenci, öğretmen ve eğitim kurumlarımız için birincil başvuru kaynağıdır. Bu platformu oluşturan gönüllülerin arasında; astronomi öğrencilerinden fen bilimleri öğretmenlerine, amatör astronomlardan akademisyenlere, profesörlere, ya da sadece astronomi bilimi tutkunlarına kadar her kesimden bilim etiğine saygılı, donanımlı ve alanında bilgili insanlar yer alır. Şehrinizde, üniversitenizde, lisenizde, okulunuzda veya bir sivil toplum kuruluşunda düzenleyeceğiniz astronomi, uzay ve evren hakkında söyleşi, panel ve etkinliklere, bizi davet ettiğiniz sürece katılıp, bilgilerimizi aktarmaya çalışıyoruz. Bizler, bugüne kadar gittiğimiz ve şimdiden sonra gideceğimiz tüm eğitim kurumlarında düzenlediğimiz etkinliklere ancak, o eğitim kurumundan bize gönderilen davet yoluyla iştirak edebiliyoruz. Davet edilmediğimiz hiçbir ilimize veya eğitim kurumuna gitmemiz, orada bir etkinlik, söyleşi, panel, konuşma vs düzenlememiz yasal olarak mümkün değildir. Üniversitenizde, okulunuzda veya kurumunuzda düzenleyeceğiniz, tamamen halka ya da öğrencilere açık astronomi etkinliklerine, panel, sunum veya söyleşilere bizi davet etmek için, sitemizin iletişim bölümünden ulaşacağınız mail adresimizi kullanabilirsiniz. Eğitim kurumunuzda söyleşi, panel veya etkinlik düzenleyebilmemiz için; kurumunuzun yetkili kişisinin / kulüp yöneticisinin, kuruma ya da MEB'e ait resmi bir yazışma ile bizi davet etmesi gerektiğini hatırlatırız. Kurum / kulüp yetkilisinden Resmi davet göndermeyen hiçbir eğitim kurumuna maalesef gelmemiz ve eğitim vermemiz yasal açıdan mümkün değildir. Son olarak tekrarlayalım: Bizler, son 3 yılda gittiğimiz 30'un üzerindeki eğitim kurumuna sadece davet edildiğimiz takdirde gidebildik. Davet edilmediğimiz sürece, hiçbir eğitim kurumunda veya hiçbir şehirde etkinlik düzenleyemeyiz. Eğer bizlerin şehrinizde veya okulunuzda bir astronomi söyleşisi, konferansı, sunumu veya etkinliği düzenlemesini istiyorsanız, ilinizdeki / ilçenizdeki ilgili eğitim kurumu tarafından, sitemizin iletişim bölümünde yer alan mail adresimiz üzerinden davet edilmemiz gerekir. Not: En üstteki fotoğraf, İstanbul Maltepe Babil Kültür Merkezi'nde gerçekleştirdiğimiz astronomi paneline aittir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-akiskan-uzay-zaman/", "text": "Uzay ve zamanı bir akışkan olarak kabul etmek, kuantum mekaniği ve göreliliği bağdaştırmamıza yardımcı olabilir. Eğer uzay-zaman bir akışkan olsaydı, elbette özel bir akışkan olması gerekirdi. Akışkan uzay-zaman kavramı bazı fizikçilere göre fiziğin baskın iki teorisi arasındaki şaşırtıcı anlaşmazlıkları çözmemize yardım edebilirdi. Astrofiziksel gözlemlerin ve akışkan uzay-zaman kavramı üzerine yapılan tahminlerin karşılaştırılmasıyla yapılan son araştırmalar gösteriyor ki akışkan uzay-zaman kavramı yalnızca uzay-zamanın akıl almaz derecede pürüzsüz ve akışkan olduğu, diğer bir deyişle uzay-zamanın bir süper akışkan olduğu durumlarda kullanılabilir. Su ayrık bir maddedir, kuantum mekaniğinin yasalarına göre etkileşime giren özgün moleküllerden oluşur ama sıvı su sürekli, akışkan, saydam ve yansıtıcı görünür. Ortaya çıkan bu özellikler suyu oluşturan özgün moleküllerin hiçbirinde yoktur, hatta bu özellikler bu özgün moleküllerin özelliklerinden tamamen farklıdır. Kütle çekimi nicelemenin pek çok denemesi var; Sicim kuramı ve döngü kuantum kütle çekimi işlerin iyi gittiğini gösteren alternatif yaklaşımlar. Fakat belki de kütle çekimini nicelendirmeniz gerekmiyordur, uzay-zamanı oluşturan temel nesneleri nicelendirmeniz gerekiyordur. Liberati, Munih Ludwig Maximilian Üniversitesi'nden meslektaşı Luca Maccione ile birlikte bu fikrin evrende ışık hızıyla seyahati nasıl etkileyeceğini keşfettiler. Akışkan gibi hareket eden yeni uzay-zaman, diğer uzay-zaman teorilerinden direkt olarak ayrışmaz. Ancak çok enerjik ışık parçacıkları gibi aşırı durumlarda, Liberati ve Maccione farkedilebilir değişiklikler buldular. Aslında, Yengeç Bulutsusu'nu kaçan ve evrende uçuşmaya başlayan yüksek enerjili fotonların gözlemleri üzerindeki çalışmalarının sayesinde, fizikçiler yeni uzay-zamanın belirli sürümlerini gözardı edebiliyorlardı. Bulgulara göre uzay-zaman eğer tamamen bir akışkansa, bir süper akışkan olmalıydı. Araştırmacılar elde ettikleri bulguları Nisan ayında Physical Rewievs Letters'da yayınladı. Bu modellemeye göre parçacıklar uzay-zamanda okyanustaki dalgalar gibi hareket eder ve akışkan mekaniği ya da diğer adıyla yoğun madde fiziği yasaları uygulanabilir. Fizikçiler daha önce uzay-zamanda parçacıkların enerjilerinin farklı dağılımını, dalgaların farklı dalga boylarındaki dağılımlarıyla veya suyun içinde farklı hızlardaki hareketleriyle açıklıyorlardı. Liberati ve Maccione'nin son çalışmaları başka bir akışkan etkisini daha hesaba kattı: yayılma. Dalga bir ortamda hareket ettikçe enerji kaybeder. Araştırmacıların bulguları gösteriyor ki bu azalma etkisi uzay-zamanda hareket eden fotonlara da etki eder. Araştırmacılara göre bu etki küçük olmasına rağmen, yüksek enerjili fotonlar çok uzun mesafeler katettiğinde farkedilebilir miktarda enerji kaybederler. Enerji kaybı çok küçük de olsa enerji spektrumu ciddi şekilde etkilenirdi, çünkü fotonlar çok uzun zamandır seyahat ediyorlar. Bu sonuçlar bize bu fikrin reddedildiğini söylemiyor. Bulgular akışkan uzay-zaman teorisinin olasılığının gerçek olması için uzay-zaman enerji sönümlemesini en aza inmesine sebep olacak şekilde viskozitesi çok az olan bir akışkanın bir süper akışkan olması gerektiğini gösteriyor. Kesinlikle hiçbir fikrim yok. Dürüst olmak gerekirse, bence hiç kimsenin fikri yok. Tüm yaptığımız çeşitli olasılıkları olan bir model ortaya çıkarmak. Eğer uzay-zaman bir süper akışkansa ve farklı enerjilere sahip olan fotonlar farklı hızlarda hareket ediyor veya zamanla enerji kaybı oluyorsa, bunun anlamı göreliliğin tüm durumlarda geçerli olmadığıdır. Göreliliğin temel ilkelerinden biri Lorentz yasalarına göre ışık hızının gözlemcinin referans sistemine göre değişmeyeceğidir. Uzay-zamanla ilgili bu olasılık bildiğimiz görelilikte oldukça radikal bir bozulmaya sebep olur. diyor Jacobson. Buna rağmen, bu durum görelilik ve kuantum mekaniğini birleştirmeye çalıştığımızda ortaya çıkan sorunların giderilmesinde potansiyel yollar açmaya yardımcı olabilir. Göreliliğin bozulması, elimizdeki teorilerde ortaya çıkan ve fiziksel olarak olasılık dışı gibi görünen bazı niceliklerin ayrıştırılması için yeni olasılıkların ortaya çıkmasına olanak veriyor. Eğer uzay-zaman bir süper akışkansa, teorik fizikçiler için sörf zamanı geldi demektir. çok büyük hacme ve çok küçük kütleye sahip karadelikler gibi çeviride hata olmuş sanırım."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-ay-nedir-ne-gorulur/", "text": "Basında ve sosyal medya sıkça duyduğunuz Türkçesi Süper Ay, ecnebicesi Super Moon kavramı, yakın zamana kadar sadece gökbilimcilerin ilgi alanına girerken, gelişen iletişim teknolojisi ile artık herkesin haberdar olduğu bir gök olayı haline dönüştü. Dünya'nın yegane uydusu olan Ay, gezegenimiz çevresinde yaklaşık 29.5 günlük bir dolanım süresiyle döner. Bu dolanım sırasında, gezegenimizin yörüngesinde bulunduğu yere göre, yeryüzünden bizim bakış açımız doğrultusunda aydınlık ve karanlık alanları değişir. Yani, Ay'ın yarısı normalde Güneş tarafından aydınlatılırken, biz yörünge konumuna göre sadece bir kısmını görürüz. Bu durum ay evrelerini oluşturur. Dolunay evresinde ise Ay, Güneş Dünya doğrultusunun hemen arkasında kalır ve Güneş ışığını alan tüm yarımküresini görebiliriz. Gezegenimizin çevresinde dönen Ay'ın yörüngesi tam daire şeklinde değil, eliptiktir. Bu nedenle, dolanımı sırasında kimi zaman Dünya'ya yakınlaşır, kimi zaman uzaklaşır. 1 aylık dolanımı sırasında en yakın olduğu zaman ortalama 363.000 km, en uzak olduğu dönemde ise ortalama 405.000 km mesafede yer alır. Dikkatinizi bu mesafelerin sabit olmadığına, bunların ortalama değerler olduğuna çekmek istiyoruz. Örneğin Ay'ın en yakın olduğu dönem 355 bin veya 370 bin km olabilir. Aynı şekilde, en uzak olduğu dönem 401 bin ya da 410 bin km olabilir. Bu farklılık da, her yıl yaşanan 12 dolunaydan birinin bize diğer dolunaylardan daha yakın mesafede gerçekleşeceği anlamına gelir. Bu yakın dolunaylar, bazen yılda birkaç kere olabilir. Sonuçta kaç tane yakın dolunay gerçekleşirse gerçekleşsin, içlerinden biri diğerlerinden daha yakın olacaktır. İşte, Ay'ın en yakın olduğu dönemde gerçekleşen her dolunay, Süper Ay olarak adlandırılır ve diğer dolunaylardan yaklaşık %12 ila %14 arası daha büyüktür. Yani, aslında her yıl bir süper Ay vardır ve amatör astronomlar ile gökbilim severler tarafından takip edilir. Uydumuzun yörüngesi Dünya'nın ekvatoruna yaklaşık 5.1 derecelik ekliptik eğime sahip olduğundan, yukarıda belirttiğimiz gibi, en yakın ve en uzak mesafeler sabit kalmaz. Bu mesafelerin ortalama değerler olduğunu hatırlayın. Ay, ekliptik eğimi nedeniyle dolanım sürecinde bu değerlerden birkaç bin kilometre daha yakın veya daha uzak mesafede olabilir ve yaşanan her dolunayda mesafeler birbirinden az da olsa farklıdır. Her yıl gerçekleşen süper Ay'lardan en yakını uzun yıllar sonra tekrar, gerçekleştiğinde ise, bugün olduğu gibi üzerinde konuşulmaya değer bir durum söz konusu olur. İşte, basında son 70 yılın en büyük dolunayı şeklinde haberleştirilip büyük heyecana sebep olan 14 Kasım 2016 tarihli Süper Ay bu nedenle önemliydi. Çünkü, 1948'den bu yana hiçbir bir dolunay, uydumuz hiç bu kadar yakın mesafede iken gerçekleşmemişti. Dolunay halindeki Ay, 26 Mayıs 2021'de yeryüzüne 357,623 km mesafede olacak. 2015 Ekim ayında yaşanan süper Ay, 356,878 km mesafede idi. 2017 yılında yaşanan ise 357,987 km, 2018 yılında ise 356,604 km uzaktaydı. Farkettiyseniz, 2018'de yaşanan süper Ay'dan 1019 km daha uzakta olacak uydumuz. Ay'ın bizden uzaklığını düşünürsek, bu çok küçük bir fark. Yaklaşık İstanbul Adana arası mesafe kadar, devede kulak bile değil anlayacağınız. Yani, en yakın dolunay diye dillendirilen gök olayı, size daha önce görmediğiniz bir manzara sunmayacak. Basının, sosyal medyanın ve biraz da bilim dünyasının abarttığı gibi olağanüstü bir manzara ile karşılaşmayacaksınız. Özel hiçbir şey olmayacak. Hatta çoğu insanın gözü, gökyüzünde iki Ay olsaydı; süper Ay ile normal dolunay arasındaki farkı ayıramazdı bile."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-ay-tutulmasi-28-eylul-2015/", "text": "Astrofotoğrafçı Dominique Dierick'in 28 Eylül 2015'te gerçekleşen Süper Ay Tutulması sırasında çektiği karelerden oluşturduğu zaman aralıklı tutulma görüntüsü. Ay'ın Dünya'ya en yakın olduğu dönemde gerçekletiği için Süper Ay tutulması olarak adlandırılan bu tutulma, Türkiye saati ile 03:11'de başlamış, Ay Türkiye üzerinde batana kadar sürmüştü. Ancak, 05:47'de yaşanan tam tutulma sonraki geçiş sürecinin bir bölümü, Türkiye'den izlenememişti. Wallpaper olarak kullanabilmek veya bastırmak için çalışmanın yüksek çözünürlüklü halini şu linkten indirebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-ay-tutulmasi-28-eylul/", "text": "Ay tutulması, Güneş ile Ay arasına Dünya'nın girmesi sonucu Ay'ın kısmen veya tamamen Dünya'nın gölgesi altında kalması durumudur. Tutulma sırasındaki bu dizilim sebebiyle Ay, dolunay evresindedir. Tutulma sırasında Ay giderek Dünya'nın gölgesi altında kalmaya başlar. Bu esnada Dünya'nın atmosferinden geçen Güneş ışınlarından mavi olanlar atmosfer tarafından saçılır, böylece Ay'ın üzerine kırmızı ışık düşerek Ay'ın kızıl görünmesine sebep olur. İlgili aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz. Süper Ay Tutulmasında ise ek olarak bir durum daha gerçekleşir: Ay, yörüngesi eliptik olduğundan ötürü Dünya'ya zaman zaman daha yakın, zaman zaman daha uzak olur. Dolayısıyla Ay, en yakın konumundayken gökyüzünde biraz daha büyük görünür. Eğer Ay hem en yakın konumunda olur, hem de Ay Tutulması gerçekleşirse biz bu duruma Süper Ay Tutulması deriz. Ek bilgi: basında ve sosyal medyada bu tutulma kanlı Ay tutulması şeklinde yansıtılıyor. Aslen kanlı Ay tutulması gibi bir kavram yoktur. Ancak, Ay Dünya'ya biraz daha yakın olduğu için gezegenimizin gölgesi zaten her tutulma sırasında gerçekleşen kızıl ay imgesini sadece çok az daha belirginleştirir. Aslına bakarsanız bütün Ay tutulmaları için kanlı sıfatını kullanabilirsiniz. Normal bir insan gözü, sıradan bir Ay tutulması ile, bugün yaşanacak süper Ay tutulması arasındaki renk farkını, hatta Ay'ın büyüklük farkını ayırd edemez. Bundan önceki Süper Ay Tutulması 1982 yılında gerçekleşmişti. 28 Eylül 2015'ten bir sonraki ise 18 yıl sonra 2033 yılında gerçekleşecek. Bu tutulma Türkiye'den 27 Eylül'ü 28 Eylül'e bağlayan gece gerçekleşecek. Yani 27 Eylül akşamında, 28 Eylül gecesinde gözlenecek. Türkiye saati ile 03:11'de başlayacak olan tutulma 05:47'de maksimum yapacak. Ay'ın batması sebebiyle tutulmanın sonları görülemeyecek olsa da büyük ölçüde izlemek mümkün olacak. Batıdaki illerimiz doğudakilere göre daha uzun süre tutulmayı izleme imkanı bulacaklar. Not: Tutulma bitti elbette artık. Ancak bu tutulmayı özetleyen güzel bir çalışmaya bu linkten ulaşabilirsiniz. Ay'ın yeryüzüne en yakın olduğu 14 ... Basında son günlerde 31 Ekim 2020 C..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-dev-yildizlar/", "text": "Bu azgın yıldızlar evrendeki en parlak yıldızlardır: Aşırı büyük kütleleri (10 ila 150 Güneş kütlesi ve daha fazlası) nedeniyle ışıma güçleri Güneş'in birkaç yüz bin katı kadardır. Parlak süper dev yıldızların iki özelliği vardır: Hızlı, aşırı büyük kütle kaybı ve hayvani ışıma gücü. Bu özellikleri onları pek bir nadide varlıklar olarak kılar. Ne yazıktır ki, nadir oldukları kadar ömürleri de çok kısa, ancak bir o kadar görkemlidir. Hızlı yaşa genç öl prensibine en uygun varlıklardır diye düşünürüz hep. Bu dev yıldızlar o kadar fazla enerji yayarlar ki, parlamaya başladıkları günden, öldükleri güne kadar geçen sadece birkaç milyon yıllık sürede, yalnızca yaktıkları yakıtlarını yitirmezler. Hesapsızca, aşırı biçimde ürettikleri enerji, yıldızın dış kısımlarını sürekli uzay boşluğuna savurur. Böylesi tipik bir yıldız, ömür sürecinde Güneş'in birkaç katı kütleyi bu şekilde uzay boşluğuna savurarak kaybeder. Bu savrulan madde yıldızın çevresinde birikir ve yıldız kendi yarattığı gaz bulutu içinde hapsolur. Tipik bir süpernova, yakın çevresindeki diğer yıldız sistemlerine bir zarar vermezken, hipernovalar kendilerinden binlerce ışık yılı uzaktaki yıldız sistemlerini gama ışını bombardımanı ile sterilize edecek kadar güçlü patlamalardır. Galaksimizde bildiğimiz en büyük kütleli süper dev yıldız olan Eta Carinae, önümüzdeki bir milyon yıl içinde böylesi bir hipernova patlaması ile bizlere son bir kez el sallayarak yok olacak. En üstte gördüğünüz kapak fotoğrafında, tipik bir süper dev yıldız olan, 1.100 ışık yılı uzaklıkta ve Güneş'ten 22 kat büyük kütleli Zeta Puppis'i görüyorsunuz. Bu yıldız da, sadece 1-2 milyon yıl içinde Dünya semalarında bir ışık şöleni yaratarak evrenimizden göçüp gidecek. Türkçedeki çok büyük, aşırı büyük, oha be bu kadar da olmaz kalıpları yerine herkesin çok daha iyi anlayabileceği bu hayvani ışıma gücü cümlesini kullanmaktan zerre gocunmadık sevgili dostlarımız. Temel fizik ve astronomi ile yakı... Şu anda stres çarkı çılgınlığının s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-dunya-55-cancri-e-atmosfer-bir-sahibi-olabilir/", "text": "Dünya'nın iki katı büyüklüğünde olan Süper Dünya 55 Cancri'nin yüzeyinde lav akışı olduğu düşünülüyordu. Gezegen; yıldızına çok yakındır ve kütleçekim kilidi nedeniyle gezegenin aynı tarafı daima yıldızla karşı karşıyadır; öyle ki gezegenin değişmeyen daimi gece gündüz yarıküreleri vardır. 55 Cancri e, bizden yaklaşık 40 ışık yılı uzakta yer alan Güneş'e çok benzeyen G tayf sınıfı bir yıldıza 2.4 milyon kilometre gibi çok yakın konuda dolanan, yaklaşık 8.5 Dünya kütlesinde ve 2 Dünya çapında olan, süper dünya sınıfında niteleyebileceğimiz dev bir karasal gezegendir (Dünya, Güneş'e yaklaşık 150 milyon km uzakta dolanır). NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu'ndan alınan verileri kullanarak yapılan 2016 araştırmasına dayanarak bilim insanları; lavların gezegenin yıldıza bakan kısmında serbestçe akacağı, sürekli karanlık kısmında da sertleşeceği yorumunda bulundular. Gezegenin gün ışığı alan tarafındaki lav, gezegenin gözlemlenen tüm sıcaklığına katkıda bulunarak yıldızdan gelen radyasyonu yansıtacaktı. Şimdi aynı Spitzer verilerinin daha derin analizleri; bu gezegenin, bileşenlerinin Dünya'nın atmosferindekilere benzeyen, ancak daha kalın olan bir atmosfere sahip olabileceğini ortaya koymaktadır. Bilim insanları, lav göllerinin atmosfer olmadan uzaya doğrudan maruz kalmasının yüksek sıcaklıktaki yerel sıcak noktalar oluşturabileceklerini bu yüzden de bunların Spitzer gözlemleri için en iyi açıklama olmadığını belirttiler. Pasadena, Kaliforniya'daki NASA Jet İtki Laboratuvar'ında astronom olarak görev yapan ve The Astronomical Journalda yayımlanan çalışmanın ortak yazarı olan Renyu Hu, Eğer bu gezegende lav varsa, bunun bütün yüzeyi kaplaması gerekecekti. Ancak bu lav, kalın atmosfer yüzünden görüş alanımızdan da gizli olacaktı diye açıklama yaptı. Araştırmacılar, enerjinin gezegen boyunca nasıl dolaştığı ve nasıl uzaya tekrar saçıldığı ile ilgili gelişmiş bir model kullanarak gezegenin gece olan kısımlarının önceden düşünüldüğü kadar soğuk olmadığını ortaya çıkardılar. Soğuk taraf, Dünya standartlarına göre ortalama 2400 ila 2600 fahrenayt (1300 ila 1400 santigrat) derece sıcaklık ile hala oldukça sıcak olmakla birlikte sıcak tarafı ise 4200 fahrenayt (2300 santigrat) dereceye ulaşmaktadır. Eğer bir atmosfer olmasaydı sıcak ve soğuk taraflar arasındaki farkın daha aşırı olması gerekirdi. Hu ayrıca; Bilim insanları, bu gezegenin Dünya ve Venüs gibi bir atmosfere sahip olup olmadığını veya Merkür gibi sadece kayalık bir çekirdeğe sahip ama atmosfere sahip olmadığını tartışıyorlardı. Atmosferin bulunma durumu, şu an her zamankinden daha güçlü diye de ekledi. Araştırmacılar, bu gizemli gezegenin atmosferinin gezegenin tamamında çok daha yüksek sıcaklıklarda bile olsa bizim atmosferimizde de bulunan moleküller olan nitrojen, su ve hatta oksijeni bile içerebileceğini belirtmektedirler. Gezegenin yoğunluğu da Dünya'nınkine benzer ki, bu durum onun da kayalık bir gezegen olduğu savını güçlendirmektedir. Esas yıldızdan gelen yoğun sıcaklığın yaşamı desteklemesi için çok çok uzakta olması gerekmektedir ancak, buna rağmen yine de üzerindeki sıvı suyu koruyamayabilir. Hu, ötegezegen atmosferlerini ve yüzeylerini incelemek için bir yöntem geliştirdi ve bunu önce sadece sıcak Jüpiterler olarak adlandırılan aşırı sıcak, devasa gaz gezegenlere uyguladı. Çalışmanın ilk yazarı ve Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde üst düzeyde görev yapmakta olan Isabel Angelo, JPL'deki stajının bir parçası olarak bu çalışmada çalışmış ve Hu'nun modelini 55 Cancri e'ye uyarlamıştı. Bir seminerde 55 Cancri e'nin potansiyel olarak karbon zengini bir gezegen olduğunu öğrenmişti ve bunun sonucunda yüksek sıcaklık ve basınçta bu gezegenin iç kısımları çok büyük miktarda elmas barındırıyor olabilirdi. Bu, doğasının tartışmaya açık olduğu ve bunun heyecan verici olduğunu düşündüğüm bir gezegen diye açıklıyor Angelo. Spitzer, 15 Haziran 15 Temmuz 2013 tarihleri arasında, insan gözleri için görünmeyen kızılötesi ışığı izlemek için özel olarak tasarlanmış bir kamera kullanarak 55 Cancrie'yi gözlemledi. Kızılötesi ışık, ısı enerjisinin bir göstergesidir. Spitzer'in gözlemlediği enerji akışı modellerindeki parlaklık değişimlerini karşılaştırma yoluyla araştırmacılar, atmosferdeki değişken maddelerin sıcaklıkları en iyi şekilde açıkladığının farkına vardılar. Hu, bu gezegeni anlamanın kayalık gezegenlerin evrimi hakkındaki daha büyük soruları ele almamıza yardımcı olacağını dile getirdi. NASA, 2017 şubat ayının bitmesine y... Bugün sahip olduğumuz en iyi ötegez..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-dunyalarda-yasamak/", "text": "Bu gezegenler, karasal yapıda olsalar da, dünyamızın bir buçuk katından yedi, sekiz katına kadar değişen kütlelere sahipler. Yani bir nevi hormonlu Dünya olarak nitelenebilirler. Güneş Sistemi dışındaki gezegenler hakkında araştırma yapanlar bilir; şimdiye kadar çok sayıda süper dünya olarak nitelenen ve gezegenimizdeki atmosfer şartlarının benzerini taşıma ihtimaline sahip gezegen keşfedildi. Bizim Güneş sistemimizde bu tür dev karasal gezegenler yok. Ancak, başka sistemlerde sıklıkla rastlanıyorlar. Hatta geçtiğimiz aylarda bu dev karasal gezegenlerden biri olan Kepler 452b, -her ne kadar spekülatif olsa da- Dünya'nın ikizi olarak lanse edildi. Yıldızına uygun uzaklıktaysa, süper dünyalar bizim gezegenimize benzer bir atmosfere ve iklime sahip olabilirler. Hatta bazılarının üzerinde gelişkin yaşamın bile şekillenmiş olma ihtimali var. Bu yaşam, elbette gezegenin yüksek kütle çekimine uygun olarak biçimlenmek durumunda. Orada şekillenmiş hayat için gezegenin kütle çekimi bir sorun teşkil etmeyecektir. Ayrıca, süper dünyanın kütle çekimi fazla olduğu için barındırdığı atmosfer de oldukça kalın olabilir. Yani, bizim alışık olduğumuzdan daha yüksek bir atmosfer basıncının söz konusu olma ihtimali fazla. Bizler bir süper dünyaya ayak bastığımızda, atmosfer basıncını bir kenara bırakırsak; öncelikle ciddi bir ağırlık sorunuyla karşılaşırız. Bizlerin vücut yapısı, Dünya'nın kütle çekimine uygun şekillenmiştir. Kemiklerimiz şu anki ağırlığımızı taşıyacak kadar güçlüdür, kaslarımız gövdemizin ağırlığıyla orantılı biçimlenmiştir. Dolayısıyla bir süper dünya üzerindeki yüksek kütle çekimi, hareket etmemizi büyük ölçüde zorlaştıracak, engelleyecektir. Buralara giden astronotlar çok kısa yürüyüşlerde bile yorulacak, hatta ayakta dururken bile zorlanacaktır. Kısacası; gezegen ne kadar Dünya benzeri, ne kadar hayat dolu olursa olsun insanoğlunun ağırlık nedeniyle bir süper dünya üzerinde yaşaması çok zorlayıcı ve yorucudur. Eğer Mars'ta yaşayan zeki varlıklar olsaydı, bir şekilde Dünya'ya geldiklerinde aynı sorunla karşılaşacaklardı. Çünkü Dünya Mars'a oranla üç kat fazla kütle çekimine sahip bir Süper Dünyadır. Mars'ın düşük kütle çekimine alışmış olan vücutları, gezegenimizde aniden üç katı çekime maruz kalacak, bizim gözü pek Marslı astronotlarımız Dünya yüzeyinde binbir güçlükle yürümeye çalışacak, hatta sürüneceklerdi. Neyse, büyük de olsa makul boyutlara; mesela Dünya'nın bir buçuk, iki katı kadar kütleye sahip gezegenlere adapte olmak, iyi beslenme ve sıkı bir antrenman programıyla kasları ve kemikleri güçlendirerek mümkün olabilir. Yani, böyle bir gezegene yerleşeceksek eğer, ilk ve en acil kurmamız gereken yapı, bir fitness center olmalı. Yüksek atmosfer basıncına adapte olmak kolaydır. Vücudumuz şu an olduğundan birkaç kat yüksek basınçtaki havayı rahatlıkla soluyabilir. Yani zamanla vücudumuz gezegenin atmosferindeki basınca alışır. Bir de yürürken düşmemeye özen gösterin, ne de olsa yerçekimi Dünya'dan daha fazla ve çok sert biçimde yere çarpacaksınız... Dünya'da bile, zaman zaman yürürken veya koşarken düşmek yaralanma, hatta ölüm sebebi bizler için. Açıkcası böyle bir gezegende düşmek, çok daha ciddi bir yaralanma ve ölüm sebebi olacak. Yani, süper dünyamız cennet kadar güzel olsa da, yolda yürürken düşüp ölme riskine karşı motosiklet kaskıyla gezmek zorunda kalabilirsiniz. En Yakın Komşumuzda İkinci Bir Karasal Gezegen Keşfedildi! Bizden yaklaşık 4.2 ışık yılı uzakl... Güneş Sistemimizde yer alan tüm gez..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-kutleli-karadelik-sayisi-cok-fazla-olabilir/", "text": "Yeni keşifler, görülebilir evrende bulunan süper kütleli kara delik sayısını ikiye katlamış gözüküyor. Süper kütleli kara deliklerin geleneksel olarak Samanyolu gibi büyük galaksilerin merkezlerinde yer aldığı düşünülüyordu fakat, yeni yapılan araştırma ayrıca bu tür süper kütleli kara deliklerin bütün cüce galaksilerin merkezlerinde de yer alabileceğini de öneriyor. Aslında tüm hikaye, aşırı kompakt cüce galaksinin içinde gizlenen süper kütleli bir kara deliğin 3 yıl önce Utah Üniversitesi'nde keşfiyle başladı. O zamandan beri, bu konu koca bir kara deliğe ev sahipliği yapan en küçük galaksi olarak kaldı. Ancak araştırmayı sürdüren aynı takım, süper kütleli kara deliğe ev sahipliği yapan iki cüce galaksi daha keşfetti ve eşleşmenin daha önceden tahmin edildiği kadar nadir olmayabileceğini öne sürdüler. Görülebilir evrende bulunduğu tahmin edilen yaklaşık 7 trilyon cüce galaksi ile birlikte, bu keşif süper kütleli kara delikleri astronomların önceden düşündüklerinden çok daha belirleyici hale getirebilir. Daha da etkileyicisi, son yapılan araştırmaların bulguları cüce galaksilerin boyutlarına rağmen merkezlerinde bizim galaksimizin merkezindeki kara delikten daha büyük kara delikler barındırabildiğini açığa çıkarıyor. Araştırmanın öncüsü Chris Ahn, Bunun ne demek olduğunu gerçekten düşündüğünde, oldukça harika birşey. Bu aşırı kompakt cüceler bizim galaksimizin boyutunun %0.1 i civarında olmasına rağmen, sahip oldukları süper kütleli kara delik bizim galaksimizin merkezinde bulunandan daha büyük diye ekliyor. Bu akıl almaz büyüklükteki kara deliklerin ne kadar büyük olduklarına dair bir perspektife ihtiyacaınız varsa, aşağıda ki videoyu izleyebilirsiniz. Bu araştırma ayrıca cüce galaksiler hakkında hala süregelen bazı soruları da cevaplıyor. 1900'lerde araştırmacılar, bu aşırı kompakt olan cüce galaksileri ilk keşfettiklerinde çok ilginç birşey farkettiler: Cüce galaksiler, kendilerinin sahip olduğu yıldızların kütlelerinin toplamından çok daha büyük kütleye sahipti. Eksik kütle hakkında yapılan yeni araştırma, bundan süper kütleli kara deliklerin sorumlu olabileceğini ortaya koydu. Ayrıca bu araştırma, galaksilerin ilk oluşum yerlerinde nasıl ortaya çıktıklarına da ışık tutabilir. Ahn, Galaksilerin nasıl oluşup evrildiğini hala tam olarak anlayamadık. Ama bu cisimler bize galaksilerin nasıl çarpıştığını ve birleştiğini anlatabilir diyor. Galaksilere ince bir odak içinde parlamasına izin veren uyarlanabilir optik yöntemini kullanarak, araştırmacılar VUCD3 ve M59CO adlı iki aşırı kompakt cüce galaksi üzerinde ölçümlerini yaptılar. Sonuçlar VUCD3'ün merkezindeki kara deliğin, galaksinin toplam kütlesinin %13'ünü ve M59cO'nun ise %18 ini oluşturduğunu ortaya çıkardı. Bu ölçümler bizim galaksimizde bulunan süper kütleli kara deliğin oluşturduğu orandan çok daha fazla ki, bizim galaksimizdeki süper kütleli kara delik sadece toplam kütlenin %0.1 ini oluşturuyor. Sonuçlar, cüce galaksilerin bir arada ve aynı dönemde oluşmuş yüz binlerce yıldızdan oluşan olağanüstü yıldız kümeleri olduğu fikrini paspas altına itiyor. Yapılana araştırma, bu cüce galaksilerin daha büyük galaksilerin kütle çekimi tarafından yutulup parçalandığı fikrini ileri sürüyor. Galaksilerin her zaman çarpıştığını ve birleştiklerini biliyoruz, bu galaksilerin oluşma şeklidir. Bizim galaksimizde konuştuğumuz bu süre boyunca başka galaksilerle beslenmeyi sürdürüyor. diyor araştırmacılardan biri olan Anil Seth. Bizim galaksilerin formasyonu hakkındaki anlayışımız küçük galaksilerin birleşip büyük galaksileri oluşturma fikrine dayanıyor ama, bu tam olarak da kusursuz bir tanım değil. Aşırı kompakt cüce galaksiler bizlere geçmişte ne olduğuna bakmamız için uzun bir zaman aralığı sağlıyorlar. diye de ekliyor. Cüce galaksiler küçük olabilir ancak, en karmaşık soruların cevaplarını da bünyelerinde barındırıyor olabilirler. Bu çalışma The Astrophysical Journal'da yayınlandı. Yıldızlar, çoğu zaman çok güzel gör..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/super-kutleli-karadelikler-ve-parcalanma/", "text": "Interstellar filmine konu olup ünlenen kara delikler akıllarımızdaki mevcut düşünceleri biraz sarsmış gibi görünüyor. Esasında fizikçiler için konu hala aynı durumda. Lakin popüler bilimde bazı düşünceler akıllarda öyle bir yer ediyor ki, bunlar net doğrularmış gibi ezberlerimize giriyor. Bunlardan birisi de kara deliklere yaklaşma durumunda parçalanır mıyız? sorusu. Filmi izlemeyenler için oradan örnekler vermek yerine, izleyen ve izlemeyenlerin de anlayabileceği şekilde kara deliklere yaklaşsak ne olur durumunu hep beraber ele alalım. Öncelikle karadelikler hepimiz için gizemli objeler. Dolayısıyla onlar hakkında bildiklerimiz, dışında gerçekleşenler. Bu sebeple biz de bu yazıda sadece bu konuya değineceğiz. Kara delikleri iki ayrı durumda inceleyelim: Kara deliklerden biri yaklaşık Güneş kütlesinde olsun, bu durumda boyutunu hesapladığınızda Schwarzschild Yarıçapından ötürü yarıçapı 1 km (1.000 metre) değerlerinde oluyor. Diğer kara deliğimiz ise büyük kütleli bir kara delik olsun ki biz bunu 30 milyon Güneş kütlesinde farz edelim bu durumda bu kara deliğin boyutu neredeyse Güneş'ten Dünya'ya kadar olan mesafedir. Buradaki değerleri sadece aklımızda canlandırabilmek için abartılmış hesap yanılgısıyla verdiğimizi de belirtelim. Şimdi bu iki durumu ele alalım. Basit bir yargı yapacağız ve bunun için bilmemiz gereken tek şey Newton'un çekim yasası. Bize diyor ki; iki cisim arasındaki çekim kuvveti bunların kütleleri ile doğru, uzaklıklarının karesiyle ters orantılıdır. Yani aradaki uzaklık arttıkça çekim kuvveti şiddetle azalır. Öyleyse küçük yarıçaplı kara deliğimize yaklaştığımızı farz edelim. Bu kara deliğin yarıçapı ile bizim boyumuz arasındaki fark oldukça azdır. 100 metrelik bir uzay gemisiyle kara deliğe yanaşıyor olsak, yarıçapı 1.000 metre olan karadelik ile merkezden olan uzaklık aracın başında 1.000 metre, sonunda 1.100 metre olur. Bu bizim yaptığımız hesapta uzaklığın karesinden ötürü ciddi bir kuvvet farkı olduğunu ortaya koyar. Aynı işlemi 100 milyon kilometre yarıçapta ortaya koymaya çalışın. 100 milyon kilometreye ekleyeceğiniz 100 metre devede kulak kalacaktır. Dolayısıyla aracınızın boyu burada önemsiz bir değerdir. Özet olarak, küçük kütleli bir kara deliğe yaklaşırsanız olacak olanları açıklayalım. Başınız ile ayağınız ya da uzay geminizin başıyla kıçı arasındaki kuvvet farkı öyle büyük olur ki önce çekilir, gerilirsiniz sonra da parçalanırsınız. Fakat bu bir süper kütleli kara delik ise, kara deliğin boyunun yanında sizinki karınca gibi kalacağından sizi parçalayabilecek bir kuvvet farkı söz konusu değildir. Dolayısıyla, galaksimizin her yanına dağılmış milyarlarca küçük kütleli kara deliğe yaklaştığınızda parçalanarak ölmeniz kaçınılmazken, galaksimizin merkezinde yer alan gibi süper kütleli bir kara deliğe yaklaştığınızda, parçalanmazsınız. Evet, yaklaşmaya devam ettiğinizde içine düşüp ölmeniz kaçınılmazdır ancak, bu hemen değil, içine düştüğünüz sırada yaşayacağınız bir parçalanma şeklinde, acısız ani bir ölüm olacaktır. Bir yıldız, ait olduğu galaksiden d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/superiletken-superiletken-fizigi/", "text": "Herhangi bir devre hayal edin. Aslında bunu hayal etmek sizin için hiç zor olmamalı. Çünkü telefonunuz, klimanız, bilgisayarınız, buzdolabınız, tutkuyla aşık olduğunuz televizyonunuz devrelerden oluşuyor. Kablosunu prize takıyorsunuz ve devrelerden elektrik akımını geçirerek cihazınızı çalıştırıyorsunuz. Hatta bazen o kadar çok çalıştırıyorsunuz ki, faturanız gelince sanki dünya başınıza yıkılmış gibi oluyor. İşte biz bu yazıda hayatımızı şekillendiren o yüce elektriği über iyi ileten süperiletkenleri inceleyeceğiz. Neden çok iyi iletiyor, nerelerde kullanılıyor, tamam da nasıl bulundu gibi temel sorularla bu yazıda sıkı fıkı olacağız. Kemerlerinizi bağlayın çünkü süperiletken fiziğinin 103 yıllık bir geçmişi var. Kendinizi düşünün. Elleriniz, gözleriniz, ayaklarınız, iç organlarınızla siz bir bütünsünüz. Aynen atomlar da böyledir. Protonları, nötronları ve elektronlarıyla onlar da bir bütün. Elbette bu parçacıkları da oluşturan yapı taşları var. Mesela elektronlar leptonlardan oluşur. Doğanın bize bahşettiği bu bilinç ile bizler hem mikro boyutları hem de makro boyutları araştırabilecek kadar zekiyiz. Aslında bütün hikaye 20'inci yüzyılda mutlak sıfır savaşı yapan zekilerle başlıyor. O zamanlar elementleri daha düşük sıcaklıklara ulaştırmak için birbiriyle yarışan fizikçiler mevcut. Ulaşılabilecek en düşük sıcaklığın 0 Kelvin (-273 C) olduğu kuramsal olarak gösterilmişti. Neden daha da soğuğunu elde edemiyoruz derseniz bunun sebebi atomların artık o sıcaklıkta resmen donması.1 (Bu arada 21'inci yüzyıl dünyasında artık mutlak sıfıra neredeyse ulaştık!) Süperiletken keşfi de bu yarışın içinde olan bir beyefendiden geliyor ve kendisine 1913 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandırıyor. Keşif 1911 Nisan'ında. Hollandalı fizikçi Heike Onnes ve ekibi cıvalı termometler için cıva dirençler üretiyordu. Aynı zamanda maddeleri daha da soğutma yarışı içine girdiklerinden Helyumu -268 C'ye kadar soğutarak sıvılaştırmayı başarıyorlar. (Mutlak sıfır -273 dereceye hiç bu kadar yaklaşılamamıştı!) Bizim meraklı fizikçi ürettiği cıva teli alıp zamanının en soğuk sıvısına batırıyor ve ne olacağını merak ediyor. Ne mi oluyor? Devrim! Devrime geçmek için önce kısa bir bilgi vermeliyim. Basitçe düşünelim. İlkokulda yaptığınız bir deney aklınıza gelsin. İki adet kablo, bir adet ışık kaynağı ve pil! Bunları doğru şekilde birbirine bağlıyoruz ve ışığı yakıyoruz. Bir devrede güç kaynağınızdan aldığınız elektriği kayıpsız bir şekilde devrenizde gezdiremezsiniz. SALLIYORUM; piliniz 5 Volt Duracell bile olsa devredeki dirençten dolayı aletinizde 2,5 volt elektrik dolanır. Devredeki gerilim, akım ve direncin çarpımına eşittir. Öyle ki kullandığınız kablonun bile direnci vardır ve pilinizdeki elektriği taşırken kayıp yaratır. Her şeyin atomlardan oluştuğunu ve atomların içinde de elektronlar olduğunu söylemiştik. İşte elektrik akımı atomların son yörüngesinde dolanan bu elektronlar sayesinde oluşur. Kablo da atomlardan oluştuğundan, kabloda ilerleyen elektronlar mutlaka kablonun atomlarına çarparlar. Aslında direnç dediğimiz şey de yolda kaza yapan zavallı elektronlardır. Direncin bir neticesi olarak devreniz ısınır. Hemen hemen herkesin dizüstü bilgisayarı bacağını ısıtmıştır. İşte bunun yegane sebebi elektrik canavarı elektronlardır! Bay Onnes bu cıva teli aşırı soğuk sıvı Helyuma daldırıp bir deney yaptığında gözlerine inanamamıştı! Cıva telde elektrik hiç kayba uğramadan ilerliyordu! Yani direnç birden sıfıra inmişti! İşte bu öyle bir devrimdi ki, sıfır kayıpla elektriği ABD'den Türkiye'ye gönderebilirdiniz. Tasarruf üzerine tasarrufun kapılarını aralamaktı bu! Ayrıca bugün bir çok cihazı ısınma sorunu nedeniyle kısıtlı olarak kullanıyoruz. Böyle bir teknoloji demek cihazlarımızı kat be kat daha güçlü tam kapasite yapmak da demek. Daha hassas cihazlar üretebilirdiniz, bilgisayarınız bacağınızı ısıtmaz, faturanız cebinizi yakmaz , sonsuza kadar daha uzun ömürlü pilleriniz olabilirdi! Umarım Bay Onnes'in keşiften sonra uyku düzeni bozulmamıştır. İşte bu keşfin ardından büyük bir heyecan başladı. Artık bu iş için çalışacak fizikçiler gerekti. Hele de Nobel Fizik Ödülü'nün ardından bu alana sıçrayan çok fazla fizikçi olduğunu biliyoruz. Peki ama nasıl birden direnç yok oluyordu? Aslında pek fazla fizikçi böyle bir durumu hayal etmemişti. Sıfır dirence ulaşabilme ümidi olan fizikçiler elbette vardı ama onlar kademeli olarak bir azalma olacağını düşünüyorlardı. Grafikte gördüğünüz gibi ani bir değişim şok etkisi yarattı. Bu deneyin ardından artık kuramsal fizikçiler iş başına geçti. Neden böyle olduğunu matematiksel olarak modellemeleri ve konuyu aydınlatmaları gerekiyordu ve aydınlattılar da! Maceranın büyük atılımlarından birisi de süperiletken malzemelerin manyetik alandan tiksinmesinin keşfiydi. Keşifçilerimiz W. Meissner ve R. Ochsenfeld, 1933 yılında tuhaf bir biçimde süperiletken maddelerin manyetik alanı dışladığını keşfettiler. Bu keşif süperiletkenimizin yüzeyindeki elektrik alanın manyetik alanı dışlamasının gözlemiydi. Bu dışlama olayı Meissner Etkisi olarak bilinir. Gözlemin ardından kuramsal açıklamayı da Fritz ve Heinz London kardeşler yaptı. Manyetik alanla süperiletken maddelerin elektriği iletebilme gücü arasında bağlantılar kurdular ve denklemler geliştirdiler. Bu noktadan sonra süperiletken maddeler artık elektriği iyi iletenden ziyade manyetik alanı iyi dışlayan şeklinde tanımlanmaya başladı. Bu konuyu anlamak için biraz da manyetizma bilmek gerekiyor tabii. Referanslarımdaki bir döküman2 göze hitap ederek gayet güzel bir özet sunuyor, tavsiye ederim. Önce izotop ne demek onun tanımını yapalım. Proton sayısı aynı olan ancak nötron sayısı farklı olan atomlara izotop atom diyoruz. Yani izotop atomlarımızın nötron sayısı farklı olduğu için kütleleri de farklı oluyor. (Bir nötronun kütlesi hemen hemen protona eşittir ve elektronun kütlesinin 1836 katına denk gelir.) Elbette süperiletkenimizde de bir takım değişiklikler olmasını bekleriz. Ekstra bilgi vermeyi de ihmal etmeyelim. Hidrojenin izotopu olan döteryumu duymuşsunuzdur belki. Güneş'in bizi ısıtmasının en önemli nedeni de hidrojenin döteryum izotopuna dönüşmesidir. Güneş'in tepkimesi bu şekilde başlar. Bu ilk tepkime Güneş'in yaydığı enerjinin yüzde 8'ine denk gelir. Şimdi 1950'lerdeyiz. Emanuel Maxwell yeni kaşifimiz. Kendisi cıvanın farklı izotoplarını inceliyor ve bu farklı izotopların süperiletken pelerinini giymeleri için farklı sıcaklıklar gerektiğini görüyor. Yani nötronların, pelerinin kritik sıcaklığı üzerine büyük bir görev üstlendiğinin farkına varıyoruz. 1957'de BCS kuramı ortaya çıkıyor. BCS, üç kafadarın soy isimlerinin baş harfinden gelir: John Bardeen, N. Cooper, John Schrieffer. Bu beylerin kuramını açıklığa kavuşturalım. BCS teorisinin söylediğine göre, süperiletkenimizin yolunda hareket eden elektronlar Cooper çifti oluşturduğunda değişik bir kuantum durumuna imkan verirler. Şekilde Cooper çifti yaratmış iki elektron görüyorsunuz. Elektron yolda ilerlerken pozitif iyonlar da haliyle ona yaklaşıyor. Yoldaki ilk elektron, yoldaki pozitif iyonları birbirine çekerek yol alıyor. İlk elektronun kendine çektiği pozitif iyonlara Cavidan diyelim. Elektronları bilirsiniz, çok hızlıdırlar. İşte ilk elektronumuz Cavidanları terk ettiğinde, Cavidanları orada tutacak bir kuvvet olmadığından eski yerlerine geri gitmelerini beklersin. Artık anasının yanı mı dersiniz; ilk konum mu dersiniz o size kalmış bir şey. Ancak bu gerçekleşmez! Çünkü ilk elektronun arkasından gelen Cooper çiftini oluşturmuş ikinci elektron vardır. Cavidanlar tam eski yerlerine gidecekken ikinci elektron gelir ve gidemezler. Elektriğin elektronlar sayesinde oluştuğunu yazının başında söylemiş ve direncin de yolda kaza yapan elektronlar olduğunu vurgulamıştım. İşte süperiletken maddemizde yol alan bu elektronlar Cooper çifti oluşturduğunda daha kolay bir şekilde yol alabiliyor. Sanki atomun belediyesi elektronlar için yol yapmış ve hiç kaza yapmadan gidebiliyorlar. Mesela öndeki elektronun yolu açtığını arkadakinin de onu takip ettiğini düşünebiliriz. Peki bu elektronlar çiftler halinde nasıl hareket ediyorlar, iletişimi nasıl sağlıyorlar? Fononlar sayesinde! Atom örgüsünün yapısını bozarak mekanik titreşim oluştururlar ve elektronların kaza yapmadan atomdan atoma geçmesini sağlayabilirler. Elektronlar arasında da bir bağ kurarak onların eş evreli hareketini sağlayacak kadar yetenekli sanal parçacıklardır. BCS teorisi, elektriğin direnmeden yol almasını açıklayabilecek kadar güçlü bir teori olarak görüldüğünden yaratıcıları 1972'de Nobel Fizik Ödülü'nü kaptı! Üzgünüm ama sizden ikinci kez, ilkokulda yaptığınız devreyi hayal etmenizi isteyeceğim. Sıradan çinko karbon pillere göre 10 kata kadar daha uzun ömürlü Duracell pilinizi kablolarınız yardımıyla ışık kaynağına bağladınız ve etrafı aydınlattınız. Bunu kablolarınızla yaptınız! 1962 yılında Brian Josephson, ilkokulda kurulması zor bir şey hayal etti. Bu sefer iki adet süperiletken levha düşlüyoruz. Arasına da incecik yalıtkan malzeme yerleştiriyoruz. Süperiletkenlerimizin kablo, yalıtkan malzememizin de plastik bir parça olduğunu varsayalım. Düz mantıkla kablolar arasındaki teli kesintiye uğratıp bir plastik koyarsak elektron akışı oluşmaz. Ancak mikro ölçekteki gözlemler gösterdi ki; süperiletkenler arasında dolanan Cooper çifti elektronlar hiçbir bağlantı olmaksızın kuantum tünelleme yoluyla karşıya ulaşabiliyor ve doğru akım oluşturabiliyorlar. Resmen karşıya zıplıyorlar değil mi? Parçacık kafalıysanız tabii ki size öyle gelecektir. Bu öngörü de bir yıl sonra deneysel olarak kanıtlanıyor. Bu arada kuantum tünelleme hakkında bilgisi olmayanlar için şurada güzel, sade bir yazımız var. Şimdi SQUID'e gelelim. Böyle bir deniz canlısı da varmış. Google'dan arayınca gördüm ve gayet tatlı, çizgi film karakteri gibi bir canlı. Ama onunla yakından uzaktan alakası yok bizim aletin. İsminde pek hayır bulamasanız da bu cihazımız çok önemli. Çok zayıf manyetik alanların ölçümünü yapmaya yarayan, Josephson eklemleriyle donatılmış halkasal süperiletkenler içeren gayet hassas bir cihaz. Tıptan jeolojiye kadar birçok alanda kullanılıyor. Yazının ilerleyen kısımlarında süperiletkenlerin kullanım alanlarını incelerken SQUID diye ayrı bir başlık atarak irdeleyeceğiz bu cihazı. Daha yazının başında söylediğimiz üzere ilk süperiletkenimiz 1911 yılında bulunuyordu. Bu süperiletken Helyum soğutularak elde edilmişti. Birinci Tip Süperiletken dediğimiz şey sadece bir metal elementten oluşan maddeler. Ancak İkinci Tip Süperiletkenler iki tane metalden oluşuyorlar. Yani bir alaşım3. Bazı geçiş metalleri de İkinci Tip Süperiletken olabiliyor. 1931 yılında Rus fizikçi Lev Shubnikov bizim İkinci Tip Süperiletkenler kaşifimiz. Bildiğiniz gibi Birinci Tip Süperiletkenler, Meissner etkisi sayesinde manyetik alanı dışlıyorlardı. Ancak manyetik alanında bir sınırı var değil mi? Mesela her yaz gittiğimiz bir tatil köyü ve orada da bir ağaç olsun. Bir yıl sonra baya bir kilo almış olsanız ve her zaman sizi taşıyan zavallı ağacın dalına otursanız kırılır. Aynı mantık süperiletkenler için de geçerli. Manyetik alanı dışlıyor ama bir sınırı var. Kritik manyetik alan diyoruz biz bu sınıra. Hurra koca bir manyetik alan uygularsanız süperiletkenlik bozulur. İkinci Tip Süperiletkenlerde durum biraz karışık. Onlar hem dışlıyor hem dışlamıyor hem ortalığı karıştırıyor. Evet, yazdığım şu tekerlemeyi açıklığa kavuşturalım. İkinci Tip Süperiletken malzememizde iki tane kritik değer vardır. İlkine alt kritik manyetik alan, ikincisine üst kritik manyetik alan deniyor. İkinci Tip Süperiletkenimize alt kritik manyetik alana kadar manyetik alan uygularsak aynen Birinci Tip Süperiletken gibi davranıyor, Meissner etkisi görebiliyoruz. Ancak bu değeri aşarsanız süperiletkeninizin içine bir miktar manyetik alan girer. Hala süperiletken özellik gösterebilir. Eğer üst kritik manyetik alan sınırına ulaşırsanız da süperiletken özellik tahmin ettiğiniz gibi yok olur. İkinci Tip Süperiletkenlerin alt kritik manyetik alan değeri düşük, üst kritik manyetik alan değeri ise yüksektir. Üst kritik manyetik alan değeri yüksek olduğu için mıknatıs yapımında ve teknolojik uygulamalarda İkinci Tip Süperiletken malzemeler tercih edilir. Bilim insanları düşük sıcaklık savaşı verip süperiletkenleri keşfettiklerinden beri her şey tam tersine döndü diyebiliriz. Bir süre kritik sıcaklığa (0 Kelvin) ulaşmak için yarıştılar. En sonunda da ulaştılar tabii ki. Sonrasındaysa yüksek sıcaklıkta ve gelecekte belki oda sıcaklığında süperiletken malzemeler üretme çağına girdiler. Her elementi veya alaşımı süperiletken pozisyona geçirmek için farklı sıcaklıklar gerekiyor. Kritik sıcaklığa yaklaştıkça yeni süperiletkenler keşfettiler çünkü haliyle bazı elementlerin süperiletken pozisyona geçebilmeleri için daha da soğuk sıcaklıklar gerekiyordu. Süperiletken olabilen elementler incelendikten sonra alaşım oluşturup farklı süperiletken maddeler geliştirilmeye başlandı. İkinci Tip Süperiletkenlerin alaşımlardan oluştuğunu söylemiştik, işte yüksek sıcaklık süperiletkenleri İkinci Tip Süperiletkenlerdir. 1980'li yıllarda en yüksek sıcaklıkta çalışabilen süperiletken pelerinini Nb3Ge giymişti. Kendisinin 23,2 K sıcaklığında bir pelerini vardı ve havasını da herkese atıyordu. 1986 yılındaysa havasını söndürecek bir keşif Zürich IBM Araştırma Labaratovarları'nda çalışan K. Alex Müller ve J. George Bednorz'dan geldi. Bu ikili 35 K'de bir süperiletken yaratmayı başardı. O zamanlar gerek Nobel'li BCS teorisi, gerek diğer birçok teori yaklaşık 30 K üzerinde süperiletkenler olmasını öngörmüyor ve bunu sınır olarak kabul ediyordu. Fakat lantan, baryum, bakır ve oksijenden oluşan bir seramik üreten tatlı fizikçiler bu öngörülere yapacağını yaptı diyebiliriz. Fizik dünyasında şok yaratan bu gelişme elbette karşılıksız kalmayacaktı. Şüphelendiğiniz üzere bu beyler de keşiflerinin ertesi yılı Nobel Fizik Ödülü'nü evlerine götürdüler. Bu gelişmenin ardından çılgına dönen süperiletken fizikçileri ne yapacaklarını şaşırmış olmalı. Bölümün sonunda söylemem gerek ama fazla heyecan yaratmadan ağzımdaki baklayı çıkarayım. Bugün yaklaşık 200 K'ye kadar süperiletken malzemeler üretebilme şerefine eriştik! Yıl 1987 olduğunda Paul Chu isimli bir fizikçimiz de, 92 K'de süperiletken malzeme üretmeyi başarıyor. Bu gelişme de çok büyük bir gelişme sayılıyor. Çünkü bu döneme kadar süperiletken malzemeler sıvı helyum ile soğutuluyorlardı, çok soğuk sıvılar gerekiyordu. Durum böyle olunca bu tür sıvıları üretmek ve saklamak ciddi derecede maliyete sebep olmaktaydı. 92 K'nin üzerine geçmek helyumdan vazgeçilmesini sağladı. Çünkü sıvı azotun kaynama derecesi 77 Kelvin. Azotu üretmek ve saklamak da helyuma nazaran hem daha kolay hem daha ucuz olduğundan artık azot dönemi başladı. 1988 yılında 120 K'de süperiletken keşfedildi. Ardından 125 K ve ardından 134 K'ye kadar ulaşıldı. 134 K'de süperiletken olan cıva, baryum, kalsiyum, bakır ve oksijenden oluşan malzememize basınç uygulanarak bu değeri 166 K'ye kadar çıkarmayı başardılar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/superluminal-hareket/", "text": "Işık hızı bizim için bir engel mi veya ışık hızını geçebilir miyiz? Ya da bir gün teknolojimiz ışık hızına ulaşmamızı sağlayacak mı? Bu gibi sorular aklımızı karıştırıyorken 1970'li yıllarda ortaya atılan ve pek az kişinin bildiği bir hızı tanımlayalım. Astronomlar kuasarları anlama çabaları içerisindeyken yeni bir tür yapı keşfetmişlerdi. Blazarlar olarak adlandırılan bu nesneler bir yıldıza ve kuasara benzer özellikler göstermekteydi. Blazarlar aktif galaktik çekirdeğe sahip dev eliptik galaksilerdir ve tıpkı kuasarlar gibi büyük kırmızıya kayma tayfına sahiptirler. Yüksek enerjili bir yapıya sahip olan blazarlar son derece değişkendir. Radyo astronomi gözlemleri ile bize doğru gelen jetlerine bakılarak ışınım güçlerinin çok değişken olduğu saptanmıştır. Işımaları bir günde %30 iken birkaç ay içerisinde %100'lük bir çarpan kadar değişim gösterebilir. Blazarlardaki jetler çift bir radyo kaynağıdır. Parlak aktif çekirdek etrafındaki zayıf radyo dalga salması bunun göstergesidir. Bu durum bazı kuasarlarda da gözlenen ışık hızından daha büyük hızlardaki hareketin, yani süperlüminal hareketin gözlemleriyle desteklenmektedir. Blazar jetleri, ışık hızına çok yakın ve gözlemciye karşı çok küçük bir açıyla ortaya çıkar. Yukarıdaki görsel ışık hızından daha hızlı hareketlerdeki basit bir açıklamayı göstermektedir. Kaynağın Dünya'ya olan bakış doğrultusu derecelik bir açı olsun. Kaynak hızın da v olduğunu varsayalım. İlk noktada kaynak bize v hızında derecelik açı yapan foton salsın. t süre boyunca hareketinden sonra 2. konumdan bir foton daha yayınladığını düşünelim. İki konum arasındaki gerçek uzaklık tv kadardır. İki foton arasındaki mesafe ise v tcos kadardır. Yani ilk foton v tcos kadar erken gelmektedir. Gökyüzünün iz düşüm hareketi başka bir deyişle yatay hareketi d kadar olduğundan iki fotonu aldığımız zaman periyodun da kaynağın ışık hızından d/ v tcos kat daha büyük bir hızla hareket ettiğini teorik olarak ispatlayabiliriz. Teorik kısmını bir de örnek üzerinde anlatalım. Kaynağın hızının 0.8 c olduğunu, bakış açımızın 30 derece olduğunu varsayalım. A noktasından bir foton salındığını ve bu fotonun 5 ışık günü boyunca seyahat ettiğini düşünelim. Daha sonra kaynağın ikinci konumu olan B noktasından bir foton daha saldığını varsayalım. İki konum arasındaki kaynağın yol aldığı gerçek uzaklık: 50.8=4 ışık günüdür. Bu nedenle kaynak 3.46 ışık gününde bakış doğrultusu boyunca bize doğru hareket eder. 1. foton 2. fotondan 5-3.46 =1.54 ışık günü öndedir. Yatay konumdaki hareketi 2 ışık günü olarak ele alırsak kaynağın ışık hızından 2/1.54= 1.3 kat daha büyük hızla hareket ediyor olduğu sonucuna varırız. Bu durum teorik ve geometrik olarak ispatlanabildiği gibi yapılan gözlemlerde de kanıtlara ulaşılmıştır. Hubble Uzay Teleskobu'nca 1999 yılına dek sağlanan fotoğraflarla M87'deki püskürmenin hızını ışık hızının beş veya altı kat üzerinde olduğu ölçülmüştür. Bu püskürme büyük bir ihtimalle süper büyük kütleli bir karadeliğin etkisiyle M87'nin çekirdeğinden 5000 ışık yılı uzaklığa fırlatılan maddeden oluşmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/supersimetri-ve-superuzay/", "text": "'Simetri' kavramını hemen hepimiz duymuşuzdur. Simetri, iki ya da daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre ölçü uygunluğu, bir eksenin yapı ve biçim benzerliği olarak tanımlanabilir. Saygın fizik profesörü Michio Kaku; Bir fizikçi için güzellik, simetridirder. Sahiden de biçim ve ölçü uygunluğu bir fizikçi için olmazsa olmazdır. Peki süpersimetri nedir? Bu yazımızda sizlere süpersimetriyi ve ilgili olarak süperuzayı anlatacağız. Parçacık fiziği ve uzay-zaman harmanlanmasına tabii tutulmuş yazı ile sizleri baş başa bırakıyoruz. Süpersimetri, standart modelde bahsedilen parçacıklara eş, simetrik bir parçacığın var olduğundan bahseder. Bu simetrik parçacıkların varlığının nedeni, standart modeldeki parçacıkların kütlesinin neden olduğunu açıklamak içindir. Süpersimetri, üçten daha az uzay boyutunda bazı olayların açıklanması amacıyla geliştirilmiştir. Bilim insanları, bir takım çalışmaların sonucunda süpersimetrinin parçacık fiziği alanındaki birçok soruyu açıklamaya yeteceğini keşfetmişlerdir. Süpersimetri, çözülmesi için ortaya atılmadığı halde bazı problemleri de çözüme kavuşturmuştur. Aynı zamanda ünlü fizikçi Gordon Kane, süpersimetriyi doğanın kendi başına var olan bir ögesi olarak tanımlamıştır. Süpersimetrinin çözüm olarak görüldüğü bazı kuramlardan sırasıyla bahsedeceğiz. İlki, Higgs etkileşimlerinin açıklanmasıdır. Higgs alanı öne sürüldü. Higgs alanının öne sürülme amacı parçacıkların kütlelerini standart modele aktarmaktan ileri gelmiştir. Standart modelde bir hiyerarşi sorunu vardı. Standart model dediğimizde şunu anlamalıyız: Kuarklar ve leptonlar ile kuarkların ve leptonların etkileşimleri 10-17metre ölçeğinde betimleyen bir kuramdır. Birincil kuramda ise mevcut ölçek 10-35 metre yani Planck ölçeğidir. Buradan anlayacağımız şudur; bu iki ölçek birbirinden çok uzaktadır. Dolayısıyla tutarlı olmayabilir. Öyle ki standart model ölçeği bir sabit olan Planck ölçeğine yakın bir ölçekte olmalıdır. İlki, standart model ile Planck ölçeği arasında bir aralığın bulunmasıdır. Öyle ki standart model 10-17 de değil de bu aralıkta bir yerde neden sonlanmasın? İkincisi ise; matematiksel olarak bu kuramın nasıl yerleşeceği sorusudur. Burada süpersimetrik standart model ikinci sorunu çözer, ilki için ise yorum yapmamızı sağlar. Fermiyonlar ve bozonlar, birbirlerini yok edecek şekilde ölçeklerin bir araya gelmesini sağlar. Bu sayede bahsettiğimiz sorun çözülmüş olur. Süperuzay, isminden de anlaşılacağı üzere süpersimetrinin uzay-zaman simetrisi olarak tanımlanabilir. Öyle bir cisim ve ya bir parçacık düşünelim ki bu cisim veya parçacığın üzerine hiçbir kuvvet etki etmiyor olsun. Bu cismin bir enerji ve momentum ile hareket etmekte olduğunu kabul edelim. Eğer biraz mekanik fizik bilgisine sahipseniz, cisme etki eden bir kuvvetin olması durumunda bahsettiğimiz enerji ve momentumun değişebileceğini de bilirsiniz. Dolayısıyla, kuvvet yoksa enerji ve momentum değişim göstermez. Buradan yapacağımız çıkarım şudu: bir cisme etki eden bir kuvvet yok ise momentum ve enerji korunur. Uzay ve zaman nötr olmalı ki cismimiz uzay ve zaman içinde hiçbir kuvvet etki etmeden hareket edebilsin. Belirli uzaklıklarda, belirli hareket değişimleri de gösterse sonuçta momentum ve enerji korunsun. Bir takım değişimler altında da olsa bir şey değişmeden kalıyorsa işte o zaman bir simetriden söz edilebilir. Uzay ve zaman içinde konumuzu değiştirdiğimizde simetriler buluruz. Süperuzayda da durum bundan farklı değildir. Süperuzayda konumumuzu değiştirmemize karşılık gelen simetriye; süpersimetri deriz. Sıradan uzay-zaman fikirlerimiz düşünüldüğünde bu mümkün değildir. Bunun yanında fermiyonsal boyutlara izin verilirse, o zaman bu iki simetri türünden farklı bir simetrinin daha varlığı söz konusu olabilir. Bu yeni simetri, süpersimetridir. Süpersimetrinin öneminin bir sebebi de, şu ana kadar doğanın bir parçası olduğu bilinmeyen, matematiksel açıdan tek olası simetri olmasıdır. Aslına bakılırsa süpersimetri, fermiyonlar ve bozonlar yer değiştirse de temel yasaların bu değişikliklere ayak uydurmayıp aynı kalmasıdır. Zihinlerinizde alışılagelmiş uzay-zamandan çıkın ve farklı bir uzay-zamana ışık hızı ile yolculuk yapın. Bu yeni konuşlandığımız uzay, süperuzaydır. Süperuzayda fermiyonlar ve bozonlar arasındaki farklılıklar birleştirilebilirdir. Dolayısıyla süperuzay fermiyonların ve bozonların tam simetrik bir şekilde ele alınabileceği geometrik bir alandır. Süperuzayın boyutları bizim boyutlarımız gibi değildir. Büyüklükleri neredeyse yoktur. Ancak titreşen sicimler gibi küçük de değillerdir. Bir elektron ve nötrinoyu düşünelim. Bu seçtiğimiz elektron ve o elektronun nötrinosu iç uzayda iki farklı nesnenin izdüşümü gibi görünürler. Tıpkı bu durum gibi süperuzayda da fermiyonlar ve bozonlar iki farklı nesnenin izdüşümü olarak düşünülebilirler. Aslında süperuzay bozonsal boyutlarımıza ilave olarak fermiyonsal boyutları eklemektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/takimyildizlar-hep-ayni-mi-gorunur/", "text": "Hepimiz, birçoğunu bilmesek bile adlarını bir yerlerden duymuşuzdur. Büyük Ayı, Küçük Ayı, Orion, Andromeda... Yani takımyıldızlar. Birçoğuna şekillerinden ötürü bu isimler verilmiştir, fakat biz baktığımızda genelde pek de adlarında yazana benzetemeyiz. Yani en azından ben bir büyük ayıdan ziyade bir cezve görüyorum. Peki bununla ilgili ilginç bir şeyden bahsetsek? Bu şekillerin yıllar içerisinde değiştiğinden mesela. İnsan türünün var olduğu süre boyunca bile takımyıldızlar ciddi anlamda görünüm değiştirmişlerdir. Elbette bu hareket çok yavaş olduğu için son 3.000 yıllık yazılı tarihte insanoğlu buna pek tanık olamamış, kayıtlara hiçbir zaman geçmemiştir. Şimdi bu değişime bakmak için Büyük Ayı Takımyıldızı'nın bugünkü görünümüne bir göz atalım. Bilgisayar teknolojisi bizi mekan ve zaman olarak bugünden alıp başka günlere götürebilir. Yıldızların hareketlerini hesaba katarak, eski zamanlara doğru gidince, birkaç milyon yıl önceki Büyük Ayı şeklinin bambaşka bir görünümde olduğunu görürüz. O tarihlerde Büyük Ayı'nın şekli bir oku andırıyordu. Bir zaman makinesi sizi alıp bu eski devire bırakacak olsa, Büyük Ayı'nın o zamanki şekline bakarak hangi dönemde yaşadığınızı anlayabilirdiniz. Bir takımyıldızın ileri zamanlarda alacağı görünümünü de yine bilgisayardan sorabiliriz. Örneğin, Aslan Takımyıldızı'nı ele alacak olursak, önümüzdeki bir milyon yıl içinde, Aslan Takımyıldızı'nın şimdikinden daha az aslana benzetilebileceğini görürüz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/takimyildizlar/", "text": "İnsanoğlu yeryüzünde ve gökyüzünde görüp, tanımlayamadığı şekil veya cisimleri tanıdığı bazı cisim veya varlıklara benzetmeye meyillidir. Belki de bunun sebebi, insan olarak bizlerin, belirsizliklerden, bilmiyorumlardan hoşlanmayışımızdandır. Belirsizlikleri belirsizlik olarak bırakamaz, mutlaka belirsizliklerden bazı anlamlar çıkarırız. Örneğin çoğunlukla atmosferde rastgele dağılan bulutların tanımlı, belli bir şekli yoktur. Bu yüzden bulutlardan kolaylıkla günlük hayatta tanıdığımız ve gördüğümüz cisimleri çıkarsayabiliriz. Gökyüzü önemlidir. Yukarıya başımızı kaldırınca gökyüzünü görürüz. Bize seslenir adeta. Alevi bulduğumuz günlere dek gecenin karanlığında sırtüstü uzanır ve gökyüzündeki ışıklı her noktaya gözümüzü dikerdik. Işıklı noktaların bazıları bir araya getirilince önümüzde şekiller çizilirdi. Aramızdan biri gökyüzündeki şekilleri ötekilerden daha iyi görebilirdi. Yıldızlar çok uzaktadırlar. Bir tepeye ya da ağaca tırmandığımızda onlara yakınlaşmış olmayız. Bulutlar da bizlerle yıldızlar arasında, yani yıldızlar bulutların arkasındadırlar. Ay yavaş yavaş devinirken, yıldızların önünden geçer. Daha sonra görürsünüz ki, yıldızlar duruyorlar, çünkü Ay yıldız yemez. Yıldızlar titreşip dururlar. Garip, soğuk, beyaz, uzak bir ışıktırlar. Ne kadar çok yıldız var. Gökyüzünü doldurmuşlar. Fakat yalnızca geceleyin görünüyorlar. Ne olduklarını merak ediyorum. Bazı yıldızlar dolaşırlar. Bizim avladığımız hayvanlar gibi. Eğer dikkatle ve birkaç ay süreyle gözlerseniz, yıldızların kımıldadığını görürsünüz. Bunların sayısı yalnızca beştir. Tıpkı elimizdeki parmak sayısı kadar. Öteki yıldızlar arasında ağır ağır kımıldarlar. Eğer kamp ateşi düşüncesi doğruysa, dönüp dolaşan avcı kabilelerin kocaman ateşler taşıdıkları yıldızlar olmalı onlar. Fakat dolaşan yıldızların derideki delikler olması fikrine aklım ermiyor. Delik açtın mı, o bir delik olarak orada kalır. Delikler dolaşmaz ki. Hem sonra, alev dolu bir gök tarafından sarılmak istemem. Eğer deri düşerse, geceleyin gökyüzü çok parlak olur, hem de pek parlak, her yanımız alev almış gibi. Sanırım alevden bir gök hepimizi yer bitirirdi. Kanımızca gökyüzünde iki tür kudretli varlık bulunuyor: Kötüler, ki bunlar alevin bizi yiyip yok etmesini istiyorlar. Ve iyiler. Bunlar da alevi bizden uzak tutmak için üzerlerine giyiyorlar. İyilere teşekkür etmenin yolunu aramalıyız. Yıldızların gökte kamp dolaylarında yakılan ateşler olup olmadığını bilemiyorum. Aralığından kudret alevinin bize baktığı derideki delikler olup olmadığını da bilemiyorum. Bazen şu şekilde düşünüyorum, bazen de bu şekilde. Bir defasında da kampta yakılmış ateş olmadığını ve deliğe benzer bir şey bulunmadığını düşündüm. Bu, benim anlayamayacağım kadar zor bir şeydi. Bir ağaç kütüğüne başınızı dayayın. Başınız arkaya doğru kayar. O zaman yalnızca göğü görürsünüz. Ne tepeler, ne ağaçlar, ne avcılar, ne kamp ateşi. Gökten başka bir şey yoktur görülecek. Bir ara yukarıya, göğe doğru düşebileceğim geldi aklıma. Eğer yıldızlar kamp yerinde yakılan ateşse, bu avcıları ziyaret etmek isterdim. Şu bizim dolaşıp duran avcıları. Hadi düşeyim diyorum. Fakat eğer yıldızlar derideki deliklerse korkarım. İçinde alevin beklediği delikten içeri düşmek istemem. Carl Sagan'ın düşlediği gibi insanlar bir süre sonra bu yıldızlarda kendi tanrılarını ya da mitolojik varlıklarını gördüler. Günümüzde de, bütün bu kültürlerin bir karışımını kullanıyoruz. Kimi takımyıldızlarını Sümer yada Çin astronomisinden alırken kimi yıldız isimlerini İslam astronomisinden almışız. Örneğin bugün çıplak gözle gözlemlenebilen yıldızların birçoğunun isminin Arapça'dan geldiğini biliyoruz. Yani yıldızların isimlendirilmesinde insanlar Arap öncüllerden fazlaca faydalandı. Öte yandan takımyıldızların çoğunun Yunanlar ve Romalılar tarafından adlandırıldığını da biliyoruz. Bütün bu yıldızları isimlendirme ve takımyıldızlar oluşturma çabaları, insanların kolayca yönlerini bulmaları gibi basit sebeplerle, astronomi gözlemlerinde kolaylık sağlamak ya da mevsim geçişlerini belirlemek gibi daha bilimsel ihtiyaçlardan doğmuş. Bir örnek vermek gerekirse yalnızca birkaç takımyıldızını bilmek bile geceleri kolaylıkla yönünüzü bulmanızı sağlayabilir. Hatta eğer kuzey yarımküredeyseniz, tek başına Küçük Ayı takımyıldızını bilmeniz geceleri yön bulmanızı sağlar. Modern astronomide artık Uluslararası Astronomi Birliği'nce 44 tanesi kuzey yarımkürede ve diğer 44'ü de güney yarımkürede olmak üzere belirlenmiş 88 adet takımyıldızı bulunuyor. Burada belirtmek gerekir ki, zannedildiği üzere takımyıldızları yalnızca gökyüzündeki yıldızları hayali çizgilerle birleştirmemizden ibaret değillerdir. Gökyüzünde belirlenmiş her bir takımyıldızı belirli ve kesin bir alanı temsil eder ve böylece 88 takımyıldızı bütün gökyüzünü kaplayabilirler. Bu da örneğin herhangi bir galaksinin gökyüzünde nerede bulunduğunu öğrenmek için başta astronomlar olmak üzere bütün gözlemcilere büyük kolaylık sağlar. Zaten, zannedildiği üzere takımyıldızlar yalnızca belirli yıldızların hayali çizgilerle birleştirilmesinden ibaret olsaydı gökyüzünde hatırı sayılır büyüklükte alanlar boş kalacaktı. Takımyıldızlar hakkında düşülen bir başka yanılgı ise, bizim bakış açımızdan takımyıldızlar dahilinde yakın gibi görünen yıldızların gerçekten birbirlerine yakın oldukları düşüncesidir. Ancak gökyüzünde gördüğümüz bütün yıldızlar üç boyutlu uzayda farklı derinliklerde konumlanmış olabilirler. Yinede, yakın gibi görünen tüm yıldızların gerçekte de yakın olmadığını söylememiz elbette mümkün değil. Örneğin Büyük Ayı Takımyıldızı'nda bulunan Alkor ve Mizar yıldızları gerçektende birbirlerine yakın konumlarda bulunan bir yıldız çiftidir. Bizden yaklaşık 80 ışık yılı uzaklıkta bulunan bu ikilinin arasındaki mesafe yalnızca 3 ışık yılıdır. Ek bir bilgi olarak, eskiden Alkor ve Mizar yıldız çiftinin insanlar tarafından gözlerin sağlamlığını test etmek amacıyla kullanıldığını da söyleyelim. Takımyıldızlar yılın belirli zamanlarında belirli noktalarda konumlandıkları için yine eskiden mevsimleri izlemek amacıyla da kullanılmışlardır. Bugün göz testi için Alkor ve Mizar'a veya mevsim geçişlerini kaydetmek için takımyıldızlarına ihtiyaç duymadığımızdan, takımyıldızlar artık neredeyse yalnızca amatör astronomlar tarafından gözlemlenir oldu. Kutup yıldızı yalnızca kuzey yarımküreden görülebiliyor. O halde güney yarımkürede yaşayan veya yaşamış insanların da kutup yıldızına benzer bir yıldızları var mıydı diye düşünebiliyoruz. Ne yazık ki, güney yarımküreden böylesine parlak, kesin yön belirten bir yıldızı göremiyoruz. Yinede, yalnızca güney yarımküreden görülebilen Güney Haçı Takımyıldızı, güney yönünü biraz geniş açıyla da olsa gösterebiliyor. Kutup yıldızı, Güney Haçı Takımyıldızı'na göre yönü çok daha kesin olarak da göstersede, aslında o da bir düzey yalpalanma hareketi gösteriyor. Ancak bu hareket, çıplak gözle farkedilemeyecek kadar küçük. Bu konuyla birlikte kutup yıldızının neden sabit olduğu sorusunu şu yazımızda daha detaylı bir şekilde ele almıştık. Takımyıldızlarını öğrenme sürecinde olan gözlemcinin diğer ziyaret yerleri Avcı Takımyıldızı gibi üst üste ve yan yana üçer yıldızından kolaylıkla tanınabilecek takımyıldızları yada bünyesinde M45 gibi belirgin büyüklük ve parlaklıkta açık yıldız kümesi barından Boğa Takımyıldızı olabilir. - Andromeda Takımyıldızı - Kartal Takımyıldızı - Çalgı Takımyıldızı - Kuğu Takımyıldızı - Akrep Takımyıldızı - Yay Takımyıldızı Mikroskop'da olsa, Büyük Ayı'da olsa her bir takımyıldızının belli tarihi, mitolojisi ve dolayısıyla bir hikayesi bulunur. Bunları burada tek tek yazmak mümkün olmadığından bunun araştırmasını size bırakıyoruz. Her ne kadar takımyıldızlarının şekilleri tarih boyunca belirlenmiş olsa da, bu şekiller her zaman aynı kalmayacaklar. Oldukça yavaş bir biçimde gerçekleşse de, yeri gelecek Aslan Takımyıldızı, Anten Takımyıldızı'na dönüşüverecek. Bunu, yani takımyıldızlarının geleceğini yine başka bir yazımızda ele almıştık. Takımyıldızlarını öğrenmek, gözlemlemek ayrı ve güzel bir hobidir. Her birinde, Carl Sagan'ın da dile getirdiği gibi ayrı bir düş, ayrı bir tarih ve ayrı ayrı güzellikler bulursunuz. İçerdikleri galaksiler, bulutsular ve sonsuz sayıda gökcisimleriyle bize yine ne kadar küçük olduğumuzu, aynı anda ne kadar değerli ve değersiz varlıklar olduğumuzu hatırlatırlar. Elbette tüm bunları takımyıldızlarında görebilmek için, bir tutam düş gerekebilir. Gökyüzünüz açık olsun. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 2 Ekim 2018 tarihinde yayınlanmış, düzenlenerek tekrar yayına sunulmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/takyon-isiktan-hizli-varsayimsal-parcaciklar/", "text": "Takyon, fiziğin neredeyse bütün yasalarını altüst eden, nedenselliği ihlal edip zamanda yolculuk eden, sanal kütleleri olan, ışık hızından daima hızlı hareket eden ve evrenin hız sınırı olan ışık hızını bile kabul etmeyip bu hızdan her zaman hızlı hareket etmeleri gerektiğini söyleyip dediklerini yapan dediği dedik bir parçacıktır. Ancak sadece hipotetik olarak vardırlar ve şu ana kadar bir tanesi bile gözlemlenememiştir. Zaten fizikçilerin neredeyse tamamı takyonların fizik kurallarına uymadığı görüşünde olduğundan, aramaya çalışmak gibi bir çaba da sarfetmezler. Bir çok bilim dışı ve sansasyonel yayıncılık yapmayı seven yerler ve kişilerce iddia edildiği gibi keşfedilmiş, varlıkları kanıtlanmış veya bilim insanlarınca var olduğu düşünülen bir parçacık değildir. Büyük ihtimalle de yokturlar ancak, matematik bize var olabilecekleri durumları görme imkanı verir. Takyonlar, Einstein'ın görelilik teorisinin bir sonucudur. Yukarıda gördüğünüz Lorentz dönüşümlerinde kolayca, eğer hızı ışıktan az olan bir parçacığın enerjisinin nasıl olduğuna bakmak istiyorsanız v için c'den küçük bir değer yazmanız yeterlidir ve kök pozitif çıkar, enerji pozitiftir. Peki v'nin c'den büyük olduğu zamanlarda enerji ve kütle ne olur? İşte bu soru takyon fikrinin teorik fizikçiler arasında doğmasına yol açtı. En alttaki enerji denkleminde v>c ise, kökün içinin negatif olduğunu görürsünüz ki; bu da payda karmaşık sayılarla ifade edileceği anlamına gelir. Enerjinin gerçek bir değer olması için kütle de karmaşık olarak ifade edilir: Lisede gördüğünüz ve nerede kullanacağınızı bilmediğiniz ''i'' cinsinden. Buradan doğrudan ışıktan hızlı olan parçacıklar için kütle sanaldır. Takyonların nasıl hareket ettiğini ve etkiye karşı nasıl tepki verdiklerini merak ediyorsanız şunu söyleyebiliriz: Çok tuhaf. Eğer bir takyon parçacığı gözlerseniz ve bunu sizden uzaklaştırmak için iterseniz , takyon parçacığı size doğru gelir. Yani hareketin uygulandığı yönün aksine hareket ederler. Bu da fiziğin en köklü kurallarından biri olan nedensellik ile ters düşer. Aynı şekilde eğer bir takyon parçacığını çekmeye çalışırsanız, o sizden kaçmaya başlar. Yani siz gel seveyim deseniz sizden uzaklaşır, uzaklaş benden derseniz size sırnaşır böyle tuhaf bir parçacıktır. Bu takyonlar her zaman ışıktan hızlı hareket ederler ve hiçbir zaman ışık hızından daha düşük hızlarda hareket etmezler hatta ışık hızı bile onların en düşük hızından her zaman daha düşüktür . Çünkü, fizikçilerin takyon fikrini ortaya atmasının nedeni, zaten ışıktan hızlı parçacıklar var olsaydı, evren nasıl bir yer olurdu sorusuna cevap aramak içindir. Her zaman için evrendeki hız sınırı olan ışık hızından hızlı hareket eden bir parçacığın varsayımsal kabulü, fizikçilerin evreni modelleme çalışmalarını anlamlandırabilmek için kullandıkları oyuncak teorileri için iyi bir matematiksel deney aracıdır. Bizler nedenselliğin etkin olduğu bir evrende yaşıyoruz ve her şeyin sonucu bir şeyin nedeninden sonra gerçekleşir. En basitinden bardak düşer yere çarpar ve kırılır. Veya sınava çok çalışırsınız ve bunun sonucu olarak sınavdan iyi veya kötü bir not alırsınız. Yani, bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Eğer takyonlar gerçekten var olsaydı, zamanda geri gidebilecekleri ve nedenselliği böyle altüst edebileceklerdi. Çünkü, içinde var olduğumuz bu evrende hareket hızı ve zaman birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Işık hızında hareket eden bir cisim için zaman akmaz. Bunu, ışıktan düşük hızlarda zamanın 1, 2, 3 gibi pozitif bir sayı, ışık hızında ise 0 olduğunu düşünerek daha iyi anlayabilirsiniz. Eğer bir cisim içinde var olduğumuz bu evrende ışıktan daha hızlı yol alıyorsa, zaman da 0'dan daha küçük (-1, -2, gibi negatif) bir sayı olacaktır. Yani, zaman tersine akacaktır. Mesela bunu şöyle de düşünebilirsiniz: Çok dikkatli ve zeki bir keskin nişancısınız ve bir gün elinize takyonla haberleşme cihazı geçti. Siz bu yaşınıza kadar bir sürü insanın hayatına son verdiğiniz için kendinizi çok suçlu bulursunuz ve kendi küçüklüğünüze kendinizi öldürmeniz gerektiği ve size güvenmesi gerektiği mesajını iletirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/takyonlar-hakkinda-kisa-bir-test/", "text": "Takyonlar, teorik fizikte kendine yer bulan hipotetik parçacıklardır. Gerçekte yokturlar ve hiçbir bilim insanı da var olduklarını düşünmez. Takyonlar, teorik hesaplamalarda olasılıkları belirlemek için kullanılmak üzere varsayılırlar. Daha detaylı bilgi için bu yazımızı okuyabilirsiniz. Aşağıdaki sorularda doğru olduğunu düşündüğünüz seçeneği bir yere not alıp testin sonundaki cevaplarla karşılaştırabilirsiniz. Endişelenmeyin, bu testten yüksek veya düşük not almanızın zekanız ile ilintisi bulunmuyor. Sadece takyon kavramını daha iyi tanımanızı sağlamak istiyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tanrinin-parcacigi-higgs-bozonu/", "text": "İlk defa Cern'de yapılan deneylerde duyduk adını. Tanrı parçacığı bulundu denildiğinde bilim insanları havalara uçtu. Tüm halkın ilgisini çekti. Higgs Bozonu'nun ne olduğunu anlamak için önce 'atoma' bakmamız gerekir. Atom: Maddenin en küçük yapıtaşıdır. Belli bir zamana kadar bölünemez ve parçalanamaz olarak biliniyordu. J. J. Thomson'un elektonu, Ernest Rutherford'un protonu , James Chadwick'in nötronu keşfetmesiyle atomaltı parçacıkların da var olduğu anlaşıldı. Atomlar da daha küçük bir şeylerden meydana geliyordu. Atom; merkezinde proton ve nötron bulunan ve onun çevresinde belli bir yörüngede hareket eden elektronlar bulunduran bir yapıydı. İleriki zamanlarda gelişen teknoloji ve bilim sayesinde yapılan deneylerde atomun çekirdeğinde bulunan proton ve nötronlar parçacık hızlandırıcılarda bölündü. Onları oluşturan daha temel parçacıklar 'kuarklar' keşfedildi. Birçok önemli fizikçinin çalışmalarının birleştirilmesiyle standart model denilen tablo elde edildi. Peter Higgs bu problemin cevabı için 1964 yılında bir teori ortaya koydu. Temel parçacıkların, her yerde mevcut olan bir alan ile sürekli etkileşimleri sonucu kütle kazandıklarını öne sürdü. Belirli ölçeklerde bir odamız olsun ve içerisinde birbirleriyle sohbet eden insanlar. Sonra kapıdan biri önemli bir kişinin geldiğini söylesin 'Einstein geliyor!! Birazdan burada olacak!!' bunu duyan insanlar elbette ki bir anda hareketlenecektir. Einstein'ın odaya adım atmasıyla birlikte herkes ona yönelecek, hareket edecektir. Einstein'ın ilerlemesini yavaşlatacaklar ve Einstein ilerledikçe ona doğru yönelen insan sayısı daha daha artacaktır. Böylece Einstein'ın hayranı insanlar odada bir alan ve bir kütle oluşturacaktır. Peter Higgs kuarkların ancak bu alanla bir araya geleceklerini, kütlenin ve alanın böyle oluşacağını öne sürdü. İşte bu alana 'Higgs alanı' denilmiştir. Peter Higgs'in bu teorisinden 48 yıl sonra 2012 yılında Cern'de yapılan deneylerde bu alanın varlığı doğrulandı. Cern'deki Atlas ve CMS deneylerinde büyük hadron çarpıştırıcısıyla protonlar yüksek enerjide çarpıştırıldı. Higgs bozonu ile tutarlı bir parçacığı keşfettiğini açıkladı. 8 ekim 2013' te Nobel fizik ödülü atom altı parçacıkların kütle kökeni anlayışımıza katkıda bulunan bu mekanizmanın keşfi için François Englert ve Peter Higgs'e ortaklaşa olarak verildi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tarihin-ilk-uzay-turisti-dennis-tito/", "text": "Dünya üzerinde bu hayalini gerçekleştirmiş ve kendi seyahatini kendi cebinden finanse etmiş ilk Uzay Turisti, Amerikalı Mühendis ve multimilyoner Dennis Anthony Tito'dur. Bir Amerikan şirketi olan Space Adventures ile bu amaç uğruna anlaşan Dennis Tito, 28 Nisan 2001 tarihinde Rusya'nın Soyuz TM-32 misyonuna katılarak Uluslararsı Uzay İstasyonu'na yolculuk yapmış oldu. Uzayda yedi gün 22 saat dört dakika boyunca kalan Tito, bu süre zarfında Uluslararası Uzay İstasyonu'nun bir ekip üyesi olarak Dünya yörüngesinde tam 128 tur attı. 6 Mayıs 2001 tarihinde Dünya'ya dönen Dennis Tito, bu unutulmaz hayalini gerçekleştirmek için tam 20 Milyon Amerikan Doları'nı gözden çıkarmış oldu. En üstteki kapak fotoğrafında Tito, 6 Mayıs 2001 tarihinde uzay seyahati sonrası Dünya üzerinde kendisini karşılayan askeri ve teknik ekip ile birlikte başarıyı kutluyor. Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış misali, bizlere de bu güzel anıyı okurlarımızla paylaşmak kalıyor yalnızca."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tek-kollu-galaksi-ngc-4725/", "text": "Tabii ki hayır. Tıpkı gördüğünüz NGC 4725 galaksisi gibi tek kollu istisnalar vardır. Bu galaksi, merkezden çıkan tek bir kolun tüm galaksiyi çepeçevre sardığı, nadir görülen bir spiral galaksi yapısı sunar. Bizden yaklaşık 40 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 4725, galaksimiz Samanyolu'ndan biraz daha küçük, yerel galaksi grubumuzun üçüncü büyük üyesi olan Üçgen Galaksisi ile benzer boyutlarda olduğu düşünülen bir evren adasıdır. Boyutu düşünüldüğünde, gökadanın 50-60 milyarın üzerinde yıldıza ev sahipliği yaptığını söylememiz yanlış olmaz. Kızılötesi fotoğrafları incelendiğinde, aslında merkezinde tıpkı bizim galaksimizde olduğu gibi bir çubuk yapısı olduğunu görebiliyoruz. Ayrıca yine, merkezi çevreleyen tek sarmal kol üzerinde çok yoğun yıldız oluşumu gerçekleştiği de rahatlıkla görülebiliyor. Galaksinin ilginç bir özelliği de, dış kısmını çepeçevre saran tozlu bir halka. Fotoğrafta bu halka da açık biçimde görülebiliyor. Tabii, bu toz halkası da çok sayıda yıldız içeriyor ancak, görece seyrek bir düzleme yayılmış yaşlı ve soluk yıldızlar oldukları için seçilebilmeleri güç. En üstteki harika fotoğraf, Japonya'ya ait Subaru Teleskobu tarafından çekilmiş görüntülerin, amatör astronom Robert Gendler tarafından işlenmesiyle oluşturulmuş. Büyük Köpek Cüce Gökadası (Canis Ma..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tek-yarik-deneyi-belirsizlik/", "text": "Çoğumuz lisedeki fizik dersinde, tek yarık ve çift yarık deneylerini görmüştür. Görmemişse de, zaten belgesellerde ve internette her yerde bolca bahsediliyor, oradan aşinadır. Tek yarık deneyini ele alacak olursak; bu deneye göre, eğer çok dar bir yarığa ışık demetleri gönderirseniz, bu ışık demetleri sanılanın aksine duvarda kusursuz bir nokta oluşturmayacaktır. Aksine ışık, duvarda yayılmaya başlar. Gönderdiğimiz ışık, duvar üzerinde girişim deseni adını verdiğimiz desenler meydana getirerek, aşağıdaki görselde görüleceği üzere aydınlık ve karanlık bölgeler oluşturur. Fizikçiler bu desenlerin oluşum sırası ve boyutları ile ilgili birçok denklem vermektedir. Ama bizim konumuz şu anda bu değil. Kaçımız o yıllarda veya daha sonrasında hocalarına, ışığın neden bu şekilde davrandığını sordu? Eminim büyük çoğunluğumuz sormadı bile. Şimdi bu konuya değinme zamanı geldi. Işığın böyle bir davranış sergilemesinin nedeni, dalga özelliği göstermesidir. Nasıl yani? dediğinizi duyar gibiyiz. Şöyle; size başta bahsettiğimiz tek yarık deneyinde elimize ışık yerine bir kova suyu alalım. Şimdi yarığı, bu suyun içine dik duracak şekilde ve yarığın bir kısmı suya batmayacak şekilde yerleştirelim. Yarığın arkasında da bir duvar olduğunu farz edelim. Bildiğiniz gibi suya ufak bir taş bile atsanız su dalgaları oluşturabilirsiniz. Şimdi, yarığa yakın bir noktadan bir su dalgası yaymaya başlayın. Geldik en can alıcı noktaya, bu su dalgaları kendinden emin bir şekilde ilerlerken yarığa denk gelecek ve mecburen yarıktan geçmek zorunda kalacak. Yarıktan geçerken de küçük bir değişikliğe uğrayacak. İşte bu değişiklik bize, neden ışık kullandığımız zaman aydınlık ve karanlık bölgeler oluştuğunu açıklar. Düz bir şekilde gelen dalgalar, bu yarıktan geçtikten sonra kırınıma uğrar ve birbirleri üstüne binerek güçlendirir veya birbirlerini yok ederler. Birbirlerini güçlendirdikleri noktalarda aydınlık, yok ettikleri noktalarda karanlık bölgeler görülür. Bu deneyde su dalgaları ve ışık aynı davranışı sergilediği için durumu su dalgaları kullanarak açıkladık. Gördüğünüz gibi ışık parçacık özelliğinin yanı sıra dalga özelliği de göstermekte. Şimdi biraz daha derine inme zamanı. İşte burada da Heisenberg'in belirsizlik ilkesi devreye giriyor. Heisenberg'in belirsizlik ilkesine göre, bir parçacığın momentumu ve konumu aynı anda tam doğrulukla ölçülemez. Bunu ışıkla gerçekleştirdiğimiz tek yarık deneyimize uygulayacak olursak; parçacık olarak ışık fotonlarını ele almamız gerekir. Şimdi, Heisenberg'in belirsizlik ilkesini inceleyelim ve daha sonra tek yarık deneyimize uygulayalım. Planck sabitini ifade eder. Denkleme göre, x ve p çarpımı her zaman denklemin sağ tarafından büyük ya da eşit olmak zorundadır. Burada parçacığın konumundaki belirsizliği, yarığın genişliği belirlediği için x 'i yarığın genişliği olarak alacağız. Şimdi tekrar deneyimize gelelim. Deneyimizde yarık genişliği başta fazlaydı ve dolayısıyla enteresan bir şeyle karşılaşmamıştık. Şimdi ise yarık genişliğini yavaş yavaş daralttığımızı farz edelim. İşte bu durumda sistem, ilişkiyi bozmamak adına, olması gerektiği gibi momentumdaki belirsizliği artırır. Dolayısıyla, momentumdaki belirsizlik artmadan önce fotonlar dümdüz gidiyorlardı ve herhangi bir haylazlık yapmıyorlardı. Ancak şimdi momentumdaki belirsizliğin artması ile beraber sağa sola sapmaya başladılar. Fotonlar bu sayede sağa sola saparak belirsizlik ilkesini ihlal etmemiş oldular. Dolayısıyla, siz yarığı ne kadar küçültürseniz, momentumdaki belirsizlik o kadar artmak zorundadır. İşte bu nedenle, fotonlar sağa sola sola saptığı için duvara düşen ışın çok daha geniş olur. Günlük yaşantımızda bu belirsizlik ilkesini aşan durumlarla asla karşılaşmayız. Çünkü etrafımızdaki her şey Planck Sabiti'nden çok daha büyüktür."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tekillik-nedir/", "text": "Tekillik kavramı ile genel olarak 2 farklı yerde karşılaşıyoruz. Birincisi; tabii ki çoğumuzun bildiği gibi Big-Bang tekilliği, ikincisi ise kara delik tekilliği. Tekillikler fizik kanunlarının işlemez hale geldiği, matematiğin çıldırmaya başladığı ender yapılardan biridir. Evet çok kısa bir özet vermek gerekirse; evrenimiz bir tekillikten 93 milyar ışık yıllık genişliğe sadece 13.8 milyar yılda geldi. Fizikçiler galaksilerin ne zaman oluşmaya başladığını, en eski yıldızların yapısını, bunların milyonlarca yıl önceki hallerini, gezegenlerin geçmişini, kütle çekimin ne zaman baskın gelmeye başladığını, ilk atomların ne zaman oluşmaya başlamış olabileceğini, kuarkların proton ve nötronları oluşturmaya başladığı anda evrenin sıcaklığını, neredeyse her şeyi açıklayabiliyorlar ama; tekillik maalesef bunlardan biri değil. - Kozmoz aşırı hızlı bir genişleme yaşıyor ve bir atom boyutundan greyfurt boyutuna sadece saniyenin ufacık bir kesrinde denk geliyor. - Genişleme sonrası, evren elektronların, kuarkların ve diğer parçacıkların içinde yüzdüğü kaynayan bir çorba kıvamında. - Hızla soğuyan kozmoz, kuarklara protonları ve nötronları oluşturması için gerekli ortamı sunuyor. - Atomları oluşturmak için hala çok sıcak, yüklü elektronlar ve protonlar ışığın parıldamasını önlüyorlar: Evren hala çok sıcak sisle kaplı. - Elektronlar proton ve nötronlarla bir araya gelerek ilk atomları oluşturuyorlar çoğunlukla Hidrojen ve Helyum, çok az da Lityum. Işık sonunda parlayabiliyor. - Kütle çekim hidrojen ve helyum gazını bir araya getirerek galaksilere dönüşecek büyük bulutsular oluşturuyor. Daha küçük gaz kümeleri ilk yıldızları oluşturmak için çöküyor. - Kütle çekim galaksi kümelerini birlikte tuttuğu sürelerde, ilk yıldızlar ölüyor ve uzaya ağır elementler püskürtüyorlar ve bunlar öninde sonunda bugünkü yıldızları ve gezegenleri oluşturuyorlar. Big-Bang modeli gerçekten evrenin oluşumunun gerçek modeliyse; ki bunu evrenin genişlemesinden, kozmik mikrodalga arkaplan ışınımından ve hidrojen helyum yoğunluğundan kolayca anlayabiliyoruz, o zaman tekillikleri de gerçekten anlayabilmemiz gerekiyor. Çünkü zaman da dahil, bütün her şey bu tekillik ile başladı. Şimdi geldik kara delik tekilliklerini anlatmaya, kara delikler güneşimizin kütlesinden çok daha büyük yıldızların çekirdeklerindeki nükleer füzyonu tamamlayıp demir atomlarına kadar kaynaştırdığı, bundan sonra kütle çekimin, çekirdek basıncına fazla geldiği ve böylece hacminin kütlesi altında ezildiği kozmik cisimlerdir. Bu konuda daha detaylı bilgi için şu yazımızı okumanızı öneririz. Yani kısaca maddeleri sıkıştırdıktan sonra elde edeceğiniz yapılardır. Mesela dünyayı bir bilye boyutuna sıkıştırdıktan sonra bunun bir kara deliğe dönüşmesi gibi. Kara deliklerde olay ufku kavramı da çok kafa karıştırıcıdır. Olay ufku, tekillikleri evrenimizden koruyan, ışığın bile bir kez girdikten sonra terk edemeyeceği yapılardır. Ve gerçekten tekillikler olay ufkuyla kapatıldığı için şanslıyız. Tekillikler kara deliklerin merkezlerinde bulunan uzay-zaman bükülmelerinin ve kütle çekim alanının sonsuz olduğu yapılardır. Tekillikler boyutsuz olduğu için, burada kuantum mekaniği söz sahibidir. Çünkü genel görelilik uzay-zamanın eğiminin sonsuz olduğu bölgeleri betimlemekte oldukça başarısızdır. Aynı zamanda yoğunluk sonsuz olduğu için, genel görelilik de söz sahibidir ancak, görelilik teorisi ve kuantum mekaniği birlikte çalışmaları gereken yerlerde; yani tekilliklerde çalışmazlar aksine çok saçma sonuçlar üretirler. Bunun için kara deliklerin tekilliğini ve evrenin başlangıcında ki tekilliği anlayabilmemiz amacıyla bir kuantum kütle çekim teorisine ihtiyacımız var. Böyle bir teori ise, binlerce bilim insanı üzerinde çalışmasına rağmen henüz elimizde yok. Bu yazımız sitemizde ilk olarak 3 Haziran 2017 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/teleskop-almaniz-gerekiyor-mu/", "text": "Hemen herkes, maalesef astronomiye başlangıcın bir teleskop sayesinde olabileceği düşüncesinde. O yüzden sık sık, uzaya çok ilgiliyim, şu kadar da param var, bir teleskop önerir misiniz? şeklinde sorular alıyoruz. Teleskop önerisi isteyenlere öncelikle şunu söyleyelim; teleskoplar hakkında gerekli kaynakları detaylıca okuyarak, deneyerek, gözleyerek detaylı bilgi sahibi olursanız, herhangi bir marka önerisine gerek kalmadan kendi teleskobunuzu seçebilirsiniz. Ama, bu konuda hiçbir bilginiz yokken, iyi bir teleskop istiyorum, bütçem şu kadar şeklinde bize veya bilgili başka hiç kimseye sormayın. Çünkü, ne önerirsek önerelim sizi yanıltmış oluruz. Bu sorunuz, Dalgıç olmaya karar verdim, nasıl ve hangi marka dalış malzemesi alayım demekten farklı değil. Dalışla ilgili araştırma yaptınız mı? İyi bir yüzücü müsünüz? Aletsiz dalış yapabiliyor musunuz? Şnorkelle dalma konusunda tecrübe edindiniz mi, herhangi bir dalıcılık kulübüne üye olup dalış malzemelerini kullanma konusunda eğitim aldınız mı? diye sorarlar size. Ki zaten bunları daha önce yapmışsanız, kimseye sormadan en uygun dalış malzemesini kendiniz seçebilecek seviyedesiniz demektir. Bizler, gökbilim ile ilgilenmeye başlayan kişilerin ilk etapta teleskop almasını tasvip etmiyoruz. Teleskop, gökbilimde ikinci, hatta üçüncü aşamadır. Gökyüzü gözlemi öncelikle çıplak gözle başlar. Birkaç ay boyu çıplak gözle gökyüzünü inceleyip yıldızların ve gezegenlerin isimlerini, yerlerini, konumlarını, hareketlerini öğrendikten sonra, bir dürbün almak en doğru hareket olur. Bu dürbünle de Ay, gezegenler ve sönük yıldızlar gözlemleyerek gökyüzünü daha yakından tanırsınız. Bir dürbün ki, size gökyüzünde gözlerinizle gördüğünüzün 10 katı zenginlikte bir kapı açar. Teleskop konusunda öncelikle şunu aklınızda tutun: Gökyüzüne baktığınızda gezegenleri, nebulaları, galaksileri; internetteki astronomi sitelerinde gördüğünüz rengarenk ışıltılı halleriyle görmeniz mümkün değil. Tüm göreceğiniz şey; soluk ve bulanık siyah beyaz noktalar olacak. Yıldızlar ise sadece biraz daha parlak görünecekler. Burada aldığınız teleskobun gücü, fiyatı, markası veya modeli önemli değil. Çok zengin olup 1 milyon liralık teleskop alsanız bile göz merceğinden baktığınızda göreceğiniz tek şey soluk siyah beyaz görüntüler olacak. O gördüğünüz ışıltılı gökyüzü fotoğrafları astrofotoğrafçıların saatler süren uzun uğraşlar ve özel teknikler kullanarak binbir emekle elde ettiği görüntülerdir. Sitemizde astrofotoğraf adı altında arama yaparsanız, böylesi görüntülerin nasıl bir çabanın ürünü olduğunu anlayabilirsiniz. Onlar, teleskopla baktığınızda görebileceğiniz şeyler değil, soluk puslu görüntülerden başka hiçbir şey göremeyeceksiniz! Teleskopla baktığınızda ne görebileceğinize dair ayrıntılı bilgi içeren bu yazımızı okuyabilirsiniz. İlk kez alacaksanız ucuzundan, hafif 7x50 veya 10x50 bir dürbün alın. Zaten bir teleskop sahibi olsanız dahi her zaman bir dürbüne ihtiyacınız olacak. Markaya, modele fazlaca takılmayın; Bresser, Nikon, Meade, Celestron, Konus, hepsi iyidir. Eğer ki dürbünde marka veya model sizin için önemli hale gelmişse, zaten gökyüzü gözlemciliğinde profesyonelleşmeye başlamışsınız demektir. Tüm bunlardan sonra, artık dürbünün yetmediğine karar verirseniz, zaten nasıl bir teleskobu hangi amaçla alacağınıza kendi bilgi birikiminizle karar verebilir seviyede olacaksınız. Bu süreçte o kadar çok şey öğreneceksiniz ki, kendiniz bile şaşıracaksınız. O yüzden, teleskop almazsam astronomiye başlayamam, teleskop aldığımda gökyüzü ayaklarımın altına serilecek gibi düşüncelere girmeyin. Teleskop alıp astronomiye ilk adımı atanların çoğu daha bir iki ay geçmeden o teleskopları bir kenara atıyor. Çünkü, gökyüzünü ve gök cisimlerini tanımadan, teknik bilgi sahibi olmadan teleskopla gözlem yapmaya çalışmak, inanın insanı hayatından bezdirecek kadar zor bir iştir. Ayrıca, teleskoplar hakkında bilgi almak istiyorsanız şu yazılarımızı iyice okumanızda fayda var. Bunun yanında, internetteki Türkçe gökbilim forumlarında bolca detaylı bilgi bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/teleskop-ile-baktiginizda-ne-gorursunuz/", "text": "Teleskop, icad edildiği günden bugüne; evreni anlamamızda çığır açmış, bize evrene ait milyonlarca sırrı keşfetme imkanı sağlamış olağanüstü bir bilimsel araçtır. Eğer teleskop olmasaydı, şu an evrene ait bildiklerimiz milattan önceki yıllarda bilinenlerden çok da farklı olmayacaktı. Eskiden, yapımı çok zor olan teleskoplar ancak gerçekten gökbilim ile ilgilenen bilim insanları ve az sayıda çok zengin kişinin sahip olabileceği araçlarken, şu anda gelişen teknoloji sayesinde ucuzladı ve dileyen herkesin erişebileceği konuma geldi. Ancak, aynı zamanda kazançlı bir pazar haline de dönüştü. Artık, teleskop firmaları bilimsel gerçekleri bir kenara bırakarak halka süslü sözler ve bolca yalanla birlikte teleskop satmaya çalışıyor. Bunu kınamıyoruz, tüketim toplumu olmanın doğal bir sonucudur bu. Pazar ekonomisi, size ihtiyacınız olsun veya olmasın bulduğu her şeyi satmaya çalışacaktır. Biz, bu yazıda bir teleskop aldığınızda ne göreceğiniz, ne elde edebileceğinizi açıklamaya çalışacağız. Firmaların pazarlama stratejilerinin en önemli kısmı, teleskop satın alan bireyin ayaklarının altına gökyüzünün serileceği yönünde. Bu pazarlama yöntemi o kadar başarılı oldu ki, teleskop satın alanların büyük kısmı objektiften baktığında gezegenlerin, galaksilerin gözlerinin önüne serileceğini sanıyor. Oysa gerçekler öyle değil! İnsan gözü, ışık algılamada çok başarılı bir organ değildir. Evrimsel süreçte gündüzleri güçlü Güneş ışığı altında renkli ve iyi görmeye, geceleri ise soluk Ay ışığı altında siyah beyaz ve kabaca görmeye programlanmıştır. Geceleri gökyüzünde görülen yıldız, gezegen, nebula ve galaksilerin ışığı ise, Ay'dan yüzlerce, binlerce, onbinlerce defa daha soluktur. Yani, 1 trilyon yıldızdan oluşan, bize en yakın (2.4 milyon ışık yılı) büyük galaksi olan devasa Andromeda'nın ışığı bize o kadar soluk biçimde gelir ki, çıplak gözle gökyüzünde güç bela seçmemiz mümkün olur. O galaksiye teleskopla baktığımızda ise, baktığımız teleskobun açıklığına göre gözümüze gelen ışık miktarı evet, biraz daha artar. Ancak bu artış, bir dolunayın bize sağladığı ama renkli görmemize yetmeyen ışıktan çok çok daha azdır. Teleskobun büyüklüğünden bağımsız olarak, gözümüzün böylesi düşük ışığı algılama yetersizliği nedeniyle, ne yaparsanız yapın teleskobun göz merceğinden baktığınızda fotoğraflarda gördüğünüz rengarenk ve ışıltılı Andromeda görüntüsünü göremezsiniz. Evet, isterseniz uzaya çıkıp Hubble Teleskobu'nun objektifine gözünüzü dayayın, görebileceğiniz tek şey soluk sisli bir görüntü olacaktır. İnsan gözü, böylesi düşük seviyede gelen ışıktaki renkleri algılayabilecek düzeyde değildir! 1900'lü yıllara kadar dev teleskoplar ile Andromeda bilim insanlarınca izlenmiş olmasına rağmen, onun bir galaksi olduğunun anlaşılamamasının en büyük nedeni budur. Çünkü, 1900'lü yıllara kadar gökyüzü gözlemleri hep çıplak gözle yapıldı. Dev bir teleskoptan da baksanız, gözünüz detayları seçemez. O nedenle cebinizdeki para ne olursa olsun, aldığınız teleskoba gözünüzü dayadığınızda gökyüzü rengarenk ve ışıl ışıl ayaklarınızın altına serilecek sanmayın. Ayrıca işin bir sıkıntılı yönü daha var ki, onu da yazının ilerleyen bölümlerinde anlatıyoruz. Aynı şey, gezegenler için de öyledir. Satürn gezegeninin halkaları küçük bir teleskopla bile ayırd edilebilir ancak, ayırma gücünün bir limiti vardır. Asla Satürn'ün halkalarının detaylı yapısını, Satürn'ün bulut sistemlerini göremezsiniz. Tüm görebileceğiniz, sarımsı soluk bir gezegen ve sarımsı soluk tek parça bir halka yapısıdır. Jüpiter gezegeni de internette ve belgesellerde gördüğünüz görüntülerden aşina olduğunuz üzere yüzeyinde rengarenk fırtınalar kopan, çok detaylı halka biçimli bulut oluşumları olan bir gezegendir. Teleskopla bu gezegeni gözlemlediğinizde yine ne yaparsanız yapın teleskobun göz merceğinden bakarak bu bulut oluşumlarının renklerini göremezsiniz. Gezegenin tümünü kaplayan fırtına bulutlarını ancak çok soluk biçimde ve dikkatlice baktığınızda farkedebilirsiniz. Burada, baktığınız teleskobun gücünün önemi yoktur. İster 800 liralık 7 cm çaplı mercek çaplı teleskopla, isterseniz 20 bin liralık 20 cm ayna çaplı bir teleskopla gözlemleyin, renkleri gözleriniz algılayamaz. Çıplak gözle bile görülebilen Orion Nebulası'na güçlü bir teleskopla baktığınızda görebileceğiniz tek şey, siyah beyaz, puslu bir bulut oluşumudur. Gözünüz bulutsudaki detayları asla ama asla seçemez. 30 cm ayna çaplı muhteşem bir teleskobunuz dahi olsa, göz merceğinden baktığınızda göreceğiniz şey budur. Ayrıca teleskoplar kolay kullanılan cihazlar değildir. Kullanmayı öğrenmek için gerçekten çok çalışmanız, pratik yapmanız, gecelerinizin önemli bir bölümünü teleskopla gözlem yapmaya alışmak ve tecrübe kazanmak için geçirmelisiniz. Teleskopla gökcisimlerini bulmak, takip etmek oldukça güçtür. Orada gözünüzün önünde duruyordur ama, teleskobu yönlendirip göz merceğinden görene kadar hayatınızdan bezebilirsiniz. Bu, tıpkı gitar çalmayı öğrenmek için pratik yapmaya benzer. Pratik yapmazsanız, akorların ve notaların yerlerini bilmeniz bir işinize yaramaz; çalamazsınız. Eğer az pratik yapan biriyseniz, sadece Akdeniz Akşamları'nı çalabilirsiniz. Fakat yeterince pratik yaparsanız, Rodrigo'nun Gitar Konçertosu'nu çalabilirsiniz. Gitar aynı gitar, ne kadar kaliteli olduğunun önemi yok. Takip sistemi olmayan teleskoplarda, görüntüyü göz merceğini değiştirerek büyüttüğünüzde, Dünya'nın dönüşü nedeniyle baktığınız gök cismi hızla görüş alanınızdan çıkacaktır. Örneğin, Satürn'ü detaylı biçimde incelemek için yüksek büyütme oranına sahip bir göz merceği kullanıyorsanız, teleskobu aralıksız sürekli yönlendirmek, Satürn'ü takip etmek zorundasınız. 30 saniye bile boş bırakıp bir su içmeye gidip geldiğinizde izlediğiniz gezegen görüş alanınızdan çıkmış olacaktır. Tekrar bulmanız ve tekrar takip etmeye başlamanız gerekir. Takip sistemi olmayan çok güçlü bir teleskop ile, yüksek büyütme oranında Ay'ın kraterlerini incelemek istediğinizde, üstteki durum ile karşılaşırsınız. Ay, hızla görüş alanınızdan çıkar. Aynı durum, gezegenler, yıldızlar, nebulalar ve galaksiler için de geçerlidir. Takip sistemine sahip teleskoplar ile görüntüyü sabit tutmak daha kolaydır. Ancak, bu teleskopları her çalıştırdığınızda kalibre etmeniz gerekir ki, teleskop takip yapabilsin. Bu kalibrasyon da 2 dakikalık bir iş değildir. En az yarım saatinizi, hatta bazı durumlarda 1 saatinizi teleskobu ayarlamak için harcamanız gerekir. O kalibre ettiğiniz teleskoba biri ayağını veya elini çaptığında yerinden minicik de olsa kımıldayacak ve yaptığınız tüm kalibrasyon boşa gidecek, tekrar yapmak durumuda kalacaksınız, bunu da bilin. Elbette, sıklıkla kullanıp tecrübe kazandıkça bu süre düşecektir ve teleskobu yerinden hiç oynatmamayı öğreneceksiniz. GPS özellikli teleskoplarda elbette bu sorun yoktur. Otomatikman kalibrasyonunu yapar ve -çoğunlukla- dilediğiniz gökcismine yönelir. Ancak, yukarıda anlattığımız siyah beyaz ve soluk görüntüleme durumu bu teleskoplar için de geçerlidir. Çünkü sorun teleskop değil, gözlerinizdir. İnsan gözü, gökcisimlerinden gelen soluk ışınları renkli ve detaylı biçimde algılayamaz . Hayır, o fotoğrafların adı astrofotoğraf, çeken kişiler ise astrofotoğrafçıdır. Burada, fotoğraf makinalarının insan gözünün aksine uzun süre ışık toplayabilme ve böylece renkleri algılayabilme yeteneğinden yararlanılır. Uzun pozlama dediğimiz bu yöntem ve beraberinde kullanılan çekim teknikleri ile, saatler süren uğraşlar sonunda o görüntüler elde edilir. Gökcisimlerinin detaylarını görüp anlamlandırmaya, teleskop ile fotoğraf makinasının entegre olmaya başladığı 1900'lü yıllardan sonra kavuştuk. Bu sayede, çıplak gözle göremediğimiz detayları farketmeye başladık. Uzun pozlamayı, fotoğrafçıların geceleri yaptıkları çekimler gibi düşünebilirsiniz. Geceleri çıplak gözle baktığınızda sıradan görünen bir şehir, iyi bir fotoğrafçının uzun pozlaması sonucunda hayallerinizi süsleyen ışıl ışıl bir yere dönüşür. Ancak, astrofotoğrafçılık karasal fotoğrafçılıktan daha çetrefillidir ve çok daha fazla zaman harcamanız gerekir. Örneğin bir astrofotoğrafçının rengarenk ve detaylı bir Orion Nebulası veya Jüpiter fotoğrafı çekmesi saatlerini, hatta bazen bütün gecesini alır. Daha hassas görüntüleme yapmak isteyen usta astrofotoğrafçılar için bu süre kimi zaman günler ve haftalar boyunca sürebilir. Dahası var; internette gördüğünüz, astrofotoğrafçılarca çekilmiş çok güzel derin uzay gökcismi fotoğraflarının bir kısmının fotoğraflanması aylar sürmüştür. Ve bu arada, teleskop alırken satıcıların söylediği; 500 kat büyütür, 800 kat büyütür, 1000 kat büyütür gibi sözlere de kanmayın. Çok iyi, çok pahalı ve çok kaliteli bir teleskopla, ışık kirliliğin hiç olmadığı, atmosferin bozucu etkilerinin en aza düştüğü 2 bin metre yükseklikteki bir dağda, çok temiz bir havada; en fazla 300-400 kat büyütme sağlayabilirsiniz. Evet, daha fazla da büyütebilirsiniz, göz merceğini değiştirerek herhangi bir teleskopta yapacağınız büyütmenin teorik sınırı yoktur. Ancak, bunu her yaptığınızda görüş açınızdan ve detaylardan aşırı derecede feragat edersiniz. Teleskop alırken, bu bilgiler ışığında hareket edin. Teleskop alırken ne kadar uzağı görürüm? sorusu anlamsızdır. Ne kadar yakınlaştırır? sorusu anlamsızdır. Mars'ı görür müyüm? sorusu anlamsızdır. Bu sorular, tıpkı gitar alırken; bununla Akdeniz Akşamları mı çalınır, Rodrigo'nun Gitar Konçertosu mu? sorusunu sormaya benzer. Cevap bellidir; o gitarı yerine koy, sana bir fülüt verelim... Unutmayın Galileo, Herchel, Messier ve Newton gibi olağanüstü bilim insanları; gökyüzünde muazzam keşiflere, şu anda çocuklar için marketlerde kasanın yanında oyuncak kutusu içinde satılan ve çoğu kişinin aldıktan sonra bu mu görünüyormuş yahu! diye burun kıvırdığı teleskoplardan, hatta herkesin kolaylıkla sahip olduğu dürbünlerden çok daha kötüleri ile imza attılar. İyi bir gitarist olmak için iyi bir gitar almak gerekmediği gibi, iyi bir astronom olmak için de iyi bir teleskop gerekmez. Ve bu arada, Kaç para ulen bi fülüt! diye sormayın."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/teleskop-tavsiyesi-isteyenlere-cevaplar/", "text": "Malumunuz, Kozmik Anafor ülkemizin en büyük ve güvenilir astronomi platformu. Aynı zamanda Gökbilim Dükkanı isimli bir teleskop satış fasilitesi var. Dolayısıyla, teleskop almak isteyenlerin birincil başvuru kaynağı biz oluyoruz ve yüzlerce soruyu cevaplamak zorunda kalıyoruz. Bu yazı sert ve kaba tabirler içerir. Dolayısıyla, bu tür tabirlerden hoşlanmıyorsanız; ben internette başka bir yazı arayayım diyebilir, bu yazıyı okumaktan vazgeçebilirsiniz. Teleskop almadan önce gökyüzünü tanımanız gerekir. Gökyüzünü tanımanın yolu da, öncelikle çıplak gözle incelemek; yıldızları, gezegenleri, takım yıldızları öğrenmek, hatta ezberlemekten geçer. Bunun için, ışık kirliliğinin olmadığı bir yerde, birkaç ay çıplak gözle gökyüzünü inceleyin. Bol bol okuyun, araştırın. Daha sonrasında ise bir dürbün alın ve gözlem yapmaya birkaç ay daha devam edin. Tüm bunları yaptıktan sonra, artık teleskop kullanabilecek düzeye erişeceksiniz. Bu düzeye eriştikten sonra zaten hangi teleskobu alacağınıza kendiniz karar verebileceksiniz kimseye sormadan. Çocuğunuza teleskop almayın. Kullanamayacağı için bir süre sonra kenara kaldıracak, ya da sadece arkadaşlarının yanındayken hava atmak için kullanıyormuş gibi yapacaktır. Ona bir dürbün alın; Ay'ı incelesin, çıplak gözle görülemeyen yıldızları dürbünle baktığında görebildiğini farkedip heyecanlansın. Yanında her yere götürebilsin, her yerde kullanabilsin. Böylelikle bir teleskoba ihtiyacı olup olmadığına ileride kendi karar verebileceği bilgi düzeyine ulaşsın. Teleskoplar için ne kadar uzağı görebilirim sorusu anlamsızdır. Teleskop, gözlerinizin yapamayacağı kadar fazla ışığı toplayıp, sönük cisimleri incelemenizi sağlayan bilimsel bir cihazdır. Yani teleskop; x kadar uzağı yakınlaştırmaz, x kadar sönük ışığı kuvvetlendirir ve büyütür. Bu büyütme oranı da, teleskopta kullandığınız göz merceğinin niteliğine göre 10 ila 200 kat arası değişir. Ancak unutmayın, teleskop ne kadar büyütürse, görüntünün kalitesi de o kadar düşer. Alacağınız teleskobun kalitesi ve fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun, Mars'ın yüzeyini veya yüzey detaylarını göremezsiniz. Tüm görebileceğiniz küçük kırmızı bir top ve çok profesyonelleşir fotoğraf çekmeye başlarsanız kutuplarındaki beyaz buzul oluşumlarına ait beyaz silik takkeler olacaktır. Teleskoplarda fiyatı, kalitesi ve ışık toplama gücü belirler. Yani, bütçeniz 200-500 tl arasındaysa, 500 tl'lik olanı alın. 600-1000 arasındaysa 1000 tl'lik olanı, 2000-5000 arasındaysa 5.000 tl'lik olanı, 5.000 10.000 tl arasındaysa 10.000 tl'lik olanı alın. Fiyatın ayna/mercek kalitesi ve ışık toplama gücü ile belirlendiği bilimsel bir cihaz olan teleskoplarda ucuz ama, pahalı olan kadar iyi kavramı söz konusu değildir. Bu soruyu soruyorsanız, teleskoplar ve gökyüzü gözlemi hakkında hiçbir bilginiz yok demektir. Birinci sorunun cevabına bakın veya teleskop alma fikrinden vazgeçin. Öncelikle, hiçbir teleskop kendi başına fotoğraf çekemez. Normal fotoğrafçılık bile başlı başına çalışma, öğrenme ve gayret gerektiren bir uğraştır. Sıradan bir DSLR kamera ile gece fotoğraf çekimi konusunda bilgi ve deneyiminiz yoksa, bir teleskop alıp fotoğraf çekmeye kalkıştığınızda çok pişman olursunuz, yapamazsınız. Aslında her teleskop ile uygun aparatlar kullanarak ve yeterince deneyim kazandıktan sonra fotoğraf çekimi yapılabilir. Bazı teleskoplar ise sadece astrofotoğrafçılık için dizayn edilmişlerdir ve onlarda daha kolaydır. Zaten, astrofotoğrafçılık için dizayn edilmiş bir teleskop arıyorsanız, fotoğrafçılık deneyiminiz varsa bunu kendiniz anlayabilir, uygun teleskobu seçebilirsiniz. Bize soracağınız soru da, astrofotoğraf çekimi sırasında yaşadığınız sorunlar ve bizden isteyeceğiniz çekim teknikleri olur; bu soru olmaz. 150-250 lira arasında satılan ucuz ve oyuncak teleskopları almadığınız sürece her teleskop ile galaksileri, yıldız kümelerini ve bulutsuları gözlemleyebilirsiniz. Ancak, aldığınız teleskop ne kadar kaliteli ve pahalı olursa olsun, bunlara ait hiçbir detay göremezsiniz. Tüm görebileceğiniz, soluk siyah beyaz puslu yapılar olacaktır. 100 bin liralık bir teleskobunuz olsa bile bu böyledir. Detaylı inceleme yapmak istiyorsanız, astrofotoğrafçılık konusunda uzmanlaşmanız ve bu derin uzay cisimlerini iyi biçimde fotoğraflamayı öğrenmeniz gerekir. Aksi halde, çok büyük hayal kırıklığı yaşarsınız. Hayır göremezsiniz. Teleskopla uygun gözlem, ancak ışık kirliliğinin olmadığı şehirden uzak yerlerde veya düşük ışık kirliliğine sahip köy, kasaba gibi alanlarda yapılabilir. Şehir merkezlerinde görebileceğiniz tek şey Ay ve zaman zaman oldukça parlak görülen Jüpiter, Satürn, Mars, Venüs gibi gezegenlerdir. Teleskobunuzun marka ve modeli ne olursa olsun, ne kadar ucuz veya pahalı olursa olsun, teleskop kullanmayı öğrenmeniz gerekir. Her teleskop alanın ilk yaşadığı en sinir bozucu durum budur: Gökyüzünde gözünüzün önündeki gökcismini teleskopla bulmakta zorlanırsınız. Sizi bezdirir, sinirlerinizi bozar. Çünkü teleskop, gökyüzünde çok küçük bir alanı gösteren bilimsel bir cihazdır. O küçük alana yönlendirilmesi kullanmayı öğrenmekle, deneme ve yanılma ile, geceler boyu çalışma ile olur. Bir anlamda bisiklete binmeyi öğrenmek gibidir, öğrenene kadar sinir bozucu, ama öğrendikten sonra çok kolaydır. - Teleskop almanız gerekiyor mu? - Teleskopla baktığınızda ne görürsünüz? - Yeni Başlayanlar için teleskop 1 - Yeni Başlayanlar için teleskop 2 - Yeni Başlayanlar için teleskop 3 - Astrofotoğrafçılık 1 - Astrofotoğrafçılık 2 - Astrofotoğrafçılık 3 Gelmiş geçmiş en büyük bilim insanl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/teleskop-yapmak-1/", "text": "Bir makine...' Kısa ve sert, kestirip atıyor. 'Stellafane'de makine kullanılmaz. İyi bir yontucu aynayı bir santimetrenin milyonda birine kadar şekillendirebilir. Yeryüzündeki en iyi ayna elle yontulmuştur. El yapımı profesyonel bir teleskobun nasıl yapılabileceği ise büyük bir merak konusu. Gerçeği söylemek gerekirse herkes, gerekli malzeme ve bilgi ile el yapımı bir teleskoba sahip olabilir. Eğer özenerek ve bilgi sahibi olarak çalışmışsanız, yapacağınız bu teleskop ile binlerce dolarlık profesyonel teleskoplarla aynı kalitede görüntü alabilirsiniz. O halde teleskop yapımının ana adımları nelerdir, bununla başlayalım. Teleskop yapmayı kafasına koyan çoğu birey hemen ve ilk olarak büyük, evet büyük bir teleskobum olmalı diye düşünür. Çünkü teleskopları araştırmış ve az da olsa bir fikir sahibi olmuş ise ayna çapı büyüdükçe ışık toplama gücünün artacağını bilir. Bu sebeple yapacaksam büyük olsun der genelllikle. Bu düşünce evet, çoğumuza hoş gözükse de yeni yemek yapmayı öğrenmeye başlayan bir gencin baklava açmak istemesine benzer. Tabiki açmayı deneyebilir. Lakin iş teleskoba gelince bu iş için harcanacak yüksek bütçe ve emek söz konusu olacağından bu heves pek mantıklı değildir. Önce ufak ufak cam tozuna maruz kalmak, yeterli ustalık safhasına erişildiğine kanaat getirildikten sonra büyük camlarla uğraşmak daha mantıklıdır. Eğer ayna büyüklüğü konusunda hemfikirsek, yapacağımız teleskop hakkında ne gözlemi yapılmak istendiği, teleskobun nerede kullanılacağı, astrofotoğraf çekmek istenip istenmediği gibi sorulara cevap verilmesi gerekmektedir. Bu yazı dizisinde aynalı, dobson kundak teleskop yapımı anlatılacaktır. Aynamızın çapına karar vermek aslında ben 4 istiyorum demekle olmamaktadır. Zira ayna çapına göre odak uzaklığı ve ikincil ayna hesabı gerekmektedir. İkincil aynayı elle yapmak tercih edilmez. Zira atılan taş ürkütülen kurbağaya değmez. İkincil aynalar piyasada standart ölçülerde üretilmektedir. Bu yüzden eğer ki 5 bir ayna yapacaksanız, belki buna uygun ikincil ayna piyasada bulunmayacaktır. Bu yüzden ayna çapı genelde piyasadaki standart ölçülerden seçilir. 3.5 , 4.5 , 6 , 8 vb. Eğer çoğunlukla gezegen gözlemi yapılacaksa odak uzaklığı uzun tutulur. Derin uzay gözlemi da dahil ediliyorsa odak uzaklığı kısa tutulur. Odak uzaklığı artarsa f oranı da artar. Bununla ilgili hesapları stellafane.org adresinden edinebilirsiniz. Ayna çapı, odak uzaklığı ve ikincil ayna hesapları belli olduktan sonra, buna uygun optik tüp ve kundak hesapları yapılır. Odak uzaklığına uygun bir optik tüp ve bunu stabil bir şekilde taşıyacak kundakla işlem tamamlanacaktır. Eğer bir çıkur ayna yapıyorsak aynayı küresel bir şekilde yontmamız gerekecektir. Bunun için bize kesit kürenin merkez derinliğinin ölçüsü lazımdır. Bu değere sagitta değeri denir. Aşağıdaki formülle hesaplanır, değerler mm cinsindendir. Kaba aşındırma safhasında cam disk, istenen sagitta derinliğine gelene kadar silisyum karbürle yontulur. Yontma işleminde alet olarak yine başka bir cam disk veya cam mozaik kaplı bir disk kullanılır. Silisyum karbürü zımpara kağıdında yer alan tozlar olarak gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Yapılan aynanın çapına uygun büyüklükte silisyum karbür ile işleme başlanır ve daha ince taneli silisyum karbür ile ayna yontulmaya devam edilir. Ayna yontma işlemlerinde uluslararası terimler vardır. TOT ve MOT bunların en önemlisidir. TOT alet üstte, MOT ayna üstte çalışma demektir. Kaba aşındırma işleminde, MOT konumunda kiriş hareketi ile bir varilin üzerinde veya masada dönerek/ayna-alet döndürülerek çalışılır. Komparatör saati ile ölçüm yapılarak istenen sagitta derinliğine ulaşılıp ulaşılmadığı kontrol edilir. İstenen sagitta derinliğine ulaşıldıktan sonra yine giderek küçülen tanecikli ama bu sefer beyaz alüminyum oksit ile hem TOT hem MOT konumunda yine varil etrafında dönülerek çalışılır. Burda amacımız buzlu cam haline dönen camımızı pürüzsüz bir yüzey kazandırmaktır. Çalışılan hareket ise bu sefer KİRİŞ hareketi değil NORMAL harekettir. İnce aşındırması tamamlanan cam optik reçine dökümü için hazırdır. Optik reçine denen malzeme, balmumu-reçine-katran karışımından oluşur. Cilalama için lap kalıbı kullanılarak optik reçine aletin üzerine dökülür. Yontma işleminde kullandığımız ALET bu sefer üzeri reçine kaplı alet olarak cilalamaya hazırdır. Cilalama işleminde seryum oksit yardımı ile NORMAL hareket ile hem TOT hem MOT konumunda cilalama işlemi gerçekleştirilir. Burada amacımız camımızı parlatmaktır. Ayna çapına göre gerekli cila işleminden geçen ayna optik teste tabi tutulur. Cilalanan aynanın optik kalitesini test etmek için farklı yöntemler kullanılmaktadır. Sıklıkla kullanılan test ise Ronchi testidir. Ronchi test cihazı ile cilalanan ayna dik bir düzeneğe yerleştirilirek test edilir. Ronchi testinden çıkan sonuçlara göre ayna reçineli alet ile gereken hareketler ile tekrar cilalanır. Burada amaç aynayı parabol bir hale getirmektir. Optik olarak testten olur alan cam artık sırlanmaya hazırdır. Bildiğimiz aynalar gibi bizim aynamızın arkası değil ışık toplayacak olan ön yüzü sırlanır. Optik tüp denen parça birincil çukur ayna, ikincil diagonal ayna, odaklayıcı oküler ve bulucu dürbünü taşıyacak parçalardan oluşan bir bütündür. Optik tüp farklı materyaller kullanılarak yapılabilir veya yaptırılabilir. Burada odak uzaklığımıza uygun uzunlukta ve birincil ayna hücresinin sığacağı çapta bir tüp yapmak önemlidir. Birincil ayna hücresi adı üzerinde birincil çukur aynayı optik tüp düzleminde taşıyan parçadır. Aynalı teleskopların optik ayarı olan Kolimasyon ayarının yapılabilmesi için ayna hücre üzerinde edebilecek şekilde düzenlenmelidir. Genelde 3 nokta üzerinden bu hareketlilik sağlanır. İkincil ayna hücresi de ikincil diagonal aynayı birincil çukur aynanın merkezine denk gelecek şekilde taşıyan parçadır. Çoğunluk 3, bazen de 4 parça ile ikincil aynanın optik tüp merkezinde durması sağlanır. Yine birincil aynada olduğu gibi 3 (veya 4) nokta üzerinden kolimasyon ayarı yapacak şekilde tasarlanır. Birincil ayna üzerinde toplanan ışık ikincil ayna üzerine düşer. İkincil ayna 45derece açı ile gözümüzle gözlem yapılacak noktaya ışığı yansıtır. İşte bu noktada göz merceğininin görüntü netliğini sağlayacak parçaya ihtiyaç vardır. Odaklayıcı, göz merceğinin yerleştirildiği ve gözlem yapan kullanıcının gözüne göre netlik ayarının sağlandığı parçadır. Göz merceğini profesyonel fotoğraf makinelerindeki lensler gibi düşünebiliriz. 10mm, 25mm, 32mm vb farklı ölçülerdedir. Hazır temin edilir. Bu parça gökyüzünde gözlem yaparken bir gök cisminin kolaylıkla bulunmasını sağlayan parçadır. Genellikle hazır temin edilir. Bu bulucunun tüp üzerine montajı için gereken parça da hazır temin edilebileceği gibi yapılabilir de. Ay gözlemi yapacak isek klasik gez-göz-arpacık mantığında ve ayın ışığını takip ederek teleskobumuzu aya konumlandırmak kolaydır. Lakin iş gezegen ve diğer gök cisimlerine geldiğinde iş değişir. Yüzbinlerce uzaklıktaki mesafeye konumlandırma yapmak için bulucu dürbün işimizi kolaylaştıracak parça olacaktır. Kundak en son şekillenen ama tüm mekanizmanın stabil şekilde çalışmasını sağlayan bir parçadır. Bu parçayı profesyonel fotoğraf makinalarını taşıyan 3 ayak tripod gibi düşünebilirsiniz. Bir masa dışarıdan çok sağlam gibi gözükebilir. Lakin üzerine optik tüp yerleştirildiğinde bu masa titreşimlerden kolaylıkla etkilenmeyen ve optik görüntüyü bozmayan, kullanıcının gökyüzünde dikey ve sağ-sol açıklıkta rahatça hareket etmesini sağlayacak şekilde tasarlanmalıdır. Elbette taşınır olması da nemli bir unsurdur. Uluslararası platformda amatörler çoğunlukla ilk olarak dobson kundak yapmayı tercih ederler. Lakin eğer teleskobumuzla astrofotoğraf çekecek ise bu kundağın ekvatoryal olarak tasarlanması gerekecektir. Optik ayar aynalı teleskopların vazgeçilmez unsurudur. Birincil ve ikincil ayna hücresi ne kadar stabil tasarlanmış olursa olsun teleskopların uzun mesafali araçla taşınması sırasında bu hassas ayar bozulabilir. Optik ayar birincil ayna merkezinde toplanan ışığın ikincil ayna üzerine düşürülmesi işlemidir. Bu ayar için piyasada özel aletler satılıyor olsa dahi sürpriz yumurta ile bile bu aletimizi kendimiz de hazırlayabiliriz. Optik tüp denen parça birincil çukur ayna, ikincil diagonal ayna, odaklayıcı oküler ve bulucu dürbünü taşıyacak parçalardan oluşan bir bütündür. Teleskop yapımında yer alan aşamalar hakkında detaylı bilgilere ulaşmak isterseniz stellafane.org ve/veya fezamen.com adresini kullanabilirsiniz. Bu işler ne kadar sürer, kaça mal olur, malzemeler nerelerden temin edilir, teleskobumuzu yaptık nasıl gözleme başlayacağız konularını ise sonraki yazılarımızda ele alacağız. James Webb Uzay Teleskobu'nun 18 al... Hem gündüz Güneş gözlemi, hem de ge... Messier 83 Gökadası (M83 ya da ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/teleskoplar-3-astrafotografcilik/", "text": "Astrofotoğrafları çekmek kadar bu görüntüleri de işlemek başlı başına bir alan oluşturuyor. Genelde insanlar teleskop ile bakarken internette gördükleri fotoğraflar gibi görüntüyle karşılaşacaklarını zannederler. Ama durum çok farklı çünkü gözümüzün ışık toplama kapasitesi, uzun pozlama sonucu CCD ya da CMOS sensörlerin topladığı ışık yanında çok düşük kalıyor. O yüzden en sık karşılaşacağınız teleskopla bu çektiğin fotoğrafın aynısını görebiliyor muyuz sorusuna vereceğiniz en net yanıt hayır olacak. Daha da açık olursak; Hubble Teleskobu ile baksanız dahi, fotoğraflarda gördüğünüz canlı ve ışıltılı görüntüyü, çıplak gözle hiçbir zaman göremeyeceksiniz. Astrofotoğrafçılığa ilk başladığım dönemde, bir kaç ay boyunca bu sorulara yanıt ararken aynı zamanda sık sık gözlem yapma ve fotoğraf çekme fırsatım oldu. Deneme yanılma yöntemiyle kendi yağımda kavruldum diyebilirim çünkü yaşadığım şehirde astrofotoğrafçılık ile uğraşan insanları tanımıyordum. Çok değerli gözlem sürelerinde teknik bilgilerimin eksikliği nedeniyle boşa harcadığım vakitler oldu ama insan en iyi hata yaparak öğreniyor sözünün doğruluğunu bir kez daha anladım. Kullandığım kundağın artık bana yeterli gelmediğini anladım ve daha uzun pozlama süreleri ve daha iyi astrofotoğraflar için GoTo özellikli elektronik kundak almaya karar verdim. Tercihim Orion Atlas Pro serisi oldu çünkü fiyat/performans dengesi açısından rakiplerinin bir adım önünde bir kundaktı. Aynı zamanda 115mm'lik Meade 6000 Serisi APO Triplet ED optik tüp alarak astrofotoğrafi alanına ciddi bir adım atmaya karar verdim. Kundağa ilişkin izlenimlerimi buradan okuyabilirsiniz. Her ne kadar elektronik kundak kullansam da 60 saniye pozlama süresinden sonra yine gökcisimleri kaymaya, görüntüler uzamaya başladılar. Ne kadar iyi kundağınız olsa da, kılavuz sistemi olmadan bir süre sonra takip yetersiz kalıyor. Bunun en büyük sebeplerinden birisi kundağın dişlileri arasındaki boşluktan kaynaklanan backlash adını verdiğimiz sorun. Dişlilerin arasındaki milimetrik boşluklar periyodik takip hatalarına neden olurlar. İşte burada autoguider dediğimiz kılavuz sistemi devreye giriyor. Autoguider sistemi hem polar ayardaki, hem atmosferdan kaynaklanan etkileri hem de backlash adını verdiğimiz kundak dişli mekanizmasından kaynaklanan takip hatalarını düzeltmek için geliştirilmiş bir sistemdir. Birkaç çeşit kılavuz sistemi olmakla birlikte kabaca kılavuz sistemi ayrı bir kamera ve optik sistemden oluşan mekanizmanın bir yıldız üzerine kitlenerek onu takip etmesi sağlanır. Sistem aynı zamanda teleskobun kundağına da bağlı olmakla birlikte, kundağa komut vererek hedefteki yıldızı sıkı bir şekilde takip etmesini sağlar. Adı üstünde olduğu gibi teleskopun kundağına kılavuzluk eder. Üstteki kendi kullandığım sistemde de göreceğiniz üzere, optik tüpün üstüne sabitlenmiş olan görece daha küçük olan tüp ve arkasındaki kamera kılavuz sistemidir. Kılavuz sistemi kullanarak bu hatalar en düşük seviyeye indirilerek çok uzun süre pozlama yapılmasına imkan sağlanmış olur. Eğer derin uzay objelerini düşük ISO'larla uzun süre pozlayarak fotoğraf çekmek istiyorsanız kılavuz sistemi kullanmak kesinlikle gerekiyor. Refraktör teleskoplar diğer bir ismiyle mercekli teleskoplar optik ana bileşeni mercekten oluşan teleskoplardır. Mercekli bir teleskopta, ışık mercekten geçerken kırılır. Bu özellik sayesinde, ışınlar belli bir noktada toplanarak odaklanabilirler. Ancak burada ortaya çıkan en büyük sorun ışık farklı renkleri içerir ve her renk farklı farklı dalga boyunda olduğundan farklı açılarla kırılır. Bu, cisimden gelen ışığın renklerine ayrışmasına yol açar. Bu istenmeyen bir durumdur, çünkü görüntünün netliği bozulur. İşte buraya apokromatik adı verilen mercek tipleri devreye girer ve bu hatanın çok büyük oranda düzeltilmesi sağlanır. Eğer astrofotoğrafi için refraktör teleskop tercih edecekseniz apokromatik olmasına dikkat edin. Mercekli teleskoplar kapalı optik tüp sistemine sahip oldukları için fazla bakım gerektirmezler ancak mercek maliyeti nedeniyle çok pahalıdırlar. Benim de ilk kullandığım optik tüp olan Newtonian reflector yani aynalı teleskopların objektifi aynadan oluşur. Optik tüpün en sonunda yer alan birincil aynadan yansıyan ışınlar teleskop tüpünün içine geri döner. Burada optik tüpün içinde yer alan ikincil aynadan 90 derecelik kırılma ile teleskobun yöneltildiği cismin görüntüsü göz merceğine yönlendirilir. Aynalı teleskopların en büyük avantajı fiyatlarının uygun olmasıdır. Ayna çapı büyüdükçe toplanan ışık miktarı da artacağı için aynı çapta bir aynalı teleskop ile mercekli teleskopun fiyatları arasında çok büyük bir uçurum vardır. Ancak açık optik tüp sistemine sahip olduklarından çok sık bakım gerektirirler . Ayrıca birincil ve ikincil aynanın birbirne olan açıları zamanla bozulabileceğinden kolimasyon adı verilen bir ayar yapılmasını gerektirir. Aynalı teleskop kullanacaksanız ortama bağlı olmakla birlikte benim gibi gece yarısı gözlem ortasında saç kurutma makinesiyle işlem yapmanız gerekebilir. Astrofotoğrafçılık için aynalı teleskop tercih edecekseniz, çektiğiniz karenin kenarlarında coma hatası denen bir bozulma olacağından, optik düzleme ekleyeceğiniz comma corrector adlı bileşeni de almanız gerekecektir. Şahsen yeni başlayacaklar için fiyat/performans açısından 6 veya 8 inç aynalı bir teleskop almanız sizi uzun bir süre idare edecektir. Bu tip teleskoplarda birinci aynadan önce optik düzlemde bir de düzeltici mercek bulunur. Bu sistemler hem optik gözlem hem de astrofotoğrafi için uygun olmakla birlikte karışık bir sistem oldukları için fiyatları da yüksektir. Ayrıca genellikle odak değerleri yüksek olduğundan daha uzun süre pozlamalar yapmanız gerekebilir. Amatör astrofotoğrafçılık için yaygın kullanılan DSLR fotoğraf makineleridir. Yazılım desteği ve çekilen görüntülerin işlenmesine olanak sağlaması nedeniyle tercih edilen bu makineler hem günlük kullanım hem de astrofotografi için uygundur. Bazı üreticiler astrofotoğrafçılık için özelleştirilmiş DSLR modelleri de üretmektedir. DLSR makinelerin handikapı sensörün aktif bir soğutma sistemine sahip olmaması nedeniyle ısınarak istenmeyen parazit ve gürültüleri oluşturmasıdır. Bu konuya yukarıda değinmiştik. Diğer bir tercih ise aktif soğutma sistemine sahip CCD sensörlü astronomi kameralarıdır. Bu cihazların fiyatları çok yüksek olmakla birlikte renkli ve monochrome olarak iki tipi vardır. Profesyonel fotoğrafçılar tarafından monochrome versiyonları tercih edilir. Çeşitli özellikteki filtrelerle siyah beyaz çekilen görüntüler birleştirilerek işlenir ve renkli görüntü elde edilir. Ekvatoryel ve Alt-Azimuth kundaklar olarak iki tip kundak tipi mevcuttur. Fazla detaylarına girmemekle birlikte alt-azimuth kundaklarda kutup ayarı yapılamadığı için görüntüler bir süre sonra baş aşağı devriliyormuş gibi olacağından astrofotoğrafi amacıyla kundak alacaksanız kesinlikle ekvatoryel kundakları tercih etmeniz gerekecektir. Kundak sistemleri hakkında daha fazla bilgi için şu makalemizi okumanızı tavsiye ederiz. Sonuç olarak astrofotoğrafi için ekipman tercihi konusunda fiyat/performans dengesini de gözeterek bütçenize uygun olabildiğince büyük teleskop çapını kaliteli bir kundak sistemi ve kamera ile birleştirmeniz gerekiyor. Filtre, makine için adaptör halka setleri vs. ek bileşenleri de dikkate almalısınız. Ancak şunu unutmamalısınız ki tüm ekipmanlarınız mevcut olsa bile en büyük ihtiyacınız olan şey sabır olacak. Gördüğünüz astro fotoğrafların çoğunun altında saatler hatta günler boyu harcanan emek yattığını aklınızdan çıkarmayarak bu işe gönül verdiyseniz sabırlı olmayı ve sahada yaşayabileceğiniz tüm aksiliklere rağmen başarıyla çekip işlediğiniz ve son halini verdiğiniz güzel bir fotoğrafın verdiği zevke kesinlikle değer! \"Boş ve ters çevrilmiş bir bidonun ... Evrenin keşfi serüvenimizde en çok ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/temel-fizik-basinc/", "text": "Basınç bir yüzeye etkide bulunan dik kuvvetin, birim yüzey alanına düşen miktarıdır. Daha farklı bir ifade ile, bir yüzeye uyguladığınız kuvvetin dik bileşeninin, o yüzeye ne kadar dağılarak bir etki yaptığını ifade eder. Basınç, sıradan bir çivi çakma işleminden yıldız astrofiziğine kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkar. Maddenin üç ayrı halinde ayrı ayrı incelenir. Katılarda basınç, uygulanan kuvvetin artmasıyla artar. Katılarda basınç, kuvvetin uygulandığı yüzeye temas eden yüzey alanı azaldıkça artar. formülü elde edilir. Bu demek oluyor ki, aynı kuvvetle, yüzey alanını azaltacak olursak daha fazla basınç uygulayabiliriz. Bu yüzden çivilerin ucu sivridir, çünkü ufak bir yüzey alanı sayesinde duvara çok fazla basınç uygulayarak girmesini kolaylaştırır. Benzer şekilde bıçaklar da bilenerek daha keskin hale getirilir. Aynı cismi farklı konumlarda kullanarak farklı basınçlar elde etmek mümkündür. Cismin kütlesi değişmediği için, uyguladığı kuvvet değişmezken yüzey alanı değişmiştir. Böylece uygulanan basınç da değişir. Ağır araçları fazla tekerlikli yapmak yer ile olan temas yüzeyini artırarak tekerler üzerine binen basıncı dağıtacaktır. Toplam basınç aynı kalacak olmasına rağmen, birim tekerlek üzerine düşen basınç azalacağından tekerlerin dayanıklılığı artacaktır. Sıvılar içinde bulundukları kabın şeklini aldıklarından ötürü, temas ettikleri tüm yüzeye farklı yüksekliklerde farklı değerlerde olmak üzere basınç uygular. Sıvılarda basınç yükseklik ile ilintili olduğundan kabın farklı yüksekliklerinden açılan deliklerden çıkan suyun basıncı da farklı olacaktır. Bu sebeple denizde dalış yaparken diplere doğru basınç arttığından kulakta bu basınç hissedilebilir. Gaz basıncı özellikle yıldız astrofiziğinde önemli bir yere sahip olan bir konudur. Gaz basıncını anlamak için, elimizdeki gazı kapalı bir kapta düşünelim. Burada elimizde dört farklı parametre vardır. Gazın sahip olduğu basınç , gazın hacmi , gazın sıcaklığı ve molekül sayısı . Aynı zamanda bunları bir eşitlik olarak ifade etmek için k gibi bir sabit sayı kullanırız. Gaz basıncı, gaz moleküllerinin bulundukları kabın çeperlerine çarpması sonucu oluşur. Dolayısıyla ne kadar fazla çarpışma, o kadar fazla basınç demektir. - Molekül sayısı ve sıcaklık sabit tutulursa eşitliğin diğer tarafı değişmemelidir. Dolayısıyla bu durumda hacim artarsa, basınç azalır. Hacim azalırsa, basınç artar. Yani sıcaklığını ve molekül sayısını değiştirmediğimiz bir gazı sıkıştırırsak basıncı artacaktır. - Hacmini ve molekül sayısını değiştirmezsek, sıcaklık artarsa basınç da artar. Sıcaklık azalırsa, basınç da azalır. Yani kapalı, hacmi değişmeyen yalıtılmış bir kaptaki gazı ısıtırsak, basınç artacaktır. - Hacmi ve sıcaklığı sabit tutup, molekül sayısını artırırsak basınç artacaktır. Yani kapalı, sabit hacimli bir kaba sabit sıcaklıkta gaz eklenirse, basınç artar. Yıldız astrofiziğinde gaz basıncı, hidrostatik dengeyi ifade etmede kullanılır. Yıldızların oluşumunu sağlayan kütle çekim kuvveti yıldızı içeriye çöktürdükçe gazın artan basıncı, yıldızın bir noktada dengeye gelmesini sağlar. Dolayısıyla kütle çekim ile gaz basıncı arasında net bir ilişki vardır. Kütle ne kadar fazla ise, gaz basıncı o kadar fazla olur. Dolayısıyla çekirdekte çarpışma olasılığı artar, yıldızın ömrü kısalır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/temel-fizik-yogunluk-ozkutle/", "text": "Yoğunluk ya da özkütle birim hacimdeki madde miktarıdır. ile ifade edilir. Fakat sıcaklık ve basınca bağlı olduğundan, bir maddenin yoğunluğunu belirtirken belirli bir sıcaklık ve basınç altındaki yoğunluğundan bahsederiz. şeklindedir. Birimi kg/m3 ya da gr/cm3'tür. Gündelik yaşantımızda koşullar belirli bir standarta oturtulabildiğinden, maddeler için belirli bir yoğunluk değerinden bahsedebiliriz. Örneğin suyun 1 atmosfer basınç ve 0 derecedeki yoğunluğu yaklaşık olarak 1 gr/cm3'tür. Fakat gezegenler, yıldızlar gibi devasa yapılar söz konusunda olduğunda madde ne olursa olsun yoğunluk çok farklı değerler alabilir. . Bu sebeple böyle ortamlarda maddenin yoğunluğundan ziyade, ortamın yoğunluğundan bahsederiz. Örneğin Güneş'in merkez bölgesinde yoğunluk yaklaşık 150 gr/cm3'tür. Olay ufku yarıçapı 13,5 milyon km."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/temel-harmonikler-ve-lissajous-egrileri/", "text": "Bu iki denklemi ayrı ayrı çözmemiz gerekiyor. Neyse ki Fransız fizikçi Jules Antoine Lissajous, 1857'de bu denklemi çözmüş. Evet, gelelim asıl konuya... Lissajous eğrilerini bulmanın kolay bir yolu var mıdır ki? Sonuçta Lissajous eğrileri tamamen soyut kavramlar değiller, çoğu yerde karşımıza çıkabiliyorlar. Eğer bir osiloskop yakınındaysanız, hemen bir girişine 50 Hz AC sinyal, diğerine 60 Hz AC sinyal verin, ekranda Lissajous eğrilerini göreceksiniz. Burası işte Lissajous eğrilerinin daha eğlenceli kısmı ? Bir silindir alın. Silindiri kağıtla kaplayın ve etrafına kendi üzerine kapanan bir sinüs eğrisi çizin. Yani, sinüs eğrisini çizerken başladığınız noktaya geri döneceksiniz. Eğer silindiri şeffaf düşünürseniz, bu sinüs eğrisinin duvara yansıyan gölgesi tam olarak Lissajous eğrilerini veriyor. Silindiri döndürdükçe faz farkını değiştiriyorsunuz. Bu olayı şu şekilde gösterebilirim. Yeşil okları, gölgeler daha iyi takip edilebilesin diye koydum. Bir yeşil ok eğrinin en yüksek noktasını, diğer yeşil ok eğrinin en alçak noktasını takip ediyor. Hemen kendinizin deneyip görebileceğiniz, karmaşık görünen bir olayın bu kadar basit bir açıklaması olması muazzam. Yakınınızda veya okulda bir osiloskop varsa, iki girişini şehir elektriğine takıp hemen deneyin, çabuk! Yok durun! 220 V çok fazla, daha küçük voltajlarla deneyin. Ya da hava sürtünmesinin ve hareketlerinin en az olduğu bir ortamda, bir ipin ucuna ağır, simetrik bir cisim bağlayın ve bu ipi tavana bağlayın. Kısacası bir sarkaç yapın. Sonra, bu sarkacı çekip, bir tarafa itme vererek sallanmasını sağlayın. Cismin izlediği yol Lissajous eğrilerinden biri olacak."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/teori-deneyler-higgs-ve-nobel/", "text": "Gazetelerde, iri puntolarla atılan başlıkları bilirsiniz. O günün sabahında, gerek bir yandan iş adamlarını, iş kadınlarını ve siyasetçileri, diğer yandan spor kulübü başkanlarını, borsa simsarlarını ve yatırımcıları bir koşturmaca içine sokacak olan konuların; gerekse insanlar arasındaki etkileşimlerin, medyaya yansıyan fragmanıdır bütün bunlar. Bazen bu gazetelerde -ilginçtir- bilimsel haberlere rastlarız. Bilimsel ifadesine bir açılım yapmak gerekirse, İsviçreli/Amerikalı/İngiliz bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre... diye başlayarak, ...bir erkek, günde 16 kez.../...bir kadın, günde 8 kez... diye devam eden haberler, bilimsel haber niteliği taşımazlar. Bu tür haberler, gazetelerin, boş alan doldurma endişesinin birer sonucu olan istatistiklerdir. Eski Yunan doğa filozoflarının sonuncusu olan Demokritos, her şeyin atomlardan oluştuğunu söylerken kendinden oldukça emindi. Bir kanıt sunmayı, Pers kralı olmaya tercih ederim! derken de oldukça emindi kendinden. İşte insanın, en küçüğe ilgisinin simge isimlerinden biri, Demokritos idi. Üzerinde oturduğunuz sandalyenin veya koltuğun, görebileceğiniz en küçük parçası sizi öksürtebilme, hatta hapşırtabilme olasılığına sahipken, göremeyeceğiniz kadar küçük parçaları ise, size, dünyanın en büyük makinesini inşa ettirebilir. Nitekim bilim insanları, maddenin atomdan da küçük yapıtaşlarını ve bu yapıtaşların en önemli özelliklerinin başında gelen kütleyi araştırmak üzere, dünyanın en karmaşık makinesini oluşturdular ve bu makineden belli bir başarı elde ettiler. Fransa-İsviçre sınırında, yerin 100 metre altından geçen 27 kilometre uzunluğundaki tünele inşa edilen LHC , Aralık 2009 tarihinde proton çarpıştırmaya başlamıştı. Tıpkı ilkel bir topluluğa mensup bir bireyin, yukarıda sözünü ettiğimiz merak sebebiyle, bir taşı önce ikiye, sonra dörde ve giderek daha fazla parçalara ayırırken taşları birbirine vurmasında olduğu gibi. Hızlandırıcının üzerindeki, her biri birkaç katlı apartman büyüklüğündeki 4 detektör de yıllar süren hazırlıklardan sonra veri toplamaya başladılar. CERN Laboratuvarı'nda yer alan bu deneyler; CMS, ATLAS, LHC-B ve ALICE oarak isimlendiriliyorlar ve hepsinin kendine has açılımları bulunuyor. Atom çekirdeğinin pozitif yüklü parçacıkları olan protonların 14 TeV enerjisinde çarpıştırıldığı bu deneyler, araştırmacılara Evren'in ilk zamanlarını anlama olanağı verebilecek olması bakımından önemliydi. Yapılan deneylerde, LHC Laboratuvarı'nda, her biri 7 TeV enerjiye sahip olan ve 27 kilometrelik dairesel tünel içinde ışık hızına çok yakın hızlarda yol alan proton demetleri, çarpışarak 14 TeV'luk merkezi enerji meydana getirdi. Böylelikle atom altı dünyanın, şimdiye kadar yabancısı olduğumuz özelliklerini keşfetme şansımız oldu. Bu bölgedeki enerji yoğunluğu, evrenin başlangıcındaki Big Bang koşullarına yakın olduğundan dolayı, basında LHC deneyleri Big Bang deneyleri adıyla da adlandırılmıştı. Bununla beraber, bu deneylerde üretilen enerji, bir kibritin yanması sırasında üretilen enerjiden çok daha küçüktür. Bu deneylerin temel hedefi, parçacık fiziğinde varılan son nokta olan, Standart Model adını verdiğimiz modelin yanıtlayamadığı sorulara yanıt bulmaktı. Standart Model, bize maddenin yapı taşlarının nasıl davrandığını ve birbirleriyle nasıl etkileştiklerini açıklamakta, ancak bunların nedenleri hakkında bilgi vermemekteydi Kütle neden var? sorusuysa buna dair sorulardan en önemlisiydi. Higgs bozonu, işte tam bu noktada önerilmişti. Büyük İngiliz teorik fizikçisi, Peter Higgs'ten 1 yıl önce doğru cevaba yaklaşıp, bu cevabın oralarda bir yerde olduğunun sinyallerini alan Philip Anderson'un kurduğu model, 1 yıl sonra Higgs'in işine yarayacaktı ve o yıl, makalesinde bunu, Anderson'un plazmon modelinin relativistik bir versiyonu biçiminde dile getirecekti. Higgs'ten 1 ay önce ise, 49 yıl sonra Nobel Fizik Ödülü'nü Peter Higgs ile paylaşacağından habersiz, François Englert aynı modeli inceleyecek ve Higgs ile aynı sonuca varmasına rağmen, söz konusu bozonu tahmin edemeyecekti. Bununla beraber, Higgs'ten 1 ay sonra, Gerry Guralnik, Richard Hagen ve Tom Kibble gibi bilim insanları, Higgs'in yaklaşımına büyük katkıları olan, Higgs bozonunun kuantum özelliklerinden bahseden, hatta bu konuda Higgs'in çalışmalarından çok daha kapsamlı çalışmaları olan bilim insanları olarak, kronolojideki yerlerini alacaklardı. Medyatikleşme süreci, onlarca mektuplaşma ağının, grup çalışmasının ve fikir alışverişinin gerçekleştiği çalışmalardan bir insanı çekip aldığı zaman, geride kalanları hatırlamak ne yazık ki pek kolay olmayabiliyor. Bu açıdan, bu hatırlatmaları yapmak yerinde oldu diye düşünüyoruz. Standart Model bize, karşılaştığımız, etkilediğimiz, etkilendiğimiz her türlü maddenin, leptonlar ve kuarklar diye adlandırdığımız temel parçacıklardan oluştuğunu söyler. Örneğin atomun çekirdeğindeki proton ve nötronlar, 3'er kuarktan oluşurlar. Esasında bize çizilen küresel parçacık görselleri, bir anlamda yanıltıcıdır; zira bir proton, az önce de belirttiğimiz gibi, 3 kuarkın belli etkileşimlerle bir arada bulunmasından başka bir şey değildir. Bu belli etkileşimlerde de, aracı kuvvetler dediğimiz bozonlar rol oynar. Yani madde, 6 kuark, 6 lepton ve bunların arasındaki etkileşimleri sağlayan aracı parçacıklardan ibarettir. Maddeyi oluşturan kuarkların dışında kalan diğer kuarklar, evrenin farklı yerlerinde hızla daha düşük kütleli kuarklara dönüşürler. Ne çok etkileşim sözcüğü kullandık, değil mi? Açık yüreklilikle şunu itiraf etmemiz gerekiyor: etkileşim olgusunu anlamak, bütün bir fizik bilimini anlamakla neredeyse aynı değerde. İşte bu yüzden, en az, maddeyi oluşturan lepton ve kuarkları anlamak kadar, bozonları anlamak önemlidir. Bir efsane haline gelen Higgs bozonu da bu parçacıklardan biriydi, dolayısıyla Higgs parçacığının var olup olmadığı sorusunun yanıtlanması, Standart Model açısından son derece önemliydi. Bu temel amacın yanında, diğer amaçlar için de, LHC deneyi dışındaki diğer bir deney sistemi, CMS kuruldu. LHC ve CMS, öncelikle Higgs parçacığını aramayı ve böyle bir parçacık varsa bunun kütlesini ve diğer özelliklerini ölçmeyi amaçlamaktaydı. Öte yandan, LHC deneylerinin diğer amaçlarından biri de, Standart Modelin de ötesinde bir model olan Süpersimetri modelini sınamaktır. Süpersimetri, Standart Modelin karşılaştığı sorunları çözmek için, 1970'lerde ortaya atılan bir teoridir; yani bir anlamda Standart Modelin yaması olarak görülebilir. Söz konusu parçacıklara bir de karşıt-parçacıklar öngören süpersimetriyle beraber, karşıt-parçacıklardan oluşan karşıt-madde ya da anti-madde fikri de ortaya çıkmıştır. Sorunların bizim ilgileneceğimiz yönü ise, parçacıkların en temel özelliklerinden biri olan kütlenin, kendisini gösterişi olacak. Kütleyi miktar kavramından uzaklaştırıp parçacıklarda nasıl ortaya çıktığını kavramamız gerekecek. Bu bağlamda şunu belirtmemiz gerekiyor: Higgs bozonu, maddenin değil, parçacıkların kütlesinin kaynağıdır. CERN'de gerçekleştirilen deneyler, Büyük Patlama'nın ne bir simülasyonu, ne de onu tekrarlıyor. Var olan modellerimizin uyuştuğu fikre göre, evrenimiz, 13,8 milyar yıl önce doğdu ve bugün için, hızlanarak genişliyor. Burada açabileceğimiz paranteze ise LHC deneylerinde protonların çarpıştırılarak evrenin başlangıcındaki enerji yoğunluğuna ulaşılmaya çalışıldığını yazmamız gerekir. Protonların çarpışmasında ortaya çıkan mutlak enerji, hiç de katastrofik ölçeklerde bir enerji değil. Ancak protonların boyutları çok küçük olduğu için, enerji yoğunluğu çok fazla. Bu durumu şu şekilde örneklendirebiliriz: deniz suyunun ısısı, 1 litre kaynamış süte oranla kat kat daha fazladır. Çünkü ısı bir enerji ölçüsüdür ve deniz suyunun muazzam miktardaki kütlesinin içerdiği enerji, 1 litre kaynamış suyun enerjisinden milyarlarca kez daha büyüktür. Böyle olduğu halde, yeteri kadar derin düşündükten sonra başımızdan aşağı 1 litre kaynamış su döktüğümüzde kavruluruz, ancak denize girdiğimizde hiçbir şey hissetmeyiz. Hatta deniz suyunun sıcaklığı düşükse üşürüz. Bunun nedeni, denizin ısısının dağılmış durumda olmasıdır. Oysa bir litre kaynamış suyun ısısı , küçük bir alanda yoğunlaşmıştır. Öyleyse önemli olan enerji miktarı değil, enerjinin yoğunlaşma derecesidir. Einstein'ın ünlü formülünü hatırlarsak, enerji, kütleyle özdeştir (E=mc2). Öyleyse enerji, yeteri derecede yoğunlaştığında maddeye dönüşür. Bunu, şöyle de ortaya koyabiliriz: bir maddenin enerjisini yeterli oranda arttırdığımızda, o maddenin kütlesi, enerjiye dönüşür. Yüksek enerji yoğunluklarında yüzlerce farklı parçacık ortaya çıkar. İçinde yaşadığımız Evren'de, madde adını verdiğimiz, her şeyi oluşturan bu üç parçacık da , yaklaşık 13,8 milyar yıl önce, Evren'in başlangıcında ortaya çıkmışlardır. Şimdilik bu parçacıkları meydana getiren o muazzam enerjinin kaynağına dair ise sadece görüşler mevcut. Evrenin kendisinin Büyük Patlama ile oluştuğunu söyledik. Diğer bir deyişle; uzay, zaman, madde ve enerji bu sırada oluştu. Şimdi önemli bir parantez daha açmamız gerekiyor: Büyük Patlama kuramı, Büyük Patlama anını değil, daha sonrasında neler olduğunu açıklıyor. Büyük Patlama anıkavramı, bizlerin tahayyül edemeyeceği kadar küçük bir zaman dilimini ifade etmektedir. Bir an bile değil aslında; 0,00000000000000000000000000000000000000000001 saniye! Bildiğimiz varlığın ilk aşaması, işte bu zaman dilimine sığdı. Bunun açıklaması, uzayın aslında sanıldığı gibi boş olmadığıdır. Uzay, görünenin ötesinde, yani atom altı düzeyde müthiş aktiviteler içerir. Peki, nedir bu aktiviteler? Örneğin; elektron parçacığı ve bu parçacığın karşıt-parçacığı, yani pozitif elektron, diğer bir deyişle pozitron birlikte aynı anda ortaya çıkıp kaybolabilirler. Elektron-pozitron çiftinin ömrü, etkileşirken 10-21 saniye olup, aralarındaki mesafe 10-10 santimetredir. Ömür kavramı burada, parçacıkların kaybolmadan veya başka parçacıklara bozunmadan gözleme veya araştırmaya dahil olma süreleridir. Bu arada kaybolmaktan kasıt, yok olmak değildir; enerji formuna dönüşmektir. Bir parçacık, karşıt-parçacığıyla etkileştiği zaman, enerjiye dönüşür ve enerji kabarcıklarını oluşturur. Bunlar da, Edward Tryon'un hipotezinde kullanılan enerji dalgalanmalarına sebep olurlar. İşte bu da, Büyük Patlama için gereken enerji için sunulan görüşlerden biridir. Aslında ortada, konuşulması gereken bir parçacıktan ziyade, konuşulması gereken bir alan bulunuyor. Söz konusu parçacık da zaten bu alanın temel elemanıdır. Deniz kıyısında yürümeye çalışırken harcadığınız enerjiyle karada yürümek için harcadığınız enerji eşit midir? Hangi durumda daha çok yorulursunuz? Evet, denizin içinde yürümeye çalışmak daha zordur. Çünkü etkileşmenizin şart olduğu ve gaz molekülleri kadar etrafa saçılmamış, daha bir arada moleküller söz konusudur denizde. Siz ise katısınızdır, baştan ayağa. Higgs bozonu dediğimiz parçacığın ev sahibi olan, onu barındıran alan, işte bu deniz gibidir; bu alanda bulunan tüm varlıklara kütle verir. Denizde yürümemiz zorlaştığında, ağır hissederiz; üzerimizde fazladan kütle bulunuyormuş hissi söz konusu olur. İşte bu kütle verme durumunu, böyle bir modelle açıklayabiliriz. Hatta daha da ileri gidip, Higgs alanını, sağanak yağmura benzetebiliriz; ancak bu yağmur, romantik olmaktan biraz uzak. Bize kaçacak hiçbir yer bırakmıyor ve sürekli yağıyor. Bu yağmurun altında kendinizi salarak bir süngeri düşünecek olursanız, o hafif, yumuşak ve bazen havuçlu keki andıran cismin gitmiş, yerine ıslak, ağır bir cismin gelmiş olduğunu gözünüzde canlandırabilirsiniz. Yağmura benzettiğimiz Higgs alanı, parçacıklara işte buna benzer bir mekanizmayla kütle vermektedir. Süngerler, boyutlarına ve kapasitelerine göre, değişen miktarlarda su emebilirler. Parçacıklar da birbirinden farklı kütlelerin oluşturduğu geniş bir yelpazeye yayılmışlardır. İklimi değişen Dünya'da yağmur eksikliği, bir insan vücudundaki önemli bir vitaminin eksikliği gibidir; tedavi için farklı çözümler aranır, uzman beyinler bu konu için seferber olur. Geçen yıl gittiğim bir tatil beldesinde, Nijeryalı bir ailenin küçük bir çocuğuyla tanışmıştım. Kuraklıktan kaçan aile, aile kaynaklarını kaçmak için kullanmıştı. Zeki olduğu kadar, oldukça duygusaldı da Adisa . Yine sıcak bir yaz gününde kendinden geçmiş olan bana güzel bir şaka yapmıştı balonun içerisine doldurduğu suyla. İmgeleminde, sıcak bir havada yağmura hasret kalan bir insanı, böyle serinletebileceğini kurgulamıştı belki de. Hiç de haksız değildi. Yalnız, o suni yağmuru yaratırken bile, Adisa'nın kullandığı suyun kaynağı yağmurdu. Dolayısıyla, analojiden hareketle, yine işin içine Higgs alanı girmek zorunda. İçi su dolu balon ise Higgs parçacığı olarak düşünülebilir. Higgs alanı, Higgs bozonunu da dahil olmak üzere, tüm kütle sahibi parçacıklara, kütlelerini veren alandır. Su olmadan balonların da, süngerlerin de daha az ilginç olacağı gerçeği bir yana, Higgs alanı olmaksızın, hiçbir şeyin kütle sahibi olamayacağını düşünebiliriz. Hayır; Dünya üzerinde kalamayıp uzaya doğru uçmazdık, daha bu noktaya gelmeden, gezegenleri oluşturacak materyaller bir araya toplanamazdı. Şimdi Higgs bozonunun , evrendeki tüm kütle sahibi parçacıklara, onlarla etkileşerek kütle kazandırdığını biliyoruz. Yolu üzerindeki neredeyse her şeyden sızabilmeyi bir şekilde başaran ve bu sızış sırasında, içinden geçebildiği şeyleri ağırlaştıran su gibi, Higgs alanı da neredeyse tüm parçacık türlerine bazılarına daha fazla olmak üzere- etki ederek kütle verir. Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında açıklanan buluş da, tam olarak bu parçacığın, Higgs bozonunun keşfiydi. Protondan yaklaşık 133 kat fazla kütleye sahip bu parçacığın keşfi, evrenimizin mevcut haline dair modellerimizle de birebir uyum sağlıyor. Popüler bilim yayınlarında pek rastlayamayacağımız isimler hakkında daha önce, Higgs ile beraber anılması gereken bilim insanları söz konusu olduğunda yakınmıştık. Standart Modelin ve bu model kanalında gelişen başka kuramların bel kemiğini, ismine yine pek de sık rastlayamayacağımız iki matematikçi kurgulamıştır: Sophus Lie ve Hermann Weyl. Esasında Standart Model dahilinde gelişen tüm olaylar, 1920 yılı dolaylarında, Hermann Weyl'in orijinal bir yaklaşımına dayanıyor. Tüm bu üzerinde konuştuğumuz parçacıkların ve kuvvetlerin, onların özelliklerine karşılık gelen ve aslında bizim uzayımıza bağlantı yapan iç uzaylar olan, fiber demetleri olarak adlandıracağımız yapılardan oluştuğu düşüncesi, bu yaklaşımın en açık tanımı. Matematiksel tanıma göre, bir fiber demeti iki bölümden oluşuyor: taban manifoldu ve bu manifoldun üzerindeki fiberler. Manifold dediğimiz unsuru, üzerindeki herhangi bir noktaya yaklaştıkça, onu, sanki kusursuz derecede düzmüş gibi algılamaya başlayacağımız eğri bir yüzey veya uzay olarak düşünebiliriz. Dünya'nın yüzeyini, bir çeşit manifold olarak tahayyül edebiliriz; ona çok yakın durumdayız ve gerçekten de dümdüz görünüyor! Fiber demeti için de bir analoji gerekirse, kafa yüzeyimizi ve saçlarımızı gözümüzde canlandırabiliriz. Böylece fiberlerle taban manifoldları arasındaki bağlantıya, kabaca aşina hale geliriz. Ancak önemli bir nokta, fiberlerin, saçlarımız gibi düz olmak zorunda olmadıklarıdır, ancak olabilirler de. Fiberler, herhangi bir geometrik formda bulunabilir. Weyl'in düşüncesi, uzay-zamanımızın, bu matematiksel yapıdaki taban manifoldu olduğu ve parçacıklarla kuvvetlerin de bu taban manifoldunun üzerindeki fiberler olduğu şeklinde. Hatta bu kuramın kullanımında, ilginç bir biçimde, 4 temel kuvvetin her biri, bir Lie grubu ile tanımlanıyor . 4 temel kuvvetin olduğunu biliyoruz: elektromanyetik kuvvet , zayıf nükleer kuvvet , güçlü nükleer kuvvet ve kütleçekim. Günümüzde fizikçilerin nihai hayali, bu 4 temel kuvvetin tek bir kuramda birleştiğine tanık olmak. Elektrik ve manyetizma, James Clerk Maxwell tarafından yıllar önce elektromanyetizma olarak birleştirilmişti. Elektromanyetik kuvveti tanımlayan fiberlerimiz, en basit Lie grubu olan u(1) grubu olarak bildiğimiz çember grubu. Aslında uzay-zaman manifoldunun her noktası, bu u(1) fiberleriyle dolu. Bu çemberler dalgalandıklarında, biz bu etkiyi, elektromanyetik dalga olarak gözlemliyoruz. Elektromanyetizmanın kuvvet taşıyıcı parçacığı, yani bozonu, zaten foton olarak biliniyor. Matematiksel olarak simetri üreteci kavramının fiziksel karşılığı, işte tam da bu foton dediğimiz parçacık olarak karşımıza çıkıyor. Yani u(1) grubunun tek bir simetri üreteci var ve bu matematiksel üreteç kavramının fiziksel karşılığını da foton olarak yorumluyoruz. Ayrıca elektrik yüklü parçacıklar da bu u(1) fiberlerinin etrafına dolanmış çember şeklindeki başka fiberler olarak tanımlanıyorlar. Tüm kuvvetler, en basit fiber olan, elektromanyetik kuvvetin basit u(1) fiberleriyle tanımlanmıyor. Farklı kuvvetleri, farklı Lie grupları temsil ediyor. Kuvvetlerin yükleri ve onları ilgilendiren parçacıklar ise hep bu kuvvetlere karşılık gelen Lie gruplarına dolanan çember fiberler olarak betimleniyor. Örneğin zayıf kuvveti, üç boyutlu Lie grubu olan su(2) ile tanımlarız. İşin matematiği, bize bu Lie grubunun üç tane simetri üreteci olduğunu söyler. Bu modeli doğada test ettiğimizde ise bu üreteçlerin, zayıf kuvvetin taşıyıcı bozonları olan w+, w ve z bozonlarının varlığını işaret ettiğini görürüz. Odamızdan bile çıkmadan, sadece matematik yaparak bu parçacıkların var olması gerektiğini işte böyle anlayabiliyoruz. Esasında yeni yeni gelişen bir beyni, fiziğe ya da matematiğe yönelten en zarif durumlardan birini analiz etmiş bulunuyoruz. Maxwell'den sonra ikinci birleştirmenin ürünü, Abdus Salam, Sheldon Glashow ve Steven Weinberg adlı bilim insanları tarafından, elektromanyetik kuvvet ile zayıf kuvvetin birleştirilmesiyle karşımıza çıkanelektro-zayıf kuvvet oldu. Ne yaptıklarına gelince, elektromanyetik kuvvete karşılık gelen u(1) fiberiyle, zayıf kuvvete karşılık gelen su(2) fiberini birleştirdiler. Bu birleştirme işlemi, söz konusu bilim insanlarınca, bazı karmaşık matematiksel işlemler yardımıyla gerçekleştirildi. İşte Higgs bozonunun ve z bozonunun var olmasının gerektiği de, tam olarak bu elektro-zayıf fiberi sayesinde anlaşılmıştı. Ancak salonda z bozonu bile bulunuyorken, biri eksikti: tahmin edebileceğiniz gibi, Higgs bozonu. Higgs bozonunun teorisi, tam olarak bu olay örgüsünün sonucudur ve esasında, bu olay örgüsü, herhangi bir takım oyununda yapılan eşsiz bir atağa benziyor. Aynı araç ve gereçleri kullanan bilim insanlarının geliştirdiği fikirler, sonunda, bu konuda net bir ifadeye sahip Peter Higgs ve arkadaşları tarafından, sayı ya da gol niteliğinde bir sonuca dönüştürüldü. Bu nihai parantezi açtıktan sonra, bir diğer kuvvet olan güçlü kuvvete karşılık gelen fiber demetinin, yani su(3) Lie grubu ile tanımlanan grubun, kuark ve gluonların varlığını gösterdiğini söylemeliyiz. Gördüğünüz gibi, doğa, matematikle fark ettiğimiz tüm bu gerçekleri, yaptığımız deneyler sonunda bizden hiç esirgemiyor. Standart Modelin bu bağlamda ne olduğuna gelecek olursak, aslında bu model, elektromanyetik kuvvet, zayıf kuvvet ve güçlü kuvvetin birleştirilmesi anlamına geliyor. Yani, u(1), su(2) ve su(3) fiberlerinin birleştirilip yorumlanmasından bahsediyoruz ve bu yorumlar işe yarıyorlar. İşe yaradıklarını da deneylerimizden anlıyoruz. Ancak sorun, Standart Model dediğimiz modelin, kütleçekimini açıklayamaması. Sebebi de gayet açık: kütleçekimine karşılık gelen fiberin, kuramın yorumu içerisinde bulunmaması.Bunlarla beraber, doğanın neden Lie gruplarını kullandığı vesoyut fiberlerin neden var olduğu bilinmiyor; bunlar da başka bir yazının konusu. Bilinen evrenin tamamı -en küçük bileşenler olan temel parçacıklardan galaksilerin en büyük kümelerine kadar- düşündüğümüzden daha fazla ortak nokta içeriyor. Çok büyük ölçek farkına rağmen, kozmosun en büyük ölçeklerini yöneten yasalar, en küçük parçacıkları ve etkileşimlerini yöneten yasalarla ortak noktalar içeriyor. Bizler, bu iki ölçek için tamamen farklı şekillerde çalışıyoruz: çok büyük ölçekler, sadece büyük teleskoplarla ve doğal kozmik laboratuvarlarla çalışılabilirken, küçük ölçekler, Dünya'da, gelmiş geçmiş en güçlü makinelerin, parçacık hızlandırıcılarının yapımını gerektiriyor. LHC ise bunların en büyüğü olarak öne çıkıyor. LHC, çoğumuz için hala heyecan verici olsa da, her şeyden önce, Standart Model'in kayıp parçası olan Higgs bozonunun bulunabilmesi için yapılmıştı. Söz konusu çarpıştırıcıdan gelen haberleri, zamanında takip edenlerimizin de hatırlayabileceği gibi, Higgs bozonunun kütlesi hakkında amansız bir spekülasyon söz konusuydu. Bunun bir sebebi vardı: tüm bu parçacıklar -kuantum alan teorisi bağlamında- gözlemlediğimiz her şey üzerinde çarpıcı bir etki sahibi. Diğer tüm parçacıkların kütlelerini tayin edebilen bir parçacık söz konusu. Örneğin bizler, 3 kuarkın bir araya gelerek, atom çekirdeğindeki protonları ve nötronları oluşturduğunu düşünürüz. Ancak bu 3 kuarkın tamamının kütlesi, söz konusu parçacıkların kütlesinin yalnızca %2'sine karşılık geliyor; yani bu kuarklar, proton ve nötronun kütlesinin çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Geriye kalan kütle ise, kuantum alan teorisi yasalarının öngördüğü diğer bazı parçacıklardan, daha doğru bir ifadeyle, etkileşimlerden gelir. Tüm bu parçacıklar, birbirlerine o kadar bağlıdır ki, üst kuark dediğimiz, tüm Standart Modelin en ağır parçacığı (protonun 180 katı kadar bir kütleye sahip) eğer şimdiki kütlesinin 2 katına sahip olsaydı, evrendeki tüm protonlar, şimdiki kütlelerinin %20'si kadar fazla kütleye sahip olacaktı! Yani Higgs, evrende ne varsa, kuantum alan teorisine göre, hepsiyle çok yüksek derecede bağlı durumda. Standart Model, kütleçekimini içermiyor. Ancak gerçek evrende bu olgu bulunuyor ve evrenin, bizim varsaydığımız temel teori, kütleçekimi de dahil olmak üzere, bilinen tüm kuvvetleri içeriyor. Kütleçekimi söz konusu olduğunda, düşük enerjili ve yüksek ölçekli bir kuvvet akla gelir, ancak bizler bu kuvvetin, kuantum mekaniğine uygulanabilirliğini test etmeye çalışıyoruz. Evrenin son parametresini sınırlamak için bunların yapılması gerekiyor. Eğer kütleyi belli bir değere indirgeyebilirsek, bu, artık evrende, Standart Model için yeni bir parçacık olmadığı sonucuna varmamızı sağlayabilir. Ancak bizler, Higgs bozonunun kütlesini farklı bir değer olarak bulursak , bu, evrende yeni bir şeylerin bizleri beklediğini gösterir. Daha da ilginç olanıysa, Higgs bozonunun kütlesi, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı çalıştırılmaya başlamadan 3 yıl önce, 2009'da hesaplanmıştı! Higgs bozonunun kütlesinin çok küçük bir belirsizlikle hesaplanması, süpersimetriye, ekstra boyutlara ve Güneş Sistemi'nde kurulması planlanan bir parçacık hızlandırıcısıyla bulunması beklenen herhangi bir yeni parçacığı öngören fantastik fikirlere karşı ezici bir kanıt olabilir. Bu kütle de ATLAS ve CMS detektörlerinden gelen verilerle beraber, sağlam bir olasılıkla, öngörülen kütlelerde saptanmıştı. Evet, evrende hala karanlık madde, simetri kırınımı, nötrinonun kütlesi gibi cevap bekleyen sorular var. Fakat en azından parçacık fiziği için yeni parçacıklar bağlamında, öğreneceğimiz başka hiçbir şey olmaması olasılığı söz konusu. TeV: Tera Elektronvolt. Elektronvolt, bir elektron parçacığının, 1 voltluk gerilim altında hızlandırıldığında kazandığı enerji anlamına gelir. Dolayısıyla çok küçük bir enerji miktarıdır. Dolayısıyla önüne gelen tera, giga, mega gibi ön eklerle beraber anılır. 1 Tera elektron volt, 1 trilyon elektron volta, yani 1012 elektronvolta eşittir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/teori-nedir-ne-degildir/", "text": "Çok yaygın bir yanılgı, teorilerin kanıtlandığında kanun olacağı yönünde. Oysa bilimde böyle bir şey söz konusu değil. Eğitim sistemimizin bozukluğundan mıdır bilinmez, insanlarımız bilimsel bir gerçeğin ortaya çıkışının; hipotez > teori ve nihayet kanun şeklinde olacağını düşünüyor. Maalesef eğitim sistemimiz bu yanlış bilgiyi zihinlerimize kazıdı ve kazımaya devam ediyor. Teori, gözlemlediğimiz bir olguyu, yani doğa kanunlarını açıklama amacı güden ve kanıtlarla desteklenebilen açıklamalar bütünüdür. Bilim, teorileri ispatlama amacı gütmez ve bunun için çaba göstermez. Çünkü sağlam bir teori, zaten kanıtlar tarafından desteklenir ve gücü ölçüsünde yaygın kabul görür. O nedenle bilim, teoriler için kanıt toplar; açıklama gücüne bakar. Gerekirse yeni kanıtlarla destekler. Öncelikle şunu bilin: Günlük hayatımızda kullandığımız teori kelimesi ile, bilimsel alanda kullanılan teori kavramı birbirinden çok ama çok farklıdır. Günlük hayattaki teori kavramı, kişisel yargılarımızdaki varsayımsal düşünceleri, fikirleri ifade eder. Oysa bilimsel alanda bir teori kişisel yargı değildir ve ortaya koyabilmeniz için çok güçlü kanıt ve deneylerle ortaya çıkmanız gereklidir. Açıklanması gereken bir konuyla ilgili ortaya koyduğunuz teorinizin çok güçlü varsayımlarla, herkesçe sınanabilir herkesçe gözlemlenebilir veya herkesçe tekrarlanabilir deneysel kanıtlarla gelmesi ve hem önceden cevaplanabilenleri mükemmel biçimde cevaplaması, hem de cevaplanamayan sorulara bir önceki teoriye oranla daha iyi, daha yeterli düzeyde doğru cevap verebilmesi gerekir. Uzak galaksilerin kırmızıya kayması gözlemlenen bir olgudur, doğa kanunudur ve gerçektir. Bunun nedenlerini ve mekanizmasını açıklamaya çalışan teori ise; büyük patlama teorisidir. Yine, evrim gözlemlenen bir olgudur, doğa kanunudur ve gerçektir. Nedenlerini ve mekanizmasını açıklamaya çalışan teori ise evrim teorisidir. Gök cisimlerin birbirini çekmesi bir olgudur, doğa kanunudur ve gerçektir. Bunun nedenlerini ve mekanizmasını açıklamaya çalışan teori de kütleçekim teorisidir. Elektrik bir olgudur, doğa kanunudur ve gerçektir. Nedenlerini ve mekanizmasını açıklamaya çalışan teori elektron teorisidir. Bu arada, eminim bir çoğunun elektronun bir teori olduğunu ilk kez burada okuyorsunuz. Evet, elektron denen parçacık bir teoridir; kanun değil. Bir teorinin terkedilmesi için, hem onun açıklayabildiklerini, hem de açıklayamadıklarını daha iyi izah edebilen başka bir teorinin ortaya konulması gerekir. Örneğin; evrim teorisi şunu şunu açıklıyor, ama bunları bunları açıklayamıyor demek, o teoriyi geçersiz kılmaz ve sanılanın aksine çökertmez. Çünkü evrim zaten sürekli gözlemleyebildiğimiz bir olgudur ve gerçektir. Evrim teorisinin hatalı olması, bir doğa kanunu olan evrim gerçeğini ortadan kaldırmaz. Teoriler, bazı şeyleri iyi açıklayamadığı için çöpe atılmazlar. Teorilerin açıklayamadığı alanları aydınlığa kavuşturmak için teori geliştirilmeye ve teoriyle çelişmeyecek yeni ek teorilerle desteklenmeye çalışılır. Sonuçta ortaya çıkan teori, iş görüyor ise kullanılmaya devam edilir. Örneğin, büyük patlama teorisi, çok uzak galaksi kümelerindeki galaksilerin hidrojen ve helyum dışındaki elementler bakımından fakir olması gerektiğini söyler. Ancak, çok uzaklarda diğer elementlerce zengin galaksilere rastlanması büyük patlama teorisini çökertmez. Kaldı ki, böyle galaksilere rastlıyoruz da. Evrenin genişleme hızının büyük patlama teorisinin öngördüğünden çok daha fazla olduğunu gördüğümüzde büyük patlamayı çöpe atmadık. Onun yerine burada bilmediğimiz bir karanlık enerji buna neden oluyor galiba dedik ve teoriyi sahiplenmeye devam ettik. Oysa, karanlık enerji hipotezi için elimizde şu an hiçbir kanıt yok. Newton'un kütleçekim teorisi; yüzyıllar boyunca gökcisimleriyle ilgili hesaplarımızda kullanılmış, gayet başarılı bir teoridir. Fakat, Einstein'ın görelilik teorisi, Newton'un teorisinden çok daha ileridedir ve bambaşka bir bakış açısı getirir. Buna rağmen, Newton formülleri daha pratik olduğu için, çok hassas hesap gerektirmeyen alanlarda kullanılmaya devam ediliyor. Yani Newton teorisi yanlış değil. Sadece Einstein'ınki daha doğru. Gezegenler güneş çevresinde dönüyorlar. Hareketlerini nasıl hesaplayabiliriz? Tabi ki, Newton'un kütleçekim teorisi ile. Peki, bazı gezegenlerin, mesela Merkür'ün yörüngesini bununla hesapladığımızda yanlış çıkıyor, ne yapmalıyız? Elbette, Einstein'ın görelilik teorisini kullanmalıyız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/termodinamik-nedir-neyi-anlatir/", "text": "Öğretmen ve öğrencilerimiz için, uzaktan eğitime destek amacıyla videolar hazırlamayı sürdürüyoruz. Bu videomuzda, termodinamik konusunu ele aldık. Hypatia Bilim işbirliğinde hazırladığmız videomuzda, fiziğin en temel yapı taşlarından olmasına rağmen, en zor, hatta en yanlış anlaşılan konusu termodinamik hattında anlaşılır bir içerik üretmeye çalıştık. Videoyu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşıp okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, görmezden gelir ve tek başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/termodinamik-nedir/", "text": "Termodinamik, isminden de anlaşılacağı gibi ısı, sıcaklık ve bunların aktarımı ile ilgilenir. Kendi içerisindeki yasalar dizisiyle enerjinin bir konumdan başka bir konuma nasıl aktarıldığı ve işlemin gerçekleşme yönü hakkında bilgiler verir. Termodinamik evrenin temel yasasıdır ve ısı gibi enerji türlerinin günlük hayatta kullanılabilmesi için bizlere yön gösterir. Zira günlük hayatımızda termodinamik yasalarını uygulayamadan evrenin termodinamik yasaları etrafında nasıl döndüğünü anlamak çok zor olacaktır. Ayrıca belirtmekte fayda vardır ki, ısı ve termodinamik iç içe olsa da; ısı transferinin kendi içinde bir mekanizması vardır ve kendi içinde bir bilim dalıdır. Adı ne kadar ilginç gelse de termodinamik yasaları sıfırdan başlar. Bunun altındaki neden ise 1930'lara kadar yasanın farkında olunmasına karşın belirtilmemesidir. Bir bütünlük sağlanmasının farkına varan Ralph Fowler adlı gök bilimci sıfırıncı yasayı termodinamik kitaplarına işlemiştir. Bu yasayı şöyle ifade etmek mümkündür. Eğer A ve B sistemleri ısıl dengedeyse , o halde A sistemiyle dengede olan C sistemi, ayrıca B sistemi ile dengededir. Bunu biraz daha açmakta fayda vardır. Varsayalım ki bir elimizle bir kitaba dokunuyoruz. Bu halde A sistemi biz ve B sistemi de kitap oluyor. Diğer elimizle bir başka sistem olan C sistemine dokunduğumuzda eğer vücudumuz ve B ve C kitapları arasında ısı akışı olmuyorsa o halde biliyoruz ki B ve C sistemleri arasında da ısı alışverişi olmayacaktır. Sıfırıncı yasanın kulağa pek heyecanlandırıcı gelmediği kesin. Zira sıfırıncı yasa cisimlerin eninde sonunda ısıl dengeye varacaklarını söyler. Olaylar birinci yasa ile daha bir hareketlenmektedir. Birinci yasa, bir sistemin toplam enerjisinin sabit olduğunu ancak ve ancak enerji türlerinin arasında dönüşüm olabileceğini söyler. Sistemin enerjisi kesinlikle yoktan var edilemez ve yok edilemez. Eminim hepiniz çocukken bisiklet pompası ile bisikletinizin tekerleklerini şişirdiniz. O günlere geri dönelim ve bisiklet pompasını düşünelim. Burada bisiklet pompası bizim sisteminiz olmakta. Pompaya bastığımızda sistemin üzerinde iş yapmaktayız. Akabinde bisiklet pompasının sıcaklığının arttığının farkına varacaksınızdır. Bunun nedeni yaptığımız işin sistemin iç enerjisini arttırması ve bununla birlikte sistemin sıcaklığının da artmasıdır. Tekerleğin sibobunu tutan arkadaşınızın bu sıcaklığı farketmesi ile birlikte anlıyoruz ki ısı hava aracılığı ile arkadaşımızın vücuduna ulaşmıştır. İç enerji, cismin moleküler seviyedeki hareketliliği ile alakalıdır ve sıcaklık ile doğrudan orantılıdır. Zira sıcaklığı artan bir cismin içsel hareketliliği de artacaktır. Pompa sistemimizi matematiksel olarak şu şekilde ifade edebiliriz. Burada Q sistemden çıkan ısı enerjisi, W yaptığımız iş ve U iç enerjiyi ifade eder. İfadelerin önlerindeki işaretler bu enerjilerin sisteme aktarıldığı ya da ayrıldığını ifade eder. Sibobu tutan arkadaşımızın ısı akışını fark etmesinin nedeni sistemimizden ayrılan ısının vücuduna ulaşması ile ilgilidir. Mühendislik uygulamalarında genellikle sisteme ısı verip sistemin iş yapmasını istediğimizden dolayı yukardaki ifade şu hale gelir. Burada sistemimize ısı vermekte ve karşılığında sistem iş yapmaktadır. Bir dahaki sefer arabaya bindiğinizde bunu aklınızda bulundurun çünkü yanan benzin motorun pistonunda iş yapmakta ve hareket etmesini sağlamaktadır. Eğer birinci yasa ve ikinci yasayı birleştirirsek şu şekilde ifade edebiliriz. Soğuk rezervden sıcak rezerve ısı, ancak sistemin üzerinde iş yapıldığı taktirde taşınabilir. Isının sıcaktan soğuğa aktarılması doğada olağan bir şeydir. Ne zaman bu işlem döngüsel olsa, yani odanın içinden ısının alınıp evin dışarısına sistemde iş yaparak aktaracak olsak, evrenin düzensizliğini arttırmaktayız. Bu entropi olarak bilinir. Eğer entropide değişme yoksa bu döngü tersinebilen olarak, aksi de tersinilenemez olarak bilinir. Burada sistemimiz hala döngü içinde çalışmaktadır. Bu döngü yukardaki tersinebilinirlikten farklıdır. - Tersinebilen döngü tersinebilenemeyen döngüden daha verimlidir. - Aynı rezerve sıcaklıklarında işleyen döngüler aynı verimliliğe sahiptir. Carnot prensibinden yola çıkarak sistemin verimliliği sadece rezerve sıcaklıklarıyla orantılıdır. Buna göre arabanız kışın daha verimli çalışacaktır çünkü dışarıya daha az ısı bırakılacaktır. Aynı şekilde klimayı 18 derece yerine 20 dereceye almak elektrik faturalarınızı azaltacaktır. Son olarak entropi her zaman artmak zorundadır. Sistemden dışarı ısı verildiğinde entropi azalsa da ısının aktarıldığı ortamda entropi artmıştır. Dolaysıyla evrenin entropisi artmıştır. İkinci yasa bize ısı ile iş yapmak istediğimizde bu ısının bir kısmının kullanılmadan atılması gerektiğini söyler. Bu atılan ısıyı ne kadar azaltabilirsek verimliliğimiz o kadar artar. Verimlilik de sıcak ve soğuk rezerve sıcaklıklarıyla orantılı olunca, yüzde 100 verimlilik ancak 0 Kelvinde gerçekleşir. yüzde 100 verimliliğe ulaşmak imkansız olacağından 0 Kelvine ulaşmak imkansızdır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tevfik-uyar-ile-roportaj-video/", "text": "Bilim röportajları serimizin altıncı bölümünde, Dr. Tevfik Uyar ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Açık Bilim platformunun kurucusu ve Yalansavar yazarı Tevfik Uyar ile gerçekleştirdiğimiz bu samimi röportajı aşağıdaki videodan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, görmezden gelir ve tek başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Bilim ile sahte bilim arasında kalm... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/the-martian-marsli-filmi-uzay-hukuku/", "text": "Ridley Scott'un yönettiği 2015 yapımı The Martian Marslı filmde, Mars'taki bir görev sırasında çıkan bir fırtınayla ekipten ayrı kalan ve o noktadan sonra da geride kalanlar tarafından bulunamayınca ölmüş olarak kabul edilen bir astronot Watney'i anlatıyor. Şimdi bu repliği parça parça inceleyelim ve Uzay Hukuku bakımında doğru veya yanlış kısımları tespit edelim hep beraber. Dış Uzay Anlaşması Madde 2 der ki, Ay ve diğer gök cisimleri dahil, uzay, egemenlik ilanı, kullanma veya işgal suretiyle veya diğer her hangi bir suretle milli iktisaba konu olamaz. Kahramanımız Watney bu hususta haklıdır. Uzayda ulusal egemenlik kurulamaz. Geçtiğimiz yıllarda ABD, Apollo astronotlarının Ay'da bıraktıkları izlere ait yerleri Ulusal Park ilan etmek istediğinde bu duruma Dış Uzay Anlaşmasının 2. Maddesi bağlamında karşı çıkılmıştı ve park projesi rafa kaldırılmıştı. Öncelikle bir ülkenin sınırları dışındaysanız deniz hukuku uygulanır, prensibi getiren bir diğer anlaşma bulunmamaktadır. Watney'in yanlış beyan ettiği ilke, dış uzaya erişirken serbest geçiş ile ilgili oluşturulan teamül kurallarıdır. Bu uluslararası norm, Dış Uzay Anlaşması ya da bir diğer resmi anlaşma ile değil, uluslararası hukuk içinde teamül yoluyla yaratılmıştır. Kaldı ki Deniz hukuku, Uzay hukuku için boşluk doldurucu kurallar getirmemektdir. Kuşkusuz, deniz hukukunun bazı ilkeleri uzay hukukuna benzer ancak bu benzerliklerden ayrı olarak, kendilerine özgü hak ve yükümlülüklere sahip iki ayrı hukuk alanıdır. Uzay hukuku için boşluk doldurucu sayılabilecek uluslararası hukuk metni, 1959 Antarktika Antlaşması olacaktır. Bununla birlikte, deniz hukuku hatası birkaç sahne sonrasında Mars Misyon Direktörü tarafından tekrarlandı. Bu noktada geçmişte Sovyetler Birliği Sputnik'i fırlatırken ve ekvator ülkeleri de yere eş zamanlı yörüngenin kullanımı açısından kendi kara ve deniz sınırları hizasından olmak üzere bir hava sınırının olmadığı ve uzaya değin egemenlik haklarının devam ettiğini iddia etmişlerdir. Bu fikirlerin uluslararası uzay hukuku bakımından destek bulmadığını da hatırlatalım. Antlaşmaya Taraf Devletler, ay ve diğer gök cisimleri dahil, uzayda gerek Hükümet teşekkülleri, gerek Hükümetler dışı teşekküller tarafından yürütülen milli faaliyetlerde ve milli faaliyetlerin işbu Antlaşmada yer alan hükümler uyarınca yürütülmesinde milletlerarası sorumluluk taşırlar. Hükümetler dışı teşekküllerin ay ve diğer gök cisimleri dahil, uzaydaki faaliyetleri ilgili Devletin müsaadesine ve devamlı nezaretine tabi olmalıdır. Ay ve diğer gök cisimleri dahil, uzaydaki faaliyetlerin bir milletlerarası teşkilat tarafından yürütülmesi halinde, işbu Antlaşma hükümlerine riayetten doğan sorumluluk milletlerarası teşkilat ile söz konusu teşkilata mensup bulunan bu Antlaşmaya Taraf Devletlere ait olacaktır. Sonuç olarak, daha doğru bir açıklama NASA bir hükümet ajansıydı ... şeklinde olmalıydı. Antlaşmaya Taraf bütün Devletler ay ve diğer gök cisimlerini münhasıran barışçı amaçlarla, kullanacaklardır. Gök cisimleri üzerinde askeri üs ve tesisler kurulması ve tahkimat yapılması, her tip silahın denenmesi ve askeri manevralar yapılması yasaktır. Askeri personelin bilimsel araştırma veya diğer bir barışçı amaçla kullanılması yasaklanmamıştır. Ay ve diğer gök cisimlerinin barışçı amaçlarla keşfi için gerekli her türlü teçhizat veya tesisin kullanılması da yasaklanmamıştır. Dış Uzay Anlaşması, askeri amaçlı misyonların dış uzaya erişimi konusunda, barışçıl olmayan faaliyetlere sahip olanları hariç tutmaktadır. Dış Uzay Antlaşması 8. maddesinde, Uzaya fırlatılan bir cismin tescil edilmiş bulunduğu Antlaşmaya Taraf bir Devlet, söz konusu cisim ve bu cismin personeli üzerindeki yargı hakkı ve denetlemesini, bu cisim uzayda veya bir gök cisminde bulunduğu sırada da muhafaza edecektir. denilmektedir. Filmde gördüğümüz kadarı ile bir Alman personel de bulunmaktadır. Buradan hareketle bu misyonun çok uluslu bir görev olduğu düşünülebilir. Uzay faaliyetlerinin Tescili Hakkında Antlaşmanın 2. maddesinde, bir uzay nesnesinin fırlatılması durumunda fırlatan devletin Birleşmiş Milletler nezdinde tutulan bir sicile kayıt yaptırması gerekecektir. Fırlatılan nesne bakımından çok ulusluluk söz konusu ise devletlerin kendi aralarında yapacakları bir anlaşma ile kararlaştırılan bir devlet bu tescil kaydını gerçekleştirebilecektir. Filmde bu kaydın ABD tarafından yaptırıldığını düşünebiliriz. Bu durumda Watney'in sığınak ve yüzey aracı ile ilgili ifadesi doğru olacaktır. Bu ifadenin, deniz hukukuna ait kısımları 2. başlıktaki açıklamalarımız ışığında yanlıştır. Bu noktada boşluğu Antarktika Anlaşması ile doldurabiliriz. Antarktika Antlaşması 4. Maddesinde, İşbu Antlaşma yürürlükte kaldığı sürece hiçbir eylem ya da etkinlik, Antarktika'da toprak egemenliğine yönelik iddiaların savunulması, desteklenmesi ya da reddedilmesi veya başka tür egemenlik hakkı öne sürülmesi için gerekçe oluşturmayacaktır. İşbu Antlaşma yürürlükte olduğu sürece, Antarktika'da toprak egemenliği amaçlı hiçbir yeni talep öne sürülmeyecek, var olan taleplerin kapsamının genişletilmesine olanak tanınmayacaktır, hükümlerini getirmektedir. Astronotumuzun Mars yüzeyindeki yürüyüşleri bakımından serbest geçiş ilkesi geçerli olacaktır. Bu yönüyle uluslararası sular rejimine benzerlik gösterse de bu benzerlik Mars veya diğer gök cisimleri yüzeylerini uluslararası sular hükmüne sokmamaktadır. Ama yine 3. Başlıktaki açıklamalar bakımından sığınak ve yüzey aracı içinde iken Watney Amerikan Hukukuna tabi olmaya devam edecektir. İlk olarak, Watney ABD vatandaşıdır. Dış Uzay Antlaşması gereğince ABD hukukuna tabiyeti devam etmektedir. Amerikan yasaları, korsanlık ile ilgili getirdiği hükümlerde, korsanlık faaliyetinin ABD aleyhine cinayet veya hırsızlık suçlarının açık denizlerde icra edilmesi gerektiğini söylemektedir (18 U.S.C. 1652) . Tüm yazı boyunca uzayın, açık deniz sayılamayacağını sizlere gösterdiğimiz için takdir edeceksiniz ki Watney kardeşimiz hukuk karşısında herhangi bir korsanlık faaliyetinde bulunmuyor. Zaten ulaşmaya çalıştığı Ares 4 modülü ABD tarafından kayıtlı bir uzay nesnesi olacaktır. Sığınak ve yüzey aracı gibi modülde de Amerikan hukuku uygulanacaktır. Şöyle bir ihtimal de var: Varsayalım Ares 4 modülü ABD'YE ait değil ama başka bir ülkeye ait kayıtlı bir uzay nesnesi olsun. Bu durumda da korsanlık iddiası geçersiz kalmaya devam edecektir. Çünkü Dış Uzay Antlaşması 5. Maddesinde, Antlaşmaya Taraf Devletler uzay adamlarını insanlığın uzaydaki temsilcileri addedecekler ve onlara kaza, zaruret veya diğer bir Taraf Devlet ülkesine veya açık denize mecburi iniş halinde, mümkün olan her yardımı yapacaklardır. Bu kabil bir iniş yapan uzay adamları salimen ve süratle uzay gemilerinin tescil edilmiş olduğu Devlete iade edilmelidirler, denilmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/the-tremendous-importance-of-owning-a-perfect-piece-of-clothing/", "text": "Quis autem vel eum iure reprehenderit qui in ea voluptate velit esse quam nihil molestiae consequatur, vel illum qui dolorem eum fugiat quo voluptas nulla pariatur. Temporibus autem quibusdam et aut officiis debitis aut rerum necessitatibus saepe eveniet ut et voluptates repudiandae sint et molestiae non recusandae. Itaque earum rerum hic tenetur a sapiente delectus, ut aut reiciendis voluptatibus maiores alias consequatur aut perferendis doloribus asperiores repellat. Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipisicing elit, sed do eiusmod tempor incididunt ut labore et dolore magna aliqua. Ut enim ad minim veniam, quis nostrud exercitation ullamco laboris nisi ut aliquip ex ea commodo consequat. Nemo enim ipsam voluptatem quia voluptas sit aspernatur aut odit aut fugit, sed quia consequuntur magni dolores eos qui ratione voluptatem sequi nesciunt. Et harum quidem rerum facilis est et expedita distinctio. Nam libero tempore, cum soluta nobis est eligendi optio cumque nihil impedit quo minus id quod maxime placeat facere possimus, omnis voluptas assumenda est, omnis dolor repellendus. Nulla pariatur. Excepteur sint occaecat cupidatat non proident, sunt in culpa qui officia deserunt mollit anim id est laborum. Sed ut perspiciatis unde omnis iste natus error sit voluptatem accusantium doloremque laudantium, totam rem aperiam, eaque ipsa quae ab illo inventore veritatis et quasi architecto beatae vitae dicta sunt explicabo. Neque porro quisquam est, qui dolorem ipsum quia dolor sit amet, consectetur, adipisci velit, sed quia non numquam eius modi tempora incidunt ut labore et dolore magnam aliquam quaerat voluptatem. Ut enim ad minima veniam, quis nostrum exercitationem ullam corporis suscipit laboriosam, nisi ut aliquid ex ea commodi consequatur. At vero eos et accusamus et iusto odio dignissimos ducimus qui blanditiis praesentium voluptatum deleniti atque corrupti quos dolores et quas molestias excepturi sint occaecati cupiditate non provident, similique sunt in culpa qui officia deserunt mollitia animi, id est laborum et dolorum fuga."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/thomas-digges-evreni/", "text": "1570'li yıllara kadar bilim insanları için evren; hareketli yıldızlar olarak bildikleri gezegenler ve onların gerisinde gökkubbeyi bir kabuk gibi saran sabit yıldızlardan oluşuyordu. Bu yıldızlar sabittiler ve gökkubbede hareketsiz duruyorlardı. Onlardan ötesi ise yoktu. Kopernik evreni denilen bu evren modeli, o dönem için en doğru, en bilimsel evren modeliydi. Ta ki, 1572 yılında aniden ortaya çıkan yeni ve çok parlak bir yıldız hakkında fikir yürüten Thomas Digges'e kadar... Digges, aniden ortaya çıkan ve gündüzleri bile görülebilen bu çok parlak yıldız üzerinde astronom arkadaşlarıyla çalışma yaparken yıldızın parlaklığının giderek azaldığını farketti. Öyle ki, parlaklığı azalan yeni yıldız zamanla görülemeyecek kadar sönükleşmişti. Thomas Digges; Eğer bu yıldız giderek sönükleşiyorsa, bizden uzaklaşıyor olmalı. Birkaç gün önce çok parlak olmasının nedeni ise bize yakınlaşmış olmasıydı şeklinde bir teori geliştirdi. Bu teori, o güne kadar geçerli olan sabit yıldızlarla çevrili gökkubbe görüşünü çürütüyordu, çünkü Digges bu fikri yakınlaşıp sonra uzaklaşan bir yıldızı örnekleyerek çürütmüştü. Yıldızlar sabit değildi ve gerektiğinde gezegenler gibi hareket edebiliyorlardı. Yani bir kubbe yoktu. O tarihten sonra astronomlar için evren; her yanı yıldızlarla dolup taşan sonsuz bir boşluk olarak görülmeye başlandı. Digges'in düşüncesi bir yere kadar doğru olmasına rağmen, yıldızın sönükleşmesinin nedeni hakkında çıkardığı sonuç yanlıştı. Çünkü yakınlaşan veya uzaklaşan bir yıldız yoktu. O aniden ortaya çıkan yıldız; patlayan ve sonra yavaşça sönen, yani süpernovaya dönüşen ölen bir yıldızdı, ama o bunu bilemezdi. Buna rağmen, elde ettiği sonuç bin yıllık sabit yıldızlar düşüncesini silip atmaya yeterli olmuştu. Not: İlk olarak 2012 yılında Facebook sayfamızda, daha sonra 31 Aralık 2014 tarihinde sitemizde yayınladığımız, ama çok az kişiye ulaşabilen bu eski yazımızı tekrar canlandırmayı uygun gördük. Bizden yaklaşık 12 milyon ışık yılı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tip-1-medeniyetler/", "text": "Nikolai Kardashev, 1964 yılında yazdığı Kardashev cetvelinde, olası Dünya dışı medeniyetleri ürettikleri enerji miktarına göre çeşitli tiplere ayırmıştı, kendisinden sonra gelen bilim insanları da bu medeniyet tiplerine çeşitli düzenlemeler getirmişti. Bu yazımızda size Kardashev cetvelinin gelişmiş medeniyetler basamağının ilk sırasında yer alan Tip 1 medeniyetlerden ve sahip olabilecekleri teknolojilerden, dahası bizim Tip 1 medeniyetler seviyesine nasıl ulaşacabileceğimizden bahsedeceğiz. Şüphesiz ki fikirlerimizin bir kısmı spekülasyonlardan ibaret olsa da kuantum alan teorisi, genel görelilik ve termodinamik gibi fizik kanunları sayesinde fikirlerimize alt ve üst limitler koyabiliyoruz. Her gün yeni gezegenlerin keşfedilmesi ve önümüzdeki yıllarda hayal edemediğimiz kadar hassas ekipmanlar ile bu gezegenlerin teker teker inceleneceğini düşünecek olursak, dünya dışı bir uygarlığın izlerini keşfetmemiz her zamankinden daha olası. Bu nedenle neyle karşılaşacağımıza dair spekülasyon da olsa fikirlere ihtiyacımız var. Keşfedebileceğimiz her medeniyetin fizyolojileri, kültürleri ve teknolojileri bizden ne kadar farklı olsa da atom-altı parçacıklardan galaksi gruplarına kadar her şeyi açıklayan fizik kanunlarına bağlı olacaklardır. Dünya dışı uygarlıkları sınıflandırmak için bazı sabit yasaları ve fizik kanunlarını kullanacağız. Teknolojileri sihir gibi olsa da bu kanunlar bizi ortak paydalarda buluşturacak ve öngörülerimize gerçekçi limitler koyacaklar. 1) Termodinamik yasaları: Bir uygarlık ne kadar gelişirse gelişsin, bizim evrenimizin sınırları içerisinde bizim fizik kanunlarımıza ve termodinamik yasalarına bağlıdırlar. Enerjinin korunumu kanunu gereği yoktan enerji yaratamaz veya enerjiyi yok edemezler. 2) Stabil Baryonik Madde : Gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin yapı taşı atomlar ve moleküller. Yapı taşları bunlar olan uygarlıklarında enerji seviyelerinin limitleri bu yapı taşlarına bağlı olacaktır. 3) Yaşam alanı: Kendimizi doğaya oldukça zararlı ve yıkıcı olarak görmeyi çok severiz, bazılarımız sadece bu sebeple insanlığın yok olmasını dahi diler. Sayın okurlar, bizler ne şu anda ne de gelecekte doğadaki en yıkıcı güç olamayacağız. Yeryüzünde ilk canlılar ortaya çıktığından beri türlerin yüzde 99'u yok olmuştur. Evrenimiz düzenli değil, oldukça kaotiktir, doğa da iyi niyetli değildir, tıpkı bir aslanın bir ceylan yavrusunu yemesi gibi, ne kadar iyi, doğrucu, barışçıl bir medeniyet kurarsanız kurun, doğa size bu sebeple iyi davranmaz bu sebeple doğa ile uyum içinde olmak kısmi bir yalandır. Volkanik olarak aktif bir gezegende bir süper-volkan patlaması gezegeni onlarca yıl sürecek nükleer bir kışa sokabilir. Böylesi volkanik patlamalar ya da buzul çağları gibi küresel olaylar gelişmemiş türlerin büyük bir yüzdesini yok eder. Doğanın yıkım gücü gezegenler ile sınırlı değildir. Saniyede kilometrelerce hızla gezegenlere çarpan göktaşları bizimkisi gibi türleri yok edebilir veya yüzlerce yıl geriye, teknolojiden yoksun olan ilk çağlara atabilir, tabii bizimle birlikte gezegeni paylaştığımız sayısız canlı türünün de sonu gelecektir. Bu felaketlere sebep olabilecek onlarca kilometrelik göktaşlarının yönünü değiştirecek ya da tamamen buharlaştıracak teknoloji ve/veya silahlara sahip olmayan bir medeniyetin er yada geç sonu gelecektir. Doğanın yıkıcılığı bunlarla sınırlı değildir; oldukça gelişmiş, kendilerini koruyabilen Tip-2 medeniyetler dahi yok olma tehlikesini atlatamamışlardır. Süpernovalar ve gamma ışını patlamaları yüzlerce ışık yılı mesafelerdeki gezegenleri yaşanmaz kılabilir, bizden daha gelişmiş uygarlıkları bile yıkıcı derecede radyasyona boğarak öldürebilir. Şu anda evrenin herhangi bir köşesinde gerçekleşecek bir gamma ışını patlamasının gezegenimizin ozon tabakasını silip süpürmesinin önünde hiçbir engel yoktur ve belki de daha yüzlerce, binlerce yıl boyunca olmayacaktır. Kısacası, yavaş gelişen ve kendilerini bu tehlikelere karşı koruyacak önlemler almayan, yeni yaşam alanlarına yayılmayan uygarlıklar gelişemeden yok olacaktır. Belki de Fermi Paradoksu'nun sebeplerinden biri budur, sayısız uygarlık karşı koyamayacakları doğal felaketler sonucu yok olmuştur. Bu felaketleri, gelişmiş uygarlıklar için bir alt sınır olarak alabiliriz. Evrendeki medeniyetler, enerji seviyeleri arttıkça kendilerini bu felaketlere karşı koruyacak önlemler almak zorunda kalacaklardır. Bu parametreler bize uygarlıkların gelişmeleri için belli bir zaman aralığına sahip olduğunu, temel yapı taşlarının ne olacağını ve fizik kurallarına bağlı olacaklarını gösteriyor. Tip 1 uygarlıklar, Dünya'daki enerji seviyemizin yakınlarındadır. Tip 2, yıldızlarının saçtığı enerjinin ciddi bir bölümünü ya da tamamını kullanırlar. Bunun için yıldızlarını Dyson küreleri ve benzeri yapılar ile hapsedebilir. Tip 3 ise, içinde bulunduğu galaksinin enerjisinin ciddi bir bölümünü ya da tamamını kullanabilmektedir. Tip 3 seviyesine karadelikler, nötron yıldızları , beyaz cüceler gibi kompakt objelerden de edinilebilecek enerjinin dahil olduğunu hatırlatalım. Göründüğü gibi cetvel oldukça kaba bir yaklaşım içermektedir, örneğin bir uygarlık yüzlerce yıldız sistemine yayılmış olabilir ancak bir yıldızın bütün enerjisini hapsedemiyorsa kendisine Tip 2 denmemektedir, öte yandan yıldız sistemlerini asla terketmemiş ancak bir Dyson Küresi ile örmüş uygarlıklar Tip 2 sayılmaktadır. Bunun yanında uygarlık tipleri arasındaki enerji farkı muazzamdır; özellikle Tip 2 ve Tip 3 arasındaki fark dudak uçuklatır. Ne de olsa sadece tek bir yıldızın enerjisini hapsetmek ve yüzlerce milyar yıldızın + nötron yıldızları ve karadelikler gibi kompakt objelerin enerjilerini hapsetmek arasında fark inanılmaz ölçüdedir. Bu sebeple bazı bilim insanları Kardashev Cetveli'ni modernize etmişlerdir. Carl Sagan, Kardashev Cetveli'ni biraz daha detaylandırmış ve daha esnek sınırlar belirlemiştir. Tip 3 uygarlıklar (10^36 Watt) enerji kullanmaktadırlar. 2012 yılında Dünya'nın ortalama enerji tüketimi yaklaşık 17.54 Terawatt'a (17.54 x 10^12 Watt) denk gelmekteydi. Bu da bizi yaklaşık olarak Tip 0,7 yapmaktadır. Güneşimizin saçtığı toplam enerji yaklaşık olarak 4 x 10^26 Watt kadardır. Yani bu miktara yakın enerjiyi elde edip kullandığımız zaman Tip 2 sınıfına yükselmiş sayılabiliriz. Bunun için de tek bir yıldızı Dyson Küresi ile örtmemize gerek yok, zaten Güneş Sistemi'ndeki toplam madde ancak bir kaç santimetre kalınlığında bir duvara sahip Dyson Küresi'ne izin veriyor. Böylelikle Carl Sagan'ın modifiye ettiği cetvele göre binlerce yıl içerisinde onlarca ya da yüzlerce yıldız sistemine yayılıp bunların enerjilerinden daha gerçekçi ve ekonomik yöntemler ile faydalanarak Tip-2 seviyesine yükselebiliriz. Michio Kaku ise tanımları daha da detaylandırmıştır, Kaku'nun Geleceğin Fiziği kitabındaki tanımına göre Tip 1 medeniyetler bir gezegene vuran güneş ışığını ve gezegenin sahip olduğu enerji potansiyelini kullanan, volkanlardan, havadan ve hatta depremlerden enerji elde edebilen, okyanuslara şehirler kurabilen uygarlıklardır. Gördüğünüz gibi öncekilere kıyasla tanım biraz daha anlaşılır, ayakları yere basar bir hal almış vaziyettedir. Tabii bu son tanım Kardashev'in orjinal tanımından oldukça farklılaştığı için iş bu noktada biraz da yoruma dayanır. Sonuçta bir uygarlığa Tip-1 diyebilmemiz için o uygarlığın çok ciddi bir şekilde yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmakta olması, bu esnada teknolojileri de paralel olarak gelişeceği için kendi yıldız sistemlerindeki diğer gezegenlere de yayılmaya başlamalarını bekleyebiliriz. Ya da en azından bizimkinden kat kat daha fazla enerjiyi üretebiliyor olmaları gerektiğini biliyoruz. Yazımızın bu noktasında bazı okurlarımızın dünyayı kirletmek bitti sıra uzaya geldi, başka gezegenlere geldi gibi düşünceler içerisinde olduğunu tahmin ediyoruz. Saygı değer okurlar, bu dünyada çok iyi bir iş başardığımızı söyleyemeyiz, az önce yazdığımız gibi doğanın kendisi kadar yıkıcı olmasak da kendi yaşam alanlarımızı ve diğer canlıların yaşam alanlarını ciddi ölçüde tahrip ettik. Bahsettiğimiz doğal felaketler kadar olmasa da bir çok canlının soyunu tükettik. Tahmin ediyoruz bu bizimkisi gibi gelişmekte olan medeniyetlerin enerji arz-talep dengesizliği sebebi ile ortak sorunudur. Buna başka bir örnek olarak da, Avustralya kıtasına insanlarla birlikte gelen kedi nüfusunun burada yerleşik yaşayan diğer canlı türlerini avlamaları ve soylarının tükenme tehlikesine sebep olmaları olarak gösterebiliriz. Gerçekten de doğada, yeni geldikleri yaşam alanlarındaki türleri tehdit eden canlılara sayısız örnek bulmak mümkündür. Bir medeniyet hem teknolojik hem de kültürel anlamda yeterince gelişene kadar başka canlıların yaşam alanlarını işgal ederek onların soylarını tehdit edecek ve hali hazırda bolca bulunan enerji kaynaklarını çevrelerini ve dünyalarını kirletmek pahasına kullanacaktır. Bizim medeniyetimizde de, düşük teknoloji gerektiren ve bol bulunur, kullanımı kolay enerji kaynakları, onlara bağımlılığı da beraberinde getirmiştir. Karbon bazlı odun, kömür, petrol gibi fosil yakıtları ilk teknoloji parçamız olan ateşin keşfinden beri kullanmaktayız. Bu kadar yaygın ve bol bulunmalarından dolayı yüksek teknoloji gerektiren füzyon ve yeni yeni yaygınlaşmaya başlamış yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesi çok yavaş olmuştur. Zaten bu yeni ve karmaşık teknolojiler için bilim ve teknolojinin yanı sıra endüstrinin, materyal biliminin ve daha birçok teknolojinin geliştirilmesi fosil yakıt ve 20. yüzyılda nükleer fisyon ile mümkün olmuştur. Sonuçta yeterince gelişip temiz ve bol enerji kaynaklarını kullanana kadar bu ilkel enerji kaynaklarına muhtacız. Arabanıza ya da otobüse her bindiğinizde bunu anımsayın, herkesin iş yeri bisikletle ulaşılabilecek kadar yakın değil ne yazık ki. Aynı şeyi başka bir medeniyet için de söyleyebiliriz. Örneğin Satürn'ün uydusu Titan'da bir medeniyet evrimleşseydi, başlıca enerji kaynakları engin metan, etan ve hidrokarbon rezervleri olacaktı. Bu enerji kaynaklarını yeterince gelişip, yenilenebilir ve daha temiz enerji kaynaklarına erişene kadar kullanacaklardı, öyle ki bu karbon bazlı yakıtların yoğun kullanımı Titan'ı ısıtacak ve iklimini değiştirecek olsa bile yeterince gelişmiş teknolojilere ulaşmak için şart olacaktı. Biz de bu şekilde bir geçiş dönemindeyiz ve çok az yolumuz kaldı. Birçok ülke yenilenebilir kaynak kullanımını sistematik bir şekilde arttırıyor. Yine birçok ülkede fosil yakıt yerine elektrik kullanan araçlarda da yaygınlaşma söz konusu. Binlerce yıl yaktığımız kömürden sonra bugün devasa reaktörlerde yıldızların enerji kaynağını yaratmayı başardık. Yeterince gelişip çevre dostu olsak bile neden başka dünyalar, çünkü Dünya'ya ne kadar iyi davranırsak davranalım; sonsuza dek yaşanır kalacağının bir garantisi yok. Daha önce de bahsettiğimiz gibi Dünya'ya çarpacak büyük çaplı bir asteroiti durduramayız, Jüpiter'e çarpan Shoemaker-Levy 9 benzeri bir çarpışmayı atlatamayız. Ya da öngöremediğimiz bir süpernova, bir gamma ışını patlaması büyük bir şanssızlıkla bizi vurabilir. Bütün bunların örnekleri mevcut, her gün gerçekleşiyorlar. Bu sebeple Dünya'yı terketmediği sürece insanlık hayatta kalamaz derken Stephan Hawking son derece haklıydı . Şu anda biz çok büyük bir yüzdeyle fosil yakıtlara bağımlıyız ve fosil yakıtlar Tip 1 medeniyetler seviyesine ulaşmak için gereken enerji yoğunluğunu sağlamaktan çok yoksun. Havayı kirletme ve dolayısı ile sayısız sağlık sorununun ve kanser vakalarının bu kadar artmasına sebep olması da en korkunç yanı. Neden mi kullanıyoruz, ucuz ve ekonomik altyapısı yüzlerce yıldız mevcut. Günümüz nükleer enerjisi de kısıtlı kullanımı sebebi ile enerji üretimi yüzde olarak fosilden daha düşüktür. İstisnasız en temiz enerji kaynaklarından biri olmasına rağmen, olası tehlikeleri geniş çaplı kullanımın önüne geçmektedir. Uzun dönem atıkların güvenli muhafazası ve kaza riski en düşük olan yeni nesil reaktörler ile doğaya ve insana en az zararlı enerji türüdür nükleer fisyon, ilgili yazı için tıklayabilirsiniz. Ancak insanlar nükleer enerjiden bir korku filmi gibi bahsederken, içinde yaşadığımız fosil enerji kabusuna duyarsızlaşmışlardır. Kullandığımız yenilenebilir Güneş, rüzgar, jeotermal ve hidroelektrik enerjileri de gerçek potansiyellerinin şu anda birer gölgesi gibiler. Aşağıda günümüzde kullanabileceğimiz teknolojilerin yanı sıra yakın ve uzak geleceğe ait mühendislik açısından henüz bizim ötemizde olan bazı fikirlerden bahsedeceğiz. Özellikle bizim dünyamız göz önüne alınarak hazırlanan bu liste, mevcut kaynaklara göre başka medeniyetlerin gezegenlerinde de mümkün olacaktır. Örneğin bir okyanus gezegeninde hidroelektrik temelli enerji kaynakları avantaj da olacakken, volkanik olarak aktif kurak bir gezegende jeotermal enerji yöntemleri öne çıkacaktır. Sert iklim şartlarına sahip bir gezegende ise rüzgar ve atmosferden faydalanan kaynaklar kullanılacaktır ve tabiiki yıldızına yeterince yakın bir gezegende yıldızın enerjisinden faydalanan fotovoltik ve/veya türbin sistemleri mevcut olacaktır. Bahsi geçen medeniyet seviyesi Tip 1 civarı olduğu için bu kaynaklar ve yöntemler bizim de aşina olduğumuz teknolojilerdir, Tip-1 ötesi teknolojileri enerji uçurumu sebebi ile hayal etmek çok daha zordur. Günümüzün rüzgar türbinleri, ürettikleri enerjiye kıyasla küresel ısınmaya en az katkısı olan enerji kaynaklarıdır. Kapladıkları alan nedeni ile özellikle tarım arazilerinde ve dağlık bölgelerde kullanımları uygundur. Günümüz kullanımında uçan canlılar için ölümcül olmalarından başka ciddi bir çevre sorununa neden olmamaktadırlar. Yerleşim yerlerinin yakınlarında çıkardıkları gürültü ve görüntü kirliliği nedeni ile tercih edilmemektedirler. Ancak günümüz türbinleri büyük metropollerin ve sanayi bölgelerinin ihtiyaç duyduğu yüksek ve sürekli enerji talebini karşılayamaz. Kıyılara inşa edilen rüzgar türbinleri kara-deniz arasındaki sıcaklık farklarından kaynaklanan güçlü rüzgarlar ile daha yüksek enerji elde ederler ancak, bunların da bakım maliyeti fazladır. Rüzgar enerjisinin yaygın kullanımının her zaman bir sınırı olacaktır, çok sayıda türbin ihtiyacı ve bunların bakımı ve bu giderlere kıyasla ürettikleri enerji bugün de ekonomik olarak tartışmalara neden olmaktadır. Üstelik şu an etkisi minimal olan ancak çok yaygınlaşması durumunda etkilerini hissedeceğimiz başka bir çevre sorununa daha neden olabilirler. Rüzgar türbinleri, rüzgarlardan enerji çalmaktadır. Rüzgarların hızının kesilmesi ve türbinlerin hava akışının yönünü değiştirmesinin kaçınılmaz olarak çevresel etkileri olmaktadır. Simülasyonlara göre Dünya'nın enerji ihtiyacının yüzde 10'unun karaya inşa edilmiş türbinlerden karşılanması türbinlerin inşa edildiği bölgelerde bir derece sıcaklık artışına sebep olacaktır. Denize inşa edilen türbinler bunun aksine soğutucu etkiye sahip olurlar. Bu sebeple rüzgar türbinleri her zaman kısıtlı kullanımda olacaktır. Jet rüzgarları yerden 9-16 kilometre aralığındaki irtifalarda bulunan ve farklı yoğunluk ve sıcaklıklardaki hava hücrelerinin kesiştiği yerlerde, hızları saatte iki yüz kilometreye varabilen rüzgarlardır. Bu güçlü rüzgarlardan enerji elde edilmesi şu anda araştırılmakta ve birçok tartışmaya sebep olmakta olan bir konudur. İyimser yaklaşımlar, jet rüzgarlarından elde edilebilecek enerji ile iklime hissedilir bir etkide bulunmadan dünyanın şu anki bütün enerji ihtiyacının karşılanabileceğini söylemektedir. Bu rüzgarlardan faydalanmak için sağlam kablolara bağlı uçurtma ve/veya helyum balonu benzeri araçlara bağlı rüzgar türbinlerini bu irtifalara çıkarmak gerekmektedir. Günümüzde de bunun için birçok deneme ve test yapılmakta olduğundan, yakın gelecekte yüksek-irtifa türbinlerinin ilk örneklerini görebiliriz. Tip 1 medeniyetler, rüzgardan verimli, sürdürülebilir ve iklime en az etki edecek şekilde faydalanacaklardır, enerji ihtiyaçlarının hatırı sayılır bir bölümü gezegenlerindeki hava-iklim şartlarına göre en uygun sonucu veren rüzgar türbinlerinden sağlanabilir. Dünya için bu yüksek irtifa jet rüzgarlarıdır. Bunun yanında bölgesel rüzgarlardan faydalanan minyatür boyutlarda rüzgar türbinleri bulunabilir. Sonuçta aklı başında bir medeniyet, çevreye ve kendilerine negatif etkilerini minimumda tutmak şartıyla hali hazırda rüzgarda bulunan enerjiyi maksimum seviyede kullanacaktır. 1) Güneş enerjisini verimli alan bölgeler Dünya'nın en stabil bölgeleri değiller, bu bölgelerdeki hükümetler ve sosyopolitik durumlar büyük çaplı güneş enerjisi santralleri projelerinin önüne geçmektedir. 2) Elde edilen enerjinin transferi tahmin edildiğinden daha zordur, Sahra Çölü'nde Güneş'ten üretilen elektriğin binlerce kilometre uzaklıktaki yerlere taşınması enerji hatlarındaki direnç sebebi ile oldukça verimsiz olacaktır. Elbette elektrik direnci olmayan, oda sıcaklığındaki süper iletken metaller geliştirebilirsek bu bir sorun olmaktan çıkabilir. Süper iletkenler elektriği direnç olmadan, kayıp olmadan taşıyabilir. 3) Dünyanın enerji ihtiyaçlarını karşılayabilecek santralleri bu bölgede inşa etmek çok ciddi yatırım ve yıllar sürecek projeler gerektirmektedir. Sonuçta şu anki teknolojimiz ile bu enerjiden verimli bir şekilde dünyanın geri kalanının faydalanamayacak olması, verimli bölgeleri güneş panelleri ile kaplama hayallerinin ötesine geçmektedir. Güneş enerjisinin en verimli olduğu yer uzaydır ve tercihen güneşe yakın bölgelerdir. Güneş enerjisi ile ilgili başka bir fikir de bu nedenle yörüngeye devasa güneş enerjisi santralleri inşa edip bu enerjiyi mikrodalgalar ile dünyaya göndermektir. Ancak ne kadar verimli olurlarsa olsunlar, fotovoltik panellerin ve bundan elde edilecek enerjiyi depolayacak bataryaların bir ömrü vardır. Örneğin Uluslararası Uzay İstasyonu'nun bataryalarının 6.5 senede bir değiştirilmeleri gerekmektedir. Fotovoltik paneller ise yılda yüzde 1-2 arası verimlilik kaybederler. Er yada geç çalışmaların sürdürülebilmesi için panellerin de değiştirilmeleri gerekecektir. Dünya'ya enerji gönderecek devasa bir güneş paneli istasyonunda ise işler daha da zorlu olacaktır, yüzlerce tonluk güneş panellerinin bakımı, operasyonu ve er yada geç değiştirilmelerinin gerekmesi ne kadar verimli olurlarsa olsunlar, fikri ekonomik olarak verimsiz kılmaktadır. Tabii bir de üretilen elektriğin mikrodalgalar ile kablosuz transfer edilmesi gibi ayrı bir konu var. Yaklaşık 100 kilometrelik mesafelerde Watt cinsinden elektriğin mikrodalga yöntemi ile kablosuz transferine dair başarılı deneyler olsa da, gigawatt cinsinden elektriğin transferi çok daha zorlu bir mühendislik kabusu olacaktır. Dünya'da kullandığımız en verimli ticari fotovoltik paneller yaklaşık yüzde 21.5 verimliliğe sahiptir. Yakın gelecekte verimliliği yüzde 50'ye kadar çıkartacak paneller için çalışmalar yapılmaktadır. Tip-1 sınıfına kadar gelişmiş bizden yüzlerce yıl ileride bir uygarlığın kullanacağı fotovoltik panellerin nanoteknoloji ve materyal bilimlerindeki gelişmeler ile termodinamik verimlilik limiti olan yüzde 95'e ulaşmaları teorik olarak mümkündür. Böylesi bir uygarlık gezegenlerinin en çok ışık alan bölgelerini güneş panelleri ile kaplayıp süper iletken kablolar ile gezegenlerinin geri kalanına iletebilir. Dünya'nın bütün çöllerini fotovoltik paneller ile kapladığımızı hayal edin, Tip 1 medeniyetler seviyesinde enerji üretimi mümkün olabilir. Tabii arz-talep dengesinin bu panellerin bakımı, geri dönüştürülmesi ve üretimini destekleyecek nitelikte olduğunu varsayarsak... Aynı şekilde uzay asansörlerine bağlı istasyonlardaki güneş panellerinden üretilecek elektriği, süper iletken kablolar ile gezegenlerine taşıma fikri de bu medeniyetler için olası olabilir, böylece uzay asansörleri hem uzaya açılan kapıları olurken hem de enerji ihtiyaçlarını karşılayan santraller olarak verimli bir şekilde kullanılabilir. Özellikle uzay asansörlerini çeşitli irtifalarda rüzgar enerjisinden ve ileride anlatacağımız havadaki ısı farklılıklarından ve elektromanyetik enerji farklılıklarından elektrik elde edecek şekilde modifiye ederlerse sadece bu asansörler ile enerji ihtiyaçlarının yüksek yüzdeleri karşılanabilir. Uç örnekleri teorik olarak yıldızlarının çevresinde binlerce kilometre çapında Güneş panelleri inşa ederek bir Dyson küresine yaklaşamasa da, kendilerini Tip-1 enerji seviyelerine taşıyacak kadar enerji elde edebilirler. Dünya'nın çekirdeğinden yüzeyine doğru neredeyse eşit olarak radyojenik ısınma ve radyoaktif bozunum kaynakları sonucu yaklaşık olarak 47 terawattlık bir enerji akımı gerçekleşmektedir, bu enerji tektonik plaka hareketlerinden ve dolayısı ile depremlerden de sorumludur. 2013 yılında bu jeotermal enerjinin 11.700 megawattını elektrik ve 2010 yılının verilerine göre de en az 28 gigawattını direkt ısınma/ısıtma yöntemleri ile kullanmaktaydık. Jeotermal enerji oldukça verimli, ucuz, çevre dostu bir enerji türüdür. Dünya'nın derinlerinden gelen sera gazı niteliğinde atık üretse de bu atık gazlar fosil yakıt kullanımına kıyasla etkisizdir. Kullanmakta olduğumuz bu jeotermal enerji aslında gezegenimizin yüzde 99'unun 1000 dereceden daha sıcak olduğu gerçeğini düşünecek olursak biraz zayıf kalmaktadır. Gezegenin çekirdeğinin eriyik halde olmasının en büyük sebebi basınçtır. Çok yüksek basınç altında çekirdekteki demir daha düşük sıcaklıklarda erimektedir. Bizimkisi gibi jeolojik olarak aktif gezegenlerde yaşayan uygarlıklar, deniz tabanlarındaki kıta kesişim noktalarındaki jeotermal kaynakları da kullanacaklardır. Biraz daha ileri gidip, gezegenlerinin çekirdeğine kadar olmasa da, eriyik haldeki manto tabakasına ulaşıp hali hazırda burada bulunan ısıyı elektriğe çevirerek bütün ihtiyaçlarını ve daha fazlasını karşılayabilirler. Sadece yer kabuğunun derinlerindeki basınçtan veya çeşitli seviyelerdeki ısı farklılığından elde edilecek enerji bile bugün kullandığımızın kat kat fazlası olacaktır. Tabii bütün bunlar için bu seviyelerdeki basınca dayanacak materyal ve böyle santrallerin bakımı gibi konuların çözüldüğünü var sayıyoruz. Ne de olsa teorik olarak mümkün olması pratik olduğu anlamına gelmemektedir. Günümüzde çoğunlukla barajlar vasıtası ile faydalandığımız hidroelektrik hareket halindeki sudan elektrik elde etmeye denir. Karbon emisyonu oldukça düşük ancak baraj göllerinin kapladığı alan sebebi ile yakın çevresinde tahribata sebep olabilen bir enerji kaynağıdır. Güvenilir olmasının da yanında barajların kapladığı alan, yakın çevreye ve canlılara verdiği zarar yaygınlaşmalarını kısıtlayan faktörlerdir. Sudan elektrik elde etmenin en çok bilinen yöntemi barajlardır fakat çok daha yüksek potansiyele sahip başka yöntemler de mevcuttur. Başka bir hidroelektrik türü olan gelgit enerjisi ise suyun Ay-Dünya ilişkisi sonucu açığa çıkan gelgit etkisi ile yer değiştirmesinden faydalanarak elektrik üretir. 1960'larda geliştirilmeye başlanan bu yöntem türbinlerin deniz canlılarına etkisi dışında oldukça çevre dostudur ve Dünya kıyılarında yaklaşık bir terawattlık bir potansiyel barındırır. Dalga enerjisi günümüzde kullanılan bir diğer elektrik elde etme yöntemidir. Dünya çapında iki terawatt değerine yakın potansiyel taşır ancak çevreye kısa ve uzun vadeli negatif etkileri daha çoktur. Akıntı enerjisi güçlü su altı akıntılarından elektrik elde etme yöntemidir. Su altı akıntıları rüzgar, ısı, tuzluluk, dünyanın dönüşü gibi değişkenlerin ortak ürünüdür ve müthiş bir potansiyel barındırır. Rüzgar enerjisinde olduğu gibi türbinler yardımı ile bu kinetik enerji elektrik enerjisine dönüştürülür. Ancak hidroelektrik türlerinin ortak negatif etkisi olan yakın çevredeki canlılara etkileri dışında su altı akıntılarından enerji çalmak iklim değişikliklerine de sebep olabilir. Yukarıda anlatılan yöntemlerin hiç biri potansiyel olarak birazdan anlatacağımız yöntemin yanına yaklaşamamaktadır. Okyanus termal enerji dönüşümü: Yöntemi, okyanusların derinliklerindeki soğuk su ve okyanus yüzeylerindeki sıcak suların ısı farklılıklarını bir ısı motoru yardımıyla enerjiye çevirir. Bu işlem sırasında elektriğin yanı sıra birçok deniz ürünü ve yüksek miktarda içme suyu elde edilebilir. Bunun yanında derinlerdeki çökmüş organik kalıntılar ile besin değeri artmış su kütlesini yüzey suyuna karıştırmanın canlı nüfusu için pozitif bir etkisi olacaktır. Bilgisayar simülasyonları 100 MW'lık santrallerin çevreye negatif etkilerinin yok denecek kadar az olduğunu göstermiştir. Şu anda bu yöntemi kullanan bazı test istasyonları mevcuttur ve ilk ABD enerji şebekesine bağlanan 105 kilowattlık demo santrali 2015'in Ağustos ayında Hawaii'de hizmete girmiştir. Denizleri ve okyanusları olan gezegenlerde yaşayan medeniyetler doğal olarak enerji üretimi için hidroelektrik yöntemlere de başvuracaklardır. En yüksek potansiyel termal dönüşümde olduğu için hidroelektrik enerjilerinin çevreye ciddi etkileri olmayacak kadar büyük bir yüzdesini okyanuslar yerleştirilmiş çok sayıda termal dönüşüm santrali karşılayacaktır. Bu santraller enerji yanısıra, içme suyu veya eşdeğeri sıvı ve gıda niteliğinde deniz ürünüde sağlar. Evet yanlış okumadınız atmosfer. Tıpkı okyanuslara yerleştirilebilecek termal enerji dönüşüm istasyonları gibi gökyüzüne inşa edilecek devasa kulelerde atmosferdeki ısı farklılıklarından muazzam miktarlarda enerji üretebilirler. Dünyada standart yüzey sıcaklığı 15 santigrat derecedir, irtifa arttıkça ısı tropopause seviyesine kadar (enleme bağlı olarak 7-19 kilometre arası yükseklik) düşecektir. Tropopause ısı düşmesinin ve dolayısı ile birçok atmosferik olayın durduğu bir sınırdır. Burada ölçülen sıcaklık -60 dereceye kadar ulaşabilir. Bu sınır sonrasında stratosfer başlar ve sıcaklık tekrar yükselişe geçer. Atmosferimiz böylesi ısı farklılıkları gösteren katmanlı bir yapıdır ve farklı hava kütlelerinin farklı ısı seviyelerinden faydalanmak muazzam miktarda enerji sağlayabilir. Elbette bu bizim şu anki teknolojimiz ötesindedir çünkü kilometrelerce yükseklikte yapıların inşa edilmesi gerekmektedir. Gelişmiş bir medeniyet mevcut materyal yelpazesinin, mühendisliğin ve mimarinin gelişimi ile kilometrelerce yükseklikte yapılar inşa edebilirler ancak bu yapılar her zaman temele ya da yere bağlı desteklere ihtiyaç duyacaklardır. Öte yandan uzay asansörleri uzay tarafına inşa edilen karşı ağırlıklar ile dengede durur; bu sebeple böylesi medeniyetler uzay asansörleri inşa edip, atmosfer tabakasının dışına kadar uzanan bu yapıları, hava kütlelerindeki ısı farkını enerjiye dönüştüren ısı motorları ile donatıp muazzam miktarda elektrik üreten santrallere çevirebilirler. İlgili yazımızda füzyon enerjisi ile ilgili detaylı bilgi bulabilirsiniz. Yeterince gelişmiş medeniyetler daha karmaşık materyaller gerektiren ve enerji üretimi çok daha fazla olan füzyon reaksiyonlarına yöneleceklerdir. Muhtemelen bizim gibi evrende bolca bulunan ve/veya üretilebilen, düşük enerji girdisine ihtiyaç duyan döteryum-trityum ya da döteryum-döteryum yakıt çiftlerinden başlayıp teknolojileri geliştikçe proton-boron-11, helyum-helyum ve döteryum-lityum-6 gibi çok daha muazzam enerji açığa çıkaran reaksiyonlara yöneleceklerdir. Sadece dünyadaki mevcut yakıtların, füzyon altyapısını binlerce yıl destekleyebilecek olması er yada geç füzyonun bu gezegenin ve yeterince yakıt bulunduran diğer gezegenlerin başlıca güvenli ve temiz enerji üretim yöntemi olacağı anlamına gelir. Parçacık hızlandırıcılarda nano miktarlarda üretilen ancak enerji veya endüstriyel kullanım için yeterli miktarlarda üretemediğimiz antimadde ve maddenin reaksiyonu en yüksek potansiyele sahip enerji kaynaklarından biridir. İlgili yazımızda antimadde kullanımı ile ilgili detaylı bilgi bulabilirsiniz. Antimadde üretiminin sürdürülebilir ve ekonomik bir yöntemini bulan herhangi bir medeniyet için madde-antimadde reaksiyonları başlıca enerji üretim yöntemi olacaktır. Güçlü bir altyapı ve teknoloji gerektiren madde-antimadde reaksiyonları en yüksek enerji potansiyelini temsil eder çünkü E=mc^2 denklemine bağlı olarak maddenin tamamen enerjiye dönüşümüne olanak sağlar. Bu reaksiyonlarda enerjinin büyük bir bölümünün gamma ışınları olarak açığa çıkması büyük bir problemdir ve kullanılabilir enerjiyi düşürür. Tabii bizden binlerce yıl daha gelişmiş bir medeniyetin gamma ışınlarını da kullanılabilir enerjiye dönüştürebileceklerini hayal edebiliriz. Sonuç olarak madde-antimadde reaksiyonları eğer yaygın bir şekilde kullanabilirlerse Tip 1, Tip 2 ve Tip 3 medeniyetlerin de başlıca enerji kaynaklarından olacaktır. Bahsi geçen enerji kaynaklarından tek birine yoğunlaşmak ve aşırı kullanımının çevre üzerinde olumsuz etkileri olacaktır bu sebeple bütün kaynakların ve yöntemlerin dengeli kullanımı ile bir medeniyet Tip 1 medeniyetler seviyesine erişebilir. Bu seviyede bugün yaşadığımız enerji açığı sorunu çözülmüş olur. Tabii bir medeniyetin huzur içinde yaşayabilmesi için gıda, eğitim ve işsizlik sorunlarını da çözmesi gerekir, bunun içinde nüfus planlaması şarttır. Elbette aşırı nüfus ile sosyal çöküş yaşayan nüfuslara sahipken bu enerji seviyelerine de ulaşılabilir ancak enerji bolluğu, nüfus sorununa doğrudan bir çözüm olmayacaktır. Tip 1 medeniyetler seviyesinden Tip 2 seviyesine uzanan yol çok daha zorludur ve radikal ve bol enerji kaynaklarına ihtiyaç duyar. Tip-1 medeniyetler gezegenlerindeki yenilenebilir kaynaklardan optimum şekilde faydalanabilir, uzay asansörleri inşa edebilir ve çevre gezegenlere yayılabilirler. Bu seviyede bir medeniyet dünyalarını tehdit edebilecek göktaşlarını rahatlıkla engelleyebilir, buzul çağlarının önüne geçebilirler. Sahip olacakları teknolojiler, yakın yıldızlara ulaşmalarına da ömürleri dahilinde olanak sağlayacaktır. Ancak en heyecan verici olan, sahip olacakları enerji miktarının çok daha hassas bilimsel aygıtlara ve yüksek enerjili parçacık hızlandırıcılara olanak sağlayacak olmasıdır. Böylelikle bizim için henüz spekülatif olan bir çok bilimsel alan onların erişiminde olacaktır. Biz sicim teorisi, solucan delikleri, 11 boyutlu evren gibi alanlarda henüz fikirler yürütürken onlarda bu alanlar ilkokul çocuklarına anlatılan fen derslerinde geçiyor olabilir ve en korkmamız gereken şey de, o ilk okul çocuklarının o dersleri sıkıntısız bir şekilde anlıyor olması olacaktır. Yazımız gördüğünüz gibi bir çok spekülatif tahmine dayanmaktadır ve Dünya insan ırkı bazlı referanslar içermektedir. Elbette dünya dışı bir medeniyet muhtemelen bizim okul sistemimizi kullanmıyor olabilir, parçacık hızlandırıcılar yerine hayal etmediğimiz, farklı aygıtları olabilir ya da bizim için sorun olan şeyler onlar için absürd olabilir. Sonuçta Kardashev Cetveli bizim ürettiğimiz bir skaladır ve bir ölçü birimidir. Kısaca 1, 2 ve 3 enerji seviyelerini bildirir. Bizler, bizim belirlediğimiz 1 seviyesine ulaşmak için neler yapmalıyız ve 1 seviyesinde neler yapıyor oluruz diye eğitimli tahminler içeren bir yazı yazdık. Bilgilerimize ve gözlemlerimize dayanarak farklı medeniyetlerin de bizden çok farklı olamayacağı ve temel olarak benzer sorunlar yaşayacağı öngörüsünde bulunduk. Sonuçta hiç bir canlı, yaşamın kullanım kılavuzu ile doğmuyor ve gelişmiş diyebileceğimiz medeniyet seviyelerine ulaşmak bunu yaparken de çevreleriyle uyum içinde yaşamak için hem biyolojik olarak hem de teknolojik olarak evrilmeleri gerekiyor. Ön bilgi verelim; şimdiye kadar ışı... Işık Kirliliğinin En Önemli Nedeni Sokak Lambaları Değil!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/titus-bode-yasasi-dogru-mu/", "text": "1700'lü yılların sonunda, Johann Daniel Titius ve Johann Elert Bode isimli bilim insanları, Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin belirli bir matematiksel modele uygun biçimde dizildiklerini ifade eden bir model ortaya koydular. Gerçekten de modele baktığınızda, gezegenlerin Güneş'e uzaklıklarının basit bir matematiksel diziyi takip ettiği görülüyordu. Buna göre, ilk gezegen olan Merkür'den sonra gelen Venüs'ün Güneş'e uzaklığı Merkür'ün iki katıdır. Dünya ise Güneş'e Venüs'ten iki kat uzakta bulunur. Mars'ın uzaklığı ise Dünya'nın Güneş'e uzaklığının iki katı olmalıdır. Ve bu kural, böylece tüm gezegenlere uyarlanabilir. Modeli matematiksel olarak basit biçimde ifade etmeye çalışalım. Burada 0 Merkür, 3 Venüs, 6 Dünya, 12 Mars, 24 Ceres, 48 Jüpiter, 96 Satürn, 192 ise Uranüs'tür. Önemli bir not olarak şunu düşelim; Titius-Bode yasasının ortaya atıldığı zamanlarda Asteroid kuşağında yer alan Ceres bir gezegen olarak görülüyordu. Neptün ise henüz keşfedilmemişti. Bu rakamlar, gerçekten de gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkların Astronomik Birim (1AB 150 milyon km'dir) olarak yaklaşık değerleridir. Tabloyu kabaca yorumlarsanız, gerçekten matematiksel bir düzen varmış gibi görürsünüz. Oysa bu yanıltıcıdır. Çünkü, bu skalaya göre işlem yapmaya kalkıştığınızda hata payınız milyonlarca kilometreyi bulur. Bu sistemde örneğin Mars'ın Güneş'e uzaklığı yaklaşık yüzde beş oranında hatalıdır. Yine, Satürn'ün uzaklığını da yüzde beş hata payıyla öngörür. Diğer gezegenler için hata payları da yüzde bir ile yüzde üç arasında değişir. Tüm bu hata paylarına rağmen, Titius-Bode yasası o kadar kusur kadı kızında da olur düşüncesiyle uzun yıllar boyunca kabul gördü. Öyle ki, aslında bir yasa ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde yasa tanımlaması dahi yapıldı. Oysa, bu sadece bir hipotezdi. Biraz da sanırız insanlardaki mükemmellik algısı bunda etken oldu. Düşünsenize, gezegenler bile hiç gerek olmadığı halde belli bir sistemi takip ediyor görünüyordu ve bu insanların çok hoşuna gitti. Titius-Bode yasasının doğruluğundan çok emin olan gök bilimciler, Neptün keşfedildikten sonra hemen uzaklığını ölçme girişiminde bulundu. Kısa süre sonra ise Neptün'ün uzaklığı ölçülmüştü. Büyük bir şaşkınlık yaşadılar çünkü Neptün Güneş'e bu yasanın öngördüğünden tam yüzde 30 daha yakındı. Bu ise neredeyse 1 milyar km'lik bir hata demekti. Sözde yasaya en büyük ve son darbeyi ise Plüton'un keşfi vurdu. Yapılan ölçümler, Plüton'un Güneş'e uzaklığının Titus-Bode Yasası ile öngörülenden tam yüzde 95 daha yakın olduğunu gösteriyordu. Hata payı milyarlarca km idi. Nihayetinde Titius-Bode Yasası'nın sistemimizdeki Neptün'e kadar olan gezegenlere kabaca uyuyor görünmesinin bir rastlantıdan ibaret olduğu kabul edildi. O zamana kadar olsa da olur, olmasa da diye bakılan yüzde 3-5'lik hatalar tekrar göze batmaya başladı. Ne de olsa, gezegenler arasındaki mesafeler düşünüldüğünde yüzde birlik bir fark bile milyonlarca kilometre demek oluyordu. Bugün Titius-Bode yasası, gök bilim tarihinin anılarından biridir sadece. Hala hatırlayan ve bazen keşfettiğimiz uzak gezegenlerde benzer orantılar gördüklerinde yad eden birkaç gök bilimci haricinde, bilim tarihininde yapılmış hatalı çıkarımlardan biri olmak dışında başka yerde adı geçmez."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/trans-neptunian-neptun-otesi-objeler/", "text": "Bir zamanlar 10. gezegen saçmalıklarıyla ünlerine ün, paralarına para katan komplo teorisyenlerinin ve UFO'cuların sesi, bilim insanlarının bırakın onuncuyu, 17, 18, 19, hatta 20. gezegeni bulması ile kesildi. Fotoğrafta, Trans-Neptunian objeler de denilen ve dış Güneş Sistemi'ni sarmalayan Kuiper Kuşağı'nda yer alan Pluton benzeri gezegenler listelenmiş. Bunların sayıları böylesine çok olunca ve daha keşfedilememiş onlarcasının olduğu farkedilince, Cüce gezegen denilen yeni bir sınıf oluşturularak Plüton'la birlikte bu sınıfa dahil edildiler. Dolayısıyla Güneş Sistemi artık 8 gezegen ve onlarca cüce gezegenin yer aldığı bir yer olarak tanımlanıyor. Komplo teorilerini merak ve takip edenler için şimdiden müjdeyi vereyim; önümüzdeki yıllarda, kuiper kuşağının ötesinde Güneş'in bir kahverengi cüce eşinin bulunduğu söylentileri ve bu söylentinin üzerine geliştirilen mitler ortalığı sarmaya başlayacak. Küçük yaşlardaki her çocuğun en çok..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/trappist-1-in-7-dunyasi/", "text": "NASA, 2017 şubat ayının bitmesine yakın, heyecan verici yeni keşfini duyurdu. Ortalık Trappist-1 haberleriyle çalkalandığından, haliyle bize de bunu detaylıca incelemek ve sizlere açıklamak düşüyor. NASA, Spitzer Uzay Teleskobu ve diğer gözlemevlerinden yaptığı gözlemler sonucunda, Trappist-1 adlı bir cüce yıldızın yörüngesinde dönüp duran 7 ötegezegen keşfetti. Bu keşfi ilginç kılan en önemli özellik ise, bu 7 gezegenin Dünya boyutlarında olması. Aranızda ötegezegen nedir? diye soranlar vardır. Kısaca açıklamak gerekirse; ötegezegenler, Güneş Sistemi dışında başka bir yıldızın yörüngesinde dönen gezegenlere denilmektedir. Evet, şu ana kadar birçok ötegezegen keşfi yaptık. Birçoğunda yaşama dair izler aradık. Ötegezegen keşifleri ve çeşitleri hakkında yedi bölümlük Güneş Sistemi dışındaki gezegenler yazı dizimizi okuyabilirsiniz. O zaman gelin Trappist-1 yıldız sistemini yakından tanıyalım. Aslında her ne kadar yeni haberimiz de olsa, Trappist-1'in keşfine dair ilk gözlemler 2015 yılının Eylül ve Aralık ayı arasında yapıldı. Bu gözlemler sonucunda elde edilen veriler ve keşfedilen ilk birkaç gezegen 2016'nın Mayıs ayında yayınlandı. Yıldız sistemi, adını Trappist Teleskobu'ndan almakta. Trappist-1, oldukça küçük bir kırmızı cüce yıldızdır ve bu nedenle ultra soğuk yıldız olarak tanımlanmakta. Ultra soğuk yıldızların yüzey sıcaklığı 2.500 C'nin altında bir değere sahiptir. Evet, bu rakam size soğuk görünmeyebilir fakat, bir yıldız tanımı için fazlasıyla düşük bir değer. Trappist-1, Güneş'imizin %8'i kadar kütleye, Jüpiter'den birazcık büyük çapa sahip ve yüzey sıcaklığı da yaklaşık 2.300 santigrat derece civarında. Yaşı oldukça genç, yaklaşık 1 milyar, belki birazcık daha büyük yaşta olduğu tahmin ediliyor. Bize olan uzaklığı ise, 40 ışık yılı (yaklaşık 380 trilyon km). Trappist-1 yıldız sisteminde keşfedilen ilk gezegenler, tüm keşfedilen ötegezegenlerin isimlendirilmesi gibi b, c, d, e, f, g, h olarak isimlendirildi. Hepsi kütle ve boyut olarak, hemen hemen Dünya ile benzer özellik göstermekte. Tabi sadece kütle ve boyut olarak, yanlış anlaşılmasın. Aralarından 3 tanesi Trappist-1'in yaşanabilir bölgesinde bulunmakta. İsterseniz gelin, en azından ulaşabildiğimiz veriler doğrultusunda bu alfabetik gezegenleri tanıyalım. b gezegeni: 2 Mayıs 2016'da keşfedildi. Yıldızına uzaklığı yaklaşık olarak 1.6 milyon kilometre. Kütle bakımından Dünya'nın yaklaşık 0.85; yarıçap bakımından ise 1.09 katı. Sıcaklığına dair elimizde net bir veri yok fakat, yıldızına yakınlığı nedeniyle yüzey sıcaklığının yüzlerce santigrat derece olduğu ortada. İnsan yaşamına uygun değil. Eğer bu gezegende yaşayan canlılar varsa, çok sıcakkanlı oldukları aşikar. c gezegeni: 2 Mayıs 2016'da keşfedildi. Yıldızına uzaklığı yaklaşık olarak 2.2 milyon kilometre. Kütle bakımından tam net belirlenememesine karşın -, Dünya'nın 1.38 katı olduğu düşünülüyor. Yarıçap bakımından ise Dünya'nın 1.06 katı. Sıcaklığı hakkında net bir veri yok, ancak bizim dünyamız üzerindeki canlılar için biraz fazla sıcak. d gezegeni: 2 Mayıs 2016'da keşfedildi. Yıldızına uzaklığı değişken olmakla birlikte yaklaşık olarak 3.2 milyon kilometre. Kütlesine bakacak olursak, yaklaşık olarak Dünya'nın 0.41; yarıçap bakımından ise 0.77'si kadar. Gezegen yüzeyinin kayalık olduğu düşünülüyor. Bunun yanı sıra, gezegenin yörüngesi yaşanabilir kuşağının başlangıç sınırından biraz içeride kalıyor. Bu yüzden yaşam barındırmak için uygun olabilir de, olmayabilir de. e gezegeni: 2017 yılında keşfedildi. Yıldızına uzaklığı yaklaşık olarak 4.2 milyon kilometre. Kütle bakımından Dünya'nın 0.62; yarıçap bakımından ise 0.92'si kadar. Atmosferindeki helyum ve hidrojen gazlarına dair elde edilen veriler, gezegenin kayalık olabileceğini işaret ediyor. Trappist-1'in yaşanabilir bölgesinde yer almakta. Sıcaklığına dair bir veri yok, ancak yüzeyinde suyun sıvı halde kalabileceği bir sıcaklık düzeyine sahip olabilir. f gezegeni: 22 Şubat 2017'de keşfedildi. Yıldızına uzaklığı yaklaşık olarak 5.5 milyon kilometre. Kütle bakımından Dünya'nın 0.68; yarıçap olarak ise 1.04'ü kadar. Gezegen yüzeyinin kayalık olduğu düşünülüyor. Trappist-1'in yaşanabilir bölgesinde yer almakta. Yüzeyinde sıvı halde su bulunma ihtimali var ancak, bu bölgede yer alması illaki yaşama elverişli olacağı anlamına gelmiyor. g gezegeni: 2017 yılında keşfedildi. Yıldızına uzaklığı yaklaşık olarak 6.8 milyon kilometre. Kütle bakımında Dünya'nın 1.34 katı; yarıçap bakımından ise 1.13 katı. Gezegen yüzeyinin kayalık olduğu düşünülüyor. Trappist-1'in yaşanabilir kuşağının son temsilcisi. Sıcaklığı hakkında bir veri olmasa da, yüzeyinde sıvı halde su barındırabilme potansiyeli var. h gezegeni: 2017 yılında keşfedildi. Yıldızına uzaklığı yaklaşık olarak 9 milyon kilometre. Kütlesi hakkında henüz bir bilgimiz yok fakat, yarıçap olarak Dünya'nın 0.76'sı olduğu düşünülüyor. Trappist-1'in yaşanabilir kuşağında yer almıyor, soğuk buzlu bir gezegen olarak nitelenebilir. Trappist-1'in gezegenlerine ilişkin bilgilerimiz şuanda bunlarla sınırlı. 2018 yılında fırlatılacak olan James Webb Teleskobu, bize bu gezegenler hakkında daha fazla ve daha net bilgiler verecektir. Şimdi sizin kafanızda iki soru var: bir; O gezegenlerin birinde yaşam var mı? iki; Gezegenlerden en azından biri, insan yaşamı için uygun şartlara sahip mi?. Öncelikle ilk sorudan başlayalım. O gezegenlerin birinde yaşam olması mümkün fakat bu yaşamın 'zeki' düzeyde olması, bilim insanları tarafından pek desteklenen bir fikir değil. Daha çok mikroorganizma düzeyinde bir yaşam olası görünüyor; hatta onun bile zorlukları var. Bunun zorluğu yaratan sebeplerden biri, yıldızın çok genç olması. Başta belirttiğimiz gibi, henüz 1 milyar yaşında olduğu tahmin ediliyor ve bu kısa sürede yaşam oluşmuşsa bile hala gelişmiş canlılardan çok tek hücreli organizmalar egemen olmalı. Olur elbette. Kızılötesi dalga boyu da, yeterli enerjiyi barındırır ve bu dalga boyunda enerji üretebilecek organizmalar gelişebilir. Yıldız ışığını yeterince emebilmek için yeşil yerine koyu renkli kloroplastlara sahip ilkel mikroorganizmalar gelişebilir. Bu ilkel organizmaların varlığı da, daha gelişmiş organizmaların gelişip beslenmesini sağlayabilir. Bu soruyu cevaplamak için henüz yeteri kadar veriye sahip değiliz. Fakat en azından üstün körü cevaplamaya çalışalım. Daha önce de söylediğimiz gibi, Trappist-1'in radyasyonu kızılötesine kaymakta. Bu da Dünya üzerindeki canlılar için zararlı olan morotösi ışınımın daha az düzeyde olduğunu gösterir. Yani radyasyondan yırttık sayılır. Tabi burada bir de uzaklık faktörü devreye giriyor. Uzaklığa baktığımızda yıldızlarına aşırı yakın denecek mesafede bulunuyorlar. Bu da yıldızdaki olağan Güneş patlaması benzeri aktivitelerin güçlü bir şekilde etkileşimine sebep olabilir. Çünkü cüce yıldızlar, özellikle böylesi genç dönemlerinde biraz deli dolu olurlar ve çok şiddetli Güneş patlamaları üretirler. Yani, pek yırtamadık. Bir diğer etken de atmosfer. Gezegenlerin atmosfer bileşenlerini henüz tam anlamıyla çözmüş değiliz. Atmosfer işi kolay hallederiz diyebilirsiniz. Fakat bu iş o kadar kolay değil. Üzerinde yeterli inceleme yapmak için çok uzakta ve yıldızlarına çok yakın konumda bulunuyorlar. Yani o konuda da, en azından şimdilik sınıfta kaldık. Bir diğer sebep, hatta belki en önemlisi; gezegenler yıldıza yakınlığı nedeniyle kütleçekim kilidine tutulmuş durumdalar, belki bir iki tanesi hariç harici olanlar yıldızdan uzak konumda olanlar -. Dolayısıyla gezegenlerin hep aynı yüzü yıldıza bakıyor. Bu durumda gezegenin bir yüzü normal sıcaklık değerlerine sahipken, diğer yüzü çok düşük sıcaklık değerlerine sahip olabilir. Bu da suyun sıvı durumda kalma durumunu etkileyebilir. Bu da mı gol değil dediğinizi duyar gibiyiz, ama maalesef tartışmaya açık olsa da, ofsayt. Bir cüce yıldıza kütleçekim kilidi altında bulunan gezegende olası yaşam ihtimalini incelediğimiz şu yazımızı da okumanızı tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/triangulum-galaksisi/", "text": "M33 (NGC 598) Yerel Gökada grubunun önemli bir üyesidir. Genel olarak Triangulum Gökadası olarak bilinen bu güzel sarmal galaksi, komşusu M31 ve galaksimiz Samanyolu ile karşılaştırıldığında küçük kalır. Ancak evrendeki sarmal yapılı gökada boyutlarına göre orta büyüklüktedir. Uzaklığı yaklaşık 3 milyon ışıkyılıdır. Işık kirliliğinin olmadığı ortamlarda bir dürbün ile de görülebilir. Poz süresi: 51 x 30 sn. Bu yazı, anne ve babalar için çocuk..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/triangulum-ucgen-gokadasi/", "text": "Bu güzel sarmal galaksi, en yakınımızda bulunan, iki büyük gökadadan, yani iki dev komşumuzdan biri olan M33, ya da diğer adıyla Triangulum Gökadası'dır. Bizim galaksimiz olan Samanyolu, yerel grup denilen ve Andromeda ve Triangulum'un içinde yer aldığı üçlü bir grubun üyesidir. Bu üç büyük galaksiye, onlarca küçük cüce galaksi de eşlik ederek yerel galaksi grubumuzu oluşturur. 2.8 milyon ışık yılı uzağımızdaki M33, yerel grubumuzda büyüklük açısından üçüncü sırada yer alır. İçerdiği 40 milyarın üzerindeki yıldızla Samanyolu (400 milyar) ve Andromeda (1 trilyon) yanında oldukça küçük gibi görünse de, evrensel standartlar açısından normal boyutlarda olarak nitelenebilen bir galaksidir. Yani küçük olan o değil, sadece Samanyolu ve Andromeda fazla büyüktür. Uzaklığı nedeniyle gözle görülmesi mümkün olmasa da, çok karanlık bir ortamda çok keskin gözlere sahip kişiler tarafından görülebildiği de iddia ediliyor. Ancak, dürbünler ve amatör teleskoplar için iyi bir hedeftir. Üçgen galaksisi için bazı gökbilimcileri Andromeda'nın uydusu olduğundan şüpheleniyorlar. Gerçekten de bu galaksi bize 2.8 milyon ışık yılı uzakta olmasına rağmen, Andromeda'ya 1 milyon ışık yılından daha yakındır. Böylesi dev bir galaksiye bu kadar yakın olması, bir uydu olabileceği yönündeki şüpheleri de çağrıştırıyor doğal olarak. Dile getirilen olası senaryolardan biri, Andromeda ile Samanyolu'nun yaklaşık 3 milyar yıl sonraki birleşmesinden daha önce, Üçgen Gökadası'nın Andromeda ile birleşeceği yönünde. Galaksinin son derece ışıltılı görünmesi, yıldız oluşum hızının oldukça yüksek olmasından kaynaklanıyor. M33, sağlıklı, genç bir galaksi. Her ne kadar Andromeda ve Samanyolu kadar olmasa da, yıldız oluşumu oldukça düzenli ve hızlı. Çoğu galaksi gibi Triangulum'un merkezinde de dev kütleli bir kara delik yer alıyor. Ancak, bu dev kara delik, bizim galaksimiz Samanyolu'nun merkezindeki milyonlarca Güneş kütlesine sahip kara delikten epeyce küçük: Sadece 1.500 ila 3.000 Güneş kütlesine sahip olduğu tahmin ediliyor. Bu kütle elbette küçük değil, ancak çok büyük rakamların ifade edildiği süper kütleli kara delik klasmanında epey ufak kalıyor. Samanyolu ve Andromeda galaksilerinin çok sayıda küçük uydu galaksisi bulunuyor. Bu durum M33 için de geçerli ama, keşfedebildiğimiz uydularının sayısı oldukça düşük. Şimdilik kesinlikle bir tane cüce galaksinin M33'ün uydusu olduğuna eminiz. Bunun dışında iki cüce galaksi daha uydu adayı olarak görünüyor. Ancak, Andromeda'ya yakınlığı nedeniyle bu iki galaksinin Üçgen Gökadası'na mı yoksa Andromeda'ya mı ait olduğundan emin olamıyoruz. Yerel galaksi grubumuzun bir üyesi ... Evet, her ne kadar söylemeye gönlüm..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tubitak-uluslararasi-gozlem-senligi-20-23-agustos-2020-tarihlerinde-yapilacak/", "text": "22 yıldır gerçekleştirilen ve ülkemizin en büyük astronomi gözlem etkinliklerinden biri olan Tübitak Uluslararası Gözlem Şenliği Covid-19 pandemi tedbirleri çerçevesinde 2020 yılı için iptal edildi. Ülkemizdeki en kapsamlı ve geleneksel olarak her yıl düzenlenen, 7'den 77'ye tüm gökbilim meraklılarına açık olan Gökyüzü Gözlem Şenliği bu sene uluslararası bir nitelik kazanacaktı. Covid-19 pandemi salgını olmasaydı, 2020 Uluslararası Gökyüzü Gözlem Şenliği 20 23 Ağustos 2020 tarihleri arasında TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Bakırlıtepe Yerleşkesi'ne komşu olan 2000 m. yükseklikteki Antalya Saklıkent'te düzenlenecekti. Bu yıl için kayıt yapanlar arasında çekilen kura sonrasında etkinliğe katılım hakkı kazananların tamamı, 2021 yılında yapılacak etkinliğe gelebilecek ve hak kaybına uğramayacaklar. 22 yıldır ulusal nitelikte düzenlenen ve iptal söz konusu olmasaydı ilk defa bu sene uluslararası katılım sağlanması planlanan bu gökyüzü kampı, ülkemizdeki en önemli bilim-toplum etkinliklerinden birisi olma özelliğini sürdürüyor. 8 Aralık 2018 Cumartesi günü, İstan..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tugda-yeni-bir-degisen-yildiz-kesfedildi/", "text": "İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş ve ekibi, TUG'da yer alan RTT150 teleskobunu kullanarak yeni bir değişen yıldız keşfetti. Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş, Prof. Dr. A. Talat Saygaç, YL Öğr. Süleyman Fişek ve Doç. Dr. Hasan Esenoğlu'ndan oluşan bir grup araştırmacı, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin RTT150 teleskobu ve ona bağlı çalışan TFOSC adlı algılayıcısı ile yürüttükleri gözlem projesi sırasında yeni bir değişen yıldız keşfettiler. Değişen olduğu keşfedilen bu yıldız, Kutup Yıldızı'nın da içinde yeraldığı Küçük Ayı adlı takımyıldızda yeralıyor. Araştırma grubu başka bir yıldızla ilgilenmelerine rağmen, aynı alanda bulunan SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldızın parlaklığının değiştiğini farkettiler. Başka gecelerde elde edilen verilerin de kontrol edilmesi üzerine bu yıldızın bir değişen yıldız olduğu anlaşıldı. SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldızın değişimi ile ilgili herhangi bir kayıt bulunmuyor. Astronomlar, bu tür keşifleri duyurmadan önce uluslararası merkezlerden doğrulama alırlar. Değişen yıldızlarla ilgili olarak iki önemli merkez bulunuyor. Bunlardan birincisi Rusya'daki GCVS , diğeri ise Macaristan'daki IBVS . Kayıtlara geçen, bilinen tüm değişen yıldızların adlandırılmaları Uluslararası Astronomi Birliği'nin belirlediği kurallara göre GCVS tarafından yapılıyor. Değişen yıldızlarla ilgili haberlerin, gelişmelerin ve bilimsel çalışmaların yayınlandığı IBVS bülteni ise IAU adına Macaristan'daki Konkoly Gözlemevi tarafından yayınlanıyor. Değişen yıldızlar, astronomların yıldız iç yapı ve evrimlerinin anlaşılmasına büyük rol oynuyor. Farklı kütle, kimyasal kompozisyon ve yaştaki yıldızların fiziksel özellikleri ve bu özelliklerin evrim üzerindeki etkileri değişen yıldızların gözlemleri ile elde edilen birikim sayesinde anlaşılıyor. Bu nedenle her yeni değişen yıldız, sahip olduğu farklı özellikler ile yıldız evrim modellerinin sınanmasına ve iyileştirilmesine yardımcı oluyor. Sıradışı özellikler göstermese dahi, her yeni değişen yıldız bu alandaki bilgimizi pekiştiriyor. RTT150 ile değişen olduğu keşfedilen bu yıldızın ayrıntılı olarak takip edilmesi ve değişim doğasının yakından incelenmesi gerekiyor. Ancak, araştırma grubunun yaptığı ilk incelemelere göre, SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldız bir zonklayan değişen yıldız. Bu tür değişen yıldızlar, iç yapılarındaki kararsızlıklar nedeniyle yarıçaplarını düzenli olarak arttırıp azaltıyorlar. Yani, yıldız dönemli bir şekilde şişip, büzülüyor. Bu sırada, yıldızın büyüklüğü artarken, yoğunluğu azalıyor, sıcaklığı artıyor. Sıcaklığın artması ise yıldızın parlaklığını önemli ölçüde arttırıyor. Astronomlar bu parlaklık artış azalış düzeninden yıldızın zonklayan bir yıldız olduğunu anlayabiliyorlar. Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş'in liderlik ettiği grubun elde ettiği gözlemler, SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldızın yaklaşık 3 saatlik bir dönemle şişip büzüldüğünü gösteriyor (Şekil 1). Bu gruba dahil olan değişen yıldızların çoğu düzgün bir hareketle, bütünlük içinde yarıçapını arttırıp azaltıyor. Astronomlar bu tür zonklamaları çapsal zonklamalar olarak adlandırıyorlar (Şekil 2). Ancak bu grubun bazı alt sınıflarında zonklamalar düzenli olmayabiliyor, yıldızın farklı yerlerinde farklı dönemlerde şişip büzülmeler meydana gelebiliyor. Bu tür zonklamalar da çapsal olmayan zonklamalar olarak adlandırılıyor (Şekil 3). Dr. Aliş'e göre; keşfin kendisinin çok büyük bir bilimsel önemi yok, yalnızca titiz ve dikkatli çalışmanın bir sonucu. Ancak bugünden sonra bu yıldızın ayrıntılı incelenmesiyle elde edilecek bilgiler astronomlar için önemli olacak. Araştırmacılar önümüzdeki günlerde İstanbul Üniversitesi Gözlemevi'nin 60 cm'lik IST60 teleskobuyla yıldızı ayrıntılı incelemeye alacak ve parlaklık değişimlerini takip edecek. Önümüzdeki günlerde IBVS'nin 6213 numaralı sayısında yayınlacak çalışmaya göre, SDSS J164808.23+765802.5 adlı yıldız zonklayan değişen yıldızların bir alt grubu olan Delta Scuti sınıfından. Bu da yıldızın çapsal olmayan zonklamalar yaptığı anlamına geliyor. İlk belirlemeler yıldızın yüzey sıcaklığının Güneş'e benzer bir şekilde 6000 K olduğunu gösteriyor. Küçük Ayı takımyıldızında en son adlandırılmış değişen yıldız BB UMi adında. IAU'nun değişen yıldızları adlandırma kurallarına göre, Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş ve arkadaşları tarafından keşfedilen bu yeni değişenin adı büyük olasılıkla BC UMi olacak. Uluslararası Astronomi Birliği'nin Değişen Yıldızlar Bülteni IBVS'ye http://konkoly.hu/ibvs/adresinden erişilebilinir. Şu aralar basın ve sosyal medyada, ... Ross 154, bize en yakın yıldızlar a..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/tuhaf-yesil-sey-hannynin-nesnesi/", "text": "Bir gün, Hollandalı bir öğretmen olan Hanny van Arkel, internette herkese açık biçimde incelenmeyi bekleyen Sloan Sayısal Gökyüzü Araştırması görüntüleri arasında gezinirken bu görmüş olduğunuz tuhaf yeşil şeyi keşfetti. Yaklaşık 650 milyon ışık yılı uzağımızda yer alan ve üstteki fotoğrafta da gördüğünüz IC 2497 gökadasının hemen önünde görülen bu yeşil nesnenin ne olduğu henüz tam olarak açığa kavuşturulamadı. Ancak bilim insanları, bu nesnenin büyük ihtimalle bir cüce galaksi olduğunu ve bu galakside yer alan toz bulutlarının; arka plandaki IC 2497'nin merkez civarında 100 bin yıl önce oluşan bir kuazarın ışığını yansıttığını düşünüyorlar. Yeşil bulutun gizemi henüz net olarak çözüme kavuşturulamamışsa da, Hanny van Arkel bir uzay cismine ismini vermeyi başardı. Bu yeşil bulut artık Hanny's Voorwerp olarak isimlendiriliyor. Evren çok büyüktür. Öyle ki Dünya'd... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/turkiye-uzay-ajansi-kuruldu/", "text": "-Mustafa Kemal Atatürk- Ülkemizde yaklaşık 30 yıldır konuşulan uzay ajansı, nihayet kuruldu! Biz de, geçtiğimiz yıl (2017) yayınlanan uzay ajansı taslağı üzerinden yeni kurulan ajansımızı uzay hukuku ekseninde incelemeye çalıştık. Bu ilkeyi vaktinde hedef olarak kabul eden ve havacılığa tarihi boyunca yakın ilgi gösteren bir ülke olarak Türkiye'nin, dünyadaki baş döndüren havacılık ve uzay çalışmalarına 20. Yüzyıl boyunca uzak ve ilgisiz kalması artık canımıza tak ettiğinden dolayı bir ajans kuralım bari dedik ülkece, sanırım. Günümüzde, Dünya genelinde 40'a yakın ülkede Ulusal Uzay Ajansı bulunmaktadır. Ülkemizde Uzay Ajansı kurulması hedefi 57'nci Hükumet döneminde gündeme gelmiş, 2000 yılında oluşturulan Vizyon 2023 perspektifi de Türkiye'nin uzay çalışmalarına yönelik bir öncü olmasını da ortaya koymuştur. Akabinde 26 Şubat 2001 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu kararı, daha sonra 2 Mart 2001 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile 'Türkiye Uzay Kurumu kurulması için çalışma başlatılmıştır. 15 Mayıs 2002 tarihli Başbakanlık genelgesiyle TÜBİTAK görevlendirilmiştir. Tasarı ile ülkemizin uzay ve havacılık sektörünün ihtiyaç duyduğu bir kurumsal yapı, Türkiye Uzay Ajansı adı altında kurulmaktadır. Diğer gelişmiş ülkelerdeki havacılık ve uzay organizasyonları da dikkate alınarak tasarlanan yapı; hızlı, etkin, dinamik ve bağımsız çalışabilmesi için AJANS şeklinde kurgulanmıştır. Yine bu Tasarı ile halihazırda çeşitli kuruluşlar tarafından yürütülmekte olan uzay ve havacılık faaliyetlerini koordine edecek, uzay ve havacılık faaliyetlerine özel sektörün de katılımını sağlayacak, ehil ve uzman yerli ve yabancı personelin çalışmasına imkan verecek hukuki altyapı sağlanmaktadır. Ayrıca Ajansın uzay ve havacılık alanında etkin araştırma ve teknoloji geliştirme faaliyetlerinde bulunabilmesi ve bu amaçla ihtiyaç duyulacak destek ve teşviklerin sağlanabilmesini bakımından gerekli hukuki düzenlemeler tasarıya işlenmiştir. KANUN TASARISI, 27 madde ve 4 geçici maddeden oluşmaktadır. Uzay aracı: İlgili ekipmanlar, cihazlar ve komponentlerden oluşan uzay taşıma sisteminin parçalarını ve uzay mekiği dahil fırlatılması planlanan, fırlatılan veya uzayda birleştirilen nesneleri, Uzay operasyonu: Herhangi bir nesneyi uzaya fırlatma ya da fırlatma teşebbüsü, bir nesnenin uzayda seyrinin komutası veya gerekli hallerde dünyaya geri dönüşü ile ilgili herhangi bir faaliyeti, Uzay operatörü: Bir uzay operasyonunun sorumluluğunu üstlenen ve bir uzay operasyonunu bağımsız bir şekilde yürüten herhangi bir gerçek ya da tüzel kişiyi, Uzay tabanlı veri işletmecisi: Yer gözlem uydu sisteminin programlanmasını gerçekleştiren ya da uzaydan yer gözlem verisinin alınmasını sağlayan gerçek ya da tüzel kişiyi, Türkiye Uzay Ajansı, kamu tüzel kişiliğini haiz ve Cumhurbaşkanlığı'na bağlı olarak kurulmuştur. Ajans, bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde özel hukuk hükümlerine tabi olacaktır. Ajansın taşınır ve taşınmazları ile para, evrak, dosya ve varlıkları Devlet malı hükmünde kabul edilerek, haciz ve rehin işlemlerinden muaf tutulmuştur ve bunlar aleyhine işlenen suçlar Devlet malı aleyhine işlenen suçlar gibi cezalandırılır. Uzay platformları, uzay araçları, fırlatma tesis ve sistemleri, hava araç ve sistemleri ve bunlara ait her türlü alt sistemlerin geliştirilmesi, entegrasyonu, fırlatılması, izlenmesi ve operasyonu ile ilgili faaliyetleri yürütmek, gerektiğinde bu hususlarda yetkilendirme yapmak, bu araç ve sistemlerle ilgili test ve geliştirme çalışmalarını yürütmek, bunlar için gerekli iş ve işlemleri yapmak veya yaptırmak, Deneysel amaçlı uydular, uzay ve hava araçları geliştirmek veya bunların geliştirilmesi amacıyla yerli veya yabancı tüzel kişilerle anlaşmalar yapmak, deneme izinleri vermek, uzay ve hava araçları için yeni teknolojiler geliştirmek, Uzaya ilişkin ulusal egemenlik kapsamındaki hakların kullanımı, bu hakların yönetimi ve kullandırılmasına yönelik usul ve esasları hazırlamak, ülkemizin uzaya yönelik hak ve menfaatlerinin korunması ve güvence altına alınması için ulusal ve uluslararası kuruluşlarla koordinasyonu yürütmek, uluslararası anlaşmalar uyarınca uzaya fırlatılan nesnelerin kayıtlarını devlet adına tutmak, Birleşmiş Milletler nezdinde tescil işlemlerini gerçekleştirmek, Bilimsel ve araştırma geliştirme amaçlı uzay operasyonları ile insanlı veya insansız uzaya erişim ve uzayın keşfine yönelik operasyonlar yapmak, kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör kuruluşları tarafından uzaya gönderilecek uydu ve uzay araçlarının fırlatılmasına ve yörüngeye yerleştirilmesine ilişkin gerekli izinleri vermek ve koordinasyonu sağlamak, Uzayın keşfine yönelik araştırmalar yapmak, yaptırmak, gerekli sistem ve araçları tasarlamak, geliştirmek veya sair suretle temin etmek, bu amaçlarla üniversiteler, diğer bilimsel kurum ve kuruluşlarla veya yurtdışındaki kuruluşlarla işbirliği yapmak ve gerekli çalışmaları yürütmek. Okyanuslar ve kutuplarla ilgili araştırmalar yapmak, ilgili kurum ve kuruluşlarla koordineli olarak gerekli hallerde buralarda geçici veya daimi araştırma merkezleri, istasyonlar kurmak/kurdurmak, ilişkili faaliyetleri yürütmek, Ajans bünyesinde elde edilen tüm fikri ve sınai hakların bedelli veya bedelsiz olarak devredilmesine, lisans izninin verilmesine veya bu hakların konusu ürünlerin üretim ve satışının yapılmasına karar vermek, Astronomi ile ilgili çalışmalar yapmak, bu amaçla gözlemevleri kurmak, kurdurmak, işletmek, işlettirmek, optik, kızılötesi ve radyo teleskop ve benzeri teleskop teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak, bu yöndeki çalışmaları desteklemek, astronomi ile ilgili ulusal düzeyde yürütülen çalışmaları koordine etmek, uluslararası işbirliklerini geliştirmektir. Ajansın; Uzay Kurulu, Başkanlık, Bilim ve Teknoloji Yönlendirme Komitesi ve Uzay Uygulamaları Geliştirme ve Koordinasyon Komitesi olmak üzere dört adet organı vardır. Uzay Kurulu, Ajansın karar organıdır ve Başkan dahil yedi üyeden oluşur. Başkan, Kurulun da başkanıdır. Başkan, Cumhurbaşkanı'nın teklifi üzerine müşterek kararla, Kurulun diğer üyeleri ise Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Başkan ve Kurul üyeleri, yükseköğretim kurumlarının en az dört yıllık eğitim veren fakültelerinin mühendislik, fizik, kimya, iktisat, işletme, kamu yönetimi, hukuk, maliye, astronomi, uluslararası ilişkiler lisans bölümlerinden veya bunlara denkliği Yükseköğretim Kurulu tarafından kabul edilen yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun ve alanlarında en az on iki yıl yurtiçi ve/veya yurtdışı bilgi ve deneyime sahip, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda öngörülen genel şartları haiz olanlar arasından atanacaktır. Uzay Kurulunun Başkan ve üyelerinin matematik ve biyoloji gibi temel bilimlerden mezun olanlar arasından seçilip seçilmediğini; uzay araştırmaları, uzay ve havacılık konularında eğitim ve iş deneyimlerine sahip olanlara öncelik verilip verilmediğini ilerleyen tarihlerde göreceğiz. Kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı olmamak kaydıyla, bu Kanun hükümleri çerçevesinde uzay ve havacılık araçları ve sistemleri geliştirebilecek, imal edebilecek ve uzaya yönelik faaliyetlerde bulunabilecektir. Ajansın iznine tabi hususlar ile alınacak izinlere ilişkin usul ve esaslar Ajans tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikle düzenlenecektir. Ajans, özel sektör tarafından bağımsız bir şekilde uydular geliştirmek, fırlatmak, işletmek ve benzeri kabiliyetlere sahip olmanın önemini dikkate alarak, gerekli ekipman ve teknolojiler konusunda araştırma ve geliştirme amacıyla tesisler ve yerleşkelerin kurulması, uzaya yönelik faaliyetlerin desteklenmesi ve radyo frekanslarının tahsisinin sağlanması dahil olmak üzere uzayın kullanımının teşviki amacıyla gerekli her türlü tedbiri alacaktır. Uzay ve havacılık ile ilgili faaliyet gösteren gerçek ve tüzel kişiler, yürürlüğe konulacak yönetmelikle öngörülen faaliyetleri ve elde ettikleri yetenekleri uzay ve havacılık politika ve stratejisinin geliştirilmesi çerçevesinde Ajansa bildirmekte yükümlüdür. Olağanüstü haller ile ülkenin güvenliğini ilgilendiren durumlarda, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde tüm uzay sistemleri, ilgili mevzuatı çerçevesinde milli güvenlik ve milli savunma amaçları doğrultusunda kullanılacaktır. Ajans, bir uzay nesnesini fırlatma, komuta etme, fırlatılan uzay nesnesinin komutasını devralma veya bu nesnenin dünyaya geri dönüşünü gerçekleştirmeye yönelik faaliyetlerle ilgili olarak başvuru sahibinin belirli bir zaman diliminde etik, finansal ve profesyonel garantileri sağladığını onaylayan, bildirilen sistem ve prosedürlerin ortaya konan teknik düzenlemelere uygunluğunu tasdikleyen lisanslar verebilecektir. Ajans tarafından verilecek lisanslar belli operasyonlar için yetkilendirmelere eşdeğer olabilir. Bir uzay nesnesi, Türkiye sınırları içerisinden veya Türk yargısına tabi tesisler ya da araçlardan uzaya fırlatmayı veya uzaydan Türkiye sınırları içerisine veya Türk yargısına tabi tesislere ya da araçlara geri döndürmeyi planlayan, uyruğu ne olursa olsun tüm işletmeciler ile Uzaya fırlatma hizmetlerini tedarik etmeyi ya da bir nesnenin uzayda seyrini komuta etmeyi planlayan, Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetinde bulunan gerçek ya da merkezi Türkiye'de bulunan tüzel kişiler Ajans tarafından bu Kanun hükümleri çerçevesinde verilmiş bir yetki belgesine sahip olmaksızın faaliyette bulunamayacaklardır. Ajans, bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerinin yerine getirilmesinde veya bu amaçla ilişki içinde bulunduğu gerçek ve tüzel kişilere sözleşmeye tabi olarak iş vermesi durumunda, karşılaşılabilecek zararları ve riskleri telafi etmek veya ettirmek için sigorta yaptırabilir veya teminat isteyebilecektir. Ajans, deneysel bir hava veya uzay aracı ya da hava veya uzay aracı içim yeni bir teknoloji veya prototip geliştirilmesi amacıyla yapacağı anlaşmalar çerçevesinde geliştirilen veya kullanılan deneysel hava veya uzay aracının geliştiricisine, sorumluluk sigortası veya teminat sağlayabilecektir. Ajans veya özel sektör ya da ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından uydu, uzay ve havacılık teknolojisi ile sistemlerinin geliştirilmesi ve üretilmesi amacıyla kurulan montaj, entegrasyon ve test merkezleri, laboratuvarlar, araştırma merkezleri, enstitüler, uçuş pistleri, test alanları, fırlatma rampa ve üsleri ve benzeri altyapı ve tesislerin veya aynı amaçla oluşturulan Ar-Ge merkezleri, kuluçka merkezleri ve benzeri araştırma altyapıları ile uzay ve havacılık teknolojileri ekosistemine dahil şirketler ile kişi ve kuruluşların yer alacağı ihtisas bölgeleri kurulacaktır. Bu kanun ile Ajans'ın görev ve yetkileri ile ilgili idari yaptırımlar ve adli cezalar da öngörülmektedir. Yetkilendirme ile ilgili hükümlere uymaksızın faaliyet gösteren veya Ajans tarafından yetkilendirilmiş olmakla birlikte yetkilendirildiği hususlar dışında başka bir faaliyeti yetkisiz olarak yürüten işletmeciler hakkında Ajans tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikte belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde bir milyon Türk Lirasına kadar idari para cezası uygulanır. Ajansa ait herhangi bir Laboratuvar, istasyon, üs ya da benzeri tesislerle bunların müştemilatının veya Ajansa ait herhangi bir hava aracı, füze, uzay aracı ve benzeri araçların, diğer mülk veya cihazlarının ya da Ajansla bir sözleşmesi bulunan yüklenicilerle bunların altyüklenicisi gerçek ya da tüzel kişiye ait mülkler veya ekipmanların korunması ve güvenliği için Ajans tarafından yayınlanan herhangi bir düzenleme ya da talimatı kasıtlı olarak ihlal edenler Ajansın talebi üzerine bir yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Türk Uzay Ajansı'nın kurulmasını müteakip, Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme Anonim Şirketi 'ne verilen yetkiler çerçevesinde, uydu yörünge pozisyonlarının kullanımı ve işletilmesi ile ilgili olarak Türksat A.Ş. tarafından yürütülmekte olan hizmetlerin bu Kanunla getirilen hükümler kapsamında düzenlenmesi, uydular ve altyapısının işletilmesi ile ilgili hak, yetki ve yükümlülüklerinin belirlenmesi amacıyla Ajans ile Türksat A.Ş. arasında bir görev sözleşmesi imzalanacaktır. Uzay ajansı bünyesinde yapılacak yatırımların, tüm fikri ve sınai haklarının bedelsiz devrinin öngörülebilmesinin piyasa aktörleri arasında haksız rekabete yol açabileceği, Yasa tasarısı ile işçi statüsünde olan kurum çalışanlarının sendikal örgütlenme ve toplu pazarlık hakkından mahrum bırakıldığı, Türkiye Uzay Ajansı'nın, ülkemiz açısından oldukça önemli olan uzay ve havacılık sektörlerinde teknolojide dışa bağımlı olmayan, rekabetçi bir sanayinin geliştirilmesi, uzay ve havacılık teknolojileri alanında bilimsel ve teknolojik altyapıların ve insan kaynaklarının geliştirilmesi, uzay teknolojilerinin kullanımının yaygınlaştırılması, ülkemizin uzaya yönelik hak ve menfaatlerinin korunması yolunda başarılı olmasını temenni ederiz. New York Planetaryumu eski müdürü R... Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi ... Daha önce, düşen bir uzay aracı siz..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/turkiye-uzay-ajansi-uzay-programi-aciklandi/", "text": "Türkiye Uzay Ajansı , 9 Şubat 2021 Salı günü iki yıldan uzun süredir duyurulması beklenen programını ve yol haritasını açıklandı. Açıklamada dile getirilen olan proje ve hedefleri, Kozmik Anafor Youtube kanalında, Dr. Umut Yıldız, Prof. Dr. Lokman Kuzu, Prof. Dr. Yurdanur Tulunay, Prof. Dr. İbrahim Küçük, gibi uzmanlar eşliğinde canlı yayında yorumladık. Milli uzay programını detaylıca öğrenmek için, aşağıdan veya bu linkten ulaşabileceğiniz yayınımızı izleyebilirsiniz. Ülkemizde Uzay Ajansı kurulması hedefi 57'nci Hükumet döneminde gündeme gelmiş, 2000 yılında oluşturulan Vizyon 2023 perspektifi de Türkiye'nin uzay çalışmalarına yönelik bir öncü olmasını da ortaya koymuştur. Akabinde 26 Şubat 2001 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu kararı, daha sonra 2 Mart 2001 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile 'Türkiye Uzay Kurumu kurulması için çalışma başlatılmıştır. 15 Mayıs 2002 tarihli Başbakanlık genelgesiyle TÜBİTAK görevlendirilmiştir. 2017 yılında meclise iletilen Türkiye Uzay Ajansı kanun tasarısını, bu linkteki yazımızda detaylıca incelemiştik. Türkiye Uzay Ajansı'nın, ülkemiz açısından oldukça önemli olan uzay ve havacılık sektörlerinde teknolojide dışa bağımlı olmayan, rekabetçi bir sanayinin geliştirilmesi, uzay ve havacılık teknolojileri alanında bilimsel ve teknolojik altyapıların ve insan kaynaklarının geliştirilmesi, uzay teknolojilerinin kullanımının yaygınlaştırılması, ülkemizin uzaya yönelik hak ve menfaatlerinin korunması yolunda başarılı olmasını temenni ederiz. Şu aralar basın ve sosyal medyada, ... Bu gördüğünüz gök cismi, gerçekte b... Yıldızlar, çoğu zaman çok güzel gör..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/turkiyenin-ilk-uluslararasi-astronomi-yarismasi-coronastronomy-sonuclandi/", "text": "CoronAstronomy yarışması, Uluslararası Astronomi Birliği'nin Covid-19 salgını nedeniyle okullarda eğitim ve toplu astronomi etkinliklerinin mümkün olmadığı bu karantina günlerinde, ülkelere tavsiye ettiği ve yaratıcı fikirler içeren online etkinliklerin gerçekleştirilmesinin uygun olacağı önerisinin ülkemiz astronomi toplulukları tarafından değerlendirilmesi ile organize edildi. Kozmik Anafor Astronomi Topluluğu'nun öncülüğünde bir araya gelen Kosova Astronomi Kulübü , Uludağ Üniversitesi Astronomi Topluluğu, Arel Üniversitesi Astronomi Kulübü ile İstanbul Üniversitesi Kozmoloji ve Astrofizik Kurulu bir araya gelerek; Sanatını astronomi ile harmanla sloganıyla yola çıkılan, astronomi bilimi ve sanatın bir araya getirildiği bir uluslararası yarışma organize etti. Türkiye'nin, Dünya genelindeki astronomi ve uzay bilimleri topluluklarına tanıtımına büyük katkıda bulunan ve ana akım medyamızda da ses getiren bu yarışmaya ülkemizin yanı sıra; ABD, Almanya, Arjantin, Fransa, Hindistan, İngiltere, İran, İspanya, Kosova, Meksika, Polonya, Rusya, Suriye, Şili ve Türkmenistan gibi 16 ülkenin vatandaşları da eserleriyle katıldılar. Toplamda 125 eserle katılım gerçekleşen yarışma süreci boyunca, sanatını astronomi ile harmanlamak isteyen yarışmacıların eserleri gün gün katılım sırasına göre Kozmik Anafor ve CoronAstronomy sosyal medya hesaplarında yayınlanarak astronomi ve sanat tutkunlarının beğenisine sunuldu. 30 Nisan'daki yarışma katılım süreci sona erdiğinde ise, destekçi astronomi kulüpleri kendi puan önerilerini seçici jüriye ilettiler. Astronomlar ve sanatçılardan oluşan seçici jüri üyelerinin her biri de, tüm eserleri birbirlerinden bağımsız biçimde değerlendirerek puanladı. Nihayetinde, seçici jüri ve astonomi kulüpleri tarafından verilen tüm puanlar toplanarak her katılım kategorisinde birinciler belirlendi. Dijital sanatlar kategorisinde; Türkiye'den Mirkan Yusuf Kalkan , Klasik sanatlar kategorisinde; İran'dan Hemad Javadzade , Tüm kategorilerden bağımsız olarak, jüri özel ödülü olan En İyi Kozmik Sanatçı kategorisinde; el kesimi kağıt kolaj çalışmasıyla Mehmet Seymenoğlu seçildi. Etkinlik düzenleme kurulundan Haşim Aktaş, Şeyma Ceren Sanlı, Naci Yavuz ve Zafer Emecan, eğitim ve öğretimin aksadığı, insanların evde kalmak zorunda olduğu zor günlerde, bu uluslararası etkinliği düzenledikleri için çok mutlu olduklarını, gelen yoğun katılımın da bu mutluluklarını perçinlediğini, planları arasında yarışmanın ikincisini düzenlemenin de yer aldığını söylüyorlar.."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/turkiyenin-kesfettigi-ilk-gezegene-gokturk-yildizina-ise-anadolu-adi-verildi/", "text": "Türk Astronomi Derneği tarafından yürütülen kampanya ile Pegasus takımyıldızında bulunan WASP-52 bilimsel adıyla bilinen yıldız ve onun çevresinde yörüngede dolanan ötegezegen Göktürk olarak isimlendirildi. Türkiye'de Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullar, üniversiteler, gözlemevleri, astronomi ve astrofizik bölümleri, planetaryumlar, bilim merkezleri kurumsal önerileri ile kampanyaya katıldılar. Yaklaşık 457 ışık yılı uzaktaki WASP-52 yıldızı ve çevresinde dolanan gezegen için gelen 300'e yakın isim önerisi Ulusal Ötegezegen İsimlendirme Komitesi tarafından kurallara ve önceden başka gökcisimleri için kullanılan isimler dikkate alınarak ayıklandı. Sonrasında TAD üyeleri tarafından oylanan isim önerileri içinden en çok oyu olan Anadolu ve Göktürk isimleri sırasıyla yıldız ve gezegen için belirlenmiş oldu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/turkiyenin-uzaydan-cektigi-ilk-dunya-fotografi/", "text": "Yukarıda gördüğünüz görüntü, Roketsan tarafından geliştirilen SR-0.1 Sonda sıvı yakıtlı roket yeryüzünden yaklaşık 130 km yukarıda iken alındı. Öncelikle belirtelim ki, amaç Dünya'nın fotoğrafını çekmek değildi. Dünya görüntüsünü yakalayan kameraların asli görevi, testler sırasında roket kademelerinin ayrılışının başarılı olup olmadığını gözlemlemekten ibaretti. O nedenle görüntünün kalitesi düşük. Aslında katı yakıt teknolojisiyle daha önce, 2018 yılında uzaya adım atan Türkiye, ilk kez sıvı yakıtlı roket motoru teknolojisiyle uzaya erişti. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı tarafından başlatılan Mikro Uydu Fırlatma Sistemi Geliştirme Projesi'nin , Roketsan tarafından geliştirilen SR-0.1 Sonda Roketi'nin ilk prototipi, sıvı yakıtlı motor teknolojisiyle uzaya gönderildi. Bu başarılı test atışı, uyduların yörüngeye hassas yerleştirme ihtiyacını karşılamasının yanı sıra, Türkiye'nin uzayda bilimsel çalışmalara başlaması açısından da tarihi bir adım oldu. Bu başarılı test, MUFS Geliştirme Projesi'nin yörüngeye hassas yerleştirme ihtiyacını karşılaması planlanan sıvı yakıtlı roket motorlarının geliştirilmesine büyük bir katkı sağlarken, Türkiye'nin uzayda bilimsel çalışmalarına başlaması açısından da bir ilk oldu. Roketsan'ın Uydu Fırlatma Uzay Sistemleri ve İleri Teknolojiler Araştırma Merkezi'nde yürütülen MUFS projesi bittiğinde, 100 kilogram ve altındaki mikro uydular, yüksekliği en az 400 kilometre olan Alçak Dünya Yörüngesi'ne yerleştirilebilecek. 2025 yılında fırlatılması hedeflenen mikro uydu ile Türkiye, Dünya'da sayılı ülkenin sahip olduğu uydu fırlatma, test etme, üretme altyapısı ve üs kurma yeteneğine kavuşmuş olacak. Daha önce Higgs Bozonu'nun ne old... Bugün evren hakkında bazı temel fik..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/turlerine-gore-yildiz-miktari/", "text": "Hazırladığımız aşağıda görebileceğiniz infografikte, her bir adet O-B sınıfı dev yıldıza karşı, kaç tane diğer türlerden yıldız bulunduğunu görebilirsiniz. Samanyolu'ndaki yaklaşık 400 milyar yıldızın birbirlerine oranları burada olduğu gibidir. Anakol yıldızları kütlelerine göre sınıflandırıldıklarında, en ağırdan en hafife doğru; O, B, A, F, G, K ve M harfleriyle sembolize edilirler. Bu harfler, aynı zamanda yıldızın tayf türünü de belirler. O-B tayf türü yıldızlar en büyük kütleye (Güneş'in 8 ila 120 katı) sahipken, M tayf türü yıldızlar en düşük kütleye (Güneş'in yüzde 8'i ila yüzde 60'ı) sahiptir. Bizim Güneşimiz, G tayf türü olarak nitelenen sarı cüce bir yıldızdır. Görselin en altında bulunan kırmızı devler ise, O, B, A, F, G ve K tipi yıldızların ölmeden hemen önce şişerek büründükleri, geçici hallerdir. Evrenin doğuşundan bugüne kadar geçen 13.7 milyar yılda, çok uzun ömürlü oldukları için (20 milyar ile birkaç trilyon yıl arası yaşarlar) hiçbir K ve M tipi yıldız ölmemiştir. Anakol, bir yıldızın çekirdeğindeki nükleer reaksiyon ile, kütle çekiminden kaynaklı sıkışmanın dengede olduğu dönemdir. Yıldızlar, sağlıklı zamanları diyebileceğimiz bu evrede ömürlerinin en uzun kısmını geçirirler. Örneğin Güneş bir anakol yıldızıdır ve en az 4.5 milyar yıl daha bu evrede kalacaktır. Hidrostatik denge adı verilen bu evre hakkında daha detaylı bilgi için bu linkteki yazımızı okuyunuz. Bir yıldızın başlangıç kütlesi ne kadar küçükse, o kadar uzun ömürlüdür. Bunun sebebi, daha küçük kütleye sahip olan yıldızın enerji üretilen çekirdeğinin boyutlarının küçük olması ve bu bölgede basıncın görece düşüklüğüdür. Bu nedenle yıldız küçüldükçe, enerji üretimi azalır. Bu durum, yıldızın yakıtını daha uzun süre kullanmasına neden olur. Kütle büyüdükçe, yıldızın çekirdeğinin çapı, yani nükleer reaksiyona giren maddenin miktarı fazlalaşır. Ek olarak büyük kütlesi nedeniyle çekirdekteki basınç çok daha fazla seviyelere ulaştığı için, enerji üretimi yüksektir. Dolayısıyla dev yıldızlar yakıtlarını çok hızlı biçimde tüketerek kısa sürede ölürler. O-B sınıfı dev yıldızlar için anakol evresi kütle miktarındaki değişime göre 1 ila 150 milyon yıl arasıdır. Bu süre sonunda yıldız hızla bir kırmızı dev'e, ardından en büyük kütleli olanları süpernova patlamasıyla nötron yıldızı veya kara deliğe dönüşür. Daha düşük kütleli olanlar ise, kırmızı dev evresinden sonra bir gezegenimsi bulutsu meydana getirerek beyaz cüce olarak hayata veda ederler. A-F sınıfı yıldızların anakol evresi, kütle miktarındaki değişime göre yaklaşık 300 milyon yıl ile üç milyar yıl arasında bir süreci kapsar. Bu süre sonunda yıldız bir kırmızı deve dönüşür. Ardından önce gezegenimsi bulutsu ve nihayetinde bir beyaz cüceye dönüşerek ölür. G sınıfı sarı cüce yıldızlar, kütlelerine göre 8 ila 13 milyar yıl arasında anakol evresinde kalırlar. Sonrasında kırmızı deve dönüşler. Sonunda bir gezegenimsi bulutsu oluşturup, beyaz cüceye evrilerek hayatları son bulur. K sınıfı turuncu cüce yıldızlar, kütle miktarlarına göre 20-50 milyar yıl arası bir süreyi anakol evresinde geçirirler. Sonları, G tipi yıldızlar gibidir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uc-gunde-marsa-gitmek/", "text": "Varacağımız mesafeler ne kadar uzak olsa da bizi uzayda zorlayan en büyük etken, kullandığımız araçların yavaşlığı. Parçacıkları ışık hızına yakın hızlara kadar hızlandırabiliyoruz ama uzay araçlarının hızı, ışık hızının yüzde üçüne bile çıkamıyor. Mars'a gitmek, bugünkü teknoloji ile en az beş ay sürüyor. Şu aralar kızıl gezegene üç günde varmamızı sağlayacak bir sistemden bahsediliyor. NASA ile çalışan bilim insanı Philip Lubin uzay aracını lazerlerin ittiği dev yelkenlerle hızlandıracak bir sistem üzerinde çalışıyor. Sistemin arka planında fotonların yarattığı momentum var ama Güneş kaynaklı fotonlar yerine bu kez Dünya merkezli dev lazerlerden bahsediyor. Lubin'e göre son gelişmeler bu olayı bilimkurgudan bilimsel gerçekliğe taşıyor ve bunu yapmamamız için bir sebep yok. Bu sistemin nasıl çalışacağını anlamaya çalışalım. Günümüzde kullanılan kimyasal yakıtlar büyük bir itki sağlasa bile bu, kısa süreli ve ancak büyük miktarların yakılması ile sağlanabiliyor. Kimyasal itki sistemleri, ışınım ya da ışık kullanılan elektromanyetik sistemlere göre çok verimsiz. Lubin'in bir makalesinde dediği gibi, kimyasal sistemler kimyasal enerji ile sınırlıyken, elektromanyetik ivmelenme ışık hızıyla sınırlı. Burada şöyle bir sorun var: Elektromanyetik ivmelenmeyi laboratuvar ortamında yaratmak basit olsa da fotonik itki, pek çok karmaşık sisteme ihtiyaç duyar. Öncelikle CERN'deki LHC'de bulunanlar gibi çok güçlü süper iletken mıknatıslar gerekir ve bunları uzay seyahati için gereken uygun boyutlarda tasarlamak hiç kolay değildir. Peki fotonlar kocaman uzay aracını nasıl itecek? Fotonlar kütlesiz olmakla birlikte yüksek enerji ve momentum taşırlar. Bir nesneden yansıdıklarında o nesneye ufak bir itme uygularlar. Büyük bir yelkene uygulamaya devam ederlerse sonuç olarak uzay aracı hızlanır. Lubin ve ekibi sistemlerini henüz denemedi ama, 100 kiloluk bir yükü Mars'a üç günde götürebileceklerini hesap etti. Gönderilen roketlerin tonlarca olan kütlesini düşünecek olursak bu miktar inanılmaz küçük kalır çünkü araç, üzerinde hiçbir yakıt taşımayacak. Hesaplara göre insanlı bir aracın Mars'a gitmesi ise yaklaşık bir ay alacak. Yani bugünkü en güçlü roketin beşte biri. Fotonik itki bir uzay aracını ışık hızının yüzde otuzuna kadar hızlandırabilir ve bu 50-100 gigawatts kimyasal enerjiye denktir. Ama asıl faydası, bizi Güneş Sistemi'nin ötesine taşıyacak uzun mesafelerde görülecektir. Açıkçası bu sistem insan taşıma amacıyla tasarlanmadı çünkü, uzun mesafeleri gitmek için çok daha ağır olması gerekir. Lubin'e göre robotlar uzun mesafe için daha iyi bir seçenek ve hatta Lubin, zar kadar ince uzay araçlarını ışık hızına yakın hızlara çıkarmayı öneriyor. Yine de yapay zekamızı uzak mesafelere, özellikle yaşanabilir gezegenlere göndermek çok büyük bir şey. Lubin'in makalesinde belirttiği gibi, bizi evimizden uzaklara götürecek yolculuğa çıkmanın zamanı gelmiştir belki de. Lubin ve ekibi 2015 yılında NASA'dan fon kazandı ve fotonik itki sisteminin uzay seyahatlerinde kullanılabileceğini kanıtlamaları bekleniyor. Bizler de onlardan gelecek sonuçları merakla bekliyoruz. Not: Uzay araçlarında kullanılacak yüksek teknolojili itiş sistemleri hakkında çok geniş kapsamlı bilgi için, geleceğin itki sistemleri isimli yazı dizimizi okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ucretsiz-bilimsel-ve-akademik-kaynaklar/", "text": "Aşağıda, bilimsel çalışma ve araştırmalarınızda yararlanmak üzere listelenmiş akademik kaynaklar yer almaktadır. Bunlar popüler bilim kaynakları değildir. Güvenilir Türkçe popüler bilim kaynaklarına bu linkten ulaşabilirsiniz. Bu online veritabanı; American Chemical Society yayınlarına ait 1879 yılından günümüze kadar olan kimya alanındaki 120 yıllık dergi arşivine tam metin erişim imkanı sağlar. Ankara Üniversitesi tarafından yayınlanan 42 adet bilimsel dergiye erişim olanağı sunulmaktadır. Biyoloji ve Tıp alanındaki elektronik dergi yayıncısıdır. Bütün dergilerdeki bilimsel makaleler serbest erişimlidir. Bu makalelere devamlı olarak ücret ödemeksizin online erişilebilir. Bazı eleştirel yazılar veya raporlar için ise üyelik gerekmektedir. Bioline International's goal of reducing the South to North knowledge gap is crucial to a global understanding of health , biodiversity, the environment, conservation and international development. ABD federal hükümetinin kanser araştırmaları için en önemli kuruluşu olan National Cancer Institute tarafından desteklenen ve yönetilen site, kanser hakkında doğru, güncel bilgi ve linklere erişim sağlar. Linguistics, and many areas of Computer Science. Milli Eğitim Bakanlığının Ar-Ge birimi olan Eğitimi Araştırma ve Geliştirme Dairesi Başkanlığı, Türkiye'de yapılan eğitimle ilgili bilimsel araştırmaları derleyerek bir veri tabanı oluşturmak ve bu veri tabanı ile yurt içi ve yurt dışında bilgiyi üretenler ile kullananlar arasında köprüyü kurmak amacıyla, Türkiye Eğitim Araştırmaları Veri Tabanı adlı bir çalışma başlatmıştır. Ülkemizde 300 civarında bilimsel dergi çıkarılmaktadır. Şimdiye kadar ulusal dergilerde yer alan makalelere toplu olarak ulaşmayı sağlamak amacıyla bazı veritabanı çalışmaları yapılmıştır. National Library of Medicine tarafından hazırlanan bibliyografik bir veritabanıdır. Bu veri tabanı tıp ve sağlık bilimleri, veterinerlik konusunu içerir. Index Medicus, Index to Dental Literature ve International Nursing Index'i kapsamaktadır. Bazı tam metin makalelere bağlantı verir. Ayrıca MEDLINE / PubMed'e NLM Gateway'den de erişim vardır. Project Gutenberg veritabanı 30.000'den fazla elektronik kitaba tam metin ücretsiz erişim olanağı sunmaktadır. Sosyal bilimler konusunda 13421 adet tam metin dokümana erişim olanağı sunulmaktadır. Sociological Research Online peer reviewed articles, Türkiye' de yayınlanan tıp makalelerini tarayan bibliyografik bir veritabanıdır. Sağlık alanında Türkiye'de yayınlanan dergileri içeren bir veritabanıdır. Bu veritabanı; tıp, veteriner, biyoloji bilimleri, tarım, mühendislik ve sosyal bilimler konularındaki Türkçe dergilerin bibliyografik kayıtlarına erişim sağlar. Ayrıca; TÜBİTAK Destekli Projeler Veritabanını da içerir. Gutenberg Elektronik Halk Kütüphanesi Projesi, başta klasik kitaplar olmak üzere, metinlerin elektronik versiyonlarını üretmektedir. Proje, Web 'de ücretsiz 10.000 tam-metin kitap sunmayı hedeflemektedir. Her yıl 1000 kitap eklenmektedir. Hastalıklar, testler, semptomlar, yaralanmalar ve cerrahi hakkında bilgi içeren bir elektronik ansiklopedidir. Üsküdar Üniversitesi Kütüphane web sayfasından alıntılanmıştır. Daha önce iki bölüm halinde tanıttı... Çoğunuz için başlık çok ilginç gelm..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ucuncu-boyuttan-otesi-dorduncu-boyut-tetrakup/", "text": "Boyut kavramını fizikçiler ve matematikçilerden sıkça işitiriz. Bizim uzayımız ve nesnelerimiz üç boyutludur. En boy ve derinlik içerir. Tesseract veya tetraküp dediğimiz yapıda ise fiziksel bir dördüncü boyut vardır. Bu bizim 'algılayabildiğimiz', içinde yer aldığımız boyututur. Görsel zekamız ve beynimiz 3 boyuta göre şekillenmiştir. Dördüncü boyutu henüz algılama olanağımız bulunmuyor. Bugünkü fizik bilgimize göre, dördüncü boyut olarak aslında hepimizin bildiği, Einstein'in teoremleriyle daha da önem kazanan 'zaman' ele alınıyor. Yani, üç fiziksel boyut ve zaman boyutu içinde varlığımızı sürdürüyoruz. Zaman boyutu haricindeki dördüncü fiziksel boyutun ilk defa 1888 yılında Charles Howard Hinton tarafından türetildiğine inanılıyor. Bilim insanları bu dört boyutlu yapıya tesseract ya da tetraküp ismini vermişler ve bizim görsel biçimde algılayacağımız boyuta getirmeye çalışmışlar. Aslında dördüncü bir boyutun varlığını istersek izafiyet teorisi, paralel evren, kara delik, ışık hızı veya bütünüyle uzayın tamamı kavramlarından herhangi birini kullanarak matematiksel yönden açıklayabiliyoruz. Fakat şu anki amacımız bunun matematiksel açıklaması veya ispat yöntemleri değil. Aşağıdaki animasyona baktığınızda sanki 2 küp birbirlerinin içinden geçiyormuş gibi görülebilir. Fakat gördüğünüz kare yüzeyler 4 boyutlu bir evrende gerçekte eğilip, uzayıp, kısalmıyor. Buradaki küçülme ve deformasyon, bu dört boyutu bizim üç boyutlu dünyamızda görselleştirebilme amaçlı yapılmış mecburi bir şey. Biraz daha dikkatli incelediğinizde 4. Boyutu fark edebilirsiniz. Eğer fark edemediyseniz önemli değil çünkü insan beyni bunun için tasarlanmadı. Burada işin içine biraz soyutluk ve perspektif giriyor. Boyut: belirli bir doğrultuda ölçülmüş bir büyüklüğü ifade etmek için kullanılan geometri terimidir. Fizikte ve matematikte; bir uzayın ya da nesnenin boyutu, gayriresmi olarak bu uzay ve nesne üzerindeki herhangi bir noktayı belirlemek için gereken minimum koordinat sayısı olarak tanımlanır. Şunu düşünelim; elimize aldığımız kağıda kalemle çizebileceğimiz en küçük yapı noktadır. Nokta sıfır boyutlu ya da boyutsuz olarak kabul edilir. İki farklı nokta çizip bu noktaları birbiriyle bağlarsak bir çizgi elde ederiz. Çizgi ise sadece uzunluk içerdiği için 1 boyutludur. Kağıda iki tane çizgi yapıp bunları yine uç noktalarında bağlamak ile bir kare ya da dikdörtgen elde ederiz ki, bu da en-boy içerdiği için 2 boyutludur. Yine aynı şekilde kağıda iki tane kare çizip, köşe noktalarından bağlarsak bir küp elde etmiş oluruz. Küpümüz en, boy ve derinlik içerdiği için 3 boyutludur. Eğer herhangi boyutta bir geometrik cisim elde etmek istiyorsak 2 tane kopya yapıp geometrik uçlarından birbirine bağlarsak yani birleştirirsek bunu gerçekleştirebiliriz: Hiçlikten bir boyut üretebiliriz. Örneğin hemen yukarıdaki şekilde gördüğümüz gibi eğer bir tesseract elde etmek istiyorsak 2 tane küp kopyayı köşelerinden birleştirmek yeterli olacaktır. Tesseract'ta 8 küp 24 kare 32 kenar ve 16 köşe oluşur. Fizik ve matematik birbirinden her zaman bilgileri ödünç alıp verir. Bazen matematikçiler geliştirir fizikçiler kullanır bazen de fizikçiler keşfeder ve matematikçiler geliştirir. Yüksek boyutlar geometrisi ilk 1800'lü yıllarda incelenmeye başladığında, genellikle tamamen matematiksel olarak kabul edildi. Ancak 1900'lerin başlarında modern fiziğin gelişimi; görelilik ve Süper Sicim Teorisi ile, Einstein'ın teorilerinin ortaya çıkışı sonucu, fizikçiler tarafından ciddiye alınan bir fikir, evreni anlayabilmemiz için kullanılan bir araç olmuştur. Bizim matematik ile elde ettiğimiz dördüncü boyut, günümüzün Einstein temelli fiziğinde zaman boyutu olarak ele alınır. Burada yaptığımız görsel anlatım, zaman boyutunu görsel açıdan anlayabilmeniz için yapılan bir simülasyondan, bir zihin jimnastiğinden ibarettir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ufo-gordugunu-soyleyen-astronotlar-yalan-testinden-gecti-mi/", "text": "Gün geçmiyor Dünya medyası ve bizim ulusal basınımızda tık alması ve reklamdan bol para kazandırması kesin olan ilgi çekici bir haber yayınlanmasın. Evet, son birkaç gündür Ay'a giden NASA astronotlarının yalan testinden geçtiği ve UFO gördükleri konusunda doğruyu söyledikleri yazılıp çiziliyor. NTV, Habertürk, Sözcü gibi gazetelerde yayınlanan haberde; Buzz Aldrin, Al Worden, Gordon Cooper ve Edgar Mitchell gibi 60'ların ilk yörünge ve Ay yolculuklarına katılan astronotların söylemleri dile getiriliyor. Ay'a ayak basan ikinci kişi olan Buzz Aldrin geçmişte: Uzayda gözlemleyebildiğimiz kadar yakından bir şey gördük. L şeklindeydi. Bir şey gördüm ama mantıklı yanım bunu anlatamıyor şeklinde bir açıklama yapmıştı. Diğer astronotların bazıları da yine birşeyler gördüklerini dile getirmişlerdi. Söz konusu olan test, aşina olduğunuz yalan makinasına bağlanarak gerçekleştirilen bir test değil. Astronotların açıklamalarını içeren ses kayıtları nasıl olduğu söylenmeyen çok özel bir teknikle analiz edilmiş ve bunun sonucunda yalan söylemedikleri ortaya çıkmış. Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, yalan makinaları güvenilir cihazlar değildir ve her ne kadar adalet sistemi içinde kendine kullanım alanı bulsa da, bu makinalardan elde edilen sonuçlar hiçbir biçimde delil niteliği taşımıyorlar. Yani, Dünya'nın hiçbir ülkesinde yalan makinasına bağlayıp sorgulayarak kimseyi suçlu veya suçsuz ilan edemezsiniz. Hatta bu sonuç; ek delil, yan delil veya düşük düzeyli de olsa şüpheli delil olarak bile kullanılmaz. Yapıldığı söylenen ses analizi zaten bir kanıt olarak geçerli kabul edilmeyen yalan makinası testinden bile çok daha geçersiz bir yöntem. Bu yöntemle elde edilen sonuçlar ancak gazeteler ve belgeseller için ilginç konu açığını kapatmak ve reyting almak amacıyla kullanılabilir. Bunun yanında evet, astronotların, kozmonotların, taykonotların birçoğu tanımlayamadıkları şeyler görürler. Uzay boşluğunda Güneş'ten ve yıldızlararası ortamdan gelen yüklü parçacıklara sürekli maruz kalırsınız. Bu parçacıklar görme sinirlerimize veya beynimizin görme ile ilgili olan bölümüne denk geldiklerinde, astronotlar ani ışık parlamaları veya kayan ışık noktacıkları görebiliyorlar. Bu etkinin oluşması için illa ki uzay boşluğuna bakıyor olmanız gerekmez. Uzay aracının içinde başınız önde yere bakıyorken veya gözleriniz kapalıyken de söz konusu ışık parlamaları veya kayan ışık noktaları görürsünüz. Uzay aracınızın radyasyon kalkanları ne kadar güçlüyse, bu halüsinasyonun görülme oranı azalır. Uzay boşluğunda uzay yürüyüşü yaparken sadece uzay elbisesinin koruması altında iseniz daha fazla görürsünüz. Ancak, illa ki göreceğiniz anlamına gelmez, çünkü bu parçacıklar her zaman sinir sisteminize isabet etmeyebilir. Örneğin yanınızdaki arkadaşınız ani bir parlama görür ama size parçacık isabet etmemişse siz görmezsiniz. Burada ek bir detayı söyleyelim: Birşey gördüm açıklamasını yapan Buzz Aldrin, konuşmasının devamında bunun bir UFO, yani Dünya dışı uygarlığa ait bir araç olmadığını da belirmişti. Ancak, konuşmasının sadece bu bölümü alıntılanıyor ve basın manüplasyonu için kullanılıyor. Yani, şu ana kadar hiçbir astronot, kozmonot veya taykonot Dünya dışı varlık, UFO, uçan daire vs gördüğü iddiasında değil ve böyle bir açıklama yapmadı. Son olarak şunu belirtelim ki, astronotlar dahil hiçbir bilim insanı evrende yalnız olduğumuz görüşünde değil. Bizler, evrende yaşamın, hatta zeki yaşamın yaygın olması gerektiğini düşünüyor ve kabul ediyoruz. Buna rağmen, şu ana kadar Dünya dışı yaşamın varlığına dair hiçbir bilimsel kanıta ulaşamadık. Tüm ülkelerde yer alan amatör ve profesyonel, yüzbinlerce astronom aralıksız 7 gün 24 saat gökyüzünü gözlemliyor, fotoğraflıyor, inceliyor. Var olması muhtemel Dünya dışı uygarlıkları keşfedebilmek için birbirimizle yarışıyoruz. Yine de, şu ana kadar amatör veya profesyonel hiçbir astronom UFO varlığına yönelik bir kanıta veya gözleme ulaşamadı. Evrende yaşamın sadece dünya ile sı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ufo-kultu-1/", "text": "Yeryüzünde bildiğimiz yaşam haricinde, bugüne kadar başka gezegenlerin çevresinde yaşamın varlığına dair herhangi bir bulguya ulaşamadık. Yine de, pek çoklarımız gibi biz bilim insanları da evrende yaşamın yaygın olması gerektiğini umuyor ve bizden başka teknoloji üretebilecek kadar zeki varlıkların var olabileceği ihtimalini es geçmiyoruz. Günümüzde, bilim kurgu edebiyatının ve popüler kültürün de etkisiyle, oldukça geniş bir uzaylı ırk külliyatı oluşmuş durumda. Yine, bunların etkisi gündelik yaşamda inançlar bağlamında dahi kendini gösteriyor. Öyle ki, uzaylı dini akımları dahi azımsanamayacak yaygınlığa erişmiş halde. Çok sayıda insan, yeryüzünü ziyaret ettiklerini dile getirdikleri UFOları gördüklerini, iletişime geçtiklerini iddia ediyor. Çoğunluğu sahte ve bildik gökcisimlerinin yanılsamalarından oluşsa da, oldukça geniş bir UFO görüntüleri literatürü var. Tabii burada belirtme ihtiyacı hissediyoruz ki, böylesi görüntüler hiçbir bilim insanı ve hatta amatör astronom tarafından bile onaylanmamış, yahut onlar tarafından görülmemiştir. Yani, yeryüzünü ziyaret ettiği iddia edilen yabancı ırklara ait uçan daire vs benzeri araçların hiçbiri bilim insanlarınca görülmüş değildir. Dolayısıyla, bugün elimizde böylesi ziyaretlere veya dünya dışı uygarlıkların varlığına dair bilimsel tek bir kanıt bile bulunmamaktadır. Günümüz uzaylı uygarlık kültü ve bilim kurgu, bize iki çeşit dünya dışı medeniyet profili sunuyor. İlki, Hollywood'un sıklıkla işlemeye bayıldığı işgalci uzaylı uygarlıklar. Diğeri ise, çoğunlukla UFO'cular tarafından dile getirilen ışık ve sevgi dolu uzaylı medeniyetler. Hollywood'un bize sunduğu düşman, yıkıcı ve işgalci barbar uzaylı prototipini, sinema sektörünün dinamikleri açısından tutarlı görebiliriz. Herkesin bildiği üzere galibiyetimizle biten bol aksiyonlu ve efektli filmler insanların heyecan ve egolarına hitab ederek oldukça iyi gişe yapıyorlar. Gezegenimizin kaynaklarına göz dikerek ele geçirmek için Dünya'yı işgale gelmiş koca bir uzaylı ordusunu müthiş teknolojilerine rağmen alt edebildiğimizi görmek çoğumuzun hoşuna gidiyor. Yani burada, Hollywood'un bize sunduğu barbar uzaylı kavramını sektörün kendi dinamikleri açısından tutarlı bulabiliriz. Ancak, ikinci kategoriye giren barış ve sevgi dolu uzaylı kavramı biraz daha derinlik arzediyor. Derinliğin sebebi, bunu ortaya atan kitlenin neredeyse bir inanç samimiyeti içinde uzaylı ırkların varlığını kabullenmesi ve bilimsel bir kanıtımız olmamasına rağmen yeryüzünü ziyaret ettiklerini dile getirmeleri. Carl Sagan gibi iyi niyetli bazı ünlü bilim insanlarının yaptığı mantıksal çıkarımlar da, onların bu görüşlerini destekler nitelikte görünüyor. Temel olarak, iyi uzaylı kavramına inananların argümanı şu: Yıldızlararası yolculuk yapabilecek kadar gelişmiş bir ırk, tarihsel gelişim süreci içinde kendi aralarındaki düşmanlıkları çözmüş, tüm ırk genelinde barışı sağlamış ve hem kültürel, hem de ahlaki anlamda çok üst seviyeye yükselmiş olmalı. Bu varsayıma göre, iyi olmak zorunda olan uzaylı ırklar, galaksimizi dolaşarak bizim gibi hala şiddet ve kötülükle dolu ırkları inceliyor, yeri geldiğinde bizim de kendi etik düzeylerine yükselebilmemiz için küçük müdahalelerde bulunuyorlar. Bununla beraber, yine yüksek ahlaki yapıları gereği biz hazır olmadan önce hiçbir biçimde kendilerini göstermiyor ve bizim doğal gelişim sürecimize de müdahale etmiyorlar. İşte bu son cümledeki yaklaşım, UFO'cular için olası Dünya dışı uygarlıkları tanrısal bir statüye yükseltiyor. Bizler, küçük, zayıf ve ilkeliz. Gelişime ihtiyacımız var ve bizden çok daha gelişmiş olan üstün ırklar tarafından gözleniyoruz, kollanıyoruz. Ancak, gelişimimize müdahale etmek istemedikleri, onların varlığının bilinmesi toplumsal karmaşaya yol açabileceği için, kendilerini göstermiyorlar. Dolayısıyla elimizde bizi izleyen, görünmez, çok güçlü bir sembol var. Adı uzaylı olabilir ama, tanrı kavramına çok benzer bir kült oluşmuş durumda. Çoğu UFO'cunun bilimsel kanıtları hiçe sayarak göklerde uçan daireler gördüklerini iddia etmesi, uykuda ziyaret edildiğini, kaçırıldığını vs dile getirmesi de bu oluşturdukları tanrısallık ile, ya da daha başka bir deyişle inançları ile ilgili. Var olma olasılığı bulunan uzaylı medeniyetleri, gerek Hollywood, gerekse UFO'cuların inançları bağlamında tek tipleştirip birer prototip uzaylı ırk imgesi oluşturmak her iki görüşün dinamikleri açısından mantıklı görünüyor olsa da, bilimsel yöntem ve düşünce bağlamında tümüyle yanlış. Zeka sahibi toplulukların kendi iç dinamikleri, hiçbir zaman onları belli bir prototipe oturtulabilecek biçimde tek tipleştirmeyecektir. Kültürel bir homojenliğin gelişmesi, insan da dahil olmak üzere tüm zeka sahibi canlıların belli bir kültürel homojenlik içine bürünmesi mümkün olsa da, davranışsal açıdan topluluğun her bireyinin veya her grubunun aynı etik algıyı paylaşıyor olması beklenemez. Çok gelişip yıldızlararası yolculukları rahatlıkla yapabilecek teknolojik seviyeye erişmiş uygarlıkların bu yolculukları belli bir program dahilinde ve sıkı etik anlayışlar içinde gerçekleştirmesi olası olsa da, bunun tek sebebi yıldızlarası yolculukları yapabilecek teknolojinin ulaşımının hala güç olması ve fazla kaynak gerektirmesi olabilir. Oysa, daha da gelişmiş bir ırk, yıldızlararası yolculukları çok daha az kaynak tüketimi ile, toplumunun her ferdinin ulaşabileceği düzeye ulaştırmış olabilir. Böyle bir topluluk içindeki, sadece eğlenmek isteyen birkaç birey, çok gelişmiş uzay araçları ile yeryüzünün üzerinde gezinip bizlerin heyecanlı bakışlarıyla dalga geçmek, korkularımızla gülmek gibi insan ırkı için çok doğal olan davranışlar içine girmeyecek dememiz ne derece mümkündür, bilemeyiz. Ünlü Wow Sinyali Uzaylılardan Gelmemiş Olabilir! 15 Ağustos 1977'de Ohio Eyalet Üniv..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ufo-testi/", "text": "Daha vahimini soralım: Piknik tabaklarıyla yapılan uçan daireler, UFO uzmanlarını alt edip sınavı geçebilir mi? Bu soruların yanıtını bulmak için basit bir test yaptık. Ama önce UFO neymiş bir bakalım. Bir çocuğun elinden kaçan uçan balonu düşünün. Birkaç kilometre uzaktan balonu gören gözlemci bunu UFO olarak tanımlayabilir. Hatta bunlar meteoroloji balonları, uçaklar, ender gözlenen hava olayları, son zamanlarda revaçta olan multikopterler hatta Venüs gezegeni gibi herhangi bir gök cismi olabilir. İki piknik tabağını birbirine tel zımbayla zımbalayıp uçan daire yaptık . Sonra havaya atıp yüze yakın sayıda fotoğrafını çektik. Bunlardan en iyi olanlarından beş tanesini seçtik. Bilime değer veren, bizim medyada sıkça boy gösteren ve UFO gerçekliği konusunda engin bilgisini seyircilerden esirgemeyen bir web sitesi sahibinin, bu fotoğrafı analiz edebileceğine karar kıldık. Bu eleştirilebilir belki ama gerçek şu ki fotoğraflar gerçekti, öğrencilerim çekmişti ve okul bahçesinde çekilmişti. Bu fotoğrafların nerede, hangi zamanda, nasıl bir kamerayla çekildiği gibi sorular içeren bir mail aldık. Yanıtlayıp gönderdik. Ve sonuç: Birkaç saat sonra bizim tabaklar internette dolaşmaya başlamıştı. Birkaç hafta sonra arama motorlarının görseller kısmında tokat ufo kelimelerini aratınca gördük ki, tabakların ünü ülke sınırlarını aşmıştı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ufo-uzmanlari-ne-derece-guvenilir/", "text": "Gördüğünüz gibi, uzmanlarımız hemen teşhisi koymuşlar. Hiç bir şekilde bilinen konvansiyonel araçlarla uyuşmamakta... Vay be, bilinen hiçbir şeye benzemiyor ha. Nasıl kesin ve kat'i bir açıklama. Şüpheye yer bile yok. UFO'dur bu. Uzaylılar Konya semalarında tur atmışlar, müthiş heyecan verici! Oysa birkaç gün sonra gerçek ortaya çıkıyor. Cismin bir UFO ile uzaktan yakından alakası olmadığı, bölgedeki bir sokak lambası olduğu anlaşılıyor. Nasıl anlaşılıyor? Biri çıkıp ne diyor bu değişikler deyip resmin çekildiği bölgeye gidiyor. Bir de bakıyor ki, bizim anlı şanlı Ufologlarımızın kesin UFO bu dediği şey alelade bir sokak lambası. Zaten değerli hocamız Ali Çağlar, bu sahtekar UFO uzmanlarını öğrencileri olan ilkokul çocuklarına havaya tabak fırlattırarak test etmeyi başarmıştı. Havadaki tabakları kesin UFO bu diye yayınlama terbiyesizliğinden çekinmeyen bu arkadaşlarla nasıl dalga geçtiğimizin hikayesini buradan okuyabilirsiniz. Gerçekleri ve bilinmezleri araştırmak, bilimsel disiplin gerektirir. Bir fotoğraftan, bir söylenceden veya tanık ifadesinden net sonuçlar çıkaramazsınız. Mahkemelerde görülen çoğu davada bile tanık ifadeleri, ses kayıtları ve fotoğraflar geçersiz kabul edilir, çünkü insanlar tarafından manuple edilmeleri veya insanların yalan ifade vermeleri büyük olasılık dahilindedir. O nedenle bu tür deliller yan delil olarak kabul edilir ve reddedilemez kanıtlarla desteklenmediği sürece kimse bunlarla mahkum edilemez. Bilim de buna benzer biçimde işler. Fotoğraflarla, rüyamda beni kaçırıyorlar diyenlerin ifadeleriyle uzaylılar bizi ziyaret ediyor sonucunu hiçbir biçimde çıkaramayız. Elle tutulur kanıtlar gerekir. Not: Ufoloji bir bilimsel disiplinin geçerli olduğu bir alandır. Bilinmeyen gökcisimlerini inceler, anlamlandırmaya çalışır. Bizim burada eleştirdiğimiz sahtekar UFO uzmanları'nın bu bilim dalıyla hiçbir ilgisi yok. Zaten herhangi bir gerçek ufolog'a bu fotoğrafı gösterirseniz basın açıklaması yapmaz. Alır fotoğrafı, çekildiği yere gider, görgü tanıkları, fotoğrafı çeken kişi, çekim tarihi, o gün yaşanan gökyüzü olayları vs ile ilgili ciddi araştırmalar yapar, ardından bilim kuruluşlarına bir rapor sunar, şarlatanlık peşinde koşturmaz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ufocu-sahtekarlarin-gozdeleri-sirius-dogon-kabilesi-ve-pleiades/", "text": "UFO meraklıları ve savunucuları gökyüzünde gördükleri yıldızları, yeryüzünü ziyaret ettikleri iddiasında oldukları Dünya dışı varlıklara bağlamaya pek meraklıdırlar. Bu durum UFO fenomenini bir inanç haline getirmelerinin yanında, basit astronomi bilgilerinden dahi habersiz olmalarından kaynaklanır. Biraz uzun bir yazı olacak, ama okursunuz diye umuyoruz. Ancak öncelikle belirtelim; biz dahil hiçbir astronom evrende yalnız olduğumuzu düşünmez. Bizler evrende hayatın, hatta zeki hayatın yaygın olduğunu bilimsel tahminlerimizle büyük bir olasılık olarak değerlendiriyoruz. Yani, hiç birimiz evrende yalnızız demiyor. Bununla beraber, konu gökyüzünde yaldır yaldır ışıklar saçıp dolaştığı iddia edilen UFO'lar olunca, inanç ve temennilerimizle değil, kanıtlara bakan bilim insanı kişiliğimizle yorum yapmak zorundayız. Yazımızı, bunu bilerek okuyun. Şu anki kütlesine bakılarak yapılan hesaplara göre, başlangıç kütlesi yaklaşık beş güneş kütlesine sahip bir yıldızın anakol evresini tamamlayıp öldükten sonra geride kalmış olan çekirdeğidir Sirius B yıldızı. Artık enerji üretemeyen bu ölmüş yıldız çekirdeklerine beyaz cüce deniliyor. Sirius B'nin görkemli yıldız günlerinin çok kısa sürdüğü biliniyor. Kütlesi fazlasıyla büyük olduğu için maalesef sadece 150 milyon yıl kadar parlayabilmiş, daha sonrasında dış katmanlarını uzaya salarak bugünkü haline gelmiştir. Yani bu yıldız; Sirius sisteminin oluşmasının üzerinden geçen 150 milyon yılın ardından Sirius B bir kızıl dev yıldıza dönüşmüş, bu sırada ortalıkta ne var ne yok silip süpürmüştür. Bugün hala hayatta olan, Dünya'dan çıplak gözle gördüğümüz Sirius A ise, yaklaşık iki güneş kütlesinde olan deli dolu bir yıldızdır ve ömrünü tamamlamasına sadece 500-600 milyon yıl kadar kalmıştır. Sirius A, 9 bin santigrat dereceyi aşan yüzey sıcaklığıyla, Güneş'ten 25 kat daha fazla enerji yayar. Kısacası Sirius sistemi pek tekin bir yer değildir. Bugün yaklaşık 250 milyon yaşında olan Sirius sisteminin ilk 150 milyon yılını birbirine çok yakın Sirius A ve Sirius B yıldızlarının çılgın attığı bir dönem olarak nitelemiştik. Daha açık ifade etmek gerekirse, bu ilk 150 milyon yılda yaşananlar; değil burada yaşam oluşması, yaşama izin verebilmesi muhtemel gezegenlerin, henüz yolun başındayken kavrulup yok olması için yeterlidir. Çünkü Sirius B yıldızı ölmeden önce bir kırmızı dev yıldıza dönüşmüş, Güneş'in yaydığının binlerce katı enerji yayarak sistemdeki her şeyi kavurmuştur. Bir an için buradaki gezegenlerin çok ama çok şanslı olduğunu ve sağlam kalabildiğini düşünelim: Sirius sisteminin şu anki 250 milyon yıllık yaşı düşünüldüğünde, bu yıldızların çevresindeki olası gezegenlerin henüz bir yer kabuğu oluşturabilecek kadar bile soğuyamamış olduğunu görebiliriz. Eğer varlarsa, bu gezegenlerin tamamı şu an hala oluşum aşamasında alev alev yanıyor. Devasa volkanlar patlıyor, göktaşları tarafından bombardımana uğruyorlar ve yüzey sıcaklıkları bin santigrat derece civarlarında. Normalde gezegenlerin yüzey sıcaklıklarının düşmesi, volkanik aktivitelerin kabul edilebilir seviyelere inmesi ve tam anlamı ile soğuk ve katı bir yüzey oluşturabilmeleri için en az 1 milyar yıllık bir zamana ihtiyaç duyuluyor. Fakat Sirius sistemi henüz sadece 250 milyon yaşında, yani çok çok genç. Bizim güneşimizle kıyaslarsak, Güneş şu anda beş milyar yaşındadır ve beş milyar yıl daha yaşayacaktır. Bu da demek oluyor ki, yeryüzünde dinozorlar gezinmeye başladığında, Sirius A ve B yıldızları henüz oluşmamışlardı bile. Bu kadar açıklamadan sonra; Dogonlar'ın kökenlerini belirtmek için yanlış yıldız sistemini seçtiklerini söylemek zorundayım. Orası bırakın zeki bir yaşam oluşmasını, ziyaret edilip birkaç saat kalınacak bir yer bile değil. Dogonlar, Sirius'tan gelen uzaylılar söylentilerini ortaya atmadan önce biraz okuyup araştırsalardı, daha uygun bir yıldızı seçip daha inandırıcı olmaları mümkün olabilirdi. Ayrıca Dogonlar ve Sirius B mitinin oluşumuyla ilgili Evrim Ağacı'nın yayınladığı şu makaleye göz atmanızı tavsiye ederiz. Neyse, bu saçmalıkları bir kenara bırakıp devam edelim: Yaklaşık 400 ışık yılı uzaklıkta ve çıplak gözle büyük şehirlerde bile rahatlıkla görülebilen Pleiades kümesi; çok genç, en fazla 250 milyon yaşında, yeni oluşmuş yıldızları barındıran, genç dev yıldızların güçlü yıldız rüzgarlarıyla ortalığı kavurduğu, cehennem misali bir yıldız kümesidir. Dünyadan sakin ve güzel göründüğüne bakmayın, burası bir yıldız oluşum bölgesi, yani bir nebuladır ve nebulayı oluşturan gaz bile henüz tam anlamıyla dağılmamıştır. Kümede 500 ila 1000 arasında yıldız bulunduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu yıldızlar sadece 45 ışık yılı genişlikte gibi dar bir alana sıkıştıkları için iç içe geçmiş gibidirler. Kümeyi çıplak gözle görmemizi sağlayan yaklaşık 10 tane dev yıldız vardır. Bu yıldızların her birinin ışıma gücü Güneş'ten binlerce kat fazladır ve sistemi güçlü yıldız rüzgarlarıyla şekillendirirler. Güneş'ten yüzlerce kat fazla ısı ve radyasyon yayarlar. Üstelik, kümedeki ileride daha dost canlısı hale gelecek olan küçük yıldızların çevrelerinde var olabilecek gezegenlerin hemen tümü henüz soğuma sürecinde ve en az bin santigrat derecelik yüzey sıcaklığına sahiptirler. Yani Ülker kümesindeki gezegenlerin yer kabuğu bile daha soğumamıştır. Pleaides kümesi, önümüzdeki 200-300 milyon yıl içinde yavaşça dağılacak ve yıldızları Samanyolu içine saçılacak. Bu sırada bugün çıplak gözle kümeyi görmemizi sağlayan dev yıldızlar birer süpernova patlaması ile yok olacak ve kümedeki diğer dost canlısı yıldızların olası gezegenlerini radyasyon bombardımanına tutacaklar. Birkaç milyar yıl sonra ise Samanyolu'na dağılmış olan diğer küçük yıldızların çevrelerindeki gezegenler yaşama daha uygun hale gelmeye başlayacaklar. Kimbilir, belki bazılarında yaşam, bazılarında ise zeki yaşam oluşacak. Ama buna daha en az üç milyar yıl var. Yıldızımız Güneş'in çevresinde çıplak gözle göremediğimiz ama yaşam için çok daha uygun şartlar sağlayan dost canlısı yıldızlar vardır. Bu yıldızları birkaç ay önce tek tek burada anlatarak sizleri bilgilendirmeye çalıştık. Bu yıldızlar hakkında, sitemizde yakınımızdaki yıldızlar şeklinde aratarak bilgi alabilirsiniz. UFO'cular astronomi ile ilgilenmedikleri ve gerçekleri bilimsel disiplinle araştırma zahmetine girmedikleri için hala yüzlerce yıl önce insanların gökyüzüne bakıp yaptıkları yorumlarla UFO fenomenine cevap aramaya çalışıyorlar. Çıplak gözle göremedikleri daha uygun yıldızlardan haberdar bile değiller. Olsalar bile, herkesin bildiği popüler yıldızları örnek vererek daha çok taraftar toplayabileceklerini düşünüyorlar. Eh tabii, Lalande 21185 veya Lacaille 8760 yıldızını anlatmaya çalışmaktansa; Vega, Sirius falan daha havalı duruyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ulucami-minberi/", "text": "Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor. Bu minber gerçek anlamıyla muhteşem bir sanat eseridir. Sanat tarihi açısından, Selçuklu oyma sanatından Osmanlı ahşap oymacılığı sanatına geçişin en önemli örneklerinden biri olarak gösterilir. Hacı Abdülaziz oğlu Mehmed isimli bir sanatkar tarafından yapıldığı bilinen minber , ceviz ağacındandır ve kündekari dediğimiz yöntemle inşa edilmiştir. Yani, minberin parçaları çivi veya yapıştırma ile değil, birbirine geçip bir arada tutunabilecek biçimde tasarlanmıştır. Evliya Çelebi bu minberi şöyle anlatır; Üzerindeki çiçek resimleriyle yazılarını, cihan ressamları toplansa yapamazlar, örneği yoktur. Bu cümle son derece doğrudur, çünkü Osmanlı'nın daha sonraki dönemlerinde bu kadar ince işlenmiş ve sanat değeri yüksek cami minberlerine son derece nadir rastlanır. - İddia: Güneş ve etrafında dönen gezegenlerin gerçek uzaklıklarına göre işlendiği tarihi minber, bugün dahi bilim dünyasının görevini net tespit edemediği çift yıldızlar hakkında da ipuçları veriyor. Yüzlerce parça ahşabın çivi kullanılmadan bir araya getirilmesiyle oluşturulan minber göz kamaştırıyor. Gerçek uzaklıkların orantılı olduğu iddia edilmiş. Öyleyse biz kendi modelimizi oluşturup test edelim bakalım gerçek oranlarla nasıl bir Güneş Sistemi kurabiliyoruz. Gerçek: Eğer Dünya'yı 1 cm'lik bir daire şeklinde çizseydik, Jüpiter'i 10 cm, Güneş'i 100 cm çizmemiz gerekirdi. (Hesabımız kolaylaşsın diye Dünya'nın yarıçapını 7000km kabul edip hesap yaptık) Bunlar sadece boyutlarının oranları. Şimdi de boyutlar böyle olduğunda aradaki mesafelerin ne olacağına bakalım. Küçültme oranımız 7.000 kilometreyi 1 santimetreye indirgemek. Yani 700.000.000 santimetreyi 1 santimetreye düşürdük. Bu oranla sadece Güneş Dünya arasındaki mesafe olan 150 milyon kilometreyi çizebilmek için yaklaşık 21.500 santimetre, yani 215 metreye ihtiyacımız olurdu. Bu yalnızca Dünya'nın konumu. Jüpiter için ise bu değer 1 kilometreyi buluyor. Yani eğer Dünya'yı 1 cm kabul edip bir gerçek oranlı model yapsaydık, Jüpiter caminin çok dışında bir yerlerde olmalıydı. - İddia: Ulu Cami'nin minberi, Galileo'nin Dünya dönüyor dediği için engizisyon mahkemesince idama mahkum edildiği tarihten tam 230 yıl önce yapıldı. Minberdeki güneş sisteminin planını, Osmanlı'nın ilk şeyhülislamı büyük İslam alimi Molla Fenari Hazretlerinin tasvir edip ustaya verdiği tahmin ediliyor. Bursa'da kendi adını taşıyan semtte medfun bulunan Molla Fenari hazretlerinin el yazması bir astronomi kitabının İngiltere'de olduğu biliniyor. Gerçek: Galileo idama mahkum edilip ölmemiştir. 1615 yılındaki engizisyon mahkemesinde söylediklerini inkar ederek kendini idam sehpasından kurtarmış, 1632 (230 yıl) yılında ikinci engizisyon mahkemesine çıkarak ömür boyu hapse sonrasında da ev hapsine mahkum edilmiş 1648 yılında da ölmüştür. Kaldı ki konunun Dünya'nın dönmesiyle yakından uzaktan ilgisi yoktur. Gezegenlerin varlığının bilinmesi o kadar eskiye dayanıyor ki tam olarak kim ilk keşfetmiş bunu bile bilmiyoruz. Çünkü Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn çıplak gözle görülebilirler. Dolayısıyla milattan öncelerinden beri bu beş gezegenin varlığı biliniyordu. Çünkü yıldızlara kıyaslandığında çok farklı hareketleri vardı. Gökyüzünde başka bir gezinme hareketi yaptıkları için gezginler zamanla da gezegenler denilmiştir. - İddia: 1980 yılında Ulu Cami'nin minberindeki Güneş Sistemi'ni ilk fark eden emekli öğretmen Feyzi Ülgü, Ulu Cami'nin içini dolaşırken minber dikkatimi çekti. Minberi incelemeye başladım. Cuma namazını kıldım, yine gözlemeye başladım. İkindi, akşam ve yatsı namazından sonra da incelemeye devam ettim. Biri yanıma geldi, 'Camiyi kapatacağız' dedi. Sanat tarihi öğretmenim bana çok önemli bir tavsiyesi vardı; 'Geniş yüzeye yapılan ahşap süslemelerde simetri yoksa o yapıda mutlaka mesaj vardır' derdi. - Ben minberin üzerinde inceleme yaparken gördüm ki simetri yok, hemen o öğretmenimin sözü aklıma geldi ve burada ne mesaj var diye araştırmaya başladım. Minberin doğu cephesine baktım. On tane küresel kabartma motifi var, bunlardan bir tanesinin çevresinde boyutları farklı dokuz tane küresel kabartma var. Ben eski bir fen öğretmeniyim, hemen aklıma güneş ve dokuz gezegen geldi. Daha sonra Ulu Cami'ye çok sık gelerek bunları dikkatlice inceledim. Bunları astronomi bilgileriyle karşılaştırdığımda bire bir büyüklük, uzaklık ve yakınlık ölçülerine uygun olarak yerleştirilmiş olduğunu belirledim. Güneş ve dokuz gezegen olduğunu gördüm dedi. Bahsedilen minber ve gezegen olduğu varsayılan işlemeler aşağıdaki fotoğrafta yer alıyor. Her ne kadar simetri ile mesaj ilişkisi mantıklı bir yaklaşım olsa da aksi de yanlış değildir. Sanat her zaman homojen veya simetrik olmak zorunda değildir. Ayrıca dikkatlice bakarsanız, işaretliler haricinde de motifler görebilirsiniz. Ancak bu diğer motifler iddia sahipleri tarafından görmezden geliniyor. Yani görünen tamamen bir algıda seçicilik ve veya ilgi çekme amaçlı bir iddia gibi duruyor. Yine de, biz biraz daha bilimsel yaklaşıp neler bulacağımıza bakalım. Gerçek: Gezegenlerin boyutlarını bilip de sadece bu fotoğrafı gören birisi dahi bunların gerçek oranlar olmadığını anlayacaktır. Kaldı ki hatırlarsanız 10 cm kabul ettiğimiz Jüpiter'in Güneş ile arasındaki mesafe 1 kilometre kadar olmalıydı. Bırakın gerçek bir oran olmasını, daha gezegenler kendi aralarında bile orantılı değil. Şunu bilmek ve kabul etmek gerekiyor ki; muazzam mesafelerin söz konusu olduğu Güneş Sistemi'ni bir kağıda, bir duvara, bir minbere gerçek uzaklık oranlarıyla işleyemezsiniz. Gezegenlerin büyüklük ve sıralamasını bir şekilde doğru verebilmeniz mümkündür ama, minber üzerine yapılan haberde görüyoruz ki zaten sıralama ve büyüklük oranları da yanlıştır. Çıplak gözle gökyüzüne baktığımızda Satürn dahil olmak üzere 5 gezegeni görebiliriz. Uranüs ise 6 kadir parlaklığı ile insanoğlunun tam görme sınırına denk geldiği için 1781 yılına kadar keşfedilememiştir ki, bu tarih Galileo'nun ilk olarak Jüpiter'in uydularını gözlediği 1610 yılından 171 yıl sonradır. Teleskopla dahi keşfi bu kadar zaman almıştır. 1846 yılında ise son gezegenimiz olan Neptün keşfedilmiştir. Uranüs'ü keşfeden William Herschel, Neptün'ü keşfedenler ise Galle ile Le Verrier'dir. Plüton ise 1930 yılında Tombaugh tarafından keşfedilmiş, 1990'lı yıllarda ise Plüton gibi onlarca cüce gezegenin var olduğu ortaya çıkmıştır. Çıkarım: Haberi uyduranlar öyle bir uydurmuşlar ki yazıda yüzyıllar önce bunların bilindiği ile ilgili bir övgüyü söz konusu edip, nasıl olup da bu bilginin gerçekten ortaya çıkmasının yüzyıllar sonra başkaları tarafından olabileceğini açıklama gayreti içerisine girmemişler. - İddia: Bugün dahi bilim dünyasının görevini net tespit edemediği çift yıldızların detaylarını görmek mümkün. Çift yıldızlar galaksiler arasındaki dengeyi sağlayan sistemlerdir diye konuştu. Gerçek: Hangi detayın göründüğünü yine merak etmekle kalıyoruz. Çift yıldızlar hakkında söylenen cümle ise tamamen saçmalık. Bizim Güneş'imizin aksine yıldızların çoğu çiftli sistemler halinde bulunur. Bırakın bunların devasa gökadalar arası etkileşim sağlamasını, çoğunlukla birbirlerini dahi zor etkilerler. Öyle ki çok nadiren birbirlerine yakın olup yapısal olarak etkileşirler. Ek bir bilgi daha vermemiz gerekiyor. Minberi inşa eden ustaya bilgi verdiği söylenen Molla Fenari'nin astronomi ile ilgili yazılarında Uranüs, Neptün ve Plüton hakkında hiçbir bilgi bulunmaz. Hatta, bu gezegenlerin varlığının olasılık dahilinde olduğu şüphe kaynaklı olarak dahi belirtilmez. Varlığı, tarihi, işçiliği ve sanat değeri açısından başlı başına muhteşem bir değer olan Ulu Cami Minberi üzerinde hiçbir biçimde astronomik bir bilgi bulunmaz. Burada yer alan işlemeler Evliya Çelebi'nin de açık biçimde belirttiği gibi çiçek motifleridir. Abartılı ve bazen gerçek üstü anlatımlarıyla ünlü olan Evliya Çelebi dahi fezadaki seyyareler ile ilgili tek bir kelime etmemiş iken, kündekari çiçek desenlerini geçmiş insanların sır bilgileri üzerine yormak, tam anlamıyla işgüzarlıktır. Ancak, Ulu Cami minberine atfedilen bu gizemler tek örnek değil. Dünya'nın birçok yerinde insanlar, eski uygarlıkların çizim ve işlemelerinde gökyüzüne ait sırlar saklı olduğunu dile getirmekten uzak durmuyorlar. Antik Mısır, Maya'lar ve İnkalar ile ilgili uydurulan birçok efsane, Piri Reis'in haritası üzerine anlatılan hikayeler de bu gizem sevdasının bir sonucu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uludag-astrofest-2017-kayitlari-basladi/", "text": "Türkiye'nin Tübitak Ulusal Gözlem Şenliği ve Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali ile birlikte sayılı gökbilim etkinliklerinden biri arasında gösterilen Uludağ Astrofest, katılımcı alımlarına başladı. 2015 yılından itibaren Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezin'ce, Uludağ'da AstroFest adıyla düzenlenen etkinliğin amacı gece gökyüzü gözlemi yapmak, Güneş sistemimizi daha yakından tanımak, Ay'ı ve gezegenleri, takım yıldızlarını ve bir çok gök cismini dev teleskoplar ile gözlemleyebilmek, uzayla ilgili merak ettiğimiz soruları alanında uzman profesörlerle tartışarak astronomi bilgimizi güçlendirmek ve gün boyu sürecek atölyeler ile gök bilimi hakkında detaylı bilgiye sahip olmaktır. NASA'dan, JAXA'dan , Utrecht Üniversitesi'nden, ODTÜ'den, Boğaziçi Üniversitesi'nden, TÜBİTAK'tan gelen konuklarla gerçekleşecek olan astronomi söyleşileri, her yaş grubuna yönelik astronomi atölyeleri, Doğadaki İnsan belgesel serisi ile doğayı bize sevdiren Serdar Kılıç doğa yürüyüşleri, gece teleskoplarla yapılacak gökyüzü gözlemi ve takım yıldızları eğitimi ile gerçekleşecek olan AstroFest 2017 28-29-30 Temmuz'da Uludağ'da Bof Otel'de gerçekleştirilecektir. Aynı zamanda Talha Uğurluel ve Taşkın Tuna gibi değerli yazarlarımız ile bilim ve tarihini konuşabilme fırsatı sizleri bekliyot. Gece gündüz aklı bilimde olan tüm bilimseverlerimizi etkinliğimize bekliyoruz. NASA Uzaylıları Biliyor Ama Halktan Gizliyor! Kimi zaman üstad İlber Ortaylı'nın ... Kozmik Anafor Söyleşileri, Etkinlik ve Panel Davetleri Hakkında..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/ulug-bey-basyapiti-ulugbey-zici/", "text": "Uluğ Bey, dönemi için önemli çalışmalara imza atmış bir astronom ve matematikçidir. Yaptığı çalışmalar, teleskobun icadına kadar geçen süre içinde tüm dünya bilim insanlarınca başvuru kaynağı olarak kullanılmıştır. 15. yüzyılın büyük astronomi alimi Uluğ Bey (1394-1449), Timur'un torunu, Şahruh Mirza'nın oğludur. Asıl ismi Muhammed Taragay'dır. 1413'te babasının yerine Türkistan ve Maveraünnehir bölgesi emirliğine geldi. Fakat kendini idarecilikten çok bilime verdi ve bilime hizmet eden alim hükümdarlardan oldu. İlmin hakim olduğu bir ülkede, ilimle uğraşan bir kişi olmayı, hükümdarlığa tercih ederim. sözüyle bunu veciz bir şekilde ifade etti. Kırk yıla yakın hükümdarlık döneminde, matematik ve astronomi ilmine büyük hizmetlerde bulundu. Sarayını bir akademiye çevirdi. Devrin, 60-70 civarındaki meşhur bilginini burada topladıv ilmi çalışmalar yaptırdı. Zamanında Semerkant mühim bir ilim, kültür ve sanat merkezi konumuna yükseldi. Türkiye'nin yetiştirdiği bilim tarihi uzmanlarından Ord. Prof. Aydın Sayılı 1960'ta yayımladığı The Observatory in Islamand its Place in The General History Of The Observatory isimli eserinde, rasathanenin/astronominin doğuşunu İslam medeniyetine borçlu olduğunu ilmi anlamda ortaya koymuş ve şu tespiti yapmıştır: Mısırlılar ve Mezopotamyalılardan başlayarak medeniyetimizin meydana gelmesinde doğrudan doğruya rol almış olan medeniyetlerde, rasathaneye ilk defa İslamiyet'te rastlanır. Kurduğu rasathane, çağının en modern usullerle gözlem yapan, araştıran, inceleyen, bilimin aydınlığını yayan bir ilim irfan merkeziydi. Burada kullanılan Suds-i Fahri, Rub-u Daire gibi bazı aletler, Uluğ Bey tarafından icat edilmiştir. Yıldızların yüksekliklerini bulmada kullanılan, 40.2 metre çapa, 63 metre uzunluğa sahip Rub-ı Daire , Ayasofya Camii'nin kubbesi büyüklüğündeydi. O devre kadar astronomide bu büyüklükte bir alet meydana getirilememiştir. Bu alet, dürbün/teleskop icat edilinceye kadar yıldızların uzaklığı, namaz vakitleri, kıble tespiti gibi çeşitli gözlem işlemlerinde kullanılmıştır. Rasathanede yapılan gözlem ve hesaplamalar, günümüz astronomi değerlerine oldukça yakındır. Uluğ Bey, bir yılın uzunluğunu 365 gün 6 saat 10 dakika 8 saniye olarak belirlemiştir. Modern ölçümlere göre de 365 gün 6 saat 9 dakika 9.6 saniyedir; aradaki fark 1 dakikadan azdır. Uluğ Bey; Kadızade Rumi, Gıyaseddin Cemşid el-Kaşi, Ali Kuşçu ve öteki astronomların işbirliğiyle yıldızların gökyüzündeki konumlarını ve hareketlerini bildiren katalog/cetvel mahiyetindeki Zic-i Gürgani'yi tam 12 yılda hazırladı. Eseri 1437'de bitirmekle birlikte, eksiklerini giderip her şeyiyle tamamlaması 1449'u buldu. Kendisinin ve inşa ettiği rasathanenin, tek büyük ilmi eseri budur. Devrin en önemli astronomi kitabı olduğu gibi, tüm zamanların da astronomi şaheserlerindendir. Uluğ Bey'i astronomi biliminin zirvesine çıkarmış ve dünya bilim tarihinin en büyük astronomlarından yapmıştır. Eserde, gökyüzünün güneyinde kalan 48 takımyıldız konu edilmiş ve bunların içinde yer alan 1018 yıldızın koordinatları en doğru biçimde tespit edilmiştir. Eserin en önemli özelliği, sabit yıldızlar hakkında yeni gözlem kayıtları içermesidir. Eser dört bölümden meydana gelmiştir: Birinci bölümde farklı toplumlar tarafından kullanılan değişik takvim/kronolojik sistemleri ele alınmıştır. İkinci bölümde interpolasyon2 tabloları; sinüs ve kosinüslerin tayini; gölgenin trigonometrik çizgi olarak düşünülmesi; ekliptiğin3 muhtelif noktalarının deklinasyonu4; bir gök cisminin ekvatora uzaklığı; yeryüzündeki bir yerin enlem ve boylamının tayini; iki yıldızın veya gezegenlerin uzaklık tayini gibi uygulamalı astronomiye ait bilgi, gözlem ve hesaplamalara yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, dünya merkezli kainat sistemine göre gök cisimlerinde görülen hareketler ve yerleri konu edilmiştir. Güneş ve gezegenlerin hareket teorisi; gezegenler güneş ve ayın, yer merkezine uzaklığının tayini; güneş ve ay tutulmaları incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise, astrolojiyle ilgili mevzulardan bahsedilmiştir. Batlamyus , Nasireddin Tusi ve Gıyaseddin Cemşid tarafından yapılan hesaplama hatalarını Uluğ Bey, yeni esaslara ve astronomik tespitlere dayanarak düzeltmiştir. Kendisinden önce Doğulu ve Batılı bilginlerin tahmini ve takribi hesaplamalarını terk etmiş; cebir, geometri ve trigonometriye dayalı, kesin sonuçlar veren matematiksel hesaplama esasını uygulamıştır. Zic-i Uluğ Bey, asırlar boyunca astronomi alanında başucu kaynaklarından olmuştur. Aslı Farsça olan eser, çok erken dönemlerde bütün Batı dillerine çevrilmiş ve yüzyıllarca Avrupa üniversitelerinde okutulmuştur. Meraga ve Semerkant Rasathaneleri; Takiyüddin Efendi'nin 1577'de İstanbul'da kurduğu ilk Osmanlı Rasathanesi (İslam Aleminin de 3. büyük rasathanesi) başta olmak üzere, 18. yüzyıl Hindistan'ında Jai Singh tarafından Delhi ve Jaipur gibi şehirlerde kurulan rasathaneler gibi, Tycho Brahe ve Kepler tarafından kurulan ilk Avrupa rasathanelerine de modellik ettiler. 1) Aydın Sayılı The Observatory in Islam Ankara 1960 Türk Tarih Kurumu Yayınları s.260-271 vd.;Sayılı Rasathane İslam Ansiklopedisi c.9 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları İstanbul 1964 s.627-632; A. Süheyl Ünver İstanbul Rasathanesi Ankara 1969 s.XI; M. Fuat Köprülü XIII. Asırda Maraga Rasathanesi Hakkında Bazı Notlar Belleten Sayı: 23-24/1942 s.216; Hilmi Ziya Ülken İslam Felsefesi: Kaynakları ve Tesirleri Ankara 1967 s.133; Seyyid Hüseyin Nasr İslam ve Bilim İstanbul 2006 İnsan Yayınları s.20 23 105 112 114; İhsan Kurt Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü Ankara 1990 Kültür Bakanlığı Yayınları s.36 42.Ord. Prof. Aydın Sayılı'nın rasathanelerin kuruluşuna Müslüman bilginlerin öncülük ettiği görüşünü diğer bir bilim tarihi uzmanlarından Prof. Fuat Sezgin de desteklemektedir: Avrupa'da rasathanenin kurulma çalışmaları İslam dünyasından 500 yıl kadar sonra başladı. Rasathane tamamen Müslüman alimlerinin bir icadıdır. Bkz. İrfan Yılmaz Yitik Hazinenin Kaşifi Fuat Sezgin Genişletilmiş 4. Baskı Yitik Hazine Yayınları İstanbul 2014 s.152. Fuat Sezgin'in Meraga Rasathanesi ile ilgili tespitleri ise şöyledir: Çağının en büyük en modern rasathanesiydi. 1259-1265 yılları arasında Merağa Rasathanesi'nin astronom aletleri Ay'ın Güneş'in ve yıldızların yüksekliğini ölçüyordu. Büyük alim Nasıreddin et-Tusi Zic-i İlhani başta olmak üzere astronomi üzerine yazdığı eserler uzun asırlar Batılı astronomlara yol gösteren kitaplardan oldu. Bkz. İrfan Yılmaz Yitik Hazinenin Kaşifi Fuat Sezgin s.159. Tusi'nin Meraga Rasathanesi'nde yaptığı bazı gözlem ve çalışma usulleri çağımızın astronomi çalışmalarına dahi emsal teşkil etmiştir. Meraga'da Ay'a yüksek yerlerden değil çukur yerlerden gözlem yapılıyordu. Günümüzde ise Tower Teleskoplarla donatılmış Amerikan astrofizik laboratuvarlarının fotoğraf odalarının yer altında olması dikkat çekicidir. Bkz. Hamit Dilgan Büyük Türk AlimiNasireddinTusi İstanbul 1968 s.5 9; Kurt Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü s.42. 2) Mühendislik ve deneylere/ölçümlere dayalı benzeri bilim dallarında toplanan verilerin bir fonksiyon eğrisine uydurulmasıdır. 3) Dünya'nın elips şeklinde çizdiği yörüngeden geçtiği kabul edilen yatay düzlemidir. 4) Güneş ışınlarının aylar ve mevsimlere göre dünyaya geliş açısı olup ekvator düzlemiyle yaptığı açıdır. Diğer adı sapma açısıdır. Deklinasyon açısı dünyanın kendi ekseni ve yörünge düzlemi ile yaptığı 23 27 açıdan kaynaklanır. 5) Sayılı Uluğ Bey ve Semerkand'daki İlim Faaliyeti Hakkında Giyasüddin-i Kaşi'nin Mektubu 2. Baskı Ankara 1985 Türk Tarih Kurumu Yayınları s.77-78 80-82 88 91 124; TheObservatory in Islam s.260-272 277-278; Sayılı Rasathane s.627-632; S. Hüseyin Nasr İslam ve Bilim s.20 23 105 112 114; SigridHunke Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi Çeviren: S. Sezgin İstanbul 1972 s.109; Wilhelm Barthold İslam Medeniyeti Tarihi Ankara 1973 s.69; Barthold Uluğ Bey ve Zamanı Çeviren: İsmail Aka Ankara 1990 s.1 6-7 55-56 109 167 172-174; Haydar Bammat İslam'ın Çehresi Çeviren: O. F. Giritli İstanbul 1975 s.150; İsmail Hakkı İzmirli İslam Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese Ankara 1973 s.19; Lütfi Göker Uluğ Bey Rasathanesi ve Medresesi Ankara 1979 s.120-121 vd.;Saffet Bilhan Orta Asya Bilgin Türk Hükümdarlar Devletinde Eğitim-Bilim-Sanat Ankara 1988 s.44-55; Salim Aydüz Uluğ BeyZici'nin Osmanlı Astronomi Çalışmalarındaki Yeri ve Önemi Bilig Sayı: 25/Bahar 2003 s.139-172; Şaban Döğen Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi İstanbul 1987 Nesil Basım-Yayın & Yeni Asya Yayınları s.300-304; Muammer Dizer Ali Kuşçu Ankara 1988 Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları s.7-10 21-24 41-43; Adnan Adıvar Osmanlı Türklerinde İlim İstanbul 1982 s.18-19 42 47-48; İrfan Yılmaz Yitik Hazinenin Kaşifi Fuat Sezgin s.158-159; Kurt Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü s.42-43 183-184. Bizden yaklaşık 57 ışık yılı uzakta... Çok yaygın bir yanılgı, teorilerin ... Basınç bir yüzeye etkide bulunan di..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uluslararasi-uzay-istasyonu-gunes-gecisi-iss-solar-transit/", "text": "Geçtiğimiz günlerde Türk basını görmezden gelmiş olsa da, Dünya basını bir Türk astrofotoğrafçının çektiği görüntüleri manşetlerine taşımıştı. Dünyaca ünlü uzman astrofotoğrafçı Mehmet Ergün, Uluslararası Uzay İstasyonu'nun Güneş'in önünden geçişini yüksek kaliteli timelapse video olarak kaydetmişti. Bu mükemmel çekim, doğal olarak uluslararası basın kurumları tarafından haberleştirildi. Yeryüzünden yaklaşık 410 km yukarıdaki yörüngemizde yer alan ISS, videoda yüzey yapısı son derece detaylı biçimde seçilebilen Güneş'in önünden saniyenin küçük bir dilimi içinde geçiyor. Ancak, uzman astrofotoğrafçımız bu hızlı geçişi çok net biçimde an be an yakaladı. Videoyu bu linkten veya aşağıdan izleyebilirsiniz. Uluslararası Uzay İstasyonu, Dünya yörüngesinde yaklaşık her 90 dakikada bir tur atar ve zaman zaman bizim bakış açımıza göre Güneş veya Ay'ın tam önünden geçer. Bu geçiş, tüm Dünya'da amatör astronomlar ve astrofotoğrafçılar için önemli gözlem fırsatları arasında yer alır ve fotoğraflanmaya çalışılır. Ancak, Mehmet Ergün'ün yaptığı gibi yüksek netlik ve çözünürlükte pek az insan bu anı görüntüleyebilir. 11 Kasım 2019 tarihinde dünyadaki b..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uluslararasi-uzay-istasyonu-ile-amator-iletisim/", "text": "Bir İngiliz amatör radyo tutkunu, Uluslararası Uzay İstasyonu ile iletişim kurmayı başardı. Radyo teknolojisi, içinde bulunduğumuz yüzyılda bizimle birlikte olduğundan beri, uzmanların yanısıra amatör radyocular ve beceriksiz tamircilerden oluşan büyük bir topluluk ortaya çıkardı. Bu radyoculardan biri olan, İngiltere'de oturan 52 yaşındaki Adrian Lane, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotlarla kısa fakat neşeli bir görüşme gerçekleştirdi. Eski kamyon sürücüsü Lane; Gloucestershire, Coleford'daki bahçesindeki kulubede iletişim kurmaya çalışırken, UUİ'nin 320 km üstünden, saatte yaklaşık 29.772 km hızla geçtiğini unutmayın. Amatör radyo tutkunu, uzay istasyonunun evinin üzerinden geçecek olduğunu öğrendikten sonra iletişim sağlama çalışmaları için birkaç hafta harcamış. The Daily Telegraph'a şöyle konuşuyor: Sinyal gönderiyordum. Her gün uzaydaki biriyle konuşma fırsatı bulmazsınız. Gerekli hesaplamaları yapan iki çocuk babası, UUİ'nin menzilde olacağına inandığı sırada özgün çağrı sinyalini göndermiş ve şansına, karşılık olarak bir karşılama mesajı almış. UUİ'de giden astronotlar, zamanlarının çoğunu önemli bilimsel görevlerle ilgilenerek geçiriyorlar. Fakat haftasonlarındaki molalarda, amatör radyocular ile düzenli olarak irtibat kurdukları biliniyor. Bu durum, çeşitli eğitim projeleri ve girişimler için uzay istasyonuna kurulmuş amatör telsiz ile mümkün oluyor. Eğer teknik bilginiz varsa, bu cihaza düşük güçlü radyolar, küçük verici antenler yoluyla ulaşılabiliyor. Haberleşmeler, çoğu zaman resmi olarak NASA tarafından onaylanıyor. Örneğin İngiltere'de okula giden çocuklar, İngiltere'nin astronotu Tim Peake ile 2014 yılı sonlarında aynı amatör radyo teknolojisini kullanarak konuşmuşlardı. Uzun yıllar önce bulunan ve elektri... Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Evet, şu çok konuşulan gizemli rady..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uluslararasiuzay-istasyonu-nda-egzersiz/", "text": "Yeryüzünde bulunduğumuz sürece, yer çekimi kuvvetine karşı sürekli iş yaptığımızdan, kaslarımızı ve kemiklerimizi güçlü tutabiliyoruz. Yine de hayatını az hareket ile devam ettiren birinin vücudu, yaşlandığında hareketli yaşam sürdüren bir kişiye nazaran daha zayıf olacaktır. Bu konuda detaylı yazımızı buradan okumanız öncelikle daha iyi olur. Sonrasında bu yazımıza devam edebilirsiniz. Nasıl oluyor da karşı iş yaptığımız kuvvetin ortadan kalktığı Uluslararası Uzay İstasyonu'nda astronotlar kas ve kemik yoğunluklarını korumayı başarıyor? Astronotlar, Uluslararası Uzay İstasyonu'nda kas ve kemik yapılarının korunumunu düzenli yaptıkları egzersizlere borçlular. Bunun farkında olan NASA, ESA, RSA ve Japon Uzay Ajansı da, astronotların kas ve kemik sağlıklarını en verimli şekilde korumaları için pek çok buluşa imza atıyor. Çalışma prensipleri oldukça basit olan bu araçlar astronotların uzaydaki yaşam alanlarında büyük roller oynuyor. Bazı aletler spor salonlarındaki aletlerden farklı olsa da, kimi aletler ince mühendislik hesapları gerektiren cinsten. Bu aletlerin en bilinenlerinden biri uzay bisikleti. Görünüşü bildiğimiz bisikletten farklı olsa da çalışma prensibi aynıdır. Kendisini sabitleyen astronot, tutunarak destek aldıktan sonra pedal çevirme hareketi yapar. Astronotun yaptığı egzersiz gözlem altındadır ve ne kadar enerji harcadığını gözlemler. Burada yapılan iş, bisikletin eylemsizlik momentine karşıdır. Bir başka deyişle astronotların duran vaziyette olan çarkı harekete başlatmaları iş yapmalarına neden olmaktadır. Ne kadar hızlı çark, o kadar çok iş. Ayrıca astronotun yapacağı egzersiz elektronik cihazlardan gözlemlendiğinden astronotların çok ağır çalışmadıklarından emin olunabiliyor. Astronotlar kendilerini sabitlediklerinde aslında uzayda koşabilirler. Bu sabitleme işlemini bungee-jumping sporundan bildiğimiz yay sayesinde yeleklerine bağlayarak yapıyorlar. Platforma sabitlenen astronotlar, Dünya'da koşarcasına Uluslararası Uzay İstasyonu'nda bir bant üzerinde koşmaya başlıyorlar. Bu alet, isminden de anlaşılacağı üzere kişiye karşı koyan bir kuvvetin tersine iş yapmaya olanak sağlamaktadır. Yeryüzünde şınav çekmek, halter kaldırmak veya şınav benzeri vücudun bir yerine ağırlık vererek çalışmak bu egzersiz türüne örnek verilebilir. Uzay istasyonunda tabii ki bunları yapmak imkansızdır. Bu yüzden bu kısımda mühendislerin önemi büyüktür. Mühendisler, yer çekimine benzer kuvvetleri uzay istasyonunda taklit edebilmek için sistemler geliştirmeye çalışırlar. Yer çekimini yay benzeri materyallerle taklit etmek bir anlamda mümkündür. Ancak bu yaylı sistemlerde bir sorun karşımıza çıkıyor. Yayımız sıkıştıkça ve gerildikçe kuvvet ile parabolik bir ilişki gözlemliyoruz. Dolayısıyla astronotumuzun üç katı iş yapması için dokuz kat kuvvet uygulaması gerekiyor. Tabii bu da sağlık açısından sıkıntılar doğurabilir. Başka bir deyişle uyguladığımız kuvvetle doğrusal değişen iş yapmak istiyoruz. ARED, tam da bunu yapıyor. Yukarıdaki görselde ARED'in bir kesitini görmekteyiz. Çalışma prensibini bisiklet pompasına benzetebiliriz. Görselde P-atm, uzay istasyonunda Dünya koşullarının sağlanması için istasyonun içindeki basıncı gösterir. Basınç, yeryüzündeki ile aynıdır. P-int ise iç basıncı temsil eder ve neredeyse sıfırdır. Astronot kaldıracı ittirip basınç uyguladığında piston yukarı doğru hareket edecektir. Bu aletin bisiklet pompasından farkı tam da bu kısımda ortaya çıkar. Bisiklet pompasında az da olsa hava bulunduğundan, havanın sıkışmasıyla iç basınç artar ve pistonu hareket ettirmemiz bir noktadan sonra imkansızlaşır. Bunu herhalde bisikletinin tekerini şişiren her çocuk deneyimlemiştir. ARED'de iç basınç sıfıra yakın olduğundan kaldıraca uygulanan basınç doğrusal bir şekilde pistonun yer değiştirmesini sağlayacaktır; çünkü içeride sıkışacak hava yoktur. Aşağıdaki videoda ise ünlü astronot Chris Hadfield bize uzay egzersiz aletlerinin nasıl çalıştığını gösteriyor. Özetle, astronotların Uluslararası Uzay İstasyonu'nda kemik ve kas sağlıklarını koruması çok önemlidir. Gerek uzay yürüyüşlerini en iyi şekilde gerçekleştirmeyi, gerekse de Dünya'ya döndüklerinde eski yaşam tarzlarına kısa sürede geri dönebilmeyi her astronot ister. İşte bütün bu uzay egzersizi aletleri, bu yüzden astronotlar için hayati önem taşıyor. Bilindiği gibi büyük veya küçük her... Eski NASA Uçuş Müdürü: Kriz Esnasında Sakin Kalabilmek! Eski NASA uçuş müdürü Paul Hill, şi... Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Işık, Güneş gibi yıldızlar ve benze..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/universiteyi-yeni-kazanan-ogrencilere-tavsiyeler/", "text": "Lİse hayatınız boyunca çalışıp çabaladınız ve nihayet üniversite sınavını kazandınız. Kiminiz hayalini kurduğu bir bölümü, kiminiz ise hayat şartlarından veya aile baskısından dolayı üniversitede istemediği bir bölümü kazandı. Öncelikle yeni eğitim hayatınızda size başarılar diliyor ve sözü fazla uzatmadan üniversite kazanan öğrenciler için tavsiyelerimizi sıralıyoruz. Çift anadal programı; herhangi bir üniversitede lisans düzeyinde bir eğitim gördüğünüz zaman aynı üniversitede başka bir bölüme kayıt olarak, her iki bölümde de eş zamanlı dersler takip edilerek çift diploma elde etme imkanı sağlayan bir programdır. Örneğin, astronomiye karşı merakınız var ve astronomi bölümünü kazandınız. Fakat ülkemizde kısıtlı bir bölüm olduğu için iş bulmakta zorlanabilirsiniz. Bu yüzden üniversite okurken fizik, matematik ya da koşulları sağlayan başka bir bölümde çift anadal yapabilirsiniz. Bu program sayesinde bir üniversite okurken hem astronomi hem de fizik bölümlerinden mezun olursunuz ve çift diploma elde edersiniz. Bu program sizin kendinizi geliştirmenizi sağlarken ayrıca iş bulma evresinde size kolaylık sağlayabilir. Temel Bilimler ve mühendislik gibi bölümlerden birinde okuyorsanız İngilizce ve bilgisayar yazılım konusunda kendinizi geliştirmezseniz mezun olmuş sıradan bir öğrenci olarak hayata atılırsınız. İngilizce yeteneklerinizi geliştirmek için üniversitede birkaç yol bulunmaktadır. - Work and Travel: Üniversite öğrencilerine eğitim süresince ABD tarafından çalışma ve seyahat olanağı sunan bir programdır. Kısacası hem çalışıyorsunuz hem de yabancı dilinizi geliştiriyorsunuz. - Erasmus: Avrupa Birliği tarafından yürütülen bir öğrenci değişim programıdır. 1 veya 2 akademik dönem boyunca belirli şartlar ve koşullar sağlandıktan sonra eğitiminizi yurt dışında yapabilirsiniz. - Üniversitelerin sağlamış olduğu ücretsiz kurslar bulunmaktadır. Bu kurslardan faydalanabilirsiniz.. - Avrupa Birliği Projeleri: Avrupa Birliği'ne üye ya da aday üye ülkelerin oluşturduğu bir projedir. Buradaki amaç, gençlerin Avrupa'nın diğer ülkelerini gezerek o ülkelerin kültürlerini tanımasıdır. - YLSY Bursu: Türkiye Cumhuriyeti tarafından burs için gerekli şartları sağlayan öğrencilere yurt dışı yükseköğrenimleri süresince verilen eğitim yaşam konaklama gibi giderlerin karşılandığı bir burstur. Türkiye sınırları içinde örgün eğitim veren yükseköğretim kurumlarında okuyan öğrenciler, bu öğrenci değişim programından faydalanabilirler. Yani; Ankara Üniversitesi'nde B bölümünü okuyorsunuz fakat 4 yıllık eğitim sürecinin 1 veya 2 dönemini Ege Üniversitesi'nin B bölümünde okumak istiyorsunuz. Eğer gerekli şartları taşırsanız bu hayalinizi de gerçekleştirebilirsiniz. Üniversitede istediğiniz bölümü kazandınız ve heyecanla derslerinizi bekliyorsunuz. Üniversitelerin açık ders malzemeleri sitelerine girerek bölümünüzde göreceğiniz dersler hakkında bilgi sahibi olabilir ve kaynaklara ulaşarak ders çalışmaya erkenden başlayabilirsiniz. - Üniversite okurken her öğrencinin maddi durumu iyi olmayabilir. Üniversitelerin ilgili yerlerinde günde birkaç saat çalışarak burs miktarı seviyesinde para kazanabilirsiniz. - Bulunduğunuz şehirlerde varsa bilim merkezleri, müzeler gibi kurumlarda gönüllü ya da part-time çalışarak hem kendinizi geliştirebilir hem de cüzi de olsa para kazanabilirsiniz. Ülkemizde nerelerde bilim merkezlerinin olduğunu merak ediyorsanız şu adrese tıklayabilirsiniz. - Yüksek lisans ve doktora yapmak istediğinizde hocaların projelerinde yer almaya çalışın. Bu sayede eğitim sürecinde projelerden para kazanabilirsiniz. Üniversitede okurken kendinizi geliştirmek, sosyalleşmek ve eğlenceli vakit geçirmek isterseniz ilgi alanınıza göre kulüplere katılarak buralarda aktif olarak rol alabilirsiniz. Kulüplerde aktif olarak rol almak size özgüven kazandırırken ayrıca bir işin nasıl yönetileceğini de öğretecektir. Ders, derste öğrenilir sözünü aklınızdan çıkarmayın. Derslerinizde hocalarınızı iyi dinleyin ve notlar tutun. Sınavlarınıza çalışacağınız zaman kütüphaneyi kendinize mesken tutun. Lisans döneminizde gidebildiğiniz kadar konferanslara, söyleşilere, seminerlere katılın. Hatta lisans döneminde bir projeye katılarak projenizi bu tarz konferanslarda anlatabilirsiniz. Hocalarınızın gözüne başarınızla girmeye çalışın. - Yıldız, Dr. Umut. Üniversiteye Yeni Başlayan Öğrencilere Tavsiyeler. Evrim Ağacı, 13 Haz. 2020, evrimagaci.org/universiteye-yeni-baslayan-ogrencilere-tavsiyeler-8196."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/unlu-wow-sinyali-uzaylilardan-degil-kuyruklu-yildizlardan-gelmis-olabilir/", "text": "15 Ağustos 1977'de Ohio Eyalet Üniversitesinde Big Ear Radyo Teleskobu'nu kullanan radyo astronomları uzaydan çok güçlü bir sinyal almışlardı. Bazıları bunun dünya dışı varlıkların yayınlarıyla ilk karşılaşmamız olduğunu düşünüyor. Şimdi ise, bu olay bize daha yakın bir yerden, geçmekte olan bir asteroitten kaynaklanmış gibi görünüyor. Sinyali keşfeden astronom Jerry Ehman'ın kağıdın kenarına yazdığı nottan adını alan Wow sinyali 1420 MHz frekansında ve 21 cm dalga boyunda. Dünya dışı varlıklarla iletişim yolu arayanlar bunu uzun bir süre bakması çok süper bir yer olarak gördüler. Çünkü evrendeki en yaygın element olan hidrojen atomlarının emip yaydığı enerjinin ana frekanslarından biriydi. Dahası, bu frekans atmosferden kolaylıkla geçebiliyordu. Fakat üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen, bir daha bu sinyale benzer bir şeyi hiç duymadık. Sinyalin analizleri, Dünya yüzeyinden yansıyan sinyalleri ve uydu sinyallerini olasılıklardan elemekte. Çünkü gezegenimizde hiç kimse bu frekansta bir yayın yapmıyor. Florida, St. Petersburg College'den Prof. Antonio Paris bu sinyalin geçiş yapmakta olan bir veya daha çok asteroitten kaynaklandığını düşünüyor. İki şüpheliye işaret etmekte; 266P/Christensen ve P/2008 Y2 . Otomobilimi sürerken, yeterince hızlı giden bir gök cisminin böyle bir şeye neden olup olamayacağı fikri aklıma geldi demekte Profesör. Kuyruklu yıldızlar Güneş'in etrafından geçerken yüksek miktarda hidrojen salarlar. Morötesi ışık üzerlerindeki buzu çözer ve kuyruklu yıldızın etrafında milyonlarca kilometreye uzanan gaz bulutu oluşur. Big Ear sabit bakış pozisyonlu bir teleskop olduğu için, eğer 1977'de kuyruklu yıldızlar Big Ear'ın önünden geçtilerse, kısa ömürlü bir sinyal üretmiş olmaları gerekir. Dolayısıyla daha sonra diğer radyo teleskoplarının yaptığı gibi aynı alanı tekrar taramak da bir şey ortaya çıkarmaz. Kuyruklu yıldızların konumlarını zamanda geriye doğru takip etmek ise tam olmaları gereken yere denk geliyorlarsa Wow! sinyalinin kökenine ışık tutabilir diyor Antonio Paris. İki kuyruklu yıldız da 1977'de bilinmiyordu, son yıllarda keşfedildiler. Yani kimse bu olayda onlar için arama yapmayı düşünmedi. Herhangi bir teleskobun onları Wow! sinyalinin alındığı bölgede yakalama şansı fazlasıyla düşük. Prof. Paris fikrinin test edilmesi için aynı bölgeye kuyruklu yıldızlar tekrar geldiğinde bakılmasını öneriyor. 266P/Christensen kuyruklu yıldızı bölgeden 27 Ocak 2017'de tekrar geçiş yapacak. Daha sonra ise P/2008 Y2 kuyruklu yıldızı 7 Ocak 2018'de geçiş yapacak. Bu kuyruklu yıldızların hidrojen sinyallerinin incelenmesi Prof. Paris'in haklı olup olmadığını gösterebilir. Bazı araştırmacılar ise şüpheci yaklaşıp, kuyruklu yıldızların Wow! sinyali gibi bir şey ortaya çıkarmaları için yeterli hidrojen salacakları kesin değil demekteler. Kaliforniya Pasadena'daki Jet İtki Laboratuvarı'ndan James Bauer kuyruklu yıldızlardan çıkan hidrojenin oldukça uzağa yayıldığına katılıyor fakat yine de sinyalin o kadar güçlü olamayacağını düşünüyor. Eğer bu kuyruklu yıldızlardan 21 cm dalga boylu radyo dalgaları gelirse, neden bu değerleri daha sık gözlemleyemediğimiz konusunda da oldukça şaşırırım demekte. 51. Bölgeye Giren Türk Bilim İnsanı, Gizli Üssü Anlatıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uranus-neden-boyle-tekduze-ve-puruzsuz/", "text": "Uranüs'ün fotoğraflarına baktığınızda, sistemimizdeki diğer gaz devi gezegenlere kıyasla daha düz ve niteliksiz bir görünüme sahip olduğu eminiz gözünüze çarpmıştır. Öyle ki, diğer dev gezegenlerimiz olan Jüpiter, Satürn ve Neptün'deki bulut ve fırtına oluşumlarının yarattığı izlerin hiçbiri Uranüs'te görülmez. Ancak, bu izlenim sizi yanıltıp Uranüs'te bulut oluşumu yok yargısına düşürmesin. Çünkü bu tekdüzeliğin altında yatan en önemli neden, Uranüs'ün karmaşık bulut yapısıdır. Uranüs büyük çoğunlukla bir gaz devinden ziyade, bünyesinde bulundurduğu çok miktardaki buz, metan ve amonyakdan dolayı bir buz devidir. Gezegen atmosferinin alçak bölgeleri su molekülleri içermesine rağmen, üst katmanlara çıkıldıkça metan bulutlarıyla karşılaşırız. Buradaki ayrımın temel nedeni, metan ve su arasındaki özkütle ile ilgilidir. Gezegenin atmosferinin derinlikleri, çeşitli buz katmanlarından oluşur. Bulutlar çok kalın ve yoğun olduğu için bunları ayırdetmek oldukça zordur. O kadar yoğun bir bulut yapısına sahiptir ki, bulutların arasında bir boşluk bulmak neredeyse imkansızdır. Bu yüzden görünür ışığı tümüyle eşit biçimde yansıtır ve Uranüs bize pürüzsüz, sade bir renkte görünür. Araştırmalardan anladığımız kadarıyla, Uranüs diğer gaz devleri kadar olmasa da, halen aktif durumdadır ve çekirdeğinden yüzeye doğru önemli oranda bir ısı akışı gerçekleşir. Bu üretilen iç ısı sayesinde gezegendeki rüzgarların hızı saniyede 250 metreye kadar çıkabilir. Eğer ses hızının sıcaklık ile doğru orantılı olduğu gerçeğini de düşünürsek, bu rüzgarların muazzam süpersonik hızlara ulaşabildiğini görürüz. Uranüs'ün kutupları gezegenin aşırı eğimli ekseninden dolayı 42 yıl boyunca Güneş ışığına maruz kalır. Bugün hala bu eksen eğimine neyin sebep olduğunu bilmiyoruz. Bilim insanları, böylesine radikal bir eksen eğiminin gerçekleşebilmesi için gezegenin geçmişte çok güçlü bir çarpışma yaşamış olabileceği ihtimalini değerlendiriyorlar. Kutuplar Güneş'e dönük olduğu için sıcak olsa da, Uranüs'ün ekvatoru daha sıcaktır. Yine hangi tür bir mekanizmanın buna neden olduğunu bilmemekteyiz. Tabi burada sıcak derken, yeryüzünde alıştığınız sıcaklık kavramlarını düşünmeyin. Uranüs'te ortalama sıcaklık -200 santigrat dereceler civarındadır. Dolayısıyla bir bölgenin sıcaklığı -190 santigrat dereceye yükselmiş ise, o bölgeye sıcak diyebiliriz. Gezegenin derinlikleri tam bir su-amonyak cümbüşüdür. Su ve amonyak sürekli eriyip donma ile birbirine karışmaktadır. Çok yoğun, çok sıcak (10 bin santigrat derecenin üzerinde) ve kayasal yapılı çekirdeği ise, yaklaşık olarak 9.000 kg/m3 özkütleye sahiptir ve uyguladığı basınç ise 800 gigapaskal'dır. Çekirdeğe doğru inen süreçte gezegenin içindeki sıcaklık her gaz devinde olduğu gibi kademeli olarak artar. Yani, buz devi denilmesine aldanmayın, bu gezegenin iç kısmı çok sıcaktır. Diğer gaz devlerine nazaran Uranüs'te çekirdeğe doğru kütlesel çekim ile çöküp sıkışan madde fazla ısı üretemez. Neptün bile Uranüs ile hemen hemen aynı yapıya sahip olmasına karşın çevresine daha fazla ısı yayar. Bu az ısı üretme durumu, gaz devi kategorisine giren Satürn için geçerlidir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uranus-nicin-yana-yatmis-halde/", "text": "Güneş Sistemimizde yer alan tüm gezegenler, uydular, asteroitler ve diğer Güneş Sistemi cisimlerinin tamamı, Güneş'in ilk doğmuş olduğu dönemde kendi etrafında dönen diskten meydana gelmiştir. Çok basit bir mantık yürütmek istersek eğer, bu disk içerisinde kendisine yer bulan ve Güneş etrafında disk ile birlikte dönen tüm bu cisimlerin ekvatorlarının yörünge düzlemi ile paralel bir konumda dik bir açı ile dönmeleri gerektiğini düşünebiliriz. Fakat maalesef durum hiç de öyle değil. Çünkü durumun bu şekilde olmadığı ile ilgili önümüzde çok büyük koskocaman iki istisna duruyor. Bunlardan ilki, komşu gezegenimiz Venüs. Venüs gezegeni, Güneş etrafındaki yörünge yönünün tam tersi bir yönde kendi ekseni etrafında dönüyor. Bir diğer istisna ise, neredeyse tamamen yan yatmış bir durumda dönen Uranüs gezegeni. Çap olarak Güneş Sistemi'nin üçüncü büyük gezegeni olan Uranüs, 98 derecelik bir eksen eğimine sahiptir ve gezegenin ekseni neredeyse yörünge düzlemine paralel bir konumdadır. Uranüs, Güneş etrafındaki bir tam turunu Dünya zamanına göre 84,3 yılda tamamlar. Bu süre zarfında gezegenin bir kutup bölgesi 42 yıl boyunca Güneş görür ve hep aydınlık kalır. Arkasından, 42 yıl sürecek bir karanlığa gömülür. Uranüs'ün bu ilginç durumu ile ilgili akla gelen ilk ve en önemli sebep, oluşumunun ilk dönemlerinde yaşamış olduğu çok büyük bir çarpışma olabilir. Fakat bu noktada da karşımıza bir başka sorun çıkıyor. Uranüs'ün ekvator yörüngesinde dönen uyduları da onun gibi eğik durumdadır. İşte bu durumda, düşünülen bu dev çarpışmanın Uranüs ile birlikte uyduları da devirdiği ihtimali bir hayli güç görünüyor. İki kafadar astronoma göre bu uydu çalındı. Yani ilkel gezegen oluşum diski ile Uranüs arasındaki sürtünme, gezegenin disk içerisinde tabiri caizse Göç etmesine sebep oldu. Göç eden gezegen başka bir dev gezegenin yanına geçti ve o da devasa kütle çekimiyle uyduyu kaptı ve kendi bünyesinde kattı. Günümüzde astronomi dünyası ve bilim insanları Uranüs'ün bu tuhaf duruşu ile ilgili tam anlamı ile net bir görüş birliği elde edebilmiş durumda değildir. Paris'li iki kafadar astronomun bu görüşü her ne kadar uzak bir ihtimal gibi görünse de, Güneş Sistemi'nin 4 dev gezegeninden biri olan Uranüs'ün neden tek bir tane bile kayda değer büyüklükte uyduya sahip olmadığı şaşırtıcı ve ilginç bir durum olarak karşımızda duruyor (Uranüs'ün en büyük uydusu, yaklaşık 1.500 km çapındaki Titania'dır). Şu durumda en doğru ve sağlıklı bilgiyi ileri yıllarda bilim insanlarından beklemekten başka bir şansımız bulunmuyor maalesef. Kepler 47, gezegen sahibi olduğu ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uranus-ve-uydulari/", "text": "Uranüs gezegeni, her ne kadar tekdüze ve sıradan görünümü nedeniyle Jüpiter, Satürn ve Neptün'ün gölgesinde kalıp, adından pek sözedilmeyen bir gezegen olsa da; Güneş Sistemi'nin 3. büyük gezegenidir ve Güneş'ten itibaren sıralamada 7. Sırada yer alır. Uranüs, teleskop ile keşfedilmiş ilk gezegen olma özelliğine sahiptir. İsmini Yunan Mitolojisindeki gökyüzü tanrısı Uranos tan alır... Gezegeni 1781 yılında William Herscell keşfetmiştir. Yaklaşık 14.6 Dünya kütlesine sahip olan Uranüs, 50.700 km'lik çapıyla da gezegenimizin 4 katından biraz daha büyük boyutlardadır. Bu haliyle, içine 67 Dünya sığdırabiliriz. Gezegenin Güneş'e ortalama uzaklığı yaklaşık 19 Astronomik Birim kadardır (1 Astronomik Brim 150 Milyon km dir). Yani diğer bir deyişle bu uzaklık Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığının 19 katı kadardır. Uranüs'ü diğer gezegenlere göre gizemli kılan en önemli özelliği yörünge düzlemine paralel şekilde yatık durmasıdır. Yani gezegen neredeyse 98 dereceye yakın bir eğiklikte Güneş çevresinde adeta bir tekerlek gibi dönmektedir. Ayrıca aynı sebepten gezegenin kutupları yaklaşık 42 yıl boyunca aralıksız aydınlık kalmakta ya da 42 yıl boyunca aralıksız karanlığa gömülmektedir. Buna yol açan unsurun çok da emin olunmamakla birlikte, gezegenin oluşumu sırasında meydan gelmiş ciddi bir çarpışma olabileceği düşünülmektedir. Bu gezegene ilk ve tek ziyaretimiz Voyager uzay aracı tarafından gerçekleştirildi ve elimizdeki detaylı fotoğrafların tamamı bu ziyarete aittir. Voyager'ın gönderdiği fotoğraflardan gezegen hakkında öğrendiğimiz en ilginç şey belki de, ince bir halka yapısına sahip olmasıydı. Gezegenin bir günü yaklaşık 18 saattir ve bir yılı yani Güneş çevresinde bir tam tur dönüşü tam 84 dünya yılı sürer. Yani Uranüs gezegeninde yaşıyor olsaydık, yıl kavramını da Dünya'da yaptığımız gibi Güneş çevresindeki dönüşümüze göre belirleseydik, belki de hepimiz ömrümüz boyunca yalnızca 1 defa doğum günü kutlayabilecektik. Gezegenin kütlesinin yaklaşık % 70 i buzdan ibarettir ve bu sebeple Buz Devleri statüsünde değerlendirilir. Fakat bu durum gezegenin katı bir yüzeye sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Yapısı ağırlıklı olarak büyük oranda Hidrojen ve Helyum ile; daha az oranda su, metan ve amonyak içermektedir. Gezegenin bilinen 27 adet uydusu vardır ve bu uyduların isimleri Shakespeare ve Alexander Pope'un eserlerindeki kadın ve peri isimlerinden seçilmiştir. Bilinen en büyük beş uydusu Miranda, Umbriel, Oberon, Ariel ve Titania dır. Gezegen uydu sayısı bakımından Jüpiter ve Satürn'den sonra 3. Sırada gelir. Ayrıca gezegen Satürn kadar belirgin olmasa da, ince koyu renkli halkalara sahiptir. Uranüs gezegenin yörüngesindeki tedirgin dönüşü ve ancak başka bir cismin kütleçekiminden etkilenmesi ile oluşabilecek zaman sapmaları sebebi ile bilim insanları tarafından Neptün Gezegeni henüz fiziksel olarak keşfedilmeden önce varsayımsal olarak hesaplanıp keşfedilmiştir. Keza çok sonraları 1846 yılında da Neptün Gezegeni fiziksel olarak resmen keşfedilmiştir. Neptün'ün keşif süreci için şu makalemizi okuyabilirsiniz. En baştaki görselde, bir sanatçı Uranüs'ü uydusu Ariel in yüzeyinden görünüşü ile hayal edip resmetmiştir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uretilen-en-hafif-metal/", "text": "Geçtiğimiz haftalarda ABD'nin önde gelen havacılık ve uzay firmalarından Boeing'in sitesinde şu ana kadar üretilen en hafif metal adıyla bir video yayınladı. Aslında videoyu izleyen ve konuya az da olsa ilgisi olanların anlayacağı gibi malzemenin yeni üretildiğini söylemek mümkün değil. Madeni mikro-kafes yapısı 2011'de kayıtlara geçen 0,9 mg/cm3'lük yoğunluğuyla, bilinen katılar içindeki çok düşük yoğunluğuyla karakterize ediliyor. Bir önceki rekor 1,0 mg/cm3 Aerojel'de iken, Aerografit hala 0,2 mg/cm3 ile rekorun sahibi konumunda.7 Mekanik olarak mikro-kafes, üzerine uygulanan basınç kaldırıldıktan sonra davranışsal olarak tıpkı elestomerler gibi eski biçimini geri kazanıyor.8 Bu özellik de ona cam gibi kırılgan yapıda olan aerojellere oranla avantajlı. Bu elastromer yapı ayrıca şok absorbe etmede ciddi verim sağlıyor. - In pictures: Ultra-light material . BBC. 9 April 2013. Retrieved 1 July 2013. - Metallic microlattice 'lightest structure ever' . Chemistry World. 17 November 2011. Archived from the original on 21 November 2011. Retrieved 21 November 2011. - Sterling, Robert (29 October 2012). The world's lightest material . Boeing. Archived from the original on 2 November 2012. Retrieved 2 November 2012. - MICROLATTICE: HOW REVOLUTIONARY METALLIC STRUCTURES ARE BENEFITING GLOBAL MANUFACTURERS . Institution of Mechanical Engineers. 28 February 2013. Retrieved 25 February 2015. - Schaedler, T. A.; Jacobsen, A. J.; Torrents, A.; Sorensen, A. E.; Lian, J.; Greer, J. R.; Valdevit, L.; Carter, W. B. (12 October 2011). Ultralight Metallic Microlattices. Science 334 (6058): 962 5. Bibcode:2011Sci...334..962S . doi:10.1126/science.1211649 . PMID 22096194 . - World's 'lightest material' unveiled by US engineers . BBC News. 18 November 2011. Retrieved 25 November 2011. - New carbon nanotube struructure aerographite is lightest material champ . Phys.org. 13 July 2012. Retrieved 14 July 2012. - Stephen Shankland (18 November 2011). Breakthrough material is barely more than air . CNET. Retrieved 26 April 2013."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uydu-haberlesme-uzerine/", "text": "Uydu kullanılarak haberleşme fikri daha önce tartışılmış olsa da fikir babasının Arthur C. Clarke olduğu kabul edilir. İngiliz hava kuvvetlerinde subay ve bilim kurgu yazarı olan Clarke, 1945'te yazdığı iki makalede GEO yörüngeden ve avantajlarından bahseder. Makalenin bir tanesini kendi imkanlarıyla dağıtır, diğerini ise Wireless World dergisinde yayınlar. Daha transistör icat edilmemiştir. Clarke, İngiliz Gezegenlerarası Topluluğunun da üyesidir. Ekim 1945'te Wireless World dergisinde çıkan Extra-Terrestrial Relays, Can Rocket Stations Give World-wide Coverage? başlıklı makalede teklifinin çok abartılı bulunabileceğini söyler. GEO yörüngeye yerleştirilecek 3 uydu ile dünyayı kapsamanın mümkün olduğunu yazar. Bu fikrin hayata geçmesi nerdeyse 20 yıl sonrasına kadar uzayacaktır. SSCB, 4 Ekim 1957 tarihinde insan yapımı ilk uyduyu dünya yörüngesine sokar. Sputnik-1 uydusunun pili şarj edilemediği için 3 hafta kadar dünyaya bip sinyali gönderir. Birkaç ay sonra atmosfere girip yanar. Kasım ayı içinde fırlatılan Sputnik-2 uydusu ile ilk defa Laika isminde bir sokak köpeği uzaya gönderilir. Uzayda bir canlının durumu bu proje ile incelenmiştir. Bunun üzerine Amerika hemen SCORE projesini başlatır. Proje ismi Signal Communications by Orbiting RElay kelimelerinin baş harflerinden oluşturulmuştur. Bu uydu LEO yörüngedeki ilk haberleşme uydusudur. SCORE gol atmak, hesaplaşmak anlamına gelir. İlk insan yapımı uyduları Ruslar atınca, onlar da böyle bir karşılık vermek istemişler. Uydu atmak problem değil, önemli olan işlevsel olması, demişler. SCORE uydusu 18 Aralık 1958'de fırlatılmıştı. Yani Ruslardan nerdeyse 15 ay sonra. Üzerinde başkan Eisenhower'in bir noel kutlama mesajı teybe kaydedilmişti. Bu mesaj noel günü kısa dalga radyo yayını olarak bütün Amerika'ya verildi. Geliştirilen bu teknoloji bir milattır. Bu proje ile uydudan dünyanın herhangi bir noktasına mesaj iletilebildiği gösterilmiş oldu. Uzak mesafelere mesaj iletmenin tek yolu uydular değildir. Başka yollar da mevcut. Ses dalgaları, kablolar, kısadalga radyo ve mikrodalga bağlantıları ve fiber optik ile de iletişim mümkündür. Ancak her bir metodun kendine göre avantaj ve dezavantajları mevcuttur. Kuş uçmaz kervan geçmez bir noktadasınız diyelim. Uydu ile haberleşme kolay. Diğer sistemleri bulamayabilirsiniz. Gemi ve uçaklarda iletişim uydular ile daha kolay ve pratik. Amerika'da tır taşımacılığı çok yaygın. Sürekli seyahat ederler ve tek bir radyo yayını almaları imkansızdır. Bunun için XM Uydu Radyo ve Sirius Uydu Radyo gibi iki ayrı uydudan radyo servisi başlatmışlardı. Ben ordayken bir tanesini satın alıp dinlemiştim. Ses kalitesi çok iyi, reklam yoktu. Ancak iş modeli aylık abonelik üzerine idi. Model yeterince gelir sağlayamadığı için iki firma sonradan birleşti. Uydu haberleşme için en uygun yörünge Clarke'in 1945'te teklif ettiği GEO yörüngedir. Ekvator düzleminde ve dünyaya uzaklığı 35,786 km olan bu yörüngeye bir uydu yerleştirmiş olsaydım, o uydu günde bir defa yörüngesini dönmüş olacaktı. Dünya ile senkron döndüğü için sabit bir anten ile bilgi alışverişi yapabilirim. Bugün için bu yörüngede yaklaşık 600 kadar haberleşme uydusu mevcuttur. Arthur Clarke'in fikrinin gerçek olduğu uydu SYNCOM-3 uydusu olmuştur. Bu uydu 19 Ağustos 1964'te Florida'dan fırlatıldı ve 1964 Tokyo olimpiyatlarında Amerika'ya yayın yaptı. GEO uydular neden ilk etapta kullanılamadı? Çünkü roketler de GEO yörüngeye uydu götürecek kadar güçlü değildi. Ayrıca uydular o dönemde yapılarından dolayı çok güvenilir değildi. Dönen uydu platformları yerine 3 eksenli sabit uydular geliştirildi. (3-axis stabilized satellite platform). Sonrasında onlarca uydu bu yörüngeye atıldı. Arthur Clarke 2008 yılında vefat etti. Ölmeden birkaç yıl önce kendisiyle yapılan bir söyleşide Star Child şeklinde hitap edilince kendisi SATCOM'un babası olmayı tercih ederim demiştir. Yazdığı bilim kurgu romanları ile zamanının en ünlü futuristleri arasındadır. Tahminleri büyük oranda tutmuştur. - Uluslararası telefon görüşmeleri uzak mesafeler için çok pahalı. Konuşma birçok ülkeden geçiyor. Uydu üzerinden daha ucuz ve güvenli. Bir de bu görüşme ister 100 km, ister 10.000 km ötede olsun, uydu için birşey farketmiyor. - Bir uydu ile çok büyük alanlara yayın yapılabilir. Kapsama alanı içinde olduğu müddetçe mümkün. Maç yayınını sahadan al, canlı yayın aracı ile uyduya çık ve bütün kıtaya ver. Ayrıca uyduya birçok noktadan da ulaşıp istediğimiz yere yayın yapabiliriz. - Her bir haberleşme uydusu transponder taşır. Her bir transponder ise birçok TV ve radyo yayınını taşıyabilir. - Bir uydu ile dünya nüfusunun büyük kısmına ulaşılabilir. Karasal yayın ile bu nerdeyse mümkün değildir veya çok pahalı olur. Bununla birlikte ITU ve ulusal frekans düzenleyici kurum, kullanılan frekansları ve kapsama alanlarını sınırlar. Kafanıza göre davranamazsınız. Türkiye'de bu görev BTK'dadır. - Uyduları haberleşme altyapısını geliştirmek için ilk kullanan ülkelerden biri Endonezya olmuştur. 7000 adadan oluşan bir ülke ya uydu atacaktı, ya da karasal bir şebeke kuracaktı. Uydu daha makul olduğu için 1974'te uydu yaptırma kararı aldı. 1976'da kendi uydusunu işleten bir ülke oldular. Altyapı kurmak uydu için daha makuldür. - Uydular için ulusal sınır yoktur. Türkiye kapsama alanına yayın yaparsınız ama sınırda bulunan bazı şehirler de sizin yayınınızı alabilir. - Yayın için dağ, tepe, çöl ve deniz farketmez. Şehir ile kırsal arasında fark yoktur. Bir çanak anten iş görür. - Açık denizlerde bulunan gemileriniz ve başka ülkelerde bulunan temsilcilikleriniz ile güvenli irtibat kurmak istediğinizde bunu kendi uydunuz üzerinden kendi sistemleriniz ile yapabilirsiniz. Bazı şirketler kendi ofisleri ile irtibat kurmak için uydu sistemleri kullanıyor. GEO yörüngesi bir ülke için önemli bir yörüngesel haktır, mülktür. Türkiye'nin bu yörüngede 3 ayrı hakkı var ve bunlar aktif olarak kullanılmaktadır. Bir yörüngeyi 2 sene boş bıraksak ITU hakkımızı iptal edebilir. Uzay Ajansımızın bir görevi de bu haklarımızı takip etmek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uydular-da-ornegin-ay-uydu-sahibi-olabilir-mi/", "text": "Sorunun cevabı; teoride bunun mümkün olduğu yönünde. Ancak, pratikte bir uydunun kendi uydusuna sahip olması oldukça güç. Her gökcisminin bir kütle çekim alanı vardır. Bu kütle çekim alanı, daha büyük diğer kütle çekim alanlarıyla sürekli bir savaş halindedir. Ve, her gökcisminin bu savaşı kazandığı, kendi kütle çekimini baskın kıldığı bir bölge vardır. Güneş, muazzam kütleçekimi nedeniyle, Güneş Sistemi'nin tümünde baskındır. Diğer gezegenler Güneş'in kütle çekim alanında kendi yörüngelerinde dönerler. Ancak, herbiri kendilerinden belli bir uzaklığa kadar Güneş'in kütle çekiminden daha güçlü kütle çekim alanlarına sahiptirler. Örneğin Dünya, yaklaşık 1.5 milyon km çapında bir küresel alanda, Güneş'in kütle çekimine baskın çekim gücü uygular. Bu alan içerisinde yer alan herhangi bir gökcismi, Güneş'ten çok Dünya'nın çekim gücünün etkisi altındadır ve uygun hıza sahipse, Dünya'nın yörüngesine bir uydu olarak girer. Ancak, bundan daha uzakta yer alıyorsa, Güneş'in yörüngesinde dolanacaktır. Jüpiter, sistemimizin en büyük kütleli gezegenidir ve Güneş'e baskın olduğu kütle çekim küresi de doğal olarak Dünya'dan çok daha büyük; 53 milyon km çapındadır. Jüpiter bu mesafeye kadar kendi hakimiyet alanını kurmuştur ve her türlü gökcismine Güneş'ten daha fazla etki eder. Aynı biçimde Ay da kendi kütle çekiminin hakimiyetinde olan bir kütle çekim küresine sahiptir. Ancak, düşük kütlesi nedeniyle bu kürenin çapı sadece 60 bin km kadardır. Bu rakam size küçük görünmesin, bu mesafe yaklaşık 13 bin km'lik Dünya'nın çapından tam 5 kat daha büyüktür. Yani, Ay'ın bir uydusu olacaksa, kendisinden 60 bin km uzaklığa kadar bir yörüngeye girebilir. Ancak burada bir sorun vardır; Dünya'nın uyguladığı gel-git etkisi bu uydunun yörüngesini bozacak, zaman içinde Ay'a yakınlığına göre uydu ya giderek küçülen bir yörünge ile Ay yüzeyine düşecek, ya da Ay'ın çekiminden kurtulup Dünya'nın yörüngesine girecektir. Bu durum Güneş Sistemi'ndeki tüm uydular için geçerlidir. Uydunun uydusu, zamanla malesef yok olmaya veya gezegenin yörüngesine girmeye, yahut uzay boşluğuna savrulup Güneş'in yörüngesine girmeye mecbur kalır. Bu nedenle, sistemimizde hiçbir uydunun kendi uydusu yoktur. O gönderdiğimiz uyduların tamamı önünde sonunda gel-git etkileriyle açısal momentumunu yitirmeye ve yörüngeden çıkmaya mecburdur. Burada kilit nokta, uydunun yörüngesini ne kadar süre koruyabileceğidir. Bu süre bazen birkaç 10 yıl, bazen ise birkaç milyon yıldır. Ancak sonuç bellidir; uydu ya Ay yüzeyine düşer, ya Dünya'nın çekim alanına girip bizim uydumuz olur, yahut uzay boşluğuna savrularak Güneş'in hakimiyetine girer. Sistemimizin oluşumunun üzerinden geçen 4.5 milyar yıl boyunca büyük kütleli uydular olan Ay'ın, Titan'ın veya Ganymede'in geçici süreler uyduları olmuş olabilir. Fakat kaçınılmaz olarak bu uydular yok olmuştur. Hayır. Güneş, sistemimizi bir arada tutar. Büyük bir kütleçekimi vardır. Fakat, gezegenlerin uydularını koparabilmesi için bazı özel şartlar gerekir. Öncelikle o gezegenin Güneş'e ciddi oranda yakın olması şarttır. Merkür ve Venüs örneğindeki gibi, eğer yeterince yakındalarsa, uydularını gel-git etkileri sayesinde ellerinden alır. Ama, yeterince uzaktaysanız, Güneş'in üzerinizde kaydadeğer bir gel-git etkisi olmaz. İşte; Dünya, Jüpiter, Mars, Satürn, Neptün, Uranüs, hatta Plüton Güneş'ten yeterince uzak oldukları için bu gel-git tehlikesinden uzakta, uydularını kendi yörüngelerinde tutabiliyorlar. Negatif enerji ve negatif kütle, öz... Uranüs gezegeni, her ne kadar tekdü... Şu anda stres çarkı çılgınlığının s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uydularin-performanslarini-ve-omurlerini-etkileyen-faktorler/", "text": "Türkiye'nin RASAT yer gözlem uydusu 17 Ağustos 2020'de uzayda 9. yılını tamamladı. Dünya çevresinde 47,943 tur attı, 16 milyon km2 alanı fotoğrafladı. GÖKTÜRK-2 uydusu ise yörüngedeki 8. yılını 2020 Aralık ayında tamamlayacak. Uzay çağı Sputnik uydusunun 1957 yılında uzaya fırlatılmasıyla başlar. 2007 yılında 50. Yılı kutlandığında yörüngede Alcatel Alenia Space'e yaptırdığımız haberleşme uyduları dışında bir uydumuz yoktu. Türkiye 2003'ten sonra bu işlere kafa yormaya başlamış ve tamamen kendi mühendislerin yaptığı RASAT uydusu 2011 yılında fırlatılmıştı. Nerdeyse bir sene sonra ise GÖKTÜRK-2 uydusunu fırlattı. Bu iki uydu tamamen ülkemizde tasarlanmış, üretilmiş ve test edilmiştir. İnsanoğlu uzay ortamı ile ilgili çok az bilgiye sahip olduğu için kimse uyduların hangi ortamda çalışacağını, performanslarını neyin etkileyeceğini derinlemesine bilmiyordu. Tahmin edilen şeyler vardı. İlk uyduların ömürlerini direkt olarak üzerindeki pil ömürleri belirlemiştir. Mesela Sputnik üzerinde sadece pil vardı. 3 hafta sonra iletişim kesildi. Birkaç ay sonra atmosfere girip yanmıştı. Güneş hücreleri icat edilince, bunlar uydular üzerinde kullanıldı ve uydu ömürleri arttı. Mühendisler enerji işini çözünce bu sefer uydunun meteorlarla çarpışma ihtimallerini çalışmaya başladılar. Şu an uzayda epey bir uydu çöplüğü var, meteor var, ancak uydulara manevra yaptırarak bu çarpışmalardan kaçınabiliyoruz. Artık çöpler ve meteorlar uydu ömrünü etkileyen bir faktör sayılmayabilir. Şimdiye kadar çok az uydu bu yüzden kaybedildi. Uydunun radyasyon ortamından elektriksel yüklenmesi, Uyduda kullanılan malzemenin uzayın boşluk ortamına çıkışta gaz salgılaması , Dünyanın hemen çevresinde manyetosfer katmanı var. Dünyanın merkezinde bulunan demirden kaynaklanan bir alan. Güneş rüzgarları bu alana nüfuz edemiyor, bu yüzden dünyada yaşam mümkün oluyor. Bu alana takılmış enerji yüklü atomik parçalar dünyanın çevresinde hapsedilmiş durumda ve iki katman kemer oluşturmuşlar. Iowa üniversitesinden Prof. Dr. James Van Allen ve arkadaşları bu kemerleri 1958 yılında farketmişler. Profesörün adına ithafen bu alanlara Van Allen radyasyon kemerleri deniyor. Explorer 1 uydusuna takılmış atomik radyasyon detektörü sayesinde keşfediliyor. Dıştaki kemer daha çok elektronlardan oluşuyor. Bu elektronlar çoğunlukla güneş rüzgarlarıyla geliyor ve burada takılı kalıyor. Bu kemerler içinde çalışan uydular yüksek enerjili parçacıklardan etkileniyor. Yüksek enerjili atomik parçalar malzeme özelliklerini mahvediyor, performanslarını düşürüyor, hatta çalışan devreleri bozuyor. Özellikle güneş hücreleri bu alanlardan çok etkileniyor ve zamanla ürettikleri enerji miktarı düşüyor. İnsanoğlu için ise bu kemerler ciddi sağlık riski barındırıyor. Bu yüzden radyasyon kalkanları tasarlandı. Ayrıca insanlı yolculuklarda gidilen yolun ve yörüngenin uygun seçilmesi önemli. Uydunun ömrünü kısaltan bir başka etken uydunun sürüklenmesi. Güneşten gelen güneş rüzgarları az da olsa yörüngeyi değiştiriyor. Ayrıca uydu dünyaya yakın bir yörüngede ise hala az da olsa atmosferin içinde oluyor. Tipik bir görüntü uydusu 700 km irtifada olsa, iyonosferin atomlarına çarpıyor, bu yüzden sürtünme oluyor ve hızı düşüyor. Hızı düşen bir uydu git gide atmosfere daha çok girmeye başlıyor. Örneğin Uluslararası Uzay İstasyonu yaklaşık 400 km irtifadadır ve sıklıkla yörünge düzeltmesi yapılır. Diğer türlü atmosfere girip yanardı. 700 km irtifada bulunan bir uydu için atmosfere giriş 300 yılın üstünde sürecektir. Düşük irtifada bir başka sorun atomik oksijendir. Bir görüntü uydusu atomik oksijene maruz kalırsa, mercek veya ayna zarar görebilir, bu da görüntü kalitesini etkiler. Elektriksel yüklenme, uydunun ömrünü etkileyen bir başka faktördür. Uydu uzayda binlerce volta varan potansiyele çıkabilir. Yüksek potansiyel farkları uyduyu etkiler. Ark yapan bir yer yanabilir. Onun için uydu yüzeyi olabildiğince iletken yüzeylerle donatılmalı ve topraklaması sağlam yapılmalıdır. Uydunun topraklaması en önemli meselelerden biridir. Uydu kullanılan malzeme ve parçalardan gaz boşalması ömrünü etkileyen bir başka faktör. Bu yüzden uyduyu tamamen kaybedebiliriz. Malzemeler, içinde bulundurdukları gazı vakum ortamına geçince bırakır. Bu olay özellikle fırlatma sırasında sorun çıkarır. Yapıştırdığınız bant çıkabilir, malzemeden çıkan gaz ayna yüzeyine yapışabilir. Bu etkileri görmek için uydu daha yerdeyken titreşme, fırınlama ve vakumlama testlerine tabii tutuluyor. Uzayın vakum ortamından dolayı yağlanan parçaların yağı hemen uçacaktır. Bunun için ya kapalı parça tasarımı yapılacak ya da kullanılan yağ veya metal uygun seçilecektir. Görüntü uyduları Dünya çevresini yaklaşık 100 dakikada dolanıyor. Günde 14-15 tur atıyorlar. Her turladıklarında vaktin bir kısmını karanlıkta geçiriyorlar. Dolayısıyla solar hücreler karanlıkta iken enerji üretemiyor. Bu durumda uydunun üzerindeki piller deşarj oluyor. Pilleri şarj etme ve deşarj etme işini günde 14-15 defa yaparsak bu pil ne olur? Cep telefonlarının pilleri bile bir iki yılda ciddi zarar görüyor, değiştiriyoruz. Uydu pillerinde durum daha vahim. Onun için pil görüntü uydularında büyük sorundur. Haberleşme uydularında durum daha makul. Yer merkezli yörüngede dolanan haberleşme uyduları yılın ekinoks günlerinde günde ortalama 72 dakika Güneş'i görmez. 45 gün güz ekinoksu, 45 gün bahar ekinoksunda bu durum yaşanır. Diğer günler uydu 24 saat Güneş'i görür. Onların ömrünü de üzerlerinde bulunan yakıt belirler. Yakıtı bitince manevra yapamayacağımız için yakıtın son kısmını kullanarak mezarlık yörüngesi de denilen uzay çöplüğüne , yani bulunduğu yörüngeden 200 km daha öteye gönderiliyor. RASAT uydumuz birkaç defa sorun yaşadı. Sorun pil değildi. İçindeki kartlardan bozulan oldu. Yedekleri çalışıyor. Görevden ayrıldığım günlerde sorun vardı, düzeltildi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uyuyan-bir-dev-kara-delik/", "text": "NGC 4889 gökadasının kalbinde devasa büyüklükte kütleye sahip bir kara delik gizleniyor. Astronomlar bu devin beslenmesinin durduğunu ve durağanlaştığını düşünüyor. Uzaklardaki NGC 4889 gökadasının merkezinde şimdiye kadar keşfedilmiş en büyük kütleli kara deliklerden birinin gizlendiği ortaya çıktı. Bunu ortaya çıkaran ise Hubble Uzay Teleskobu'ndan fotoğraflar. Yukarıdaki fotoğraftaki en parlak ve en büyük gökada olan NGC 4889, 300 milyon ışık yılı uzaklıkta Coma Kümesi'nde bulunuyor. Bu devasa eliptik galaksi, kütlesiyle rekor kıran bir süper kütleli kara deliğe ev sahipliği yapıyor. Bahsettiğimiz bu kara deliğin kütlesi 21 milyar Güneş kütlesine eşittir. Kütle çekimsel kavraması sebebiyle yüzeyinden ışığın bile kaçamadığı bu kara delik 130 milyar kilometre çapında bir olay ufkuna sahip. Karşılaştırma yapabilmeniz için şunu söyleyelim. Samanyolu Gökadası'nın merkezindeki süper kütleli kara deliğin kütlesinin dört milyon Güneş kütlesine eşit olduğu düşünülüyor. Bu kara deliğin olay ufkunun çapı ise Merkür'ün yörüngesinin yalnızca beşte biri kadar. Ama NGC 4889'un ev sahipliği yaptığı kara deliğin çevresindeki yıldızları yuttuğu ve tozu silip süpürdüğü günler geride kaldı. Astronomlar bu devasa kara deliğin beslenmesinin durduğunu; NGC 4889'un kozmik mutfağında bir ziyafet çektikten sonra, dinlenmeye çekildiğini düşünüyorlar. Gökadanın çevresi şu an barış içinde. Kalan gazlardan yıldızlar oluşuyor ve merkezdeki kara delik tarafından rahatsız edilmeden turluyorlar. Bu süper kütleli kara delik aktifken, sıcak yığılma olarak adlandırılan bir işlem tarafından körükleniyordu. Gaz, toz ve diğer kalıntılar gibi galaktik malzemeler yavaş yavaş kara deliğin içine düşerken, biriktiler ve bir yığılma diski oluşturdular. Kara deliğin yörüngesinde dönen bu malzemeler kara deliğin muazzam kütle çekim kuvvetinin etkisiyle hızlandılar ve çok yüksek derecelere kadar ısındılar. Bu ısınmış malzemeler aynı zamanda devasa ve enerjik fışkırmaları da dışarı attı. Kara deliğin aktif olduğu bu dönemde astronomlar NGC 4889'u bir kuasar olarak sınıflandırıyorlardı. Bu kara deliğin etrafındaki disk dışarıya, Samanyolu Gökadası'nın yaydığı enerjiden bin kat daha fazla enerji yayıyordu. Bu yığılma diski, kara deliğin iştahını etrafındaki galaktik materyal bitene kadar sürekli besledi. Gelecek göksel atıştırmalığını beklediği zamanki gibi sessizce uyuklayan süper kütleli kara delik şu an durağan. Buna rağmen, bu kara deliğin varlığı evrenin ilk zamanlarında ortaya çıkan hala gizemli ve tarifi zor olan kuasarların nasıl ortaya çıktıkları ve nerede oldukları ile ilgili soruların gelecekte cevaplandırılmasını kolaylaştıracak. Kara delikler, muazzam kütle çekimleri sebebiyle ışığın dahi dışarı kaçmasını engeller. Bu sebepten dolayı kara deliklerin doğrudan gözlemlenmesi imkansızdır. Ancak kütleleri dolaylı yoldan belirlenebilir. Keck II Gözlemevi'ndeki aletleri ve Gemini Kuzey Teleskobu'nu kullanarak astronomlar NGC 4889'un merkezindeki yıldızların hızlarını ölçtüler. Etrafında turladıkları cisme bağlı olan bu hızlar bahsettiğimiz süper kütleli kara deliğin muazzam kütlesini ortaya çıkardı. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 3 Kasım 2018 tarihinde yayınlanmıştır. İlk Kez Bir Kara Delik Olay Ufku Görüntülendi! Chandra X Işını Gözlemevi'nden ve d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-araci-endeavourun-son-yolculugu/", "text": "Los Angeles tarihi bir gününü yaşıyordu. Bütün dersler iptal edilmiş, öğrenciler sokaklara dökülmüştü. Nerdeyse bütün işler durmuş, herkes çalıştığı binanın çatısına çıkmıştı. Halk sokakları doldurmuş, otoyollar araba parkı haline dönüşmüştü. Televizyon kanalları normal yayınlarını kesmiş, bu olaya odaklanmıştı. Fırsatı olanlar ise Los Angeles'ı tepeden gören Griffith Gözlemevi'nin içinde bulunduğu Griffith Parkı'nı tıklım tıklım doldurmuştu. Beklenen misafir ise uzay uçuşlarını tamamlayıp emekliye ayrılan ve Los Angeles'ta bir müzeye getirilecek olan uzay aracı Endeavour idi. Bu kadar insan emekli uzay mekiğini son yolcuğuna uğurlamak için toplanmıştı. Çalıştığım ofisin penceresinden Pasifik Okyanusu'na doğru bakıyor, bir yandan da TV kanallarını kontrol ediyordum. Sonra birden ufukta beyaz bir nokta belirdi. Yaklaştıkça büyüdü. NASA'nın uçaklarından biri ve üzerine monte edilmiş uzay aracı Endeavour Los Angeles semalarına batı tarafından giriş yapıyordu. İki tane F16 uçağı da ona eşlik ediyordu. Bana da bu tarihi anı görüntülemek düştü. Televizyon kanalları ve NASA TV ise Endeavour uzay aracına eşlik eden uçaklardan canlı görüntüler yayınlıyorlardı. İçinde çalıştığım binanın çatısına çıkıp cekebildigim kadar resmini çektim. Uçak oldukça alçaktan uçarak Los Angeles şehir merkezine, oradan kendisinin doğduğu NASA JPL'e, oradan Mount Wilson Gözlemevi'ne, Griffith Gözlemevi'ne, Venice sahillerine, Universal Stüdyoları'na, Dodgers Stadyumu'na uğradı. Halkın sokaklara dökülmesini gören uzay aracı, istek üzerine Los Angeles üzerindeki turunu birkaç kez tekrarladı ve son olarak Los Angeles Uluslararası Havaalanı LAX'e indi. Buraya kadar her şey normaldi. Ancak asıl yolculuk şimdi başlıyordu. Havaalanından ebedi ikametgahı Kaliforniya Bilim Merkezi'ne getirilecekti. Lakin uzay aracı o kadar büyüktü ki, sokaklara sığmadı. Yaklaşık 10 km daha yolu vardı. Belediyeler, polis, itfaiye ve NASA yetkilileri beraber çalışarak uzay aracı Endevaour'ın geçeceği güzergahta bütün trafik ışıkları sökülüyor, ağaçlar kesiliyor, reklam tabelaları indiriliyor, sokak lambaları kaldırılıyor ve uzay aracı geçtikten sonra geriye yerleştiriliyordu. Uzayda saatteki hızı 60 bin km'ye kadar çıkan Endeavour, belki de hayatının en yavaş yolculuğunu yapıyordu. Öyle ki 10 km'lik yolu ancak 7 günde gidebildi. Uzay aracını bu yolculuğunda yalnız bırakmak bana yakışmazdı ve soluğu Crenshaw Bulvarı'nda aldım. Müthiş bir kalabalığın yanında, Endeavour ile uzaya gidip gelen astronotlar da bu yolculuğa eşlik ediyorlardı. 25 kez uzaya gidip gelmiş, Hubble Uzay Teleskopu'nu tamir etmiş ve uzayda 40 milyon km yol yapmış Endeavour'u görmek bana da müthiş bir heyecan veriyordu. Bilimin vardığı en son noktaya canlı gözlerle şahit olmak ne müthiş bir duygu idi. Hayatımın en önemli anlarından biriydi belki de. Endeavour yol üzerinde bulunan ilçelerde belediye başkanları tarafından törenle karşılanıp, uğurlandı ve bir hafta süren yolculuk; ebedi ikametgahına Kalifornia Bilim Merkezi'ne gelmesiyle son buldu. Endeavour'ın Los Angeles'a gelmesinden yaklaşık 3 yıl sonra uzay araçlarını uzaya bırakıp gelen harici yakıt tankı Panama Kanalı'ndan geçerek Long Beach Limanı'na getirildi. Oradan Endeavour ile aynı güzergahı izleyerek Kaliforniya Bilim Merkezi'ne getirildi. Devasa yakıt tankının uzay aracı kadar geniş olmaması sebebiyle Los Angeles sokaklarindaki yolcuğu 3 gün sürdü. Harici yakıt tankı Kaliforniya Bilim Merkezi'nde Endeavour'ın yanında müzeyi ziyaret edenler için sergileniyor. SpaceX, bu kez Dünya okyanuslarını ... ABD Uzay Ajansı NASA'nın bir sonrak... Günümüzde uzay ile ilgili popüler h..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-araciniz-kaza-yaparsa-ne-yapmalisiniz/", "text": "Daha önce, düşen bir uzay aracı size veya mülkünüze zarar verirse neler yapabileceğinizi bu yazımızda hukuki açıdan incelemeye çalışmıştık. Bu makalemizde ise, size veya devletinize ait bir uzay aracının uzayda uğrayacağı kaza ve zararların hukuki boyutunu ele almaya çalışacağız. Uluslararası Hukuk alanında, devletlerin dış uzayda yapacakları çalışmalar ve uzaya gönderecekleri uzay araçları bakımından birbirlerine karşı hem hukuki; hem de cezai sorumlulukların belirlenmesi amacıyla bir takım önemli uluslararası antlaşmalar ve düzenlemeler yapılmıştır. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte devletler, şüphesiz yeni gelişmekte olan uzay hukukunun ihtiyaç ve önemini kavramaya başlamışlardır. Ancak, hala uzay hukuku alanındaki düzenlemelerde büyük boşluklar bulunmaktadır. Bunlardan birisi de; dış uzaydaki uzay araçlarının meydana getirebileceği zararlardan kimin, nasıl sorumlu olacağı ve hangi ülkenin hukuk kuralının uygulanacağı meselesidir. Uzay Hukuku'nun temel metni olan ve bugün Türkiye'nin de dahil olduğu, devletleri dış uzaydaki faaliyetlerinden uluslararası hukuk çerçevesinde sorumlu tutan antlaşma, dış uzay antlaşmasıdır. Zarar terimi insan hayatı kaybı, yaralanmalar ve insan sağlığına verilen diğer zararları veya devlet malları ile hükmi şahıslar ve hükümetler arası kuruluşların mallarının kaybı ile bu mallara verilen zararları, Uzay Cismi terimi, bir uzay cismini meydana getiren kısımlarla, fırlatma aracı ve onu oluşturan kısımları içerir1. Olarak tanımlanmıştır. İlgili sözleşmenin III. Maddesinde; yeryüzünden başka bir yerde , bir devlete ait uzay cismine veya içerisindeki insanlara veya mallara, başka devlete ait uzay aracı tarafından verilen zararlardan, zararı meydana getiren devletin kusuru söz konusuysa sorumlu tutulması gerektiğini belirtmektedir. Yine, Türkiye'nin de kabul ettiği 1967 tarihli uzaya ilişkin ilkeler antlaşması2 nın VII. Maddesinde; uzayda meydana gelen zararlardan dolayı, ilgili devletin uluslararası hukuk bakımından sorumlu tutulması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla bir uzay faaliyeti resmi bir kuruluş veya özel/tüzel kişiler tarafından yürütülse de, ülke devletinin sorumluluğu söz konusu olacaktır. Mesela, bir hava-uzay aracının uzay dolaşımı aşamasında bir yapay uyduya zarar vermesi durumunda, Uzay Antlaşması ile Sorumluluk Sözleşmesi çerçevesinde devletin sorumluluğuna gidilebileceğinde şüphe bulunmaz3. Yine, uzay araçları,gereçleri ve astronotlar tescili altında oldukları ülkenin yargı yetkisi altında kalırlar. Nitekim, bir Sovyet askeri uydunun (Kosmos 954) Kanada üzerinde 1978 yılında ülkenin kuzeyindeki 600 kilometrelik alana düşmüştü. Üstelik yoğun radyoaktif maddeler içeren parçalarıyla.. Bu nedenle Uluslararası Uzay Hukuku gereğince Sovyetler Birliği, Kanada'ya milyonlarca dolar tazminat ödedi. Söz konusu bu somut olaya 1972 tarihli uluslararası sorumluluğa ilişkin sözleşme hükümleri uygulanmıştır. Sonuç itibariyle, devletlerin uluslararası hukuktan kaynaklanan sorumlulukları neticesinde dış uzayda meydana gelebilecek kazalardan dolayı, zararı meydana getiren ilgili devletin kusuru halinde tazminat sorumluluğuna gidilmeli ve 1972 tarihli sözleşme hükümleri esas alınarak daha kapsamlı düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. 1 5150 Sayılı Uzay Cisimlerinin Verdiği Zararlardan Dolayı Uluslar arası Sorumluluk Hakkında Sözleşmeye Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun. 2 12655 Sayılı Ay ve diğer gök cisimleri dahil, uzayın keşif ve kullanılmalında devletlerin faaliyetlerini yöneten ilkeler hakkında Andlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair Kanun. 3 Bal Ali, Devletin Uluslararası Sorumluluğunun Doğması Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006, s.73-75. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi ... Günümüzde uzay ile ilgili popüler h..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-araclarinda-otv-avantaji/", "text": "2015'in son günlerinde motorlu taşıtlardaki ÖTV oranlarını değiştiren düzenleme, biz astronomi ve uzay tutkunlarını da ilgilendirecek biçimde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Özel Tüketim Vergisi, tek aşamada tahakkuk eden ve dar kapsama sahip bir vergi türüdür. Bu verginin konusunu ÖTV Kanunu'nun 1. maddesinde belirtilen ve Kanun'a ekli listelerde yer alan malların ithalatı, imalatı veya ilk iktisabı ile satış işlemlerinin gerçekleştirilmesi oluşturmaktadır. 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu'na ekli listede yer alan tüm mallar yerli ve yabancı mal ayırımına tabi tutulmaksızın Özel Tüketim Vergisi'nin konusuna alınmıştır. Özel Tüketim Vergisi Kanunu'na ekli sayılı listede; birden çok motorlu kara, deniz ve hava araçlarına yer verilmiştir. Dolayısıyla bu listede yer alan araçların ilk iktisabı veya ithali ile imal ve inşa edenler tarafından teslimi ÖTV'ye tabi olmaktadır. için, 25 Kasım 2016 itibari ile güncel ÖTV %0,5 olarak belirlenmiştir. Binek otomobilleri ve esas itibariyle insan taşımak üzere imal edilmiş diğer motorlu taşıtların istiap haddi, motor silindir hacmine ve elektrik motoru olup olmamasına göre değişen özel tüketim vergisi oranlarının %15-%160 arası olduğunu düşünürsek, devletimiz gerçekten uzay çalışmaları için bizlere ÖTV bağlamında büyük bir kıyak geçmektedir. Bir ev satın aldığınızda tapuya, bi... Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-araclarinin-kacis-hizi-internetin-dogusu/", "text": "Uzay araçlarının uzaya kaçabilmesi için gerekli minimum hız saniyede 11.2 km. Diğer bir ifadeyle saatte yaklaşık 40 bin km. Yani sevmediğiniz birisini seviyomuş gibi yapıp havaya 11.2 km/s hızla atarsanız o kişi artık geri gelmez. İşte bu hıza kaçış hızı denir. İşte uzay araçlarını ateşleyen yakıt tankları uzay araçlarının saniyedeki hızlarını 11.2 km'ye çıkardıktan sonra yeryüzüne geri düşerler. Peki bu hızlara nasıl ulaşıldı? İşte Uzay Araçlarının ve İnternetin doğuşunun ilginç hikayesi. Not: Kaçış hızı ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için bu makalemizi okuyabilirsiniz. Wernher Von Braun, Almanya'nın Hitler zamanında en önemli bilim adamlarından birisiydi. Bütün çalışmalarını balistik füzelerin üretilmesi üzerine yaptı ve II. Dünya savaşında yaptığı güdümlü ve uzun menzilli roketler savaşan askerlere değil; Londra ve Paris'in sivil yerleşim yerlerine de atıldı. Bu nedenle, Dünyayı bir korku kapladı. Eskiden savaşlar cephede askerler tarafından yapılır, cephede kaybeden taraf, topraklarından ve şehirlerinden olurdu. Fakat sivil halka genelde dokunulmazdı. Balistik füzelerin üretilmesinden sonra bu değişti. Sivil insanlar üzerinde psikolojik baskı da oluşturmaya başladı. II. Dünya savaşının son günlerinde Amerikan askerleri Von Braun ve ekibinin çalıştığı bölgeye indirdi. Von Braun'un kardeşi Magnus, Amerikan askerlerine gelerek kendisinin dünyaca ünlü bilim adamı Von Braun'un kardeşi olduğunu ve teslim olmak istediklerini söyledi. Bunun üzerine Von Braun ve ekibi Amerikaya geldiler. Newton'un Cannon Ball tabiriyle ifade edip hedef gösterdiği insan yapımı bir uydunun Dünya yörüngesine yerleştirebilme fikrini çocukluğundan beri aklında tutan Braun, Los Angeles'ta bügünkü NASA JPL laboratuvarının temellerinin atılmasında yaptığı roket çalışmalarıyla büyük rol oynadı. SSCB ve Amerika iki süper güç. Hep birbirleriyle yarış halindeler. Bilimde genelde Amerika hep bir adım önde. Ruslar arkadan geliyor. Başkan Eisenhower ise SSCB'yi gözetlemek, kısacası Rusların ne yaptıklarından haberdar olmak için istihbarat imkanlarını araştırıyor. Casus uçaklar gönderiliyor fakat Ruslar farkedip ABD ucaklarını bombalıyor. Bunun üzerine Başkan Eisenhower Uzay kavramını ortaya atıp Oksijenin bittiği ve insanların artık normal nefes alamayacağı yerin başlangıcı olan 100 km üzerini hiçbir ülkenin hava sahası ilan edemeyeceğini söyleyip Birleşmiş Milletlerden onaylatıyor. Bu durumda Bir yapay uydu yapılıp 100 km'den yukarıya atılırsa çok rahat bir şekilde SSCB'yi uydulardan gözetleyebilecek. Bu da kanunlara ters düşmeyecek ve başka bir ülkenin hava sahanlığını ihlal etmemiş olacak. Almanya'dan gelen bilim adamı Von Braun'a ise güvenmiyorlar, çünkü Alman vatandaşı. Amerikan Ordusu içerisinde bir birim sürekli uydu fırlatma derdinde ancak bir türlü istenen hıza ulaşılamıyordu. Derken Almanya'dan Amerika'ya göç eden bir grup bilim adamı Amerika'nın Nükleer ve Uzay çalışmalarının sırlarını önce İtalya'ya ordan da SSCB'ye kaçırıverdiler. Bu sırlara sahip olan Rus bilim adamları ellerini hızlı tutarak 4 Ekim 1957'de Sputnik isimli uzay aracını uzaya fırlatıverdiler ve Amerika'ya müthiş bir gol attılar. Başkan Eisenhower'a ciddi eleştiriler gelmeye başladı. Çünkü Sputnik Uzay Aracı ABD semalarından geçerken herkesin radyosundan duyabileceği biçimde biip şeklinde radyo yayını yapıyordu. Amerikalılar Rusların Sputnik içine füze yerleştirdiğini ve kendilerini vuracaklarını zannediyorlardı. Başkan Eisenhower ise bu olayı sürpriz olarak bile karşılamadı. Çünkü kendisi de Rusya'yı gözetlemek için böyle bir proje üzerinde çalışıyordu. Bu gelişme üzerine Almanya'dan gelen von Braun'a nihayet görev verildi ve derhal uzaya uydu fırlatacak bir roket yapması istendi. NASA JPL şu anki mahallinde çalışmalarını yapan Braun Explorer I isimli uzay aracını yaptı. Ardınndan da NASA kuruldu ve ABD uzaya açıldı. O gün bugündür Uzay çalışmalarındaki pratiklik ve basitlikte Rusya ABD'den hep bir adım önde olmuştur. Şu an bile ABD insanlı uzay uçuşlarını Rus Soyuz Uzay araçlarıyla yapmaktadır. Çünkü kendi uzay araçları hem pahalı hemde uzun süren yolculuklar gerektirmektedir. Mesela Ruslar Soyuz Uzay aracını Uluslararası Uzay İstasyonu'na 6 saatte gönderip 3.5 saatte Astronotları Dünya'ya getirebilmektedirler. ABD uzay mekiklerinin ise gönderilmesi ve geri getirilmesi günler sürdüğü gibi, muazzam biçimde pahalıya maloluyordu. O sebeple İnsanlı mekik uçuşları iptal edilip özel sektöre destek verilmeye başlandı. Başkan Eisenhower Nükleer ve Uzay sırlarının çalınıp Sovyetler'e verilmesini araştırıp öğrendi. Bunun üzerine bilim adamlarını toplayıp askeri yazışmaları mektupla değil de elektronik olarak ve kimsenin eline geçmeyecek şekilde tasarlanmasını istedi. Bunun üzerine, ordu, güvenlik birimleri ve devlet kurumları arasında güvenli iletişimi amaçlayan Arpatnet kuruldu ve internet doğdu. Amerikan ordusu 1958'den 1980'lere kadar İnternetin öncülü olan arpanet'i bilfiil kullandı fakat, yaygın sivil kullanıma bir türlü geçilmedi. Bunun sebebi aslında çok açık: Bilgisayarlar çok ilkel ve çok pahalıydı. 1970'lerde üniversitelerde daha çok e-posta amaçlı kullanılmaya başlayan internet, kişisel bilgisayarların 80'lerin ortasından itibaren ucuzlayıp yaygınlaşmasıyla 1993 yılında www ön ekiyle birlikte tüm insanlığın kullanımına açıldı. Bugün bildiğimiz internet işte böyle, uzay yarışı sayesinde doğup büyüyüp gelişti. Bir yıldız, ait olduğu galaksiden d... Popüler bilim zaman zaman bize öyle... Bir yıldız, ait olduğu galaksiden d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-boslugunda-bitki-bahcelerini-bekleyen-ilk-tehlike-heliosferik-akintilar/", "text": "İnsanlık, Mars yolculuğunda ne tür tehditlerle karşılaşır ? uzun uzay görevlerinde besin üreten organizmalara ihtiyaç duyulacağı ele alınan konular arasında. Uzay bahçelerini dünya manyetosferinin dışında nasıl koruyacağız ? Bu ve bu gibi soruların cevapları çok farklı şekilde ele alınabilir. bu yazımızda, uzay havası üzerinden ele aldık. Kısaltmalar; Heavy Ion Medial Accelerator in Chiba , Radioactive Isotope Beam Factory , Solar Dynamics Observatory , Nedir bu uzay havası ? Bilindiği üzere heliosfer güçlü güneş akıntılarının etkisi altında olup bu akıntılar tüm Güneş Sistemi boyunca Güneş'in ekvatoral düzleminden uzanan en büyük yapı olma özelliğini taşıyor. Mevcut tabakanın şekli, Güneş'in dönen manyetik alanının gezegenler arası ortamdaki plazma üzerindeki etkisinden kaynaklanmaktadır. gezegenler arası manyetik alan denilen bu bölge, heliosferik akım levhasının bir kısmını oluşturur. Ay ve Mars'ta küresel bir manyetik alan olmadığından, çok zayıf manyetik kalkanlara maruz kalan bitkilerle yapılan testler önemlidir. Jeomanyetizma 'dan daha düşük bir manyetik alanın doğrudan bitki büyümesinde ve gelişmesinde ve bitki metabolizmasını yavaşlatan, bazı durumlarda da hızlandıran değişikliklere neden olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Buna karşılık, jeomanyetizma üstünde manyetik bir alanla bitki büyümesi ve fotosentez üzerine bir etkisi olduğunu gösteren birçok çalışma yapılmıştır. Her iki tür araştırma da manyetik alanlardaki değişikliklerin bitki büyümesini ve gelişimini etkileyebileceğini göstermektedir. Yakın tarihli bir çalışmada, bitkilerin evrim yoluyla, bitki kriptokromu'nun merkezi olduğu, manyeto-alıcı bir mekanizma geliştirdiğini göstermektedir. Bu deneylerin gerekliliği vurgulanmış olsa da uzaydaki manyetik alan deneyleri şu ana kadar yapılmadı. Alan koşullarının simülasyonu için mevcut teknik çözümlerin değerlendirilmesinden sonra, düşük radyasyona kronik maruz kalma uçuş öncesi deneylerde değerlendirilecek en gerçekçi değişken gibi görünmektedir. Radyasyonun biyokütle üretimi, fotosentez ve gaz değişimi, gen ekspresyon profili üzerindeki etkilerine ve bitkilerin besin değerini etkileyen tüm işlemlere öncelik verilmelidir. Daha sonra, kronik ışınlamanın morfolojik değişiklikler, kromozom sapmaları ve mutasyon sıklığı üzerindeki etkilerini dikkate almak önemlidir, çünkü bunlar bitki gelişimi ve genom stabilitesinin iyi ölçütleridir. Radyasyona maruz kalma, uzay radyasyonunu mümkün olduğunca taklit etmeli ve en az gamma ışınları, proton ve nötron parçacıkları içermelidir. Radyasyon deneyleri için mevcut tesisler, Radyoaktif İzotop Işın Fabrikası RIKEN , HIMAC , hem Japonya'da hem de ABD Brookhaven'deki Alternatif Gradyan Senkrotronu'nu sayabiliriz. Uzay koşullarının simülasyonu için mevcut tesisler, çok sayıda ışın ve yüksek enerjili parçacıkların elde edilebilmesine rağmen, uzaydaki tüm radyasyonun yalnızca bir kısmını simüle edecektir. Adaptif; Doğal seçilimde başarılı olmuş, evrimsel olarak uyumlu."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-boslugunda-koruyucu-kiyafet-giymezsek-ne-olur/", "text": "Uzay boşluğuna koruyucu kıyafetleriniz olmadan çıktığınızda, filmlerde gösterildiği gibi anında gözleriniz pörtleyip damarlarınız patlayarak ölmez, yahut anında buz tutmazsınız. Not: Yazımızı sesli makale olarak, Youtube kanalımızda bu linkten ya da aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. Veya, aşağı kaydırarak okumaya devam edebilirsiniz. . Dünya'da alışmış olduğumuz atmosfer basıncı ile uzay boşluğu arasında öyle aman aman bir basınç farkı yok. Zaten kayda değer atmosfer sahibi olan Venüs ve Titan gibi gökcisimlerine oranla oldukça ince ve düşük basınçlı bir atmosferde yaşadığımız için insan vücudu vakum ortamını tolore edebilecek güçtedir. Rahatlıkla 1 dakikaya kadar uzayda hayati zarar görmeden kalabilirsiniz . Elbette daha uzun süre kalırsanız, beyniniz oksijen yetersizliğinden dolayı geri dönüşü olmayacak biçimde zarar görecektir ve öleceksiniz. İnsan derisi, vücudumuzu sıkı bir şekilde saran bir basınç kıyafeti gibidir. Sadece uzay boşluğundaki sıfır basıncı değil, deniz altındaki 3-4 kat fazla basınçtan da bizi korur. Yani, basınç sıfıra düşünce kanınız kaynamaz, gaz haline geçmez. Derimiz bir basınç kıyafeti gibi bizi sıfır basıncın etkisinden korur demiştik. Unutmayın, uzay boşluğu ile Dünya yüzeyindeki basınç farkı sadece 1'dir. Oysa denizin 30 metre altında 4 kat fazladır. Aynı mantıkla dalgıçların basınçtan içe doğru ezilerek ölmesi gerekliydi. Ama derimiz bizi koruyor. Zaten bu sayede, okyanuslardaki petrol kuyularının inşasında; denizin yüzlerce metre altında yüzeyin onlarca katı basınca alıştırılıp çalışan insanlar var. Uzayda aniden donma meselesine gelince; evet, uzay boşluğu soğuktur, hem de çok soğuktur, bizim buralarda gölgede -200 santigrat derece kadar. İnsan vücudu ise 36 derece sıcaklığa sahip. E Güneş ışığı var, radyasyon var diyeceksiniz; haklısınız. Ancak, kısa sürelerde onun da pek bir zararı bulunmuyor. Belki teninizde biraz güneş yanığı oluşur, kanser riskiniz artar, o kadar. Normalde insanı aynı sıcaklığa (-200 derece) sahip bir sıvının içine atarsanız, anında donarak ölürsünüz. Yahut yine aynı sıcaklıktaki bir hava ortamında tümüyle donmanız birkaç dakikayı geçmez. Ancak, boşlukta vücudunuz hiçbir şeye temas etmediği için, sıcaklığınızı kaybetmeniz öyle kolay değil. Vücut ısınızı kaybetmeniz için teninizin birşeylere temas etmesi gerekir. Ancak ne hava var, ne de su. Neye temas edeceksiniz ki? Bu konuda detaylı bilgi için uzay boşluğu ve soğuk hakkındaki şu makalemize göz atabilirsiniz. Boşlukta ancak ışıma yoluyla ısı kaybedileceği için, bir insanın bırakın donmayı, bir iki derece soğuması bile dakikalar, hatta saatler alacaktır. İnsanlığın 60 yıldan uzun süredir devam eden uzay macerasında, astronot ve kozmonotların boşluktaki sıfır basınca maruz kaldığı anlar defalarca yaşandı. Kısa süreli bu kazalarda, hızlıca yapılan müdahaleler sayesinde şimdiye kadar hiçbir ölüm veya kalıcı vücut hasarı yaşanmadı. Elbette, insanoğlu yüzünden başı dertten kurtulmayan zavallı hayvanlar üzerinde vakum ortamına maruz kalma deneyleri yapıldığını da belirtmemiz gerekiyor. Her ne kadar tehlikeli de olsa, gelecekte üstteki fotoğrafta yer alan hanım kıza benzer bazı manyakların uzay atlayışı gibi sporlar adı altında yalın ayak başı kabak uzay boşluğuna atlayıp eğleneceğini, of ne adrenalin salgıladık ha diye hava atacağını düşünüyorum. İlk olarak Şubat 2015 tarihinde yayınlanmış olan bu yazımız, güncellenip genişletilerek tekrar yayına sunulmuştur. Güneş yalnız bir yıldız olmasına ka... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-copleri-ile-mucadele/", "text": "Dünya'nın çevresi neredeyse son 60 yıllık uzay programları neticesinde binlerce yapay uydu ve bunların ortalıkta dolaşan başıboş parçalarıyla, yani uzay çöpü ile kaplanmış durumda. Eski roketler, görevi sonlanmış uydular ve bunların motor parçaları şu an için 20 bini aşkın dikkate değer büyüklükte parçadan oluşan uzay çöpünü oluşturuyor. Yapılan hesaplamalara göre uzay çöplerinin %40'ı Çin tarafından, %27,5'i ABD tarafından ve %25,5'i Rusya tarafından bırakılmış. Şu anda belirtilen sayılara göre, 10 cm'den büyük olan 21.000 parça uzay çöpü yörüngede dolaşmakta. Ayrıca 1 ile 10 cm arasında boyutlara sahip 500.000 parça da söz konusu. Bunların büyük bir çoğunluğu oldukça hızlı bir şekilde hareket ediyor. Radarlarla tespit edilebilecek boyuttaki yaklaşık 12 bin büyük parça sürekli gözlem altında tutuluyor. Bu çöpler her ne kadar uzay kuruluşları tarafından izlenmeye çalışılsa da tümünü izlemek maalesef mümkün olamıyor. Dünya'nın etrafında 27.000 km/saatten daha yüksek bir hızda turlayan bu nesneler, yanlış bir hesaplama sonuçu astronotları ve uyduları büyük bir risk altında bırakabilir. Oscar ödüllü Gravity filmine konu olan bu sorun, basit bir uzay çöpünün ne kadar büyük yıkımlara neden olabileceğini gösteren küçük bir örnek. Tüm bu sorunlara bağlı olarak gelecekte uzay projelerini ve araştırmalarını tehlikeye sokabilecek uzay çöpü sorununun çözümü için bazı projeler geliştiriliyor. Uzay çöpünü temizlemek için bazı projeler son aşamaya geldi. Uzay çöplük temizleme çalışmaları yeryüzünün 1200 mil yukarısını temiz tutmayı hedefliyor. Temizlik için geliştirilen projelerin bir kısmı, çöpü robotik kollarla toplamayı hedeflerken, bazıları ise büyük ağlarla yakalamayı planlıyor. İngiltere, RemoveDebris adını verdiği bir proje üzerinde çalışıyor. Surray Uzay Merkezi tarafından yapılan bir duyuruya göre RemoveDebris sıradışı ve oldukça etkili bir tekniğe sahip. Söz konusu görev kapsamında dev bir ağ sistemiyle çöpler bir araya getirilerek toplanmaya başlanacak. Kanca, yelken çıpa , ağ metotlarıyla çöpleri toplamaya çalışacak aracın içinde dört deneysel faydalı yük, kameralar ve uzay çöpü rolü üstlenecek iki uydu (CubeSat DS-1 DS-2) bulunuyor. Yörüngede tatbik edilecek ilk deneyde DS-1, RemoveDebris tarafından düşük hızla uzaya fırlatılacak. Yaklaşık 7 metre menzilde RemoveDebris ağırlaştırılmış ağı ateşleyecek. Ağın DS-12i sarması ve birlikte atmosferde yanmaları bekleniyor. RemoveDebrid için ikinci deney, kara menzil deneyi olacak. Bu yöntem çöpleri delerek toplamayı hedefliyor. Son olarak yelken çıpa ve elektrikle itme deneylerinin yapılması planlanıyor. Şişirilebilir yelken çıpa, kendi kendini yok edebilen uydular için düşünülmüş bir sistem. Görevi biten uydunun yelken aparatını açarak yörünge kaybetmesi ve atmosferde yanması amaçlanıyor. NASA ise uzay çöpünü tespit edece özel bir sistem üzerinde çalışıyor. 5 santimden büyük tüm nesneleri tespit edecek sistemin 21 binin üzerinde çöpü belirlemesi hedefleniyor. Astrocale adlı uzay firması ise uzaydaki çöpü toplayacak uydular tasarlıyor. Uydular yapışkan bir madde ile kaplanacak ve çevresinde uçan çöpleri toplayacak. Rusya da artık kullanılmayan uyduları, sondaları ve benzeri artıkları imha etmek için bir sistem geliştiriyor. Söz konusu temizleyici uzay aracı, iyon motorlarıyla donatılmış. Araç, ortadan kaldıracağı uyduya yaklaşınca motoru aktif hale geliyor. Araç, söz konusu uzay çöpünün motoru ile etkileşime geçerek onu yavaş yavaş yörüngeden çıkarıyor. Böylece araç sabit kalıyor. Bu projeye göre bir uydunun yörüngeden tamamen temizlenmesi, ağırlığı ve boyutuna göre 5 ila 10 gün sürüyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-coplugu/", "text": "Dünya'nın çevresi, son 60 yılda uzaya gönderdiğimiz binlerce yapay uydu ve bunların ortalığa dağılmış milyonlarca parçasıyla kaplıdır. Gezegenimizden binlerce kilometre uzaklığa kadar yayılan bu uzay çöplüğü şu an için büyük tehlike arzetmiyor olsa da, çöp miktarı arttıkça insan hayatı için önemli bir tehdit haline geleceği de kesin. Yapılan hesaplara göre, yörüngemizde büyüklüğü 10 santimetre civarında olan 21 bin enkaz parçası dolanıyor. Bir santimetre büyüklüğündeki enkaz parçalarının sayısı da 500 binin üzerinde. Daha küçük, birkaç milimetre çapındaki parçaların miktarını ise saymamız mümkün değil fakat, 10 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu çöpler, süregelen uydu görevlerine zarar vermemesi için uzay kuruluşları tarafından izleniyorlar. Ancak, tümünü izlemek maalesef mümkün olmadığından, radarlarla tespit edilebilecek boyuttaki yaklaşık 12 bin büyük parça sürekli gözlem altında tutuluyor. Uzay araçlarına zarar verme olasılığı büyük olan bu hurda parçaların yarattığı tehlike varlıklarından değil de, aslında hızlarından kaynaklanıyor. Saatte 30 bin km hızla yol alan, boyu bir cm civarındaki bir cıvata rahatlıkla uzay yürüyüşü yapan bir astronotu öldürecek güce sahip. Kıyaslama yapabilmeniz için belirtelim, bir G3 piyade tüfeğinden çıkan merminin hızı saatte yalnızca 3 bin km'dir. Aynı parça bir uzay aracına çarptığında, delip geçmesi çok da zor olmayacaktır. Hatta bir mm büyüklüğündeki bir metal parçası, sahip olduğu muazzam hız nedeniyle astronot kasklarını bile aşabilecek potansiyelde. Neyse ki, uzay çok büyük ve böyle bir kazanın gerçekleşme ihtimali oldukça düşük. Zaten o sayede uydularımız pek bir zarar görmeden yıllarca çalışabiliyor, yörüngede uzay yürüyüşlerine çıkabiliyor ve istasyonlar kurabiliyoruz. Tüm tehlikelerine rağmen, üzerine bazı çalışmalar yapılıyor olsa da, bu çöplüğü temizlememiz şimdilik olanaksız görünüyor. Bir an için Fermi Paradoksu'nu unut..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-elbisesi-sikintisi-astronotlara-yetecek-elbise-kalmadi/", "text": "Houston, bir sorunumuz var; uzay boşluğunda giyebileceğimiz uzay elbisesi kalmadı! NASA'nın denetçisinin hazırladığı bir rapora göre, uzay dairesinin eskiyen uzay elbiseleri parçalanmaya başlıyor ve yedeklerinin gelmesine hala birkaç yıl var. Eğer elbise dolabınızda kullanmadıklarınız varsa, NASA almaktan mutluluk duyar. Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotların üzerinde gördüğünüz şu kostümler milyonlarca dolar tutuyor ve geliştirilmeleri pek çok yıl alıyor. Ayrıca Mars'a ve ötesine ulaşmak için daha gelişmiş kıyafetlere ihtiyacımız olacak; yani şu anki eksiklik çok ciddi bir sorun. Herhangi bir insanlı görev büyük oranda, uzay aracının dışına çıkmak için doğru teknoloji, koruma ve yaşam destek sistemleri ile donanmış koruyucu elbiselere sahip olmaya dayanıyor. NASA'nın Genel Denetçi Bürosu raporunda, mevcut Araçdışı Hareket Ünitesi ; uzay elbisesi tedariğinin, şu an 2024 yılı olarak belirlenmiş olan Uluslararası Uzay İstasyonu'nun kullanımdan kaldırılma tarihine kadar bile dayanmayacağını söylüyor. Yeni nesil uzay elbiseleri geliyor fakat yeterince hızlı değiller. NASA'nın şu anda geliştirme aşamasında olan üç elbisesi var. Farklı görevler farklı tür elbise gerektiriyor ve NASA geleceğin astronotlarına uygun alternatifler sağlamak için üç uzay kostümü programı üzerinde birden çalışıyor: Biri Uluslararası Uzay İstasyonu görevleri için, biri Ay üssü görevleri için ve birisi de muhtemel bir Mars görevi için. UUİ elbiselerinin sıfır yerçekiminde çalışması gerekirken, Mars için olanlar sert bir atmosfer ve hoyrat arazi şartları ile başa çıkmak zorunda. NASA bunları geliştirmek için uğraşıyor fakat zaman daralıyor, özellikle bunları ilk olarak UUİ'de denemek istiyorsa. Yeni nesil bir Starliner kostümü bu yılın başlarında ortaya çıkmış olsa da, bu sadece uzay aracının içinde kullanmak için ve araç dışı faaliyet bakımından uygun değil. OIG, NASA'nın harcadığı paranın bir kısmının israf edildiğini söylüyor: Özellikle, ilişkili görev daha sonra iptal edilmesine rağmen, Ay keşfi için bir elbisenin geliştirilmesine devam edilmesi kararı alınmıştı. NASA kendi düşüncesine göre; devam eden araştırmanın, gelecekte bekleyen her türlü görev için hala faydalı olduğunu söylüyor. OIG, NASA'nın mevcut EMU'ları değiştirmek konusunda yaptığı çalışmayı bitirmekten hala yıllarca uzakta olduğunu ve UUİ'de çalışır durumda olan sadece dört uzay elbisesi kaldığını, diğer yedisinin ise onarılmakta olduğunu veya üste bekletildiğini söylüyor. Önümüzdeki on yıl boyunca bu yaşlanan 11 elbise ile idare etmek zorunda kalabiliriz. Çoğunlukla uzay istasyonundaki bakım ile ilişkili olan ve 2017 2020 Mart ayı arasında planlanan 17 uzay yürüyüşü konusunda büyük bir gereksinim var. Mevcut elbiselerin de birkaç sorunu bulunuyor, bu yüzden acil olarak değiştirilmeleri gerekiyor: El yorgunluğuna ve yaralanmalarına sebep olabilirler, uzun uzay yürüyüşleri için yeteri kadar yiyecek ve su taşıyamayabilirler, yeterince esnek değiller ve bütün astronotlarımıza uyacak kadar geniş beden çeşidi sağlamıyorlar. NASA, mevcut uzay elbisesi takımının, onlara UUİ'de ihtiyacımız olduğu müddetçe dayanabileceğinden emin olduğunu söylese bile, resim epey umutsuz görünüyor. Ancak OIG sorunla ilgileniyor; NASA'nın yeni kostümler geliştirmek ve eskileri korumak için daha düzgün bir plan oluşturmasını istiyor. Uzay dairesi, gelecek birkaç ay içinde bunu yapma sözü verdi. Kapak fotoğrafı: Astronot ve bilim insanı Anna Lee Fisher, 1984 yılında görevine gitmeden önce, yeryüzünde uzay elbisesini giyerken. New York Planetaryumu eski müdürü R... 1 Şubat 2003 tarihinde uzay mekiği ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-fotograflari-renkli-mi-cekiliyor/", "text": "Öncelikle şunu belirtelim: Bilimsel alanda çalışmalar yapan astronomlar için renkli fotoğraf önemli değildir. Sadece, bilimsel çalışmaları için ihtiyaçları olan dalga boyunda çekim yaparlar ve çalışmalarını o fotoğraflar üzerinden yürütürler. Çoğunlukla da bu tek bir dalga boyudur ve siyah-beyazdır. Amatör astronomlar ise, fotoğraflarını renkli çekerler. Gördüğünüz tüm renkler gerçek renklerdir. Kimi zamanlar da bilim insanları halka çalıştıkları gök cisimlerini göstermek isterler ve normalde ihtiyaç duymadıkları renkli fotoğrafları yayınlarlar. Bu fotoğraflar da gerçek renklerdedir. Şimdi konumuza astrofotoğrafçılık alanında dönüş yapalım: Aslında bu sorunun temelde iki cevabı var. Bu durum çekimde kullanılan ekipmana göre değişiyor. Bir DSLR kamera, çektiği fotoğrafları eğer tek renk modunda değilse daima renkli olarak çeker. Bu gökyüzü çekimlerinde de böyledir. İsterseniz yıldız, isterseniz bulutsu, isterseniz gökada çekin, renkli çıkacaktır. Hatta seçtiğiniz renk ayarına göre renklerin değiştiğini de görebilirsiniz. Örneğin manzara modunda maviler daha baskın olacaktır. Bu sebeple gökyüzünü çekerken astrofotoğrafçılar olabildiğince nötr haliyle çekmek isterler ki üzerilerinde gereken işlemleri diledikleri gibi yapabilsinler. Aşağıda Ege Üniversitesi Gözlemevimizden çektiğimiz Halter Bulutsusu 'nın tek kare çekilmiş halinin nasıl çıktığı ile, yazılımla bu fotoğrafların birleştirilip işlenmiş halini görebilirsiniz. Aynı fotoğrafın biraz daha farklı işlenmiş hali ise aşağıdaki gibi. Bilimsel çalışmalarda CCD kameralar kullanırız. CCD'lerin renkli olanları olmasına rağmen çoğu zaman renksiz olanları tercih edilir. Ayrıca bu kameraların çözünürlüğü sanılanın aksine bir DSLR kameradan küçüktür. Çekilen fotoğraflar 1024x1024, 2048x2048 ya da 4096x4096 piksel boyutlarında veya katları şeklinde olabilir. Çözünürlüğün düşük olması çoğu zaman önemli değildir. Bunun aksine onu bilimsel anlamda öne çıkaran şey, her bir pikseldeki değerin bir sayısal karşılığı olmasıdır. Böylelikle fotoğraf üzerinden ölçümler yapılabilir. Günümüzde astrofotoğrafçılar da sık sık CCD kullanırlar. Bu durum genelde DSLR'den bir sonraki adım olarak kabul edilir. Peki şaşalı renklere sahip fotoğraflar çekmek isteyen astrofotoğrafçılar neden siyah beyaz fotoğraflar çeksin? Bunun elbette teknik bazı avantajları var, fakat buradaki konumuz renk olduğu için neden siyah beyaz çekmek istediklerine odaklanalım. En nihayetinde farklı kanallarda çekilen görüntüler bir yazılım aracılığı ile birleştirilir. Günümüzde bu konuda en başarılı yazılımlardan birisi PixInsight yazılımıdır. Bu yazılımda çektiğiniz fotoğraflardaki filtreleri tanımladığınız takdirde, çeşitli işlemler sonucunda elinizde renkli bir fotoğraf bulunur. Aşağıdaki Koza Bulutsusu fotoğrafı Sedat Bilgebay tarafından RGB filtreler kullanılarak çekilmiş siyah-beyaz karelerdir. Dikkatle baktığımızda her filtrede farklı bölgelerin farklı detaylar verdiğini görürüz. Eğer bu üç kareyi PixInsight yazılımında birleştirirsek, aşağıdaki renkli haline ulaşırız. Aynı işlemi Photoshop ile çekilen fotoğrafları kanallara atayarak da birleştirebiliriz. Tabi ki olay burada bitmez. Bundan sonra tamamen bilgi birikimi, tecrübe ve yetenekler kullanılarak fotoğraf işlenir ve detaylar ortaya çıkarılarak çok daha güzel hale getirilir. Katkılarından ötürü Sedat Bilgebay'a teşekkür ederiz. Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Büyük bilim insanı Carl Sagan, Mars..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-hukuku-uzayda-basimiza-icat-cikarmak/", "text": "Evinizde, işyerinizde veyahut bambaşka bir toprak parçası üstünde aklınıza bir fikir geldi ve şahsi çabanızla, sahibi olarak sizin özelliklerinizi yansıtan bir ürün ortaya çıkardınız diyelim. Eser adını verdiğimiz bu ürün size; işleme, çoğaltma, yayma, temsil ve umuma iletim hakkı gibi mali haklar ve ayrıca umuma arz, adın belirtilmesi yetkisi, eserde değişiklik yapılmasını men etme yetkisi ve eser sahibinin malik ve zilyede karşı hakları gibi manevi haklar sağlayacaktır. Bu haklara Telif Hakları veya Fikri ve Sınai Haklar denilmektedir. Ya da bilinen bir teknik süreci veya durumu aşan ve sanayiye uygulanabilir bir Buluş ortaya koydunuz. Bu buluşunuz için patent almak suretiyle üzerinde hak sahibi olabilirsiniz. Türkiye için bu hakların hukuki çerçeveleri 5846 Sayılı Fikir Ve Sanat Eserleri Kanunu ve 551 Sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile çizilmiştir. Telif hakları bakımından Ülkesellik İlkesi geçerlidir. Koruma hangi ülkede talep ediliyorsa koruma şartları o ülke mevzuatına göre belirlenir. Patent hakkı içinse uluslararası bir koruma elde edilebilmektedir. Patent İşbirliği Anlaşması ile bir buluşun, birden çok ülkede korunması istendiği takdirde, bunu kolaylaştırmak ve ekonomik hale getirmek amacıyla üye ülkelerin yapmış olduğu bir antlaşmadır. Bu anlaşma kapsamında yapılan patent başvurusunun başvuru tarihi, ileriki adımların atılması sonucunda üye 148 ülke için geçerli olabilecektir. Avrupa Patent Sözleşmesi ile de Tek bir başvuru ile EPC'ye üye ülkelerde patent elde edilebilmesine olanak sağlamaktadır. Avrupa patentinin hangi ülkeleri kapsayacağına patent başvuru sahibi karar vermektedir. Kozmik Anafor'da daha önce incelediğimiz Dış Uzay ile ilgili Beş temel antlaşmada telif hakları ve patent haklarını içeren bir hüküm bulunmamaktadır. 1. Dış Uzayın keşfi ve kullanımı tüm ülkelerin yararı ve çıkarları gözetilerek yürütülür. 2. Dış Uzayın keşfi ve kullanımı hususunda tüm ülkeler özgürdür. 3. Dış Uzay bakımından egemenlik, işgal ve benzer iddialarda bulunulamaz. 4. Devletler, ulusal uzay faaliyetlerinden ve bu faaliyetler esnasında verdikleri zararlardan dolayı sorumludurlar. Uzaya Fırlatılan Cisimlerin Tescili Sözleşmesi İkinci maddesinde bir uzay cismi, Dünya etrafında bir yörüngeye girmek veya daha uzağa gitmek üzere fırlatıldığında cismi uzaya fırlatan devlet, kayıtların tutulduğu tescil sistemine kaydettirmek suretiyle cismin tescil işlemini yaptıracağını ve de uzaya cisim fırlatan her devlet, böyle bir tescil işlemi yapıldığını Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ne bildireceği hükmü yer almaktadır. Bu iki anlaşmanın ilgili hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, uzaya gönderilen uzay aracı veya cismi dahilinde uzay ile ilgili faaliyeti esnasında tescil ettiren devletin yargı yetkisi bulunacağından o ülkenin telif yasaları geçerli olacağı uluslararası uzay hukuku doktrininde kabul edilen görüştür. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü tarafından tavsiye edilen çözüm yaklaşımı da budur. Amerika Birleşik Devletleri Quasi-territorial etki adı verilen bu görüşü kanunlaştıran tek ülkedir. Amerikan Telif Yasası (105 / 35 U.S.C) ilgili maddesinde eserin meydana getirildiği veya kullanıldığı veya ticari işleme konu olduğu aracın ABD tarafından tescil edilmiş olması halinde Amerikan Telif Yasasının; eğer ki tescil bir başka taraf ülke adına yapılmışsa o taraf devletin yasalarının uygulanabilir olduğunu hüküm altına almıştır. ISS-Uluslararası Uzay İstasyonu gibi çok uluslu platformda da eser veya buluş hangi devlete ait bölümde ortaya çıkarsa o devletin telif yasasının geçerli olacağı ISS'nin kurucu anlaşmasının 21. Maddesinde hüküm altına alınmıştır. -Çokuluslu ticari dış uzay faaliyetleri esnasında kullanılacak, işlenecek veya ortaya çıkacak eser ve buluşlar -Dünya dışı bir gök cismi üzerinde meydana getirilecek eser ve buluşlar -Dünya dışı bir uzay faaliyetinde yapay zekanın geliştireceği veya işleyeceği eser ve buluşlar Tüm bu mevzuata rağmen, uzay hukuku bakımından büyük boşluklar bulunmaya devam etmektedir. Uzay ile ilgili baş döndürücü gelişmelerin kaydedildiği ve teknolojik imkanların çok hızlı arttığı bu dönemde Fikri ve Sınai Haklar, Uzay Hukuku için çok özel bir konumda bulunmaktadır. Not: En üstteki görsel, Star Trek Orjinal Seri'nin Way to eden isimli bölümünde, Mr. Spock'ın bir uzay hippisi ile beraber müzik yapmasını gösteren sahnedir. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-hukuku-ve-politikasi-hakkinda-bilmeniz-gereken-10-unsur/", "text": "Henüz az sayıda ülke uzay alanında çalışmalar yapmakta olması nedeniyle hukuki altyapısı kesin bağlayıcı yapıya kavuşmamış olsa da, gerek BM kararları, gerekse ülkeler düzeyinde genel mutabakata varılmış konular ve kurallar var. - Uzay Faaliyetleri, Bir Dizi Uluslararası Ve Ulusal Kurallar Çerçevesinde Düzenlenir Uzay faaliyetlerinin hukuki temeli, beş uluslararası anlaşma ve Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen bir dizi ilkeyle sağlanmaktadır. Bu kurallar, ulusal düzeyde çıkarılan artan birtakım yasa ile de tamamlanmaktadır. İlgili diğer yan ve alt düzeydeki hükümler, uzayla ilgili uluslararası kuruluşlar bağlamında yer almaktadır. - Birleşmiş Milletler Uzay ile İlgili Yasa Yapma Sürecinde Merkezi Bir Rol Oynar Uzaydaki insan faaliyetleri için geçerli olan ana uluslararası kurallar ve hükümler Birleşmiş Milletler nezdinde detaylandırılarak yorumlanmaktadır. Uzay faaliyetleriyle ilgili teknik ve hukuki meseleleri ele alacak Birleşmiş Milletler Dış Uzayın Barışçıl Kullanılması Komitesi adında özel bir komite bulunmaktadır. UNCOPUOS içindeki yasa yapma faaliyeti göreceli olarak yavaşlasa da, komite yörünge uzay araçlarına ait enkazın oluşumunu azaltmak ve yapıcı bir şekilde uzayın sürdürülebilirliğini sağlamak için gönüllü önlemler gibi uzay ile ilgili konuların tartışılması için ana forum olmaya devam etmektedir. - Soft Law Belgelerinin Kabulü Halen Uluslararası Alanda Uzay Sorunlarının Ele Alınmasında En Uygun Yöntemi Oluşturmaktadır Son yıllarda, devletler uzay konularında bağlayıcı olan yeni uluslararası normlar üzerinde anlaşma sağlanamamıştır. Uzay faaliyetleri alanında ortaya çıkan güncel konular, uluslararası toplumu bu hususlara yönelik düzenleyici tedbirler almaya zorladı. Soft Law adı verilen ve bağlayıcı olmayan çözümlerin benimsenmesi, bu hedefe ulaşmanın en uygulanabilir yolu olarak ortaya çıkmıştır. Soft Law belgeleri tipik olarak hükümetlerarası ve sivil toplum kuruluşları bağlamında formüle edilmektedir. - Uzay Aktörleri Arasında Devletler, Hükümetler Arası Örgütler Ve Özel Kuruluşlar Yer Almaktadır Uzay çağının ilk yıllarında uzay faaliyetleri devletlerin münhasır alanında yer almakta iken giderek, uygun bir düzenleyici ortam sayesinde ve potansiyel karlılık beklentisi ile özel kuruluşlar, uzay faaliyetleri alanına aktif olarak girmiştir. Özel şirketlerin ve girişimlerin uzay piyasasındaki etkisi sürekli artmaktadır. Ayrıca, bazı hükümetlerarası örgütler de uzay konularında önemli bir rol oynamaktadır. - Uzay Faaliyetleri Temel Uluslararası Hukuk İlkelerine Uygun Olarak Yürütülmelidir Uluslararası uzay hukuku, uluslararası kamu hukukunun bir dalıdır. Dış uzaydaki tüm faaliyetler, özellikle Birleşmiş Milletler Bildirgesinde yer alanlar olmak üzere uluslararası hukukun temel ilkelerine tam olarak uygun olarak gerçekleştirilmelidir. Bu ilke 1967 Dış Uzay Antlaşması III. Maddesinde yer almaktadır. İstisnalar olmasına rağmen, çoğu ülke BM anlaşmalarının ve uzay hukuku ve yönetmeliklerinin diğer ilgili unsurlarına uymaya çaba ve özen göstermektedir. - Uzay, Ayrımcılık Yapmadan Tüm Milletler Tarafından Keşif ve Kullanım için serbest ve Ücretsizdir. - Gök Cisimleri Dahil Dış Uzayın Hiçbir Parçası Ulusal Tahsise Tabi Değildir Bu ilke, Dünya'daki yasal durumun uzaydaki durumdan ayırt edilmesine açıkça yardımcı olan önemli bir alan hükümdür. Dünya'da devletler, egemen yetkilerini fiziksel bölgeler üzerinde kullanırlar. Egemenlik, kullanım ve işgal iddiasıyla sahiplenme, geçmişte devletlerin sahipsiz alanları talep etmelerinin geleneksel yoluydu. Uluslararası uzay hukuku bu tür bir kendine mal etmeyi ya da farklı bir tabirle öz tahsisi yasaklar ve uzayın ve gök cisimlerinin kimsenin tahsis edemeyeceği uluslararası alanlar olduğunu belirler. Böyle bir yasak, uzay faaliyetleriyle uğraşan tüm özel kuruluşlara da uygulanır. Bu hüküm, gök cisimleri üzerindeki özel mülkiyet iddialarını temelsiz ve hukuki açıdan geçersiz kılmaktadır. Ulusal Tahsise Tabi Olmama ilkesi, 1967 Dış Uzay Antlaşması II. Maddesinde belirtilmiştir. - Uzay Faaliyetlerinin Ticarileştirilmesi, Yirmi Birinci Yüzyılda Büyüyen Bir Eğilimdir Uzay teknolojilerinin artan uygulaması, sivil bağlamda uzay hizmetlerine yönelik artan talep ile birleştiğinde uzayın ticarileştirilmesi için itici bir güç oluşturmaktadır. Daha önce sıkı hükümet kontrolü altındaki sektörler özel sektörler için bu yüzyılda daha erişilebilir olmuş ve ticari girişimlere açık hale getirilmiştir. Bu eğilim özellikle iletişim uydularının üretimi ve işletilmesi alanında ve fırlatma işinde görülmüştür, ancak bu faaliyetlerin yanı sıra ticari uzay yolculuğu ve özel uzay yaşam habitatları gibi alanlar da bu dönüşüme dahil olmaktadır. - Uzay Faaliyetlerinin Sürdürülebilirliği, Çevre ve Güvenlik Endişeleri ile Sınırlamaktadır Önümüzdeki yıllarda uzayda faaliyet yürütme olasılığı, çevre sorunları ve güvenlik kaygılarıyla zayıflamaktadır. Bir tarafta, çok sayıda yörünge kalıntısı uzay nesnelerinin güvenliğini tehdit etmekte iken, öte yandan, uyduların savunma amacı ile bu tür uzay tesislerini potansiyel bir askeri ve stratejik hedef haline getirmektedir. Uluslararası toplum bu konulara yönelik Soft Law girişimleri gerçekleştirmiştir. Uzun vadede bağlayıcı yasal metinler ile hak ve yükümlülüğe ilişkin daha uygun bir yaklaşım tercih edilebilir. - Uluslararası İlişkiler ile Uluslararası ve Ulusal Karar Verme Süreçlerinde Dış Uzayin Kullanımının Etkisi ve Araştırılması Uzay faaliyetlerinin hem sivil hem de askeri açıdan modern toplumlar üzerinde derin bir etkisi vardır. Milyonlarca insan günlük olarak uzay temelli uygulamalarından faydalanmaktadır. Dahası, uzay teknolojileri askeri operasyonların sahadaki verimliliğini ve hassasiyetini önemli ölçüde artırıyor. Sonuç olarak, uzaya serbest erişim ve kullanımın sağlanması ve uzay nesnelerinin güvenliğinin sağlanması, en gelişmiş ulusların siyasi gündeminin öncelikleridir. Ulusal uzay politikaları ve stratejileri, bir ülkenin uzayla ilgili konulara ulusal ve küresel ölçekte yaklaşımını göstermektedir. Günümüzde uzay ile ilgili popüler h... Neredeyse bütün bilim dalları iç iç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-hukukunda-bariscil-amac-ne-anlama-geliyor/", "text": "Uzay Hukuku ve Politikaları alanındaki gelişim, 1957 yılı Ekim ayında ilk insan yapımı uydu olan Sputnik'in fırlatılmasını izleyen dönemde ivme kazanmıştır. Bugün uzay hukuku isminde bir uluslararası hukuk alanı mevcut olması ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaşın bir yansımasıdır. Belli yaşam alanlarında hukuk, birtakım temel ilkeler tarafından şekillenir. Uzayın kendine özgü şartları uzay hukuku bakımından Dünya'dakinden farklı bir hukuki yaklaşımı gerektirmektedir. Bu bağlamda uzay şartlarının hukuk anlamında getirdirdiği; sınırlar, mülkiyet ve sorumluluk gibi konuları önceki yazılarımızda incelemiştik. Bu yazımızda Çift amaçlılık kavramı çerçevesinde Barışçıl Amaç nedir ve ne gibi sonuçlar doğurmaktadır, bunları inceleyeceğiz. - Devletlerin uzaydan faydalanma hakları sınırlandırılabilir mi? - Görevi ne olursa olsun, her uydunun özgürce çalışma hakkı var mıdır? - Her türlü uzay silahı yasaklanabilir mi? - Askeri anlamda tehdit oluşturan her türlü uyduya müdahale edilebilir mi? BM Genel Kurulunda Uzay Güvenliği hakkında yıllık toplantı sonuç bildirgelerinde birkaç maddelik yer ayrılır. Bu sorular üzerindeki tartışmada da yorumlanmaya çalışılan kavram uzay çalışmalarının Çift Amaçlılığıdır. Burada kastedilmeye çalışılan şey, bir uzay aracı ya da sisteminin hem sivil hem de askeri amaçlara hizmet ediyor olmasıdır. Buna en güzel örnek Küresel Konumlama Sistemi GPS 'tır. Günlük hayatta sivil kullanımı yaygın olan bu sistem aslında askeri amaçlarla hayata geçirilmiştir. ABD Uzay Politikası sivil ve askeri ayrımı yapmayan bütüncül bir hareket tarzı izlemektedir. Ama Avrupa Birliği ve Japonya gibi uzay kabiliyeti olan ülkeler sivil-askeri ayrımı yapmaktadır. ABD işgal kuvvetleri tarafından yapılan Japon Anayasası 9. maddesi ile Japonya ülke olarak harp etme hakkından feragat etmiş ve silahlı kuvvetler bulundurmayacağını hüküm altına almıştır . Bunun yansıması olarak da uzay faaliyetleri sadece sivil amaçlı olarak icra edilmektedir. Kuzey Kore'nin faaliyetlerini izlemek için bir uydu fırlatılması hususu Japonya'da bir anayasa ihlali olup olmadığı geçmişte gündem olmuştur. Dış Uzay Anlaşması 4. Maddesinde münhasıran barışçıl amaçlarla uzayın kullanılması amaçlanmıştır. Bu noktada iki tartışma vardır: Birincisi barışçıl sözcüğüne iki farklı anlam verilebilmesi olmuştur. İkinci olarak da münhasıran sözcüğünün durumudur. Barışçıl kelimesine verilen anlamlardan biri askeri olmayan diğeri de saldırgan olmayandır. Herhangi bir araç ya da sistem askeri olabilirken saldırgan olmayabilir. Haberleşme ve yüksek çözünürlüklü gözlem keşif uyduları barışçıl mı kabul edilmelidir? Şüphesiz bu araçlar askeridirler lakin kendi başlarına saldırgan ve saldırı amacı taşımamaktadırlar. Buna rağmen saldırı amaçlı silahları destekliyor olabilmektedirler. Geçmişte, Sputnik'in fırlatılmasından önceki dönemde ABD için uzayın münhasıran yani sadece barışçıl amaçlarla askeri olmayan anlamda kullanılması yönünde iken, bu görüşü 1958 yılı itibarı ile terk ederek saldırgan olmayan biçiminde değişirmiştir. Buna karşın Sovyetler Birliği en başından askeri yoğunluklu uzay çalışmaları yürütmesine rağmen barışçıl terimini askeri olmayan biçimde kabul ettiğini öne sürmüştü. 1967 yılında Dış Uzay Anlaşması imza edilirken bu iki süper güç, barışçıl sözcüğüne saldırgan olmayan terimi kapsamına soktu ve hatta klasik silahların uzaya yerleştirilmesinin önünü açacak şekilde uzay yeteneği olmayan ülkelerin itirazlarına karşın anlaşma metninde kitle imha silahlarını yasaklayacaktı. Nükleer silahların atmosfer ve şu altının yanında dış uzayda da kullanımı halihazırda 1963 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması kapsamı içinde yasaklanmıştı. OST ise bu yasağın kapsamını biyolojik, kimyasal ve radyolojik kitle imha silahlarını yasaklayacak şekilde genişletti. Ancak uzaya yerleştirilebilecek klasik ve başka özel silahlar hala bu anlaşmaların kapsamı dışındadır. Zaten uzaya çıkmaktaki asıl güdü daha ilk saniyeden itibaren askeri amaçlarla olmuştur. Bu yeteneğe sahip ülkeler çoğunlukla askeri keşif ve istihbarat uyduları, askeri haberleşme uyduları, askeri seyrüsefer uyduları planlayıp kullanıma soktukça barışçıl sözcüğüne başka türlü bir yorumda bulunmak pratikte bir anlam ifade etmeyecektir. Bugün silah taşımayan bu tipte uyduların barışçıl olma ilkesi ile ters düştüğü iddiasına artık rastlanmamaktadır. Devletlerin resmi uzay politikalarına göre barışçıl ile kastedilen durum bazı şartlarda askeri olmak zorundadır. Bir açıdan askeri olmanın bir anlamı da barışı korumaktır. Örneğin GPS uydularına verilen görevlerden biri nükleer patlamaların denetlenmesidir. Bu kapsamda GPS IIA, IIR ve IIR-M uydularına NDS sistemleri yerleştirilmışıtır. Uzay güvenliği teknolojik gelişmelerin ışığında Güvenlik politikalarının ana unsurlarından biri haline gelmiştir. Uzay Hukukun olgunlaşmamış olması ve barındırdığı muğlak noktalar yüzünden uzay faaliyetlerinden nelerin yasal nelerin yasak olduğu tam anlamıyla belirlenebilmiş değildir. Bundan da öte eğer bir devletin mevcut anlaşmaları ihlal etmesi durumunda karşılaşacağı yaptırımlar belirli değildir. Uzak olmayan bir gelecekte mutlaka yuakrida bahsedilen bu hususlar tamamlanacaktır. Günümüzde uzay ile ilgili popüler h... Magna Carta Libertatum, Yüce Roma h..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-hukukunda-yaptirim-sorunu/", "text": "Uzay Hukuku kapsamında, dış uzaydaki çalışma ve faaliyetler düzenlenmektedir. Bu alandaki uluslararası düzenlemeler Birleşmiş Milletler çatısı altında şekillenmektedir. Yüzyıllar boyunca oluşan ve olgunlaşan temel hukuk ilkelerinin doğrudan dış uzaya genişletilmesi çoğu zaman sıkıntı oluşturmaktadır. Uzay Hukukunda problem oluşturan birçok durum uluslararası anlaşmalar ile çözüme kavuşmuş görünmektedir. Ancak bunların yanında hala çözüm bekleyen alanlar da bulunmaktadır. Bu yazımızda uzay hukukun güncel sorunlarından denetleme ve yargı mekanizması eksikliğine kısaca değineceğiz. Yaptırım nedir? Yaptırım bir hukuk kuralına aykırı davranılmasının sonucunda yol açılan zararın ortadan kaldırılmasını amaçlar. Yani yaptırım, bir hukuk kuralına aykırı davranılması halinde hukuk düzenince öngörülen sonuçtur. Uzay Hukukunun temelinin atıldığı ve bu alandaki başlıca ilkeleri ortaya koyan 1967 tarihli Dış Uzay Anlaşması bakımından en büyük eksiklik bir denetleme ve yargı mekanizmasının bulunmayışıdır. Anlaşma bünyesinde her ne kadar birtakım yasaklar ortaya konmuş olsa da taraf devletlerin bu hükümleri ihlal edip etmediğine karar verebilecek tarafsız ve uluslararası hukuki bir mekanizmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Örnek vermek gerekirse herhangi bir yörüngedeki uyduya kitle imha silahları veya nükleer reaktör konulursa ve bu durum fiziki bir denetleme neticesinde ortaya çıkarsa, uluslararası anlaşmalarla yasaklanan bu eylemler için herhangi bir yargı süreci şu an için işletilemeyecektir. 11 Ocak 2007 günü Çin, dış uzayda bir AŞAT denemesi esnasında KT-2 füzesi ile kendisine ait eski bir meteoroloji uydusunu imha etmesi, tüm dünyada bir şok etkisi yaratmıştı. Bu çarpışma sonucunda ortaya çıkan binlerce parça, LEO yörüngedeki diğer uydular için büyük bir tehlike oluşturmuş ve uzay çöplüğü oluşturarak uzayın kirletilmesine sebebiyet vermişti. Çin'in icra ettiği bu deneme kendisinin de taraf olduğu Dış Uzay Anlaşması'nın 9 ve 11. Maddesine aykırıydı. Bu hükümlerde özetle; Dış uzayda yapialçak bir deney, insanlık veya başka uzay araçları bakımından risk oluşturuyorsa, deneyi gerçekleştirecek devlet, bu hususu deney öncesi Birleşmiş Milletler kanalı ile duyurur ve ilgili deney uluslararası bir danışma sürecinde değerlendirilir. denilmektedir. Tabii ki de Çin, bu denemesini önceden duyurmadı. Bu tür bir denemenin Dış Uzay Anlaşması ve diğer uluslararası uzay anlaşmalarını ihlal ettiğine dair bir karar alacak makam ya da organ yoktur. Ancak bu tür kararları alacak bir kurum oluşturulduğunda, herhangi bir yaptırım söz konusu olacaktır. Devletlerin egemenlik haklarına karşı olacak her girişim işin doğası gereği zordur. Uluslararası arenada dolaylı da olsa bu tür yaptırım kararlarını alabilecek tek yasal kurul Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'dir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi , Birleşmiş Milletler'in, üye ülkeler arasında güvenlik ve barışı korumakla yükümlü, en güçlü organıdır. Birleşmiş Milletler'in diğer organları sadece tavsiye kararı alabilirken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin kararları, tüm üye ülkeler açısından bağlayıcılık taşımaktadır. Bu bağlayıcılık, üye ülkelerin tamamına yakını tarafından imzalanmış olan Birleşmiş Milletler Tüzüğü'nde açık bir şekilde belirtilmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları, üye ülkeler tarafından verilen bir önergenin, 15 üye ülkeden dokuzu tarafından kabul edilmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi ülkelerden birinden ret oyu almamış olması şartıyla alınır. Uzay Hukuku bakımından bu dolaylı yolu işletmekten başkaca bir yaptırım mekanizması halihazırda bulunmamaktadır. Magna Carta Libertatum, Yüce Roma h... Neredeyse bütün bilim dalları iç iç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-istasyonunun-camina-top-mu-carpti/", "text": "Son günlerde ulusal medyamızda, haber sitelerinde ve sosyal medyada yeni bir haber dolanmaya başladı. Yine bilimsel konularda hiçbir güvenilirliği olmayan ve araştırma doğrulama zahmetine girmeyen medyamızın her zamanki gibi üzerine atladığı uydurma bir haber yani. Habere göre, 1986'da içindeki tüm mürettebatı ile kalkışından kısa bir süre sonra infilak eden Challenger uzay mekiğininde görevli bulunan astronot Ellison Onizuka'ya ait hatıra değeri olan futbol topu, patlamayla uzay boşluğuna savrulmuş ve 30 yıldır yörüngede dönmekteymiş. Geçtiğimiz günlerde ise, Uluslararası Uzay İstasyonu gözlem penceresine çarpmış ve bu sayede yeniden bulunmuş. Topu bulan astronot Shane Kimbrough, aldığı topu merhum astronot Onizuka'nın kızına geri götürecekmiş. Buraya kadar bir sorun yok gibi duruyor ama, ilköğretim mezunu herkesin anlayabileceği üzere haber sorgulanmaya muhtaç. Çünkü, okuma yazma öğrenmiş herkes bilir ki, bir futbol topunun çok alçakta patlayan bir uzay mekiğinden fırlayıp yörüngeye girmesi mümkün değildir. Uygun yükseklikte fırlamış olsa dahi, yörüngeye girecek hız ve açısal harekete sahip olmadığından kısa sürede yeryüzüne geri düşecektir. Hasbelkader yörüngeye girmiş olsa bile, Dünya yörüngesinde 30 yıl boyunca sağlam halde kalabilmesi de söz konusu olamaz. Ve dahası, devasa yörünge boşluğunda rastgele fırlatılan bir topun uzay istasyonunun yakınından geçmesi de sayısal lotoyu üst üste 10 kere kazanma ihtimalinizden düşüktür. Görüleceği üzere basitçe düşünüldüğünde bile haber değerinin sorgulanması, araştırmadan yayınlanmaması gereken bu hikaye, malesef ana akım medyamız ve haber sitesi olduğu iddiasındaki yerlerde gerçekmiş gibi bolca yayınlandı. Her zamanki gibi sorgulama yok, araştırma yok, doğruluğunu teyid etme çabası ise hiç yok. Top gerçekten tüm mürettebatla birlikte Challenger mekik faciasında hayatını kaybeden astronot Ellison Onizuka'ya aitti ve uzaya götürmek için mekikte yanına almıştı. Mekik parçalandıktan sonra, okyanusa düşen parçalarının arasında Ellison Onizuka'ya ait özel eşyalarla birlikte bu top da bulundu ve NASA görevlileri tarafından astronotun ailesine teslim edildi. Astronotun ailesi ise, kızları Janelle'nin okulunun futbol takımının üzerine imzalarını attığı bu topu bir süre sonra Houston'daki bir okula hediye ettiler. Houston lisesi ise, arka planında böylesi acı bir hikaye bulunan topu; okullarında okuyan astronot Shane Kimbrough'un oğlu vasıtasıyla uzay istasyonuna göndermek ve vefat eden Onizuka'nın amacını yerine getirip ailesine jest yapmak amacıyla Kimbrough'a verdi. Kimbrough, uzay istasyonundaki görevine giderken topu yanına alıp, Onizuka'nın ve kızının yarım kalan hayalini gerçekleştirmiş oldu. Olay tümüyle Challenger faciasının acısını hala yaşan Onizuka'nın ailesine jest yapmak ve Onizuka'yı gıyabında onurlandırmaktan ibaret bir davranış. En üstte yer verdiğimiz ve basında cama çarpmış gibi gösterilen fotoğrafta ise top dışarıda değil, içeride yer alıyor. Kimbrough tarafından çekilip kendi sosyal medya hesabında yayınlanan bir fotoğraf. Bu top daha sonra tekrar geri götürülerek Houston Lisesi'ndeki hatıra bölümüne geri yerleştirilecek. Temel gerçekleri sorgulama yeteneğine sahip olmayan basınımız kimbilir kaçıncı kere böylesi uydurma haberleri manşetine taşıdı bilemiyoruz. Biz saymaktan yorulduk ama, basınımız bir bilene soralım konusundaki vurdumduymazlığından yorulmadı. Kimbilir basınımızda böylesi bilimsel konularla ilgili hit alıp para kazanma amaçlı daha ne uydurma haberler göreceğiz... Gerçi bu cama çarpan top haberinde, bazı yerli astronomlarımız da aynı yanılgıya düşüp olayı gerçek sandı ama, o kadar kusur kadı kızında da olur. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Şu anda stres çarkı çılgınlığının s... \"Zero G\" Fırınında İlk Uzay Kurabiyeleri Pişirildi! 3 Şubat 1984 yılında fırlatılan Cha..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-kalemi-vs-kursun-kalem/", "text": "Çok bilinen bir şehir efsanesi, ABD uzayda yazı yazmak için milyonlarca dolar harcayıp uzay kalemi üretmeye uğraşırken, pratik zekaya sahip SSCB'nin kurşun kalem kullanarak bu sorunu kolayca çözdüğünü anlatır. Öyle ki, hikayeyi dinlediğinizde Rusların pratik zekaları karşısında şapka çıkarır, Amerikalılar ile dalga geçmeden edemezsiniz. Oysa durum bu kadar basit değil... Fisher Pen isimli bir firma tarafından 2 milyon dolar harcanarak geliştirilen bu kalem, NASA tarafından kullanılmaya başlanmış, bu sırada Ruslar da kurşun kalem kullanmayı sürdürmüştür. Fakat, aradan biraz zaman geçince, Ruslar ABD'den Space Pen satın almak ve kurşun kalem kullanmayı bırakmak zorunda kalmıştır. Kurşun kalem kullanımının bırakılmasının çok basit bir nedeni var: Yerçekimsiz ortamda uzay aracı gibi dar ve çok hassas aletlerin olduğu bir yerde kırılan kurşun kalemin ucu fırlayıp bu hassas cihazların kritik yerlerine kaçarak büyük sorunlara yol açabilir. Çünkü kurşun kalem ucu iletkendir ve rahatlıkla kısa devre oluşmasına neden olabilir. Tahmin edeceğiniz gibi, yukarı ve aşağı kavramlarının bulunmadığı ağırlıksız ortamda kırılan küçücük bir kalem ucunun nereye uçacağı belli olmayacağı gibi, arayıp bulmak da kolay değildir. Yani uzayda kurşun kalem kullanmak zeka göstergesi değil, aksine her ekibin eline bir saatli bomba vermek demektir. Ayrıca uzay kapsüllerindeki saf oksijenin, küçük bir kıvılcım sonrası kurşun kalemin karbon ucu ve çevresindeki rahatlıkla alev alabilecek olan tahta ile aniden etkileştiğinde neler olabileceğini bir hayal edin. Bugün, ABD, Rusya, Çin veya ESA'nın tüm uçuşlarında ABD üretimi bu uzay kalemleri kullanılıyor. Kurşun kalem kullanımı anlattığımız gibi 1970'lerin başından itibaren tamamen ortadan kalkmış durumda. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 29 Eylül 2017 tarihinde yayınlanmıştır. Bir gün orada olacağına inanan çocu... Nedir bu Higgs bozonu? Adına 'tanrı... Kozmik Anafor olarak, İzmir Ege Üni..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-kime-ait-uzayin-hukuktaki-yeri-nedir/", "text": "Yemen vatandaşı 3 genç; Adam Ismail, Mustafa Khalil ve Abdullah el-Umari'nin NASA'yı Mars'ı işgal ettikleri gerekçesi ile dava ettiği ve bunlara benzer bir iki hadise daha basında zaman zaman yer alıyor. Günümüzde internette basit bir Google araması ile Ay Tapusu veya Mars Tapusu veren girişimlere rastlamak çok sıradan. Zira bu tapuların hukuki geçerliliğini tanıyan hiç bir kanun veya idare bulunmamaktadır. 1962 yılında Dış uzayın barışçı amaçlarla kullanımı bakımından devletler arası koordinasyon sağlamak amacıyla Birleşmiş Milletler nezdinde, Birleşmiş Milletler Dış Uzay Dairesi kurulmuştur. Birleşmiş Milletler'in girişimi ile 1967 yılında kısa adı DIŞ UZAY ANTLAŞMASI olan bir belge oluşturularak, Uzay Hukukunun Uluslararası Hukuk literatüründe yer alması sağlandı. Türkiye'nin de dahil olduğu 102 ülke tarafından imza edilen ve onaylanan bu antlaşma ile Uzay Hukukunun temel ilkeleri oluşturulmaya çalışılmıştır. 1. Dış Uzayın keşfi ve kullanımı tüm ülkelerin yararı ve çıkarları gözetilerek yürütülür. 2. Dış Uzayın keşfi ve kullanımı hususunda tüm ülkeler özgürdür. 3. Dış Uzay bakımından egemenlik, işgal ve benzer iddialarda bulunulamaz. 4. Devletler hem yörüngeye hem de dış uzaydaki gök cisimlerine veya istasyonlarına; nükleer silah ya da diğer kitle imha silahları yerleştiremez. 5. Dünya'nın uydusu Ay ve diğer gök cisimleri yalnızca barışçı amaçlarla kullanılabilir. 6. Devletler, ulusal uzay faaliyetlerinden ve bu faaliyetler esnasında verdikleri zararlardan dolayı sorumludurlar. Aynı ilkeler doğrultusunda hazırlanan AY ANTLAŞMASInın 11 nci maddesinde açıkça Ay ve diğer gök cisimlerinin İnsanoğlunun ortak mirası olduğu ve Ay yüzeyinde hiç bir mülkiyet iddiasında bulunulamayacağı hüküm altına alınmıştır. Türkiye de bu antlaşmaya 2012 yılı itibari ile katılmıştır. Sonuç olarak ne gerçek kişilerin ne de devletlerin gök cisimlerini bu tür sahiplenmeleri uluslararası hukuk açısından mümkün değildir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-maceramizdaki-en-korkunc-bes-an/", "text": "Son 60 yıldır uzay biletini alma yolundaki yolculuğumuzda bir facia yaşanmasına ramak kaldığı ve bizlerin de tırnaklarımızı tükettiğimiz zamanlar yaşandı. Hadi uzay yolculuğumuzda, facianın dibinden teğet geçtiğimiz anlara bakalım. 16 Mart 1966'ta Apollo programının da öncüsü olan Neil Armstrong, David Scott ile beraber uzaya olan ilk uçuşunu altı insan taşıyan Gemini 8 uzay aracıyla gerçekleştirdi. Görevin amacı aslında Agena insansız kılavuz aracıyla beraber Dünya yörüngesine kitlenme tekniklerinin alıştırmasını yapmaktı. Ancak görev içinde bazı şeylerin kötüye gitmesi fazla uzun sürmedi. Fırlatmadan birkaç saat sonra Gemini 8, Agena'yla başarılı bir şekilde kilitlendi ki bu olay uzaydaki ilk kilitlenmedir. Sıkıntı bundan sonra ortaya çıkmaya başlar. Yaklaşık yarım saat sonra, her iki araç birlikte şiddetli bir şekilde kendi eksenlerinde dönmeye başladılar. Armstrong, sinir bozucu bu dönüşten dolayı iki aracı birbirinden ayırır, bu esnada dönüş yaklaşık saniyede bir tur şeklindeydi. Scott telsizden Houston'a Burada ciddi bir problemimiz var! Houston'ın duymak isteyeceği herhalde en son cümle olsa gerek. ve Burada gittikçe hızlanarak dönüyoruz. Agena'dan ayrıldık. diye devam eder. 2012'ye kadarki -Viking görevleri dışında- tüm Mars inişlerinde geniş şişirilebilir hava yastıkları kullanıldı. Gönderilen malzemenin durana kadar Mars yüzeyinde zıplaması ve sonunda durması şeklinde özetleyebiliriz bu metodu 🙂 Kullanılan bu teknik Curiosity ile beraber değişmek zorunda kaldı. Curiosity bu teknik için fazlasıyla geniş ve ağırdı. NASA da bunun yerine 5 Ağustos 2012'deki iniş için Sky Craneadını verdiği bir sistem kullanmayı kararlaştırdı. Sistem şu şekilde çalışıyordu; Mars atmosferine girildikten sonra, dört itici birden çalışacak ve yerden 60 metre yukarıda asılı kalınıp, Curiosity'yi yere kablo yardımıyla salacaktı. Bu yöntem daha önce herhangi bir gezegende denenmemişti aslında. Curiosity'nin Mars atmosferine girişiyle inmesi arasındaki zamanı 7 dakika olarak hesapladılar. Dünya ile Mars arasındaki iletişim gecikmesinden dolayı bu operasyon tamamen otonom olarak planlandı ve her şeyin yolunda gitmesi için bolca dua edildi. NASA geçecek olan bu zamanı 7 dakikalık terör diye isimlendirdi. Şükür ki iniş esnasında herhangi bir aksaklık olmadı ve NASA görev kontrol odasında deliler gibi kutlandı. Gezici aracın durumu gayet iyiydi ve Gale Krateri'ndeki yoluna devam edebilecek durumdaydı. Apollo 13 Ay yüzeyine insanlı olarak gerçekleştirilecek olan üçüncü görev olarak planlandı. 1977'nin 11 Nisan'ındaki kalkıştan sonra görev, ekip için sorunsuz şekilde başladı. Ancak görev başladıktan 55 saat sonra 13 Nisan tarihinde, Dünya'dan yaklaşık 320 bin km uzaklıkta oksijen tanklarından birisi patladı. Ekip uzayda kahraman olmaya kadar gidecek ciddi bir durumla karşılaştı. Swigert'in görev kontrol merkeziyle gerçekleşen meşhur Houston, bir sorunumuz var! telsiz konuşması da bu esnada kayıtlara girdi. Oksijenin uzaya boşalması ve elektriğin kesilmesiyle beraber, astronotlar yüzeye iniş için kullanılacak olan Ay Modülü'nde sığınacak yer aramaya başladı. İnişin iptal edilmesiyle berber, ekip Ay'ın etrafında, eve dönme ihtimalinin de azaldığını düşünerek dönmeye başladı. Ancak, NASA'nın ve ekibin çalışmaları sonuç verdi. Astronotlar 17 Nisan günü Pasifik Okyanus'una kendilerini attılar. Apollo 13 serüveni insan yaratıcılığının muhteşem örneklerinden biridir. Eğer hala bu görevi konu alan Apollo 13 filmini izlemediyseniz kesinlikle izlemenizi öneririz. 16 Temmuz 2013 tarihinde, İtalyan ESA astronotu Luca Parmitano, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan rutin uzay yürüyüşüne çıktı. Buraya kadar her şey yolundaydı. Parmitano uzay yürüyüşünde NASA astronotlarından Chris Cassidy ile berber, gelecek olan Nauka ismindeki Rus yapımı çok amaçlı laboratuvar modülü için hazırlıklar yapıyordu. Yürüyüşe başladıktan 1 saat 9 dakika sonra, Parmitano kaskının içinin su ile dolduğunu rapor etti. Su burun seviyesine kadar ulaştı ve nefes almakta zorlanmaya başladı, olay sonrasında konuşmasında yaşadığı korkuyu bir sonraki nefesimde ciğerlerimi su ile mi yoksa hava ile mi dolduracağımı bilemiyordum şeklinde ifade etti. Sudan dolayı göremez oldu, emniyet kablosunun yardımıyla kapıya doğru yol almaya çalıştı. Cassidy'nin de yardımıyla kapıdan içeri girip basınçlı odada kostümünü çıkararak suyu boşalttı. Cassidy bu olayı daha sonra korkunç bi durum olarak nitelendirir. Arızanın tıkanan bir filtreden kaynaklandığı saptandı ve elbise tekrar böyle bir şey yaşanmayacak şekilde tamir edildi. Bilen bilir, Uluslararası Uzay İstasyonu yokken Mir Uzay İstasyonu vardı. Bu geniş Rus yapımı uzay istasyonu daha önceki istasyonlarını Sovyet Salyut ve Amerikan Skylab- adeta gölgede bırakmıştı. 1986 ile 2001 yılları arasında yörüngede faaliyet gösterdi. Ancak 1997 yılındaki acayip bir kazadan ötürü neredeyse terk edilme noktasına gelindi. O tarihte, ABD-Rus ortak görevi için Rus kozmonotlar Vasily Tsibliev ve Aleksandr Lazutkin NASA astronotu Michael Foale ile istasyonda bir araya gelirler. Sonraları bu görevler ISS'in yapılmasında rol oynayacaktı. 25 Haziran 1997'de, Ruslar manuel kitleme sisteminin uygulanabilirliğini test etmek için kargo araçlarının istasyona bağlanma-ayrılma süreçlerini uyguluyorlardı. Tsibliev uzay aracını kontrol ediyordu ancak, bir türlü hızını kontrol altına alamadı. Lazutkin fren roketlerini kullanmasına rağmen operasyonun aşırı hızlı gerçekleşeceğini görünce Foale'ye Michael kaçış gemisine gir! dedi. Darbeyle beraber, güneş panellerinden birinde delik açıldı ve Mir kontrolsüz şekilde dönmeye başladı. Foale, istasyondaki ekip ve yerdeki kontrol merkeziyle beraber istasyonu tekrar kontrol altına almanın telaşına girdi. Güç aniden düşmeye başladı ve bölümlerden birinde sızıntı oluştu. Bataryalar da tükenince istasyon sadece güneş panellerinin sağladığı elektriğe kaldı ve bu esnada Dünya'nın karanlık yüzeyinde olduklarından tamamen güçsüz kaldılar. Sonunda Foale, Ruslarla beraber istasyonu Soyuz'un iticilerini kullanarak, yer ekibi de istasyonun kendi iticilerini ateşleyerek kısmen kontrol altına almayı başardı. Artık istasyonun kapatılması gittikçe yaklaşmıştı. İstasyon görevine 4 yıl daha devam edip sonunda komple terk edildi. Bu olay insanlık tarihi boyunca insanlı uzay operasyonlarındaki en ciddi çarpışma olarak hatırlanmaktadır. Faole'nin bu olayla ilgili etkileyici röportajını buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-ne-kadar-soguk/", "text": "Uzay ne kadar soğuk, veya ne kadar sıcak? Öncelikle belirtelim; uzay, büyük oranda boş bir ortamdır. Öyle ki, uzayda 1 metreküplük bir hacimde çoğu zaman birkaç tane atom, molekül ve birkaç parçacıktan başka şey bulunmaz. Bilim insanları uzayın sıcaklığı 2.7 kelvin'dir derken uzay boşluğunun sıcaklığından bahsetmiyorlar. Burada bahsedilen, büyük patlamanın ardından, ışık ilk ortaya çıktığında yayılan ve günümüze kadar gelen fosil ışınımın dalga boyudur. Daha başka bir ifadeyle, bu ışıma; -270.4 derece sıcaklığındaki bir cismin yaydığı ışıkla eşdeğerdir. Biliyorsunuz, biz göremeyiz ama; cisimler her sıcaklıkta ışık yayar. Buna; kara cisim ışıması denilir. Uzayın bir sıcaklığı olmamasına rağmen, içeriğinde çok az sayıda bulunan atomlar belli bir sıcaklığa sahiptirler. Eğer bir yıldızdan yeterince uzaktaysanız ve neredeyse hiç enerji almıyorsanız, o bölgedeki boş uzayda bulunan nadir sayıdaki atom parçacığının minimum sıcaklık değeri 2.7 kelvin civarındadır. Bununla beraber, uzay boşluğunda bulunan ve çoğunluğunu hidrojen ve helyum gazının plazma halindeyken oluşturduğu seyrek atom bulutlarının çoğunun sıcaklığı yüzbinlerce, bazen de milyonlarca derece seviyesindedir. Burada seyrek derken gerçekten seyrek bir şeyden söz ediyoruz; nebulalarda gördüğünüz bulut oluşumları bile metreküplük alanda 20-50 civarında atom molekülünden ibarettir. Aklınıza şu soru takılmış olabilir şimdi; madem uzay boşluktan ibaret, bu gaz bulutları nasıl oluyor da bir ısıtıcı güç olmamasına rağmen yüzbinlerce derece sıcaklıkta kalabiliyorlar. Açıklayacağız. Isı, aslen bir enerji türüdür. Basitçe, maddeyi oluşturan atomun titreşim oranıdır diyebiliriz. Atom titreşir, eğer başka bir atomla temas ederse, bu titreşimini ona da aktarır. Buna ısı aktarımı diyoruz. Her elementin ısı aktarım oranı farklı farklıdır, kimi azdır, kimi çoktur ama sonuçta hepsi bir şekilde ısıyı temas yoluyla iletir. Biri 100 derece, diğeri ise 0 derecede olan iki metal parçasını düşünün. Bunları birbirine değdirdiğinizde, 100 derecelik metal parçasından, 0 derecelik metal parçasına ısı akışı başlar. Bu aktarım, her iki metal parça eşit sıcaklığa, yani 50'şer dereceye varana kadar devam eder. Bundan sonra aktarım durur, çünkü her iki metal parçasındaki atomların titreşim oranları eşitlenmiştir. Birinin diğerine vereceği birşey kalmamıştır. Peki boş uzayda, Güneş sönerse ısıtıcısını kaybeden Dünya nasıl soğuyacak? Isısını aktarabilmesi için neye değecek. Farkettiğiniz gibi, Dünya'nın temas yoluyla ısısını kaybedebileceği bir yer yoktur. Çünkü uzay tümüyle boştur, boşluktaki çok az sayıda molekül ve parçacıktan başka temas edebileceğiniz hiçbir yer bulunmaz. Bizler, vakum ortamına, yani uzay gibi madde bulunmayan bir ortama aşina olmadığımız için günlük yargılarımızla düşünüyoruz. Hepimiz biliyoruz ki, bir bardak sıcak çay 15-20 dakika dışarıda kalırsa soğur. Çünkü, çay bardağı ve çayın yüzeyi, oldukça yoğun olan atmosferimizle temas halindedir. Bardağa ve yüzeye dokunan her atmosfer molekülüne sıcak çaydan ısı transferi gerçekleşir. Dünya'da, deniz seviyesine yakın yerlerde, 1 metreküplük alan içinde yer alan havanın ağırlığı 1.2 kg civarındadır. Yani çay bardağımız kilolarca ağırlıktaki atmosferle, milyonlarca hava molekülüyle sürekli temas ederek ısısını 15-20 dakika içinde kaybeder ve çevresindeki hava ile aynı sıcaklığa gelir. Ancak aynı çay bardağını uzay boşluğuna bıraktığınızda bu durum gerçekleşmez. Sıcak çay moleküllerinin temas ederek ısılarını iletecekleri bir atmosfer yoktur. Herhangi bir yere temas edemediği için ısısını kaybetmesi çok güç olur. Bu nedenle uzay boşluğunda çok sıcak bir çay, saatlerce çok sıcak olarak kalır. Şimdi aklınıza birşey gelmiş olmalı: Termos... Evet, uzay uçsuz bucaksız bir termostur. Termoslarımız da aynı ilkeyle çalışır, uzay boşluğunu taklit ederek. Peki uzayda bir yere temas edemiyorsak cisimler nasıl soğuyor? Bunun cevabı, ısı kaybına neden olan ikinci mekanizmada gizli: Her cisim, ama her cisim ışıma yapar demiştik. Biz insanlar bile 37 derecelik sıcaklığımız nedeniyle tıpkı güneş gibi çevremize ısı yayarız. Hatta bu yaydığımız ısı, Güneş'in bizimle aynı orandaki kütlesinin yaydığından çok daha fazladır. Şimdi ısıya duyarlı termal kameraların insanları karanlıkta nasıl görebildiğini anladınız mı? Aslında onlar bizim ısımızı değil, ısımız nedeniyle yaydığımız ışınımı görüyorlar. Ne demiştik, ısı bir enerji biçimidir. İster temas yoluyla, ister ışınımla, ne şekilde olursa olsun her madde bu enerjiyi çevresine yayar. Ancak, ışınım yoluyla ısı kaybı, temas yoluyla ısı kaybından çok daha verimsizdir. Bir cismin ışıma yoluyla soğuması, temas yoluyla soğumasından çok çok daha uzun zaman alır. O nedenle artık enerji üretmeyen ölmüş yıldızlar olan beyaz cüce'ler, milyarlarca yıl boyunca parlamaya devam ederler. Kolay kolay soğumazlar. Buradan bir şeyi daha anlamış olmalısınız. Uzayda bir yıldızdan size ısı enerjisi ancak ışıma yoluyla gelebilir. Siz de o enerjiyi ancak ışıma yoluyla kaybedebilirsiniz. Öyle anında buz tutmaz, çok yavaş biçimde soğursunuz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-nerede-basliyor-sinir-meselesi-ve-hukuki-bakis/", "text": "Uzay nerede başlıyor? 1966 yılında Fransa, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na Uluslararası hukukta uzayın nasıl tanımlanacağı ve sınırlandırılacağı hakkında bir önerge sundu. BM nezdinde teşekkül ettirilmiş olan UNCOPUOS 'un alt birimlerinden HUKUK ALT KOMİTESİ 1967'deki oturumunda uzay nerede başlıyor konusunu ilk kez doğrudan ele aldı. UNCOPUOS bünyesinde, bugüne kadar, oturumlar boyunca birçok görüş ele alınmış hatta bir sınır belirlemenin gereksiz olduğu bile tartışılmıştır. Ne var ki, halen bir sonuca ulaşılamamış; hatta zaman zaman konunun Hukuk Alt Komitesi'nin gündeminden çıkartılması dahi teklif edilmiştir. 60'lı yılların ruhuna uygun olarak en somut ve ısrarlı öneriler Sovyetler Birliği tarafından sunulmuştur. Bu önerilere göre, deniz seviyesinden itibaren 100-110 km yükseklik bir anlaşmayla hava sahası ile uzay arasındaki sınır olarak belirlenmelidir. Ayrıca, bu öneriler kapsamında, uzay nesnelerinin yörüngeye ulaşmak veya yeryüzüne dönmek için üzerinde uzlaşılan sınırın altındaki irtifalarda yabancı ülkeler üzerinden zararsız şekilde geçiş hakkının devam edeceği de savunulmuştur. Birçok açıdan uzayın ne olduğu tanımlanması ve sınırlandırılması, hava sahası ile uzay arasındaki sınır meselesi hakkında birçok bilim insanı, hukukçu, kurum, birim ve devlet tarafından uzun zamandır farklı platformlarda çeşitli görüşler öne sürülmektedir. Yerçekimi etkisinin sona erdiği nokta, Atmosferin veya atmosferin çeşitli katmanlarının üst sınırı, Alttaki devletin etkili kontrolünün erişebildiği sınır, Yörüngedeki yapay uyduların yeryüzüne en yakın olduğu nokta, Hava direncinin son bulduğu nokta, Uçuşun icra edilebileceği üst sınır gibi kriterler önerilmiştir. Sahacı yaklaşımda savunulan argüman çerçevesinde hava sahası ile uzay arasında kesin bir ayrım yapılmasıdır. Sahacı yaklaşımı savunanlara göre, uzay nerede başlıyor konusunda kesin bir sınırın belirlenmesi, birbirlerinde önemli farklılıklar arz eden hava hukukunun ve uzay hukukunun uygulanabileceği alanları açık ve net şekilde sınırlandırmak, devletlerin egemenliğinin üst sınırını tanımlamak, ulusal hava sahasının güvenliğini korumak ve devletler arasında çıkabilecek çatışmaları önlemek bakımından gereklidir. İşlevselci yaklaşıma göre ise uzay, sadece faaliyetlerin ve uzay nesnelerinin nitelikleri temel alınarak düzenlenebildiği için, hava sahası ile uzay arasında kesin bir sınırın çizilmesi o kadar da gerekli değildir. İşlevselci yaklaşımı savunanlar bu konuda kesin bir sınırın çizilmesi, gerekli ve uygulanabilir olmadığını ve birtakım hukuki problemlerin çıkabilmesinin muhtemel olduğunu söylemektedirler. 1) Sınırın yokluğu dolayısıyla bugüne kadar önemli bir mesele ortaya çıkmamıştır. 2) Sınırlandırma girişimi bazı devletlerin aşırı ülkesel taleplerde bulunmalarına yol açabilir. 3) Sınır çok yüksek tespit edilirse bazı uzay aktiviteleri engellenebilir. 4) Düşük bir sınırın tespit edilmesi ise, devletlerin güvenlik gibi menfaatleri hakkındaki kaygılarını arttıracaktır. 5) Bir kez bir sınır belirlenirse sonradan bunun değiştirilmesi çok zor hale gelecektir. 6) Kesin bir sınır, uzay nesnelerinin sınır ihlali yapıp yapmadığı üzerine uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına yol açabilir. Günümüzde uzay sınırının Dünya yüzeyinden yaklaşık olarak 100 km. yukarıda başlaması gerektiği görüşü yaygınlaşmaktadır. Avustralya'nın uzay faaliyetleri hakkındaki mevzuatında 100 km. irtifasının uzay için referans alınacağı hüküm altına alınması ve ABD Federal Havacılık İdaresi FAA- 50 mil (yak. 80 km.) yüksekliğin üzeri uçuşlara katılanlara ASTRONOT rozeti vermesi Sahacı Yaklaşımın benimsenmesine verilebilecek örneklerdir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-ortami-ve-uzaya-gonderdigimiz-canlilar/", "text": "Biz insanlar olarak Uzayda yaşam var mı? sorusu nesiller boyunca merak ettiğimiz, uğruna milyonlarca dolar harcadığımız en önemli sorulardan biri. İnsan türü olarak, astrobiyoloji konusunda yüzlerce soru soruyoruz. Sıvı su yerine sıvı metan veya etan içerisinde yaşam başlayabilir mi? Bu gibi onlarca kıymetli sorunun cevabını öğrenebilmiş değiliz. Fakat Dünya adlı gezegenimizde evrimleşen canlılık için birtakım araştırmalar yapabiliyoruz. Uzay boşluğu veya vakum uzay adını verdiğimiz dünya dışı ortamın canlılık üzerine etkisini insanlık tarihi boyunca hep merak etmişizdir. Henüz canlılık tanımını dahi net olarak yapamadığımız için sadece etkilerini anlayabiliyoruz. 1961 yılında Yuri Gagarin'in Dünya dışına çıkması, ardından Apollo 11'in 1969 yılında Neil Armstrong ve Buzz Aldrin gibi Homo sapiens türü hayvanları Dünya dışındaki bir gök cismine taşımasından çok daha önce, çok sayıda başka hayvan türü insanlık adına vakum uzayı tecrübe etti ve çoğu hayatını kaybetti. Drosophila cinsi meyve sinekleri, bilindiği kadarıyla 1947 yılında uzayın etkilerinin araştırıldığı ilk hayvanlar! Neden mi meyve sinekleri? Çünkü hızlı ürüyorlar ve genomlarının %60'ının biz insan türü ile benzerlik gösteriyor. Dolayısıyla bilim insanlarının vakum uzaydaki kozmik radyasyonun canlılığa etkisini anlamak adına önemli adaylar. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Nazilerden alınan V-2 balistik füzelere doldurulan meyve sinekleri, zeminden yaklaşık 109 km yükselerek geri döndü. Bu mesafe kabaca atmosferin en dış tabakasının bir altı olan, yani termosferin başladığı sınıra denk geliyor. Termosferde iyonize radyasyonun yoğun etkileri gözleniyor. Zaten termosferden sonra ekzosfer adı verilen gaz moleküllerinin bulunmadığı ince bir hacimsel tabaka geliyor. Geri dönen kapsül paraşüt ile Meksika'ya iniyor. Ardından görülüyor ki sinekler hayatta ve radikal bir iyonize radyasyon etkisine rastlanmıyor. İnsan dışı denilmesinin nedeni, insanların da birer primat türü olmasından kaynaklanıyor. Özünde uzaya açılacak teknolojiyi geliştirmiş türler primatlardır. Fakat maalesef ki vakum uzayın etkileri insanlardan önce birçok insan dışı primat üzerinde denenmiştir. Yaklaşık olarak 32 primat türü vakum uzaya ulaşmıştır. Bunlar arasında Rhesus makakları , domuz kuyruklu makak , yengeç yiyen makak , sincap maymunu ve şempanze bulunuyor. Aralarında ilk giden, 1949 yılında giden Albert II adında bir Rhesus makağıydı. Kendisi 134 km yüksekliğe erişerek ekzosfere ulaştı. Fakat atmosfere girdiğinde paraşüt bozukluğundan dolayı patlamada hayatını kaybetti. Kendisi, bir sene önce yerden bile yükselemeden kapsülü içinde boğulan Albert I'in öncüsüydü. Fareler uzun yıllar boyunca vakum uzayın insan fizyolojisine etkilerini araştırma konusunda seçilen hayvanlar arasında geliyor. Hatta günümüzde NASA, Uluslararası Uzay İstasyonu'nda fareler konusunda birçok çalışma yürüttü ve görüldü ki düşük kütle çekimine harika bir şekilde uyum sağlayabiliyorlar. 1950 yılında 137 km ile uzay boşluğuna ulaşan ilk fare isimsiz bir bireydi. Fakat anısına birçok bilgi öğretti. Ne yazık ki meyve sineklerinin aksine atmosfere girdiğinde roketin paraşüt yetmezliği nedeniyle parçalanması sonucu Dünya'ya dahi dönemeden hayatını kaybetti. Diğer kuzenlerinin aksine Laika adındaki kozmonot köpek, yörüngeye oturan ilk hayvandı. Sovyetler Birliği zamanında birçok köpek uzaya gönderildi; ancak aralarından en meşhur olanı 1957 yılında giden Laika oldu. Çünkü sadece uzaya gitmekle kalmayıp, aynı zamanda yörüngeye oturdu. 1968 yılında, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki Uzay Yarışı zamanında Ruslar Zond 5 adında bir programla uzaya birkaç tohum, toprak, bazı solucanlar ve iki tane bozkır kaplumbağası gönderdi. Söz konusu canlıları taşıyan kapsül Ay'ın etrafında bir tam tur attıktan sonra 6 gün içerisinde Dünya'ya döndü. Kapsül, Hint Okyanusu'na inişini tamamladı ve içerisindeki kaplumbağalar sağ salim içerideydi. Sadece %10 civarında zayıflamışlardı. 18 Ekim 1963 yılında Felicette adında bir kedi, Fransa uzay programı dahilinde eğitim gören 14 tane dişi kedi arasından uzaya gitmiş ve sağ salim dönmüş ilk kedistronot oldu! Felicette'nin kafa çevresine, nöronlardaki sinyalleri almak için elektrotlar yerleştirildi. Böylece uzay yolculuğunda nörolojik aktivitesi ölçülebilecekti ve duygu durumu kabaca anlaşılabilecekti. Daha sonra medya tarafından Felix The Cat ile reklamlarda ün salmaya başladı. Ancak aradan 50 yıl sonra anısına herhangi bir şey yapılmadığı fark edildi. Zira 1961 yılında Yuri Gagarin'den önce uzaya gitmiş ilk Homindae üyesi kuyruksuz maymun olan astroşempanze Ham, New Mexico'daki Uluslararası Uzay Müzesi'nde Hall of Fame adındaki meşhur salona gömülmüştü. Bu yüzden 2019 yılında Fransa'da bronzdan yapılmış 1.5 metrelik bir heykelinin dikildiği açıklandı. Bu amfibiyenler 1959 yılından beri insanlık adına çok önemli başarılar elde etmişlerdir. Fakat en önemli başarıları 1970 yılındaki uçuşta gerçekleşti. NASA, 1970 yılında Orbiting Frog Otolith adındaki uzay aracı ile yörüngeye iki tane su kurbağası gönderdi. Uzay aracının isminde görülen otolith kelimesi iç kulakta bulunan bazı katı parçacıkların ismi ve dengeden sorumlular. Bu program dahilinde uzay yolculuğunun insanın denge ve iç kulak mekanizmasına olan etkileri araştırılmak isteniyordu. Kurbağaların göğüs ve kulak bölgesine elektrotlar yerleştirilerek, kütle çekiminin çok az olduğu vakum uzayın canlının yön kavramı üzerine etkisi incelendi. Görüldüğü üzere yaklaşık 6 gün sonra iç kulaktaki vestibüler sistem normale döndü. 1961 yılındaki ilk insanlı uçuştan sonra bilim insanları diğer hayvanları uzaya gönderme konusunda daha az hevesli oldu. Fakat yine de vakum uzayın biyolojik etkilerini araştırma hedefi devam ediyordu. 1970 yılında Anita ve Arabella adındaki iki bahçe örümceği uzay programına dahil edildi ve uzay araştırmaları açısından test edildi. Çalışmanın amacı uzayda ağ örebildiklerini araştırmaktı. Gerçekten de ağ örebildikleri gözlemlendi. Sadece Dünya'dakinden biraz daha inceydi. İlk akuanotlar Fundulus heteroclitus türündeki balıklardı. Beraberinde 50 yumurta ile birlikte 1973 yılında NASA tarafından gönderildi. Vakum uzaydan dönen insanlarda baş dönmesi ve bulantı gibi etkileri gözlenirken, balıklarda da yüzme problemleri görülüyordu. Düz yüzmekten ziyade daireler çizerek yüzüyorlardı. Benzer şekilde 2012 yılında JAXA tarafından Uluslararası Uzay İstasyonu'na balıklar gönderildi. İstasyondaki akvaryumda otomatik besleme sistemi, gece-gündüzü taklit eden LED ışıklandırma ve su arıtma mekanizması bulunuyordu. Ayrıca seçilen balıklar da medaka adındaki transparan balıklardı. Bu sayede araştırmacılar balığın anatomisini ve fizyolojisini daha kolay anlayabilecekti. Birçok belgesel yapımına konu olan meşhur tardigradlar veya diğer isimleri ile su ayıları, vakum uzay konusunda tartışmasız en başarılı hayvanlardır! Evet, kendileri mikroskobik omurgasız hayvanlardır. Hatta en yakın akrabaları eklem bacaklılar şubesidir. Fakat unutmamak lazım ki vakum uzaya ve radyasyona dirençli en dayanıklı canlı demek büyük bir hata olur. Zira tardigraddan çok daha dayanıklı arke ve bakteri türleri radyasyona direnç konusunda fazlasıyla üstündür. Bunların en başında Thermoccocus gammatolerans isimli arke, ardından Deinococcus radiodurans isimli bakteri gelir! İyonize radyasyona karşı tardigradlardan kat kat daha fazla dirençlidirler. 2007 yılındaki vakum uzayda hayatta kalmayı başaran ilk hayvanlar tardigradlar olmuştur. Toplamda TARDIS, RoTaRad ve TARSE programları dahilinde tardigradlar birçok kez sınanmıştır. Oksijen azlığı, iyonize radyasyon, inanılmaz düşük sıcaklık ve dehidratasyon gibi onlarca parametreye karşı hiç yorulmadan baş edebilmektedirler. Kendileri yaşamsal faaliyetlerini askıya alarak anhidrobiyoz ve kriyobiyoz formları sayesinde bu tarz ekstrem koşullara karşı kendilerini koruyabilmektedirler. Yaklaşık 10 günlük ilk uçuşun ardından tardigradların %68'nin anhidrobiyoz ve kriyobiyoz formundan aktif formlara dönebildiği görülmüştü! Uzay araştırmaları dahilinde onlarca kez üstün başarı madalyasına sahiptirler. 2003 yılında Kolombiya uzay mekiği Dünya'ya dönerken parçalandı. Trajik olarak mekikteki 7 astronot hayatını kaybetti. Mekik üzerinde 80 bilimsel çalışma bulunuyordu. İlginç olan, patlamanın ardından toplanan parçalar arasında yuvarlak solucanların, yani nematodların inanılmaz yüksek sıcaklığa ve basınca karşı dayandığının gözlemlenmiş olmasıydı! Dolayısıyla uzay araştırmaları konusunda aday olan önemli hayvanlardan biri haline geldiler. Hatta 2018 yılında Rusya'daki bir permafrost içerisinde yaşları 32.000 ila 42.000 yaşında olduğu hesaplanan iki nematod keşfedilmişti. Donmuş topraklardan alınan bu iki birey yaşamsal faaliyetlerini geri döndürebildi! Gezegenimizde, buzların içinde, kaynayan suların altında, asit veya alkali sıvılarda, salt kristallerde, toksik atıklarda ve hatta nükleer reaktörlerin su havzasında dahi mikroorganizmalara rastlanmıştır! Canlılık adını verdiğimiz ancak tanımlayamadığımız bu metabolik faaliyetlerin sınırı kestirilemeyecek kadar geniştir. Dolayısıyla dünyalaştırma alanında ve astrobiyolojide birçok önemli soru doğmuştur. Günümüzde bazı mikroorganizmalar üzerindeki çevre baskısı ve sahip oldukları evrimsel adaptasyonlar nedeniyle birçok ekstrem koşula karşı dayanabiliyorlar. Bilindiği üzere iyonize radyasyona karşı genetik materyallerini koruyan protein sistemleri ve yaşamsal faaliyetlerini askıya alabilen metabolizmaları sayesinde insan için ekstrem olan söz konusu koşullara karşı dayanabiliyorlar. - Cryomyces minteri - Xanthoria elegans - Cryomyces antarcticus - Aspergillus oryzae - Chaetomium globosum - Saccharomyces cerevisiae - Deinococcus radiodurans - Deinococcus geothermalis - Bacillus subtilis - Bacillus safensis - Chroococcidiopsis - Thermococcus gammatolerans - Halobacterium noricense - Methanosarcina barkeri - Arabidopsis thaliana - Rhizocarpon geographicum - Xanthoria elegans - Macrobiotus coronifer - Milnesium tardigradum - Hypsibius dujardini"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-tasi-nedir/", "text": "Hepsinin tanımlarını ve görünümlerini aşağıdaki infografikte inceleyebilirsiniz. Aynı zamanda okulunuzda yahut evinizde poster yapmak için üzerine tıklayıp büyük boyda açabilir, bastırıp kullanabilirsiniz. Güneş'ten yaklaşık 2 bin astronomi ... Zodyak Işığı, ya da daha doğru bir ... 29 Kasım 2020 tarihinde görece büyü... II. Asteroit Madenciliği ve Meteor ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-turizmi-ucak-uzay-araci-nedir/", "text": "Günümüzde uzay ile ilgili popüler haberlerde sıklıkla yer alan uzay turizmi, müşterilerine doğrudan ya da dolaylı olarak unutulmaz bir uzay deneyimi yaşatmayı vaat ediyor. Uzay turizminin faaliyet alanlarına örnek vermek gerekirse, yörünge yerleşkelerinde uzun dönem kalma, yörünge ve yörünge altı uçuşlara katılma veya parabolik uçuşlarda yolcularına yerçekimsiz ortamı deneyimleme fırsatı sunması gibi faaliyetler sayılabilir. Peki bu noktada uzay turistlerinin ve uzay turistlerini taşıyacak vasıtaların hukuki konumları nedir? Bu yazımızda ilk olarak ticari alanda bu uçuşları icra edecek uzay araçlarının hukuk önündeki konumunu ve tartışmalarını inceleyeceğiz. 1950'lerde yüksek hız ve irtifalarda görev yapmak için tasarlanan ilk hava uzay araçlarının test uçuşları başarı ile gerçekleşince akabinde 1980'lerde ABD ve SSCB tarafından daha gelişmiş ve nitelikli uzay misyonu araçlarının işlerlik kazanması ile hava-uzay taşımacılık sistemlerinde büyük aşama kaydedilmiştir. Yakın zamanda yeni nesil hava-uzay araçlarının üretimi ve bu araçların testlerinde elde edilen yeni başarılar ile uzay taşımacılığı ve yörünge altı uzay turizmi gibi imkanlar doğmuştur. Uçuşunu bir ticari hava aracına kıyasla sekizde bir daha kısa bir sürede tamamlaması planlanan yörünge altı tip uzay araçları bakımından hava hukuku mu yoksa uzay hukuku mu veyahut birleştirilmiş bir hava-uzay hukuku uygulanmalı sorusu ön plana çıkmaktadır. Bu noktada uzay ve hava sahası neresidir, nerede başlar sorusunu daha önceki yazımızda cevaplamıştık. Çeşitli BM uzay antlaşmalarında uzay nesneleri, insan tarafından uzaya fırlatılan veya fırlatılma teşebbüsünde bulunulan herhangi bir şey olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım Sorumluluk Sözleşmesi Madde 1/d ve Tescil Sözleşmesi Madde 1/d'de uzay nesnesinin parçaları, fırlatma araçlarını ve onun parçalarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Malum bu uzay nesneleri uzaya roketler yardımıyla taşınmaktadır. İtici güce sahip ve fırlatma olgusuyla hareket eden roketler, alışageldiğimiz hava araçlarından farklı olarak kendinden itişli ve havaya ihtiyaç duymadan atmosfer dışında da faaliyet göstermektedirler. Roketler, atmosfer boyunca kat ettiği hava sahasında uluslararası hukuk bakımından tıpkı hava araçlar gibi bir hava aracı olarak kabul edilmemektedir. Bu hali ile uzay hukuku rejimine tabidir. ABD'nin uzay mekikleri ve bir zamanlar için SSCB'nin Buran'ları yeniden kullanılabilme özelliklerine sahip bir tasarımla uzay faaliyetlerini icra eden aerodinamik tasarıma sahip hava-uzay araçlarıdır. Orbiter, dış yakıt tankı ve muhtelif adet besleme roketinden oluşan bu araçlar da uzay aracı olarak kabul edilmekte, Amerikan mevzuatına göre uzay aracı olarak tescil edilmektedir. Mekikler de roketler gibi uzay hukuku rejimine tabidirler. Uzak olmayan bir gelecekte ise yeni nesil hava uzay araçları geleneksel uçaklar gibi, örneğin New York'tan kalkıp tipik bir Concorde uçağının 198 dakikada aldığı Paris uçuşunu yörünge altı rotada 71 dakikada kat edebilecektir. Bu uçuş esnasında hem hava sahası hem uzay sahası kullanılacaktır. 1) Sahacı Yaklaşım: Bu yaklaşımda hava-uzay aracının bulunduğu saha veya konum ön plana alınarak bir hukuk çerçevesi çizilmesi gerektiği fikri desteklenmektedir. 2) İşlevselci Yaklaşım: Hava-uzay aracının ne tür bir faaliyet göstereceğine bağlı olarak bir hukuk rejimi tayin edilmesi gerektiği fikrini ortaya koyan bu yaklaşım, evrensel ölçekte en çok desteklenen yaklaşım özelliğindedir. Örneğin iki ülke arasında taşıma/ulaştırma faaliyeti kısmen uzaydan yapacak olan bir hava uzay aracı, faaliyeti bakımından hava aracı olarak kabul görecek ve hava hukuku rejimine dahil olacaktır. Uzay turizmi bu noktada farklı bir mesele arz etmektedir. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, uzay turizminin vaadi yolcularını/uzay turistlerine yerküreyi bir bütün halinde izletmek, yerçekimsiz bir ortam deneyimi sunmak vs. sağlamaktır. Uzay turizmine hizmet eden araçlar veya uzay nesneleri, kalkış yaptığı ya da fırlatıldığı ülkeye bir uzay faaliyeti yaparak geri döneceği için uzay hukuku rejimine tabi tutulacaktır. Özetle, salt uzay faaliyeti icra edecek hava uzay araçları yerküreden kalkıştan veya fırlatılıştan itibaren uzay hukukuna tabi kılınacak; SpaceShipOne gibi havada fırlatılan araçlar ise havada fırlatılmalarına kadar hava hukukuna, fırlatılmalarını müteakip uzay hukukuna tabi olacaklardır. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 16 Mayıs 2018 tarihinde yayınlanmıştır. Kozmik Anafor Batman gönüllü il tem... Star Wars Evreni, Gerçeğe O Kadar Uzak Değil! Bu sıralar Star Wars hayranları, St..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-ucuslarinda-olen-ilk-insan-vlademir-m-komarov-soyuz-1/", "text": "Bilindiği üzere 1950 ve 60'lı yıllar ABD ve Sovyetler Birliği arasında hararetli bir uzay yarışının yaşandığı yıllardı... Hoş, bu yarış bir anlamda insanlığın uzay çalışmalarında inanılmaz mesafeler katetmesine yardımcı oldu. Fakat bir yandan da göz göre göre vahim trajedilerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Yaşanan ciddi aksaklıklar sebebi ile Soyuz 1, yörüngede SSCB üzerinden ilk geçişinde dünyaya indirilmek istendi. Komarov bu sırada eşi ile bir telsiz görüşmesi yaptı. Doğrultu sabitleme sistemindeki arıza sebebi ile araç kontrolsüz bir şekilde dönüyordu ve bu sırada Komarov eşine telsizden bir Kızılordu Subayı olarak tüm soğukkanlılığı ile veda etti. 24 Nisan 1967'de araç Dünya'ya düşmeden önce, telsizden son kez Sovyeter Birliği Başkanı Aleksey Kosigin'in sesi duyuldu. Komarov'a; ülkesinin onunla gurur duyduğunu anons etti... Ardından araç, Ural Nehri civarında Orenburg'a çakıldı. Çoğunuz için başlık çok ilginç gelm... Sokakta aylak aylak dolaşıyor veya ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-yarisinda-son-durak-uzay-istasyonlari/", "text": "İnsanoğlu, yapısı gereği sahip olduğu merak ve rekabet duygusunu birçok yerde açığa vurmaktan kendini alıkoyamadığı gibi, konu uzay olduğunda da aynı duyguları aksettirmiştir. Eski çağlarda insanlar kuşlarla veya balonlarla Ay'a gitmeyi düşlerken, uzay yolculuğu ile ilgili gerçekçi düşünceler ancak 19.yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Zaten, bir uluslararası siyasi ve askeri gerginlik olan soğuk savaş, iki süper güç olan ABD önderliğinde Batı Bloku, Sovyetler Birliği'nin önderliğinde de Doğu Bloku ülkeleri arasında 1947'den 1991'e kadar devam etmiştir. Bu sıralarda ilk olarak, Ruslar 4 Ekim 1957'de dünyanın ilk insan yapımı uydusu olan Sputnik'i uzaya yollayınca, ABD ve Rusya arasındaki soğuk savaş uzay yarışına dönüşmüştür. Sputnik-1'in fırlatılması uzay yarışının başlangıcına ve ABD'de Sputnik krizine neden olmuş, çalışmalarını hızlandıran ABD Explorer-1 adlı uyduyu fırlatmıştır. Bu uydular bilimsel çalışmalarda kullanılmış olsa da, uyduların asıl amacı; uzay yarışını devam ettirmekti. Bu bilimsel amaçlı uyduların ardından, iki ülke de iletişim amacıyla kullanılmak üzere çeşitli uydular göndermiştir. ABD'nin ve SSCB'nin Dünya yörüngesine uydu göndermeyi başarmalarının onlara kazandırdığı tecrübe önce SSCB'ye daha sonrada ABD'ye uzaya canlı gönderme cesaretini verdi. SSCB ilk olarak meyve sineklerini, ardından Laika isimli köpeği, daha sonra Ay'ın etrafında dolaşan ilk canlılar olan kaplumbağaları uzaya gönderdi. Bu sırada uzay yarışında geri kalmak istemeyen Amerika şempanzelerle deneylerini sürdürüyordu. Gerekli koşullarda uzayda bir canlının yaşayabileceğini orta koyan SSCB için sıradaki görev uzaya bir insan göndermekti. Ve nihayet 12 Nisan 1961'de Yuri Gagarin adlı kozmonot, Rus roket tasarımcısı Sergey Korolyov tarafından tasarlanan Vostok-1 aracının yörüngeye oturtulması ile uzaya gönderilen ilk insan olarak tarihe geçti. Yuri Gagarin'in tarihi uçuşundan sadece 24 gün sonra ise, Alan Shepard 5 Mayıs 1961'de Freedom 7 adlı uzay aracıyla uzaya giden ilk Amerikalı ve ikinci insan ünvanını aldı. Bu arada uzay yarışı hızla devam ederken, SSCB birçok ilke imza atmıştı. Rus Valentina Tereşkova 16 Haziran 1963'te Vostak 6 ile uzaya gönderilen ilk kadın oldu. Aleksei Leonov 18 Mart 1965'te ilk uzay yürüyüşünü gerçekleştirdi. Alan Shepard'ın Amerikan uzay tarihi açısından bu kritik uçuşunun başarılı olmasıyla Gemini ve Apollo programlarına yeşil ışık yakıldı ve insanlığın hayali olan Ay'a ayak basmaya giden yol açılmış oldu. Amerika o zamana kadar yapılan uzay araçlarından farklı olarak Ay'a yanaşmak ve iniş yapmak için uzayda manevra yapabilen araçlara ihtiyaç duyuyordu. Ancak Amerika, hem uzay yarışının da etkisiyle hem de o zamanki Amerikan başkanı Kennedy'nin uzay havacılığına verdiği destek sayesinde 1969 yılında Apollo 11 isimli uzay aracıyla Neil Armstrong'u ve Aldrin Kaya'yı Ay'a ulaştırmıştır. Neil Armstrong Ay'a ayak basan ilk insan olarak tarihe geçmiştir. SSCB de Ay'a insan gönderme çabalarında bulunmuş fakat her ne kadar kabul etmese de başarısız olmuştur. Hatta, Ay'a insan göndermenin gereksiz masraf olduğunu, kaynaklarını ülke refahı için kullanacaklarını ve böyle bir riski gereksiz yere almak istemedikleri konusunda açıklamalarda bulunmuşlardır. Ancak yine de Ay'a bazı robotlar göndererek toprak örnekleri almışlar ve deneyler yapmışlardır. SSCB'nin bu hususta başarısız olmasına sebep olarak, 1966'da Rus roket tasarımcısı Sergey Korolyov'un ölümü, Soyuz' un atılışında ki başarısızlıklar ve N1 roketlerinin başarısızlıkla sonuçlanan denemeleri denilebilir. Bu durumda ABD, Neil Armstrong'u Ay'a indirince uzay yarışının asıl galibi oldu ve Ruslar Ay'a insan göndermekten vazgeçti. Ruslar'ın asıl amacı askeri uydular yapmak ve Mars'a insan göndermekti. Mars'a insan göndermeden önce uzayda ve Ay'da istasyonlar kurmayı planlamışlardı. Rusya'da birden fazla uzay çalışması yapan grup vardı. Bazıları ABD'ye nükleer bomba atabilecek kapasitede büyük roketler tasarlarken, bazı roket uzmanları ise uzayda, Ay'da ve Mars'ta astronotların uzun süre yaşayabileceği kalıcı uzay istasyonları planlıyordu. Böylece Rusya, yeni bir atak yapmak için uzay istasyonları kurmaya yöneldi. Uzay istasyonu kurma projesi hem daha az risk içeriyor hem de maddi açıdan daha uygun görünüyordu. SSCB tarafından uzayda bir inşa yapabilmek adına çalışmalar sürdürüldü ve 1971'de ilk uzay istasyonu olan Salyut 1 Proton-K adlı roketle insansız olarak yörüngeye oturtuldu. İstasyon modüler değildi ve tek parça halinde uzaya yollanmıştı. Uzay istasyonuna gönderilen uzay aracı Soyuz-10 istasyona bağlanırken sorun çıktı. Kozmonotların 24 saat süren çabasına rağmen uzay aracı istasyona kenetlenemedi. Bağlantı elemanları arasında 9 santimetre mesafe kalmışken sistem arızalandı ve Soyuz-10, kozmonotlarla dünyaya döndü. Birkaç hafta sonra fırlatılan Soyuz-11 uzay aracı ise istasyona sorunsuz olarak bağlandı. Kozmonotların 3'ü de istasyona geçti ve orada 23 gün çalışarak uzayda kalma rekorunu kırdı. Dünyaya dönüşte ise atmosfere girerken uzay aracının basınç vanası arızalandı. Araç paraşütle yere indiğinde kozmonotların üçü de havasızlıktan ölmüştü. Dönüş iki kişilik olmasına rağmen yöneticiler kozmonotlara uzay elbisesi kapsülü giydirmeyerek araca üç kişi sığdırmıştı. Bu felaketten sonra kapsülün içinde kozmonotların mutlaka uzay elbisesi ile bulunması gerektiği kanıtlanmış oldu. Salyut 1 ile birlikte farklı zamanlarda toplam yedi Salyut istasyonu gönderildi. Ayrıca uzayda eklenti yapılamadığı için yeni gelişmeler oldukça yeni Salyut modelleri üretilip yörüngeye oturtuluyordu. Bu istasyonlar SSCB'nin ABD'ye karşı üstünlük sağlama çabalarında kullanılmasının yanısıra, uzayın insan organizması üzerindeki etkilerinin incelenmesine ve birçok bilimsel deneyin uzayda yapılmasına ortam hazırladı. Bazı Salyut uçuşları gizli askeri uçuşlar olmakla birlikte, Salyut 2, 3 ve 5 çok gizli askeri Almaz projesine dahildi. Örneğin, Salyut 3'ün bir ABD uzay aracının saldırısına karşı kendisini koruyabilmesi için istasyona 23 mm'lik bir Nudelmann makineli tüfeği yerleştirildiği belirtilir. Söylendiğine göre tüfek, istasyonun uzun ekseni üzerine yerleştirilmiştir. Kendi başına hareket ettirilemediğinden, istasyonun doğrultusu değiştirilerek nişan alınmaktadır. Sovyetlerin yörüngede böyle bir savunma silahına ihtiyaç duyma nedeni, ABD'nin insanlı Sovyet uydularına karşı da kullanılabilecek olan askeri Ay Örümceği benzeri planları olabilir. 7 tane Salyut istasyonunun 7.si olan Salyut-7 1991 yılana kadar yörüngede kaldı ve birçok kozmonotu ağırladı. Salyut uzay istasyonları uzun süre görev yaptı ve yeni modeller geliştikçe eskiler devre dışı bırakıldı. SSCB'nin uzay istasyonları projelerine ilgi duyan ABD, Salyut 1 fırlatıldıktan sonra uzay istasyonu inşa etme çalışmalarına başlamıştır. Böylece bir insansız uzay istasyonu olan Skylab, değiştirilmiş bir Saturn V roketi kullanılarak, 77 ton civarı ağırlığı ile 14 Mayıs 1973 tarihinde NASA tarafından fırlatılmıştır. Skylab, ABD'nin ilk uzay istasyonudur. Skylab'ın ilk uzay istasyonu olduğu yönünde yaygın fakat yanlış bir kanı vardır. Gerçekte Skylab, Uzay Yarışı döneminde, Sovyetler Birliği'nin Salyut 1 uzay istasyonundan sonra ve muhtemelen ona karşılık olarak yörüngeye oturtulmuştur. 1973 ve 1979 yılları arasında dünya yörüngesinde tur atmış olup, insanların yörüngede daha fazla kalabilmesi ve ağırlıksız ortamda çeşitli deneylerin yapılabilmesi amaçlanmış ve bunun için bir atölye, bir güneş gözlemevi ve diğer sistemler içermiştir. SL-2, SL-3 ve SL-4 kod adlarını taşıyan insanlı uzay uçuşlarının ilkinde kalkışta arızalanan ve istasyonun aşırı derecede ısınmasını önlemek için yapılmış olan bir Güneş şemsiyesinin tamiri söz konusuydu. Tamirin başarılı olmaması durumunda istasyon, kısa sürede aşırı sıcaktan dolayı kullanılamaz hale gelecekti. 25 Mayıs 1973'te uzaya fırlatılan ekip, önce arızalanmış koruyucu şemsiyenin yerine bir yedeği yerleştiren uzay yürüyüşleri yaparak başarılı oldular. Daha sonra ikinci bir uzay yürüyüşünde arızalanan güneş pilleri değiştirildi. Bundan sonra deneyler yapıldı ve 28 gün uzay istasyonunda kalındı. Bu süre, o tarihte bir rekordu. Soğuk savaşın etkisini yitirmesiyle birlikte, 1973'teki petrol krizi ve Sovyetler' in yaşadığı ekonomik güçlükler, uzay yarışının hızının azalmasına neden oldu. Ortak bir Amerikan-Sovyet uçuşu için görüşmeler 1969'da başladı ve görüşmelerde Salyut ve Skylab istasyonlarının kullanılması önerileri reddedildi. Bunun yerine, uzayda acil kurtarma operasyonları için hem Amerikan hem Sovyet uzay araçlarına uygun bir kenetlenme mekanizması geliştirildi. 1970'de projenin çalışma grubu oluşturularak, Mayıs 1972 yılında SSCB ile ABD arasında Apollo-Soyuz Test Projesi adlı bir proje imzalandı. İçerisinde Aleksey Leonov ve Valeri Kubasov'in bulunduğu Rus uzay aracı Soyuz 19, 15 Haziran 1975 tarihinde Baykonur Uzay Üssü'nden fırlatılırken, yine aynı tarihte içerisinde Thomas Stafford, Vance Brand ve Deke Slayton'dan oluşan mürettebatın bulunduğu Amerikan Apollo uzay aracı Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldı. 17 Haziran 1975'de Amerikan Apollo ve Sovyet Soyuz araçları kenetlendiler. Uzay adamları bazı seremonileri yerine getirdikten sonra birbirlerinin uzay gemilerine geçerek incelemeler ve muhtelif deneyler yaptılar. Kenetlenmeden 44 saat sonra iki uzay aracı birbirinden ayrılarak 50 m kadar uzaklaştılar. Apollo uzay aracı, gölgesini Soyuz'un üzerine düşürerek yapay bir güneş tutulması yarattı. Böylece Soyuz 'daki uzay adamları Güneş'in taç tabakasının fotoğraflarını çekebildiler. Bu deneyden sonra iki uzay aracı tekrar kenetlendi. Üç saat daha kenetlenen uzay araçları, ikinci ve son kez ayrıldılar. Uzay araçları 40 m mesafeden morötesi emilim deneyini gerçekleştirdiler. Bu deney, yörünge yüksekliğinde oksijen ve azot elementlerinin tam miktarını tespit etmek amacıyla yapılmıştı. Bundan sonra uzay araçları ayrılarak kendi yollarına gittiler. Soyuz 19, 21 Temmuz'da Kazakistan'a indi. Apollo ise bir dizi deney daha gerçekleştirdikten sonra, 24 Temmuz'da Dünya'ya döndü. Bu uçuş, Apollo uzay aracının son uçuşu olmuştur. ABD, bundan sonra insanlı uçuşlara altı yıl ara vermiş ve ancak 1981'de uzay mekiği ile tekrar başlamıştır. ASTP, uzayda uluslararası bir kurtarma çalışmasının yapılması için gerekli teknolojinin gelişmesini sağlamış ve bir prova görevi görmüştür. Ancak uzay çalışmalarının geneli düşünüldüğünde, bir iyi niyet gösterisi olmaktan öteye gitmemiştir. Bu tür bir kurtarma operasyonunu gerektirecek herhangi bir durum ortaya çıkmamıştır. Ayrıca ASTP, iki süper gücün bir arada yürüttüğü ilk insanlı uzay uçuşu olduğundan, Uzay Yarışı'nı sona erdiren olay olarak yorumlanmaktadır. İki ülkenin uzay alanındaki rekabetini sona erdirse de, Soğuk Savaş, ASTP'den sonra da devam etmiştir. Mir kelimesi, Rusça barış ve dünya olmak üzere iki anlam taşır. Mir uzay istasyonunun yapılmasına 1976'da karar verilmiştir ve Mir, insanlığın uzayda uzun süre düzenli olarak içinde yaşadığı ilk uzay istasyonudur. Bu istasyonun amacı diğerlerinden farklı olarak, gövdesi uzaya çıkarıldıktan sonra diğer bölümlerin uzayda monte edilmesiydi. İlk modülü 19 Şubat 1986'da uzaya gönderildi. Eklentiler için Rus uzay araçlarının, Salyut uzay istasyonuna bağlandığı kenetlenme sistemi kullanıldı. Mir'e aynı anda iki uzay aracı kenetlenebiliyordu. Aynı zamanda Mir'in fazladan iki kenetlenme bölümü daha vardı. Bu bölümlere yeni modüller de bağlanabilmekteydi. Kozmonotların tehlike anında dünyaya dönebilmesi için bir Soyuz uzay aracı da istasyona bağlı olarak bekletilmekteydi. Ayrıca İstasyonun askeri amaçlarla da kullanılması için kenetlenme bölümleri 20 tonluk modüllerin bağlanacağı şekilde üretildi. 374 kilometre yükseklikte yörüngeye oturtulan Mir'e 10 yıl içinde 7 modül daha eklendi. Mir'in kütlesi 29,7 tona, boyu 19, eni 31 ve yüksekliği 27,5 metreye ulaştı. Hızı saatte 27.700 kilometre idi ve dünyanın çevresinde 91,9 dakikada bir tur atıyordu. Dünya çevresinde toplam 83,331 tur attı. Fransa, İngiltere, Avusturya, Almanya, Japonya, Slovakya, Hindistan, Suriye, Afganistan ve Bulgaristan'ın astronotları Mir'de kalmıştı. ABD ve Rusya, soğuk savaşa karşın, ortak uzay program görüşmeleri yaptı ve ABD Başkanı Bush ve Rusya Devlet Başkanı Yeltsin 1992'de ilgili protokolü imzaladı. ABD'nin Uzay Mekikleri, uzayda Mir'e kenetlenebilir hale getirildi. Mekikler, Mir'e Rus kozmonot taşıdı ve Mir'de kalanları dünyaya getirdi. ABD'li astronotlar Mir'de Ruslar ile çalışmalar yaptı. Yörüngede 1986 ile 1996 yılları arasında gönderilen pek çok modül ile başarılı bir şekilde kenetlenen Mir'in, 23 Mart 2001 tarihinde görevi sona erdi ve atmosfere girerek yanması sağlandı. Son günlerine kadar, pek çok girişimcinin, muhtemelen ilk yörünge televizyon/film stüdyosunu kurmak için, Mir'i almak gibi planları vardı. Ne var ki istasyon daha fazla kullanılamayacak kadar güvensizdi. Uzay topluluğundan pek çok kişi hala Mir'in en azından bazı parçalarının kurtarılabilir olduğunu, ayrıca yörüngeye materyal çıkarmanın yüksek maliyeti göz önünde bulundurulduğunda, Mir'in yok edilmesinin büyük bir fırsat kaybı olduğunu düşünür. Ruslar Mir-2'yi üretmek yerine, ABD'nin önerisiyle uzay istasyonlarının uluslararası işbirliğiyle yapılmasını desteklemiştir. Bir araya getirilen modüllerin birleştirilmesiyle inşa edilmiş olan istasyonun ilk modülü 1998'de ABD'nin öncülüğünde alçak Dünya yörüngesine yerleştirilmiş, böylece ISS, üzerinde yaşanabilen ve Dünya yörüngesinde bulunan en büyük yapay uydu konumunda olmuştur. İstasyon, Rus Yörünge Bölümü ve Amerika Birleşik Devletleri Yörünge Bölümü olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır Ortalama bir futbol sahası büyüklüğünde olan istasyon, güneş panelleri ile birlikte yaklaşık 861.804 kg ağırlığındadır. Saatte yaklaşık 28 bin km/h hızla her 90 dakikada bir Dünya'nın çevresini turlar. Böylece bir günde Dünya çevresinde 16 kez tur atmış olur. Sadece bir gün içinde kat ettiği mesafe, Ay ile Dünya arasındaki mesafe kadardır. Yörünge yüksekliği 330 km ila 435 km arasında değişir. İstasyonun yapısı temel olarak basınçlı modüller, destekleyici dış iskelet ve güneş panellerinden meydana gelmektedir. ISS, deneyler için uzay ortamı ve düşük yerçekimi ortamı sağlayan bir laboratuvar merkezi olarak, mürettebatın biyoloji, fizyoloji, fizik, kimya, astronomi, meteoroloji ve daha birçok dalda deneyler yapmasına olanak verir. İstasyon ayrıca Ay ve Mars görevlerinde kullanılması planlanan ekipman ve sistemlerin, kullanım öncesi uzayda test edilmeleri için çok uygun bir ortam sağlar. Birçok ülkenin uzay ajanslarının desteği ile yürütülmesi devam eden çalışmalara destek her geçen gün artmaya devam etmektedir. ISS programı; Birleşik Devletler Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi , Rus Federal Uzay Ajansı , Japon Uzay Ajansı , Kanada Uzay Ajansı ve 10 Avrupa ülkesinin bulunduğu Avrupa Uzay Ajansı birlikteliğinde yürütülmektedir. Brezilya Uzay Ajansı , NASA ile yaptığı ayrı bir anlaşma ile bu ortaklığa katkıda bulunmakta, İtalyan Uzay Ajansı ise ESA'nın ISS projelerine tamamen katıldığı gibi, ayrı olarak da değişik anlaşmalarla katkı sağlamaktadır. 31 Ocak 2000 yılında gönderilen Keşif 1 görevinden bu yana istasyon programı ile kesintisiz bir şekilde istasyonda mürettebat varlığı sürdürülmektedir ve 02 Nisan 2013 yılından itibaren, 4810 gün uzayda kesintisiz insan bulunduran Sovyet Uzay İstasyonu Mir'in rekorunu eline geçirmiştir. İstasyonun en az 2020 yılına kadar görevine devam etmesi beklenmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-yolculuklarinin-astronotlarin-sagligi-uzerindeki-etkileri/", "text": "Yakın gelecekte uzay turizminin ilk adımlarını atıp uzaya seyahatlar yapabileceğiz. Özellikle son zamanlarda gündeme sıkça gelen Elon Musk, Mars projesiyle önümüzdeki senelerde bunu gerçekleştirmeyi hedefliyor. Uzaya yapılan bu yolculuklarda sağlığımız nasıl etkileniyor? Astronotlar ne gibi sağlık sorunları yaşıyor? Uzayda hangi besinler tüketiliyor ve Astronotların dışkı gibi problemlerine nasıl çözümler üretiyorlar? Bu yazıda bu konular üzerinde duracağız. Uzun mesafelerde yolculuk yapmak insanı yoran ve bir o kadar da sınırlarını zorlayan bir eylemdir. Üstelik seyahat edeceğiniz yer Mars ya da Ay ise yapacağınız bu uzun mesafeli yolculuk, beden ve zihin sağlığı açısından genel sağlığınız üzerine birtakım ciddi etkiler yaratabilir. Star Trek'teki USS Enterprise NCC-1701 ile birkaç ışık yılı mesafeleri kat etmek oldukça havalı ve eğlenceli gözükse de gerçekte bir uzay yolculuğu eğlenceden epey uzaktır. NASA'ya göre, insanlı uzay uçuşunun beş ana tehlikesi; radyasyon, yerçekimi, izolasyon, Dünya'dan uzaklık ve kapalı ortamlardır. Yörüngedeki düşük yerçekimi ortamında zaman geçirmek vücudunuzda ciddi değişikliklere neden olabilir. Örneğin; kemik ve kaslarınızın zayıflayıp tat duyunuzun azalması gibi. Hatta yapılan araştırmalara göre bu stres faktörlerinden bazılarının bağırsak mikrobiyotasını değiştirdiği, özellikle uzun süreli uzay uçuşu görevleri sırasında astronot sağlığı için bir risk oluşturduğu görülmüştür. Bildiğimiz üzere bağırsaklarımızdaki mikrobiyotanın ve oluşturdukları metabolik ürünlerinin sağlığımız üzerinde muazzam bir etkisi vardır. Bağırsaklarımızdaki mikrobiyota belirli enfeksiyonların şiddetini azaltır, bunlara yanıt verme yeteneğimizi de kontrol eder böylece bağışıklığımızı güçlendirir. Bununla beraber duygularımızı ve ruh halimizi de etkiler. Çevresel stres faktörleri de dahil olmak üzere birçok faktörün bağırsak mikrobiyal topluluğu arasındaki dengeyi bozduğu bilinmektedir. Bu dengenin bozulmasına Disbiyoz denir. Disbiyozun bağışıklık sistemimizin işleyişini etkilediği ve bizi hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı savunmasız hale getirdiği bilinmektedir. Zorlu bir mikro yerçekimi ortamında olmak genellikle mide bulantısı ve kusmaya yol açar. Bu durum astronotların iştahını azaltabilir. Yetersiz beslenme astronotları enfeksiyonlara karşı savaşması için daha savunmasız hale getirir bu da bağışıklıklarının zayıflamasına neden olur. Ayrıca bu durum astronotların psikolojik sağlıkları ve bilişsel becerilerini de etkiler. Uzun süreli uzay görevleri sırasında astronotların, kabızlık ve ishal gibi gastrointestinal rahatsızlıklar, solunum yolu hastalıkları, cilt/deri tahrişi ve enfeksiyonları, kas ve kemik kaybının yanında anksiyete ve depresyon gibi bir dizi sağlık sorunundan muzdarip olduğu görülmüştür. Bu koşulların çoğu mikrobiyal disbiyoz, bağışıklık sistemlerinde düşüş ve aynı zamanda artan iltihaplanma ile karakterize olduğu görülmüştür. Yapılan bir araştırmaya göre ISS'de 6 12 ay görev yapan 9 astronottan görev öncesi ve sonrasında olmak üzere nazal ve oral örnekler alınmış ve alınan örneklerde mürettebat arasında benzer sonuçlar görülmüştür. Test sonuçlarına göre mürettabat üyelerinin anti-inflamatuar potansiyele sahip bakteri gruplarında düşüş gözlemlenmiştir. Bakteri örnekleri arasında Akkermansia ve Ruminococcus'ta beş kat azalma Pseudobutyrivibrio ve Fusicatenibacter'de 3 kat azalma kaydedilmiştir. Bir probiyotik olan Akkermansia, bağırsak epitelinin bütünlüğüne katkıda bulunur ve bağırsak iltihaplanma tepkisini azaltır. Bunun gibi diğer bakteri florasının olumsuz etkilenmesi astronotların bağışıklık sistemlerinde düşüşü de beraberinde getirmektedir. Uzaya alınan yiyecekler belirli özelliklere sahip olmalıdır. Örneğin hafif, lezzetli ve besleyici olmalıdır. Ayrıca uzun süre soğutulmadan saklanmaları gerekir. Her astronota günde 2500 veya daha fazla kalori ile yiyeceklerden oluşan çeşitli menüler sunulmaktadır. Günlük menü için seçilen yiyecekler, bir insanın günlük tüketeceği yemekle eşdeğer, besin içerikleri ve mekanda kullanım uygunluklarına göre seçilir. Yiyeceklerin çoğu, dondurarak kurutma olarak bilinen bir işlemle korunur. Paketlemeden önce, yiyecek hızlı bir şekilde dondurulur ve ardından bir vakum odasına yerleştirilir. Vakum, yiyeceklerdeki tüm nemi giderir. Daha sonra hala vakum odasındayken paketlenirler. Dondurarak kurutma, besinlerin ve tat özelliklerini neredeyse sonsuza kadar koruyacak gıdalar sağlar. Son derece hafiftirler ve soğutma gerektirmezler. Hazırlık, yiyecek türüne göre farklılık gösterir. Kek ve meyve gibi bazı yiyecekler doğal hallerinde yenebilir. Makarna, peynir veya spagetti gibi diğer yiyecekler su eklenmesini gerektirir. Fırın, yiyecekleri uzayda uygun servis sıcaklığına ısıtmak için kullanılır. Uzayda buzdolapları bulunmadığından, özellikle uzun görevlerde bozulmayı önlemek için uzaydaki yiyecekler uygun şekilde depolanır ve hazırlanır. - Dondurulmuş çoğu mezeler, sebzeler ve tatlılar - Soğutulmuş taze ve taze işlenmiş meyve ve sebzeler, uzun raf ömrü olan soğutulmuş gıdalar ve süt ürünleri - Ortam termostabilize edilmiş rafa dayanıklı doğal gıdalar ve yeniden hidratlanabilir içecekler Prebiyotik takviyelerine dayanan karşı önlemler, uzun süreli uzay görevleri sırasında astronotlarda uygunlukları ve etkinlikleri açısından yoğun bir şekilde araştırılmaktadır. Bununla birlikte, bu alan henüz başlangıç aşamasındadır ve özellikle mikro yerçekimi koşulları altında probiyotiklerin ve/veya prebiyotiklerin etkinliğinin kalıcılığına ilişkin birçok soru cevaplanmayı beklemektedir. Prebiyotik lifin anti-enflamatuar SCFA'lar üretmedeki etkinliği, astronotun mikrobiyomunun durumuna bağlı olacaktır. Anti-inflamatuar potansiyele sahip SCFA'ların üretimini teşvik eden ayrı diyet prebiyotik lif yapılarına sahip hassas mikrobiyom modülasyonu, gelecekteki uzay görevleri için önemli fayda sağlayabilir. Uzay uçuşunun kısıtlamaları ve riskleri, astronotlarda değerlendirmeden önce probiyotiklerin suşa özgü faydalarına, dozlarına, dağıtım mekanizmalarına ve olası mürettebat koşullarına uygunluğuna göre dikkatlice seçilmesini zorunlu kılar. Probiyotiklerin uzayda gıdaya verilmesi de önemli zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Katı mikrobiyolojik kontroller ve çoğu uzay gemisinde soğutma eksikliği nedeniyle şu anda astronot gıda sisteminde hiçbir fermente gıdaya veya probiyotik gıdaya izin verilmiyor. Uzay uçuşunda kullanılmak üzere seçilen probiyotiğin depolama sırasında aktivitesini sürdürmesi gerekmekle birlikte, aynı zamanda bir mikro yerçekimi ortamındaki davranışı için de değerlendirilmesi gerekir. En iyi bakteri türleri ve prebiyotik lifler belirlendikten, seçildikten ve uzay gezginlerinde yapılan müdahale çalışmalarında titizlikle test edildikten sonra, en iyi yaklaşım, astronotlarda sağlık yararlarını artırmak için prebiyotik ve probiyotikleri birleştirmek olacaktır. Uzun vadeli uzay yolculukları ile ilgili sağlık sorunlarını hafifletmek için tasarlanan karşı önlemler, mikro yerçekimi ortamlarında cinsiyete özgü farklılıkları da dikkate almalıdır. Erkeklerin ve kadınların sıfır yerçekimi koşullarında farklı tepki verdiği bilinmektedir. Uzay görevleri sırasında yiyebilecekleri yiyecek seçimleriyle sınırlı olan astronotların aksine, Dünya'da besleyici yiyecekler için çeşitli seçeneklere erişimle sınırlı değiliz. Bu güzel Dünya gezegeninde kullanabileceğimiz bu basit ama önemli ayrıcalığı küçümsemeyin. Astronotlar, Dünya'ya döndüklerinde sağlık işlevlerinin çoğunu geri kazanmayı umabilirken biz bu seçeneğe sahip değiliz. Zaten Dünya'dayken Dünya'ya geri dönemeyiz. Öyleyse içgüdülerinize iyi bakın, o sizinle ilgilenecektir. Astronotlar dışkılarını uzaya değil, dünyaya bırakırlar. Astronotların ishal durumumda kokuyla nasıl baş ettiklerini düşünmek bile epey korkunç. İshal bir yana, NASA hala uzay görevleri sırasında astronotların dışkı ve boşaltım yapmaları için etkili sistemler arıyor. Apollo döneminde Dışkı Tutma Cihazı, aslında astronotların kalçalarına bağladıkları plastik bir çantaydı. Dışkılarını bıraktıktan sonra, çantalar ya uzay aracında saklanıyor ya da ay yüzeyinde bırakılıyordu. Neyse ki yıllar geçtikçe NASA ve diğer uzay ajansları daha etkili yöntemler keşfetti. Uluslararası Uzay İstasyonunda toplanan dışkıyı bir kutuya emdirip daha sonra Dünya'ya doğru fırlatmak gibi. Bu dışkılar, astronotların diğer atık malzemeleriyle beraber atmosferde yanarak kül oluyor. Voorhies, Alexander A., et al. Study of the Impact of Long-Duration Space Missions at the International Space Station on the Astronaut Microbiome. Nature News, Nature Publishing Group, 9 July 2019, www.nature.com/articles/s41598-019-46303-8. Şu anda stres çarkı çılgınlığının s... \"Zero G\" Fırınında İlk Uzay Kurabiyeleri Pişirildi!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzay-zaman-gecmisi-bugunu-ve-gelecegi/", "text": "Bir konumun koordinatlarını verdiğinizde çoğu insan enlem, boylam ve belki de yükseklik gibi bilgilerin kendilerine verilmesini öngörürler. Ama genellikle dördüncü boyut olan zaman ihmal edilip, görmezden gelinir. Tüm bu unsurlar ile fiziksel koordinatların birleşimi, uzay-zaman olarak bilinen ve evrendeki her işleyişin arka planında bulunan kavramı oluşturur. Uzay ve zamanın birleşik ve ilişkili olduğu fikri bilim tarihinde oldukça yakın bir zamanda kabul görmeye ve geliştirilmeye başlanmış bir teori. Öyle ki 1900'lerin başında Minkowski, Flemenk fizikçi Hendrik Lorentz ve Fransız teorik fizikçi Henri Poincare'ın çalışmalarına dayalı olarak birleşik uzay-zaman modelini oluşturmuştu. Daha sonra Minkowski'nin öğrencisi olan Einstein, 1905'te Minkowski'nin modelini uyarlayarak kendi özel görelilik kuramını oluşturdu. Özel görelilikte, uzay-zaman geometrisi sabittir ama gözlemciler kendi göreli hızlarına bağlı olarak farklı uzaklıklar veya zaman aralıkları ölçerler. Genel görelilikte, uzay-zaman geometrisi maddenin hareketine ve bu hareketin etkilerine göre değişir. Einstein'ın genel görelilik teorisi birleşik uzay-zaman modeli ile ilgili ilk ve en büyük teorik atılımdır. Uzay-zaman modeli evrenimizin oluşması ve var oluşu konusunda fikir sahibi olmamızı sağlamıştır diyor Davis. Einstein, Genel Göreliliğinde kara delikler ve beyaz delikler gibi fenomenleri öngörüyordu. Aynı zamanda bir olay ufku olduğunu, kütle çekiminin sonsuz olduğu bir boyut ve içinden hiçbir şeyin kaçamayacağı bir merkeze sahip olduklarını da öngörmüştür. Genel Görelilik aynı zamanda astronomik cisimlerin uzay-zamanı sürükleyerek dönmelerini, Büyük Patlama'yı, uzayın enflasyonist genişlemesini, kütle çekim dalgalarını, zaman ve uzayın bükülmüş uzay-zamanla ilişkili bir biçimde açılmasını, büyük kütleli galaksiler sebebiyle oluşan kütle çekimsel kırılmayı, Merkür yörüngesindeki kaymayı ve diğer gezegen şekillerini, bilimin doğru olduğunu gösterdiği her şeyi, ayrıca ışık hızından hızlı motorların itki gücüne sahip olabileceğini, solucan deliklerinde seyahati ve zaman makinelerini öngörmüştür. Ayrıca genel görelilik, birleşik uzay-zaman modeli için ikinci büyük atılım olan kozmolojinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Uzay-zaman kavramının anlaşılması kuantum alan teorisininde anlaşılmasına yol açtı. Atomların ve fotonların hareketiyle ilgili bir teori olan Kuantum Mekaniği ilk olarak 1925'te yayımlandı. İlk başta fikir uzay ve zamanı ayrı ve birbirinden bağımsız kabul ediyordu. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra teorik fizikçiler Einstein'ın özel göreliği ile kuantum mekaniğini matematiksel olarak birleştirmenin bir yolunu buldular ve Kuantum Alan Teorisi doğmuş oldu. Bu teori, elektromanyetik radyasyonun kuantum teorisi ve elektriksel yüklerin parçalarına ayrılması gibi konuları içeren ve Kuantum Elektrodinamik Teorisi 'nin 1950'lerde gelişmesine ön ayak oldu. 1970'lerde QED teorisi zayıf nükleer kuvvet teorisiyle birleşerek aynı kuvvetleri farklı bakış açılarıyla tanımlayan zayıf elektrik teorisini oluşturdu. 1973'te bilim insanları Kuantum Kromodinamik Teori olarak bilinen, temel parçacıklar olan kuarklar ve gluonlar üzerindeki güçlü nükleer kuvveti açıklayan teoriyi geliştirdiler. 1980'lerde ve 1990'larda fizikçiler QED teorisini, QCD teorisini ve Zayıf Elektrik teorisini birleştirerek Parçacık Fiziğinin Standart Modeli olarak bilinen bu mega teoriyi oluşturdular. Bu teori şu an için bilen tüm temel parçacıkların doğasını, üzerlerindeki dış kuvvetleri, kendileri ve diğer parçacıklarla tüm etkileşimlerini açıklar. Daha sonraları 1960'larda Peter Higgs'in varolduğunu öngördüğü, Higgs Bozonu olarak adlandırılan parçacık da 2012'de CERN'deki Büyük Hardon Çarpıştırıcısı tarafından bulundu. Deneysel atılımlar sayesinde birçok temel parçacık elde edildiğini ve onların etkileşimlerinin bugün bilindiğini de açıklıyor Davis. Bu deneysel atılımlar yoğunlaşmış madde teorisinin ilerlemelerinden kaynaklanan ve bazı ders kitaplarında da yer alan iki yeni madde halini de öngörüyor. Yoğunlaşmış madde teorisi kullanarak keşfedilmiş maddenin hallerinden çoğu, Kuantum Alan Teorisi'nin matematiksel mekanizması kullanılarak keşfedilmiştir. Yoğunlaşmış maddeler metalik gaz, fotonik kristal, metamalzeme, nanomateryal, yarı iletken, kristal, sıvı kristal, yalıtkan, iletken, süperiletken, süperiletken sıvı gibi maddenin egzotik hallerini içerir. Ve hepsi birleşik uzay-zaman modelini temel alır diye açıklıyor Davis. Bilim insanları belirli uzay görevleri ve uzay-zamanla ilgili gözlemleri içeren deneyleri kullanarak uzay-zaman algılarını geliştirmeye devam ediyorlar. Uzayın genişleme ivmesini ölçen Hubble Uzay Teleskobu bu gelişimi sağlayan ölçüm araçlarından biri. 2004'te başlatılan NASA'nın Kütle Çekim İnceleme B Görevi, Dünya'nın dönüşünün uzay-zamandaki bükülmeye etkisi üzerinde çalışıyor. 2012'de başlayan NuSTAR görevi kara delikler üzerine çalışıyor. Birçok diğer teleskop ve görev de bu fenomenler üzerinde çalışılmasına yardımcı oluyor. Yeryüzünde, parçacık hızlandırıcılar on yıllardır çok hızlı hareket eden parçacıklar üzerine çalışıyor. Göreliliğin onaylanmasının en iyi yolu belli bir zamanda bozunan parçacıkları gözlemlemek. Bu bozunmanın süresi, parçacıklar çok hızlı hareket edip ivmeleri arttıkça giderek uzuyor. Çünkü zaman aralığı, göreceli hız arttıkça uzuyor diyor Amendola. İlerideki görevler ve deneyler uzay-zamanı daha derinlemesine incelemek için devam edecek. ESA ve NASA'nın ortak uydusu Euclide, 2020 için hazırlanıyor evrenin büyümesine neden olan karanlık madde ve karanlık enerjiyle ilgili fikirleri test etmek ve astronomik ölçekte haritalandırmak için çalışacak. Yeryüzünde ise LIGO ve VIRGO gözlemevleri kütle çekim dalgalarını, uzay-zaman eğriliğindeki küçük dalgaları incelemeye devam edecek. Eğer kara deliklerle başa çıkabilirsek, aynı yolla ivmeli parçacıklarla da başa çıkabiliriz. Uzay-zaman hakkında bir çok şey öğrenebiliriz diyor Amendola. Bilim insanları uzay-zaman sorunlarıyla başa çıkabilecek mi? Aslında bu, ne açıdan sorduğunuza bağlı. Fizikçiler uzay-zamanla ilgili en şahane teori olan Einstein'ın Genel Görelilik ve Özel Görelilik kuramlarıyla uzay-zaman meselesinin en temel kısımlarını kavramış durumdalar. Buna rağmen, uzay-zaman ve kütle çekim üzerindeki kuantum etkisini henüz tam olarak kavrayabilmiş değiller diye açıklıyor Davis. Amendola da Davis'e katılıyor. Amendola, bilim insanlarının büyük uzaklıklardaki uzay-zaman kavramının, basit parçacıkların mikroskobik dünyalarındaki uzay-zaman kavramından daha kolay anlaşıldığı görüşünde. Belki de kısa mesafelerde uzay-zaman kavramı henüz yeni bir forma bürünmüştür veya sürekli değildir. Buna rağmen, biz bu sınırdan hala çok uzağız diyor Amendola. Bugünün fizikçileri kara deliklerle doğrudan deneyler yapamıyor veya yeni fenomenlerin ortaya çıkmasına sebep olabilecek kadar yüksek enerjilere çıkamıyorlar. Hatta kara delikler üzerindeki astronomik gözlemler dahi tatmin edici değil çünkü ışığı tamamen emen bir madde üzerinde çalışmak hiç kolay değil diye ekliyor Amendola. Yani bilim insanları kara delikleri incelemek için dolaylı yollar kullanmak zorunda. Davis bu durumu şöyle açıklıyor; Uzay-zamanın kuantum doğasını anlamak 21. yüzyıl fiziğinin kutsal kasesi. Bu sorunları çözebilecekmiş gibi görünmeyen ortaya atılmış teoriler bataklığının içinde çakılı kalmış durumdayız. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 12 Ocak 2016 tarihinde yayınlanmıştır. Yaratılan bu kara delik, olay ufku ... Kara Delikler, Ölmüş Yıldızları Yeniden Canlandırabilir! Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü i... Bizler evrende son derece küçük ve ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-5-eylul-1977/", "text": "5 Eylül 1977 tarihinde Voyager 1, Florida'da bulunan Cape Canaveral üssünden sabah saatlerinde gerçekleştirdiği görkemli bir kalkışla derin uzaydaki destansı yolculuğuna başladı. Bu durum da, onu Dünya'dan en uzakta bulunan insan yapımı nesne haline getiriyor. 14 Şubat 1990 tarihinde ise Voyager 1, Güneş Sisteminin dışarıdan görülen ilk aile portresini çekti ve bu fotoğrafta Soluk Mavi Nokta olarak çok iyi bilinen Dünya'nın görüntüsü de yer alıyor. Araç böylece Güneş Sistemi'nin sınırındaki yıldızlararası ortama girmeye başladı. kalmasına yardımcı olmak için bozulmuş jet seti yerine kullanıldı. TCM iticilerinin kullanılması, Voyager 1'in iki ila üç yıl daha NASA'ya veri aktarmaya devam etmesine izin verdi. hakkındaki önemli verileri geri gönderme olasılığı en yüksek olan alan ve parçacık araçlarına, bir bilim aletini çalıştırmaya devam etmesini bekliyor. yakın geçiş gerçekleştirirken bu etkiden faydalandı. geçmesinin yaklaşık 30.000 yıl sürmesi bekleniyor. Belirli bir yıldıza doğru ilerlemese de, ışık yılı uzaklıkta bulunan Gliese 445 yıldızının 1,6 ışık yılı yakınından geçecek. kaplamalı görsel-işitsel bir disk taşır. Bu diskler, Dünya'nın ve yaşam formlarının fotoğraflarını,"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-charles-messier-m51-galaksisini-kesfetti-13-ekim-1773/", "text": "Girdap Galaksisi olarak da adlandırılan M51 (Messier 51 veya NGC 5194 olarak da bilinir), Av Köpekleri takım yıldızında ve bizden yaklaşık 23 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan çubuksuz sarmal bir gökadadır. M51 ve ona eşlik eden NGC 5195 galaksisi amatör gözlemciler tarafından kolayca gözlemlenebilir ve hatta iki galaksi de dürbünle görülebilir. Girdap Gökadası, özellikle sarmal kollar ve etkileşen gökada yapılarının daha iyi anlaşılabilmesi için çalışan profesyonel gökbilimciler için oldukça popülerdir. Keşfinden uzun yıllar sonra Girdap Galaksisi olarak bilinecek olan bu galaksi, 13 Ekim 1773 tarihinde kuyruklu yıldız avcılarının kafasını karıştıran cisimleri gözlemleyen Charles Messier tarafından keşfedilip Messier Kataloğuna M51 olarak kaydedildi. Birleşme aşamasında olduğu eşlikçi galaksisi olan NGC 5195 ise, etkileşime girip girmediği veya uzaktan geçen başka bir galaksi olup olmadığı bilinmemesine rağmen 1781 yılında Pierre Mechain tarafından keşfedildi. 1845 yılında ise üçüncü Rosse Lordu olan William Parsons da İrlanda'da bulunan Birr Kalesi'nde inşa ettiği 1.8 metrelik yansıtıcı teleskopunu kullanarak M51'in sarmal yapısını ortaya çıkardı. Girdap Galaksisi'nin yaklaşık 76.000 ışık yılı çapında olduğu tahmin ediliyor. Bu boyutuyla, galaksi bir uçtan diğer ucuna kadar Samanyolu'nun yaklaşık %43'ü kadardır. Kütlesinin ise 160 milyar Güneş kütlesi veya Samanyolu'nun kütlesinin yaklaşık %10.3'ü kadar olduğu düşünülüyor. Bir zamanlar toz halkasıyla çevrili olduğu düşünülen ancak şimdi bunun yerine kısmen tozla kapatıldığına inanılan bir kara delik, galaksinin kalbinde bulunmaktadır. Ayrıca aktif galaktik çekirdekten bir iyonlaşma konisi yayılmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-cuce-gezegen-eris-kesfedildi-ve-pluton-tartismalari-basladi-5-ocak-2005/", "text": "5 Ocak 2005 tarihinde astronomlar, güneş sistemimizin ikinci en büyük cüce gezegeni olan Eris'i keşfettiler. Cüce gezegen Eris, Mike Brown'un liderliğini yaptığı Palomar Gözlemevi'ndeki bir ekip tarafından tespit edildi ve bir sonraki yıl da keşif doğrulandı. 2006 yılının Eylül ayında ise Yunan-Roma savaş ve kavga tanrıçası olan Eris olarak adlandırıldı. Eris, Güneş'in etrafında dönen en büyük kütleli dokuzuncu ve uydular da dahil Güneş Sistemi içerisindeki en büyük kütleli 16'ıncı cisimdir. Ayrıca bir uzay aracı tarafından ziyaret edilmemiş en büyük cisimdir. Kütlesi Dünya'nın yüzde 0.27'si, Plüton'un da yüzde 127'si kadardır ancak, Plüton hacimce biraz daha büyüktür. Eris'in Plüton'dan daha büyük çapa sahip gibi görünmesinden dolayı bilim insanları Eris'i ilk önce Güneş Sistemi'nin onuncu gezegeni olarak tanımladı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-felicette-uzaya-giden-ilk-kedi-18-ekim-1963/", "text": "Felicette isimli kedi, Fransa'nın uzay programı kapsamında canlıların uzay boşluğundaki fizyolojisini araştırma amacıyla uzaya gönderilen ilk ve tek catstronaut yani kedistronot oldu. Centre d'Enseignement et de Recherches de Medecine Aeronautique , 1963 yılında test etmek icin 14 adet kedi satın aldı ve bu kedilerin hepsi uysal tavırlarından dolayı dişi kediydi. Bilim insanlarının bu kedilere psikolojik olarak bağlanma olasılığını azaltmak için kedilere fırlatma öncesinde isim verilmedi. Tüm kedilerin nörolojik aktiviteyi değerlendirme için beyinlerine cerrahi olarak yerleştirilmiş kalıcı elektrotları bulunuyordu. Bazı kedilerin eğitimi, insanların eğitimine benziyordu. Bu eğitim, simüle edilmiş roket gürültüsü ile yüksek G santrifüjlü üç eksenli bir sandalye kullanılarak CERMA tarafından verildi. Kedilere özel eğitim ise konteynerlerinde kalmalarını ve koruyucu bezlerine dayanmalarını içeriyordu. Kediler yaklaşık 2 ay boyunca eğitildiler. 17 Ekim'de altı kedi uçuş adayı olarak seçildi ve fırlatma gününde ise bir yedek ile beraber C431 isimli bir kedi uçuş için seçildi. 2.5 kg ağırlığındaki C341'in seçilmesinin sebebi ise sakin tavrı ve uygun ağırlığı idi. 18 Ekim 1963 tarihinde de C341, Cezayir'de bulunan Centre interarmees d'essais d'engins speciaux üssünden uzaya fırlatıldı. Görev, yörünge altı bir uçuştu ve 13 dakika sürdü. Roket motoru tırmanışta 42 saniye boyunca ateşlendi ve C341 9,5 g kuvvetinde bir hızlanma yaşadı. Paraşütler, fırlatmadan 8 dakika 55 saniye sonra açıldı ve roketin ateşlenmesinden 13 dakika sonra helikopterler alana ulaştı. C341 güvenli bir şekilde geri dönmüştü ve bu görev onu uzaya ulaşan ilk kedi yaptı. Fransız gazete ve televizyonları, C341'e Felix the Cat çizgi filminden yola çıkarak Felix adını verdi. CERMA ise bu ismi kedinin bir dişi olması nedeniyle Felicette olarak değiştirdi ve resmi adı olarak kabul etti. 2017 yılında ise Matthew Serge Guy tarafından bilim dünyasına olan katkısını anmak için Felicette'in bronz bir heykelini dikmek amacıyla bir kitle fonlaması kampanyası başlattı. Nihayetinde 2019 yılının Nisan ayında Guy, heykelin Doğu Fransa'da bulunan International Space University'de yer alacağını ilan etti. 18 Aralık 2019 tarihinde de üniversitenin Master of Space Studies programının 25. yıl dönümü anısına heykelin açılışı yapıldı. Felicette'in yörüngeye gönderilmeden önceki hazırlık sürecini, uçuş macerasını ve yeryüzüne döndükten sonra araçtan çıkarılışını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-galileo-uzay-araci-gaspra-asteroitinin-yakinindan-gecti-29-ekim-1991/", "text": "Galileo uzay aracı, 29 Ekim 1991 tarihinde Jüpiter'e doğru yol alırken Gaspra asteroitinden bir geçiş gerçekleştirdi ve bu sayede Gaspra bir uzay aracı tarafından ziyaret edilen ilk asteroit oldu. Gaspra, asteroit kuşağının iç kenarına yakın bir yörüngede dolanmaktadır. Galileo, asteroite ulaşmadan önce asteroit kuşağında yaklaşık iki aydır seyahat ediyordu. Araç, asteroitin yanından geçip gittiğinde ona yaklaşık 1.600 km yakındı ve aracın bağıl hızı saniyede yaklaşık 8 km kadardı. Bu geçiş esnasında araç, asteroitin birkaç tane fotoğrafını çekti ve Yakın Kızılötesi Haritalama Spektrometre aygıtını kullanarak asteroitin kimyasal bileşenleri ile diğer fiziksel özellikleri üzerine çalıştı. Aracın gönderdiği son iki görüntü Dünya'ya 1991 yılının kasım ayında ve 1992 yılının haziran ayında ulaştı. Bu görüntüler, yaklaşık 19 km uzunluğunda ve 12 km genişliğinde bir cisim ortaya çıkardı. Yüzeyin daha büyük bir kısmına ait düşük çözünürlüklü görüntüler de dahil verilerin geri kalan kısmı 1992 yılının kasım ayının sonlarında Dünya'ya iletildi. Galileo aracı daha sonra da 28 Ağustos 1993 tarihinde 243 Ida asteroitinin 2.400 km yakınından geçti ve araç, bu asteroitin yaklaşık 1.4 çapındaki Dactyl denilen ufak uydusunu keşfetti. Dactyl ise keşfedilen ilk asteroit uydusudur. Ida asteroiti ile ilgili yazımızı bu linke tıklayarak okuyabilirsiniz. NASA, Juno Uzay Aracı'nın 4 Temmuz'..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-ilk-kez-birden-fazla-murettebat-uzaya-gonderildi-12-ekim-1964/", "text": "Sovyetler Birliği'nin 24 saatlik insanlı görevi olan Voshod-1, insanlı uzay uçuşlarında bir çok ilki gerçekleştiren bir görevdir. Yörüngeye ilk kez birden fazla kişi ve ilk defa hem bir doktor hem de bir mühendis gönderildi. Ayrıca mürettebatlı bir uzay aracı ile o yılların irtifa rekorunu 336 km ile kırdı. Mürettebat ekibinde ise Vladimir Komarov , Konstantin Feoktistov ve Boris Yegorov bulunuyordu. Aslında görevde sadece iki kozmonotun bulunması planlanıyordu ancak, Sovyet politikacılar bir kişinin daha eklenmesi konusunda baskı yaptılar. Bu sebepten dolayı da aracın içine üç kişi yerleştirilince uzay elbiseleri için hiç yer kalmadı. Bu nedenle yörüngedeki görev sürecinde risk alınıp uzay kıyafeti kullanılmayan ilk uzay misyonu oldu. Ayrıca mühendis ve doktor olan iki ekip üyesi de uzaya giden ilk sivil insanlar oldu. . Voshod-1 uzay aracı (İngilizcesi Voskhod-1, Rusçası -1), iniş modülünün üstüne eklenen bir yedek katı yakıt iniş roketiyle temelde bir Vostok uzay aracıydı. Vostok'tan diğer farkı ise fırlatma koltuklarının çıkartılmış ve aracın iç kısmına Vostok kozmonotlarının konumlarına göre 90 derecelik bir açıyla üç mürettebat koltuğu eklenmiş olmasıydı. Bu sıkışık durumdan dolayı da kozmonotlar koltuklarına sığabilmek için sıkı bir diyet uygulamışlardı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-ilk-serbest-uzay-yuruyusu-7-subat-1984/", "text": "3 Şubat 1984 yılında fırlatılan Challenger Uzay Mekiği ile gerçekleştirilen, STS-41b görevinin bize verdiği en ikonik görsel, astronot Bruce McCandless'in Dünya üzerinde araca bağlı olmadan uzay yürüyüşü yaptığı fotoğraf oldu. McCandless, ABD ile SSCB arasındaki Ay yarışının ortasında hızlanan uzay programlarına katılmak için 1966 yılında seçilen 19 astronotun yer aldığı prestijli bir grup olan 5. Astronot Grubu'nun bir üyesiydi. Ayrıca Challenger astronotları arasında Apollo, Skylab ve Uzay Mekiği programlarına muazzam katkılarda bulunmuş ve bu görevin kumandanı da olan Vance D. Brand de bulunuyordu. Brand ve McCandless dışında ekipte pilot Robert L. Gibson ile görev uzmanları olan Robert L.Steward ve Ronald E. McNair yer alıyordu. Brand'in kumandanlık yaptığı ilk görev olan STS-5 ile ticari uyduların taşınıp yerleştirilmesi planlanmıştı. Uydu yerleştirilmesi başarılı oldu ancak, astronot kıyafetlerindeki problemler sebebi ile planlanan uzay yürüyüşleri yapılamayıp iptal edildi. STS-41b görevinde ise durum tersi oldu. Mürettebatın görevin başında iki iletişim uydusunu yerleştirmeyi başarmasına rağmen iki uyduda da bulunan takviye roketlerin sadece 20 saniye sonra beklenmedik şekilde kapanmasından dolayı bu uydular yere eş zamanlı yörüngeye ulaşamadı. Fakat diğer yandan uzay yürüyüşleri ise olağanüstü bir başarıya ulaştı. 7 Şubat'ta ve daha sonrasında 9 Şubat'ta McCandless ve Steward 'İnsanlı Manevra Birimlerini taktılar ve hiç bir yere bağlı olmadan uzayda yürüyüşe çıktılar. Bu İnsanlı Manevra Birimi, yaklaşık 85 cm genişliğinde, 72 cm derinliğinde ve 127 cm uzunluğundaydı. Alüminyum çerçevesi, nitrojen ile doldurulmuş iki tane kevlar kaplı alüminyum tankı barındırıyordu. Bu da altı saatten uzun bir uzay yürüyüşü için yeterli bir itici güçtü. McCandless ve Steward, mekikten yaklaşık 100 metre uzaklaştı ve bir çok kere bu mesafeyi gidip döndüler. Hem astronotlar hem de mekik saatte yaklaşık 18,000 mil hızla yol alıyorlardı. Uzay yürüyüşündeki rollerini bir çok kez pratik yapan mekiğin içerisindeki ekip ise, astronotların hareketlerini Challenger'ın radarı ve diğer aygıtlarıyla izlediler. Eğer uzay yürüyüşü yapan astronotlar arıza sonucu uzaklaşmaya başlasaydı Brand'ın onları takip edip mekiğe manevra yaptırmak gibi bir planı vardı. Bu sayede de McCandless ve Steward, kendilerini güvenli bir şekilde kollara tutunarak manevra yapabilecekleri mekiğin yük bölmesinde bulacaklardı. Neyse ki yürüyüşlerde bu tarz beklenmedik bir durum oluşmadı. Bir fotoğraf tutkunu olan Gibson ise bu yürüyüşün ikonik karelerini fotoğrafladı. Gün geçmiyor Dünya medyası ve bizim... Star Wars Evreni, Gerçeğe O Kadar Uzak Değil! Bu sıralar Star Wars hayranları, St..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-ilk-yapay-uydu-olan-sputnik-1-firlatildi-4-ekim-1957/", "text": "Sputnik 1, Sovyetler Birliği tarafından Dünya'nın yörüngesine gönderilen ilk insan yapımı nesneydi ve ABD'de Sputnik krizi olarak bilinen bir korku ve endişe dalgasını tetikledi. Bu endişe dalgası da, Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında süren Soğuk Savaş'ın başka bir kısmı olan Uzay Yarışı'nı başlattı. Sputnik 1, yaklaşık 58 cm çapında ve dört adet uzun radyo antenine sahip metal bir küreydi. Bu antenler, amatör radyo operatörlerinin bile duyabileceği bip bip bip şeklinde radyo sinyalleri gönderiyordu. Bataryaları bitmeden üç hafta boyunca yörüngede dolandı ve daha sonrasında ise atmosfere düşüp yanmadan iki ay boyunca sessizce yörüngede kaldı. Sputnik 1'in fırlatılışı politik, askeri, teknolojik ve bilimsel gelişmeler için yeni bir çağ başlattı. Sputnik 1'i Dünya'dan izlemek ve onun üzerine çalışmak, bilim insanlarına çok değerli bilgiler sağladı. Üst atmosferimizin yoğunluğunun ne olduğu uydunun yörüngesindeki sürüklenmesinden ortaya çıkarılabildi ve radyo sinyallerinin yayılımı iyonosfer hakkında bize bilgiler sağladı. Uydu, yörüngede saatte 29,000 km hızla ilerliyordu ve her turunu tamamlanması 96.2 dakika alıyordu. 20.005 ila 40.002 MHz aralığında sinyal yayıyordu ki bu sinyaller Dünya çapındaki bütün radyo operatörleri tarafından takip edilebiliyordu. Sinyaller, vericilerin bataryaları 26 Ekim 1957 tarihinde tükenene kadar gelmeye devam etti. Sputnik, 3 ay sonra Dünya çevresinde 1440 tur tamamladıktan ve toplamda yaklaşık 70 milyon km yol kat ettikten sonra Dünya'nın atmosferine yeniden girip yanarak yok oldu. Sputnik uydusu hakkında daha detaylı bilgi için, bu linkteki yazımızı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-kafatasi-seklindeki-asteroit-yakinimizdan-gecti-31-ekim-2015/", "text": "31 Ekim 2015 tarihinde kafatası şeklindeki bir asteroit, Dünya'nın yakınından geçti. Söz konusu asteroit, Cadılar Bayramı'nda öyle bir mükemmel zamanlama ile gelmişti ki bu durum, zaten ürkütücü olan asteroidi daha da ürkütücü hale getirmişti. En çok yaklaştığı sırada asteroit, Dünya'dan yaklaşık 483 bin kilometre yani Dünya ile Ay arasındaki ortalama mesafenin 1.3 katı kadar uzaklıkta idi. Bu yüzden de Dünya'ya bir tehdit oluşturmuyordu. Geçişinden sadece üç hafta önce Hawaii'de bulunan Pan-STARRS Gözlemevi astronomları tarafından keşfedilen asteroite resmi olarak 2015 TB145 adı verildi. Bu arada Cadılar Bayramı'ndan önceki gün Porto Riko'da bulunan Arecibo Gözlemevi asteroidin ilk radar görüntülerini yakalayana kadar kimse onun neye benzediğini bilmiyordu. NASA kendisine Müthiş Balkabağı derken diğerleri Cadılar Bayramı Asteroidi dedi. Asteroidin radar gözlemleri, onun tahminlerden daha geniş olduğunu gösterdi. Asteroit, 600 metre genişliğindeydi ve kendi çevresinde her beş saatte bir dönüyordu. Ayrıca asteroit, uzayda 126,000 km/saat hızla yol alıyordu ve kendisinin bir kuyruklu yıldız olabileceğini gösteren bir takım ipuçları da vardı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-mirandanin-kesfi/", "text": "16 Şubat 1948 tarihinde astronom Gerard Kuiper, Uranüs'ün uydusu Miranda'yı keşfetti. Miranda, Uranüs'ün o zamana kadar keşfedilen beşinci uydusuydu. Bu uydunun keşfinden sonra ise Uranüs'e ait 27 tane daha uydu bulundu. Kuiper Miranda'yı keşfettiği zaman, 82 inçlik Otto Struve Teleskopu'nu kullandığı Teksas'taki McDonald Gözlemevi'nde bulunuyordu. Gözlemi yaptıktan iki hafta sonra ise gördüğü şeyin Uranüs'ün yörüngesinde dönen uydusu olduğunu doğrulamayı başardı. Uydunun ismini Shakespeare'in Fırtına adlı oyunundan seçerek Miranda koydu. Bunun sebebi ise diğer dört uydunun isimlerinin de yine Shakespeare roman karakterlerinden seçilmiş olmasıydı. Bugün, orta düzey bir amatör teleskopla dahi görüntüleyip fotoğraflayabileceğiniz Miranda hakkında daha ilginç bir bilgi için bu linkteki yazımızı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-pathfinder-mars-yuzey-araci-son-verilerini-gonderdi-27-eylul-1997/", "text": "27 Eylül 1997 tarihinde NASA'nın Mars Pathfinder görevi Dünya'ya son verilerini gönderdi. Bu görev, sabit bir yer istasyonu ile, Sojourner isimli ilk Mars gezgin aracını kapsıyordu. Pathfinder yer istasyonunun bataryası arızalanmaya başladığında, bir ay sürmesi beklenen görevin üçüncü ayındaydı. İletişim kesildikten sonra ise, bilim insanları pes etmeden ve görev tamamlandı demeden önce, beş ay boyunca Pathfinder ile yeniden iletişim kurmak için çabaladı. Ancak, araç ile bir daha iletişim kurmak mümkün olmadı. Pathfinder yüzey aracı Sojourner isimli küçük bir tekerlekli gezgin ile birlikte 4 Aralık 1996 tarihinde fırlatılmış ve araç Kızıl Gezegen'e 4 Temmuz 1997 tarihinde ulaşmıştı. Bu görev çok kısa sürmüşse de, Mars yüzeyinde uzun yıllar görev yapacak olan gezgin araçlar geliştirebilmemiz adına bizlerin çok şey öğrenmesine sebep oldu. Bu görevden elde edilen tecrübeler ile, sonraki yıllarda ikiz gezginler Spirit ve Opportunity, onların ardından da, daha büyük ve gelişmiş bir araç olan Curiosity Mars yüzeyine başarıyla gönderildi. 30 Temmuz 2020'de de, bir gezgin yüzey aracı ve bir helikopter içeren Perseverance aracı Mars'a inmek üzere yola çıktı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-pioneer-12-venuse-dusuruldu-8-ekim-1992/", "text": "Pioneer 12 olarak da bilinen Pioneer Venüs Orbiter uzay aracı, 14 yılını Venüs'ün yörüngesinde dolanıp gezegenin atmosferini inceleyerek geçirdi. Araç ayrıca Venüs'ün iyonosferini ve Güneş rüzgarlarından gelen yüklü parçacıklar ile nasıl etkileşime girdiğini görmek için manyetik alanını inceledi. Uzay aracı, 2,5 metre çapında ve 1.2 metre uzunluğunda düz bir silindir şeklindeydi. 4.7 metre uzunluğundaki bir kamera kolunun sonunda bulunan manyetometre dışında, aracın tüm aygıtları ve alt sistemleri silindirin ön kısmına yerleştirilmişti. Bir güneş paneli de silindirin çevresini sarıyordu. Dünya'ya ise 1.09 metrelik anteni ile S ve X bandında veri gönderiyordu. Aracın Venüs'ün yörüngesine girmesini sağlayacak itiş gücünü sağlamak için de araca Star-24 katı yakıt roketi eklenmişti. 1986 yılının şubat ayı boyunca Pioneer 12, yani yaygın adayla Pioneer Venüs Orbiter, Venüs çevresindeki yörüngesinden Güneş'e yakınlığından dolayı Dünya'dan detaylıca gözlemlenemeyen Halley Kuyruklu Yıldızı'nı gözlemleyebildi. Ve aracın mor ötesi spektrometreleri, 9 Şubat'taki günberide kuyruklu yıldızın çekirdeğinde gerçekleşen su kaybını izledi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-rosetta-uzay-araci-kuyruklu-yildiza-carptirildi-30-eylul-2016/", "text": "Rosetta, Avrupa Uzay Ajansı tarafından inşa edildi ve 2 Mart 2004 yılında fırlatıldı. İniş modülü Philae ile birlikte 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızını detaylıca inceledi. Aracın ismi, üç farklı dilde metinden oluşan bir yazıt olan Mısır dikili taşı Rosetta Taşı'ndan gelmekteyken, iniş aracının ismi de hem Yunan alfabesi hem de Mısır hiyeroglifleri içeren Philae dikili Taşı'ndan gelmektedir. Araç, yolculuğu boyunca Dünya'dan, Mars'tan, 21 Lutetia ve 2867 Steins asteroitlerinden yakın geçişler gerçekleştirdi. 6 Ağustos 2014 yılında araç, kuyruklu yıldıza ulaştı ve yörüngesine girebilmek için bir dizi manevra yaptı. 12 Kasım'da ise iniş modülü Philae kuyruklu yıldıza iniş gerçekleştirdi. Ancak modulü yere sabitleyecek zıpkınların tam çalışmamasından dolayı modül yüzeyden sekerek zıpladı ve planlanan yere inemedi. Bu yüzden de Güneş'ten gelen enerjiden faydalanamayacağı gölge bir yerde kalmak durumunda kaldı. 2 gün sonra da Philae'nin bataryaları bitti. Modül ile iletişim 2015 yılının Haziran ve Temmuz aylarında çok kısa bir süre için sağlandı. ancak azalan güneş enerjisi sebebiyle Rosetta'nın iniş aracı ile iletişimi 27 Temmuz 2016 tarihinde sonlandırıldı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-salyut-6-uzay-istasyonu-yorungeye-gonderildi-29-eylul-1977/", "text": "Salyut 6, Sovyetler Birliği'nin Salyut programı kapsamında fırlattığı sekizinci uzay istasyonuydu. Bu istasyon, aynı zamanda ikinci nesil ilk Salyut uzay istasyonu konumundaydı. Daha önce gönderilen istasyonların aksine Salyut 6, uzun süreli mürettebatlı görevlere ev sahipliği yapabiliyordu. Görevde kaldığı beş yıldan uzun sürede sadece Sovyetler Birliği'nden değil; Çekoslavakya, Macaristan, Küba, Romanya, Polonya, Vietnam, Moğolistan ve Doğu Almanya gibi ülkelerden 16 kozmonot istasyonu ziyaret etti. Bu kozmonotlarından Leonid Popov ve Valeri Ryumin 185 gün boyunca istasyonda kalarak o yılların rekorunu kırmışlardı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-sovyetler-birligi-dunyanin-yorungesine-laika-isimli-kopegi-gonderdi-3-kasim-1957/", "text": "Laika, uzaya gönderilen ilk hayvan olduğu gibi Dünya'nın yörüngesinde bulunan ilk köpektir. Moskova sokaklarında başıboş bir şekilde dolaşan melez bir köpek olan Laika, 3 Kasım 1957 tarihinde dış uzaya gönderilen Sovyet uzay aracı Sputnik 2 aracının yolcusu olarak seçildi. Laika'nın seçildiği görevin gerçekleştirildiği zamanlarda uzay yolculuklarının canlı varlıklar üzerindeki etkisi hakkında çok az şey bilindiği için ve yörüngeden çıkarma teknolojilerinin henüz gelişmemiş olmasından dolayı Laika'nın sağ salim geri dönmesi beklenmiyordu. Bazı bilim insanları, fırlatma sırasında veya dış uzay koşullarında insanların hayatta kalamayacaklarına inanıyorlardı bu sebeple de mühendisler, hayvanlar ile gerçekleştirilen uçuşları insanlı görevler için gerekli bir öncü görev olarak gördüler. Laika'nın gönderildiği bu görev, yaşayan bir yolcunun yörüngeye fırlatılırken hayatta kalabileceğini ve mikro g kuvvetine dayanabileceğini kanıtlamayı amaçladı. Bu görevin diğer amaçları ise insanlı uzay uçuşlarının önünü açmak ve bilim insanlarına canlı organizmaların uzay uçuşu ortamlarına karşı nasıl tepki verdiğine dair ilk verileri sağlamaktı. Ancak Laika, muhtemelen merkezi R-7 destekleyicisinin roketin taşıdığı yükten ayrılamaması sebebiyle ortaya çıkan aşırı ısınmadan dolayı hayatını kaybetti. Ölümünün gerçek sebebi ve zamanı 2002 yılına kadar halka açıklanmadı. Bunun yerine yaygın olarak görevin altıncı gününde araç içerisindeki oksijenin bitmesinden dolayı öldüğü veya Sovyet hükümetinin başlangıçta iddia ettiği gibi oksijenin bitmesinden dolayı Laika'ya ötenazi uygulandığı söylendi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-bugun-uzay-mekigi-columbia-donus-yolunda-infilak-etti-1-subat-2003/", "text": "1 Şubat 2003 tarihinde uzay mekiği ColumbIa, uzayda iki haftadan fazla vakit geçirdikten sonra Dünya'ya dönerken atmosferde yanarak parçalara ayrıldı. Kaza sırasında mekikte yedi astronot bulunuyordu: kumandan Rick Husband, yükleme kumandanı MIchael Anderson, görev uzmanları David Brown, Kalpana Chawla, Laurel Clark, WIllIam McCool ve pilot Ilan Ramon. Ve maalesef bu yedi astronotun hepsi kazada hayatlarını kaybetti. Bu mekik kazası, NASA tarihinde 1986 yılında yaşanan Challenger mekik kazasından sonra yaşanan ikinci felaketti. Columbia'nın 28. görevi olan STS-107'nin fırlatılışı esnasında mekiğin dış kısmında bulunan yalıtım köpüğünün bir kısmı koparak yörünge aracının sol kanadında kaldı. Benzer bir parça kopması daha önceki görevlerde de gerçekleşmişti ve bu kopmaların meydana getirdiği hasarlar, çok küçük hasarlardan neredeyse felakete yol açabilecek hasarlar arasında sıralanıyordu. Ancak bazı mühendisler Columbia'nın bu görevinde yaşanan hasarın çok daha ciddi olabileceğinden şüpheleniyordu. Atmosfere girişten önce NASA, inceleme yapmayı sınırlandırdı çünkü eğer böyle bir hasarın olduğu doğrulansaydı ekibin bunu tamir etme imkanı yoktu. Columbia atmosfere girdiğinde bu hasar, sıcak atmosferik gazların ısı kalkanına girmesine ve iç kanat yapısına zarar vermesiyle mekiğin dengesiz hale gelerek parçalanmasına sebep oldu. Felaketten sonra uzay mekiği programı aynı Challeger faciasından sonra olduğu gibi iki yıl boyunca askıya alındı. Uluslararası Uzay İstasyonu'nun inşası bu sırada beklemedeydi ve STS-114 ile mürettebatlı uçuş olan STS-121 onay alana kadar istasyon tamamen Rus Uzay Ajansı'na bel bağladı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-ilk-kadin-valentina-tereskova/", "text": "Valentina Tereşkova, uzay yarışının ilk yıllarında SSCB tarafından Dünya yörüngesine gönderilen ilk kadın kozmonottur. ABD'nin bir kadın astronotu uzaya göndermesi ise bundan tam 20 yıl sonra olmuştur. Sovyetler Birliği , 1961 senesinde Vostok 1 Görevi kapsamında Yuri Gagarin'i uzaya taşıyarak ABD'ye karşı uzay yarışında çok önemli bir başarıya imza atmış ve açık ara öne geçmişti. Dönemin hararetli uzay çekişmesinde her iki ülke de elinden geldiği ölçüde ilklere imza atarak diğer ülkenin önüne geçebilme planları yapıyordu. Yapılan genel bir araştırma çerçevesinde Valentina Tereşkova diğer üç aday ile birlikte seçilerek yoğun bir eğitime tabi tutuldu. Seçilen dört kadın da paraşütçüydü ve özellikle halkın arasından seçilmişler, sivil olmalarına özen gösterilmişti. Adaylar arasından yalnızca bir kişi bu göreve seçilecekti ve bu kapsamda normal bir kozmonotun aldığı tüm eğitimlere harfiyen tabi tutuldular. Eğitimler sonucunda Valentina Vladimirovna Tereşkova , uzaya çıkacak ilk kadın kozmonot olarak dönemin SSCB başkanı Nikita Kuruşçev tarafından seçildi. 16 Haziran 1963'te Valentina Tereşkova Vostok 6 görevi kapsamında Baykonur Uzay Üssü'nden fırlatıldı. Tereşkova, Dünya yörüngesinde 48 tam tur attı ve yaklaşık üç gün uzayda kaldı. Bu süre o tarihlerde uzaya çıkmış olan tüm ABD'li astronotların tümünün toplam süresinden daha fazlaydı. Tereşkova ayrıca yörüngede, bilimsel faaliyetlerde kullanılması adına Dünya'nın birbirinden önemli fotoğraflarını çekti ve uçuş kayıtları tuttu. Tereşkova'nın uçuş öncesi hazırlıklarını, fırlatma anını, yörüngedeki kayıtlarını, inişini ve halk tarafından coşkuyla karşılanışını bu linkteki veya aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. Kanıtları olmayan kimi iddialara göre Valentina Tereşkova, uçuş sırasında sinir dengesini kaybederek telsiz çağrılarına uzun süre cevap vermemiştir. Bu sebeple uzay aracı Dünya'ya otomatik kontrol sistemi ile indirilmiştir. Fakat Valentina Tereşkova bu iddiaları hala reddetmektedir ve uzun yıllar sonra ortaya çıkan bazı resmi belgeler de Tereşkova'yı bu noktada destekler niteliktedir. Şu anda 84 yaşında ve hala hayatta olan Valentina Tereşkova, Vostok 6 Görevi kapsamında uzaya gönderilen ilk Kadın Kozmonot olması sebebi ile tarihteki yerini kesin bir şekilde almıştır. Bu nedenle Sovyetler Birliği'nde Yuri Gagarin, Vlademir Komarov ve Aleksei Leonov gibi kozmonotlarla birlikte halkın nazarında bir kahraman olarak görülmekte ve ismi hala minnetle anılmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-ilk-memeli-canli-laika/", "text": "Yazının başlığı çoğunuz için belki biraz yabancı gelebilir. Aranızda bilenler var farkındayız ama bilmeyenler için söyleyelim; Laika, sıradan bir sokak köpeğinin adıdır aslında. Bu hali ile çok bir şey ifade etmiyor gibi görülebilir ancak, aynı sokak köpeği, Dünya yörüngesine çıkan ve orada ölen ilk canlının da ta kendisidir dersek, işte o zaman anlatacak çok şeyimiz olacak demektir. Sovyetler Birliğinin uzaya gönderdiği ilk uydu olma özelliği taşıyan ve Dünya'ya ilettiği o meşhur bip bip sinyalleri ile tüm dünyada kesin bir başarının simgesi haline gelen Sputnik 1 görevinin hemen ardından Nikita Kruşçev, Ekim Devrimi'nin 40. Yılı onuruna yeni bir uzay zaferi için mühendislerine baskı yapmaya başlamıştı bile. Bu acil beklenti ile Sovyet mühendisler, ellerinde bulunan taslak halindeki planlara başvurarak projeyi Kasım ayına alelacele yetiştirmeye çalıştılar. Uzun süredir düşündükleri uzaya bir köpek gönderilmesi fikri bu proje ile hayata geçirilmek isteniyordu. Amaç, canlı bir organizmanın Dünya yörüngesinde hayatta kalıp kalamayacağını sınamaktı bir bakıma. Tüm bu testlerin ardından ihale Laika'ya kaldı ve kahramanımız kalkıştan üç gün önce uzay aracına yerleştirildi. 3 kasım 1957 tarihinde Sputnik-2 adı altında uzaya fırlatılan R-7 roketinde, kalkıştan birkaç saat sonra taşıyıcı roket ile Laika'nın bulunduğu bölme ayrıldı. Bu sırasında oluşan bir arıza sebebi ile köpeğin içerisinde bulunduğu bölme aşırı ısınmaya başladı ve kahramanımız maalesef yaşamını yitirdi. Buna rağmen bilim insanları canlı organizmaların Dünya yörüngesinde ve yerçekimsiz ortamda hayatta kalabileceğini acı bir deneyimle de olsa öğrenmiş oldu. Deney, daha sonra Yuri Gagarin ve Sovyetler Birliği'nin Vostok 1 zaferi için çok önemli bir referans olmayı başardı. Bu yönü ile, deney Laika'nın canına malolmuşsa da, başarılı olmuştu diyebiliriz hani. Rusya 2008 yılında biraz geç de olsa Laika için bir anıt açılışı gerçekleştirdi ve ayrıca Nasa'nın Mars Exploration Rover görevindeki toprak inceleme hedefine Laika adı verildi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-olum-ve-ayrisma-curume/", "text": "Çürüme sürecinin derinliklerine dalmadan önce, sizi uzaydaki kısa yolculuğunuzdan ötürü öncelikle tebrik etmemize izin verin. Siz dostum, artık Dünya ufkunun ötesine erişmeye cesaret etmiş o aşırı ayrıcalıklı bireylerden birisiniz. Kötü haber şu ki; uygun bir uzay kıyafetiniz olmadan burada fazla duramazsınız. İstenmeyen şekillerde bir dizi vakuma maruz kalacaksınız. İyi ihtimalle çabuk bir ölüm yaşayacaksınız ama bedeniniz için aynı şeyi söyleyemeyiz. Eğer yeni ölmüş birine yaklaşırsanız, bedenin ölümden hemen sonra çeşitli değişimler geçirdiğini fark edebilirsiniz. En belirgin değişim pallor mortis ve Livor mortis . Ölümden sonra, kalp kan pomplayamadığında, yerçekimi etkisiyle kan yere yakın bölgelerde birikmeye başlar. Daha ağır olan kırmızı kan hücreleri de çökmeye başlar, mor, çürük gibi görünen lekeler oluşmaya başlar ve bu ölümün en kesin işaretidir. Ardından rigor mortis gelir. Çürümenin bu evresinde uzuvlar sertleşip kırılganlaşır. Bedeni oluşturan kaslar adeta betonlaşmıştır. Tüm bunlar olurken, beden yavaş yavaş soğumaya başlar, buna ise algor mortis denir . Ölüm sonrası bu değişimlerin bazıları sarsıcı olabilir ama; bir sonraki ile kıyaslandığında sadece küçük bir pencere açmış sayılırlar. Pallor mortis, livor mortis, algor mortis ve rigor mortis oluşup kaybolduğunda , bakteriler çığrından çıkarak saldırıya geçer. Önce saprobik bakteriler işe koyulur; çoğu ayrışmanın ilk aşmasında olan dokuları, kasları ve iç organları yemeye başlarlar. Bu sırada enzimler, anaerobic bakteriler iç organları parça parça ayrıştırmaya ve sıvılaştırmaya başlar. Bunun sonucu olarak asit ve gazlar vücudu şişirir ve kokutur. Bir kısmı çeşitli yollardan dışarı çıkarken, büyük kısmı düzenli olarak birikir; ta ki cilt yırtılana kadar... Bir balonun kıvamlı domates suyu ile doldurulup iğne ile patlatıldığını hayal edin. Nihayetinde ölen kişi bu noktada görece tanınamaz hale gelmiştir. Belirli özelliklerinden tanımak için yaklaşacağınızdan değil. Zaten koku sizi bayıltacaktır. En berbat kısımları bitse de, dehşet henüz bitmeye çok uzaktır ama sizi konunun kalanından azat ediyoruz; biliyoruz ki konuşulması rahatsızlık verici bir konu bu. Ancak bunu yaparken bir amacımız vardı; çürüme sürecinde farklı bakterilerin büyük rolleri olduğunu vurgulamak istedik. Dünyada, bu etkilerin tam olarak ortaya çıkmasını geciktirecek bazı metotlarımız var. Diğer adıyla mumyalamak: Kişi öldükten sonra tüm kanın çekilmesi, ardından yerine formaldehit de dahil olmak üzere farklı kimyasalların konulması gibi... En azından ailenin ve arkadaşların kişiyi görüp hoşçakal diyebileceği kadar geciktirecek metotlar. Uzayda, bir kaç farklı durum yaşanabilir. Birincisi, bir uzay kıyafeti olmadan yaşanan ölüm ve çürüme. Bu senaryoda içeride bir ısı kaynağı olmadan vücut oldukça hızlı şekilde donup katılaşabilir ve tozdan gelip toza dönüşmeyi süresiz olarak erteleyebilir. Tabii, burada oldukça hızlı derken, filmlerde gördüğünüz gibi saniyeler içinde bir donmadan söz etmiyoruz. Uzay boşluğunda bir insanın tamamen donması saatler alacaktır. Bu konuyla ilgili şu makalemize göz atmanız iyi olur. Aslında bir vücudun bu şekilde ne kadar sürede çürüdüğünü bilmiyoruz. Yani vücut sonsuza kadar ya da gerçekten çok uzun bir süre ayrışmadan kalabilir. Ama söylediğimiz gibi, bu ancak donmuş cesedin bir yıldıza, kara deliğe ya da başka bir gök cismine yaklaşmadığı durumlarda olabilir. Eğer yaklaşırsa, dünyadaki gibi bir atmosfer tarafından korunmadığı için, uzaydaki radyasyon cesedi bir ateş fırtınasıymışçasına parçalayacaktır. Ölümün dış bir ısı kaynağına yakın konumda gerçekleştiğini var sayarsak; mesela dünya atmosferinin hemen dışında, sıcaklığın yeterince yüksek ama alevlenme yaşanacak kadar yüksek olmadığı bir durumda, büyük bölümü sudan oluşan vücut hızla kuruyacaktır deri-kumaş niteliğine bürünecektir aynı kurutulmuş et gibi. Dahası, uzay giysisi olmadan uzaydaki vakum, insanı ve içerdiği herhangi bir bakteriyi etkili şekilde sterilize edecektir. Bunu bakterilerin çürümenin anahtarı olduğu gerçeğiyle birleştirdiğimizde, vücudun bu vakumla kısa sürede ayrışması pek de olası değildir. Şimdi bir de uzay giysisiyle düşündüğümüzde, çürüme süreci büyük ihtimalle hızlanacaktır. Henüz kimse uzay giysisiyle aracının dışında ölmediği için bunun ne ölçüde olacağı henüz belirlenmemiştir. Ölümün ardından, uzay giysisinin içindeki bakteriler hızla vücudun kendisiyle beslenmeye başlarken hücresel ölümler de onu yavaşça türlü aşamalarda ayrıştıracaktır. Bu ancak bir ısı kaynağı varsa olabilecek bir durumdur aksi takdirde vücudun bakterilerin beslenip çoğalmasından önce, donup kaldığı duruma geri döneriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-viski-keyfi/", "text": "-Josh McCarthy, Ballantine's Marka Müdürü Yerçekimsiz ortamda viski içmenin güçlüğünün, uzay turizminin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu biliyoruz. Bizim gibi düşünen İskoç viski üreticisi Ballantine's, herkes uzayda viski içebilsin diye Uzay Bardağı projesine imza attı. Şaka bir yana, eğer uzay yolculuğunu konforlu bir hale getirmak istiyorsak sıvıları kontrol etme yöntemlerimizi geliştirmemiz gerekiyor ve bu proje, bu yolda atılmış adımlardan bir tanesi. Open Space Agency ve viski üreticisi firmanın birlikte yürüttüğü uzay bardağı projesi, 11 ayın sonunda ilk prototipini çıkardı. Bardak, viskiyi haznede tutacak yüzey gerilimini yaratmak için altın dışbükey tabana sahip. Tabana bağlı sarmal bir kanal, hazne içindeki viskiyi üstteki altın ağızlığa iletiyor. Reaktif olmadığı için, viskinin lezzetini korumak amacıyla üretimde altın tercih edilmiş. Hazne ise 3B yazıcı ürünü ve plastik. Tabanın altındaki mıknatıs, bardağın metal yüzeylere sabitlenebilmesini sağlıyor. Ayrıca bu bardak sıvının üstten dökülmesiyle doldurulmuyor, uzayda mümkün değil nitekim. Bunun yerine viskiyi tabanındaki tek yönlü iletime izin veren bir delikten alıyor. Projenin tasarımında eylemsizlik prensibinden bolca faydalanılmış. Buna göre bardağı tabandan dolduruyoruz, sonra metalle viski arasındaki ısı transferini sağlamak için elimizde çeviriyoruz. En son bardağı yukarı doğru kaldırdığımızda viski tabana yayılıyor ve sarmal kanaldan ağzımıza dolmaya hazır hale geliyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-yetistirilen-ilk-marullarin-tadina-bakildi/", "text": "Uluslararası Uzay istasyonunda bir ilke imza atıldı: Uzayda yetiştirilen ilk sebzenin tadına bakıldı! İstasyonda bulunan Sebze Laboratuvarında yetiştirilen marul, uzayda yiyecek amaçlı büyütülen ilk sebzeler olarak tarihe geçti. Ancak, marullarımız üstteki resimde olduğu gibi iştah açıcı görünüme sahip değil. Bunun nedenlerini yazımız içinde bulacaksınız. Kendilerine ilk uzay çiftçileri diyebileceğimiz astronotlar, tadına bakmadan önce; sitrik asit temelli dezenfektanlar ile marulu temizleyip dezenfekte ederek sağlık açısından en uygun duruma getirmeye çalıştılar. Ardından da eşit parçalara bölerek afiyetle yediler. Uzayda daha farklı sebze ve meyve yetiştirmeye öncü olmak adına yapılan çalışmada, astronotlara oyalanacak bir hobi sağlayarak üzerlerindeki stresi azaltmayı da planladılar. Uluslar arası uzay istasyonundaki Veggie bitki yetiştirme sistemi ile elde edilen marula veg-01 adı verildi . Uzay istasyonunda 1 yıllık görevde bulunan astronot Scott Kelly tarafından 8 temmuzda ekilen veg-01 in olgunlaşması 33 gün sürdü. Marulun yetiştirilmesinde kullanılan büyütme sistemi Orbitec şirketi tarafından hazırlanıp 2014 yılında uzay istasyonuna teslim edilmişti. Veggie sisteminde bitkilerin Güneş ışığı olmayan ortamda sağlıklı fotosentez yapabilmesi için, yeşil LED'lerden daha uygun ışık yayan kırmızı ve mavi LED'ler kullanıldı. Morumsu renkteki bitkinin daha yenilebilir görünmesi için sisteme saha sonradan yeşil LED'ler eklendi. Uzay istasyonundaki Veggie sisteminde yetiştirilen ilk sebzeler bunlar değil. 2014 yılında ilk sebzeler astronot Steve Swanson tarafından yetiştirilmiş, ardından Dünya'ya gönderilerek gıda güvenliği analizlerinden geçmişti. Yetiştirilen marulların elbette hepsi astronotlar tarafından yenmeyecek. Çünkü bu önemli deney, astronotlar karnını doyursun diye yapılmadı. Tadılan marullar dışında kalanlar dondurulacaklar ve Dünya'ya gönderilerek çeşitli testlerden geçirilecekler. Böylelikle, uzayda, Güneş'siz ve yerçekimsiz ortamda yetiştirilen bitkilerin besleyiciliği konusunda bilgi sahibi olacağız. Bu yetiştirilen marullardan ve sonrasında yapılacak diğer deneylerden elde edilecek bilgiler, uzun süreli gezegenler arası görevlerde; özellikle önümüzdeki 20 yıl içinde yapılacak olan insanlı Mars uçuşlarında astronotların kendi yiyeceklerini üretebilmeleri için gerekli olan verilerin elde edilebilmesi açısından büyük önem taşıyor. Bilindiği gibi büyük veya küçük her... Hem NASA, hem diğer ülkelerin uzay ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayda-yildizlari-fotograflamak/", "text": "Uzayda çekilen fotoğraflarda genellikle yıldızların olmadığını görürüz. Çoğu bilimsel insan da ama neden yıldızlar yok, sahte bunlar gibi bilgisizce cümleler kurar! Uzaydan Çekilen Fotoğraflarda Niçin Yıldız Yok? başlıklı yazımızda da belirttiğimiz gibi fotoğraflar genellikle Ay'a, Dünya'ya veya uzay istasyonuna odaklı olarak çekildiği için, bu cisimleri net bir şekilde fotoğraflayabilmek adına pozlama süresi kısa tutulur ve cisimlerin üzerlerinden yansıyan ışınların fotoğraflarda patlama yapmaması sağlanır. Bunun bir götürüsü olarak da yıldızları bu şekilde çekilen fotoğraflarda göremeyiz. Yıldızların bu fotoğraflarda görülememesi, fotoğrafçılıktan zerrece anlamayan komplo teorisyenlerince, uzaya veya Ay'a hiç gidilmediğine yorulur. Kozmonot Yuri Gagarin ise 1961'de uzaya ilk çıktığı zaman, Vostok uzay aracından yıldızları parlak ve net bir şekilde görebildiğini söylemiştir . Ancak, Yuri Gagarin yanına fotoğraf makinesi almayı unuttuğu için -evet, gerçekten unuttuğu için- ne yıldızlar, insanlığın ilk uzay yolculuğundan tek bir kare bile günümüze gelememiştir. 1998 yılında Discovery uzay mekiğinden Dünya'nın Ay'ın ve MIR uzay istasyonun tek bir karede yakalanmış bu görüntüsü 70mm Hasselblad kamera ile çekilmiştir ve uzayda yıldızlar yine gözükmemektedir. Nedeni yukarıda belirttiğimiz gibi pozlama süresinin kısa tutulması ve bu cisimlerin, özellikle de Dünya'nın detaylarının belli olması içindir. Fakat yıldızlar Apollo 13 mürettebatı dahil, bütün bütün Apollo görevlerinde mürettebat tarafından çıplak gözle görülebilmiştir. Astronot ve aynı zamanda Astronom olan Ronald Parise ise, mekiğin içindeyken yıldızları görebilmek için içerideki bütün ışıkları kapatması gerektiğini, o zaman yıldızları görebildiğini söylemiştir. Ay seyahatleri hep Ay'ın o sırada Güneş'e bakan kısmına yapıldığından dolayı Ay'da çekilen fotoğraflar orada atmosfer olmadığı için gökyüzü siyah gözükse de aslında gündüz çekilen fotoğraflardır. Yerden ciddi miktarda yansıyan ışınlardan dolayı yüzeyin belli olması için yine düşük pozlama süresi ile fotoğraf çekilmesi gerekmiştir. Neil Armstrong'un çektiği üstteki fotoğrafta Ay modülü'nün pilotu Buzz Aldrin görülmekte. Ön plandaki cihaz, Ay'daki sismik aktiviteyi ölçmek için kurulan bilimsel alettir. Onun biraz arkasındaki şey ise Dünya'dan gönderilecek olan lazerleri yansıtacak olan ayna. Neil Armstrong, Apollo 11 Ay seyahatinden döndüğünde 12 Ağustos 1969'da yaptığı basın toplantısında Ay yüzeyinden ve günışığı alan taraftan gözlerimizle yıldızları görme şansımız hiç olmadı. diye bu konuda yorum yapmıştı. Daha sonraki yorumlarından birinde de Yıldızlar sadece Ay'ın gölgesine altına girdiğimiz zaman çıplak gözle görülebilir olmuşlardı. Bütün Ay inişleri günışında yapılıyor. dedi. Dolayısıyla Ay yüzeyinde yıldızları içeren bir fotoğraf çekilmedi. Fakat Uluslararası Uzay İstasyonu'nda çekilen fotoğrafların her ne kadar çoğu Dünya'ya veya uzay istasyonunun kendisine odaklıysa da fotoğraf makinelerinin yıldızlara doğrultulup pozlama süresinin arttırılmasıyla çekilen yıldız ve samanyolu fotoğrafları yok değil. Yukarıdaki fotoğrafta Japon Uzay Ajansı'ndan Astronot Satoshi Furukawa, Uluslararası Uzay İstasyonu'nun içinde elinde fotoğraf makinesiyle görülmekte. Dünya'dan yansıyan ışık oldukça fazla olduğu için, daha karanlık ortamda olan astronotu çekmek isteyen kameraman, elindeki makinenin diyaframını daha çok açıp pozlama süresini de biraz arttırdığı için astronotu görebilmekteyiz. Fakat arkaplandaki Dünya çok fazla ışık yansıttığı için bembeyaz parlamakta. Eğer yıldızların fotoğraflanması gerekiyorsa; yüksek pozlama sürelerinde Dünya'nın bu kadar çok parladığı güneş ışığı alan tarafında fotoğraf çekilirse Dünya'dan yansıyan ışık yüzünden yine yıldızları görememiş olacağız fakat uzay istasyonu gece tarafına geçtiğinde, yani Dünya'nın gölgesinin altına girdiği zaman hem Güneş'in kendisi gözükmeyecek, hem de Dünya'dan Güneş ışığı yansımayacağı için fotoğraflarda yıldızlar net bir şekilde görülebilecek. Oldukça uzun pozlanmış olan üstteki fotoğraf Uluslararası Uzay İstasyonu Dünya'nın gece tarafındayken çekilmiş. Dünya'nın bej renkte olmasının nedeni ise pozlamadan dolayı şehir ışıklarının bile Dünya'yı parlatmaya başlamasından kaynaklanmakta. Dünya yüzeyindeki beyaz-eflatun parlaklıklar ise atmosferdeki yıldırımlardan kaynaklanmakta. ISS Dünya'nın etrafında bir turunu ortalama 93 dakikada tamamladığı için yıldızlar çizgiler halinde gözükmekteler. Kimya Mühendisi ve NASA'da Astronot olan Donald Pettit'in çektiği bu üstteki fotoğrafta ise hem Dünya yüzeyindeki şehir ışıkları hem de atmosferde oluşan Aurora'lar gözükmekte. Yine uzun bir pozlamayla çekildiği için fotoğrafta yıldız izleri görülmekte. Donalt Pettit bir çok amator astronomun yaptığı gibi 30 saniyelik bir çok fotoğraf çektiğini ve bu fotoğrafları üstüste koyup işleyerek bu görüntüyü elde ettiğini söylüyor. Bu fotoğraf ise NASA Astronotu Reid Wiseman tarafından çekilmiş. Daha kısa pozlama ile çektiği için yıldızlar iz olarak gözükmemekte fakat Uluslararası Uzay İstasyonunun hızından dolayı yıldızlar tam net çıkmamış. Daha kısa bir pozlama ile yıldızlar net çıkabilirdi fakat fotoğrafın çekilme amacı yıldızların netliğinden çok Samanyolu'nun gözükmesi. Fotoğraf çekildiği sırada Sahra çölü'nün üstünden geçtikleri için Dünya kum renginde gözükmekte. NASA astronotu Scott Kelly'nin 22 Haziran 2015'te çektiği bu fotoğrafta kırmızı renkte Aurora'lar gözükmekte, pozlama süresi biraz daha düşük olduğu için yıldızlar bir önceki fotoğrafa göre daha netler fakat ISS'in Dünya'ya göre hızı bir hayli fazla olduğu için yerdeki şehir ışıkları iz şeklinde gözükmekte. 26 Temmuz - 7 Ağustos 1971 Tarihler..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzaydaki-cengel-j082354-96280621-6/", "text": "Çengel kılığındaki bu muhteşem galaksinin ismi J082354.96+280621.6 veya J082354.96. Hangisini kullanmak isterseniz kullanın fakat isminin zorluğuna bakmayın. Görüntüsü, yapısı ve astronomlara karşı olan duruşu ile benzersiz bir özellik taşıyor. Zaten bu karman çorman ismi de inanılmaz derecedeki yıldız oluşumundan dolayı verilmiş. Gökbilimcilerin gökcisimlerinin doğasını ve yapısını, toz ve gaz bileşenlerinin davranışlarını gözlemlemek için kullandıkları yollardan birisi de Lyman-alfa emisyonudur. Bir hidrojen atomundaki elektronlar daha yüksek bir enerji seviyesinden daha düşük bir enerji seviyesine düştüğü zaman ortaya çıkar ve bunu da ışık yayarak gösterirler. Lyman-alfa emisyonu, çok uzak gökcisimlerinde daha yaygın olarak kullanılır fakat son yıllarda yapılan LARS adlı bir çalışma da daha yakın galaksilerde bu etkiyi araştırmaktadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzaydaki-dev-magara-barnard-68/", "text": "Barnard 68 olarak bilinen bu karanlık alan, 1919 yılında gök bilimci Edward Barnard tarafından keşfedildi ve kendi oluşturduğu Barnard kataloğuna 68'inci sırada listelendi. O günlerde bulutsu hipotezi henüz emekleme aşamasında olduğu için, Barnard dahil olmak üzere kimse bunun bir yıldız oluşum bölgesinde yer alan yıldız oluşum kütlesi olduğunu elbette fark edemedi. Bizden 500 ışık yılı kadar uzakta yer alan Barnard 68, yaklaşık yarım ışık yılı çapında oldukça yoğun bir bulutsudur. Çok yoğun olması sebebi ile, arka planında yer alan yıldızların ışığını engeller ve gökyüzünde karanlık bir mağara gibi görünür. Bu tür görece küçük yoğun karanlık gaz bulutlarına gökbilimciler Bok Küresi diyorlar. Elbette bizim dilimizde bu cümle biraz ayıp kaçtığı için bizler çoğunlukla Bart Damlacığı demeyi tercih ediyoruz. Bok küreleri hakkında gerekli bilgiyi şu yazımızda vermiştik, o yüzden detaylara girmeyeceğiz. Bu yapının yaklaşık yarım ışık yılı genişlikte olduğunu söylemiştik. Yapılan hesaplara göre, bu alanı oluşturan gazın toplam kütlesi, Güneş'in kütlesinin yaklaşık iki katı kadar. Tüm Bart damlacıkları gibi Barnard 68 de oldukça soğuk. Ölçümler, bölgedeki gazın sıcaklığının -257 Santigrat derece kadar olduğunu gösteriyor. Bir yoğun gaz küresinin bu derece soğuk olması şu anlama geliyor; yakında çökecek ve bir yıldız oluşum süreci başlayacak. Aslında çok basit; kızılötesi gözlem yoluyla. Biliyorsunuz , görünür ışık böylesi kalın ve yoğun gaz örtülerinden geçemez. Ancak, kızılötesi ışık rahatlıkla bu tarz bulutları aşıp bize ulaşabilir. İşte gök bilimciler, bulutsuyu kızılötesi ışık altında incelediler ve hangi kızılötesi dalga boylarının bulutsuyu aşıp bize ulaşabildiğine baktılar. Bu aşan dalga boylarının kızılötesi spektrumun neresinden başladığını ölçümlediğinizde, bulutsunun kalınlığını ve yoğunluğunu da bulabilirsiniz. Dolayısıyla, Bernard 68'in rahatlıkla iki Güneş kütlesinde olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu karanlık bulutsunun içinde kaç tane yıldız oluşacağını ise söylememiz pek kolay değil. Gaz bulutu, tek bir yıldız oluşturacak biçimde kendi içine de çökebilir, birden fazla yıldız oluşturacak biçimde parçalı şekilde de çökebilir. Yapılan hesaplara göre, önümüzdeki 100 bin yıl içinde bunun cevabını biz olmasak da çok çok ileri kuşak torunlarımız alabilecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzaydaki-ilk-zinya-cicegi/", "text": "Bu yılın başlarında uzay istasyonu mürettebatı uzayda bir marul yetiştirmiş ve ekip arkadaşları uzay yürüyüşündeyken marulun tadına bakmışlardı. Ancak zinya gibi bir çiçeği büyütmek, bitki yetiştirme konusunda marul yetiştirmekten daha büyük bir adım çünkü zinyalar yetiştirmesi çok daha zahmetli ve daha titiz çevre koşulları isteyen bitkilerden biri. Uzayda bitki yetiştirme amacıyla kurulan Veggie projesiyle astronotlar bitki yetiştirmeye çalışarak uzay istasyonunda oyalanacak başka hobiler de bulmuş oluyorlar. Elbette bu bitkiler Uluslararası Uzay İstasyonu'nda Veggie Bitki Yetiştirme Sistemi adı verilen özel bir sistem sayesinde yetiştirilebiliyor. Tüm zorluklarına rağmen ilk defa bir zinya çiçeği Uluslararası Uzay İstasyonu'nda güzel taç yapraklarını açtı ve başta NASA astronotu Scott Kelly olmak üzere projeyi takip eden herkesi mutlu etti. Zinyalara en dengeli koşulları sağlaması için NASA, Noel arifesinde Kelly'e özel bahçıvan ve Veggie projesi komutanı ünvanını vermişti. Böylece Kelly, Dünya'dan herhangi bir emir almaksızın çiçeğin durumunu göz önünde bulundurarak onu sulamaya ve onunla ilgilenmeye başladı. Bu zor işin bedeli zinyanın ilk turuncumsu sarı parlak yapraklarının fotoğraflanmasıyla ödendi gibi görünüyor. Veggie projesinin bir parçası olarak yetiştirilen zinyalar, Ocak ayının başlarına kadar çok zorlu yollardan geçti. Zinyalar aşırı suyla, kuraklıkla ve hatta küflenmeyle savaştılar. 2012'de yetiştirilen ayçiçekleri de dahil, bugüne kadar uzayda bir çok bitki yetiştirildi. Ancak Veggie programı daha karmaşık bitkilerin tüm yaşam evreleriyle bitki yetiştirmeyi öğrenmeyi ve bu bitkilerin yetiştirilmesine engel olan şeyleri ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Zinyaları elde ettikten sonra, astronotların yaptıkları uzun yolculuklarda domates gibi diğer çiçekli bitkileri yetiştirmek de mümkün olabilir diyor NASA yetkilileri. Şimdilik astronotlar evlerinden çok uzakta büyüyen bu zinyaların büyüsüne kapılmaya devam ediyorlar. Bu yolculukta Kelly'e; NASA astronotu Tim Kopra, ESA Astronotu Tim Peake ile birlikte kozmonotlar Mikhail Kornienko, Sergey Volkov ve Yuri Malenchenko eşlik ediyor. Kornienko ile birlikte Kelly'nin uzay istasyonunda bir yıllık konaklaması bu Mart'ta sona erecek. Şu anda stres çarkı çılgınlığının s... Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzaydan-cekilen-fotograflarda-nicin-yildiz-yok/", "text": "Gözlerimiz gibi, fotoğraf makinası ve kameralarımız da; hem aydınlık, hem de karanlık alanları aynı anda eşit biçimde algılayamazlar. Bol yıldızlı bir gökyüzünde parlayan Ay'ı net biçimde fotoğraflamak istediğimizde çevresindeki yıldızların görünmesinden feragat etmek zorunda kalırız. Ancak, aynı Ay'ın çevresindeki yıldızları fotoğraflayabilmek için uzun pozlama yapmamız gerekir ki, bu da Ay'ın çok parlak görünüp fotoğrafta patlamasını kabullenmeniz demektir. Benzer şekilde; uzaydan astronotlar tarafından çekilen Ay ve Dünya fotoğraflarında yıldızlar, Samanyolu vs görünmez. Bunu fotoğrafçılıkla uğraşanlar çok iyi bilirler. Yıldızlar gibi çok az ışık veren cisimleri görebilmek için pozlama süresini, yani makinanızın filminin veya sensörünün ışık aldığı süreyi uzatmanız gereklidir. Aynı biçimde, Ay ve Güneş gibi çok parlak nesneleri net fotoğraflayabilmek için kısa süreli pozlama yapmanız gerekir. Eğer, hem parlak hem de aydınlık cisimleri aynı anda uygun oranlarda pozlayabilseydik, uzaydan Ay, Dünya, yıldızlar ve Samanyolu şu en üstte hazırladığım photoshop montajındaki gibi net biçimde fotoğraflanabilecekti. Ancak böyle bir fotoğrafı tek seferde çekmek mümkün değil. Önce Dünya'yı, sonra Ay'ı, ardından da yıldızlı gökyüzünü ayrı ayrı fotoğraflayıp birleştirmek zorundasınız. Bu arada yukarıdaki bilgilerden, Ay'a giden astronotların gönderdiği görüntülerde niçin gökyüzünün simsiyah olduğunu ve hiç yıldız görünemediğini, hatta kendi çektiğiniz gece fotoğraflarında niçin yıldıza rastlamadığınızı anlamış olmalısınız. En üstteki kapak görselinde gördüğünüz şekliyle uzaydan Dünya'yı ve Ay'ı fotoğraflayamazsınız. O bir fotoğraf değil, ilüstrasyon. Bu konuyu örneklemek ve keşke öyle olabilseydi demek için Photoshop'ta montajlayarak ben hazırladım. Uzun pozlama, makinanın sensörüne veya fotoğraf filmine daha fazla ışığın ulaşabilmesi için perdesini uzun süre açık bırakmaktır. Böylelikle karanlık ortamlarda yıldızlar gibi çok soluk objeleri görüntüleyebilmek mümkün olur. Bu pozlama süresi sıradan bir görüntü yakalayabilmek için gündüz saniyenin 250'de biri civarında iken, geceleri karanlık objeleri fotoğraflayabilmek için onlarca saniyeye kadar çıkabilir. Geçtiğimiz yıl Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'ne gelen katılımcıların çoğu, uzun pozlama ve ilk astrofotoğrafçılık eğitimlerini alıp, ilk Samanyolu fotoğraflarını çekmişlerdi. Evet, son birkaç gündür aralıksız P..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayin-en-iyi-gezegen-iklim-haritasi-tabiri-caizse-cayir-cayir-yanan-bir-dunya-ortaya-cikardi/", "text": "Şu ana kadar oluşturulmuş en iyi uzay iklim haritasına göre, Dünya'dan 260 ışık yılı uzaklıktaki muazzam derecede sıcak bir gezegen, demiri eritecek yakıcı sıcaklara rağmen atmosferinde su buharı belirtileri gösteriyor. WASP-43b olarak adlandırılan, Jüpiter boyutlarındaki gezegen o kadar sıcak ki gündüzleri sıcaklık 1648 dereceye ulaşıyor. Geceleri ise biraz daha soğuk (537 derece kadar) ama hala gümüşü eritebilecek kadar sıcak. Bilim adamları, WASP-43b'nin küresel sıcaklık haritasını oluşturabilmek için Hubble Uzay Teleskobu'nu kullandılar ve bunun kaydedilen en iyi harita olduğunu söylüyorlar. Bu harita, yüksekliğe bağlı sıcaklık değişimlerini gösteriyor ve bunun bir gün Dünya boyutlarında küçük gezegenlerde su buharı ve diğer yaşamsal izleri aramak için kullanılacak araçlarda kullanışlı olacağını bildiriyorlar. Termal yapının ve kimyasal varlıkların atmosferdeki isabetli ölçümleri yapıldığında ortaya çıkan resim, güneş sistemi dışındaki gezegenler arasında karşılaştırmalı çalışmalar yapmaya yarıyor. diye ekliyor Chicago Üniversitesinden Jacob Bean. Wasp-43b aşırırılıkların gezegeni. Yörüngesi yıldıza o kadar yakın ki yıldız etrafında dönüşü sadece 0,8 dünya günü sürüyor. Araştırmacılar, bu gezegendeki rüzgarların sesten hızlı olduğunu söylüyorlar. Bu gezegenin yıldızına nasıl bu kadar yaklaştığı ise tam bir sır. Atmosferindeki su miktarının gösterdiğine göre bu gezegen, Jüpiter'in yörünge yarıçapında oluşmuş, daha sonra içeriye doğru kaymış. Yakından geçen bir yıldızın ya da gezegenin kütle çekim etkisi, bu gezegeni etrafında döndüğü yıldıza yakınlaştırmış olabilir. diyor Bean. Gezegenin, güneşin %70'i boyutlarındaki yıldızına yakınlığı, bu gezegenin gelgitsel olarak kilitlenmiş olduğunu gösteriyor. Bu, yıldızın kütle çekiminin, gezegenin bir yüzünün oldukça uzun bir süre boyunca yıldıza dönük kalmasına neden olduğu anlamına geliyor. Ayrıca yıldızın devasa kütle çekim kuvveti, gezegenin yörüngesini zaman içinde daireselleştirmiş. Bu gezegen, güneş sistemi ötesi araştırmacılara çeşitli gizemler sunarken umut verici husus; sıcak Jüpiterler oluşturma modelleri ile karşılaştırıldığında gezegen atmosferinin, ana yıldızın kompozisyonu ile benzerliğinin ne kadar yüksek olduğudur. Yıldızlar ve gezegenler aynı gaz ve toz nebulasından bir çok gazı içine çekmesiyle oluşurlar. WASP-43b nin atmosferi sıcak, ancak WASP-43b'nin su buharı bolluğu ile yıldızın hidrojen ve oksijen bolluğu benzerlik gösteriyor. Bizim ilgilendiğimiz şey suyun bollaşması yada azalması diyor Bean ve Jüpiter boyutlarında bir güneş sistemi dışı gezegenin helyum ve hidrojen harici element oranının veya metal oranının biraz yüksek olmasının beklendiğini açıklıyor. Daha büyük gezegenlerde etrafında döndükleri yıldıza oranla daha az metal çeşitliliği bulunur. Bu tam olarak WASP 43-b'de de gözlenen bir şey."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayin-hava-durumu/", "text": "Yıllarca televizyonlardan hava durumu takip ettiniz, soğuk, sıcak, yağışlı, yağışsız... Biz de size uzayın hava durumu niteliğinde, Dünya'nın yakınında keşfedilen asteroitlerin bilgilerini verelim istedik. Bu bilgiler hava durumu gibi sürekli güncelleniyor. Sebebi ise, bazı astroitlerin Dünya'ya düşmesi bazılarının ise Dünya'yı geçip yollarına devam etmesi. Asteroitlerin keşifleri kimi zaman amatör astronomlar, kimi zaman ise astronomlar sayesinde oluyor. Çalışkan bir amatör astronom olursanız siz de bir asteroit keşfedebilirsiniz deyip, hemen gözlenen belli başlı asteroitleri size tanıtalım. 1998 WT24 adlı asteroitten başlayalım. Adında yazdığı gibi 1998 yılında keşfedildi. Büyüklüğü yaklaşık 1,1 kilometre, bize uzaklığı ise 10,9 LD (1 LD 384.401 kilometre. Yani, Ay ile dünya arasındaki ortalama uzaklık). Bu astreoitin, yapılan çalışmalar sonucunda her geçen gün Dünya'dan uzaklaştığı tespit edildi. 1999 JV6: Bu asteroit evet tahmin ettiğiniz gibi 1999 yılında keşfedildi hala da izleniyor diğerleri gibi. 6 Ocak 2015'te güncellenen verilerine göre Dünya'ya uzaklığı 12,6 LD, büyüklüğü ise 410 metre. Bayağı küçük bir asteroit anlayacağınız. 2015 VH2: Sadece 14 metre büyüklüğe sahip bu asterotimizin 12,9 LD ile bize oldukça uzak olduğunu söyleyebiliriz. Kasım ayında hassas ölçümler yapılarak keşfedildi. 2004 MQ1: Bize çok çok uzakta. Aramızdaki mesafe yaklaşık olarak 55,4 LD, Ocak ayı verilerine göre. Büyüklüğü ise 1,1 kilometre. Bu asteroit, isim benzerliğinden ötürü bir İHA ile karıştırılmaktadır. Tamam bunları öğrendik. Peki bize yakın asteroitler var mı diye bu yazıyı kurcalıyorsanız, size güzel haberler verelim: Evet iki tane asteroit şu aralar bize oldukça yakın. Bunlardan bahsedelim o zaman. 15 kasım günü teleskoplara takılan bu asteoritimizin boyutu gülmenize sebep olabilir. Yaklaşık 7 metre... Evet sadece bu kadar... Uzaklığı ise 0,09 LD yani yaklaşık 34,500 km... Dünya'ya çarpması muhtemel bu cisim atmosferde dağılıp kayıplara karışacak. Bingöl olayını duyan ve kafasında göktaşı madenciliği olan kişileri üzecek bir boyut. 12 Kasım 2015'te keşfedildi. Bir üstte bahsettiğimiz asteroitin yaklaşık iki katı büyüklüğünde yani 14 metre. Uzaklığı ise 3 LD. Evet bu asteroitin de Dünya'ya çarpması bir ihtimal. Bu bilgiler dahilinde yakın zamanda Dünya'ya bir asteroitin çarpması muhtemel görünüyor. Fakat can yakmayacaklar gibi görünüyor. Yakın zamanlarda bununla ilgili çeşitli medya veya yayın organlarında abartılı haberler duyarsanız, doğrudan bunu savuşturacak bilgilere artık sahipsiniz. Düşünün; 7 metrelik bir cismin Dünya'ya çarpıp çarpmayacağı günler öncesinden tahmin edilebiliyor. Ufukta görülen daha büyük boyutlarda cisimler yok. Burada kullanılan veriler spaceweather.com sitesinden alınmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayin-kesfi-konulu-roportajimiz-evrim-agaci/", "text": "Kardeş bilim platformumuz Evrim Ağacı, bizlerle uzay, evren ve keşfi hakkında bir röportaj gerçekleştirdi. Kozmik Anafor: İnsanlık olarak, Dünya'nın uzay boşluğunda yol alan bir gezegen olduğuna ikna olmamızın üzerinden henüz 200 yıl bile geçmedi. Bugün bile Dünya'nın milyarlarca benzeri bulunan bir gezegen olduğunu bilmeyen, hatta kabul etmeyen yüz milyonlarca insan var. Buna karşın, niteliksiz çoğunluğu bir kenara bırakırsak, insanlığın nitelikli bir kısmı yaşadığımız bu gezegenin ötesinde neler olduğunu ve oralara nasıl ulaşacağımızı ciddi ciddi düşünüyor. Zaten bu düşüncenin sonucu olarak, gezegenimizin dışına çıkabiliyor, uydumuz Ay'ı ziyaret edebiliyor, kendimiz gidemesek bile komşu gezegenlere inceleme amaçlı araçlar gönderebiliyoruz. Dünya'nın geçmişini incelediğimizde ise, aslında pek de güvende olmadığımıza dair çok sayıda kanıta ulaşıyoruz. Gezegenimiz birçok defalar canlılığın yeniden başlamasına neden olan felaketler geçirmiş. Bu da bize, gelecekte bir gün yeniden böyle bir felaket yaşayabileceğimizi gösteriyor. Hatta öyle görünüyor ki, bu türden büyük felaketler sonrasında Dünya'mız yüzlerce, binlerce yıl boyunca yaşanamaz hale gelebilecek. O nedenle, türümüzün devamı ve güvenliği için kendimize yeni bir yuva bulmamız gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Hoş, böyle bir risk olmasa bile, insanoğlunun içindeki merak ve keşfetme arzusunun dizginlenemeyeceği gerçeği de ortada. Yani sebebi ne olursa olsun, insanlık önümüzdeki yıllar, yüzyıllar içinde Ay'a veya Mars'a yerleşmek için çaba harcayacaktır. Şu anki teknik yeteneğimiz ve gelecekte üreteceğimiz teknolojilerle bunun başarılacağını düşünüyorum. Benim düşüncem, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde Ay'da insan yerleşiminin olacağı, Mars'ta kendi kendine yeter kalabalık bir insan kolonisinin kurulacağı yönünde. Bu insan kolonilerine belki Europa ve Satürn'ün birkaç uydusunu da ekleyebiliriz. Evet, önümüzdeki yüzyıllar boyunca Dünya insanlık için ana vatan özelliğini koruyacaktır ama, farklı gezegenleri de ev olarak benimsemesi kaçınılmaz görünüyor. Hatta ben, herhangi bir gezegene bağlı olmadan insanların yaşayabileceği, Güneş çevresinde uygun yörüngelerde dönen büyük yerleşim birimlerinin kurulabileceğini de düşünüyorum. Bunun olmaması için hiçbir sebep yok. On binlerce yıl sonra ise, diğer yıldızların yörüngelerine açılacağımız, buralarda yeni koloniler kurma çabasına gireceğimizi varsaymak da yanlış olmaz. Kozmik Anafor: Aslında yaşanabilir bölge biraz izafi bir kavram. Bizler, bir yıldızın çevresinde, Dünya gibi yüzeyinde sıvı su bulunan bir gezegenin var olabileceği uzaklığı şu an için yaşanabilir bölge olarak tanımlıyoruz. Tabi bu uzaklık yıldızın kütlesine ve ışınım gücüne göre değişiyor. Güneş için 120-250 milyon kilometreler arasında uzaklığa sahip bir yörünge yaşanabilir bölge için tanımlanabiliyor iken, Güneş'in yarısı kadar boyuta sahip bir yıldız da 30-50 milyon km arasındaki bir yörünge benzer şartları sağlayabiliyor. Tabi yaşam için tek kriter uzaklık değil. Eğer öyle olsaydı, Mars üzerinde de yaşamın var olabilmesi gerekirdi. Gezegenin de Dünya benzeri bir yaşama uygun şartlara sahip olması lazım. Yeterince güçlü bir manyetik alanı, atmosferini tutabilecek kütlesi ve uygun gazlara sahip bir atmosferi bulunmalı. Mars, bu şartlara sahip olmadığı, küçük bir gezegen olduğu için yaşama ev sahipliği yapamıyor. Yine bir gezegende yaşam oluşabilmesi için illa ki yaşam kuşağı içinde yer almasına da gerek yok. Bugün Güneş'in yaşam kuşağının dışında, mesela 400 milyon km ötede Dünya'dan biraz daha büyük kütleli ve bizimkinden daha kalın bir atmosfere sahip karasal bir gezegen yer alsaydı, o gezegende de yaşam oluşması mümkün olabilirdi. Çünkü gezegenin kalın atmosferi uzakta olmasına rağmen gelen Güneş ışığını hapseder, gezegeni sıcak tutardı. Bu, yaşam kuşağında yer alan Mars'ın içinde bulunduğu durumun tam tersi. Daha açık ifade edersek, dünya benzeri yaşam için yıldızına olması gerekli olan uzaklık, gezegenin niteliğine göre büyük değişim gösterebiliyor. Eğer bir gezegen yıldızına Merkür ve Venüs gibi kavrulacak kadar yakın değilse uygun şartlara sahip olduğu sürece yaşama ev sahipliği yapabilir. Jüpiter'in uydusu Europa'da yaşam olduğunu düşünmemizin altında yatan sebep de bu. Uydu Güneş'ten çok uzak ve yüzeyi donmuş olmasına karşın, sıvı bir yeraltı okyanusuna sahip ve bu okyanus gezegenin derinliklerindeki volkanik faaliyetin enerjisi ile ısınıyor. Böyle bir ortamda gelişkin bir yaşamın ortaya çıkmaması için bir sebep göremiyoruz. Evet, orada şu anda yaşam olup olmadığını bilmiyoruz, belki olmayabilir ama olmaması için bir neden de yok. Kozmik Anafor: Önce bir yanlışı düzeltelim; ışık hızını aşmamız veya ışık hızında yol alabilmemiz, evreni rahatça keşfedebileceğimiz, istediğimiz yere gidebileceğimiz anlamına gelmiyor. Evrensel ölçekleri düşündüğümüzde ışık hızının aslında çok yavaş olduğu gerçeğini görmemiz gerekli. Bugünkü teknolojimizle Ay'a 3 günde gidebiliyoruz. Işık hızında yol alabilseydik bu sadece birkaç saniye sürecekti. Ama aynı ışık hızı bizi en yakın yıldıza 4.5 yılda götürebiliyor. Kutup Yıldızı'na ise ışık hızında ancak 450 yılda varabiliyoruz. Kutup yıldızının, evrensel ölçeklerde burnumuzun dibi olduğu gerçeğini unutmayalım. Yani daha net ifade edersem; ışık hızı Güneş Sistemi içindeki gezegenlere yolculuk için mükemmel olmasına karşın, sistemimizden dışarı çıkmak istediğimizde çok yavaş kalıyor. Tabi buna ulaşıp ulaşamayacağımız meselesi var. Şu anki fizik bilgimiz bize ışık hızına bizim gibi kütleli maddelerin hiçbir zaman ulaşamayacağını söylüyor. Bunun nedenini anlayabilmek için aslında ışık hızı diye düşünmek yerine kütlesiz parçacıkların ulaşabileceği en yüksek hız şeklinde düşünmemiz daha doğru olur. Saniye'de 300 bin km hıza, sadece foton gibi kütlesiz parçacıklar ulaşabiliyorlar. Bir atom ve onun nötron, proton, elektron gibi bileşenleri ise kütle sahibi olduğu için bu hıza ulaşmaları mümkün olmuyor. Kütlesiz bir parçacık gibi hızlı hareket edebilmeleri için gerekli olan enerji o kadar büyük ki, ışık hızına ulaşma evresinde bu enerji sonsuza varıyor. Dolayısıyla, bir cismi sonsuz enerjiyle besleyemeyeceğimiz için ışık hızına da ulaştıramıyoruz. Ama, ışık hızının %95-97'ine ulaşmamızda herhangi bir sıkıntı yok. Bunu günümüz teknolojisi ile dahi başarabilecek durumdayız. Bugün parçacık hızlandırıcılarda atomları ışık hızına çok yakın hızlara kadar süratlendirebiliyoruz. Plazma ve iyon motorları veya uygun inşa edilmiş Güneş yelkenlileri ile bir uzay aracını birkaç ay veya yıl içinde sürekli hızlandırarak ışık hızının %70-80 seviyesine kadar hızlandırabilmemiz de pratikte mümkün. Bunu günümüz teknolojisi ile yapabiliriz fakat çözmemiz gereken çok büyük maliyet problemlerinin yanında, bazı teknik sorunlarımız var. Uzun vadede bu sorunların çözülebileceğini düşünürsek, ışık hızına yakın hızlarda hareket edebilen araçlar üretebileceğimiz gerçeğini görebiliriz. Bunun haricinde, ışık hızını aşmamızın orta ve uzun vadede mümkün olabileceğini sanmıyorum. Belki birkaç yüzyıl sonra uzayda hareket etmek yerine, uzayın çevremizde hareket etmesini sağlayacak büyük teknolojik atılımlar gerçekleştirebilirsek, ışık hızının çok üzerinde hızlara ulaşabiliriz. Yine de, bunun nasıl olabileceği hakkında bugün hiçbir fikrimiz yok. Kozmik Anafor: Bilim-kurgu yapımları, benim açımdan insanların hayal güçlerini ateşlemesi bakımından oldukça faydalı, hatta bilimsel merakı ve araştırmayı teşvik etmektedir. Bunun en güzel örneklerini Star Trek'te birer kurgu olarak ortaya konulmuş teknolojilerin bugün hayata geçmesiyle görebiliyoruz. Bu dizide gösterilen otomatik açılır kapılar, uzay mekikleri, cep telefonları, iğnesiz enjektörler ve bilgisayarlar, dokunmatik ekranlar bugün hayatımızın sıradan parçaları haline geldiler. Üstelik bu araçların mucitleri, Star Trek'ten etkilendiklerini söylemekten çekinmiyorlar. Buna rağmen tabi tüm bilim-kurgu ürünleri bu kadar doğru saptamalarla gelmiyor. Çoğu ciddi bilimsel hatalar içeriyorlar. Örneğin Independence Day filminde insanların uzaylıların bilgisayarlarına virüs yerleştirip onları tümüyle yenilgiye uğrattığını görüyoruz. Oysa hepimizin malumu ki, bir işletim sistemi için virüs yazmak istiyorsanız, o işletim sistemini çok iyi tanımanız gerekir. Hatta çoğunlukla bu da yeterli gelmez, çünkü işletim sistemleri çok sağlam güvenlik yapılanmalarına sahiptir. Bugün MS Windows işletim sistemi iyi tanındığı için virüsten geçilmezken, Apple'ın MacOS işletim sistemi virüs bakımından oldukça temiz. Çünkü hem güvenlik açısından çok daha güçlü, hem de virüs yazarları tarafından o kadar iyi tanınmıyor. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki, modern bir ordunun komuta merkezini yok ettiğinizde o orduyu yenmiş olmazsınız. Çünkü ordular bu tür sorunları bertaraf edebilmek için esnek biçimde örgütlenirler ve her zaman için B, C veya D planları vardır. The Signs isimli bir film vardı. Uzaylılar yine Dünya'yı ele geçirmek için geliyorlar fakat su onlar için zehirli. Suyla temas ettiklerinde ölüyorlar. Uzaylıların %70'i suyla kaplı olan ve sürekli yağmur yağan bir gezegeni buna rağmen niye ele geçirmeye çalıştıkları sorusu bir yana, uzaylıların bu tehlikeye rağmen niçin çıplak dolaştıkları da ayrı saçmalıktı. Bugün Dünya üzerinde çıplak yaşayabilen bizler bile yağmurdan, soğuktan ve sıcaktan korunmak için kıyafetler giyip gezerken, suya değince ölen çıplak uzaylıların Dünya'yı ele geçirmeye çalışması ancak bir komedi filminin senaryosunda yer alabilirdi. Bunlar gibi çok sayıda saçmalık yer alıyor kimi bilim-kurgu yapımlarında. Bazılarını yeri geldikçe sayfamızda biraz da eğlenip kafa dağıtmak için yayınlamaya çalışıyoruz. Kozmik Anafor: Dünya dışı yaşamın varlığı bilim insanlarının çoğu tarafından kaçınılmaz olarak niteleniyor. Sadece Samanyolu galaksimiz içinde yer alan gezegen sayısının yüz milyarlarca olması, Dünya benzeri şartlara sahip gezegen sayısının 50 milyar civarında olduğunun hesaplanması, bu görüşü destekliyor. Yine de, şimdiye kadar Dünya haricindeki bir gezegende yaşama yönelik dolaylı veya dolaysız herhangi bir kanıt bulamadık. Evrende yaşam arayışı, dev bir samanlıkta iğne aramaya benziyor. Tabi biz bu iğneyi şu anda olduğumuz yerden hiç kımıldamadan sadece çevremize bakarak bulmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla herhangi birine rastlamamış olmamız şaşırtıcı değil. Bu var olduğunu düşündüğümüz fakat varlığına kanıt bulamadığımız yaşamın bir kısmının bizler gibi, hatta bizlerden çok daha zeki canlılardan oluşuyor olması da kuvvetli bir ihtimal. Evet, bu canlılardan bir kısmı yıldızlar-arası yolculuk yapabilecek yetkinliğe ulaşmış olabilirler. Bu uygarlıklar, galaksideki başka yaşam türlerini gözlemlemek, araştırmak veya sadece işgal edip koloniler kurmak için geziyor olabilir. Fakat, milyarlarca yıldız içinde bizi bulmaları ve ziyaret etmeye değer görmeleri düşük bir olasılık. Hele ki, galaksimizde bizimki gibi yaşam içeren bolca gezegen varsa, ziyaret edilecek gezegenler listesinin ortalarında, belki de sonlarında bir yerlerde sıramızı bekliyoruzdur. Bu listenin ne kadar uzun olduğunu ise bilmemize imkan yok. Tek bildiğimiz şey var; şimdiye kadar Dünya dışı bir uygarlık tarafından ziyaret edildiğimize dair elimizde doğrudan veya dolaylı tek bir kanıt bile yok. Kozmik Anafor: Güneş'in ortalama olarak kalan ömrünü büyük bir kesinlik ile tahmin edebiliyoruz. Bu ömür, yaklaşık 5 milyar yıl kadar. Ancak, maalesef bu sürenin tamamı bizim Dünya'da yaşayabilmemiz için uygun geçmeyecek. Güneş hiçbir zaman patlamayacak ama, yaklaşık 1.5-2 milyar yıl içinde Dünya'nın Güneş'in aşırı ısısı nedeniyle gelişkin canlılar için yaşanmaz hale geleceği öngörülüyor. O günlere kadar geliştirebileceğimiz teknolojilerle bu süreyi daha da uzatmamız, Dünya üzerinde 3 milyar yıl kadar yaşayabilmemiz mümkün. Ancak, daha sonrasında ister istemez Güneş'ten daha uzak bir gezegene, örneğin Mars'a yerleşmemiz gerekecek. Zaten, önümüzdeki birkaç bin yıl içinde başımıza bir şey gelmez ise Mars'ta ciddi nüfusa sahip insan kolonilerinin kurdukları büyük şehirlerde yaşamaya başlayacağını öngörebiliyoruz. Yine de, Güneş kırmızı deve dönüşüp sistemimizi aşırı ısıtmaya devam edeceği için, eninde sonunda sistemi tamamen terk etmek zorunda kalmamız kaçınılmaz. Bu dönemde insanların tercihi ne olur bilemiyorum. Satürn'ün uyduları yeterince ısınmış olacağı için oralarda yeraltı şehirleri kurulabilir. Bu da bir seçenek. Eğer enerji üretme konusunda o günlerde yeterince ileri isek, Güneş bir gün sönse bile bu yeraltı şehirlerinde milyarlarca yıl boyunca yaşayabiliriz. Açıkçası bu ihtimal, uzak yıldızlardaki başka uygun gezegenleri arayıp oralara göçmekten daha gerçekçi geliyor bana. Yine de, insanlığın birkaç milyon yıl sonra nasıl bir teknolojik düzeyde olabileceğini kestiremeyiz. Gelecekte yıldızlar-arası seyahatin ucuz ve hızlı yollarını bulmuş, ulaşabileceğimiz uzaklıklardaki yıldızların çevrelerinde bize uygun gezegenler keşfetmiş olabiliriz. Böyle bir keşif söz konusu olduğunda, gitme imkanı da varken, insanların bir kısmının Güneş Sistemi'ni terkederek yeni bir başlangıç yapma güdüsüne engel olunamayacağını düşünüyorum. Son olarak, evet sistemimizin dışına; yakın, hatta uzak yıldızlara önümüzdeki milyon yıllar içinde gidebiliriz. Ancak, Samanyolu galaksisini terketmemiz çok zor olacaktır. Şu anki ve gelecekte keşfedilebilecek teknolojileri düşündüğümde hayal gücüm galaksimizi terkedebilecek gelişmişliğe ulaşabileceğimizi düşünmeye yetmiyor. Sokakta aylak aylak dolaşıyor veya ... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Olası Dünya dışı uygarlık bizi kola..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayin-magna-cartasi/", "text": "Magna Carta Libertatum, Yüce Roma halkının dili Latince'de Özgürlüğün Büyük Fermanı anlamına gelen, 1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Bu belge ile kral ilk kez yetkilerini kısıtlamış ve halka bazı hak ve özgürlükler tanımıştır. Günümüzdeki modern hukuk düzenine ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. 1966 yılına geldiğimizde ise insanlık uzaya ilk adımlarını atmaya başlamıştır. Fakat bir hukukçu bu adımların ötesini düşünmekteydi. Hava Hukukçusu William A. Hyman uzay yolculukları için hukuki düzenlemeler üzerinde çalışırken ortaya Uzayın Magna Carta'sı adlı kitabı çıkarmıştır. Bu kitap uzay hukuku açısından ortaya konulmuş ilk teşebbüstür. Hyman kendi kitabını cömert bir şekilde Yeni doğan uzay hukuku prensiplerinin tekamül etmiş omurgası ve Dünya için insanı bir Haklar Bildirgesidir. demek suretiyle tanımlamıştır. 1966 yılında basılan bu kitap, aynı yıl Cenevre'de toplanan Birleşmiş Milletler Dış Uzayın Barışçıl Kullanım Komitesi'nin temel prensiplerini oluşturmasında esin kaynağı olmuştur. Dış Uzayın keşfi ve kullanımı tüm insanlığın faydasına olacak şekilde barışçıl amaçlarla gerçekleşecektir. Hükmü getirmiştir. Hyman için Uzay Res Communistir, güzel Latincemizden mealen Herkese/topluma ait olandır. Yazarımız uzaya NEUTRALIA ismini vermiş ve NEUTRALIA'ya tüm Dünya vatandaşlarının erişiminin açık olduğunu vurgulamıştır. Gerçekten de, BM nezdinde imza edilen uluslararası antlaşmalardan; Dış Uzay Antlaşması ve Ay Antlaşması'na da bu anlayış sirayet etmiştir. Hyman kitabında, uzayın keşfi ve kolonize edilmesini teşvik ederken bunun emperyalist bir genişleme olmaması gerektiğini ve dünya dışı varlıkların da hukuki egemenlik hakkı olduğuna işaret etmiştir. 1960ların Soğuk Savaş atmosferinde her alanda çalışan bilim adamlarının birincil endişesi Dünya üzerindeki barışın sağlanması idi. Kitap böylesi bir konjonktürde, olası nükleer savaşların gölgesinde yazılmıştır. Kitabın 7 nci ve 19 uncu maddesi de bu bağlamda uzayda nükleer silahlanma ve deneylerin kısıtlanması ve yasaklanması hakkındadır. Zaten kitabının önsözünde Hyman, Uzayın Magna Carta'sının yazılma sebebini insanlığın, uzayın kötücül amaçların dışında kullanılması ve keşfini sağlamaya zorlamak olduğunu belirtmektedir. Günümüzde uzay ile ilgili popüler h..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzayli-otopsisi-safsatasi/", "text": "İnternette, özellikle UFO'cuların sitelerinde 1947'de ABD'de Roswell'e düşen UFO'dan çıktığı iddia edilen uzaylılara ait otopsi görüntüleri yayınlanıyor. Geçen onlarca yıl içinde bu iddia hemen her yerde dile getirildi ve sözde otopsiye ait videolar, fotoğraflar herkesin bildiği, malesef büyük bir kitlenin de inandığı bir konu haline geldi. Oysa, ilk kez 1995 yılında ortaya çıkan bu filmin yapımcısı ve bir prodüktör olan Ray Santilli, görüntülerin gerçek değil, aslında kurgu olduğunu itiraf edeli ve bu konuda bir makale yayınlayalı çok olmasına rağmen, hala uzaylıların kesilip biçildiği bu görüntülerin gerçek olduğunu düşünen milyonlarca insan var. Santilli, filmin Londra Camden Town'da çekildiğini, iki adet kuklanın bir sanatçı ekibi tarafından 3 hafta gibi bir sürede hazırlandığını belirtiyor. Sözde yaratığın iç organlarıymış gibi göstermek üzere, yakındaki bir kasaptan tavuk bağırsağı, koyun beyni gibi organlar kullandıklarını, kan olarak ise ahududu reçelini tercih ettiklerini söylüyor. Dediğine göre, daha sonra kuklaları küçük parçalar halinde keserek Londra genelindeki çöp bidonlarına dağıtarak yok etmişler. Vızır vızır gökyüzünde gezdiği iddia edilen uzaylı kardeşlerimizin, düşen araçlarını ve yaralanan, esir düşen arkadaşlarını niçin almaya gelmedikleri ve böylesine barbarca kesilip biçilmesine ses çıkarmadıkları da ayrı bir soru işareti. Ama bu konuda fazla üstelememek gerekli; çünkü bu bırakıp gitme meselesi basit bir lojistik sorundan kaynaklanıyor da olabilir. Son olarak, 1940'larda sıradan bir Amerikan ailesi bile çoluk çocuğunun filmini renkli çekerken, koskoca ABD hükümeti belki de bin yılın en büyük olayını siyah beyaz, üstelik bozuk bir kamera ile kaydetme hatasına düşmüş. Kınıyoruz buradan kendilerini... 1940'lara ait sıradan bir aile pikniğinin renkli videosunu buradan izleyebilirsiniz. Videonun çekildiği dönemde renkli kameralar vardı ve halk arasında oldukça yaygındı. Birçok sinema filmi de renkli çekilmeye başlanmıştı. Ancak, dönemin makyaj ve efekt teknikleri, inandırıcı sahte maketler hazırlamak için yeterli değildi. Dönemin Hollywood filmlerinde bu sıkıntıyı siz de görebilirsiniz. Bu nedenle filmi çekerken hataları olabildiğince gizlemek için siyah-beyaz çekimi tercih etmişler. Not: UFO sahtekarlarının bayıldığı uyduruk otopsi görüntüleri yerine, daha eğlenceli bulduğum üstteki fotoğrafı kullanmayı tercih ettim. İlla ki Ray Santilli'nin otopsi yapımını izlemek istiyorsanız, buraya tıklayabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzaylilar-geliyor-2-aralik-uui-gecisi/", "text": "2 Aralık 2016'da uzaylılar çıplak gözle görünecek eyy ahali!! Başınızı göğe kaldırın. Yok yahu kandırmıyoruz. Kozmik Anafor'uz, biz kandırır mıyız hiç? Öngörüde bulunuyoruz uzaylılar şöyle gelip gidecek diye. Gerçekten uzaylılar geçecek diyoruz yahu, valla!! İnsanın memleketi yediği yer değil doyduğu yerdir sözünü temel alarak bu sözü söylüyoruz. Sonuçta Uluslararası Uzay İstasyonu'ndakiler de şu an teorik olarak uzayda. Doydukları yer; uzay. Uzaylı işte, bakın yukarıdaki fotoğrafta görüyorsunuz, bir tanesi camdan bizi izliyor! Uluslararası Uzay İstasyonu , insanlık tarihi boyunca yapılmış ve Dünya'nın yörüngesine gönderilmiş en karmaşık bilim ve mühendislik projesi olup, üzerinde yaşanılabilen tek yapay uydudur. Dünya'dan ortalama 410km yukarıda, saatte yaklaşık 28.000km'lik hızla her 90 dakikada bir gezegenimizin çevresinde 1 tur atan istasyon, günde toplam 15,5 kez döner. Bu turu sırasında aldığı yol, yaklaşık olarak Ay ile Dünya arasındaki mesafe kadardır. İstasyonun bu kadar sık geçişine rağmen çıplak gözle sürekli gözlenememesi; bakış açısı, yön, uzaklık, ışık kirliliği ve uygun olmayan hava koşulları gibi nedenlerden kaynaklanıyor. 2 Aralık'ta UUİ, saatte ortalama 28.000km'lik hızı, 450 ton ağırlığı ve 6 kişilik mürettebatı ile birlikte yeryüzünden 430km yukarıda yörünge izleyerek en yakın diye tabir edilen konumdan geçecek. Bu geçişi sırasında rahatlıkla çıplak gözle izlenebilecek kadar parlak olacak. Aslında, eğer onun bizim uzay istasyonumuz olduğunu biliyor olmasanız, UFO ihbarında bulunabileceğiniz kadar olağandışı bir obje gibi görünecek. Güney-Batı'dan çıkarak Kuzey-Doğu yönünde yukarıdaki haritada bulunan rotayı takip edecek olan istasyonun İstanbul ve Ankara'dan geçeceği saatler aşağıda gösterildiği gibi. Ülkemizin diğer şehirlerinden de çok yakın saatlerde aynı biçimde geçişi gözlenebilecek. Yani, gözünüz bu saatlerde yukarıda olsun. Şu anda stres çarkı çılgınlığının s... Bu yılın başlarında uzay istasyonu ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzaylilar-icin-saldiri-taktikleri/", "text": "1950'lerden beri Hollywood, bizi kendi tarzında uzaylılar tarafından istila edilmemize çok güzel alıştırdı. Unutmaya çalıştığımız Skyline ve zihinlerimize kazınan Alien gibi birçok yapıtla, hepimiz iyi ya da kötü etkilendik. Şimdi kendimize şu soruyu sorma vaktimiz geldi: Nasıl oluyor da milyonlarca ışık yılı öteden gelip, son teknoloji silahlarıyla saldırdıktan sonra bir avuç genç primat türüne yeniliyorlar? Gezegenimiz ve kaynaklarımız için gelen dünya dışı türlere birkaç öneride bulunalım. Sen solucan deliklerinde sörf yapabilen, görünmez kalkanları olan ve mikrodalga yükselticilerle insanları kıyafetleri içinde buharlaştırma gücüne sahip intergalaktik bir savaşçı medeniyetsin. Bu, rütin prosedürleri es geçebileceğin anlamına gelmez. Herkes haklı olarak Signs filmini eleştiriyor. Çünkü filmdeki organizmaların su ile temas etmesi, dokularında yüksek hasara yol açıyordu. Galaksiler arası yolculuk yapabilecek ve görünmez olabilecek teknolojiye sahipsin ama pantolon giyemiyorsun! Onu bırak, yağmurluk denilen şeyden dahi haberin yok. Nasıl olur da bir medeniyetin evrimi bunu es geçer? Bu durum, insanların %70'i asit olan ve arada sülfürik asit yağmurları yağan bir gezegendeki canlılara, tamamen çıplak biçimde yakın dövüş temelli saldırmasına benziyor. Biz insanlar bırakın kendi türümüzü göndermeyi, robot sonda göndereceğimiz zaman bile gezegenin/uydunun analizini son noktaya kadar yaptıktan sonra en üst seviyede önlem alıyoruz. En azından Independence Day'de uzun zamandır gezegenimizi inceliyorlar, canlılar üzerinde deney yapıyorlar ve araştırma amaçlı gemi gönderiyorlardı. Kozmik amatörlerin öğrenmesi gereken çok şey var sanırım. Bildiğiniz gibi her istila ilk önce Amerika'dan başlar (District 9 bir istila filmi değil). Ama istilanıza Amerika'da başlayıp birkaç ünlü binayı patlatmanıza gerek yok. Evet, bir Hollywood senaryo yazarı iseniz Dünya'nın en güçlü ülkelerinden birini haritadan sildikten sonra geriye pek bir şey kalmayacağını düşünebilirisiniz, hem de tam bir görsel şölen olur. Ancak gerçekte bu, bir soyguncuya saldırırken ilk önce bıçağına yumruk atmaya benzer. Hayır, ilk önce düşmanı etkisiz hale getirmeniz gerekir. İnsan türünün askeri kanyağı petroldür. Ayrıca Kobalt, Mangan, Krom ve Plütonyum da önemlidir. Bu kaynaklar çoğunlukla Ortadoğu ve Afrika'dadır. Öncü bir grup ile büyük petrol rezervleri, madenler, önemli boru hatları ve büyük fabrikaları yok ettikten sonra gezegeni terk edip sadece birkaç ay bekleyin. Uçak yakıtları, bilgisayarlar ve füzeler etkisiz hale gelecektir. Daha sonra geri döndüğünüzde özgürlük heykeli çoktan kendiliğinden yıkılmış bile olabilir. Tabi istilacı medeniyetin kendine özgü centilmen, etik savaş kanunları yoksa, bu taktikler son derece etkili olurdu. Hollywood'un istila filmleri basit bir formatta işler. Dünya dışı canlılar beklenmedik bir zamanda saldırıp üstünlüğü kazanır. İnsanlar korku içinde kaçışır, ana karakterler hayal kırıklığına uğrar ve umutlar tükenir. Daha sonra düşman karşı saldırı için bekler. Oysa sıradan bir savaşta, üstünlüğü kazandıktan sonra düşmanın tekrar savunmasını toplamasına ve plan yapmasına izin verilmemeye çalışılır. Buradan iki sonuç çıkarabiliriz: Ya dünya dışı düşmanların aşırı etik kuralları var ya da nasıl istila edilmesi gerektiğini bilmiyorlar. Diyelim ki insanlar, Independece Day, War of the Worlds, The Day the Earth Stood Still ve hatta Mars Attacks'teki gibi zayıf noktanızı keşfetti. Savaşta büyük kayıplar veriyorsunuz. Geri çekilmek için de çok uzun yoldan geldiniz. Zayıf noktanızın keşfedildiğini bildiğiniz halde savaşın ikinci defaya sarkmasını istemiyorsunuz. Biz galaktik ekonomik finansın durumunu bilmiyoruz ama yapmanız gereken ilk şey destek çağırmaktır. Doğal olarak bir saldırıya geçmeden önce, gerçekten kazançlar buna değer mi diye düşünmek lazım. Genelde uzaylıların bize neden saldırdığını bilmiyoruz. The Day the Earth Stood Still'deki gibi haklı olarak gezegenimizi bizden kurtarmak için ya da Skyline'daki gibi herhangi bir nedenden dolayı beyinlerimize ihtiyaç duydukları için olabilir. Ama genelde Battle: Los Angeles ve Independence Day gibi kaynaklarımıza ihtiyaçları oldukları için saldırıyorlar. Eğer güneş sistemleri arası seyahat teknolojisine sahipseniz, kaynakları için Dünya'ya saldırmanın çok da anlamı yok. Asteroid Madenciliğinde yüksek miktarda kaynağa erişebilirsiniz. Onun dışında sadece bizim güneş sistemimizde karşı saldırıya geçmeyecek 7 gezegen daha var. Gezegenlerin de birden fazla doğal uyduları var. Ancak diyelim ki sıvı su gibi özel kaynaklara ihtiyacınız var."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/uzaylilarin-robot-uzay-araclari-nerede/", "text": "Bir an için Fermi Paradoksu'nu unutalım ve galaksimizin zeki uygarlıklarla dolu olduğunu farz edelim. Öyle ki, bu uygarlıklar gelişmiş teknolojileri sayesinde galaksi içinde fink atıyorlar, gezip tozuyorlar, birbirleriyle ticari ve siyasi ilişkiler içindeler. Bilimcileri galakside her yeri araştırmaya çalışıyor. Hatta bir uzay turizmi sektörü dahi oluşmuş, bu canlılar çeşitli gezegenlerde tatillerini geçiriyorlar. Hiç olmadı, şımarık uzaylı gençleri sırf eğlenmek için bizim gibi ilkel, uzay yolculuğu yapamayan gezegenlerin gökyüzünde fink atıyor, kendilerince dalga geçiyor, UFO görüp şaşıran masum insanlara çok gülüyorlar. Eğer Dünya dışı, farklı gezegenlerden gelen zeki canlılar bizim gezegenimizi ziyaret etmişlerse, bunu otomatik çalışan robot sondalar yoluyla da yapmış olmalılar. Bin yıl önce de olabilir, on bin yıl önce de, on milyon yıl önce de, farketmez. Bir şekilde sistemimize yabancı uygarlıkların robot araçları gelmiş olmalı. Bir uygarlığın, ziyaret etmeden önce gidecekleri gezegenleri tanımak için sonda göndermesi son derece mantıklıdır. Makinalar ucuzdur, bir canlıdan çok daha az bakıma ihtiyaç duyarlar ve genellikle sorunsuz çalışırlar. Eğer bir robot araç gönderirseniz, onca zahmete katlanıp gideceğiniz yer hakkında bilgi sahibi olmuş olur, hayal kırıklığı yaşamazsınız. Bunu biz de yapıyoruz. Hemen tüm gezegenlere onlarca sonda gönderdik ve bilgi sahibi olduk. Eğer Güneş Sistemi ilgi çekici bir yerse, bu sondaların sayısının çok fazla olması, hemen her gezegenin çevresinde birkaç tane bulunması beklenebilir. Yıldızlararası yolculuk yapabilecek zekadaki canlıların; Aaa Dünya ne güzelmiş, hadi gidelim demeden önce, otomatik araçlarla yörüngemize girip uzun gözlemler yapmış olmaları daha akıllıca bir davranış olur. Bizler şu anda gezegenleri tanımak için kendimiz gidemediğimizden dolayı robot uzay araçları gönderiyoruz. Öyle ki, Mars'ın ve Venüs'ün çevresinde bir uzay aracı çöplüğü oluşturmayı dahi başardık. Aynı biçimde, Jüpiter ve Satürn'ün yörüngelerinde de gönderdiğimiz uzay araçları dolanmayı sürdürüyor. Başarısız olmuş uzay araçlarımızdan onlarcası Güneş çevresinde yüz milyonlarca yıl sürecek yörüngelere girmiş başıboş gezinmeye devam ediyorlar. Hatta, şu anda bilinçli olarak rotalarını belirlediğimiz tam beş adet robot uzay aracımız sistemimizden çıkıp galaksinin derinliklerine gitmek üzere yol almayı sürdürüyor. Bir gün teknolojimiz çok üst seviyelere ulaşsa bile, bu araçlar oralarda olmayı sürdürecekler. Burada şu itiraz yükselebilir; Dünya'yı ziyaret eden uygarlıklar çok gelişmiş teknolojilere sahip oldukları için robot araçlar göndermeleri gerekmiyor. Çok kolay biçimde kendileri gelip gidebiliyorlar. Çok mantıklı görünse de, bu sav tarihsel süreç açısından ele alındığında geçerliliğini yitiriyor. Bugün çok gelişmiş olan bir uygarlığın, bundan 50 bin veya 1 milyon yıl önce bu denli gelişmiş olması beklenemez. Uygarlıklar, teknik olarak daha az gelişkin oldukları dönemde, çok uzun süreler alacak olan bu tehlikeli yolculuklarda, ziyaretlerini doğal olarak robot uzay araçları yoluyla yapmış olmalılar. Yine, evrendeki uygarlıkların gelişmişlik düzeyinin de eşit olamayacağı göz önüne alındığında; bir uygarlık kendi gelip gezegenimizi veya sistemimizi ziyaret ederken, daha az gelişmiş olan bir uygarlık robot uzay araçlarıyla sistemimizi tanımaya çalışıyor olabilir. Bu fikirden yola çıkan bilim insanları, kayalık gezegenlerin ve gaz devlerinin çevresinde böylesi sondaları aradılar. Ancak, tüm çabalara ve araştırmalara rağmen, hiçbir gezegenin çevresinde Dünya dışı bir araca rastlanılamadı. Hatta bu araçların zeki yaşama tepki verecek şekilde tasarlandıkları düşüncesiyle, gezegenlere çeşitli dalga boylarında, belirgin bir zekaya işaret edecek sinyaller gönderildi. Bu sinyallerin olası araçları aktive edeceği ve karşılık olarak sinyal alınabileceği düşünülüyordu. Ancak hiçbir şey olmadı. 1) Hiçbir Dünya dışı uygarlık, sistemimizi incelemek için robot sonda göndermedi. 2) Bazı uygarlıklar araç gönderdiler ama, robot sondalar incelemelerini tamamladıktan sonra geri döndü. 3) Bizim haricimizdeki olası uygarlıkların teknolojileri çok gelişkin olduğu için gizlenme yetenekleri de çok yüksek ve bu nedenle onları tespit edemiyoruz. 4) Güneş Sistemi sandığımız kadar ilgi çekici olmayabilir. 5) Evrende yıldızlararası yolculuk yapabilecek uygarlıkların sayısı hayal ettiğimizden çok daha az olabilir. Küçük yaşlardaki her çocuğun en çok... Zihin ve Evren, doğanın en büyük ik... M33 (NGC 598) Yerel Gökada grubunun..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/v-2/", "text": "Sonrasında uzay uçuşlarının gerçekleştirilebilmesini sağlayan en önemli teknolojik gelişme; ünlü Alman V-2 roketi ve devrimsel sıvı yakıtlı motorudur. İlk balistik füze olarak nitelenen V-2 roketi, Almanlar tarafından 2. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru geliştirildi. Gerçekte, savaşın seyrini değiştirebilecek, o günler için durdurulması imkansız bir silah olmasına rağmen, hem yeterli güdüm hassasiyetine sahip olamaması, hem de çok geç geliştirilmesi nedeniyle Almanların yenilgisine engel olamadı. Bununla beraber, savaş sonunda ABD ve SSCB tarafından kapışılan V-2 mühendisleri, uzay yolculuklarının gerçekleştirilebileceği roketlerin yapımı için her iki ülkeye de inanılmaz katkı sağladılar. Bu füze, hem Rus hem de ABD uzay roketlerinin temelini teşkil eden, döneminin çok ilerisinde bir sıvı yakıt roketine sahipti. Sıvı yakıt roketleri, o güne kadar füzelerde kullanılan katı yakıtlı roketlerin kontrol edilemezlik dezavantajını ortadan kaldırmakla kalmıyor, çok daha güçlü bir itki sağlayarak ulaşılabilecek hızı oldukça yükseltiyordu. Bir katı yakıtlı roket ateşlendikten sonra durdurulamaz ve gücü denetlenemezken, sıvı yakıtlı roketler açılıp kapatılabilir, gücü azaltılıp çoğaltılabilir oldukları için kontrol açısından o güne kadar görülmemiş bir avantaj sağlıyordu. Bu yeni silahtan, 2. Dünya Savaşı boyunca yaklaşık 3.000 adedi ingiltere'ye ateşlenmiş, yaklaşık 7.500 İngiliz'in ölümüne sebep olmuşsa da, 12.000'in üzerinde Alman ve Polonyalı zorunlu işçi, V-2 roketlerinin üretim süreci boyunca hayatını kaybetmiştir. Yazı dizimizin daha önceki iki seri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/vega/", "text": "Yaydığı parlak mavi ışıkla, yaz gecelerinin en parlak gökcisimlerinden biri olan Vega, yaklaşık 25 ışık yılı uzaklığı ile bize oldukça yakın bir yıldızdır. Yaz üçgenini oluşturan 3 yıldız arasında, üçgenin en üst köşesindeki yıldız olarak onu görebilirsiniz. Spektral sınıflandırmasına göre A sınıfı bir yıldız olan Vega, bizim güneşimizden yaklaşık 2.1 kat daha fazla olan kütlesiyle bir anakol yıldızı. Yani, henüz ömrünün sağlıklı döneminde ve tıpkı her sağlıklı anakol yıldızı gibi çekirdeğindeki hidrojeni yakarak enerji üreterek dengeli bir ömür sürüyor. Vega'nın fazla olan kütlesi, çekirdeğindeki hidrojeni daha hızlı ve yüksek miktarda yakmasına yol açtığı için, yüzey sıcaklığı Güneş'in iki katına yakın, yaklaşık 9.400 santigrat derece. Çapı da Güneş'in iki katından fazla, yaklaşık 3.4 milyon km kadar. Tüm bu büyüklük değerlerine bağlı olarak, yaydığı ışık ve enerji de Güneş'in 35 katından fazla. Tüm A sınıfı yıldızlar gibi Vega da pek uzun ömürlü değil. Bu tip yıldızların yaşam süreleri 300 milyon ila 1 milyar yıl arasında değişiyor. Kıyas yapmanız için söyleyelim; Vega'dan daha küçük kütleli olan Güneş benzeri G sınıfı yıldızlar yaklaşık 10-12 milyar yıl, K sınıfı yıldızlar 20-50 milyar yıl, M sınıfı yıldızlar ise 60 milyar ile 1 trilyon yıl arasında ömre sahipler. Yıldız türleri için şu yazımıza gözatabilirsiniz. Vega'nın şu anda yaklaşık 450 milyon yıl yaşında olduğu hesaplanıyor. Kütlesiyle orantıladığımızda, önümüzdeki 50 ila 250 milyon yıl içinde çekirdeğindeki hidrojeni tüketerek helyum yakmaya başlayacağı ve bir kırmızı dev yıldıza dönüşeceği tahmin ediliyor. Bu şu anlama geliyor; bugün gökyüzündeki en parlak beşinci yıldız olan Vega, belirttiğimiz sürenin sonunda bir kırmızı deve dönüştüğünde çok ama çok parlak bir yıldız olarak gece göğünde yerini alacak. Kırmızı dev aşamasına dönüşmüş olan Vega kütlesindeki yıldızların parlaklığı, kırmızı dev aşamasındaki sürece göre normal parlaklıklarının onlarca ile yüzlerce katı arasında değişiyor. Bu da, Vega'nın şu anda gördüğümüz en parlak yıldız olan Sirius'tan bile çok daha parlak hale geleceğinin göstergesi. Ama bunun olmasına daha milyonlarca yıl var. Bu yıldızın insanları ilgilendiren ilginç bir özelliği de var. Dünya'nın eksenindeki 26.000 yıllık salınım döngüsü nedeniyle, bir zamanlar, atalarımızın mamut avladığı dönemlerde Kutup Yıldızının bulunduğu konumdaydı. Yaklaşık 11.000 yıl sonra salınım döngüsü tekrar başa dönerken, Vega yıldızı da fark edemeyeceğimiz kadar yavaşça kayarak Polaris'in yerine yeni kutup yıldızı haline gelecek. Çok genç, fakat kısa ömürlü bir yıldız olan Vega'nın çevresinde bir gezegen oluşum kuşağı bulunuyor. Bu kuşak içinde oluşumunu tamamlamış veya halen oluşma aşamasında olan gezegenler bulunabilir. Buna yönelik ciddi şüpheler var. Tüm bu olası gezegenlerin hepsi, şu anda yerkabukları soğumasını tamamlamamış olan ateş toplarından ibaret. Böylesi şiddet dolu düşmanca ortamlarda ve bu kadar kısa süre içinde gelişkin bir yaşamın, hangi çeşit olursa olsun filizlenmesi olanaksız. Önümüzdeki birkaç yüz milyon yıl içinde Vega bir kırmızı dev yıldıza dönüşeceği için, bu gezegenlerin bir gelecekleri yok malesef. Bu gezegenler, Vega'nın yaydığı çok büyük miktarda radyasyona rağmen yakın gelecekte mikroskobik düzeyde bir yaşam oluşmasına fırsat bulsalar dahi, hepsi birkaç yüz milyon yıl içinde kavrularak yok olup gidecekler. Zaten Vega da 500-600 milyon yıl içinde dış katmanlarını uzaya saçıp, bir gezegenimsi bulutsunun merkezindeki beyaz cüceye dönüşerek ömrünü sonlandıracak. Özetle; Vega'dan gelen bir uzaylı yok. Vega'nın çevresindeki gezegenlerde yaşayan uygarlıklar yok. Vega ve çevresi dışarıdan gelip yerleşilecek bir yer dahi değil. Burası, olası çok gelişmiş uygarlıkların turistik geziler yapıp fotoğraf çektirebileceği bir yer olmaktan öte özelliğe sahip değil. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 15 Ocak 2015 tarihinde yayınlanmıştır. 5 Eylül 1977 tarihinde Voyager 1, F... Bir yıldızın doğumu, çetin ve uzun ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/venus-dunyanin-kizgin-kardesi/", "text": "Bizler aslında onu halk arasında Akşam Yıldızı, Sabah Yıldızı, veya Çoban Yıldızı olarak biliriz. Güneş'e Merkür'den sonra ikinci en yakın gezegen olan Venüs, akşamları Güneş battıktan hemen sonra batı ufkunda veya sabahları Güneş doğmadan hemen önce doğu ufkunda en parlak cisim olarak kendini gösterir. Venüs, büyüklük ve kütle bakımından Dünyamıza çok benzer ve deyim yerindeyse ikiz kardeş gibidirler. Gezegen, Dünya'mızın % 91 i oranında kütleye sahiptir. Merkür'e nazaran Güneş battıktan sonra gökyüzünde çok daha uzun süreler (4-5 Saat kadar) kalabilir ve bu sebeple teleskop ile gözlemlenmesi çok daha kolaydır. İşin kötü tarafı, Venüs'e bir teleskop ile bakabiliyor olmak maalesef ki çok fazla bir anlam da ifade etmez. Dünya'nın Venüs ile olan konumundan dolayı, tıpkı uydumuz Ay gibi gezegenin sürekli değişim gösteren evrelerinden başka ne yazık ki görebileceğimiz başka hiç bir şey yoktur. Bu durum sadece bizim bahçelerimizdeki ya da teraslarımızdaki mütevazi küçük teleskoplar için değil; Dünya'daki en büyük ayna çapına sahip devasa optik teleskoplar için de geçerli. Bunun tek sebebi, gezegenin tüm yüzeyini kaplayan yaklaşık 20 Kilometre kalınlığındaki sülfirik asit bulutlarıdır. Ayrıca gezegenin bu denli parlak görünmesinin sebebi de tahmin edeceğiniz üzere yine bu bulutlar. Venüs, çok yüksek albedoya sahiptir ve Güneş'ten aldığı ışığın % 80 ine yakınını geri yansıtır. Gezegenin bu yoğun ve kalın atmosferi Güneş'ten gelen ısıyı da yüzeyde hapseder ve bunun sonucu olarak gezegende çok yoğun bir sera etkisi hakimdir. Venüs, ortalama 108 milyon km uzaklığı ile Güneş'e en yakın gezegen değilse de, yüzey sıcaklığı bu sera etkisi sebebi ile yaklaşık 480 santigrat dereceye ulaşabilmektedir. Gezegeni sadece teleskoplarla gözlemleyebildiğimiz geçmiş yıllarda, bilim insanları kalın bulut tabakası nedeniyle yüzeyi göremedikleri için Venüs'ün yüzeyi ormanlarla kaplı tropik bir gezegen olacağını hayal etmişlerdi. Bu hayallerinde haklılardı, çünkü eğer sera etkisi olmasa, gezegenin yüzeyinde sıvı sudan göller, nehirler ve okyanuslar barınabilirdi. İşte bu olumsuzluklar, Güneş'in yaşam kuşağı içinde yer almasına rağmen Venüs'ü yaşanmaz hale getirmiştir. Bu arada şunu not olarak belirtelim; kimi astronomlar Venüs'ün Güneş'in yaşam kuşağında olduğunu kabul etmezler. Bu, biraz tartışmalı bir konu anlayacağınız. Venüs'ü diğer tüm Güneş Sistemi gezegenlerinden farklı kılan bir diğer özelliği de kendi ekseni etrafında ters yönde dönüyor olması. Yani anlayacağınız, Güneş bu gezegende sabahları batıdan doğup akşamları doğudan batmaktadır. Tabii, Venüs'te sabah veya akşam olmasını beklerseniz, çok uzunca bir süre beklemek zorunda kalacağınızı bilin. Çünkü gezegenin kendi etrafındaki bir dönüşü 243 Dünya günü sürer. Bu da, gezegenin Güneş'in çevresindeki 224 Dünya günü süren dönüşünden daha fazladır. Venüs'ün neden bu şekilde bir dönme eksenine sahip olduğu net olarak bilinmemekle birlikte yüz milyonlarca / milyarlarca yıl önce meydana gelmiş bir çarpışmanın bu durumun sebebi olabileceği düşünülmektedir. Bugün Mars ve Ay konusunda ABD'ye yenilmesine rağmen, Venüs yarışını daha cesur ve inatçı davranan Sovyetler kazandı. Venüs'ün atmosfer ve yüzeyine ait tüm bildiklerimizi SSCB'nin bitmek bilmeyen Venera araçlarına borçluyuz. Öyle ki, Venüs şu anda dünya'dan sonra yörüngesinde en fazla uzay çöpü barındıran gezegen konumunda. dahası, gönderilen araçların uçuş modüllerinin bir kısmı, binlerce yıl sonrasının paha biçilemeyecek arkeolojik eserleri olarak Güneş yörüngesinde 30 yıldan fazladır dönüyorlar. Venüs'ün keşfi için gösterilen bu büyük çabadan ve gönderilen 40 civarında araçtan pek fazla kimsenin haberi yok artık. Bunun en büyük nedeni, sonunda bu gezegenden yakın gelecekte hiçbir şekilde yararlanamayacağımızı anlamış olmamız. Bir süre önce Güneş'in önünden yaptığı geçiş olmasaydı, neredeyse unutulup gitmişti. Önümüzdeki 100 yıl boyunca yeni bir geçiş olmayacak, yani hatırlamamız için önemli bir neden pek yok artık. Şartları bizim için o kadar zor ki, üzerine insan göndermemiz şu anki bilgimizle hiçbir şekilde mümkün değil. Malesef Venüs'te yürümek isteyecek ilk insan, günümüz uzay elbiseleri ile birkaç saniye içinde aşırı basınçtan dolayı ezilerek ölmek gibi bir talihsizlikle karşı karşıya. Bildiğimiz en sağlam basınç kıyafetleri ile dahi yüzeyindeki atmosfer basıncına (ki, denizin 1 km derinliğine denktir) dayanmamız mümkün değil. Bir de yaşadığı aşırı küresel ısınma nedeniyle herhangi bir fırından çok daha sıcak hale geldiğini düşünürsek, fazla maceraya girmemek gerektiğini anlayabiliriz. Haliyle, belki yörüngesine gelecekte kurabileceğimiz bir istasyon haricinde, bu gezegenden faydalanabileceğimiz, bildiğimiz bir yol yok. Zaten yüzeyinde olağanüstü önemli bir keşif yapılmadığı sürece kimsenin de Venüs'e insan göndermek isteyeceğini sanmıyorum. Venüs'ün keşfine dair kişisel düşüncem; gezegenin çok ama çok zor şartlarına karşın 30 yıldan uzun zaman önce buraya bir araç indirmenin ve onu çalışır halde tutabilmenin olağanüstü bir başarı olduğu yönünde. Bugün bile, gelişmiş askeri denizaltıların zorla inebildiği bir derinliğe denk gelen 90 atmosferlik basınca ve 480 santigrat derecelik yüzey sıcaklığına dayanabilecek bir sonda tasarlayıp bunu yüzeye indirebilmek çok büyük bir başarı. Son bir not olarak; Mars'a gönderilen araçların başarı oranı %35 iken, söz konusu olan Venüs olduğunda, çok daha fazla araç göndermemize karşın bu oranın %10'lar düzeyinde olduğunu hatırlatalım. Not: Venüs, Yunan tanrıçası Aphrodite için Roma döneminde kullanılan isimdir. Yine, başka bir çok uygarlık ve kültürde Venüs'e denk veya ondan esinlenmiş çok sayıda tanrıça bulunur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/venus-sera-etkisi-yerkuremiz/", "text": "Evet, Dünya'mızın komşusu Venüs gezegeni, hiç de yaşanılır bir yer değil. Ancak yine de Venüs'ün kendi açısından hayret uyandırıcı yanları yok değil. Yunan ve İskandinav mitolojisindeki kahramanların çoğu, ne de olsa cehennemi ziyarete gitmek için epey çaba harcamışlardır. Kıyaslanınca cennet sayılabilecek gezegenimiz hakkında, onu cehennemle karşılaştırarak öğreneceğimiz çok şey var. New York'ta Mısır'dan getirilmiş, Kleopatra'nın İğnesi adlı bir dikilitaş bulunmaktadır. Bu dikilitaşın üzerindeki yazıların hemen hemen tümü Central Park'a getirilişinden bu yana yalnızca 100 yıl geçtiği halde silinmiştir. Bunun nedeni dumanlı sis ve sanayi tesislerinin yol açtığı çevre kirliliğidir. Bu, Venüs gezegeninin atmosferindeki kimyasal erozyon benzeri bir durum. Yeryüzündeki aşınma bilgiyi siler süpürür, ancak bu süreç çok yavaş gerçekleştiği için bizim gibi nispeten kısa ömürlü varlıklar tarafından farkedilmez. Cüsseli sıradağlar milyonlarca yıl varlıklarını sürdürürler; çarpma sonucu oluşan küçük kraterler belki yüz bin yıl kendilerini korurlar. İnsanın yarattığı büyük yapılarsa yalnızca birkaç bin yıl ayakta kalır. Böylesi yavaş ve tekdüze erozyondan başka küçük ya da büyük felaketler de yapıları yok eder. Venüs'te yerküremizde ve Güneş sistemindeki diğer gezegenlerde felaketlerin yerle bir ettiği şeylere ait kanıtlar var. Daha yavaş ve tekdüze yok edici süreçler de yeryüzünde yağmur, dereler, akarsular ve sellerin toprak taşıması gibi olaylardır. Yeryüzünün şeklini ve iklimini değiştirebilecek etkenlerden biri akıl sahibi canlılardır. Venüs'te olduğu gibi, yerküremizde de karbondioksit ve su buharı nedeniyle bir sera koşulu bulunuyor. Eğer bu sera koşulları geçerli olmasa, yerkürenin toptan ısısı suyun donma derecesinin altına düşerdi. Okyanusları sıvı halde tutan ve hayatı mümkün kılan budur. Bilindiğinin aksine hafif tertip sera etkisi yararlıdır. Venüs'teki gibi yerküremizde de 90 atmosferlik karbondioksit vardır; şu farkla ki, kireçtaşı ve diğer karbonatlar şeklinde yerkabuğundadır, atmosferde yoktur. Yerküremiz birazcık, hem de çok azcık Güneş'in yanına kaydırılsa, ısı hafifçe yükselir. Böyle bir şey karbondioksitin bir bölümünü yüzeydeki kayalardan dışarı atar, buysa sera koşullarını şiddetlendirirdi. Bu durumda da yüzeydeki ısı düzeyi yükselirdi. Yüzeyin daha çok ısınması sonucu, karbonatlar buharlaşarak karbondioksite dönüşür ve seradaki düzgün ısı kontrolü kaybolur. Venüs'ün Güneş'e yakınlığı yüzünden, bu gezegenin tarihinin ilk dönemlerinde böyle bir olguyla karşılaştığını sanılıyor. Bugünkü sanayi uygarlığının başlıca enerji kaynakları fosil adını verdiğimiz yakıtlardır. Odun ve petrol, doğalgaz ve kömür yakmaktayız. Bunları yakarken, havaya, çoğunlukla karbondioksit olmak üzere, zararlı gazlar salıyoruz. Bunun sonucu olarak, yeryüzü atmosferindeki karbondioksit miktarı korkunç biçimde artıyor. Seradaki ısı artışının kontrolden çıkması olasılığı, çok dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatmalıdır. Yerküremizin tüm ısısında bir ya da iki derecelik ısı artışı bile bir felakete neden olabilir. Kömür, petrol ya da mazot yakarken atmosfere sülfürik asit de salıyoruz. Bizim sevimli gezegenimiz yerküre, şimdilik bilebildiğimiz tek yuvamızdır. Venüs çok sıcak bir yer Mars çok soğuk bir yer. İnsanoğlu yerkürede evrim geçirmiştir. Birkaç milyon yıl önce, yeryüzündeki evrim sonucu ilk insanları belirdiğinde, zaten orta yaşa ulaşmış bir dünyaydı yerküremiz. Gençliğinin felaketlerinden ve haşaralığından bu yana 4,6 milyar yıl geçmişti. Aklımız ve teknolojimiz bizlere iklimimizi etkileme gücü kazandırdı. Acaba bu gücü hangi yöne kullanacağız? Tüm insanlık ailesini etkileyecek sorunlarda bilgisizliğe ve 'nemelazımcılığa' boyun mu eğeceğiz? Yerküremiz minnacık ve Dikkat! Kırılacak Eşya! türünden bir şeydir. Lütfen özen gösterin."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/venuste-fosfin-kesfi-ve-yasam-ihtimali/", "text": "Yeryüzünde mikroorganizmalar tarafından üretilen pis kokulu bir gaz olan fosfinin umulmadık bir şekilde Venüs atmosferinde tespit edilmesi, astrobiyoloji alanında bir devrimi tetikleyebilir. Venüs'ün bulutlarında garip bir şeyler oluyor. Teleskoplar, gezegenin kavurucu yüzeyinin çok üzerindeki bir atmosferik katmanda genel olarak dışkı, yellenme ve çürüyen mikrobik aktivite ile ilintili olan kötü kokulu ve yanıcı bir kimyasal olan fosfin molekülünün alışılmadık şekilde yüksek yoğunlaşmasını tespit etti. Bulgu ilginç çünkü Dünya'da fosfin temelde her zaman canlı yaratıklarla, metabolik süreçlerle, endüstriyel gaz dezenfektanlar ve metamfetamin laboratuvarları gibi insan teknolojisinin yan ürünleri ile bağlantılıdır. Molekülün birçok organizma için zehirli olmasına rağmen, kendisini sıradan jeolojik veya atmosferik faaliyetlerle elde etmek çok zor olduğu için bu molekül, potansiyel olarak yaşamın bir kanıtı olarak belirlendi. Sülfürik asit bulutları ile sarmalanmış, ezici yüzey basınçlarına ve kurşunu eritecek kadar yüksek sıcaklıklara sahip olan Venüs, cehennem gibi bir dünyadır. Ancak fosfinin bulunduğu istisnai bulut tabakası, bol güneş ışığı ve Dünya benzeri atmosferik basınç ve sıcaklık ile nispeten sakin görünüyor. Sonuçların bilimsel toplum tarafından dikkatlice incelenmesi gerekecek. Yine de bu sonuçlar, kapı komşumuz olan kız kardeşimizi keşfetmek için yeni bir ilgi uyandıracak gibi görünüyor. Washington Üniversitesi'nde bir astrobiyolog olan Michael Wong açıklamasında bu keşfin oldukça kafa karıştırıcı olduğunu çünkü fosfinin Venüs'ün atmosferinde hangi kimyasalların olması gerektiği fikrimize uymadığını söyledi. Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde görev yapan gezegen bilimci Sanjay Limaye de aynı fikirde: Uzun lafın kısası, orada neler olduğunu bilmiyoruz. Bu arada bu iki bilim insanı bu çalışmaya dahil değildiler. Güneş ve Ay'dan sonra Venüs, Dünya gökyüzünde çıplak gözle görülen en parlak gökcismidir. Binlerce yıl boyunca insanlar, gün doğumu ve gün batımında etrafta görülen bu parıldayan mücevher hakkında hikayeler anlattılar. Venüs'ün ihtişamı, onu İngiltere'deki Cardiff Üniversitesi'nde radyo astronom olan Jane Greaves için çekici kılan şeydi. Genel olarak ilgisi uzakta bulunan yeni doğmuş gezegen sistemleri olsa da moleküler tanılama yeteneklerini kozmik arka bahçemizdeki dünyalarda test etmek istedi. 2017 yılında Greaves, Hawaii'deki Mauna Kea'da bulunan James Clerk Maxwell Teleskopu ile Venüs'ü gözlemledi ve gezegenin spektrumunda farklı kimyasalların varlığını gösterecek barkod benzeri çizgi kalıpları aradı. Bunu yaparken de fosfin ile bağlantılı olan bir çizgi farketti. Veriler, molekülün gezegenin atmosferinde milyarda 20 birim halde ve Dünya atmosferindekinden 1000 ila milyon kat daha fazla bir yoğunlukta bulunduğunu öne sürüyordu. Afallamıştım diyor Greaves. Fosfin, bir fosfor atomu ve üç hidrojen atomu içeren nispeten basit bir moleküldür. Sarımsak veya çürüyen balık kokusu olduğu biliniyor yine de insanların kokusunu alabileceği yoğunluğa ulaştığında akciğer hasarına sebep olması oldukça muhtemeldir. Breaking Bad dizisinin pilot bölümünde Walter White karakteri, kendisini tehdit eden iki saldırganı bayıltmak için fosfin gazı hazırlar. Gaz devleri olan Jüpiter ve Satürn fosfin içerirler çünkü bu molekülü üreten enerjik olarak elverişli çok sıcak iç kısımlara sahiptirler. Venüs'ün denetimden çıkmış sera atmosferi, bu durumun aksine normalde fosfinin fosforunu soğuran karbondioksit gibi oksijen içeren kimyasallar ile doludur. Grevaes'in gördüğü miktar bir yana, bu molekülün herhangi bir seviyede mevcut olması gerçekten çözümü zor bir durumdu. Araştırmacılar ve meslektaşları, geçen yıl Şili'de bulunan ve daha güçlü Atacama Large Millimeter/submillimeter Array ile Venüs'ün tamamlayıcı gözlemlerini yaptılar ve fosfinin atmosferik imzasını tekrar tespit ettiler. Daha sonra volkanik aktivite, yıldırım çarpmaları ve hatta gezegenin atmosferinde parçalanan göktaşları da dahil olmak üzere bu garip molekülün varlığı için olası tüm nedenleri bulmaya çalıştılar. Tabi ki fosfin oluşumu için ekibin henüz göz önünde bulundurmadığı ek yollar olabilir. Ancak biyolojik olmayan açıklamalar aramak için hayal güçlerini tükettikten sonra araştırmacılar, Nature Astronomy dergisinde yayımlanan makalelerinde bir başka olasılığı daha kabul etmek durumda kaldılar: molekül, tıpkı yaşamın Dünya'da tezahür ettiği gibi Venüs'te de oluşabilir. Astrobiyologlar, Dünya'dakilerden pek de farklı olmayan koşullara sahip kuru, kayalık bir gezegen olan Mars'a uzun zamandır düşkünlerdir. Daha yakın zamanlarda ise dış güneş sistemimizde yer alan Satürn'ün gayzer püskürten uydusu Enceladus ve Jüpiter'in okyanus sahibi uydusu Europa gibi buzlu ama potansiyel olarak yaşanabilir dünyaların varlığı ile çılgına döndüler. Ancak dezavantajlarına rağmen, Venüs dünya dışı yaşamın var olduğu yerler hakkında tahminlerde bulunan bilim insanları tarafından tamamen ihmal edilmedi. Venüs yüzeyinin 50 ila 60 km yukarısında Dünya'daki deniz seviyesine eşit basınca sahip ve sıcaklığı 0 ila 50 santigrat derece arasında değişen atmosferik bir katman vardır. Sülfürik asit bulutları için değilse bile bu katmana misafirperver diyebiliriz. Öyle olsa bile, kaplıcalarda veya diğer ortamlarda böylesine aşırı asidik koşullara memnuniyetle dayanacak karasal organizmalar bulunmaktadır. Bu nispeten ılımlı bölge, tam olarak fosfinin bulunduğu yerdir. 1960'lı yıllardan beri astronomlar, Venüs'ün bulutlarının güneşin mor ötesi ışıklarını olması gerektiği gibi yansıtmadığını da farketmişlerdi: atmosferdeki bilinmeyen bir şey, bu ışığı soğuruyor gibi görünüyordu. Bu son gözlem, son dönem astrobiyologu Harold Morowitz ve Carl Sagan'ı bu durumun failinin enerjiye aç fotosentetik organizmaların olduğunu öne sürmeye yönlendirdi. Bu esnada diğer araştırmacılar da alternatif biyolojik olmayan açıklamaları araştırmayı asla bırakmadı. Yeni kanıtlar ise gezegenin hala jeolojik açıdan aktif olduğunu gösteriyor. Ve bu yılın başlarında ortaya konan bir model ise Venüs'ün neredeyse üç milyar yıl boyunca birkaç milyon yıl önce kaybolmuş bir okyanusa sahip olmuş olabileceğini gösterdi. Muhtemelen, kız kardeşimiz Dünya'ya daha çok benzerken yaşam ortaya çıkabilirdi ancak denetimden çıkmış sera etkisi gezegenin yüzeyini yaşanamaz hale getirdi. Ancak bildiğimiz kadarı ile yaşama düşman olan Venüs'ün bulutları için neredeyse eşit derecede iyi bir durum oluşturulabilir. Dünya'nın atmosferinde süzülen mikroplar bulunmuştu ancak bilinen bu mikropların hiç biri özellikle bütün yaşam süresini burada geçirmiyor. Hepsi nihayetinde yere iniyorlar ve böyle bir durumda Venüs'ün yüzeyinin iyi bir havza oluşturmak için aşırı düşman bir yer olduğu görülüyor. İncelenmekte olan bu Venüs bölgesi, gezegenimizdeki en kuru yer olan Şili'deki Atacama Çölü'nden 50 kat daha kuraktır. Ve canlıların sülfürik asit izlerinin hafifçe yayıldığı sulu ortamlarda gelişmek için iyi yollar buldukları doğru olsa da Dünya'nın kötü ikizindeki koşullar aslında bu formülü tersine çeviriyor: gezegenin bulut katmanı çoğunlukla birazcık su ile birlikte sülfürik asitten oluşuyor. Venüs, hala keşfedilmemiş bir yer olarak kalmaya devam ediyor. Wong, gezegenin genel olarak kapı komşumuz bir gezegen olduğunu ama hala hakkında çözülmesi gereken bir çok gizemin olduğunu söylüyor. Ayrıca fosfin oluşumuyla ilgili tüm canlı olmayan açıklamaları ortadan kaldırmak için araştırmacıların kimyası, jeolojisi ve atmosfer fiziği de dahil olmak üzere gezegenin kendisi hakkında daha fazla şey öğrenmek zorunda kalacaklarını da ekliyor. Diğer bir sorun ise fosfinin kendisinin saptanması olabilir. Herhangi bir çizginin ne olduğunu çözmeyi bir dereceye kadar zorlaştıran gürültülü dalgalanmalar, ekibin verilerinde Venüs'ün spektrumuna eklenmiş haldeydi. Paris Gözlemevi'nde spektroskopi uzmanı olarak görev yapan Bruno Bezard, bu dalgalı yapıların fosfin imzası gibi davranabileceğini söyledi. Bunun bir dalga olmadığı konusunda güçlü bir tartışma görmüyorum diye de ekledi. Greaves, aynı sinyali JCMT ve ALMA olmak üzere iki ayrı tesisi kullanarak bulma olasılığının istatiksel olarak düşük olduğu konusuna karşı çıkıyor. Bununla birlikte Greaves ve meslektaşları ilk sonuçlarını daha fazla test etmek için kızıl ötesi gibi diğer dalga boylarında da ek gözlemler yapabilmeyi umuyorlar. Fosfinin nerede göründüğüne dair daha yüksek çözünürlüklü haritalar yapmak ve herhangi bir mevsimsel değişim gösterip göstermediğini görmek de onu biyolojik süreçlere bağlamaya yardımcı olabilir. Pek çok yönden bu beklenmedik bulgu, 1996 yılındaki Allan Hills 84001 adı verilen eski bir Mars meteorunda potansiyel bir mikroskobik yaşamın olduğu duyurusuna benziyor gibi görünüyor. Fosil bakterilerine benzeyen yapıların yanı sıra bu numune, Dünya'daki mikrobiyal canlılar tarafından üretilenlerle aynı görünen demir kristallerinin alışılmadık bir şeklini içeriyordu. Araştırmacıların bu kristaller için inorganik bir açıklama bulması uzun yıllar aldı. Fosfin bulgusu, gezegen bilimcilerinin Venüs'e daha fazla dikkat etmesini sağlamada benzer bir rol oynayabilir. Son yıllarda kız kardeşimize daha fazla görev yapılmasını isteyen araştırmacı grupları zaten ortaya çıkmıştı. Rusya, 2026 gibi yakın bir tarihte bir yörünge aracı ve bir de iniş aracı içeren Venera-D görevini gerçekleştirmeye niyetlendi. Avrupa Uzay Ajansı da benzer şekilde EnVision aracını çizim tahtasında bulunduruyor ve bu araç da önümüzdeki on yıl içerisinde hedefine ulaşabilir. NASA ise şu anda Discovery programı kapsamında finansman sağlamak adına iki farklı Venüs görevi için teklifleri göz önünde bulunduruyor: VERITAS ve DAVINCI+. İkincisi, 1984'teki Sovyet Vega balonlarından bu yana ilk sondayı Venüs atmosferine götürecek. Hangisinin seçileceğinin ise önümüzdeki yıl belli olacağı düşünülüyor. Bu çabalardan herhangi biri Dünya üzerinde teleskoplar kullanılarak yapılacak olan ek gözlemler ile birlikte Venüs'teki fosfin durumunu güçlendirmeye veya zayıflatmaya yardımcı olacak. O zamana kadar ise alandaki bir çok kişi muhtemelen tam kararlarını sonraya bırakacak. Wong, Venüs'te yaşamın olduğunu veya kesinlikle olmadığını söylemenin çok spekülatif olduğunu belirtti. İç gezegenler olan Merkür ve Venüs,..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-ay-garip-bir-nesne/", "text": "Gecelerimizi aydınlatan, kimimiz için romantizm, kimimiz için de bir bilimsel merak konusu olan uydumuz Ay'ı anlattığımız Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim de, artık bu birliktelik zincirinin bir parçası haline geldiği için mutluyuz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-basibos-gezegenler/", "text": "Başıboş gezegenler, evrende çok sayıda bulunur ancak, bu gezegenleri keşfedebilmemiz oldukça güç ve bazı şartlara bağlıdır. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-cok-uzaklara-bakarsak-galaksimizin-olusumunu-gorebilir-miyiz/", "text": "Işık, evren boyunca yayılır ve önüne bir engel çıkmadığı sürece ilerlemeye devam eder. Bu durumda, uzay-zaman eğer yeterince eğri ise, ışığın dönüp dolaşıp tekrar bize ulaşması gerekir. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşıp okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-dunyanin-donusunu-neden-hissetmiyoruz/", "text": "Dünya'nın dönüşü sırasında her enlemindeki çizgisel dönüş hızı farklılık gösterir ancak, hiçbir şekilde bunu hissetmeyiz. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-evren-donuyor-olabilir-mi/", "text": "Evrende uydular gezegenlerin, gezegenler yıldızların, yıldızlar galaksilerin yörüngelerinde dolanıyor. Peki ya evren dönüyor mu? Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Amerikan Uzay Ajansı NASA, 13 Nisan... Bu küçük, sadece 15 bin ışık yılı ç..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-evrenin-sonu-nasil-gelecek/", "text": "Karanlık maddenin varlığını nasıl keşfettiğimizi ve ne olduğunu anlattığımız Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim de, artık bu birliktelik zincirinin bir parçası haline geldiği için mutluyuz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Bize yaklaşık 11.5 ışık yılı uzaklı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-gokalp-gonen-ile-animasyon-ve-cgi/", "text": "Gökalp Gönen, dünya çapında Avarya gibi başarılı animasyon filmlerine imza atan, çok sayıda uluslararası ödüle sahip başarılı bir yönetmen ve animasyon sanatçısıdır. Nurcan Seven ve Ümit Çakır moderatörlüğündeki programımızın Youtube videosunu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gerçek Bilim, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-isik-ve-renk-algimiz/", "text": "Işık, çok çeşitli dalga boylarında yayılan elektromanyetik dalgalardan meydana gelir. Gözlerimiz ise, bu elektromanyetik dalga spektrumunun yalnızca çok küçük bir kısmını algılayabilir. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Işık, Güneş gibi yıldızlar ve benze..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-karanlik-madde-nedir/", "text": "Karanlık maddenin varlığını nasıl keşfettiğimizi ve ne olduğunu anlattığımız Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyor ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim de, artık bu birliktelik zincirinin bir parçası haline geldiği için mutluyuz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Negatif enerji ve negatif kütle, öz..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-kirmizi-cuce-yildizlar-ne-kadar-cuce/", "text": "Evrenin devasa boyutları içinde büyük ve küçük kavramları birbirine karışıyor. Kırmızı cüce yıldızlar da bu karmaşa içinde cüce sıfatına layık görülmüşler ancak, aslında durum öyle değil. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim, Güçlerini Birleştirdi! En küçük yıldız konusuna girmeden ö..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-kutle-cekim-kilidi-tidal-locking/", "text": "Kütle çekim kilidi, gezegenlerin uydularının yanısıra, yıldızlarına yakın gezegenlerin de kaçınılmaz olarak başına gelen ve evrende gökcisimleri arasında çok büyük oranda rastlanan bir durumdu. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-lagrange-noktalari-uzaydaki-konaklama-tesislerimiz/", "text": "Lagrange Noktaları, gökcisimlerinin birbirlerinin kütle çekimlerini dengelediği alanlardır ve hem bilimsel çalışmalarımızda, hem de gelecekteki uzay yolculuklarımızda önemli işlevleri var. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı, Hypatia Bilim ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Bilindiği gibi büyük veya küçük her... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-makale-mars-in-geri-gitmesi/", "text": "Videonun metin versiyonuna bu linkten ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-marsta-kesfedilen-sivi-su-icelebilir-mi/", "text": "Mars'ta bulunan sıvı haldeki suyun içilebilir olup olmadığını anlattığımız Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Önümüzdeki süreçte; Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyor ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili ve Evrim Ağacı gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim de, artık bu birliktelik zincirinin bir parçası haline geldiği için mutluyuz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Amerikan Uzay Ajansı NASA, 13 Nisan..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-marsta-zaman-dunyadan-farkli-mi/", "text": "Kullandığımız zaman birimleri, üzerinde yaşadığımız Dünya'ya göre biçimlendirdiğimiz kavramlar. Geleceğin Marslı kolonicilerinin, Dünya zaman birimlerini kullanması büyük sıkıntı yaratacak. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Bir Ağustos klasiği olarak her sene... Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Güneş'e en yakın gezegenimiz olan M..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-new-horizonsun-pluton-gecisi/", "text": "Yeni Ufuklar uzay aracının 14 Temmuz 2015 tarihinde Plüton'un 12.500 km yakınından geçişiyle sonuçlanan görevinin aracın gözünden nasıl göründüğüne ilişkin bir video hazırlandı. Videoda, aracın Plüton ve uydusu Charon'a yaklaşması ve cüce gezegenin yakınından geçişi sonrası Güneş'i arkasına alarak geri dönüşü ve gezegen atmosferini görüntülemesi, görev sırasında alınan gerçek fotoğraflar işlenerek ustaca kurgulanmış. 9 yılı aracın Plüton'a ulaşmaya çalışmasıyla geçen bu görev sonrasında, Güneş Sistemi'nin Kuiper Kuşağı sınırında bulunan bu cüce gezegen hakkında belki de önümüzdeki 100 yıl boyunca bir daha elde edilmesi mümkün olamayacak miktarda bilgi sahibi olduk. Araç şu an hala aldığı verileri ve fotoğrafları bize gönderiyor ve bu gönderim aylar boyunca devam edecek. Veri gönderimi bittikten sonra, Güneş Sistemi'nin dış sınırlarına doğru Kuiper Kuşağı içinde yolculuğunu sürdürecek olan aracın sistemleri en az 10 yıl daha işler halde kalacağı için, kendisine diğer cüce gezegenleri ve kuşak içindeki cisimleri incelemek için ek görevler verilmesi planlanıyor. New Horizons Uzay Ar... 2019 yılının ilk gününde Yeni Ufukl..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-olasi-uzaylilara-gonderdigimiz-arecibo-mesaji/", "text": "Son 50 yılda, evrende var olması mümkün Dünya dışı uygarlıklara birçok kez mesaj göndermeyi denedik. Söz konusu mesajların en güçlüsü ise, 30 bin ışık yılı uzağa gönderdiğimiz Arecibo Mesajı. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşıp okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-panspermia-teorisi-yasamin-dunya-disindan-gelmesi-nedir/", "text": "Panspermia Teorisi, Dünya üzerinde yaşam için gerekli olan moleküllerin uzaydan göktaşları ve kuyruklu yıldızlarla gezegen yüzeyine yağdığını dile getirir! Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-paralel-evrenler-gercekten-var-mi/", "text": "Paralel evrenler fikri, içinde yaşadığımız evrene benzer çok sayıda ayna evrenler olduğunu iddia eder. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-plazma-evren-modeli/", "text": "Plazma Evren Modeli, kainatın oluşumunu oldukça farklı biçimde açıklama gayreti güdüyor. Bunu nasıl yapmaya çalıştığını ele aldığımız Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-reptilian-surungen-uzaylilar-sacmaligi/", "text": "Kılık değiştirmiş halde aramızda yaşadıkları ve Dünya'yı yönettikleri iddia edilen sözde uzaylı reptilian ırkı hakkındaki uydurmaları ele aldığımız Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin, ülkemizde bilimin yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-roportaj-neden-itu-neden-odtu-irem-sezdi-beyza-atasever/", "text": "Antalya Anadolu Lisesi öğrencilerinden İrem Sezdi, İTÜ Uzay Mühendisliği bölümünü kazanmıştı. Beyza Atasever ise, ODTÜ Fizik bölümünü tercih etmişti. Röportajımızda bizlere niçin bu bölümleri tercih ettiklerini, nasıl bölümler olduklarını, lisedeki fizik klüplerindeki çalışmalarını ve astronomiye olan tutkularını anlıttılar. Bu video röportajımızı, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, yalnız başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-super-dunyalarda-yasamak/", "text": "Gezegenimizden daha büyük kütleye ve yerçekimine sahip olan Süper Dünyalarda nasıl yaşayabileceğimizi anlattığımız Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim de, artık bu birliktelik zincirinin bir parçası haline geldiği için mutluyuz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kepler Uzay Teleskopu Tekrar Görev Başında! Bir Yıldızın Çevresinde Oluşmaya Başlayan Bebek Ötegezegen! Öncelikle müsterih olun, bu hiçbir ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-uzay-ne-kadar-soguk-uzayin-sicakligi/", "text": "Uzay, çoğumuzun sandığının aksine ölçülebilir bir sıcaklığa sahip değildir. Bununla birlikte, çoğu kişi tarafından hatalı olarak oldukça soğuk bir ortam olarak düşünülür. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Polaris, ya da ülkemizde bilinen ad..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-uzayda-olum-ayrisma-ve-curume/", "text": "Uzay boşluğunda ölüp, orada kalan bir insan, 60 yılı aşan insanlığın uzay macerasında gerçekleşen bir vaka değil. Ancak, böyle bir durum olursa ve cesedimiz uzay boşluğunda kalırsa başımıza neler geleceğini az çok biliyoruz. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Bu görmüş olduğunuz, çok benziyor o..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-uzayda-su-arayisi-neden-cok-onemli/", "text": "Su, yaşamsal açıdan biz insanlar için vazgeçilmezdir ve vücudumuzun büyük kısmı sudan oluşur. Yine de, su arayışımızı önemli kılan tek etmen bu değildir. Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-uzayda-uyumak-astronotlar-nasil-uyuyor/", "text": "Gerek Uluslararası Uzay İstasyonu'nda , gerekse diğer uzay görevlerinde astronotların uyuması gerekir. Ancak, uzayda uyumak sanıldığı kadar sorunsuz bir eylem değil! Bu konuyu işlediğimiz Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Gelecek Bilimde, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, kendi başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Bu yılın başlarında uzay istasyonu ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/video-uzaylilar-icin-saldiri-taktikleri/", "text": "Hollywood filmlerinde ısrarla gezegenimizi işgal etmeye gelen ama bunu bir türlü beceremeyen uzaylılara akıl vermeye çalıştığımız Youtube videomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzun metin versiyonunu ise, bu linkten okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor olarak, her zaman bilim platformlarının birlikteliğinin, ülkemizde bilimin yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Evrim Ağacı ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Evrende yaşamın sadece dünya ile sı... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi... Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/vostok-2m-roketi-patladi-ve-48-kisi-oldu/", "text": "18 Mart 1980 tarihinde Sovyetler Birliği'ne ait Vostok-2M roketi fırlatma rampasında yakıt ikmali yapılırken ve amaçlanan fırlatma saatine 2 saat 15 dakika kala patlayarak 48 kişinin ölümüne sebep oldu. 44 kişi olay anında diğer dört kişi ise daha sonra hastanede hayatlarını kaybetti. Vostok-2M roketi 17 Mart'ta Plesetsk Cosmodrome fırlatma rampasına yerleştirildi. Roketin fırlatılmasına yakın zamanda gerçekleştirilmeye başlanan yakıt ikmalinden önce, yapılan ilk testlerde hiç bir sorun yoktu. Planlanan fırlatma saatinden bir kaç saat önce yakıt tankları ilk önce kerosen ile dolduruldu. Daha sonra ise Vostok-2M roketine sırasıyla sıvı oksijen ve sıvı azot eklendi. Ancak son olarak hidrojen peroksit ikmalinin tamamlanmasından sonra büyük bir patlama meydana geldi. 44 kişi olay anında hayatını kaybederken 43 kişi de hastaneye kaldırıldı. Patlamanın ardından hastaneye kaldırılan 43 kişiden dördü yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetti. Hayatta kalanların birçoğunda ise ciddi yanıklar ve akciğer hasarı bulunmaktaydı. Felakete şahit olanların verdikleri raporlara göre, asıl patlamadan sonra başka ikincil patlamalar da gerçekleşti. 300 ton yakıt bütün rampaya ve çevresindeki alanda bulunan mühendis ve bilim insanlarına telafisi olmayan büyük bir zarar verdi. Felaketin arkasından Leonid Smirnov tarafından yapılan ilk soruşturmada yer ekibinde yer alan bir kişinin onaylanmamış eylemleri sonucunda patlamanın yaşandığı söylendi. Ancak bir yıldan kısa bir süre sonra aynı felaketin yeniden kıyısından dönülmesinden dolayı olay tekrar araştırıldı ve esas sebebin roketin yakıt filtrelerindeki bir tasarım hatasından kaynaklandığı anlaşıldı. Filtrelerdeki katalitik olarak kullanılan aktif olan kurşun lehimlerin hidrojen peroksit ile teması sonucu patlama gerçekleşmişti. Yaşanan bu felaketin üstü Sovyetler Birliği yetkilileri tarafından kapatılmıştı ve 1989 yılında üzerindeki gizlilik kararı kaldırılınca hem Sovyet halkı, hem de Dünya tarafından öğrenilmişti."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/voyager-ve-pioneer-araclarinin-yolculuklari-nerede-bitecek/", "text": "1970'li yıllarda fırlatılan Voyager ve Pioneer uzay araçları hala onları Güneş Sistemi'nin dışına ve hatta çok daha ötesine taşıyan yörüngelerinde seyahat etmeye devam ediyorlar. Yeni yapılan bir çalışmada bilim insanları, bu araçların gelecek birkaç milyon yıl içerisinde hangi yıldızları geçmiş olacağını ve bu yıldızlara ne kadar yakınlaşacaklarını belirleyerek, geleceklerinin ne olacağını tahmin etmeye çalıştılar. 2 Mart 1972 tarihinde NASA, ilk defa Asteroit Kuşağı boyunca seyahat edecek olan Pioneer 10 uzay aracını fırlattı. Yaklaşık bir yıl sonrasında ise Pioneer 11 uçuşa geçti. Bu araçların daha sonrasında ise, 1977 yılında önce Voyager 2, birkaç hafta sonra da Voyager 1 uzay araçları fırlatıldı. Bu araçlar ve onlara ek olarak yine NASA'ya ait olan New Horizons aracı, yıldızlararası uzaya ulaşabilme kapasitesine sahip ilk uzay araçlarıydı. Şu ana kadar sadece Voyager 1 ve Voyager 2 bu sınırı aşabildi. Buna rağmen eğer devam edebilirlerse, Pioneer 10, Pioneer 11 ve New Horizons araçlarının da heliosfer denilen Güneş'in etki alanından çıkacakları ve yıldızlar arası uzayı keşfetmeye devam edecekleri düşünülüyor. Nihayetinde bu araçların yakıtları bir gün bitecek ve ölecekler yani bilimsel ekipmanları artık çalışmayacak ve bizimle iletişim kuramayacaklar. Aslında Pioneer 10 ve Pioneer 11, en son mesajlarını sırasıyla 2003 ve 1995 yıllarında gönderip çoktan sessizliğe gömülmüşlerdi. Bu araçlar her ne kadar artık Dünya'ya sinyal gönderemiyorlarsa da araştırmacılar, araçların bundan sonra hangi yıldızların yakınından geçeceğini hesaplamayı başardılar. Bu hesaplamalar biraz aldatıcı olabilir çünkü, araçlar Dünya'dan ne kadar uzakta seyahat ederlerse onları çevreleyen uzaydaki gökcisimleri de hareket etmektedir. Almanya Max Planck Institute for Astronomy'de görev yapan Coryn A. L. Bailer-Jones ve NASA Jet İtki Laboratuvarı Dünya'ya Yakın Nesneler Merkezi'nde görev yapan Davide Farnocchia, uzay araçlarının varış noktalarını Gaia uzay gözlemevi çalışması ile ortaya konan verilerdeki 7.2 milyon yıldızın 3D pozisyonlarını ve 3D hızlarını kullanarak saptadılar. Bu çalışmada Bailer-Jones ve Farnocchia, Voyager 1'in bir sonraki durağının Dünya'nın en yakın yıldız komşusu olan Proxima Centauri olacağını buldular ve buraya da 16,700 yıl içerisinde ulaşacağını hesapladılar. Ancak bu karşılaşma oldukça sıradan olacak, çünkü araç yıldıza en yakın 1.1 parsek uzaklıkta bulunacak ki, bu da 3.59 ışık yılına denk gelmektedir. Yani çok çok uzağından geçecek. Voyager 2 ve Pioneer 11'in de bir sonraki yakın karşılaşması Proxima Centauri olmasına rağmen Pioneer 10'un diğer yakın geçişi, Andromeda takım yıldızında yer alan ve Dünya'dan 10.3 ışık yılı uzaklıktaki küçük bir yıldız olan Ross 248 yıldızı olacak. Bu uzak karşılaşmalar, her hangi bir heyecan oluşturmayabilir. Ancak Bailer-Jones ve Farnocchia, araçların gelecekteki yakın geçişlerinin Güneş sistemimizin dışındaki yıldızlara dikkat çekici bir şekilde daha yakın olacağını tahmin ediyorlar. Örneğin; Voyager 1, 302,700 yıl içerisinde güneşimizden 46,9 ışık yılı uzaklıkta bulunan TYC 3135-52-1 yıldızına oldukça fazla yaklaşacak. Araç, yıldızın 0.30 parsek uzağından geçecek ve bu o kadar yakın olacak ki eğer varsa yıldızın çevresini saran kozmik cisim parçalarından oluşan bulutun içine bile girebilecek. Buna ek olarak araştırmacılar, Voyager 1'in güneşten 159.5 parsek (520.22 ışık yılı) uzaklıkta olan bir yıldız olan Gaia DR2 2091429484365218432'nin 0.39 parsek (1.27 ışık yılı) yakınından salınıp gideceğini buldular. Bunun ne kadar yakın bir geçiş olduğu ile ilgili size bir fikir vermek adına şunu diyebiliriz: Biz Proxima Centauri'den 1.29 parsek (4.24 ışık yılı) uzaklıkta bulunuyoruz. Ayrıca araştırmacılar aracın bu çok uzaktaki yıldız ile olan yakın geçişinin 3.4 milyon yıl içerisinde olacağını tahmin ediyorlar. Bailer-Jones, bu araştırmanın ekibin gizemli yıldızlararası cisim olan Oumuamuanın muhtemel kökenlerini ve gelecekteki duraklarını araştırdığı bir önceki çalışmasından esinlenip yapıldığını belirtti. Ayrıca eğer insan ömrü sınırları içerisinde yakınımızdaki yıldızları keşfetmek istiyorsak uzay araçlarımızı çok daha yüksek hızlara ulaştırmamız gerektiğini de ekledi. 4 Mart 1979 tarihinde Voyager 1 uza... Bir gezegen düşünün ki içinde fırtı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/vulcan-gezegeni/", "text": "Merkür, Güneş Sistemi'nde ilk sırada yer alan gezegendir. Ancak, geçtiğimiz yüzyılda yörüngesinde yaşanan düzensizlik, tıpkı benzer nedenle keşfedilen Neptün gibi başka bir gezegenin varlığına yönelik şüphelere yol açıyordu. Evrenin bildiğimiz her noktasında gezegenler, galaksiler ve diğer gök cisimlerinin yörüngeleri uzay-zaman eğrileri sayesinde belirlenir. Evrendeki her gezegen sistemi içerisindeki gezegenler, bir yıldızın uzay-zaman eğrisi sayesinde yollarına devam ederler. Örneğin yaşadığımız Güneş Sistemi'ndeki her gezegen, Güneş adında bir yıldızın uzay-zaman eğrisi üzerinde yol alır. Eğer varsa, gezegenlerin uyduları da, gezegenlerin uzay-zaman eğrilerinde yol alır. Örneğin uydumuz Ay, dünyamızın uzay-zaman eğrisinde yol almaktadır. Fakat 150 yıl önce gezegenlerin yörüngeleri hakkındaki açıklama, Newton'un kanunlarına ve kütle-çekimi kuvvetine dayandırılıyordu. Gök bilimciler o zamanlarda, Merkür'ün yörüngesinin bildiğimiz Newton kanunlarına uymadığını gözlemlediler. Merkür'ün yörüngesi uzun bir elips şeklindedir ve kusursuz bir çember çizmez. Bu nedenle Merkür'ün Güneş'e en yakın olduğu mesafe 46 milyon kilometre iken, en uzak olduğu mesafe ise yaklaşık 70 milyon kilometredir. Bundan 150 yıl kadar önce Newton'un kanunları eksiksiz kabul görülürken gök bilimciler, Merkür'ün yörüngesini Newton kanunlarıyla hesaplamak istediklerinde bir sorun fark ettiler. Gök bilimciler, Güneş'i gördüğümüzde Merkür'ün geçişini de görebileceğimiz kesin zamanı tahmin etmeye çalıştılar ancak bir türlü doğru hesaplayamadılar. Newton kanunlarını kullanarak defalarca hesaplamalar yaptılar ancak hepsinde ufak bir farkla hata yapıyorlardı. Bu hatanın sebebinin bir türlü açıklanamaması üzerine gök bilimciler sorunun çözümü için bir gezegen uydurdular ve adını da Vulcan koydular. Gök bilimcilere göre hatanın sebebi, güneş sisteminde, Dünya'dan hiçbir zaman görünmeyen Vulcan Gezegeni'nin Merkür'ün yörüngesinden ufak bir miktar sapmasına neden olan çekim kuvvetiydi. Bu nedenle gök bilimciler on yıllarca Vulcan Gezegenini aradılar ancak bulamadılar. Çünkü Vulcan Gezegeni hiç var olmamıştı. Merkür'ün yörüngesindeki sapmanın sebebi ancak uzun yıllar sonra ilk olarak Einstein'ın bahsedeceği uzay-zaman eğrileriydi. Merkür'ün tuhaf yörüngesini uzay-zaman eğrileri açıklayabiliyordu. Merkür'ün güneşe yakınlığından dolayı, bu gezegen uzay-zaman bükümünden çok fazla etkileniyor ve tuhaf bir yörünge oluşturuyordu. Bu nedenle Vulcan'ın gerçek olmadığı; gezegenin hayal edilişinden 100 yıl sonra, yazının başında da bahsettiğimiz Einstein'ın görelilik teorisine bağlı uzay-zaman eğrileri sayesinde anlaşılmış oldu. Not: İlk olarak 14 Haziran 2014 tarihinde yayınlanmış olan bu yazımız, güncellenerek tekrar yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/vy-canis-majoris-efsanesi/", "text": "Evet Canis Majoris çok büyüktür; çapı Güneş'in yaklaşık 1.500 katı kadardır. Ancak, bu görülen büyüklüğü onu galaksimizin en muazzam yıldızı yapmaz. VY Canis Majoris'in, kütlesi sadece yaklaşık 18 Güneş kütlesine denk gelir. Çapıyla kütlesini oranladığımızda, Vy Canis Majoris'in aşırı şişmiş ölmek üzere olan bir kırmızı dev olduğunu görürüz. . Canis Majoris, ömrünün sonuna gelmiş ve şişmeye başlamış olan tipik bir kırmızı dev yıldızdır. Bu yıldızların merkezlerinde üretilen enerji o kadar büyüktür ki, yıldız akıl almayacak kadar muazzam boyutlara ulaşabilir. Canis Majoris işte böyle bir şişmenin ürünüdür. Bir yıldızın kırmızı dev evresine giriş süreciyle ilgili şu kapsamlı makalemizi okuyabilirsiniz. Daha başka bir ifadeyle, yaklaşık 3.820 ışık yılı uzağımızdaki bu yıldız çok seyrektir. Yüzeyindeki çekim gücü, o kadar azdır ki, Dünya'nın bile yarısı kadardır. Nasıl yapacaksınız bilmiyorum ama, Canis Majoris'in yüzeyinde dursaydınız, Dünya'da olduğunuzun yarısı ağırlıkta olacaktınız. Devasa boyutlarına karşın, yaklaşık 3.200 santigrat derecelik yüzey sıcaklığının (Güneş'inki yaklaşık 6 bin derece) sağladığı aydınlatma gücü, Güneş'in ancak 270-280 bin katı kadar (Tamam, Güneş'ten muazzam ölçüde fazla ama, çapı 1.500 katı zaten, olsun o kadar. Güneş bu yıldızın yanında küçük bir nokta kadar kalıyor). Bu arada ek bir bilgi verelim; yıldızların veya Jüpiter, Satürn, Neptün gibi gaz devi gezegenlerin bir yüzeyi yoktur. Bu soruna çözüm bulmak için, bilim insanları; bu tür gökcisimlerinde gaz yoğunluğunun Dünya'da deniz seviyesine denk gelen 1 atmosferlik basınca ulaştığı yeri yıldızın veya gaz devinin yüzeyi kabul ederler. Eta Carinae'nın çapı Güneş'in sadece 150 katı kadardır fakat, kütlesi Güneş'in en az 120 katıdır. Kütleçekimi ise, bırakın Güneş'i, Vy Canis Majoris'i bile 5'e katlar. 40 bin santigrat derecelik yüzey sıcaklığının sağladığı aydınlatma gücü Canis Majoris'in 10 katı, Güneş'in ise tam 5 milyon katıdır. Özetle evet, Canis Majoris boyut açısından çok ama çok büyüktür. Ancak, gerek kütleçekim, gerekse aydınlatma gücü bakımından yirmide biri boyutlarındaki dev kütleli yıldızların yanına bile yaklaşamayan bir ihtiyardır. Kendisinden daha büyük boyuta sahip olan UY Scuti yıldızı da Canis Majoris ile aynı kaderi paylaşır; o da şişirilmiş bir balondur. Son olarak, ömrünün sonuna gelmiş bu yıldız, önümüzdeki birkaç yüzbin yıl içinde devasa bir süpernova patlaması ile yok olacak. Sürekli kütle kaybettiği için, bu patlamanın olduğu zamanda kalan kütlesinin ne olacağını kestiremiyoruz. Nihayetinde, süpernovadan sonra bir nötron yıldızı mı, yoksa bir kara delik mi ortaya çıkacak; bilmemiz güç. Şu anda gökyüzünde çıplak gözle görülemeyen bu yıldız, her an gerçekleşebilecek olan süpernova patlaması sonrasında yaklaşık 10-15 gün boyunca gökyüzünde çıplak gözle görülebilecek. Ancak, çok parlak görüneceğini düşünmeyin, çok uzak olduğu için normal bir yıldız gibi göreceksiniz. İlk olarak 2014 tarihinde yayınlanan bu yazımız, güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur. Yıldızlar o kadar uzaktırlar ki, ne..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/warp-suruculeri-2/", "text": "Artık konumuza giriş yapabiliriz. Ancak, başlamadan önce eğer okumadıysanız, kavramları algılayabilmeniz için yazımızın ilk bölümünü okumanız gerektiğini belirtelim. Uzay-zaman düzlemini esnetip sıkıştırmanın en ünlü örneği olan Alcubierre sürücüsü 1994'te Einstein'ın genel görelilik teorisini kullanan fizikçi Miguel Alcubierre tarafından öne sürülmüştür. Şu anki fiziksel modeller çerçevesinde, herhangi bir kozmik mesafeyi ışık-hızı bariyerini aşmadan çok kısa süreler içerisinde kat etmenin bir yolu var mı? Alcubierre'yi motive eden işte bu soruydu. Böylece kafasındaki bu soruya cevap olabilecek matematiksel modeli hazırladı. Uzay-zaman düzlemenin genişlemesi ve sıkışması herhangi bir hız sınırına sahip olmadığı için Alcubierre, genel göreliliği ihlal etmeden fizik kanunlarındaki bu arka kapıyı kullanarak, Uzay Yolu'nun warp sürücüsüne çok benzeyen, yine de bazı ciddi farklılıkları olan bir model ortaya çıkardı. Spekülatif bir Alcubierre sürücüsü çevresindeki uzay-zamanı bükerek kendi çevresinde warp baloncuğu denen bir uzay-zaman sahası oluşturur. Üstteki dalga benzeri ünlü geometrik şekil dört boyutlu bir uzay-zaman baloncuğunun üç boyutlu tasviridir. Gerçekte oluşacak uzay-zaman bölgesinin yapısını kabaca algılayabilmemiz için bu şekilde sunulur. Bu warp baloncuğu içerisinde her şey normaldir. Fizik kanunları aynen geçerlidir ve warp sürücüsünü taşıyan gemi hareket etmemektedir. Ancak warp baloncuğunun duvarlarında uzay-zaman düzleminde müthiş bozulmalar olmaktadır. Bu baloncuğun hareket ettirilmesi ise baloncuk önündeki uzay-zamanın sıkıştırılması ve gerisindekinin genişletilmesi esasına dayanır. Bu hareket hiç bir fizik kanununu ihlal etmeyerek ışıktan hızlı gerçekleştirilebilir. Miguel Alcubierre, fikrin matematiksel temellerini oluştururken, uzay-zamanı bükmek için yüklü miktarda negatif enerji ve/veya negatif kütleli madde denen egzotik madde gerektiğini buldu. Bunların ne olduğunu birazdan uzun uzun anlatacağız. Şu anda sadece hiçbirine sahip olmadığımızı, nerede bulacağımızı ve nasıl üreteceğimizi de bilmediğimizi söyleyelim. Birçok araştırma, bir warp sürücüsü için ihtiyaç duyulan bu negatif enerji veya negatif kütleli madde için farklı miktarlar öngörüyor. Özellikle ilk modeller, gözlemlenebilir evrendeki kütleden daha fazlası gerekir derken yakın zamanda Chung-Freese metriği ile birlikte ihtiyaç duyulan kütlenin, warp baloncuğunun duvar kalınlığına göre bir Jüpiter kütlesi ile Voyager-1'in kütlesi (740 kg) arasında. Değişken miktarı bu kadar yüksek olunca neden çok umutlu olmadığımız daha iyi anlaşılıyor. Egzotik madde: Yukarıda bahsi geçen egzotik maddeler, normal maddeden ve anti-maddeden farklı karakteristik ve fiziksel özelliklere sahip spekülatif madde çeşitlerine denir ve bu spekülatif maddelerden bazıları çeşitli fizik kanunlarını ihlal eder. Egzotik maddelerin yapı taşları bizim yapı taşlarımızdan farklı olabilir. Hepimizi oluşturan baryonlar yerine farklı atom altı parçacıklar içerebilirler. Egzotik madde örnekleri şunlar olabilir. Bose-Einstein yoğunlaşması: Normalde mutlak sıfıra çok yakın, düşük sıcaklıklarda gözlemlenen, Kuantum mekaniklerinin makroskopik boyutlarda vuku bulduğu, bir maddenin bütün atomlarının tek bir atommuş gibi birlik halinde titreşmesi durumudur. Yüksek sıcaklıklarda gerçekleşmesi durumunda ışınlanma, oda sıcaklığında süper iletkenlere kadar birçok inanılmaz uygulaması bulunabilecek bir madde halidir. Kuark-Gluon plazması: Normal şartlarda çok yüksek sıcaklık ve yoğunluklarda vuku bulabilecek bir madde halidir. CERN gibi parçacık hızlandırıcılarda 4-5 trilyon Kelvin derecelik sıcaklıklarda oluşturulmaya çalışılan bu plazmada, maddenin en temel yapı taşları kuarklar ve gluonlar kendilerini bir arada tutan kuvvetlerden kurtulurlar. Yani bu plazmada atom bulunmaz, atomu oluşturan yapı taşları serbest halde bulunur. Karanlık madde: Ne de olsa kütle çekimi haricinde normal madde ile hiç bir etkileşimini henüz gözlemleyemedik. Ne olduğunu bilmediğimiz için egzotik demekte henüz bir sakınca yok. Takyon: Işıktan hızlı hareket ettiği öne sürülen, normal madde ile kesinlikle hiç bir etkileşimi ve gerçekliğine dair hiç bir kanıt bulunmayan spekülatif parçacıklar. Yukarıdaki egzotik madde çeşitleri ardından konumuzda ismi geçen, uzay-zaman düzlemini bükmek için gerekli olduğu düşünülen negatif kütle sahibi maddeye bakalım. Negatif kütleli madde: Antimadde ya da Karanlık Madde ile karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 ağırlıktan daha düşük kütleye sahip, hiçbir şeyden daha hafif diye tabir edebileceğimiz ve kütle çekimi tarafından çekilmeyen tersine itilen spekülatif bir egzotik maddedir. Bir ya da daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz. Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin, yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda bulunuyor olabilirler. Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi? Katı haldeki negatif kütleli madde, ancak mükemmel sıvı diye tabir edilen bir halde negatif kütle sahibi maddede bulunabilir. Kanada, Montreal Üniversitesi'ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey bu maddeyi Big Bang esnasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek ne de onaylayabilecek bir durumdayız. Negatif enerji: Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen kuramsal olan negatif kütleli madde, aksine negatif enerji çeşitli kuantum durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor. Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde bu yoktan var olan ufak madde-antimadde olayları Enerjinin Korunumu Kanunu'nu ihlal ediyor gibi görünse de; belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep olmamaktadır. Böylece Casimir bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar. Bu enerji 1948'de laboratuvarda, Casimir'in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipman gerektiğinden, 1996'da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan basıncın bir karıncanın ağırlığının 30 binde 1'i kadar olduğu bulundu. Tahmin ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için çok yeterli değil. Negatif enerjiye başka bir örnek de, kara deliklerin buharlaşma sürecinde açığa çıkan ve Hawking radyasyonu mekanizması sırasında oluşan kısa ömürlü sanal parçacıklar verilebilir. Buraya kadar kısaca özel ve genel görelilikten, ışık hızından, warp sürücüsü fikrinin ne olduğundan, Alcubierre warp sürücüsünün temel mantığından ve ihtiyaç duyduğu şeylerden bahsettik. Ancak bütün bunları nasıl bir araya getirip çalıştıracağımızı hala bilmiyoruz. Bu kadar karmaşık bir konuyu bir ileri okuma bölümü ile devam ettirmeden olmaz. Yazımızın bu bölümünde Alcubierre metriği ve uzay-zamanı bükme işinin matematiğini, anlaşılır bir biçimde anlatmaya çalışacağız. Metrik nedir? Metrik; tensör olarak da geçer ve kabaca uzayda iki nokta arasındaki mesafenin ölçüm yöntemidir. Ya da daha detaylı bir açıklama ile, uzayın geometrik karakteristiklerinin bir koordinat sistemi vasıtası ile anlatılmasına yarayan bir tanımlama yöntemidir. Bu tanımlama boyut, hacim, eğrilik, açı, gelecek ve geçmiş gibi değerler ile yapılır. Bu metrikteki değerler bize uzay aracının çevresindeki uzay-zaman eğriliğinin hızı ve aracın bu eğriliğe göre radyal konumunu verir. Bu denklemde parametresi warp baloncuğunun duvar kalınlığıdır ve R ise warp baloncuğunun yarı çapıdır. Warp baloncuğunun duvar kalınlığının azalması, uzay-zaman eğriliğinin daha çok artması anlamına gelmektedir. değeri ne kadar büyürse, duvar kalınlığı o kadar incelir. Bu denklemler kabaca warp baloncuğunun yapısını verir. Warp baloncuğunun hareket etmesi fenomenine ise York Time denir. York Time, bu warp baloncuğunun önünde kalan uzay-zaman düzleminin sıkışıp daralması ve gerisindeki uzay-zaman düzleminin genişlemesidir. Bu daralma ve genişleme, warp baloncuğunun hareket etmesine ve hatta hayalini kurduğumuz ışıktan hızlı yer değiştirmesini sağlar. York Time, işareti ile gösterilir ve eşitliği şöyledir. = v /c . x /r . df/ds . Sonunda olan değerler, ilgili değerin uzay gemisine ait olduğunu gösterir. Yani geminin hızı bölü ışık hızı ve geminin hareket yönü bölü geminin warp baloncuğuna göre konumu gibi. Denkleme göre warp baloncuğunun kalınlığı azaldıkça York Time değeri artar. Düşük enerji yoğunlukları bize zayıf bir uzay zaman eğriliği ve kalın bir warp duvarı verir. Ancak warp baloncuğunun merkezindeki düz uzay-zaman bölgesinin hacmi küçüktür. Duvar kalınlığını düşürmek yani uzay-zaman eğriliğini arttırmak için enerji yoğunluğunu kat kat arttırmak gerekmektedir. Warp baloncuğunun içerisindeki hacimde böylece artacaktır. Anlaşılacağı üzere duvar kalınlığı fazla olan, zayıf bir eğimi olan uzay zaman baloncuğu oluşturmak daha kolaydır. Alcubierre metriğinin ünlü şekline yakın bir warp baloncuğu oluşturmak ise kat kat daha fazla enerji ister. Alcubierre metriğini yani uzay-zaman baloncuğunu oluşturduktan sonra baloncuk içerisinde hızlanma anlamına gelen sıfırdır. Baloncuk içerisinde herhangi bir hızlanma hissedilmez. Zaman değeri de baloncuk dışındaki zaman değeri ile aynıdır, herhangi bir sapma olmaz. Uzay gemimizi Dünya yörüngesinden geleneksel roketler ile çıkardık. Ardından gemiyi terk ettiği noktaya görece durdurduk. Warp sürücüsünü çalıştırdık ve warp baloncuğu oluştu. Ancak bir sorun var; gemimiz hangi yöne gideceğini bilmiyor. Buna simetri paradoksu diyoruz. Sorun, ihtiyaç duyulan enerji yoğunluğu simetrik bir yapıya sahipken York Time metriği asimetrik bir yapıya sahip oluyor. Sonuçta warp baloncuğumuzun x ekseninde hareket yönü rastlantısal diyebileceğimiz bir hal alıyor. Alcubierre, teorisini ilk ortaya koyduğunda bu sorunu çözebilmek için, geminin terk ediş noktasında bir istasyonun warp baloncuğunu hızlandıracak ve varış noktasında ise başka bir istasyonun baloncuğu durduracak şekilde yönlendirmesi gerektiğini belirtmişti. Bu otoban yaklaşımı hayal ettiğimiz warp konseptine kıyasla pek konvensiyonel değil. Atılgan istediği yöne gidebiliyorken, Alcubierre sürücüsü kendisini hızlandıracak ve yavaşlatacak harici kaynaklara muhtaç. Neyse ki, yakın zamanda warp sürücüleri üzerindeki çalışmaları ile ismini duyuran NASA mühendisi ve fizikçisi Harold G. White, Alcubierre metriğini modifiye ederek bu sorunun üstesinden gelinebileceğini öne sürdü. Harold G. White, son zamanlarda NASA'nın warp üzerine araştırmalarını temsil eden önemli bir isim. Son yıllardaki optimistik tavrı kendisine borçluyuz. White'ın katkıları ile modifiye edilen Alcubierre metriği, uzay-zaman yükseltmesi denen bir prensip kullanır. Kabaca anlatmamız gerekirse, uzay-zaman yükseltmesi, uzay gemisinin sahip olduğu ilk hızı katlayarak arttırıp warp baloncuğuna yansıtır. Yani normal roketler ile 0.1c hıza çıkan bir gemi, örneğin 100 değerinde bir yükseltme ile 10 c (ışık hızının 10 katı) hıza çıkabilir. Tekrar hatırlatmakta fayda var bütün bunlar henüz oldukça spekülatif çalışmalardır. Alcubierre'den sonra 2000'de astrofizikçiler Daniel J. H. Chung ve Katherine Freese'in öne sürdüğü Chung-Freese metriği, evrenin süper-sicim teorisi ile ünlenen şekilde 10 boyuttan oluştuğu fikrine dayanır. Aşina olduğumuz 4 boyutlu uzayımızın Bulk denilen fazladan bir boyutun etrafında eğrilmesi fikrini anlatmak için bir örnek verelim. Kalınlığı olmadığını varsaydığımız tamamen iki boyutlu bir kağıdın eğilmesi, kıvrılması. Kağıt bu şekilleri 3 boyutlu uzay içinde gerçekleştirir. Bizim 4 boyutlu evrenimiz de Bulk denen bir üst boyut içerisinde bu şekilde eğrilmektedir. Bu üst boyutun ve diğer üst boyutların sayıları ve hacimleri başka yazılarımızın konuları olacaktır. Az önce bahsettiğimiz H. G. White'ın uzay-zaman yükseltmesi değeri, Chung-Freeze metriği ile bir Bulk değerine dönüşür. Gemimiz warp sürücüsünü çalıştırdığında yükseltme yerine bir Bulk değeri kazanır ve bu Bulk değeri aynı şekilde geminin ilk hızı üzerinde yükseltici bir etki sağlar. Tabii geometrik olarak Bulk koordinatı kazanan bir geminin bizim uzayımız ile elektromanyetik etkileşimi azalacaktır. Chung-Freese metriğinin warp araştırmalarına en büyük katkısı, uzay-zaman düzlemini bükmekten bahsederken üst boyutları, bu çok bilinmeyenli denkleme katarak, enerji ihtiyaçlarını büyük ölçüde düşürmesi olmuştur. Üstteki tabloda da göreceğiniz üzere warp duvarı ince ve büküm yüksek olduğunda ihtiyaç duyulan kütle Jüpiter kadarken, kalın warp duvarı ve zayıf büküm Voyager kütlesine denk gelen birkaç yüz kilogramlık egzotik maddeye ihtiyaç duymaktadır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, ince warp duvarı çok daha yüksek hızlara olanak sağlar. Bu sebeple ihtiyaç duyulan kütle/enerji bu denli fazladır. İsmini Harold G. White ve Dr. Richard Juday'den alan bu deney, yapay uzay-zaman eğrilmesini ölçme amacıyla yapılan bir deneydir. Cihaz bir helyum-neon lazeri kullanır, lazer ikiye ayrılır ve ışınlardan bir tanesi warp sahası oluşturması beklenen halkanın içinden geçirilir. Eğer, halka warp sahası oluşturursa, lazerin faz değişimine uğraması ve dedektörde diğer lazer ile karşılaştırıldığında bunun anlaşılması gerekmektedir. İlk deneyde kullanılan yüksek voltajlı bir elektrik alanı üreten yüksek-k baryum titanit seramik kapasitör halka, yeterli hassaslıkta ve dikkate değer bir veri elde etmeyi başaramamıştır. Aynı deney düzeneği, başka bir spekülatif itki teknolojisi olan EmDrive deneylerinde kullanılmış, daha doyurucu ve tekrarlanabilir sonuçlar elde etmiştir. Bu deneylerde ayrılan lazer demetlerinden bazılarının hedefe ulaşması diğerlerinden daha uzun sürmüştür ve bunun olası bir uzay-zaman eğrilmesine işaret ettiği düşünülmektedir. Göründüğü üzere warp sürücüleri hakkında çalışmalar, deneyler yapılıyor. Matematiği hakkında fikir sahibiyiz, negatif kütleli madde/enerji gerektiğini biliyoruz. Bazı çalışmalar egzotik madde olmadan da warp sürücülerinin mümkün olabileceğini söylese de henüz kesin bir fikir için çok erken. Ancak teknolojinin tam olarak nasıl çalışacağını ve mühendisliğini bilmiyoruz. Eğer mümkün olursa ne kadar ekonomik olacak ondan da emin değiliz. Sonuçta Alpha Centauri'ye hızla gitmek için bir Jüpiter kütlesi kadar negatif kütleli madde yakmak çok cazip olmayacaktır. Bütün bunların yanında warp sürücülerini ciddi ciddi düşünmeden önce, Sicim Teorisi, Süper Sicim Teorisi, M-teorisi gibi alanlarda ciddi aşamalar kat etmemiz ve evrenin temel kanunlarınI bugün olduğundan çok daha kesin ve net anlıyor olmamız gerekmekte. Not: En üstteki kapak fotoğrafı, Uzay Yolu dizisinden alıntıdır. Mr Spock ve Scotty'nin Atılgan'ın warp sürücüsüne enerji veren dilityum kristal düzeneğini onarmaya çalışmalarını gösteriyor. Bu makalemizi okumadan önce, eğer o... Negatif enerji ve negatif kütle, öz..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/warp-surusu-1/", "text": "3) İmkansızın sınırında, mümkün olanı ve mümkün olmayanı ayırt etmek. Bilmiyoruz. Matematiksel modelleri mevcut ancak pratik uygulama için bazı bilimsel ve teknolojik imkansızlıkların aşılması gerekiyor. Bunları zaman içinde aşabilir miyiz; henüz bilmiyoruz. Tam olarak nasıl bir teknoloji gerekir, onu da bilmiyoruz. Bu konularda şu anda araştırmalar ve deneyler yapılıyor olsa da ümitlenmek için yüzlerce yıl erken olabilir. Kısa cevabımız sizi tatmin etmediyse, yazının geri kalanına buyurun. Çok... 1977'de fırlatılan 720 kilogramlık Voyager-1'i ele alalım. 37 yıl önce fırlatıldı ve şu anda (Eylül, 2015) 132 AU mesafede. Eğer 4,3 ışık yılı mesafedeki Proxima Centauri'ye gidiyor olsaydı, oraya ulaşması yaklaşık 75 bin yıl sürecekti. Derin uzay sondalarımızın hepsi maalesef bu kadar yavaştır. Ancak hayal gücümüz ve mühendisliğin sınırları çok daha hızlı olabilir. Deadelous Projesi, 6 ışık yılı mesafesindeki Barnard Yıldızı'na 50 yıl sürecek nükleer güçteki robotik bir görevin mümkün olabileceğini sunan bir konsept çalışması ile 1970'lerde yüreklere biraz su serpmişti. Tabii yüzde 96'sı yakıt olan 56 bin tonluk bir gemi geçmişte de pek ekonomik değildi, günümüzde de değil. 1980'lerde NASA ve donanma tarafından geliştirilen Longshot Projesi, Alpha Centauri'ye 100 yılda ulaşacak, yüzde 67'si yakıt olan 400 tonluk bir robot önererek biraz daha ekonomik bir yaklaşımda bulundu. Bunlar gibi birçok çalışma umut vaat eden fikirler sunuyor. Bunların bir kısmını yazı dizimizin önceki bölümlerinde okuyabilirsiniz. Yaklaşık 100 yıl, yıldızlararası mesafeler için kısa sayılabilecek bir süredir ve teknolojimiz buna izin veriyor gibi görünüyor. Bir konsept çalışması olan Longshot Projesi, gidebileceğimizi göstermekle beraber şu anda gitmememiz için birçok sebep olduğunu hatırlatmaktadır. Teknolojimiz teorik olarak izin verse de bunu pratik uygulamaya aktarmak çok yüksek fiyatlara ve onlarca yıllık Ar-Ge çalışmalarına mal olacaktır. Harcanacak yüzlerce milyar doların karşılığının alınması da 100 yıldan uzun sürecek ki bu, hiçbir hükümetin şu anda imza atacağı bir girişim değil. İnsan ırkı olarak böylesi uzun vadeli yatırımlara girişecek olgunluğa henüz erişmedik. Sabırlı değiliz, büyük ihtimalle de asla yeterince sabırlı olamayacağız. Belki de bu yüzden imkansız denen şeyler ile bu kadar ilgileniyoruz ve bazen de biraz bu sabırsızlığımız sayesinde imkansızlıkları aşarak yapılamaz deneni başarıyoruz. Bunun en büyük örneklerinden biri havacılıktır. Birkaç yüzyıl önce uçaklar hayal bile edilemezken, yüzyıl önce kıtalararası yolculukların haftalar sürmesine alışık bir dünya varken, bugün uçaklar bu yolculuk sürelerini saatlere indirmeyi başarmıştır. Maalesef bilim, bize fizik kanunlarında bir hız sınırı olduğunu gösteriyor ve teknolojimiz de bu sınıra uymak zorunda. Bu sınıra ışık hızı bariyeri diyoruz ve inşa edeceğimiz roketler ne kadar gelişmiş olurlarsa olsunlar; günümüzün sıvı yakıtlı roketleri, elektrikli iticiler, nükleer termal ve darbe roketleri, füzyon roketleri ve hatta antimadde roketleri dahi bu sınıra tabidir. En iyimser olasılıkla ve henüz geliştirmediğimiz en optimum teknoloji olan antimadde roketleri ile en yakın yıldıza en hızlı yolculuk yaklaşık beş yıl sürer. Peki, ışık hızı sınırına takılmadan, etrafından dolaşmanın bir yolu var mı, fizik kanunlarında kullanabileceğimiz arka kapılar mevcut mu? İmkansızı aşabilir miyiz? Bu soruya ne şimdi ne de yazı dizimizin sonunda kesin bir yanıt veremeyecek olsak da insanlık tarihi aşılmaz denen imkansızlıkların aşılmasıyla doludur. Yüzlerce yıldan sonra, imkansız kavramının epey göreceli olduğunu öğrendik. Bir zamanlar imkansız denen şeyler bilim sayesinde, artık hayatlarımızın bir parçası. Onlara imkansız deniyordu çünkü arkalarında yatan bilim ve fizik kuralları o zaman bilinmiyordu. Örneğin havacılık, uzay görevleri, karadelikler, eskiden ölümcül olan hastalıkların aşı ile yenilmesi, atların yerini alan otomobiller, küresel haberleşme, atom enerjisi. Bunlar en gözle görülür örneklerden bazıları. Çok değil, iki yüzyıl öncesinin hayallerine, bilim kurgusuna bakalım. 1828 doğumlu ünlü yazar Jules Verne'nin harikulade bilim kurgu eserleri belki de bugünkü dünyayı şekillendiren ilham kaynaklarının başındadır. Elektrikli denizaltılar, öldürücü olmayan elektrikli silahlar, ışık ile hareket eden uzay araçları, aya seyahat, televizyon... Bunlar, o günlerde bilim kurgu, bugün ise gerçeğin parçası olan şeylerdir. Bilimin yeni alanlarını keşfettikçe, tıpkı Arthur C. Clarke'ın dediği gibi, teknolojisi gelişmemiş bir uygarlığa sihir gibi gelebilecek şeyler yaratabiliyoruz. Tabii ki bunu, bütün imkansızlıklar er ya da geç mümkün olacaktır diye yorumlamamak gerekir. Örneğin devridaim makinesi olarak geçen, yakın zamanda Erke Dönergeci olarak ismini duyuran ve sürekli çalışarak sonsuz enerji üreten makineler her zaman imkansız olarak kalacaktır çünkü bu fikir temel termodinamik kanunlarını çiğneyen bir cahilliktir. Başka bir örnek de simya ile herhangi bir metali altına dönüştürmek. Geçmişte üstünde çok uğraşılmış, araştırılmış bir konu olsa da, ne kadar yarasa kanadı kullanılırsa kullanılsın metalleri altına çevirebilen sihirli bir taş ya da iksir yapılamaz. Peki alternatif tıp? O da her zaman hikaye olarak kalacak. Bildiğimiz hiçbir bitki ya da vitamin, kanser ile kemoterapi ve radyoterapi gibi savaşamaz. B17 vitaminini tıbbi yöntemlere tercih etmek hastayı asla iyileştirmez, x çiçeği size uzun ömür vermez. Bunlar absürt imkansızlıklardır. Bir tarafta bilim geliştikçe imkansız sınırından çıkan konular, diğer tarafta her zaman imkansız kalacak, fizik kanunlarını çiğneyen şeyler var. Warp sürücüleri, en ünlüsü Uzay Yolu olan, birçok bilim kurgu yapıtında geçen spekülatif bir ışıktan hızlı ulaşım metodudur. Uzay yolunun ünlü yıldız gemisi Atılgan warp sürücülerini çalıştırdığında, çevresindeki uzay-zaman düzlemini öyle büker ki, gemiyi uzayın geri kalanından ayıran bir küre içine alır . Daha sonra Atılgan, bu uzay-zaman küresini ışıktan hızlı hareket ettirerek inanılmaz mesafeleri dakikalar içerisinde kateder. Atılgan aslında yerinden bir milim kıpırdamamıştır, yer değiştiren o an içerisinde bulunduğu uzay-zaman bölgesidir ve uzay-zamanın kendisi için bir ışık hızı sınırı yoktur. Kulağa oldukça çekici gelen ve üzerinde araştırmalar yapılmaya başlanan bu fikri, ne yazık ki nasıl çalışır hale getireceğimizi anlamaktan çok uzağız, çünkü uzay-zamanı bu şekilde bükmek için ihtiyaç duyulan şeyleri henüz yeterince anlamadık. Uzay-zamanı bükme fikri ile kendimize ziyafet çekmeden önce uzay-zamanın ne olduğunu, özel ve genel göreliliği, hayal ettiğimiz şeyin zorluğunu ve neden gerekli olduğunu daha iyi anlamamız gerekiyor. Öncelikle gerekli olduğunu söyleyelim çünkü ışık hızı sınırı ile özellikle yüzlerce, binlerce ışık yılı mesafelere yapılacak yolculuklar hiç pratik değildir. Özel Görelilik yazı dizimiz sizlere ışık hızı ile ilgili oldukça detaylı bilgiler verecektir, burada konuyu bağlamak açısından Einstein'ın teorileri, ışık hızı ve ışık hızına yakın relativistik hızların etkileri üzerine kısa bilgiler verelim. Einstein'ın uzay-zaman teorisi iki ana başlığa ayrılır; 1905'te yayınladığı özel görelilik ve 1915'te yayınladığı genel görelilik. Özel görelilik, birbirlerine görece sabit hızlarda hareket halinde olan gözlemcilerin gözlemlediği fizik kurallarını ele alır. Özel görelilik, birçok deneyle gözlemlenmiştir ve temelleri oldukça iyi anlaşılmıştır. Einstein özel göreliliği hazırlarken iki temel sabiti keşfetti: Işık hızı bütün gözlemciler için aynıydı ve sabit hızlarda hareket eden gözlemciler için de fizik kuralları aynıydı. Newton'ın fizik kanunlarına göre ışıktan hızlı hareket etmemize engel bir limit yoktu, biz yanından geçip giderken ışık gerimizde kalacaktı. Ancak bu fikir daha gençliğinde bile Einstein'a saçma gelmeye başlamıştı. Albert Einstein, kolejde Maxwell'in elektromanyetizma teorisi üzerinde çalışırken, Maxwell'in bile keşfetmediği bir şeyin farkına vararak özel görelilik teorisinin temellerini attı. Ne kadar hızlı hareket ederseniz edin; ışığın hızını ölçtüğünüzde değeri aynıdır, değişmez. Hızınız ne olursa olsun, ışık sizden saniyede 299.792 kilometre hızla uzaklaşacaktır. Newton mekanikleri, gerçek fizik kurallarını çok kabaca tasvir etmeye çalışmış ve başarısız olmuştur. Newton'a göre evrende zaman akışı her yerde aynıydı. Buna göre Dünya'nın, Venüs'ün, Mars'ın veya bir karadeliğin yakınlarındaki gözlemciler için zaman aynı hızda akacaktı. Yanlış. Artık zaman akışının, gözlemin yapıldığı yerdeki kütle çekimine ve görece hareket hızına göre değişebileceğini biliyoruz. Uydularımızdaki atom saatlerimizle bile çok düşük zaman farklılıklarını ölçebiliyoruz. Yine Newton'a göre bir metrelik bir cetveli nerede kullanırsak kullanalım aynı ölçümü yapacaktı. Yanlış. Işık hızına yaklaştıkça, hareket yönüne göre daralırsınız, bir metrelik cetvelimizin boyu da giderek kısalır. İşte bu sebeple ışık hızının ölçümü her durumda aynı olmaktadır. Einstein, ışık hızına yaklaşan bir gemide işlerin günlük algılarımızdan farklı işleyeceğini keşfetti. Bu gemi hızlandıkça daralarak sıkışacak, içerisinde zaman giderek yavaş akacak ve kütlesi artacaktı. Dilerseniz bu üç değişkeni biraz irdeleyelim. Dünyadan teleskopla bakan bir gözlemci, relativistik hızlardaki bir gemide saatlerin yavaş hareket ettiğini, insanların ağır çekimde yürüdüğünü ve giderek yassılaştıklarını, düzleştiklerini fark etti. Dışarıdan bakan bir gözlemci, örneğin ışık hızının yüzde 90'ı (0.9 c) hızla hareket eden bir gemi gözlemlediğinde, aslında boyu kısalmış halini görmektedir. Bu hızlarda 1 kilometrelik bir gemi, L = x denklemine göre 435 metre olarak gözlemlenecektir. Elbette gemidekiler bunun farkına varmayacaktır. Aynı şekilde ışık hızının yüzde 90'ı (0,9 c) ve üstünde zaman akışı katlanarak, artan bir oranda yavaşlayacaktır. Öyle ki, ışığın yüzde 99.999....9'luk süratindeki bir geminin mürettebatı için Andromeda Gökadası'na yapılacak bir yolculuk belki de birkaç saat sürebilir. Zaman bu hızlarda o denli yavaş akar. Tabii ki gemimiz Andromeda'ya ulaşana kadar Dünya'da 2,5 milyon yıldan fazla zaman geçecektir. Yeri gelmişken hadi abartalım; time dilation denen bu zaman yavaşlamasına güzel bir örnek verelim. Eğer galaksimizdeki bütün maddeyi saf enerjiye çevirip gemimizi hızlandırmak için kullanabilsek dahi, ışık hızının ancak ölçemeyeceğimiz bir yüzde 99.999.....9'luk yüzdesine ulaşırız. Bu hızda zaman bizim için o kadar yavaş akar ki, yıldızların doğumunu ve ölümünü, galaksilerin birbirlerinden uzaklaşıp sönükleşmesini ve hatta evrenin nihai sonunu dahi gözlemleyebiliriz. Kulağa zaman yolculuğu gibi gelen bu olay aslında böyle yüksek hızlarda zamanın bizim için çok yavaş akmasıdır. İlgili formülü ve linkteki sitedeki talimatları kullanarak siz de hızın zaman üzerindeki etkilerini bulabilirsiniz. Bu basit formül aslında ışık hızını neden geçemeyeceğimizi açıklar. Işık hızına yaklaşıldıkça kütle sonsuza kadar artar ve sonsuza kadar artan bir kütleyi daha fazla hızlandırabilmek için sonsuz enerji gerekmektedir. Her şeyi. Işık hızında giden bir gemi için bütün her şey bir anda olup biter. Dışarıda 1 quadrilyon yıl geçer, güneşimiz önce beyaz cüce ve ardından siyah cüceye dönüşür, protonlar stabil değillerse 10^34 yıl içinde pion ve pozitronlara bozunmaya başlarlar, 10^100 yıl sonra karadeliklerin çoğu buharlaşmış, 10^1000 yıl sonra da evrenin ısı ölümü gerçekleşmiş olur ancak gemimizde bir saniye dahi geçmez, her şey tek bir ana sıkışır. Bu tam anlamıyla matematiksel bir tekilliktir. Sözün özü ışık hızına ne kadar yaklaşırsak, gitmek istediğimiz yere o kadar çabuk ve ömrümüz içerisinde varırız. Ancak geride bıraktıklarımız çoktan ölmüş olur. Relativistik hızlar bu denli bencildir işte. Bu nedenle, geride bıraktıklarımızı tekrar görebileceğimiz, ömrümüz içerisinde uzak yıldızlara gidip, geri dönebileceğimiz imkanları sağlayacak fikirlere bu kadar meraklıyız. Işık hızı bariyerini normal yollarla aşamıyoruz. Ancak fizik kanunları bize bazı arka kapılar sunuyor. Bu arka kapılar, Einstein'ın 1915'te, özel görelilikten sonra kaleme aldığı genel görelilik teorisi sayesinde açığa çıkmıştır. Genel görelilik teorisine göre; içinde bulunduğumuz uzay-zaman düzlemi genişleyip, daralabilen, eğrilebilen bir yapıdır ve çeşitli şartlar altında ışıktan hızlı genişleyebilir. Tıpkı Büyük Patlama sonrasında evrenin ışıktan hızlı genişlediğini bildiğimiz gibi. Bu olay özel göreliliği ihlal etmez. Işıktan hızlı genişleyen uzayın kendisidir ve bilgi taşımaz. Yine genel göreliliğe göre uzay-zaman düzleminde uzaydaki farklı bölgelerin ve/veya zamanların birbirlerine bağlandığı bölgeler olması mümkündür. Bu bölgelere bildiğiniz gibi Solucan Deliği yada Einstein-Rosen Köprüleri denir. Solucan Delikleri, başka bir yazımızda detaylı işleyeceğimiz fenomenlerdir. Einstein, genel göreliliği, çok güçlü kütle çekimsel etkileri anlatmak için hazırladı. Çalışmalarında kütle çekiminin, Newton mekaniklerinin söylediğinin aksine iki cismin birbirine uyguladığı kuvvet yerine, uzay-zaman düzleminin madde çevresinde kıvrılması/eğrilmesi sonucu vuku bulduğunu keşfetti. Dört boyutlu evrenimizde, uzay-zaman kütle çevresinde eğrilir ve bu eğrilme kütle çekimi olarak bize yansır. Elektromanyetik dalgalar, hatta ışık bile bu eğime ayak uydurmak zorundadır çünkü uzay-zaman düzleminin yapısını takip ederler. Küçük kütlelerde bu ölçülemeyecek kadar düşükken, büyük kütlelerin, örneğin Dünya'nın ve Güneş'in kütle çekiminin etkilerini gözlemleyebiliyoruz. Güneş sistemimizde farklı kütle çekimi etkilerinde, uzay araçlarında zaman akışı çok düşük miktarlarda değişiyor. Haberleşmede kullanılan radyo dalgaları, direkt bir çizgi yerine uzay-zaman eğrisini takip ederek ölçülebilir gecikmeler yaşıyor. Daha büyük kütleler, örneğin galaksilerin kütle çekimi, ışığı öylesine büküyor ki çevrelerinde kütle çekimsel merceklenme denilen etkileri gözlemleyebiliyoruz. Beyaz cüceler, nötron yıldızları ve tabii ki kara deliklerin kütle çekimlerinin ise çok daha ciddi ve gözlemlenebilir etkileri olduğunu biliyoruz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/wendelstein-yildizlayicisi/", "text": "Fizik dünyası resmen çıldırdı sayın seyirciler. Gün geçmiyor ki yeni bir ilerleme, yeni bir rekor karşımıza çıkmasın. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nde Wendelstein 7-X adlı yıldızlayıcı reaktör Aralık ayında devreye girmişti. Bildiğimiz pişi şeklindeki cihaz ilk çalışmasında helyum gazını ısıtmıştı. Daha sonra ise hidrojen gazını ısıtmaya başladı ve 80 milyon dereceye ulaşana kadar da durmadı. Saniyenin çeyrekte biri kadar süre boyunca sabit tutulmuş olsa da bu sıcaklıkta gaz plazma haline geçiyor ve işte bu tam olarak Güneş'in içinde olan şey. Buna nükleer füzyon deniyor. Yani çekirdek kaynaşması. Böyle yan yana geliyor kibar, zarif Hidrojen atomları, hooopp bir birleşiyorlar ki sormayın gitsin. Çılgın bir dans partisi, bir temaşa, bir kaynaşma, tam bir curcuna. E öyle olunca çok acayip bir enerji salınıyor ortalığa. Mis gibi tertemiz bir enerji. İşte bu da Güneş'in enerjisi. Bak ne kolaymış füzyon. Dünya üzerinde bildiğimiz, duyduğumuz nükleer reaktörlerin yaptığı ise nükleer fisyon. Yani çekirdek ayrışması. Kocaman, kaba saba uranyum, plütonyum atomlarını böyle parça parça ayrıştırıyorlar, etlerinden et kopuyor böyle. E öyle olunca bir bağırış, bir çağırış, feryat figan. Tamam yine çok büyük enerji çıkıyor ortaya ama geride de bir sürü dram. Gel de temizle şimdi ortalığı. İşte bu yüzden nükleer reaktörlerin atıkları piiis, böyle yüzyıllar boyunca kurtulamıyorsunuz o pislikten. Radyasyon tehlikesi de cabası. Bunlar bir de bir kararsııızz, bir dengesiiizz, ne yapacakları belli değil. Ama nükleer füzyon öyle mi? Tertemiz enerji çıkıyor o eğlenceli, neşe dolu hidrojenlerden. Fakat işte gelin görün ki henüz dünyadaki teknoloji seviyemiz bu mis gibi şahane temiz enerjiyi üretmek için yeterli değil. Bir Güneş değiliz sonuçta. Bu nedenle Almanya'daki Wendelstein yıldızlayıcısı çok önemli bir çalışma. Bundan sonraki hedefleri 100 milyon dereceye ulaşmak ve oluşan plazmayı tam 30 dakika boyunca ortamda sabit tutmak. Hem de bunu Mart ayında deneyecekler. Takipteyiz, merak etmeyin. 2020 yılı editi: Hedefe ulaşma denemeleri hala devam ediyor ve büyük oranda yaklaşmış durumdalar. 2021 yılı içinde, 100 milyon ve 30 dakika hedefine ulaşılacağı tahmin ediliyor. Çin durur mu? Ben de varım! demiş ve tokamak türündeki EAST cihazıyla 50 milyon derece sıcaklığı tam 102 saniye boyunca sabit tuttuğunu açıklamış. Bu olay da Şubat ayında oluyor inanmazsınız. Onların kullandığı cihaz ise daha çok bir donut'a benziyor, daha muntazam yani. Pişi gibi değil. Çinliler'in bir sonraki hedefi de 100 milyon dereceye ulaşmak ve plazmayı tam 17 dakika boyunca sabit tutmak. Bir de Fransa'nın güneyinde inşa edilen yine tokamak türündeki uluslararası ITER reaktörü var. Fakat onun çalışmasına daha var. Hadi iyisiniz, yazı bitti, dağılın şimdi. Merkel ne alaka derseniz, nedeni, yazımıza konu olan yıldızlayıcının başlatma düğmesine basma şerefinin kendisine verilmiş olması. Not 3: Bir de Interstellar filmi vardır ki, çok severiz. Not 5: Ama siz videoya da bakın. Aşağıya doğru bir yerde olacak. Not 7: Ya da dağılmayın, yazıyı bir daha okuyun. Not 8: Tamam tamam, gidin hadi. Proton Proton reaksiyonu, Güneş ve ... Görelilik kuramı 20. yüzyıldan bu y... Kara Delikler, Ölmüş Yıldızları Yeniden Canlandırabilir! Yeni bir araştırmanın öne sürdüğü i..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/wirtanen-kuyruklu-yildizi-ciplak-gozle-gorulebilecek-mi/", "text": "Aslında çıplak gözle görülebileceği konusunda söylenenler hem doğru, hem de yanlış. Açıkçası kişiden kişiye değişebilecek bir durum çıplak gözle görülüp görülemeyeceği. Ancak, her ne olursa olsun, ışık kirliliğinden tümüyle uzakta, şehirlerin dışında, yüksek rakımlı bir yerde ve çok çok karanlık bir ortamda bulunmanız gerekiyor. Wirtanen Kuyruklu Yıldızı, bize en yakın olduğu dönemde, gökyüzünde yaklaşık olarak 5.5 kadir parlaklığa sahip olacak. Bu parlaklık, insan gözünün maksimum görme sınırlarına çok yakın bir değer. Kimi insanlar 5 kadirden daha soluk gökcisimlerini göremezken, kimi insanlar 5.5 kadir parlaklığa kadar olan çok soluk nesneleri de farkedebiliyorlar. Kadir, bir parlaklık ölçü birimidir. Değer ne kadar yüksek ise, gökcismi o kadar soluk ve zor görülür. Burada 5.5 kadir parlaklık değerini verdiğimiz Wirtanen, yukarıda belirttiğimiz gibi insan gözünün görme sınırlarına çok yakın değerlerde. Yani, çıplak gözle görebilseniz dahi, eğer yerini iyi biçimde bilmiyorsanız, arka plandaki yıldızlar arasında onu fark edebilmeniz çok çok zor. Özetlemek gerekirse, eğer gözünüz 5 kadirden daha soluk gökcisimlerini görebilecek keskinliğe sahipse ve gittiğiniz çok çok karanlık ortamda bir astronom size Wirtanen'in tam konumunu gösterirse , çok soluk belli belirsiz bir nokta olarak görebilirsiniz. Öyle ki, bu kuyruklu yıldız, zaten oldukça sönük ve zor görülebilen bir yıldız olan Kutup Yıldızından yaklaşık 20-30 kat daha soluk görülecek. Elbette bir dürbününüz varsa, biraz daha iyi görebilme şansınız var. Ancak yine de göreceğiniz şey, soluk bir noktadan ibaret olacak. Asla kuyruğunu veya çevresindeki yeşilimsi pusu göremeyeceksiniz. Teleskopla baktığınızda da yine aynı durum söz konusu. Biraz daha parlak olacak ama yine soluk puslu, siyah-beyaz bir nokta göreceksiniz. Rosetta, Avrupa Uzay Ajansı t... 30 Mart 2018 Cuma günü, Çanakkale B... Pandemi Nedeniyle Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali Online Yapılacak! Türkiye'nin, en büyük astronomi ve ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/wow-sinyali-selam-dunyalilar/", "text": "6EQUJ5... Bu gördüğünüz altı adet harf ve rakam, birçoğumuz için ilk etapta bir anlam ifade etmeyebilir. Ama 15 Ağustos 1977 tarihinde, Dr. Jerry R. Ehman, SETI projesi kapsamında çözümlemesini yaptığı bir veri çıktısında bu sekansı gördüğü vakit, kağıdın yanına Wow yazacaktı. Bu kelime ingilizcede bir hayret ifadesidir. Türkçe'deki vay be!, oha!, yuh! gibi ünlemlere denk gelir. Cornell Üniversitesi'nden Philip Morrison ve Giuseppe Cocconi, gelişmiş Dünya dışı bir medeniyetin gezegenimize nasıl mesaj yollayabilecekleri hususunda kafa yoran iki bilimadamıdır. Bu ikiliye göre araştırılması gereken veriler radyo dalgalarıdır. Cocconi ve Morrison, uzaylı arkadaşların seçeceği frekansın, matematik ve kimya bilen başka bir uygarlık tarafından da bilinebilir olmasını öngörürler ve frekans olarak evrenimizde en çok bulunan elementlerden Hidrojen atomunun rezonans değeri seçilir: 1420 megahertz. . 15 Ağustos 1977'de tam da öngördükleri frekanstan bir radyo sinyali yakalanır. Big Ear Radyo Teleskobu'nda görevli Jerry R. Ehman'ın tanımladığı sinyal 1420 MHz'e çok yakındı (gerçekte 1420.4556 MHz). Daire içine alınıp yanına WOW! ünlemi eklenen 6EQUJ5 kodu, sinyalin yoğunluk değişimini göstermektedir. Boşluklar 0 ila 0,999 arası yoğunluğu, 1 ila 9 rakamları kendilerine karşılık gelen 1,000 9,999 arası yoğunlukları, harfler ise bunun üzerindeki yoğunlukları (A=10,000-10,999 B=11,000-11,999 gibi) göstermektedir. Daha önceleri böylesine kuvvetli bir sinyal görmemiştim diyen Dr. Jerry için bu U Harfi, Kozmik bir MERHABA'dır. Ve ünlü WOW! ünlemini bu yüzden not düştüğünü söyler. U değeri, bu teleskopla tespit edilen en yüksek (30,000-30,999 arası) yoğunluktur. Big Ear teleskopu, gökyüzünü iki antenle tarıyordu. Eğer sinyal zeki bir uygarlık tarafından bize gönderilmiş ise, 72 saniye süren bu mesajın bir devamlılığı olmalıydı ve dolayısıyla 3 dakika sonra ikinci anten tarafından tespit edilmeliydi. Ancak sinyali sadece bir kere alabildik. Sonraki zamanlarda gerek Ehman, gerekse başka gözlemevlerinde birçok astronom, farklı güçte ve boyutlarda teleskoplar kullanarak sinyali yeniden yakalamaya çalıştı. Fakat hiçbiri başarılı olamadı. Asıl muamma bu noktada başlamıştır. Wow! sinyali 1420 Mhz'lik bir frekanstan gelmiştir. Bu frekans, Dünya dışı akıllı varlıkların gönderebileceği bir Arecibo mesajı için mükemmeldi. Şayet bir gün bilinçli bir uzaylı tarafından gönderilmiş bir sinyal elde edersek, bu Wow! sinyaline benzer bir şekilde olmalıydı. Muammanın nedenlerinden birincisi bu frekansından dolayıdır. Çünkü Dünya'da bu frekansta yayın yapan hiçbir yapay veya doğal kaynak yoktur. Sinyalin herhangi bir hava ya da uzay aracından gelmediği kesindir, çünkü sinyal gökyüzünde hareketsiz bir noktayla uyumludur. Dünya'dan gönderilecek benzer bir sinyali yansıtma olasılığı olan herhangi bir uzay aracı enkazının da uzayda Big Ear Radyo Teleskobu'na göre sabit durması gerekirdi ki, bu olasılık dışıdır. Eğer bu sinyal Dünya'dan bilinçli biçimde gönderilmiş olsa bile, hiçbir gezegen ya da asteroit, bu sinyali dünyamıza yansıtacak bir pozisyonda değildi. Radyoastronomide karşılaşılan etkilerden, kütle çekimsel mercek ve yıldızlararası parıldama dahi WOW! sinyalini açıklamaya teknik sebeplerden dolayı zayıf kalmaktadırlar. Şunu belirtmek gerekir ki, sivil kaynakların bu frekansı kullanmadığına emin olsak bile, askeri sistemler sivillerin genelde kontrolü dışında olduğu için, sinyalin askeri bir sistemden veya uydudan gelme olasılığını hesap dışı bırakmamız doğru olmaz. Sinyalin kaynağı konusunda dile getirilen bir diğer açıklama da şudur: WOW sinyal kaydının yüksek hızlarda tekrar oynatıldığında ve parazitlerden mümkün olduğunca arındırıldığında bir polis telsisi anonsunun duyulduğu ve kaynağının bir insan sesi içerdiği yönünde. Çeşitli teknikler kullanılarak ayrıştırılan anons incelendiğinde We lost him 7PM, We have a 10-61 ... şeklinde İngilizce bir mesaj içerdiği dile getirilir ve konu hakkında amatör düzeyde çalışmalar yapanlar tarafından yaygın bir biçimde kabul görür. Ama bu iddiaya bilim insanları tarafından itibar edilmez. Çünkü bu tür çalışmalar spekülasyona açıktır ve kolay manüple edilebilirler. Ancak son tahlilde, sinyali keşfeden astronom Dr. Jerry Ehman başlangıçta sinyalin büyük ihtimalle Dünya kaynaklı yapay bir sinyal olduğunu kabul etse de, daha sonrasında yarım verilerden büyük sonuçlar çıkarmamayı tercih ettiğini dile getirmişti. Sonuçta, üzerinden geçen 38 yıla rağmen bu sinyalin uzaylı zeki bir ırka ait olduğunu ortaya koyabilelen herhangi bir bulguya rastlayamadık. Elimizdeki tek kanıt; sinyalin uzaylıların bizimle iletişime geçebileceğini tahmin ettiğimiz dalga boyu aralığında gelmiş olması."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/wr-31a-yildizi-ve-bulutsusu/", "text": "Bu güzel NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu görüntüsünün merkezinde yer alan ışıltı, Karina Takımyıldızı yönünde, yaklaşık 30.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan WR 31a diye bilinen bir Wolf-Rayet yıldızıdır. WR 31a'yı çevreleyen kendine özgü mavi kabarcık ve onun henüz kataloglanmamış arkadaşı ise; toz, hidrojen, helyum ve diğer gazlardan oluşan yıldızlararası bir bulut olan Wolf-Rayet bulutsusudur. Wolf-Rayet yıldızlarından dışarı atılan hidrojen gazının üst katmanları ile etkileşime geçen yıldızsal rüzgarlar ile yaratılan bu bulutsular , genellikle halka veya küresel şekildedir. Yaklaşık 20.000 yıl önce oluşmuş olan bu kabarcık, saatte neredeyse 220.000 km hızla genişlemeye devam ediyor. Ne yazık ki; Wolf-Rayet yıldızının yaşam süresi, kozmik terimlerde bir göz kırma süresi olan sadece bir kaç yüz bin yıldır. Hayatına güneşimizden 20 kat daha fazla bir kütle ile başlamasına rağmen, Wolf-Rayet yıldızları genellikle 100.000 yıldan az bir sürede kütlelerinin yarısını kaybetmektedir. Ve WR 31a da bir istisna değildir. Buna bağlı olarak, nihayetinde yıldızın hayatı muhteşem bir süpernova olarak son bulacak ve patlamasından dolayı ortaya çıkacak olan maddeler, daha sonra yeni nesil yıldızların ve gezegenlerin besleyicisi olacaklar. Bizden yaklaşık 12 milyon ışık yılı..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/wtf-yildizi-ve-gelismis-uzaylilar/", "text": "Bu iki kavramı da maalesef yazımın sonuna doğru anlatacağım, yani WTF nedir, gelişmiş uzaylılar neler yapmış, daha sonra göreceğiz. Kepler uzay teleskobu hemen hemen yaz üçgeni içine düşen Kuğu takımyıldızına dikti kafasını ve orada geniş bir alandaki yaklaşık 156 bin yıldızın hemen hemen her saniye ışığını ölçtü. Elde edilen ışık eğrilerine çeşitli yazılımlar uygulanarak binlerce ötegezegen keşfinde bulundu. Gezegen yıldızının önünden geçerken onun ışığını bir miktar kesiyordu ve ışıktaki bu dönemsel azalmalar onun bir ötegezegen olduğunu söylüyordu. Geçiş yöntemi denilen bu yöntemle ötegezegenleri dolaylı olarak buluyorduk. Daha sonra, insan gözünün yazılımlara göre çok daha ilginç sonuçlar vereceğini düşünen yönetim, tüm ışık eğrilerini dünya insanlarına açtı ve bilime katkıda bulunmak isteyen insanlar çok basit yöntemlerle bu verileri incelediler. Onlar da azımsanmayacak sayıda ötegezegen keşfinde bulundular. ABD'de Gezegen Avcıları adı altında internette bir araya gelen kişiler -ki ben de üyeyim bu gruba- çok sayıda ötegezegen buldular. Bu grubun üyeleri, bir yıldızın ışığındaki garip değişime kafayı taktılar. Bunun üzerine Tabetha Suzanne Boyajian adlı, doktorasını yeni vermiş olan ve doktora sonrası araştırmalar yapan genç bir kız bu yıldızı incelemeye başladı. Gerçekten yıldızın ışığındaki değişimler ilginçti. Dört yılda iki kez düzensiz ışık düşmeleri vardı yıldızın ışığında. Bunlardan birinde yüzde 15, diğerinde ise yüzde 22 yöresinde ışığı azalmıştı. Eğer ışığın azalmasına bir ötegezegen neden oluyorsa ışığı en fazla yüzde 4-5 oranında düşerdi ve olay dönemsel olurdu. Dr. Boyajian artık bu işi tek başına götüremezdi ve yanına çok farklı gözlemler yapacak kişiler aldı. En sonunda yayınlanan makaledeki araştırmacı sayısı 29 olmuştu ama, ilk isim yine Boyajian'dı. Neden bu kadar çok isim girmişti çalışmaya? Çünkü Kepler bu değişimi bulmuştu ama çeşitli gözlemler yaparak araştırılması gerekiyordu. Örneğin hemen kırmızıöte bölgede hem ışık ölçümü yapıldı, hem de ayrıntılı fotoğrafı çekildi. Bir gözlemevinde sürekli ışık ölçümü yapıldı. Dünyanın en büyük teleskoplarından birinde yüksek ayırma güçlü tayfları alındı, daha neler neler. Her gözlem verisi uzun uzun incelendi ama ışık düşmesinin nedeni bir türlü bulunamadı. Bu güneşten biraz büyük ve sıcak normal F tayf türünde bir yıldızdı. Yıldızın tüm parametrelerini elde ettiler. Bu ışık düşmesinin en açık yorumu; eğer yıldızın çevresinde bir disk varsa o sebep olmalıydı. Ama bu disk yapısı genç yıldızlarda vardı, bu yıldız genç değildi. Üstelik böyle bir disk varsa, kırmızıöte bölgede bir ışınım artması gözlenmeliydi, o da yoktu. Araştırmacılar en sonunda bu ışık değişimine, yakındaki bir yıldızın tedirgin ettiği bir kuyrukluyıldız bulutunun WTF yıldızının önünden geçmesi ile meydana geldiği sonucuna vardılar. Daha önce birkaç A tayf türü yıldızda buna benzer bir ışık değişimi gözlenmişti. Yıldızın görüntüsünde ortaya çıkan ve ondan 1.000 AB (1 AB = 150 milyon km) uzaklıkta olan ve çekimsel olarak bağlı olmayan bir yıldız vardı ve onun etkisi sonucu böyle bir olay gözlenmişti. Yanında ona eşlik eden bir yıldız mı var diye araştırıldı, çünkü görüntüsü alındığında bir yana doğru hafif elips olmuş bir görüntü elde etmişlerdi. Dikine hızına baktılar bir ay süreyle, ancak hiç değişim yoktu. Sonuçta düşünülen tüm modellerin uymadığı ortaya çıkmıştı. Makale yayına gönderilince, hemen halkın anlayacağı dilde popüler bir sürümü ve çalışmayı yapanların söyleşileri popüler bilim sayfalarında yer aldı. İşte Ekim ayının ikinci haftasında böylece yer yerinden oynadı. Nedeni, Boyajian'ın astrobiyoloji konusunda çalışan bir arkadaşına çalışmasını gösterdikten sonra, arkadaşının; sakın bu yıldızın çevresinde dolanan bir gezegende gelişmiş uzaylılar yaşıyor olmasın şeklinde gazetecilere konuşması. Dyson adında bir amcamız, geçmişte Dyson Küresi adında bir büyük yapı düşünmüş. Örneğin yer yörüngesinde bir küre içine çeşitli büyük paneller yerleştirerek Güneş'ten çıkacak tüm enerjiyi soğuracak ve Dünya yörüngesinde ilerlerken üzerinde yaşayan bizler bu biriktirilen enerjiyi bedava kullanabileceğiz. Tabii ki, çok gelişmiş bir teknoloji düzeyine ulaştığımızı varsayarsak. Biz dünyalılar henüz bunu beceremedik ama, bu projeyi orada yaşayan uzaylılar yapmış olabilirler. Bu proje tam bir astro mühendislik olayı ve bu kadar büyük güneş panellerini yerleştirmek ne kadar mümkün bilemeyiz. Ama eğer gerçekleşse ne kadar enerji birikeceğini de uzmanlar ortaya koyuyorlar. İşte WTF yıldızındaki ışık düşmesinin, uzaylıların yaptığı Dyson Küresi'nin veya kuşağının yıldızı örtmesi sonucu olabileceği düşüncesi bizim meşhur uzaylı düşkünü insanımıza bir koz verdi. Dünyadaki tüm UFO'cular olayın üzerine eğildiler. Her ne kadar Tabetha ve arkadaşları yayına gönderdikleri makalede böyle bir çözümden söz etmiyorlarsa da, bilimi halka sevdirmek veya meşhur olmak amacı ile bu tür çıkıntılıklar yapabiliyorlar. Ne olursa olsun halkın ilgisini çeken bilimsel bir bulgu vardı. Onun üzerine SETI projesinde kullanılan Allen radyo teleskop dizisi ile bu yıldız iyice incelendi. 1-100 Hz arasında dar bant veya geniş bantta hiç akıllı bir sinyal alınamadı. Bu sonuç da geçtiğimiz haftasonu bilim haberlerinde yer aldı. UFO'cular biraz üzülecek ama bilim araştırmaya devam edecek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/wwf-dunya-saati/", "text": "WWF'in iklim değişikliği sorununa dikkat çekmek için her yıl düzenlediği Dünya Saati etkinliği, 28 Mart 2020 Cumartesi günü, saat 20.30'da, Geleceğini Aydınlat sloganıyla gerçekleşecek. Yüzlerce kentte, milyonlarca insanın bir saatliğine ışıklarını kapatarak küresel iklim değişikliğine dikkat çektiği Dünya Saati, 2007 yılında Avustralya'da başlamış ve WWF'in organizasyonuyla kısa sürede 7 kıtada 150'den fazla ülkeye ve 7 binden fazla kente yayılmış. Türkiye'de ise WWF-Türkiye'nin organizasyonunda düzenlenmekte olan etkinliğe önce Boğaziçi Köprüsü ile, daha sonra Fatih Sultan Mehmet Köprüsü,Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, Beylerbeyi Sarayı, Küçüksu Kasrı, Dolmabahçe Sarayı ve Saat Kulesi, İzmir Saat Kulesi, Sultanahmet Cami ve Ortaköy Camii gibi anıtsal yapıların ışıkları bir saat boyunca kapatılarak destek verilmişti. Tüm dünyada festival tadında gerçekleşen bu etkinliğe destek olmak isterseniz çevrenizi bilgilendirmeniz ve Dünya Saati zamanında bir saatliğine ışıklarınızı kapatmanız yeterli."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakalayin-yesil-isigi/", "text": "İnsanlar gün batımı seyretmeyi severler. Gün batımı birçok farklı duyumu ve duyguyu bir anda yaşatır; parlak ve kontrast renkleri ile görsel algımızı okşar, günün keşmekeşinin sonunu, akşamın dinginliğinin başlangıcını müjdeler, bir sonun burukluğunu yaşatır. Meraklı gözler için ise gün batımı tüm bunların yanında nadir bir optik ilüzyonu görme şansı da demektir aynı zamanda: yeşil flaş. 24 Mayıs 2014'de çektiğim yukarıdaki fotoğrafa dikkatle bakarsanız batmak üzere olan Güneş'in hemen tepesinde küçük, hafif yeşile çalan parlak bir alan göreceksiniz. Bu noktayı alttaki büyütülmüş resimde daha iyi görebilirsiniz. Bu noktanın adı yeşil flaş . Çoğunlukla ufkun uzakta göründüğü durumlarda karşılaşılan bu nadir durum atmosferdeki iki optik etkinin birleşmesi ile oluşuyor. Etkilerden ilki hepimizin fizik derslerinden bildiği beyaz ışığın prizmadan geçirilip renklerine ayrışması ile karşımıza çıkan kromatik dağılma etkisi. Görünür ışığı da barındıran elektromanyetik dalgalar boşlukta ışık hızı olarak bildiğimiz 299,792,458 m/s hız ile hareket etseler de, madde içerisindeki hareketleri maddenin optik özelliklerine bağlı olarak bundan daha yavaştır. Maddenin elektromanyetik dalgayı ne kadar yavaşlattığı kırılma indisi denilen birimsiz bir sayıyla gösterilir ve bu sayı değişik dalga boyları için değişik değerler alır, yani değişik dalga boylarındaki elektromanyetik dalgalar aynı madde tarafından değişik oranlarda yavaşlatılırlar. Görünür spektrumda maddelerin çoğu için dalgaboyu arttıkça kırılma indisi azalır; bir diğer deyişle en çok mavi ve mor yavaşlarken en az yavaşlamaya turuncu ve kırmızı uğrar. Elektromanyetik dalga ne kadar yavaşlarsa o kadar fazla kırılıma uğradığı için bu, mor-mavi renkler en çok kırılıma uğrarken, turuncu-kırmızı renkler en az kırılıma uğrayacaktır demektir. Her madde gibi Dünya atmosferi de ışığı biraz olsun yavaşlatır. Havanın kırılma indisi boşluğun kırılma indisi olan 1.0 değerinden biraz büyüktür: deniz seviyesinde 20 C sıcaklıkta havanın kırılma indisi kırmızı ışık için 1.00027004 iken mor ışık için 1.000278669 gibi bir değer taşır. Havanın kırılma indisinin kırmızı ve mor için olan değerleri arasındaki 0.000008629 gibi mini minnacık olan bu fark, özellikle ışığın kalın bir atmosfer tabakasından geçmesini gerektiren ufka yakın bölgelerde görüntüyü az da olsa renklerine ayırmayı başarır. Sırasıyla mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıya ayrılan renklerden mor-mavi aralığı atmosferdeki gaz molekülleri ve minik parçacıklar tarafından Rayleigh saçılımı ile dağıtılır ve gökyüzüne mavi rengini verir . Kalan renklerden yeşil en çok kırılmaya uğradığı için Güneş'in üst kısmı yeşil, kırmızı ise en az kırılmaya uğradığı için Güneş'in alt kısmı kırmızı görünür. Renklerdeki bu ayrışma yeşil flaşın oluşması için elzem olmakla beraber tek başına yeterli olmaktan çok uzaktır. Yeşil flaş için Güneş'in üst tarafında görünen bu incecik yeşil çizgiyi büyütecek bir optik düzeneğe gerek vardır ve bu optik düzeneğin adı da seraptır. Yukarıda havanın kırılma indisinin değerini bir atmosfer basınç ve 20 C sıcaklık için verdim ancak kırılma indisi başta havanın yoğunluğu ve sıcaklığı olmak üzere birçok faktöre bağlıdır ve genelde deniz seviyesinde en yüksek değerde iken irtifa arttıkça bire doğru yavaşça azalır. Güneşli bir öğlen vakti asfalt üzerinde olduğu gibi bazı durumlarda ise havanın yoğunluğundaki değişim yavaş değil ani şekile olabilir ve bu değişim havanın kırılma indisinde de sert geçişlere neden olur. Çölde susuz kalmış insanların gördüğü hayali vahaların ya da uzun yolda araba kullanırken asfalt üzerinde uzakta görünen ve fakat yaklaştıkça yok olan su birinkintilerinin nedeni serap dediğimiz bu etkidir. Hava yoğunluğunun nerede nasıl değiştiğine ve gözlemcinin bu sert değişim bölgesinin altında, ortasında veya üstünde mi olduğuna bağlı olarak değişik seraplar görülür. Seraplardan en yaygın olanı hava yoğunluğunun ısınmış toprak yüzünden yerin hemen üzerinde azaldığı ve gözlemcinin bu tabakanın üzerinde olduğu alt seraplardır . İkinci tip serap için atmosferde normalin dışında bir sıcaklık profili oluşması gerekir: sıcaklıklık terselmesi . Normalde yükseklik arttıkça hava sıcaklığı düşer ancak bazı durumlarda yerden yüksek dar bir bant içerisinde bu davranış tersine döner ve yükseklik arttıkça sıcaklık da artar. Eğer bu terselme bölgesinde sıcaklık değişimi yavaş ise sahte serap görülür. Eğer terselme bölgesinde sıcaklık yükseklikle çok hızlı şekilde değişiyorsa çok daha ilginç bir durum oluşur; kanal denilen bu durumda kırılma indeksindeki ani değişiklik sayesinde terselme bölgesi ışığı Dünya'nın eğriliğinden daha fazla büker, böylece ışık bir süre sonra yere yaklaşmaya başlar ve bu şekilde bu tabaka şeklindeki kanal içinde uzun süre yol alır. Bu durumda Dünya yuvarlaklığını takip eden ışık ufuk çizgisinin de ötesine ulaşabilir. 1940'larda radarın ilk dönemlerinde bu etki ile radar ekranında ufkun ötesini gören radar operatörlerinin kafası epey karıştırmış olsa gerek. Böyle bir kanalın oluştuğu durumda görülen seraplara kanallı sahte serap denilmektedir. Eğer gözlemci yukarıda bahsedilen optik kanalın altında duruyor ise oluşan seraba kanal altı serabı adı verilmektedir. Yukarıda farklı tiplerini açıkladığım seraplar görüntüyü düşey eksende bozan, bazı yerlerde daraltan, bazı yerlerde genişleten bazen de kopyasını çıkartan bir etkiye sahipler. Bu etki temelinde lunaparklardaki komik aynaların etkisinden çok da farklı değil; ancak aynaların aksine seraplarda bu etki yansıma yerine kırılma sayesinde oluşuyor ve kırılma sırasında renkler birbirinden daha da uzaklaşıyor. İşte yeşil flaş dediğimiz şey ilk başlıkta anlattığım kromatik dağılma sayesinde oluşan ince yeşil çizginin ikinci kısımda anlattığım serap etkisi ile genişleyip Güneş'in asıl görüntüsünden kopması halinde oluşan yeşil bölge. Benim çektiğim yukarıdaki fotoğraf kanal altı serabı durumuna bir örnek. Bu tip yeşil flaşlar 10-15 saniye kadar sürebiliyormuş. Daha sık görünen ve basit alt serap ile oluşan yeşil flaşlar Güneş tamamen gözden kaybolur kaybolmaz Güneş'in tepesinde sadece 1-2 saniyeliğine görülüyor. Fotoğrafı çektiğim anda havada çok fazla su buharı olduğu için kırmızı renk çok baskın ve yeşil renk sadece belli belirsiz görünüyor, daha uygun şartlarda çok daha belirgin ve parlak yeşil renkler görmek mümkün. Benzer bir senaryo için hesaplanmış bir kanal altı yeşil flaş simulasyonunu şurada görebilirsiniz. Yeşil flaşdan 3 dk önce çektiğim aşağıdaki fotoğraftaki ampül şeklinin simülasyondakine benzerliği dikkat çekici. Kim bilir, belki sevgilinizin elini tutarak gün batımını bir sonraki seyredişinizde siz de yeşil flaşı görürüsünüz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-61-cygni/", "text": "61 Cygni (61 Kuğu, Struve 2758, GJ 820), Güneş'i saymazsak, uzaklığını ölçebildiğimiz ilk yıldızdır. Astronom Friedrich Wilhelm Bessel tarafından 1838 yılında paralaks yöntemiyle uzaklığı hesaplanabilen bu yıldız, aslında Güneş'ten biraz daha küçük, birbiri etrafında yaklaşık 675 yılda bir dönen iki K tayf sınıfı anakol yıldızının oluşturduğu, 11.4 ışık yılı uzaklıkta bir ikili yıldız sistemidir. O, B, A, F, G, K, M şeklinde sınıflandırılan yıldız türleri hakkında daha önceki yazılarımızı okuyarak bilgi sahibi olabilirsiniz. Çift yıldız sistemini oluşturan ve 61 Cygni A olarak isimlendirilen yıldız, bizim güneşimizin %70'i kadar kütleye sahip, yüzey sıcaklığı 4.300 santigrat derece civarında olan ve Güneş'in yaklaşık %15'i parlaklığında bir yıldızdır. Diğer bileşen olan 61 Cygni B ise, Güneş'in %63 kütlesine sahip, yüzey sıcaklığı yaklaşık 3.850 santigrat derece ve bizim yıldızımızın yaklaşık %8'i kadar enerji yayabilir. Her iki yıldızın yaşı hakkında, gökbilimciler için gözde bir hedef olduğu için çeşitli çalışmalar yürütülüyor. Fakat, yıldızların değişken yapısı bu tahmini biraz zorlaştırıyor. Yine de, genel kabul gören görüşe göre, 61 Cygni sisteminin yaşı, Güneş Sistemi'ne yakın; yani 5 ila 6 milyar yıl arasında. Bu da, her ikisi de 30 milyar yıldan daha uzun yaşaması beklenen iki yıldızı, olası yaşam barındıran gezegenler için gözde bir yer haline getiriyor. Bu yıldız sistemi, bize en yakın yıldızlar arasında yer alıyor olmasına rağmen, her iki yıldız da oldukça sönük olduğu için çıplak gözle çok temiz ve ışık kirliliğinin olmadığı bir ortamda sadece keskin gözlerce görülebilir. Ancak, sıradan bir dürbün yardımı ile Kuğu Takımyıldızı yönünde rahatlıkla tek bir yıldız biçiminde izlenebiliyor. Küçük boyutlardaki 6-8 cm mercek ya da ayna çaplı bir amatör teleskopla ise, iki yıldızı birbirinden ayırd ederek görüntüleyebilmek mümkündür. 61 Cygni sisteminin çevresinde 0.07 ve 2.1 Jüpiter kütlesine sahip iki gezegen olduğu tahmin ediliyor. En üstteki görselde, sistemdeki olası bir gezegenden, ikiz yıldızların nasıl görünebileceği betimlenmeye çalışılmış. Sağ üst tarafta ise 61 Cygni sistemindeki her iki yıldızı bir arada görebileceğimiz, teleskopla çekilmiş bir fotoğrafı yer alıyor. Olası iki gezegenin varlığı tahmin ediliyor diyoruz ama, daha önce belirttiğimiz gibi yıldızlar parıltılı yıldız türünde oldukları için çok değişkenler ve çevrelerindeki gezegenleri belirlemek oldukça zor. Şimdiye kadar bu gezegenlerin hiçbiri kesin olarak belirlenemedi. Sistemdeki yıldızlar birbirlerine yeterince uzak oldukları için, her birinin çevresindeki yaşam kuşağında stabil yörüngelerde dolanan gezegenlerin var olması mümkün. Özellikle 61 Cygni A yıldızı, yeterli parlaklığa sahip olduğu için kütleçekim kilidine yakalanmadan normal gece gündüz döngüsüne sahip bir karasal gezegene ev sahipliği yapabilir. Ancak belirttiğimiz gibi, bir gezegenin varlığı henüz kesinleştirilemedi. Şöyle ki; Dünya, Güneş'in etrafından çapı yaklaşık 300 milyon km olan bir elips çizer. Bu elipsin iki tarafından, yani altı ayda bir gökyüzünde aynı yıldıza bakarsanız, yıldızın arkaplanında yer alan yıldızlara göre hafifçe saptığını, yerinin değiştiğini görürsünüz. Değişimin sebebi, yıldıza birbirinden 300 milyon km uzakta iki farklı noktadan bakmış olmamız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-alpha-centauri-sistemi/", "text": "Alpha Centauri , 4.37 ışık yılı, yani yaklaşık 40 trilyon kilometre uzaklığı ile Güneş sistemimize en yakın yıldız sistemidir. Gezegenimizin sadece Güney Yarımküresinden gözlemlenebilen bu yıldız sistemi, aynı zamanda Dünya göklerinin en parlak üçüncü yıldızıdır. Üçlü bir sistem olan Alpha Centauri; birbirine görece yakın (ortalama 3.7 milyar km) mesafede yer alan, biri yaklaşık Güneş büyüklüğünde G tayf sınıfı, diğeri ise biraz daha küçük olan K sınıfı iki yıldız ile, bu ikisinin birden çevresinde çok daha uzakta (0.2 ışık yılı yani 1.2 trilyon km uzakta) dolanan proxima centauri isimli küçük soluk bir kırmızı cüce yıldızdan oluşur. G sınıfı yıldızın kütlesi Güneş'in 1.1 katı ve aydınlatma gücü Güneş'ten 1.5 kat kadar fazla iken, K sınıfı yıldız Güneş'in %90'ı kadar kütleye ve yaklaşık yarısı kadar bir aydınlatma gücüne sahip. Uzaktaki M tayf sınıfı kırmızı cüce yıldız ise fazlasıyla küçük (Güneş'in %12'si) olduğu için Güneş'in sadece 0.0017'si kadar ısı ve ışık yayar. İki büyük yıldız, birbirlerinin ortak kütleçekim merkezi etrafında 80 yıllık bir sürede dolanır. Uzaktaki kırmızı cücenin bu ikisinin çevresindeki bir turu ise yaklaşık 1 milyon yıl sürer. Açıkcası, büyük iki yıldızın çevresindeki bir gezegenden bakanlar için Proxima Centauri çıplak gözle çok zor seçilebilecek kadar soluk olmalı. Büyük ihtimalle görünmüyordur bile. Bu küçük yıldız hakkında daha detaylı bilgi için şu yazımıza bakabilirsiniz. Bu sistemin tahmini yaşı bizim güneşimiz ile hemen hemen aynı; 5 milyar yıl kadar. Dolayısıyla eğer uygun şartlar oluşmuşsa, sistemdeki iki büyük yıldızın çevresinde Dünya'ya benzer gezegenlerin var olması ve burada bir yaşamın gelişmesi olası. Ayrıca her iki yıldız da, oldukça konuksever, yeterli ömür ve ışımaya sahipler. Şimdilik en yakın komşumuzdaki yaşam ve gezegenler hakkında pek bir bilgimiz yok. Ancak, sistemin K sınıfı turuncu yıldızının çevresinde henüz onaylanmamış olmasına rağmen; Dünya kütlesine yakın karasal bir gezegen keşfetmeyi başardık. Yaklaşık 20 günlük bir periyotla dolanan bu gezegen, malesef yıldızına çok yakın (yaklaşık 21 milyon km) olduğu için sıcaktan kavrulan bu gezegende yaşam olasılığı görülmüyor. Eğer Alpha Centauri B'nin çevresindeki yaşam gelişimine uygun uzaklıkta bir gezegen varsa, buradan baktığınızda B yıldızı Güneş kadar parlak görünecekti. 3.7 milyar km uzaktaki Alpha Centauri A ise, gezegeni 15 watlık bir ampulün küçük bir odayı aydınlattığı kadar aydınlatabilecek. Tabii uzaktaki yıldız yıllık ilginç olaylara da yol açacak. Yılın belli dönemlerinde, gezegenin sadece gündüzleri gökyüzünde olacak. Ancak, gündüz aydınlığında bile rahatlıkla görülebilecek. Yılın diğer yarısında ise, uzaktaki yıldız sadece geceleri doğacak. Böylelikle, yılın yarısı loş aydınlık geceler yaşanacak, hava neredeyse hiç kararmayacak. Benzer bir durum, diğer yıldızın çevresindeki olası gezegenler için de geçerli. Centauri sistemindeki bir gezegenden bakıldığında Güneş; geceleri gökyüzündeki en parlak yıldızlardan biridir. Öyle ki, sistemin üçüncü üyesi olan kırmızı cüce yıldız bir dürbünle zar zor seçilirken, Güneş gece göğünde çok parlak biçimde yerini alacaktır. Avrupa Güney Gözlemevi tarafından hazırlanan en üstteki görselde, Alpha Centauri B'nin çevresindeki gezegenin yörüngesinden hem yıldız sistemine, hem de bizim güneşimize bir bakış resmedilmeye çalışılmış. Yazı dizimizin daha önceki iki seri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-capella/", "text": "Dünya göğünde, çıplak gözle görülebilen en parlak 10. yıldızdır Capella. O kadar parlaktır ki, yaklaşık 42 ışık yılı uzakta yer almasına rağmen, büyük şehirlerde ışık kirliliği altında bile rahatlıkla görülebilir. Çıplak gözle gökyüzünde gördüğümüz birçok yıldız gibi, Capella da aslında tek bir yıldız değildir. Birbiri etrafında dolanan iki parlak sarı yıldızdan oluşan bir yıldız sistemidir. Dünya'dan çok parlak olarak görebilmemizin nedeni, bu iki yıldızın ortak ışınım gücüdür. Eğer tek bir yıldız olsaydı, bu kadar parlak göremeyecektik. Tabii, herşey bu iki yıldızla sınırlı değil. Sistemin ana bileşenini oluşturan iki parlak yıldız, Capella Aa ve Capella Ab olarak isimlendirilir. Aa yıldızı, Güneş'ten 2.7 kat büyük kütleye ve 78 kat fazla aydınlatma gücüne sahiptir. Biraz daha küçük olan Ab ise, yaklaşık 2.5 Güneş kütlesine sahiptir ve Güneş'ten 77 kat daha parlaktır. Yıldızlar birbirlerinin çevresinde 100 milyon km'lik uzaklıkta, 104 gün süren bir yörünge periyodunda dolanırlar. Her iki yıldızın da yaklaşık 500 milyon yaşında olduğu hesaplanıyor. Yaşları ve kütleleri göz önünde bulundurulduğunda, yıldızların ikisinin de yavaş yavaş yaşlanıp kırmızı dev aşamasına evrilmekte olduklarını söyleyebiliriz. Zaten sağlıklı gençlik dönemleri olan anakol evresinde parlak beyaz ışık saçması gereken iki yıldızın ışığı da sarıya dönüşmeye başlamış durumda. Bu da, önümüzdeki birkaç yüz milyon yıl içinde yıldızların kırmızı deve dönüşeceği ve 500 milyon yıl içinde dış katmanlarını uzaya saçıp birer beyaz cüce olarak öleceklerini gösteriyor. Herşeyin bu iki yıldızla sınırlı olmadığını söylemiştik. Çünkü bir çift yıldız sistemi değil, dörtlü bir yıldız sistemidir. Bu iki büyük parlak yıldızın yaklaşık 1.5 trilyon kilometre uzağında bir yörüngede dolanan başka bir yıldız çifti daha vardır. Bu iki yıldız, birbirinin çevresinde dolanan birer kırmızı cüce çiftidir ve Capella Ha ile Capella Hb olarak isimlendirilirler. Capella Ha, Güneş'in %30'u kadar kütleye ve yarısı kadar (700 bin km) çapa sahiptir. Capella Hb ise çok daha küçük, Güneş'in sadece %10'u kütleye ve dörtte biri (350 bin km) çapa sahiptir. Birbirlerinden yaklaşık 7 milyar km uzakta, yüzlerce yıl süren bir yörünge periyodunda dolanırlar. 500 milyon yıl içinde iki büyük ve parlak yıldız ölüp birer beyaz cüceye dönüşecekler demiştik. Bu olduğunda, yani 500 milyon yıl sonra Capella sistemi Dünya göklerinde çıplak gözle görünemez hale gelecek. Diğer iki kırmızı cüce ise, yüz milyarlarca yıl boyunca parlamaya devam edecekler. Ancak, büyük yıldız çiftine çok uzak oldukları için, bunlar beyaz cüceye dönüşüp kütleleri azaldığında serbest kalarak sistemden ayrılıp, ayrı bir yıldız çifti olarak Samanyolu'nda kendilerine ait bir yörüngeye girme ihtimalleri var. Capella Aa ve Ab, yüksek ışıma gücüne sahip iki dev yıldızdır. Böylesi büyük kütleli yıldızların çevresinde yaşam barındırabilecek gezegenlerin oluşma imkanı oldukça düşüktür ve oluşması nadiren de olsa mümkün olan gezegenler, yıldızlardan yayılan yoğun yıldız rüzgarları ve radyasyon nedeniyle bildiğimiz türde yaşama düşman bir ortamda yer alacaklardır. Cüce yıldızlardan Capella Hb, çok düşük kütlesi nedeniyle gelişkin yaşama ev sahipliği yapmaktan uzak bir yıldız. Çünkü, bu yaşam kuşağı yıldıza çok yakındır ve tehlikeli kütle atımları nedeniyle gezegen üzerindeki olası yaşam tehdit altındadır. Capella Ha ise, bu sistemdeki yaşama en elverişli yıldız olarak nitelenebilir. Ha'nın yörüngesinde olabilecek karasal bir gezegen, eğer yaşam kuşağında yer alıyorsa, dost canlısı bir ortamda yaşam gelişiminin mümkün olmaması için hiçbir neden bulunmuyor. Ancak, şimdiye kadar bu sistemde hiçbir gezegene rastlanılamadı. Bu durum, olmayacağı anlamına elbette gelmiyor. Uzak olmayan bir gelecekte, sistemde bir gezegen keşfedebiliriz. Not: İlk olarak 6 Haziran 2014, saat 23:31'de yayınladığımız bu yazımız, Türkçe olarak internette Capella hakkında bulabileceğiniz ilk ve tek detaylı popüler bilim makalesidir. Buna rağmen, ilginç biçimde Akdeniz Üniversitesi Amatör Astronomi Kulübü'nün de adıdır. Yazımız, aradan geçen 3.5 yılda edinilen yeni bilgiler eşliğinde gözden geçirilip, tekrar yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-castor/", "text": "Bizden yaklaşık 51 ışık yılı uzaklıktaki Castor, en parlakları arasında yer almasa da, gökyüzünün rahatlıkla görülebilen parlak yıldızlarından biri. Ancak, gözlerimize tek bir yıldız gibi görünen bu yıldız, 6 üyesiyle en ilginç yıldız sistemleri arasında yer alıyor. Sistemin en parlak iki bileşeni, ortak bir kütleçekim merkezi etrafında yaklaşık 460 yıllık bir yörüngede dolanan iki A sınıfı sıcak yıldızdan oluşuyor. Biri 2.2, diğeri 1.7 Güneş kütlesine sahip bu iki yıldızın yaydığı ışık sayesinde sistem, yeryüzünden çıplak gözle görülebilir parlaklığa ulaşıyor. Castor A1 olarak isimlendirilen yıldızın yüzey sıcaklığı 10.000 santigrat derece, yaydığı enerji ise Güneş'in 50 katı. Castor B1'nin ise yüzey sıcaklığı 8.000 santigrat derece ve Güneş'in 14 katı enerji yayıyor. Ancak, birbirinin çevresinde dolanan iki yıldız da yalnız değil, çünkü her birinin çevresinde dolanan birer M sınıfı kırmızı cüce yıldız var. 0.5 Güneş kütlesine ve yaklaşık 3.500 santigrat derece sıcaklığa sahip bu iki yıldızdan biri Castor A1'in, diğeri Castor B1'in yörüngesinde dolanıyor. Bu da Castor'u tipik bir 4'lü yıldız sistemi haline getiriyor. Şunu da belirtelim, kırmızı cüce yıldızlar büyük yıldızlara oldukça yakınlar. Öyle ki, birbirleri çevresindeki yörüngelerini birkaç günlük sürelerde tamamlıyorlar. Yani, cüce yıldızlar biraz tehlike içindeler. Fakat iş burada bitmiyor, çünkü bu 4 yıldızın oluşturduğu sistemin epey uzağında, onların çevresinde dolanan bir ikili yıldız sistemi daha var. Birbirinin ortak kütleçekim merkezi etrafında çok yakın (2,7 milyon km) biçimde, sadece 19 saatte dolanan iki kırmızı cüce yıldızdan oluşan Castor C1 ve Castor C2, geniş bir yörünge üzerinden bu dörtlü sistemin çevresinde dönüyor. Bu iki yıldız birbirine çok yakın olduğu için, olası bir gezegen sistemi her iki yıldızın da merkezde olduğu, gezegenlerin bu iki yıldızın birden çevresinde dolandığı bir sistem biçiminde olmalı. Bu durumda Castor C1 ve C2'nin yaşama elverişli kuşağında dolanan bir gezegen varsa, o gezegenden bakıldığında iki yıldız açısal olarak birbirine çok yakın görünecek, ikisini birbirinden ayırabilmek ancak gün batımı sırasında ve dikkatlice bakıldığında mümkün olabilecek. Aynı durum, Castor A ve Castor B'de de geçerli. Kırmızı cüce yıldızları görebilmek oldukça güç olacaktır. Castor, genç bir yıldız sistemi ve yıldızlar da oldukça genç. Castor A1 ve Castor A2 yıldızları, çok parlak ancak kısa ömürlü yıldızlar. Önümüzdeki 300 milyon yıl içinde önce Castor A1, 600 milyon yıl sonra ise Castor B1 birer kırmızı dev yıldıza dönüşecek, ardından birer gezegenimsi bulutsu oluşturup beyaz cüce olarak hayatları sonlanacak. Eğer Castor A1 ve Castor B1, çevrelerinde dolanan cüce yıldızları kırmızı dev haline dönüştüklerinde yutmazlarsa, geri kalan 4 kırmızı cüce yıldız yüzlerce milyar yıl boyunca hayatta kalmayı sürdürecek. Sistem çok genç olduğu ve A tipi iki yıldız şu anda sistemi kasıp kavurduğu için buradaki herhangi bir gezegende yaşam ihtimalinden söz etmemiz mümkün değil. Tüm yıldızlar yeni oluşmuş durumda ve olası gezegenler de hala gelişme/soğuma aşamasındaki, meteor yağmurlarının adeta fırtına misali gezegenleri vurduğu cehennem gibi yerler. Ancak, birkaç milyar yıl sonra kırmızı cüce yıldızların çevrelerinde var olması muhtemel gezegenler yaşama uygun hale gelebilirler. Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-epsilon-eridani/", "text": "Bize en yakın yıldızlardan biri olan, yalnızca 10.5 ışık yılı uzaktaki Epsilon Eridani, kendisi ve çevresindeki gezegenleri ile, Güneş Sistemi'ne oldukça benzerlik gösteriyor. Yıldız, ülkemizde özellikle kış aylarında Orion Takımyıldızı yönünde rahatlıkla seçilebilir. 6.2 kadir parlaklığı ile, ancak çok keskin gözlere sahip olanlar tarafından çıplak gözle farkedilebilmesine karşın, bir dürbünle bakıldığında herkesçe görülebiliyor. Epsilon Eridani, Güneş'in %82'si kütleye ve dörtte üçü kadar çapa sahip, K tayf sınıfı bir turuncu cüce anakol yıldızıdır. Düşük kütlesi nedeniyle, yüzey sıcaklığı 4.800 santigrat derece (Güneş'in 5.500 C) civarında, aydınlatma gücü de Güneş'in sadece %34'ü kadardır. Buna rağmen, 30 milyar yıllık ortalama ömrüyle, Güneş'imizden 3 kat daha uzun yaşam süresine sahip. Solda teleskopla alınmış bir fotoğrafını gördüğünüz Epsilon Eridani sistemi, birçok yönüyle Güneş Sistemi ile benzerlik taşıyor. Örneğin, bizim sistemimizde Mars ile Jüpiter arasında yer alan asteroid kuşağının bir benzeri hemen hemen aynı konumda Epsilon Eridani sisteminde de bulunuyor. Aynı şekilde, sistemimizdeki Kuiper Kuşağı'nın bir benzeri de bu yıldızın yörüngesinde yer alıyor. Sistemde şimdilik bildiğimiz iki olası gezegen var. İlki, yıldıza yaklaşık 500 milyon km uzaklıkta dolanan, Jüpiter'in 1.5 katı kütleye sahip bir gaz devi. Diğeri ise, çok daha uzakta, yıldıza 6 milyar kilometre mesafede muhtemelen Neptün benzeri bir buz devi. Ancak, Dünya benzeri yaşam gelişimi için uygun, dost canlısı bu yıldızın çevresinde keşfettiğimiz her iki gezegen de, yıldızın yaşam kuşağı içinde yer alamayacak kadar uzaktalar. Bilim insanları, muhtemel bu iki gezegen dışında Epsilon Eridani'nin çevresinde, yıldıza 80 ila 200 milyon km uzakta yörüngelere sahip karasal gezegenler de bulunabileceğini düşünüyorlar. Fakat, Dünya benzeri yaşama ev sahipliği yapabilecek bu kuşakta yer alması muhtemel gezegenler şimdiye kadar keşfedilemedi, araştırmalar devam ediyor. Her ne kadar yaşam için çok uygun bir sistem gibi görünse de, Epsilon Eridani yıldızı henüz 1 milyar yaşında, çok genç bir yıldızdır. Bu nedenle Güneş'ten çok daha aktiftir ve çok şiddetli güneş patlamaları meydana getirerek fazlasıyla radyasyon yayar. Aynı zamanda, yıldızın çevresindeki olası gezegenlerin yaşam için uygun hale gelmesi için en az birkaç yüz milyon yıl daha geçmesi gerekiyor. Yıldızı önemli kılan şey, Güneş Sistemi'nin ilk yıllarını canlı olarak görebildiğimiz bir laboratuar işlevi görmesi. Epsilon Eridani'yi inceleyerek, gezegenimizin ve yıldızımızın gençlik günlerinde nasıl olduğunu öğrenme imkanına sahip oluyoruz. Kozmik Anafor ve Hypatia Bilim işbi..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-epsilon-indi-epsilon-hintli/", "text": "Bize 11.8 ışık yılı uzaklığı ile kapı komşumuz olan yıldızlardan biridir Epsilon Indi. Ancak, geceleri çıplak gözle görülmesi mümkün olmadığı için bu kadar yakınımızda olmasına rağmen pek bilinmeyen bir yıldızdır. Dolayısıyla, hiçbir UFOcunun uyduruk hikayelerinde Epsilon Indi'den gelen uzaylı hikayeleri duyamazsınız. Çünkü UFOcular astronomi bilimi konusunda cahildir ve sadece çıplak gözle görebildikleri, ama yaşam için hiçbir şans barındırmayan Sirius yıldızı, Pleiades kümesi gibi gök cisimlerinden bahsederler. Epsilon Indi (Epsilon Hintli, GJ 845, HIP 108870), Güneşimizden biraz daha küçük, onun %76'sı kadar kütleye ve %73'ü kadar çapa sahip (1 milyon 20 bin km) K tayf sınıfı turuncu bir yıldızdır. Görece düşük kütlesi nedeniyle yüzey sıcaklığı 4.400 santigrat derece kadardır. Çapı ve yüzey sıcaklığını baz alıp bir hesap yaparsak, aydınlatma gücünün Güneş'in yaklaşık %20'si kadar olduğu sonucuna ulaşırız. Zaten bu nedenle Dünya'dan, yani 11.8 ışık yılı uzaktan çıplak gözle görülemez. Bildiğiniz gibi, her yıldızın Dünya benzeri yaşama izin veren; suyun bir gezegenin yüzeyinde sıvı halde kalabildiği bir yörünge uzaklığı vardır. Güneş için bu uzaklık 110-120 milyon km'den başlayıp 250 milyon km'ye kadar uzanır. Epsilon Indi için de aynı yörünge mesafesi 50 milyon km'den başlayıp 100 milyon km'ye kadar uzanıyor. Yıldızı ilginç kılan nedenlerden biri, kendisinden oldukça uzakta bir kahverengi cüce sistemine ev sahipliği yapıyor olması. T tayf sınıfı İki adet kahverengi cüce, yıldızdan 230 milyar km uzaklıkta bir yörüngede yer alıyorlar. Kahverengi cücelerin birbirine uzaklığı da yaklaşık 300 milyon km. Yani Güneş ile Dünya arasındaki mesafenin yaklaşık iki katı. Bu mesafeden iki cüce birbirlerinin ortak kütleçekim merkezi etrafında yaklaşık 15 yıllık bir periyotta dönüyorlar. Kahverengi cücelerin yıldıza olan uzaklığı o kadar fazladır ki, Güneş ile kıyaslarsak bizim Kuiper Kuşağı dediğimiz bölgenin bile dışında yer alırlar. Yani ana yıldız olan Epsilon Indi A'nın koruma kalkanının çok dışında, neredeyse yıldızlararası ortamda bir yörünge edinmişler kendilerine. Kahverengi cücelerden Ba olarak isimlendirileni Jüpiter'den yaklaşık 45 kat, Bb ise yaklaşık 30 kat fazla kütleye sahip. Ancak ikisi de Jüpiter'den biraz daha küçük, yaklaşık 130 bin km'lik çapa sahipler. Bunun nedeni çok daha büyük kütlelerinin yarattığı yüksek kütle çekim etkisiyle Jüpiter'den çok daha fazla sıkışmış durumda olmaları. Her iki kahverengi cüce de oldukça etkili sıcaklığa sahipler. Büyük kütleli olanının yüzey sıcaklığı 1.100 santigrat dereceyi bulurken, küçük olanı yaklaşık 700 santigrat derece ısıya sahip. Yani ikisi de görünür ışık dalga boyunda rahatlıkla farkedilebilecek bir ışıltıyla parlıyorlar. Fakat bu ışıltı uzun sürmeyecek; önümüzdeki milyar yıllar içinde her iki kahverengi cüce de iyice soğuyacak ve gözden kaybolacaklar. Bu olduktan sonra kendilerine kahverengi cüce değil gezegen demeye başlayacağız. Epsilon Indi, yaklaşık 1.3 milyar yıllık yaşıyla oldukça genç bir yıldız sistemi. Sistemin ana öğesini oluşturan Epsilon Indi A yıldızı, gerek kütlesi, gerekse 30 milyar yılı bulacak olan uzun ömrüyle (Güneş'in ömrü 10 milyar yıldır) Dünya benzeri bir hayata ev sahipliği yapma potansiyeli açısında oldukça iyi bir aday. Şimdiye kadar yapılan araştırmalarda, ana yıldız Epsilon Indi A'nın çevresinde bir gezegen sistemi bulunamadı. Ancak, gökbilimcilerin şüphelendiği birçok olası aday gezegenin varlığına yönelik gözlemler mevcut. Bunlardan biri, yıldızdan yaklaşık 1.2 milyar km ötede dolanan hemen hemen Jüpiter büyüklüğünde bir gaz devi. Ancak olası gezegenlerin varlığının doğrulanması için zaman gerekiyor. Şu anda doğrulanmış bir gezegen yok. Eğer Epsilon Indi A yıldızının çevresinde yaşama uygun kuşaktaki bir gezegende olsaydık, bahsettiğimiz iki dev kütleli kahverengi cüceyi geceleri çıplak gözle malesef göremeyecektik. Çünkü her ne kadar parlıyor olsalar da, uzaklıkları nedeniyle ışıkları son derece soluk olacağından gözlerimiz tarafından farkedilemeyecekti. Ancak, iyi bir teleskopla gözlem yapmamız mümkün olabilecekti. Yani, teknoloji iyice gelişene kadar bu sistemde yaşayanlar en önemli bu yoldaşlarından haberdar olamayacaklardı. Yaşı göz önünde bulundurulduğunda, Epsilon Indi A yıldızının çevresindeki yaşanabilir bölgede Dünya benzeri yaşama izin verebilecek boyut ve özelliklerde gezegenler varsa bile, bu gezegenler henüz pek dost canlısı hale bürünmemiş olmalı. Volkanik faliyetlerin çok yoğun olduğu, hatta meteor fırtınalarının sıklıkla yaşandığı gezegenler olmalılar. Sistem 1-2 milyar yıl daha yaşlanıp gezegenlerin kabukları iyice soğuyup, atmosferleri daha stabil hale geldiğinde burada -uygun gezegenler varsa- gelişkin yaşamın filizlenmesi beklenebilir. Uzun yıllar önce bulunan ve elektri..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-groombridge-1618/", "text": "Bizden sadece 15.8 ışık yılı uzakta yer alan Groombridge 1618, Güneş'in yakın çevresinde yer alan kapı komşumuz diyebileceğimiz yıldızlardan biridir. Groombridge 1618 yıldızı, 1838 yılında astronom Stephen Groombridge tarafından keşfedilmiş ve kataloglanmıştır. Ufocular çıplak gözle göremedikleri yıldızlardan, bilgisiz insanlar oldukları sebebiyle haberdar olmadıkları için, biliyorsunuz bütün uzaylılar Sirius'tan, Pleiades'ten ya da Alpha Centauri'den gelir. Goombridge 1618'den gelen uzaylılar safsatalarının henüz uydurulmama sebebi; ufocuların hala yanıbaşımızdaki bu yaşam için çok uygun yıldızdan haberdar olmayışları. Bir de, çıplak gözle görünmediği, adı da havalı olmadığı için hikayelerde Sirius kadar ilgi çekici bulunmuyor sanırız. Güneş'in kütlece %67'si, çap olarak ise yaklaşık %60'ı boyutlarında olan bu yıldız, anakol yıldızlarının tayflarına göre sınıflandırıldırıldığı sisteme göre K tayf sınıfı bir turuncu cüce olarak nitelenir. Aslında, K sınıfı yıldızların en düşük kütleye sahip olanlarından biridir de diyebiliriz. Eğer kütlesi biraz daha az olsaydı, Groombridge 1618'i bir M tayf sınıfı Kırmızı Cüce olarak sınıflandırmamız gerekecekti. Yanda teleskopla alınmış gerçek bir fotoğrafını gördüğünüz bu yıldız kütle ve boyut olarak bizim güneşimizin yarısından büyük olmasına rağmen, yaydığı ışınım ve enerji miktarı Güneş'in yarısı değil, yalnızca %15'i kadardır. Turuncu cüce K sınıfı yıldızlar, her ne kadar kendilerinden daha küçük olan kırmızı cüce yıldızlardan çok daha parlak olsalar da, Güneş ile orantıladığımızda oldukça sönüktürler. Bunun sebebi, kütlelerin küçüklüğü nedeniyle yüzey ısılarının da az oluşu. Ayrıca çap olarak da küçük oldukları için birim alana yaydıkları enerji düşüktür. Burada anlattığımız Grombridge 1618'in yüzey ısısı da 5.200 santigrat derecelik yüzey ısısına sahip olan Güneş'e göre oldukça düşük, sadece yaklaşık 3.700 santigrat derecedir. K sınıfı yıldızlar, gelişkin yaşam için gerekli şartları ve enerjiyi uygun düzeyde sağlayabilmesiyle bilinen, dost canlısı yıldızlardır. Groombridge 1618'in, yaşam kuşağı olarak tanımladığımız; suyun gezegen yüzeyinde sıvı halde kalmasına izin veren yörünge uzaklığı, yaklaşık 32 milyon ila 55 milyon km'ler arasında değişir. Yani, yıldıza 32-55 milyon km aralığındaki bir mesafede dolanan olası uygun şartlara sahip karasal gezegenlerin yüzeyinde su sıvı halde barınabilir. Gezegenimize hayat veren Güneş için bu yaşam kuşağı, yaklaşık olarak 110-260 milyon km aralığında değişiyor. Kıyas yapmanız için söyleyelim; Dünya Güneş'in yaşam kuşağının iç kısmına yakın, yıldızına yaklaşık 150 milyon km uzakta bir yörüngede yer alır. Yapılan gözlemler, yıldızın çevresinde henüz bir gezegenin varlığını netleştirmemize yeterli gelmedi. Ancak, yıldıza yaklaşık 60 milyon km uzaklıkta, 122 gün süren bir yörüngede dolanan bir gaz devi gezegenin varlığına yönelik ciddi şüphelerimiz var. Öyle görünüyor ki, bu gaz devi gezegen Jüpiter'den daha büyük, yaklaşık 4-10 Jüpiter kütlesi arasında bir gezegen. Ancak, varlığı henüz kesin olarak teyit edilemedi. Groombridge 1618, oldukça yaşlı bir yıldız. Yıldızın metallik düzeyinin ölçümüyle yapılan hesaplar, yaşının yaklaşık 6.6 milyar yıl olduğunu gösteriyor. Yani Güneş'ten yaklaşık 1 milyar yıl daha yaşlı bir yıldızdan bahsediyoruz. Eğer Groombridge 1618'in çevresindeki olası bir gezegende yaşam varsa, bu yaşam gezegenimizden daha önce ortaya çıkmış olabilir. Çünkü yıldızın yaşları bizim sistemimizden yaklaşık 1 milyar yıl daha fazla. Bir şekilde burada teknoloji üretebilecek düzeye gelmiş zeki yaşam evrimleşebilmiş ise, aradaki 1 milyar yıllık farkı düşündüğümüzde bizden çok daha ileride olmaları beklentisine kapılabiliriz. Fakat, şimdiye kadar Groombridge 1618'den teknolojik gelişmişliğe sahip zeki bir yaşama ait hiçbir iz, hiçbir sinyal almamız mümkün olmadı. En üstteki ilustrasyonda, yıldızın çevresinde var olabileceği düşünülen gaz devi gezegen, bir sanatçı tarafından betimlenmeye çalışılmış. Amacınıza en uygun ve en kaliteli teleskop ya da dürbünü, en uygun fiyata sadece Gökbilim Dükkanı'nda bulabilir, satın alma ve kullanım sürecinde her zaman bize danışabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-lalande-21185/", "text": "Yine, UFO'cuların haberdar olmadığı ama burnumuzun dibindeki yıldızlardan birinden, Lalande 21185'ten söz edeceğiz. Biliyorsunuz, UFO'cular yakınımızdaki yıldızları görmedikleri ve araştırmayı sevmedikleri için onlar yoklarmış gibi davranırlar. O yüzden uzaylıların ya Sirius'tan, ya Pleiades'ten, ya da çıplak gözle parlak olarak gördükleri başka bir yıldızdan geldiklerini iddia ederler. Üstelik, bu yıldızların hiçbirinin yaşama elverişli olmadığından, oraların bırakın yaşamı, yakınından bile geçilmesi tehlikeli yerler olduğundan haberdar bile değillerdir. Kozmik Anafor'da UFO'cuların gözde yıldızlarını uzun uzun anlattık, sormayın tekrar. 1801 yılında Fransız astronom Jerome Lalande tarafından keşfedilen Lalande 21185 (diğer adıyla Gliese 411), bize en yakın 6. yıldızdır. Sadece 8 ışık yılı uzakta olmasına rağmen, çıplak gözle görünemez, çünkü Güneş'in yarı kütlesine sahip bir kırmızı cücedir. Yüzey sıcaklığı 3.600 santigrat derece civarında ve Güneş'in yaklaşık 5'te 2'si (550 bin km) çapa sahip olduğu için, ışıma gücü Güneş'e göre oldukça düşüktür. Dünya'dan çıplak gözle görebildiğimiz yıldızların %90'ından fazlasının çok kısa ömürlü dev ve uzak yıldızlar olduğunu daha önce defalarca açıklamıştık. Küçük bir bilgi verelim bu arada. Çoğumuz gündelik hayat mantığı ile düşünür. Bu mantığa göre; eğer yıldızın kütlesi Güneş'in yarısı kadarsa, verdiği ışık ve ısı da Güneş'in yarısı kadardır diye düşünürüz. Bu yanlış: Güneş'in yarı kütlesindeki bir yıldızın aydınlatma gücü, Güneş'in sadece %3 veya 4'ü kadardır. Benzer biçimde, Güneş'in iki katı kütleye sahip yıldızın aydınlatma gücü de iki katı değil, 10 katı civarındadır. Tabii burada sadece hidrostatik dengeye sahip, ömrünün sağlıklı döneminde olan anakol yıldızlarından söz ediyoruz. Yoksa, Güneş ile aynı kütleye sahip bir kırmızı dev yıldızın ışıma gücü Güneş'in 500 katı kadar olabilir. 5 milyar yıl sonra iyice yaşlanan Güneş böyle bir yıldıza dönüşecek. Düşük ışıma gücü nedeniyle, Dünya'da bildiğimiz türde yaşamın sorunsuz gelişebilmesi için; uygun şartlara sahip olası bir gezegenin bu yıldıza 25-45 milyon km uzaklıkta dolanması gerekiyor. Eğer Dünya, Lalande 21185'e böylesi bir uzaklıkta yer alsaydı, şu anda Güneş'ten aldığı kadar ısı ve ışık alabilecek, günlük hayatımıza bugünkü gibi devam edebilecektik. Lalande 21185'in Güneş'le yaşıt veya daha yaşlı olabileceği düşünülüyor. Daha yaşlı olması sorun değil, çünkü bu yıldızın kütlesi, yaklaşık 100 milyar yıl boyunca sağlıklı biçimde parlamasına izin verebilecek düzeyde. Bu bilgiler ışığında yaşı göz önüne alınırsa, sağlıklı ve sakin bir ömür süren bu yıldızın çevresindeki olası gezegenlerde gelişkin yaşamın, hatta zeki yaşamın gelişebilmesi için yeterli zaman geçtiğini farzedebiliriz. Tüm bu olumlu koşullara rağmen, yıldızın çevresinde şu ana kadar yaşanabilir bölgede yer alan bir gezegenin varlığını kesinleştiremedik. Bu durum, yıldızın bize uygun gezegen sahibi olmadığının değil, şimdilik bizim bulamadığımızın göstergesi. Yoksa, böylesi uygun şartlara sahip bir yıldızın yaşanabilme, yahut yaşama uygun hale getirme potansiyeli taşıyan karasal gezegen sahibi olması şaşırtıcı olmaz. Şimdilik gezegenin çevresinde keşfedebildiğimiz tek gezegen, Lalande 21185 b adı verilen bir Süper Dünya Bu gezegen, Dünya'dan en az 3.8 kat daha büyük bir kütleye sahip ve yıldıza oldukça yakın, yaklaşık 10 milyon km uzaklıkta. Yani, gezegen yüzeyinde sıvı su barındırıp bildiğimiz anlamda yaşama elvermeyecek kadar sıcak ve yıldız çevresindeki bir dönüşünü 9.8 günlük sürede tamamlıyor. Bu yıldızın yaşam kuşağının 25-45 milyon km uzaklıktaki bir yörüngeden başladığını söylemiştik yukarıda. Daha öncesinde de, Lalande 21185'in oldukça uzak bir yörüngesinde dolanan Jüpiter benzeri bir gaz devi bulunma ihtimali öngörülmüş ve duyurulmuştu. Ancak, sonrasında bunun bir hata olduğu anlaşıldı. Şu anda eğer gerçekten varsa bile, böyle bir dev gezegenin varlığına yönelik kanıtımız yok. En üst kapak fotoğrafında gördüğünüz ilüstrasyonda, bir sanatçı tarafından yıldızın çevresindeki Dünya şartlarına sahip olası bir gezegen canlandırılmış. Not: Bu yazı Kozmik Anafor'da ilk olarak 3 Nisan 2014 tarihinde yayınlanmış, yeni gelişmeler ışığında güncellenip tekrar yayına sunulmuştur. Bize en yakın yıldızlardan biri ola... Görünen o ki insanlık Ay'dan sonra ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-procyon/", "text": "Bizden sadece 11.5 ışık yılı uzakta yer alan bu yıldız, yakın çevremizdeki 70 kadar yıldız arasında, cüce olarak nitelenmeyen nadir birkaç yıldızdan biri. Çıplak gözle rahatlıkla, kış üçgeninin bir köşesinde oldukça parlak bir yıldız olarak görülebiliyor. Procyon, Güneş'in 1.4 katı kütleye sahip, F tayf türünde bir yıldız. Kütlesi fazla olduğu için de ışıma gücü Güneş'ten 7 kat daha fazla. Yüzey sıcaklığı da aynı biçimde Güneş'ten fazla; yaklaşık 6.400 santigrat derece. Yalnız başına bir yıldız olarak görülse de, Procyon bir çift yıldız sistemi. Yanıbaşında, ortalama 2.2 milyar km uzağında bir beyaz cüce eşi var. Çoktan ölmüş ve soğumaya yüz tutmuş bu eşi ile birlikte, ortak bir kütle çekim merkezi etrafından dönüyorlar. Soğumaya yüz tutmuş dediğimize bakmayın, bu beyaz cücenin yüzey sıcaklığı Procyon'dan daha fazla; 7.500 santigrat derece kadar. Ancak, bu sıcaklık bir beyaz cüce için oldukça az sayılabilir. Dolayısıyla bu beyaz cücenin birkaç milyar yıl önce ölmüş bir yıldızın kalıntısı olduğunu düşünebiliriz. F tayf tipi anakol yıldızları, parlak beyaz ışıkları ve yaydıkları büyük enerjiyle çok havalı görünseler de, ömürleri Güneş'e göre oldukça kısa. Procyon kütlesindeki bir yıldızın yaklaşık 3.5 milyar yıl yaşayabileceği hesaplanıyor. Bu süreç sonunda, yakıt olarak kullandığı hidrojen tükenecek ve helyum yakmaya başlayan yıldız bir kırmızı deve dönüşecek. Birkaç yüz milyon yıl içinde de, bu kırmızı dev yavaşça dış katmanlarını uzaya saçarak bir gezegenimsi bulutsu haline gelecek. Geriye, bu bulutsunun merkezinde çok sıcak bir beyaz cüce haline gelmiş olan Procyon'un çekirdeği kalacak. Yapılan yaş ölçümlerine göre Procyon, yaklaşık 3 milyar yaşında. Yani önümüzdeki 1 milyar yıl içinde beyaz cüce eşiyle aynı kaderi paylaşacak. Procyon'un çevresinde henüz bir gezegen keşfedilemedi. Ancak, burada yaşama uygun bir gezegen olabileceği düşünülmüyor. Çünkü çok yakınındaki, bizim güneşimizin %60'ı kütleye sahip beyaz cüce yıldızın büyük kütle çekimi nedeniyle, yaşanabilir bölge olarak nitelenen yörüngesinde bir gezegenin barınabilmesi çok zor. Yıldızın yaşanılabilir bölgesi, yaklaşık 400 ila 650 milyon km arasında bir alan. Ancak, beyaz cüce eşi oldukça eliptik bir yörüngeye sahip olduğundan, buradaki gezegen in stabil bir yörüngeye sahip olmaları mümkün değil. İki yıldız arasında çekiştirilip, büyük ihtimalle parçalanacaktır. Böyle bir sistemde, sağlıklı bir yaşam sürmek isteyen olası gezegenin daha uzakta, her iki yıldızın birden oluşturduğu ortak kütle çekim merkezi etrafında dönüyor olması gerekir. Bu da gezegenin en az 5 milyar km yarıçapında bir yörüngede dolanması demektir ki, bu uzaklıkta çok soğuk, buz tutmuş bir halde olur. Ancak, bu buz tutmuş olası gezegenin de çoktan kavrulmuş olması mümkün. Çünkü, Procyon'un beyaz cüce eşi doğal olarak eskiden bir kırmızı devdi ve Güneş'in en az 300 katı enerji yayarak ortalığı kasıp kavurmuştu. Yani burada yaşam aramak pek akıl karı değil. Özetle, oradan bize bakan kimse yok."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-proxima-centauri/", "text": "Yıldızların büyüklüklerinin; parlaklıklarına ve dolayısıyla görünümlerine ne kadar dramatik biçimde etki edebildiğini hiç düşündünüz mü? Bize Güneş'ten sonra en yakın yıldız olan Proxima Centauri'nin keşfi, bu dramatik etkiye rağmen yapılan en büyük keşiflerden biridir. Yukarıda gördüğünüz fotoğrafta, soldaki sarımsı yıldız hemen herkesin bildiği, bize 4.4 ışık yılı uzakta yer alan Alpha Centauri. Alttaki büyütülmüş alanda zar zor görebileceğiniz yıldız ise, bize en yakın yıldız olan, 4.2 ışık yılı uzaktaki Proxima Centauri. Alpha Centauri, gökyüzündeki en parlak yıldızlardan biridir. Türkiye'nin bulunduğu kuzey yarımküreden görülemez ama, güney yarımkürede yıl boyuca rahatlıkla en parlak yıldız olarak gökyüzünü süsler. Alpha Centauri, fotoğrafta tek bir yıldızmış gibi görünmesine rağmen, birbirine 3.5 milyar km uzakta yer alan ve birbirlerinin çevresinde dolanan iki Güneş benzeri yıldızdan oluşan bir ikili yıldız sistemidir. Proxima Centauri de Alpha Centauri yıldız Sisteminin üyesi olan bir kırmızı cüce yıldızdır ve bu her iki yıldızın epeyce uzağında, yaklaşık 1 milyon yıl süren bir yörüngede dolanır. Alfa Centauri sistemi ile ilgili daha detaylı bilgi için şu yazımıza bakabilirsiniz. Proxima Centauri, Güneş'in sadece %12'si kadar kütleye ve yarısı kadar yüzey ısısına (yaklaşık 2.800 derece) sahip, toplam çapı neredeyse Jüpiter kadar olan, oldukça küçük bir kırmızı cücedir. Öyle ki, çoğu kırmızı cüce yıldız Proxima Centauri'nin yanında dev gibi kalır. Yaydığı ışınım gücü ise, Güneş'in sadece %0,0017'si kadardır. Yani, çok ama çok soluktur ve çıplak gözle görünmesi mümkün değildir. Bununla beraber, dikkatli bir gözlem ile küçük amatör bir teleskopla dahi izlenebilir. Dünya, Güneş'in çevresinde 150 milyon km uzakta yer aldığı için, hayatın gelişip sürmesine yetecek kadar ısı ve ışık alır. Eğer Güneş'in yerinde Proxima Centauri olsaydı, bugün olduğu kadar ısı ve ışık alabilmek için Dünya'mız 7.5 milyon km uzakta bir yörüngeye sahip olmalıydı. Yani yeterince yakın olsaydık, Proxima Centauri bizi rahatlıkla yaşatabilecek kadar ısı ve ışık üretiyor olacaktı. Fakat, bu yıldıza böylesine yakın olmak, başta kütle çekim kilidine kapılmak gibi bazı ciddi sıkıntılar yaratır. Şu yazımızda, bu sıkıntılara değinmeye çalıştık. Yıldızın çevresinde şimdiye kadar bir tane gezegenin varlığı kesinleştirilebildi. Proxima Centauri b olarak isimlendirilen bu gezegen, yıldızın yaşam kuşağında yer alan ve yaklaşık 1.3 Dünya kütlesine sahip olduğu hesaplanan karasal bir gezegen. Yıldız çevresinde Dünya zamanı ile 11 gün civarında dolanan gezegenin ortalama sıcaklığı -39 santigrat derece olarak ölçülüyor. Bu sıcaklık, gezegeni yeryüzünde bildiğimiz türde sıvı suya bağlı yaşama izin vereceği kadar uygun, çünkü gezegenin belli kesimleri suyun sıvı halde var olabileceği kadar sıcak olacaktır. Yine de, başlangıçta Dünya benzeri yaşama elverişli olabileceği düşünülen bu gezegenin, uygun şartlar sağlayamayacağı ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Bunun yanında, gezegenin yaşam kuşağında yer almayan uzak ve soğuk 3 gezegene daha yönelik şüpheler var. Ancak, bunlar henüz onaylanamadılar. Bu küçük cüce yıldız, hemen hemen Güneş ile aynı yaştadır. Eğer çevresinde bir gezegen sistemi varsa, gezegenler de bizim sistemimizdeki gezegenlerle aynı yaşta olmalı. Ancak, yıldız çok küçük ve soluk olduğu için, bu gezegenlerde gelişkin yaşam oluşma ihtimali düşük görünüyor. Çünkü, yıldızın yaşam kuşağı kendisine çok yakındır ve yıldıza bu kadar yakın olmak, tehlikelidir. En üstteki kapak görselimizde dikkatinizi sağ tarafta bulunan parlak mavi bir yıldız da çekmiştir. Beta Centauri adındaki bu yıldızın her ne kadar yan yanaymış gibi görünseler de Alpha Centauri sistemi ile hiçbir ilgisi yok. Kendisi çok uzaklarda, 320 ışık yılı uzakta yer alan, Güneş'in 10 katı büyüklükte bir dev yıldız. 5-6 milyar yıl sonra ne Güneş, ne Alpha Centauri, ne Beta Centauri, ne de bugün gökyüzünde çıplak gözle gördüğümüz yıldızlar ortada olmayacak, hepsi ölüp gidecek. Ama, Proxima Centauri en az 1 trilyon yıl daha orada olmayı sürdürecek. Ömrü sona erdiğinde, yani yakıtı olan tüm hidrojeni tükettiğinde bir kara cüce olarak hayata çok usulca ve sessizce veda edecek. Robert Innes isimli bir İskoç bilim insanı, 1915 yılında bu yıldızı keşfedip yörüngesini ve ne olduğunu belirlerken, elinde bugünkü imkanların hiçbiri yoktu. Evet, gökbilim uzun yıllar sadece birşeyler keşfedebilmek için harcanan gecelerden ibarettir. Evrenle ilgili herhangi bir şeyi keşfetmek büyük, ama çok büyük emek ister. İlk olarak 2014 yılı Aralık ayında yayınlanmış bu yazımız, yeni bilgiler eşliğinde güncellenip tekrar yayına sunulmuştur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-ross-154/", "text": "Ross 154, bize en yakın yıldızlar arasında yer alan genç bir kırmızı cüce yıldızdır. Bizden 9.7 ışık yılı uzağımızda olan bu yıldız, ilk kez Amerikalı astronom Frank Elmore Ross tarafından keşfedilip kataloglanmış. Bu nedenle onun yaptığı katalog numarası ile anılıyor. Anakol yıldızlarının tayflarına göre sınıflandırmalarında M3.5 kategorisinde yer alan Ross 154'ün çapı, bizim güneşimizin yaklaşık %25'i boyutlarında. Yüzey sıcaklığı yaklaşık 3.100 santigrat derece, kütlesi ise Güneş'in %17'si kadar. Boyutları, yüzey sıcaklığı ve kütlesini göz önünde bulundurup bir hesap yaparsak, yaydığı ışınım ve enerjinin Güneş'in sadece ortalama 0.004'ü kadar olduğunu görürüz. Yani çoğu kırmızı cüce gibi oldukça sönük bir yıldız ve en az 7-8 cm mercek/ayna açıklığına sahip bir teleskopla bakmadığınız sürece çıplak gözle görmeniz mümkün değil. Sönük dememize rağmen, Ross 154'ün beklenen ömrünün yaklaşık 500 milyar yıl kadar olduğunu da belirtelim. Ross 154, değişen bir yıldızdır. Aslında çoğu genç kırmızı cüce yıldızın parlaklığının oldukça değişken olduğu biliniyor. Yaklaşık 1 milyar yaşında olduğu tahmin edilen bu yıldız da birkaç günlük düzenli periyotlarla parlaklık değişimi yaşıyor. Yani önce parlıyor, daha sonra parlaklığı azalıyor, sonrasında yine parlaklığı artıyor. Bu yıldızın değişkenliğine neden olan güçlü yıldız patlamaları, aynı zamanda belirgin bir radyo kaynağı olmasına da neden oluyor. Bu şekilde parlaklığı artıp azalan yıldızlara parıltılı yıldız deniliyor. Bu tür yıldızları diğer değişen yıldız türü olan Cepheid değişkenleri ile karıştırmamak gerekli. Parıltılı yıldızlar genel olarak cüce olarak nitelenen M ve K tipi yıldızlar arasında görülürler ve bu yıldızların ilk 5-10 milyar yıllık gençlik dönemlerine özgüdürler. Kızılötesi ışık altında yapılan incelemeler, yıldızın çevresindeki oluşum diskinin hala tam olarak dağılmadığını düşündürüyor. Bununla beraber, Ross 154'ün çevresinde dolanan herhangi bir gezegen keşfetmemiz mümkün olmadı. Ötegezegenlerin keşfi uzun çabalar gerektirir. Maalesef bu yıldız çok yakınımızda olmasına rağmen çevresinde gezegen arayacak kadar uzun araştırmalara konu olmuş değil. Dünyamız bu yıldızın çevresinde yer alsaydı, bugün Güneş'ten aldığı kadar ısı ve ışık alabilmek için yıldıza yaklaşık 10 milyon kilometre uzaklıkta bir yörüngede olması gerekecekti (Dünya şu anda Güneş'e 150 milyon km uzakta yer alıyor). Yani Ross 154 çok daha az enerji yaydığı için epeyce yakın olmak zorunda kalacaktık. Bu uzaklık, böylesi değişen bir yıldızın yanında yer alındığında oldukça tehlikelidir. Yıldızın güçlü patlamalarından kaynaklı kütle atımları, gezegenin atmosferine ve üzerinde oluşabilecek canlılara ciddi zararlar verebilirdi. Bunun yanında, Güneş'in %17'si kütleye sahip bir yıldıza 10 milyon km uzaklıkta olmak kaçınılmaz biçimde kütle çekim kilidine kapılmanıza neden olur. Bu şu demektir; gezegenin bir yüzü sürekli olarak Ross 154'e dönük kalacak. Yani gezegenin bir yüzü sürekli aydınlık ve sıcak, diğer yüzü sürekli karanlık ve soğuk olacak. Eğer böylesi bir yıldızın çevresindeki yaşam kuşağında Dünya benzeri bir hayatın gelişmesini bekliyorsak, o gezegenin çok güçlü bir manyetik alanının ve Dünya'dan daha kalın, daha yoğun bir atmosferinin olmasını ummalıyız. Ancak, kütle çekim kilidi nedeniyle kendi çevresinde çok yavaş dönen bir gezegenin güçlü bir manyetik alan oluşturup oluşturamayacağı konusunda net bir şey de söylememiz mümkün değil. Mira (veya Mira Ceti / Omicron Ceti... Bir kara deliğin olay ufkunun ilk d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-scr-1845-6357/", "text": "Gördüğünüz gibi çok güzel ve akılda kalıcı olan bu isim; sadece 12.5 ışık yılı uzağımızdaki bir yıldız sistemine ait. Galaksimizin büyüklüğü düşünüldüğünde kapı komşumuz da diyebileceğimiz bu sistemi anlatmaya değer kılan şey, bir ikili sistem olması. Ancak sistem iki yıldızdan değil, bir çok küçük kırmızı cüce yıldız ve bir kahverengi cüceden oluşuyor. Sistemin yıldız payesini hakeden üyesi, Güneş'in sadece yaklaşık 0.07 (%7) kütlesine sahip. Bir yıldız olabilmek için neredeyse sınırda bir kütleye sahip olan yıldızın çapı sadece 135 bin km. Yani Jüpiter gezegeninden bile küçük. Ancak kütlesi Jüpiter'den 80 kat daha fazla. Biliyorsunuz, bizim yıldızımız Güneş'in çapı 1.4 milyon km. Yıldız çok küçük olduğu için yüzey sıcaklığı da Güneş'in yarısından az; sadece 2.400 santigrat derece. Hem boyutu, hem de düşük sıcaklığı nedeniyle aydınlatma gücü Güneş'in sadece 0.0004'ü kadar olabiliyor. Bu da şu anlama geliyor; Eğer Güneş'e 150 milyon km uzakta yer alan Dünya bu yıldızın çevresinde olsaydı, Güneş'ten aldığının aynı miktarda ısı ve ışık alabilmek için 4 milyon kilometre uzaklıkta bir yörüngede dönmeliydi. Ancak, kırmızı cüceler özellikle gençlik dönemlerinde biraz deli dolu olduklarından, bolca ve tehlikeli büyüklüklerde güneş patlamasına maruz kalırdık. Pek dost canlısı bir ortam değil açıkcası bizim için. Sistemin küçük ve yıldız olamamış SCR 1845-6357b şeklinde isimlendirilen başarısız üyesi, yıldızdan yaklaşık 675 milyon kilometre uzaktaki bir yörüngede dolanan 0.04 (%4) Güneş kütlesine sahip bir kahverengi cüce. Daha başka bir deyişle, hemen hemen aynı çapa sahip olduğu Jüpiter'den ortalama 45 kat daha ağır. Kahverengi cüceler, düşük kütleleri nedeniyle yıldızlar gibi kendi enerjilerini üretemezler. Kütleçekimin yarattığı içe doğru sıkışma nedeniyle bir süre ısınır, sonra yavaş yavaş soğurlar. İşte bu kahverengi cüce de böylesi bir soğuma evresinde. Ancak, sıcaklığı hala hatırı sayılır düzeyde; 700 santigrat derece. Yani, hala kurşunu eritecek kadar sıcak. Yakınında olsanız, koyu kırmızı bir renkte parladığını görebilirdiniz. Eğer Dünya bu kahverengi cücenin bir uydusu olsaydı, yaşantımızı şimdiki gibi sürdürebilmemiz için yaklaşık 250 bin km uzağında bir yörüngede dönmemiz gerekirdi. Ancak, bu uzaklıktan kahverengi cücenin yaratacağı gel-git etkisi muazzam miktarda olurdu ve gezegenimiz tıpkı Jüpiter'in uydusu Io gibi volkanlarla kaplı bir gezegene dönerdi. Tabi, kahverengi cücenin çok şiddetli manyetik alanı tarafından toplanan yüklü partiküllerin Dünya'yı bombardımana tutacağını ve hiçbir canlının yaşamına izin vermeyeceğini de söyleyelim. Bu sistem oldukça genç sayılır. Zaten kahverengi cücenin hala sıcak olmasından da bunu anlamış olmalısınız. Tahminen 2-3 milyar yaşında olduğu düşünülüyor. Birbirlerine 600 milyon km uzakta ve birbirlerinin çevresinde dönen sistemdeki kahverengi cüce, birkaç yüz milyon yıl sonra iyice soğuyarak artık ışık saçamaz hale gelecek. Kırmızı cüce yıldız ise, çok ama çok uzun süre daha; en az 800 milyar yıl parlamaya devam edecek. Güneş'in ömrünün toplamda sadece 10-12 milyar yıl olduğu düşünüldüğünde, bu yıldızın ömür sürecinde kaç tane Güneş benzeri yıldızı gömeceğini varın siz hesaplayın. Bu sistem, şu anki haliyle bildiğimiz türde yaşam için uygun değil. Böylesi, aşırı boyutlarda küçük yıldızların çevrelerindeki çok yakın yaşanabilir bölgelerde yer alan gezegenlerin yıldızın açık hedefi halinde olmasının gelişkin yaşam için düşmanca bir ortam yaratacağını biliyoruz. Ancak, önümüzdeki birkaç on milyar yıl sonrasında yıldız daha sakin bir yapıya kavuştuğunda, olası karasal gezegenler için kütleçekim kilidi haricinde bir sorun kalmayacak. Böylesi bir sistemde mikrobik düzeyde ilkel yaşamın var olma ihtimali reddedilemeyecek olsa da, gelişkin yaşamın nasıl şekillenebileceği konusunda hiçbir fikrimiz bulunmuyor. En azından, üzerinde yaşam keşfettiğimiz küçük bir kırmızı cüce ile karşılaşana kadar, böyle düşünmeye devam edeceğiz. ESO tarafından hazırlanan en üstteki görselde; bir sanatçı tarafından önde kahverengi cüce, arka planda ise kırmızı cüce yıldız resmedilmeye çalışılmış."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-struve-2398/", "text": "Bize yaklaşık 11.5 ışık yılı uzaklıkta yer alan Struve 2398 (Gliese 725), iki yıldızdan oluşan bir çift yıldız sistemidir. Sistem, 1800'lü yılların ortalarında ismine bakıp hey maşallah dediğimiz Alman astronom Friedrich Georg Wilhelm von Struve tarafından keşfedilmiş. Sistemi, M tayf sınıfından iki kırmızı cüce yıldız meydana getiriyor. Birbirlerine yaklaşık 8.4 milyar km uzaklıkta (Neptün-Güneş uzaklığının yaklaşık 2 katı) yer alan bu iki yıldız, sistem içinde birbirleri etrafındaki dönüşlerini 295 Dünya yılı gibi bir süre içinde tamamlıyorlar. 8.4 milyar km'lik mesafe, çift yıldız sistemleri için oldukça yakın bir uzaklık sayılabilir. Yıldızların birer kırmızı cüce olduğunu söylemiştik. Her iki yıldız da ortalama bir kırmızı cüce kütlesine sahip ve ikisinin de kütlesi birbirine oldukça yakın. Yıldızlardan Struve 2398 A olarak isimlendirilen, Güneş'in yaklaşık %36'sı kütleye ve 3.400 sanigrat derece kadar yüzey sıcaklığına sahip. Çapı ise Güneş'in yarısından biraz fazla, yaklaşık 770 bin km kadar. Bu yüzey ısısı ve çapı göz önüne alındığında, çevresine yaydığı ışınım da Güneş'in yaklaşık %4'ü kadar oluyor. Struve 2398 B yıldızı ise birazcık daha küçük. Kütlesi Güneş'in yaklaşık %30'u kadar ve yüzey sıcaklığı bununla bağıntılı olarak 2.800 santigrat derece. Yıldızın çapı, eşi olan yıldız ile hemen hemen aynı, Güneş'in yarısı; yani 750 bin km kadar. Yüzey ısısını çapıyla oranladığımızda, yaydığı ışınımın Güneş'in %2'si kadar olduğunu buluyoruz. Bu sistem bize çok yakın olmasına rağmen, parlaklığı çok düşük olduğu için malesef 9 kadir civarındaki görünür parlaklıkları ile çıplak gözle seçilemezler. Ancak, güçlü bir dürbün veya orta seviye bir amatör teleskop ile turuncumsu bir ışık noktası şeklinde görülebiliyorlar. Not: Kadir bir astronomik parlaklık ölçü birimidir. Rakam ne kadar büyükse, cisim o kadar soluk, ne kadar küçükse o kadar parlak görünür. Örneğin gökyüzünün en parlak yıldızı Sirius eksi 1.47 kadirdir. İnsan gözü, 5.5 / 6 kadirden soluk gök cisimlerini göremez. Bu iki yıldız da, aynı anda çevrelerinde yaşama ev sahipliği yapacak gezegenler barındırabilirler. Yıldızlardan büyük olanının yaşam kuşağı , yıldızdan 18 ila 36 milyon km aralığında yer alıyor. Bu uzaklık, karasal bir gezegenin yıldızın zararlı kütle atımlarından uzak kalabileceği kadar güvenli bir mesafe sayılır. Küçük yıldızda ise, görece düşük yüzey sıcaklığı nedeniyle yaşam kuşağı yıldıza oldukça yakın; 12-26 milyon km arası. Bir cüce yıldıza, hele ki Struve 2389 gibi parıltılı yıldız olarak nitelenen bir yıldıza bu denli yakın olmak, gelişkin hayatın varlığı için tehlikeli olabilir. Parıltılı yıldızlar, yüzeylerinde sıklıkla ve çok büyük Güneş patlamaları gerçekleşen yıldızlardır. Bu patlamalar, bizim yıldızımız Güneş'te yaşanandan çok daha büyük boyutlardadır ve yıldızdan çok uzaklara aşırı sıcak plazma ve yüklü parçacık püskürtürler. Eğer yıldızın yaşam kuşağında yıldıza yakın bölümde iseniz, bu kütle atımlarından korunmanız oldukça güç olur. Çünkü, bulunduğunuz bu uzaklıkta kütle çekim kilidine kapılmış haldesiniz. Kütle çekim kilidine kapılmış bir gezegen kendi çevresinde dönerek oluşturabileceği manyetik alandan yoksundur ve doğal olarak yüzeyi sürekli bu parçacıkların bombardımanı altındadır. Dolayısıyla yıldızın çevresinde var olabilecek gezegenlerin, yaşam kuşağının daha güvenli bölgeleri olan dış kısımlarda, yıldıza 20 milyon km veya daha uzak mesafelerde olması gelişkin yaşamın varlığı açısından çok daha güvenli bir ortamda olmaları demek. Şimdiye kadar yapılan gözlemlerde, yıldızların ikisinin de çevresinde bir gezegenin varlığına yönelik kanıt bulamadık. Ancak, biliyoruz ki gezegen sistemine sahip olmayan yıldız hemen hemen yok gibi. Üstelik, böylesine iki cüce yıldızın çevresinde bir gezegen sistemi olmaması imkansıza yakın. Dolayısıyla araştırmalar devam ediyor. Eğer bir gün gezegenimizden ayrılmaya karar verip, kendimize yeni bir yuva arayacak isek, Sutruve 2389 sistemi ilk bakacağımız yerlerden biri olacak. Kimbilir, belki birkaç bin yıl sonra orada büyük bir insan kolonisi yaşıyor olacak. Not: İlk olarak 19 Aralık 2016 yılında yayınlanmış bu yazımız, yeni bilgiler eşliğinde elden geçirilip tekrar yayınlanmıştır. Ön bilgi: Venüs, Güneş'in önünden s..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-tau-ceti/", "text": "Kapı komşumuz sayılabilecek bir mesafede, yani sadece 12 ışık yılı uzakta yer alan Tau Ceti, bize en yakın G tayf sınıfı tekil yıldızdır. Güneş benzeri G tayf sınıfı anakol yıldızları, evrendeki tüm yıldızlar içinde %3.5 oranındadır. Bu kadar az bulunduğu için, 15 ışık yılı kadar çevremizde sadece 3 tane Güneş benzeri yıldız var. Geri kalan 60 küsür yıldızın hemen tümü turuncu ve kırmızı cüce yıldızlardan oluşur. Ayrıca, yıldızların çoğu tekil değil, çift veya üçlü sistemler halindedir. Bu da, Güneş gibi tekil yıldızları daha bir nadir hale getiriyor. Tau Ceti; Güneş'in %78'i kütleye sahip, yani biraz küçük bir Güneş benzeri yıldız. Kütlesine paralel olarak, çapı da Güneş'in %80'i kadar ve yüzey sıcaklığı 5.100 santigrat derece civarında. Hal böyle olunca, çevreye yaydığı enerji de Güneş'in %50'si kadar oluyor. Yıldızın kütlesi biraz düşük olduğu için, bizim yıldızımız Güneş'ten daha uzun ömürlü olacak. Güneş'in ortalama toplam ömrü 10 milyar yıl olarak hesaplanırken, Tau Ceti'nin 30 milyar yıl kadar sağlıklı biçimde parlayacağı öngörülüyor. Tahmin edeceğiniz üzere, bu yıldızı da geceleri çıplak gözle göremiyoruz. Çünkü her ne kadar sadece 12 ışık yılı yakınımızda olsa da; sarı , turuncu ve kırmızı cüce yıldızların ışıkları böylesi mesafelerde gözümüzün farkedemeyeceği kadar soluktur. Gece göğünde bizler çıplak gözle sadece; çok yakınımızdaki (4 ışık yılı) Güneş benzeri Alpha Centauri'yi ve çok uzaklardaki, aşırı parlak dev yıldızları görebiliriz. Tau Ceti, eğer Güneş'in yerinde olsaydı, Dünyamız şimdi olduğu kadar ışık ve enerji alabilmesi için yıldıza biraz daha yaklaşmak zorunda olacaktı. Bu yakınlık, yaklaşık olarak Venüs'ün yörüngesi civarına, 80 milyon km uzaklığa denk geliyor (Biz şu anda Güneş'ten 150 milyon km uzaktayız). Eğer yerimizde kalsaydık, yani bu uzaklığı korusaydık, yine Dünya'da yaşam gelişebilirdi ama, biraz soğuk bir iklime sahip olurdu. Ancak Tau Ceti'nin yaydığı enerji, soğuk da olsa Dünya'da suyun sıvı halde kalmasına olanak verirdi. Bu yıldızın çevresinde, biri yaşam kuşağında olmak üzere 5 gezegen keşfettik. Bu gezegenlerden ilk 3 tanesi süper dünya dediğimiz iki ila 4 dünya kütlesindeki karasal gezegenler. Ancak yıldıza çok yakın oldukları için çok sıcaklar ve kütle çekim kilidine kapılı olduklarından, bir yüzleri yıldıza bakarken, diğer yüzleri sürekli bir karanlık içinde. Bu üç gezegende bildiğimiz türde yaşam gelişebileceği şimdilik düşünülmüyor. Diğer iki gezegen daha şanslı. Biri , yıldıza yaklaşık 75 milyon km uzaklıkta yörüngeye sahip, 5 Dünya kütlesindeki bir süper dünya. Yani karasal bir gezegen. Bu gezegende eğer şartlar uygunsa, yüzeyinde sıvı su bulunmaması için hiçbir neden yok. Yani Dünya benzeri bir yaşam gelişebilir. Kimbilir, şu anda Tau Ceti e üzerinde gelişkin canlılar yaşıyor olabilir. Belki, bunların bir kısmı alet kullanabilen, öğrendiklerini gelecek nesillere aktararak bilimsel bilgi birikimi oluşturabilen zeki canlılardır. Sonuncu gezegen ise yaklaşık 200 milyon km uzakta bir yörüngede dolanan başka bir süper dünya. Ancak yüzeyinde yine sıvı halde suyun bulunma ihtimali olsa bile, oldukça soğuk, büyük oranda buzlu bir gezegen olduğu düşünülüyor. Ancak, Tau Ceti-f'yi buzlu ve ölü bir dünya olarak nitelememiz doğru olmaz. Yazımızın başında yıldızın Güneş'ten çok daha uzun süre yaşayacağını söylemiştik. Bu şu anlama geliyor; yaklaşık 5-8 milyar yıl sonra Tau Ceti bugün olduğundan yaklaşık %10 daha parlak hale gelecek. Yıldız bu parlaklığa ulaştığında, Tau Ceti-f gezegenine de bahar gelecek. Ilıman bir iklime kavuşacak olan gezegen, yaklaşık olarak 10 milyar yıl daha bu ılıman iklim özelliğini koruyacak. Yani, gezegen Dünya benzeri bir yaşam için oldukça dost canlısı bir yere dönüşecek. 1960'lı yıllarda bu yıldız ve çevresindeki -o zamanlar bilinmeyen- gezegenler, SETI projesi kapsamında olası zeki yaşam için bolca incelenmişti. Çok yakınımızda olduğu için, eğer zeki bir yaşam varsa radyo sinyallerinin bize ulaşıyor olması gerekirdi. Ancak, herhangi bir yapay radyo dalgası izine rastlanmadı. Yıldızın yaklaşık 6 milyar yaşında olduğu düşünülürse, burada bir ihtimal gelişmiş olan zeki varlıkların en az bizim kadar, hatta belki de daha ileri olabileceği düşünülüyordu. Kimbilir, belki radyo dalgaları kullanmayı çoktan bıraktılar veya hiç keşfedemediler bile. Hatta burada insan zekasına yakın bir canlı hiçbir zaman gelişmedi. Belki de yaşam hiç gelişmedi, bilemiyoruz. Ancak şuna eminiz; UFO'cuların iddia ettiği olası uzaylılar sirius yıldızı veya pleaides kümesinden değil de, buradan gelselerdi daha inandırıcı olurdu . Çünkü Tau Ceti çok stabil, yaşanabilir gezegenleri olması mümkün bir yıldız. Ancak, UFO'cuların iddia ettiği Sirius ve Pleiades, üzerinde yaşam gelişebilecek bir gezegenin olamayacağı, çok genç (yaklaşık 500 milyon yıl) yıldızlar. Buralardaki gezegenlerin henüz yerkabuğu bile soğumadı ama, Dünya'dan habersiz UFO'cular bize Sirius'tan gelen uzaylılar safsatasını anlatmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-uv-ceti-luyten-726-8/", "text": "UV Ceti, bize yaklaşık 8,7 ışık yılı uzakta yer alan, kapı komşumuz sayılan çok yakın yıldız sistemlerinden biridir. Güneş'i bizden sayıp gözardı ederek yaptığımız sıralamada, bu yıldız sistemi bize en yakın altıncı yıldız konumunda yer alıyor. Luyten 726-8 olarak da adlandırılan yıldız sistemi, birbirine oldukça yakın sayılabilecek yörüngelerde dolanan, neredeyse birbirinin ikizi sayılabilecek iki M tayf sınıfı kırmızı cüce yıldızdan oluşuyor. Bize galaktik ölçeklerde çok yakın olmasına rağmen, kırmızı cüce yıldızların genel kaderi olan düşük ışıma güçleri, bu yıldız sistemini maalesef çıplak gözle görmemize engel. Yaklaşık 12,7 kadir görünür parlaklığa sahip olan UV Ceti'yi görebilmek için güçlü bir dürbün veya küçük bir teleskoba ihtiyacınız var. Sistemin Luyten 726-8 A olarak isimlendirilen yıldızı, bizim güneşimizin yaklaşık yüzde 10,5'i kadar kütleye ve 2.400 santigrat derece kadar yüzey sıcaklığına sahip. Çapı ise, yaklaşık 195 bin km. Yani, 140 bin km çapa sahip Jüpiter gezegeninden biraz daha büyükçe (kütlesi ise Jüpiter'den yaklaşık 100 kat fazla). Tüm bu veriler ışığında, cüce yıldızımızın yaydığı enerjinin Güneş'in ancak 0,00006'sı kadar olduğunu söyleyebiliriz. Bu yıldızın en bilinen özelliği , parıltılı bir yıldız olması. Yani, çoğu genç kırmızı cüce yıldız gibi Luyten 726-8 A da düzenli parlaklık artışları gösteriyor. Luyten 726-8 B ise, diğer yıldız ile hemen hemen aynı. Çok az daha küçük ve Güneş'in yüzde 10'u kadar kütleye sahip. Bu düşük kütle nedeniyle yüzey sıcaklığı 2.300 santigrat derecenin biraz altında ve yaydığı enerji ancak Güneş'in 0,00004'ü kadar. Yıldızın çapı ise, kardeşi Luyten 726-8 A ile eşit boyutlarda. Bu da parıltılı bir yıldız ama, eşi kadar şiddetli parlamalar sergilemiyor, daha sakin bir hayat sürüyor. Gördüğünüz gibi, yıldızların parlaklığı ve yaydığı enerji Güneş'e göre çok ama çok az. Ancak bu çok düşük oranlar gözünüze küçük görünmesin, çünkü yıldızlardan herhangi birinin bir günde yaydığı enerji, insanlığın binlerce yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilecek kadar büyüktür. Bu iki yıldız, birbirine oldukça yakın sayılır ve ortak bir kütle çekim merkezi etrafında birbirlerinin çevresinde yaklaşık 26.5 yıllık bir periyotla dönüyorlar. Dönüş yörüngeleri biraz eliptik olduğu için, birbirlerine en yakın oldukları mesafe 310 milyon kilometre, en uzak oldukları mesafe ise yaklaşık 1 milyar 300 milyon kilometre kadar. Bu mesafeler gözünüze büyük görünmesin. Örneğin Satürn gezegeni bizden ortalama 1,4 milyar km uzaklıktadır. Gözünüzde, Satürn'ün olduğu yerde bu yıldızlardan birinin var olduğunu canlandırın, birbirlerine ne kadar yakın olduklarını farkedeceksiniz. UV Ceti sistemi oldukça genç ve önlerinde kırmızı cüce yıldız şartlarına göre çok uzun bir ömür var. İki yıldızın da en az 1 trilyon yıl yaşayacağı tahmin ediliyor. Güneş ise, toplam 10 milyar yıllık bir ömre sahiptir ve yaklaşık beş milyar yıl sonra ömrünü tamamlamış olacak. Sistemin genç olduğundan bahsetmiştik. Aynı zamanda sistemin bileşenlerinin de birer parıltılı yıldız olduğunu dile getirmiştik. Genç kırmızı cüce yıldızların Luyten 726-8 A gibi büyük miktarda parlaklık artışı gösterenleri, çevrelerine Güneş rüzgarları ile büyük miktarda yüklü parçacık ve plazma salarlar. Bu da, yıldızın yaşam kuşağında yer alan gezegenler için oldukça tehlikelidir. Sistemin yaşam kuşağı, her iki yıldıza da oldukça yakın. Yukarıda detaylarıyla anlattığımız özelliklerde bir yıldızın çevresindeki gezegenin, Dünya'nın Güneş'ten aldığı kadar enerji alabilmesi için, yıldızdan yaklaşık olarak 4 ila 8 milyon km uzakta bir yörüngede dolanması gerekir. Bu yörünge ise, parıltılı yıldızın saçtığı güçlü yıldız rüzgarlarına doğrudan maruz kalma anlamına gelir. Yani, her iki yıldızın çevresinde Dünya benzeri kayalık bir gezegen varsa bile, saçılan yüklü parçacıklar nedeniyle yoğun radyasyon altında olmalı. Bu radyasyondan korunabilmesinin tek yolu da, gezegenin Dünya'dan çok daha güçlü bir manyetik alana sahip olması. Ancak, yıldıza böylesine yakın bir gezegenin güçlü bir manyetik alan oluşturabilmek için kendi çevresinde dönemeyeceği gerçeğini de unutmamak gerekiyor. Çünkü, Güneş'in yüzde 10'u kütlesindeki bir cisme 4-8 milyon km arasında mesafede yer alırsanız, kütle çekim kilidine kapılırsınız. Yani, gezegen kendi çevresindeki dönüş hızı ile yıldızın çeveresindeki dönüş hızı eşitlenir, gezegenin bir yüzü sürekli yıldıza dönük olur. Bu çok yavaş dönüş, güçlü bir manyetik alan oluşumunun önüne geçtiği gibi, gezegenin bir yüzünün sürekli yıldıza bakarak kavrulmasına, diğer yüzünün ise sürekli karanlıkta kalıp donmasına neden olur. Dolayısıyla, bu sistemde Dünya benzeri bir hayat varsa bile, oldukça çetin şartlar altında yaşam savaşı veren, olasılıkla tek hücreli canlıların egemen olduğu bir habitattan oluşuyor olmalı. Gelişkin zeki yaşamın böyle bir ortamda şekillenebileceğini düşünmek oldukça güç. Ancak, yıldızlar iyice yaşlandıktan sonra, örneğin 10 milyar yıl sonra güçlü parıltıları sona erdiğinde, daha dingin hale gelen bu sistem üzerinde gelişkin yaşam formlarının ortaya çıkamayacağını söyleyemeyiz. Yıldızların inanılmaz uzun ömrünü düşündüğümüzde, olası bir gelişkin hayatın kendine şans bulabilmesi için çok ama çok fazla zamanı var. En Yakın Komşumuzda İkinci Bir Karasal Gezegen Keşfedildi! Bizden yaklaşık 4.2 ışık yılı uzakl... Bize yaklaşık 11.5 ışık yılı uzaklı... Bizden sadece 15.8 ışık yılı uzakta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakinimizdaki-yildizlar-wolf-359/", "text": "Üstteki görselde, bizim yıldızımız Güneş ile kıyasladığımız bu yıldız, bize en yakın yıldızlar arasında beşinci sırada bulunan küçük bir kırmızı cüce. İsmini, 1917 yılında kendisini keşfeden Alman astronom Max Wolf'un kataloğundaki sıra numarasından alıyor. Farkettiğiniz gibi, Wolf 359 gerçekten çok küçük bir yıldız. O kadar soluktur ki, sadece 7.8 ışık yılı (74 trilyon km) uzakta olmasına rağmen, iyi bir teleskopla bakmıyorsanız görebilmeniz oldukça güçtür. Bir kırmızı cüce olduğunu belirttiğimiz bu yıldızın çapı, bizim güneşimizin %15'i, yani sadece 270 bin km kadar. Ancak, bu size küçük görünmesin. Kıyas yapmanız için söylüyoruz; Dünya'nın çapı yaklaşık 13 bin km, dev gezegen Jüpiter'in çapı ise 140 bin km. Yıldızın çapı kadar kütlesi de oldukça küçük, Güneş'in sadece %9'u kadar. Bu oran, kırmızı cüce yıldızlar arasında bile oldukça küçüktür. Başka bir deyişle, Wolf 359 bir kahverengi cüce olmanın kıyısından ucu ucuna dönerek burun farkıyla yıldız olabilmiş. Çünkü bir yıldız olabilmenin, kendi enerjisini üreterek parlayabilmenin yegane yolu, Güneş'in en az %7'si kütleye sahip olmaktır. Yüzey sıcaklığı 2.500 santigrat derece olan Wolf 359, kırmızı ışıltısıyla Güneş'in 0.0009 kadar enerji yayar. Ancak, parıltılı bir kırmızı cüce olduğu için, yaydığı ışık zaman zaman 0.0011 Güneş parlaklığına ulaşabiliyor. Kırmızı ışıltı dedik ve görselde yıldızımızı kırmızı gösterdik ama, eğer yakınında olsaydınız Wolf 359'un neredeyse Güneş ile aynı renkte ışık yaydığını görecektiniz. Yıldızın sıcaklığı, sıradan bir akkor telli ampulün sıcaklığına eşdeğerdir ve görünür rengi de bir ampul ışığıyla çok benzer. Buradaki kırmızı/turuncu/sarı cüce tanımlamaları, yıldızların ışığının spektrumdaki yerlerini tanımlamak için verilir. Bir de, çok uzaktan bakıldığında diğer yıldızlara göre kırmızımsı görünürler evet. Buraya tıklayarak bir fotoğrafını görüp fikir sahibi olabilirsiniz. Wolf 359 çok genç bir yıldız. Bizim sistemimiz yaklaşık 5 milyar yaşındayken, bu yıldız sadece 250-350 milyon yıl kadar yaşında. Yani daha yeni doğmuş bir yıldız diyebiliriz kendisi için. Şimdilik, bu yıldızın çevresinde herhangi bir gezegen tespit edemedik. Hoş, zaten etsek bile böylesi genç bir sistemdeki gezegenlerde yaşam ihtimali olmayacaktı. Eğer, gezegenimiz Wolf 359'un çevresinde dolanıyor olsaydı, Güneş'ten aldığı kadar ısı ve ışık alabilmesi için yıldıza yaklaşık 4 milyon km ötede dolanmak zorunda olacaktı. Bu mesafeden yeterince enerji alabilecektik fakat, maruz kalacağımız radyasyon ve güneş patlamaları gezegenimizi yaşanmaz hale getirecekti. Yine de, bu nebze genç yıldızların gözlemlenmesi, Güneş Sistemi'mizin ilk dönemlerine ilişkin bizlere oldukça değerli bilgiler kazandırıyor. Bizden sadece 15.8 ışık yılı uzakta... Ünlü Fransız yazar Jules Verne, Ay'... Hemen hepimiz, birçok astronomi ve ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yakiti-mum-buz-olan-ressam-robot/", "text": "Elektirik enerjisini ısı enerjisine dönüştürmek için ütü, kettle, ısıtıcı gibi cihazlar kullanıyoruz. Peki, ısı enerjisini elektrik enerjisine çevirebilir miyiz? Nasıl... Termoelektrik prensiplerle çalışan peltier denilen cihazlar sorumuzun yanıtını veriyor. Çoğumuzun adını yeni duyduğu peltierler; araç buzdolaplarında, lazer soğutma sistemlerinde, mikroişlemci soğutucularında vb. bir çok yerde kullanıyoruz. Kibrit kutusu büyüklüğündeki peltierin bir yüzeyi ısıtılıp diğer yüzeyi soğutulursa; fizikçilerin Seebeck etkisi dedikleri bir durum oluşturacak ve yaklaşık 1,1 voltluk potansiyel fark üretecektir. Bu da sorumuzun yanıtını verecektir. 1,1 voltluk potansiyel fark ise titreşim yapan küçük bir elektrik motorunun çalışması için yeterlidir. Aşağıda bir videosunu izleyeceğiniz deney düzeneğimiz, bize basit bir ressam robot yapma imkanı veriyor. 1823 yılında, Thomas Johann Seebeck adında Estonya'lı bir bilim insanı, iki farklı iletken tel kullanarak önce bir halka oluşturdu. Sonra, bu iki teli birbirine bağladığı yerlerden birisini ısıttı ve diğerini soğuttu. Sonuçlar inanılmazdı. Böylesine basit bir deney sonucunda, telin çevresine yaklaştırdığı pusula sapıyordu. Yani elektrik üretmiş ve bu da manyetik bir alan oluşturmuştu. Ama, ne yazık ki; Seebeck oluşan bu manyetik etkinin nedenini yanlış yorumladı! Onun hipotezine göre, Dünya'nın kutuplarıyla ekvator arasındaki sıcaklık farkı bu manyetik etkiyi oluşturuyordu! Halbuki, üzerinden akım geçen telin çevresinde manyetik alan oluşturduğunu ve pusulanın saptığını bundan üç yıl önce Hans Christian Orsted net bir şekilde göstermişti. Sonuçlandırılamayan bu hipotez çökmesine rağmen elinde somut bir ürün duruyordu: Elektrik üretmenin başka bir yolu... Bu etkiye günümüzde Seebeck etkisi deniliyor. Seebeck'ten 12 yıl sonra 1835'te, Fransız bilim insanı Jean Charles Athanase Peltier ilginç bir etki keşfetti. Videoda izlemiş olduğunuz deney düzeneği, AlibabaBilimEvi tarafından tasarlanmıştır. Gördüğünüz gibi, basit bir biçimde ısı enerjisini elektrik enerjisine dönüştürebiliyoruz. Benzer, ama çok daha gelişmiş bir sistemi, Güneş Sistemi'nin uzaklarına gönderdiğimiz uzay araçlarına elektrik sağlamak için de kullanıyoruz. Bu uzay araçlarının ısıyı nasıl elektriğe çevirdiği ile ilgili şu yazımıza göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yalnizlik-omur-boyu-basibos-gezegenler/", "text": "Gezegen ismi hepimizin aklına yıldızı olan bir sistemin etrafında dolanan bir cismi hatırlatıyor değil mi? Zaten öyle olması gerektiğini düşünüyorsunuz. Ama durum tam anlamıyla bildiğimiz gibi değil. Kozmos'un içinde sonsuz karanlığa sürüklenen, nereye gittiğini bilmeyen, ebedi yalnızlığa mahkum olmuş ve hiçbir yıldız sistemine bağlı olmayan gezegenler de var. Kozmik olaylardan dolayı sistemlerinden ayrılan veya kovulan bu gezegenler, uzayda serbest halde dolanan gezegenler sınıfına girerler. Çok karanlık oldukları, daimi bir geceye hapsoldukları ve hiçbir yıldız sistemine bağlı olmadıkları için astronomlar onlara ulaşmakta zorlanıyorlar. Ancak sayılarının normal yıldızlar kadar fazla olabileceğini tahmin ediyorlar. Serseri gezegenlerin tek ışık kaynağı, diğer yıldızlardan yayınlan ışıklardır. Bu tür cisimler normal bir gezegen olabileceği gibi, yanılmamıza sebep olacak biçimde çok soluk bir cüce yıldız veya kahverengi cüce olabilme ihtimalleri de var. Yine de, böylesi başıboş gezegenler bizim farkedebilmemiz için biraz sıcak olmak durumundalar. Böylelikle onları kızılötesi dalga boyunda yaptığımız gözlemlerle belirlememiz mümkün olabiliyor. Bu durum, şu an elimizdeki imkanlarla keşfedebileceğimiz başıboş gezegenlerin oluşumunun üzerinden fazla zaman geçmemiş genç gezegenler olacağını da gösteriyor. Yakın zamanda bulunan CFBDSIR2149 isimli gezegenimiz bu tip cisimlerin nasıl işlediğini anlayabileceğimiz konusunda bize ışık tutabilir. Araştırma ekibi gezegene hem Kanada-Fransa-Hawaii Teleskobu, hem de ESO'nun Şili'deki Yeni Teknoloji Teleskobu ile gözlemleyerek ulaştı. CFBDSIR2149 isimli serseri gezegenimizin yakın bir genç yıldız topluluğu olan Hareketli AB Doradus Grubu'na yakın olduğunu keşfettiler. Bu grup, diğer grupların aksine Güneş Sistemi'ne oldukça yakındır. Dolayısıyla gezegen hakkında yapacağımız daha detaylı araştırmalar onun kütlesi, atmosferi, yüzeyi ve daha birçok özelliği konusunda bize fikir verebilir. Yukarıda bahsettiğimiz üzere, gezegeni keşfetmemize sebep olan şey, hala sıcak oluşu. Öyle ki, gezegenin yüzey sıcaklığı yaklaşık 500 santigrat derece dolaylarında. Ancak, kütlesinin oldukça düşük oluşu (Jüpiter'in 6 katı civarı), onun bir kahverengi cüce değil, yakın zamanda doğmuş bir gezegen olduğunu gösteriyor. Bu gezegenin isminin ne kadar garip olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Hatta ismini okumaya üşendiniz. Buna ismini koyan adamın kafasına göre isim vermiş olma ihtimali de söz konusu olamaz değil mi? Bunun elbette bir sebebi var. Bilindiği üzere bir yıldız sistemindeki gezegenlere isim verilirken, sistemin baş aktörü yıldızın ismi başa alınarak cisimlerin sonuna bir harf veya rakam eklenir (Kepler21b, Kepler22b gibi). Böylece o gezegenlerin Kepler yıldız sistemine ait olduğunu anlarız. Bu gezegenimizin bir ailesi olmadığı için bu kurala ihtiyacımız yok. Rastgele bir isim verebiliyoruz. Ne kadar yalnız olurlarsa olsunlar, son yıllarda yapılan araştırmalar bu tür başıboş gezegenlerin uydularıyla beraber dolanabileceğini de gösteriyor. Bu gezegenler bulundukları sistemden tek başına ayrılmak yerine, uydusuyla beraber ayrılmış, kozmik okyanusta birlikte dans ederek sürükleniyor olabilirler.. Bu tip gezegenlerde okyanuslar varsa, dışarıdan bir enerji kaynağı olmadığı için yüzeyinin donması söz konusudur. Zayıf bir ihtimal olsa da, gezegenin iç çekirdeğinden gelen ısı enerjisi sayesinde suyun akışkan kalabilme ve yıldızı olmasa dahi hayatı mümkün kılabilme ihtimali de bulunmaktadır. Onların varlığını bilmemize rağmen, hala üzerlerinde detaylı araştırmaları yapmış değiliz. Başıboş gezegenler hakkında bir çok şey hala bir gizem olarak kalmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yamyamlik-yapan-cok-parlak-galaksi-w2246-0526/", "text": "15 Kasım tarihinde Journal Science dergisinde yayımlanan ve NASA'nın Jet itki Laboratuvarı'ndaki bilim insanları tarafından ortaya konan yeni bir çalışmaya göre şu ana kadar keşfedilen en parlak galaksi, bir değil iki değil en az üç komşusuna yamyamlık yapıyor. Çalışmaya göre galaksinin komşularından çaldığı madde, onun süper parlaklığına katkıda bulunuyor. 2015 yılında NASA'nın WISE uzay teleskobu ile keşfedilen ve WISE J224607.55-052634.9 adı verilen galaksi, kesinlikle bildiğimiz en geniş veya en büyük kütleli galaksi değil ancak güneşten 350 trilyon kat daha fazla parlaklık saçmaktadır. Eğer bütün galaksiler bize eşit uzaklıkta sıralanmış olsaydı WISE J224607.55-052634.9 (veya kısaca W2246-0526) muhtemelen en parlağı olacaktı. Şili'de bulunan ALMA teleskobu ile yapılan yeni gözlemler, W2246-0526 galaksisinin diğer üç galaksiden çektiği tozun bariz bir izini ortaya çıkardı. İzler, daha küçük olan galaksiler kadar madde içermekte ve bu galaksilerin şimdiki kaderlerinden kaçabilecekler mi veya parlak komşuları tarafından tamamen tüketilecekler mi sorularının cevapları şu an belirsiz. W2246-0526 galaksisinin rekor kıran parlaklığı sadece yıldızlardan değil galaksi merkezinin çevresinde yoğunlaşan sıcak gaz ve toz kümelerinden de kaynaklanmaktadır. Bu bulutların kalbinde güneşten 4 milyar kez daha yoğun olduğu belirlenen bir süper kütleli kara delik bulunmaktadır. Bu yoğun yer çekimi içerisinde madde, yüksek hızlarda kara deliğin içine düşer, birbiri ile çarpışır ve milyonlarca derece sıcaklığa ulaşır. Bu tarz parlak, kara delikten gücünü alan yapılar içeren galaksiler ise kuasar olarak bilinmektedir. Dünya'daki herhangi bir motor gibi W2246-0526'nın inanılmaz büyüklükteki enerji çıkışı buna denk bir enerji girişini de gerektirir. Bu yeni çalışma, W2246-0526 ile birleşen maddenin miktarının, tüketilen maddenin yenilenmesine yetecek kadar olduğunu ve bu sebeple de galaksinin parlaklığının devam ettiğini göstermektedir. W2246-0526, bu zamana kadar keşfettiğimiz en uzak çoklu kaynaktan gelen maddeler ile birleşen galaksidir. Bu galaksiden gelen ışık bize 12.4 milyar yılda bize ulaşır. Bu uzaklıkta galaksiye olan madde akışı çok belirsiz görünmekte ve belirlenmesi oldukça zordur. Bu çalışma ise ALMA'nın 12 metrelik radyo teleskop çanaklarının 40 tanesi ile 2,5 saatte yapılan gözlemlere dayanmaktadır. W2246-0526; sıcak, tozda gizlenmiş galaksiler veya hot dog olarak bilinen parlak kuasarlar özel kategorisine girmektedir. Astronomlar, bir çok kuasarın enerjisini dış kaynaklardan edindiğini düşünmektedir. Bir olasılık, bu cisimlerin galaksiler arası uzaydan azar azar ve yavaş bir şekilde madde aldığıdır. Diğer olasılık ise, aynı w2246-0526'da görüldüğü gibi diğer galaksileri yiyerek genişlemesidir. W2246-0526'nın diğer gizlenmiş kuasarların bir temsilcisi mi yoksa özel bir durum olduğu da şu an için belirsizdir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yanibasimizdaki-yeni-super-dunya-gliese-536-b/", "text": "Gökyüzünde gezegen avcılığı yapan bilim insanları, son zamanlarda birçok Güneş dışı gezegen keşfi yaptı. Gökyüzü avcılarından oluşan ekipler, gözlemlenebilir evrende, kendi gezegenimize benzeyen ve hayata ev sahipliği yapabilecek bir gezegen arıyorlar. Bu arayış şimdilik sadece galaksimiz Samanyolu'nda ve birkaç bin ışık yılı uzağımızdaki yıldızlar arasında mümkün olabiliyor. Teknolojimiz geliştikçe, galaksimizin daha uzak noktalarında ve belki de diğer yakın galaksilerde Dünya benzeri yaşama uygun gezegen arayabilecek konuma geleceğiz. 2016 yılının son aylarında, birkaç Güneş dışı gezegen keşfedildi. İçlerinden biri olan Gliese 536 b çok ilginç özelliklere sahip. Yeni yapılan araştırmalar, Dünya'dan sadece 32.7 ışıkyılı uzaklıkta, bir kırmızı cüce yıldız olan Gliese 536'nın yörüngesinde dönmekte olan bir Süper Dünya yı ortaya koyuyor. Gliese 536 yıldızı, bizim yıldızımız Güneş'in yaklaşık %52'si kütleye ve yarısı kadar çapa sahip. Bu da onu oldukça iri bir kırmızı cüce yıldız yapıyor. Yıldızın yüzey sıcaklığı 3.400 santigrat derece dolaylarında ve yaydığı enerji Güneş'in %1'ine yakın seviyede. Bir gezegenin Süper Dünya olarak sınıflandırılabilmesi için kütlesinin, Dünyamızın kütlesinin 1 ila 15 katı arasında olması gerekiyor. Yeni keşfedilen bu gezegen ise Dünya'nın kütlesinin 5 katından biraz fazlasına sahip. Ayrıca gezegenin yörünge süresi, Dünya zamanına göre 8.7 gün sürüyor. Yani bu gezegende zamanı Dünya'da yaptığımız gibi, gezegenin yıldızın çevresinde dönüşüne göre ölçersek, 1 yıl sadece 8.7 gün. Yapılan araştırmalarda gezegenin, yıldızından sadece 0.06661 AU yani yaklaşık 9 milyon km uzaklıkta olduğu belirlendi. Gliese 536'nın Dünya benzeri yaşama izin veren yaşam kuşağı yıldızdan 25 milyon km ile 45 milyon km mesafeler arasındaki bir yörüngeye denk geliyor. Bu durumda, Gliese 536 b'nin yıldızına yakınlığı yüzünden kavrulan bir sıcak süper dünya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, üzerinde Dünya benzeri hayat oluşması mümkün olmayan çok sıcak ve kurak bir gezegen. Tüm bu araştırmalar, ESO'nun High Accuracy Radial Velocity Planet Searcher Yüksek Doğruluklu Radyal Hız Gezegen Araştırmacısı ve HARPS-N cihazlarından alınan verilerle analiz edildi. Bu, sadece Güneş dışı gezegen arayışlarına yeni fırsatlar sunan bir keşif değil: Kırmızı cücenin parlaklığı ve gezegenin yıldızına olan yakınlığı, transmisyon spektroskopisi için de mükemmel bir aday. Böylelikle bilim insanları, yıldızın ışığının atmosfere nasıl vurduğunu inceleyerek, gezegenin atmosferinin kimyasal bileşimini anlayabilirler. Bu teknik için böylesi uygun adaylar bulup üzerinde inceleme yapmak, keşfedilen yaşam için uygun gezegenlerin benzer yöntemlerle analizi için gerekli deneyimi kazandırıyor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yanma-nedir-ates-nasil-yanar/", "text": "19. yüzyılda yaşamış biri için bu kadar ileri görüşlü konuşmak ancak Michael Faraday gibi bir dehanın bileceği bir iştir. Bu sözlere baktığımızda gerçekten Faraday'ın hakkını vermek gerekiyor. Bir mumun yanması, kimyasal tepkimelerden tutun da saçtığı ışığa kadar bilim kokuyor. Faraday öldüğünde daha çocuk olan Max Planck, bu fikirlerle kuantum fiziğinin temelini atacaktı. İlk olarak yakıt ve oksijen gerekiyor. Ağaçlar ve atmosferden bunları karşılamak mümkün. Bu ikisini birleştirip, bir de başlangıç için gerekli enerjiyi verdiğimizde ortaya ateş çıkıyor ve her ikisini sağlamaya devam ettiğimizde yanma olayı devam ediyor. Ağaç gibi şeylerin yanmasının altında yatan sebep ise, bolca hidrokarbon bulundurmaları. Bugün kullandığımız fosil yakıtlar da binlerce yıl önceki ağaçların, tek hücreli canlıların ya da hayvanların toprakta çok büyük basınç altında kalmasıyla oluştu. Olayın temelinde karbon ve oksijen elementlerinin birbiriyle tepkimesiyle ortaya karbondioksit gazı, su ve ısı çıkarması yatmaktadır. Bu ısı ile atalarımız yemeklerini pişirmiş ve yüzyıllar sürecek medeniyetler kurabilmişlerdir. Bir hidrokarbon olan metan (CH4) ile oksijenin (O2) tepkimesi şu şekilde gerçekleşebilir. Hepimiz biliyoruz ki, yanma olayının devam edebilmesi için oksijen çok kritiktir. Elimizde tonlarca yakıt olsun eğer gerekli oksijeni sağlayamıyorsak, yanma olayı devam etmeyecektir. Arabalarımızın motorundan tutun da, uzaya çıkan roketlere kadar herşeyde, kullanılacak oksijen ince ince hesaplanarak en etkili biçimde çalışması sağlanır. Oksijen, yalnız başına rahat duramayan hiperaktif bir elementtir. Fırsatını bulduğu her ortamda başka bir elementle birleşme ihtiyacı duyar. Her element böyle bir özelliğe sahip değildir. Sadece Oksijen ve Flor gibi birkaç element bu şekilde aşırı reaktif yapıdadır. Hal böyle olunca bir takım riskler ve alınması gereken önlemler ortaya çıkıyor. Durup dururken ortalığı alevlendirecek oksijen, hayatınızda isteyeceğiniz en son şey olabilir. Bildiğiniz üzere kozmonot yada astronot olmak fiziki olarak dayanıklılık gerektiren bir iştir. Bir gün Kozmonot Valentin, zorlu düşük atmosfer basınçlı fiziksel dayanaklılık testinden geçerken, içinde bulunduğu odanın yüzde 50'den fazladan oksijen barındırmasından dolayı tüm vücudu oksijenle kaplanmıştı. Test bittikten sonra Valentin vücudunu temizlemek için alkollü bir bezle vücudunu silmiş ve bezi yanlışlıkla çay ısıtmak için kullandığı ısıtıcıya atmıştı. Alkolle kaplı bez alev alınca, odanın da yüksek seviyede oksijen bulundurmasından dolayı, yanma olayı çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiş, Valentin'den geriye üçüncü derece yanıklar kalmıştı. Özetle, yanma dediğimiz olgu, çeşitli elementlerin oksijen gibi fazlasıyla reaktif bir elementle reaksiyona girip birleşmesinden ibarettir. Bu kimyasal birleşme sırasında ortalığa ısı verilir. Eğer verilen ısı, reaksiyona giren elementleri, fark edilebilecek biçimde ışık saçacak kadar ısıtabilecek seviyede ise, ateş ortaya çıkar. İşte, yürürken yolda düştüğünde bile kafasını yere vurup ölecek, yemek yerken boğazına kaçan küçük bir lokmada boğulabilecek kadar narin ve zayıf yaratıklar olan biz insanların, çok daha güçlü diğer canlılar karşısında açık ara üstün olmamızı sağlayan şey de ateş yakmayı ve kullanmayı bilmemizdir. Ateş; kendine özgü bir yapı, bir oluşum değildir. Alev olarak gördüğünüz şey, yanan cisimden yayılan partiküllerin ısının da etkisiyle havada yükselmesi, bu yükseliş sırasında yanmaya ve ışık saçmaya devam etmeleridir. Yani bir odunu yakarken gördüğünüz ateş aslında havaya saçılan mikroskobik odun parçacıklarından yayılan ışıktan ibarettir. Ateş diye bir varlık yoktur. Ancak geçmişte insanlar bunu bilmediklerinden, ateşi de evreni oluşturan dört temel elementten biri sanmışlardır. Gerçi, var saydıkları diğer üç element de yanlıştır ama, o günlerin bilgi birikimiyle ellerinden gelenin en iyisini düşünmeye çalıştıklarını kabul edelim. Demir'in paslanma nedeni oksijenle birleşmesidir. Ama karbona nazaran bu çok çok yavaş geçekleştiği için demirin yandığını görmeyiz. Sadece, günler, aylar içinde dış kısmının kızarıp paslandığını görürüz. Paslanma sırasında da ortalığa ısı yayılır elbette. Ancak, çok yavaş gerçekleşen bir reaksiyon olduğu için paslanan demirin çok az da olsa ısındığını farketmeyiz. Son olarak şunu söyleyelim; evrende yıldızların ısı yaymasına neden olan şey burada anlattığımız yanma olayı değildir. Yıldızlar bu şekilde kimyasal reaksiyonlarla enerji üretmezler. Çekirdeklerinde nükleer reaksiyonlar meydana gelir ve ortalığa enerji yayarlar. Yani, yanma bizim için yeterli olmasına rağmen, evrensel yapılar için son derece verimsiz bir enerji üretim biçimidir. Bu yazımız, sitemizde ilk olarak 26 Eki 2018 tarihinde yayınlanmıştır. Ön bilgi verelim; şimdiye kadar ışı... Işık Kirliliğinin En Önemli Nedeni Sokak Lambaları Değil!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yapay-zeka-ile-aramizdaki-fark/", "text": "Yapay zeka kavramını az çok hepimiz duymuşuzdur. Yapay zeka denildiğinde aklımıza uçan robotlar, bizden daha zeki, Dünya savaşlarında başrol oynayan demirden yapılar gelir. Bir bakıma bu çağrışımlar doğrudur diyebiliriz. Yapay Zeka kavramı ilk olarak 1956 yılında Dortmaouth Görüşmesi'nde ortaya atılmıştır. İnsan uzmanlığı ile yapay zeka uzmanlığını karşılaştıracak olursak genel anlamda; insan uzmanlığı yeni fikirler üretirken yapay uzmanlık sadece var olanı, kendisine ekleneni kullanabilir. Gözlem yapamaz ve insan uzmanlığının aksine sembolik verilerle çalışır. Yapay Zeka Teknikleri ve Uygulamaları: YZ uygulamaları için aşağıdaki gibi bir liste yapılabilir. - a) Bilgi tabanlı uzman sistem yaklaşımı - b) Yapay sinir ağları yaklaşımı - c) Bulanık mantık yaklaşımı - iv) Hyprid algoritmalar - e) Nesne tabanlı programlama - f) Coğrafi bilgi sistemleri - g) Karar destek sistemlerinin gelişimi - h) Yumuşak programlama Aslına bakılırsa YZ ilk olarak hayatımıza İngiliz Mantık ve Matematikçi olan Alan Turing ile girmiştir. Alan Turing, Mind adlı bir dergide Computing Machientry and Intelligence adını verdiği bir makale yayımlamıştır. Bu makalenin odak noktası makinelerin düşünüp düşünemeyeceğinin tartışılmasıdır. Turing, 'makineler düşünemez' fikrini savunan herkesi karşısında almıştır. Alan Turing, kendi adıyla alınan, bir bilgisayarın insan yetilerine ulaşıp ulaşamayacağını ölçmek için bir test geliştirilmiştir. Deneyde, biri yapay zeka olmak üzere 3 farklı kişi bulunur. Diğer iki kişiden biri deneye tabi tutulan insan, diğeri haberleştiği farklı bir insandır. Deneye tabi tutulan birey, iki farklı bilgisayarla hangisinin yapay zeka hangisinin insan olduğunu bilmeden haberleşir. Eğer bu durumda yapay zeka ve insan birbirinden ayırt edilebiliyorsa yapay zeka insan yetişine ulaşamamış, ayırt edilemiyorsa ulaşmış demektir. 1) Apple Siri: Listemizin başında birçok insan tarafından kullanılan Siri var. Apple'ın ürettiği Siri, sorduğumuz tüm sorulara yanıt verebilecek düzeydedir. 2) Microsoft Cortana: Microsoft'un, Siri'den farklı olarak birkaç özellik ekleyerek oluşturduğu Cortana, nesneler ve yerler için belirlediğiniz takma isimleri öğrenebiliyor. 3) Google Now: Google, Cortana'nın algoritmasını karmaşıklaştırıyor ve devamlı sohbet edebiliyor düzeyde bize Google Now yazılımını sunuyor. 4) IBM Watson: Watson'un en gözde özelliği, verileri kullanarak teşhis gerçekleştirip tedavi sürecini belirleyebiliyor olmasıdır. 5) IPSoft Amelia: Amelia, diyalog kurduğu müşterilerinin ses tonlarından duygu durumlarını anlayabilecek düzeyde geliştirilmiştir. Bu konuda elbette en can alıcı yorum 14 Mart 2018 tarihinde kaybettiğimiz, Nobel ödüllü İngiliz Fizikçi Stephen Hawking tarafından yapılmıştır. Hawking, Independent gazetesinde yapay zeka için artık bir yatırım savaşına girildiğini belirtmiştir. Yapay zeka, teşhis, tedavi ve insanlık için çok yararlı alanlarda kullanıldığında hayatımızı kolaylaştıracak derecede bir buluş olduğunu söylemiş ancak amacından ve kontrolden çıktığında insanoğlunun sonu olabilecek düzeye gelecektir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yaricap-bulma/", "text": "Eğer bir çift yıldız sisteminde bileşenlerden birisi, diğerinin önünden geçiyorsa bu bir tutulmaya sebep olur. Bu tutulma da gelen toplam ışık miktarında bir değişime sebep olur. Gelen bu ışığın değişimini veren ışık eğrisi sayesinde, yarıçap bulma mümkün olabiliyor. Bunu anlatmak için kolay olsun diye tam karşıdan gördüğümüz, yani tam tutulma gösterebilen bir sistemi ele alalım. Toplam tutulma, B yıldızının A yıldızını örtmeye başladığı zaman başlıyor. Yani B yıldızı, A'yı bir ucundan örtmeye başladığı an ile, tamamen A'nın önünden çekilene kadar geçen süredir. Dolayısıyla toplam tutulma süresi boyunca aldığı yol, kendi çapı ile A'nın çapının toplamı kadardır. Tam tutulma ise, B bileşenin tamamı A'nın içine girdiği anda başlar ve çıkmaya başladığı ana kadar devam eder. Dolayısıyla bu süreçte alınan yol A'nın çapından B'nin çapının farkı kadardır. Eğer bu iki ifadenin farkını ve toplamını alırsak, Yıldızların yarıçaplarını yörünge yarıçapı cinsinden ifade etmiş oluruz. Elbette bu hesabı bu kadar basit kılan şey, başlangıçta kabul ettiğimiz tam örtülmenin gerçekleşmesi yani bakış doğrultumuzun yörünge düzlemine paralel olması ve yörüngenin eliptik değil çembersel olması durumudur. Pratikte böyle olmadığı için hesaplamanın içerisine birçok parametre daha girer. Ayrıca bu hesapta yörünge yarıçapından 'den gelen hatalar, yarıçapın sağlıklı belirlenmesine de etki eder. Fakat yarıçaplar oranı d'den bağımsız olduğu için bundan etkilenmez ve daha kesin biçimde belirlenebilir. Bizler evrende son derece küçük ve ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yasanabilir-bolge-habitable-zone-nedir/", "text": "En kısa ve öz tabiri ile ifade etmek gerekirse; Yaşanılabilir Bölge, bir yıldızın yörüngesinde dolanan bir gezegenin yüzeyinde bulunan suyun sıvı halde kalabilmesini destekleyecek oranda ısı aldığı, ne suyun tümüyle buz tutacağı kadar soğuk, ne de tümüyle buharlaşacağı kadar sıcak olmayan yörünge uzaklığıdır. Bu uzaklığı belirleyen en önemli faktör, elbette ki o yıldızın çevresine yaydığı enerjinin miktarıdır. Pek tabiidir ki; hepimizin de tahmin edebileceği üzere, üzerinde yaşamakta olduğumuz gezegenimiz Dünya, yıldızımız Güneş'in yaşanılabilir bölgesi içerisinde yer alıyor. Çünkü sıvı halde denizlerimiz, buhar halinde havada suyumuz, kutuplarda buzlarımız var. Yani su, yeryüzünde her üç hali ile barınabiliyor. Ek Bilgi: Güneş'in 1,5 katı kütleye sahip bir yıldızın ürettiği enerji Güneş'in 1,5 katı değil, yaklaşık yedi katıdır. Kütleniz Güneş'in dört katı ise, 180 kat fazla enerji üretirsiniz. 10 katı ise, 20 bin kat fazla ışıma gücünüz var demektir. Benzer biçimde, eğer kütleniz Güneş'in yüzde 80'i kadarsa, Güneş'in sadece yüzde 35'i kadar enerji üretebilirsiniz. Güneş'in yarısı kadar iseniz, ürettiğiniz enerji Güneş'in yüzde 5'idir. Çeyrek Güneş kütlesine sahip bir yıldız iseniz, Güneş'in yaydığı enerjinin sadece yüzde 1'ini yayabilirsiniz. Güneş çevresinde yer alan bu yaşanılabilir bölge, kaba bir hesapla Güneş'ten yaklaşık 110-120 milyon km öteden başlayıp, 230-250 milyon kilometre mesafeye kadar uzanıyor. Bu bölgede yer alacak olan gezegenin kütle ve atmosfer yoğunluğuna göre bu mesafe biraz daha artıp azalabilir. Güneş sistemimiz içerisinde, Güneş'e bizden çok daha yakın bir konumda bulunan Venüs gezegeni, Yaşanılabilir Bölgenin iç sınırının çok az dışındadır. Fakat Güneş'e bizden çok daha uzak olan Mars gezegeni, bu yaşanılabilir bölgenin dış sınırının tam üzerinde yer alır. Yani, çelimsiz Mars'ın yerinde biraz daha büyük kütleli, örneğin Venüs veya Dünya kütlesinde bir gezegen yer alsaydı, üzerinde tıpkı gezegenimizde olduğu gibi sıvı halde su barınabilecekti. Günümüzde astronomlar, Evren'de bizim Güneş Sistemimizde olduğu gibi yaşanılabilir bölge içerisinde yer alan Dünya'ya yakın büyüklükteki gezegenlerin varlığı hususunda ciddi arayış içindeler. Ancak günümüzde farklı yöntemler ile başka yıldızların çevresinde keşfedilmiş olan 400 kadar Dünya benzeri gezegenin yalnızca birkaç tanesinde yaşam koşullarının oluşmuş olabileceği düşünülmektedir. Bunlardan en önemlisi Gliese 581c gezegenidir. Bu gezegen, Dünya'dan 20 ışık yılı uzakta yer alan kırmızı bir cüce yıldızın çevresinde dolanmaktadır. Dünya'nın 1,5 katı kadar çapa sahip olan bu gezegenin kütlesi, Dünya'mızın kütlesinin 5-6 katı kadardır. Çevresinde dönmekte olduğu kırmızı cüce yıldız, bizim güneşimize kıyasla bir hayli soğuktur ve bu yüzden de yıldızın yaşanabilir bölgesi yıldıza çok daha yakın bir alanı kaplamaktadır. Buna bağlı olarak da Gielese 581c gezegeni, yörüngesinde dolanmakta olduğu yıldızın etrafında bir turunu çok daha hızlı tamamlar. Bize göre bu süre yaklaşık 13 Dünya Günü kadardır. Gezegen, yıldızı çevresinde, bizim uydumuz Ay'ın da aynı kaderi paylaştığı üzere yörünge kilidi neticesinde yıldızına sadece tek bir yüzünü göstermektedir. Buna rağmen Gielese 581c gezegeni, yüzeyindeki suyu sıvı halde bulundurabilecek bir sıcaklığa sahip olduğunu yapılan hesaplamalar neticesinde net bir şekilde göstermiştir. Her yıldızın yaşanabilir, yani gezegen yüzeyinde sıvı su barınabilecek yörünge uzaklığı farklıdır. Bunları yıldız türlerine göre bu yazıda vermemiz, yazımızı fazlasıyla uzatmaktan başka bir işe yaramaz. Ancak, sitemizdeki yakınımızdaki yıldızlar ve en parlak yıldızlar yazı dizilerimizi okursanız, her bir yıldız için bu uzaklığı tek tek tanımladığımızı görebilirsiniz. Yukarıda anlattığımız yaşanabilir bölge tanımı, bir gezegenin yüzeyinde sıvı su barındırmabilme esasına göre belirlenmiş halde. Yani, dünyamızdaki şartları sağlayabilecek gezegenler için geçerli. Ancak, yaşam çok daha farklı koşullarda da ortaya çıkabilir. Örneğin, yıldızına tümüyle buz tutacak kadar uzak bir mesafede yer alan bir gezegen de yaşama ev sahipliği yapabilir. Güneş Sistemi'ndeki Europa ve Enceladus uyduları örneğinde olduğu gibi, gezegenlerin buz kabuklarının altında sıvı su okyanusları bulunabilir ve bu okyanuslarda yaşam şekillenebilir. Yani, suya bağlı hayatın çok uzak donmuş bir gezegenin yüzeyi altında gelişmemesi için bir neden yok. Buradaki hayat, Güneş'ten alamadığı enerjiyi gezegenin çekirdeğinden gelen volkanik ısı sayesinde elde edebilir. Yaşamın gelişmesi için, moleküllerin birleşebileceği bir çözücü sıvıya ihtiyaç vardır. Bu işi en iyi yapan sıvı ise, bildiğiniz gibi sudur. Ancak, suya bağlı olmayan bir yaşam da mümkün görünüyor. Satürn'ün aşırı soğuk uydusu Titan'da olduğu gibi sıvı hidrokarbon da yaşamın gelişmesi için uygun çözelti desteğini sağlayabilir. Bundan henüz emin değiliz ve nasıl olabileceğini kestiremiyoruz ama, sıvı metanın Dünya'daki su görevini gördüğü gezegenlerde, metana bağlı bir yaşam şekillenebilir. Yani, evrende yaşam gelişimi için bugün bildiğimiz yaşanabilir kuşak, su bazlı olmayan yaşam şekilleri için gerçeği yansıtmıyor olabilir. Bu tür canlılar evrende var mıdır bilmiyoruz ama, eğer varlarsa ve onlar da astronomi ile ilgilenip kendi gezegenleri dışında bir yaşam arıyorlarsa, yaşam kuşağı olarak belirledikleri bölge yıldızların oldukça uzağında metanın sıvı halde kalabildiği yörüngeler olmalı. Ancak, belirttiğimiz gibi yaşam için sıvıya ihtiyaç vardır. Maddelerin sıvı olarak kalabilmesi için ise yıldızın çok sıcak yörüngelerinden uzak kalması gerekir. Dolayısıyla, yıldızına sıcaktan kavrulacak kadar yakın yörüngede dolanan bir gezegende ne şekilde olursa olsun yaşam şekillenebileceğini ve bu yaşamın gelişkin düzeye erişebileceğini düşünmek hayalciliktir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yaz-ucgeni-gokyuzunde-parlak-uc-yildiz/", "text": "Bu yıldızları birleştirdiğimizde bir üçgen şekli oluşur. Özellikle Türkiye'nin bulunduğu enlemlerde bu üç yıldız geceleyin tam baş ucu noktamızdan geçer. Gece boyunca parıl parıl parlayan bu üç yıldızın görünmeye başlaması, bize yaz aylarının geldiğinin haberini verir. Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi yaz üçgeni yaz aylarında doğu ufkundan yükselir. Aynı zamanda burası Samanyolu'nun merkez doğrultusuna çok yakındır. Yani bu kadar parlak yıldızların Samanyolu'nun bu bölgesine yakın bir yerde olması tesadüf değil. Tam aksine Samanyolu'nun merkezinde, diskinin üzerinde parlak yıldızlar olma olasılığı daha yüksektir. Her ne kadar parlaklık uzaklık ile ilişkili olsa da, Samanyolu'nun merkezi ve disk bölgesi oldukça bol malzeme barındırdığından, bu durum parlak yıldızların Samanyolu hattı boyunca görülmeleri olasılığını artırır. Gecenin ilerleyen saatlerine gelindiğinde Yaz Üçgeni yükselerek baş ucu noktasına kadar gelir. Yukarıda 20 Haziran saat 02:38'de nasıl görüldüklerini görüyoruz. Fakat günler geçtikçe daha erken doğacak, dolayısıyla daha erken bu tepe noktasında gelecektir. Yaz aylarından çıkarken ise artık Güneş doğarken doğacağı için görünmez hale gelecektir. Aşağıdaki fotoğraf 19 Ağustos saat 22:53'ü gösteriyor. Yaz üçgeni Haziran aylarında bu saatlerde henüz doğu ufkunda doğmaktayken, Ağustos ayında tepe noktasında görülüyor. Tüm bu değişim Dünya'nın Güneş etrafındaki dolanma hareketinden kaynaklanır. Yaz aylarında Dünya Güneş'in bir tarafında, kış aylarında ise öbür tarafındadır. Dolayısıyla farklı zamanlarda Samanyolu'nun farklı bölgelerine bakarız. Özetle bir olay bir tutulma gibidir. Yaz aylarında Dünya, Güneş ile Samanyolu'nun merkezi arasında kalır. Dolayısıyla Samanyolu'na bakan tarafı rahatlıkla görebiliriz. Fakat kış aylarında Güneş, Dünya ile Samanyolu'nun merkezi arasında kalır. Dolayısıyla kış aylarında Samanyolu'nun merkezini göremeyiz, çünkü Güneş oradadır. Yaydığı parlak mavi ışıkla, yaz gec..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yengec-atarcasi-pulsari/", "text": "1054 yılında Çinli astronomlar gökyüzünde büyük bir parlama gördüler ve bunu kaydettiler. Bu parlama öylesine büyüktü ki tam 23 gün boyunca gündüz dahi görülmüş, toplamda 642 gün boyunca gözlenmiştir. Bugün bunun bir süpernova patlaması olduğunu ve geriye neler bıraktığını biliyoruz. Bunlardan biri hala evrende hızla yayılmakta olan Yengeç Bulutsusu, diğeri ise bir nötron yıldızı olan Yengeç Atarcası . Atarcayı özel kılan şey, onun bize bir deniz feneri gibi ışık atımları yollamasıdır. Dönüş ekseni ile manyetik ekseni arasında bir açı bulunan nötron yıldızları, manyetik eksenleri doğrultusunda ışık saçarlar. Böylelikle evreni bir koni şeklinde ışık atımları ile tararlar. Eğer biz bu doğrultulardan birine denk geliyorsak, nötron yıldızının yaptığı bu ışınımı periyodik olarak yanıp sönen bir yıldız olarak görürüz. Hatta bu atımı görmekle kalmıyoruz, bu atım bizim için oldukça şaşırtıcı bir özelliğe sahip. Saniyede onlarca, yüzlerce hatta neredeyse binlerce kez olabiliyor. Yani nötron yıldızları kendi etraflarındaki turlarını saniyenin yüzde birinden kısa bir sürede atabiliyor! Yengeç atarcası ise SN1054'ün geriye bıraktığı, yaklaşık 20 kilometre çapında 1.4 Güneş kütlesine sahip 961 yaşında genç bir nötron yıldızıdır. Atımları 33 milisaniyede bir gerçekleştirir, yani saniyede yaklaşık 30 kez. Bu neredeyse her atımı ayırt edemeyeceğimiz kadar kısa bir süredir. Aşağıda Yengeç Atarcası'nın çıkardığı sesi duyabilir ve Cambridge Üniversitesi'nin Lucky Imaging kamerası tarafından yakın kızılötede (800nm) alınmış bir yavaşlatılmış görüntüsünü izleyebilirsiniz. İlk kez 2007 yılında keşfedilen Hız... Nötron Yıldızlarının Keşfi Ve Uzaylı Varlıklar! NASA'nın Chandra X-Ray Gö..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yengec-nebulasi-nin-insanlik-tarihcesi/", "text": "M.Ö. 8. yüzyıla dek geri götürebileceğimiz bir gökyüzü gözlem geleneği olan Çinli astronomlar, Güneş ve Ay tutulması, kuyruklu yıldız ve takımyıldızlarını gözlemlemekte büyük beceri kazanıp pek çok gök olayının kaydını tutmuşlardı. Eski Çin gökbilimcileri zaman zaman, daha önce orada olmayıp birdenbire ortaya çıkan yıldızları da kayda geçirmiş, bunları 'konuk yıldız' olarak isimlendirmişlerdir. Eski Çin gökbilimcilerinin 70'den fazla 'konuk yıldız' kaydı bulunmakta. Bunlardan kayıtlardan biri 1054 yılının temmuz ayına aittir. Boğa takımyıldızı yönünde ortaya çıkan bu konuk yıldızın muazzam parlaklığı da titiz Çinli astronomlarca kaydedilmiştir. Öyle ki konuk yıldız 23 gün boyunca gündüzleri görünür olmakla kalmamış, geceleri de göğü aydınlatmıştır. Bu aydınlatma o kadar fazla olmuş ki, kayıtlarda anlatıldığına göre; geceleri sadece onun ışığı ile yazı bile yazılabiliyormuş. Uzun süre boyunca gökyüzünde, parlaklığını gün be gün kaybederek 'konuk' olmayı onların tuttukları kayıtlar sayesinde sürdürdüğünü biliyoruz. Bu konuk yıldız, Dünya genelinde farklı milletlerce de not edilen gök cismi sanatını da etkilemiştir. Aşağıda gördüğünüz, 1054 yılındaki konuk yıldızın çizimlerinden biridir. Bu muazzam parlaklıktaki gök cismi yüzyıllarca açıklanamaksızın bir köşede bekledi. Ta ki, gözün görebileceğinden daha fazlasını gören teleskoplar icad edilene dek. 1731'de fizikçi ve amatör astronom John Bevis teleskopunu boğa takımyıldızının, tam da Çinli gözlemcilerin kaydettiği noktasına çevirdiğinde gök cismini asırlar sonra tekrar gören ilk insan oldu. 1774'de ilk basımı yapılan Messier Katoloğu'nda birinci sırada kataloglandığından, biz onu şimdilerde M1 (Messier 1) olarak adlandırıyoruz. Yengeç ismi neredeyse bir yüzyıl sonra, Lord Rosse tarafından, şaşırtıcı ilginç şekline dayanarak verildi. Bilmece 1968'de, İrlandalı astronom Jocelyn Bell tarafından çözüldü. Merkezinde saniyede 30 kez radyo sinyali yayan cismin, hızla dönen bir nötron yıldızı olduğu anlaşıldı. Böylece yengeç nebulasının merkezindeki cisim, tarihin keşfedilen ilk pulsarı oldu. Uzun yıllar boyunca 11. yüzyılda kayda geçen 'konuk yıldız'ın, bir süpernova patlaması olduğu kesinleşemedi. Tamam, gökyüzündeki konumu aynıydı ama yapılan ölçümler Yengeç Nebulası'nın 12. yüzyılın ortalarında meydana çıktığını gösteriyordu. Sonunda 2007 yılında yapılan daha ayrıntılı incelemelerle süpernova patlamasının 11. yüzyılın ortalarını işaret ettiği anlaşılınca, nihayet tarihi kayıtlar ve gözlemler bir biriyle tutarlı hale geldi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yeni-baslayanlar-icin-astronomi/", "text": "Gözleriniz ile baktığınızda size 2,5 milyon ışık yılı (1 ışık yılı: Ortalama 10 trilyon km) uzaklıkta bulunan bir galaksiyi görebileceğini biliyor muydun? Ya da bir dürbünle Ay yüzeyindeki kraterleri? Cevabın hayırsa sayısız harikalar SENİ bekliyor. Gece Dışarı Çık ve Gökyüzüne Bak! Eğer astronomiye karşı ilginiz yeni başlamış ise, yapacağınız ilk şey gökyüzüne bakacak ve soracaksınız? Bu nedir? İnsanlığın ilk gününden bu yana bu soru sorulmuyor mu zaten? Bunu anlamamız için gökyüzüne baktığımız zaman hangisinin yıldız ya da gezegen olduğunu bilmemiz gerekiyor. Peki; nasıl ayırt ediyoruz diye sorar gibisiniz. Hemen açıklayalım. Kafanızı kaldırın ve gökyüzüne bakın, eğer size bir gök cismi göz kırpar gibi yanıp sönüyor ve titreşiyorsa bu yıldızdır. Eğer size göz kırpmıyor ve sabit bir şekilde duruyorsa bu bir gezegendir. Önce yazımızı okudunuz ve sadece gözünüzle gözlem yaptığınızı varsayalım. Hangi gök cismi artık gezegen ya da yıldız öğrendik? Fakat bunların isimleri nedir bilmiyoruz. O zaman öğrenme aşamasını biraz hızlı geçmek için bilgisayarınıza gökyüzü uygulaması olan kullanımı basit bir uygulama olan Stellarium uygulamasını indirebilirsiniz. Ya kardeşim benim akıllı telefonum var ona gökyüzü programını indirir öyle de öğrenirim. diyebilirsiniz. Size tavsiyem o sonraki aşama, hemen geçmeyin. Astronomi bulaşıcı bir hastalıktır. Aşık olduğunuz zaman bırakamazsınız. Artık Stellarium uygulama sayesinde gezegenlerin ve takımyıldızların isimlerini öğrendiğinizi varsayalım. Şimdi buna gerek kalmadan kafanızı gökyüzüne kaldırdığınızda bu Satürn, bu Jüpiter ya da bu Polaris yıldızıdır diye söylemelisiniz. Bunu söylediğiniz zaman bilin ki yaşamınız boyunca gökyüzüne baktığınızda çok büyük bir keyif alacaksınız. Burada atladığımız bir konu var. Maalesef şehirlerdeki ışık kirliliği gökyüzünde bulunan güzelliği görmemize engel bir durumdur. İmkanınız var ise ışık kirliliğinde uzak bir yerlere çıkıp gökyüzüne bakarak hayallere dalmanızı öneririm. Bizler sobanın içinde yanan ateşin tavana vuran ışığında hayal kurmuş çocuklardık. Işık kirliliğinden uzak bir yerde göreceğiniz gökyüzü, sobanın tavana vuran ışığından daha büyük bir etki yaratacaktır. Bir astronomi günlüğü tutmaya başlayın. Ay, gezegenler ve yıldızların konumunu her gün bir kağıda çizin. En son çizimlerinizi bir öncekilerle karşılaştırın. Bunu mesela 3 aylık bir süre içerisinde düzenli olarak yapmaya çalışın. Neler değişiyor gözlemlemeye çalışın. Eskiden insanlar gök cisimlerinin hareketlerini kontrol ederek takvimleri hazırlamışlar, yönlerini belirleye bilmişlerdir. Belki içinizden şunu soran olacak. Friday nedir diyen olacaktır. Friday, Venüs günü. Ama diğerleri gibi olmadı bu diyenler için durum neden böyle bunu araştırın. Bu da size bir ödev olsun. Araştırma esnasında astronomi tarihine girmiş de olacaksınız. Sonrasında, Güneş Sistemi hakkında detaylı bilgiye sahip olmalısınız. Neden Güneş Sistemi hakkında detaylı bilgiye sahip olacağız der iseniz; herkes yaşadığı mahalleyi bilmek zorunda değil midir? Evrende bizim mahallemiz de Güneş Sistemi. Sonra yaşadığımız ilçe hakkında biraz bilgi sahibi olalım. İlçemiz Samanyolu Galaksisi. Samanyolu Galaksisi hakkında öğrenecekleriniz sizi daha farklı ilçeleri öğrenmeye itecektir. Mesela bize en yakın ilçe olan Andromeda Galaksi 'sini araştıracaksınız. İlçemizi de öğrendiğimizi varsayalım. O zaman yaşadığımız il olan Yerel Kümeyi bir tanıyalım. Oradan yaşadığımız ülkeyi tanımaya ve hayalinizde gezmeye başlayacaksınız. Evrende 2 trilyondan fazla galaksi bulunmaktadır. Çoğu galakside milyonlarca, çoğu galakside milyarlarca hatta bazılarında ise trilyonlarca yıldız olduğunu düşündüğümüzde çok büyük bir evrende ve çok küçük bir gezegende yaşıyoruz. Önerebileceğiniz kitap var mı diye soracak olursanız; evet var. - Gökyüzünü Tanıyalım - Kozmos - Zamanın Kısa Tarihi Brian Greene ve Stephen Hawking'in yazmış olduğu diğer kitapları ve Cosmos dizisini izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Artık Diğer Amatör Astronomlarla Tanışma Vakti Geldi. Buraya kadar teorik olarak öğrendik diyelim. Soracağınız soru şu: Ben bunları nasıl gözlemleyeceğim? Size ilk olarak tavsiyemiz hemen teleskop almayın. Öncelikle bulunduğunuz şehirde astronomi kulüpleri var ise onlarla iletişime geçin. Genelde bu kulüpler üniversitelerde, bilim merkezlerinde bulunmaktadır. Orada bulunan kişilerle iletişime geçin, yaptıkları etkinliklere katılın. Teleskop nasıl kurulur, nasıl gözlem yapılır bunu öğrenmeye çalışın. Size garanti veriyorum Jüpiter ve 4 büyük uydusu ile Satürn'ün halkalarını gördüğünüz zaman çok heyecanlanacaksınız. İşte o zaman koskoca bir evrende küçücük bir gezegende yaşıyoruz diyeceksiniz. Hayata bakış açınız değişecek. Hayattan hep keyif alacaksınız. Bu arada öğrenmiş olduğunuz bilgileri etkinliklere katılan kişilere anlatmaya başlayın. Korkmayın yanlış bir şey söylersem diye. Cesaretinizi kazandınız, katıldığınız etkinliklerde gelen kişilere bilgiler vermeye başladınız ve gökyüzüne artık hakim olmaya başladığınızı varsayıyoruz. Maddi durumunuz iyi diyelim. Teleskop almaya karar verdiniz. Robotik teleskop almayın. İlk olarak manuel bir teleskop alın. Önereceğiniz bir teleskop var mı diye soracak olursanız, sizlere şu yazımızı okumanızı tavsiye ediyorum. Astrofotoğrafçılık ile uğraşan kişilerle sosyal medya üzerinde tanışın. Ülkemizde çok kaliteli kişiler var bu alanda. Size seve seve yardımcı olacaklardır. Maddi durumunuz izin verdi ve güzel bir robotik teleskop ile bir fotoğraf makinesi aldınız. Tabii bunların yanına da gerekli ekipmanları almanız gerekli. Fotoğraflarda gördüğünüz o görüntüleri artık sizin çekme vaktiniz geldi. Astronomi ile yaklaşık 1 sene civarında uğraştığınızı varsayalım. İlk olarak ne fark edeceksiniz? Hemen söyleyeyim. İlk olarak egonuzu kaybedeceksiniz, kalbiniz tertemiz olacak. Gökyüzüne baktığınız zaman hem meraklı hem mutlu olacaksınız. Daha da çok araştırma yapacaksınız, araştırdıkça öğrenecek, öğrendikçe şaşıracaksınız. Şaşırdıkça da eğleneceksiniz. Her zaman söylüyorum. Koskoca bir evrende küçücük bir gezegende yaşıyoruz. Bu yüzden büyüklenmeye, böbürlenmeye hele hele EGO sahibi olmaya hiç gerek yok. Bresser Messier NT-203; Go-to ve ta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yeni-baslayanlar-icin-teleskop-1/", "text": "Aranızda mutlaka la keşke bi teleskobum olsa da şu gökyüzünü bi didiklesem diyip de 2 saniye sonra unutanlar vardır.. Bu insanların şanslı olanları, bu ilgilerini ilerletip bu işi ciddi ciddi düşünebilir. Evet, o sensin. Sana yazıyorum... Öncelikle, Teleskop almanız gerekiyor mu? yazısını okumuş olduğunuzu düşünüyoruz. Okumadıysanız da, bir ara okuyun. Geri kalan 2 kişiden 1'i de, teleskobunu bile kuramadan ertesi gün iade ediyor zaten. Dahası var, lütfen ama lütfen, 10-12 yaş ve daha altı çocuklarınıza teleskop almayın! Çünkü bu çocukların %90'ından fazlası ne kadar zeki ve meraklı olduğunu düşünürseniz düşünün, teleskop kullanamazlar! En geç 2 hafta içinde kenara atarlar veya sadece arkadaşları eve geldiğinde kullanıyormuş gibi yapıp hava atmaya çalışırlar. Haaa benim çocuğum %90'lık değil, %10'luk dilimdedir diye düşünüyorsanız, aşağıdaki yazının devamını okuyun lütfen.... Gökyüzünü izlemeye başlamak için en ideal cihazı atlayıp, direkt yıldızlar dünyasına dalma dürtüsü yüzünden... Kısaca... Bunu yapmayın... Gökyüzünde neyi nerede bulacağınızı öğrenmeden allahın adını veriyorum bak gidip de teleskop almayın.. 1- İlerde teleskop aldığınız zaman dürbünü çöpe atmayacaksınız, bu bir. Gözleme devam ettiğiniz sürece dürbün kullanmaya devam edeceksiniz. Bana güvenin. 2- Hobiye yeni başladığınız için gökyüzünde neyin nerde olduğu hakkında zaten hiçbir fikriniz yok. Dürbün aradığınız şeylerin nerede olduğunu bulmanızı sağlayacak. Teleskopla gökyüzüne bakmak iğne deliğinden bakmak gibi birşey, aradığınız her neyse bulamazsınız. İlla ki dürbün alacaksınız, hatta teleskobunuz varken bile arayıp da bulamadığınız şeyleri önce dürbünle bulmanız gereken anlar olacak. 3- Dürbün ufaktır, portatiftir, araba gözüne bile girer. İyi birşey alırsanız, konu komşuya giderken götürüp hava atabilirsiniz. Teleskobunuzu yanınıza alamayacağınız özel günlerinizde dürbünün tadını çıkarabileceksiniz. 4- Dürbün bile kullanamayacak kadar beceriksizseniz, teleskoba ekstra para harcamanıza lüzum kalmayacak, paranız cebinizde kalacak. Lütfen gidip de sıradan bir dürbün almayın. Bir kere zoomlu dürbünlerden koşarak uzaklaşın. Bakacağınız cisim üzerinde farklı büyütmeler yapabilmenin cazibesine kapılmayın. Zoomlu dürbünlerde lens sayısı fazladır; görüntünün içine ederler, gece sönük cisimleri görmek için iyi değildir. Antiloba, aslana, kaplana filan bakmayacaksanız geçin bunları. İkincisi cebinizde para varsa, kaliteli bişey alın. Gidip de 30 liraya dürbün almaya kalkmayın. Her dürbünün üzerinde iki rakam bulunur: 7x35, 9x50, 20x80... gibi. Bu rakamlardan ilki kaç kat büyüttüğü, ikincisi de bahsettiğimiz açıklığıdır. Az önce uydurduğum evrensel ölçütlere göre ideal açıklık 50dir. 50'den fazla olanlar daha iyi olmasına rağmen, araştırırsanız göreceğiniz gibi bunlar dana kadardır. Eğer Zangief'i tek elinizle dövemiyorsanız, bunla sabit bir görüntü elde edemezsiniz elleriniz titreyeceğinden. Zaten genellikle açıklık büyüdükçe exit pupil'i korumak için büyütmeyi artırıyor adamlar. Büyütme artınca titreme daha da artar, kanser olursunuz söyliyim. 35 mm ise çok düşük. Hemen gidin bi 50 mm'lik bir dürbün alın. Büyütmesi size kalmış 7-10 kat arası büyütme iyidir, kafanıza göre seçin. 12 filan yapmayın ama! Unutmayın gözleme yeni başlıyorsunuz, büyütmeyi artırırsanız görebileceğiniz alan daralır, aradığınız şeyi bulamazsınız. Markasına dikkat edin, abidik gubidik markalardan almayın. Nikon, Meade, Bresser, Olympus falan şahanedir mesela. Garibansanız, bari Konus marka alın, Türkiye'de bolca var bu markadan da. Çok kaliteli değil ama işinizi görür ve ucuzdur. Ona bile para veremiyorsanız, bulaşmayın zaten teleskop işine. Şimdi aldınız dürbünü, incelediniz gökyüzünü, tabi öyle mal mal bakmadınız. Önceden bikaç kitap alıp bişeyler öğrendiniz , yada internette turladınız, Kozmik Anafor okudunuz, görebileceğiniz şeyleri çözdünüz buldunuz vs vs... Tamam diyorsunuz, ben bu işe sarıyorum arkadaş! Artık teleskop alma zamanı geldi! Orada başlığımız anlam kazanmaya başlıyor ve giriyoruz Alice'in harikalar dünyasına. 1- Elinizdeki para: 150 liraya da teleskop bulabilirsiniz, 200 milyara da bir ritchey chretien teleskop sipariş edip g.t.... neyssee . Sakın öyle x liraya kelepir bişey bulalım diye düşünmeyin. Teleskoplarda what you pay is what you get kuralı hakimdir. O yüzden bir teleskoba ayırabileceğiniz en yüksek bedeli belirleyin ve yaklaşık o paraya bi teleskop alın. Çıkıp da mesela 500-800 lira arasında güzel bir teleskop arıyorum demeyin. O para aralığındaki tüm güzel teleskoplar 800 lira çünkü. Bütçeniz 2 binse, tüm güzel teleskoplar 2 bin. Daha ucuz ama daha iyi teleskop mümkün değil, şansınızı zorlamayın. 2- Uyduruk şeylerden kaçın: Aranızda bir gün teleskop alacak olanların %90'ı, gidip 200-250 liraya biz astronomi dehaları arasında oyuncak diye tabir edilen teleskoplardan alacak. O yüzden bunu iki numaraya koyuyorum bak. bu teleskopla 9353539 kat büyütebilirsiniz yazısı ile satılan bu teleskoplar kara veba gibi yahu, her yerdeler. Tüm teleskop pazarını bu iğrenç modellerin doldurduğuna inanamıyorum! Bu teleskopla 500 kat büyütürsünüz, 800 kat büyütürsünüz diyenleri Türk bilimadamlarına emanet ediniz, onlar gereken cezayı verirler. İstersen 100 milyarlık teleskop al, herhangi objeyi 300 kattan daha fazla net şekilde bazı özel geceler hariç kolay kolay büyütemezsin. Aksini iddia edenlere itibar etmeyin, çünkü sizi dolandırmaya çalışıyorlar. Zira teleskopta en önemli şey ne kadar büyüttüğünüz değil, ne kadar ışık toplayabildiğinizdir . Bu da bizi doğrudan 3'e götürüyor. 3- açıklık: En süper şeydir . Aperture olarak bilinen açıklık, teleskobunuzdaki merceğin ya da aynanın genişliğini ifade eder. Ne kadar büyükse, o kadar çok şey görürsünüz. Tabii bu en önemli dediysek, tek önemli şey değil. Paranızı en büyük teleskoba filan vermeden önce bu yazı dizisini bitirmeme izin vereceksin . 4- Dünya yüzeyinde tamamen farklı amaçlara hitap eden envai çeşit teleskop var : Gökyüzünde ne görmek istediğini ve beklentilerini belirlemeden kimse sana iyi bir teleskop öneremez. Bol bol fotoğraf çekeceğim deyip de bir dobson alırsan, ya da galaksileri izlicem deyip de mercekli teleskop alırsan, sonra bol bol küfredersin zaten. Ne istiyorsun; fotoğraf mı çekeceksin, gezegenlere mi odaklanacaksın, nebula galaksi görmek mi istiyosun? Bi saat aramak istemiyorum bilgisayarlı olsun beni uğraştırmasın mı diyosun, oraya buraya taşıyayım, portatif olsun mu istiyosun, karıyı kızı dikizlemeyi amaçlayan ahlaksız bir röntgenci misin, yoksa ruhunu bilime mi teslim ediyosun? Nedir olayın onu seçeceksin önce. Bu yazı, dashing isimli yazar tarafından ilk olarak ekşi sözlük'e entry olarak girilmiş, yıllar sonra izni alınıp düzenlenerek buraya aktarılmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yeni-baslayanlar-icin-teleskop-2/", "text": "Eğer bu adama bir sempati besliyorsanız, gidin en ucuz teleskobu alın. Çünkü Ay dediğimiz şey, nerden baksanız deve kadar bişey. Ona en ucuz teleskoptan da baksan göreceğin şey seni hoplatacak (yine de 600 kat büyütürsünüz diyenleri almayın, bu çakallığı yapanlar berbat kalitede mercek koyuyorlar Ay'ı bile çamur gibi görürsünüz benden söylemesi). Bu arada, yazımızın birinci bölümünü okuduğunuzu farzediyoruz. Okumadıysanız, önce onu okuyun. Not: Bir karışıklığı önlemek için Britanya'nın köpeği olacağım. Şimdi bu teleskoplara takılan eyepiece diye bi halt var, ileride değineceğiz bol bol. Türkçe'ye mercek diye çevirmiş deyyuslar . Mercekli teleskobun asıl parçasına da mercek deniyor, kafa karışıklığı olmasın diye teknik isimleriyle hitap edeceğim hep. bundan sonra mercekli teleskop yok; refraktör var. Aynalı teleskop yok, reflektör var, ona göre. Hem alışın, yabancı sitelerden bilgi edinirken alışmış olursunuz, İngilizce iyidir.. Buna mercekli denmesinin sebebi, teleskobun sonunda bir mercek olması. Oraya ışık geliyor ve arkaya, yani gözünüze iletiliyor. Gözlükle bir yerde benzer bi yanı var, teknik detaylarından çok anlamam, sizi de alakadar etmiyor, yeni başlıyorsunuz. 1- Bunun merceği oynamaz, kaymaz. İkide bir düzeltmeniz gerekmez. Tüp kapalı olduğu için esasında bakım nedir bilmez. Tembeller için idealdir. 2- Merceği hiç oynamadığı ve uzmanlar tarafından mükemmel bir şekilde ayarlandığından acayip kaliteli görüntü verir. Genelde aynalılardan farkı olmasa da, aynalı teleskoplarda aynayı siz düzeltirsiniz ve bunu mükemmel yapmanız pek mümkün olmayacağı için refraktörlerdeki görüntüyü elde edemezsiniz. Refraktörler keskinlik ve netlikte olağanüstüdür . 3- Bi üsttekiyle bağlantılı olarak, tüp kapalı olduğu için dışardaki hava akımlarından pek etkilenmez. Bu da görüntüyü şukela yapar. Yani kısacası yine bi üstteki sonuç. Vurgu yapıyorum gibi düşünün. 4- Yine bi üsttekine bağlıyoruz; görüntüyü yansıtacak ikincil aynalar olmadığı için gelen ışık engellenmez. Bu da görüntüyü yine daha güzel yapar (3 oldu). 5- Görüntü yansıtılmaz , direkt mercekten geçer gözünüze gelir görüntü. Bu yüzden ters görüntü olmaz. Komşu kızını izlemek istiyorsanız refraktör alacaksınız, mecbursunuz. Başka teleskoplar kızları erkek gibi gösteriyor, hoş olmuyor. Hemen ağzınızın suyu akmasın! Refraktörlerin avantajları olağanüstü olduğu kadar, kusurları da fantastiktir. Bi kere bu teleskoplarda aperture fazla olsun diye merceği büyük alamazsınız. 4 üzerine çıkarsanız evinizi barkınızı satmak zorundasınız direkt . En fazla 3 -4 ile idare etmeye mahkumsunuz. Zaten böyle bi teleskopta aperture'u artırmak demek tüpün boyunu uzatmak demektir. Ne bileyim, kendiniz delirip 6 filan yaparsanız, belediyenin su boruları gibi bişey elde edersiniz. Aperture fazla olmadığı için nebuladır, galaksidir unutun. Bu refraktör denen nanelerle gözlem yapacaksanız, Ay ve gezegenleri düşüneceksiniz. Çünkü bunlar zaten çok parlak. Özellikle de Ay, Merkür , Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn izleyecekseniz refraktör alabilirsiniz . Derin uzay cisimlerini görecekseniz mecburen 2 numaraya atlayacaksınız. Bu sorunu düzeltebilen daha iyi mercekler de var, bunlar ise apochromatic. Renk hatasını ortadan kaldırır fakat bu size pahalıya malolur. Sözün özü, pis iştir refraktörlerle uğraşmak. En ucuz aynalı teleskopta bile olmayan renk hatasını ortadan kaldırmak için en az 4-5 bin filan harcamanız lazım. Bu yazı, dashing isimli yazar tarafından ilk olarak ekşi sözlük'e entry olarak girilmiş, yıllar sonra buraya aktarılmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yeni-baslayanlar-icin-teleskop-3-aynali-teleskoplar/", "text": "Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz refraktör dünyasını kendine uygun bulmayanların düşüneceği ikinci tür; aynalı teleskoplar, yani reflektörlerdir. Reflektörler çirkindir. Teleskobu hava atmak için alıyorsanız, bunu söyleyerek başlamalıyım. Reflektörler karışıktır: Kutusunu açtığınızda ilk verdiğiniz tepki bu ne lan? olur. Kılavuzunuz yoksa belki doğru düzgün kuramazsınız bile. Prensip olarak şöyle işliyorlar: Görüntü yine refraktörlerde olduğu gibi bir tüpe giriyor fakat, teleskobun sonunda bu sefer mercek yerine bir parabolik bir ayna olduğu için geri yansıtılıyor. Yansıtılan görüntü ışığın girdiği yere yakın bi yere, 45 derece eğim yapacak şekilde konuşlandırılan ufak bir aynaya çarparak bir deliğe yönlendiriliyor . İşte o delikten sen bakıyorsun. Bunu tam 300 sene önce Newton diye bi adam düşünmüş yapmış, sen hala kahvede okey oynuyorsun. 1- Bi kere bunlar bildiğin ayna. Yapımı büyük paralara gelmiyor merceklerdeki gibi. Bu nedenle de bunların hayvan gibilerini alabiliyorsun. Merceklilerde 3 alabileceğin paraya 7-8 inç aynalı alabilirsin. Ya da merceklilerde 4 apokromat alacağın parayla 12 -14 . 40 inçlik 2-3 katlı bina yüksekliğindeki aynalıların sana maliyeti ise 35-50 bin liraya gelirken, inanır mısın sevgili kozmik okuru; o paraya satılan mercekliler bile hala 4-5 inç'te . Aperture'un ne işe yaradığını zaten önceki yazılarımızda söyledik: Ne kadar büyükse o kadar çok şey, o kadar çok detay görürsün. Sönük cisimleri görmek istiyorsan aperture'u artırman şart, yani bir aynalı icap ediyor. 2- Bunlarda mercek olmadığı için renk sorunu yaşamazsın. En dandiğini bile alsan, elinde misler gibi apokromat bir refraktör taşıyor gibi oluyorsun. 2- Bakımı uğraştırıyor. Aynanın önü hava alıyor, buradan ister istemez zamanla toz geliyor. Ben diyim 1, sen de 2 yılda bir bu aynanın üzerindeki tozların alınması icap ediyor. Aynayı temizlemek ise, eğer parayı bol verdiysen ciddi ciddi popo istiyor. Kesinlikle dokunmaman lazım, silmeyi filan zaten unutacaksın. Ya elin titreye titreye internetten öğrendiklerini uygulamaya çalışacaksın, ya vazgeçip tozlu bir aynayla gittikçe kötüleşen görüntüye rıza göstereceksin, ya da paketleyip servise yollayacaksın temizlesinler diye. Bir de aynanın sırı zarar görüyor zamanla onu da bikaç yılda bir kaplatman gerekecek. 3- Dibindeki aynayı zaten kendin kuruyorsun. Bunun ise tam düz olup olmadığını anlamak için kolimasyon denen düzeltme işlemini yapman lazım. Bunu da bir kereye mahsus yapmayacaksın. Eğer teleskobu bi yerden bi yere taşıdıysan, bi şekilde o dipteki ayna hafif oynamış olabiliyor. Kontrol etmen lazım arada sırada . Ayarını elle göz kararı yaptığın için milimetrenin onda birlik bir sapmasında bile görüntüde bozulma gerçekleşebilir, o ufak kusura katlanacaksın . Gerçi bunu böyle uzun uzun anlatınca felaket gibi gelebilir, anlatmaya çalıştığım şey %100 kolimasyonu sağlayamayacak olman. Ama %97-99 yapıyorsun ve bu sana genelde yeter de artar zaten. %100 kolimasyon refraktörlerde var, o yüzden de daha netler. Şu kadarcık alet niye bu kadar pahalı dediğin aynalı teleskoplar var ya, hah işte onlarda kolimasyonla falan uğraşmana gerek yok. 4- Görüntü aynadan yansıtıldığı için ters göreceksin nereye bakarsan bak. Afallama. Bu yüzden yeryüzü gözlemi yapamazsın, yani yaparsın ama biraz maymunluk yapman gerekir ki, onu daima yapamazsın gözlerken... Zor yani kendimden biliyorum. Uzayı gözlerken genelde ters görmek hiçbir şey farkettirmiyor ama, merak etme. Satürn'ü ters görsen anlayacaksın sanki! 5- bunların ikincil aynaları ışığın girdiği yerde durduğu için biraz ışıktan yiyorlar. Yani 4 lik bir refraktör , 4 lik bir reflektörden daha çok ışık topluyor. Ama tabi, aynalıda daha büyük aperture olduğu için teleskobunuz büyüdükçe bu etki azalır. Birinci direkt şöyle bulunuyor: Teleskobunuzun odak uzunluğunu, aperture'a bölüyorsunuz. Tabi odak uzunluğu genelde milimetre olduğundan, aperture'u da milimetre olarka hesaplamanız lazım. Mesela 1.000 milimetre odak uzunluğu olan bir teleskobun 200 mm, yani 8 bir aynası varsa; f oranı 1.000/200 = 5'tir. Yani f5 bir teleskobunuz vardır. Bunun ne anlama geldiği ise oldukça önemli ve bir sonraki konumuz o olacak. İkincisi göz mercekleri: Şimdi bu kadar laftan sonra söylemenin sırası mı bilmiyorum ama, teleskopta görüntüyü görmek için öyle gözünüzü deliğe sokmuyorsunuz. Oraya bir göz merceği sokup onunla bakmanız icap ediyor. Soktuğunuz gözmerceğinin odak uzunluğu ise yapacağınız büyütmeyi etkiliyor. Yani, bir teleskopla yapabileceğiniz büyütmenin teoride bir sınırı yok. Büyütmeyi yapanlar gözmercekleri çünkü. Mesela üstteki teleskop örneğini kullanalım, 1.000 mm odak uzunluğu var teleskopta. Şimdi siz buna 20mm'lik bir eyepiece takarsanız gördüğünüz görüntü 50 kat büyüktür. 10mm'lik takarsanız 100 kat büyütürsünüz vs... Büyütmenin ne olacağını eyepiece belirler kısacası. Ama anlaşılacağı gibi bir eyepiece'in ne kadar büyüteceği üzerinde yazmaz. Deminki örnekte 50 kat büyüten 20mm'lik merceği alıp da 2.000mm odak uzaklığı olan teleskoba takarsanız, büyütmesi 100 kata çıkar. Teleskoplarda önemlidir. F oranı ne kadar düşükse bir teleskop o kadar hızlıdır. Hızı şurdan gelir: Eğer bir fotoğraf makinesini, mesela f5'lik bir teleskoba bağlayıp 30 dakika pozlama yaparsanız, elde edeceğiniz görüntünün aynısını almak için f15'lik bir teleskopta 1,5 saat pozlama yapmanız gerekir. Yani niyetiniz fotoğraf çekmekse, genelde f oranı düşük teleskoplar işinizi daha çok görür . Gerçi günümüzde focal reducer denilen parçalar satılıyor bunları takarsanız f10 olan teleskobunuz f5'e filan dönüşüyor ama, biraz pahalı tabi bunlar. Fakat bu demek değildir ki f oranı ne kadar düşükse o kadar iyidir! F oranının düşük olmasının önemli bir dezavantajı vardır; eğer bahsedilen teleskop aynalı teleskop, yani bir reflektör ise f oranı düştükçe sweet spot denilen nokta ufalır. Sweet spot, gözmerceğinden baktığınızda görüntünün en net olduğu tam orta noktasıdır. Kenarlara baktığınızda görüntünün hafiften bozulduğunu görürsünüz. İşte f oranı düştüğünde bu sweet spot daralacak, böylece baktığınız objeyi tam ortaya getirme gereksinimi artacaktır. Bu sorun dobson türü teleskop kullananlarda doruk yapar. Çünkü dobsonlar doğaları gereği f4 f6 arasında f oranları taşırlar (teleskoplar f4 ila f20 arasında değişir hep) ve çok hızlı oldukları için görüntü kenarlara doğru hafiften bozulmaya başlar . Dobsonlar bir de motorlu olmadıklarından görüntü mercekte akar gider ve objeyi sweet spotta tutturmak zorlaşır. Dobsonların büyük bir sorunu da budur.. Not: Bu sorun çözümsüz değildir, oldukça pahalıya da gelse 300 dolar civarında bir paraya ufak bir parça takarak sorundan kurtulabilirsiniz.. F oranının düşük olmasının bir başka dezavantajı da şu: Görüntü bozulmaya daha elverişli olduğundan, ortaya çıkabilecek sorunları yok etmek için biraz pahalı ve kaliteli göz mercekleri satın almak zorunda kalacak olmanız. F oranı yüksek bir teleskopta ucuz bir göz merceğiyle sorun yaşamamak mümkünken, f oranı düşük olduğunda kusurları örtmek için kalitesi yüksek ve pahalı bir göz merceği kullanmak zorunda kalırsınız. Bir not daha: Göz merceklerinden mecburen bahsetmiş olduğuma bakmayın. Bunu yazı dizisinin en sonlarına saklıyorum, epey uzun bir konu çünkü. Kendim de bir dobson sahibi olarak önemsediğimden özen göstermek istiyorum o konuya. Bu yazı, dashing isimli yazar tarafından ilk olarak ekşi sözlük'e entry olarak girilmiş, yıllar sonra buraya aktarılmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yeni-sarlatanlik-gunes-seyri-ile-dogaustu-guc-kazanmak/", "text": "Yani, insanlar inanç olarak uzaylıların bizi yarattığına, tanrısal varlıklar olduğuna veya evrenin kozmik enerjisi ile yükselişe geçileceğine falan inanıyorlar. Kişilerin inancıdır, saygı duyarız. Ancak duyduğumuz bu saygı, saçmaladıkları gerçeğini değiştirmiyor. Basında ve sosyal medyada sık sık gündeme getirilen bir haber şöyle: Nasa açıkladı, Güneş seyri insan üstü güçler kazandırıyor! Her zamanki gibi, haber sitesi adı altında faliyet gösteren oluşumlar da bu haberin üstüne atlayıp yayılması için seferber olmuşlar. Elbette, onların derdi zaten doğru haber kaynağı olmak değil, biraz daha tık alıp kasayı doldurmak. Güneş seyri şöyle oluyormuş: Her gün, Güneş'in doğuşu veya batışı sırasında çıkıp yalın ayak bir yere oturup izliyorsunuz. 10 saniye ile başlıyor, her gün bunu 10 saniye artırarak devam ediyorsunuz. Zırvalık öyle noktaya varıyor ki, yayılan haberde: Güneşi izleyerek yeme içme ihtiyacı ortadan kalkan kişilerden bahsediliyor. Zeka seviyesi 2.5 yaşında bir çocuktan yukarı olan herkesin gülüp geçeceği bu saçmalık, Ufocular ve mistikçiler arasında gerçek olarak kabullenilmeye başlanmış. Hatta devam ediyorlar, Nasa, yaptığı bilimsel deneylerle bunu ispatladı... Açıkcası diyorlar ki, fotosentez yaparak yaşayan insanların varlığı bilimsel olarak kanıtlandı. Nereden tutsak elimizde kalan bu uzaylı dini mensuplarının söylemleri elbette ki gerçekle uzaktan veya yakından ilişkili değil. Çünkü, ne Nasa'nın, ne de herhangi başka bilim kuruluşunun ya da bilim insanının böyle bir araştırması, deneyi vs yok. Güneş ışığından insanın -eser miktarda bile olsa- besin elde etmesinin mümkün olmadığı, 100 küsür bin yıllık insanlık tarihinde yeterince denenip test edilmiş bir gerçek. Tabii bir de internette böyle haberler yayıp insanları trolleyen, ardından kahvesini yudumlayıp sigarasını tüttürerek ne şapşal insanlar yahu diyerek keyifle izleyenler de var. Doğrusu, ne kadar anlamsız olursa olsun her söylentinin bir inananı olduğu için, bu insanların eğlence anlayışlarını yargılamamız hata olur. Sorun onlarda değil, bizlerde. Elbette Güneş ışığı yararlıdır. Aşırıya kaçıp Güneş altında kavrulmadığınız sürece cildinize iyi gelir, sağlık kazandırır. Bunun dışında, başka bir faydası yok. Güneş'te fazla kalmayın, cildinizi yakmayın, gün batımı veya doğumu sırasında olsa bile Güneş'e fazla bakmayın, gözlerinizi kaybetmeyin. Uzay Elbisesi Sıkıntısı: Astronotlara Yetecek Elbise Kalmadı! Houston, bir sorunumuz var; uzay bo... Eski NASA Uçuş Müdürü: Kriz Esnasında Sakin Kalabilmek! Eski NASA uçuş müdürü Paul Hill, şi... Tarih, Ocak 1967 yılını gösterdiği ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yeni-ufuklar-on-yil-once-plutona-ulasmak-icin-firlatilmisti/", "text": "On yıl önce Plüton'un son teknoloji teleskoplarla çekilmiş bulanık bir fotoğrafına sahiptik. Bugün ise Yeni Ufuklar'ın Temmuz 2015'te yaptığı uçuşu sayesinde elimizde Plüton'un yüksek çözünürlüklü fotoğrafları var. Yalnızca on yıl içerisinde Plüton üzerine bilgilerimiz hayli arttı. Geçtiğimiz salı günü (19 Ocak) Yeni Ufuklar'ın Florida'dan fırlatışının onuncu yıl dönümüydü. Araştırmanın dokuz buçuk yılı Plüton'a ulaşmak için geçti. Yeni Ufuklar Plüton'a varabilmek için 4.8 milyar km seyahat etti. Şimdiyse Güneş Sistemi'mizin sınırlarında çalışır bir halde dolanmaya devam ediyor. Colorado'daki Güneybatı Araştırma Ensititüsü'nden Yeni Ufuklar'ın Baş Araştırmacısı Alan Stern; Bu uçuşla beraber Yeni Ufuklar, bilimsel topluluğun ve tabii ki NASA'nın elli yıllık uzun soluklu bir amacını yani tüm gezegenleri keşfetme görevini başarıyla tamamlamış oldu diyor. Yeni Ufuklar fırlatıldığında Dünya yörüngesinden ayrılan en hızlı araç oldu. Daha sonra Yeni Ufuklar, Jüpiter'in yanından geçerken kütle-çekimsel sapan etkisi sayesinde hızını saatte 52 bin km'ye çıkardı. Bu Jüpiter uçuşu araca hız kazandırmanın yanısıra takıma fotoğraf çekme ve uzay aracındaki ölçüm aletleri üzerinde denemeler yapma şansı da doğurmuştu. Jüpiter'e yalnızca anlık bir ziyaret gerçekleşmiş olsa da Yeni Ufuklar ilkleri gerçekleştirdi. Jüpiter'in kutuplarındaki yıldırımların ilk yakın çekimlerini yaptı ve Jüpiter'in uydusu Io'daki volkan patlamalarını gösteren ilk fotoğraf serisini çekti. Haziran 2015'te Plüton ve uydusu Charon, Yeni Ufuklar'dan gelen fotoğraflarda büyümeye başladı. Bunlar ilk başta yön bulma amaçlı olsa da Yeni Ufuklar yaklaştıkça arazi detaylarını görmek de mümkün oldu. Yeni Ufuklar'ın veri göndermeye başlamasıyla Güneş Sistemi'miz için yepyeni bir alanın kapıları açıldı. Aracın fırlatılmasıyla başlayan beklenti yerini gurur ve başarma duygusuna bıraktı diyor NASA yetkilileri. Yeni Ufuklar şu an Kuiper Kuşağı'nda saatte 52 bin km'lik hızla ilerlemeye devam ediyor ve bu kuşakta bulunan başka bir cismi de hedef olarak belirlemiş durumda. Ayrıca buradan Yeni Ufuklar Uzay Aracı'nın şu anki hızına ve Plüton, Dünya, Güneş ile olan güncel uzaklık bilgilerine de ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yenisarbademli-gozlem-senligi-kayitlari-suruyor/", "text": "Gökyüzüne, astronomiye ve bilime meraklıysanız, yaklaşık 1.700 mt yükseklikte 3 gün kamp yapabilecek sağlığa ve donanıma sahipseniz, gözlem şenliğimize katılabilirsiniz. Etkinlik için son başvuru tarini 31 Haziran Cuma günü saat 17:00'dır. Şenliğin katılımcı kapasitesi, düzenlenecek alandaki altyapı imkanlarının sınırlı olması, hizmetlerin aksamadan yürütülebilmesi için ve şenlik süresi boyunca sürdürülebilir hizmet sağlayabilmek için ve kişinin kendisini gerçek katılımcı hissedip, organizasyon hacminin hesaplanabilmesi için katılım ücretlidir. Ücret 50 TL'dir. Katılımcılara kamp feneri hediye edilecektir. 18 yaşını doldurmuş herbirey bu etkinliğe katılabilir. 18 yaşından küçükler aile izin belgesiyle katılabilirler. Şenlik katılım ücreti sivil ve öğrencilere 50 TL olarak belirlenmiştir. Hayır, katılım bedelini ödeyen herkes şenliğe katılma hakkını kazanmış olur. Şenliğe katılmak isteyen kişiler, şenlik alanına kendi imkanlarıyla katılacaktır. İlçemiz Isparta il merkezine 105 km mesafededir. Isparta köy garajından 12:30, 16:00 ve 17:00 de kalkan otobüsler aracılığıyla ilçeye ulaşmak mümkündür. İlçe merkezinden şenlik alanına transfer, Yenişarbademli Belediyesi tarafından sağlanacaktır. Evet katılabilirsiniz. Gözlem şenlik alanımızda çok sayıda teleskop bulunmaktadır. Bu teleskoplardan uzman rehberler eşliğinde faydalabilirsiniz. Gözlem şenliği bireysel kayıt ve katılım gerektiren bir organizasyondur. Yaşı ve mesleği ne olursa olsun etkinliğimize katılacak herkesin tüm imkanlardan yararlanabilmesi için bireysel kayıt yaptırması gerekmektedir. Şenliğin katılımcı kapasitesi, düzenlenecek yerdeki altyapı imkanlarının sınırlı olması ve hizmetlerin aksamadan yürütülebilmesi için şenlik tarihine 30 gün kala başvuruların yapılması gerekmektedir. Eğer başvuru sayfamız kapandıysa malesef kayıt olma şansınız kalmamış demektir. Şenlik sırasında kayıt ücretini ödeyerek kayıt olmanız kurumsal olarak mümkün değildir. Şenlik Melikler Yaylası'nda yapılacağı için otel, pansiyon vb imkanlar yok denecek kadar azdır. Çadır dışında konaklama imkanı yoktur. İlçe merkezinde bulunan pansiyonda kendi imkanlarınızla konaklayabilirsiniz. Yenişarbademli ilçe sınırlarına yaklaştığınız andan itibaren, yol üzerindeki yön tabelaları sizi Melikler Yaylası şenlik alanına ulaştıracaktır. Malesef şenliğimize katılacak her birey kendi çadır ve donanımıyla gelmelidir. Yenişarbademli Belediyesi tarafından şenlik alanına kurulacak olan yiyecek ve içecek standlarından bedeli karşılığında hizmet alabilirsiniz. Yenişarbademli Belediyesi gün içerisinde sabah, öğle ve akşam olmak üzere üç kez ilçe merkezine servis ulaşımı sağlayacaktır. Yenişarbademli Belediyesi şenlik katılımcıları için özel wc ve duş hizmeti sağlayacaktır. Başvuru için bu formu doldurduktan sonra Gönder butonuna tıklayınız. Ardından sayfanın üzerinde açılan pencereden ikonuna basarak mail gönderim işlemini tamamlayınız. Yenişarbademli gözlem etkinliğine katılamayacak olan gökyüzü tutkuları, Ağustos ayında yapılacak olan Türkiye'nin en büyük astronomi ve gözlem şenliği Antalya Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'ne katılabilirler. Detaylar ve katılım bilgisi için http://ogbf.kozmikanafor.com adresini ziyaret edebilirsiniz. Diğer bir temmuz ayı gözlem şenliği olan Bursa Uludağ Astrofest için ise, bu linki ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yepyeni-bir-cuce-gezegenimiz-oldu-2014-uz224/", "text": "Yeni dediğimize aldırmayın, aslında isminden de anlaşılacağı üzerine iki yıl önce keşfedilen 2014 UZ224'ün duyurusu henüz yapıldığı için bizim yeni haberimiz oluyor. Peki duyurusu niye yeni yapıldı? Çünkü, böylesi bir keşfin onaylanabilmesi, ne keşfedildiğinin anlaşılabilmesi için uzun uzun gözlem yapmaya ihtiyacınız vardır. Dolayısıyla, emin olmak için bu iki yıllık süre içinde gözlemler ve hesaplar yapıldı. Şimdi artık eminiz ki, uzaklarda, çook uzaklarda yeni bir cüce gezegenimiz daha var. Diğer hemen tüm cüce gezegenler gibi Kuiper Kuşağı'nın bir üyesi olan bu cüce gezegen, Michigan Üniversitesi'nin çalışmaları sonucunda, Dark Energy Camera ile yapılan kızılötesi dalga boylarındaki gözlemlerle keşfedildi. Ortalama 14 milyar kilometre (91.6 AB) uzakta yer alan 2014 UZ224, Plüton'ün yaklaşık yarısı kadar bir büyüklüğe sahip (bu ölçüm henüz netleşmedi 530 veya 1.100 km çapında olabileceği düşünülüyor) ve Güneş çevresinde 1.140 yıllık bir yörünge periyodunda dolanıyor. Cüce gezegenin yörüngesi, Kuiper Kuşağı nesnelerinin çoğu gibi oldukça eliptik. 2014 UZ224, yörünge dönemi boyunca Güneş'e en uzak olduğu zamanda 180 AB, en yakın olduğu dönemde ise 38 AB mesafede yer alıyor. Peki gezegenin ismi ne? İsmi şimdilik bu, ileride daha akılda kalıcı bir isim verilir mi bilmiyoruz ama, Güneş Sistemi içinde yer alan gökcisimlerine çoğunlukla mitolojik isimler veriliyor. Belki ileride, herhangi bir ülkenin tarihsel mitolojik kahramanlarından birinin adı verilebilir. Gökbilimciler, Neptün'ün ötesinde Güneş Sistemi'ni çepeçevre saran bir asteroid bölgesi olan Kuiper Kuşağı'nda bugüne kadar keşfedilen Sedna, Haumea, Eris, Orcus gibi onlarca cüce gezegenin daha keşfedilmeyi beklediğini düşünüyorlar. Ancak, bu gezegenler 2014 UZ224 gibi çok uzakta ve küçük olduğu için keşfedilmeleri de oldukça zor. Aslına bakılırsa, cüce gezegenlerin küçük boyutlu olması keşif için tek engel değil. Çünkü, gökbilimciler Kuiper Kuşağı yakınlarında Dünya'nın yaklaşık 10 katı kütleye sahip bir başka gezegenin daha olduğundan şüpheleniyorlar. Fakat, uzaklık ve bunun sonucunda Güneş ışığının düşük aydınlatması nedeniyle böylesi büyük kütleli bir gezegeni dahi keşfetmek oldukça güç. Cüce gezegenler haricinde, olası büyük dokuzuncu gezegenin varlığından niçin şüphelendikleriyle ilgili bilgi almak istiyorsanız, şu makalemizi okumanızı tavsiye ederiz. Yeni Ufuklar Uzay Aracının Onuncu Yıl Dönümü! On yıl önce Plüton'un son teknoloji... Yukarıdaki görselde, yaklaşık 2 km ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yepyeni-pluton/", "text": "Plüton'un 1930 yılında keşfedilmesinden beridir, belki de en basit özelliklerinden biri olan boyutu ile ilgili bile kesin bir bilgi günümüze kadar elde edilememişti. Plüton'un Dünya'ya oldukça uzak olması bir yana, oldukça da küçük olması; yeryüzündeki teleskoplarımızla da, Hubble Uzay Teleskobu'yla da bakıldığında en fazla birkaç pikselden oluşan bir görüntü elde edebilmemize yetiyordu. Dolayısıyla bulguların da hata payları yüksek oluyordu. Fakat artık New Horizons uzay sondasının Plüton'a ulaşmasıyla birlikte bu cüce gezegen ile ilgili bir çok özellik de daha detaylı ve kesin bir şekilde bilinmeye başlanıyor. 1993 yılının Aralık ayında, Hubble Uzay Teleskobunun ana aynasının yanlış biçimde yerleştirilmesinden kaynaklı odaklama sorunu giderildikten sonra, 1994 yılında Plüton'a tekrar baktığında elde ettiği görüntü ise aşağıdaki fotoğrafta görülebilir. Hubble Uzay Teleskobunun bu gözleminde boyut tahmini Plüton ve Charon'un açısal uzaklıklarına bakılarak yapılmış, maksimum açısal uzaklık 0.9 yay saniyesi olarak tespit edildiği için, Pluto 2.390 km, Charon 1.190 km, aralarındaki uzaklık ise 19.600 km olarak kabaca bulunmuştur. Ek bilgi: Plüton, aslında ülkemizdeki astronomlar tarafından tüm Dünya'da olduğu gibi Pluto adıyla anılır. Pluto'nun ülkemizdeki isminin Plüton olarak yerleşmesi, Türk Dil Kurumu'nun bu gökcismini isimlendirirken yaptığı bir hatadan kaynaklanır. Dolayısıyla astronomların yazılarında bu gökcisminin ismini Pluto olarak görmeniz sizi şaşırtmasın. Bizler, her seferinde yazılarımızı malesef bu nedenle gözden geçirmek; Pluto kelimesini Plüton olarak düzeltmek zorunda kalıyoruz. 1990 yılında Hubble Uzay Teleskobunun bize yolladığı veriler bile bu cüce gezegenin boyutlarını kabaca hesaplamamızı sağlayabiliyorsa, Dünya yörüngesinde teleskoplarımızın olmadığı ve Dünya'daki teleskoplarımızında da daha küçük ve düşük çözünürlüklü olduğu yıllarda yapılan ölçümlerin ne kadar zor olduğunu tahmin edebilirsiniz. Yörüngesinin diğer gezegenlere oranla fazlaca dış merkezliliğe sahip olmasının etkisiyle, Plüton Güneş etrafındaki 248 yıl süren bir turunun 20 yıl kadarında Güneş'e Neptün'den daha yakın bir konumda seyreder. New Horizons uzay sondasının bu cüce gezegene artık çok yaklaşmasıyla birlikte, yarım yüzyıldan fazladır merak edilen bu tam cevaplanamamış sorular cevaplanmaya başlandı. Yapılan bir çok gözlemde çapı ortalama 2.300 km olarak tahmin edilen Plüton'un, 1994 yılındaki ölçümde 2390 km bulunması ve 2005 yılında çok yakın boyutlarda bir başka cüce gezegen Eris'in keşfedilmesiyle birlikte Plüton'un mu, yoksa Eris'in mi daha büyük olduğu ile ilgili tartışmalar da başlamıştı. Fakat ölçümlerin hiçbiri tam olarak doğru olmadığı için bir sonuca da varılamıyordu. New Horizons'un üzerine bulunan LORRI elde edilen görüntüler sayesinde, Plüton'un Neptün'ün ötesindeki bütün Güneş Sistemi objelerinden daha büyük olma ihtimali doğrulandı. New Horizons ekibindeki bilim insanları çapını 2.370 km olarak belirlediler (Eris'in çapı 12 km hata payı ile 2.326 km'dir. Ama onun da tam ölçümü için tıpkı Plüton gibi yanına gitmiş olmamız gerekiyor). Plüton'un boyutlarının tam olarak bilinmesi, diğer bir çok veriyi de doğrudan etkilemekte, çünkü hesaplamaların çoğu boyutu dikkate alınarak yapılmakta. Örneğin artık Plüton'un önceki tahminlere göre daha büyük olduğu bilindiği için bundan gezegenin kütlesinin daha fazla yer kapladığı sonucu çıkıyor. Bu da Plüton'un yoğunluğunun daha az olduğu ve iç kısımdaki buz dağılımının da daha fazla olduğu anlamına geliyor. Ayrıca, Plüton'un troposfer de denilen, atmosferinin en alt katmanını oluşturan tabakanın önceden inanılanın aksine daha ince olduğu da ortaya çıktı. Boyutlarının bulunmasında zorluk çıkaran bir neden de atmosferindeki karmaşık faktörlerden ileri gelmekteydi. Uydusu Charon'un ise pek bir atmosfere sahip olmaması, onun boyutunun daha düzgün ölçülebilmesini sağlamaktaydı. New Horizons'un yaptığı ölçümlerde Charon'un çapı 1.208 km olarak bulununca, bu uydunun boyutu ile ilgili önceki tahminler doğrulanmış oldu. Plüton'un 2005 yılında Hubble Uzay Teleskobu ile keşfedilen uydularından Nix ve Hydra ise, New Horizons'un Plüton'a yakın geçişinin hesaplanmaya başladığı andan itibaren araştırmacıların hedefindeydi. Bu uydular, Hubble Uzay Teleskobu ile zaten sadece birer noktaydılar fakat, New Horizons bile Plüton'a ulaşmasına 1 hafta kalana kadar bu uyduları birer nokta olarak görmeye devam etti. İncelenmeleri için uzay aracının Plüton'un etkisine girmesi bekleniyordu. Şimdi ise bu uydular boyutları ölçülebilecek derecede görülebilir durumdalar. Nix'in uzunluğu 35 km kadar, Hydra'nın ise 45 km kadar ölçülmüş durumda. Boyutlarına oranla yüzeylerinin daha parlak olması, araştırmacıların dediğine göre bu uydulardaki buzların varlığından kaynaklanmakta. Bu buzlar su değil, büyük oranda Azot ve Karbondioksit gibi buzlardan oluşuyor. Ancak, su buzu da azımsanamayacak oranda var. Plüton'un en küçük uyduları olan Kerberos ve Styx ise daha sönük oldukları için ölçümleri zor olmakta. Yakın geçiş sırasında New Horizons'un yapacağı gözlemler sonucunda bu uydular ile ilgili de veriler elde edilecek fakat bu veriler Dünya'ya hemen gönderilemeyecek. Salı gecesi Dünya ile iletişime geçtikten sonra, toplayabildiği verileri iletmesi 16 ay sürecek. Veri iletiminin yavaşlığı hakkında bilgi almak için, Plüton ve New Horizons hakkında teknik detayları yazdığımız şu kapsamlı yazımızı okuyabilirsiniz. New Horizons'un çektiği diğer fotoğraflar gibi gerçek renkleri yansıtmak yerine, yüzey bileşenlerinin farklılıklarına göre renklendirilmiş durumda bu üstteki fotoğraf. Araştırmacılar yüzey kimyasının düşünülenden daha karmaşık olduğunu söylüyorlar ve şimdiden bileşenleri ayırt etmek için çalışmalara başlanılmış durumda. Yüzeyin zaman içinde uzay ortamıyla etkileşimden dolayı nasıl değişiklikler geçirmiş olabileceği de bu görüntüyle iletilen verilerden ortaya çıkarılacak. Charon'un fotoğrafta kutup bölgesinde görülen koyu renklerin tholin moleküllerine ve hidrokarbonlara işaret ettiği söyleniyor şimdilik. New Horizons'un Plüton sistemi ile ilgili görevleri ise şunlardı ve hemen hemen hepsini gerçekleştirdi. - Plüton ve Charon'un yüzey bileşenlerini haritalamak. - Jeolojisini ve morfolojisini tanımlamak. - Atmosferini tanımlamak ve kaçış hızını ölçmek. - Charon'un etrafında atmosfer yapısı aramak. - Yüzey sıcaklıklarını farklı yüzey bölgelerine göre ölçümlemek. - Plüton etrafında bir halka yapısı veya bildiklerimiz haricinde başka uydular var mı diye tarama yapmak. Bu görevlerden ilk üç tanesi ana görev niteliği taşımakta. Atmosfer ölçümü ise, iyonize olmamış ana atmosferi kapsıyor. İyonize olmuş, yüklü parçacıkların bulunduğu bölge de ayrıca incelenecek. New Horizons'un buradan ayrıldıktan sonra ise benzer araştırmaları ileride karşılaşacağı Kuiper Kuşağı Objelerine de yapması düşünülüyor. Plüton geçisi sonrasında, Kuiper Kuşağından 2 adet yeni hedef belirlenmiş durumda. New Horizons, planlanan bu yeni 2 hedefe doğru yıllar alacak yolculuğunu sürdürecek. 1 Şubat 2003 tarihinde uzay mekiği ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yercekimsiz-ortam-sikintilar-ve-caresi/", "text": "Bilidiği gibi uzay boşluğunda, büyükçe bir gezegenden yeterince uzaktaysanız veya yörüngesinde dönüyorsanız yerçekimi etkisinden de uzakta kalırsınız. Yerçekimi yokluğu, burada insanlığın karşısına bir sorun olarak çıkar. Yerçekimsiz ortam; en başta havada süzülürken, uçarken kaçarken pek hoş görünse de, sonrasında insan vücudu üzerinde ciddi hasarlara neden olur. Uzaydaki ağırlıksız ortam çok çekici görünüyor evet, ancak insan vücudu üzerinde ciddi olumsuz etkilere yol açar. Vücudumuz, Dünya yüzeyindeki yerçekimi ile başedebilmek üzere şekillenmiştir ve yerçekimi olmadığında, zaman içinde kaslarımız işlevini büyük ölçüde yitirir. Örneğin tümüyle kas dokusundan oluşan kalbimiz vücuda kan pompalamak için yerçekimi ile mücadele etmek zorunda kalmayacağından, daha az çaba harcar ve bu da kalpteki kas yoğunluğunun her geçen gün azalmasına neden olur. Aynı biçimde kollarımız ve bacaklarımızdaki kaslar da hareket edebilmek için çok daha az zorlanır ve az enerji harcar. Kalbimize benzer biçimde kol ve bacak kaslarımız da giderek zayıflar, hatta kas kütlemizin önemli bir kısmı gerek olmadığı için kaybolur. Uzay boşluğunda yerçekimi olmadığından, yaşadığınız kas kaybını önemsemeyebilirsiniz. Ancak Dünya'ya döndüğünüzde yerinden doğrulmaya bile gücü yetmeyen birine dönüşürsünüz. Yürümek ve sadece birkaç kilo ağırlığındaki cisimleri kaldırmak bile çok büyük çaba gerektiren eylemlere dönüşür. Çabucak yorulur, nefessiz kalırsınız. Kalbin pompaladığı kanı sürekli olarak bacak bölgesine çeken yerçekiminin eksikliği, kanın vücudun üst kısmında, özellikle baş bölgesinde toplanmasıyla sonuçlanır. Dünya'da baş aşağı durduğunuzda kanın beyninize toplandığını hissedersiniz ya, işte onu sürekli yaşadığınızı düşünün. Baş bölgesine toplanan bu kan ve sıvı, hipertansiyon, göz bozuklukları gibi ciddi sorunlara neden olabilir. Sürekli yaşayabileceğiniz baş ağrısı ve mide bulantıları, baş ve boyun bölgenizdeki sürekli şişmiş halde duran damarlarınız da cabası. Kemikler de bu ağırlıksızlık sorunundan etkilenirler. Üzerine herhangi bir ağırlık binmeyen kemiklerimiz, ihtiyaç olmadığı için giderek zayıflar ve kemik kütlesi de önemli oranda azalır. Hatta kemiklerde bu zayıflamaya bağlı olarak şekil bozuklukları oluşabilir. Yaşanan bu kemik kaybı, yeryüzünde yaşlı insanların yaşadığı osteoporoz hastalığına benzer. Kemik dokusu sürekli zayıflar. Öyle ki, uzun süreli uzay görevlerinde astronotlar kemik dokularının %40'ına yakınını kaybederler. Bunun doğal sonucu, yeryüzüne döndüklerinde kemiklerinin çok kolay biçimde kırılmasıdır. Sırt omurları ağırlıksız ortamda birbirinden ayrıldığı ve zayıfladığı için Dünya'ya dönüldüğünde üzerlerine birden aşırı yük biner. Bu binen yük, dayanılmaz sırt ve bel ağrılarına neden olabilir. Uzayda kalınan süre içinde bu durum pek bir sorun yaratmasa da, uzun süreli bir uzay yolculuğu sonrası Dünya'ya dönüldüğünde astronotlar kendi başlarına yürümekte ve hareket etmekte zorlanırlar. O nedenle, astronotlar kaybettikleri kas ve kemik dokusunu yeniden kazanabilmek için hem yörüngede geçirdikleri sürede, hem de yeryüzüne döndüklerinde ağır bir egzersiz ve beslenme programını uygulamak zorunda kalırlar. Hepiniz Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotları ağırlıksız ortamda süzülürken görmüşsünüzdür. Aslında, Dünya'dan 300 küsür km yukarıda yer alan bu istasyonda, insan vücuduna etki eden yerçekimi kuvveti, yeryüzünde bizlere etki edenden çok da az değildir. Fakat uzay istasyonu yerinde durmadığı ve büyük bir hızla dünya çevresinde döndüğü için istasyon sakinleri yerçekimsiz kalırlar. Daha iyi ifade etmek gerekirse, Dünya'nın çevresinde dönen uzay istasyonu aslında sürekli bir düşme hareketi içindedir ve o nedenle içindekiler, Dünya'ya çok yakında olmalarına rağmen yerçekimi etkisini hissetmezler. Hızla düşen bir cismin içinde olduğunuzu, yahut lunaparkta gondola bindiğinizi düşünün. Aşağı inerken siz koltuğun arkasına yapışırsınız ya, ona benzer bir durum. Benzeri bir etkiyi, Dünya'dan ayrılmadan da elde etmek mümkün. Eğer yüksekteki bir uçak, uygun bir hızla yeryüzüne doğru dalışa geçerse, o uçağın içindekiler için kısa süreliğine de olsa yerçekimi etkisini yitirecektir. Bugün bu deneyimi bir uçakta da olsa yaşayabileceğiniz çok sayıda organizasyon gerçekleştiriliyor. Hatta neredeyse sıradan bir eğlence haline dönüşmüş durumda. Gelelim uzaydaki yerçekimsizliği nasıl yenebileceğimize: Şu an için kütle çekimine neyin sebep olduğunu ve bunu nasıl engelleyebileceğimizi veya nasıl yeniden oluşturabileceğimizi bilmiyoruz. O nedenle elimizdeki tek kütle çekim oluşturma yöntemi, içinde olduğumuz aracı kendi çevresinde belli bir hızda döndürmekten ibaret. Bu çok basit bir yöntem. Bazı şeyleri gerçekleştirmenin basit yolları varken, kulağı tersten gösterip Amerika'yı yeniden keşfe çalışmaya gerek yok. Edison, elinde olsaydı akkor telli lamba yerine led ışık kaynaklarını icad etmeyi elbette isterdi. Ama o günlerde elektrikten ışık elde etmenin en kolay ve basit yolu akkor telli lambaydı. Üstelik akkor telli lamba bizi 100 yıl boyunca idare etti, yaşam şeklimizde büyük bir devrime sebep oldu. Şimdi kendisini beğenmiyoruz, çünkü çok daha iyi ve verimli led lambaları icad ettik. Momentumun korunumu prensibi gereği, kendi çevresinde dönen bir aracın içindekiler, dönme hızına bağlı olarak sanki yerçekimi varmışçasına aracın duvarlarına doğru itilirler. Aslında tam olarak ona itme demeyelim ama, pratikte oraya sabitlendiklerini bilmemiz yeterli. Hani hep verilen örnektir. Bir çay tepsisini hızla çevirirseniz, ne bardaklar devrilir, ne de bardakların içindeki çay dökülmez. Tam olarak o durumdan söz ediyoruz. En temel fizik kuralları şunu söyler: Bir cisim hareket halinde ise, hareketini sürdürmek ister. Eğer duruyorsa, durmaya devam etme eğilimindedir. Hızla giden bir otomobilin içindeyken yön değiştirdiğinizde gittiğiniz yönün aksi tarafa savrulduğunuzu farketmişsinizdir. Bu savrulmanızın nedeni, vücudunuzu oluşturan maddenin bulunduğu konumu korumak istemesidir. Altınızdaki araba yön değiştirir ama siz bu yön değişimine karşı koymaya çalışırsınız. Sonuç; araba bir yana giderken siz diğer yana savrulursunuz. Trafik kazalarında ölümlerin genel sebeplerinden biri de budur: Kaza yapan araba aniden durduğunda, onunla birlikte hareket eden vücudunuz hareketini sürdürmek ister. Eğer emniyet kemeriniz takılı değilse, bu hareketini sürdürme isteği camdan fırlayarak ölmenizle sonuçlanır. Az önce yukarıda yön değiştirme örneğini vermiştik. Eğer sürekli yön değiştiren, daha başka bir deyişler düzgün dairesel hareket yapan bir aracın içindeyseniz, vücudunuz bu yön değişimine sürekli bir direnç gösterecektir. Doğal olarak, aracın dönme ekseninin aksi yönünde sürekli bir savrulmaya maruz kalırsınız. Bu savrulmanın pratik faydası, eğer uygun hıza sahipseniz, yeryüzündeki kütle çekimin birebir aynısını taklit etme şansına sahip oluşunuzdur. Bu etkiyi kullanarak birçok farklı türde uzay istasyonu ve aracı inşa edebilirsiniz. Örneğin tekerlek şeklindeki bir istasyonda, tekerlerin dışa bakan yüzeyi size gerekli kütle çekim taklidini sağlayabilir. Eğer bir uzay aracında bunu yapmak istiyorsanız, basitçe uzay aracını silindir biçiminde tasarlarsınız. Araç dik doğrultuda hareket ederken, gövdeyi oluşturan silindir kendi çevresinde uygun bir hızla döner. Böylelikle silindirin iç yüzeyinde yapay bir çekim yaratılmış olur. İleride, uzayda ağırlıksızlık sorununu çözmek için bu tür uzay istasyonları inşa edilecek. Şimdilik çok pahalı ve teknik açıdan sıkıntılar yaratabileceği için, böyle bir proje uygulamaya geçirilmemiş durumda. Ancak dediğimiz gibi, ileride daha fazla insan, daha uzun süre uzayda kalmaya başladığında ister istemez bu tür kendi çevresinde dönen uzay istasyonları da kurulmaya başlanacak. Sadece, teknolojimizin biraz daha gelişmesi gerekiyor, hepsi o kadar. İlk olarak 2014 yılında yayınlanmış bu yazımız, güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur. NASA'nın Juno uzay aracı Jüpiter et... Garip Ama Gerçek: Küre Dünya Tam Olarak Doğru Değil!"} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yercekimsiz-ortam-ve-uyku/", "text": "Bir uzay aracında, Dünya'da olduğu gibi yatağa uzanıp uyuyamazsınız. Uzay boşluğunda, alışık olduğumuz yerçekimi yok ve bu nedenle herhangi bir zemin üzerinde oturmak yahut yatmak mümkün değil. Yerçekimsiz ortam nedeniyle en ufak bir hareketinizde yattığınız yerden kayıp gider, havalanıp uçarsınız. Bu nedenle, uzay yolculuklarında astronotlar uyumadan önce kendilerini uyku bölmelerinde bir uyku tulumunun içinde sıkıca bağlar. Uyku bölmesi dedik ama, yerçekimsiz ortamda yukarı-aşağı gibi kavramlar olmadığı için aracınızda ayakta durmanızla, yatay durmanız arasında bir fark bulunmaz. İsterseniz kendinizi zemin yönünde baş aşağı olacak biçimde sabitleyip uyuyabilirsiniz. Bu nedenle astonotların uyku bölmeleri uzay aracının duvarlarına dikey ya da yatay biçimde monte edilmiştir. Ancak, böyle bir uyku deyim yerindeyse tümüyle sıkıcı ve yorucudur. Bizler Dünya'da uyurken bir yere temas etmeye, temas ettiğimiz yerin baskısını hissetmeye alışkın canlılarız. Yerçekimsiz ortamda uyurken ise bu temas baskısı hissedilmeyecek kadar azdır. Kendinizi ne kadar sıkı sarmalarsanız sarmalayın, havada süzülüyormuş hissi yaşarsınız. Astronotların bu konudaki en büyük şikayetinin, yorganın ağırlığını hissetmemek olduğunu söylemek sanırım yeterli olur. Ayrıca, daha önceden bahsettiğimiz yerçekimsizliğin yarattığı sıkıntıları da hatırlayın. Bu hissizlik, çoğu astronotun iyi bir uyku çekmesinin önüne geçer ve uyumak güçleşir. Yani, yerçekimsiz ortam uyku eylemini bile bir sıkıntıya dönüştürür. Yıllar önce, uzayda uzun zamanlı ilk kalışların gerçekleştiği Mir Uzay İstasyonu'nda kozmonotların uyuyabilmek için biraz alkol aldıkları, hatta hafif uyuşturu ilaçları tercih ettiklerini belirtmemiz gerekiyor. Tabii bu geçici bir süreçtir. Haftalar geçip de sürekli yerçekimsizliğe alıştığınızda uyumak için alkol veya uyuşturucu/uyutucu ilaç alma tercihiniz de sona erer. Sonuç olarak, astronot ve kozmonotların uzayda uyumak hakkındaki yorumları; ilginç ama rahatsız edici bir deneyim olduğu yönünde. İçinde yer aldığımız evreni bir büt..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yercekimsiz-ortamda-cinsellik-ve-ureme/", "text": "Oldukça merak edilen bir konu, uzayda cinselliğin nasıl bir şey olduğu. Yerçekimsiz ortamda hareket konusunda bilgili olanlarınızın tahmin edebileceği gibi, uzayda cinsellik ve cinsel anlamda bir etkileşimde bulunmak oldukça güç ve rahatsız edici olabilir. Öncelikle, insanların tamamının sıradan biçimde yaşadığı normal cinsel birliktelik durumunu ele alalım: Yerçekimi , bizi tek yönde aşağı doğru çekerek sabit tutar. Yani, yatakta, veya ayakta sevişirken, öpüşürken yerçekimi tarafından aşağı doğru sabit biçimde çekildiğimiz için dengemizi korumakta zorlanmayız. Ancak, alışılageldik anlamda sevişme sırasında, çiftlerin her hareketi, bir destek noktasından yoksun olacağımız yerçekimsiz ortamda bir oraya bir buraya savrulmakla sonuçlanacağı için, sabit kalabilmeyi sağlayan bazı önlemler alınmak durumunda. Daha önce uzayda uyumak başlıklı konumuzda anlattığımız gibi, bunlar çözülemeyecek sorunlar değil. Çiftleri birbirine bağlamak pratik bir çözüm. Fakat çiftlerin birbirlerine bağlı olması da yetmez, çünkü bulundukları odada bir o yana bir bu yana savrulacaklardır. Bu da vereceği rahatsızlığın yanında ciddi yaralanmalara sebep olacağı için, çiftler ya yumuşak duvarlarla örtülmüş küçük bir odada sevişmeli, ya da kendilerini sabit kalacak biçimde bir yere bağlamalılar. Bunun yanında, sevişmeye başlamadan önce partnerler kendi aralarında nasıl bir süreç izleyeceklerini konuşmalılar ve çiftleşme eylemi bu plan üzerinden gerçekleşmeli. Tabi, tüm bunlar hareket kısıtlamasına ve sıkıntıya neden olacaktır. Yine de, uzayda sevişirken bu sıkıntılara katlanılabilir diye düşünüyoruz. İşin üreme, çocuk yapma kısmı ise şimdilik çözümsüz bir sorun. İnsanın uzayda, daha doğrusu yerçekimsiz ortamda üreyebilmesi mümkün olmuyor. Yani bir kadının uzay boşluğunda hamile kalması çok çok düşük bir olasılık. Çünkü, spermler yerçekimi yokluğunda yollarını bulmakta çok zorlanıyorlar. Spermler, vajina kanalında ilerleyip yumurtaya ulaşmak üzere programlanmışlardır. Bunu yaparken ise, yollarını bulmak için yerçekiminden de faydalanıyorlar. Fakat yerçekiminin olmadığı ortamda spermler yumurtanın bulunduğu bölüme ilerlemekte güçlük çekip, bilinçsiz biçimde vajina çeperinde her yana dağılma eğilimi gösterirler. Bu durum, spermlerin yumurtaya ulaşabilmesini düşük olasılıklı bir şans faktörüne bırakır. Bir şekilde yumurtaya ulaşabilmiş ve döllenmeyi sağlayabilmiş hücreleri ise başka bir sıkıntı bekler. Çünkü kozmik radyasyon kadın yumurtalarını ve erkek sperm hücrelerini olumsuz yönde etkileyerek doğurganlığın önüne geçiyor. Bir şekilde döllenme mümkün olsa bile, kısa süre içinde döllenmiş yumurta ölüyor veya düşüyor. Bunun sebebi, zigot hücrenin henüz hızlı bölünme yaşadığı dönemde olumsuz mutasyonlar yaşamasıdır. Zigot, Blastomer'e dönüşüp rahim içine tutunmak istediğinde ise yine yerçekimsizliğin sıkıntısı yaşanır. Rahim çeperine tutunamayan Blastomer sağlıklı gelişimini sürdüremez. Bu arada maruz kalacağı radyasyon yine olumsuz mutasyonlara yol açarak gelişimi tümüyle durdurur ve hamilelik başlamadan sona erer. Yerçekimsiz ortamda, insanlar üzerinde deneme yapıldığına dair resmi bir açıklama bulunmuyor. Resmi olarak yerçekimsiz ortamda sevişmeye gayret etme veya sarılıp öpüşme denemeleri yapılıyor ancak, bunlar da denemeden öteye gidebilmiş değil ve çoğu başarısızlıkla sonuçlanıyor. Fakat hayvanlar üzerinde yapılan dölleme deneyler bizi yerçekimsiz ortamda üremenin şu an için mümkün görülmediği sonucuna götürüyor. Şu anda elimizdeki tek işe yarar çözüm, çiftleşmenin gerçekleştirileceği ve hamileliğin ilk birkaç aylık kritik döneminin geçirileceği yapay yerçekimi odaları inşa etmek."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yere-es-zamanli-yorungenin-hukuki-niteligi/", "text": "Uyduların sonsuz sayıdaki yörüngelerinden ancak belirli bir irtifada bulunanı, yeryüzündeki herhangi bir noktaya göre pozisyonu sürekli sabit kalmaktadır. - Uydunun Dünya ile aynı yönde dönmesi, - Ekvator enleminde bulunması, - Uydunun 23,94 saatte tam bir dönüş yapması. Yere eş zamanlı yörüngede haberleşme donanıma sahip bir uzay istasyonu ile ilgili ilk fikir 1928 yılında mühendis Herman Potocnik tarafından öne sürülmüştür. Fakat 1945 yılında bu konuyu kendi kitaplarında işleyerek, dünyanın dikkatini çeken kişi İngiliz kurgu bilim yazarı Arthur C. Clarke olmuştur. Bu yüzden yere eş zamanlı uydu yörüngelerine Clarke yörüngesi de denilir. Arthur Charles Clarke bu olguyu ...Yeryüzünden tam doğru mesafedeki bir yapay uydu her 24 saatte bir tur yapacaktır. Yani böyle bir uydu yerden bakıldığında aynı noktada kalır ve yeryüzünün neredeyse yarısı tarafından da optik olarak görülebilir. Doğru yörüngede olan ve birbirinden 120 derece açıda bulunan bu aktarıcı istasyonları tüm gezegene televizyon ve mikrodalga kapsama alanı sağlayabilir. diyerek ifade etmiştir. Uzay Hukuku bakımından Yere Eşzamanlı Yörünge, sınırlı doğal kaynak olarak kabul edilmektedir. Bu sebeple Yere Eşzamanlı Yörüngede hizmet verecek herhangi bir uydu, uluslararası izne tabi olacaktır. Bu yörüngeye uydu fırlatmak isteyen bir devlet, BM çatısı altındaki Uluslararası Haberleşme Birliği'ne başvurmak durumundadır. ITU tarafından yapılacak yer tahsisine göre uydu fırlatılacaktır. 1976 yılında Bogota Anlaşması ile ekvatorda yer alan Brezilya, Kolombiya, Kongo, Ekvator, Endonezya, Kenya ve Uganda, Yere Eş zamanlı yörüngenin dünya ekvator düzlemi üzerinde olduğunu ve bu yörüngenin varlığının dünyanın yerçekimi kuvvetine bağlı olması sebebiyle dış uzay sayılamayacağını belirterek bu yörüngede egemenlik iddiasında bulunmuşlardır. Ancak bu sekiz devletin iddiası, halihazırda yere eş zamanlı yörüngede uyduları bulunan gelişmiş ülkeler ve diğer ülkeler tarafından kabul görmemiştir. Tartışma devam etmekle beraber birçok devlet yere eşzamanlı yörüngenin dış uzayın bir parçası olduğunu kabul etmektedir. Uluslararası Haberleşme Birliği'nin kurucu anlaşması 12. Maddesinde Birliğin görevleri arasında: Yere eşzamanlı yörünge de dahil olmak üzere tüm uydu yörüngelerindeki Telsiz haberleşme servislerinin telsiz frekanslarının akılcı, eşit, verimli ve ekonomik kullanımını sağlamak... da sayılmıştır. - Yörüngelerin kullanım prensipleri, - Frekans tahsisi, - Yönetsel tedbirler hakkında hükümetler üstü bir yapı olarak bağlayıcı düzenlemeler getirmektedir. ITU Anlaşması 44. Maddesinde: Üye devletler, gerekli hizmetler için kullanımı mümkün olan en az sayıda frekans ve tayf adedini sınırlamaya özen gösterir. Bu hususta mümkün olan en kısa sürede son teknolojik imkanları uygularlar. Üye devletler, frekans ve telsiz hizmetlerini kullanırken yere eşzamanlı yörünge de dahil olmak üzere ilgili yörüngelerin ve frekansların; sınırlı doğal kaynak olduklarını ve ITU Telsiz Yönergesine uygun şekilde coğrafi özellik arz eden ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerin özel ihtiyaçlarını dikkate alarak söz konusu yörüngelere eşit erişim sağlayarak akılcı, verimli ve ekonomik biçimde kullanımı göz önünde bulundururlar. Hükmü getirilmektedir. ITU Telsiz Yönergesi 9. Maddesinde yörünge ve yörünge tahsisinin koordinasyonu, 11. maddesinde yörünge bildirim esasları, 21 ve 22. maddelerinde de yörünge kullanımı kısıtlamaları yer almaktadır. Eğer uydunun üretim aşamasında bir problem çıkar ve/veya fırlatma ertelenirse ITU tarafından yapılan yörünge tahsisin geri alınması ve bir başka devlete verilmesi söz konusu olacaktır. Yere Eşzamanlı Yörüngenin sınırlı doğal kaynak kabul edilmesinden dolayı görevinin veya ömrünün sonuna gelmiş uyduların başıboş dolaşarak bu yörüngeyi işgal etmemesi gerekmektedir. Bu durumda uydular yere eşzamanlı yörüngeyi terk eder ve yere eşzamanlı yörüngeden yaklaşık 235 km. yükseklikte bulunana mezarlık yörüngesi ismi verilen yörüngelere geçerler. Yere eş zamanlı yörüngede 450'ye yakın uydu aktif olarak hizmet vermektedir. Ülkemizin tek haberleşme uydu operatörü olan Türksat A.Ş.'nin bu yörüngede üç adet aktif uydusu bulunmaktadır. Yeni uydu projeleri ile bu sayı artması planlanmaktadır. Henüz az sayıda ülke uzay alanında ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yerel-grup-galaksi-kumemiz/", "text": "Bir bütün halinde Güneş Sistemimizin de içerisinde yer aldığı Samanyolu Gökadası, evrende yalnız başına hareket eden bir gökada değildir. Yerel Grup olarak isimlendirilen bir galaksi kümesinin üyesidir. Gözlemlenebilir evrende yapılan incelemeler bize gökadaların, daha çok 50 ile 1.000 arası değişen sayılarda bir araya gelerek kümeler oluşturmuş şekilde yer aldıklarını gösteriyor. Bu kümeler de yine kütle çekimsel etkiler ile belli sayılarda bir araya gelerek çok daha büyük yapılar olan Süper Kümeleri meydana getiriyorlar. Gökadalar, küme içerisinde dağınık bir halde hareket edebiliyorlar fakat bu durum gökada kümeleri için pek geçerli olmuyor. Kümeler, içerisinde yer aldıkları Süper Küme içerisinde birbirlerine yakın halde bulunurlar ve oluşan görüntüye büyük ölçekte bakarsak eğer, zincir şeklinde yapılar oluşturdukları çok rahat gözlemlenebilir. Bizim gökadamız Samanyolu'nun da içerisinde yer aldığı Yerel Küme, toplamda 40'tan fazla irili ufaklı gökadanın bir araya gelerek oluşturmuş olduğu bir kümedir. Yerel Küme ismini ilk kullanan kişi de Edwin Hubble olmuştur. Kümenin en büyük elemanları, Samanyolu Gökadası, Andromeda Gökadası (M31) ve Triangulum Gökadasıdır (M33). Pek tabiidir ki küme içerisinde Samanyolu ve Andromeda'nın tartışmasız saltanatı söz konusudur. Bu üç büyük gökada, sarmal yapılı gökadalardır ve küme içerisindeki diğer gökadalar, cüce olarak nitelendirdiğimiz çok daha küçük boyutlarda, eliptik ve düzensiz yapılarda gökadalardır. Eliptik Gökadalar, evrende en çok rastlanılan gökada türü olma özelliği taşır ve bu durum yerel küme içerisinde de geçerlidir. Fakat bir farkla ki; Yerel Grup içerisinde yer alan eliptik Gökadalar tamamen cüce sıfatındaki çok küçük ve sönük durumdaki gökadalardır. Samanyolu ve Andromeda'nın ayrı ayrı yaklaşık olarak 15 civarı uydu gökadası bulunur. Üçgen Gökadası'nın ise şu anda yalnızca tek bir uydusu olduğu düşünülmektedir. Diğer cüce eliptikler ise, küme içerisinde farklı noktalarda tek tük dağılmış durumdadır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yeterince-uzaga-bakarsak-galaksimizin-olusumunu-gorebilir-miyiz/", "text": "Pek çoğunuz duymuştur; uzayda uzağa baktığımızda cisimlerin geçmiş halini görüyoruz. Yani ne kadar uzağa bakıyorsak, o kadar geçmişe bakıyoruz anlamına geliyor bu. Örneğin Güneş'in 8 dakika önceki halini görüyoruz çünkü bize 8 ışık dakikası uzaklıkta. Bize en yakın sistem olan Alpha Centauri Sistemine baktığımızda ise onun yaklaşık 4 yıl önceki halini görüyoruz. Bunun sebebi ışık hızının sabit olmasıdır. Biliyorsunuz, gök cisimlerinin bilgisi bize ışıkla gelmekte ve ışığın 299.792 km/sn gibi bir hızı var. O nedenle bize 50.000 ışık yılı uzaktaki bir yıldız patlasa, ışık bize bu patlamanın bilgisini 50.000 yılda getirecek. Böylece gözlerimizi veya teleskoplarımızı gökyüzüne çevirdiğimizde 50.000 yıl önce patlayan bir yıldızı göreceğiz. Bu aslında gökbilimciler için bir nimet, çünkü daha uzağa baktığımızda daha eski evrene bakmış oluyoruz. Bu sayede yıldızların, galaksilerin oluşum zamanlarına ilişkin veri toplayabiliyoruz. Soruyu yanıtlamak için 50.000 ışık yılı uzaklıktaki yıldızımıza ilişkin örneğimize geri dönelim. Bizim bu yıldızın 50.000 yıl önceki halini gördüğümüzü söylemiştik. Fakat eğer bu yıldızın 100.000 yıl önce ne yaptığını incelemek isteseydik, bunu yapamazdık, çünkü yıldızdan 100.000 yıl önce yola çıkan ışık, çok zaman önce bizden uzaklaşmış olurdu. Aynen bu şekilde, milyarlarca yıl önce, oluşum aşamasında kendi galaksimizden yayılan ışık, galaksimizden ayrıldığından bu yana uzak evrende seyahat ediyor. Birileri evrenin uzak yerlerinden galaksimizi milyarlarca yıl önce olduğu gibi görüyor olabilir, ama biz bunu asla yapamayız. Öncelikle soruyu anlamak için bir özet yapalım, evrenin geometrisiyle ilgili üç ana senaryo vardır: Evrenin geometrisi açık, kapalı veya düz olabilir. Bunları konumuz bağlamında ele alırsak, açık ve düz geometrili bir evrende yoluna düz devam eden bir foton, asla başladığı yere dönemez. Kapalı bir evrende ise aynen küre bir yüzeyde olduğu gibi dümdüz ilerleyen bir foton, başladığı yere dönecektir. Üzgünüz, bunun cevabı yine hayır olacaktı. Çünkü evren ışık hızından daha hızlı genişliyor . Evrenimizdeki genişleme hızı, ışığın asla orijinal konumuna geri dönemeyeceği kadar yüksek olduğundan böyle bir durumda bile ışık, sonsuza dek kaynaktan daha da uzaklaşmaya devam edecekti. Yani evrenin genişlemesi, fotonun başladığı yere dönmesini engelleyecekti. Peki öyleyse genişleme hızının daha yavaş olduğu, bizden farklı bir evren hayal edelim. Böyle bir evrende, ışık ışınları teoride kaynağa geri döner. Fakat yine bir sorun var: Böyle bir senaryoda evren, hızla çökme eğiliminde olacağından ışık başladığı yere dönecek zamanı bulamazdı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildirim-carpmasinin-en-korkutucu-yani/", "text": "şu anda Gökyüzünün herhangi bir yerinde, bir fırtınanın özünde, yıldırım oluşuyor. Hayatınız süresince bir yıldırımın size çarpma olasılığı yaklaşık olarak 12.000'de 1'dir. Nadir olmasına rağmen, zaman zaman insan bir yıldırımın enerjisini açığa çıkarmasını sağlayacak en iyi hedeflerden biri olabiliyor. Her yıl kabaca 500 insana yıldırım çarpıyor, bu insanların da %90'ı hayatta kalmayı başarıyor. Bu yazımızda eğer yolunuz bir yıldırımla kesişirse devamında neler olacağını konuşacağız. Hala nedenini tam olarak bilmememize rağmen, bilim insanları sebebin bulutların içindeki buz parçacıklarının çarpışması olduğunu düşünüyorlar. Buz parçacıklarının çarpışması, bulut içindeki negatif yükün haddinden fazla artmasına ve bulutun altında toplanmasına neden oluyor. Bahsettiğimiz negatif yük; elektronları ve yerin altındaki negatif yüklü tüm parçacıkları itebilecek kadar güçlü olabilir. Bu itme gücü yerin pozitif yüklü olmasına sebep olur. Bu delicesine güçlü elektrik alan bulutun üstüne doğru karmaşa çıkarır. Bulutlar arasında ve bulutun yer ile arasında kuvvetli etkileşimler oluşturur. Yıldırım bu enerji boşalmasında ortaya çıkan denetimsiz bir güçtür. Yere yaklaşık saatte 300.000 kilometre hızla ilerleyen bu güç, yere 300 kV'lık bir enerjiyle çarpar. Bahsettiğimiz bu enerji, endüstriyel enerjinin 150 kat fazlasına denk gelir. Hatta bu enerji bir nükleer reaktörün gücünü bile geçebilir. Gökyüzünde gördüğümüz mavimtrak beyaz sahte zikzakları yıldırım diye adlandırırız. Yıldırım yere çarptığında, yere gökyüzünde gördüğünüz bu tanıdık izi bırakır. Yıldırımın vücudunuzda ilerlemesi ve sizi çarpması tamıtamına üç milisaniye sürer. Yıldırım size çarpıp vücudunuzu terkettiğinde, ardında sıklıkla üçüncü dereceden yanıklarla birlikte derin yaralar bırakır. Saçlarınız ve kıyafetleriniz uçlarından yanmış veya alev almış olabilir. Hatta üzerinizdeki kıyafetler, çevrenizdeki havanın aniden 27.700 dereceye kadar ısınmasıyla oluşan patlayıcı kuvvet yüzünden parçalanmış olabilir. Bahsettiğimiz sıcaklık Güneş yüzeyinin sıcaklığından beş kat daha fazladır. Eğer üzerinizde kolye, piercing gibi bir metal eşya taşıyorsanız, metal eşyalarınız elektrik için bir iletken görevi görecek, aşırı ısınacak ve derinizi yakacaktır. Ve eğer yıldırım ayaklarınızdan çıkarsa, gücü ayakkabılarınızı parçalayacaktır. Bu elektrik boşalması sonucu kan damarlarınız patlayacak ve ısı deriniz üzerinde Lichtenberg şekillerinin oluşmasına sebep olacaktır. Vücudunuzda ağaç dalları gibi dallanıp budaklanan bu yara izleri elektriğin üzerinizde ilerlediği yolların bıraktığı izler gibidir. Kulak zarınız bir yıldırım çarpması durumunda yırtılabilir. Ve tabii ki çok fazla acı çekebilirsiniz. Kurbanlardan birinin deyimiyle: binlerce eşek arısının size iğnelerini batırmasına benzer bir acıdır bu. Çarpıldıktan hemen sonra, yıldırım kalp ritminizin bozulmasına yol açtığından kalp krizine neden olabilir. Kalp krizi, yıldırım çarpması kurbanlarının ölüm sebeplerinin başında geliyor. Yıldırım kalp krizinin yanısıra, nöbetlere veya solunum durmasına da yol açabilir. Eğer elektrik akımı kemiklerinize girdiyse, gerçekten beyninizi pişirmiş olabilir. Bu durum ise büyük beyin hasarlarına ya da komaya girmenize neden olabilir. Çarpılma aynı zamanda geçici ya da kalıcı felçlere de sebep olabilir. Yıldırım çarpmasından sonra, bilim insanlarının henüz nedenini tam olarak anlayamadığı nörolojik hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bazı bilim insanları bu hastalıklara yıldırımın içsel devrelerinizi bozmasının, hücre davranışlarınızı değiştirmesinin sebep olduğunu düşünüyor. Kişiliğinizde değişimlere, duygu durumunuzda dengesizliklere ve hafıza kayıplarına maruz kalabilirsiniz. Ayrıca kronik acılar ve Parkinson gibi kas seğirmeleri yaşamanız da mümkündür. Bazı durumlarda yıldırım çarpması süper yeteneklerin ortaya çıkmasına da öncülük edebilir. Miami Üniversitesi'nde Nörolog Berit Brogaard'ın Psychology Today'daki yazısı yıldırım çarpmasına maruz kalmış bir ortopedi cerrahının piyano çalmayı öğrenme dürtüsü geliştirdiğine dair bir olayı anlatıyor. Bahsedilen cerrah kazadan beri beyninde duyduğu gizemli seslerle bir şarkı bestelemeye başlıyor. Bu olaydan birkaç ay sonra kariyerini bırakıyor ve klasik müziğe yöneliyor. Bu ve bunun gibi olaylar bilim insanlarının kafasını karıştırmaya devam ediyor. Brogaard'ın şu an test edilen teorilerinden birine göre, yıldırım çarpmasının sebep olduğu hücre ölümü beyni bir kerelik bir taşkına uğratıyor. Taşkının sebebi ise ölü hücrenin sinir taşıyıcılarının serbest kalması. Böylece nöronlar tekrar bağlanıyor ve beynin kazadan önce ulaşılamaz olan noktalarına ulaşılması sağlanıyor. Havalı olmasına rağmen, bu kazadan sonra dahi olabilmeniz için bir yıldırımdan ne kadarlık bir enerjiye maruz kalmanız gerektiğini hesaplayamazsınız. Yıldırım çarpmasına maruz kalmanın sonuçları ezici çoğunlukla acılı, güçten düşürücü ve hayatınız boyunca sizinle kalacak cinstendir. Yıldırım çarpmasıyla karşı karşıya kalma ihtimaliniz düşük de olsa, bulutların ortaya çıktığını gördüğünüzde olta kamışlarınızı veya golf sopanızı bir kenara bırakıp kapalı ve güvenli bir yerlere gitmenizde fayda var."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildiz-astrofizigi-hidrostatik-denge/", "text": "Yıldızlar, kendi kütle çekimleri altında çöken gaz ve toz bulutlarından oluşur. Bulut çökmesine devam ettiği sürece, daha küçük bir hacimde sıkışmaya başlayan gazın basıncı artar. Bulut kendi üzerine çöktüğü esnada, kaybettiği kütle çekimsel potansiyel enerjinin bir kısmını, termal enerjiye dönüştürür . Bu da, bulutun çöktükçe ısınmaya başlaması anlamına gelir. Bir noktada dengeye gelecek olan bu bulut, eğer nükleer tepkimeleri başlatacak yeterli sıcaklığa ulaşamadan hidrostatik dengeye gelirse, bir yıldız oluşmaz. Gezegenler, hatta atmosferimiz de hidrostatik denge halindedir. Atmosferi Dünya'nın yüzeyine yapışmaktan alıkoyan şey, kütle çekimi altında çökmeye çalışan gazın, aksi yönde oluşturduğu basınç kuvvetidir. Aslında bu noktadan sonra yıldız her ne kadar belirli bir yarıçapa oturmuş olsa da, bu kuvvetler ortadan kalkmamıştır. Söz konusu kuvvetler hala oradadır, fakat birbirlerini dengelemektedir. İç yapıda meydana gelebilecek olası değişiklikler, bu kuvvet dengesinin bozulmasına neden olabilir. Örneğin bazı yıldızlar, belirli periyotlarla şişip büzülmektedir. Bu durum, basınçta meydana gelen ani değişikliklerin, kuvvetler dengesini belirli bir süreliğine bozmasından kaynaklanır. Benzeri bir şekilde, eğer yıldız kendi ekseni etrafında çok hızlı dönüyorsa, özellikle ekvator bölgelerinde merkezkaç etkisi fazlaca hissedileceğinden, yıldız ekvator düzleminden dışa doğru şişerek küresel yapısını kaybedecektir. Güneş, oldukça yavaş dönen bir yıldız olduğu için bu durumdan etkilenmez, dönüş hızı saniyede 2 kilometre kadardır. Fakat VFTS 102 gibi bazı yıldızlar, saniyede 500 kilometre gibi muazzam dönüş hızlarına sahip olabiliyor. Böyle bir durumda yıldızın küresel yapısı ekvator düzleminden bozulmaya başlar. Dolayısıyla hidrostatik denge denklemine üçüncü bir parametre eklenmek zorundadır. Fakat Güneş gibi düşük hızlarda dönen yıldızlarda bu etki ihmal edilebilir düzeyde kalır. Kuvvetler dengesini incelemek için, yapılabilecek birçok yaklaşım bulunuyor. Bunlardan birisi yıldızın herhangi bir katmanı üzerinde bir hacim elemanı alıp, bu hacim elemanın taban ve tavan yüzeylerine uygulanan basınç kuvvetleri ile kütle çekim kuvvetlerini eşitlemektir. Ardından çıkan ifadeler sadeleştirilerek hidrostatik denge denklemine ulaşılabilir. Fakat daha basit bir yaklaşımla da olayı çözebiliriz. Şeklinde ifade edilir. Burada dM, dV hacmindeki kütle, Mr ise r'ye bağlı kütledir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildiz-astrofizigi-wien-kayma-yasasi/", "text": "Kepler kanunu, Planck Kanunu, Virial Teoremi, Chandrasekhar Limiti, Stefan-Boltzmann Yasası, Wien Yasası gibi birçok astronomik kanun ve teorem var ve elbetteastronomi ile profesyonel ilgilenenler dışındaki kişilere bu isimler oldukça teorik ve sıkıcı gelebilir. Fakat şöyle bir gerçek var ki, bugün evrendeki cisimler -gök cisimleri ilgili bildiğimiz ya da bilemediğimiz açıklamaya çalıştığımız tüm bilgilere onlardan aldığımız ışınımları astronomi ve fizikteki kanunları astrofizik adı altında yapılan çalışmalarda kullanarak yorumluyor ve o şekilde ulaşıyoruz. Dünyadan ve uzaydan yaptığımız astronomik gözlemlerde, gök cisimlerinden, foton dediğimiz enerji yüklü parçacığın dalgalar üzerindeki hareketinden kaynaklı olan ışınımlar alırız. Bu ışınımlardan elde ettiğimiz enerjinin tamamı düşük dalga boylu; yüksek enerjili olandan, yüksek dalga boylu; düşük enerjili olana doğru gama ışınları, ultraviyole, optik-görünür bölge, kızıl öte, mikro dalga ve radyo dalgaları olarak elektromanyetik spektrumda gruplanmıştır. Newton'un 1600'lü yıllarda yaptığı fizik deneylerinden biliyoruz ki, ışığı prizmadan geçirdiğimizde kırılır ve renklerine ayrılır. Bunun en doğal örneğini gökkuşağında görebiliriz. Biz de yıldızlardan gelen ışığı çeşitli cihazlardan geçirdiğimizde bileşen dalga boylarına göre kırılan ışığın tayfını elde ediyoruz. Tayf üzerinde, yıldızın atmosferinde var olan her bir element koyu renkli düşüşler formunda çizgiler bırakır ve bu çizgiler soğurma çizgileri olarak adlandırılır.Yani bu çizgiler, yıldızın ısısının o elementin orada var olabilmesi için uygun derecede olduğunu gösterir. Sonuç olarak aldığımız bu tayfı, çeşitli grafikler üzerinden yorumlayarak yıldızın sıcaklığını, sıcaklığa bağlı olarak rengini ve hareket verilerini elde edebiliriz. Üstteki grafikte de görüldüğü gibi, bir yıldızın tayf verilerine göre oluşan grafiğini incelediğimizde, yıldızın maksimum ışık gönderdiği dalga boyu onun sıcaklığını verir ve bu her yıldız için özgün bir değerdir. Çünkü her yıldız farklı kimyasal bileşimlerden meydana gelir ve buna bağlı olarak farklı tayfları ve farklı soğurma çizgileri oluşturur. Bu durumda yıldızın özelliğini, içerdiği maddeyi anlayıp yorumlayabilmemiz için referans alabileceğimiz bir araç gerekir. Bu araç mükemmel varsayımsal bir cisim olan kara cisimdir. Çünkü yıldızların yaydığı enerji kara cisim ışımasına yakındır. - Kara cisim, üzerine düşen ışığı saçmayan ve yansıtmayan, yalnızca absorblayan bir cisimdir. Termodinamik denge halinde olan bu cismin ışınım özelliği yapıldığı maddeye değil, sıcaklığa bağlıdır. - Yeryüzündeki hiçbir doğal cisim çok yüksek frekanslarda ışıma yapabilecek kadar yüksek sıcaklıklara erişemez ve kara cisimler gibi ideal ve mükemmel bir ışıma yapamaz. - Bir cisim, yapabileceği en fazla ışımayı, herhangi bir sıcaklıkta, kendine özel bir dalga boyu ile yapar. - Belirli bir sıcaklıkta termal dengede bulunan bir kara cisim ışınımının yaydığı enerji Planck yasası ile belirlenir ve Planck yasası aşağıda anlatımını yapacağımız Wien yaklaşımını uygulamaya eğimlidir. Bir sabite bağlı olarak, dalga boyu ile sıcaklık arasındaki ilişkiyi veren bu eşitlik, Wien Kayma Yasası olarak adlandırılır. Wien yasası bize bir yıldızın sıcaklığını bildiğimiz durumda, o yıldızın hangi dalga boyunda en çok ışıma yapabileceğini bilmemizde yardımcı olur. Üstteki eşitlikte de görüldüğü gibi, dalga boyu ile sıcaklık arasında ilişki vardır. Burada denklemin sağ tarafındaki değerler sabitleri, T değeri ise sıcaklığı temsil etmektedir. Gözlemlediğimiz cismin tayf bilgilerinden T sıcaklığını elde edersek, o cismin hangi dalga boyunda en çok sıcaklığa ulaştığını bulabiliriz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildiz-galaksi-ve-gezegenler-nasil-isimlendiriliyor/", "text": "Eski çağlarda gök cisimleri, isimlerini mitolojik efsanelerin kahramanlarından, hayvan ya da eşya adlarından, çeşitli varlıklardan alırlar ve bunlar çoğunlukla Latince, Yunanca ve Arapça kökenlidir. Merkür gezegeni, adını Yunan tanrısı, tanrıların habercisi Hermes'ten alırken, Venüs gezegeni Romalılar'ın güzellik tanrıçasından alır. Gezegen isimleri Yunanca'dan gelirken, yıldız isimlerinin çoğu ise Arapça kökenlidir. Eski Yunanlılar ilk yıldız haritalarını oluşturmuşlar ve gökyüzünü belli bölgelere ayırarak 48 takımyıldız ismi vermişlerdir. Bugünkü gökyüzü atlaslarının ise çeşitli biçimlerde ve büyüklükte 88 takımyıldız içerdiğini biliyoruz. Yine bugün modern bir yıldız kataloğuna ya da gökyüzü haritasına baktığımızda değişik adlandırmalarla karşılaşırız çünkü teleskobun keşfinden sonra birçok gök cismi keşfedilmiş ve bu gök cisimlerinin nasıl isimlendirileceği tartışma konusu olmuştur. Günümüzde gök cisimlerinin isimlendirilmesi ile ilgili onay yetkisi ise Uluslarası Astronomi Birliği'ne ait. Bu tartışma ve karışıklığı önlemek için 2016 yılında yıldızlara verilen özel isimlerin IAU tarafından onaylanmış bir listesi yayımlanmıştır. Güneş Sistemi'ndeki yeni keşfedilen gök cisimlerine ilk olarak geçici bir isim verilir. Keşif doğrulandıktan sonra keşfi yapan bilim insanları tarafından yapılan öneriler IAU tarafından değerlendirilerek, gök cismine resmi ismi verilir. Geçici isimde gök cisminin keşfedildiği tarihin yanı sıra gökcisminin türünü gösteren bir harf ve o yıl keşfedilen kaçıncı gök cismi olduğunu gösteren bir sayı yer alabilir. Gök cisminin türünü gösteren harf keşif tarihinden önce, keşif sırasını gösteren sayı ise tarihten sonra yazılır. Yıldızların isimlendirilmesi ile ilgili ilk sistematik yöntem Johann Bayer tarafından 1603 yılında geliştirilmiştir. Bu yöntemde takımyıldızlarda bulunan yıldızlar, takımyıldızın isminin başına Yunan alfabesindeki isimler eklenerek isimlendirilir. Harfler en parlak yıldızdan başlanarak sırayla verilir. Örneğin Cygnus Takımyıldızı'nın en parlak yıldızı Alfa Cygni olarak isimlendirilir. Ancak günümüzde yüksek çözünürlük ve hassasiyetteki teleskoplar çok sayıda yeni yıldız keşfediyor ve bu yıldızlar parlaklıklarına ve konumlarına göre farklı kataloglarda listeleniyor. En çok kullanılan yıldız kataloğu Annie J. Cannon'un 1911 1915 tarihleri arasında hazırladığı Henry Draper yıldız kataloğudur. Yıldızların sağ açıklıklarına göre sıralandığı Henry Draper yıldız kataloğu, 225 000 yıldız içerir ve her birinin tayf türü verilir. Bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı katalog ise, Hubble Uzay Teleskopu için oluşturulan Hubble Space Telescope Guide Star Catalog'dur. . Bu katalog 19 milyona yakın gökcismini içerir. Bunların yaklaşık 15 milyonunu yıldızlar, geriye kalanın çoğunluğunu da gökadalar oluşturur. Değişen yıldızların adlandırması ise tümüyle kendine özgü bir sistemle oluşturulmuş ve Argelander tarafından kurulmuştır. Argelander'in sistemine göre, bir takımyıldızda keşfedilen ilk değişen yıldız, içinde bulunduğu takımyıldızın başına R harfi getirilerek adlandırılmıştır. İkinci keşfedilene S, üçüncüye T getirilir ve bu Z'ye kadar devam eder. Z'den sonra RR, RS, ..., RZ, SR, SS, ... SZ, ..., ZZ, AA, AB, ..., AZ, BB, ..., BZ, ..., QZ'ye kadar gider. Bazı takımyıldızlarda bu 334 tanımlama yetersiz kalmaktadır. Bu durumda, QZ'den sonra adlandırma basitçe V335, V336, ... olarak devam eder. Biraz karmaşık da olsa, değişen yıldızları adlandırmakta kullanılan yöntem budur. Yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadaların adlandırmalarına baktığımızda, bu gök cisimleri için hazırlanmış birçok katalog olmasına karşın, özellikle amatör gökbilimciler tarafından en çok kullanılanları Messier Kataloğu ve NGC'dir . Charles Messier, 1700'lü yıllarda yaşamış bir Fransız gökbilimcidir. Bir kuyrukluyıldız avcısı olan Messier, öteki gökcisimlerini, yani yıldız kümeleri, gökadaları ve bulutsuları, kuyrukluyıldızlarla karıştırmamak için bir katalog hazırlamıştır. Messier Kataloğu olarak bilinen bu katalog, 110 gökcisminden oluşuyor. Bu katalog, çoğunluğu kuzey yarıkürede yer alan bulutsu, yıldız kümesi ve gökada gibi çeşitli, en parlak gökcisimleri yer alıyor. Aslında, Charles Messier'in amacı, bu yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadaları gözlemek değil, kuyrukluyıldızlarla karıştırmamak amacıyla onların yerlerini belirlemekti . Messier kataloğundaki gökcisimlerinin sırası, sağ açıklık sırasına bağlı değildir. Messier onları, keşif sırasına göre numaralandırmış ve numaranın önüne bir 'M' harfi koymuştur. Örneğin, Andromeda Gökadası Messier Kataloğu'nda M31 olarak adlandırılmıştır. En ünlü Messier cisimleri arasında, Ülker Açık Yıldız Kümesi M45, Herkül'deki küresel Küme M13, Orion Bulutsusu M42 vardır. Uygun gözlem koşullarında, Messier Kataloğundaki gökcisimlerinin çoğu, 7x50'lik bir dürbünle gözlenebilmektedir. 70-80 mm çaplı bir teleskoplaysa, bu gökcisimlerinin hepsi görülebilir. Sadece yıldız kümeleri, bulutsular ve gökadalar için hazırlanmış kataloglar arasında, Messier kataloğundan çok daha kapsamlı olanı, Danimarkalı gökbilimci John Dreyer tarafından hazırlanan NGC'dir. Adında 'New' yani 'Yeni' sözcüğü bulunmasına karşın, bu katalog 110 yıl önce hazırlanmıştır. NGC'deki gökcisimleri, sağ açıklıklarına göre sıralanmışlardır. Başlangıçta 7.840 gökcismi içeren katalog, daha sonra yine Dreyer tarafından yeniden düzenlenerek Index Catalogues adını aldı. IC ile 13.226 gökcismi kataloglandı. NGC kataloğu, günümüzde de yeni düzenlemeleriyle kullanılmaktadır. Özellikle de amatör gökbilimciler, Messier Kataloğu çok az gök cismi içerdiğinden, bu katalogdan sonra, NGC'yi kullanırlar. 7x50'lik bir dürbünle, NGC'de yer alan gök cisimlerinin parlak olanlarını görmek mümkün. 200 mm çaplı bir teleskopla bu katalogda yer alan gökcisimlerinin tümü görülebilir. Novalar ve süpernovalar ise bulundukları takımyıldızların ismi ve gözlemlendiği tarihle birlikte isimlendirilmektedir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildiz-isimleri-ve-arapca/", "text": "Yıldız isimleri nereden geliyor? Gece göğüne baktığınızda çıplak gözle görebildiğiniz parlak yıldızlara verilen isimlerinin birçoğu, köken olarak Arapça'dan gelmektedir. İslam'ın bilimde altın çağı olarak adlandırılan 700-1100 yılları arasında, kaybolmaya yüz tutmuş Antik Yunan kaynaklarını, müslüman devletlerin bilim insanları yeniden gün yüzüne çıkarıp kendi dillerine çevirmişlerdi. Sonrasında bu kaynakların üzerine kendi çalışmalarını da ekleyerek genişlettiler ve yeni eserler ortaya koydular. Avrupalı Orta Çağ astronomları, Arap öncüllerinin Antik Yunan çevirilerinden ve üzerine ekledikleri çalışmalarından bolca faydalanmış ve bu sırada Arapça yıldız isimleri aynen alıp kullanılmıştır. 1100'lü yılların sonunda İslam toplumu kendi iç dinamikleri, eğitim sistemlerindeki hatalar sonucu taassubun yaygınlaşmaya başlaması ve aralarındaki iç çekişmeler nedeniyle bilimsel üretimden uzaklaşmış, bilimsel alanda hızla geriye doğru giderek bu alandaki öncüllüğünü batı toplumlarına kaptırmıştır. Şimdi dilerseniz, günümüzde de uluslararası astronomide yaygın biçimde kullanılan çok sayıda Arapça kökenli yıldız isminden, hepsi olmasa da birkaç tanesini örnekleyelim. Not: Katkılarından dolayı Evrim Ağacı'ndan ÇMB'ye teşekkür ederiz. En üstteki fotoğrafta, NGC 6362 küresel yıldız kümesinde yer alan yıldızların Hubble Uzay Teleskobu ile alınmış bir görüntüsünü görüyorsunuz."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildiz-olusumu-bir-yildiz-nasil-dogar/", "text": "Yıldız oluşumu gerçekten zor ve uzun bir süreç. Ancak, evrenin boyutunu düşündüğümüzde, aslında yıldız oluşumu zahmetli olmasına karşın, nadir görülen bir olay değil. Galaksimiz Samanyolu'nda kabaca her yıl 1 veya 2 yıldız oluşuyor. Küçük bir rakam olarak görülse de, yılda 1 yıldızın oluşması gökbilim ölçeklerindeki zaman dilimleri göz önüne alındığında çok hızlıdır. İnsanlık, bu ışıltılı ve bir o kadar kalabalık cisimlerin gizemini, teknolojideki ve fizikteki gelişmelerin neticesinde ancak 19. Yüzyıl sonlarında çözmeyi başarmıştır. Yıldızların en temel özelliği, Evren'e enerji yayıyor olmalarıdır. Hemen tüm yıldızların içeriğinin neredeyse %98'i, Evren'in Büyük Patlama ile doğumu sırasında oluşmuş iki element olan Hidrojen ve Helyum dan ibarettir. Bunların haricindeki diğer elementler ise, yıldızların yaşamları sırasında kendi çekirdekleri içerisindeki nükleer tepkimeler sonucu oluşup, yıldızların ölümleri neticesinde uzaya saçılmış daha ağır elementlerdir. Bugün günümüzde, yaptığımız detaylı incelemeler sonucunda artık yıldızların nasıl doğup nasıl öldüklerini, ne şekilde bir yaşam sürdüklerini ve bu yaşam süreçleri içerisinde ne tür aşamalar kaydettiklerini çok açık bir şekilde tespit edebiliyoruz. Yapılan gözlemler sonucunda astronomlar, yıldızların doğumları ile ilgili genel bir model oluşturmuşlardır. Detaylara girmeden önce uzay boşluğunda yıldız oluşumuna ön ayak olabilecek materyallere göz atmakta fayda var. Boşluktaki gaz ve toz tanecikleri genellikle küçük bir bölgede yoğunlaşırlar. Bu gaz ve toz tanecikleri Bart damlacığı olarak isimlendirilir. Orion nebulası bu türe örnektir. Dışardan bakıldığında bu bölgeler uzayda siyah bir leke olarak görülseler de, içerisinde yoğun bir yıldız oluşumu vardır. Dışardan gelen ışınlarla ısınan bölge, bu enerjiyi geri salmaz ve dolaysıyla yıldız oluşumunu başlatacak sıcaklığa ulaşabilir. Bu bölge 10-100 Güneş kütlesinde olabilir. Sıcaklık ise 30 Kelvin (-243 santigrat derece) kadardır. Bart damlacıkları hakkında daha fazla bilgi için buraya bakabilirsiniz. Bart damlacığının yanı sıra, uzay bir diğer bulut türüne de ev sahipliği yapar. HI bölgeleri nötr H ve H2 gazlarından oluşmaktadır. Bu bulutsular 10-100 atom/cm3 atom konsantrasyonuna sahiplerdir ve sıcaklıkları 50 ila 100 Kelvin (-223/-173 santigrat derece) arasında değişebilir. Kütleleri 1 ila 100 Güneş kütlesi arasında değişebilir. Burdaki değerlerden yola çıkarak bulutun çapını 3.050x10^18cm olarak buluyoruz. Günümüzde kabul edilen modele göre yıldızlar, gökada içerisindeki devasa gaz ve toz bulutlarının kütleçekim etkisi ile kendi içlerine çökmeleri sonucunda birkaç milyon yıl içerisinde oluşmaktadırlar. Fakat şu da vardır ki, bu durum her kendi içine çöken bulutsudan da yıldız oluşacağı anlamına da gelmiyor. Bir bulutsudan yıldız oluşabilmesi için o bulutsunun yaklaşık olarak en az bizim yıldızımız Güneş'in % 8,5 i yada daha fazla miktardaki kütlesi yıldız oluşumu için kullanılmalıdır. Bu konu hakkında kırmızı cüce yıldızlar ve kahverengi cücelerle ilgili makalelerimizi okumanız faydalı olabilir. Yazımızın başında yıldız oluşumunun ne kadar zahmetli bir iş olduğundan bahsetmiştik. Bunun arkasındaki neden; kütleçekim enerjisinin termal, manyetik ve açısal hızdan kaynaklanan rotasyonal enerjiyi alt etmek zorunda oluşu. Sürecin normal seyrinde olduğunu yani diğer bir deyişle her şeyin yolunda oluğu bir süreci var sayarsak eğer, kütlesi bir yıldız oluşumu için yeterli olan bir bulutsu, kendi kütle çekim kuvveti ile hızla içine çöker ve çökmenin etkisi ile hızla küçülür. Bu sırada da bulutsunun kendi ekseni etrafında dönme hızı da artış gösterir. Bulutsu küçüldükçe daha çok ısınır ve daha çok yoğunlaşır. Eğer bulutumuzu üniform olarak kabul edersek, yukardaki numaralardan kütleçekim enerjisi yaklaşık olarak 5.19x10^40 erg olarak bulabiliriz. Not: Erg astronomide sıkça kullanılan enerji birimidir. 1 Joule 10^7 erg e tekabül eder. Manyetik, termal ve dönüş enerjisinin toplamı, kütleçekim enerjisinden küçük olmak zorundadır yoksa yıldız oluşumu gerçekleşemez. Bu kriter Jeans Kriteri olarak bilinir. Peki yukardaki değerleri fizik yasalarından türetilen matematiksel formüllere yerleştirdiğimizde kütleçekim enerjisi diğer enerji türlerini alt edebiliyor mu? Hayır. Bu kriterin doğru ve dolayısıyla yıldız oluşumunun başlaması için, bu kısmın başında tahminde bulunduğumuz kütle değeri için 10 üzeri 5 Güneş kütlesine ihtiyaç duyulur. Kütle 10 üzeri 5 Güneş kütlesini geçince bulut çökelmeye başlar. Daha sonra büyük gaz, daha küçük gaz bölümlerine ayrılır. En küçükleri ise Bart damlacıklarıdır. Bu sırada bu bölgelerde sıcaklık 125 Kelvin'den 20-30 Kelvin'e düşer. Soğuyan gazlar (H2O, CO ve N2) toz parçacıklarının üzerine çöker ve taş-buz parçacıkları ortaya çıkar. Bu parçacıklar daha sonra merkezde toplanmaya başlar ve merkezde çekirdek oluşmaya başlar. Çökelmeye başlayan gaz ve toz parçacıkları, açısal momentumun korunumundan dolayı çekirdek etrafında dönmeye başlar. Bu süreç sonrasında bulutsunun şekli de artık bir diski andırmaya başlar. Güneş benzeri bir yıldızın ilk hali olan bu oluşum diski, 43 AB büyüklüğe (6.5 milyar km) tekabül eder. Bu kuramsal büyüklük, yaklaşık olarak Güneş Sistemi'nin sınırlarında buluna Kuiper kuşağı'na dek gelir. Bu diskin merkezinde, çekirdek konumunda yer alan ön yıldızımızda zamanla madde birikimi artar, sıcaklık ve basınç korkunç boyutlara ulaşır. O kadar artar ki sonunda merkezde nükleer reaksiyonların başlaması kaçınılmaz bir hale gelir. Merkezde oluşan bu yüksek sıcaklık ve basınç ortamında maddeyi oluşturan elektron ve protonlar birbirinden kopuk halde ve çok yüksek hızlarda dolaşırlar. Bu sırada 4 proton, yani hidrojen çekirdeği çarpışarak bir helyum çekirdeğini yani yeni bir elementi oluşturur. Fakat, oluşan bu helyum çekirdeği, 4 protonun toplam kütlesinden daha hafiftir. Aradaki bu çok küçük kütle farkı, tepkime sırasında korkunç bir enerji olarak açığa çıkar. İşte bu enerji, yıldızın içinde yavaş yavaş dışa doğru ilerler ve çok uzun bir yolculuğun ardından yüzeye ulaşır ve uzaya ışık olarak yayılır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildiz-turleri-ve-yildiz-siniflandirmasi/", "text": "Uzaktan eğitime destek amaçlı, öğretmen ve öğrencilerimiz için yıldız türlerini ve sınıflandırmasını anlattığımız, eğitim materyali olarak kullanılabilecek bir video hazırladık. Hypatia Bilim işbirliğinde hazırladığmız videomuzda, evrende var olan yıldız türlerini ve yıldızların nasıl sınıflandırıldıklarını işliyoruz. Vdeomuzu, aşağıdan veya bu linke tıklayarak izleyebilirsiniz. Videomuzu hazırladığımız yazılı kaynağa bu linkten ulaşıp okuyabilirsiniz. Hypatia Bilim ve Kozmik Anafor ortaklığında Youtube kanalımızda, yeni çalışmalarımızla sizlerle birlikte olmayı sürdüreceğiz. Kozmik Anafor Astronomi Platformu olarak, her zaman popüler bilim platformlarının işbirliği içinde olmasının, ülkemizde bilimin tüm halk tabanında yeterince değer görmesi açısından gerekliliğini dile getiriyoruz ve bildiğiniz gibi ülkemizin Bilimfili, Rasyonalist, Açık Bilim, Gelecek Bilimde ve Feza Gezginleri gibi takdir edilesi popüler bilim platformlarıyla her zaman işbirliği içinde oluyoruz. Unutmayın, popüler bilim platformları ve bilim insanları, birbirleriyle işbirliği içinde olmazlar, görmezden gelir ve tek başlarına hareket etmeyi tercih ederlerse, ülkemizde bilim halk tabanında yeterince yaygınlaşamaz ve değer göremez! Hypatia Bilim'i Youtube üzerinden takip etmek için bu linke, Kozmik Anafor'u Youtube üzerinden takip etmek için ise bu linke tıklayıp abone olabilirsiniz. Bir gök cismi yahut bir gök olayı d..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildiz-turleri/", "text": "Yıldızlar da, evrende var olan her şey, hatta canlı varlıklar gibi türlere ayrılırlar. Yıldız türleri, doğum anındaki kütlesinden tutun da, ömür sürecindeki değişimlere kadar birçok faktör tarafından belirlenir. Bu yazımızda, evrende görebileceğimiz belli başlı yıldız türlerini ve temel yapılarını ele almaya çalışacağız. Bir yıldızın doğduktan sonra, sağlıklı bir süreç yaşadığı ömrünün bir zaman dilimi vardır. Gökbilimciler yıldızların bu dengeli ve sağlıklı ömür bölümünü anakol evresi olarak nitelerler. Bu süreç içerisinde yıldız, çekirdeğindeki çok yoğun maddenin büyük bir kısmını oluşturan hidrojeni helyuma çevirerek enerji üretir. Anakol yıldızları kütlelerine göre (Güneş'in kütlesini 1 olarak alıyoruz) sınıflandırıldıklarında, en ağırdan en hafife doğru; O, B, A, F, G, K ve M harfleriyle sembolize edilirler. Bu harfler, anakol yıldızının kütlesini ve aynı zamanda tayf türünü sembolize eder. Yıldızın doğum anındaki kütlesine göre, anakol evresinin süresi değişiklik gösterse de, önünde sonunda gençlik günleri sona eren yıldızımız değişmeye ve farklı türlere evrimleşeceği bir sürece girmeye başlar. Güneş'in %7.5'i ile %60'ı arasında bir kütleye sahip olan M tayf sınıfı kırmızı cüce yıldızların anakol evresinde geçirdikleri süre; kütlelerine göre 70 milyar yıl ila birkaç trilyon yıl arasında değişir. Kütlesi en yüksek olanları ömürlerinin sonunda bir beyaz cüceye dönüşerek ölürler. Daha düşük kütleli M tipi cüceler ise, yavaşça sönerek bir kara cüceye dönüşecektir. 13.8 milyar yaşındaki evrende, şimdiye kadar hiçbir kırmızı cüce yıldız anakol evresinden çıkıp kara cüceye dönüşerek ölmemiştir. Kırmızı cüce yıldızlar, evrende sayıca en fazla bulunan yıldızlardır ve tüm yıldızların yüzde 80'ini oluştururlar. Güneş'in %60'ı ila %85'i kadar kütleye sahip olan K tayf sınıfı turuncu cüce yıldızlar, kütle miktarlarına göre 20-60 milyar yıl arası bir süreyi anakol evresinde geçirirler. Bu sürenin sonuda, önce bir kırmızı dev yıldıza, ardından bir gezegenimsi bulutsu oluşturarak beyaz cüceye dönüşüp ölürler. Evrenin 13.8 milyar yıllık yaşı süresince, bugüne kadar hiçbir K sınıfı anakol yıldızı kırmızı deve dönüşecek kadar yaşlanmamış ve ölmemiştir. Turuncu cüce yıldızlar, evrende var olan tüm yıldızların yaklaşık yüzde 8'ini oluştururlar. Güneş'in kütlesinin %85'i ila, 1.1 katı arasında kütleye sahip olan G tayf tipi sarı yıldızlar, kütlelerine göre 8 ila 13-15 milyar yıl arasında anakol evresinde kalırlar. Sonrasında kırmızı deve dönüşler. Sonunda bir gezegenimsi bulutsu oluşturup, beyaz cüceye evrilerek hayatları son bulur. Evren var olduğundan bugüne kadar oluşan Güneş benzeri yıldızların yarıya yakını ya şu an kırmızı deve dönüşmüş, ya da geçmişte beyaz cüceye dönüşerek ölmüştür. G tayf sınıfı yıldızlar, evrende var olan yıldızların sayıca yaklaşık yüzde 3.5'ini meydana getirirler. Güneş'in 1.5'i ila 2.5'i arasında kütleye sahip olan A ve F tayf tipi yıldızların anakol evresi, kütle miktarındaki değişime göre yaklaşık 300 milyon yıl ile dört milyar yıl arasında bir süreci kapsar. Bu süre sonunda yıldız bir kırmızı deve dönüşür. Ardından önce gezegenimsi bulutsu ve nihayetinde bir beyaz cüceye dönüşerek ölür. Bugün var olan kırmızı dev yıldızlar ile, beyaz cücelerin çok büyük bir kısmı A ve F tipi yıldızların yaşlanması ve ölmesi sonucu oluşmuştur. Evrende bugün var olan anakol evresindeki yıldızların sayıca yüzde 0.7'si A, yüzde 2'si F tayf türü yıldızlardır. Güneş'in 3.5 ila 120 katı kütleye sahip olan O ve B tipi dev yıldızlar için anakol evresi, kütle miktarındaki değişime göre 1 ila 150 milyon yıl arasıdır. Bu süre sonunda yıldız hızla bir kırmızı deve, ardından en büyük kütleli olanları süpernova patlamasıyla nötron yıldızı veya kara deliğe dönüşür. Daha düşük kütleli olanlar ise, kırmızı dev evresinden sonra bir gezegenimsi bulutsu meydana getirerek beyaz cüce olarak hayata veda ederler. Bu yıldızlar, evrende sayıca en az bulunan yıldız türüdür ve tüm yıldızların sadece yüzde 0.1'i B, yüzde 0.00001'i O tayft türü yıldızlardır. Anakol evresinin sonuna gelip yaşlanan yıldızın çekirdeğindeki hidrojen tükendiğinde, artık yıldızı doğduğu günden beri içe çökmeye zorlayan kütle çekimine karşı koyan ışınım basıncı azalır ve yıldızın hidrostatik dengesi bozulur. Bozulan bu denge nedeniyle kütle çekim gücü baskın hale gelir ve yıldızı oluşturan madde kendi ağırlığı altında içe çöküp sıkışmaya başlar. Yıldız çöktükçe, sıkışan çekirdek bölgesindeki basınç ve ısı artar. Basınç ve sıkışmanın yarattığı ısı çekirdekte 100 milyon santigrat dereceyi bulduğunda, çekirdekte birikmiş olan Helyum atomları, birleşerek karbon atomları meydana getirmeye başlar. Aynı anda, çekirdek çevresinde kalmış ama reaksiyonu durmuş olan tüm hidrojen de tepkimeye girer. Ortaya çıkan bu ani ve muazzam enerji yıldızın çökmesini engellediği gibi, daha başka bir şeye de sebep olur: Yıldız genişlemeye başlar. Bu genişleyen yıldızlara kırmızı dev diyoruz. Tipik bir kırmızı dev yıldız, başlangıç kütlesine göre anakol evresindeki çapının 100 ila birkaç bin katı boyuta ulaşabilir. Bu yazımızda saydığımız belli başlı yıldız türleri, yıldızların enerji üretip hala parlamaya devam ettikleri süreçler içinde görülürler. Nötron yıldızı ve Beyaz Cüce yıldızlar, artık enerji üretme yeteneğini kaybetmiş, ölü yıldızlardır ve yıldız türleri adı altında sınıflandırmamız doğru olmaz. Onlar hakkında bilgi edinmek için yıldızların ölümü yazı dizimizi okumanızı tavsiye ederiz. Bunun yanında, Kahverengi Cüce olarak adlandırılan gökcisimleri de yıldız değildir. Buna rağmen, kimi zaman yanlış anlaşılmaya sebep olacak bir biçimde yıldız olarak nitelendirilirler. Kahverengi cüceler hakkında bilgi almak için de bu makalemize göz atmanız yerinde olur. Kapak fotoğrafı: Messier 6 yıldız kümesi."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlar-nasil-olusur/", "text": "Bir yıldızın doğumu, çetin ve uzun bir süreç. Büyük gaz ve molekül bulutları içinde yoğun bir kütleçekimsel rekabet gerektiriyor. Çoğunluğu hidrojen (%74-75) ve helyum'dan (%24-25) oluşan nebulalarda çeşitli etkilerle sıkışan büyük miktarda madde bir araya gelip kütleçekim etkisiyle yoğunlaşmaya ve sıkışmaya başlıyor. Bir araya gelen madde miktarı arttıkça kütleçekimi de orantılı olarak artıyor ve çevredeki daha fazla maddeyi kendine çekerek ağırlığını ve dolayısıyla merkez bölgesindeki basıncı da artırıyor. Basınç arttıkça madde ısınıyor ve bebek yıldızımız parlamaya başlıyor. Fakat hala bir yıldız değil, sadece çok sıkışıp ısındığı için parlıyor, kendi enerjisini henüz üretmiyor. Basınç yüz binlerce, bazen milyonlarca yıllık süre içinde öyle bir noktaya geliyor ki, merkezde bulunan hidrojen atomları birleşip helyum'a dönüşmeye başlıyor. İşte bu noktadan itibaren yıldız kendi enerjisini üretip parlama sürecine giriyor. Bir süre sonra da, yıldızı sıkışmaya zorlayan kütleçekim gücüyle, çekirdekteki nükleer reaksiyondan oluşan enerjinin yarattığı genişleme isteği dengeye giriyor. Hidrostatik denge denilen bu olayla, yıldız anakol denilen evreye giriyor ve ömrünün en uzun kısmını bu içe çökme-genişleme kavgasıyla geçiriyor. Örneğin Güneş 4.5 milyar yıldır bu evrede ve en az bir o kadar daha anakol evresinde kalacak. Tabi, yıldız olabilmek için bir araya gelmesi gereken maddenin miktarı çok önemli. Eğer yıldızı oluşturan gaz bulutu, hidrojen ve helyum harici elementler bakımından fakirse, Güneş'in en az % 8.3'ü kadar bir kütlenin bir araya gelmesi gerekli. Fakat, metal açısından zengin (mesela % 1-2) bir bulutsuda % 7.5'luk bir Güneş kütlesi yeterli olabiliyor. Ya da başka bir deyişle, yıldız olabilmek için Jüpiter'in yaklaşık 80 katı bir kütleye sahip olmak gerekli. Eğer oluşmaya çalışan yıldızımız bundan daha küçük bir kütleye sahipse, çekirdeğinde nükleer reaksiyon başlayamayacak, sıkışması sona erince de yavaş yavaş soğuyarak, birkaç milyon yıl içinde gözden kaybolacak. Bu tür başarısız yıldızlara da kahverengi cüce adı veriliyor. İşte bizim Jüpiter'imiz de, Güneş Sistemi'nin başlangıcında, bundan 4 milyar yıl kadar önce, sistemimizde ikinci bir yıldız gibi parlayan bir kahverengi cüce idi. Fakat çok küçük kütlesi (Dünya'nın 318 katı, Güneş'in ise binde biri) nedeniyle yıldız olmayı başaramadı ve birkaç yüz milyon yıl içinde soğuyarak bugünkü halini aldı. Jüpiter'in yıldız olabilmesi için, kütlesinin en az 80 kat daha fazla olması gerekiyordu. Bu arada yıldız olabilmek için illa ki hidrojen ve helyum'a ihtiyaç yok. Yeterince su molekülü dahi bir araya gelebilseydi, yıldız oluşturabilirdi. Fakat evrenin %99'undan fazlası hidrojen ve helyum'dan oluştuğu için, yıldızlar da bundan meydana geliyor. Geri kalan elementlerin bulutsulardaki yoğunluğu bir yıldız meydana getirebilecek kadar fazla değildir. Yıldız oluşumunu daha detaylı biçimde ele aldığımız diğer bir yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. Proton Proton reaksiyonu, Güneş ve ... Popüler bilim zaman zaman bize öyle..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlar-ne-kadar-uzak/", "text": "Evrene baktığımızda, kendi büyük dünyamızın aslında bir hiç olduğunu; yaşadığımız boyutların dahi astronomik ölçeklerde sıfır sayılabilecek düzeyde olduğunu görüyoruz. Bu devasa yapıların içerisinde, çıplak gözle görebildiğimiz yıldızlar... Yaşamın, çeşitliliğin kaynağı. Onlar dahi çok küçükler. Hatta çıplak gözle gördüklerimizin hepsi, kozmik ölçekte tam olarak burnumuzun ucunda yer alıyorlar. Bugün çıplak gözle görebildiğimiz tüm yıldızlar, içerisinde yüz milyarlarca yıldız barındıran gökadamız Samanyolu'nun bir parçası. Samanyolu gibi ise yine yüz milyarlarca gökada var. Fakat gece gökyüzüne baktığımızda bunların hiçbirini göremiyoruz. Çok ender örnekleri hariç, bu yüz milyarlarca yıldızı bir arada barındıran gökadaları dahi görmekte zorlanıyoruz. Haliyle bu gökadanın içinde yer alan tek bir tane yıldızı çıplak gözle görmek olanaksız. Samanyolu bizim için oldukça büyük bir yapı. Bunu anlamak için basitçe Dünyamızdan dışarıya doğru açılalım. Ardından yıldızların ve diğer gökadaların bize ne kadar uzak olduklarına bakalım. Dünya'nın çapı yaklaşık olarak 13 bin kilometre. Çevresinde bir tur atmak isterseniz yaklaşık 40 bin kilometre yol almanız gerekir ki, bu bir insan için oldukça muazzam bir mesafedir. Bugün en hızlı ilerleyen yolcu uçaklarıyla dahi bu mesafeyi kat etmek bir günün üzerinde bir zaman alır. Dünya'nın ona en yakın yıldız olan Güneş'e uzaklığı ise bu değerin yaklaşık 3.750 katı olan 150 milyon kilometredir. Bu mesafe aslında burnumuzun dibi sayılabilecek yerleri tanımlıyor. Komşumuz diyebileceğimiz yıldızlar bizden öylesine uzaktır ki, uçakla şu kadar yılda gidilir demek bile anlamsızlaşır. Çünkü sesten iki kat hızlı yol alan bir savaş uçağı, bize en yakın yıldız Alpha Centauri'ye tam 1.3 milyon yılda ulaşabilir. Dünya göklerindeki en parlak yıldız olan Sirius'a ise bu hızla ancak 2.5 milyon yılda varabiliriz. Samanyolu'nun bir ucundan diğer bir ucu ise yaklaşık 100 bin ışık yılı. Bu değeri kilometre cinsinden söylemek oldukça güç. Dolayısıyla artık boyutlar büyüdükçe bizim hayatımızda uzun mesafeleri ifade eden kilometre birimi, önemsiz bir ölçü birimi olarak bir kenara atılmak zorunda kalıyor. Görüp görebileceğimiz yıldızlar ise, işte bu 100 bin ışık yılı içerisinde yer alıyorlar. Hatta çok çok daha yakınlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlar-neden-goz-kirpar-gibi-titresir/", "text": "Aslında yıldızların ışıkları titreşmez ve göz kırpar gibi görünmez. Cepheid değişkeni yıldızlar da dahil olmak üzere, tüm yıldızların ışığı gece göğünde titreşir biçimde görünmeyecek kadar sabittir. Fakat, yıldızın ışığı gözlerimize ulaşabilmek için gezegenimizin atmosferinden geçmek zorundadır ve işte o atmosfer geçişi sırasında ışığın titreşmesine neden olan olaylar gerçekleşir. Atmosfer sakin olduğu zaman, bir yıldızdan çıkan ışık ışınlarının tümü, gözlemcinin gözüne ulaşmadan önce aynı yolu izler; ve yıldız ışıldamaz. Buna karşılık, atmosferde herhangi bir hareketlilik olduğunda, bu ışınlar kıvrımlı ve farklı yollar izler: Bunların tümü, gözlemcinin gözüne aynı anda ve aynı açı altında ulaşmaz ve bunun sonucu olarak da yıldız yanıp sönüyormuş gibi görünür, yani ışıldar. Bir yıldız ufka yakın olduğunda ışığı daha fazla titreşir, çünkü ışınları Dünya atmosferine hemen hemen teğet olarak girer ve atmosfer içinde çok daha uzun bir yol izler. Dolayısıyla ışınlar, yıldız gökyüzünde daha yüksekte bulunduğu sıradakine oranla, daha kalın bir atmosfer diliminden geçmek zorunda kalır. Atmosferimiz her zaman soğuk ve sıcak havanın yer değiştirmesi olaylarına sahne olur. Sıcak hava daha az yoğunluğa sahiptir ve ışığı daha az kırar. Soğuk hava ise daha yoğundur ve ışığı daha fazla kırar. İşte yıldızın ışığı kilometrelerce kalınlıktaki atmosferimiz içinde bu soğuk ve sıcak hava katmanları arasından geçerken sürekli farklı ve küçük açılarda kırınıma uğrar. Buna ek olarak bildiğiniz gibi beyaz ışık, birçok farklı rengin birleşiminden oluşmuştur. Her rengin dalga boyu farklıdır ve atmosferden girerken farklı açılarda kırılır. Her rengin farklı açılarda kırılması, göz kırpan yıldızımızın biraz daha renkli parıldamasına sebep olur. Bu kırınımı gündelik hayatta kendiniz de gözlemlemiş olmalısınız: Sıcak bir yaz gününde düz asfalt bir yol üzerinden, ya da sahilde kızgın kumlardan yükselen sıcak havanın uzaktaki cisimlerin görüntülerini bulandırdığını, sanki hareket ediyormuş gibi titreştirdiğini çoğunuz farketmiştir. İşte yıldız ışınlarının başına gelen de bunun hemen hemen aynısıdır. Yer değiştiren sıcak ve soğuk hava katmanları bu göz kırpma efektine neden olur. Gezegenler biraz önce söylediğimiz gibi, bize yıldızlardan çok daha yakındırlar. Bu yakınlık, gökyüzündeki açısal büyüklüklerinin de yıldızlardan çok daha fazla olmasına neden olur. Bu fazla açısal büyüklük nedeniyle, bize gönderdikleri ışınlar atmosfer içinde daha yoğun, daha kalın bir ışın demeti olarak geçer. Yoğun ve kalın ışın demeti, aynı kırınıma uğrasa bile farkedilebilir bir titreşim sergilemez. Oysa yıldızların açısal büyüklükleri çok uzak oldukları için noktasaldır. Bize gelen ışıkları, atmosferimizden aşırı ince bir ışın demeti olarak geçer. Bu ince ışın demeti de, atmosferimizdeki çalkanlılar nedeniyle çok kolay deforme olur ve ortaya bu titreşimli görüntü çıkar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlari-anlamak-2-tayf/", "text": "Trilyonlarca kilometre öteden bilgi almak... Gidip inceleme imkanınız yok. Laboratuvarınızda bir yıldız da oluşturamıyorsunuz. Onlardan gelen yegane şey ise ışık. Dolayısıyla onlar hakkında bilgi sahibi olmak için onlardan gelen bilgiyi taşıyan ışıklarını inceliyoruz. Gökyüzüne baktığımızda her ne kadar bir yıldızı tek bir renkte görsek de onlar her renkten ışık yayarlar. Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz Wien Yasası'ndan ötürü, yani bir nevi sıcaklıklarından ötürü, bir dalga boyunda yayınladıkları enerji diğerlerine oranla daha fazladır. Bu da onları belirli bir renkte görmemize sebep oluyor, fakat gelen ışığı detaylıca incelediğimizde farklı dalga boylarında farklı şeylerle karşılaşıyoruz. İşte sık sık bahsini geçirdiğimiz tayf kelimesi, yıldızdan aldığımız ışığı dalga boylarına ayrıştırarak oluşturduğumuz elektromanyetik dalga spektrumunu ifade eder. Daha Türkçe bir ifadeyle; ışığın tüm dalga boylarını üzerinde ayrı ayrı gördüğümüz bir cetvel gibidir. Farklı enerjiye sahip fotonlar farklı dalga boylarında kendilerini gösterdiğinden; yıldızlardan bize ulaşan ışık da her dalga boyundan ışığı barındırdığından, onu tayfına ayırmak her bir dalga boyunu ayrı ayrı incelemek için önemli bir uygulamadır. Böylelikle hangi dalga boyundaki ışığın neler yaşayıp da bize ulaştığını görebilme şansını elde ederiz. Buradan da yola çıkarak yıldız hakkında bilgi ediniriz. Tayf aslında bir nevi gelişmiş bir gökkuşağıdır. Gökkuşağı, tayfın sadece görebildiğimiz dalgaboyu aralığını bize yansıtır. Fakat yıldızdan gelen tayf görünür bölgede olduğu kadar diğer tüm bölgeleri de içerir. Hatta basit bir yaklaşımla şunu diyebiliriz: Tüm tayf üzerinde görünür bölgenin kapladığı alan, bir okyanusta bir bardak suyun kapladığı alanla hemen hemen aynıdır. Işığın kırınımı sonucu gördüğümüz gökyüzünün bu nadir ve harika doğa olayı esasında basit bir tayftır. Çocukluğumuzdan beri 7 rengi üzerinde görmeye çalışırız. Hatta çoğunlukla zar zor görünen bu renkleri ayırt etmek bazen oldukça zordur. Bazen de renklerin sıralaması kafamızı karıştırır. Fakat bu sıralama doğanın gerçek sıralamasıdır. Hatta sıklıkla bahsettiğimiz moröte ve kızılöte gibi kavramlar da bu güzel doğa olayının içinde saklıdır. Bahsini ettiğimiz 7 renk esasında bizim gözümüzün algılama aralığıdır, yani gökkuşağında daha fazlası varsa da biz bunu göremeyiz. Peki gerçekten de gördüğümüzden fazlası var mıdır? Çoğunlukla bunu sorgulamayız fakat cevap ilgi çekicidir. Gökkuşağının devamında göremediğimiz dalga boylarında da ışık bulunur. Yani moröte ve kızılöte ışıma da gökkuşağında yer alır. Sadece onları görebilmek için uygun bir aygıta ihtiyacımız var. Kızılöte aralığına aynı zamanda kameralarımız da duyarlıdır. Bunu cep telefonunuzun veya bilgisayar kameranızın önüne bir kumanda tutup herhangi bir tuşuna basarak test edebilirsiniz. Çıplak gözle göremediğiniz LED ışığın kameradan göründüğünü fark edeceksiniz. Bu sayede sıradan ekipmanlar kullanarak bir gece görüş kamerası yapmak dahi mümkündür. İşte gece görüş kamerası böyle çalışır. Ortada ışık vardır, fakat biz onu algılayamayız. Aşağıda bununla ilgili örnek videoyu inceleyebilirsiniz. Newton beyaz ışığı bir prizmadan geçirdiğinde gökkuşağı gibi renklerine ayrıştığını gördü. Tüm dalga boylarını taşıyan beyaz ışık, farklı bir ortamdan geçerken her dalgaboyu farklı açılarda kırılır. Bu sayede prizmanın içinden geçerken birbirlerinden ayrışmış olurlar. Biz bugün yıldızlar üzerinde yaptığımız gözlemlerde bir prizma yerine, daha gelişmiş aygıtlar olan tayfçekerleri kullanıyoruz. Gündelik hayatta bu gibi kırınımları CD ve DVD'ler üzerindeki gözle görünmeyen ince delikler sayesinde de görebiliyoruz. Aşağıda da görüldüğü üzere, bizim gözümüzün algılama aralığı olan görünür bölge tayfta oldukça ufak bir alana denk düşer. Mavi-mordan kırmızıya doğru uzanır. Şekilde soldan sağa dalgaboyu artarken, frekans azalmaktadır. Yani mavi ışığın frekansı, dolayısıyla enerjisi kırmızıdan daha fazladır. Biz yıldızları incelerken onların tayflarından faydalanıyoruz. Fakat bu tayf sıradan bir gökkuşağı gibi renklerine ayrışmış olan bir tayf değildir. Yıldızın yapısına dair bazı parmak izlerini taşıyan, çeşitli çizgilere sahip bir tayftır. Yıldızdan gelen ışık, yıldızın atmosferindeki gazdan geçerken etkileşime girer. Dolayısıyla yıldızın tayfını incelediğimizde atmosferi ile etkileşime geçen bu ışığın tayfında atmosferin karakteristik özelliklerini gözlemleriz. Yani gelen ışık orada bulunan her bir atomun veya molekülün kendi parmak izini barındırır. Bu durum, tayfta çizgiler olarak ortaya çıkar ve her birinin kendine özgü çizgisi vardır. Biz bu çizgilere soğurma ve salma çizgileri diyoruz. Her iyonun kendisine özgü çizgileri olduğundan laboratuvarda yaptığımız deneyler sonucunda gözlediklerimizi yıldızdan aldığımızla kıyaslayarak yıldızın atmosferi hakkında bilgi edinmemiz mümkün oluyor. Aldığımız bu tayf bize yıldızın atmosferi hakkında bilgi verirken iç yapısını direkt olarak göstermez. Çünkü yıldızdan bize ulaşan ışık genellikle birkaç yüz kilometrelik bir dış katmanından gelir. Daha içeriden gelmeye çalışanlar üst katmanlarda soğurulur ve tekrar salınır. Bir kez soğurulduktan sonra artık o bilgi kaybolmuştur. Bu sebeple iç katmanlardan bize bir bilgi ulaşması pek mümkün değildir."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlari-anlamak-5-tayf-turleri/", "text": "Yıldızları incelerken her birinin kendine ait olan parmak izlerine bakarız. Bu parmak izi yıldızlarda tayftır. Her ne kadar hepsi kendine özgü olsa da, ortak özellikler taşıyanları belirli sınıflar altında toplayabiliriz. Bir yıldızın kaderini yalnızca onun kütlesi belirlediğinden buna bağlı olan sıcaklık, yarıçap, renk, tayf çizgileri gibi birçok özelliği de birbiriyle ilintilidir. Bu ilişkilerden yola çıkan Hertzsprung ve Russell, astronomide sıkça kullandığımız HR Diyagramını oluşturdular. Gerçekten de yıldızın birçok parametresinin birbirine bağlılığından ötürü çok fazla şey anlattığından bir yıldızı incelemek için bu diyagram oldukça kullanışlıdır. Bize öğretildiği gibi, HR diyagramı hakkında saatlerce hatta günlerce konuşmak mümkün. Diyagramda birçok parametre ve yıldız türü görünüyor. Yatay eksende verilen O, B, A, F, G, K, M değerleri az önce bahsettiğimiz tayf sınıflarıdır. Esprili bir şekilde akılda tutmak için sıklıkla Oh Be A Fine Girl Kiss Me diye bahsedilir. Yine aynı eksende renk ölçeğinin ve yüzey sıcaklığının da yer aldığını görüyoruz. Bu parametreler tayf türü ile doğrudan ilişkili olduğundan yatay eksende bu üç ifadeyi birden kullanıyoruz. Dikey eksende kullandığımız değer ise mutlak parlaklık ya da ışıtma gücü. Diyagramda köşegen gibi olan hatta, anakol yıldızları diyoruz. Bir yıldız ömrünün büyük bir bölümünü burada geçirir. Aşağıdaki konuda ayrıca verilenler hariç bahsettiğimiz yıldızlar, anakol yıldızlarıdır. Az önce de ele aldığımız gibi tayf türleri, renk ve yüzey sıcaklığı ile doğrudan ilişkilidir. Yüzey sıcaklığı tayf çizgilerinde etkili olduğundan, tayf sınıflandırmasında yine doğrudan etkilidir. Bir yıldızın rengi de onun yüzey sıcaklığı ile ilgili olduğuna göre bu parametreler birbiri ile iç içe geçmiş haldedir. Yine bu parametrelerden yola çıkarak yıldızları birbirleri ile ortak özellik taşıyacak şekilde sınıflandırıyoruz. İşte bu OBAFGKM olarak ifade ettiğimiz harfler tayf sınıflarıdır. Aynı zamanda kendi içlerinde numaralar ile de alt gruplara ayrılır. Örneğin biz Güneş'ten bahsederken G2 türü bir yıldız olduğunu söyleriz. O sınıfı tayf türü diyagramda da görüldüğü gibi mavi, oldukça sıcak yıldızları ifade ederken M'ye doğru gidildikçe yıldızın sıcaklığı azalıyor ve rengi kırmızıya doğru gidiyor. Alt grupları da dikkate alacak olursak soldan sağa bu sıralama O5'ten başlayarak O6, O7, O8, O9, B0, B1, ... , M7, M8 diye gidiyor. O5'ten başlıyor olmasının sebebi ise, oldukça düşük olasılıklarda oluşup yine oldukça kısa bir ömre sahip olan bu yıldızların gözleminin nadir olması sebebiyle açık bir uç bırakılmış olması. Yani daha sıcak bir yıldızın bulunması durumunda buraya bir sınıf ekleyebilmek için O1'den değil de O5'ten başlatmışlar. Bunlara ek olarak her ne kadar yıldız olarak nitelendirilmeseler de, daha soğuk olan kahverengi cüceleri ise ek bir tayf türü olarak L, T ve Y sınıflarında ele alıyoruz. Kahverengi cüceler hakkında bilgi için şu makalemize bakabilirsiniz. O tayf sınıfından M tayf sınıfına doğru gidildikçe yüzey sıcaklığı, kütle, yarıçap ve ışıtma gücünün azaldığını görüyoruz . Bu sayede bir yıldızın kaderini kütlesinin belirlediğini daha açık bir şekilde anlamış oluruz. Eğer kütle daha fazla ise kütleçekim daha fazla, dolayısıyla yaşadığı şartlar daha serttir. Yakıtını daha hızlı harcar, daha kısa sürede tüketir. Bu da yüzey sıcaklığının fazla, dolayısıyla ışıtma gücünün de fazla olmasına sebep olur. Yukarıda yaşam süre aralıklarını vermememize rağmen buradan mantıksal bir çıkarım yapmamız mümkün. Bulunma yüzdelerine baktığımızda O'dan M tayf sınıfına doğru gidildikçe artan bir yüzde görüyoruz. Hatta O tayf sınıfında bu değer 3 milyonda 1 gibi oldukça düşük değerlerde geziyor. Bunun iki temel sebebi var: Birincisi gaz ve toz bulutu içerisinde büyük kütlenin toplanıp yıldız oluşturma ihtimalinin, küçük kütleli yıldız oluşturma ihtimalinden daha düşük olması. Diğeri ise yaşam süresinin diğerlerine göre oldukça kısa olması. O tayf türünden bir yıldızın yaşı 1 milyon yıl ile ifade edilirken, M tayf türünün yüz milyarca, hatta bazı uç örneklerde trilyonlarca yıl ile ifade edilir. Bu sebeple istatistiksel olarak sıcak ve vahşi yıldızları daha nadiren görürüz. O tayf türü yıldızlar çok yüksek yüzey sıcaklığına ve dolayısıyla çok yüksek ışıtma gücüne sahiptirler. Yüksek yüzey sıcaklığı sebebiyle enerjilerinin çoğunu morötede yayınlarlar . 55.000 K dereceye kadar yüksek yüzey sıcaklığına sahip olabilirler. Hatta en uç örneklerden biri olan R136a1 yıldızı 1,7 milyon yıl yaşında, 265 Güneş kütlesine ve 56.000 K yüzey sıcaklığına sahip O tayf türünden bir yıldız. Yarıçapı ise 29 Güneş yarıçapı kadar. Bu da ışıtma gücünü hesapladığımızda Güneş'ten tam 7.5 milyon kat fazla bir ışıtma gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Teorik olarak yapılan hesaplarda 150 Güneş kütlesinin üzerinde yıldız oluşmamasını bekliyoruz fakat bu yıldızın kütlesi neredeyse bunun iki katı. Son yapılan gözlemler de doğruluyor ki böyle büyük kütleli yıldızlar, iki büyük kütleli yıldızların birleşmesi sonucu oluşabiliyor. Fakat zaten düşük bir olasılıkla bulunma ihtimaline sahip büyük kütleli yıldızların, böyle yıldızları oluşturması daha da nadir rastlanan bir olay. Yine bazı teorik modeller 150 Güneş kütlesinden fazla kütleye sahip yıldızlar oluşabileceğini de söylüyor. Fakat bunların birer yaklaşım olduğunu hatırlatmakta fayda var. Gözlemsel olarak elimizdeki en uç noktalar bunlar. O tayf türünden yıldızların ortalama ömürleri milyon yıl dolaylarındadır. Yaşam sürelerinin böyle kısa olmasının sebebi, büyük kütlelerinden ötürü merkezdeki sıcaklığın ve basıncın oldukça yüksek olup yakıtını hızla tüketmesine sebep olmasıdır. Bu tür yıldızlar güçlü ve hızlı yaşayıp, çabuk ölürler. Şuradan bilgi alabileceğiniz Eta Carinae yıldızı, galaksimizdeki O tayf tipi anakol yıldızlarının en büyüklerinden biridir. Oldukça sıcak ve mavi yıldızlardır. O tayf türüne göre biraz daha mütevazi bir yaşam sürmelerine rağmen hala oldukça güçlü yıldızlardır. Bu sebeple yaşam süreleri O tayf türünden fazla olsa da yine de oldukça kısadır. En çok tanıdığımız yıldızlardan Rigel bu tayf türünden, B8 sınıfı bir mavi süperdevdir. Yaklaşık 8 milyon yaşında, 12.000K yüzey sıcaklığına, 80 Güneş yarıçapına, 21 Güneş kütlesine ve Güneş'in 120.000 katı ışıtma gücüne sahiptir. O ve B tayf türünde göre gökyüzünde çıplak gözle görmeye alışık olduğumuz popüler daha fazla yıldızı barındırır. Beyazımsı mavimsi renktedirler. A0 tayf türünden, yaz üçgeninin bir parçası olan Vega yaklaşık 825 milyon yıl yaşındadır. 2.1 Güneş kütlesine, 2.5 Güneş yarıçapına ve Güneş'in 40 katı ışıtma gücüne sahiptir. Bu durum O ve B tayf türü ile kıyaslayınca oldukça sıradan görünüyor. Yüzey sıcaklığı ise ortalama 9.500 K. Vega hakkında daha detaylı bilgi için bu makalemize bakabilirsiniz. A Tayf türü anakol yıldızlarının bir diğeri ve çok yakınımızdaki ilginç bir yıldız sistemi olan Castor için şu makalemizi okuyabilirsiniz. Renkleri beyaz olan F tayf türünden yıldızlardan gökyüzünün tanıdığımız üyesi Procyon. Küçük köpek takım yıldızının en parlak üyesi Procyon F5 tayf türünden bir yıldızdır. 3 milyar yıl yaşında ve 6.500 K yüzey sıcaklığına sahiptir. Aynı zamanda 1,42 Güneş kütlesinde, 2 Güneş yarıçapında ve Güneş'in ışıtma gücünün 7 katı bir ışıtma gücüne sahip. Procyon hakkında daha fazla bilgi için şu makalemize göz atmanız yeterli. G tayf türüne ait en yakınımızda yıldız Tau Ceti hakkında bilgi almak için burayı ziyaret edebilirsiniz. Gökyüzünün bir tanıdığımız üyesi daha olan Pollux K0 tayf türünden bir yıldız. Güneş'ten nispeten daha soğuk yıldızlar. Pollux 2 Güneş kütlesine, 8.8 Güneş yarıçapına ve Güneş'in 43 katı bir ışıtma gücüne sahip. Yaşı ise yalnızca 724 milyon yıl. Şurada detaylı incelemesini yaptığımız, çok yakınımızdaki Epsilon Eridani yıldızı da K Tayf türüne ait bir anakol yıldızıdır. M tayf türünden yıldızlar anakol yıldızlarının %76'lık bir kısmını oluşturur. Düşük yüzey sıcaklıklıkları ve dolayısıyla ışıtma güçleri sebebiyle kendilerini daha az belli ederler. Hatta anakol evresine ait bilinen en parlak M tayf türü yıldız 6.6 kadir olduğundan ötürü hiçbirini çıplak gözle göremeyiz. Genel olarak kırmızı cüce olarak adlandırılan bu yıldızlar hakkında, şuradan okuyabileceğiniz daha detaylı bir makale yayınlamıştık. Bu M sınıfı kırmızı cücelerden çok yakınımızda yer alan; Barnard Yıldızı, Wolf 359, Proxima Centauri, Lalande 21185 veSCR 1845-6357, hakkında linklere tıklayarak daha geniş bilgi almanız mümkün. Çoğunluğu kırmızı cücelerden oluşmasına karşın çokça bildiğimiz süper dev üyeleri de barındırır. Bunlardan birisi bilinen en büyük yıldızlardan VY Canis Majoris, diğeri Orion takım yıldızının supernova adayı Betelgeuse ve bir de Antares."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlarin-kavgasi-ve-kozmik-sanat/", "text": "Şiddetli bir kozmik kavgaya tutuşan bir çift yıldız sistemi, kavganın arkasından bu kavganın nasıl sonlandığı konusunda bizlere ipuçları veren rengarenk güzel bir gaz bulutu bıraktı. Bu savaş, Centaurus Takımyıldızı içerisinde binlerce ışık yılı uzaklıkta bulunan HD101584 yıldız sistemi içerisinde patlak vermişti ve kavganın sonucu ise Şili'de bulunan 66 tane radyo teleskoptan oluşan ALMA tarafından yakalandı. Not: Yıldız sisteminin bize olan uzaklığını henüz tam olarak hesaplayamadık. Tahminen 1.800 ila 5.900 ışık yılı arası bir uzaklıkta olduğu düşünülüyor. Yıldız sisteminin yaşlanan yıldızı, şişerek bir kırmızı deve dönüştü ve yakınında bulunan daha düşük kütleli yıldız eşini yutmaya yetecek kadar bir büyüklüğe ulaştı. Daha sonra ise bu daha küçük olan yıldız, dev komşusunun merkezine doğru dönmeye başladı. Ancak bu iki yıldız çarpışmadığı gibi aralarında oluşan etkileşim ile birlikte büyük yıldızın dış katmanları çarpıcı bir şekilde dağılmaya başladı ve ortaya bu görseldeki gibi renkli bir gaz bulutu ortaya çıktı. Bu görselin elde edildiği araştırmanın ortak yazarı olan Sofia Ramstedt, Güneş benzeri kütleye sahip yıldızların ölüm süreçlerini tasvir edebildiklerini ancak bunun neden ve tam olarak nasıl olduğunu henüz açıklayamadıklarını söylüyor. Ayrıca HD101584'ün bu bulmacayı çözmek için bize önemli ipuçları verebileceğini düşünüyor. Böylece HD 101584'ün çevresinin detaylı görselleri ile dev yıldızın önceki hali ile yakında ortaya çıkacak olan kalıntısı arasında bağlantı kurabiliriz. Bugün kullandığımız teleskoplar, astronomlara HD101584'ün çevresindeki gaz bulutlarını içerisinde bulunan yıldızlar ile ilgili ipucu elde edebilmek için taramalarına imkan tanıyor. Ancak yıldızlar bizden çok uzaktalar ve birbirlerine çok yakın duruyorlar. Bu yüzden de onları tam anlamıyla çözümlemek şu an için çok zor."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlarin-olumu-1-kara-cuce/", "text": "Kara Cüce'lerden bahsetmeden önce birkaç şeyi bilmemiz gerekli: Fransız bilim insanı Lavoisier'in, karısıyla beraber giyotine gönderilmeden önce keşfettiği ünlü enerjinin korunumu yasası; hiçbirşey yoktan var, vardan yok edilemez der. Ak bıyıklı dehamız Einstein ise bunu geliştirir; enerji ve madde aynı şeydir, birbirlerinin farklı görünümlerinden ibarettir diye ekleme yapar. Buradan şu çıkar; bir cisim tüm kütlesi enerjiye dönüşse bile sonsuza kadar enerji üretemez. Önünde sonunda enerji üretmesini sağlayan mekanizma duracaktır. Yıldızın parlamaya başladığı kütle; sağlıklı bir biçimde enerji üreterek dengede kalacağı anakol evresi denilen evrenin uzunluğunu belirler. Güneş kütlesinde bir yıldızsanız, çekirdeğinizdeki hidrojeni tüketmek için yaklaşık 10 milyar yıllık bir süreniz var demektir. Eğer Güneş'in 1.5 katı kütleniz varsa, yakıtınız daha bol olmasına rağmen 2 milyar yıl içinde tüm hidrojeninizi tüketirsiniz. Bunun nedeni, kütleniz büyükdükçe çekirdeğinizdeki basıncın artmasıdır. Basınç ne kadar yüksek ise, o kadar fazla hidrojen atomu nükleer reaksiyona girer. Ayrıca çekirdeğinizin çapı da büyüktür. Bu da zaten daha hızlı yaktığınız hidrojeni çok daha bol kullanacağınız anlamına gelir. Sonuç? Çok daha fazla enerji üretir, çok daha kısa yaşarsınız. Güneş'in 1,5 katı kütleye sahip bir yıldızın ürettiği enerji Güneş'in 1,5 katı değil, yaklaşık 7 katıdır. Kütleniz Güneş'in 4 katı ise, 180 kat fazla enerji üretirsiniz. 10 katı ise, 20 bin kat fazla ışıma gücünüz var demektir. Benzer biçimde, eğer kütleniz Güneş'in %80'i kadarsa Güneş'in sadece %35'i kadar enerji üretebilirsiniz. Güneş'in yarısı kadar iseniz ürettiğiniz enerji Güneş'in %5'idir. Çeyrek Güneş kütlesine sahip bir yıldız iseniz, Güneş'in yaydığı enerjinin sadece %1'ini yayabilirsiniz. Bir kırmızı cüce yıldızın ömrü çok uzundur. Güneş'in %60'ı kütleye sahip olanları 70 milyar yıl yaşarken, %40'ı kadar kütleye sahip olanları 160 milyar yıl, %10 ve daha küçük kütlesinde olanları 1 trilyon yıl ömre sahiptir. Bu sürelerin, sadece 10 milyar yıllık toplam ömre sahip Güneş gibi yıldızlara göre muazzam ölçülerde fazla olduğu görülebilir. Cüce yıldızların çekirdeklerindeki nükleer füzyon gerçekleşen bölge küçük ve buradaki basınç daha büyük yıldızlara oranla düşüktür. Bu bölgede nükleer reaksiyon çok yavaş gerçekleşir. Yakıtlarını çok idareli kullanırlar. Bu da yıldızın son derece az enerji üretmesine neden olur. Olabilecek en küçük kırmızı cüce yıldızın yüzey sıcaklığı 2.300 santigrat derece kadar iken, iri bir kırmızı cüce yıldız 3.600 santigrat derecelik yüzey sıcaklığına sahip olabilir. Kıyaslama yapmanız için söyleyelim; Güneş'in yüzey sıcaklığı yaklaşık 5.500 derecedir. Evrenin 13,8 milyar yıllık yaşı ve cüce yıldızların uzun ömürleri düşünüldüğünde, henüz hiçbir kırmızı cüce yıldızın ölümüne şahit olamadığımız gerçeği ile yüzleşiyoruz. Ancak, yaptığımız hesaplar gösteriyor ki, bir kırmızı cüce yıldızın yakıtı bittiğinde gerçekleşecek olan şey; yıldızın yavaşça soğuyarak gözden kaybolması. Kırmızı cüce yıldızların kütleleri çok düşüktür. Bu düşük kütle nedeniyle yıldız enerji üretmeyi kestiğinde, yani çekirdeğindeki nükleer reaksiyona girebilecek hidrojen tükendiğinde, hidrostatik dengesini kaybeder ve çökmeye başlar. Ancak, kütlesi çok fazla sıkışmak için yeterli kütleçekimini üretebilecek kadar büyük olmadığından, bu sıkışma bir süre sonra durur. Yıldızın, hidrojen reaksiyonu sonucu yüzmilyarlarca yıl boyunca açığa çıkan ve çekirdeğinde biriken helyumu yakabilmesi için daha fazla sıkışması, çekirdek basıncının ve sıcaklığının 100 milyon santigrat dereceye kadar artması gerekir. Fakat belirttiğimiz gibi cüce yıldızların kütlesi bunu sağlayabilecek kadar yeterli değildir. Dolayısıyla çekirdeğindeki helyumu asla ateşleyemez ve yıldızda enerji üretimi bir daha başlamamak üzere sona erer. Bundan sonra olabilececek tek şey, sıcaklığı nedeniyle hala parlak olan yıldızın çok yavaş biçimde, milyarlarca yıl boyunca soğuması ve yavaşça gözden kaybolmasıdır. Özetle, kırmızı cüceler öldükten sonra kara cüce yahut siyah cüce ismi verilen cisimlere dönüşürler. Bir kara cüce, başlangıçta binlerce derecelik bir gaz topundan ibarettir ve hala büyük çoğunluğunu hidrojen gazı meydana getirir. Bu kızgın hidrojen ve çekirdekteki helyum, enerji üretimi durduğu için kütleçekimini dengeleyecek güçten mahrumdur ve çekirdekten başlayarak kütlesinin büyük kısmı oldukça yoğun biçimde, neredeyse bir beyaz cüce kadar sıkışır. Yüzeyinde sadece birkaç yüz km kalınlığa sahip olan atmosferi dışında katı bir özellik kazanır. Güneş'in yarı kütlesi civarındaki kırmızı cücelerin nihai kaderi, yüzeyi birkaç bin derece sıcaklığa sahip soğuk sahte bir beyaz cüceye dönüşmektir. Ancak, ölen kırmızı cücenin kütlesi yeterince yüksek değilse, yıldızın yüzeyi ve oldukça kalın olan binlerce km derinliğe sahip dış zarfı hala akışkan plazma özelliğini korur. Çoğu kırmızı cücenin kütlesi oldukça düşük olduğu için, bu sıkışma yıldızın dış kısımlarında beyaz cüce gibi katı bir cisim özelliği gösterebileceği seviyeye ulaşamaz. Kara cüce, 10 milyar yılı aşacak olan soğuma süreci sonunda, çekirdeği hala çok sıcak ve çok yoğun, fakat yüzeyi daha az yoğunlukta soğuk gazlardan oluşan bir yapıya bürünür. Hatta şunu diyebiliriz ki, bir kara cücenin gerçekte kahverengi cüce denilen yıldızlardan geçmişteki görkemli günleri haricinde tek farkı sadece daha ağır olmasıdır. Bu sırada soğumakta olan yıldız çevresine eskisi kadar olmasa da giderek azalan biçimde enerji yaymayı sürdürür. Onlarca milyar yıl geçtikten sonra yüzeyi iyice soğuyan kara cücemiz artık ne bir yıldız, ne bir kahverengi cücedir. O artık bir gaz devi gezegen gibi davranmaya başlar. Hala sıcak olan çekirdeğinden yayılan ısı yüzeyinde artık atmosfer diyebileceğimiz bölgede hava olaylarının gerçekleşmesine neden olur. Basit ifadesiyle, yıldızımız artık jüpiter benzeri bir gezegen gibi davranmaya başlar. Kara cüceyi kızılötesi dalga boyunda incelediğimizde hala çok az da olsa enerji yaydığını görebiliriz. Yüzlerce milyar yıl sonra kara cücenin çekirdeği de artık tümüyle soğumuştur. Atmosferindeki hava hareketleri de çekirdekten gelen enerji kesildiği için son bulur ve termodinamik açıdan tümüyle ölür. Yıldız artık çevresine hiç enerji yaymaz hale gelir. Bu haliyle işe yaramaz soğuk bir hidrojen-helyum kütlesinden başka birşey değildir. Ancak, kara cücelerin ikinci bir hayat yaşayabilme şansları her zaman vardır. Yıldız kendi kütlesi dahilinde artık enerji üretemeyecek hale gelmişse de, başka bir kara cüce yıldızla -parçalanmayacak biçimde- çarpışabilirse, bu iki kara cüce birleşerek kalan hidrojenlerini yakacak daha büyük kütleye erişip; yeni genç bir yıldız gibi parlamaya başlayabilir. Birleşen kara cücelerin kütlesine bağlı olarak bu yeni yıldız eskiden olduğu gibi bir M sınıfı kırmızı cüce olabileceği gibi, K sınıfı bir turuncu cüce ve G sınıfı Güneş benzeri bir sarı cüce de olabilir. Böylece kara cücenin eski yıldız günlerinden kalma ve çevresinde hala dolanan, ancak iyice donmuş gezegenlerine bahar tekrar gelir. Burada belirtelim ki, tekrar bir yıldıza dönüşme şansı sadece kara cüceler ve kısmen beyaz cüceler içindir. Daha büyük yıldızların ölmüş artıkları olan nötron yıldızları ve karadelikler için yeniden hayata dönme şansı yoktur. Kara cüceye dönüşme kaderi, K tayf sınıfı anakol yıldızları olan turuncu cüce yıldızların bir kısmı için de geçerlidir. Güneş'in %85'i ile %61'i arasında kütleye sahip bu yıldızların en düşük kütleli olanları yakıtları bittikten sonra kırmızı cüceler gibi yavaşça soğuyarak gözden kaybolurlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlarin-olumu-2-beyaz-cuce/", "text": "Yazı dizimizin bir önceki ilk bölümünde, yıldızların ömürleri ile kütleleri arasındaki ilişkiden söz etmiş, ardından düşük kütleli cüce yıldızların kaçınılmaz sonu olan Kara Cüce'leri anlatmıştık. Bu bölümde ise artık cüce olarak niteleyemeyeceğimiz orta kütleli yıldızların yaşam süreçleri, ölümleri ve nihai sonlarını, bir beyaz cüce yıldıza dönüşme süreçlerini ele almaya çalışacağız. Güneş'e yakın kütleye sahip yıldızlar kırmızı ve turuncu cücelere göre kısa ömürlü olsalar da, yine de hatırı sayılır bir uzunlukta ömre sahipler. Güneş'in %90'ı kütlesindeki bir G sınıfı yıldız 13-14 milyar yıl kadar yaşarken, Güneş'ten %20 daha büyük kütleli bir yıldızın ömrü 5-6 milyar yıl kadardır. Güneş'in %70'i kadar kütleye sahip K sınıfı yıldızlar ve G sınıfı Güneş benzeri yıldızlar, yakıtları olan hidrojeni tükettiklerinde parlamaya devam edebilmeleri için ikinci bir şans kazanırlar. Bu şans, hidrojenin yakımı sırasında ortaya çıkan Helyum'u kullanarak enerji üretebilmeleridir. Çünkü büyük kütleleri, cüce yıldızların yapamadığı şey olan Helyum'u nükleer reaksiyona sokabilecek kadar kütle çekimden kaynaklı basınç üretebilir. Ancak burada bir istisna vardır. Bir önceki yazımızda belirtmiş olduğumuz cüce yıldızlardan, Güneş'in %30 ve üstü kütleye sahip olanları, eğer metal bakımından zenginlerse, çekirdeklerindeki helyumu yakabilecek basıncı sağlayabilirler. Astronomi jargonunda metal, hidrojen ve helyum haricinde kalan tüm elementlere yapılan ortak bir tanımlamadır. Eğer bir yıldız metal olarak zenginse, çekirdek bölgesi daha ağır olur. Çünkü, hidrojen ve helyum oldukça hafif elementlerdir, geri kalan tüm elementler bunlara oranla oldukça ağır sayılır. Dolayısıyla bir yıldızın çekirdeğinde karbon, azot, berilyum, demir gibi elementler ne kadar fazla ise, o bölge o kadar ağır olur ve sıkışma oranı yükselir. Güneş'ten birkaç kat büyük kütleye sahip parlak yıldızlar da benzer bir kaderi paylaşırlar. Kimi zaman, Güneş'ten 8 kat büyük A, F ve B sınıfı bir yıldız bile aşağıda anlatacağımız biçimde bir ömür sürer ve sonu Güneş ile aynı olur. Yıldız evriminde her zaman istisnalar vardır. Kendi iç dinamikleri bir kırmızı cüce yıldızı burada anlatacağımız evrim sürecine sokabileceği gibi, süpernova olması beklenen yıldızların hayatını beyaz cüce olarak sonlandıracağı bir döngüye sokabilir. Makalemizin devamını okuduğunuzda bunun nedenini anlayacaksınız. Hidrojen tükendiğinde, artık kütle çekimine karşı koyan ışınım basıncı azalır ve yıldızın hidrostatik dengesi bozulur. Bozulan bu denge nedeniyle kütle çekim gücü baskın hale gelir ve yıldızı oluşturan madde kendi ağırlığı altında içe çökmeye başlar. Yıldız çöktükçe, sıkışan çekirdek bölgesindeki basınç ve ısı artar. Basınç ve sıkışmanın yarattığı ısı çekirdekte 100 milyon santigrat dereceyi bulduğunda, çekirdekte birikmiş olan Helyum atomları, üçlü alfa süreci dediğimiz bir reaksiyonla birleşerek karbon atomları meydana getirmeye başlar. Aynı anda, çekirdek çevresinde kalmış ama reaksiyonu durmuş olan tüm hidrojen de tepkimeye girer. Ortaya çıkan bu ani ve muazzam enerji yıldızın çökmesini engellediği gibi, daha başka bir şeye de sebep olur: Yıldız genişlemeye başlar. Bu genişleyen yıldızlara kırmızı dev diyoruz. Yıldızı genişlemeye zorlayan bu büyük ışınım basıncı küçük bir soruna neden olur. Bu sorun, yıldız genişlediğinde çekirdekteki basıncın düşmesi ve doğal olarak helyum reaksiyonunun durmasıdır. Evet, genişleyen yıldızın çekirdeğinde enerji üretimi durur. Bunun üzerine yıldız tekrar içe çökmeye başlar ve yukarıda anlattığımız sürecin aynısı bir daha gerçekleşerek yeniden enerji üretilir. Bu bir kısır döngü içinde sürekli devam eder. Bu durumu dışarıdan izlediğimizde yıldızın zonkladığını görürüz. Bu aşamada yıldızın parlaklığı şişip büzüşmesiyle birlikte periyodik olarak artış-azalış gösterir. Bu şekilde zonklayan yıldıza cepheid değişkeni adı veriliyor. Şunu da söyleyelim; cepheid değişkeni yıldızlar sadece bu anlattığımız süreç sonucu oluşmazlar. Ömrünün sağlıklı dönemlerini geçiren anakol evresindeki dev yıldızlar da cepheid değişkeni özelliği gösterebilirler. Yıldız bu şekilde bir genişleyip bir daraladursun, çekirdekte Helyum reaksiyonuyla üretilen muazzam enerji yıldızın dış katmanlarını şişirerek çapını artırmayı sürdürür. Öyle ki, yıldız eski halinden 100 kat daha büyük bir çapa erişebilir. Örneğin şu anda 1.4 milyon km çapa sahip olan Güneş, genişlemeye başladığında 150 milyon km çapa kadar büyüyebilecek. Yıldızın zonklaması sırasında oluşan kütle çekim kuvvetleri ve ışınım basıncı parçalanma sürecinin de başlangıcıdır aslında. Güçlü yıldız rüzgarları ve şişip daralma sırasında oluşan ani çekim kuvveti değişiklikleri yıldızın dış kısımlarının yavaş yavaş kopmaya başlamasına neden olur. Bu yıldız için iyi bir şey değildir, çünkü kütlesinin yarıya yakınını kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Maalesef bu risk gerçektir ve yıldızın çekirdek basıncını yüksek tutan kütlesinin bir kısmı uzaklaşmıştır. Zaten bu arada zonklama evresinin de sonu yaklaşmaktadır. Bir an yıldızın çekirdeğinde üretilen enerji o boyuta gelir, sıcaklık o kadar artar ki, yeterli basınç olmasa da çekirdeği saran ve o ana kadar reaksiyona girmemiş olan helyum kabuk aniden nükleer reaksiyona girer. Helium Flash dediğimiz bu aşamada korkunç boyutlarda bir enerji açığa çıkar. Çekirdeğin dış çevresindeki bu ani nükleer reaksiyon yıldızın sonunu getirecek kadar büyüktür. Yıldızın dış katmanları, merkezden kaynaklı ışınım basıncının büyüklüğü nedeniyle kütle çekim etkisinden kurtulacak hıza ulaşır ve yıldız çok hızlı ve aşırı boyutlarda genişler. İçeride üretilen bu muazzam enerji, yıldızın parlaklığını olağanüstü seviyede artırır. Ancak, genişleyip yüzey alanı çok büyüdüğü için, merkezdeki sıcaklık 300 milyon santigrat derecenin üzerinde olsa da yüzey ısısı sadece 3-4 bin santigrat derece civarındadır. Buna rağmen, yaydığı enerji eski sağlıklı günlerinde yaydığı enerjiden yüzlerce kat fazla hale gelir. Güneş kütlesinde bir yıldız, bu kırmızı dev aşamasında şu ankinden yaklaşık 500 kat daha fazla enerji yayacaktır. Şu ankinden 100 kat fazla genişleyen ve 500 kat fazla enerji yayan yıldızımız; sırasıyla Merkür, Venüs ve Dünya'yı önce kavurup daha sonra bünyesine katarak yok edecek. Asteroid kuşağındaki tüm asteroidler kavrulacak, küçük boyutlu olanlar buharlaşacaklar. Mars gezegeni şu an olduğundan yüzlerce kat fazla ışınıma maruz kalacağı için yüzeyi binlerce derecelik sıcaklıkla kavrulacak, bir lav topuna dönüşecek. Görkemli Jüpiter gezegenine yaz gelecek. Ancak bu yaz, Jüpiter sistemi için pek hayırlı olmayacak. Europa gibi buzlu uyduları eriyerek birer su dünyasına dönüşecek. Ancak bu su birkaç bin yıl içinde buharlaşarak yok olacak. Jüpiter'in manyetik alanı kendisini korumaya yetmeyecek; Güneş'in aşırı güçlü yıldız rüzgarları bu dev gezegenin atmosferini süpürmeye başlayacak. Bu süreçte Jüpiter kütlesinin bir kısmını kaybederek biraz zayıflayacak. Güneş'ten 1.5 milyar km uzaklıktaki Satürn sistemi ise daha şanslı olacak, Satürn'ün yörüngesi, şu an Dünya ve Mars'ın yer aldığı; Güneş'in habitable zone dediğimiz suyun gezegenler yüzeyinde sıvı halde kalabildiği yeni yaşam kuşağı haline gelecek. Ancak, şu an kalın bir atmosfere sahip olan Titan'da buzlar çözülmeye başlayıp ısındıkça atmosfer de uzaya kaçarak kaybolacak, Titan çıplak bir kaya parçasına dönüşecek. Yıldız bu kadar aşırı genişlediğinde, kütle çekim kuvveti de yıldızı bir arada tutmak için yeterli olan gücünü yavaş yavaş yitirmeye başlar. Bu da yıldızın geri dönüşü olmayacak biçimde dağılmaya başlaması anlamına gelir. Yıldızın dış katmanları bağımsız biçimde yavaşça uzaklaşmayı sürdürür. Çekirdekte Helyum reaksiyonuyla üretilen aşırı büyük enerji de bu dağılma sürecini kaçınılmaz hale getirir: Güçlü yıldız rüzgarları yıldızın dış zarfını öteleyerek dağılmayı hızlandırır. Artık bu noktada kırmızı dev aşamasındaki yıldız bir gezegenimsi nebulaya dönüşmeye başlamıştır. Güneş ve daha küçük K sınıfı turuncu yıldızlarda enerji üretimi çekirdekteki Helyum'un da tümüyle karbona dönüşüp tükenmesi ile sonlanır. Ancak, daha büyük kütleli F, A ve B tayf sınıfı anakol yıldızları; Helyum reaksiyonu tükenince, birikmiş olan bu Karbonu reaksiyona sokabilecek kadar büyük kütleye sahiptirler. Karbon'un birleşerek Neon ve Oksijen'e dönüşmesi Helyum reaksiyonundan çok daha fazla enerji üretilmesine neden olur. Güneş'in 5 katı kütleye sahip olan bir B sınıfı dev yıldız, Karbon ve Oksijeni yakarken, oluşan ışınım basıncı yıldızın 2-3 Güneş kütlesine sahip olan dış zarfını, hatta daha önce reaksiyona giren helyum kabuğunun dahi uzay boşluğuna saçmasına neden olur. Bu nedenle F, A ve B sınıfı yıldızlar zaten kısa olan ömürleri sonucu girdikleri kırmızı dev evresini de çok hızlı geçirler. Kırmızı dev evresine çok büyük bir kütleyle girmiş olan B sınıfı dev yıldızımız, bu sürecin sonuna doğru sadece 1-2 Güneş kütlesine sahip bir yıldız haline gelir. Bu da, sonunun Güneş benzeri küçük kütleli yıldızlarla benzer olmasına sebep olur. İster Helyum, ister Karbon, ister Oksijen füzyonu gerçekleştirsin, önünde sonunda yıldızın kullanabileceği bir yakıt kalmaz. Zaten yakıt bitene kadar yıldız tüm dış zarfını uzay boşluğuna saçıp bir gezegenimsi nebulaya dönüşmüştür bile. Nebulanın ortasında kalan yıldızın çekirdek kısmında enerji üretimi sona ermek üzeredir. Son birkaç atom da reaksiyonunu tamamlayınca enerji üretimi tümüyle durur. Çekirdek, Helyum ve Karbon reaksiyonları sonucu yüz milyonlarca santigrat derecelik bir sıcaklığa erişmiştir. Ancak, artık enerji üretilmediği için kendi kütle çekimi altında ezilmekten başka şansı yoktur. Neredeyse tümüyle Karbon'dan oluşan çok sıcak çekirdek yavaşça ama güçlü biçimde ezilmeye başlar. Yıldız yukarıda anlattığımız süreçte kütlesinin büyük bölümünü kaybetmiş olduğu için, geride kalan çekirdeğin kütlesi oldukça küçüktür. Örneğin Güneş, kırmızı dev aşaması sonrasında bu duruma geldiğinde şu anki kütlesinin yüzde 30 veya 40'ını kaybedebilir. Güneş'ten daha küçük bir turuncu cüce yıldızda; kalan çekirdeğin kütlesi %30 güneş kütlesinde olabileceği gibi, Güneş'ten 5-6 kat büyük kütleli bir yıldızdan geriye neredeyse Güneş'in şu anki kütlesi büyüklüğüne sahip bir çekirdek kalabilir. Çökmenin durduğu anda yıldızımızın geride kalan çekirdeği o kadar sıkışmıştır ki, çapı sadece Dünya kadar ve bir pinpon topu büyüklüğündeki parçası 1 ton ağırlıkta olabilir. Çok sıkışmış olan bu sıcak karbon topunun yüzeyeyi bir elmastan daha sert ve katıdır. Yüzeyin üstünde, yine karbondan oluşan ama az miktarda helyum, oksijen, neon, demir, nikel, azot gibi gazlardan oluşan birkaç kilometre metre kalınlığında çok yoğun, muazzam basınca sahip bir atmosferle kaplıdır. Yıldızımız yaklaşık Dünya büyüklüğünde bir alana sıkışıp kalmıştır. Merkezindeki sıcaklık milyonlarca dereceyi bulan çekirdeğin yüzey sıcaklığı, kırmızı dev aşamasında geçirdiği süreçte yaşadıklarına göre onbinlerce veya yüzbinlerce santigrat derece olabilir. Göz alıcı, çok güçlü beyaz bir parlaklığa sahiptir. Ancak, bu kadar sıcak olmasına rağmen yavaş yavaş soğumaktan başka şansı yoktur. Fakat bu soğuma çok yavaş gerçekleşir ve milyarlarca yıl sürer. Artık bu yıldızın adı bir beyaz cücedir. Yukarıda bir çırpıda anlattığımız süreç, Güneş benzeri bir yıldız için gerçekte yüz milyonlarca, daha büyük kütleli yıldızlar için ise birkaç milyon yıl sürer. Hatta güneş benzeri bir yıldızın kırmızı dev evresinde geçireceği ömür 1 milyar yılı bulabilir. Tüm bu süreci, aslında çok yavaş gerçekleştiğini bilerek değerlendirmeniz yerinde olur. Öyle helyum yanmaya başladı, Güneş aniden şişti, Dünya'yı kavurdu diye bir olay yok; yüz milyonlarca, milyarlarca yıl süren bir dönüşüm söz konusu. Beyaz cüceler enerji üretmiyor olmasına rağmen bir yıldız gibi parlamaya çok uzun süre devam ederler. Kırmızı dev aşamasının sonunda trilyonlarca km uzaklara saçıp bir gezegenimsi bulutsuya dönüştürdüğü dış katmanlarını aydınlatarak muhteşem renklerde parlamasına sebep olan da, bulutsunun merkezindeki beyaz cücenin yaydığı güçlü ışınımdır. Bu ışınım, beyaz cüceyi trilyonlarca km boyunca saran bulutsuyu aydınlattığı gibi, ışınım basıncıyla yavaş yavaş dağıtmaya da devam eder. Bu nedenle hiçbir gezegenimsi bulutsu uzun süre beyaz cücenin çevresinde kalamaz. Birkaç milyon yıl içinde kendisinden son kalan bulutsuyu da dağıtan beyaz cüce artık uzay boşluğunda yalnız, bir başına ölümü beklemeye başlar. Bu ölüm o kadar yavaş gerçekleşir ki, evrenin şu anki yaşı olan 13.8 milyar yıl, en eski beyaz cücenin bile gözden kaybolmasına yetecek kadar uzun değildir. Beyaz cüceler çok yoğundur, boyutları Dünya kadar olmasına rağmen, kütleleri gezegenimizin birkaç yüz bin katıdır. Böylesine büyük bir kültenin uzay boşluğunda ışıma yoluyla soğuması akıl almaz uzunlukta süreler gerektirir. Bilinen en eski beyaz cüceler bile şu anda birkaç bin derecelik sıcaklığa sahipler ve parlamaya devam ediyorlar. Beyaz cüceler bu çok uzun ömürleri sayesinde; artık enerji üretmiyor olmalarına rağmen yaşam için elverişli olabilecek yerlerden biri haline dönüşebilir. Eğer yıldız beyaz cüceye dönüşmeden evvel kırmızı dev aşamasındayken hayatta kalabilen gezegenler varsa, yıldızın kütlesinin büyük kısmını kaybettiği bu dönemde daha yakın bir yörüngeye inmiş olabilirler. Bu yaklaşmış olan gezegenlerden biri beyaz cüceye, sıcaklığına bağlı olarak 500 bin 1 milyon km gibi oldukça yakın bir yörüngeye girmiş ise, beyaz cüceden alacağı ısı, bizim şu an Güneş'ten aldığımızla hemen hemen eşit olabilir. Gezegen bu durumdayken kütle çekim kilidine kapılacak olmasına rağmen, yüzeyinde suyun sıvı halde kalabileceği kadar ışınıma maruz kalacaktır. Beyaz cüceler artık enerji üretmediği için, yakınlık nedeniyle yıldızdan zararlı radyasyon alamayacağından, bu güvenli gezegende hayatın yeşermesi mümkün olabilir. Zaten gezegen kırmızı dev evresinde kavrulmuş olsa bile, yıldızın bir beyaz cüceye dönüşmesi, kütlesinin azalması nedeniyle yıldız çevresindeki meteor kuşakları büyük bir dengesizlik içine girecektir. Bu da, beyaz cüceye ve dolayısıyla hayatta kalmış gezegenlere doğru bir meteor fırtınası yaşanmasına neden olur. Bu fırtına, gezegenlerin kaybetmiş olduğu suyu ve organik molekülleri yeniden kazanması için bir şans olabilir. Özetle, beyaz cücenin çevresinde her şeyin yeniden başlayabileceği bir ortam vardır. Olası gezegenlerin de bu yeni hayatın şekillenebilmesi için bol bol zamanı olacaktır. Belirttiğimiz gibi, beyaz cüce çok yavaş da olsa soğumasını sürdürecek. Başlangıç sıcaklığına bağlı olarak 15 ila 40 milyar yıl içinde, artık gözle görülebilir ışık yaymayacak kadar soğuyacak. Yüzeyi ışık saçamayacak kadar soğuyan beyaz cücenin iç kısmı da yine onlarca milyar yıl içinde tümüyle soğuyacak. İşte bu olduğunda, olağanüstü bir olay gerçekleşecek; soğuyan ve beyaz cücenin hemen hemen tümünü oluşturan karbon kristalleşmeye başlayacak. Evet, beyaz cücemiz Dünya büyüklüğünde ama ondan yüzbinlerce kat ağır dev bir elmasa, bir kara cüceye dönüşecek. Ve bu dev elmas küre, evrenin ıssızlığında yüzlerce trilyon yıl boyunca yalnız ve sessiz biçimde süzülecek. Peki bir beyaz cücenin, bir önceki yazımızda anlattığımız kara cüceler gibi tekrar hayata dönebilme şansı var mı? Bu biraz zor görünüyor: Beyaz cüceler her ne kadar küçük sayılsalar da, oldukça büyük kütlelere sahiptirler. Örneğin Güneş benzeri iki yıldızdan geriye kalan beyaz cücelerin toplam kütlesi Güneş'in şu anki kütlesinin 1.5 katından fazla olabilir. Bu büyüklükte iki kütlenin çarpışıp birleşmesi onları tekrar hayata döndürmekten çok, büyük bir süpernova patlamasına neden olur. Çünkü bu denli büyük bir kütlenin birleşmesi Chandrasekhar Limiti dediğimiz kütle sınırının üzerindedir. Bu sınırın üzerinde böylesi yoğun bir kütle dejenere elektron basıncı ile dengelenemez. Kaçınılmaz son, bir süpernova patlamasıdır. Bunun tek istisnası, oldukça küçük kütleye sahip iki beyaz cücenin birleşmesi olur ki, bu durumda da çok yoğun olan ve katı özellik gösteren bu yıldız çekirdekleri birleşseler bile, kendilerini oluşturan karbonu yakabilecek kütleye ulaşamazlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlarin-olumu-3-notron-yildizi-ve-karadelik/", "text": "Yazı dizimizin daha önceki bölümlerinde düşük kütleli yıldızların sonu olan kara cüceler ve orta kütleli yıldızların nihai kaderi olan beyaz cüceler hakkında bilgi vermiştik. Bu makalemizde ise, artık büyük kütleli olarak niteleyebileceğimiz yıldızların sonları olan Nötron Yıldızı ve Kara delik konusunu ele almaya çalışacağız. Cüce olarak nitelenemeyecek, Güneş'e yakın ve Güneş'ten birkaç kat büyük kütleye sahip yıldızların, anakol evrelerini tamamladıktan sonra merkezlerinde biriken helyumu yakmaya başladığını, bunun da yıldızın enerji üretiminde büyük bir artışa neden olup hidrostatik dengeyi kütle çekiminin aleyhine bozduğunu görmüştük. Bu büyük enerji, yıldızın şişmesine yol açıyor ve çapını büyük oranda artırıyordu. Bu evreye gelmiş olan yıldız, artık bir kırmızı dev olarak anılıyordu. Büyük kütleli yıldızların davranış şekli de bununla benzerdir. O tayf tipi dev yıldızlar ve yüksek kütleye sahip kimi B tayf tipi yıldızlar da anakol evrelerini tamamlayıp çekirdeklerindeki hidrojeni tükettikten sonra helyum reaksiyonları benzer bir süreçle başlar. Burada şunu belirtmek gerekir ki, O tipi yıldızlar, evrendeki yıldızların çok küçük bir yüzdesini oluştururlar. Öyle ki, galaksilerde bu kadar büyük kütleye sahip olabilen O tipi anakol yıldızlarının oranı sadece %0.00001 kadardır. Bu size çok düşük bir oran olarak görülebilir ancak, kaba bir hesap yapacak olursak, yaklaşık 400 milyar yıldızın bulunduğunu düşündüğümüz galaksimiz Samanyolu'nda böylesine dev kütleli yıldızlardan şu an 4 milyon adet bulunduğu sonucuna ulaşırız. Hiç de azımsanacak bir rakam değil gördüğünüz gibi. O tipi yıldızlar ve yüksek kütleli (7-8 Güneş kütlesi ve üstü) B tayf tipi yıldızların ömürleri oldukça kısadır. Bu yıldızların merkezlerindeki basınç aşırı boyutlardadır. Bu aşırı basınç, nükleer reaksiyonların hızını muazzam ölçülerde artırır ve yıldız yakıtını çok hızlı biçimde tüketir. Yakıtını bu kadar hızlı biçimde harcayan yıldızın elbette yaydığı enerji de çok büyüktür. Örneğin 20 Güneş kütlesine sahip bir yıldızın yüzey sıcaklığı 30 bin santigrat dereceyi aşarken, yaydığı enerji de 1.5 milyon Güneş'e eşdeğer olabilir. Çok daha büyük kütleye sahip olan Eta Carinae gibi aşırı kütleli yıldızlar ise Güneş'ten 5 milyon kat fazla enerji yayarlar. Ancak, dev yıldızların yaydığı enerji ve yüzey sıcaklıklarına bir standart belirlemek mümkün değil. Çünkü bu yıldızlar anakol evresinde dahi dengesiz bir yapıdadırlar. Ürettikleri enerji muazzam boyutlarda olduğu için hidrostatik dengeleri sık sık kütle çekimi aleyhine değişir ve yıldız şişerek çekirdek bölgesindeki basıncı düşürür. Bu da nükleer reaksiyonların azalmasına ve yıldızın yaydığı enerjinin düşmesine neden olur. Nükleer reaksiyon miktarı düşüp yayılan enerji azalınca, kütle çekim ışınım basıncına galip gelip ve yıldız yeniden sıkışır. Tekrar enerji üretimi artar ve yıldız yeniden şişer. Bu bir kısır döngü olarak yıldızın ömrü boyunca sürer gider. Dolayısıyla 50 Güneş kütlesine sahip bir dev yıldız zaman zaman Güneş'ten 15 milyon kat fazla enerji yayarken, kimi zamanlarda 5-6 milyon kat yayabilir. Dev yıldızlar bu dengesiz doğalarından dolayı, sadece hidrojen yaktıkları anakol evrelerini küçük kütleli yıldızlar gibi sağlıklı geçiremezler. Bu zonklamalar sırasında yıldızın dış katmanları uzay boşluğuna saçılır. Ayrıca üretilen muazzam enerji, yıldızın içinde çekirdeğin dışındaki bölgelerde de ani nükleer reaksiyonlar gerçekleşmesine neden olur. Bu reaksiyonlar aniden ve patlama şeklinde gerçekleştikleri için, yıldızı oluşturan madde sürekli olarak dışarı atılma talihsizliği ile baş başadır. Dev yıldızın anakol evresi boyunca bu şekilde dışarı saçılan madde, yıldızın kütlesinin sürekli azalmasına neden olur. Öyle ki, çok büyük yıldızlar anakol evreleri süresince 15-20 Güneş kütlesine eşdeğer gazı kaybedebilir. Anlayacağınız üzere dev yıldızlar aslında sürekli biçimde zayıflamaktadır. Bu şekilde çok büyük kütle kaybı yaşayan dev yıldızlara 150 Güneş kütlesindeki bir dev olan Eta Carinae örnek gösterilebilir. Bu şekilde sürekli zayıflayan yıldız, eğer kırmızı dev aşamasına en az 7-8 Güneş kütlesi ile girmeyi başarırsa, sonu bir beyaz cüce olmaz. Bu yıldızın kaçınılmaz kaderi bir nötron yıldızına dönüşmektir. Kırmızı dev evresine girmiş yıldızın çekirdeğinde hidrojen, helyuma dönüşerek tükenmiştir ve ışınım basıncı sona erdiğinden yıldız kütleçekimine yenik düşerek kendi kütlesi altında ezilmeye başlar. Bu ezilme çekirdeğin aşırı basınca ve ısıya maruz kalmasına neden olur. Aşırı basınç ve 100 milyon santigrat dereceyi geçen çekirdek sıcaklığı helyum reaksiyonunu başlatmak için yeterlidir. Helyum reaksiyonu hidrostatik dengeyi ışınım basıncı lehine bozarak yıldızın genişlemesini sağlar. Artık kırmızı dev evresine girmiş olan yıldız şişer ve çapı büyük oranda artar. Ancak, yıldızın kütesi çok büyük olduğu için çekirdekteki basınç ve sıcaklık helyum reaksiyonunu yavaşlatacak kadar azalamaz. Helyum reaksiyonu hızla devam ederken çekirdek daha da ısınmasını sürdürür. Sonunda sıcaklık öyle bir aşamaya gelir ki, çekirdeğin dış çevresinde bulunan ve hiçbir zaman reaksiyona girmemiş olan hidrojen atomları birleşmeye başlarlar. Bu aşamada yıldızda iki türlü nükleer reaksiyon gerçekleşmektedir: Çekirdek birikmiş olan helyum, ve çekirdeğin dışını sarmalayan hidrojen. Çekirdekte hızla devam eden reaksiyon, helyumu hızla karbon atomlarına dönüştürmektedir. Bu arada çekirdeğin çevresindeki reaksiyon da hidrojeni hızla helyuma dönüştürür. Helyum hidrojenden daha ağır olduğu için üretilen helyum çekirdeğin çevresinde birikir ve çekirdekte devam eden helyum reaksiyonuna katılır. Aynı biçimde helyumun birleşmesi ile oluşan karbon da çekirdeğin merkezine çökerek birikmeye başlar. Yıldızın merkez bölgesi artık dıştan içe doğru hidrojen, helyum ve karbon'dan oluşan katmanlı bir yapıya bürünmüştür. Bir süre sonra çekirdeğin ısısı ve basıncı merkezde biriken karbonu ateşleyecek seviyeye ulaşır. Karbonun reaksiyonu, helyum reaksiyonundan çok daha büyük bir enerji yayar. Bu yayılan enerji hem çekirdeğin ısısını, hem de dış kısımdaki helyum ve hidrojen reaksiyonlarının miktarını artırır. Karbon'un birleşmesiyle oluşan reaksiyon, Oksijen atomlarının üretilmesiyle sonuçlanır. Oksijen, karbondan daha ağır olduğu için merkez bölgede birikmeye başlar. Yıldızımızın çekirdeği artık merkezde oksijen, onun üstünde sırasıyla karbon, helyum ve hidrojenin biriktiği bir yapıya bürünmüştür. Reaksiyonlar artık kontrolden çıkmış, yıldızın çekirdeğindeki sıcaklık 1 milyar santigrat derece sınırına aşmıştır. Kaçınılmaz olan gerçekleşir ve oksijen atomları da kendi aralarında birleşmeye başlarlar. Oksijen reaksiyonu, karbon reaksiyonundan çok daha fazla enerji açığa çıkarır. Çekirdeğinde katman katman oksijen, karbon, helyum ve hidrojen reaksiyonları süren yıldızımız, artık çılgın bir aşamaya girmiştir. Oksijen birleşerek Neon elementini oluşturur. Neon çekirdekte birikir ve bir süre sonra o da reaksiyona girerek Magnezyum elementine dönüşür. Magnezyum da sürekli artan sıcaklık sonrasında artık kaçınılmaz olarak reaksiyona girer ve ortaya silisyum atomları saçılmaya başlar. Yıldızımızın çekirdeği artık merkezde silisyum, onun üstünde sırasıyla magnezyum, neon, oksijen, karbon, helyum ve hidrojen reaksiyonlarının sürdüğü bir cehenneme dönüşmüştür. Bir süre sonra merkezdeki silisyum da reaksiyona girmeye başlayarak yıldızın kaçınılmaz kaderini belirleyecek olan demir atomlarına dönüşmeye başlar. Bugün yaptığımız hesaplara göre gökyüzünün ünlü yıldızı Betelgeuse bu dönemi yaşamaktadır. Burada yıldızımızın iç dinamikleriyle geçirdiği evrim sürecine bir ara verip, yukarıda anlattıklarımızın doğal sonuçları olan birkaç örneğe bakalım. Basında sıklıkla dile getirilen en büyük yıldız, güneş'in 1000 katı büyük yıldız şeklinde tanımlanan VY Canis Majoris, VY Cephei gibi ultra dev boyutlu yıldızlar tam da yukarıda yazdığımız süreçle meydana gelirler. Aslında bunlar, hidrojenleri tükenip helyum ve diğer elementleri yakmaya başlamadan önce 30-40 Güneş kütlesine sahip O-B tipi yıldızlardır. Kırmızı dev evresine girdiklerinde ise ürettikleri muazzam miktarda enerji bu yıldızları akıl almaz boyutlarda şişirir. Örneğin VY Canis Majoris, sadece 1 milyon yıl kadar önce, Güneş'in 20-25 katı çapa sahip mavi beyaz bir O-B tipi anakol yıldızıydı. Oysa şu anki büyüklüğü, Güneş'in yaklaşık 1.500 katı. Böylesi büyük kütleli bir yıldızın ne kadar şişebileceğini sanırım anlamışsınızdır. Demir oldukça kararlı bir atomdur. Hatta evrendeki en kararlı atom nedir sorusunun cevabıdır. Yıldızın çekirdeğindeki sıcaklık ne kadar büyük olursa olsun demir atomları birleşemezler. Demirin birleşerek başka bir elemente dönüşmesi için dışarıdan çok büyük bir enerjinin verilmesi gerekir. Ancak yıldızda gerçekleşen nükleer reaksiyonlar bu enerjiyi sağlamak için yetersizdir. Üstelik, çekirdekteki tüm yakıt tükenmiş, her şey demire dönüşmüş, enerji üretimi artık durmuştur. Enerji üretimi durduğunda, artık çekirdeğin kütle çekimine yenik düşerek kendi içine çökmesini engelleyen ışınım basıncı da sona erer. Kütle çekim ipleri yeniden eline alır ve yıldızın çekirdeğinin artık neredeyse tümünü oluşturan milyarlarca derece sıcaklıktaki demir sıkışmaya başlar. Bu noktada üretilen muazzam enerji yıldızın dış katmanlarının büyük oranda şişirmiş, yıldızın çekirdek haricindeki yoğunluğu önemli ölçüde düşmüştür. Artık enerji üretmeyen çekirdek bir beyaz cüceden çok daha sıcak ve neredeyse onun kadar yoğundur. Ancak, bir sorun vardır: Çekirdeğin kütlesi Chandrasekhar limiti denilen kritik bir eşiğin üzerindedir. Chandresekhar limiti, 1.44 Güneş kütlesine denk gelir. Bu kütleye sahip bir cisim kendi üzerine çökmeye başladığında, beyaz cücelerde olduğu gibi sıkışmayı durduracak olan dejenere elektron basıncı etkili olamaz. Bu şu anlama gelir; sıkışma devam edecektir. Çekirdeğin kütlesi oldukça büyük olduğu için, enerji üretimi durduğunda büzüşme çok hızlı biçimde olur. Öyle ki, bu büzüşme saatte 100 bin km'yi bulan bir hızda gerçekleşebilir. Yani yıldızın çekirdeği saatte 100 bin km hızla kendi içine doğru çöker. Demir atomları birbirine neredeyse değecek kadar yaklaşırlar. Elektron basıncı bu tehlikeli yakınlaşmayı önlemeye çalışsa da başarısız olur. Her bir elektron, atom çekirdeklerindeki protonlar tarafından yakalanırlar. Eksi yüklü elektronları yakalayan artı yüklü protonlar, bu durum sonucunda yüksüz nötronlara dönüşür. Çünkü eksi ve artı yükler birbirlerini etkisizleştirir. Bu durumda yıldızımızın çekirdeği demirden oluşuyor deme ihtimalimiz kalmaz. Çünkü tümüyle nötronlardan oluşan bir yapı haline dönüşmüştür. Özetle, yıldız artık dev bir nötron topu, pratik anlamda dev bir atom çekirdeğidir. Yukarıda elektron basıncının çökmeyi durduramadığını söylemiştik. O halde yıldızın çöküşünü hiçbir şey durduramayacak diye düşünebilirsiniz. Ancak öyle değil; nötronlar birbirlerine çok yaklaştıklarında, birleşip iç içe geçmelerini engelleyen bir kuantum durumu söz konusudur. Nötron basıncı diyebileceğimiz bu durum sayesinde nötronların birleşmesi engellenir ve çökme sona erer. Çökmenin devam edebilmesi için çöken çekirdek kütlesinin daha büyük olması gereklidir. Çekirdeğin bu ani çöküşü çok güçlü bir kütle çekimsel şok dalgası oluşmasına neden olur. Bu şok dalgası muazzam bir enerji halinde yayılır ve yıldızın dış katmanları olağanüstü büyük bir patlamayla uzay boşluğuna saçılır. Bu patlama üretilen enerji öylesine büyüktür ki, dışa saçılan dış katmanlardaki hidrojen, helyum, oksijen, neon, karbon gibi elementler çok büyük hızlarla çarpışarak birleşir ve üst üste birleşmeler devam eder. Bu sırada oluşabilecek demir atomları dahi başka atomlarla birleşmelerini sürdürürler. Sonuç; bugün hepimizin bildiği demirden ağır elementlerin oluşumudur. İşte bir süpernova patlamasının oluşum dinamikleri bu şekildedir. Bu süpernova patlaması, yıldızın dış katmanlarını o kadar büyük hızlara ulaştırır ve ısıtır ki, çok büyük hızla ilerleyen bu gaz bulutları zaman içinde ışık yıllarını aşan çapa sahip bir bulut halinde çevreye saçılırlar. Tipik bir süpernova kalıntısının çapı 2-3 ışık yılını aşan boyutlara ulaşabilir. Ancak bulut genişledikçe seyrekleşir ve birkaç yüzbin yıl içinde artık gözle görünmez hale gelir ve nihayetinde galaksi içinde saçılarak gözden kaybolur. Patlamanın boyutuna göre, bu saçılan parçacıklar çevredeki yıldızlar üzerinde de etkili olabilir. Ancak bu etki çoğunlukla yıpratma şeklinde değil, de radyasyon olarak kendini gösterir. Süpernova sonucu ortaya saçılan parçacıklar çok büyük enerjilere sahip oldukları için, eğer yaşam barındıran bir gezegenin üzerine yağar ise, buradaki hayata ciddi derecede zarar verebilir. Hele ki, eğer süpernova patlaması yeterince büyük, yani hipernova olarak tabir edilen boyutlarda ise, yayılan gama ışınları böylesi bir gezegende hayatı tümüyle yok edebilir. Ancak gama ışınları yıldızın çekirdeğinden kutupsal halde yayıldığı için, bu ışının bir gezegenin üzerine denk gelme oranı düşer. Eğer bir gama ışın patlamasının kurbanı olan gezegende yaşıyorsanız, kendinizi tavlada sürekli hep yek atan şanssız biri gibi düşünebilirsiniz. Onca olasılık içinden size maalesef yek gelmiştir. Nötron yıldızları her zaman için 1.44 Güneş kütlesinden büyüktürler. Kimi nötron yıldızları 2 Güneş kütlesinden daha büyük de olabilir. Bu büyük kütlelerine rağmen, tümüyle nötronlardan oluşmuş dev bir atom çekirdeğini andıran yıldız çekirdeğimiz, akıl almaz bir yoğunluğa ve sadece birkaç km çapa sahiptir. Dış katmanlari atılmış ve çıplak bir halde kalan ve tümüyle nötrondan oluşan yıldız çekirdeği, hala milyonlarca derece sıcaklığa ve muazzam bir manyetik alana sahip olup, manyetik kutuplarından X ışınları yayar. Büyük bir hızla dönen nötron yıldızlarının X ışını yayım ekseni eğer bize dönük ise, onu periyodik bir radyo kaynağı olarak algılarız. Nötron yıldızlarına atarca denmesinin sebebi de, atım şeklinde yaydıkları bu periyodik radyo dalgalarıdır. Nötron yıldızlarının kendi çevrelerindeki dönüş hızı, büyük bir hızla gerçekleşen çökme sırasında momentumlarını korumak zorunda oldukları için akıl almaz süratlere ulaşabilir. Sıradan bir nötron yıldızı için bu süre bir saniyeden, saniyenin binde birine kadar değişebir. Bir santimetreküplü hacimdeki ağırlığı milyarlarca ton gelebilen bu sıkışık ve yoğun bir yapıya sahip olan yıldızın, kütleçekimi de çok büyük boyutlardadır. Sıradan bir yıldızın yüzeyindeki kaçış hızı, saniyede 100 bin km'nin üzerindedir. Yani, bir nötron yıldızının üzerindeyseniz oradan ayrılabilmek için saniyede 100 bin km hıza ulaşabilen bir aracınız olmalı. Tabi pratikte işler böyle yürümez, çünkü bu muazzam çekim gücü sizi bir sinek gibi ezmeye yeterlidir. Nötron yıldızları yakınındaki bir gezegen veya yıldızı kolayca yutabilir. Tabi bir yıldızı yutması, kütlesini büyük oranda artıracağı için ortaya yeni bir süpernova patlaması ve bir kara delik çıkabilir. Yukarıda anlattığımız süreçte, yıldız çekirdeğinin kütlesinin nötron basıncını yenemediği için çökmenin durduğundan sözetmiştik. Ancak, çöken çekirdeğin kütlesi yaklaşık olarak 3 Güneş kütlesi ve üstü ise, çökmeyi ne elektron basıncı, ne de nötron basıncı durduramaz. Çekirdek, sonsuz bir yoğunluk oluşturacak biçimde kendi içinde çöker. Bu çökmenin sonucunda ortaya çıkan şey ise, kütleçekiminden ışığın bile kaçamadığı bir kara deliktir. Kara deliklerin kaçış hızları saniyede 300 bin km'den çok daha büyüktür. Ancak, bir karadeliğin yüzeyini belirlemememiz mümkün olmadığı için, karadeliğin çapı olarak belirlediğimiz sınır; ışık hızının bile kurtulmak için yeterli olmadığı mesafedir. Schwarzschild Yarıçapı şeklinde de nitelenen bu mesafeye olay ufku adı veriyoruz. Bir karadeliğin olay ufku olarak nitelenen uzaklığını aştığınız anda, artık kurtulmanız mümkün değildir. Eğer oraya kadar parçalanmadan varmayı başarmışsanız, bundan sonra olabilecek tek şey karadeliğin muazzam çekim gücüyle sizi parçalayıp yutmasıdır. Güneş'in 3 katı kütleye sahip olan bir karadeliğin olay ufkunun yarıçapı yaklaşık 8.8 km, Güneş'in 5 katı kütleli bir karadeliğin olay ufku ise 14.5 km kadardır. Eğer kara delik daha büyük ise, örneğin 100 güneş kütlesine sahip ise, olay ufku 300 km'den başlar. Eğer Samanyolu'nun merkezindeki kadar büyük kütleli süper kara deliklerden bahsediyorsanız, olay ufku yüz milyarlarca km yarıçapında olabilir. Bunu belirleyen şey, karadeliğin kütlesidir. Bu belirttiğimiz mesafeler, bir karadeliğe teoride yaklaşabileceğiniz en yakın sınırı ifade eder. Tabi bu teoridedir, çünkü buraya kadar yaklaşabilmek için ışık hızında hareket edebilen bir araca sahip olmalısınız. Yoksa, bizim dandik uzay mekiklerimiz bu karadeliğe sadece birkaç milyon km kadar yaklaşsalar bile gerekli kaçış hızına ulaşmaları mümkün olmaz. Aynı durum, nötron yıldızları için de geçerlidir. Şu anki teknolojimizin şartlarını çok zorlasak bile bir nötron yıldızına sadece birkaç yüzbin km yaklaşabiliriz. Tabi bu arada nötron yıldızından yayılan korkunç boyutlardaki radyasyon nedeniyle ölmediğinizi farzediyoruz. Şunu belirtmek gerekir ki, kara deliklerin bir yüzeyi olup olmadığı belirsizdir. O nedenle olay ufku kavramı ile karadeliğin kaçışın mümkün olmadığı uzaklığını belirtirken, gerçekte söylediğimiz şey karadeliğin sınırları değildir. Kara delik, bu olay ufkunun merkezinde noktasal bir tekillik de olabilir, birkaçyüz metre çapında çok yoğun bir cisim de. Ancak, tekillik kavramının yaygın kabul gören yorumu; sonsuz yoğunluğa sahip sıfır hacimli bir kütledir. İşte tekillik dediğimiz kavram, bu belirsiz sonsuz yoğunluğu ifade eder ve bildiğimiz fizik kurallarının burada işlemesini beklemeyiz. Bu muazzam çekim güçlerine karşın, hem nötron yıldızlarının hem de kara deliklerin yıldız oldukları günden kalan gezegenleri varsa ve süpernova patlaması sırasında hasar görmemişlerse, yörüngelerinde dolanmaya devam edebilirler. Eğer yeterince uzaktaysanız, bir karadeliğin ve nötron yıldızının sıradan bir yıldızdan farkı yoktur. Uzakta o kütleye sahip bir yıldız varmış gibi, gezegenimiz sorunsuz ve tehlikesizce yörüngesinde yol almayı sürdür. Bu arada illa ki bir karadeliğin üzerine düşen gezegenler için korkunç bir tehlike olduğunu düşünmeyi sürdürecekseniz size şu bilgiyi verelim: Bir gezegen, sıradan bir yıldızın üzerine düşer veya düşecek bir yörüngeye girerse de kaçınılmaz biçimde yok olur. Nötron yıldızlarının muazzam bir hızla kendi çevrelerinde döndüğünü söylemiştik. Ancak hiçbir cisim sonsuza kadar momentumunu koruyarak böylesi hızlı dönmeye devam edemez. Nötron yıldızları çok yavaş bir biçimde yavaşlayarak dönerler. Kendi çevresinde saniyede 1 kere dönen bir nötron yıldızının dönüş hızı 100 yıl sonra 1.03 saniyede bir dönecektir. Bu şekilde on milyarlarca yıl boyunca yavaşlayan nötron yıldızları, sonunda bu çılgın dönüş hızından kurtulup, Güneş veya Dünya gibi makul hızlardaki bir dönüş periyoduna kavuşabilirler. Sonuçta dev yıldızımız ister bir nötron yıldızına, ister bir karadeliğe dönüşsün, sonuçta sonsuza kadar varolamayacak. Nötron yıldızımız, milyar yıllar içinde soğuyarak gözle görülmez hale gelecek. Dönüş hızı düştüğü için birkaç yüz milyar yıl sonra artık radyo dalga boyunda da ışınım yayamaz olacak. Kara delikler ise, hawking ışınımı denilen bir olgu nedeniyle yüzlerce trilyon yılı bulabilecek zaman dilimleri içinde yavaşça buharlaşarak yok olacaklar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlarin-rengi-ve-sicakligi-arasindaki-iliski/", "text": "Günlük yaşamımızdan da bildiğimiz üzere, ısındığı için ışık yayan cisimlerin yaydıkları ışığın rengi, cismin sıcaklığıyla ilgilidir . Yıldızlar dahil olmak üzere, ısısı nedeniyle ışık yayan tüm cisimler aslında kara cisim ışıması yaparlar. Örneğin kırmızımsı turuncu renkte gördüğümüz elektrikli sobanın çubuklarının sıcaklığı 2.000 santigrat derece kadardır. Evlerimizde kullandığımız Edison tipi bir akkor ampulün içindeki flaman sarımsı ışık yayar. Bu flamanın sıcaklığıysa yaklaşık 3.000 derece civarındadır. Eğer bir cismi daha fazla ısıtabilirsek renginin giderek maviye döndüğünü görebiliriz. Bir odunu yaktığımızda, odunun bitişiğinde yanmakta olan ateş mavi renktedir. Yanan ateş, kaynağından uzaklaştıkça, alevi oluşturan partiküller soğuduğu için maviden kırmızıya doğru kayar. Bunu bir çakmak veya kibrit yaktığımızda da gözleyebiliriz. Örneğin bir kibrit yanarken ateş, kaynağına en yakınken mavi renktedir. Fakat, kaynağından uzaklaşıp havadaki görece düşük sıcaklıkla karşılaştıkça yavaş yavaş sıcaklığını kaybeder, mavi renkten beyaza, beyazdan sarıya, sarı renkten de kırmızıya döner ve gözden kaybolur. Tabi bu arada şunu belirtmek lazım; Dünya üzerinde gördüğümüz alevlerin rengini sadece sıcaklık belirlemez. Alevi oluşturan kimyasal madde de renge etki eder. Kibrit ve çakmak örneğinde mavi alevli kısım aslında 1.000 santigrat dereceden düşük sıcaklıkta olmasına rağmen mavidir, çünkü alevi oluşturan kimyasallar bu rengi yayarlar. Ancak, bunu göz ardı edersek, öğretici örnekleme açısından uygundur. İşte yıldızlarda da durum buna çok benzerdir. Elbette yıldızlarda alev yoktur. Sıcaklık, yıldızın çekirdeğindeki nükleer reaksiyon sonucu alevsiz olarak oluşur. Daha başka bir deyişle, yıldızları ısıtan şey ateş değildir. Fakat bizler Dünya üzerinde sıcaklığın sadece kimyasal bir reaksiyon olan ateş ile oluştuğunu gözlemlediğimiz için, yıldızları da birer alev topu olarak düşünürüz. Bu, içine düştüğümüz bir yanılgıdır. Sıcak yıldızların ışığı mavi, soğuk yıldızlarınkiyse kırmızıdır. Yıldızın rengini, çekirdek bölgesindeki nükleer reaksiyonun miktarı belirler. Büyük ve sıcak yıldızlarda bu reaksiyon çok fazla olduğu için yıldız da orantılı olarak o kadar fazla ısınır ve rengi de bununla bağlantılı olarak kırmızıdan maviye doğru değişir. Burada kırmızı yıldızlara soğuk demekteyiz fakat soğuk değildirler, bu göreli bir tanımlamadır. Mavi renkli yıldızlar 30.000 santigrat dereceden fazla sıcak olabilirken, kırmızı renkli yıldızlar 2.500 3.000 derece kadar sıcaktırlar. Haliyle 30.000 derecelik bir sıcaklığa karşı 2.500 derece, 12 kat soğuktur."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizlarin-uzakliklari-nasil-bulunur/", "text": "Cevap basit bir lise geometrisinden ibaret. Evet, lise yıllarında bir çoğumuzun korkulu rüyası olan geometri. Evrendeki diğer yıldızları tanımamız için ilk önce en yakın yıldız olan Güneş'i tanımalıyız. Eğer Güneş'e olan uzaklığı hesaplayabilirsek, diğer yıldızlara olan uzaklığı basit bir geometri hesabı ile bulabiliriz. Tarihte Aristarkus (MÖ 310-230) paralaks hesaplamasını düşünen ilk kişidir. Fakat o yıllarda bu derece hassas ölçümleri yapabilecekleri bir teleskop olmadığı için bu hesap fikrini ispatlayamamıştır. Şimdi, gözleriniz Dünya'nın iki ayrı pozisyonu, burnunuz Güneş ve parmağınız da bir tane yıldız olsun. Gözünüz ve burun arasındaki mesafeyi biliyoruz, açıyı da zaten iki ayrı noktadan gözlem yaparak bulmuştuk. Güneş'e olan uzaklığı 1 astronomik birim diye tanımlarsak yıldızın uzaklığı , 6 aylık süreçte yıldızın açısal değişiminin tanjantına bağlı çıkacaktır. Yani 1/d = tan olarak bulunur. Burada a yıldızın açısal değişimi, 1 Güneş ile Yer arasındaki mesafe (1 astronomik birim), d ise yıldızın uzaklığıdır. Ama bir dakika, tanjantı hesap makinesi olmadan nasıl bulacağız? Aslında küçük açılar için, bir açının tanjantı açının kendisine eşittir (radyan biriminde geçerli, örneğin tan (0.03)=0.03). Dolayısıyla yıldıza olan uzaklık Güneş'e olan uzaklığın radyan cinsinden ölçtüğünüz açıya bölümüne eşittir (d=1/a). Bu işlem sonucunda çıkan değer, parsek birimindendir. 1 parsek de yaklaşık olarak 3.26 ışık yılıdır. Örneğin bize en yakın yıldız olan Proxima Centauri'nin paralaks değeri 768mas 'dır. Bu gözlemler sonucunda ölçülen kayma miktarıdır. Lakin bize arcsecond değeri lazımdır, bu da 1000'de 1'lik orandan ötürü 0.768 yay saniyesidir. Bir yay saniyesinin 1 derecenin 3.600'de biri olduğunu ifade etmekte fayda var. Yani bize en yakın yıldız gökyüzünde derecenin 3.600'de 1'inden daha küçük değerlerde yer değiştiriyor gibi görünür. Bu sebeple bu kaymayı çıplak gözle ayırt etmek mümkün değildir. Şimdi basit geometrik hesabımızı uygulayacak olursak d=1/0.768'den d=1.3 sonucunu buluruz. Fakat Proxima Centauri bize yaklaşık 4.22 ışık yılı uzaklıktadır. Sonucun farklı olmasının sebebi, yukarıda da belirttiğimiz gibi çıkan sonucun parsek biriminden olmasından dolayıdır. 1.3 parsek = 1.3 x 3.26 = 4.24 ışık yılı çıkacaktır. Ki bu da çıkması gereken değere çok yakın bir değerdir. Yıldızlar da, evrende var olan her ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yildizsiz-bir-gokyuzu-mumkun-mu/", "text": "Düşünün; tek bir yıldız yok, geceleri gökyüzü bomboş. Sadece Ay var, başka hiçbir şey görmüyorsunuz. Çoğumuz bu soruya, galaksimiz Samanyolu içinde 400 milyar civarı yıldız varken, gökyüzünün yıldızsız olması mümkün değil, diye cevap verecektir. Bu cevap büyük oranda doğru, ama her zaman değil. Yıldızımız Güneş, bizi de peşinde sürükleyerek Samanyolu'ndaki yörüngesinde yaklaşık 230 milyon yılda bir tur atar. Ancak, çevresindeki diğer yıldızlar ve bulutsular kendisiyle birlikte aynı hızda hareket etmediğinden, manzarası sürekli değişim halindedir. Manzaramızdaki bu değişim, Güneş'in yaklaşık her beş milyon yılda bir galakside çevresindeki yerel yıldız topluluğuna göre aldığı 250 ışık yılı mesafe ile daha belirgin hale gelir. Güneş ve komşularının Samanyolu'ndaki şu anki yerini aşağıdaki görselden görebilirsiniz. Samanyolu, aktif yıldız oluşumu süren ve bu oluşumu daha milyarlarca yıl devam ettirecek, yeni yıldız oluşum bölgeleri meydana getirecek kadar gaz ve toza sahip aktif bir galaksidir. İşte Güneş, galaksi çevresindeki yörüngesi boyunca hareket ederken, sürekli olarak bu gaz ve toz alanlarının içinde yol alır. Kimi yerlerde düşük yoğunluklu olan bu gaz, kimi bölgelerde oldukça yoğundur. Şu anda Güneş'in galaksi içerisinde yol aldığı bölge, santimetreküp başına, 0,3 atom düşen, gaz yoğunluğu düşük bir alan. Bu gazın sıcaklığı yaklaşık yedi bin santigrat derecedir. Yapılan çalışmalar, güneşimizin son birkaç milyon yıldır bu düşük gaz yoğunluklu bölge içinde hareket ettiğini gösteriyor. Şuradan güneşimizin yerel çevresini ve hareketini görebilirsiniz. Aslında son birkaç milyon yıldır oldukça şanslı olduğumuzu söyleyebiliriz çünkü Güneş, galaksi çevresindeki hareketi süresince her birkaç milyon yılda bir, yüksek yoğunluklu gaz ortamlarının içinden geçer. Tipik bir yoğun gaz ortamında, santimetreküpteki atom sayısı 100-1.000 adet arasındadır. Bu da şu anlama gelir; böyle bir gaz ortamının içinden geçtiğimiz milyonlarca yıl boyunca, galaksimizdeki yıldızların ışığı bize kolay kolay ulaşamaz. Peki bu orandaki (100-1.000 atom/cm3) gaz ne kadar yoğundur? Bu aslında çok düşük bir orandır, neredeyse laboratuvar ortamında oluşturulan vakum kadar boş sayılır, Mars'ın atmosferinden bile binlerce kez daha az yoğundur ve ışık içinde rahatça yol alabilir. Ancak, gazın yoğunluğu çok düşük olsa dahi, derinliğinin, kapladığı mesafenin milyonlarca, trilyonlarca kilometre mertebesinde olduğu unutulmamalı. Gündelik hayatınızda bir bardak su düşünün. Su, saydamdır ve baktığınızda arkasındakini görürsünüz. Oysa su miktarı artmaya, kalınlaşmaya başladığında bu saydamlık yavaş yavaş azalır ve bir noktadan sonra ışık su katmanından geçemez hale gelir. Kilometrelerce derindeki okyanus diplerine Güneş ışığının ulaşamamasının sebebi budur. Trilyonlarca kilometre boyunca uzanan düşük yoğunluklu gaz da aynı etkiyi gösterir ve o gaz katmanını ışığın geçemeyeceği aşılmaz bir perde haline getirir. Tipik bir yoğun gaz bulutunu ve özelliklerini görmek için tıklayın. Yani böyle bir ortamda bulunsaydık, geceleri gökyüzü Ay, bize yıldızlara oranla çok çok yakın olan Mars, Satürn, Jüpiter, Venüs ve Merkür gezegenleri dışında hiçbir şeyin olmadığı bir boşluktan ibaret olacaktı. Dahası da var: Eğer içinde bulunduğumuz ortam santimetreküpte 1.000 atom civarında olsaydı; Jüpiter ve Satürn'ü de çok soluk biçimde zar zor görebilecektik çünkü Güneş rüzgarları, ancak Mars gezegeninin ötesine kadar Güneş Sistemi'ni yoğun yıldızlararası gazdan koruyabilecekti. Bu durum, geçmişteki milyarlarca yıl içinde defalarca oldu ve gezegenimizin kalan ömrü süresince de defalarca olmaya devam edecek. Eğer insanlık, güneşimiz böyle bir bölgeden geçerken ortaya çıkmış olsaydı ne olacaktı? Öncelikle yıldızlar hakkında hiçbir fikrimiz olmayacaktı. Yıldızlara bakarak yön tayin edemediğimiz için denizcilik gelişemeyecek, insanlar bir yerden bir yere yolunu bilerek gidip gelemediği için belki de uygarlık yerinde sayacaktı. Evren hakkındaki bilgimiz birkaç ışık noktasından ibaret olacağı için, astronomi de gelişemeyecek, düşünsel atılımlar yapılamayacaktı. Tek iyi bir yanı olurdu; burç denilen uydurmalar da bilinmeyeceği için astroloji falcılığı olmayacaktı. Diğer yıldızların varlığını, ancak kızılötesi teleskoplar keşfedildikten sonra fark edecek ve çok şaşıracaktık . Belki de yıldızları göremediğimiz için, gökyüzü insanlar açısından bir merak konusu olmayacak ve bu tür teleskopları yapmak aklımıza bile gelmeyecek, Dünya'yı evrendeki tek gezegen, Güneş'i de tek yıldız zannetmeyi bugün bile sürdürecektik. Hatta Güneş'in bir yıldız olduğunu bile fark etmeyecektik zira, hiç yıldız görmemiş olacaktık. Yazı dizimizin bir önceki ilk bölüm... Mira (veya Mira Ceti / Omicron Ceti... Bizden sadece 11.5 ışık yılı uzakta..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yine-ve-yeniden-en-soguk-kis-mi-geliyor/", "text": "Her sene sonbahar dönemlerinde medyada yazılmaya başlanan haberlere aşinasınızdır. Son 10 yılın en soğuk kışı, son 33 yılın en soğuk ayı, son x yılın en soğuk şusu busu gibi haberleri sıkça duyuyor olmalısınız. Bu sene de son bilmemkaç yılın en soğuk kışı veya şu kadar yılda bir olan soğuklar yeniden geldi vs. gibi haberler yeniden dönmeye başladı. Bilgiler verip tartışmaya başlamadan önce bu sonbaharın gerçekten de biraz soğuk geçeceğini söyleyelim. Yine de şöyle yanlış anlamalar var, televizyonlarda veya gazetelerde devasa kalınlıklarda kar görüntülerini veya sel felaketlerini arşivden çıkarıp haberleri bu görseller üzerine yapıyorlar. Oysa soğuk demek yağış demek değildir! Hatta Dünya'nın en kurak veya yağışsız diye tabir edebileceğimiz yerleri kutuplardır. Kutuplar bazı çöllerden bile daha az yağış alır. Bu bilgiler dahilinde soğuk olacak ise yağışlı veya yağışsız olarak tartışmayacağız. Yukarıda da belirttiğimiz gibi koşullara bağlı soğumalardan bahsedeceğiz. İlk olarak Dünya'nın ısısını etkileyen faktörlerden başlayalım. Bu bilgiler ışığında bu kış mevsimini değerlendirelim. Sera gazı etkisi; Yıllarca bu terimi duyduk tartıştık. Peki nedir sera etkisi ve etkileri nelerdir? Dünya üzerinde milyonlarca yıldır birçok doğa olayının etkisiyle yeraltına hapsolmuş karbon elementinin insan eliyle atmosfere tekrar salınımı sonucunda, Güneş'ten gelen ısının atmosferde hapsolmasına sera etkisi denir. Tabii sadece yeraltı karbonlarının etkisi ile değildir sera etkisi olayının faktörü. Biraz bu konuyu açalım: Yerin altına gönderilmiş karbon diye adlandırdığımız maddeler, milyonlarca belki milyarlarca yıl boyunca canlı organizmaların fosilleşmesi ile oluşur. Petrol, doğalgaz, kömür vs gibi. Bunların çıkarılıp bizler tarafından yakılması sonucu da atmosfere karbon salınımı gerçekleşir. Peki diğer etkenler nelerdir? Örneğin endüstriyel hayvan yemleri. Evet yanlış duymadınız özellikle ineklere verilen bu yemler inekleri sadece şişirmemekte, aynı zamanda sağlıklarını bozup fazlasıyla metan gazı üretmelerini sağlamakta. Evet sera etkisi 150 yıl önceki sanayi devrimi sonrasında arttı ve Dünya'nın ortalama sıcaklığı sanayi devrimi öncesi dönemlere oranla ciddi biçimde yükseldi. Şimdi gelelim başka bir etmen olan El Nino denilen doğa olayına. El Nino etkisi; Bilim insanlarının hala araştırdığı fakat cevabını tam biçimde veremediği bir konu var: Pasifik denizinin tropikal kuşağında oluşan alize rüzgarı olarak adlandırılan rüzgarlar zayıflıyor! Bu rüzgarlar doğudan batıya eserken okyanusun altından soğuk suyu yüzeye çıkarır ve batıya doğru yağışlı bulutları oluşturur. İşte olması gereken bu durum, alize rüzgarlarının yavaşlaması ile oluşmaz ve sıcak okyanus suyu, alt taraflarda bulunan soğuk okyanus suyunu dipte tutar! Tam da bu sırada okyanusun yüzeyinde biriken aşırı sıcak su bu olayın gerçekleştiği Güney Amerika kıyıları ile Yeni Gine ve Avusturalya kıyıları arasında kalan devasa bir alanın hava koşullarını doğrudan, onun dışında kalan yerleri de dolaylı etkiler. Nasıl dediğinizi duyar gibi olduk. Şöyle ki, atmosferde ısı birikimi azalır su sıcaklığı da fazla olduğu için burada hortumlar ve fırtınalar (kimileri saatte 324 km ulaşır birazdan buna da değineceğiz) oluşur. Okyanus yüzeyi sıcaklığı sera etkisinden ötürü olması gerektiğinden fazla, stratosfer de aşırı soğur. İşte bu aralık arttıkça El Nino etkisi artar ve bizi dolaylı biçimde etkiler. Ancak sandığınızın aksine, ülkemizin bulunduğu kuşakta kışlar bu etkiden ötürü daha ılık geçer! Tek istisnası var: 1991 yılında Pinatubo Yanardağı patlamış, 1992 yılında yine bir El Nino oluşmuş ama yanardağın çıkardığı duman Güneş ışınlarının Dünya'ya gelişini bir miktar engellediğinden Dünya soğumuş. Şu anda gerçekleşen ve 6-8 ay sürecek olan El Nino'nun son 50 yılın en güçlüsü olabileceği yönünde tahminler var. Ama bizi ılıklaştıran El Nino'nun bu denli büyük olması, bizim popülist olan gazete ve tv kanallarına yanlış yönde iklimlendirme yönünden bir hayli heyecanlandırmış ve en soğuk kışı haberini yapmaya itmiştir. Oysa artık biliyoruz ki El Nino bizi dolaylı etkiler, etkilese bile soğuk değil ılık bir kış geçirmemizi sağlar! Sıcaklıklarda bir diğer faktör ise basınç kuşaklarıdır. İşte bu sonbaharın veya bir nebze kışın soğuk olmasını düşündüren meseleye geldik: Azor yüksek basıncının çekilmesi ve diğer alçak basıncın etkisi altına girmemiz! Bunu biraz açıklamaya çalışalım ve bu bilgiler dahilinde çıkarım yaparak bu senenin en soğuk veya en sıcak kışı olup olamadığını irdeleyelim. Ama bunu yapmadan önce biraz da astronomik etkilerden bahsedeceğiz. Basınç etkileri; Şöyle yapalım, önce hava durumu sunucularından sürekli duyduğunuz alçak basınç veya yüksek basınç terimleri nelerdir açıklayalım. Alçak basınç, atmosfer basıncının azalması ile gerçekleşir. Atmosfer basıncı az olduğundan ötürü rüzgarlar yoğun olur, bulutlar dağılmaz ve yağışlar gerçekleşir. Bulutlar dağılmadığından ötürü Güneş ışınları bulutlardan geri yansır ve yer ısınmaz! Yüksek basınçta ise tam tersi olaylar gerçekleşir! Gelelim Azor yüksek basıncına: Türkiye Azor ve Sibirya yüksek, Sibirya ve İran alçak basıncı etkisine girer. Soğuk kış bekleyen kesimlerin beklentisinin sebebi Türkiye'nin Azor yüksek basıncınının etkisinden bu sene kurtulacağı düşüncesidir. Ama yine de çok soğuklar beklemek düz mantıkla olaya bakmaktan öteye gitmez. Buzul çağları! Evet gerçek anlamda Dünya aslında son buzul çağından sonra ısınmaya başladı. Gezegenimizin ısınması bir müddet sonra durdu ve yavaşça küresel bir soğumaya girdi. Dünya'nın 40 bin ve 100 bin yıllık buzul çağı periyotlarına girdiğini biliyoruz. Yaklaşık 10 bin yıl önce buzul çağından çıkması bize şu sonucu verir: Dünya ısınıyor, fakat sonraki buzul çağının başlangıcını da hesaba katarsak, artık yeni bir buzul çağına girmeye başladı çıkarımını yapmamızı sağlar. Böyle düşünürsek evet her senenin bir önceki seneden -çok az da olsa- soğuk geçmesi beklenir. Ama küresel ısınmaya etkilerimizi göz önünde bulundurursak aslında buzul çağına giremediğimiz görülüyor. Sıra geldi mini buzul çağlarına. Mini buzul çağlarının temel sebebi Güneş'tir. Güneş'te sürekli patlamalar gerçekleşir. Bu patlamalar aslında periyodik olarak 11 yıllık bir çevrime sahiptir. Çevrim başladığında her sene patlamalar artar sonra azalmaya başlar. Yukarıda gördüğünüz gibi 2009 yılında başlayan patlamalar, 2012-2014 arası maksimuma ulaşmış ve gittikçe azalıyor. Burada dikkat çeken nokta 2002 yılıdır. Güneş aktivitesi bu periyotta aşırı fazla iken 2014 yılında aynı döneme denk gelen periyotta gittikçe azalmış. Buna benzer bir durum 1570 1630 veya 1675-1715 arasındaki dönemde de olmuştur. Yapılan araştırmalara göre; Güneş aktivitesi durmuş ve Dünya soğumuştur. Hatta Avrupa yazları bile buzun etkisinden kurtulamamıştır. Bu grafiğe bakan bilim insanları böyle bir durum beklemekte ama, kesin olarak olacak diyememektedir. Olsa dahi önümüzdeki 10-20 yıl arasında başlayacağı öngörülüyor! Bu koşul sağlanmadığı ve şu an Güneş'te hala patlamalar gerçekleştiği için henüz böyle bir şeyi söylemek imkansız. Gelelim sonuca... Evet şu an yüzlerce km/saat hıza ulaşan fırtınalar Güney yarımküreyi etkilemekte. Fakat bu bize ılık bir kışı sağlar. Bir volkan patlaması gerçekleşmediği için de soğuma olmayacak. Sera etkisi hala devam etmekte ve 2015 yılı verilerine göre en büyük ozon deliği görülmekte. Bu da Dünya'nın ısınmasını göstermekte. Azor yüksek basıncı etkisini yitirmediği ve geri çekilmediği için burada da soğumayı kaybettik. Ayrıca Güneş aktivitesi devam ediyor bu yüzden Dünya soğumuyor. Fakat şu da bir gerçek; bu bahsettiğimiz öngörülerden bir ikisi tutabilir ve soğuk ve yağışlı havanın etkisi altına girebiliriz. Bu yüzden de popülizm yapan haberleri okumak yerine bu bilgilere sahip olmanız kendi çıkarımınızı yapmanızı sağlar."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yogunlasma-izleri/", "text": "Herkesin dikkatini çekmiştir; bazen çok yükseklerden geçen bir uçağın, ardında upuzun beyaz bir iz bıraktığını görmüşsünüzdür. İşte bu beyaz uzun izlere yoğunlaşma izi adı veriliyor ve bazı aklı havada gezen paranoyaklar tarafından chemtrails olarak adlandırılıyor. Bildiğiniz gibi, yeryüzünden yükseldikçe atmosferde hava sıcaklığı düşmeye başlar. Uçakların uçtuğu 6-10 km civarı yükseklikte sıcaklık -20 ila -60 santigrat derece arasındadır. Bu izler, 6-8 km ve daha yüksekte uçan uçağın egzosundan çıkan sıcak ve yoğun hava içindeki su buharının, o yükseklikteki çok soğuk hava ile karşılaştığında büyük bir hızla donup kristalleşmesiyle oluşur. Soğuk havalarda ağzınızdan çıkan buhar ile aynı mekanizmadır bu. Bölgedeki hava çoğunlukla sakin olduğu için, bu izler uzun süre kaybolmadan kalarak uçakların arkasında kilometrelerce uzunlukta buz kristallerinden oluşan bir kuyruk oluşumuna sebep olur. Bazen de oluşan hava akımlarıyla, yoğunlaşma izleri birbirlerinin üstüne binerek karmaşık şekiller oluşturabilir. Alçak irtifalarda hava daha sıcak olduğu için uçak motorlarının egzoslarından çıkan sıcak hava bu şekilde yoğunlaşma izi oluşturmaz. Yani, tüm yoğunlaşma izleri yükseklerdeki çok soğuk hava içinde uçan uçaklara aittir. Tabii ki, soğuk iklime sahip bölgelerde alçaktan uçan uçaklar da zaman zaman bu izleri oluşturabilir. Yoğunlaşma izleri kimi zamanlar saatlerce kalabildiği ve Güneş ışığını engellediği için, bölgesel iklim bozukluğuna sebep olarak gösterilebiliyorlar. Şunu da söylemek gerekir ki, yoğunlaşma izlerinin asıl sorumlusu çoğunlukla yolcu uçakları olmasına rağmen, çok daha güçlü motorlara sahip olan askeri jet uçakları da bu izlerin bölgesel olarak sıkça oluşmasında etkendir. Özellikle askeri üslerin bulunduğu şehirlerde sıklıkla eğitim uçuşu yapan jet uçakları çok daha fazla izin görülmesine sebep olur. Yolcu uçakları da bu izlere, özellikle yüksek uçuşlarını gerçekleştirdikleri transit hatlar boyunca sıklıkla sebep olurlar. Bazı komplo teorisyenleri, bu izlere Chemtrails adını verirler. Aklı bir karış havada olan ve geceleri yürürken sürekli takip edildiğini düşünen bu paranoyak elemanlara göre izler aslında insanlığa yapılan büyük bir komplonun ürünüdür. Bu düşünceye göre, yüksekten uçan uçaklar gökyüzünde bilerek bu yapıları oluştururlar ve yukarıda anlattığımız atmosferik doğal süreç ile bir ilgisi yoktur. Bu kişilere göre beyaz bulut izlerini oluşturan yapı, uçakların arkasından salınan alüminyum tozu, baryum tuzları ve çeşitli zararlı kimyasallardır. Ancak, chemtrails komplocuları kendi aralarında pek anlaşabiliyor görünmüyorlar. Kimileri bu kimyasalların serpilererek insan nüfusunun orta vadede ölümlerin artmasıyla düşürülmeye çalışıldığını iddia ederken, kimileri insanların uyuşturulup itaatkar hale getirilmeye çalışıldığını, kimileri de kimyasalların aslında verimli tarım topraklarını verimsizleştirmeye yönelik olduğunu dile getiriyorlar. Başka bir grup komplocu ise, bu spreyleme işinin Güneş ışınlarını geri yansıtarak küresel ısınmayı engellemeye yönelik araştırma çalışmaları olduğu düşüncesinde. Tabi ki, yukarıda açıkladığımız basit fiziksel gerçekler ortada dururken bu komplo teorilerinin inandırıcılığı da pek kalmıyor. Kaldı ki, Eskişehir Ana Jet Üssü'nden kalkmış, Hamdi yüzbaşı yönetimindeki bir F-4'ün niçin Ankara semalarında şöyle bir zehir saçayım ortalığa diye dolaştığını kimse açıklayamadığı için pek ciddiye alınacak yönü de bulunmuyor. Aslında tüm bunlar; genel bir pranoyaklığın hakim olduğu ABD'deki komplo teorilerini ithal etmekten kaynaklanıyor. Amerikan halkının sürekli bir komplo teorisi üretme hastalığı vardır. Zombi istilası için sığınak yapıp silah ve erzak biriktiren beş çocuklu Ackley ailesinin bütün gün internette paranoyakça paylaştığı şeyleri alıp Türkiye'ye uyarlamaya kalkışırsanız olacağı budur. Neyse ki zombi istilası komplosu bizim kültürümüze pek uymadığı için henüz bunlarla karşılaşmadık. Şimdilik Chemtrails, Haarp, Illuminati vs gibi şeylerle idare ediyoruz. Neyse... 1989 yılında çekilen en üstteki müthiş kapak fotoğrafı, Kanada Uluslararası Havacılık Gösterileri'ne gitmekte olan iki adet Rus Mig 29 uçağı tarafından oluşturulmuş yoğunlaşma izlerini, kendilerini takip eden bir F-15'in bakış açısından gösteriyor. Not: İlk olarak 2014 yılında yayınlanan bu yazımız, güncellenerek tekrar yayına sunulmuştur. Evrende yaşamın sadece dünya ile sı... Basınç bir yüzeye etkide bulunan di... Astronomi Üzerinden Çocuklara Bilimsel Gelişim Kazandırmak! Siz de dikkat ettiniz mi, çocuklar ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yoldas-sputnik/", "text": "Bir uzay serüveni furyası ve merağı başladı şu an ülkemizde ve Dünyada. Gün geçtikçe yeni keşiflerle popülerleşmeye başladı astronomi. Bu yazıyı okuduğunuz sıralarda Plüton'a gönderdiğimiz Yeni Ufuklar bize bu cüce gezene ait ilk fotoğraflarını göndermişti. Bunun cevabı tabi ki Sputnik. Sebebiyse Dünya'dan uzaya gönderilen ilk yapay uydunun kendisi olmasıydı. Sputnik Rusçada yoldaş ve arkadaş anlamına gelir. Soğuk savaş dönemini başlatan ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı ilk galibiyeti alan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarafından, Ekim Devrimi'ne itafen 4 ekim 1957 tarihinde uzaya göndermiştir. Sputnik 83 kg ağırlığında 58 cm çapındaydı. Küre gövdesi üzerinde, boyutları 2.5 ile 2.9 m uzunluğunda dört uzun anteni vardı. Bunun dışında içerisinde 20.005 MHz ve 40.002 Mhz (15 m ve 7.5m dalgaboyu) gücünde iki radyo vericisi barındırıyordu. Kürenin içerisi ise azot gazı ile doldurulmuştu. Voyager, Pioneer, New Horizons, Hubble, SOHO, Apollo, Curiosity gibi uzay araçlarının önünü açan bu uydu, Dünya'dan 250 km yükseklikteki yörüngesine başarıyla oturdu. Yörüngeye oturduğunu tüm Dünya'ya duyurmak için de içindeki radyo vericisinden döneminde sansasyon yaratan bip bip sinyallerini göndermeye başladı. Yayınlanan bu sinyal aslında SSCB'nin dünyaya teknolojik açıdan yaptığı bir gösteri idi. Araç yörüngesi boyunca gezegenimizin üzerinden geçtiği alanlarda dileyen herkes radyosunu açıp bu bip sinyalini dinleyebiliyordu. Siz de bu linkten Sputnik'in o günlerde Sovyetler için gurur verici, ABD için ise bir moral bozukluğu olan ünlü sinyalini dinleyebilirsiniz. Ek Bilgi: Sputnik'in sinyalinin yörüngesinin yolu üzerindeki Dünya yüzeyinden dinlenebiliyor olmasının bir benzeri ABD'nin Ay'a gidişinde de yaşanmıştır. Ay yolculukları sürecinde, yeryüzündeki binlerce amatör astronom kurdukları radyo alıcı düzenekleri ile astronotların yeryüzündeki ekiple yaptığı konuşmaları, uzay aracının konumunu takip ederek dinleyebilmiştir. Amatör veya profesyonel astronomi dünyasının tamamının ve yeryüzündeki hiçbir ülkenin ABD aslında Ay'a gitmedi saçmalıklarına itibar etmeyişinin en büyük nedenlerden biri de zaten budur. Peki Sputnik sadece yörüngeye oturarak mı başarılı olmuştu? Elbette hayır; öncelikle iyonosferde elektron yoğunluğunu ölçtü ki, bu bizim için bir ilkti. Sonrasında ise içerisine doldurulmuş olan gazın azalmadığı, uydunun herhangi bir zarar görmediği anlaşıldı. Uyduda bir gaz sızıntısının olmaması bilim insanları için önemliydi çünkü, Sputnik'in bir süre sonra mikrometeorlar yüzünden zarar göreceği ve başarısız olacağı düşünülüyordu. Ancak bir zarar yaşanmayınca, artık uzayın uydular için düşünüldüğü kadar tehlikeli olmadığı anlaşıldı ve bu küçük canavar sayesinde uzaya uydu göndermenin önü açıldı."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yorunge-rezonansi/", "text": "Yörünge rezonansı veya yörüngesel rezonans, aynı cismin yörüngesinde dolanan gök cisimlerinin birbirlerine uyguladıkları kütle çekim etkileri nedeniyle ölçülebilir, birbiriyle orantılı bir yörüngesel periyotta dönmelerine deniliyor. Tamam, kabul ediyoruz, biraz karışık geldi bunu okuduğunuzda, ama izah edeceğiz, sakin olun. Bu olaya örnek vermek için en bilindik örneği seçelim; Jüpiter'in Galileo uyduları. Galileo tarafından keşfedilmiş olan Io, Europa, Ganymede ve Callisto; kütle çekim rezonansına verilebilecek en mükemmel örnektir. Bunlardan epey uzakta yer alan Callisto uydusunu bir kenara bırakıp, Io, Europa ve Ganymede arasındaki ilişkiye bakalım. Io 1.769 günde dolanıyordu. Ondan sonra gelen Europa ise 3.551 günde. Europa'nın bu dönüş süresi, Io'nun hemen hemen iki katıdır. Yani, Io iki tur atarken Europa bir tur atar. Jüpiter çevresinde 7.155 günde dolanan Ganymede'ye gelelim: Bu uydunun dolanım süresi de Io'nun yaklaşık dört katı. Yani, Io dört tur attığında Ganymede sadece bir tur atmış olur. Kısacası Io, Europa ve Ganymede arasındaki yörünge rezonansı; 1:2:4 şeklinde özetlenebilir. Öncelikle, bu uydular birbirlerine çok yakındırlar. Bu yakınlık birbirleri üzerinde ciddi bir kütle çekim baskısı oluşturur. Örneğin Io ile Europa yörünge düzleminde aynı hizaya geldiklerinde, önemli bir gel-git etkisi meydana gelir. Bu gel-git etkisi de şu yazımızda anlattığımız biçimde uyduların yörüngelerini bozar. Her uydu, bir diğerini ya çeker, ya da iter. Bu itme ve çekme, uyduların yörüngelerini birbirlerini artık etkileyemeyecekleri bir uzaklığa gelene kadar değiştirir. Daha önce Lagrange noktaları hakkında yazdığımız yazıyı okumuşsunuzdur. Okumadıysanız şimdi okuyun. Evet, tüm bu uydular yörüngesel dengeyi birbirlerinin lagrange noktalarında bulabilirler ancak. Birbirlerinden yeterince uzaklaştıklarında , hem gezegenin, hem de diğer uydunun kütle çekim etkisi eşitlenir. Örneğin; Io ile Europa dolanımları sırasında aynı hizaya geldiklerinde, Io'nun Europa üzerine uyguladığı kütle çekim gücü, Jüpiter'in uyguladığı ile aynı olur. Aynı biçimde, Europa ile Ganymede aynı hizaya geldiğinde, Europa'nın Ganymede üzerindeki kütle çekim etkisi Jüpiter ile eşit seviyededir. Devamında her üç uydu aynı hizaya gelir ve birbirleri üzerine Jüpiter ile eşit oranda kütle çekim uygularlar. Bu da, her üç uydunun bu uyumlu dönüşünün sebebidir. Yörünge rezonansı, sadece birbirlerini etkileyebilecek kadar yakın geçiş yapan gök cisimleri için geçerlidir ve Güneş Sistemi'nde sıklıkla görünür. Örneğin, Plüton Neptün'le kesişen bir yörüngeye sahip olduğu için benzeri bir rezonans ile (2:3) Güneş çevresinde döner: Neptün'ün Güneş çevresindeki her üç turuna karşı, Plüton iki tur atar. Bunun nedeni de yine Güneş, Neptün ve Plüton'un birbirleri üzerine uyguladıkları gel-git etkileridir. Satürn'ün halkaları da yörünge rezonansı ile biçimlenir. Halkalar arasında görülen boşlukların sebebi, halka içlerinde veya yakınlarında bulunan uyduların, halka parçacıklarını itip çekerek kendi lagrange noktalarına taşıması nedeniyle bu boşluklar oluşur. Buna ek olarak, Neptün ve Jüpiter gibi dev gezegenlerin Güneş ile ortak lagrange noktalarında hapsolmuş olan asteroidler de yörünge rezonansına ilginç birer örnektir. Jüpiter'in yakınındaki Hildalar adı verilen asteroidler, Güneş çevresindeki bir tam turlarını Jüpiter ile aynı sürede tamamlarlar. Yani, Jüpiter ve hildalar arasındaki rezonans 1:1'dir. Yörünge rezonansı hakkında daha fazla bilgi almak için şu videoyu izleyebilirsiniz. Bu yazımızı sitemizde ilk olarak 2016 yılında yayınlanmıştır. Bilindiği gibi büyük veya küçük her..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/yorungede-kac-tane-yapay-uydu-var/", "text": "Dünya yörüngesindeki uyduların sayısı tam olarak bilmek mümkün değil. ABD'den Rusya'ya, İtalya'ya, Çin'e, Hindistan'a hatta İran ve Türkiye'ye kadar çok sayıda ülke; iletişim, bilimsel veya askeri amaçlarla yörüngeye uydu gönderiyor. Şimdiye kadar iletişim ve bilimsel amaçlarla gönderilen sivil uydu sayısının 500'e yakın olduğunu biliyoruz. Askeri uydular ise, çoğu ülkenin sır olarak sakladığı projelerin ürünleri olduğu için, sayıları hakkında net rakam vermek güç. Bununla beraber, bugüne kadar gönderilen sivil uydu sayısından birkaç kat fazla olduğunu tahmin etmek zor değil. Yapılan tahminlere göre, bugün Dünya yörüngesinde çok büyük kısmı askeri olmak üzere 2.500-3.000 arasında yapay uydu bulunduğu hesaplanıyor. Bununla ilgili geçtiğimiz yıllarda fikir verebilecek bir durum yaşanmıştı: ABD ordusu, elinde artık kullanmayacağı 2 adet Hubble gücünde ve kalitesinde teleskobu NASA'ya hediye etmişti. Şu anda, NASA'nın bile haberdar olmadığı bu iki uzay teleskobunun nasıl işletileceği üzerine çalışmalar devam ediyor. Düşünün, Dünya bilim camiası Hubble Uzay Teleskobu'nun ne kadar eşsiz ve muhteşem bir gözlem aracı olduğunu düşünürken, meğersem ABD ordusunun elinde bunlardan 2 tane varmış ve yıllarca kullanmışlar. Ek olarak, görev veya uçuş sırasında parçalanmış uydulara ait onbinlerce enkaz parçası da Dünya yörüngesinde dolanmayı sürdürüyor. İrili ufaklı bu parçaların tehlike arzedebilecek 25 bin tanesi Uzay Gözlem Ağı tarafından sürekli takip altında tutuluyor. En üstteki görselde tüm gökyüzünde, herhangi bir anda nerelerde bilinen kaç yapay uydu olduğu görülüyor. Bir gün orada olacağına inanan çocu..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/zaman-makinesi/", "text": "Bilim kurguda sık rastlanan konulardan biri zamanda yolculuktur. H.G Wells'in klasik öyküsü Zaman Makinesi ve benzerlerinde genellikle ücra bir laboratuvarda çalışan yalnız bir bilim insanı küçük bir makine yapar. Geçmişte ya da gelecekte bir zamanı makinenin kadranına yazar, sonra bir düğmeye basar ve kendisini arzu ettiği tarihte bulur. Zamanda yolculuk öykülerinde sık görülen özelliklerden biri, kişinin yıllarca önceki gençliğine rastlaması gibi mantıksal çelişkilerdir. Ayrıca, binlerce yıl öncesinde olan bir olaya karışmak, yanlışlıkla Prekambriyen devrine ait bir kelebeğin üstüne basmak gibi olaylar da sık konu edilir; zamanda yolculuk yapan kişi, genellikle tarihin akışını değiştiren olaylara neden olur. Geleceğe doğru yolculuk yapmanın kuşkulu bir yanı yoktur. Normal hızla yaşlanırken bu yolculuğu sürekli yapıyoruz. Ancak daha ilginç olasılıklar vardır. Einstein'ın Özel Görelilik kuramını hepiniz duymuşsunuzdur. Einstein uzay, zaman ve eşzamanlılık konularındaki görüşlerimizin mantıksal bir incelemesini yaptı. Görelilik Kuramı, geleneksel önyargı ve körü körüne bağlılık alışkanlıklarından kurtulmuş bir akıldan çıktı. Görelilik kuramının getirdiği bazı sonuçlar, herkesin öğrendiği bilgilere uymaz. Örneğin, kuram bir cetvelin, hareket ettiği doğrultuda kısaldığını söyler. Koşan kişi koştuğu doğrultuda, ağırlık kaybetmesi söz konusu olmaksızın, incelir. Koşucu durduğu anda eski boyutuna döner. Bu durumda, koşan insan durduğu ana göre daha yoğundur. Koşma hızında etki büyüklüğü ölçülemeyecek kadar küçük olduğundan bu cümleler saçma gibi görünebilir. Ancak ışık hızına yakın hızlarda (300.000 km/saniye) koşabilseydik, bu etkiler belirgin olacaktı. Elektrik yüklü parçacıkları ışık hızına yakın ölçeklerde hızlandıran pahalı senkroton makineleri bu etkilerden faydalanır ve Özel Görelilik teorisi doğru olduğu için çalışır. Görelilik kuramına yabancılık çekmemizin nedeni, aslında ışık hızıyla yolculuğa alışkın olmamamızdır. Eğer ki, yaşadığımız çağda ışık hızına yakın hızlara ulaşabileceğimiz teknolojilere sahip olsaydık, görelilik bizim için sıradan ve anlaşılır, doğal bir olgu olacaktı. Görelilik kuramının, sadece ışık hızına yaklaşırken ortaya çıkan önemli bir sonucu daha vardır: Zaman genleşmesi denen olay. Işık hızına yakın bir hızla yolculuk yaparken, kolumuzda bulunan saate ya da kalp atışlarımıza göre zaman daha yavaş geçer. Bu olayı da günlük yaşantımızda yaşamıyoruz, ama kendi içlerinde bozunma süresi dediğimiz bir saat taşıyan nükleer parçacıklar ışık hızına yaklaşarak seyahat ettiklerinde söz konusu olayı gözlemleyebiliyoruz. Zaman genleşmesi, evrenin ölçülmüş ve kanıtlanmış, üzerinde tartışma olmayan bir gerçeğidir. Bu da bize, geleceğe yolculuğun olası olduğunu gösteriyor. Işık hızına yakın yol alabilen bir uzay aracında zaman, Dünya'ya göre istenildiği gibi yavaşlatılabilir. Örneğin galaksimizin çapı yaklaşık 80 bin ışık yılıdır. Işık hızıyla galaksimizi bir uçtan ötekine kat etmek 80 bin yıl alır. Ancak bu geçen 80 bin yıllık zamanı, galaksimizde sabit duran bir gözlemci ölçmektedir. Oysa, ışık hızına yakın yol alabilen bir uzay aracı, galaksiyi bir insan ömründen daha kısa sürede kat eder. Işık hızına yaklaşabilecek bir uzay aracını üretmenin mühendislik açısından büyük sorunları var. İnsanoğlunun şimdiye kadar yaptığı en hızlı araç Pioneer 10, ışıktan on binlerce defa daha yavaş yol alıyor. Geleceğe yolculuk insanlar için yakın dönemde gerçekleşecek bir olasılık değil, ancak -eğer varsa- başka yıldızların ileri teknolojik toplumları için olasıdır. Kütle konsepti, fizikte her zaman e... Bir bahar gününde 1961 model beyaz ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/zaman-ve-zamanin-oku/", "text": "Birçok kişiye çok sıradan gelebilir hatta çoğumuz fark etmemiş olabiliriz bile, zaman şu ana kadar tam olarak anlaşılamamış ancak, hayatımıza çok fazla dahil olmuş bir kavramdır. Her gün zamanın içinde hareket ederiz. Biriyle buluşacaksak sadece 4 bileşen yeterlidir buluşmayı tam olarak ayarlamak için. x, y, z koordinatlarını kız arkadaşınıza verseniz bile, aylar öncesinden yer ayırttığınız güzel ve bir o kadar da pahalı mekanda buluşmak için bu bilgi kız arkadaşınıza yeterli gelmeyecektir. Çünkü t koordinatını yani zamanı söylemediğiniz için, sizi orada söylediğiniz andan ömrünün sonuna kadar beklemek zorunda kalabilir ki, bu da hiç hoş olmaz. Einstein'den önce uzay ve zaman birbirlerinden tamamen farklı yapılar olarak görülüyordu. Ancak Einstein bunun böyle olmadığını uzay ve zamanın iç içe geçmiş olduğunu söyleyip, uzay-zaman olarak tanımlamıştır. Önceki yazılarımızı okuduysanız, bunu nereden bildiğimizi biliyor olmalısınız. O halde gelelim zamanın oku kavramına. Herkesin çok normal olarak karşıladığı olay, geçmişin geleceği etkilemesi ve her tik tak'ta geleceğe doğru ilerlememiz. Ki bunun fiziksel olarak bir nedeni yoktur; fizik kanunları aynı şekilde tersinebilirdir de. Yani zamanın yönünü değiştirdiğinizde de fizik doğru bir şekilde işler ama, neden zaman tek yönde ilerliyor? İşte bu soru, doğru sorudur. Zaten doğru cevaba ulaşmak için ilk önce doğru soruyu sormak lazım. Zamanın oku kavramı Arthur Eddington tarafından ortaya atılmıştır ki, kendisi zamanında onunla ropörtaj yapmak isteyen birinin bu dünyada Einstein'ın izafiyet teorisini anlayan 3 insandan birisisiniz şeklinde devam eden soru cümlesine, peki üçüncü kişi kimmiş? diye cevap veren bir bilim insanıdır. Zamanın oku kavramının entropi ile çok derinlemesine bir bağlantısı vardır. Şöyle hayal edelim elinizdeki yumurtayı yere düşürürseniz yumurtanın kabuğu kırılır paramparça olmuş bir şekilde içi etrafa dağılır. Ne kadar dağınık değil mi? Evet işte entropi de bunu söylüyor bir şey düzenden düzensizliğe veya az düzenli bir halden daha düzensiz bir hale gitme eğilimindedir. Yumurta elinizdeyken bir bütün halindedir ve kabuğun içi bir nevi düşük entropili durumdadır. Sonraki haline göre ve kabuk içinde belli bir düzen içindedir ancak, yere çarpıp kırıldıktan sonra bütün parçalar başka yönlere saçılmış ve yumurtanın akıyla birlikte sarısı daha bir düzensiz bir hale gelmiştir. Bunu aşağıdaki görselde çok daha net bir şekilde görebilirsiniz. Çünkü zamanın ileri gittiği bir evrende entropi daima artar yani düzenden düzensizliğe geçiş bize zamanın doğası hakkında güzel bir fikir verir. Eğer yere çarpmış bir yumurtanın her bir atomuna çarptığı yönün aksine ve ters ama aynı büyüklükte bir kuvvet uygularsak, bu sefer düzensizlikten düzen yaratmış olacağız ve yumurta yerdeki o dağılmış konumundan ilk önceki bütün konumuna gelecektir. Yani düşük entropi düzeyine. Burada bir şey fark etmiş olmalısınız: Bütün atomlara zıt yönde ve aynı büyüklükte bir kuvvet uygularsanız zaman sanki geri akıyormuş gibi gelecek, yani zamanın oku geçmişi gösterecek. Kısacası entropi, düşük entropi düzeyinden yani düzenden yüksek entropi düzeyine yani düzensizliğe gidiyorsa, zaman ileri akıyordur. Eğer entropi, yüksek entropi düzeyinden düşük entropi düzeyine doğru gidiyorsa , zaman geri akıyormuş izlenimi verir. Gerçekten de fiziksel olarak eğer bütün prosesi bu şekilde düzene doğru daha düzenli hale hale çevirecek gücünüz olursa, zamanın oku geçmişi göstermeye ve siz de neden zaman ileriye akmıyor demeye başlarsınız. Ancak belki de, buna göre beyniniz farklı şekillenmişse, bunun farkına bile varmazsınız."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/zero-g-firininda-ilk-uzay-kurabiyeleri-pisirildi/", "text": "Houston, nihayet ilk uzay kurabiyemizi pişirdik! Daha önceki yazılarımızda Uluslararası Uzay İstasyonu'nda yetiştirilen marul ve zinya bitkilerinden bahsetmiştik. Bu sefer de istasyonda pişirilen ilk çikolatalı kurabiyelerden bahsedeceğiz. Tadı nasıl oldu bilemiyoruz ancak, gerçekleştirilen bu görev ile gelecekteki uzun uzay görevlerinde insanların beslenme probleminin nasıl çözülebileceği konusunda bir adım daha atılmış oldu. Bu kurabiye macerası, 2 Kasım 2019 tarihinde uzay istasyonuna gönderilen dünya yapımı hamur ve uzayda çalışması için tasarlanan Zero G fırın ile başladı. Daha sonra istasyonda pişirilen bu beş kurabiyenin üçü, Space X'in Dragon kapsülü ile Dünya'ya geri gönderildi. Kurabiyelerin dönüşü ile bu lezzetli deneyin sonuçlarına artık bakabiliriz. İlk olarak şunu diyebiliriz ki uzay istasyonundaki astronotlar ikinci, üçüncü ve dördüncü kurabiyelerin kokusunu alabildiler. Beş tane kurabiye var demiştik ancak ilk kurabiye az piştiği için herhangi bir koku yaymadı. Uzay istasyonundaki yerçekimsiz ortamda koku molekülleri, hareket ettikleri yön boyunca ilerlerler ancak dünyada bu moleküller, hava molekülleri ile yaşanan rastgele çarpışmalardan dolayı bütün yönlere doğru hareket ederler. Kokularından bahsettik şimdi sıra tatlarının nasıl olduğuna geldi. Astronotların sadece uzay yiyecekleri yiyebildiği uzay istasyonunda astronotların dayanamayıp bu taze pişmiş kurabiyelerden bir ısırık aldığını düşünebilirsiniz. Ancak kurabiyelerin resmi olarak astronotlar tarafından yenmesi için öncelikle bir takım testlerden geçmeleri gerekiyor. Bu yüzden de tatları konusunda henüz bir bilgiye sahip değiliz. Gerekli testler yapıldıktan sonra astronotlar yiyecekler ve biz de bu sayede bilgi sahibi olacağız. Dünya'da normal bir çikolatalı kurabiyeyi 150 de ısıtılmış bir fırında yaklaşık 16-18 dakika boyunca pişiririz. Astronotlar ise uzayda uygun bir şekilde kurabiye pişirmenin ne kadar vakit aldığını bulmak için ilk dört kurabiyeyi 150 'de beşinci kurabiyeyi ise 165 'de pişirdiler. İlk kurabiyeyi pişirirken 25 dakikanın yetersiz olduğunu buldular çünkü bu kurabiye az pişmiş olarak kaldı. İkinci kurabiye ise fırında 75 dakika geçirdikten sonra istasyonu lezzetli kokusuyla sardı. Ancak en iyi pişen kurabiyeler dördüncü ve beşinci kurabiyelerdi. Sırasıyla 120 ve 130 dakika fırında pişirildiler ve yine sırasıyla 25 ve 10 dakika boyunca fırının dışında soğumaya bırakıldılar. Evet, görebileceğiz. Bu ilk kurabiyeler öncelikle testlerden geçecekler ve yerçekimsiz ortamda yiyecekleri nasıl pişirebileceğimiz ile ilgili daha fazla bilgi edindikten sonra kurabiyeler korumaya alınacak ve sergilenecekler. Mesela bu kurabiyelerden birisi Smithsonian Ulusal Hava ve Uzay Müzesi'nde koleksiyonlarının bir parçası olarak sergilenecek. Bu kadar kurabiyeden bahsettikten sonra kurabiye yapıp yesek mi acaba? Herkese şimdiden afiyet olsun. SpaceX, bu kez Dünya okyanuslarını ..."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/zeusun-kizgin-esi-io/", "text": "Üstte, Jüpiter'in küçük fakat azgın volkanlarıyla ünlü uydusu Io'yu görüyorsunuz. Io , Galileo Galilei'nin 1610 yılında keşfettiği Jüpiter'in 4 büyük uydusundan biridir . Zeus'un asıl eşi olan Hera, kocasının kendisinden saklamak için bir öküze dönüştürdüğü Io'dan şüphelenir ve onu rahatsız etmesi için başına bir at sineği musallat eder. Io da at sineğinden kaçmaya başlar ve bu sırada İstanbul Boğazı'ndan geçer. İşte Bosphorus ismi de buradan gelir. Aslında bu hikaye çok daha karışık ama konumuz olmadığı için burada kesmemiz yerinde olur. Bizim Ay'ımız ile hemen hemen aynı boyutlara sahip olup, ondan birazcık daha büyük ve ağır olan Io, Güneş Sistemi içinde volkanik olarak en aktif gökcismidir. Galileo Uzay Aracı tarafından 1995-2013 yılları arasında alınan görüntülerin birleştirilmesiyle oluşturulmuş bu fotoğrafın üst kısmında Io'nun ünlü dev volkanlarından bir tanesi, aktif haldeyken açıkca görülebiliyor. Io yüzeyinden 75 km yukarı kadar ulaşan kül ve kükürt püskürtüleriyle, bu yanardağın en az 18 yıldır aktif halde olduğunu biliyoruz. Jüpiter'in güçlü kütleçekim etkisiyle sıkışıp genişlerken çekirdeği ve manto tabakası sürtünmenin etkisiyle sürekli ısınan Io'da, bunun gibi yüzlerce aktif volkan bulunur. Dünya'daki volkanlardan yükselen gaz ve toz, en fazla 10 ila 30 km kadar yukarı ulaşabilirken, Dünya'nın sadece %18'i kadar olan düşük kütleçekimi nedeniyle Io'daki püskürtüler çok daha yükseğe ulaşabilirler. Hatta bu püskürtülerin bir kısmı uydunun kütleçekiminden kurtularak Jüpiter'in yörüngesine saçılır. Uydu, dev gezegen Jüpiter'e sadece 420 bin km uzaklıkta bir yörüngede döner. Bu yakın yörünge, uydunun üzerinde öyle büyük bir çekim gücü oluşturur ki, dolanım süresi boyunca sürekli olarak adeta bir lastik top gibi sıkışıp genişler. Normal şartlarda bizim Ay'ımız gibi iç yapısı çoktan soğumuş olması gereken IO, Jüpiter'in bu acımasız etkisi nedeniyle adeta ocak üstünde kaynayan bir kazan gibi sıcak kalmıştır."} {"url": "https://www.kozmikanafor.com/zodyak-isigi-marstaki-kum-firtinalariyla-baglantili-olabilir/", "text": "Zodyak Işığı, ya da daha doğru bir tabirle Burçlar ışığı, Güneş Sistemi'ndeki toz nedeniyle meydana gelen, ışık kirliliğinden uzak, karanlık yerlerde rahatlıkla görülebilecek bir ışıltıdır. Bahar aylarında gün batımının arkasından yalancı bir alacakaranlık görülebilir hale gelir. Eğer karanlık bir noktada bulunuyorsanız, batı yönünde Koç Takımyıldızı ile Boğa Takımyıldızı arasından göğe yükselen koni şeklindeki bir parıltı dikkatinizi çekecektir. Sonbaharda ise aynı parıltı, doğu ufkunda gün doğumundan hemen önce yalancı şafak olarak görülür. Bu fenomen, zodyak ışığı olarak bilinir ve bu ışık, İç Güneş Sistemi'nde bulunan küçük toz taneciklerinin Güneş ışığını yansıtması ile oluşur. Astronomlar uzunca bir süre bu gezegenlerarası tozun basitçe asteroit ve kuyruklu yıldızların bıraktığı döküntülerden oluştuğunu düşünüyordu. Ancak Juno uzay aracının Dünya'dan Jüpiter'e doğru yaptığı yolculukta bu tozun kaynağının aslında ne olduğu konusunda yeni bir olasılık ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu olasılık ise, Mars'ın ta kendisiydi. Juno uzay aracı, 2011 yılında fırlatıldı ve ilk önce Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağına doğru yol aldı. Kuşağa vardıktan sonra ise Jüpiter'in yörüngesine girebilmek için gerekli olan hızı alabilmek adına Dünya tarafına dönerek kütle çekimsel sapan etkisini kullandı ve 2016 yılında Jüpiter'in yörüngesine yerleşti. Bu yolculuk sırasında Juno'nun saniyede 4 kare fotoğraf çekebilen dört adet yıldız takip kamerasından biri, ne zaman bilinmeyen bir cisim karşısına çıkarsa o cisimlerin birbiri ardına fotoğraflarını çekip bu fotoğrafları Dünya'ya geri göndererek keşfedilmemiş asteroitleri araştırdı. Bir kaç tane fotoğraf beklenirken Juno'dan Dünya'ya binlerce fotoğraf yağdı. Danimarka Teknik Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapan John Leif Jorgensen ise bu durumu birinin tozlu masa örtüsünü pencereden silkemesine benzetti. Yolculuğu sırasında Juno ayrıca burçlar ışığını oluşturduğu düşünülen toz bulutunun içerisinden de geçti ve defalarca küçük toz zerrelerinin darbelerine maruz kaldı. Bu darbeler, aracın güneş panellerinde bulunan ve saatte yaklaşık 16.000 km hızla hareket eden toz parçacıkları tarafından ufalanmış kozmik enkazın alışılmamış parçalarını tespit eden kameralar ile kayıt altına alındı. Güneş panelleri bu bombardımana dayanabilecek güçteydiler ve bir noktada bu paneller devasa toz dedektörlerine dönüşerek bilim insanlarının burçlar ışığını oluşturan bu tozun İç Güneş Sistemi'ndeki dağılımının haritasını çıkarmalarına yardım etti. Juno'dan gelen görüntüleri kullanan araştırmacılar, bu sayede kozmik enkazın görünür büyüklüğünü ve hızını hesaplayabildiler. Ayrıca bu araştırma, aracın maruz kaldığı toz darbelerinin büyük bir kısmının Dünya ile asteroit kuşağı arasında gerçekleştiğini gösterdi. Bununla birlikte Juno'nun güneş panelleri bu darbelerden hiç hasar almadan kurtuldu. Juno uzay aracının gösterdiği başka bir durum ise, bu burçlar ışığını oluşturan toz bulutunun Dünya'nın yörüngesinden Dünya-Güneş uzaklığının iki katına yani Mars'ın yörüngesinin ötesine kadar uzandığı idi. Bulutun dış kenarını Jüpiter'in kütle çekimi kontrol altında tutarken, iç kenarını ise Dünya'nın kütle çekimi kendisinden uzak tutuyor. Bu sınırlar içerisinde de tozun yörüngesel özellikleri Mars'ın yörünge özelliklerine benzediği için araştırmacılar bu tozun kaynağının kızıl gezegenin kendisi olduğunu düşünüyorlar. Ekip, Mars'ın yorüngesinde dolanan Mars Atmosphere and Volatile Evolution uydusunun da gezegenin çevresinde önemli miktarda toz bulunduğunu tespit ettiğini belirtiyorlar. Ancak hala bu tozun nereden geldigi konusunda emin değiller. Mars'ın gezegen çapında gerçekleşen toz fırtınaları ile meşhur olduğu bilinmesine rağmen, bu fırtınalar sırasında yerden kalkan tozun nasıl uzaya kadar çıkıp dağıldığı konusu ile ilgili bilinen fiziksel bir mekanizma yok. Alternatif olarak ekip üyeleri bu toz bulutunun Mars'ın uyduları Phobos ve Deimos'a çarpan mikrometeorlar tarafından oluşturulmuş olabileceğini söylüyorlar. Ancak yine de hala bu tozların Mars'ın kütle çekiminden kaçarak gezegenler arası toz haline nasıl geldiği konusunda elle tutulur bir teori bulunmamakta. Juno uzay aracının maruz kaldığı bu toz darbeleri aslında başka bir durum hakkında önemli bilgiler edinmemize yardımcı oldu. Juno'nun güneş panelleri oldukça güçlüydü ve bu sayede tozlardan zarar görmedi. Bu görev ile birlikte ortaya çıkan toz bulutlarının dağılımı hakkındaki yeni anlayış, görev planlayıcılarının gelecekte gezegenler arası toz çarpışmalarına karşı daha güvenli uzay araçları tasarlamalarına yardım edecek."}